OHAL’Lİ GOLIATH KARŞISINDA[1]

“biliyorum

bir gün bir başka nar ağacının dibinde yine

bir başka

çocuklar

türkiye’yi konuşacaklar.”[2]

“Zat-ı Şahaneleri” diye anılma hevesindeki totaliter dayatmanın zor zamanlarından geçiyoruz. Yalan(lar) yerle yeksan olurken, “büyüsü” bozulan birçok şey yeniden biçimlen(diril)iyor.

“Büyüsü” bozulan şey, “yetmez ama evet”çilerin, “açılım”cıların liberal beklentileriyle, totalitarizme yelken açan “demokrasi” söylenceleridir.

Yolları böyle döşenen OHAL karşımıza, egemen klikler arası hesaplaşmada “Allahın lütfu” olarak dikilirken; François Chatelet’nin, “Faşizm özüne indirgenmiş liberal devlettir,”[3] saptamasını da bir kez daha doğruluyor.

Burjuva siyaset şiddettir. Onun hukuk(suzluğ)u da bu şiddeti taksim eden OHAL’dir.

OHAL’ciler için hedef ne denli büyük ise, giderek tırmanıp, keyfi özellikler kazanan egemen şiddet de o denli korkunçlaşır.

İş böyle olunca da OHAL denilen şey vasıtasıyla “Zat-ı Şahaneleri”, yeni bir sermaye düzenlemesi/ve rejimi için olağanüstünü “olağanlaştıran” OHAL sopası ve imkânlarıyla (1930 Mussolini’sini anımsatarak) tarih sahnesine çıkıyor. O günkü “Duçe”, bugünkü (referandumlu!) “Başkanlık”tır…

Geçmişte “Duçe”ye nasıl “Hayır” dendiyse; bugün de (referandumlu!) “Milli ve Yerli Başkanlık”a (onu muhatap dahi almadan!) “Hayır” denilmeli.

Malum; zalimlerden korku, zulmün mütemmim cüzüyken; ne olursa olsun, ne derlerse desinler; “Hayır” diyenler için kilit önemde olan korkmamaktır. Korkuya teslim olmamak, boyun eğmeyip, dik durup, diklenmektir. Unutulmasın: “Hayır”, diktatörlükle “uzlaşma”yı/ “diyalog”u imkânsız kılan bir duruştur.

Öncelikle bu duruşta anlaşarak, “Eşitlik ve özgürlüğü herkes için” talep eden ezilenlerin tarihsel bloğunun emek eksenli devrimci praksisi ile diktatörlüğün karşısına dikilebiliriz.

Böylesi bir karşı duruşun örneklerinden birisi, Goliath karşısındaki Davut ise, öteki de bizim Filistinli Edward Said’dir…

TEMEL DEMİRER

14 Aralık 2016 17:19:21, Ankara.

N O T L A R

[1] Evrensel Gazetesi, 20 Aralık 2016… https://www.evrensel.net/haber/300418/amasiz-fakatsiz-mucadele-cagrisi

[2] Behçet Aysan.

[3] Maria Antonietta Macciocchi, Faşizmin Analizi, çev: Cemal Süreya, Payel Yay., 1979.

YENİDEN -VE BİR KEZ DAHA- FAŞİZM

“Faşizm kapitalist reaksiyondan

başka bir şey değildir.”[1]

Faşizmi, iki dünya savaşı arasındaki kapitalizmin krizine mündemiç, olup-bitmiş bir gerçeklik olarak, tarihin tozlu raflarına kaldırmaya yönelik bir yorum, çok yaygın bir egemen manipülasyonun yanlışıdır.

Oysa bu manipülatif yanlışa ‘Hayır’ diyen radikal sosyalistler, faşizmin İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da kökünün kuru(tul)madığından, çünkü onun kapitalizme ait olduğundan, Max Horkheimer’ın, “Kapitalizm hakkında konuşmayanlar faşizm hakkında sussunlar,” saptamasındaki üzere, emindirler.[2]

Evet, sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Bunalımı koordinatlarında, yeniden ve bir kez daha faşizm konuşmalıyız, konuşmak zorundayız.

Çünkü faşizmi tanımlamaya, aslî özelliklerini saptamaya ve faşist tehdidin -her dönemde- gündemde olduğunu unutmamaya/ unutturmamaya muhtacız; yerkürenin, bölgemiz Ortadoğu’nun, coğrafyamızın nereye gittiğini anlayabilmek/ anlatabilmek için faşizm hakkında yeniden düşünmek kaçınılmazdır.

 

FAŞİZM FAŞİZMDİR

 

Upton Sinclair’ın, “Faşizm kapitalizm artı cinayettir”; Maurice Bardeche’nin, “Faşizm bir dindir”; Roland Barthes’ın, “Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir”; Jean Paul Sartre’ın, “Faşizm kurbanlarının sayısıyla değil, onları öldürme yoluyla tanımlanır”; Emilio Gentile’nin, “Faşizm, farklı sınıfları ama özellikle de orta sınıfları bir araya toplayan bir kitle hareketidir, görevinin milli yeniden doğuş olduğunu düşünür, karşıtlarıyla savaş hâlindedir, demokrasiyi yıkmak, yeni bir rejim kurmak için terör ve parlamenter taktikler kullanır,” biçiminde tanımladıkları “Faşizm karşı-devrimci umutsuzluğun partisidir,” der Lev Troçki…

“Siyasetin kutsallaştırılması ve siyasal din”[3] olarak tariflenmesi mümkün olan faşizm bir tekelci sermaye hareketidir; çürümenin karşı devrimci örgütlenmesidir; sermayenin, özellikle de tekellerin korunmasıdır; emeğin baskı altına alınmasıdır; aydınların ve sanatın küçümsenmesidir; cinsel ayrımcılığın şahlanışı ve erkek-egemen eğiliminin öne çıkartılmasıdır; din ve yönetimin iç içeliğidir; ben-merkezli -sürekli, tam gaz- milliyetçiliktir; “korku”nun, kitleler üzerinde bir araç olarak kullanılmasıdır; şovenizm ile militarizmin yüceltilmesidir; ötekileştirilenler üzerinden üretilen “düşmanlar”ın birleştirici bir tutkal olarak kullanılmasıdır; ulusal güvenlik takıntısı ile iletişim araçlarının kontrol altına alınmasıdır; kliyantalizm ve yozlaşmada sınır tanımamadır; yalan ve hiledir

Bilindiği gibi faşizm kavramı, ilk önce, İtalya’da kurulan milliyetçi, otoriter ve popülist rejimi ifade etmek için kullanılmıştı. Geniş anlamıyla da, özellikle iki dünya savaşı arasında ortaya çıkan milliyetçi, ırkçı, antidemokratik, antikomünist ideolojiye ve otoriter siyasi yapıya sahip politik hareket olarak tanımlanmıştı.

Faşizm yalnızca şiddet değildir; sermayenin saldırgan politikalarının toplamıdır; faşist yasalar, faşist eğitim, faşist yönetmelik, faşist ekonomi politikalar ve benzeridir.

Ayrıca faşizm, herhangi bir şiddet değil tekelci sermayenin şiddetidir; yaşamın tepeden tırnağa sermayenin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesidir…

Ve tekelci dönemde kapitalist devlet(ler)in gittikçe otoriter bir biçim aldığı görülmelidir. Parlamentoların öneminin azalması ile yürütmenin gittikçe güç kazanması, biçimsel dahi olsa hukuki düzenlemelere riayet etmeyen hükümetler ve sosyal hakların kapsamının gittikçe daralması istisna olmaktan çıkan bu devlet biçiminin bazı özellikleridir.

Kuşkusuz, kapitalist devlet başından beri otoriter bir devlet biçimine meyilliydi ancak sınıf mücadeleleri ve dünya konjonktürü dolayımıyla bu eğilim sınırlanmaktaydı. Kapitalist devlete içkin bu otoriterlik “olağanüstü” koşullarda, ekonomik, siyasal ve toplumsal kriz koşullarında, düzeni yeniden tesis etmek için devreye giriyordu. Bu durum liberaller tarafından “istisna hâl” olarak tanımlansa da; neo-liberalizm ile istisna olmaktan çıkıp bir “kural” hâline dönüştü!

Ancak otoriterliğin de olduğu yerde durması mümkün değildi; yani koşullar gerektirdiğinde, otoriter olanının totalitere yönelmesi bir zarurettir.

Bu bağlamda faşizm, emperyalizm çağının ürünüdür. Birinci Dünya Savaşından sonra tarih sahnesine çıkması, Ekim Sosyalist Devrimi’ne ve kapitalizmin bunalımına verilmiş bir cevaptır. Savaşın mağlubu Almanya Versay boyunduruğundan, İtalya yağma bölüşümünde hakkının yenmesinden şikâyetçiydi. Burjuvazi zayıflamış, devrimler ve sınıf mücadeleleri adımlarını sıklaştırmıştı. Ekonomik çöküntü içindeki, geleceğinden kaygılı, işsiz, karşıdevrimci ruh hâli içinde debelenen küçük burjuvazi ve lümpen-proletarya faşist bir mayalanma içindeydi.

Devrimci partileri ve işçi hareketinin öncü kesimlerini kitle terörüyle vahşice bastıran paramiliter faşist çeteler bu bataklıkta boy atmışlardır. Büyük sermaye faşist harekette geleneksel yöntemlerle üstesinden gelemediği sorunları çözecek ve emperyal iştahını karşılayacak kabiliyette bir güç keşfettiğini düşünerek 1920’li, 1930’lu yılların başında iktidara geçmelerinin yolunu açmıştır. Bu yol açılmasa muhtemelen eriyip gideceklerdi.

1920-1945 arası faşizmin yükseliş yıllarıdır. İlkin İtalya (1922), Bulgaristan (1923), Almanya (1933), Avusturya’da (1934) sonra öteki ülkelerde iktidara gelmiştir. Muhalefette kaldığı ülkelerde ve Avrupa dışında küçümsenemeyecek bir güce ulaşmıştır. Faşist partilerin çoğu az ya da çok bir kitle tabanına sahiptir. Gene de Mussolini İtalya Kralı’nın, parlamentoda hızla güçlenen Hitler, Alman Cumhurbaşkanı’nın davetiyle, Salazar darbeyle, Franko iç savaşla (ve darbe) iktidara geleceklerdir. Böylece, finans kapital burjuva demokrasisi, Bonapartizm-Bismarkizm, askeri diktatörlük gibi eski devlet biçimlerine alternatif yeni bir devlet biçimi daha keşfetmiş oluyordu.

Faşizmin iktidarı hükümetin el değiştirmesinden ibaret değildi. Faşistler iktidara geldiklerinde parlamentoyu dağıttılar, güçler ayrılığına son vererek yargı ve yasamayı yürütmeye tabi kıldılar, yürütmeyi de iktidarın dizginlerini elinde tutacak kudretli tek adamın (Führer, Duçe) elinde merkezileştirdiler. Parti-devlet özdeşliği totaliter bir yönetimle sonuçlandı. Komünistler ve işçi hareketinin önderleri başta olmak üzere bütün muhalefet kanla bastırıldı; partiler, sendikalar, muhalif medya (vb.) kapatıldı. İtalyan, Alman ve öteki ülke faşist burjuvazileri arzularını hızla gerçekleştirebileceklerini düşündükleri demirden bir yönetim kurdular.

Bu acil tehlikeye karşı etkili mücadele yolları arayan Komintern partileri kendi aralarında faşizmin anlamını ve tanımını uzun süre tartıştılar. Georgi Dimitrov, III. Enternasyonal’in 1935 yılındaki VII. Kongresine sunduğu raporda genişçe ele aldığı faşizmi (soru(n)lu biçimde) şöyle tanımladı: “Faşizm, finans kapitalin en gerici, en şovenist ve en emperyalist öğelerinin açık terörist diktatörlüğüdür.”

Faşist diktatörlüğü; Turati büyük burjuvazi üzerinde küçük burjuvazinin iktidarı, Bordiga burjuvazinin demokrasiden farksız egemenliği, Thalheimer Bonapartizmin özel bir biçimi, Bauer “sınıflar üstü bir iktidar” olarak tanımladı. Troçki, küçük burjuva tabanını öne çıkardı. Reich ise faşizmi insanın akıldışı karakterinin dışavurumu, Alman halkının akli depresyonu ile açıkladı.

Derin bir ekonomik ve siyasi kriz, işçi hareketinin zayıflaması, aptallaştırılmış küçük burjuvazinin efsanelere yatkınlığı ve “kurtarıcı lider”[4] beklentisine girmesi, şeytanlaştırılmış etnik gruplara ve komünizme düşmanlık, olası bir devrimde her şeyini kaybedeceği korkusu, faşizmin arayıp da bulamadığı bir ortamdır. İktidarda olsun olmasın faşist partiler şoven milliyetçilik, biyolojik veya kültürel ırkçılık, paramilitarizm, antiplüralizm, antikomünizm, anti-Aydınlanmacılık, totalitarizm, korporatizm, lider kültü, ulusal yeniden doğuşçuluk, militarizm, sahte antikapitalizm gibi özellikler gösterir.[5]

Faşizmin yükselişi ve şiddet gösterisi için her zaman bazı sembolik olay ve olgular gündeme getirilir. O zamana kadar birçok kez gerçekleşen olgular, birden tersine çevrilerek odak noktası hâline getirilir. Ve bu sembolik olay ve olgulardan yola çıkılarak, toplum tamamen teslim alınmaya çalışılır. George Orwell’in ‘1984’ başlıklı yapıtındaki lanetleme ayinleri gibidir bu ritüel…

Faşizm, en küçük eleştiriye en şiddetli tepkiyi verir. Rejim, “kristal gecelere” ve cadı avlarına gereksinim duyar.

Faşizm, muhaliflere olan nefretini, toplumsal bir nefrete dönüştürmeye çalışır. Manipülasyon dozunu artırır. Onun karakteristiklerinden birisi olan ‘Düşmanların/günah keçilerinin birleştirici bir neden olarak tanımlanması’ politikasıdır bu.

Lanetleme, hedef gösterme, sindirme ve korkutma politikalarıdır bunlar. İşte akademisyenler üzerinde bu kadar durulmasının en önemli nedenlerinden birisi bence budur. Sistem sürekli bir şiddet üzerine kuruludur ve her zaman yeni kurbanlara gereksinim duyar.

Faşizm, uğursuz sessizlik bahçesinde büyüyen, zehirli dikenli bir bitkidir. Ve gün gelir eğer sessiz kalınırsa bu bitki bütün bahçeyi çürütür ve ele geçirir.

Faşistleşme sürecinin başlangıcının burjuva partilerinin olağanüstü devlet biçimleri yönünde radikalleşmelerine denk düştüğünü saptayan Nicos Poulantzas, şöyle diyor: “Devlet aygıtının kendi rolünün genişlemesi (ordu, polis, mahkemeler, idare); biçimsel hükümeti bir çeşit kısa devreye sokar, kurulu hukuki düzeni karakteristik biçimde değiştirir, gerçek siyasal iktidarı bu partiler forumundan -yani parlamento- alıp mutlak anlamda Devlet aygıtındaki kliklere aktarır.”[6]

Faşizm için devlet, kutsal ve sorgulanamazdır. Ne yaparsa, “ulusun çıkarları adına” yapar. “Tek dil, tek din, tek millet” tartışılmazdır faşist rejimde.

Faşist rejim, bir insan öğütme makinesidir. Egemen elit kesimin kendi içindeki çatışmalar da kaçınılmazdır. Dünün “kahramanı”, bu günün “haini” olur bu sistemde.

Faşizmin diğer bir özelliği de gücü merkezileştirmesidir ve bir de yüce öndere ihtiyaç vardır bu rejimde. Önder eleştirilemez, kutsaldır. O bir semboldür ve “her şeyi bilir.” Otoriter olan liderin gücü giderek sınırsızlaşır, tanrısallaşır. Ayrıca faşist devlet kendisini dev aynasında görür; yalanlar ve manipülasyonlar üzerinde yükseldiğinden, bir süre sonra bu yalanlara rejimin elit kesimleri de inanmaya başlar: dünya ayaklarının altındadır. İşte “dünya lideri” retoriği, tam da bu yanılsamayı ifade eder.

“Vatan-bayrak-devlet” üçlemesi, kitleleri yönlendirmek, manipüle etmek anlamında kullanılırken, hem de onu her zaman sürekli bir savaş psikolojisinde tutmanın araçları hâline gelir. Savaş, yoksa hayali savaşlar yaratılır, George Orwell’ın ‘1984’ yapıtında olduğu gibi. Savaş, kitlelerin ruhunu militaristleştirmek ve onları kolayca istenen yöne topluca götürmenin bir aracı olduğu kadar, emperyalist yayılmacı politikalara giden yolda kaçınılmaz bir süreçtir faşizmde. Bu doğrultuda, her zaman hem içeride hem de dışarıda düşmana ihtiyaç vardır.[7]

Saldırgan bir totalitarizm olarak faşizm, homojenlik arzusu, ideolojik ve teorik olarak savunulan erkek dayanışması – kadın düşmanlığıyla da betimlenir.

Faşist devletler, liderler, (bu ikisi ideolojik, psikolojik/ruhsal olarak örtüşür) toplumsal yaşamın tüm alanlarını, özellikle hazları, cinselliği, kadını, genel olarak kültürel üretim alanlarını tümüyle kontrol etmeyi arzular. Bu arzu asla tatmin edilemez, ama tatmin olma çabası toplumda dayanılmaz bir fiziksel, simgesel şiddet ortamı yaratır.

Faşizmin totaliterliği, sıradan otoriter rejimlerden farklıdır. Disiplin, cezalandırma, şiddetin (fiziksel ve simgesel) uygulanması yasalara, rasyonel prosedürlere değil, kaprislere, arzulara, niyetlere dayanır. Suç ve ceza yasalara göre değil liderin arzularına, niyetine göre tanımlanır. Mahkemeler iddianamelerini yasal mevzuata, kanıtlara, sebep-sonuç ilişkisine göre değil, arzulara, niyetlere göre hazırlarlar. Faşizmlerde, lider ve takipçileri açısından her şey mümkündür, mubahtır.

Faşist ideoloji, rejimler, toplumun, bireyin tüm eksikliklerini, sorunlarını yabancı unsurlara (insan, kültür, mezhep), hatta türü kirleten yabancı genlere bağlar. Toplumun, ideolojinin, kanın yabancı unsurlardan, siyasetin muhalefetten temizlenmesi, homojenleşmesi, kurtuluşun önşartıdır. Bu amaca erişme çabası, sınırsız bir narsisizme, ağza alınamaz alçaklıklara, vahşete ve soykırımlara yol açar.

Tüm bunların yanı sıra, faşizmin bir özelliği de erkekliği, erkek dayanışmasını yüceltirken kadınlığı aşağılamasıdır. Faşistin ruhsal durumunda kadınsı olmak, katlanılamaz ve aşılamaz bir ağrıdır. Faşist ruhsal durum, hayalinde bir taraftan düşmanını çeşitli fantezilerle kadınsılaştırarak aklınca aşağılar, iktidarsızlaştırır, diğer taraftan onun yıkıcı etkilerinden, dolayısıyla gücünden marazi biçimde korkar.

Buna karşılık erkeklik dayanışması, erkeklerden oluşan gruba, bunu temsil eden erkek lidere sadakat, adeta erotik bir sevgi, savaşçı ruh, büyük bir patlamayla muhteşem bir biçimde ölme arzusu, yüceltilerek kimlikleri tanımlayan özelliklerdir. Mussolini’nin sözleriyle, “Savaş erkeğe aittir, annelik kadına”.[8]

Erkek-egemen eğiliminin öne çıkartan faşizm için Slovaj Zizek de, kapitalist toplumda, kapitalizm öncesine ait bir “mutlak efendi söylemini restore etmeye yönelik gerici bir çabadır,” notunu düşerken; faşist rejimde, kral/ sultan/ yüce lider (KSYL) her türlü farklılığı, ötekinin varlığını yok sayar, tüm yaşam alanlarında anlamları belirlemek ister, yasaları yok sayar. Hatta faşizm, KSYL’ye itaat etmek adına yasaların, ahlâk kurallarının ihlâlini bile teşvik eder![9]

 

HİTLER’Lİ ALMANYA ÖRNEĞİ

 

“Yeterince büyük bir yalan söyleyip yeterince sık tekrarlarsanız inanılır… Ben Dünya’ya insanları güçlü yapmak için gelmedim, onların güçsüzlüklerini kullanmak için geldim… Büyük yalancılar, büyük sihirbazlardır… Önemli olan doğruluk değil, zaferdir,”[10] diyen Hitler’in ölmediği, yok olmadığı unutulmamalı.

“Hitler savaş alanında yenilmiş olabilir ama sonunda kazandığı bir şey de oldu,” diyen M. Halter, “Çünkü yirminci yüzyılın insanı toplama kampını yarattı, işkenceyi yeniden canlandırdı ve başkalarının felaketlerine gözlerini yummanın mümkün olabileceğini öbür insanlara öğretti,”[11] diye ekler… Doğru, ama eksik bir saptama. Çünkü bir ekonomi-politika olarak faşizm hâlâ yerli yerinde…

Çünkü Almanya’daki kapitalizmin doğrudan ürünü olarak “Weimar kenti tarih ve kültür açısından zengin, liberalleşme ile toplumsal ve siyasal enerjisi harekete geçirilmiş, ama (i) hızlı kentleşme, sanayileşme, (ii) geçmişteki toplumsal ve siyasal belirsizlikler dolayısıyla büyük çalkantılar geçirmekte olan bir kent türüdür…

Weimar kentinde yaşayanlar her türlü sürprize açık, kırılgan bir toplumsal ortamın kalıcı olamayacağını, ekonomik ve siyasal hayatın er geç krize sürükleneceği algısına sahiptir. (…) Siyaset sınıfının beceriksizlik, bencillik ve yolsuzlukları, siyasal rejimin geçmişteki otoriter geleneklerden kendini kurtaramaması, kapitalistlerin açgözlülüğü (…) etnik kültürel kimlik farklılıkları, ayrımcılık, sömürü ve işsizlik iktidarın kentli hayat tarzına müdahalesi…

Bu patlayıcı alaşım düzenin mağdurlarında ancak otoriter bir yönetimin toplumsal kırılganlığa çare olabileceği düşüncesini besleyebilir. Weimar Berlin’inde böyle bir toplum psikolojisi Hitler’in iktidara yükselmesinde önemli katkı sağlamıştır.”[12]

Evet Michael Mann’ın, “Naziler iktidarı ele geçirebildiler. Üç temel iktidar kaynağını seferber edebildiler: Nazi militanlarının eylemlilikleri, Alman seçmenlerinin üçte birinin oyları. Alman seçkinlerinin kararsızlıkları,”[13] notunu düştüğü tabloda, Adolf Hitler aslında Führer olmadı, Führer yapıldı. Hiçbir diktatör “kendisi olmaz”, koşullar ve çevresi tarafından “diktatör yapılır”.

Hitler olgusunu anlamak için, Prof. Mark Mazower ‘Karanlık Kıta’ yapıtında koşulların özellikleri ve hazırlayıcı etkenler konusunda şunlara dikkat çeker:[14]

1918 Yılı: Almanya’nın yenilgisi. Versay Antlaşması’nın Almanlar için gurur kırıcı koşulları. Bu koşulların sonradan Alman ordusunun aslında yenilmediği, politikacılar tarafından arkadan vurularak kabul edildiği tezi ortaya atılacaktı. Bu gurur kırıcı koşullardan da Yahudiler suçlanacaktır. Olayın duygusal temeli bu olacaktı.

1929 Dünya Ekonomik Buhranı bütün dünyayı sarsacak, Almanya çok kötü bir enflasyon dalgasıyla para değerinin düşmesi, işsizliğin artışı gibi ekonomik felaketlerle karşı karşıya kalacaktı.

1924-1934 yılları arasında Sovyetler Birliği büyük bir ekonomik kalkınma gerçekleştirecekti. Merkezi planlama ve sanayileşme hamlesi, sosyalist ilkelere göre kamulaştırma ve emeği öne alma yoluyla hızlı bir yükseliş yaratacak, bu da Avrupa’da “komünist dalganın yayılışı” tehlikesi olarak algılanacaktı.

Bu üç etken de Nasyonal Sosyalist Parti’ye iktidar yolunu açarken; Adolf Hitler’in kişiliği, heyecanlı, saplantılı ve iradeli özellikleriyle öne çıkmıştı. Heyecanını kitlelere geçirmede başarılıydı. Saplantıları, Alman ırkının üstün ırk olduğu, Yahudilerin Alman ırkının saflığını bozduğu, geleceğin dünyasını Almanya’nın kendi önderliğinde Yeni Düzen-Yeni Dünya olarak kuracağıydı. Her olayı sonuna kadar götürmede kararlılık göstermekteydi.

Avrupa ise, bir yandan liberal politikaların dalgalarıyla boğuşmakta, bir yandan Sovyetler Birliği’nden korkmakta, aynı zamanda Almanya’nın bu hızlı gelişmesine şaşkın bir hayranlıkla bakmaktaydı.

Adolf Hitler’in gücüne İngiltere ve Fransa’nın örtük katkıları da söz konusuyken; Hitler’i bazı isteklerini kabul ederek durduracaklarını sanmışlar ama yanılmışlardı. İngiltere’de yanılmayan Winston Churcill’di. O, Hitler’in ne pahasına olursa olsun durdurulmasının şart olduğunu söylemiş, bunu da savaş dönem başbakanlığı sırasında kanıtlamıştı. İngiliz halkına vaat ettiği kan ve gözyaşıydı.

Adolf Hitler bu koşullarla ve bu çevreyle “Der Führer” yapılmıştı. Artık yürütme onun elindeydi… Yasama onun dediğini yapmaktaydı… Yargı onun emirlerini infaz etmekteydi… Üniversite, ancak Nazi politikasını kabul eden Ari olanların yeriydi… Devlet memurlukları bu koşullara bağlanmıştı… Nazi politikasına sadakat; Ari olmak; Führer’e kayıtsız şartsız itaat mutlaktı…

İnsanlar üçe ayrılmıştı: Übermensch olanlar – Üstün insanlar. Ari ve Nazi olanlar… Mensch – Alman olmayan Avrupalılar… Untermensch olanlar – Aşağı insanlar. Yahudiler, Slavlar, komünistler, Çingeneler, akıl hastaları, zekâ geriliği olanlar (Untermensch sınıfı önce toplum dışına itilmiş, sonra da imhaya kadar götürülmüştür) …[15]

“Kavgam”ıyla ünlü Hitler,[16] 13 Mart 1932’deki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine Nazi partisinin adayı olarak, Hindenburg ile birlikte en yüksek oy alan iki adaydan birisi oldu. 10 Nisan’da yapılan ikinci turda Hitler’in yüzde 36 oyuna karşı, Hindenburg yüzde 54 oyla Cumhurbaşkanı seçildi. 31 Temmuz 1932’de üçüncü kez genel seçime katılan Nazi partisi yüzde 37 oy alarak parlamentoda en çok sandalyeye sahip parti oldu. Seçimin ertesinde Hindenburg, Katolik Merkez Partisi ile bir koalisyon hükümeti kurması için Hitler’i Şansölye olarak görevlendirdi. Ancak bu parti ile anlaşamayan Hitler, Alman Ulusal Halk Partisi’nin desteğiyle 5 Mart 1933’te erken genel seçimlere gitti.

Seçimlerden hemen önce Reichstag’da (parlamento binası) Nazi partisinin gizli polis örgütü Gestapo tarafından çıkarılan yangın, Komünistlerin üzerine yıkılarak provokatif bir ortam yaratıldı. Ertesi gün Hindenburg’a anayasanın kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili maddelerini ortadan kaldıran bir kararname imzalatan Hitler, bu yetkiyle muhalefet partilerinin seçim çalışmalarını engelledi. Seçim kampanyasında Almanya’nın endüstri, finans ve sigorta devlerinin maddi ve manevi desteğini alan Hitler için bu seçimler bir dönüm noktası oldu. Bu seçimde Nazi partisi yüzde 44 oy alarak Alman Ulusal Halk Partisi ile birlikte parlamentoda çoğunluğu elde etti.

Bunda 27 Şubat 1933 gecesi Berlin’deki Reichstag yangını provokasyonu önemli rol oynadı. Kolay mı? Büyük bir olaydı bu; çünkü Meclis binası semboldü!

Ama en önemlisi 5 Mart 1933 günü de seçim vardı; Nazi partisinin oy kaybından korkuyordu Hitler. Çünkü Sosyal Demokratlar ve Komünist Parti güçleniyordu. Böyle olursa parlamentoda bir koalisyon hükümeti kaçınılmaz olacaktı.

Ancak Reichstag provokasyonu tüm dengeleri değiştiriyordu. Ertesi gün Hitler koşup Hindenburg’a gidiyor, anayasanın “kişi özgürlük ve haklarını koruyan” maddesini yürürlükten kaldıran bir kararname imzalatıyor. Arkasından da teröristleri açıklıyor: Komünistler. Komünist Parti’nin seçim çalışmaları yasaklanıyor. Komünist Parti milletvekilleri tutuklanıyor.

5 Mart seçimlerinde Nazi Partisi’nin (NSDAP) oyları yüzde 44’e yükseliyordu. Hitler kazanmıştı. Artık engel kalmayacak, Almanya İkinci Dünya Savaşı’na adım adım sürüklenecekti. Parlamento toplandığı zaman Komünist Parti milletvekillerinin 81 sandalyesi boştur. Onlar hapishanedeydi.

Reichstag yangınını çıkartanlar Hitler ve karakutusu Göbbels’ti. Komployu onlar hazırlamış, onlar gerçekleştirmişti. Yangını Nazilerin SA örgütü çıkarmıştı. Birkaç ay sonra da gene Hitler, SS örgütüne SA’ların önde gelen 58 subayını öldürtecek, bu olay da Uzun Bıçaklar Gecesi olarak tarihe geçecekti. Böylece yangını yapanlar ve tanıklar ortadan kaldırılmıştı.[17]

Burada bir parantez açarak ilerleyelim: Uzun Bıçaklar Gecesi öncesinde Hitler’in başından beri en yakın dava arkadaşı olan Ernst Röhm, mevcudu iki milyona yaklaşan SA’ların başındaydı. Muhafazakârlar ve ordu nezdinde itibar kazanmak isteyen Hitler için siyasal devrimden sonra “sosyal devrim” isteyen, sokaklarda sürekli taşkınlık yapan SA’lar artık yük olmaya başlamıştı. Hitler, cumhurbaşkanı Hindenburg’un SA’ları bahane ederek Nazi partisine karşı orduyu harekete geçirmesinden korkmaktaydı. 29 Haziran 1934 gecesi, Röhm başta olmak üzere, 200 civarında SA yöneticisi ve sağcı Katolik siyasetçi çeşitli şehirlerde öldürülür. Göring, Himmler ve Heydrich, bu katliamı meşrulaştırmak için, öldürülenlerin bir darbe hazırlığı içinde olduğu yalanını ortaya atarlar.

Kristal Gecesi ise, 9/10 Kasım 1938’de Almanya’nın her yerinde ve yeni ilhak edilmiş Avusturya ve Südetler’de Nazi partisi ve SA’ların Yahudilere karşı düzenledikleri pogromlara sonradan verilen addı. O kadar çok dükkân, işyeri, sinagog tahrip edilmiştir ki, gece sokaklar cam kırıklarından kristal kaplanmış gibi parlar. 100 civarında Yahudi öldürülür. Naziler olaylardan mağdurları sorumlu tutup, Yahudi cemaatini 1 milyar mark ceza ödemeye mahkûm eder. Mağdurların sigortadan alacakları paralara da el koyarlar. Kristal Gecesi, Yahudi Soykırımı’na giden yolda önemli bir eşikti.

Tıpkı Weimar Cumhuriyeti’nin son dönemlerine ilişkin olarak Colin Storer’in satırlarındaki üzere:

“Hitler daha atanmasının üzerinden 24 saat geçmeden, anayasayı değiştirmek için gereken parlamento çoğunluğunu elde etmek umuduyla yeniden seçim ilan etti. Ancak seçimler adil ve tarafsız olmadı. 31 Ocak 1933’te (yani atandığının ertesi günü) hükümet başkanı konumunu kullanarak ‘Alman Halkına Sesleniş’i yayımladı.[18] Bu bildiride, mevcut koşulların sebebi olarak demokratik sistemi ve Komünistlerin terör faaliyetlerini gösteriyor, ironik biçimde seçim kampanyasının korku ve şiddet atmosferinde geçtiğini belirtiyor ve hükümetini Almanya’nın onurunu ve birliğini yeniden ayağa kaldıracak bir ‘milli yükseliş’ olarak sunuyordu.”[19]

Bir komplo, Reichtag (meclis binası) yangını 27 Şubat 1933’te gerçekleşti. Bunu sivil özgürlükleri askıya alan ve merkezi hükümete özel yetkiler veren Halkın ve Devletin Korunmasına Yönelik Kararname izledi. 5 Mart 1933 seçimleri bu ortamda yapıldı. Bunlara rağmen Hitler bu seçimden anayasa değiştirecek çoğunluk elde edemeyince, yasa çıkarma usullerini değiştirip, parlamentoyu neredeyse ortadan kaldıran, Şansölye ve hükümetine dört yıl boyunca tam yetki veren bir Geçici Yetki Yasası’nı onaylattı.

Ardından Uzun Bıçaklar Gecesi ertesinde kazandığı göreli itibarını, 2 Ağustos 1934’te Hindenburg’un ani ölümüyle fırsata dönüştürdü. Kendini hem devlet başkanı, hem başbakan ilan etti. Aynı zamanda Nazi partisi şefi ve ordunun başkumandanıydı. 1934 sonunda Almanya tek partili bir devlet olmuştu. Ordu da devlete değil Hitler’e hizmet yemini ediyordu.[20]

Hindenburg’un ölümü üzerine Hitler’in Cumhurbaşkanlığı makamını da üstlenmesi için 19 Ağustos 1934’te yapılan referandumda yüzde 10 “hayır” oyuna karşı, yüzde 90 “evet” oyu alan Hitler, Almanya’nın Führer ve İmparatorluk Şansölyesi oldu. Şansölye, Almanya’da Başbakanlığa denk düşen bir kavramdı. Führer ise, “Tek halk, tek imparatorluk ve tek lider” anlamına gelen ve sadece Hitler’e verilen bir unvandı. Hitler, tüm yurttaşların, halkın, ulusun, partinin, devletin önderi ve Almanya’nın kurtarıcısı hâline geldi.

