Güle Güle Fakir (Nubar Ozanyan) !

“Hayat kendini eylemlerde yaratır, yeniden üretir, sürdürür.”

Mélinée Manuşyan

Erdal Emre (17-08-2017) Nazilerin ölüm mangalarınca kurşuna dizilmeden bir zaman önceki bir şiirinde Misak Manuşyan, “Yoksulluğun ve hakaretin kırbacı altında Çıplak büyüdüm…” derken,

Fakir’in yaşamını da tarif etmiş oluyordu sanki. Aynı meşakkatli yoldan gelmişlerdi çünkü; ve de aynı istikamete doğru gidiyorlardı… Alternatif bir toplum/dünya düşü uğruna yetimhanelerden eşsiz direniş ve mücadelelere uzanan bir kader ortaklığı…

12 Eylül despotizminin Paris’e savurduğu genç sürgünlerden biriydi Fakir. Sol, Sanatçı, Kızılbaş, Kürt, Ermeni, Asuri ve cümle ötekilerden oluşan diaspora muhalifleriyle kader birliği içinde yaşadı O…

12 Eylülcü eşkıyaların yarattıkları terör iklimine karşı Avrupa çapında aralıksız yürütülen politik eylem ve kampanyalara, gönül verdiği KAYPAKKAYACI itirazın saflarında bir sıra neferinin emektar, gösterişsiz cüretiyle  hep hazır-nazırdı Nubar.

Herşey bir tarihsel devamlılık içinde süregeliyor ve süregidiyor işte.

Haramilerin/Haydutların aman tanımaz saltanatları, soykırımlar, tehcirler…Ve meramını sokağa, silahına, dağa-taşa anlatan kadın-erkek partizanlar, direnişçiler…

Mélinée Manuşyan şöyle tarif etmişti, İkinci Dünya Savaşı sırasında faşizme karşı direniş anıtı olan Partizanları:

“Hepsi de barışa tutkun, hayatı tüm benlikleriyle seven insanlardı. Fakat savaş onları ellerine silah almaya mecbur bıraktı. Partizan oldular, yani Ölüm Partisinden olanlara karşı Yaşam Partisi’nden olan erkekler ve kadınlar…”

Bu tanımdan da fazlasıydı Nubar.

Asırlık acıların yakarak temizlediği bir ruh arılığının, yalınlığın, dayanışma ve evrensel vicdanın abidesiydi o.

Yüreği Ozan inceliğinde çarpan, Peru’dan Güney Afrika’ya tüm kurbanların acılarını paylaşırken, kapanmayan kendi yaralarının, tarihin tanıdığı en çaplı trajedilerinden birinin, yani atalarına karşı girişilen soykırımın sözünü dahi etmezdi OZANYAN.

Bir yanı Paramaz ve Misak Manuşyan’lardan, kadim haksızlıklara karşı tarih sahnesine çıkan Sovyet ve Çin kalkışmalarından, anti Nazi direniş destanlarından beslenirken, diğer yanı, yani kalbinin attığı sol yanı ise KAYPAKKAYA ve  Armenak Bakırcıyan’lardan güç alıyordu.

Geçen yüzyıl boyunca Osmanlı ve Cumhuriyet muktedirlerinin boğazladıkları masum sivil ve direnişçilerden dağılan atomların bu yüzyıla vurması kaçınılmazdı. Bugün Rojava’nın, tüm bir Mezopotamya coğrafyasının dağlarında, vadilerinde, ovalarında yaşanan tam da bu tarihsel kaçınılmazlıktır işte.

Dünyaya eşkiyalar, tanrılar ve para hükmettikçe, anıtsal direnişçilerin şavkı ve dağılan atomları da geleceğe vurmaya devam edecekti elbette.

….

Tez yayılan ölüm haberin şok tesiriyle sarstı bizi, Nubar. Mahçup etti hepimizi ve aynı zamanda gururlandırdı. “Olacaksa, işte böyle olmalı…” dedirtti…

Bir duygular anaforuna, anılar kaosuna yol açtı ölümün.

Sürgünlüğünün Paris yıllarında çoğu zaman cep harçlığı dahi bulamayan, bulduğunda ise son kuruşuna kadar paylaşan; içinden yanan, gürültüsüz-patırtısız imkân yaratan, şaşırtan bir yetenek ve hızla dil öğrenen, öğrendiklerini yeni gelenlere aktaran, tercümanlık yardımına muhtaçların önünde  o metro senin, bu metro benim koşturan Fakir’imiz, canciğer yoldaşımız güle güle…

Güle Güle, Direnişin Çıraklığından Ustalığına Evrilen Partizan!

Uğurlar Olsun Gösterişsiz Direnişçi!

Şan Olsun Sana, Şeçkinliğin ve Sıradanlığın Sembolü Komutan!

Erdal Emre

Dünyanın Uzaktan Görünüşü

Erdal Emre (31-12-2016) Dünyamıza damdan veya komşu bir gezegenin balkonundan bakıldığında, görünen manzara, kaotik bir tiyatro sahnesini andırıyor olmalı. Hastaların, bilgelerin, kasap ve kurbanların, iktidar tutkunu megaloman delilerin birbirini kıyasıya tırmaladıkları, avaz avaz bağırıştıkları devasa bir sahne… Küresel çapta bir tımarhane, mezbaha ve laboratuvar karışımı mahşeri bir arena…

Hayal mahsulü şizofrenik tanrıların, manipülasyon ve sahtekarlık abidesi manik depresif elçilerin, cehaletin şahı  hasta kulların, masal yiyip hurafe çıkaran ilahiyatçıların, doymak bilmez tekellerin, siyaset hokkabazlarının, aç gözlü ticaret madrabazlarının, cennet hayaliyle avunan sefillerin, “vatan/bayrak uğruna şehadet şerbeti” içen safdillerin, devletlerinin  “ilelebet payidar” kalacağını sanan “elit” ahmakların ve bir avuç muhalifin, bilim/sanat/felsefe bilgesinin kıyasıya kapıştığı tuhaf bir ekran…

“İnsan” türüne yaraşır, gayet “insani” bir manzaradır uzaktan görünen. Kadını ezen, küçüklerine tecavüz eden bu “tür”ün erkek olanı, yine “erkek mi erkek” tanrılara, tanrısal ahlaka yaslanarak aklanıyor. Din ve “vatan” adına işlediği büyük cinayetlerden, talanlardan  “ibadet”, “ulusal çıkar” ve “şehadet” ayinleriyle paklanıyor.

Yaptığını yıkan, büyük yangınları tutuşturan ve ardından itfaiye hortumuna sarılan; bir yandan on binleri, milyonları katlederken, öte yandan bir kuşu ya da kediyi hayata döndürmeye çalışan bir tezatlar, trajediler ve komediler uygarlığı…

Uzaktan bakıldığında, sonsuz kozmik alemde -nano teknolojiyle bile zor görülebilecek olan- adına “dünya” dediği toz zerresinin içinde medeniyetçilik oynayan “insan” isimli bir türün ironik serüvenidir görünen…

İşler ters gidince, aşklar ve evlilikler de ters gidiyordu. İngiltere, Brexit’le “herkes evine” derken, saklanamayan bir çözülmeyi de başlatıyordu.

Neydi terslik? Ne olacak! Sömürgelerden gelen gelirin azalması, yeryüzünde sömürgeleştirilecek boş arazi kalmaması ve sofraya yeni ejderhaların gelmesiydi.

Bir de büyük kalabalıkların homurdanır gibi olması, refahın ve özgürlüklerin kırıntılarına hücum etmeye, kapılara dayanmaya başlaması…

Ama sömürgeci kapitalist dünya, ranta dönüştürmeyi umduğu artıklarını da paylaşmaya yanaşmıyordu artık.

Ultra tekeller, değişik boy ve ağırlık ölçülerindeki sermaye grupları, kârlarını bir kaç misli büyütememeye “kriz” diyor. Emek dünyasının yarattığı zenginlik birikimini silahlanmaya, militarizasyona ve toplumların başına bela devletlerin astronomik giderlerine  harcayan kapitalist uygarlık her gün biraz daha çıkmaza saplanmakta, yıkımın eşiğine gelmektedir.

Bırakalım ülkeleri, dünyayı bir şirket gibi yönetmeye çalışan sermaye grupları daha çaplı şavaşları kışkırtmaktadırlar. İkinci dünya savaşı denilen tarihin en vahşi boğazlaşmasından sonra geri çekilen milliyetçi dalga mezarından yeniden doğrulmuş bulunuyor. Ortadoğu’nun ve kara Afrika’nın hal-i pür melali zaten ortada. Savaş sonrası dönemin “en barışçı anayasası”nı terk eden Japonya’nın yeniden silahlanması, pasifik’in ısınması demektir.

Atlantik’in her iki yakasından yola çıkan milliyetçilik ve popülizm virüsü hızla yayılıyor.  Milletlere yalan söylemek demek olan milliyetçilik ile, halklara yalan söyleyerek “halkçılık yapmak” olan popülizm el ele verip dünyayı dolaşıyor. Samuel Johnson’un deyimiyle, “alçaklığın son sığınağı olan milliyetçilik” yeryüzünü dolanırken, rakip kampları da uyararak düşmanlıkları küreselleştiriyor.

Paranın diktatörlüğü insan zekasının tüm başarılarını, bilimsel ve teknik alandaki ilerlemeyi kapitalizmin hizmetine koşarak bir yıkım gücüne dönüştürüyor. İnsan aklı küresel tekellerin denetiminde  -kaçınılmaz olarak- akılsızlık, savaş ve sefalet üretimine dönüşüyor. Dünyadaki tüm savaş bakanlıklarının ismi “savunma bakalığı”dır; hiç “saldırı bakanlığı” yoktur. Ama yerkürenin saldırıya uğramayan bir tek metrekaresi de yoktur.

Yeryüzü ve gökyüzünü güvenlik kameralarıyla dolduran kapitalist çılgınlık, gaspettiği toplumsal zenginliği yeni güvenlik duvarlarının inşaasına, silahlanmaya ve polisiye önlemlere harcayarak çıkmazını derinleştiriyor.

Doğadan elde ettiği enerjiyi bombalara dönüştürüp yine doğanın böğründe patlatarak bütün bir ekolojik dengeyle oynuyor, eceline susadığını alenen ilan ediyor.

Para ve özel mülkiyetin tatminsizliği bireyi, toplumu ve doğayı trajik bir yıkıma sürüklüyor. Pimi çekilmeye hazır bir bomba haline getirilen dünyamız, tam da bu nedenle yeni/alternatif bir uygarlık modeline gebedir.

Dünyanın bu gerçeğini sistemin bir kısım mensupları da itiraf etmektedir artık.

Önümüzdeki bin yıl, insan soyu için bir dönüm noktası olacağa benziyor.

İnsanlık ya mülkiyet dünyasını aşıp kendi sınırlarını da ileriye doğru taşıyacak ya da kendi eliyle kendi kökünü kurutacaktır.

Gezegenimiz insan türünün elinden intihara teşebbüs etmez ya da kozmik bir kazaya kurban gitmezse şayet,   -tüm geri düşüşlerine rağmen- kendini aşmaya doğru evrilen  bu lanet  ve  harika türün uzun vadedeki geleceğinden iyimser olabiliriz.

2017 yılının eşitler, özgürlükler ve komünler uygarlığı yolunda kapitalist/dinci/milliyetçi delirmeye itirazların yükseleceği bir yıl olması dileğiyle…

Erdal Emre

30/12/16

“Görülememiştir” den Görünenler

kitapErdal Emre (16-08-2016) “Görülememiştir”, Kadim arkadaşım/yoldaşım  Ali Türker Ertuncay’ ın imzasını taşıyan bir Anı/Kitabın başlığı. “Beni görmeden geçmeyin”  diyen bir kitap…

Ali Türker, yeryüzündeki tüm haksızlıklara bulunduğu coğrafyadan itiraz eden devrimci bir gençlik kuşağına mensup. “78 Kuşağı”  dendiği de olur bu ‘asi’ nesil için.  Güzel bir toplum ve dünya düşüyle mücadele ettiler. Kendileriden önceki devrimci kuşakların ayak izlerine basarak yürümeye çalıştılar. Donkişot dürüstlüğü ve yüce gönüllülüğüyle, hesapsız ve yalın kılıç kavga ettiler. Onlar adına yıllar yılı hep başkaları konuştu. Hasımları, muhalifleri hatta failleri. Ya da en son konuşması gerekenler… Ama artık ken de dileri söz almaya başladılar. İyi de ettiler.