Ardından parlamenter demokrasiyi sona erdiren Nazi hükümeti, muhalefet partilerini yasaklayarak tek parti iktidarını kurdu. Meclis’in çalışmalarına ara verildiği için artık genel seçimler yapılmadı. Bu süreçte tek parti rejimine dayanan ve muhalefete yer verilmeyen, halk egemenliğini “Evet” veya “Hayır” seçenekleri ile yapılan referandumlara dayandıran, devletin ve milletin tek lideri olarak ilan edilen Führer tarafından yönetilen bir faşist devlet biçimi egemen oldu.

Hitler, kitlelerin büyük desteğiyle ve demokratik yollardan iktidara gelmedi. Diğer bütün diktatörler gibi ortaya çıktığı andan itibaren emperyalistler, tekelci sermayedarlar ve militarist güçler tarafından açıktan veya gizliden desteklenerek önce parlamentoya sokuldu. Daha sonra da erken ve baskın seçimlerle, referandumlarla, yeni baskı ve terör yasalarıyla, parlamenter demokrasi kuşa çevrilerek iktidar kendisine teslim edildi.[21]

 

HİTLER DÖNEMİ ALMANYA’SINDAN KESİTLER[22]
KENDİNİN ADALET BAKANI “(Hitler’in başbakan yani Şansölye olduğu dönemde) Şansölyelik binasında bizzat Hitler’in, hapishanelere sürekli yeni tutuklular yolladığı biliniyordu. Bu konuda şöyle diyordu Hitler: “Zamanımızı mahkemede harcasaydık, çok işimiz olurdu. Ben hukukçu beylere güvenemem. Paragraf cambazlarını işe karıştırmadan… Tutuklamak çok daha pratik… Kendime bu hakkı tanıyorum. Ben kendi kendimin adalet bakanıyım.”[23]
“DEVLETİN EFENDİSİ!” “Hitler, rakibi Röhlm’ü kurşuna dizdirmesinin asıl nedenini yakın çevresine şu sözlerle ifade etti: Artık benimle dalga geçilmesine izin vermiyorum! Bu olay gizli ve aleni tüm düşmanlarıma bir uyarı olsun! Ben Hitler’im! Partinin ve devletin tek bir efendisi var, o da benim.”[24]
ÖLÇÜSÜZ MEGALOMANİ “Eski Şansölyelik binası, ölçüsüz bir megalomani içindeki Hitler’e artık yetmiyordu. Vofstrasse’de yeni bir saray inşa edilmesi emrini verdi. – Buraya “Yeni Şansölyelik (Başbakanlık) adı verilecekti. Yabancı devletlerin temsilcileri gelecekte Yeni Şansölyelik binasına geldiklerinde, Hitler’in büyüklüğü ve sınırsız gücünün aurası karşısında etkilenmeliydiler.Yılbaşı davetinde Hitler emir subaylarına şunları söyledi: “Bu beyler mozaikli salona girdiklerinde, Büyük Alman İmparatorluğu’nun üstünlüğünü hemen hissetmeliler. Uzun koridorlar misafirlerimin huşuya kapılmasını (gönlü korku ve saygıyla dolu olma) sağlayacak. (…) Hitler’in özel emriyle demiryolu kralı Borsig’in sarayı, Şansölyelik Binası’nın yan binası olarak binaya dahil edildi. Wilhelmstrasse’den Göringstrasse’ye kadar devasa boyutlarda ve görülmemiş lüks içindeki binalar uzanıyordu artık.

Ziyaretçiler, büyük “şeref avlusu”ndan geçerek, pembe-gri mermer sütunların ve altın kaplama ayaklı şamdanların bulunduğu avluya ulaşıyorlardı. Bu avludan, devasa bir Alman kartalıyla süslü mozaikli salona geçiliyordu. Bu salondan da, mermer basamaklarla kubbe tavanlı granit salona iniliyordu; granit salonda egzotik bitkilerin kokuları duyuluyordu. Buradan, kırmızı mermer döşeli bir galeri başlıyordu; bu galeri XIV. Ludwig’in Versailles’deki sarayı örnek alınarak yapılmıştı. Pencere nişleri de mermer kaplıydı; dolaylı ışık bu mermerlerde pırıl pırıl yansıyordu.

İtalyan uzmanlar duvarları, öğütülmüş ve çimentoyla karıştırılmış mermerle kaplamışlar ve parlatmışlardı. Her şey parıldıyor, ışıldıyor. Goblenler Habsburg şatolarından ve Viyana’daki Rotschild Sarayı’ndan getirilmiş. Galerinin sonunda büyük bir Kabul Salonu var. Avizeler bu salonu göz kamaştırıcı bir ışıkla dolduruyor. Zemini örten halı, o kadar büyük ki, halıyı salona sokabilmek için, duvarın bir kısmının sökülmesi gerekti.

Bu salonlar pahalı kakma mobilyalarla döşenmiş. Kapılar da kakma işleriyle süslü. Bu salonun bitişiğindeki çalışma odası kıymetli ahşapla kaplı. Hitler’in çalışma odası 25 metre uzunluğunda. Duvarlar ve şömine değişik renkte mermerden. Bir nişte değerli resimler asılı.

Muazzam şöminenin üstünde Bismark’ın devasa bir portresi asılmış. Büyük mermer masada, at üzerindeki II. Friedrich’in beyaz mermer bir figürü duruyor. Sekiz pencerede yere kadar uzanan ağır perdeler de göz çarpıyor. Gündüzleri, parktaki sütunlar ve fıskiyeli havuz, bronz ve porfirle süslenmiş camdan bir çay köşkü de dikkati çekiyor. Zeminin balçık olması nedeniyle, Yeni Şansölyelik Binası beton bir havuzun içine oturtuldu. Tüm kompleksin inşası toplam 300 milyon marka (1 mark yaklaşık 1 Avro değerinde olduğuna göre, kabaca 1 milyar TL denebilir-y.n.) mal oldu.

Her şey tamamlandığında, Hitler sarayı yeterince görkemli bulmadı ve burayı günün birinde Hes’e (Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’nde Hitler’in Vekili-y.n.) devretmeye karar verdi. Kendisi de Tiergarten’da Reichstag binasının yanında, daha gösterişli bir binaya taşınacaktı.

Ancak bina henüz tasarı aşamasındaydı. Gelecekteki saray o kadar büyük olacaktı ki, art arda dizilmiş en az 300-400 hizmetçi bu saraya sığabilecekti.”[25]

 

Adolf Hitler’in 1933’te iktidara gelişinden hemen sonra kurulan “Gestapo” -tam adıyla “Geheime Staatspolizei”, yani “Gizli Devlet Polisi”-, Nazi Almanyası’nın en güçlü polis örgütü ve Nazi diktatörlüğünün de temel taşlarından biriydi.

Hitler’in sağ kolu ve “Reich Mareşali” Hermann Göring tarafından 1933’te kurulan bu birim 1945 Mayısı’nda resmen son bulana kadar, gerek Almanya’da gerekse Avrupa’nın Nazilerin egemenliğindeki bütün bölgelerinde herkes, günün birinde Gestapo tarafından ziyaret edilebileceği korkusuyla yaşadı.

Gestapo’nun girmediği ve sızmadığı makam ve mekân, izlemeye ve sorgulamaya alamayacağı kurum ve kişi yoktu. Bunun için herhangi bir suçun işlenmesi veya kanıt bulunması gerekmiyordu ve aranmıyordu. Zaten gerek Almanya’da gerekse Nazi işgali altındaki öteki bütün ülkelerde açıkça Führer’den yana olmayan, ona en ufak bir eleştiri yönelten bütün kişi ve kurumlar ‘potansiyel suçlu’ ve ‘vatan haini’ sayıldıklarından, Gestapo’nun yetkileri de sınırsızdı. Ortada bir suç bulunmasa bile, geliştirilen işkence ve baskı yöntemleri sayesinde her türlü ‘işlenmemiş suç’un kanıtını sağlamak çok kolaydı.

Gestapo’nun en duyarlı olduğu kurumların başında ilkokuldan üniversiteye kadar bütün eğitim kurumları geliyordu. Daha Hitler iktidara gelmezden önce, 1930 yılında oluşturulmasına başlanan ve 14 yaşından itibaren bütün Alman gençlerini kapsamayı hedefleyen “Hitler Gençliği” (Hitlerjugend) adlı örgütün de yardımıyla Gestapo, eğitim kurumlarında gençleri her an izliyor, ana babaları, en yakınları, hocaları, öğretmenleri, sınıf arkadaşları ve komşuları da dahil olmak üzere, açıkça Hitler’den ve Nazilerden yana olmayan herkesi derhâl ‘yetkililere’ ihbar etmeyi öğrencilere birincil vatanseverlik görevi olarak belletiyordu.

Bu arada aynı görev, “sakıncalı” gördükleri öğrencileri açısından bütün hocalar ve öğretmenler için de bir yükümlülüktü. Böylece birkaç kuşak Alman genci, daha yeniyetmelik yaşlarında vatanseverliğin yolunun ancak böyle bir “muhbir kimliği”nden geçebileceği bilinciyle yetiştirildi.[26]

Bunun yanında Hitler, iktidarı ele geçirmesinden çok önce Alman üniversitelerindeki profesörlere diş biliyordu. Siyasete girdiği 1921 yılından Şansölye olduğu 1933 ve kendisini halkın oyuyla Führer ilan ettirdiği 1934 yılına kadar da Alman üniversitelerindeki profesörlerin “halkın ihtiyacı olan bilimi” üretmediklerinden, “halktan kopuk kendi seçkinci dünyalarında yaşadıklarından” yakınıp durdu.

Führer olduktan sonra yönetim anlayışının temeline gücün merkezileşmesi ve mutlak yetki kavramlarını koydu. Üniversiteler bu güce yani ona tabi olmalıydılar. Üniversitelerin vereceği eğitimin, üreteceği bilimin ne olması gerektiğine dair çok açık bir düşüncesi vardı. Üniversiteler halkın ihtiyacı olan bilimi üretmeliydiler. Halkın neye ihtiyaç duyduğunu da ancak Parti belirleyebilirdi. Parti de mutlak yetki ve merkezileşmiş güç kuralına uygun olarak Hitler’in görüşlerine uymalıydı. Bu yüzden Hitler, üniversitenin üretmesi gereken bilimi belirleme hakkına ve yetkisine sahipti.

Partinin (Führer’in) ihtiyaçlarını belirleyeceği halk sadece   Alman’lardan oluştuğundan, çünkü halk (volk) Alman olmalıydı, üniversiteler Alman ulusunun ihtiyaç duyduğu bilimi üretmeliydiler. Böylece üniversitenin vereceği eğitim Alman Fiziği, Alman Matematiği, Alman Sosyolojisi gibi olmalıydı. Hâl böyle olunca üniversitelerde Alman olmayan profesörlere yer yoktu.

Nitekim 1933 yılından itibaren Alman olmayan ve Alman olsa da partinin belirlediği halkın ihtiyaçlarının bilimini üretmeyen profesörler üniversitelerden kovuldular. Tarihsel belgelere göre Alman üniversitelerindeki fizik profesörlerinin yüzde 25’i ve diğer doğa bilimi bölümlerindekilerin de yüzde 15’i üniversitelerden atıldılar. Savaş başladığında hâlâ Almanya’da olan Yahudi profesörlerin büyük bölümünün hayatları toplama kamplarında son buldu.

Alman üniversitelerindeki Alman idealine uymayan profesörlerin atılması sürecinin başlarında Hitler’in uygulamayı protesto etmeye yeltenen birkaç profesöre verdiği yanıt tarihsel bir önem taşıyor. Hitler, “Bu insanların atılmasının Almanya’da bilimi yok edeceğini söylüyorsunuz, olsun biz de önümüzdeki yıllarda bilimsiz devam ederiz,” diyordu.[27]

“Bunlar sizde bir şeyler çağrıştırıyor mu?” sorusu eşliğinde ve buraya kadar değindiklerimizden hareketle diyebiliriz ki: Dünden bugüne tek yüzlü olmayan faşizmin, Avrupamerkezci yorumlarına takılmamak yaşamsal önemdeyken; ister merkez, ister çevre ülkelerde olsun, ister “aşağıdan” ister “yukarıdan” gelsin asgari özelliklere sahipse, klasik modelin belirtilerini taşıyorsa faşizm faşizmdir.

 

DÜNDEN BUGÜNE

 

Dünden bugüne tek yüzlü olmayan faşizm hakkında, William I. Robinson, “XXI. yüzyıl faşizmi dönemi”nden[28] söz ederken; Samir Amin de, “Çağdaş kapitalizmin krizi ile faşizmin siyasi sahneye dönüşünü birbirine bağlaması tesadüfi değil,”[29] notunu düşer.

Gerçekten de kapitalizmin III. Büyük Bunalımı’nın ulaştığı koordinatlarda faşizmi yeniden ele almak, zorunlu hâle geliyor. Çünkü karşımızda Komutan Yardımcısı Marcos’un “Neo-liberal faşistler”, ya da Umerto Eco’nun “Ur Faşizm” diye betimlediği; ve çok önceleri François Chatelet’nin, ”Faşizm özüne indirgenmiş liberal devlettir”, dediği bir gerçek var. Bu gerçek Lenin’in, “Mali sermaye çağı gericiliği”nde dikkat çektiği dıştalayıcı-otoriter devletlere (yani dolayısıyla faşizm(ler)e) davetiye çıkartan yeni bir “cinnet kesiti” midir?… sorusuna yanıtlar bulmakla mükellefiz.[30]

Çünkü 1920’lerin genel havası nasıl 1930’ları belirlediyse, 2000’nin ilk on yılında yaşananlar da büyük ölçüde bugünü belirliyor. 11 Eylül sonrasında dünya hızla ikinci dalga faşizm tehdidine doğru sürüklenmeye başladı. Şimdi âlâmetler çok daha belirgin. Doksan yıl önce anti-semitizm, faşist hareketlerin çekirdeğini oluşturuyordu şimdi ise göçmen karşıtlığı. ‘Batı hümanizmasının’ başkentlerinde göçmenlere yönelik nefret politik bir tahkimat unsuru. Aynı zamanda hem yasal hem de fiili saldırılar her geçen gün artıyor. Stockholm saldırısı ve Danimarka’da göçmen yasası örneklerden birkaçı sadece. Sosyal devletin tahribatıyla hak kaybını uğrayan emekçileri göçmen karşıtlığı üzerinden politikleştiren aktörler çoğaldı. Hemen hemen her yerde “güvenlik devleti” uygulamaları gündelik yaşamın akışını kesintiye uğratıyor.[31]

Bu sadece merkezde, batıda, kuzeyde böyle değil; çevrede, doğuda, güneyde de böyle…

Mesela Hindistan’da yaşananların pek çoğu Türkiye’deki gibi… “Hindistan, Türkiye ve ABD, XXI’inci yüzyıl faşizminin kenarındalar. Meseleler Hindistan ve Türkiye’de daha ham, çünkü bu ülkelerin daha az gelişmiş bir özgürlükçü gelenekleri var. Bu zayıf özgürlükçü gelenekleriyle, umutsuzluğun en derin diplerine kayma tehlikesi içindeler. Fakat özgürlükçülük ABD’de de kaybolmakta. Cumhuriyetçi Parti adaylarının söylemleri sert. Dünya görüşleri öfkeli. Sosyal vizyonlarını aile ve ulus idare ediyor. Narendra Modi (Hindistan), Recep Tayyip Erdoğan (Türkiye) ve Ted Cruz/Donald Trump (ABD) birbiriyle yer değiştirebilir. Onlar XXI’inci Yüzyıl Faşizminin yüzleri…

Bugün ekonomik kriz yine had safhada. Hem Erdoğan hem de Modi’nin iktidarı işçi hareketlerini engellemeye uğraşıyor. Soma’daki şiddetin kokusu hâlâ burunlarımızda tazeliğini koruyor. Hindistan’da Modi hükümeti işçi yasalarını zayıflattı. Hem Türkiye hem de Hindistan’da emekçilere ev sahipliği yapan sol, seçimlerde ve sokak protestolarında boy gösterdi. Her iki ülkede de sol 1930’lar Almanya’sı ve İtalya’sındaki kadar güçlü değil. Erdoğan’ın ve Modi’nin Aşırı Sağı, kendileri krizde olan bu hareketlerin kafasını çekiçlemek ihtiyacı hissetmedi. Fakat Aşırı Sağın alışkanlığı şiddete başvurmak. Onlar da solun -örgütsüz dahi olsa- alternatif bir bakışı olduğunu biliyor. Azınlık hakları için savaşan ve işçileri örgütleyen sola ve özgürlükçülere yakıcı bir saldırı gelmeli. Örgütsüz bir toplum içerisindeki korkutulmuş halk Aşırı Sağın rahatı için korkarak sığınmacıları alır. XXI. yüzyılda faşizm budur,”[32] diyor Vijay Prashad…

“Sonuç olarak, faşizm Batı’ya, Doğu’ya ve Güney’e geri döndü; ve bu dönüş, yaygınlaşmış, finanse edilmiş ve globalleşmiş tekelci kapitalizmin sistemik krizinin yayılması ile doğal olarak bağlantılıdır. Bu baskı altındaki sisteme egemen olan merkezler aracılığıyla, faşist hareketlerin sunacağı hizmetlere fiili ve hatta potansiyel olarak yapılacak başvurular, bize kendi tarafımızda çok uyanık olmamız gerektiğini haber vermektedir. Kriz daha da kötüleşme yolunda ve sonuç olarak, faşist çözümlere başvurma tehlikesi gerçek bir tehlike hâline gelecek,”[33] vurgusuyla Samir Amin’in altını çizdikleri hiç de haksız değil.

Çünkü ABD’den ırkçı Donald Trump’ın yükselişi devam ediyor. Fransa, Polonya, Macaristan, Danimarka, İsveç, Finlandiya gibi ülkelerde faşist karakterli liderlerin, partilerin, popülaritesi artıyor.

Kapitalizm yine bir yapısal ekonomik kriz yaşıyor, sermaye, egemen birikim rejimini yıkarak, kârları restore edecek yeni teknolojik ve mekânsal arayışlara yöneliyor. Bu yıkım, üretim süreçlerinde, sanayilerde, yaşam alanlarında hızda bir altüst oluş, kültürel karmaşa yaratıyor. Dün, sağ (faşist) ve sol (sosyalist komünist) kanatlarıyla modernizm bu altüst oluşun şokunu, sanattan siyasete temsil ediyordu.

Bugün bu altüst oluşun adı, “neo-liberal” küreselleşme, 35 yıldır sermayeyi her türlü kamu denetiminin, sendikaların, hatta kültürel duyarlılıkların kıskacından kurtarıyor, egemen birikim rejimini yıkıyor, kârları restore edecek yeni teknolojik, kurumsal, Büyük Ortadoğu Projesi gibi mekânsal yapılandırma olanakları arıyor. 2007-2008 mali krizinden bu yana da yıkımın toplumsal sonuçları ortalığa dökülüyor.

PEW’ün 2015 baharında yaptığı bir araştırmaya göre, 6 gelişmiş Avrupa ülkesinde, ailelerin büyük çoğunluğu çocuklarının daha iyi bir dünyada yaşayacağına inanmıyor. Kötümserlerin oranı, Almanya’da yüzde 58, İngiltere’de yüzde 68, Fransa’da yüzde 85.

Bir başka PEW araştırması, çalışanların “Küresel orta sınıf” olarak tanımlanan kesiminin sayısındaki artışın durduğunu, gerilemenin başladığını gösteriyor. Avrupa, ABD’de bu kesimin üst dilimi 1970’lerden bu yana sürekli erimiş, yoksulların, milyonerlerin sayısı artarken toplumsal kutuplaşma derinleşmiş.

Madalyonun öbür yüzünde sermayeye yeni değerlenme mekânları açmak için yapılan finansal, askeri operasyonlarının altüst etiği toplumların, Latin Amerika’da, Doğu Avrupa’da, Afrika’da, Ortadoğu’da kustuğu göçmen, sığınmacı dalgası var.

Post-modernizm, bu resme baktı, bu acılara çare aramaya ilişkin refleksleri, totaliter, toplum mühendisliği, ulusalcı, sınıf indirgemeci, popülist olarak mahkûm etti, “yalnızca bedenler” onların (etnik, cinsel, dini, ırkçılığa ilişkin[34]) sorunları vardı.

Bu sırada toplumu yönetenlerin (egemen sınıfların temsilcilerinin) günlük yaşamın ekonomik, kültürel sorunlarına çözüm üretmekte başarısızlığı dikkat çekiyor, dahası önerdikleri çözümler halkın sorunlarına yabancı, hatta ilgisiz olduklarını düşündürüyordu; bunlar halkın güvenini kaybettiler. “İkinci geliş” (1919) şiirindeki gibi “merkez çökmeye” başladı.

Çalışanlar, gerçek anlamda yoksul değil ama, ev, otomobil, kredi kartı borçlarına, okul, sağlık harcamalarına ilişkin kaygıları gittikçe artıyor. Bu noktada iş, emeklilik güvencesi talebi öne çıkıyor. Alt sınıflarda hızlı yoksullaşmanın körüklediği, küçük suçlardaki artışla, kültürdeki sertleşmeyle de bir güvenlik sorunu yaratıyor.

Batı’nın yıktığı, yıkılmasında rol oynadığı toplumlardan gelen göçmen, sığınmacı dalgası, hem “çokkültürlülük” hem de “asimilasyon” politikalarının birlikte iflas ettiği toplumlara çarpınca, bu kez, “yerlici” (işim, dinim, kültürüm elden gidiyor) korkuları derinleşiyor.

Öncelikle çalışanları etkileyen bu güvensizlik, korku ortamında, sol hareketin bir etkisi yok. Buna karşılık, sağ popülist partiler, sanayiye korumacılık, çalışanlara daha yüksek asgari ücret, daha erken emeklilik, refah devletinin restorasyonu gibi vaatlerle ortaya çıkıyorlar. Bunlar, gerçek korkulara cevap veren vaatler. Ancak aralarına ırkçılık, yabancı düşmanlığı, din girince faşist bir ideolojiye dönüşüyorlar…

Bu durumda Ergin Yıldızoğlu’nun, “Batı ülkelerinde faşizm, bugün, yarın henüz iktidarı ele geçirecek bir düzeyde değil. Ya, öbür gün?”[35] sorusu son derece canlı, güncel ve yerinde değil mi?

 

DİKKAT… DİKKAT!

 

Hatırlayın: “1946’da Nuremberg Mahkemesi yargıçları şöyle diyordu: ‘Saldırgan bir savaşı başlatmak sadece uluslararası bir suç değildir, biriktirilmiş kötülüklerin tamamını içermesinden ötürü kendisini başka savaş suçlarından farklı kılan üst düzeyde bir uluslararası suçtur.’

1945’ten beri Birleşmiş Milletler üyelerinin üçte birinden fazlası -69 ülke- şu ya da bu şekilde ABD’nin modern faşizminin eline düşmüş hâldedir. İşgal edilmişler, hükümetleri alaşağı edilmiş, halk hareketleri bastırılmış, yapılan seçimlere hile katılmış, insanları bombalanmış ve ekonomileri korumasız kalmış, toplumları ‘yaptırım’ diye bilinen felç edici kuşatmalara maruz bırakılmıştır…

Geçmişte ve günümüzde faşizmin ortak tehdidi kitlesel katliam yapmaktır. Örneğin Vietnam’ı işgali sırasında ABD ‘atış serbest bölgeleri’, ‘sivil kayıplar’, ‘ceset sayıları’ gibi kendi terminolojisini yaratmıştı. Bugün ABD tarafından sürdürülen dünyanın en büyük terör seferberliği, ailelerin tamamının öldürülmesini, düğünlerdeki misafirlerin, cenazelerde yas tutanların katledilmesini gerektiriyor…

Tarihçi Norman Pollock şöyle yazmıştı: ‘Kaz adımlarıyla yürüyenlerin yerine daha masum görünecek şekilde kültürün tamamını militarize edin. Ve gösterişli lider yerine de işinde titiz olmayan, ama suikastları planlayan ve infaz eden ve o sırada sürekli gülümseyen hevesli bir reformcu olsun.’

Eski ve yeni faşizmi birleştiren unsur, üstünlük kültüdür. Obama, ‘Varlığımın her dokusunda Amerikan ayrıcalığına inanıyorum’ derken 1930’lardaki milli fetişizm açıklamalarını akla getiriyordu. Tarihçi Alfred W. McCoy’un işaret ettiği üzere Hitler’in sadık adamlarından Carl Schmitt de ‘Ayrıcalığa karar veren egemen olur’ demişti. Amerikancılığın, dünyanın hâkim ideolojisinin özeti böyledir. Bu ideoloji, örneğin Hollywood aracılığıyla bütün dünyaya egemen kılınıyor”ken;[36] konuyla bağıntılı olarak Michael Mann’ın altını çizdiği bir parantez açmalıyız.[37]

Mann, XX. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’yı saran belli başlı siyasal ve toplumsal dalgalardan biri olan faşizmin aktörlerini incelerken, Almanya’da Nazilerin, İtalya’da faşistlerin düşün dünyalarını, ortaya çıktıkları ve güçlendikleri siyasal ve iktisadi ortamı ve iktidardaki pratiklerini ele alıp, faşizme çok yakınlaşan dönemin diğer otoritarizmlerinden olan Macar, Rumen, İspanyol “otoriter aileleri”ni de inceler.

Böylelikle de, faşizmin prototip örnekleri yanında, faşizmle karşılıklı etkileşim içinde olan diğer otoriter rejimlerin özelliklerini, onları iktidara getiren ve iktidarda tutan dinamikleri karşılaştırırken; neo-faşizm olarak da adlandırılan otoriter sağcı popülizmlerini çözümlemek için gözlemler sunar.

Mann, XX. yüzyıl faşizmlerinin temel niteliklerinden olan devletçilik, milliyetçilik ve paramilitarizmin artık toplu bir paket içinde yer almadığını, ne güçlü bir ilerleme kuramının ne de ütopyacı bir üçüncü yol ve seküler tınılı bir aşkıncılığın ortada olduğunu belirtiyor. Bu nedenle günümüzde faşizm yeniden canlanmaya en çok dini otoriter popülizmler kisvesi altında yaklaşıyor. Bu tür popülizmler, özellikle Hindu ve İslâmi siyasi hareketleri, genelde XX. yüzyıl faşizmlerinden güçlü izler taşıyorlar, anlamlı benzerliklere sahipler.

Bir yandan ahlâki görünümlü veya gerekçeli katliamlara, cinayetlere başvurmaları bakımından faşizme benziyorlar, diğer yandan kurmaya çalıştıkları dünya, yaratmaya çalıştıkları yeni insan ve toplum bu dünyalı değil. Belki bu hareketleri dinci veya “kutsal faşizm” olarak adlandırabiliriz.

Mann, faşizmin önüne yeni sıfatlar ekleyerek, onu XXI. yüzyılda aramaya devam etmek yerine, bunları kendi özellikleri içinde tanımlamayı önerir. Dini temaları stratejik olarak kullanarak, kutsalı yer yer referans göstererek, seküler ahlâka dini dogmaları ikame ederek, XXI. yüzyılın anlam boşluğunu doldurmaya çalışan bu siyasal hareketler, faşizmin baskın bazı özelliklerini sergiler.

Birçok yerde bu sağcı popülist partiler, milliyetçiliği bayrak edinip, etnik temizlik politikalarını ve bunun adı konmamış fiili uygulamalarını destekliyorlar. İktisaden devletçi politikaları benimsemiyorlar ama başka bir devletçiliği, kültürel devletçiliği savunuyorlar. Bu çerçevede kendi devletlerinde çoğunlukta olmakla, ülkenin “gerçek sahipleri” olmakla birlikte temel taleplerinin (dini, iktisadi, siyasi) seçkinler, uluslararası güçler, azınlıktakiler veya göçmenler tarafından bastırıldığına inanan kitleyi harekete geçiriyorlar. Güçlü bir früstrasyonla beslenen bir hıncı siyasal alana kanalize ediyorlar.[38]

Mesela ABD’deki Donald Trump gibi…[39]

 

ABD’DE TRUMP TEMSİLİYETİ

XX. yüzyıl ortasından beri farklı örneklerini bildiğimiz İslâmcı popülizmlerin ortak özelliklerinden bazıları, dindarlık temelinde eşitliği savunmaları, toplumun alt kesimlerinin hıncını ve öfkesini dini değerlere yabancılaşmış elitlere karşı kanalize etmeleri, kutsal savaş idealinden beslenmeleri ve toplumda dinsel inanç temelli doğal çoğunluğun hükmetme hakkını savunmalarıdır. Otoriterizmle karşıtçılığın dinsel bir milliyetçilik temelinde buluşmasıdır.

Bu dinsel temalı popülizmi ABD’de Donald Trump temsil ediyor. Yabancı düşmanlığını elit nefretiyle birleştiren, bunu devlet bürokrasisine tepkiyle besleyen ve piyasacı küreselleşmeden kaybedenleri etrafında toplayan Donald Trump’ın, aynı zamanda piyasacı küreselleşmesinin en büyük kazananlarından biri olması anlamsız değil. Belki işin püf noktası tam burada yatıyor.

Özünde kapitalizmin mutlaklaşmasına, toplumun en ücra katmanlarına kadar girmesine, güçlünün haklı olduğu piyasacı değerlerin sadece iktisadi yaşama değil, kültürden adalete, siyasetten dinî yaşama kadar her yere hâkim olmasına, yani neo-liberalizme içkin bir tepkiyi ifade ediyor bu sağcı popülizmler. Belki XXI. yüzyıl faşizmlerinin öncüsüler.

XX. yüzyılın ilk yarısındaki iktisadi ve siyasal ortamla içinde bulunduğumuz dönemin arasındaki farklar, önümüzdeki dönemde olgunlaşabilecek yeni faşizmlerle tarihsel faşizmler arasındaki benzerlikleri unutturmamalı. Bu benzerlikler arasında, hınç ve nefretin bir güç tapınmasına kanalize edilmesi, devlet ve millet temalı mutlakçılık, seçimle çoğunlukçuluğun özdeşleştirilmesi sayılabilir. Milli olanın özelliği olarak öne çıkarılan dinci popülizm, kapitalist küreselleşmeye hem tepkiyi hem de ona eklemlenme arzusunu birleştirerek, geçen yüzyıldaki faşizmlerin kapitalizm karşısında yaptığının benzerini yapıyor. Aradaki fark, ki elbette son derece önemli, geçen yüzyılda faşizmler temellerini “nasyonal” ve korporatizm anlamında “sosyalist” olarak tanımlıyorlardı. XXI. yüzyıldaki tezahürleri ve adlandırmaları farklı olacak elbet.[40]

Bu bağlamda Trump’ı klasik anlamda, parti, hareket bağlamında faşist olarak nitelemek kolay değil. Ancak, ABD’de yapının durumuna bakınca, Almanya’da 1930’larda faşizmi hazırlayan konjonktürün hemen tüm bileşenlerini bulmak olanaklı.[41]

ABD egemen ideolojisinin temel direğini, “dünyanın en önemli, en güçlü, en büyük, en zengin, en müreffeh, teknolojide en ileri, tanrının, özel misyon verdiği ülke” inancı oluşturuyor. Ancak, insanların içinde yaşadıkları realite bu inancı desteklemekten giderek uzaklaşıyor.

‘The Financial Times’a göre, ABD ekonomisi on yıldır durgunlukla resesyon sınırında sürünüyor. Üretkenlik artmıyor, verilere göre 30 yıldır ilk kez düşüyor. Ekonominin istihdam yaratma kapasitesi 2010’dan bu yana en düşük düzeye gerilemiş. ‘Der Spiegel’e göreyse, hane başına ortalama yıllık gelir 1990’dan bu yana 5000 dolar, varlıkların ise yüzde otuzu düşmüş, hane halkının, hanelerin yüzde 75’i aşırı borçlanmış durumda. İşsizlik oranındaki düşüşler, büyük oranda, umudunu keserek iş aramaktan vazgeçenlerden kaynaklandığından kimseyi sevindiremiyor. Borç yükü ve güvencesizlik ise gerginlik ve umutsuzluk kaynağı oluyor.

‘The Time’ın belirttiğine göre, S&P 500 şirketlerinin, net gelirlerinin yüzde 95’ini, yıllık 1 trilyon doları yatırım yapmakta değil kendi hisselerini almakta, temettü dağıtmaya harcaması, sermayenin de Amerikan ekonomisine güvenini kaybettiğini gösteriyor. Bu kriz resmini, gelir dağılımı hızla bozulurken Stiglitz’in dikkat çektiği gibi, tekelleşme eğiliminin hızlanması dolayısıyla, kapitalist sınıfın en tepesinin iyice daralması olgusu tamamlıyor.

ABD’nin en güçlü ülke olma inancı 11 Eylül’de sarsılmıştı, Afganistan ve Irak savaşlarındaki başarısızlıklar, bu sarsıntıyı destekledi. Şimdilerde The National Interest gibi dergilerde yoğun biçimde tartışılan diğer gelişme de bu sarsıntıyı derinleştiriyor: Rusya ve Çin askeri açıdan artık ABD’nin gerisinden gelmiyor, amiral Mike Darrah’in deyimiyle bazı alanlarda öne geçmeye başlıyor. Çin, kalkınma kredileri alanında birinci ülke oluyor, Ar&Ge alanında Batı ile arasındaki farkı hızla kapatıyor.