Kitabın ilk sayfalarından itibaren ben de yakın geçmişin zaman tüneline girdim. Günlükleri okurken zaman zaman duygulandım, hayıflandım, gururlandım, kızdım, “bu kadar da olamaz” dedim, takdir ettim…

Başkalarını bilemem, ama ben Maarif’li “küçük burjuva” yoldaşlarımızla gizliden  bir gurur duyardım. O yıllarda, sosyal hiyerarşinin en diplerinden gelen benim gibi gençler için devletin zulmüne, yeryüzü ve gökyüzü tanrılarına isyan etmek boyunumuzun borcu gibi bir ödevdi. Ama aynı şey Maarif’li gençlik için söylenemezdi. Dipten gelenlerin “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok”ken, onların kaybedecekleri bazı “ayrıcalık”ları vardı. Hele hele de ideolojik/politik tercihlerini KAYPAKKAYA’nın fikirlerinden yana kullanmanın maliyeti pahalıya patlayabilirdi  kendilerine.

Ali Türker’in ön saflarda yer aldığı “küçük burjuva” yoldaşların varlığından, bizimle omuz omuza olmalarından mutluluk duyardım.

Yazı konusu Ali Türker olunca “küçük burjuvazi”ye dair zaman zaman yaptığım eleştirel bir “şamata”yı aktarmadan geçmek istemedim..

Eleştiri/Özeleştiri gündem ve raporlarımızın yegâne kurbanı “küçük burjuvazi”ydi… Tüm zaaf ve kötülükler neredeyse onun başının altından çıkıyordu. En “pür” proleter ve koyu ahlâkçı yoldaşlarımızın “ufak-tefek hatalarından” bile o sorumluydu. Bu yanıyla “küçük burjuvazi”nin durumu, eski Yahudi kabilelerin yılda bir yaptıkları dini ritüellerde “İsrail oğullarının” tüm günahlarını yükleyerek çöle bıraktıkları keçinin dramına benziyordu. Bu duruma gizliden gizliye üzülüyor ve “Eğer hukukçu olsaydım zavallı küçük burjuvazinin de haklarını savunurdum” diyordum.

Günlüklerin peşine takılıp tarihin labirentlerinde dolanırken zihnimde oluşan bazı duygu ve düşüncelerimi okurlarla da paylaşmak istedim:

Kitap, çocukluk yıllarına ait kısa bir biyografiyle başlıyor. 1970’li yılların ortalarında İstanbul’da start alıyor A.Türker’in militan sol siyasi serüveni. Döneminin coşkulu demokratik uyanış dalgası, on binlerce genç gibi onu da sol/sosyalist değerlerle, örgütsel faaliyetlerle, giderek devlet himayeli paramiliter MHP çetelerinin ve devletin doğrudan, sistemli/uzun süreli şiddetiyle tanıştırıyor.

“Görülememiştir” akıcı ve ironik üslubu sayesinde ‘bir solukta’ okunuyorsa da, aslında zor soluk alınan zamanların, sevda ve ihanetin, mutlak biat ve dik duruşun, kazanım ve yenilgilerin, işkence ve idam sehpaları huzurunda verilen sınavların sancılı ve girift bir yakın tarih portresini de sunuyor okura.

İstanbul’da başlayıp bitiyor yaşanmışlıklar, tanıklıklar. İstanbul’dan “doğu”ya bakıldığında sosyo-politik, etnik, kültürel ve sosyo-psikolojik travmaların, kanayan yaraların tümü görülemezdi belki. Ama “modern Türkiye’nin”, dolayısıyla da “modern” sınıf çelişkilerinin ve aydınlanma hareketinin kalbiydi İstanbul.

Bir kaç imparatorluğa başkentlik yapmış, “kimi yerlilerine” mezar olmuş, mahpushaneleri ve karizmatik mahkumlarıyla “ünlü”, bitmeyen suikastleri ve toplumsal direnişleriyle kendi başına kozmopolit bir ‘ülke’ydi…

 “Görülememiştir” de görülen ilk olgu, sol karşıtı/anti komünist öfkesi hiç dinmeyen ceberrut bir devlet geleneği ve “aklı”dır. Kökleri hayli derinlerde olan “Ya baş eğecekler ya baş verecekler” zihniyetinin cezaevi’ne yansımasıdır anlatılanlar.

Günlükler, cezaevleri arasındaki nakillerin, mahkemelere gidiş-gelişlerin, cezaevlerinden siyasi şubeye zorla insan götürme uygulamalarının, toplu dayak ve direniş seanslarına dönüştüğü bir sürece tanıklık ediyor.

İçeride tutuklu ve hükümlülere uygulanan çok yönlü işkence ve yıldırma tekniklerinin dışarıda da -farklı tarzda-ziyaretçilere uygulandığını görüyoruz. Tutsakların en sıradan haklarını dahi kullanabilmeleri, ahlâki, insani ve hukuki hiç bir norm tanımayan cezaevi yönetimlerine karşı yürüttükleri çetin mücadelelerle mümkün olabilmiştir.

Türker, bir başka bağlada “Türkiye’de arşivlerin sağlıksız” olmasından söz etmiş. Kuşkusuz  mimari, kültürel/sanatsal vb.alanlar için doğru bir tespit. Ama Devlet’imize haksızlık a yapmayalım ! Söz gelimi  devletimizin “iç düşmanlar” hakkında çok ‘sağlıklı’ “arşivler ” tuttuğu inkâr edilemez bir gerçektir. Yavuz’un tutturduğu ünlü “Kızılbaş defterleri”nden bu güne… Ermeniler, Rumlar, Kızılbaşlar, Solcular, Kürtler, Zerdüştler vb’ den oluşan çok kabarık bir “iç düşmanlar” listesi  Osmanlı’dan Cumhuriyete zihinsel ve kurumsal bir devamlılık içinde devletimizce  muntazam tarzda arşivlenmiştir. Yaradanlar zeval vermesin, herkesi herkesten iyi tanırdı devletimiz ! Bu yanıyla günlükler, toplumun sol’una karşı yürütülen amansız bir savaşa, patetik nefrete, boyun eğdirme ve “irade kırma”ya tanıklık etmektedir.

 “Görülememiştir” in görmemizi sağladığı ikinci olgu, sol’un çok parçalı, yersiz bölünmeler ve içine düştüğü hatalarla, güç ve saygınlığını kaybeden, devletin işini kolaylaştıran yapısıdır. Konuya ilişkin  eleştiri, tespit ve serzenişlerin çoğu haklı. Öte yandan ‘derin devlet’ in organize ettiği, manipüle ettiği bir “sol”un varlığını da yadsıyamayız.Ne de olsa “bu ülkeye Komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz, size ne oluyor ulan!” diyen Teşkilat-ı Mahsusa’ dan MİT’e, Enver’den “Ebedi şef” Gazi Hazretleri’ne, “Milli Şef”ten MGK’lara uzanan etkili bir gelenek var  orta yerde.

1 Mayıs 1977 olaylarının değerlendirildiği 51. sayfada Aydınlık hareketine dair söylenenlerde belli bir politik naiflik buluyorum. 1977 1Mayıs öncesi provakatif ortamın doğru ve yeterli bir öngörüyle okunamadığı yönündeki eleştirel değerlendirme yerinde. Ancak, “Doğrusu o zamanlar Aydınlıkçıların meydana çıkmama tavrını yanlış ve ‘korkakça’ buluyordum. Üzerinden yıllar geçtikten sonra, düşünüyorum da, acaba doğru tavır o muydu?” değerlendirmesi üzerinde ‘düşünmek’ gerektiği kanaatindeyim. Aydınlık hareketi’nin o günkü tavrının halkı ve Sol’u koruma endişesinden kaynaklandığını düşünmüyorum.

Perinçek ve Aydınlık Hareketi’nin bugünüyle dünü arasında bir devamlılık olmadığını sanmak büyük bir yanılgı olur. 1915 Ermeni/Hristiyan tehcir (soykırım) hareketinin “yerinde bir karar” olduğunu savunan, ömrünü Sol’un ihbarına, “milli güçlerin birliği”  ve  “devletin bekâsı” mücadelesine adamış eden bu cemaatin hikâyesi tam bir ibret vesikasıdır.

Kâh eski Sovyetler Birliği’ni kâh Nato’yu “baş düşman” ilan eden, devletten daha devlettçi, abartılı uç politik manevralarla dikkat odağı olmaya çalışan şizofrenik, nasyonal-sosyalist bir güruhla karşı karşıyayız.

Günlüklerin haklı gözlemiyle, Sol’un kendi içinde kavgalı, yapay fragmanlara ayrılmış hali, cezaevlerindeki baskılara karşı etkili bir direniş cephesi oluşturmasını da engelliyor. Örneğin, 12 Eylül1982 tarihli günlükte faşist cuntanın 2. yıldönümünde ses getirecek ortak bir protesto eylemi yapamamış olmanın A. Türker’in yüreğine dert olduğu anlaşılıyor.

“Görülememiştir”in  gösterdiği üçüncü -belki de en önemli- gerçek ise, hüzünlenen, coşan, öfkelenen, tutkuyla okuyan, düşüp yeniden ayağa kalkan bir insanın/bir devrimcinin sahici yaşam öyküsü ve tanıklığıdır.

Tarihin tersliklerine, kulluğa ve kadim eşitsizliklere itiraz edenlerin saflarında durmak, KAYPAKKAYA’nın şahsında evrensel Komünal değerlere gönül vermek, okumak, yazmak, bazen uzaklardan gelen eylemli dayanışma haberleriyle kanatlanmak, bazen de bir çocuk ziyaretçisinin gelişinden heyecan duymak… ayakta tutuyor Türker’i. Hele de Anne,Baba ve Ablasından oluşan sadık ziyartçilerinin desteği…

Gülten’in ruh dünyasındaki her değişimle ‘değişen’, yoğun okumalarının ardından -Dostoyevski’nin karamsar gerçekçiliğine ‘isyan’ ettiği gibi- anında tepki veren, okudukça sanat ve edebiyatın toplumsal ilerlemedeki rolünü daha iyi kavrayan, Kürd özgürlük Hareketi’nin 1984-Ağustos’unda başlattığı silahlı direnişle şevki artan, cezaevinden çıkan ve çıkarılan arkadaşlarının sevinçlerini paylaşan, hep tahliyesini beklerken giydiği idam hükmüne de bir ‘açıklama’ bulup alışan, ama umudunu hiç kaybetmeyen ve nihayet günün birinde, yani 8,5 yıl sonra dışarı çıkan bir devrimcinin okunmayı hak eden öyküsü…

“Görülememiştir”, vefa duygusu yüksek olan, arkadaş canlısı bir kalemin eseri.

Devlet güdümlü faşist çetelerin katlettiği arkadaşları  C.Duru ve A.Erkılıç’a dair hissettikleri –aradadan geçen 37 yıl’a karşın- tek kelimeyle dokunaklı…

Hele 1980 Haziran’ından beri  “kayıp” olan okul arkadaşı/arkadaşımız Murat Bileydi’nin acısı kapanmayan bir yara gibidir anılarda…

*Düşündüğünü söyleme, hatalarını « itraf » etme samimiyeti kitabı okunur ve güçlü kılmış.

“Değişmek” korkutmamış  A.Türker’i. “Yalnızca ahmaklar görüş değiştirmez” diyen Fransız atasözüne hak verir gibidir onun ardına bakışı. Ama önünü görmek için… A.Türker’in, generallerce idam edilen ASALA üyesi Lübnanlı Ermeni genci Levon Ekmekçiyan’a dair “Olasıdır ki darbe basını tarafından yanlış yönlendirilmiş olabiliriz.” saptaması üzerinde durmak ve “genel” bir kaç şey söylemek isterim.

Bir Türk akademisyen yıllar önce şöyle demişti: “Türkiye’de solcu/komünist olursunuz ama sonuçta milliyetçisinizdir”. Özellikle de coğrafyamızın Sol’u için çarpıcı  bir doğrudur bu.

Gerçekten de, evrensel vicdanın bu topraklardaki en “keskin” çığlığı olan KAYPAKKAYA’nın itirazını dışta tutarsak şayet, kendini “ikinci Kuva-i milliyeci” gören, İttihat Terakki’nin arka bahçesinde ortaya çıkmış, koyu milliyetçi gölgeden çıkamayan bir Türkiye Solu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Dünyada Ermeni/Hristiyan soykırımını işleyen 40 bin dolayında kaynak olduğu bilinir. Buna karşılık inkâra  dayalı resmi Türk tezini savunan kaynak sayısı ise üç yüz kadardır. Milattan öceki bir trajediden değil, şunun şurasında yüzyıl önceki, ‘dünya-alemin bildiği’ bir soykırım gerçeğinden ve artakalan kurbanların buna verdiği tepkiden söz ediyoruz… Solun bu meselede verdiği sınavın iyi bir sınav olmadığı biliniyor. Tarihsel planda en ileri yerde bulunan KAYPAKKAYACI çıkışın ardılları dahi,  sonraki yıllarda  -ASALA ve Ekmekçiyan’ların da içinde anlam bulduğu- kapanmayan bir “tarihi haksızlık” yarasına dair üzerine düşeni yeterince yapamadı…

Cebe girecek kadar küçülen günümüz dünyasında toplumsal olaylar da çok hızlı yaşanıyor artık. Ve aynı hızla da unutuluyor/unutturuluyor. Resmi tarih yazıcıları “galipler”, değişmez bir yasa gibi kendi tarihlerini uydurma kahramanlık destanlarıyla süslerken, kurbanların ve “mağlupların” direniş tarihlerini/kollektif hafızalarını ise sistemli bir çabayla dumura uğratmaya, unutturmaya çalışıyorlar.

İşte “Görülememiştir”in asli anlamı burada görünür hale geliyor. Yani unutturmaya, yok saymaya, belleksizleştirmeye, işlenen suçları inkâra, avcıların uydurma kahramanlık destanlarına karşı bir itiraz !

Evet, insanlık tarihinde özgürlük ve ilerleme adına kazanılan ne varsa, tümünü “hayır” diyenlere borçluydu toplumlar. Devlet denilen melanete, zulmün Sultanlarına/İmamlarına “Hayır” deme cüreti gösteren yeni nesillerin “eskiler”e kulak vermesi elzemdir. Yeni toplumsal atılımlar, bir yanıyla da devrimci kuşaklar arası ilişkinin yeni baştan inşaasına bağlıdır.

Son söz Ali Türker’in : “Akılla enerjinin buluşması ve kucaklaşması gerekiyor. Bunu başarmak zorundayız.”

Futbol, Horoz ve Çöp

fransaErdal Emre (15-06-2016) Öyle efsunlu ve çok işlevli bir fenomendir ki şu futbol, Lokman Hekim’in ‘her derde deva’ formülü halt etmiştir yanında.

‘Yediden yetmişe’ herkesle bir şekilde ilişki kurup kendine çeker. Ya da herkes, hoşuna giden bir yön bulur onda.

Geniş toplumsal gruplar için seyir ve zevk değeri yüksek bir spor/oyun  olan futbol, kimileri için mafyalaşan küresel bir rant kaynağıdır da. ‘Milli devlet’ ve milliyetçiliklerini inşaada geç kalmış kimileri için patolojik bir ırkçı/milliyetçi saplantı iken, ‘yüksek kültür’ elitleri için, horlanan popüler/’alt kültür’ün omurgasıdır. Dar ‘sol’ vizyonda ‘kitlelerin afyonu’ gibi bir şey iken, devletler halinde örgütlenmiş egemenler için bir ‘bahis kumarı’nı organize etme ve ondan ‘aslan payı’ alma olanağıdır. Toplumların diplerinde sıkışan yıkıcı enerjiyi boşaltarak, durumu egemenlerin lehine çevirme mühendisliğidir aynı zamanda futbol… Sponsor şirketler ve tüm bir kapitalist dünya için astronomik kârların elde edildiği bir sanayi dalı, emek dünyasının dikkatini asli sorun ve dertlerden uzaklaştırmanın ideal bir manevra alanıdır.

Herkesin kendi takımı için dua ettiği, yeryüzünün en büyük tapınaklarına sahip bir ‘din’ olduğu da söylenebilir onun…

Milyonları benzer duygularla bir araya getiren bu spor dalının ‘büyüsü’ daha uzun yıllar konuşulacağa benziyor.

2002 yılında yapılan ‘Dünya Kupası’nda oynanan Çin-Brezilya maçını 330 milyon kişinin TV’den izlediği hatırlanırsa, konunun evrensel, ticari ve sosyo-kültürel  boyutları daha iyi anlaşılmış olur.

“İlk örneklerine M.Ö. 2500 yıllarında eski Mısır ve Çin’de rastlandığı” söylense de, belli kurallar çerçevesinde oynanan ve zamanla yeni kurallarla biçimlenerek günümüzeki ‘endüstriye’l düzeyine ulaşan modern futbolun İngiltere doğumlu olduğu bilinir.

İlk resmi futbol müsabakasının günümüzden yüz kırk dört yıl önce -30 Kasım 1872- ve dört bin kadar seyircinin huzurunda, İngiltere ile İskoçya arasında, Glaskow’da oynandığı kayıtlıdır.

Devletlerin, çokuluslu şirketlerin ve medyanın (günümüzde You Tube, Facebook ve Twiter gibi sosyal medya araçlarının) da müdahalesiyle, nerden nereye gelindiğini hep beraber görüyoruz.

Irkçılık Tartışmaları ve Horozlar

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapan Fransa, vasat bir seremoni ve maçla açılışını yaptığı turnuvaya büyük umutlar bağlıyor.

Zidan-Deschamps kuşağının 1998’deki ‘Dünya Kupası’nda gösterdiği başarılarının tekerrür etmesini arzuluyor…

Çok farklı renk, inanç ve etnik kökenden gelmiş oyunculardan oluşan milli takımın elde ettiği o kupa zaferi, dönemin merkez siyasi güçlerince “Fransız entegrasyon/uyum modelinin başarısı” olarak lanse edilmiş ve hayli zaman reklamı yapılmıştı. Tarihinde ilk kez ‘Dünya Kupası’nı almış olmanın zafer sarhoşluğuyla yere göğe sığdırılamayan Zidan ve arkadaşları, o zamanlar da ırkçı/sağın saldırı hedefiydi. “Göçmen/Afrika Milli Takımı” diyerek alay ediyordu…

Başkan Holland’ın, Vals hükümetinin, sponsor şirketlerin, yaklaşan başkanlık seçimleri aday ve aday adaylarının, Avrupa Şampıyonluğu Kupası’nı kaldırmaya çok ama çok ihtiyaçları var. Zira ‘işler kesat’. Hiçbir şey yolunda gitmiyor. Avrupa Birliği projesinin istendiği gibi yürümediği, rakiplere karşı arzulanan ‘büyüme hızını’ nın bir türlü yakalanamadığı, üç ayı aşkın süredir devam eden ‘sosyal hareketler’le çalkalanan, pek çok meydan ve sokağında çöplerin toplanmadığı, sel felaketi ve nehir taşmalarının ‘evsizleştirdiği’ kalabalıkların hükümet/devlet karşıtı öfkesinin tam olarak yatışmadığı, “terör tehdidi” gerekçesiyle uzatılan “olağanüstü hal” gibi kaotik bir iklimde kazanılacak bir kupanın rüyası bile güzeldi…

Peki, hangi ekip kazanacaktı bunu?

Bitmeyen ve hep üstü örtülmeye çalışılan ırkçılık tartışmalarının gölgesinde sahaya çıkan bir ‘Milli Takım’ mı?

‘Milli Takım’a alınmayan Cezayir asıllı futbolcu Karim Benzema’nın antrenör Dider Deschamps için yaptığı, “Fransa’nın ırkçı kesimlerinin baskısına boyun eğdi” açıklaması hâla tartışılıyor. Üstelik Benzema dengindeki bir diğer Arap asıllı futbolcu Hatem Ben Arfa da alınmamıştı bu takıma…

Karşı ırkçılığı körükleyen selefi kökenli cami projelerine üç milyon Euro bağışta bulunduğu söylentileri, Benzema’nın haklı tepkilerini ortadan kaldırmıyor.

Irkçı/ulusal cephenin genç milletvekili Marion Maréchal-Le Pen, durumdan kendine vazife çıkararak Benzema’ya verdiği yanıtın da, “Doğduğu ve eğitimini aldığı Fransa sayesinde multi-milyoner oldu; beğenmiyorsa, ‘ülkem’ dediği Cezayir’e gidebilir” diyordu.

Irkçı yaklaşımla Araplardan arındırılmış haliyle bile ‘Fransız Milli Takımı’ bir Afrika karması/bir yabancı ‘Milli Kakım”dı aslında.

Fransız toplumundaki Arap karşıtı duyguların köklü ve çok yönlü nedenleri vardır.  2015 yınının Ocak ve Kasım aylarında Charlie-Hebdo, Hyper Cacher, Bataclan ve altı dolayında Kafe/Restoranda El Kâide ve IŞİD çetelerince gerçekleştirilen katliamlar,  mevcut Arap/İslam karşıtlığına yeni ivmeler ekledi.

‘Milli Futbol Takım’ı üzerindeki ırkçı/ayırımcı baskıların yaratığı rahatsızlıklar dinmiş değil. Galya Horozu’nun sembolize ettiği milliler, zorlu Romanya galibiyetiyle taraftarlarını umutlandırdı. Lehte düşünenler için Galya Horozu, cesareti ve karanlığın üzerine doğan aydınlığı simgeliyordu. Karşıtlarına göre ise “Horoz, bir ayağı bokun içinde şarkı söyleyen tek hayvan”dı dünyada.

Holiganlık/Şiddet ve Futbol

Dünya holiganları futbola ve tribünlere el koymuş gibidir. Futbol onlarsız anılmaz hale geldi…

Marsilya kentinde oynanan İngiltere-Rusya maçının öncesi ve sonrasında yaşanan ‘holiganlar muharebesi’, futbol-şiddet tartışmalarını yeniden gündem yaptı. Aslında bunun gündemden hiç çıkmadığını söylemek daha yerinde bir saptama olacak…

1985 yılında Brüksel’de yapılan Liverpool-Juventus maçında esnasında yaşanan ve 39 kişinin ölümüyle sonuçlandığı için tarihe “Heysel Faciası” olarak geçen olayın ardından, Avrupa’da ‘futbol ve şiidet’ konusunda ‘köklü’ denebilecek önlemler alınmıştı. Özellikle, holiganlarıyla ünlü İngiltere’de uygulanan kimi idari ve polisiye tedbirler sonucunda, trübünlerle saha arasındaki tel örgülerin kaldırılması gibi ‘ilerlemeler’ bile sağlanmıştı.

Son çeyrek yüzyılda sporda, onun en popüler ve küresel dalı olan  futbolda şiddet sorunsalına dair çok sayıda araştırma/inceleme yayınlandı. Spor sosyologları, psikologlar, toplumbilimciler, filozoflar… konuştu. Politikacılar bile “spor barış, dostluk ve kardeşlik içindir” çağrıları yaptılar. Daha da ileri giderek “sporu siyasete alet etmemek gerekir” yollu temennilerde bulundular; tıpkı “dini siyasete alet etmemek gerekir” dedikleri gibi.

Ama mesele bütün yakıcılığıcıyla yerli yerinde kaldı.

İlgili tüm ciddi araştırmacılar, sporda/futbolda toplu öldürmelere varan şiddet olaylarının çok boyutlu, derin sebepler sonucunda ortaya çıktığı hususunda hemfikirdirler.

Nihayetinde, değeri 500 milyar  doları aşan bir pasta var orta yerde…

‘Endüstriyel’ sporun ‘doğasında bulunan’ ve rekora, daima daha ileriye, daha yükseğe/derine, daha fazla madalya, kupaya ulaşma hedefi, sporcunun sağlığını hiçe saymakta, onu ölümcül bir baskı altına almaktadır. Klübün, sponsor şirketlerin, medyanın ve  seyircinin yarattığı baskı yetmiyormuş gibi, sporcunun bedenine yapılan tıbbi/kimyasal müdahaleler ölümlere de neden olabilmektedir.