Tüm bunlar, Amerikan işçi sınıfında ama özellikle “orta sınıfı”nda, bir kayıp duygusu, geleceğe ilişkin kötümserlik, geçmişe özlem ve melankoli yaratıyor.

Trump da tam bu psikolojiye hitap ediyor; söylevlerinde, konuşmalarında “Amerika’yı yeniden en büyük yapacağım” diyor. Böylece, geride kaldığı kabul edilen kaybedilmiş bir büyüklüğü yeniden kazanmayı vaat ediyor. Trump’ın konuşmalarında, bunu nasıl yapacağına ilişkin, somut bir önerilye, tutarlı bir söyleme rastlanmıyor. Trump, biteviye mesajını tekrarlıyor, “büyüklüğü” kaybetmenin sorumlusu olarak, içeriği sürekli değişen bir “ötekini” (göçmen, sığınmacı, seçkinler vb.) öfkeli, lümpen, maço bir dil kullanarak suçluyor.

Trump’ın her toplantısında taraftarlarına sağ ellerini kaldırarak kendisine sadakat yemini ettiriyor olması da Nazi partisinin lidere sadakat yeminlerini anımsatıyor. Bu toplantılarda giderek artan oranda gündeme, kendisiyle aynı görüşte olmayanlara yönelik hakaretler ve fiziki şiddet tehditlerinin gelmesi de ayrıca dikkat çekiyor. Tüm bunlar zamanın koridorlarında, faşizmin ayak sesleri olarak yankılanıyor.[42]

Kolay mı? Trump’ın Orlando katliamı konuşması Hitler gibi, katıksız “korku” faktörü ve “Amerika’nın güç kaybı” üzerine kurdu.

“Tek Müslümanın bile ne kadar tehlikeli olabildiğini gördük,” dedi Trump. “Onlar içimizdeki Truva Atı” diye ekledi. ABD’nin Müslümanlarını Orlando saldırısının suç ortakları olmakla suçladı. “Müslümanlara kapıları kapatmak” çıkışını yeniledi.  “Ben demedim mi” dedi: “Katilin babası vaktiyle Amerika’ya girmeseydi katliam yaşanmayacaktı. Bu bir başlangıç. Müslümanların ABD’ye girişini engellemezsek durum daha da kötüleşecek.”

Trump, Orlando’nun ardından Müslümanların burnundan fitil fitil getirilmesi gerektiğini öneriyor. “Dışarıdakiler içeri sokulmamalı, içeridekilere demir yumruk uygulanmalı,” diyor.

Trump’ın söyledikleri ‘The Washington Post’taki Robert Kagan’ın, “Amerika’ya Faşizm Böyle Gelir” yazısını hatırlatıyor:

Kagan, Trump’ı başkanlık yarışına yükselten ivmenin sağcı adayın somut çözüm önerileri değil “kaba güç ve maço hava” olduğunu söylüyor.

“Trump söylemlerinin ortak noktası insanların korku, nefret, öfke duygularıyla karışık küçümseme ve hınç alma duygularına tercüman olmak,” diye ekliyor: “Trump’a, kendisini bile şaşırtan popülaritesini sağlayan biricik unsur bu: ‘ötekileri’ tepeleme yaklaşımı. Halkın güvensizliklerinden yararlanan Trump’ın yarattığı bu olgu giderek çığ gibi büyüyor. Amerika’ya faşizm böyle geliyor!”

İzleyicilerin yoğun tezahüratıyla karşılanan Trump’ın “Orlando konuşması”, “faşizm nasıl gelir”in bir modern zamanlar takdimi gibiydi.[43]

 

AVRUPA HÂLİ

 

Ya Avrupa mı?

1930’larda faşist hareketin iktidara yürümesine olanak veren koşulların hemen hepsini bugünlerde ABD ve Avrupa’da görebiliyoruz

Tarih bize faşizmin aşılamayan bir ekonomik krizin içinde ortaya çıktığını gösteriyor. Bir taraftan işsizlik, yoksullaşma, güvensizlik (ekonomik, kültürel ayrıcalıklarını kaybetme korkusu), diğer taraftan finans sermayesinin, gelir dağılımı piramidinin en üst diliminin asalak yapısının gözler önüne serilmesi, toplumsal dokuyu çözmeye başlıyor. Bu çözülme, 1930’larda öncelikle “orta- küçük burjuva” olarak tanımlayabileceğimiz işletme sahiplerinin yaşam dünyalarını etkiliyor, örgütlü işçi hareketinden korkmalarına yol açıyordu.

Düzenin seçkinlerini, ulusal ahengi bozan “yabancı” unsurları hedef alan, güvensizliğe çare, güçlü bir lider, organik bir toplum öneren faşist hareket bu kesimin içinden doğdu. Faşist hareket, ırkçı, şoven milliyetçi, otoriter- eril, duygulara hitap eden eklektik demagojik bir söylemle orta sınıfları etkisi altına aldı. O noktada, büyük sermayenin toplumsal çözülmeyi önlemek, emek disiplinini, emperyalist genişleme politikalarını dayatmak üzere faşizmi desteklemeye başladığını görüyoruz.

Kapitalizm uzun bir yapısal kriz içinde. İngiltere’de, İşçi Partisi’nin kadın milletvekili Jo Cox, Brexit’e (çıkmaya) karşı kampanya sırasında, “Önce Britanya” sloganı atan yarım akıllı bir faşist tarafından öldürüldü. Fransa’da yeni çalışma yasasına karşı yaygın, şiddetli işçi direnişi var. İngiltere, Alman, Amerikan medyası Fransız hükümetine “sakın bunlara teslim olma” mesajları veriyorlar. Bu sırada çeşitli ulusal futbol takımlarının taraftarları -esas olarak işçi sınıflarından gençler- Fransa’da kupa maçlarında farklı ülkelerin orduları gibi çatışıyorlar.

Almanya’da iki yılda bir tekrarlanan bir araştırmanın ‘Deutsche Welle’ de yayınlanan sonuçları, Nazi dönemine yönelik bir nostaljinin canlandığını; ankete katılanların yüzde 40’ının Müslümanları istemediğini, yüzde 40’ının eşcinsellerin öpüşmesini iğrenç bulduğunu, yüzde 60’ının sığınmacıların şiddetten kaçarak geldiğine inanmadığını, aşırı sağın şiddet kullanma eğiliminin, şoven milliyetçi akımların toplumsal desteği artığını gösteriyordu.

Dün ekonomik durumu bozulduğu, sosyal statüsünü kaybetmeye başladığı için, faşist demagogların ırkçı otoriter çağrılarına cevap veren orta küçük mülk sahibi sınıfların yanına bugün işçi sınıfının önemli bir kesimi de ekleniyor.

Geleneksel, diğer bir deyişle krizdeki sermaye birikim rejiminin işçi sınıfı, 1980’lerden bu yana gelişen yeni teknolojiler, emek biçimleri üzerinde şekillenmeye başlayan kesimlerden farklı olarak, bir çözülme yaşıyor, elindekini koruma çabası içinde. Bu eskiye yönelik bir nostalji, olana sarılan, muhafazakâr bir refleks, bu duruma yol açan egemen sınıf seçkinlerine, düzen partilerine karşı büyük bir güvensizlik üretiyor.

Örneğin İngiltere’de bu kesim, AB’de kalmayı savunan kesimin savlarını destekleyen ekonomik mali araştırmaların sonuçlarını dinlemiyor, “uzmanlara” kulaklarını kapatıyor; öfkesinin, değişim arzusunun peşinden gidiyor. Böylece de aşırı sağın, faşist akımların demagoglarının cazibesine kapılıyor. Buna karşılık, işçi sınıfının yeni şekillenen kesimi, bu kesime katılmak üzere olanlar, örneğin Manchester Üniversitesi öğrencilerinin yüzde 95’i, AB’den çıkmak istemiyor.

Yine bir kriz! Yine, bir kapitalizm ölüyor, yeni bir kapitalizm ya da başka bir şey henüz doğamıyor. Bu aralıkta yine sınıflı toplumların en çirkin canavarları, sahneye çıkıyor… [44]

Burada bir parantez açıp Michael Löwy’nin 6 Ağustos 2015 tarihli “Avrupa Aşırı Sağı Üzerine On Tez”ini ana öğelerini özetleyerek, aktarıyorum.

Löwy yazısına, Avrupa’da aşırı sağ partilerin son Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki başarılarını hatırlatarak başlıyor. Bu partiler birçok ülkede yüzde 10-20 aralığında oy topladı; Danimarka, Britanya ve Fransa’da yüzde 25-30 eşiğine ulaşarak ilk sıraya yerleşti. Etkileri, geleneksel sağ, hatta ılımlı sol partilerin saflarında da yaygınlaşıyor.

Aşırı sağ partilerin görüşlerinde ülkelere özgü çeşitlilik vardır. Irkçılığa uzanan şoven milliyetçilik; yabancı (özellikle İslâm ve göçmen) düşmanlığı; eşcinsellere, AB’ye karşıtlık; otorite, disiplin tutkusu ortak öğelerdir. Neo-liberalizm ve laiklik konularında ise fikir birliği yoktur.

Bunlara “faşist” denebilir mi? İtalya ve Almanya’daki tarihsel faşizmlerden doğrudan ilham alan sadece birkaç parti (Yunanistan, Macaristan ve Ukrayna’da) vardır. Avusturya, Belçika ve Fransa’da daha dolaylı akrabalıklar söz konusudur. Diğerlerinde ise geleneksel faşizm ile ideolojik paralellikler önem taşımaktadır. Löwy, parlamenter demokrasiden türeyen faşist rejimleri de okurlara hatırlatıyor.

1930’lu yılların ekonomik bunalım koşullarında faşist sağ ve anti-faşist sol partiler birlikte yükselmişti. 2008 sonrası Avrupa koşulları ise, (İspanya, Portekiz ve Yunanistan dışında) her ülkede aşırı sağın lehine sonuç vermektedir. Löwy, kriz ortamında yeşeren faşizan ve sosyalizan tepkileri, “sağ/sol popülizm” başlığı altında aynı sepette toplayan yaklaşımı eleştiriyor. Popülizmi “seçkinlere karşı halkı tutmak” diye tanımlayanlar, benzer söylemlerin bütün partilerde yer aldığını unutuyorlar. Daha da kötüsü bu kavram-bozuntusu, aşırı sağ partileri meşrulaştırıyor; neo-liberal ideologların sol ve sağ arasındaki derin karşıtlıkları bulandırmasını mümkün kılıyor.

Löwy’ye göre, Avrupa solu, yükselen faşizmi öncelikle bunalıma bağlamış; krizin nedenlerine karşı mücadeleye öncülük vermiş; tehlikenin özünü anlayamamıştır. Faşizmi, işçi hareketini ve devrim tehlikesini ezmek amacıyla büyük sermayenin oluşturduğu bir araç olarak gören geleneksel sol görüş de şimdi geçersizdir; zira günümüz sermayesi bu tür tehditler karşısında değildir. Büyük sermaye, bizzat desteklemediği faşist hareketler iktidara gelirse, gerekli uyumu sağlayacak güçte ve kapasitededir. Bu ortamda doğrudan anti-faşist bir ideolojik ve politik mücadele platformunun oluşması hayatidir; zira, aşırı sağ akımlar, artık küçük burjuvazi dışındaki sosyal gruplara, işçi sınıfına, gençlere de nüfuz etmektedir. Bir anlamda, onların da hareketi olmaktadır…

Löwy’nin çizdiği Avrupa tablosu, bir anlamda, bunalıma başkaldıran emekçi sınıflara hangi siyasetin, hangi ideolojinin nüfuz edeceği kavgasıdır: Faşizm mi; sosyalizm mi? AB sermayesi aşırı sağı yaratmamış olabilir; ancak, er veya geç, onunla uzlaşacaktır. Sermayenin gerçek kâbusu ise, uzlaşmayı reddeden bir sınıf hareketidir.[45]

Konuya ilişkin olarak bir şeyi daha eklemeden geçmeyelim: Berlusconi’nin gazetesi ‘Giornale’ İtalya’da Hitler’in ‘Mein Kampf’ını (‘Kavgam’) hafta sonu eki olarak verdi.

‘Mein Kampf’ın yıllardır satıldığı Türkiye’de bu şaşırtıcı olmayabilir. Ama “faşizmin” doğduğu topraklar olan İtalya’da “yasak” kitabın sağ popülizmlerin ivme kazandığı bir çağda, bir gazete eki olarak piyasaya sürülmesi şok yarattı.

Alman gazeteleri hâliyle konuya yakın ilgi gösterdiler. ‘The Washington Post’, “Hitler’in kitabı yeniden popüler oldu,” dedi. ‘Le Monde’, “Sağcı Giornale Mein Kampf’ı sunuyor,” diye yazdı. ‘The Guardian’; “İtalyan gazetesi Mein Kampf eki için ateş hattında” saptamasında bulundu.

İtalya’da gerçekten büyük polemik yaşanıyor. Pek çok yazar ‘Mein Kampf’ın yeraltından çıkarılmasını lanetlerken; söz konusu kitabın 6 aydır anavatanında tekrar satışa sunulduğunu ve bir “best-seller” hâline geldiğini hatırlatan yorumcular tarihi belgenin artık “tabu”laştırılmaması gerektiğini söylüyorlar.

Tartışılan kitap için en ilgi çekici yorumlardan biri ‘Corriere della Sera’da yer aldı.  Eleştirilerin aksine “Mein Kampf okunmalıdır!” diyen ‘Corriere della Sera’ yazarı Carlo Rovelli, tavsiyesini şöyle gerekçelendiriyor:

“Mein Kampf’ı okumak, benim hep kavramakta zorlandığım sağın zihniyetini çözümlememe yardımcı oldu. Sağı besleyen duygunun güçlü olmak değil, aslında güç kaybetmek korkusu olduğunu anladım. Mein Kampf’ta bu korku ve tehdit altında olmak hissi çok belirgin. Hitler düşmanın her yerde olduğu vahşi bir dünya çiziyor. O vahşi dünyada yem olmamak için çarenin tek kimlik etrafında kenetlenmek olduğu mesajını işliyor. Birinci Dünya Savaşı’ndan diz çökerek çıkan Almanya kendisini bu korku ile tüketti, Avrupa’yı mahveden bir savaşa yol açtı. Yıkımı karşılıklı korkular yarattı. Bugün benzer şekilde karşılıklı korkuların arttığı bir ortamda yaşıyoruz. Kendisini zayıf hissedenler korkuyor, ‘öteki’ne kuşku duyuyor, ortak kimlik varsayımıyla kavmiyle saflarını sıklaştırıyor. Şiddetin bu mahrem mantığını dünyada az kitap Mein Kampf netliğiyle ortaya koyuyor.”[46]

 

“SON” MU? DEĞİL ELBETTE!

 

Faşizme karşı mücadele açısından, merkezi görevin kapitalizmi yıkmak olduğuna ilişkin “olmazsa olmaz”ı bir an dahi göz ardı etmeden ve “Barışı inşa etmek faşizmin gündeminden sıyrılarak, ona ‘karşı’ değil ‘başka’, Gramsci’nin tanımlamasıyla ‘alter hegemonya’ inşa ederek gerçekleşebilir. Bu toplumsal mücadele alanlarının ‘bugün zamanı değil’ klasik şablonundan kurtarıp, özellikle yerelde ekolojik, kolektif ve dayanışmacı farklı yapıların yaşama geçirilmesidir,”[47] türünden iktidarsız fantezilere prim vermeden; faşizmin, sürdürülemez kapitalizm tarafından sıradanlaştı(rıldı)ğının da altını özenle çizmeliyiz.

Bu noktada Ian Buruma’nın, “Faşizmin doğan yeni bir şafağın arifesinde miyiz, acaba? Birçok insan böyle düşünmeye başladı… 1930’ların faşistleri ve Nazileri başka gezegenlerden gelmediler, yine aramızdan çıktılar,”[48] saptamasını hatırlatarak ekleyelim: Her faşist tedbir ordularla, silahlarla, sıkıyönetimlerle gelmez. Sıradan(laştırılmış) insan(lar)ın zorbalığa dayalı vasatı yani haksız, kasıtlı hareketleri de faşizmdir.

Amerika’da yaşanan Ku-Klux-Klan hareketi böyle bir harekettir. Bir kasabada gündelik hayatlarını yaşayan berber, kasap, terzi, ayakkabıcı gibi sıradan insanlar birbirini kışkırtır, siyahî avına çıkarlar, yakaladıkları siyahîyi asarlar. Sonra da beyaz kukuletalı giysilerini çıkarır, gündelik hayatlarına dönerler.

Nazilerin kışkırtmalarıyla harekete geçen sıradan Almanlar, düne kadar komşuları olan Yahudileri döver, dükkânlarını yıkar, onlara yapılan her türlü zulme hak verirler. Günlük hayatlarında da suçluluk duymamak için her türlü bahaneyi bulurlar.

Çetin Altan’ın “Büyük Gözaltı”sı, George Orwell’in “Büyük Birader”i, Michel Foucault’nun “Panopticon”unda somutlanan “sürekli gözetim”de sıradanlaştırma olağanlaştırılırken ve Ingeborg Bachmann’ın dediği gibi, “Faşizm, asıl iki insan arasındaki ilişkide başlıyor”ken; kapitalist ortalamaların dünyası olarak sıradan faşizm, vasatlığa teslim olmaktır; vasatın egemenliğidir.

Evet faşizm, kapitalizmin günlük hayatın içinde eritilmiş hâlidir. Mesela “mahalle baskısı” ya da Gilles Deleuze- Felix Guattari’nin “mikro faşizm” analizleri gibi…

İktidarın mikro-gündelik-sıradan hâli olarak faşizmin sıradanlaşmasına ilişkin olarak, Umberto Eco’nun, “İnsanlar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra faşizmin yine nazi üniformasıyla geleceğini zannettiler; ama öyle olmadı,” sözü unutulmamalıdır.

Sözün özü, faşizm, sermayenin başı sıkıştığı, kapitalizmin bunalıma girdiği her an, her yerde, onun yardımına koşmaya hazır ve nazır bekleyen, çürümenin örgütlenmesidir. Ya da şöyle mi demeli; kapitalizmin çürüttüklerini faşizm örgütleyerek sisteme yeni bir dinamizm, yeni bir güç kazandırır. Sahte (pseudo) anti-kapitalist söylemlerinin ardında, kapitalizmin mantığını tabana yayma, ezilmiş kitlelerde bir “muteberlik”, bir güçlülük, bir “merkezde”lik yanılsaması yaratarak onları sistemin vurucu gücü kılma dürtüsü vardır. Faşizm popülizmi (ve ona mündemiç olan tüm değersizlikleri: anti-entelektüalizm, vasatlık, kaba güç, eril-merkezcilik, öteki düşmanlığı, fanatizm…) tabana yayarken, sıkışan sermaye birikim modelinin önünü açar.

Bu nedenledir ki panzehri her zaman, makrosundan, mikrosuna (onu var eden zeminle) ezmek için emek ekseninde ayaklanmadır.

 

21 Haziran 2016 , Ankara.

 

N O T L A R

[1] Lev Troçki.

[2] “Hitler yenildikten sonra faşizm, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika devletleri yapısına asimile olmuştur; Hitler ile birlikte faşizm, kapitalizmin siyasal formasyonu içine giriyor ve bunu değiştiriyor,” der Yalçın Küçük…

[3] Karşılaştırmalı Faşizm Çalışmaları, Derleyen: Constantin Iordachi, Çeviri: İsmail Ilgar, İletişim Yay., 2015.

[4] Şu iki uyarıyı hiç unutmayın: i) “En büyük felaket yöneticilerin ilahlaşmasıdır ki, ilahların kavgası, herkesi ifsad eder.” (Îbn-î Haldun.); ii) “Kesinliklerimiz ve pratiğimize göre, isyan liderlere ya da kişiliklere, mesih ya da kurtarıcılara ihtiyaç duymaz. Kavga etmek için ihtiyaç duyacağınız şeyler, utanma duyusu, belirli miktarda onur ve bir sürü örgütlenmedir…” (Komutan Yardımcısı Marcos.)

[5] Yaşar Ayaşlı, “Faşizmi Tanımak ya da Tanıyamamak”, 23 Ocak 2016… http://sendika8.org/2016/01/fasizmi-tanimak-ya-da-taniyamamak-yasar-ayasli/

[6] Nicos Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, çev: Ahmet İnsal, Birikim Yay., 1980, s.74-75.

[7] Erol Anar, “Faşizmin Lanetleme Ayinleri”, 22 Şubat 2016… http://ozguruniversite.org/2016/02/13/fasizmin-lanetleme-ayinleri-erol-anar/

[8] Ergin Yıldızoğlu, “Faşizm ve Yerde Sürüklenen Çıplak Kadın Bedeni”, Cumhuriyet, 18 Şubat 2016, s.7.

[9] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Kral/ Sultan/ Yüce Lider’ Filan…”, Cumhuriyet, 7 Mart 2016, s.9.

[10] “Adolf Hitler Sözleri”… http://www.tilqi.com/ozlu-sozler/adolf-hitler/adolf-hitler-ozlu-sozleri

[11] Paulo Coelho, Işığın Savaşçısının El Kitabı, Çev: İlknur Özdemir, Can Yay., 2016.

[12] Oktar Türel, ‘Uzun’ XIX. Yüzyılda Orta Avrupa, Yordam Kitap, 2015.

[13] Michael Mann, Faşistler, çev: Ulaş Bayraktar, İletişim Yay., 2015.

[14] Mark Mazower, Karanlık Kıta Avrupa’nın XX. Yüzyılı, Çev: Mehmet Moral, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., 2008.

[15] Erdal Atabek, “Hitler Nasıl Führer Yapıldı?”, Cumhuriyet, 11 Ocak 2016, s.4.

[16] Hitler, “Kavgam”ı, 1923’te Birahane Darbesi diye bilinen girişiminden dolayı tutuklandıktan sonra, Landsberg Cezaevi’nde rahat koşullarda geçen hapislik döneminde yazmıştı. Yarı cahil biri tarafından yazıldığı anlaşılmasın diye sonradan elden geçirilen kitapta, ırklar ve bireyler arasındaki eşitsizliğin doğal düzenin değişmez özelliği olduğu vurgulanıyor, insanlığın öncüsü olarak nitelenen “Âri ırk” göklere çıkartılıyordu…

Hitler’e bakılırsa, demokratik yönetimlerin en büyük yanlışı, bireylerin eşit olduğu ve halkın kendi çıkarlarını koruyabileceği varsayımına dayanmasıydı. Mutlak otoriteye sahip olan Führer, halkın birliğini sağlayabilecek tek güçtü. Nasyonal Sosyalizmin en büyük düşmanı, enternasyonalizmi savunan Marksizmdi. Marksizmden sonraki en büyük tehlike ise, Âri ırkı kirleten Yahudilerdi…

Hitler’in yalanlar ve ahmaklıklarla dolu bu kitaba ilk başta verdiği ad “Yalanlara, Ahmaklığa ve Korkaklığa Karşı Dört Buçuk Yıllık Kavga” idi. Ama kitabı basacak olan Franz Eher Verlag’ın başında Max Amann, bu adı çok uzun bulmuş; Hitler’i, kitabın “Kavgam” adıyla yayımlanması konusunda ikna etmişti. (Celâl Üster, “Hitler’in Lanetli Kitabı: ‘Kavgam’…”, Cumhuriyet Kitap, No: 1307, 5 Mart 2015, s.6.)

[17] Erdal Atabek, “Reichtag Yanıyor…”, Cumhuriyet, 3 Ağustos 2015, s.4

[18] “Hitler kitleler hakkında şu vaazda bulunuyordu: Kim ki kitleleri elde etmek ister, kitlelerin kalbini açacak anahtarın ne olduğunu nerde olduğunu da bilmek zorundadır. Bütün tarih boyunca, en şiddetli devrimleri harekete geçiren güç, kitleleri kendine bağlayan bir bilimsel düşüncenin yayılmasından çok, kışkırtıcı bir fanatizmde ve kitleleri çılgına çeviren gerçek bir histeride saklıdır… Akıl ve mantık size, bana yönelmemenizi salık verebilirdi: sizi bana getiren sadece imanınız oldu!” (Daniel Guerin, Faşizm ve Büyük Sermaye, çev: Orhan Suda, Suda Yay., 1975, s. 93.)

[19] Colin Storer, Weimar Cumhuriyeti’nin Kısa Tarihi, Çev: Sedef Özge, İletişim Yay., 2. baskı, 2015.

[20] Ahmet İnsel, “Hitler’in İktidara Gelişini Doğru Hatırlamak”, Cumhuriyet, 10 Eylül 2015, s.13.

[21] Şaban İba, “Hitler Nasıl Führer Oldu?”, Gündem, 19 Mart 2016, s.6.

[22] Oktay Ekşi, “Söz Hitler’den Açılmışken…”, Cumhuriyet, 9 Ocak 2016, s.16.

[23] Hitler Kitabı, Henrik Eberle/ Mahtias Uhl (ed.), çev: Mustafa Tüzel, Çev: Mustafa Tüzel, NTV Yay., 2010, s.3.

[24] yage, s.4.

[25] yage, s.42-43.

[26] Ahmet Cemal, “Gestapo 2015”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2015, s.19.

[27] Selçuk Candansayar, “Hitler’in Profesörleri”, Birgün, 18 Ocak 2016, s.8.

[28] William I. Robinson, “Küresel Kapitalizm: İnsanlık Krizi ve XXI. Yüzyıl Faşizmi Hayaleti”, Toplumsol, 21 Ekim 2014… http://www.toplumsol.org/kuresel-kapitalizm-insanlik-krizi-ve-21-yuzyil-fasizmi-hayaleti-william-i-robinson/

[29] Umberto Eco, Samir Amin, Bertolt Brecht, Pierre Milza, William I. Robinson, Faşizm Irkçılık Ayrımcılık Yazıları, Derleyen: Sibel Özbudun-Temel Demirer, Ütopya Yayınevi, 2016.

[30] Temel Demirer-Joan Goytisolo-Günter Grass-Şeref Işıldak-Komutan Yardımcısı Marcos-Pierre Milza, Özgür Orhangazi-Sibel Özbudun-Gökçer Özgür-M. Erdem Sakınç-Cahide Sarı-Peter Worsley, Gericilik Küreselleşirken Faşizm!.. Yeniden mi?.., Ütopya Yay., 2000.

[31] Güven Gürkan Öztan, “İkinci Dalga Faşizm”, Birgün, 8 Şubat 2016, s.3.

[32] Vijay Prashad, “XXI. Yüzyıl Faşizminin Eşiğinde”, 21 Şubat 2016… http://www.birgun.net/haber-detay/21-yuzyil-fasizminin-esiginde-104350.html

[33] Samir Amin, “Kapitalizmde Faşizmin Dönüşü”, Birgün, 9 Mayıs 2016, s.5.

[34] “Bir ırkın başka bir ırkı sömürmesini öngören sistemlerin kurbanı durumundaki insanların sorunudur yabancılaşma, daha üstün olduğunu ileri süren bir uygarlığın başka bir dünyaya bakış, dünyayı yorumlayış formu üzerindeki hoşgörüsüne hedef olan insanların sorunudur yabancılaşma. Entelektüel yabancılaşma burjuva toplumunun bir ürünüdür.

İnsan, insana özgü bir dünyanın ideal var olma şartlarını yaratmak imkânını ancak benliğin yeniden ele geçirilmesi ve arındırılması yönünde göstereceği çaba ve özgürlüğün sürdürülmesi için taşıyacağı hassasiyet sayesinde bulacaktır.” (Frantz Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske, çev: Cahit Koytak, Versus Yay., 2014.)

[35] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Zamanın Gürültüsü’ Faşizmin Ayak Sesleri”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2015, s.9.

[36] John Pilger, “Faşizmin Yükselişi Niçin Yine Gündemde?”, Birgün, 9 Mart 2015, s.10.

[37] Michael Mann, Faşistler, çev: Ulaş Bayraktar, İletişim Yay., 2015.

[38] Ahmet İnsel, “Sağcı Otoriter Popülizmler ve İslâmcı Faşizm”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2016, s.11.

[39] “Birleşik Devletler’de beyaz insanlarla siyahi insanlar arasında bir ayrımcılık söz konusu. Ama bu ayrımcılık siyahi insanların değil, beyazların yarattığı bir hastalık. Bu konuda sessiz kalamam,” demişti Albert Einstein…

[40] Ahmet İnsel, “Faşizm, Diktatörlük ve Geçiş Dönemi”, Cumhuriyet, 31 Mayıs 2016, s.13.

[41] “Amerikan liberalizmi totaliter siyasal bir dindir,” (Jonah Goldberg, Liberal Faşizm: Mussolini’den Anlam Politikalarına Solun Gizli Tarihi, Çev: Enver Günsel, Pegasus Yayınevi, 2010.) der Jonah Goldberg…

[42] Ergin Yıldızoğlu, “Amerika’da Faşizmin Ayak Sesleri”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2016, s.9.

[43] Nilgün Cerrahoğlu, “Mein Kampf ve Trump”, Cumhuriyet, 16 Haziran 2016, s.7.

[44] Ergin Yıldızoğlu, “Faşist Vakitlerin Kıyısındayız Artık!”, Cumhuriyet, 20 Haziran 2016, s.9.

[45] Korkut Boratav, “Avrupa’nın Faşizmleri ve Türkiye”, Birgün Pazar, Yıl: 11, No: 409, 11 Ocak 2015, s.22.

[46] Nilgün Cerrahoğlu, “Mein Kampf ve Trump”, Cumhuriyet, 16 Haziran 2016, s.7.

[47] Metin Yeğin, “Faşizmin Gündemi”, Gündem, 2 Haziran 2016, s.13.

[48] Ian Buruma, “Faşizmin Baharı mı?”… http://ozguruniversite.org/2016/06/17/fasizmin-bahari-mi-ian-buruma/

UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ: ŞAHİT OL ANKARA GARI!

0 158SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

“Günler ağır.

Günler ölüm haberleriyle geliyor.

En güzel dünyaları

yaktık ellerimizle

ve gözümüzde kaybettik ağlamayı:

bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp

gözyaşlarımız gittiler

ve bundan dolayı

biz unuttuk bağışlamayı.”[1]

Pierre Assouline’in, “Batıl inançla güçlendirilmişse, alışkanlıklar beklenmedik rotalar çizer”;[2] Jean Paul Sartre’ın, “İnsanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir, ölünür orada”; Samuel Beckett’in, “Böyle bir dünyada insan gülmeye cesaret bile edemiyor artık. Sadece tebessüme imkân var,” sözleriyle betimlenebilecek Ankara -garı- katliamını; dehşet, hüzün ve ille de affetmeyen öfkeyle lanetlerken; Bertolt Brecht’in, “Kalkın ey insanlar, dik durun, haykırın tüm gücünüzle, bitsin bu kanlı oyun,” haykırışındaki kararlılıkla, minnetle eğiliyoruz anıları önünde Onların/ Ölümsüzlerin…

* * * * *

Evet, öfkeliyiz! Nasıl olmayalım? Ankara’da katliam oldu; Ankara’yı kana buladılar!

Tarih: 10 Ekim 2015… Saat: 10.04… Yer: Ankara Tren Garı’ydı…

Katliamın nedeni: İnsanların “Savaşa Hayır Barış Evet” demek için bir araya gelmiş olmasıydı…

Faili (Kim (mi) Yaptı?): Tarihe “Katliam”, “Kitle Kırımı” olarak kaydedilecek Ankara Barış Mitingi’ne saldırının faili katil devletti.

Bu katliam da Roboskî, Reyhanlı, Soma, Diyarbakır, Suruç vd’leri gibi AKP iktidaarı döneminde gerçekleştirildi…

Yeni evli bir çifti, baba ile 9 yaşındaki oğlunu, 80’lerinde bir teyzeyi, bıyıkları ağarmış bir işçiyi, bebesi bir yaşını yeni doldurmuş bir avukatı, üniversite öğrencisi genç kadınları, erkekleri ve biz(ler)e Behçet Aysan’ın, “giderken kazağını unutma/ ölüler de üşür ölüler de/ son konuşmamız bu/ güz geldi,/ düştü yaprak,” dizelerini terennüm ettiren İsmail Kızılçay yoldaşımızı katlettiler.

“Devletin saldırısı,”[3] diyen Selahattin Demirtaş haklı; zaten bunu bilmeyen mi var!

Resmi rakamlara göre ölü sayısı 95, yaralı sayısı ise 256’dır. Demirtaş’ın açıklamasına göre ölenlerin sayısı 128’i bulmuştur.[4]

* * * * *

Faşizm/ faşistler yine en iyi bildiği şeyi yaptı! Faşizm/ faşistlerin en iyi bildikleri şey katliamdır…

Daha birkaç gün önce Rize’de miting yapan mafya babası Sedat Peker, “Oluk oluk kan akıtacağız” minvalinde konuşmamış mıydı? Ve de, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı desteklemenin vatanseverliğin kendilerine yüklediği bir misyon olduğunu ifade etmemiş” miydi?[5]

“Quis custodiet ipsos custodes/ Bekçilere kim bekçilik edecek?” sorusunun her daim gündemde olduğu coğrafyamızda; devlete göre, “Casus a nullo praestantur/ Olaydan kimse sorumlu değil”ken; gar önündeki pankartlardan birisinde, “Ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı” yazıyordu!

O pankartı taşıyan gencecik çocuklara kıydılar; Ankara’yı kana buladılar! Tıpkı 5 Haziran 2015’de Diyarbakır’da, 19 Temmuz 2015’de Suruç’da yaptıkları gibi!

* * * * *

George Orwell’ın, “Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçekleri söyleyenlerden o kadar nefret eder,” sözünün altını çizerek ekleyelim: Bu bombalar Ümit Kardaş’ın “Kutsal zorba devlet”[6] dediği şiddet tekeline, Hobbes’un “Leviathan” diye betimlediğine aittir.

Suruç’tan sonra şimdi de Ankara… 7 Kasım 2015 seçimlerinden 48 saat önce Diyarbakır’daki HDP mitingini kana bulayan saldırı ve 19 Temmuz 2015 Suruç’unda 33 gencecik insanın bedenlerini paramparça eden bombalar gibi bunlar da Saray’ın saltanatı sürsün; miadını doldurmuş iktidarları devam etsin diye atılmıştır.

Bu bombalar “Bir güvenlik zafiyeti yoktu,” diyen İçişleri Bakanı’nın zihniyetince, tüm insanlığa atılmıştır!

Kimse IŞİD bahanesine sarılmasın. Yıllar boyu kim(ler) besleyip kolladı IŞİD’i? Ondan vazgeçtik, AKP’nin devleti, “terör örgütü” dediği her oluşuma, DHKP-C’ye, PKK’ye, hatta “Fethullahçı terör örgütü”ne operasyon üzerine operasyon düzenlerken, siz güvenlik güçlerinin IŞİD’e kaç operasyonunu gördünüz? Tabii bir de şu var, kim, hangi güvenlik gücü kovuşturacak IŞİD’i? Onu eğitip donatan askerler mi, Cizre’de halkın üzerine “Yaşasın IŞİD!” diye haykırarak ateş açan çevik kuvvetler mi?

Demirtaş’ın verdiği ilk tepkide, “Saldırı, Diyarbakır ve Suruç’un tıpatıp benzeri ve devamı… Görüntüleri izleyin, polis patlamanın olduğu yere gaz atıyor. Patlamanın ardından olay yerine ilk olarak ambulans değil, çevik kuvvet ekipleri geliyor. (İktidara hitaben) Senin emrindeki polislerin cenazeleri taşıyanlar gaz atıyor. Diyarbakır’da da benzerini yaptılar… İstihbaratın imkânlarının bu kadar güçlü olduğu bir devlette bunun bilgisinin olmaması mümkün mü?” diye haykırması haksız mı?

Devlet olmayı sadece etrafa korku salmak olarak anlayanlar, üç kişi bir araya gelse anında TOMA’yı harekete geçirenler… Koca bir yürüyüşün güven içinde gerçekleşmesini sağlayamadılar!

* * * * *

‘Die Junge Welt’ yazarı Dr. Nick Brauns’un, “Erdoğan gerilim üzerine bir stratejiyi dayandırıyor. Bir korku ortamında kendini ulusal bir kurtarıcı olarak sunmak istiyor. Bugün Erdoğan’ın sürekli ateşe benzin döktüğü bir durumla ilişki içindeyiz”;[7] Murat Belge’nin, “Kıyamete doğru”[8] diye betimledikleri güzergâhta Ankara katliamının gerçekleşmiş olmasında “şaşırtıcı” bir şey de yoktu aslında…

Örneğin Demokratik Toplum Kongresi Eş Genel Başkanı Hatip Dicle’nin, “Bu tür katliamların amacı tüm diktatörlerin dünyada gerçekleştirdikleri gibi halkı, demokratik çevreleri sindirmek amacıyla yapılmıştır. Faillerin kim olduğu bizce malumdur”;[9] Demirtaş’ın, “Bu saldırı… devlet tarafından halka karşı gerçekleştirilmiştir,”[10] dedikleri tabloda unutulmaması gereken, Selçuk Kozağaçlı’nın, “Devlet içerisinde çete olmaz, kapitalist devlet zaten bu işler için oluşturulmuş oligarşik bir çetedir!” saptamasıdır…

Coğrafyamızda daha önce sayısız katliam gerçekleştiren katiller sürüsü, son olarak Ankara’da “işbaşında”ydı; son birkaç ayda Diyarbakır’da başlayıp Suruç, Varto, Silvan, Yüksekova, Cizre, Hani ve diğer birçok il ve ilçede uygulanan katliamlar zinciri, Ankara’da doruk noktasına ulaşmış ve Maximillian Popp ile Christoph Reuter’ın, “Türkiye iç savaşa mı?”[11] sorusuna yol açmıştır!

Evet “400 vekil verin bu iş huzur içinde çözülsün” açıklaması eşliğinde hızla daha da karanlık bir döneme doğru gidiliyorken, asla unutulmasın/ unutturulmasın: Ankara’daki katliam sivil halka karşı bir savaş suçudur; insanlığa karşı suçtur. Çünkü bu katliam savaşta ısrar edenler tarafından, savaşa karşı barış eylemine katılanlara karşı yapılmıştır! Ve şimdiden ilan edelim – “dostlar alışverişte görsün” nev’inden bir soruşturmadan sonra, unutuluşa terk edilecektir.

Bunun böyle olmuş olmasının, binlerce tarihi kanıtı vardır; çok uzağa gitmeden Ayşe Hür’ün, “Gerçek failleri yıllar sonra ortaya çıkan ama faillerin cezasızlık geleneğinden yararlanan bazı örnek olaylar aktaracağım,” notuyla eklediği üzere:

“Tüm Cumhuriyet tarihi boyunca kamu görevlilerinin, siyasilerin ‘sorumsuzluğu’ konusunda geniş bir külliyata sahibiz. Sadece son yıllarda Roboskî, Reyhanlı, Soma, Ermenek, Diyarbakır, Suruç ve daha nice katliamın ne failleri, ne sorumlularını öğrenebildik. Bakalım bu sefer farklı olacak mı? Bakalım bu olayın gerçek failleri ortaya çıkarılabilecek mi?… Mesela 1. Mardin-Başyurt, Açıkyol ve Pınarcık katliamları… 2. Güçlükonak-Çevrimli Katliamı… 3. Midyat-Tinate Katliamı… 4. Başbağlar Katliamı”[12] gibi!

* * * * *

Üç-dört ay içinde Diyarbakır, Suruç, Ankara katliamlarının yaşatıldığı bir kesitte, diyeceklerimizi toparlarsak: 34 ölüsüyle Roboskî, 54 ölüsüyle Reyhanlı, 18 ölüsüyle Ermenek, 301 ölüsüyle Soma, 33 ölüsüyle Suruç, ve 128 ölüsüyle Ankara… Sorumlusu kim bunların?

Bu katliam(lar)ın faturasını kim, nasıl ödeyecek? (Lütfen verecekseniz bu sorunun yanıtını verin; zırvalarla uğraş(tır)mayın artık![13])

Elbette eşkıya(lar) dünyaya hükümdar ol(a)mayacak!

“Yel kayadan ne götürür?” Kürt atasözünü anımsayarak; “Nil desperandum/ Hiçbir şeyde ümitsizliğe düşmemeli” diyerek; M. Gandhi’nin, “İnsanlığa karşı umudunuzu kaybetmemelisiniz. İnsanlık bir okyanustur, içindeki bir kaç kirli damla okyanusu da kirli yapmaz,” sözüne kulak vererek; hep birlikte haykıralım Edip Cansever’in dizelerini, bizden koparılan yoldaşlarımız için: “Güç iştir çünkü/ bir tarihi insan gibi yaşamak/ bir hayatı insan gibi/ tamamlamak güç iştir.”

İşte tam da bu nedenle unutmayın/ unutturmayın: “Yalnızca sevgi ve ölüm her şeyi değiştirebilir,” diye haykırır Halil Cibran…

Unutmayın/ unutturmayın: “Mori licet, cui vivere non placet/ Yaşamayı sevmeyen, ölmesini bilir”…

Unutmayın/ unutturmayın: “Tehlikeleri yenmek için tehlikeleri göze almak gerekir,” gerçeğinin altını ısrarla çizer Benjamin Franklin…

Unutmayın/ unutturmayın: “Homo totiens moritur, quotiens amittit suos/ İnsan kaç kere yakınlarını kaybederse, kendi de o kadar ölür”…

Nihayet asla unutmayın/ unutturmayın: “Diktatörler öldürüldüklerinde çok geç kalınmıştır, olayın tek özrü budur,” der E. M. Cioran…

Yüzden fazla dostumuzu, yoldaşımızı, kardeşimizi yitirdik; elbette iyi değiliz, elbette iyi olmayacağız; elbette unutmayıp unutturmayacak, elbette hesabını soracağız!

Boyun eğmeyecek, teslim olmayacağız!

Hayır; “Nihil lacrima citius arescit/ Gözyaşından daha çabuk kuruyan bir şey yok” uyarısını “es” geçmeyecek ve gözyaşlarına teslim olmadan, sığınmadan öfkeleneceğiz!

Varsın gözümüzde artık bir damla yaş kalmasın; bu kez failimiz hep meçhul kalmasın diye öfkeleneceğiz; öfkemizi toplumsallaştırarak kralın çıplak olduğunu haykıracağız!

Kâğıttan kaplan olduklarını, güçlü görüntülerinin altındaki çaresizliği ilan edeceğiz; büyülerini bozacağız!

  1. İ. Lenin’in, “Yoldaşlar! Sağlam durun, birlik olun ve kendinizden emin olun. Düşmana korkusuzca saldırın. Zafer bizim olacak!”; İbrahim Kaypakkaya’nın, “Bırakın yakınmayı, olan oldu yoldaşlar.  Yeniden dizin safları, yarın yine kavga var!”; Emiliano Zapata’nın, “Halka adalet yoksa, hükümetle barış olmasın,” uyarıları eşliğinde yine haykırmaya devam edeceğiz: Sizin saltanatınızı da, sırça saraylarınızı da tüm zulüm düzenleri gibi tarihin çöplüğüne göndereceğiz.

Tescilli katiller ne yaparlarsa yapsınlar; onların zulmü karşısında, “Bitmedi daha sürüyor o kavga/ ve sürecek/ Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!” ısrarıyla elinizden geleni ardınıza koymayacağız…

Özgen Seçkin’ce, “Karanlığı yaratanlar/ Kovulur elbet kovulur/ Bıçak darbesi yaralar/ Sarılır elbet sarılır./ Bir barış güzellenmişse/ O diyar hedeflenmişse/ Bu halklar kenetlenmişse/ Varılır elbet varılır,” diyerek; Hitler’ler/ Mussolini’ler ile “barış” yapmasının mümkün olmadığını unutmayıp/ unutturmayacağız

Şahit ol Ankara garı!

 

12 Ekim 2015 11:48:55, Ankara.

 

N O T L A R

[1] Nâzım Hikmet.

[2] Pierre Assouline, Lutetia, Çev: Ali Cevat Akkoyunlu, Yapı Kredi Yay., 2007, s.64.

[3] Mahmut Lıcalı, “Devletin Saldırısı”, Cumhuriyet, 11 Ekim 2015, s.9.

[4] HDP, Ankara Garı önünde meydana gelen patlamada hayatını kaybettiğini öne sürdüğü 120 kişinin ismini açıkladı: “Abdülkadir Uyan, Abdullah Erol, Abdulselam Çetin, Ahmet Elhadi/Alkhadi, Ali Kitapçı, Ali Deniz, Ali Deniz Uzatmaz, Ayşe Deniz, Azize Onat, Başak Sidar Çevik, Berna Koç, Bilgehan Karlı, Bilgen Parlak, Binali Korkmaz, Canberk Bakış,Derici Erbasan, Dicle Deli, Dilan Sarıkaya, Dilaver Karharman, Ebru Mavi, Ekin Aslan, Elif Kanlıoğlu, Emin Aydemir,Emine Ercan, Emir Ercan, Emre Karataş, Ercan Adsız, Eren Akın, Erol Ekici, Fatma Esen, Fatma Karabulut, Fatma Eşe, Fatma Karakurt, Fevzi Sert, Feyat Deniz, Gökhan Akman, Gökhan Gökbölü, Gökmen Dalmaç, Gözde Aslan, Gülbahar Aydeniz, Gülbahar Aydın , Gülhan Elmascan, Güney Doğan, Hacı Kıvrak, Hacı Mehmet Şah, Hakan Dursun Akalın, İbrahim Atılgan, İdil Güney, İhsan Deniz, İsmail Kızılçay, İzzettin Çevik, Kasım Otur, Kemal Tayfun Benol, Kenan Mak, Korkmaz Tetik, Kubilay Ankara, Kübra Meltem Mollaoğlu, Leyla Çiçek, Mehmet Ali Kılıç, Muhammed Zakir Karabulut, Meryem Bulut, Mesut Mak, Metin Peşman, Metin Kürklü, Muhammet Demir, Murat Orçun Çalış, Necla Duran, Nevzat Sayan,Nilgün Çevik, Nizamettin Bağcı, Nurgül Çevik, Onur Tan, Orhan Altıntaş, Osman Ervasa, Osman Turan Bozacı, Özver Gökhan Arpaçay, Ramazan Çelik, Ramazan Çalışkan, Ramazan Tunç, Resul Yanar, Rıdvan Akgül, Sarıgül Tüylü, Selim Örs, Serdar Gül, Sevgi Öztekin, Seyhan Yaylagül Yıldız, Sezen Vurmaz Babatürk, Şebnem Yurtman, Şirin Kılıçalp, Tekin Aslan, Umut Tan, Uygar Coşkun, Vahdet Öyke, Vahdettin Uzgan, Vedat Erkan, M. Veysel Atılgan, Yılmaz Elmascan, Yunus Derice, Ziya Saygın, Aycan Kaya, Orhan Işıktaş, Ramazan Çalış, Nevzat Özbilgin, Cemal Avşar, Mehmet Teyfik Dalgıç,Nurullah Erdoğan, Abdülbari Şenci, Bedriye Batur, Filiz Fatma Batur, Sevim Şinik, Hasan Baykara, Niyazi Büyüksütçü, Ümit Seylan, Gazi Güray/Güral, Ahmet Katurlu, Serdar Ben, Mehmet Hayta, Adil Gür, Sabri Elmas, Erhan Avcı.” (“HDP, Saldırıda Ölen 120 Kişinin İsmini Açıkladı”, Radikal, 11 Ekim 2015… http://www.radikal.com.tr/turkiye/hdp-saldirida-olen-120-kisinin-ismini-acikladi-1449648)

[5] Muhammet Kaçar, “… ‘Organize Suç Örgütü Lideri’, ‘Teröre Lanet’ Mitingi Yaptı!”, Radikal, 10 Ekim 2015… http://www.radikal.com.tr/turkiye/organize_suc_orgutu_lideri_terore_lanet_mitingi_yapti-1448933

[6] Ümit Kardaş, “Kutsal Zorba Devlet”, Taraf, 10 Ekim 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kutsal-zorba-devlet/

[7] Burak Soyer, “Nick Brauns: Ortadoğu ve Türkiye Uzmanı Brauns: Erdoğan Ateşe Benzin Döküyor”, Birgün, 26 Ağustos 2015, s.10.

[8] Murat Belge, “Kıyamete Doğru…”, Taraf, 6 Ekim 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kiyamete-dogru/

[9] “Hatip Dicle: Faillerin Kim Olduğu Bizce Malumdur”, Milliyet, 11 Ekim 2015… http://www.milliyet.com.tr/hatip-dicle-faillerin-kim-oldugu/siyaset/detay/2130292/default.htm

[10] “Demirtaş: Taziye Sahibi Devlet Değil Halkımızdır”, Radikal, 10 Ekim 2015… http://www.radikal.com.tr/turkiye/demirtas_saldiri_devlet_tarafindan_halka_yapildi-1449229

[11] Maximillian Popp-Christoph Reuter, “Tayyip Erdoğan’ın Tehlikeli Oyunu: Türkiye İç Savaşa mı?”, Birgün, 10 Ağustos 2015, s.12.

[12] Ayşe Hür, “Yakın Tarihimizden Katliamlar ve İtiraflar”, Radikal, 11 Ekim 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/yakin_tarihimizden_katliamlar_ve_itiraflar-1449380

[13] “1 Kasım oy verme günüdür, hiçbir kötü kastın tertibi karşısında da, 1 Kasım’da oy verileceği gerçeği değiştirilemeyecektir! Hatırlayalım, dün (10 Ekim 2015-yn.) sabah barış diye halay çekenlerin arkasında patlayan bombanın görüntüsünü; ‘inadına barış’, ‘inadına halay’ sesine, ‘inadına seçim’ -evet- çığlığını ekleyelim”! (Tarhan Erdem, “1 Kasım Yemini: İnadına Seçim”, Radikal, 11 Ekim 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/tarhan_erdem/1_kasim_yemini_inadina_secim-1449208)

SİVAS’TAKİ KÜLLERİNDEN DİZELERİYLE DOĞAN ANKÂ: METİN ALTIOK[*]

temel1_31TEMEL DEMİRER (29-06-2015) “Carmina morte carent.”[1]

Her şeyden önce, “Ömrümce kendimi hep sözde/ buldum;/ Söz cehennemdi yanıp kavruldum./ Yeniden doğdum kendi külümden,/ Ben Ankâ’ydım konuşuldum,” diyen bir Ankâ’ydı Sivas’taki küllerinden dizeleriyle defalarca doğan…

* * * * *

“Eskiden bir sesim/ Vardı benim; Şimdi uzakta./ Çınlar belki./ Bir köprünün altında/ Yitirdiklerim de oldu/ Kazandıklarımın yanında./ Eskiden bir yüreğim/ Vardı benim;/ Şimdi uzakta/ Çarpar belki./ Bir çocuğun odasında./ Yitirdiklerim de oldu/ Kazandıklarımın yanında./ Bir ben kaldım şimdi/ Tek yakın bana./ Ama ben eskiden de/ Hep böyle/ Yalnız çıkardım yola,” diye anlatırdı kendini, düştüğü hayat yolunda…

* * * * *

Sevda yüklüydü; “Bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden/ Bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden./ Bir yüzük yaptım belli belirsiz,/ Eski bir gramafon sesinden./ Bir yüzük serçe parmağın için,/ Bulutsuz bir gecede kayan yıldız izinden./ Bir yüzük yaptım terli bir yüzük./ Avucumdan geçen ince hayat çizgisinden./ Yanmasını bilen bir bakır yüzük,/ Evime akım taşıyan elektrik telinden./ Bir yüzük yaptım sana, bir yüzük ki;/ Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden,” dizlerindeki gibi, sığmazdı içi içine…

* * * * *

“Yeni çekilmiş bir dişin/ Yadırganan boşluğu/ Dilimin ucunda ismin./ Somunu yitik bir vida/ Düştü düşecek yüreğim./ Biran önce gel buraya/ Karpuz, kavun yiyelim,” diyecek kadar müthiş içtendi…

* * * * *

Kürtçe ağıtları da vardı ‘Kimliksiz Ölüler’indeki üzere: “Yanında dağılmış kâğıtlar/ Ve bir tütün tabakası var./ Bir bez parçasıyla/ Ağzını tıkamışlar./ Cesedi sırt üstü/ Boyunca uzatmışlar./ Bir deniz kabuğunda/ Dalgaları duyanlar./ Boş bir mermi kovanı/ Sizce nasıl uğuldar!”

Geçerken o ağıtların yakıldığı günlere dair, “Babam doğuyu çok sevdi. Doğu insanı da babamı. Mesela onların Kürtçe konuşmaları nedeniyle anlaşamamalarına takılıyor. Kürtçe öğrenmek istiyor, onları anlamak için. Zaman zaman sağlığı bozuluyor, günlerce, haftalarca okula gidemiyor. Onun olmadığı günlerde okula müfettişler geliyor ve öğretmensiz sınıfın bu kadar sessiz durduğuna şaşırıyorlar. Öğrenciler öğretmenleriyle gurur duyuyorlar. ‘Metin Altıok’un sınıf bu’ diyorlardı,” diye aktarıyordu biricik kızı…

* * * * *

‘Özdeyiş’iyle -Sezen Aksu’nun sesinden- milyonlara seslenmişti: “Bedenim üşür, yüreğim sızlar. / Ah kavaklar, kavaklar/ Beni hoyrat bir makasla/ Eski bir fotoğraftan oydular./ Orda kaldı yanağımın yarısı,/ Kendini boşlukta tamamlar./ Omzumdan bir kesik el,/ Ki hâlâ durmadan kanar./ Ah kavaklar, kavaklar!/ Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar,” diye…

* * * * *

Evet “Elimde bir sevda dilekçesi/ Ve mevsimlerden sonbahar;/ Beni zamana havale ettiniz./ Önümde uzun bir kış var,/ Hüznümün güncel gerekçesi,” dizelerindeki üzere, yaşama sımsıkı sarılmış duyarlılıklarıyla hüzünlüydü…

* * * * *

Aşkla acı çektiğini de saklamazdı: “Sonbahar-ki acının değişmez dipnotudur-/ Sesinin solgun göğünde/ Küçük bir yıldızla bir harfi tutuşturur./ Savrulur her yana kavruk kelimelerle,/ Yüreğini acıyla buruşturur./ Bakışının pasıyla zırhlanan dünya,/ Binlerce pıtrak yapıştırır yüzünün kumaşına/ Sonbahar-ki doyumsuz bir aşkın sonudur…”

* * * * *

‘Kendinin Avcısı’sında şöyle anlatırdı kendini: “Ne dedim, ne yaptım/ Nasıl davrandım/ Düştü peşime izledim/ Sanki ben ve bendim/ Önümsıra, arkamsıra/ Dehlizinde kendimin

O mu öndeydi, ben mi?/ O dediğime bakmayın/ Ayırt etmek içindi/ Av mıydım, avcı mıydım?/ Tuhaf ama ben ve ben/ Hem kaçtım, hem kovaladım

Hangisiydim acaba?/ Önüm sıra kaçan mı?/ Kovalayan mı ardımdan?/ İki kadınla,/ İki çocuk arasında/ Koştum iki ayrı acıya

Çekip tetiği sonunda/ Kendimi vurdum./ Ne av var artık, ne avcı/ Sadece küf kokusu/ Dehlizinde kayboldum…”

* * * * *

Nihayet ‘Bir Gün Ölürüm’ de özetlemişti hemen her şeyi: “Ben derim ki:/ Ömrüm, ömrüm/ Mumlar neden eriyip sönerler de,/ Tersine doğru yanmazlar/ Uzayarak yeniden?/ Ve insan doğmak ister mi/ Bir daha, ölmek için!”

* * * * *

O; Sivas 93’te Madımak yangınıyla tutuşan şairdi…

Ya da “Metin Altıok bu dünyaya bir hayret bırakıp gitti, Sivas’tan”[2] denilendi…

Veya Kızı Zeynep’e yazdığı mektuplarda, “Aydın muhalif olmalı” vurgusuyla ekleyendi: “Bu ülkede iktidarlar aydınını sevmiyor, muhalifine ise tahammülü yok. Bir düzen ve siyasi ideoloji yerleştirilmeye çalışılıyor: Karşı çıkan susturulur…”

* * * * *

Kızı Zeynep Altıok Akatlı’nın anlattığı “O An” şöyleydi:

“2 Temmuz 1993 günü babamın Sivas’a gittiğini bilmiyordum. Babam Güneydoğu’da öğretmenlik yaptığı yıllar boyunca hasretini çektiği, benim de doğup büyüdüğüm Ankara’da, bense artık İstanbul’da yaşıyordum. Bir iki günlüğüne gittiği kültür şenliğini bana haber verme gereğini bile duymamış, o kadar doğal. Katıldığı sayısız festival, şenlik, panelden biri daha… Öyle olmadı!

Yobaz bir güruhun saldırısını akşam saatlerinde isimler haberlere düşmeye başladığında öğrendim. Büyük bir karanlığa düştüm. Dipsiz kör bir karanlık. Hiç haber alamadan saatlerce bulabildiğiniz numaraları aramak. İz sürmek. Zifiri karanlık ve ilk kez girdiğiniz bir odada duvarları yoklayarak yön bulmaya çalışmak. Babamı bulduk, sevinemedik bile, büyük kötülük canlarımızı, çocuklarımızı almıştı. Babamın bilinci kapalıydı. 1 hafta her gün, her saat başı arandım. ‘Yaşıyor mu?’ sorusunu haber atlamamak için bana yöneltmeyi uygun bulan basın mensupları çok değil 1 yıl sonra birer birer yok oldular. 20 yıldır sadece her 1 Temmuz günü telefonum sayısız kez çalar.

Tarifi dahi imkânsız bir kötülüğün ardından sadece bir gün akla gelip hissettiklerimi anlatmaya, ses duyurmaya çalışırım.

Sürdürülebilir karanlık nasıl tarif edilebilir ki? Ben de beceremem. Ama denerim. 20 yıldır elbet çok mutlu günlerim oldu. Bu mutlu günlerin dahi hesabını sormaya cüret edenlerle de karşılaştım. Ensemden kötülüğün soğuk nefesi, kalbimden o karanlık hiç eksik olmadı…”

* * * * *

Unutmayın: Sivas’ta yaktılar “Ankâ olan”[3] Metin Altıok’u ve “Şiir umuttur, ışıktır”[4] Onun sayesinde hâlâ…

5 Mayıs 2015 12:32:06, Ankara.

N O T L A R

[*] Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, No:3, Haziran-Temmuz 2015…

[1] “Ölümsüz şiirler.”

[2] Mehmet Said Aydın, “Kırmızı Gül Giderayak Sende”, Evrensel Pazar, 27 Temmuz 2014, s.3.

[3] Metin Celal, “Metin Altıok ‘Ankâ’ Olmuş”, Cumhuriyet, 6 Ağustos 2014, s.15.

[4] Zeynep Oral, “Şiirsiz Kalmayın!”, Cumhuriyet, 20 Mart 2015, s.19.

7 HAZİRAN 2015 SEÇİMLERİ’NE DAİR -GEREKÇELİ- TAVRIMIZ

0 158Ankara (10-04-2015) SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

“Hakikâtin yalan,

yalanın da hakikât gibi

göründüğü bir

dönemeçteyiz şimdi!”[1]

Pablo Picasso’nun, “Kimsen, öyle kal”; Oscar Wilde’ın, “İnsanın rüyaları büyük olmalı ki, hiç gözden kaybolmasın,” uyarılarını hiç ama hiç unutmayanlardanız ve de burjuva patentli “temsili demokrasi” yalanını ve dolayısıyla da “seçimleri”ni gereğinden fazla önemsemeyiz.

Bu nedenle de, “… ‘Seçimler de neymiş, önemli olan sokaktaki devrimci mücadeledir’ türünden ergen solcu ezberleriyle bir şey söylediğini zannedenlere,”[2] ayar veren Vedat İlbeyoğlu’na “ergen” değil, yaşayarak öğrenenlerden yani Ahmet Gayretli gibilerin ekolünden olduğumuzu belirtmekle yetinelim![3]

“Temsili demokrasi”yi, onda olmayan faziletleri arayan liberal bir şaşkınlıkla abartmanın, sokağın önüne koymanın gülünç bir aymazlık olduğunu vurgularken; Latin Amerikalı bir gerilla önderine ait, “Sözcükler böler, eylem birleştirir,” deyişinin altını çizmeden geçmeyelim…

Evet, bizi sokak birleştirir; sandık değil! Yüzü sokağa dönük eylemin en etkili tutkal işlevi gördüğünü, örnek olma gücü taşıyan bir pratik adımın, sayfalarca propaganda sözünden çok daha devrimcileştirici olduğunu tarihten de biliyoruz. Bilmeyenlere, bilmezden gelenlere de söylenecek sözümüz yok!

Kimilerine “anlaşılmaz” gelse de, “Seçimlerde ne yapmalı”ya, “Öncelikle ne yapılmamalı” üzerinden yanıt aramaktan yanayız,[4] bunu çok önemli buluyoruz; hem de “Sosyalist kimlikle olamazsınız. Dindar Kürtlerin oyları niye AKP’e gidiyor bunu iyi anlayın,” diye haykıran Altan Tan’ın HDP’ye yönelik uyarıları bir çok şeyi biçimlendirirken…[5]

Hayır; “HDP önemsizdir” falan demiyoruz; HDP’nin soru(n)lardan malûl olduğunun altını çiziyoruz yalnızca…

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, “HDP’nin barajı aşması Türkiye’nin istikrarına vurulan darbedir,”[6] kaygısı anlaşılabilir bir realitedir. Bu imkânı “es” geçenlerden değiliz. Hatta bir hayli de önemsiyoruz.

Ancak HDP’ye atfettiğimiz önemi, pragmatizme kurban etmiyoruz, etmek istemiyoruz!

“Nasıl” mı?

HDP eski Eşbaşkanı Sebahat Tuncel’in, “Gezi’den bize yeni bir siyaset zemini çıktı. Türkiye adalet, eşitlik, demokrasi istiyor. Bunu kimin örgütleyeceği sorunu vardı. Biz HDP olarak bunu örgütlemeye adayız. Beyaz Türkler de bize oy verecek çünkü gerçek seküler parti biz olacağız,”[7] ifadesindeki üzere…

“Beyaz Türkler’den oy almak için” seküler parti olunmaz; HDP ya sekülerdir ya da değildir; ilkeler ve duruşlar pragmatik “gerekçeler”le konumlandırılamaz, konumlandırılmamalıdır…

Evet “De principiis non est disputandum/ Prensipler tartışılmaz,” diyen bu tutumuzu “Tavır ‘duruş’ oldu, siyaset kimlik gösterme,”[8] basitliğiyle mahkûm etmeye kalkan ‘Birikim’ci Ümit Kıvanç’tan bizi anlamasını hiç mi hiç beklemedik…

Bizim hep bir duruşumuz/ tavrımız oldu; “göstermek” için falan değil, sadece 11. Tez’deki üzere eylemek için!

Yeri gelmişken; George Orwell’in, “Liberal, güce tapan bir güçsüzdür,” saptamasının altını çizerek belirtelim: Biz ne radikal demokrat, ne liberal, ne de şu buyuz…

“Yüksel(til)en değer(sizlik)lere”, “zamanın ruh(suzluğ)u”na, “es(tiril)en rüzgârlar”a boyun eğip, teslim olmayız.

Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, biz komünistiz!

Ve “Cornelius Costoriadis’in de dediği gibi, ‘Demokratik bir toplum demek, her bir yurttaşın yönetme ve yönetilme yeteneğine sahip olması’ demektir. Demokrasinin önkoşulu, topumun her bireyinin yurttaş olmasını, yurttaş davranışı ortaya koymasını, haklarının ve ödevlerinin bilincinde olmasını gerektirir. Ve ikincisi, demokrasi pratiği sadece temsilden ibaret değildir. Temsil de dahil, yerine göre kamusal görevlere getirilecek olanların kura ile belirlenmesi, rotasyon esası, doğrudan demokrasi, halk tartışma meclisleri, ön referandum ve referandumdan oluşan bir yelpaze pratiğine dayanması gerekir,”[9] diyenlerdeniz!

Bu duruşumuz/ tavrımız, yine kimilerince “sol lafazanlık”, “topyekûn devrimcilik”le falan “suçlanmaya” kalkışılsa da, biz hâlâ ısrarla “Bazı insanlar her şeyi olduğu gibi görür ve ‘Neden’ diye sorarlar. Bense her şeyi asla olmadığı biçimde hayal eder ve ‘Neden olmasın’ diye sorarım,” diyen George Bernard Shaw’ın sözlerini telaffuz ederiz ikircimsizce…

Çünkü Karl Marx’ın, 1850’deki Komünist Lig üyelerine seslenişine büyük önem atfederiz: “Seçilme ihtimalleri olmadığında dahi işçiler, bağımsızlıklarını muhafaza edebilmek, güçlerini tartabilmek ve kamuoyunun önünde kendi devrimci tutum ve parti görüşlerini açıklayabilmek için kendi adaylarını öne sürmelidirler. Bu tür durumlarda demokratların, böyle yaparlarsa demokratik güçleri bölecekleri ve gericilerin kazanmasına olanak yaratacakları türünden argümanlarına kulak asmamaları gerekir. Bu tür önermelerin nihai amacı, proletaryayı yanıltmaktır. Proleter partisinin böylesi bir bağımsız tutumla elde edeceği kazanç, kimi gericilerin temsili organlarında elde edeceği şu ya da bu ilerlemeden kesinlikle daha önemlidir.”

Tam da bunun için “Bir zamanlar olduğumuz kişi miyiz hâlâ?” sorusu eşliğinde Prof. Dr. Korkurt Boratav’ın, “Türkiye sosyalizminin kendi mazisine dönmesi lazım,”[10] saptamasına hayati bir önem atfederken; Ragıp Zarakolu kardeşimizin, “HDP Türkiye solunun son şansı”[11] önermesine ise kesinlikle katılmayız.

“Son şans” söylenceleri tehlikeli bir umutsuzluğun ifadesiyken; Melih Pekdemir’in, “HDP’nin arkasına dizilenler ‘yeni anayasa’ muhtevasında sonuç itibarıyla Erdoğan ile Öcalan tarafından yapılan bir tercihe de oy vermiş sayılacak,”[12] kestirimi de bir o kadar “kara kehanet”tir…

Tehlikeli umutsuzlukları, “kara kehanet”leri bir kenara bırakarak hatırlatalım: i) Seçim neden mi yapılır? Halka demokrasiye katılıyormuş hissi vermek için. ii) Sadece istemek ve seçmek yetmiyor, yapmak gerekiyor. iii) İyi bir seçim yapmak, sadece hiçbir kötü seçenek mevcut değilken kolaydır. iv) Bir seçim yapmanız gerektiğinde; seçmemek de bir seçimdir. v) Hayatınız boyunca bir kurban olmak zorunda değilsiniz. Tam şu anda ne olduğunuz, geçmişteki seçimlerinizin bir sonucudur. Ne olacağınız ise bundan sonra yapacağınız seçimlere bağlıdır.

Sonra da Charlie Chaplin’in, “Sadece bir şey, bir şey olarak kalıyorum, o da palyaço. Bu beni herhangi bir politikacıdan daha yüksek bir düzleme yerleştirir”; Nicolas Gomez Davila’nın, “Devrim korkutucudur ama seçim kampanyaları da iğrençtir”; Charles Bukowski’nin, “Demokrasi ve diktatörlük arasındaki fark şudur: Demokraside önce oy verir sonra emirler alırsınız. Diktatörlükte oy vermekle zaman kaybetmezsiniz”; Che Guevara’nın, “İnsan devrimde ya kazanır ya da ölür, eğer bu gerçek bir devrimse,” saptamalarının altını çizerek ekleyelim:

2015 Milletvekili Genel Seçimleri’nde, oyumuzu radikal demokrat HDP şahsında, “Mutatis mutandis/ Değiştirilmesi gerekeni değiştirmek” için egemen gericiliğe gem vuracak konjonktüre vereceğiz.