2003 yılında Fransa’da yapılan ‘Konfederasyonlar Kupası’ kapsamındaki Kolombiya-Kamerun  karşılaşması sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu yere yığılan Kamerunlu Marc-Vivien Foe’nin yaşamını yitirmesi tek trajik olay değildir.

1994 Dünya Kupası’nda ABD- Kolombiya maçında kendi kalesine attığı gol nedeniyle takımının mağlup olmasından sorumlu tutulan Escobar, ülkesine döndükten hemen sonra silahlı saldırıya uğrayarak hayatını kaybetmişti.

Latin Amerika ve Ortadoğu ülkelerinde rakip takım ve seyirci grupları arasında çıkan ve toplu ölümlerle sonuçlanan sayısız facia vardır. Bu örneklerden biri de, 1967 yılında Türkiye’de, Kayserispor ile Sivasspor arasında oynanan ve  48 kişinin ölümü, 600 kişinin yaralanması, trübünlerin yakılıp yıkılmasıyla biten karşılaşmada yaşanmıştı.

Futbol tribünleri, ülkelerin/toplumların aynasıdır bir yanıyla. Oraya dikkatli baktığımızda, hakim ırkçı/milliyetçi nefreti, ayırımcılığı, erkek egemen değerleri, sosyal katmanlar arası keskinleşen zıtlıkları, şike skandallarıyla çalkalanan/çürüyen federasyonu, mafyayı, kulüpleri, basını, spor bakanlığını: özetle, ‘Devleti ve milletiyle’ tüm bir toplumsal sistemin dramını görebiliriz.

“Türk Malı” Holiganlık

Holiganlığın ulus markaları, değişik renk bayrak taşımaları çok biçimsel ve yüzeydeki bir farktır.

Dersimli futbolcu Deniz Naki ve Diyarbakır/Amedspor kulüp ve taraftarlarına kan kusturan, H. Dink cinayetinin ardından tribünlerde “Hepimiz Ogün Samastız”  sloganları atan Türk holiganlarıyla, göçmenlere ve siyahlara karşı nefret kusan Doğu ve Batı Avrupalı holiganları arasındaki tek fark, ayrı diller konuşmalarıdır.

“Milli birlik ve beraberlik halinde” aylar önceden başlayan “Viyana kapılarına dayandık”, “3. Viyana kuşatması” ajitasyonuyla ortalama seyirciyi dahi milliyetçi histerinin içine iten, Yunanistan ile oynanan maçta Yunan  milli marşını ıslıklayan, Paris katliamlarındaki kurbanların anısına yapılan saygı duruşunu tekbir ve kurt ulumalarıyla sabote eden/ettiren ve ardından da dünyaya ‘Talat paşa açıklamaları’ yapan zihniyet şizofrenik değil de nedir?

Milli Takımlar teknik direktörü Fatih Terim, bir önceki resmi turnuva için hazırlanan tv reklam spotunda Türk milli takımını “kanının son damlasına kadar mücadeleye” çağırmıştı.  Son reklam spotunda ise “milli formaya ruh” çağırısı yapıyordu. Bu çağrıların da etkisiyledir ki, uluslararası bir futbol karşılaşması Türk holiganlığının algılarında kolaylıkla mitolojik bir “İstiklal Harbi”ne, düşük skorlu sıradan bir galibiyet dahi “destan yazdık, tarih yazdık” türünden kışkırtıcı avuntulara dönüşebiliyor.

Devlet gücünü ele geçirenlerin, devletin kendisinin holiganlaştığı  Türkiye gibi ülkelerde tribün holiganlarıyla baş etmek  çok zaman alacaktır…

Sonuç Yerine

“Olağanüstü Hal” uygulamasının, direnişlerin, “Ben sendikalara boyun eğmem” diyen hükümet restinin, kaldırılmayan çöp tepeciklerinin, holigan şiddetinin ve IŞİD cinayetinin gölgesinde başlayan Avrupa Futbol Şampiyonası’nın yeni olaylara gebe olduğunu söylemek kehanet olmayacaktır. Avrupa ve çeperinde, Ortadoğu’da, hatta Amerikan seçim kampanyalarında ve Orlando’da yaşanan sosyo-politik konjonktürel durum, gelişmenin yönünü de gösteriyor aslında.

Fransa için 10 Temmuz’daki final maçına kadarki süre, diken üstünde geçecektir.

Büyük mülkiyet ve para kaynaklarını kontrol eden güç sahipleri ve devlet iktidarları, sebep oldukları, oluşumuna katkıda bulundukları tüm toplumsal/sınıfsal ihtilafların anaforunda kıvranmaya devam edecektir.

Yalnızca sporun/futbolun değil, bütün bir gezegenin ve insanın kirlenmesinden sorumlu olanların, holiganların ve ırkçı/milliyetçi paramiliter çetelerin yaratıcılarının rahat bir yaz geçirmeleri zor görünüyor.

Böylesi bir ortamda Fransa muktedirleri bir ‘kupa zaferine’ çok ihtiyaç duyuyorlar…

Kupa’yı kim kaldırırsa kaldırsın, ‘Kupa zaferi’ kimlere  ‘züğürt tesellisi’ olursa olsun, Avrupayı  sıcak bir gelecek bekliyor.

Erdal Emre

Fransa: “Gece Ayakta!”

frans ayakat resim“Lidersiz/sözcüsüz, doğrudan katılımcı demokrasiyle” ekonomiden feminizme, biyolojik tarımdan Ortadoğu’ya, göçmen/sığınmacı sorunundan küresel ölçekli ekolojik felaketlere, kapitalizmin yıkıcılığından özgürlük karşıtı “güvenlikçi” politikalara, yükselen ırkçı tehlikeden “vatandaşlık statüsünün geri çekişmesi riski”ne, erkek egemen dünyanın sorunlarından yeni bir toplum projesine kadar oldukça geniş bir yelpazede kollektif tartışmalar yürütülüyordu.

Değişik versiyonlarıyla komünistler, anarşistler, sendikacılar, feministler, apolitikler, sanatçılar, aydınlar… Herkes vardı tartışmalarda. ‘Her kafadan bir ses’ çıkıyor, çok seslilik ve ‘kaosta’ geleceğin uyumu aranıyordu…

Erdal Emre (07-06-2016) Mart başından bu yana Fransa’nın sokakları tüm ülkeyi ısıtmaya devam ediyor.

Sel baskınları ve Sein Nehri’nin taşması dahi, eylem alanlarının ateşini söndürmeye yetmedi.

Yeni iş yasasına karşı başlayan ve giderek birikmiş toplumsal hoşnutsuzlukları yüzeye çıkaran direniş üçüncü ayını doldurdu.

Daha ilk günlerden itibaren bir yayılma potansiyeli taşıyan protesto ve direniş hareketi, beklendiği gibi gün gün yeni ivmeler kazanarak, “sivil bir halk ayaklanması”na dönüştü.

Ne direniş karşıtı itibarsızlaştırma manipülasyonları ve manevraları, ne de “sosyalist” etiketli Vals hükümetinin polis şiddeti hareketi dizginlemeye yetmedi.

Petrol rafinerilerinden Metrolara, Nükleer enerji santrallerinden devlet demir ve hava yollarına kadar geniş bir alana yayılan hareket, anketlere göre toplumun %70’nin desteğini almaktadır.

Yakıt istasyonlarında uzayıp giden kuyruklarda bekleyenler, sabahları işine – okuluna yetişemeyen kalabalıklar giderek siyasileşen bir tartışmanın da içine çekiliyordu. Doğaldır ki tepkiler, farklı sosyal katman ve görüşlere göre değişiyor. Ama değişmeyen ortak payda, Fransa’nın iyi yönetilmediği, ‘sağ’ı ve ‘solu’yla tüm parlamenter güçleri hedef alan derin bir güvensizlik ve de hızla trdikalleşen tepkilerdi.

 Öfkenin Kıvılcımı Yasa

‘Yeni İş Yasası’nda çalışma yaşamına ilişkin olarak yer alan en dikkat çekici maddeler genel hatlarıyla şunlardı:

– 35 saatlik haftalık resmi çalışma süresi 48′ saati de aşarak, 60 saate kadar uzyacaktı.

– Maaş indirimi konusunda işverenlere daha fazla hak tanınacaktı.

– Çalışanların yıllık izinlerini ne zaman kullanacakları konusunda ilgili şirketler daha çok söz hakkına sahip olacaktı.

– Değişik türden ücretli izin olanaklarının kullanım hakkı işverenlerin tercihine bırakılacaktı.

– İşten çıkartmalar büyük oranda işverenlerin inisiyatifine verilecekti.

– İlk sekiz saat için yüzde yirmi beş, sonrası için ise yüzde elli olan mesai ücreti yüzde on ile sabitlenecekti.

– Kıdem tazminatına bir üst sınır getirilecekti…

Yukarıda özetle sıralanan konular kapsamında ifadesini bulan ‘Yeni Yasan’ın resmi gerekçesi, “İşsizliği azaltmak” olarak açıklanıyordu.

Myriam El Khomri’nin ağzından açıklanan yasa tasarısı, son yıllarda artan işsizliğe “çözüm bulma” iddiasıyla gündeme getiriliyordu.

El Khomri’ye göre, çalışma saatlerinin uzatılması ve sözleşmelerdeki kural değişiklilkeri ile işverenlere sağlanan yeni avantajlar istihdamı artıracak ve böylece “işsizliğin azalmasını” sağlayacaktı.

Kapitalistlerve yönettikleri devlet, yani modern sosyal sınıflar arasındaki uçurumun yaratıcıları, sebep oldukları işsizliğe bu önlemlerle çare bulacaklardı! K.Marks ve M.Bakuni’nin kulakları çınlasın!

Ama sokaklara – meydanlara dökülen yüzbinler biliyorlardı ki, patronların çalışma kanununa uyma zorunluluğunu büyük oranda ortadan kaldıran bu yasa ile Fransız kapitalistleri, işçi sınıfı ve emek cephesinin çetin ve çaplı kavgalarla elde ettiği kazanımları geri almak istiyordu.

Tepkiler, Yansımalar

Fransa da taşan direniş ile ilgili olarak en medyatik ve saldırgan tepki, direnişçi sendika yöneticilerini hedef alıp, “Haydutlar ve teröristler gibi davranıyorlar” diyen Medef (Türkiye’nin Tüsiad’ı – Müsiad‘’ı)  başkanından, yani ‘patronların patronu’ Pierre Gattaz’dan geliyordu.

Medef şefinin bu hakaretine verilen zıpkın gibi yanıt gecikmedi; Sol Parti’nin liderlerinden Jean Luc Mélanchon (eğrileri bir yana, yerinde bir müdahaleyle), Gattaz’ı “sosyal parazit ve gaspçı” olarak niteledi, “Medef’in diktatörlüğüne hayır” dedi.

İktidardaki “Sosyalist Parti”den de farklı sesler çıkıyordu. Örneğin iktidar partisinin merkez karar kurulu üyesi, Komünist kökenli Gérard Filoche, yasayı “ultra liberal” ve “çalışanların güvenliğine karşı termonükleer bir saldırı”,  “Fransa’nın son yüzyılda gördüğü en büyük karşı devrim” olarak tanımladı.

Sokak ve meydanların tepkisi ise kendine hastı; daha genç ve daha dinamik… “Çalışma yasası ve onun dünyasına karşı” yürütülen mücadelenin bir militanı olan sosyoloji öğrencisi 20 yaşındaki Jérémy, “…değişiklik masayı devirdikten sonra gelecektir” diyordu annesine.

“Dünyayı değiştirin ya da onu yakın” dövizi taşıyordu bir başka anarşist genç. *

“On vaut mieu que ça / Bundan daha iyisini hakediyoruz” ve ” Birlikte kazanacağız” diyordu kalabalıklar.

Fransa kentlerini sarıp sarmalayan bu seslerin sınırları aşarak, bir düzineye yakın Avrupa ülkesinde yankı bulması “sürpriz” değildi.