Ne HDP’ye dair ne büyük beklentilerimiz ne de seçimlerle olağanüstü değişim umudumuz söz konusu değil.

“Masalsı temsiliyet oyunlarıyla işimiz yok,”[13] derken; HDP’nin beyaz atlı prens/ prenses olduğu kanısında da değiliz.

Herkesin malûmu olan “gidişatı” yerle yeksan edeceğini de düşünmüyoruz.

Demiştik, tekrarlayalım: “Sandık siyaseti mi?”, “sokak siyaseti mi?” seçeneklerinden, tartışmasız olarak “sokak siyaseti” tarafındayız. Bize göre sandık, sokağın önünde değil, gerisinde yer almalıdır. Yani önemini, ancak sokağın şekillendirdiği bir bağlam içinde kazanır…

Kararı, her zamanki gibi sokak(lar) verecek.

Çünkü coğrafyamız, 7 Haziran 2015 öncesinde de sonrasında da önemli siyasi gelişmelere sahne oluyor ve olacakken; kartlar yeniden karılacak, her şey yeniden biçimlenecektir.

Bu bağlamda duruşumuza/ tavrımıza mündemiç hiçbir şeyi sandıkla sınırlamaksızın, onu aşan bir yerden tarif ederek, pozisyon almalıyız.

Hayır, seçimlerin mücadele için elverişli zemin olduğunu “es” geçmiyoruz. Ancak seçimlerin, mücadele alanlarından sadece birisi olduğunu ve seçimlerdeki duruş ve tavrın da sandıktan, parlamenter pazarlık ve sayısından ibaret olmadığına dikkat çekiyoruz.

Çünkü seçim dönemlerinde, burjuva siyasetle alternatif siyasetin araç ve tercihlerde birbirine yakınlaşıp, yer yer iç içe geçerken; bağımsız duruşunu korumak, çok önemli ve hatta “olmazsa olmaz”dır!

HDP (YA DA KONGRE PARTİSİ) NEDİR?

Bir zamanlar ‘Kongre’ diye de anılan HDP’yi, (Syriza gibi) ne küçümsüyor ne de abartıyoruz.

“Abartı” dedik; işte Veysi Sarısözen’den bir örnek: “Demokrasi dünyamızın ‘Fetret Devri’ 14-15 Ekim 2011 tarihlerinde yapılan Kongre ile sona erdi… Kongre kapitalizme karşı mücadele edecektir. Kongre ‘sosyalist’ midir? Bu soru eskimiştir. ‘Eveti ve hayırı’ olmayan eski bir sorudur. Kongre sosyalizme kapalı değildir, anti-kapitalisttir, yani kapitalizme ‘kapalıdır.’ Ama sosyalist olmayanlara ‘açıktır.’ Kongre ‘sosyalist’ etiketiyle küçülürse sosyalizmden uzaklaşır, etiketsiz yürüdükçe sosyalizme yaklaşır.”[14]

Sarısözen’in tarifi, “Deve mi kuş mu” sorusuna postmodern (ya da radikal demokrat) “Devekuşu” yanıtını veriyor…

“Küçümseme” dedik; işte, “HDP’ye karşı sınıf savaşı mı veriyorsunuz?”[15] sorusuyla Özgür Babaoğulları örneği…

Bu absürd soruya (tabii soru denilebilirse!), “Hiçbir şey sınıf savaşı gerçeğinden azade değil,” vurgusuyla “Hayır” yanıtını verelim ve ekleyelim şu satırlar bizim değil, “Marksizm veya sosyalizm gerçekten bir devrim yapmak ve devrimci olmak istiyorsa, bir din olmak zorundadır,”[16] diye buyuran bir HDP akıldanesinindir; oysa bakın yakın zaman öncesine dek neler diyordu?

“HDK ve HDP kongreleri yapılacak… Ne yazık ki, alametler bu beklentilerin büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanacağını gösteriyor. Âlâmetler öncekilerden farklı bir sonucu vaat etmiyor… Bütün Kongreler aslında başka yerlerde yapılmış Kongrelerin medyatik mizansenleri olmaktan öteye gitmedi. HDK ve HDP kongrelerinin Diyanetin camilerinden farkı yoktur.”[17]

“HDK ve HDP’nin Kongreleri… medyatik mizansen kongreler olacaktır. Gerçek kongreler birileri tarafından bir yerlerde yapılmış ve kararlar alınmıştır. Bu kongreler o bir yerlerde birilerinin yaptığı kongrelerde alınan kararların medyatik bir mizansenle oylandığı gösteriler olacaktır.

Bunu biz demiyoruz. Bizzat HDK ve HDP kendisi söylüyor. Daha önce Ertuğrul Kürkçü ve Demirtaş’ın beyanatlarında bunu kendi ağızlarıyla ifade ettiklerini; hatta önümüzdeki yıllarda yapılacak birkaç kongrenin de böyle olacağını bizzat Kürkçü’nün ifadelerinden öğrenmiştik.”[18]

“Kongre öncesindeki yazılarda yapılan eleştiriler maalesef şu an da aynen geçerlidir ve öngörüler gerçekleşmiştir. Kongrelerin ikisi de önceden bir yerlerde alınmış kararların ilan edildiği birer mizansendi.”[19]

“HDP’nin kuruluşunda herşey yanlış ve çelişkili. Öyle ki bir noktada saçmalığa (grotesk) dönüşüyor.”[20]

Biz sadece aktarmış olalım!

Ancak belirtmeden geçmeyelim: Hüseyin Çakır’ın, “HDP’nin kurucu bileşeni sosyalistlerin dünya görüşleri, siyasi ve ideolojik duruşları eklektik bir muhalif tablo ortaya çıkartıyor… İnşallah bu kez tutar,”[21] notunu düştüğü, bir zamanlar ‘Kongre’ diye de anılan HDP,[22] farklı yorum ve niyetlere tabi heterojenlikten malûldür…[23]

Mesela SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan, “Biz aynı zamanda SDP olarak Kürt ve Türk halklarının mücadele birliğini üstlenmesi nedeniyle bu Çatı Partisi fikriyatına önem arz ediyoruz. Kongre ya da Çatı Partisi şu anda bizim için tali tartışmalardır,”[24] derken; Toplumsal Özgürlük Parti Girişimi (TÖPG) de “Kongre’ye cephe olarak bakıyoruz,”[25] diye ekliyor.

Dönemin BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü de Kongre sürecinde, Çatı Partisi kurmak gibi dertlerinin olmadığı gibi, böyle bir ismi kullanmanın da artık doğru olmadığının altını çiziyordu![26]

“Hangisi doğru?” derseniz, yanıtı Hüseyin Ali’nin, , “HDP radikal demokratların çatısıdır.”[27] “HDP, tek bir kimliğin partisi olamaz, olmamalıdır. Türkiye’de radikal demokratikleşmeyi hedefleyen tüm toplumsal kesimlerin, siyasal görüşlerin çatı partisi olmalıdır,”[28] formülasyonundadır.[29]

Ayrıca Sezai Temelli’nin, “Politik anomaliye karşı HDP”[30] tanımı ile Cengiz Baysoy’un postmodern, “HDP, dördüncü sol dalgadır; modernizm ve post-modernizmin eleştirisi ve demokratik modernite olarak alter-modernitedir; ‘sol bakış açısı’nı burjuva egemenlik teorisinden çıkartan komünalist demokrasinin devrimci çıkışıdır. HDP, Zapatistalar’dan, Seattle, Occupy, Mezopotamya ve Rojava’dan, Gezi’den gelen dördüncü sol dalganın yeryüzü kardeşidir. Bu bağlamda HDP komünalist demokrasi bağlamında temsillerin, sınıfların ittifakı, cephesi değil, farkların elbirliği ve ortak olanıdır. HDP çokluktur,”[31] tarifi de “es” geçilmemelidir!

İstanbul Milletvekili Levent Tüzel, “Kongre programında sosyalizm vurgusu olmasa da aslında bütün olarak bakıldığında toplumcu bir anlayışı göreceksiniz,”[33] maruzatıyla “gerekçe”lendirdiği HDP için “Oldukça ileri/ radikal/ sol demokrat bir programa sahip” vurgusuyla da Murat Paker dilinin altındaki baklayı şöyle çıkarıyor:

“HDP programı, dünyada ve Türkiye’de iflas ettiği çoktan tescillenmiş olan geleneksel sosyalist paradigmanın dışında, sınıf indirgemeciliği yapmayan ama sınıftan da kaçmayan, toplumsal eşitsizliklerin çoğulluğunun ve her bir eşitsizlik alanının görece özerkliğinin farkında, kimlik dayatmacı olmayan, bütün sosyal kimliklerin eşdeğerliliğini varsayan, devrim-sonrasına-erteleyici değil bugünden-kurucu radikal demokrat bir programdır.”[33]

Ama bu kadar da değil; “HDP’nin asıl işlevi Kürdistan kesiminde zaten var olan politik dinamiği mümkün mertebe Türkiye’ye de (resmi dille Batı’ya) taşımaktı,”[34] diye ekler Yalçın Yusufoğlu!

HDP’ye mesajında Abdullah Öcalan’ın, “1971 devrimciliği devlete isyan devrimciliğidir. 40 yıldan sonra artık devletle müzakere önemlidir. Zira devrimci mücadele ancak nitelikli bir müzakere süreciyle kalıcı bir insanlık kazanımına dönüşebilir. Bu itibarla hep omuzlarımda hissettiğim bu tarihsel emaneti yeni bir anlayışla sizlerin üstlenmesi ve yükseklere taşıması dileğiyle kongremizi kutluyor devrimci selamlarımı iletiyorum,”[35] vurgusu unutulmadan; “Öcalan’ın HDP ısrarına paralel, projenin savunusuna ilişkin PKK ve BDP’ye yakın kaynaklardan, Türkiye’deki demokratik muhalefetin örgütlenmesi yükünün de Kürtlerin ‘omuzuna bindiği’, binmesi gerektiği yönünde açıklamalar geliyor.

“Açıklamalar, ‘HDP bir Öcalan projesidir ve projenin özü, değişim ve demokratikleşmeyi sağlayacak öz dinamikleri açığa çıkararak örgütlü kılmak; Türkiye solu ve demokratik güçlerine toplumcu, mücadeleci kimliği geri kazandırmaktır,’ diyen Günay Aslan ve ‘Türkiye halklarının demokratik özünü örgütleme ve siyasal güce kavuşturma yükü de yine Kürtlerin omuzuna binmiş durumda’ diyen Baki Gül’ün açıklamalarıyla sınırlı değil. Türkiye demokratik muhalefetinin örgütlenmesi ve Ankara’nın demokratikleşmesi yükünün de Kürtlerin omuzunda olduğu yönünde başka açıklamalara da rastlıyoruz! Yani ‘Kürtleri örgütledik ama özgürlük ve demokrasi için Türkiye halkının da örgütlenmesi gerekiyor ki Türkiye sosyalist hareketi bunu başaramadı, orayı da biz örgütleyelim’ deniliyor”ken;[36] Murat Aksoy da uyarıyor:[37] “HDP Kürtleri Türkiyelileşmiyor, Türk solunu ‘Kürtleşiyor’!”[38]

Hatırlayın: “HDP’nin bizatihi kendisinin bir Öcalan projesi olarak pratik örgütlenme imkânı bulması, herkesin malumuyken hâlâ eski argümanları dayatmanın imkânı kalmadı,”[39] diyen Ayhan Bilgen’dir…

Gerçekten de “Marks, Lenin ve Mao kapitalizmle boğuşurken samimiydiler. Hatta kapitalizme karşı sosyalizmi kurduklarına da inançları tamdı. Fakat çok geçmeden ortaya çıkan sonuç, kurdukları yapının kapitalizmden pek farklı olmadığını gösterdi,”[40] diyen Abdullah Öcalan’ın görüşlerine ilişkin olarak Fidan Nurhaq’ın, “İnsanlık devriminin zirvesi Apocu kültür,”[41] notunu düştüğü; Cemil Bayık’ın da, “Önder APO’nun ikinci doğuşu, Hz. Musa ve Hz. Muhammed’e benzemektedir… Önderliğin ülkeye dönüşü, Hz. Muhammed’in Medine’ye hicreti gibidir,”[42] dediği tabloda Demir Çelik’in HDP için düştüğü şu not önemlidir:

“Sayın Öcalan’ın ve KCK Başkanlık konseyinin HDP örgütlenmesine stratejik yaklaşılması gerektiği açıklamaları bir kısım direnç noktalarını aşmışsa da hâlâ bu strateji yeterince anlaşılmış değildir. Öncellikle stratejinin kendisini doğru okumak gerekiyor. Söz konusu strateji devlet dışılığına, iktidar dışılığına dayanmaktadır. Toplumun çoklu kültürünü ve çoklu kimliğini esas almaktadır. Çokluk içinde birlik ilkesi temelinde parça ile bütünün karşılıklı bağımlılığını esas almaktadır… Günümüz küreselleşmesinin açığa çıkardığı yeni dinamikler ve siyasal perspektifler yerel özgünlüklere dayalı özerk siyasal yapılanmalara fırsat vermektedir. Dört ayrı devletçi sistemin işgali altında bulunan Kürdistan’ın demokratik siyaseti; demokratik ulus esasına dayalı toplumun sivil demokratik konfederal örgütlülüğü üzerinden yürütülecek olan siyasettir.”[43]

O hâlde şimdi bir kere daha İsmail Cem Özkan’ın, “HDP parti olmayan parti olarak kurulmuş bir ittifaklar birliğidir,”[44] saptamasının altını çizerek; dönemin BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Halkların Demokratik Partisi bütün Türkiye genelinde alternatif bir ana muhalefet olması için kurulmuş bir platform,”[45] diye tanımladığı HDP’nin -SYKP Eş Başkanı Tuncay Yılmaz’ın rezervine karşın![46]– dönemin BDP Hakkâri milletvekili Adil Zozani’nin, “HDK, ‘Üçüncü yol vardır’ deme iddiasıdır”;[47] Ufuk Uras’ın, “HDP’nin sadece Kürt siyasi hareketi ve sosyalistlerle sınırlı olduğu algılamasının gerçek dışı olduğu kısa bir süre içinde fark edilecektir. Özellikle Demokratik İslâm Konferansı bu yönelime derinlik kazandıracak ve giderek mütedeyyin yurttaşlarımızdan sosyal demokratlara, Alevîlerden, azınlıklara, Can Yücel’in dediği gibi ‘Başka türlü bir şey benim istediğim’ arayışının ve geleneksel siyasetten kopuşun açık adresi olacağız. Siyasetin gökkuşağını hep beraber yaratacağız. Yeni Türkiye’nin tek başına eski Türkiye üzerinden inşa edilemeyeceğini de görüyoruz. O yüzden bu bir tür sadece toplumu değil, kendimizi de dönüştürme ve değiştirme süreci olacaktır,”[48] dedikleri “radikal demokrasi” denilen “şey” olduğu unutulmamalıdır!

“RADİKAL DEMOKRASİ” PARANTEZİ!

Tekrarlıyorum; biz radikal demokrat değiliz; aslî soru(n)lardan birisi buyken; Sebatullah Tekin, “Yeni bir paradigmanın inşası”[49] için önerdiği; Ercan Jan Aktaş’ın, “Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe 1980’li yılların başında özellikle de muhafazakâr liberalizme karşı geliştirdikleri politik açılımı ‘radikal demokrasi’ olarak kavramlaştırdılar. HDP’nin programının kavramsal karşılığı ‘radikal demokrasi’dir,”[50] dediği “şey” bizim yolumuz değildir.

Çünkü Ernesto Laclau’ya göre, ‘Sınıf mücadelesi, kimlik siyasetinin yalnızca bir türüdür, içinde yaşadığımız dünyada giderek daha da önemsiz hâle gelen bir türü. Solun ana görevi, eşdeğerlilik halkalarının kurulmasını olanaklı kılacak evrensellik öğesini sağlayan diller kurmaktır. Diğer bir ifadeyle solun önemli görevlerinden biri varolan sosyal siyasal hareketler arasında ortak bir temel arayıp bulmasıdır.

Çünkü özgürleşme topluma seslenen bir evrensel söylem ile tikel grupları reddetmeye yönelik değil, aksine tikellikler arasında kurulan iletişim ve etkileşime bağlı olarak ortaya çıkar. Toplum, tikelci gruplar ve talepler çoğulluğudur. Bunu yeterince kavrayamayan sol artık stratejik düşünmeyi bırakmıştır.

Dolayısıyla sol önemli bir kriz yaşamaktadır. Artık genişleme gücü olmayan ve yeni bir paradigma üretemeyen sol, savunmaya çekilmiştir. Bu durumda (…) yeni bir toplumsal tahayyül inşa edilmeden, sol dirilemez.

Diğer bir ifadeyle son on yılların çoğalan tikelliklerinden, onlara karşı değil, onlardan inşa edilmiş geniş bir evrensel söylem yaratamazsa, solun geleceği olamaz!’[51]

Bizim bu postmodern zırvayı kabullenmemiz mümkün ve muhtemel değildir!

Mümkün ve muhtemel değildir, çünkü radikal demokrasinin, devrimci Marksizm’in kapitalist sistem karşısında dile getirdiği -ve günümüz dünyasında her zamankinden daha yakıcı bir geçerliliği olan- “Peki, ya mülkiyet ilişkileri nasıl olacak?” sorusu karşısında net, anlaşılabilir bir yanıtı yoktur. Yoktur, çünkü o, bu soruya mündemiç olan “sınıf(lar)” meselesini çoktan “geçersiz/modası geçmiş” ilan etmiştir!

HDP’YE İTİRAZ VE UYARILAR

Her ne kadar Xwe Metin Ayçiçek, “Savrulun! HDP Geliyor!”;[52] Filiz Koçali, “HDP, Türkiye’nin en çok konuşulan, en çok umut bağlanan partisi oldu. Çözüm ve barış bekleyen milyonlar gözünü HDP’ye dikti”;[53] Erol Katırcıoğlu, “HDP gerçek solun ve gerçek demokrasinin en önemli partisi olacak”;[54] Kemal Atakan, “Türkiye devrimci hareketinin en büyük sorunu politikaya müdahil olamamaktır. Bu gerçeklik de devrimci hareketi oluşturan güç ve bileşenlerin devrimcilik adı altında yürüttükleri yanlış politikalardan kaynaklanmaktadır… HDP’nin ‘Yeni Yaşam Çağrısı’ tam da bu konular temelinde yığınlara umut veren bir çağrıdır,”[55] deseler de verili hâliyle radikal demokrat HDP, birçok itiraz ve uyarıya maruz kalmaktadır.

Mesela Sinan Çiftyürek, “HDP; Diyarbakır’da Sinn Fein, Ankara’da Syriza işlevini üstlenemez,”[56] uyarısını dillendirirken; Devrimci İşçi Partisi (DİP) Genel Başkanı Sungur Savran, “Kongre/Parti”yi “Sol iltihak projesi”[57] diye formüle ediyor.

‘Devrimci Hareket’ de HDP için, “Ortaklaşma anlamlı, süreç yanlış,”[58] notunu düşerken; devamla İnayet Aksu, “Zira HDP, devrimci Kürdistan Özgürlük Hareketinin sol-liberal bölüğü olarak işlevlenmişti. HDP’nin “Türkiyelileşmek” olarak ifade ettiği politik iddia da esasen Kürdistan Hareketi’nin Türkiye tarafındaki sol-liberal toprağın canlandırılması, bununla da yetinilmeyip bu toprağın “ilhak” edilmesi girişimiydi. Kürdistan Özgürlük Hareketinin “ilhak” eyleminde kayda değer adımlar attığı gözlenmektedir”;[59] Kemal Erdem de, “Her şeyden önce belirlenmesi ve altının önemle çizilmesi gereken nokta, HDP’nin bir devrim değil reform partisi olduğudur… Bu noktada HDP Türkiye’nin burjuva-demokratik dönüşümünü öngören bir liberal parti görünümündedir,”[60] diyorlar.

Bu kadar da değil; Yunus Öztürk kanaatini, “Bir parti olarak HDP’yi kurmaktaki acelecilik, seçimlere yetiştirme telaşıdır… HDP’nin kuruluşuyla Kongre girişimi esasen sona ermiştir. (…) Fakat bir kabuk olarak kalacaktır. Karşılığı olmayan, kupkuru bir kabuk,”[61] biçiminde ifade ederken; İsmail Cem Özkan da şunların altını çiziyor:

“HDP oluşturan politika mücadele ile oluşturulmuş ve değişerek bugüne gelmiştir. Onları aptal, akla ihtiyacı olan insanlar olarak da görmeyin, çünkü mücadele insanları daha da olgunlaştırmış, kime nasıl davranacağını bilecek kadar Kürt merkezli politikaları vardır. O odak noktasına göre tercihlerini belirliyorlar ve ona göre davranıyorlar.

Etnik kimlikli bir siyasi oluşumun sol, sosyalist vb diye etiketlemeye çalışmak sanırım siyaset tarihi içinde ayrı tartışma konusudur, fakat HDP kitle partisidir ve kitle partisi refleksini etnik duruşuna göre vermektedir. Diğer Kürt siyasi oluşumlar içinde merkez solu temsil ediyor diyebiliriz, çünkü bugün ülkemizde Kürt kimliğini merkezine almış tüm yapılar onlara göre kendilerini konumlandırmaktalar ve tanımlamaktalar.”[62]

Ancak bu tür eleştiriler, kimi HDP’lilerce “ciddiye alınmaz”ken; kimilerinin de “tepkileri”ne yol açabiliyor Ferhan Umruk’un işaret ettiği gibi:

“Sosyalist hareketin geleneğinde eleştiriye tahammülsüzlük olduğunu biliriz. Bu tahammülsüzlüğün bugün de olanca şiddetiyle devam ettiğini HDP’nin kuruluşuyla birlikte sorunlara yönelik politik ve örgütsel eleştirilere verilen cevapların üslubunda gördük.

Tabii eleştiriye karşı tahammülsüzlüğün vardığı sonuç ‘eleştiri yasağı’dır. Eleştiri yasağının gerekçesi de son derece inandırıcı bir biçimde sunulur. Nedir o: Parti düşmanlarının eline silah verilmemelidir…

Şimdi HDP süreci ile daha berrak olarak da ortaya çıkıyor ki bu tarz örgüt anlayışı, devrimci bir partinin üyelerinin yaratıcı ve irade sahibi devrimci bir kişiliğe sahip olmalarını engelleyen, onları pasifleştirip ancak talimatları yerine getiren edilgen kişilikler hâline dönüştürüyor.”[63]

O hâlde, “HDP’nin lokomotif gücü olarak sol olacak,” diyen Selahattin Demirtaş’a, tam bu noktada soralım: “Hangi sol?”

HANGİ SOL VEYA “İSLÂMÎ BİR SOL” MU?

“Hangi sol?” sorusu HDP için muhtelif yanıtlar içerirken; tüm yanıtlar açısından İslâmın yeri özeldir.

Yetvart Danzikyan’ın, “BDP’nin HDP’ye katılması, Diyarbakır’da yapılan Demokratik İslâm Kongresi derken siyasal Kürt hareketinin Türkiye’yi gerek coğrafi gerekse zihinsel yapılarıyla kapsayan yeni bir siyasetin peşinde olduğu anlaşılıyor,”[64] vurgusu bunun verisiyken; İslâmın “devrimci”liğine ve “devrimcileştirileceği”ne ilişkin ağırlıklı düşüncelerin merkezinde de, öznel tercih ve yanıtlar durur.

Mesela “Kapitalizm Allah’ın düşmanıdır. İnsanlığın, doğanın, yoksulun, açın, mahrumun düşmanıdır. Bu düşmanlık onun varlık nedenidir. Bizler çağın kalbini arıyoruz. Cenneti istiyoruz; sınırsız, sınıfsız bir adalet ve barış yurdu (darusselam) istiyoruz,” diyen ‘Antikapitalist Müslümanlar Manifestosu’nun “Antikapitalist Müslümanlar kapitalizme karşı oluşlarını itikadi bir temele dayandırır. Tevhid ilkesini hareketin merkezine alır ve Kur’an’dan aldığı ilhamla bu ilkeyi güçlü bir şekilde vurgular: ‘De ki, ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın resulüyüm. O Allah ki, göklerin ve yerin bütün mülkü O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur…’ (A’raf; 158) Allah’tan başka ilah, güç, otorite yoktur. Çünkü yerlerin ve göklerin bütün varlıkları ona aittir, mülkün tek sahibi O’dur,”[65] bölümünü “es” geçilir.

İlahiyatçı İhsan Eliaçık’a göre, “İslâm’ın devrimci bir tarafı vardır ekonomik ve politik duruşu soldur.” Ancak yine yazarın şu şartıyla: “Çağımızda sol dünyaya Allah, Müslüman dünyaya da ezilenlerin ve yoksulların sesi lazımdır.”[66]

Örnekleri çoğaltmak yerine; “… ‘Egemen ideoloji’ olarak İslâm nasıl bir şeydir, bunu merak eden ille Osmanlı tarihini incelemek zorunda değil, şimdi Tayyip Erdoğan’ın yaptıklarına bakarak da yeterli sonuç çıkabilir.”[67]

Burada durup altını çizelim: “Soru çok yalın: İslâm ile demokrasi bir arada varolabilir mi?

Suriye, İran, Irak, Cezayir, Tunus, Mısır sorunun yanıtının arandığı ve çoğu kez olumsuz yanıtlandığı ülkeler. Suudi Arabistan’da, Katar’da, Birleşik Arap Emirliklerinde ise zaten soruyu sormak bile mümkün değil.

‘Arap Baharı’nın, özellikle Mısır’daki askeri darbeden sonra ‘Arap karakışı’na dönüp dönmediği tartışılırken soru derinlemesine ele alınmayı gerektiriyor. Farklı görüşlerin sergilendiği canlı, yapıcı, karşı tarafı bitirici cevaplar aramak yerine İslâm ve demokrasinin bir arada varolabilmesinin koşulları var mı, yok mu; varsa ne, yoksa neden ekseninde ve derinliğinde yürümesi gereken bir tartışma…

Tartışma ucundan kıyısından Türkiye’nin de gündemine geldi.

17 Ağustos’ta ‘Hizb-u’t Tahrir’ adlı küçük, etkisiz, tabansız, radikal İslâmcı, hilafet ve şeriat savunucusu bir grup Cuma namazından çıkınca Fatih Camiinin avlusunda pankart açtı: Kahrolsun demokrasi!..

Önemsiz bulunabilirdi. Her yerde böylesi siyasal sapkınlar çıkar, denebilirdi. Ama o çevreleri iyi tanıyan ve konuyu önemseyen Ahmet Hakan, Hürriyet’te hatırlattı:

‘O gruba bakıp marjinal diyebiliriz. Ama iki gün önce Başbakan, demokrasinin sorgulanabileceğini açıkça telaffuz etti. O yüzden konu marjinal değil manidardır’ dedi.

Gerçekten de Mısır darbesine batının sessiz kalmasına çok öfkelenen Tayyip Erdoğan 14 Ağustos’ta Türkmenistan gezisine çıkarken, giderayak bir demeç patlattı: ‘… Böyle giderse demokrasi tüm dünyada sorgulanır ve bu Türkiye için de geçerlidir’,”[68] diyen Aydın Engin ekliyor:

“İslâm kadar Hıristiyanlık ve Museviliğin de demokrasi ile ilişkisi sorunlu”dur.[69]

Örneğin Kur’an’ın Yahudiler konusundaki dedikleri gibi: “Kur’an’da Ankebut (28-35), Araf (80-84), Hud (74-83) ve Şuara (160-174) surelerinde ‘kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşan’ Lut Kavmi için hiç de hoş ifadeler kullanılmaz. Ve Hilâl Kaplan’ın işaret ettiği gibi inanmış bir Müslüman’ın bu sureleri görmezden gelmesi mümkün değildir. Hâl böyleyken inanmış bir Müslüman’ın Tevbe (29, 30, 73), Bakara (62, 88, 89,100, 113), Maide (51, 64, 82), Nisa (41, 46, 160, 161) surelerinde Yahudiler için söylenen o ağır sözleri göz ardı ederek, Kaplan’ın deyimiyle ‘Batılı’ terimlerle düşünmesi ve Yahudilik-İsrail Devleti-Siyonizm arasındaki hassas ayrımları yapması kolay mı?

Olmadığını gösteren en az bir örnek hatırlıyorum: 15 Kasım 2003 tarihinde İstanbul’daki iki sinagoga silahlı saldırı düzenleyerek 23 kişinin ölümüne, 70’ten fazla kişinin yaralanmasına neden olanlardan Nurullah Kuncak’ın ailesi, Milliyet gazetesine ‘Evde büyük tepki olmadı. Çünkü Yahudilere yapılmıştı. Zaten Kur’an-ı Kerim’de ‘Yahudileri dost edinmeyin,’ diyor,”[70] vurgusundaki gibi Ayşe Hür’ün…

İslâm ve demokrasi (ile bağıntılı laiklik) tartışması “es” geçilmemeli ve unutulmamalı: Siyasal, radikal, dogmatik İslâmın, terörü de bir araç olarak kullanan temsilcisi El Kaide; bir evrensel model midir?

Suudi Arabistan’daki, Kuveyt’teki, siyasal İslâm; bir ailenin, otoriterliği de aşan bu totaliter yönetim biçimi bir evrensel model midir?

İran’daki siyasal İslâm; Şah’ın otoriter rejimine karşı demokratik bir başkaldırı olarak başlayıp, totaliter bir rejim olarak son bulan Humeyni rejimi, evrensel bir model kabul edilebilir mi?

Gazze’de bir direniş hareketi olarak dikkati çeken ve halkın oylarını da alan, katı bir şeriatçı rejim uygulayan Hamas deneyimi, siyasal İslâm için evrensel bir örnek midir?

Malezya; özerk bölgelerde seçim mekanizması ile iktidara gelen yönetimlerin uyguladıkları şeriat rejimleri, siyasal İslâm için bir evrensel model olabilir mi?

Ya Ortadoğu’daki ve Kuzey Afrika’daki ayaklanmalar ve yeni oluşumlar; Mısır, Irak, Suriye, Libya, Tunus, Yemen?

Ve son olarak coğrafyamız!

“Dinle, İslâm’la barışmak”tan, “mütedeyyin yurttaşları kapsamak”tan söz eden HDP, bunlara net yanıtlar vermeden/ veremeden, “Hangi sol” sorusu ile ittifaklar meselesinde net duruş sahibi olamaz!

BİRLİK/ İTTİFAK MESELESİ

Birlik/ ittifak, bir ihtiyacın ürünü olduğu kadar tanımlı olmakla da mükelleftir. Herkesi kesen, herkese uyan bir birlik/ ittifak mümkün olmadığı kadar; nafile bir çabadır da.

Birlik/ ittifak ihtiyaç ise, bunun yöntem ve araçlarıyla yaratılır. Çünkü mücadelenin olduğu yerde dayanışma eğilimi de olur. Yani birlik/ ittifak, soyut beklentilerin değil; somut ihtiyaç zemininin farklılık içindeki ortaklığıyla yaratılmazsa, hayatta hiçbir karşılığı, fonksiyonu olmaz, olamaz.

“Son on beş yıldır ‘yatırımını’ Kürt Özgürlük Hareketi ile ortak mücadeleye adamış sosyalist sol” konusunda Ecehan Balta, “Kürt özgürlük hareketi ve sosyalist hareket, ne kadro, ne birikim, ne de etki alanı açısından eşit değil,”[71] derken, şu gerçeğin altı çizilmeli: birlik/ ittifak, doğası gereği iltihak olamaz; karşılığı olan tarafların yan yana durmasıdır.

Çünkü “Kürt Hareketiyle Haziran İsyanı arasında bir rezonansın kurulamamasını ‘tarafların’ bir eksikliği ile izah etmeye çalışmak doğru değil… Artık içimize sindirmemiz gereken bazı gerçeklerimiz var. Bunlardan birincisi, Türkiye Devrimi Süreci ile Kürt Ulusal-Siyasal Süreci’nin birbiriyle ilişkili ancak birbirinden ayrı iki süreç olduğudur. Bu iki süreç birbirleriyle aynı anda yükselişe ve düşüşe geçmiyorlar; birini yükselten şeyler diğerini baskılayabiliyor; biri atağa kalktığında diğerinin ‘dengesini’ bozabiliyor. Haziran İsyanı’nda da böyle bir konjonktür yaşandı.”[72]

O hâlde birlik/ ittifak meselesini “iki süreç gerçeği”nden hareketle ve resmî ideolojiden kopma noktasında ele almakta büyük yarar vardır.

Resmî ideolojiden kopmak CHP’yi yerli yerine oturtmaktan bağımsız ele alınamazken; aralarında Eşber Yağmurdereli, Gün Zileli, Fikret Başkaya, Prof. Dr. Meryem Koray gibi isimlerin bulunduğu bir grup aydının, “AKP diktatörlüğüne ‘dur’ diyebilmek için HDP-CHP-Birleşik Haziran Hareketi’nin (BHH) birlikte hareket etmesi”ne yönelik talebi[73] karşılıksız dilek ve temenniler meyanındadır ve CHP’yi sosyalist hareket eklemleme girişiminden malûldür!

Tıpkı “CHP’nin sağı bırakıp sola yönelmesi gerekir,”[74] diyen ÖDP’nin Genel Başkanı Alper Taş’ın, “CHP, HDP ve sosyalistlerden oluşan bir ittifak”[75] önerisi ve “AKP’ye karşı geniş bir muhalefet hattı kurmalıyız… Bu iktidara karşı sosyalistler olarak, CHP’yi ve Kürt muhalefetini de içine alan bir muhalefet hattıyla mücadele edebiliriz… Biz CHP’yi hiç eleştirmiyoruz. Hedef almıyoruz. Çünkü şimdi asıl sorunumuz bu iktidar ve onun uygulamaları,”[76] sözleri gibi…

Tekrarda yarar var: Birlik/ ittifak ihtiyacının karşılanacağı tek yer -sandık falan değil!- sokaktır…

Çünkü yine Alper Taş’ın, AKP’nin hegemonyasının seçimlerle gerilemeyeceğini vurgusuyla, “Seçim her şey değil, yani her şey orda bitecek değil”ken;[77] “Sandığı değil sokağı önemsiyoruz” diyen ekliyor Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy ekliyor: “Devrimcilerin birliği devrimci eylemin birliğinden geçer. Bu nedenle mücadele içinde birliğe, birlikte mücadeleye evet diyoruz.”[78]

BHH KONUSU VE CHP “SOLU”

Mücella Yapıcı’nın, “Benim umudum HDK ve BHH birlikteliği”;[79] Gençay Gürsoy’ın, “BHH ile ortak hareket imkânı görüyorum,”[80] dedikleri BHH ile ittifak meselesine ilgili tarafların pek hassas davranmadığı kanısındayız.

Bunda, “Birleşik Haziran Hareketi Erdoğan ve AKP’ye nasıl hizmet ediyor?”[81] veya “BHH’nin Kürt ulusal hareketi ile bu aşamada bir ittifak içine girmesi düşünülemez”[82] diyen önyargılı tutarsızlıkların etkisi vardır kuşkusuz; ve unutulmamalıdır ki BHH’nin seçimlere yönelik açıklamasını BDP/ HDP bile saygıyla karşılarken (Cemil Bayık’ın ile Selahattin Demirtaş’ın açıklamalarındaki üzere), HDP’nin çeşitli bileşenlerinin BHH’yi bu kadar acımasız ve fütursuzca eleştirmesi anlaşılır olmaktan uzaktır.

Saldırganlıkta ifadesini bulan “ölçüsüz eleştiriler”le felaket tabloları çizip, “ya hep ya hiç” ikilemlerine müteallik tutumlar geliştirmek kesinlikle doğru/ devrimci değildir, olamaz da…

Aksine, böylesi bir sertlik CHP “solu”na yönelik olmalıdır!

Mesela Şubat 2013’de “CHP’den sol çıkarmak”ı[83] eleştirirken; Şubat 2015’de ‘Taraf’a verdiği röportajda CHP’ye oy isteyen Murat Belge’yi…[84]

CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba’nın Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, Haziran seçimlerinde CHP’yi destekleme kararı aldıklarını açıklayan TSİP Genel Başkanı Turgut Koçak ile DHP Genel Başkanı Celal Özcan’ı…[85]

Mart 2014’de, “CHP’ye içim kavrula kavrula vereceğim, ama olsun. Erdoğan ve Gökçek başımızdan ayrılsın, yeter,”[86] diyen Baskın Oran’ı eleştirin, karşı çıkın, itiraz edin…

Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu, “Bazı tuzu kuru rakı masası solcuları, ‘CHP solcu değil,’ der,”[87] demogojisine sarılsa da, Bülent Ecevit’in ifadesiyle, “CHP komünizme açılan bir kapı değil, açılabilecek kapıları, zora başvurmaksızın örten bir demokratik güçtür…”[88] Ecevit’ten bu yana, bu tutum değişmiş değildir.

“HDP’YE DESTEK”

O hâlde CHP’yi yerli yerine oturtmadan, AKP’ye karşı mücadele edilemeyeceğini unutmadan, HDP’yi destekle sınırlanmadan geleceğin önünü açma perspektifinden hareket etmeliyiz…

Bunu yaparken de…

“HDP’ye verilecek her oy, demokrasi ve diktatörlük arasında yol ayrımında olan Türkiye’deki otoriter demokrasinin geleceğini belirleyecek özgül ağırlığa sahiptir,”[89] liberal beklenti yanılsamalarına!

“HDP’nin seçim başarısı Kürt sorununun çözümünde temel etken olacaktır… Oy getirecek adaylar olmalı, bunlara oy vererek amaca ulaşmalıyız, denilmelidir… Herkes bir oy nasıl fazla kazanılır yaklaşımıyla hareket etmelidir.”[90] “HDP’nin seçim başarısına kilitlenmek temel kaygı olmalıdır,”[91] pragmatizmine!

“… ‘Ama’sız HDP’ye evet”[92] toptancılığına!

“… ‘Demokratik Ulus’ Meclis’e”[93] reel politikerliğine!

‘Hayır’ demekle mükellefiz…

HDP’nin barajı aşması tabii ki moral bir etki yaratır. Ancak AKP’nin her durumda verili hukuku da zorlayarak sürdürdüğü otoriterlikten totaliterliğe yönelen süreç, sadece sokakta, halkın yürüttüğü mücadeleyle yıkılacaktır. Yani ne olacaksa barikatlarda olacaktır…

Ya seçim mi? Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy’un ifadesiyle, “AKP’nin geriletilmesinin sandıktaki karşılığı, HDP’ye verilecek oylarla barajın geçilmesini sağlamaktır.”[94] Hepsi o kadar!

Tam da bunun için mücadeleyi yükseltecek konjonktürün önünü açmak için HDP’ye oy vereceğiz, diyoruz…

Ama bu, “ben radikal demokratım” diyen “HDP, devrimci demokratik bir muhalefet partisidir,”[95] demeyi gerektirmez…

Ya da, “HDP 1 Mayıs kutlamalarının Taksim’de gerçekleştirilmesi çağrısına ne diyor?” veya “31 Mayıs-1 Haziran Gezi protestolarına katılacak mı (tabii temsilî/simgesel bir katılım değil sözünü ettiğimiz)?” veya “24 Nisan’da Ermeni soykırımını mahkûm edecek mi?” sorularını sormamızı engellemez.

“Yasaklı Türkiye Komünist Partisi, ‘AKP iktidarını geriletmek için’ diyerek HDP’yi desteklediğini açıkladı. Doğru da yaptı, çünkü bu iktidarın geriletilmesi, burjuvazinin mevzi kaybetmesi anlamına gelir. Sınıf düşmanının kaybedeceği her mevzi, işçi sınıfı ve emekçiler için bir kazanımdır – bu kadar basit. Komünistler, demokrasicilik oyununu bozmak için, oylar HDP’ye diyor,”[96] söylenceleriyle HDP gerçeğini “soldan estetize etmek” çabasında da değiliz.

Ayrıca, “Abdullah Öcalan’dan adaylar için görüş alındı”ğı[97] unutulmadan;[98] Cuma Çiçek’in, “Kürt legal siyaseti, Türkiye ölçeğinde referans olabilecek farklılıkların kendisini ifade edebileceği ve yönetebileceği yerel, katılımcı, demokratik yapılanmaları ve karar süreçlerini inşa edebilmiş değil”;[99] Taner Akçam’ın, “HDP’nin, İmralı ve Kandil gerçeği nedeniyle parti içi demokrasi mekanizmasını işletememesi hem parti üyeleri hem de oy verecekler açısından ciddi bir handikap!”[100] uyarıları hafife alınmamalıdır.

KÜRTLER İLE YAN YANA

“Sol ile Kürt siyasi hareketinin ilişkileri ne olacak?” sorusuna ilişkin iki tutumdan söz edilebilir. İlki Kürt siyasi hareketiyle birlikte örgütlenmek gerektiğini düşünenler. İkincisi ise Kürt siyasi hareketine mutlaka destek olmak gerektiğini, hatta kimi durumlarda birlikte mücadele edilebileceğini; ancak sosyalistlerin kendi projelerine işçilerin emekçilerin mücadelelerine, “haklar mücadelesine” odaklanarak, bağımsız sınıf hareketlerini inşa etmek gerektiğini savunanlar.

Bu iki konumdan birisini “Kürt hareketine iltihak etmek”; ikincisini ise “Yan yana durmak” olarak tarif edebiliriz ki, biz ikinciden yanayız…

Evet, “Türkiye halklarının toplumsal sağlığı açısından Erdoğan tımarhaneye bile kapatılmalıdır denilebilir,”[101] diyen KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık gibi Kürtler ile yan yana olmak, elbette önemli ve gereklidir.

Bu noktada hiçbir soru(n) yok!

Esas mesele, “üçüncü yol”, “radikal demokrasi”, “demokratik sol”, vb’i söylemlerde somutlanan haldir.

Ara Erbil’in, “Türkiye’de türetilen bir savaşa karşı üçüncü yol argümanı var. Bu üçüncü yol argümanı, referandum döneminde AKP’nin yanıbaşında yer alan ‘Yetmez; ama evet’ ve ‘Evet!’ eğilimleri çerçevesinde, Kürt sorunu ve Türk Sorunu başlığında toplayabileceğimiz ulus devletin tüm kriz meselelerine barışçıl bir yaklaşımla çözüm bulunabileceği motivasyonu etrafında toplanıyor,”[102] diye tarif ettiği “üçüncü yol” söylemini kabullenmek, sürdürülemez kapitalizm gerçekliğinde mümkün değildir.

Abdullah Öcalan’ın, “Ben bu arada zaten yeni bir örgütlenme modeli geliştiriyorum, hazırlanıyorum, yoğunlaşmam bunun üzerinedir. Gündemimdedir. Önümüzdeki günlerde daha da pratikleştireceğim. Bu, yeni bir model olacak. İki ayağı olacak bunun. Bir taraftan Kürtlerin örgütlenmesi kendi içinde devam edecek ama diğer taraftan Türkiye’deki solun bütün kesimlerini, çevrecileri, feministleri, herkesi kapsayacak bir model olacak. Seçimden sonra bunun pratikleştirilmesine yönelik çalışmalarım olacak. Şimdiye kadar Türkiye’de devlet hep Sol’a tuzak kurmuştur, komplo yapmıştır.

Mustafa Suphiler olayı, Mahirler olayı da böyledir. Solun varlığı, bu tür yöntemlerle hep engellenmiştir. Devlet solun varlığının engellenmesinin bir hata olduğunu farketmiş gibidir. Tabii sol da bu oyunları boşa çıkaracak şekilde kendisini geliştirememiştir, güdük kalmıştır, yetersiz kalmıştır, toplumsallaşamamıştır. Özgüven eksikliği vardır. Eksiklikleri olsa da bu seçimlerle birlikte iyi bir başlangıç yapılmıştır. Fena olmamıştır. Geliştireceğim yeni modelle bütün bunları bütünleştireceğiz. Demokratik Sol diyorum buna. İleride bunu detaylandıracağım,”[103] belirlemelerine yaslanan “yenilenme iddiası” konusunda -HDP’de, “demokratik özerklik programı”nda somutlanırken- Sadık Varer’in uyarısı şöyle:

“Kanımca bu nedenle de, PKK’li Kürt hareketi ile kapitalizm belasından kurtulmadan barıştan söz etme lüksü olmayan devrimci (komünist) güçlerin organik ilişkisi bahsinde titizlenmek lazım.

Nereden bakarsanız bakın, kapitalist sömürüyü disipline eden devletle uzlaşma düşüncesine uzak duran devrimci güçlerle, benimsediği demokratik özerklik projesinin pratik karşılığını kurmak üzere aynı devletle uzlaşma arayışını sürdüren PKK’li Kürt hareketi ortak bir siyasi irade oluşturup ortak siyaset yapamaz.

Elbette, her durumda bağımsızlığını korumak zorunda olan emek dünyasının devrimcisi, halkların kardeşliği amacını anlamlı kılan halklar arası barış isteğini etkin bir şekilde ifade etmeye, kendi kaderini belirleme hakkını kullanmak isteyen Kürt ulusuna kuşaklar boyunca uygulanan baskıya, asimilasyona, sömürüye, aşağılamaya ve kıyımlara karşı mücadeleye devam etmelidir, fakat bunu yaparken, demokratik özerklik projesini merkeze alan PKK’li Kürt hareketi için doğal sayılan barış (ve uzlaşma) siyasetine dahil olmamalıdır.”[104]

Elbette Kürtler’in kaderini özgürce tayin hakkını sonuna dek savunma konusunda ikircime düşmeden ve kaçınılmaz -ve HDP’nin de bir olanağını oluşturduğu- birlik/ ittifak gerçeğine sırt dönmeden…

SORU(N) NEDİR?

Birlik/ ittifak, HDP’de de olabilir; ancak, soru(n)ları açıkça telaffuz edip, yerli yerine koyabilerek tabii…

Her ne kadar Cemil Bayık, “Türkiye tarihinde şimdiye kadar yaşanan seçimler sistem içi siyasi partilerin mücadelesi biçiminde geçmiştir. Türkiye İşçi Partisi’nden bu yana ilk defa sistem dışı bir parti ciddi bir biçimde sistem partilerine karşı seçim mücadelesi içine girecektir. Bu nedenle sistemin değişmesini isteyen herkes oylarını HDP’ye vermelidir,”[105] diyor olsa da ne TİP ne de HDP sistem dışı partiler değildir; sistem içi diye eleştirdiğimiz soru(n)lardan da bağışık değillerdir…

Örneğin AKP’nin milletvekili listesi Erdoğan tarafından gözden geçirilince itiraz edenler, HDP listeleri için de aynı eleştirel hassasiyeti açık açık dillendirebilmelidirler…

Yine örneğin CHP’yi “sağa açıldı, muhafazakârlara göz kırptı” diye topa tutanlar, HDP listelerindeki AKP, CHP eskileri ile parti disiplinini hiçe sayarak, “sosyalistleri fazlalık” addedenlere karşı da -“Bunlar Türkiye geçeğidir” genellemeleri dışında!- birkaç çift kelam edebilmeliler; değil mi?

Yeri gelmişken; “Türkiye sol hareketi de 1971 askeri rejiminden sosyalizm, demokrasi mücadelelerinden “kendi sağındaki güçlerden yardım ya da çözüm beklemek, vahim sonuçlar üretiyor” dersiyle çıkmıştı; bu ders üzerinden 1970’lerde yaratıcılığını geliştirmiş kitleselleşmişti. Önce 1980’lerde, sonra da AKP yükselirken bu ders tahtadan silindi. Bugün, geçmiş hataları tekrarlamamak, boş hayallere kapılmamak için bu dersi anımsamakta büyük yarar var,”[106] diyen Ergin Yıldızoğlu’nun önemli saptamasının altını çizip, hızla sıralarsak, Abdullah Öcalan’ın “71 devrimciliği devlete isyan devrimciliğiydi. 40 yıldan sonra devletle müzakere önemlidir. Zira devrimci mücadeleler ancak nitelikli müzakerelerle kalıcı insanlık barışına dönüşebilir,” vurgusuyla HDP Kongre’sine gönderdiği mesajda, öne çıkan cümle HDP’yi Türkiye İşçi Partisi’ne benzetmesi olmuştu.

Abdullah Öcalan şöyle diyordu: “BDP’ye dayatılan dar, bölgeci, milliyetçi suçlamayı boşa çıkarmak ve en önemlisi devrimci, demokratik sosyalist güçlerin pratik-politik-birleşik partisi HDP’yi TBMM’de grup kurma imkânına kavuşturduk. Unutmamak gerekir ki 1965’teki TİP hamlesinden sonraki en büyük politik çıkış olacaktır. İşçi ve emekçi hareketinin gelişimine katkı sunacaktır.”

Bu saptamalar kimilerini çok heyecanlandırdı. Bunlardan birisi de Murat Sabuncu’ydu ve şöyle diyordu: Hem konuşmacıların hem Öcalan’ın cümlelerinde HDP’yi sosyalist bir tabana oturtan yaklaşım dikkat çekiyor. İlk kongrede Divan’da yer alan Hüda Kaya gibi isimler de artık ön planda değiller. İzlenimim HDP ‘dindar kesimle mesafeyi’ açmış gözüküyor.”[107]

Murat Sabuncu’nun 2014’deki öngörülerini, HDP’nin 2015’deki milletvekili listesi tekzip etti!

Nazan Üstündağ’ın, “Elbette adaylar konusunda çeşitli dengeler göz edilecektir. Her ne kadar denge siyasetlerini ve meşhur aday arayışlarını beyhude bulanlardan da olsam, bu reflekslerden kurtulmak mümkün görünmüyor,”[108] vurgusuyla meşrulaştırmaya çalıştığı bu hâle ilişkin Mustafa Peköz de, “HDP’ye desteği, aday göstermeye indirgemek son derece tehlikeli ve yanlıştır,”[109] dese de; liste ve liste tercihleri bir partinin ne yapmak istediği ve neye yöneldiğinin somut verisidir; kim buna itiraz edebilir ki?

Sormadan edemeyeceğiz: Eski AKP’li Mustafa Zeydan’ın oğlu Abdullah Zeydan’ın, Hakkâri 3. sırada; AKP kurucusu Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, Mersin 1. sıradan; eski CHP’li Belediye Başkanı Celal Doğan ise G. Antep 1. sıradan aday gösterilmesi içinize sindi mi?

Ya da Hüda Kaya’nın, İstanbul 1. bölge 2. sıradan; eski Diyarbakır Müftüsü Nimetullah Erdoğmuş’un Diyarbakır 3. sıradan; eski RTÜK Üyesi Ahmet Yıldırım Muş’tan aday gösterilmesi; Safter Gaydalı ve Kamran İnan gibi isimlere akrabalığıyla tanınan Mahmut Celadet Gaydalı ile Bitlis’teki muhafazakâr oyları alabileceğinin düşünülmesi vb’leri sizin için savunulabilir şeyler midir?

Eskilerden bahsettik…

Celal Doğan, HDP’den kendisine milletvekilliği adaylık teklifi geldiğini açıkladı[110] ve “Üç gün önce İstanbul’da Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Sırrı Süreyya Önder ile bir yemek yedik. Bu yemekte HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın bilgisi dahilinde bana milletvekili adaylığı teklif ettiler. Ben de teklife prensip olarak ‘evet’ dedim. Şimdi onlar parti kurullarında bu kararı değerlendirecekler… CHP’nin benden bir talebi olmadı. Ben de bir talepte bulunmamıştım. Zaten vekil olmayı düşünmüyordum,”[111] dedi!

Dikkat edin: Celal Doğan HDP’ye değil, HDP Celal Doğan’a talip oldu…

Hatta HDP G. Antep İl Başkanı Mehmet Karayılan, “G. Antep yönetimi, seçim koordinasyonu ve aday başvuru alan komisyonlara Celal Doğan ismi gelmedi. Bizim şu anda G. Antep’teki yönetimde ve komisyonda bu konu gündemimizde değil. Genel merkezden de bu konuda bize bir açıklama gelmedi. Bu süreçte genel merkezimiz farklı kişilerle görüşebilir ama G. Antep’te şu anda Celal Doğan ismi gündemimizde yok,”[112] dediği hâlde böyle oldu bu…

Eskilerden bahsetmeye devam edelim…

“Ben Marksist ve Leninist birisi değilim. Daha çok liberal denebilecek bir düşünceye sahibim. Ama eğer siyasi yelpazede bir yer belirlemek icap ederse Avrupa tipi bir sosyal demokrat olmayı daha çok kendime yakıştırırım. Dolayısıyla bende bir paradigma değişikliği olmadı. Aslında 2011 seçimlerinde ben siyaseti noktalamıştım… Milletvekili olmak istemedim. Eş genel başkan Sayın Demirtaş’la yaptığımız görüşmede bir yerde bunun mecburiyetini ifade ettiler. Ben de bir süre düşündükten sonra faydam olacağı kanısıyla bir görev olarak kabullendim,”[113] diyen AKP kurucularından Dengir Mir Mehmet Fırat, “Adaylığınız ile ilgili, AKP ’den tepki aldınız mı?” sorusuna da şu yanıtı veriyor:

“HDP aday adayı olduktan sonra AKP ’den daha çok gizli tebrikler aldım. Caddede yürümekte zorlanmaya başladım. İnsanlar akın akın geliyor doğru yaptığımı söylüyorlar…”[114]

Belirtmeden geçmeyelim, AKP eskisi Dengir Mir Mehmet Fırat’a da HDP talip oldu; yoksa Dengir Mir Mehmet Fırat HDP’ye değil!

Ancak bir ara, HDP’nin son dönemdeki çalışmalarını takdir ettiği vurgusuyla, “HDP’den teklif gelirse değerlendireceğim, çünkü önümüzdeki dönem önemlidir,”[115] diyen Ana Parti’nin Genel Başkanı Ahmet Özal’ın da adaylığı da -ne mutlu ki!- direkten döndü…

Gelelim Altan Tan vak’asına!

LGBT haber sitesi KaosGL’nin haberine göre, Malatya’daki Newruz kutlamaları sırasında kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyen LGBT’lerin talebini reddeden;[116] “2014 yerel seçim sonuçlarının kendisini haklı çıkardığını, yerel seçimlerin mağlubunun CHP ve HDP olduğunu” ifade eden;[117] BBC Türkçe’ye, “HDP’nin marjinal sol partilerle sınırlı kaldığını”, “Güneydoğu dışındaki yerlerde bu partinin adaylarını desteklemenin yanlış bir tercih olduğunu” söyleyen;[118] “HDP’nin eski sol gelenek ile yeni dünyayı okumanın pek mümkün olamadığı” vurgusuyla Abdullah Öcalan’ın “40 yıldır kavgasını yürüttüğüm Mahir Çayan’ın mirasını HDP’ye emanet ediyorum,” sözlerine “68’lerde kalan bir sol söylemle bugünkü dünyayı doğru okuyamazsınız,”[119] diye üstü kapalı yanıt veren; nihayet 7 Haziran 2015 genel seçimler öncesinde partisinin milletvekili aday adayları içerisinde çok sayıda sosyalist ve Marksist olduğunu ifade edip, bunu doğru bulmadığını belirten[120] HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın HDP’de ne yaptığını, niye HDP’li olduğunu anlamak mümkün mü?

Gerçekten de HDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü’nün, “Altan Bey’le bir tartışmaya girmek istemem; yalnızca herkesin gerçek bilgiye ve partisinin ilişkilerine dayanarak konuşmasını tercih ederim. Altan Bey’in HDP MYK ve ayrıca HDP PM üyesi olduğunu hatırlatmak isterim,”[121] demek zorunda kaldığı Altan Tan’ı, HDP aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na teslim edilmesine 4 gün kala yeniden aday göstermeme kararı alındı. Kararla ilgili sorularımızı yanıtlayan Altan Tan, şimdilik geniş çaplı bir değerlendirme yapmak istemediğini söyledi.

HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın 3 Nisan 2015 sabah saatlerinde bir grup milletvekili ile parti genel merkezinde bir araya geldiği ve tek tek görüştüğü bu vekillere teşekkür ederek tekrar aday gösterilmeyeceklerini açıkladı. Demirtaş’ın teşekkür ederek aday gösterilmeyeceklerini açıkladığı ve destek istediği isimlerden birisi de Altan Tan’dı.[122]

Ancak daha sonra -malum nedenlerden!- HDP’nin, 7 Haziran seçimlerinde aday göstermeyeceği belirtilen Altan Tan’la ilgili kararı değişti; Tan’ın tekrar Diyarbakır milletvekili adayı gösterileceği belirtildi![123]

Şimdi bir kez daha tekrarlamak pahasına soralım: HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan’ın HDP’de ne yaptığını, niye HDP’li olduğunu anlamak ve HDP’nin Altan Tan tavrını izah etmek mümkün mü?

Devamla: Muhafazakâr tutumu ve İslâmi söylemleriyle partiye yönelik eleştirileri ile gündeme gelen Altan Tan’ın yanında; “Erdoğan’ın balkon konuşmasını da ağlayarak izlediğini”[124] belirtip, “1980 öncesinde sıkı bir ülkücü. Üstelik sadece fikren değil, fiilen de. Ta ki, 18 yaşında ilk kez Kur’an’ı eline alıncaya dek… “Ülkücülükten İslâmcılığa, uzanan bir politik çizgi…”[125] sahibi olan Hüda Kaya ile vb’leri…

Geçerken anımsatmamak olmaz: Urfa’da HDP Karaköprü İlçe Örgütü’nün düzenlediği ‘Said Nursi Paneli ve Mevlüdü’nde Hüda Kaya, Said-i Nursi’nin İslâmın barış ve adalet anlayışının taşıyıcısı olduğunu belirterek, “Bugün dindar, muhafazakâr olarak kendilerini görüp geçmişte T.C. devletinin tahammülsüzlüğünü gösterenler, zulme karşı barışa taraf olan Fetih suresini okuyup keşke gerçeği görebilseler,” demişti![126]

Önemli olduğuna inandığımız bir şey daha: Mardin Artuk Üniversitesi Rektör Yardımcılığı’ndan istifa ettikten sonra HDP’den milletvekilli aday adayı olan Prof. Dr. Kadri Yıldırım, Artuklu Üniversitesi’nde düzenlenen ‘Ortadoğu da İslâm ve Barış’ başlıklı panelde, “Eğer bin 500 yıl önce sizin cinlerinizin kabul ettiği bir barışı kabul etmezseniz, birbirinizin hakkını, hukukunu kabul etmezseniz, bu cinler sizi çarpacaktır haberiniz olsun,” demişti[127] ve o şimdi Siirt HDP listesinin 1. sıra adayı!

Kim ne derse desin, kimilerinin TİP’e benzetme yanılgısından malûl olduğu “HDP’de İslâmi kimliğiyle öne çıkan aday sayısı arttı,”[128] Mahmut Lıcalı’nın işaret ettiği üzere!

“İyi de neden bunlardan söz ediyoruz” mu?

Abdullah Zeydan, Dengir Mir Mehmet Fırat, Celal Doğan, Altan Tan vb’leri deyince hatırlatalım: “Lupus non curat numenim ovium/ Kurt postunu değiştirir, huyunu değil.”

“İyi de neden bunlardan söz ediyoruz” mu?

Gayet basit: KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok’un, “AKP’nin en büyük kaygısı Gezi ruhu ile serhıldanların birleşmesi”[129] dediği güzergâhta makyavelizm doğru değildir; amaç için her araç mübah değildir; amaç aracı meşrulaştırmaz!

Ve abartılı bir biçimde Hakan Tahmaz, “Türkiye’nin geleceği için tek çıkış”; Şebnem Korur Fincancı, “HDP Türkiye’nin geleceği,”[130] deseler de; vitrininin bir köşesine Kadri Yıldırım, Dengir Mir Mehmet Fırat vb., bir köşesine de Saruhan Oluç, Rıdvan Turan vb. yerleştiren bir partinin, “radikal demokrasi”yi dahi nasıl fiiliyata geçireceği sorusu, ortada ve yanıtsızdır!

DENİLENLERE -AMA UNUTULMAYANLARA- DAİR

Devamla burada denilenlere -ama unutulmayanlara- dair birkaç şeyi de sıralamadan geçmeyelim!

Evet bugün itibariyle, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Cumhurbaşkanı’nın savunduğu ile bizim savunduğumuz sistemler iki ayrı uçtadır. Dolayısıyla uzlaşmamız, anlaşmamız mümkün değil. Başkanlığı desteklersek 40 yıllık mücadelemizin, emeğimizin sonucunu, bu partiyi nasıl getirir Tayyip Erdoğan’ın başkanlığına feda ederiz? Tarihi fırsatı partizanca kullanırsak büyük krediyi küçük bir eşya almak için kullanmış oluruz.”[131] “Barajı aşamayacaksak o zaman parlamento da Tayip Erdoğan’ın olsun,”[132] demesi önemlidir.[133]

Ancak 9 Şubat 2013’te yine Selahattin Demirtaş’ın, “Yakın olduğumuz AKP’dir. Bire bir örtüşmüyor, ancak yakınlaştığımız parti AKP’dir,”[134] dediğini unutulmadan!

Yine Abdullah Öcalan’ın, İmralı’da buluştukları Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder ve Altan Tan ile 28 Şubat 2013’te -Milliyet gazetesinde yayımlanan- görüşmesinin tutanaklarında, “Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz. Yalnız başkanlık ABD’deki gibi olmalı, devlet meclisi gibi bir senato. İkincisi, bir de halklar meclisi,”[135] saptamasını da “es” geçmeden!

“İyi de neden bunlardan söz ediyoruz” mu?

Malum: “Verba volant, scripta manent/ Söz uçar, yazı kalır.”

Ve soruyoruz: “Barajı geçerse HDP bu hatlardan hangisini izleyecek?

NİHAYET

Nihayet Albert Einstein’ın, “Problemleri onları üreten kafalarla çözemeyiz,” saptamasıyla “Nutritur vento, vento restinguitur ignis/ Ateş rüzgârla beslenir ve rüzgârla söner,” gerçeğini unutmayıp, unutturmadan; Immanuel Wallerstein’ın, “Sosyal demokrat çözüm bir illüzyona dönüşmüş durumda. Asıl soru ise dünyanın büyük bölümünde yerine neyin geçeceği?[136] sorusunu kulaklarımıza küpe etmek gerek.

Ancak bu sorunun yanıtı, bizim için Syriza değilken; coğrafyamızda AKP’li veya AKP’siz, sürdürülemez kapitalizm ıslah edilemeyecek bir süreçtedir; sürecin yeni miladı ise, HDP parlamentoya girse de, giremese de 8 Haziran 2015’dir…

Söz konusu sürece ilişkin olarak, “Önümüzde bir dizi bizi bekleyen görev var. AKP iktidarını ve temsil ettiği burjuva diktatörlüğünü tarihin çöp sepetine göndermek. Kuşkusuz bu görev mücadelenin pek çok farklı alanında kazanımlar elde etmeyi zorunlu kılıyor. Bu mücadele tek başına ne parlamentoda yer alarak kazanılabilir ne de orada olmanın sağlayacağı siyasal imkânlar görmezden gelinerek kazanılabilir. Aslında Lenin’in 1905 sonrası için sözünü ettiği, parlamenter mücadele ile parlamento dışı mücadelenin, legal ve illegal mücadele biçimlerinin birbirini izlemesinin gerekli olduğu bir dizi karmaşık görevle karşı karşıyayız,”[137] diyen SDP Genel Başkanı ve HDP Adana milletvekili adayı Rıdvan Turan, “hem o hem bu” yerine daha net konuşmalı; anti-oligarşik bir devrimden söz ederken “radikal demokrasi”yle ne yapılabileceğini de belirtmelidir!

Şimdi ‘Akit Gazetesi’ndeki röportajında, “Cemaat’e karşı Başbakan Tayyip Erdoğan’la ittifak yapacaklarını” ifade eden[138] Doğu Perinçek’li “ulusal sol”dan; “Artık ‘Dünya işçileri birleşiniz!’ çağrısı günümüz ‘işçisine’ yabancı dilden daha yabancı”[139] diyen Adalet Ağaoğlu’nun ve J. Derida’nın, “Sınır tanımayan kapitalizmi siyasi anlamda frenlemeden dünya toplumunda yaşanan korkunç katmanlaşmaya çare bulmak olanaksız,”[140] vurgulu liberal hezeyanına uzanan cenahı yerli yerine oturtmadan yol almak mümkün ve muhtemel değildir…

Çünkü Nisan 2009’da mecliste konuşma yapan Obama’yı, Ufuk Uras “Welcome Mr. President” diyerek selamlarken, aynı esnada dışarıda devrimcilerin Obama’yı protesto ettikleri için polisin saldırısına maruz kaldıkları “uzlaşı” ve “diyalog” devri nihayete eriyor…

Emperyalizmin yerine “küreselleşme”, sınıf mücadelesinin yerine “devlet-sivil toplum mücadelesi”ni ikameye kalkışanlar solcu falan değilken; post-modernist söylem ile uyumlu bir üretimde bulunan sol liberalizmin işlevi, muhalefeti kapitalizmin “yasallık” sınırlarına hapsetmektir!

“Yetmez ama evet”ten; AKP yardakçılığından yakinen tanıdığımız bu tahribatın HDP içindeki konumu bir “sır” değildir!

“İyi de liberaller neye yarar” mı?

Zahit Atam, “Sol liberallerin özellikle Türkiye’de işlevi çok nettir: 1) Hiçbir yaratıcı eseri olmayan ve hiçbir uzmanlık alanları olmayan insanlardır. 2) Sınıfsal olarak üretimden gelen bir sınıfa dayanmazlar, ailesel olarak parazit bir gelir kapısı arayan, yaranmacı insanlardır. 3) Nasıl burjuvazi, sermaye edinmek, biriktirmek için siyasi erke yaranma politikası sürdürüyorsa, sol liberaller de iktidara yaranarak ün-para-mevki edinme politikası yürütürler. 4) Türkiye’de sol liberaller, asla “SOL” ve “LİBERAL” değillerdir, hiçbiri halk nezdinde itibarlı değildir. 5) Bütün kariyerleri, bir önceki dönemin reddiyle şekillenmiş bir “kendini inkâr dönemleri” ile bölümlere ayrılmıştır, tutarlılık eleştirisi, bu insanların asaplarını bozar. 6) Aslında mesleklerinin manevi karşılığı, modern anlamda, “insan satmak” olarak adlandırılabilir. 7) Asla ve kata yanaştıkları ya da maddi ödül aldıkları iktidar ile dünya görüşleri olarak uyuşmazlar, uyuşamazlar, iktidar değiştikçe kendilerini inkâr dönemlerinin sayısı artar,”[141] derken; A. Cihan Soylu da “Liberaller ‘eleştirel’dirler!” vurgusuyla ekler:

“Sağlı- ‘sol’lu eleştirinin liberalcesini de eklersek, liberal eleştirinin sahası daha da genişler. Hükümet ve devlet(ler)in baskıcı politikalarını, sermaye partilerinin kimi politikalarını, ‘sivil toplum örgütleri’ diye payelendirilen çeşitli kuruluşların tutumlarını eleştirmekten ‘çekinmez’ler!

Ama eleştiri var, eleştiri var: Liberal eleştiri düzen için kozmetik işlevine sahiptir. Liberal eleştirinin en sivri ucu sınıf mücadelesi düşüncesi ve pratiğine yönelmiştir. Sınıf farklılıkları ve çıkar çatışmasına dikkat çekilmesine, sömürülen ve sınıf hâkimiyeti altında tutulan sınıfların ve kesimlerin bundan kurtuluş için mücadele gerekliliğine, bunun kaçınılmazlığına ve gerektirdiği devrimci sınıf tutumuna işaret ve ısrara eleştirileri ‘kararlı-uzlaşmaz ve sistemli’dir.