 Nuit Debout / Gece Ayakta

Paris’in Cumhuriyet Meydanı’nda başlayan ve çok geçmeden 80 dolayında kente yayılan “Nuit Debout / Gece Ayakta” hareketi çifte şiddetle karşılandı.  Polisin -Türkiye’deki Padişah’ın bile kınamalarına sebep olan-  ölçüsüz saldırılarına, şirketler dünyasının medya şiddeti eşlik etti. Polis şiddetine karşı kendini savunan gençlerin direnişleri medya tarafından, “Haydutlar / Kırıcılar”, “Küçük burjuva anarşistleri” diye tanımlanıp kınandı, ‘mahkûm’ edildi.

Daha başından güçlü bir yayılma potansiyeli taşıyan hareketin önlenmesi gerekiyordu. Ama olmadı. Ne “olağanüstü hal” ve “terör” bahanesi, ne sel felaketi ve ne de 10 Haziran’da başlayacak olan Avrupa Futbol Şampiyonası gerekçesi eylemleri yatıştıramadı. Zira sorunların kökleri derdindeydi. “Gece Ayakta” forumlarında tartışılan konuların çeşitliliği, ‘Çevreci’, ‘Komüncü’, ‘Sanatsal’ vb. türden renkli atölye çalışmalarının zenginliği, ziyaretçilere evrensel boyutta mesajlar taşıyordu.

“Lidersiz/sözcüsüz, doğrudan katılımcı demokrasiyle” ekonomiden feminizme, biyolojik tarımdan Ortadoğu’ya, göçmen/sığınmacı sorunundan küresel ölçekli ekolojik felaketlere, kapitalizmin yıkıcılığından özgürlük karşıtı “güvenlikçi” politikalara, yükselen ırkçı tehlikeden “vatandaşlık statüsünün geri çekişmesi riski”ne, erkek egemen dünyanın sorunlarından yeni bir toplum projesine kadar oldukça geniş bir yelpazede kollektif tartışmalar yürütülüyordu.

Değişik versiyonlarıyla komünistler, anarşistler, sendikacılar, feministler, apolitikler, sanatçılar, aydınlar… Herkes vardı tartışmalarda. ‘Her kafadan bir ses’ çıkıyor, çok seslilik ve ‘kaosta’ geleceğin uyumu aranıyordu…

Sistemin “sol” entellektüelleri, gençliğin moral gücünü kırmak için bir yandan Paris Komünü’nün, reel sosyalist deneylerin ve 68’in yenilgilerini hatırlatırken, öte yandan, ‘O zamanlar Proudhon gibi, Marks gibi gelecek tasavvurları olan bilge dava adamları vardı. Ya şimdikiler? Şimdikiler umutsuz, vandal…’ diyebiliyorlardı. Ve onlara göre, “Bu hareket işçi sınıfına zinhar bulaşmamalı/bulaştırılmamalıydı” elbette.

 Yasa “Bahane!”

Evet, bir yerden sonra “El Khomri yasası bahane”ydi. Tıpkı 2005’de Paris banliyölerini yakan ayaklanmalar, 2010’da ’emeklilik reformu’na karşı gelişen kitlesel mücadelelerde olduğu gibi, görünür gerekçeler birer “bahane”den ibaret idiler. Aslında ve bir yanıyla ultra liberal kapitalist barbarlığın ulaştığı düzey sorgulanıyor, bir çıkış aranıyordu. ‘Gidişat normal değil’di. 68’e ve daha önceki zamanalara göndermeler yapılıyordu. Yeterince evrensel ve de tarihsel bir kaçınılmazlıktı olup bitenler. Bu nedenle de, yankılar/yansımalar, Fransa’nın sınırlarını aşarak, Belçika, Almanya, İspanya, Kanada, Hollanda, Lüksemburg ve İsviçre gibi ülkelere, hatta Tayland’a kadar ulaştı. İspanya’nın 8, Belçika’nın 9 kentinde haftalarca devam eden dayanışma eylemleri örgütlendi.

Dünya çok küçüktü artık. Bu nedenle de, sosyal hareketler birbirini kolaylıkla tutuşturabiliyordu günümüzde.

“Burada duramayız…  Hep savunmaya dayalı mücadeleden çıkmak gerekir,” diyordu Frédéric Lardon.

François Ruffin ise, “Gece Ayakta” hareketinin bütünsel, politik bir perspektiften yoksun olduğunu kabül etmekle birlikte, “kendiliğinden” olduğunu söyleyenlere itiraz ediyordu.

 Özetle;

Toplumun emek ve gençlik cephesinde biriken huzursuzluklar, ortalama beş yılda bir yığınsal öfke dalgaları halinde sokaklara/meydanlara taşıyor. Tarihsel seyir açısından kaçınılmaz bir olgudur bu.

Kapitalizmin bireyi ve toplumu çözen, ona yabancılaşan özü, sınıflar arası uçurum ve çatışmaları derinleştirmeye devam ediyor.

Fransız toplumunun tüm politik özneleri ‘doğal’ olarak protesto ve direniş dalgalarını devşirmeye çalışıyor. Sistemin klasik sağ/”sol” partileriyle ırkçı/faşist hareket 2017’deki başkanlık seçimlerinin stratejik ve taktik hesaplarıyla hareketi manipüle  etmeye çalışırken, dertleri/talepleri olan emek dünyasının ve gelecek umudunu hızla kaybeden yeni nesillerin çözüm arayışları sistemle çatışmaya devam ediyor.

Yani ‘et ve can derdi’ diyalektiği burada da işlevini sürdürüyor.

Eylemsiz/direnişsiz hak ve özgürlük taleplerinin havada kalacağı tarihsel tecrübeyle yeterince biliniyordu. Yalnızca sanat ve edebiyatın estetiği içinde kalan eleştiri ve itirazların çözüm olmayacağı da…

Yakın vadede bir yolu bulunup kısmi geri adımlarla, üç aydır yaşanmakta olan direniş dalgası yatıştırılacaktır… Ama görünen o ki, orta ve uzun vadede Fransa emek cephesi ve kapitalizm karşıtları yalnızca ‘gece’ değil, gündüz de ayakta kalacaktır.

Erdal Emre

6 Haziran-16

*Marianne/Sayı 998

Laiklik: Aklı Prangalarından Kurtarmak

köşe içinErdal Emre (03-05-2016) İman ile sağduyu, hurafe ile özgür akıl arasındaki tarihsel çatışmanın kalıcı bir çözüme kavuşmadığı Türkiye gibi ülkelerde laiklik tartışması her vesileyle yeniden alevleniyor. Kaçınılmaz bir gerilim ve kavgadır bu. 21.yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu ülkelerine model olmasına ramak kala yeniden ‘dindar anayasa’ tartışmalarına yuvarlanan Türkiye’nin bu halini yalnızca konjonktürel siyasi durum ve RTE’ın ‘başkanlık ihtirasıyla’ açıklamak eksik kalır, yanlış olur.

Tanrı ve Din

İnsanın büyü ve totemle başlayan çevresini anlama ve etkileme serüveni, yüzbinlerce yıllık bir evrimle, çok tanrılı dinlerden semavi dinlere ulaştı. Eşitlikçi kabile yaşamı dönemlerinde doğa karşısında büyü/sihir yoluyla görece daha buyurgan olan insan, tek tanrılı dinler karşısında kendini aşağılayan, yalvaran, biat eden insana evrildi. Çünkü toplum artık eşitsizdi; hükmedenler ile hükmedilenler, yakaran, verilene rıza gösteren ve mutlak itaat isteyenler vardı. Sınıfların ortaya çıkışı, tanrıları da zamanla daha Kadiri Mutlak, daha zalim hale getirdi. Tanrı büyüdükçe insan küçüldü, sefilleşti. Tıpkı devlet ve şef büyüdükçe, bireyin ve toplumun küçülmesi, sürüleşmesi gibi.

  1. Bakunin, “Tanrıları’yla, yarı Tanrıları’yla, peygamberleriyle, mesihleri ve azizleriyle tüm dinler, henüz entelektüel yeteneklerinin tam gelişmesine ve kapasitesine ulaşamamış olan insanların safdil fantezileri tarafından meydana getirilmiştir; dinin ğöğü insanın içinde cahillik ve inanç tarafından coşturularak kendi resmini, ama büyütülmüş ve ters çevrilmiş yani Tanrılaştırılmış biçimde gördüğü, ışık oyunundan başka bir şey değildir…” diyor.(1)

“Din,” diyor K. Marks, “…Düşsel bir gerçekliktir. … Henüz kendini bulamamış veya yeniden kaybetmiş insanın kendini-duyuşu ve kendinin bilinçliliğidir. … Dinsel sefalet hem gerçek sefaletin dile gelişidir hem de gerçek sefalete bir karşı çıkıştır. Din baskı altındaki insanın iç çekişidir, acımasız bir dünyanın yüreğidir… Halkın afyonudur.” (2)

Başının üstünde yürümeye çalışan insanın ‘çarpık gerçeklik bilgisi’dir din. Bilinmeyen ve korkulan her şeyin adıdır Tanrı. Mutlak otoritesi ve gökyüzünden her şeyi gözetleyen hükümranlığıyla Tanrı ve buyrukları, monarşiler ve despotik iktidarlar için bulunmaz birer iktidar aracıdır.

Ortadoğu insanın, özellikle de kadının durumuna -aslında dramına- bakıldığında, bölge doğumlu Tanrı ve dinlerin nasıl bir insan enkazına neden oldukları ayan-beyan görülür.

Dün olduğu gibi bugün de Ortadoğu’daki gerici rejimlerin en büyük dayanağı Tanrı ve din oldu. Halklar, kurulu düzenlere karşı harekete geçtikleri her yerde Allah ve şerri kurallarla burun buruna gelmektedir. 12 Eylül faşizminin halkın devrimci/demokratik uyanışına karşı kullandığı en etkili silahlardan biri, islâmi gericilik olmuştu. Başarılı da olmuşlardır bunda. Virüs hızıyla çoğalan kuran kursları, Sünni-islâmcı tarikat ve cemaatler, imam-hatip liseleri ve ilahiyat fakülteleri bir boydan diğerine tüm ülkeyi sararak bugünlere geldi. ‘Paralel’ ve ‘paralel’ olmayanı, ‘ılımlı’ ve radikal olanıyla, uyuyan tüm islami/cihatçı hücreler 12 Eylül rejiminin sunduğu olanaklarla yeniden palazlandılar.

Ortadoğunun tek tanrılı dinleri bir ‘dünya nizamı’ iddiasıyla ve tarihsel bir devamlılık içinde doğdular, zaman içinde dünyanın yarıdan fazlasında iktidar oldular. İnsanı, daha çok da kadını ezen, kullaştıran bu dinlerin Şerri/Ortodoks versiyonları iktidar sahiplerinin elinde amansız birer fetih, talan, ganimet ve hükümranlık silahına dönüştü. Sünni ve Şii İslam şeriatının bekçiliğini yaptığı karanlığın, ilahi doğmaların, çürümüş körfez monarşilerinin, İran’daki molla rejiminin, Taliban ve DAEŞ gibi Şeriatçı-islâmcı akımların insanlığa sunduğu modeller ve trajik bilançoları ortada.

“Laiklik Dinsizlik Değil”  midir?

Bütün dünyada Laiklik, büyük toplumsal atılımların ve demokratik devrimlerin kazanımı olarak tarih sahnesine çıktı. ‘Laiklik’ denilince akla Fransa’nın gelmesi kaçınılmazdır. Sosyo-politik planda 1789 Büyük Fransız İhtilali’nden doğan Laiklik, derin felsefi kaynaklarını Rönesans dönemi filozoflarından aldı. Fransa’da laik (laïque) kelimesi devrimden çok önceleri kullanıldığı halde, bir kavram olarak asli anlamına Fransız Devrimi’yle ulaştı. Türkiye’de olduğu gibi laikliği toplumsal ve felsefi köklerinden kopararak basit bir ‘din-devlet işleri ayrımı’na indirgemek, laikliği anlamamak veya tahrif etmektir.