Kapitalizmin ve kurumlarının teşhiri onları fazla yaralamaz. Ama eleştiri ‘insaflı ve adil olmalı’; özellikle de ‘aşırıya kaçmamalı’dır. ‘Aşırı’nın sınırı sistemin temel işleyiş tarzı, felsefesi, ilişkisel temel karakteri tarafından belirli ve tanımlıdır. Buraya/buralara dokunulmamalıdır. Bunu ‘şiddet eleştirisi’(!) ile tamamlamaya ve ikna edici gücünü artırmaya çalışırlar. Baştan ayağa şiddet örgütlenmesi olan ve yurttaşların her talebi karşısında ‘orantı’larla meşrulaştırılan terörist politikaları devletin ‘bakiyesi’ ve ‘bekası’ için zorunlu saymaktan kaçınmayan bu liberal korucular için, sistemin bu temel özellikleriyle savunulması asıl görevdir…”[142]

EPİLOG/ SON SÖZ

Emma Goldman’ın, “Eğer oy kullanmak bir işe yarasaydı, emin olun yasaklanırdı”; Vladimir Lenin’in, “Parlamento burjuvazinin ahırıdır”; Mahir Çayan’ın, “Bugün gerici parlamentarizme kanat gerenler, seçimlerden sonra yanıldıklarını görerek, bu yolla düzen değişikliğinin imkânsız olduğunu görecektir,” uyarılarının altını defalarca çizerek; Metin Yeğin’in, “Parlamento kurmak istediğimiz kolektif yaşamın eşeği olacaksa, bu komedinin içinde oyun oynadığımızı bilerek seçimlere katılmak hiç de sıkıntı değil,”[143] vurgusu eşliğinde, Berrin Karakaş’ın “Hakiki tartışmaların yeri meclistir diyebilir miyiz?” sorusuna TBMM’ye girdiğinde Ertuğrul Kürkçü’nün “Olmadığından şimdiden yüzde yüz eminim. Tartışmalar sadece oraya yansır,”[144] yanıtını verdiğini ve Horatius’un, “Sincerum est nisi vas, quodcumque infımdis acescit/ Kirli kaba ne koyarsan koy, mutlaka bozulur,” sözünü de anımsatalım!

O hâlde 8 Haziran 2015’in eşiğinde V. İ. Lenin’in, “Ne denli demokratik olursa olsun, hiçbir burjuva cumhuriyeti, çalışan halkın sermaye tarafından baskı altına alınmasının bir aracı, burjuvazinin diktatörlüğünün, sermayenin siyasal yönetiminin bir aracı olma işlevini yapan bir makineden başka bir şey olmamıştır ve olamazdı da. Demokratik burjuva cumhuriyeti, çoğunluk yönetimini vaat etmiş ve bunu ilan etmişti, ama toprağın ve öteki üretim araçlarının özel mülkiyeti var olduğu sürece bunu hiçbir zaman gerçekleştiremedi. Burjuva demokratik cumhuriyetinde ‘özgürlük’ aslında zengin olan için özgürlüktü. (…) Sovyet ya da proleter demokrasi, dünyada ilk kez yığınlar için, çalışan halk için, fabrika işçileri ve küçük köylüler için demokrasiyi yaratmıştır,”[145] saptamasına şu uyarısını da ekleyelim:

“Tüm ülkede düzeni değiştirmek kolay bir iş değildir. Bunun için çok çaba, uzun ve inatçı bir mücadele gereklidir. Tüm zenginler, tüm mülk sahipleri, tüm burjuvazi, her türlü yola başvurarak servetlerini savunacaklardır. Memurlar ve ordu, zengin sınıfı savunmayı üstlerine alacaklardır, çünkü hükümetin kendisi bu sınıfın ellerindedir. İşçiler başkalarının sırtından geçinenlere karşı mücadele etmek için, tek bir insan gibi dikilmelidirler; kendilerini ve mülksüzlerin tümünü tek bir işçi sınıfının, tek bir proleterler sınıfının bağrında birleştirmelidirler. Mücadele işçi sınıfı için kolay olmayacaktır, ama mutlaka işçilerin zaferiyle sonuçlanacaktır, çünkü burjuvazi ya da başkalarının sırtından geçinenler, nüfusun ancak ufacık bir bölümünü oluştururlar, işçi sınıfı büyük çoğunluğu oluşturmaktadır. Mülk sahiplerine karşı işçiler, binlere karşı, milyonlar demektir…”[146]

Charles Dickens’in deyişiyle, “Zamanların en iyisiydi ve de zamanların en kötüsü”nden geçtiğimiz yerkürede ve coğrafyada İçişleri eski Bakanı İdris Naim Şahin’in, “Sosyalizm kalmadı, komünizm kalmadı, Mao, Stalin, Lenin gitti, neredeyse Castro da gitti gidiyor galiba ama bunların hepsinden kokteyl oluşmuş sapık ideoloji, iğrenç ideoloji üzerine inşa edilmiş… Geçen yüzyıldan bu yüzyıla, kokmuş ideolojilerin bu memlekette bıraktığı kötü bir miras. Solculuk adına yapılan özentilerle üretilen, türetilen bir şer örgütü,”[147] diye tanımladığı komünizm hâlâ tarihin gündem maddesidir.

“Nasıl” mı?

Dünya kapitalist sisteminin genel bunalımı, eşitsiz bir biçimde de olsa, tek tek kapitalist ülkeleri etkilemeyi sürdürüyor. Kriz koşullarında, devletlerarası güç dengeleri önemli ölçüde değişime uğradı. Emperyalist devletler ve tekeller arasındaki rekabet keskinleşti. Bölgesel savaşlar biçiminde kendini ortaya koyan rekabet ve paylaşım, dünya çapında bir savaşa büyüme potansiyelini koruyor.

Uluslararası arenada kıyasıya süren ve paylaşım savaşına dönüşen rekabete paralel olarak bunalım sürdükçe, rekabet kızıştıkça ve kâr oranları düştükçe, “sopa yöntemi” burjuvazinin tek yöntemi hâline geliyor. Kendi çıkarları için kıyasıya rekabet eden sermaye grupları ve devletler, sorun işçi sınıfı olduğunda, aralarındaki savaşı bir yana bırakıp hep birlikte hareket ediyor.

İşçi sınıfı, hemen her ülkede yoğun bir saldırı altındayken; işsizlik ve geleceğe güvensizlik işçi sınıfı üzerinde bir Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor ve sınıfın sınıfsal refleksini parçalıyor. İşçi sınıfının mevcut mevzi ve kazanımlarını savunma girişimleri, hemen her ülkede benzer sert önlemler ve saldırılarla karşılık buluyor. Gelişmiş kapitalist ülkelere özgü olarak kabul gören ve savunulan burjuva demokrasisinin, burjuva diktatörlüğünden başka bir şey olmadığı, tarih içinde bir kez daha doğrulanıyor. Sınıf mücadelesi, işçi sınıfının durumundan bağımsız olarak sert biçimlere yöneliyor.

Sınıf mücadelesi uzun bir geri çekilme ve suskunluk döneminin ardından yeniden canlanıyor ve ivme kazanıyor. Dünyanın hemen her köşesinde sınıf hareketi gözle görülür bir değişim yaşıyor. Ne var ki bu değişime rağmen yükselme ve geri çekilme biçiminde zikzaklı bir yol izleyen sınıf hareketinin, henüz savunma konumundan çıkarak düzene karşı devrimci bir alternatif konumuna yükseldiği söylenemez. Bu anlamda sınıf hareketinin önünde kat etmesi büyük mücadeleler gerektiren engebeli bir yol var. Ve bu yol ancak devrimci bir müdahaleyle genişleyip açılabilir. Sınıf hareketi, yaşadığı ideolojik savrulma ve örgütsel dağılmaya rağmen, devrimci bir müdahale için gerekli bilgi, birikim ve deneyime sahiptir.

Kürt halkının kaderini tayin etmesi doğrultusunda çeşitli düzlemlerde yürüttüğü mücadele ivmelenerek sürüyorken; dört parçadaki Kürt ulusal birliğinin kurulması yolunda önemli adımlar atılıyor.

Uluslararası konjonktür ve bölgedeki gelişmeler, Kürt ulusal mücadelesinin dört parçanın her birinde elde ettiği konumlar dikkate alındığında, Kürt halkı tarihin hiçbir döneminde kendi kaderlerini tayin olanağına bu kadar yakın olmamıştır. Mücadele, Kürdistan’ın her bir parçasında aynı ölçüde olgunlaşmamış olsa da genel eğilim Kürt devletinin kurulmasına ve büyük bir alt üst oluşa doğrudur.

Tam da bu kaygılarla ve Virginia Woolf’un, “Aklımın özgürlüğüne vurabileceğiniz hiçbir kilit, hiçbir kapı, hiçbir sürgü yoktur”; Anton Çehov’un, “Yalanı doğrulayabilen mantık yoktur”; Osho’nun, “Gerçek, ancak tüm maskeler atıldığı zaman bilinebilirdir,” aldığımız ilhamla kaleme aldık bu satırları eleştirel bir yoldaşlıkla HDP adaylarını kamuoyuna Ankara’da tanıtırken…

Ve bu “eleştirel yoldaşlık” çerçevesinde, dayanışma adına, hiçbir “seçilme” ihtimalinin olmadığı şövenizmin kalesi Trabzon’dan adaylığını koyan kardeşimiz SDP’li Hüseyin Taka ile “ulusal sol”un kalesi İzmir’de yine seçilme şansı olmayan konumunda sosyalizmin, sınıf dayanışmasının, enternasyonalizmin bayrağını yükseltecek olan kardeşimiz Pınar Aydınlar’ın kampanyalarında fiilen yanlarında olacağımızı bildiriyoruz.

10 Nisan 2015 13:02:55, Ankara.

N O T L A R

[1] Theodor W. Adorno, Minima Moralia: Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar, çev: Orhan Koçak-Ahmet Doğukan, Metis Yay.,1998, s.111.

[2] Vedat İlbeyoğlu, “HDP’ye Karşı ‘Solculuk’ Masalları!”, Evrensel, 9 Mart 2014, s.6.

[3] Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde “Ah güzel Ahmet Abim benim” diye seslendiği Ahmet Gayretli 89 yaşında, 25 Mart 2015’de akşam saatlerinde, evinde yaşamını yitirdi.

Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde Ona şöyle sesleniyordu: “…Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar/ Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar/ Mendilimde kan sesleri.”

İşçi bir babanın oğlu olan Ahmet Gayretli, gençlik yıllarında Kayseri Tayyare Fabrikası’nda çalışırken, Halkevleri ile tanışır. İlk hapse atılma nedeni Fabrika’da komünizm propagandası yapmak olan Gayretli, bir yıl hapis hayatından sonra askere gider ve memleketi Kayseri’ye döner.

Kendisine iş verilmeyince tabelacılık yapmaya başlayan Gayretli’nin sonraki durağı Ankara olacaktır. Ankara’da bir lastik fabrikasında çalıştığı yıllarda Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi olduğu tahmin edilen Gayretli, 1951 TKP tevkifatında tutuklanır; Harbiye Askeri Cezaevi’nden sonra, Ruhi Su’ya ‘Hasan Dağı, Hasan Dağı, eğil, eğil, bir bak, sıkıyor zincir bileği, jandarmada iman yok, hiç insaf yok. Bir ay doğdu, ışıdı yarama değdi, kelepçe derimi soydu, Hasan Dağı derdimiz çok…’ mısralarını yazdıran Adana Cezaevi’nde, yine Ruhi Su ve Vedat Türkali ile işkence görür.

Ardından Malatya’ya sürgüne giden ve sonra memleketine dönerek evlenen Ahmet Gayretli’nin, çeşitli gazetelerde farklı isimlerle yazılar ve şiirler yazdığı biliniyor. Kayseri’de barınamadığı yıllardan sonra bir ara İstanbul’a gittiği ve Adam Yayınları’nın kurucusu Nazar Büyüm’ün vasıtası ile kısa sürede orada yaşadığı söylenen Ahmet Gayretli’nin, bu zaman zarfında tanıştığı Edip Cansever’in ünlü ‘Mendilimde Kan Sesleri’ şiirinin bu yıllarda yazıldığı da iddia edilenler arasında.

Her ne kadar Edip Cansever’in, şiirini ne zaman Ahmet Gayretli’ye ithaf ettiği bilinmese de, Kayseri’ye döndükten sonra kendi kabuğuna çekilen Ahmet Gayretli’nin sosyalist camia ile bağı hiçbir zaman kopmaz. O, Kayseri’de, “Komünist Ahmet” adı ile anılan bir efsaneye dönüşür. (“Ah Güzel Ahmet Abim Benim”, Cumhuriyet, 28 Mart 2015, s18.)

[4] Önder İşleyen, “Türkiye, Gelecek ve Sol Politika”, Red Politik, No:1, Şubat 2015.

[5] Şirin Payzın, “Altan Tan: Uyarımın Dikkate Alınacağına İnanıyorum”, Radikal, 21 Nisan 2014, s.8-9.

[6] “Melih Gökçek: HDP: İstikrara Darbedir”, Cumhuriyet, 31 Mart 2015, s.5.

[7] Şirin Payzın, “Beyaz Türkler de Bize Oy Verecek”, Radikal, 21 Nisan 2014, s.8-9.

[8] Ümit Kıvanç, “Tavır ‘Duruş’ Oldu, Siyaset Kimlik Gösterme”, Radikal, 10 Mart 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/umit_kivanc/tavir_durus_oldu_siyaset_kimlik_gosterme-1309498

[9] Fikret Başkaya, “Siyasi Partiler ve Seçimlere Dair Retorik ve Realite”, http://www.ozguruniversite.org/index.php/fikret-bakaya/guenluek/1656-siyasi-partiler-ve-secimlere-dair-retorik-ve-

[10] Cansu Çamlıbel, “Dr. Korkut Boratav: SYRIZA dalgası yayılabilir, Hürriyet, 2 Şubat 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/28101195.asp

[11] Ragıp Zarakolu, “Türkiye Solunun Son Şansı”, Gündem, 23 Aralık 2013, s.11.

[12] Melih Pekdemir, Kürtlerin Kaderi, muhalefet.org, 2.3.2015.

[13] K. Efe Ersöz, “Pamuk Seçmenle Beyaz Atlı HDP”, 19 Mart 2015… http://www.sendika.org/2015/03/pamuk-secmenle-beyaz-atli-hdp-k-efe-ersoz/

[14] Veysi Sarısözen, “Kongre Geldi Batil Zail Oldu”, Gündem, 17 Ekim 2011, s.9.

[15] Özgür Babaoğulları, “HDP’ye Karşı Sınıf Savaşı mı Veriyorsunuz?”, http://ozgurmedya.org/hdpye-karsi-sinif-savasi-mi-veriyorsunuz–ozgur-babaogullari-12254.html

[16] Demir Küçükaydın, “Din Nedir?”, http://www.gomanweb.org/index.php/tum-haberler/demokrasi-ve-elestiri-koesesi/5468-demir-kuecuekayd-n-din-nedir

[17] Demir Küçükaydın, “HDK ve HDP Kongreleri Gelirken – Perşembenin Gelişi”, 16 Haziran 2014… http://demirden-kapilar.blogspot.com.tr/2014/06/hdk-ve-hdp-kongreleri-gelirken.html

[18] Demir Küçükaydın, “HDK ve HDP’nin Medyatik Mizansen ‘Kongre’leri”, 19 Haziran 2014… http://demirden-kapilar.blogspot.com.tr/2014/06/hdk-ve-hdpnin-medyatik-mizansen.html

[19] Demir Küçükaydın, “HDK ve HDP Kongre İzlenimleri”, 23 Haziran 2014… http://demirden-kapilar.blogspot.com.tr/2014/06/hdk-ve-hdp-kongre-izlenimleri.html

[20] Demir Küçükaydın, “HDP Kurulurken Uyarılar ve Öneriler”, 25 Ekim 2013… http://demirden-kapilar.blogspot.com.tr/2013/10/hdp-kurulurken-uyarlar-ve-oneriler.html

[21] Hüseyin Çakır, “HDP, Denenmişler’den ‘Yeni’ Bir Deneme mi?”, Küyerel, 30 Ekim 2013… http://kuyerel.org/yazarlarimizYaziGoster.aspx?id=1539&yazarId=29

[22] “HDP’nin eşbaşkanı, HDP’yi eleştirenlere, ‘biz yepyeni bir şey deniyoruz’ diyor. Oysa tanımlanan parti yapısı, 27 yıl önce tartışması yapılan ‘blok, cephe ve parti olmayan parti’den başka bir şey değil. Bugünkü HDP’nin çekirdek kadrosu bu tartışmaları ‘reformculuk’ olarak küçümsemişti, sert eleştiriler yapmışlardı. Bugün değişmiş olabilirler…

Altını çizmek istediğim, dün karşı çıktıkları ‘sol blok- cephe, parti olmayan parti’ yönteminin ‘yepyeni’ bir deneme diye sunulmasıdır. Dün yeni diye tartışılan: Farklı, ideolojik, siyasi parti, grup ve kişilerin biraraya gelmesiydi. Bugün, bu ‘yeni’ye değişik sosyal kesimler, kimlik mücadelesi verenler ekleniyor.” (Hüseyin Çakır, “… ‘Parti Olmayan Parti’ HDP”, Kuyerel, 7 Kasım 2013… http://kuyerel.org/yazarlarimizYaziGoster.aspx?id=1545&yazarId=29#.Unt6E5t5C70.gmail)

[23] Sırrı Süreyya Önder’in, “Biz ilk defa bu ülkenin anamuhalefeti olma iddiasını taşıyoruz”; Sebahat Tuncel’in, “Kongre herkesi kapsayacak, katılmak isteyenlere açık bir organizasyon olacak,” (Zana Kaya, “Esas Muhalefet Geliyor”, Gündem, 14 Ekim 2011, s.14.) HDP eski Eş Genel Başkanı Yavuz Önen’in, “HDK ve partisi bir barış projesidir”; (Hilal Yağız, “HDP Eş Genel Başkanı Yavuz Önen: Kaybedecek Zaman Yok”, Evrensel, 22 Kasım 2012, s.9.) İlker Demir’in, HDP, bir ulusal haklar ve kültürler partisi olursa ve öyle hareket ederse ihtiyaca cevap verir”; (İlker Demir, “HDP Türkiye Partisi Olur mu”, Taraf, 3 Kasım 2013, s.12.) Ahmet Özer’in, “HDP’nin başarılı olması, örgütlenmede Türkiyelileşmeyi gerçekleştirmesine, Türkiye’nin sosyolojisini ve kitlelerin ihtiyaçlarını dikkate alarak ona göre bir dil kullanmasına ve kitleleri Gezi ruhu ile eşitlik, özgürlük idealinde birleştirecek umudu yaratmasına bağlı”; (Ahmet Özer, “HDP’nin Başarısı Neye Bağlı”, Taraf, 3 Kasım 2013, s.12.) Baki Gül’ün, “Hemen başında belirtelim ki Türkiye’de kitlesel, çoğulcu ve etkin sol-demokrat-sosyalist karakterli bir siyasal partiye ihtiyaç var. Bu ihtiyaç tarihsel-toplumsal-iktisadi-kültürel ve tabii ki siyasal bir zorunluluktur. Ve Türkiye’de bu ihtiyacı karşılayabilecek tek bir proje var. O da Halkların Demokratik Kongresi /Halkların Demokratik Partisi’dir,” (Baki Gül, “HDK-HDP ve BDP ile Siyaset”, Gündem, 23 Ağustos 2013, s.7.) tanımlarındaki üzere!

[24] “SDP: Asıl Hedefimiz Ortak Mücadele”, Birgün, 27 Eylül 2011, s.6.

[25] “TÖPG: Kongre’ye Cephe Olarak Bakıyoruz”, Birgün, 27 Eylül 2011, s.6.

[26] “Ertuğrul Kürkçü: Kalkınma Paradigmasını Değiştireceğiz”, Birgün, 29 Eylül 2011, s.6.

[27] Hüseyin Ali, “HDP Radikal Demokratların Çatısıdır”, Gündem, 22 Nisan 2014, s.8.

[28] Hüseyin Ali, “Her Ülkenin Bir HDP’si Olmalıdır”, Gündem, 20 Haziran 2014, s.8.

[29] “Bazı çevrelerin dar sol gruplarla yapılacak bir ittifak ve birleşmenin bir gelişmeye yol açmayacağı ve zaman kaybı olacağı yönünde görüşleri ve kaygıları var. Ayrıca HDP sosyalist bir parti olursa, görüntüde öyle diyorlar, o zaman geniş yığınları kucaklayamaz ve amaca uygun işlevi olmaz diyorlar. HDP’de tabi ki sol ve sosyalist kesimler de olacaktır. Ancak sadece onlara ait bir parti olarak hazırlanmış değildir. Demokrasiden yana, tüm ezilenlerin ve inançların kendisini içinde ifade edebileceği demokratik bir partidir. Ayrıca dar sol çevrelere dayanır ve demokrasi talebi olan kitleleri kucaklamasa tabi ki bu partinin de ciddi bir işlevi olmayacaktır.” (Muzaffer Ayata, “HDP ve Ortaya Çıkan Kaygılar”, Gündem, 3 Mayıs 2014, s.9.)

[30] Sezai Temelli, “Politik Anomaliye Karşı HDP”, Gündem, 18 Haziran 2014, s.4.

[31] Cengiz Baysoy, “HDP Sol’un Kurucu Gücüdür”, Gündem, 2 Ağustos 2014, s.10.

[32] “Levent Tüzel: Birleşme Görevi Kaçınılmazdı”, Birgün, 30 Eylül 2011, s.6.

[33] Murat Paker, “HDP-1: İmkânlar ve İhtimâller”, T24, 16 Nisan 2014… http://t24.com.tr/yazarlar/murat-paker/hdp-1-imkânlar-ve-ihtimaller,9037

[34] Yalçın Yusufoğlu, “Yerel Seçimlerde BDP-HDP (1)”, Sesonline.net, 16 Nisan 2014… http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yal%25E7%25FDn%2520Yusufo%25F0lu&KartNo=58297

[35] “HDP Genel Başkanlığı’na Sebahat Tuncel Seçildi”, Radikal, 27 Ekim 2013… http://www.radikal.com.tr/politika/hdp_kongresinde_gezi_sloganlari-1157591

[36] Sinan Çiftyürek, “Ankara’ya Pirince Giderken Diyarbakır’da Bulgurdan Olma Tehlikesi!”, 7 Mayıs 2014… http://www.kovarabir.com/tag/bdp/

[37] “HDK Genel Kurulunda sosyalist parti ve kurum temsilcilerinin konuşmaları sadece övgüyle sınırlı kaldığı için, düzeysiz ve boş olmakla sınırlı kalmadı. O kadar çok tekrar edildi ki, adeta bir duaya dönüştü: Ertuğrul Kürkçü’nün abartarak yaptığı değerlendirme ve övgüler öyle bir seviyeye ulaştı ki, Rojava’da yaşanan süreci bir Marksist olarak 1917 devrimiyle karşılaştırdı ve Kürtlerin oynadığı rolü, 1917’de Rus işçi sınıfının oynadığı role benzetti. Her geçen gün buna ‘daha çok inanmaya başladığını’ söyledi.

Sosyalist parti başkanları ve temsilcileri (DSİP, Yeşiller ve Sol, SDP, SYKP, SODAP, TÖP) hep beraber ‘Bizi bugünlere getiren, bize bu olanağı veren, bizi yan yana getiren Kürt özgürlük hareketi’ne boş sözlerle övgüler dizdiler. Boş sözler, anlamsız değil kuşkusuz; neticede gelecek beklentisini ifade ediyor.” (“HDK 4. Olağan Genel Kurulu Niçin Yapıldı?”, 23 Haziran 2014… http:// www.soldefter.com/ 2014/ 06/ 23/ hdk-4-olagan-genel-kurulu-nicin-yapildi/)

[38] Murat Aksoy, “HDP Kürtleri Türkiyelileşmiyor, Türk Solunu ‘Kürtleşiyor’…”, T24, 21 Nisan 2014… http://t24.com.tr/yazi/hdp-kurtleri-turkiyelilesmiyor-turk-solunu-kurtlesiyor/9080

[39] Ayhan Bilgen, “Öcalan Gölgesinden, Öcalan Damgasına”, 23 Haziran 2014… http:// www.ozgur-gundem.com/ index.php?module=nuce&action=haber_detay&haberID=111326

[40] Abdullah Öcalan, “Demokratik Modernitenin Yeniden İnşa Sorunları”, Demokratik Ulus, 16-22 Aralık 2014, s.8.

[41] Fidan Nurhaq, “İnsanlık Devriminin Zirvesi: Apocu Kültür -1-”, Özgür Halk, Yıl:1, No:3, Ekim 2014, s.17.

[42] Cemil Bayık, “Önderlik Gerçeğinden İkinci Doğuş Aşaması”, Demokratik Ulus, 14 Nisan 2015, s.8.

[43] Demir Çelik, “HDP’nin Geleceği”, Gündem, 2 Temmuz 2014, s.11.

[44] İsmail Cem Özkan, “HDP, Yeni Umutlar ile Siyasi Hayata Merhaba Dedi”, 28 Ekim 2013… http://cemoezkan.blogcu.com

[45] “Yeni Parti Yeni Umut”, Cumhuriyet, 30 Ekim 2013, s.4.

[46] “Kongre Hareketi’ni destekleyen Marksistler, kimi bileşenlerle nihai hedefe ulaşıncaya dek birlikte yürüyemeyebileceklerinin farkında elbet. Aynı şekilde, Kongre Hareketi’nin üzerine inşa olacağı minimum programda anlaşan güçlerin, maksimum program açısından farklılıklara sahip olduğu bilinmez bir durum değil. Ancak bugün için, stratejik hedeflerimizle ters düşmemeye özel bir hassasiyet göstererek, sermayenin ulusalcı ve liberal eğilimleri dışında üçüncü bir cephenin yaratılabilmesi için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmek zorundayız… Tekelci sermayenin bürokratik-oligarşik-totaliter yönelimli restorasyonu karşısında oluşturmaya çabaladığımız demokratik-halkçı-devrimci ittifak içerisinde Marksistlerin de kendi çıkarları konusunda titizlenmeleri ve Kongre Hareketi içi hegemonya gerilimlerinde yapıcı inisiyatifler geliştirmesi meşru ve kaçınılmazdır.” (Tuncay Yılmaz, “Tarihsel Buluşma”, Gündem, 11 Ekim 2011, s.11.)

[47] Adil Zozani, “Üçüncü Yol Var”, Radikal İki, 11 Ağustos 2013, s.4.

[48] Ufuk Uras, “HDP”, Gündem, 5 Kasım 2013, s.6.

[49] Sebatullah Tekin, “Yeni Bir Paradigmanın İnşası ve Sol”, Gündem, 25 Şubat 2013, s.11.

[50] Ercan Jan Aktaş, “HDP ile Radikal Demokrasi”, Taraf, 5 Mayıs 2014, s.10.

[51] Ernesto Laclau-Judith ButlerSlavoj Zizek, Olumsallık, Hegemonya, Evrensellik, Çev: Ahmet Fethi, Hil Yay., 2009, ss.235-337.

[52] Xwe Metin Ayçiçeği, “Savrulun! HDP Geliyor!”, Gelecek, No:141, 13 Mart 2015, s.9.

[53] Filiz Koçali, “Öcalan’ın Felsefesi ve Seçimler”, Gündem, 24 Mart 2015, s.9.

[54] Erol Katırcıoğlu, “HDP Muhalefete Değil İktidara Aday”, Gündem, 24 Haziran 2014, s.7.

[55] Kemal Atakan, “Seçimler ve Türkiye Sol’u: Devrimciliğin Kıstası”, Politika, Yıl:1, No:8, 15 Mart 2015, s.6.

[56] Sinan Çiftyürek, “HDP; Diyarbakır’da Sinn Fein, Ankara’da Syriza İşlevini Üstlenemez!”, 17 Şubat 2015… http://www.ilkehaber.com/yazi/hdp-diyarbakirda-sinn-fin,-ankarada-syriza-islevini-ustlenemez-12819.htm

[57] “Sungur Savran: Sol İltihak Projesinin İçinde”, Birgün, 29 Eylül 2011, s.6.

[58] “Devrimci Hareket Dergisi: Ortaklaşma Anlamlı, Süreç Yanlış”, Birgün, 27 Eylül 2011, s.6.

[59] İnayet Aksu, “İki Sol-Liberalizm Türü”, Teori ve Politika… http://www.teorivepolitika.net/index.php/component/k2/item/531-iki-sol-liberalizm-turu

[60] Kemal Erdem, “HDP ve Devrim”, 5 Mayıs 2014.. http://www.sendika.org/2014/05/hdp-ve-devrim-kemal-erdem/

[61] Yunus Öztürk, “HDK Nasıl HDP Oldu?”, İşçilerin Sesi, No:8, Kasım 2012, s.12.

[62] İsmail Cem Özkan, “Yazmayacaktım Ama Yazayım!”, http://cemoezkan.blogcu.com/yazmayacaktim-ama-yazayim/20005203

[63] Ferhan Umruk, “HDP, Sorunlar Halının Altına Sığmayınca”, 20 Haziran 2014… http:// yalansz.wordpress.com/ 2014/ 06/ 20/ hdp-sorunlar-hâlinin-altina-sigmayinca/

[64] Yetvart Danzikyan, “Kürt Hareketinde Yeni Dönem”, Radikal İki, 11 Mayıs 2014, s.4.

[65] “Antikapitalist Müslümanlar Manifestosu”, İstanbul, 2012… http://www.antikapitalistmuslumanlar.org/manifestomuz.htm

[66] Gülin Yıldırımkaya, “Devrimci Bir İslâmi Anlayış mı Gelişiyor?”, Haber Türk, 18 Ocak 2010, s.9.

[67] Murat Belge, “Halk İslâmı”, Taraf, 29 Haziran 2014, s.9.

[68] Aydın Engin, “İslâm ve Demokrasi”, t24, 22 Ağustos 2013… http://t24.com.tr/yazi/İslâm-ve-demokrasi/7273

[69] Aydın Engin, “İslâm ve Demokrasi (2)”, t24, 23 Ağustos 2013… http://t24.com.tr/yazi/İslâm-ve-demokrasi-2/7277

[70] Ayşe Hür, “Turnusol Kâğıdı Olarak Gazze”, Taraf, 6 Haziran 2010… http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/turnusol-kagidi-olarak-gazze/11591/

[71] Ecehan Balta, “HDP Kongresi: Kısa Bir Değerlendirme”, 23 Haziran 2014… http:// baslangicdergi.org/ hdp-kongresi-kisa-bir-degerlendirme-ecehan-balta/

[72] Ferda Koç, “BDP ‘Türkiyelileşme’li mi?”, Sendika.org, 3 Eylül 2013, http://www.sendika.org/2013/09/bdp-turkiyelilesmeli-mi-ferda-koc/

[73] “AKP’ye Karşı ‘CHP-HDP-BHH Bloku’ İçin Kampanya”, Cumhuriyet, 14 Şubat 2015, s.6.

[74] Ahmet Hakan, “Alper Taş: Devrimci Sosyalist Oldum”, Hürriyet, 7 Ocak 2015, s.4.

[75] Türey Köse, “Baraj İttifakı Arayışı”, Cumhuriyet, 8 Ocak 2015, s.4.

[76] “Yeni Bir Sayfa Açılıyor”, Cumhuriyet, 8 Haziran 2012, s.5.

[77] Alper Taş, “AKP Seçimle Geriletilemez”, Birgün, 17 Ocak 2015, s.7.

[78] Faruk Ayyıldız, “Oya Ersoy: Sandığı Değil Sokağı Önemsiyoruz”, Evrensel, 30 Ocak 2015, s.10.

[79] Çağrı Sarı, “Mücella Yapıcı: Benim Umudum HDK ve BHH Birlikteliği”, Evrensel, 30 Ocak 2015, s.10.

[80] Fatih Polat, “Prof. Dr. Gençay Gürsoy: HDP Barajı Aşarsa Yer Yerinden Oynar”, Evrensel, 16 Ocak 2015, s.7.

[81] Demir Küçükaydın, “Birleşik Haziran Hareketi Erdoğan ve AKP’ye Nasıl Hizmet Ediyor?”, 9 Mart 2015… http://demirden-kapilar.blogspot.com.tr/2015/03/birlesik-haziran-hareketi-erdogan-ve.html

[82] Merdan Yanardağ, aktaran: Türey Köse, “BHH’den Birlik Çağrısı”, Cumhuriyet, 7 Şubat 2015, s.7.

[83] Murat Belge, “CHP’den Sol Çıkarmak”, Taraf, 23 Şubat 2013, s.3.

[84] ‘Taraf’ gazetesinden Ertan Altan’a konuşan Murat Belge, AKP iktidarının on üçüncü yılında “Erdoğan ve çevresinin bu toplumun başına neler getireceği ortada” dedi. Sözlerine “Öyle görünüyor ki, CHP ile yan yana duracağız. Buna CHP’lilerin de açık olması lazım, bizim gibi adamların da… Düşmanca bir tutuma gerek yok” şeklinde sürdüren Belge, HDP’nin barajı aşmasının zor göründüğünü belirtti. (“Murat Belge CHP’ye Oy İstedi”, 15 Şubat 2015… http://haber.sol.org.tr/turkiye/murat-belge-chpye-oy-istedi-107814)

[85] “TSİP ve DHP, Seçimlerde CHP’yi Destekleme Kararı Aldı”, Hürriyet, 6 Nisan 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/28659540.asp

[86] Baskın Oran, “Yarın ki Seçimlerde Oyum”, 29 Mart 2014… http://www.baskinoran.com/

[87] “Rakı Masasındaki Solculara Çattı”, Milliyet, 3 Nisan 2015, s.19.