Yunanca bir kelime olarak Laos, halk manasına, Laikos ise kilise yönetiminin (clerikos) dışında kalan kalabalıklarla ilgili, yani halksal anlamına geliyor. Bir başka deyişle, daha başından itibaren toplumsal planda bir halk ve ruhban karşıtlığı söz konusudur burada. Ruhbanların köleci ve feodal dönem boyunca egemen sınıfın bir parçası oldukları, dinin ise bu sınıf(lar)ın elinde resmi ideolojik bir ayrıcalığa ve silaha dönüştüğü biliniyor. Zaman içinde daha geniş ve farklı bir içerik kazanansa da, laiklik kavramının kökeninde ruhban sınıfın şahsında bir din karşıtlığı zaten var. Laiklik, tanrıya ve kiliseye yaslanan feodal aristokrasiye karşı yürüttüğü iktidar mücadelesinde burjuvazinin gereksindiği bir araçtı. Yani yükselen burjuvazinin kilise ve tanrıyla karşı karşıya gelmesi kaçınılmazdı. Sanayi devrimi tanrıya yakarmakla gerçekleşemezdi… Bunun için bilim ve felsefeyle donanmış öncülere, feodal/monarşik egemenliği yıkacak görece aydınlanmış halk desteğine ihtiyaç vardı. Özetle laiklik, irili- ufaklı tüm devrim ve toplumsal atılımların sonucunda din dışı bir hareket olarak doğdu. Felsefi/kültürel planda laiklik, aklı imanın prangalarından kurtaran, tanrıları yakasından tutup aşağı indiren, sorgulayan ve dünyanın dışına gönderen bir harekettir.

Burjuvazinin ‘Laiklik’ İkiyüzlülüğü

Bilinen demokratik devrimlerle iktidarını sağlama alan burjuvazi ‘devrimciliği’ni çok uzun sürdürmedi ve geri dönüp din ve tanrıyla yeniden barıştı. Çünkü artık tarihin eşiği aşılmıştı ve sahnede bizzat kendisinin ezdiği yeni sosyal sınıf ve kategoriler vardı. Çiçeği burnunda egemen sınıf olarak, sanayi devriminin yarattığı yeni kurbanlarla, yani emek dünyasıyla cephe cepheye gelen burjuvazi, işçi sınıfı ve aydınlarını daha büyük bir tehlike telaki eder oldu. Geçmişte burjuvazi önderliğinde siyasal eyleme katıldığı ölçüde ilahi otorite, rıza, kader gibi kavramları sorgulamayan emek cephesi, çok geçmeden Allah-Kul/Ezen-Ezilen ilişkisini daha köklü tarzda sorgulamaya başladı. İki yüzyılı aşkın anti-kapitalist mücadele birikimi, gericileşen burjuva ideolojisine karşı Marksizm ve Anarşizm gibi kazmayı daha derine vuran evrensel düşünce akımlarını yarattı. Bir zamanların ‘devrimci burjuvazi’si, klasik tanrı ve dinleri yanına alarak kapitalizme entegre etmek ve ranta çevirmekle kalmadı; ulus, bayrak, milliyetçilik, tahvil, hisse senedi, çek ve kredi kartı gibi yeni totem ve tanrılar yarattı. Bu süreçte laikliğin de içini boşaltarak, onu bir çeşit teolojiye çevirdi. İç içe geçen paranın ahlakıyla tanrısal ahlak elbirliğiyle insanı eziyor, küçülterek dibe itiyordu. İnsanlığın evrensel yürüyüşünün geldiği aşamada küresel kapitalizmin dinlerle olan ittifakı, onun çıkarları gereğidir. Kapitalizmin insanı gereğinde pazar ayini veya cuma namazına yönlendirmesinde, sakal bıraktırıp onu Hac’a ya da çıplaklar kampına göndermesinde şaşılacak bir şey yoktur. Aslolan para ve büyük mülkiyet dünyasının küresel imparatorluğunun baki kalmasıdır. Bu nedenledir ki, dinler ve kapitalistler arasındaki sürtüşmeler, her bir kampın iç kavgaları, “medeniyetler çatışması” gibi politik/ideolojik stratejiler, dünya emek ve ezilenler cephesinde sıklıkla yanılsamalara neden olur. Emeğin, ezilenlerin ve aklın evrensel kurtuluşu için, yürüyegelen kavganın selameti için, söz konusu yanılsamalardan arınmak şarttır. Laikliğin sorgulayıcı özünü savunmak ve geliştirmek maalesef günümüzün devrimci dinamiklerine düşmektedir.

Türkiye’de Laiklik

Türkiye’de laiklik tartışmaları, resmi ideoloji ve tarihin tüm rivayetlerini sorgulamayı gerektiren bir tartışmadır aslında. Bunun ayrıntılarına girmek bir makalenin sınırlarını fazlasıyla aşacağından, konuya sadece başlıklar halinde değinmekle yetineceğim.

Tarihsel oluşumu içinde (ister bir siyasal/toplumsal hareketin, ister bir düşünsel hareketin omuzlarında yol alsın) laikliğin din dışı ve bir devrim hareketinin ürünü olduğunu yukarıda görmüştük. ‘Atatürk devrimleri’ ne kadar devrim ise, Türkiye’deki ‘laiklik’ de o kadar laikliktir. Fes’ten kalpağa ve şapkaya geçişe “devrim” derseniz, laikliği de yalnızca “din ve devlet işlerini birbirinden ayırma”ya indirgersiniz. Bunu yaparken bile tutarlı davranmayıp elinizi sünni islamiyetin Hanefi mezhebinden çekmezsiniz. Askeri bir imparatorluğun halifelik/şeyhülislamlık kurumunu, Osmanlı’nın devamı bir askeri cumhuriyetin “Diyanet İşleri Başkanlığı”na entegre edersiniz. Oldu size, ‘Türk işi’ laiklik !

Evet, çarpık ve çeyrek de olsa, itilaf devletleri ve 1.Dünya Savaşı sonrası konjonktürel dengelerin zorlamasıyla da olsa, bir laiklik’ten söz edilebilir. Elbette Osmanlı yarı-şeriatına göre kısmi bir ileri adım… Soykırım/tehcir ve “Kurtuluş Savaşı”yla Hırıstiyanlar’ından kurtulmuş, Aleviliği Sünnileştirmeye çalışan ve “yüzde 99’u müslüman(sünni)” olan bir toplumun tepesinde duran laik bir devlet!

Tüm Ortadoğu’da olduğu gibi Mezopotamya ve Anadolu’da da aklın ilahi doğmalarla, kulun tanrıyla ve toplumların şefler, ulusçu ya da teokratik diktatörlüklerle kavgası çözülmüş bir mesele değildir henüz. ‘Kuşa çevrilen Kemalist laikliğe’ yeni bir içerik kazandırarak bu meseleyi çözecek olan, toplumun devrimci dinamikleridir. Yani Kürtlerin kadınlı-erkekli umut veren mücadeleleri, Kızılbaş/Alevilerin bitmeyen direnişleri, kadın hareketi, sol ve emek cephesinin evrensel demokratik değerler uğruna yürütegeldiği kavga, erkek egemen ve kapitalist dünyanın enkaza çevirdiği tüm toplum kesimlerinin birleşik mücadeleleri…

1) Tanrı ve devlet. Belge Y.., 2. Baskı/ sf. 106

(2) Hegel’in Hukuk Felsefesinin eleştirine Giriş’ten aktaran C. Caudwell. Ölen Bir Kültür Üzerine İncelemeler.

“Misliyle” Ahmaklık

hoErdal Emre (22-02-2016) Türk egemen aklı dört bir yana diklenip, -rasyonel bir nedene dayansın dayanmasın- düşman algıladığı herkese “misliyle karşılık verme” tehdidiyle sorunları çözeceğini sanıyor.

Tarihi tersten okumayı tercih ederek ‘kimse benim gücümü test etmeye kalkmasın yoksa misliyle döverim ha!’ diyerek trajedisini komediye dönüştürüyor. Gayet anlaşılır tarihsel, politik ve psikolojik sebepleri vardır tüm bu davranış bozukluklarının.

Osmanlı’dan Kemalist cumhuriyete Türk devlet aklı”vatan haini” ve “iç düşman” üretiminde pek başarılı olmuştur. Başlangıçta “tebam, dindaşlarım, yurttaşlarım” dediği bu “iç düşmanlar”ı bildik bahanelerle ya boğazlayarak ya da tehcir ederek mülklerine el koymada çok daha mahir oluştur. Zira işlediği her suç yanına kâr kalmıştır. Ne Abdülhamit ne İttihat Terakki ne de Kemalist cumhuriyet dönemi boyunca işlenen tekil ve kolektif cinayetlerin, pogrom ve soykırımların hesabı sorulamamıştı. Hal böyle olunca Türk-İslam sentezci devlet aklı, tedricen bir özgüven kazanmış oldu. Elbette bu özgüven sürekli bir “bölünme”, “iç düşman”paranoyası ve kabarık bir suç sicilinin tedirginliğiyle içiçe geçmiş hastalıklı bir özgüvendi. Ama yine de bir özgüvendi ve de hâlâ işe yarıyordu. ‘Yaptık da ne oldu, gerekirse bir daha yaparız’a referans oluyordu.

Bölünme Korkusu ve Saldırganlık

Geçen yüzyılın başlarında bir osmanlı yöneticisi şöyle diyor: “Bir fesad coşmuştur gidiyor. Girit gitti, Trablusgarp gidiyor, Türkiya gidiyor, İslamiyet gidiyor…” “Bu hafta haritaya baktım. Çoğu gitti azı kaldı. Bu da gidecek an karîb”. * “Gitti, gidiyor” denilen gasp malı bölge ve ülkeler ya rakip imparatorluklara kaptırılmış ya da asıl sahiplerine geri dönmüştür.

Dönemin Osmanlı ve -devamında- cumhuriyetin yönetici kadrolarında kronik bir travmaya dönüşen korkunun tarihsel planda anlaşılır bir yanı vardı… Gasp ve fetihlerle büyüyerek zamanının bir süper gücüne dönüşen koca bir cihan imparatorluğu, küçüle küçüle bugünkü ‘misakı milli’ sınırları içine çekilmek zorunda kalmıştı. Ama “Türkiya gidiyor, İslâmiyet gidiyor…” gibi hezeyanlar bugünkü nesillerin bile bilincini zehirleyen irrasyonel bir kültür yarattı. “Bu topraklar, üzerinde yaşayan herkesindir” demek yerine “Türkiye Türklerindir” ve “Türkiye’nin %99’u müslümandır (yani sünnidir)” diye resmi bir kimlik yaratıp empoze etmeye kalktınız mı otomatik olarak kendi ötekilerinizi de yaratmış oluyorsunuz.

Kürtleri Türk, Alevileri de Sünni yapmaya, renkleri soldurmaya, çeşitliliği tekçiliğin ipine çekmeye, hep kurbanları suçlamaya ve işlediğiniz insanlık suçlarını arsızca inkâr etmeye kalkıştınız mı, kaçınılmaz olarak halk ve inanç topluluklarını hak arayışına, giderek meşru direnişlere mahkum ediyorsunuz demektir. Bu tarihsel bir olgudur, insan icadı kanunlara da benzemez.

Toplumları “azınlıklar” değil “çoğunluklar” a yaslanan despot ve barbar iktidarlar böler.. Ezdiğiniz halkların, sosyal sınıfların,etnik ve batıni inanç topluluklarının tehdidi altına girmeniz kaçınılmazdır. Suç batağına battıkça korkularınız derinleşir, giderek akli dayanaklarının da ötesine geçip bir paranoyaya dönüşerek istiklal marşınızın baş cümlesinin baş köşesine oturur. Yatışmayan bir “bölünme” ve « iç düşman » korkusu sürekli bir “kurtuluş savaşı” psikozuna dönüşüyor. Geçen yüzyılın başlarından itibaren Anadolu’nun yerlisi Hristiyan halklardan kurtulma biçiminde yaşanan “kurtuluş savaşı”, hayli zamandır da Kürt illerine, ilçelerine, köy ve mahallelerine bayrak dikerek Kürtlerden kurtulma savaşı olarak devam ediyor. Bir avuç Kürt gencinin üzerine sayısız ağır zırhlı araç-gereç eşliğinde 3 tümen, korucu destekli on binlerce kişilik bir jandarma ve polis özel harekât gücüyle gitmenin asli nedeni korkudur. Bir diğer neden ise geçen yüzyılın başından bu yana işlenen suçların hesabının sorulamamış olmasıdır.

Anadolu’nun yerli Hristiyan halklarına, Kızılbaş-Heteredoks inanç topluluklarına karşı Abdülhamit istibdadının gerçekleştirdiği pogromların hesabı sorulabilseydi şayet, ittihatçılar 1915 soykırımını planlayıp uygularken daha etraflı düşüneceklerdi. Aynı şekilde 1915’in hesabı caydırıcı tarzda sorulabilseydi sonraki dönemde Koçgiri, Ağrı, Zilan ve Dersim’de yapılanlar aynı kolaylıkla göze alınamayacaktı.Tüm bu savaş ve insanlık suçları Türk muktedirlerinin ‘başarı’ hanesine yazılınca da, bugünün “süpürme harekatları”na kadar gelindi. Yani Sur’un, Cizre’nin, Silopi’nin… Kürtler’in başına yıkılması olgusu bir tarihsel devamlılık içinde oluşageldi.

Peki nereye kadar?

Yüksek bir ateş gücü ve devasa bir orduyla Kürtlerin başına çullanan Türk devletinin uzun zamandır Rojava Kürtlerine de diş bilediği, -Körfez’deki Sünni ittifakın da desteğiyle-doğrudan saldırmak için fırsat kolladığı da biliniyor.

AKP Teşkilat-ı Mahsusası’nın Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç, Ankara Garı, Sultanahmet ve son Ankara bombalamasındaki parmağı sır değildir. Bu saldırılar ve izlediği genel stratejiyle Halife-Sultan Tayip önderliğindeki AKP, savaş cephesini genişletmek, “iç ve dış düşmanları”na, iç ve dış müttefiklerine mesajlar vermek, yeniden paylaşılması kaçınılmaz Irak ve Suriye’den pay koparmak, tüm Kürtleri ümmet içinde hizaya çekmek ve Ortadoğu’nun karmaşık konjonktürel dengeleri içinde kendine yer edinmek, giderek Sünni müslüman dünyanın lideri olmak istiyor.

Darı ambarında görülen hoş bir rüya.

17 şubatdaki bombalı saldırının Kemalist ordu ve sivillerle ittifakı güçlendirmek, kamuoyunu savaşa hazırlamak, Birleşmiş milletleri muhtemel bir Suriye çıkarmasına ve Rojava Kürtleri’nin başına çullanmaya ikna etmek isteyen yeni Osmanlıcıların işine çok yarayacağı umuluyordu. Ama tertibin içinde “misliyle” acemilik ve aptallık vardı. Kimliği derhal tespit edilen fail Suriyeli bir Kürt ve üstelik de PYD’liydi!

Tekçilik ve Kürt düşmanlığında hemfikir olan Neo Osmanlıcı-Kemalist ittifakın işi bu kez öyle kolay olmayacaktır. Yaratılmasına aktif katkıda bulundukları kaostan yararlanarak Kürtlerin devletleşmesini engellemek ve yanı sıra Halep ve Musul’a el koymayı düşleyen Ümmetçi-Kuva-i milliyeci ittifak için bu son oyun olacaktır. Hüsranla bitecek bir son oyun…

Erdal Emre

* Aktaran T. Akçam. İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu. Sf. 110

Dünya Kapitalizme Dar Geliyor

erdalErdal Emre (03-01-2016) Kaotik bir yıl daha tarihe havale edildi. 2015, derinleşen toplumsal yarılmalarla sarsılan ve kıran kırana paylaşım düellolarına sahne olan bir yıl oldu. İnsanlığın bir bölümü şiddet ya da gelenek zoruyla çarşafa sarınırken, bir diğer kesimi göç dalgaları karşısında dikenli tellerle örtünmeye ve sınırlarını tahkim ederek korunmaya çalışıyor.

Küresel kapitalizmin ulaştığı en yüksek düzey, neden olduğu global sefaletin, iklim felâketinin, etnik ve dinsel boğazlaşmaların da en dip seviyesini oluşturuyordu. Daha da trajik olanı, yabancılaşmanın eriştiği düzey , yani insanın paramparça oluşuydu. En ürkütücü vahşet örneklerini seyretmeye alıştırıldı insanlık. Bebek ölümlerinden kadın recmine, kafa kesmelerden yığınsal kırımlara, bin yılların emeğiyle oluşan uygarlık merkezlerinin harabeye çevrilmesine kadar… Tıpkı video oyunları izler gibi.

Temel duyuları felç olmaya başlayan İnsanlığın en “ileri” kesimleri ise dünyaya camdan bakıyordu artık.

Paranın küresel diktatörlüğü için ufuklar hızla tükeniyor. Yapısal krizlerini aşmak bir yana, kapitalizmin gelecek insan kuşaklarına yeni çevre felaketleri ve paylaşım savaşları dışında göstereceği çözüm kalmıyor artık. İnsan yaşamını kolaylaştırması gereken bilimsel-teknik ilerlemeler kapitalizmin yönetimi altında öncelikle silah sanayinde ve de toplumların fişlenmesinde, izlenip gözlenmesinde kullanılmaktadır. Kapitalist-emperyalist dünya, el koyduğu toplumsal zenginliğin önemli bir bölümünü kendi güvenlik paranoyası uğruna çarçur ederken, bir bölümünü de yeni paylaşım kavgalarına harcamaktadır.

Bir yüzyıl içindeki iki dünya savaşıyla 100 milyon dolayında insanın ölümüne, ülkelerin, uygarlık ve kültür mirası kentlerin yıkımına neden olan sömürgeci kapitalist imparatorluklar, tüm bir gezegeni daha global bir çöküşün eşiğine getirdiler.

Sistemin sahipleri dahi kapitalizmin çok vahşileştiğini kabul eder görünüyorlar. Çünkü doğada ve toplumda meydana gelen tahribatın boyutları, verileri ve rakamları gizlenemiyor artık.

Doğanın ve insanın yıkımı kol kola ilerliyor.

30 Kasım/12 Aralık-2015 tarihleri arasında Paris’te toplanan BM İklim Değişikliği Konferansı, yapay olarak üretilen tüm sansasyonel beklentilere karşın tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. “İklim değişikliği konusundaki farkındalığın atası” olarak kabul edilen Amerikalı James Hansen, COP 21 sonuçlarını alenen “sahtekârlık”, “palavra” ve “Laf salatası” gibi nitelemelerle mahkum etti. Üstelik bu adam sosyalist, anti-kapitalist falan da değil.

Hansen, 1981-2013 yılları arasında ABD’nin Uzay Araştırmaları Merkezi NASA’da çalışmış, iklim bilimi ve atmosfer fiziği alanında önemli bir otorite. Yani kapitalist endüstrinin devleri, görünür bir gelecekte küresel ısınmaya neden olan sera gazı salımını kısmak bir yana, bu gazın kaynaklarından olan fosil enerji kullanımı üzerindeki çatışmayı tırmandırmaktadırlar.

Para bir tek kanun tanıyor : Büyümek. Ne pahasına olursa olsun, daha da büyümek. Dünyaya sığmayacak boyutlara ulaşan sermaye grupları küresel çapta yeni bir askeri kapışmanın sinyallerini vermeye başladılar. Şimdilik “üçüncü” diye numarası takılmasa da dünya zaten bir savaşın içinde. En kaynayan yer ise, gezegenin Ortadoğusu.

Resmi gerekçeler ise malum: “ulusal çıkarlar”, “terörle mücadele”, “medeniyetler çatışması”, “demokrasi ve insan hakları”…

Evet, gerçekten de yeryüzü kapitalist tekellere dar geliyor. Bu gezegeni -kendinden önceki dinsel gericilikle de el ele- kainatın cehennemine çeviren kapitalist hanedanlar epey zamandır gidecek başka bir gezegen de aramaktalar. Tiksindiren servetlerini ayak takımının gürültüsünden ve muhtemel sosyal devrimlerin tehdidinden uzaklarda bir yerde sükunet içinde yemek ne harika bir çözüm olurdu ! Ama ne acı ki rasyonel bir çözüm değil. En azından şimdilik.

Kapitalizmin temel çıkarları ve açmazları yeni bir dünya yangınını körüklüyor. Bu bir öngörü değil, bir olgu. Peki çare ? Fransızca’daki bir deyimle söylenecek olursa: “otuz altı tane çare yoktur”. Yakın çare, tüm çelişkileri ve kurumlarıyla kapitalist barbarlığın aşılmasıdır. Bunun hangi yol, araç ve alternatiflerle olacağını ise gelecek yılların, on yılların kavga birikimleri ve atılımları belirleyecektir. Şimdilik bildiğimiz şey “Hayır” diyenlerin safında direnmektir.

Seçimlerin Galibi ve Fransa’nın Öteki Yüzü

fransaErdal Emre (15-12-2015) Yalnızca Aydınlanma devrinin ve Paris komününün ışıltıları değildir Fransa. 1789 ihtilalinden 1968 gençlik hareketine varan ve dünyayı derinden etkileyen radikal toplumsal dönüşümler, düşünsel ve kültürel atılımlar Fransa’nın bir yüzünü oluştur.

Jean Meslier’den Denis Diderot’ya, J.J. Rousseau’dan Victor Hugo’ya, G. Babeuf’ten 1871 Paris komünarlarına ve Jean Jaurès’den Missak Manouchian’a kadar olan yüzü ilerici dünyanın bildiği yüzüydü…

Burjuvazi önderliğinde Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik (Liberté, égalité, fraternité) şiarıyla tarih sahnesine çıkan -ve de çok geçmeden bu sloganın içini boşaltan- laik ve cumhuriyetçi yüzü her kesçe biliniyor. Ama, az bilinen bir diğer yüzü daha vardı Fransa’nın: Bu da, bir tarihsel devamlılığın sonunda ortaya çıkan ve bayrağında “İş, Aile, Vatan” (Travail, Famille, Patrie) yazılı olan Vichy gericiliği ile kristalize olan faşizan çehreydi.

1940-44 Yılları arasında Maréchal Pétain ve Pierre Laval önderliğindeki Vichy rejiminin Nazilere yaslanarak Yahudi halkına ve Fransa halk cephesine uyguladığı kanlı tasfiye hareketi toplumsal hafızada çok yeni sayılır.

Seçimlerin Asıl Galibi

Alabildiğine küçülen ve içi dışına çıkan bir dünyanın yerel seçimleri de genel seçim havasında yaşanıyor.

Son yerel seçimlerle bir kez daha Avrupa gündemine oturan Le Pen(ler)’in Ulusal Cephe’si, yukarıda sözü edilen tarihi mirasın, yani Vichy gericiliğinin günümüz versiyonudur.

Baba, kız ve torun Le Pen’lerin şahsında sembolleşen bu ırkçı/milliyetçi kabile partisi, maskesiz bir nefret ve intikam cephesidir.

Ulusal cephe (UC)’nin yazılı programına dikkatli bakanlar, onun yazılı olmayan gerçek programını da hemen görürler. Kapitalist vahşetin neden olduğu toplumsal yıkım ve yığınsal hoşnutsuzluğu, geleneksel düzen partilerinin başarısızlıklarını çok iyi kullanan bu parti, sistem dışı olduğunu iddia eder. Kuşkusuz bu, demagojiye dayalı gülünç bir iddiadır. “Güçlü devlet”, “1500 yıllık Katolik/Hristiyan gelenek”, “aile/bayrak/ulus/vatan/güvenlik” gibi kavramlara yaptığı sürekli vurgular bu partinin, bırakalım “sistem dışı”lığını, sistemin en ilkel ve saldırgan ucu olduğunu yeterince kanıtlar.

Göçmenlik ve çok renkli bir toplum karşıtlığı, kolonyal imparatorluk dönemine olan özlemi ve klasik tekçi zihniyet bu partinin programatik omurgasını oluşturur.

Bir de Yahudi servetine duyulan kıskançlık ve düşmanlık vardır ki, bu onun için gizli bir program maddesi gibidir. Ama yasalar suç saydığı için Yahudi karşıtlığını açıktan ifade edemiyorlar. Zira Yahudi kökenli fransız sermaye gruplarının ekonomi, siyaset, kültür/sanat, medya vb. alanlardaki güçleri ve yadsınamaz etkileri bilindiği için söz konunu düşmanca karşıtlık şimdilik bildik şamar oğlanları üzerinden yürütülüyor. Ama günün birinde yeterli güce ulaştıklarında sonucun ne olacağını kestirmek hiç de zor değil.

Son seçimlerin tartışmasız galibi olan UC’nin Fransa’nın bundan sonraki siyasi yaşamında koyu ve tehditkâr bir gölgesinin olacağı kesindir. Daha şimdiden Sarkozy’nin temsil ettiği “Cumhuriyetçi” ittifak ile Holland’ın temsil ettiği “Sosyalist” kanadı telaş sarmış durumda. Burada asıl sorun, küresel kapitalist vahşetin posasını çıkararak kenara ittiği milyonların bu kez de neo-faşist bir hareketin tehdidi altına girmesi derdi değil elbette. Dert, iki kanadın da saltanatını tehdit eden UC’nin istikrarlı yükselişi nasıl yavaşlatılıp rayından çıkarılabilir… Yakın hedef, 2017 başkanlık seçimlerinin -UC’nin giderek artan tehdidinden- nasıl kurtarılacağıdır.. Bunu başarmanın yolu ise bizzat kendilerinin Le Pen’leşmesidir.

13 Kasım’daki islâmcı-faşist katliamların akabinde yürürlüğe konulan “Olağanüstü Hal” uygulaması, milliyetçi bir otoriterleşme sürecinin de önünü açtı..

Küreselci ultra kapitalist sistemin iki kanadı geçici oh! çekti. UC’ye, Halkın ve sol güçlerin de desteği seferber edilerek kurulan ortak barajla şimdilik hiç bir bölgenin yönetimi verilmedi. Ama bu yanıltmamalı. UC, Sistemin iki ana partisinin birbirlerine ve topluma gösterdikleri aba altı sopası değildi artık. 43 yıllık tarihinin en yüksek (6,82 milyon) oy oranına ulaşarak Fransız siyasi yaşamının 1. Partisi olmuştu…

Avrupada Yeni Kristal Gecelere Doğru (*)

Irkçı/milliyetçi hareketin Fransa’da ulaştığı düzey, açıktır ki Avrupa ve dünyadaki durumdan ayrı ele alınamaz.

Aktörü de, faktörü de bol olan Ortadoğu merkezli islâmcı-faşist saldırıların Avrupa’daki Irkçı/faşist yükselişe katkısı yadsınamaz. Ama asıl neden, yeryüzüne sığmaz hale gelen küresel kapitalizmin kendi iç çıkmazıdır…

Ortadoğunun yeniden paylaşılmasında ortaya çıkan karşılıklı restleşme ve Doğu Akdeniz’e yapılan silah yığınağına baktığımızda, küresel kapitalist haydutluğun Emperyal ihtirasları uğruna yeni bir dünya yangınını tutuşturcak denli çıldırdıklarını söyleyebiliriz.

Küresel ölçekli bir kapışmayı göze alabilmek için ise cephe gerilerini sağlama almak ilk şarttır. Bu, otoriterleşme demektir, neo-faşist hareketlerin Avrupa çapında alan kazanması demektir.

1914 ve 1939 öncesini hatırladığımızda, “geliyorum” diyen tehlikeyi öngörmek de zor olmayacaktır.

Fransa ve tüm Avrupa kıtasında geleceğin “kristal gece”leri için gerekli kin ve nefret süratle birikiyor.

Kadim kurbanların yanına yeni günah keçileri eklenecek, “Medeniyetler çatışması”nı haklı gösterecek “yeni” argümanlar üretilecek vs. vs.

Dünya servetlerinin % 70’ini kontrol eden ve bununla da yetinmeyen bir kaç bin çok uluslu kapitalist tekel, akşamdan sabaha hidayete ererek “bu kadar servet yeter yahu, artık emekliye ayrılıyorum, hatta kendimi feshediyorum, kontrol ettiğim devletlerin silah stoklarını da müzelere bağışlıyorum” demeyecek…

Bu durumda bir tek çözüm kalıyor:

Küresel bir yıkımı, benzeri görülmemiş bir dünya yangınını önlemenin yegâne caydırıcı gücü, adına “dünya halkları” denilen, Tanrı ve bayrakla kandırılmış, cennet ve şehitlik ödülleriyle ölüme sürülmeye hazırlanan milyarlardır. Bu örgütsüz kalabalıklar geçmiş zamandan öğrenerek gelecek zamana hükmedebilecekler mi ?

Asıl sorun budur.

(*)   9 Kasım1938 gecesi Hitler’in emriyle paramiliter güçler yahudilere ait ev ve işyerlerinin camlarını kırarak yağmalama ve katliamlara başladı. Saldırılardan sonra yerleri kaplayan cam parçaları karanlıkta parladığı için o geceye “kristal gece” adı verildi. Gecenin bilançosu ağır oldu: 91 yahudi öldürülmüş, yüzlercesi yaralanmış, 7 bin 500 işyeri yağmalanmış, 177 sinagog ateşe verilmişti.

Üç Melanet

tek din bayrakErdal Emre (03-12-2015) İnsanlığın kayıt altına alınabilen son 12 bin yılı boyunca (bir kaç nesil hariç) tüm insan kuşaklarının boğazlaştığı, bilinen, ortak kabul gören bir olgudur. Çok eski çağlardan bu yana söz konusu boğazlaşmaların en kanlı ve trajik olanları, hiç kuşkusuz milyonlarca insanın suça ortak edilmiş olanlarıdır. Otuz yıl, yüz yıl ve dünya savaşları böyle savaşlardır.

Şiddet ve savaş, insanın en yıkıcı en barbar eylemidir. Bu vahşi eyleme, hiç bir kazançları olmadığı halde büyük yığınların malzeme yapılmasında üç melanet hep başı çekmiştir :

Tanrı, Vatan ve Devlet.

Bunlardan ikisi hakkında ünlü İspanyol film yönetmeni Luis Buñuel bakın ne diyor : ” Tanrı ve Vatan, yenilmesi mümkün olmayan bir ekiptir; tüm zulüm ve katliam rekorlarını ellerinde tutarlar “.

Yenilmelerinin mümkün olmadığı tespiti bir yana, gerçekten de İnsanlık tarihinin en kitlesel ve korkunç cinayetleri hep Tanrı, din, bayrak ve vatan adına işlenegelmiştir.

Bu iki argümanı yeniden ve yeniden üreterek çok etkili tarzda kullanan ise adına devlet denilen melanettir. Bir başka deyişle, devlet olarak örgütlenmiş muktedirlerdir.

Devlet (ler), ‘zor’unlu eğitime dayalı bir resmi tarih ve ideolojiyle çocuk yaşta insanların beynini dizayn eder ve ardında da ‘zor’unlu ya da paralı askerlikle üniforma denilen çuvala tıkarak ölüme sürerler. Tarihleri boyunca kitlesel boğazlaşmaların, istila ve fetihlerin resmi motifi,kimi zaman “Kutsal toprakları kurtarma” “Allah’ın mesajını götürme”, kimi zaman ise, “medeniyet ve demokrasi götürme” olmuştur. Ya da “vatan savunması”… Görünürde herkes vatanını savunuyor ! O nedenlede yeryüzündeki tüm devletlerin askeri bakanlıklarının ismi “milli savunma bakanlığı”dır. Hiç mi hiç bir “milli saldırı bakanlığı” yok; ama dünya da yangın yeri…

Binlerce yıl boyunca insan kuşaklarının bilincini dumura uğratan, dolayısıyla da yaşamlarını karartan tanrı, din, vatan, bayrak, devlet gibi kavram ve sembollerin hangi tarihsel aşamada ve nasıl ortaya çıktıklarını -en kaba hatlarıyla bile- incelemek bu yazının boyutlarını aşar. Ancak, milli sınırlarla çevrili “Vatan” kavramına bir kaç cümleyle de olsa değinmek gerekiyor. Zira bu kavram, dinci ve Irkçı/milliyetçi gericiliğin elinde sol saflara kadar sirayet eden tesirli bir virüs haline gelmiştir.

  1. yüzyıl sonlarından itibaren adım adım tarih sahnesine çıkan Burjuvazi, kendinden önceki mülk sahibi sınıflarla uzun soluklu bir mücadeleye tutuştu. Feodal aristokrasi ve engizisyona karşı mücadelesinde “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” şiarıyla halkı da yanına alarak Cumhuriyet ve ulus devlet hedefine ulaştı.

İhtiyaç duyduğu büyüklükte, ortak bir dilin konuşulduğu, bir milli pazar yarattı. Yarattığı bu pazarı dış rekabete karşı korumak için de ulusal birliğini oluşturdu. Böyleliklede milli pazar, onu koruyan milli devlet, milli vatan, milli eğitim, milli bayrak ve diğer tüm “milli” aksesuarlarlabirlikte günümüzdeki milliyetçi ideolojiler de doğmuş oldu. Parelel olarak da “millet düşmanlığı”, “vatan hainliği” gibi yaftalar …

Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de “vatan hainliği” suçlaması idama varan ağır cezalara çarptırılır.

Dünyanın tam ya da yarı Şeriatla yönetilen ülkelerinde ise, “Allah” ve “din düşmanlığı” çok vahşi ve ilkel yöntemlerle cezalandırılır.

Din ve Allah, Bayrak ve Vatan gibi kavramlar, toplumların baş belâsı hanedan azınlıkların elinde birer silah olmaya devam etmektedir. Halkların hak/hukuk ve özgürlük arayışları çoğu zaman bu araçlarla rayından çıkarılır. Barbarlığın sultanlarına itiraz edip de “vatan haini” ya da “din ve allah, millet ve devlet düşmanı” damgası yemeyen, kendini hapis veya sürgünde bulmayan kaç siyasi muhalif, aydın ve sanatçı bulunur ? Egemen sınıflar, bu silah ve argümanları kendi iç kavgalarında birbirlerini iktidardan bertaraf etmek için de kullanırlar. Yakın tarihte Menderes ve Özal’ın tasfiyesi, şimdilerde ise Ergenekoncular-AKP-Cemaat kavgasında olduğu gibi…

Sol bu kavramlara nasıl yaklaşmalı ?

Tarihsel olarak Sağın silah envanterinde bulunan bu kavramlarla fazla oynama ve onları devşirme çabası, sol değerlere yarardan çok zarar getirmektedir. Sol, aksatmadan cuma namazına da gitse, düzenli olarak ramazan orucunu da tutsa, hatta hacca bile gitse yine de “halkımıza” yâr olmayacaktır.

23-Nisan cocuklarının coşkusuyla milli bayrak sallamak, “Vatanperverlik” iddiasında milliyetçi gericilikle yarışmaya kalkışmak solculuk değildir. Öyle olsaydı eğer, bir zamanların süper “sol/sosyalist”i Doğu Perinçek çoktan Türk-İslam sentezcilerinin baş tacı olmuştu. Perinçek, “Muhammed büyük bir medeniyet devrimcisidir” demekle ümmetçi gericiliğe yaranamadığı gibi, “Musta Kemal büyük bir cumhuriyet devrimcisidir” demekle de devlete ve Irkçı/milliyetçi cenaha yaranamadı. En hararetli milliyetçiliği kendisi yaptı/yapıyor yine de olmadı/olmuyor. Uğruna büyük cefalar çektiği devletinin parlementosuna dahi bir türlü giremedi.

Tüm sembolleriyle birlikte dinci gericilikle Irkçı/milliyetçi gericiliğin orijinali dururken kopyasına neden rağbetedilsin ? Sol’un sol kalarak güçlenmesi, yeniden umut olabilmesi için öncelikle, tarihsel/kültürel köklerinden, temel değerlerinden kuşkuya düşmemesi gerekir.

İnsanı hiçe sayan, onu kullaştıran tanrısal ahlâk ve dinsel hukuk ile giriştiği ideolojik mücadele, solun utancıdeğil, gururu omalıdır. Aynı devrimci duruş devlet/bayrak/vatan/millet kültüyle mücadele hususundada geçerlidir.

Elbette ki sol, kendi tarihindeki hata ve sapmalarla da tabu tanımaz bir cesaretle hesaplaşmalıdır. Eski ve yeni, modern ve postmodern tanrı ve dinlerle hesaplaşmayı göze alıp da, kendi günahlarıyla hesaplaşamayan bir sol, gerçek sol olamaz.

Ama bunu yaparken, aleyhindeki konjonktürel güç dengelerine boyun eğerek, dizginsiz de geri çekilmemelidir. Zira bu düzeyde bir geriye düşüş, Halkların evrensel demokratik ilerleyişlerine bir katkı olmayacaktır.