[88] Cüneyt Arcayürek, Bir Özgürlük Tutkunu Bülent Ecevit, Detay Yay., 2006, s.226.

[89] Ahmet İnsel, “HDP’ye Oy Vermenin Özgül Ağırlığı”, Cumhuriyet, 7 Nisan 2015, s.13.

[90] M. Delila, “Aday Profili Bu Seçimin Karakterine Göre Olacaktır”, Demokratik Ulus, 31 Mart-7 Nisan 2015, s.13.

[91] “Adaylar HDP Projesine Güç Vermeli”, Demokratik Ulus, 31 Mart-7 Nisan 2015, s.1.

[92] Mücella Yapıcı, “… ‘Ama’sız HDP’ye Evet”, Gündem, 1 Nisan 2015, s.7.

[93] Filiz Koçali, “… ‘Demokratik Ulus’ Meclis’e!”, Özgür Gündem, 31 Mart 2015, s.7.

[94] “Halkevleri: Oylar HDP’ye”, Gündem, 12 Mart 2015, s.10.

[95] Armağan Barışgül, “Nasıl Bir Seçim Çalışması?”, Politika, Yıl:1, No:9, 30 Mart 2015, s.8.

[96] Murat Çakır, “Sistem Rekabeti”, Gündem, 21 Mart 2015, s.18.

[97] Mahmut Lıcalı, “Heyet İmralı’ya Gitti, Abdullah Öcalan’dan Adaylar İçin Görüş Aldı”, Cumhuriyet, 6 Nisan 2015, s.4.

[98] Geçerken Emiliano Zapata’nın, “Güçlü bir halk lidere ihtiyaç duymaz”; Mao Zedung’un, “Eğer bir gün Çin Komünist Partisi halkın çıkarlarına hizmet etmekten vazgeçerse, o zaman halk ayağa kalkmalı ve onu yıkmalıdır,” uyarılarını anımsatayım!

[99] Cuma Çiçek, “HEP’ten HDP’ye Türkiyelileşme”, Radikal İki, 11 Mayıs 2014, s.6.

[100] Taner Akçam, “HDP ve Demokrasi”, Taraf, 8 Nisan 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hdp-ve-demokrasi/

[101] “Bayık: Halkların Sağlığı İçin Erdoğan Tımarhaneye Kapatılmalı”, Birgün, 20 Mart 2015, s.9.

[102] Ara Erbil, “AKP’den Devrim Yaratan Siviller ve Kürt Hareketi”, Jiyan, 9 Kasım 2011… http://jiyan.org/2011/11/akpden-devrim-yaratan-siviller-ve-kurt-hareketi-ara-erbil/

[103] “Öcalan: Ya En Büyük Anlaşma ya da En Büyük Savaş!”, Birgün, 14 Mayıs 2011, s.9.

[104] Sadık Varer, “Barış Siyaseti ve Çatı Partisi”, 2 Ağustos 2011… http://www.ozguruniversite.org/index.php/guencel-yazlar/970-bari-syaset-ve-cati-parts

[105] “KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık: Türkiye’yi  Temsil Eden Tek Parti HDP’dir”, http://www.hocvanhabergazetesi.com/?Syf=18&Hbr=786769&/

[106] Ergin Yıldızoğlu, “Ortadoğu’da Kargaşa”, Cumhuriyet, 15 Temmuz 2013, s.10.

[107] Murat Sabuncu, “HDP Sosyalist Tabana Oturuyor, Dindar Kesimle Mesafeyi Açıyor”, 23 Haziran 2014… http:// www.sendika.org/ 2014/ 06/ hdp-sosyalist-tabana-oturuyor-dindar-kesimle-mesafeyi-aciyor-murat-sabuncu/

[108] Nazan Üstündağ, “Seçime Doğru”, Gündem, 6 Şubat 2015, s.7.

[109] Mustafa Peköz, “Sistemin İç Politik Dengelerini Değiştirecek Güç: HDP”, 19 Mart 2015… http://www.sendika.org/2015/03/sistemin-ic-politik-dengelerini-degistirecek-guc-hdp-dr-mustafa-pekoz/

[110] HDP’den Doğan’a Adaylık Teklifi”, Cumhuriyet, 7 Mart 2015, s.10.

[111] “Celal Doğan: HDP’ye Katılacağım”, Gündem, 6 Mart 2015, s.6.

[112] “G. Antep’te Celal Doğan Karmaşası”, Milliyet, 9 Mart 2015… http://www.milliyet.com.tr/G. Antep-te-celal-dogan-karmasasi/siyaset/detay/2025562/default.htm

[113] Cansu Çamlıbel, “Dengir Mir Fırat: PKK’ya Artık Terörist Diyemezsin”, Hürriyet, 2 Mart 2015, s.20.

[114] “Dengir Mir Mehmet Fırat: HDP Adaylığı İçin AKP’den Gizli Tebrikler Aldım”, Radikal, 9 Mart 2015… http://www.radikal.com.tr/politika/dengir_mir_mehmet_firat_hdp_adayligi_icin_ak_partiden_gizli_tebrikler_aldim-1309760

[115] “Ahmet Özal’dan HDP’ye Yeşil Işık”, Hoçvan Haber… http://www.hocvanhabergazetesi.com/?Syf=18&Hbr=777856&/

[116] “LGBT’den HDP’li Tan’a Tepki”, Milliyet, 24 Mart 2015… http://www.milliyet.com.tr/lgbt-den-hdp-li-tan-a-tepki/siyaset/detay/2033468/default.htm

[117] “BDP Milletvekili Tan: ‘Seçimlerin Mağlubu CHP ve HDP’…”, Sesonline, 16 Nisan 2014… http://sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=58295

[118] “Tan: Dar Bir Proje”, Cumhuriyet, 24 Ekim 2013, s.4.

[119] “Altan Tan, Öcalan’a ‘68 Ruhu’ Yanıtı”, Milliyet, 25 Ekim 2013… http://siyaset.milliyet.com.tr/altan-tan-ocalan-a-68-ruhu-/siyaset/detay/1782107/default.htm?ref=yahoo

[120] “Altan Tan’dan Eleştiri: HDP Adayları Çok Sosyalist, Olumlu Görmüyorum”, Birgün, 30 Mart 2015… http://birgun.net/news/view/altan-tandan-elestiri-hdp-adaylari-cok-sosyalist-olumlu-gormuyorum/15874

[121] Mahmut Lıcalı, “… ‘Adaylar Sosyalist’ Polemiği”, Cumhuriyet, 1 Nisan 2015, s.4.

[122] Hakkı Özdal, “HDP Altan Tan’ı Aday Göstermeyecek”, Radikal, 3 Nisan 2015… http://www.radikal.com.tr/politika/hdp_altan_tani_aday_gostermeyecek-1327995

[123] Hakkı Özdal, “HDP Karar Değiştirdi: Altan Tan Diyarbakır Adayı”, Radikal, 7 Nisan 2015… http://www.radikal.com.tr/politika/hdp_karar_degistirdi_altan_tan_diyarbakir_adayi-1330210

[124] http://www.cnnturk.com/video/turkiye/huda-kaya-balkon-konusmasini-aglayarak-izlemistim?utm_content=bufferf3854&utm_medium=social&utm_source=twitter.com&utm_campaign=buffer

[125] “HDP’den 2015 Genel Seçimi İçin Eski Ülkücü Aday”, 7 Nisan 2015… http://www.internethaber.com/hdpden-2015-genel-secimi-icin-eski-ulkucu-aday-779100h.htm

[126] Cuma Kayabaşı, “HDP, Urfa’da Said Nursi Paneli Düzenledi”, 15 Mart 2015… http://haber.sol.org.tr/turkiye/hdp-urfada-said-nursi-paneli-duzenledi-110423

[127] “Çözüm Sürecine Karşı Olanları Cin Çarpar”, Cumhuriyet, 4 Mart 2015, s. 6.

[128] Mahmut Lıcalı, “Yeğen Öcalan Aday”, Cumhuriyet, 8 Nisan 2015, s.8.

[129] “KCK YK Üyesi Sabri Ok: AKP’nin Korkusu Gezi Ruhu İle Serhıldanların Birleşmesi”, Sendika.Org, 6 Nisan 2015… http://www.sendika.org/2015/04/kck-yk-uyesi-sabri-ok-akpnin-korkusu-gezi-ruhu-ile-serhildanlarin-birlesmesi-sendika-org-ozel/

[130] “HDP Türkiye İçin Bir Şans”, Gündem, 8 Nisan 2015, s.10.

[131] Deniz Zeyrek, “HDP’li Selahattin Demirtaş: 40 Yıllık Emeğimizi Tayyip Bey’e Feda Etmeyiz”, Hürriyet, 6 Nisan 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/28656258.asp

[132] “Selahattin Demirtaş: Barajı Aşacağız”, Cumhuriyet, 31 Mart 2015, s.5.

[133] Ayrıca yine Selahattin Demirtaş’ın, seçim ittifakları arasında CHP’yle ilgili bir seçeneğin gündemde olmadığını ifade edip, 2014 yerel seçim sürecinde İstanbul için CHP’ye ortak aday çıkarmayı teklif ettiklerini kaydederek, “O dönem CHP bize ‘vebalı’ gibi davrandı. Bizimle bir arada görünmenin kendilerine zarar vereceğini, oy kaybettireceğini belirttiler,” (“Demirtaş’tan CHP’ye Sert Eleştiri: Vebalı Gibi Davrandılar”, Cumhuriyet, 26 Şubat 2015, s.4.) demesi gibi…

[134] www.milliyet.com.tr/yakin-oldugumuz-parti-ak-parti/siyaset/siyasetyazarde -tay/09. 02. 2013/1666506/default. htm

[135] Abdullah Öcalan, aktaran: Orhan Bursalı, “Demirtaş: ‘Bize En Yakın Parti AKP’…”, Cumhuriyet, 3 Mart 2015, s. 6.

[136] Immanuel Wallerstein, “Sosyal Demokrat Çözüm Bir İllüzyona Dönüşmüş Durumda…”, Sendika.Org, 15 Eylül 2011.

[137] Rıdvan Turan, “Seçimlere Tarihsel/Güncel Bakış”, Gelecek, No:141, 13 Mart 2015, s.24-23.

[138] “Perinçek’ten İtiraflar: ‘Erdoğan’la Beraber Olacağız’…”, 6 Nisan 2014… http://www.kaypakkayahaber.com/haber/perincekten-itiraflar-erdoganla-beraber-olacagiz

[139] Adalet Ağaoğlu, “Evrensel Sol…”, Taraf, 23 Aralık 2012, s.9.

[140] Terör Günlerinde Felsefe, J. Habermas ve J. Derida ile Diyaloglar, Hazırlayan: Giovanna Borradori, Çev: Emre Barca, YKY., s.58.

[141] Zahit Atam, “Sol Liberaller ve Linç: Kullanışlı Aptalların İşlevleri”, Birgün, 25 Ocak 2015, s.8.

[142] A. Cihan Soylu, “Düzenin Liberal Kozmetiği ve Devrimci Tutum”, Evrensel, 26 Eylül 2013, s.9.

[143] Metin Yeğin, “Parlamento Eşeğin Olsun!”, Gündem, 12 Mart 2015, s.13.

[144] Berrin Karakaş, “Her Gün 1 Mayıs”, Radikal, 9 Ekim 2011, s.22-23.

[145] V. İ. Lenin, Marx, Engels, Marksizm, çev: Vahap Erdoğdu, Sol Yay, İkinci baskı, 1990, s.276.

[146] V. İ. Lenin, Kır Yoksullarına,  Çev: İsmail Yarkın, Inter Yay., 1993.

[147] “Solculuk Geçen Yüzyıldı”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2011, s.9.

BİR SAVAŞ SUÇU: ROBOSKÎ KATLİAMI[*]

TEMEL DEMİRER (02-01-2015) “Anlamak hatırlamaktan

çok daha önemlidir,

her ne kadar anlamak için

hatırlamak gerekse de.”[1]

Hani Erdoğan’ın, “Oturuyorlar kalkıyorlar Roboskî diyorlar! Orası Roboskî değil, Uludere Ortasu! Ama onlar da kaçakçılık yapıyorlardı, karıştırmış olamaz mı?” dediği yerde; “Gökten insan ve katır parçaları yağıyordu” diye özetliyordu “O” vahşeti; devlet katliamından sağ kurtulan dört kişiden biri olan Servet…[2]

Yer Roboskî’ydi; toplu -taammüden!- cinayetle katledilenlerse Kürt’tü!

Sakın ola unutmayın bunu ve “İnsanın güce karşı mücadelesi, belleğin unutuşa karşı mücadelesidir,” saptamasını Milan Kundera’nın…

Evet, evet “Belleği sımsıkı sarıp sarmalamak, Roboskî’de parçalanmış cesetlerle 30 Aralık 2011 sabahı baş başa kalan aileleri ciğerde hissedebilmek, o davaya topyekûn sahip çıkmak gerekiyor. Yoksa daha çok kahırlarda ayrışır, oyunun figüranı kalırız”![3]

Figüran kalmamak için soru(n), çok net ve “ama”sız/ “fakat”sız tarif edilmeli…

Öncelikle “Roboskî bir savaş suçu”dur![4] Başka türlü adlandırılıp, anlamlandırılamaz…

“Katliamı sorgularken, bunu ‘yanlış yerden başlayarak’ yapıyoruz. Çünkü o günahsız çocukları ‘kimin öldürdüğü’ veya ‘vur emrini kimin verdiği’nden çok asıl sorulması gereken: ‘Niçin öldürüldüler?’ O insanlar, o gariban köylüler, orada ‘uluslararası sınır’ diye örülen dikenli teller olduğu için öldürüldüler…”[5] Yani sömürgeciler Kürdistan’ı işgal edip, tel örgülerle paylaştıkları için…

İşgalciler, sömürgeciler bir savaş suçu daha işlemişlerdir Roboskî’de; Ahmed Arif’in “33 Kurşun” dizelerindeki üzere…

Bir zamanlar Orhan Kemal Cengiz’in, “Uludere soruşturmasında başından sonuna her şey ama her şey yanlıştı. En baştan gizlilik kararıyla soruşturmanın üzerine perde çekildi… Suçun, suçlunun, mağdurun kimliğine, muktedirin o anki hislerine göre tanımlandığı büyük bir çarpılmaya, hukukun karikatürize edilmesine tanıklık ediyoruz. Olan budur,” diye tarif ettiği ve Ali Topuz’un da, “Sonraki yıllar, adalet talepleriyle geçti. Ne var ki ne Meclis komisyonlarında, ne adli süreçte tatmin edici bir yere varılabildi. Roboskî hakkında konuşmak ilk geceden itibaren zordu. Geçen yıllar, zorluğu hiç azaltmadı, artırdı bile belki,” notunu düştüğü hâle ilişkin yüksek sesle sormak gerek: “Sivil otorite Uludere harekâtına onay verdi mi?”[6]

* * * * *

Yanıt tarihte kayıtlı…

Bundan 2011 yılının soğuk bir Aralık gününde, Türk(iye) tarihinin en büyük katliamlarından birine uyandık… Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı sınır köyü Roboskî’de TSK’ye ait savaş uçaklarının gece yarısı yağdırdığı bombalar, çoğu çocuk 34 köylünün bedenlerini parçaladı…

Katliamın ardından kamuoyu baskısının ardı arkası kesilmeyince Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu bünyesinde Uludere Alt Komisyonu kuruldu. Komisyon çalışmaları boyunca BDP’li ve CHP’li üyeler, AKP’li üyelerin olayın üzerini örtmeye ve hükümetin sorumluluğunu karartmaya çalıştığı yönünde eleştiriler yaptı. Raporun açıklanması aylarca ertelendi. Nihayet 2013 Martında BDP ve CHP’lilerin itirazlarına rağmen AKP’li üyelerin hazırladığı rapor açıklandı. Hükümetin ve TSK’nın ‘aklandığı’ 84 sayfalık raporda, “Tüm Türkiye’yi derinden üzen bu olayla ilgili araştırma ve incelemelerde; olayın kasten yapıldığına yönelik herhangi bir delil elde edilemediği görüş ve kanaatine varılmıştır,” denildi.

Dönemin Başbakanı Erdoğan katliama ilişkin ilk açıklamasında, “Bu ana kadar da benim edindiğim bilgiler bu tür kaçakçılıkları 3-5 kişilik, bilemedin 10 kişilik gruplar yapar. Katırlar fazla olur. Burada 40 kişilik bir grubun olması Gediktepe ve Hantepede’ki alınan talihsiz neticelerde de silahlar bu tür hayvanlarla taşınmıştı bunu akıllara getiriyor. O zaman ‘Niçin müdahale edilmedi’ diye herkes bunu eleştirmişti” diyordu. Erdoğan gerekli incelemeleri yapacaklarını söylüyordu, yüzünde donuk bir ifadeyle. Başbakan’ın bundan sonraki açıklamaları da bu minvalde oldu. Başbakan konuya ne zaman değindiyse, katliamın sorumlularının açığa çıkarılması için mücadele edenlere yüklendi. Aynı Erdoğan, Roboskî olayına ilişkin “Medyaya rağmen Genelkurmay’a teşekkür ediyorum,” dedi.

O günlerde dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, 23 Mayıs 2012’deki bir televizyon programında 34 sivil yurttaşın yaşamını yitirdiği bombardımanın emrini görüntüleri izleyen komutanın verdiğini söyledi. Roboskî konusunda özür dilenecek bir şey olmadığını belirten Şahin, “O gençlerimiz orada olmamalıydı. Kaçakçılık emrini bizzat BDP veriyor,” biçiminde akla ziyan açıklamalar yapmıştı.

Köylülerin kaçakçılık yaparken vurulduklarını ve sağ yakalanmış olmaları durumunda da kaçakçılıktan yargılanacaklarını söyleyen Şahin’in “Kaçakçılık olayı gölgede kaldı. O bölge KCK’nın kontrolünde bir bölgedir. Bölücü terör örgütünün sıktığı kurşun, giydiği giysi, ayakkabı parayla alınıyor. Bu gençler figüranlardır. Filmin baş aktörleri vardır” şeklindeki sözleri büyük tepki çekmişti.

Roboskî katliamındaki sorumluluğuyla gündeme gelen Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Mehmet Erten’e 7 Aralık 2012’de başarı madalyası verildi. Kamuoyu tepkisi nedeniyle bir açıklama yapan Genelkurmay Başkanlığı, madalyanın verilmesinin “rutin” bir işlem olduğunu savundu.

Roboskî’li korucular, Gülyazı Tugay Komutanı Abdullah Paşa ile yaptıkları toplantıda komutanın kendilerini tehdit etiğini açıkladılar. Korucular, Paşa’nın kendilerine “Bunu unutun. Kazaydı. Devlet kaza yaptı. Kapatın. Diyelim ki ben yaptım, ne olacak? Siz devlete karşı ne yapabilirsiniz ki? Ben öldürdüm, Burada yaşayan her kim kaçakçılık yaparsa gerekirse bir daha öldürürüm. 50 lira için kaçakçılık yapıyordunuz, bakın devlet sizlere 120 bin TL veriyor almıyorsunuz,” dediğini aktardılar.[7]

KRONOLOJİK DÖKÜM
28 Aralık 2011 Saat 21.37 ile 22.24 arasında Türk savaş uçakları sınır boyundaki bir grubu bombaladı. İlk bilgilere göre can kaybı 35 idi. Sonradan 34 kişinin yaşamını yitirdiği anlaşıldı.
29 Aralık 2011 Ana akım medyanın TV kanalları ve gazeteleri olayın üzerinden 12 saat geçtikten sonra ve elbette TSK’dan yapılan açıklamanın ardından haberi verebildi.

TSK açıklaması şöyleydi: “Bölgenin teröristler tarafından sıkça kullanılan bir yer olması ve geceleyin hududumuza doğru bir hareketin tespit edilmesi üzerine hava kuvvetleri uçakları ile ateş altına alınması gerektiği değerlendirilmiş ve saat 21.37-22.24 arasında hedef ateş altına alınmıştır.”

Aynı gün AKP yetkilisi Hüseyin Çelik, “Uludere bir operasyon kazasıdır” dedi. Çelik’in bir soruya gülerek yanıt vermesi tepki toplamıştı. Başbakan Erdoğan ise şu açıklamayı yaptı: “Bir grubun olması daha önce Gediktepe ve Hantepe baskınlarında silahlar katırlarla taşınmasını hatırlatıyor. O zaman da niye bunlara müdahale edilmemişti denilmişti.”

9 Ocak 2012 Gülyazı Sınır Alay Komutan Vekili Jandarma Albay Hüseyin Onur Güney görevinden alındı. 17 muvazzaf askere de soruşturma açıldı. Bu tasarrufların nedeni “sınır kaçakçılığına göz yumma”ları, yani görevi ihmaldi.
11 Ocak 2012 TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu bünyesinde Uludere Alt Komisyonu kuruldu.
16 Ocak 2012 Bombardımandan kurtulan üç kişi, Gülyazı Alay Komutanlığı’nda “pasaport yasasına muhalefet”, “sınırı yasadışı yollarla ihlâl” ve “ülkeye sınırdan kaçak mal sokma” suçlarından ifade verdi.
4-6 Şubat 2012 Komisyon üyeleri Roboskî’de incelemeler yaptı.
16 Şubat 2012 Komisyon üyeleri, katliam öncesinde çekilen Heron görüntülerini izledi. Yorumları: “Görüntüler çok net. Göz göre göre ölmüşler.”
1 Mart 2012 Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Uludere’de kasıt yok” dedi. Zamanla bunu söylemeyen AKP’li kalmadı.
5 Nisan 2012 Genelkurmay komisyona 7 sayfalık döküman gönderdi. Buna göre her şey kurallara göre olup bitmişti. Zaten, Meclis’e de bilgi veremezlerdi. Malum, devletimizin sırları çoktur. Adaletsizlik hariç.
16 Mayıs 2012 ‘The Wall Street Journal’ (WSJ) Roboskî katliamındaki hava bombardımanı öncesinde ABD’nin insansız hava aracı Predatör’den görüntü alındığını yazdı.
18 Mayıs 2012 Genelkurmay, ‘WSJ’ haberini yalanladı, “Olayda grubun ilk görüntü tespiti Türk Silahlı Kuvvetlerine ait İnsansız Hava Aracı tarafından yapılmıştır” dedi.

Gazete, Erdoğan’ın yalanlaması üzerine haberinin doğru olduğunu vurgulardı. “Kaynağımız, ABD Savunma Bakanlığı” bilgisini verdi.

22 Mayıs 2012 CHP Milletvekili Mahmut Tanal, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Necdet Özel hakkında Ankara’da suç duyurusunda bulundu.
23 Mayıs 2012 Dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, bombardımanın emrini, “Ankara’da Hava Kuvvetleri’nde görüntüleri analiz eden komutanların verdiğini” söyledi.
26 Mayıs 2012 Dönemin AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, ‘‘Ben sezaryenle doğuma karşı olan bir Başbakanım ve bunların özellikle planlı yapıldığını biliyorum. Bunun, bu ülke nüfusunun artmaması için atılan adımlar olduğunu biliyorum. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum ve bu ifademe karşı çıkan bazı çevrelere, medya mensuplarına da sesleniyorum; yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz. Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum,” dedi.
5 Ağustos 2012 Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, ‘WSJ’ın haberini doğruladı, Predatör’lerin de olaydan önce görüntü aldığını ve görüntülerde köylülerin seçildiğini açıkladı. Yani “terörist” yoktu zaten!
26 Aralık 2012 Meclis Uludere Alt Komisyon Başkanı AKP Ordu Milletvekili İhsan Şener, 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayda Genelkurmay’ın talimat vermiş olabileceğini açıkladı. Şener, olayda “kasıt bulunmadığını” ancak “zincirleme hata” olduğunu dile getirdi. Şener, soruşturma sırasında Genelkurmay’ın olayla ilgili tüm belgeleri komisyonla paylaşmadığını belirtti.
28 Mart 2013 TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, “Bu işte kasıt bulunamadığı” şeklindeki alt komisyon raporunu kabul etti.
12 Haziran 2013 Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, 1.5 yıllık süreden sonra Roboskî katliamıyla ilgili soruşturma dosyasında kendisini yetkili ve görevli saymadığını ilan etti. Dosyayı da Genelkurmay Askeri Savcılığı’na yolladı. Savcılığın yorumu, ilk gün hükümet yetkililerinden gelen açıklamayla aynıydı: “Bu bir kaza.”
27 Haziran 2013 Savcılık, ailelerin avukatlarının itirazlarını reddetti. Özetle, “Yetkisizlik ve görevsizlik kararlarına itiraz hakkınız yok” dedi.
10 Ekim 2013 BDP’nin Uludere Araştırma Komisyonu kurulması talebi TBMM Genel Kurulu’unda oylandı; yeter sayıya ulaşılamadığı, yani 139 milletvekili olmadığı için komisyon kurulamadı.

* * * * *

Bu kadar da değil!

7 Ocak 2014’de Askeri Mahkeme, Roboskî’de kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.

Takipsizlik kararının gerekçesi, “TSK personeli TBMM ve bakanlar kurulu kararları çerçevesinde, Genelkurmay’ın onayıyla hareket etmiştir… Asker, kaçakçıları terörist sanarak kaçınılmaz hataya düştü ve TBMM tezkeresinin gereğini yaptı,” biçimindeydi![8]

Roboskî’li aileler askeri savcılığın kararına itiraz ettikleri dilekçede, “Birinci derecede hükümet ve Orgeneral Özel’in sorumlu olduğu”nu belirtseler de; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 34 kişinin yaşamını yitirdiği olayla ilgili yaptığı açıklama nedeniyle Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel hakkında “soruşmanın gizliliğini ihlâl” ve “adli yargılamayı etkileme” suçlarından yürütülen soruşturmada, “kovuşturmaya yer olmadığına” karar verdi.

Memur Suçları Soruşturma Bürosunda görevli Savcı Alper Türközmen tarafından verilen kararda, Özel’in, olaya ilişkin yaptığı bir basın açıklamasında, “Ölenler arasında silahlı teröristler bulunmaktaydı. Biz ulaştığımızda silahlar toplanmıştı, gerçekler yakında ortaya çıkar,” dediğinin iddia edildiği hatırlatıldı.

Özel’e ait olduğu öne sürülen sözlerin 21 Haziran 2012’de Genelkurmay resmi internet sitesinden yalanlandığı vurgulanan kararda, “Ayrıca söylendiği iddia edilen sözlerin, adı geçen şüpheli tarafından söylendiği kabul edilse dahi gerek gizliliği ihlâl gerekse adli yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçunun unsurlarını oluşturmadığı” belirtildi.

İş bu merkezdeyken; “Roboskî katliamına ilişkin takipsizlik kararı, Türkiye Cumhuriyeti sınırları üstünde, içinde ve dışında birilerinin ölümünü hukuki açıdan soruşturma, kovuşturma konusu yapılamayacağını ilan ediyor”du![9]

Özetin özeti; “Uludere’de 34 kişinin ‘operasyon kazasıyla’ öldürülmesinin emrinin nereden geldiğini Türk mahkemeleri ‘takip edemiyormuş’; anladığımız budur. Yani mahkemelerimiz oradan bir grubun geçtiği istihbaratını verenin belli, alanın belli, değerlendirip operasyon gerekliliğini bildirenin, o bilgiyi ‘bizi aşar’ diye siyasi otoriteye sorup izin alıp ‘vur’ emri verenin, hep kayıt altında olduğunun bilindiği bir askeri-siyasi silsiledeki isimleri saptayamadığını söylüyordu bizlere…”[10]

* * * * *

Evet, evet TBMM ‘İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun Roboskî’deki hava saldırısında kasıt olmadığı biçimindeki alt komisyon raporunu kabul etmesini protesto eden aileler, Komisyon Başkanı Ayhan Sefer Üstün’ün elini sıkmayıp, yanına oturmayınca; Üstün de, “Millet geleneğinde böyle bir şey yok. Görüşme bitmiştir” diyerek ailelere kapıyı gösterdiği[11] Türkiye’de bu kadar da değil!

  1. i) Roboskî Katliamı’nda ailesinden 11 kişiyi yitiren Ferhat Encü, “Bizi yıldırmak için cezalar uygulanıyor. İki yıldır Roboskî konusunda vicdanların bu kadar körelmesini, taşlaşmasını, insanların körleşmesini kabullenemiyorum… Katliamın ardından kendimi toplayıp okula döndüğümde hocalarım telafi sınavı için benden ‘ölüm belgesi’ istedi,”[12] dedi!
  2. ii) Roboskî katliamından yaralı olarak kurtulan Servet Encü’nün evi kimliği belirsiz kişi veya kişilerce uzun namlulu silahlar ile tarandı. Saldırganlar iz bırakmadan kayboldu![13]

iii) Katliamda oğlunu yitiren Mercan Encü, “Bırakın failleri yargılamayı hesap sorduğumuz için devlet aileleri tehdit ediyor. Biz 34 canımızın katledildiği yere, 34 karanfil bıraktığımız için her birimize 3’er bin lira para cezası verdi. Neymiş efendim, biz o sınırları ihlâl etmişiz. 34 kişinin katledilmesi mi yasak katledildikleri yere karanfil bırakmamız mı? Bu iki yıl içinde bırakın bu katliamı yapanları cezalandırmayı, onları ödüllendirdiler bile. Ben ömrümün sonuna kadar onlara lanet okuyacağım” dedi![14]

  1. iv) Uludere’de yaşamını yitiren 25 yaşındaki Nadir Alma’nın ailesine, Alma’nın 2003 yılında işlediği ‘kaçakçılık’ suçundan verilen 8 bin 403 lira para cezasının tebligatı yapıldı![15]
  2. v) Sınıra tel örgü çekilmesini protesto eden Roboskî’li köylülere sabah baskını yapıldı. Sabaha karşı evleri basan jandarma, aralarında katliamdan yaralı kurtulan Servet Encü’nün de bulunduğu yedi kişiyi gözaltına alıp götürdü! Gözaltına alınanlar arasında kardeşi Seyithan TSK jetleri tarafından öldürülen Kerem Enç de vardı ve “Askerler evi ararken kardeşimin fotoğrafını kırdı. 18 yaşındaki oğlum da askere kızdı. Asker oğlumu dövdü,” diyordu![16]
  3. vi) Roboskî’de 200 katırla Kuzey Irak’a giden köylüler dönüş yolunda asker barikatına takıldı. Sınıra gönderilen 2 bin asker, köylülerle birlikte IŞİD’den kaçan 6 bin Êzîdî’nin de geçişine izin vermedi![17]

Tüm bu ve benzerlerine ilişkin olarak Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin, “Hem Roboskî’liler gibi mağdur bir topluluğa baskın, hem katliamdan kurtulmuş birini gözaltına almaları, inanılır gibi değil. Roboskî katliamı konusunda devletin derinliklerinde farklı planların yapıldığını ortaya koyuyor. Roboskî’lilerin hak arama mücadelesinden ne kadar rahatsızlık duyulduğunun göstergesidir. Daha önce de birkaç kez mezarları ve katledildikleri yeri ziyaret ettikleri için ağır para cezasına çarptırılmışlardı. Hem fiili hem hukuki bir cendereye alınmış durumdalar. Bugün yaşananla birlikte bunun fiili baskıya ve soruşturmaya dönüştüğü görülüyor,” derken; HDP İstanbul milletvekili Levent Tüzel de ekliyordu:

“Erdoğan hükümran tavrıyla katliam üzerine yaptığı açıklamada Genel Kurmaya teşekkür ederek “yetkilerini kullanmışlardır” demekteydi. O andan itibaren her zaman olduğu gibi devletin bu suçu da örtbas edeceği, gerçekleri gizleyeceği ve hesap vermeye yanaşmayacağı anlaşılıyordu.”

* * * * *

Bakmayın siz, bir beyaz (ya da “AK”!) Kürt Orhan Miroğlu’nun, “Roboskî katliamını hiçbir karar meşrulaştıramaz,”[18] demagojisine sarılmasına!

“Bu katliamın peşini bırakın, vazgeçin dediler,” notunu düşen KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın ifadesiyle, “Roboskî katliamı herhangi bir katliam değildir. İddia ettikleri gibi yanlışlıkla yaptıkları bir katliam da değildir. Türk devleti ve hükümeti katliamdan sonra Kürt halkının, Roboskî’nin, korucuların sineceğini sanıyordu. Ama tam tersi bir durumla karşılaştı. Türk devleti ve hükümetini uluslararası alanda oldukça sıkıştırdı. Türk devleti ve hükümetinin gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Onun için devlet ve hükümet suçüstü yakalandı.”[19]

İş bu nedenle Cüneyt Özdemir’in, “Uludere’de ölen 34 kişinin hayaletleri de bu soruşturmayı göz göre göre kapatanların peşini hiçbir zaman bırakmayacaktır”; Amberin Zaman’ın, “Roboskî’lilerin çilesi ne zaman bitecek? 34 masum canın hesabı ne zaman verilecek? Onu bilmiyorum. Bildiğim tek şey Roboskî’lilerin âhını alanlar yaptıklarının bedelini bir gün ödeyecek” saptamasını dillendirdikleri tabloda “Yatıp kalkıp Uludere diyorsunuz,” diye dert yanmıştı Erdoğan…

Doğrudur; yatıp kalkıp Roboskî diyoruz… Çünkü vicdani reddini açıklayacağını söyleyen Faruk Encü’nün, “Gençlerin üzerinde ‘askere gideceksiniz’ diye baskı var. Önce kardeşini katledeceksin sonra da gelip ağabeyine ‘askere git’ diyeceksin. Böyle şey olur mu? Biz artık katliamların son bulmasını istiyoruz. Gever’de de bir katliam oldu. Gezi’de, Lice’de gençler öldürüldü. Biz Gezi aileleriyle birlikte mücadele etmek istiyoruz. İktidarların karşısında hep birlikte artık yeter dememiz lazım,” çığlığındaki kararlılıkla Hrant, Uğur, Ceylan, Ethem, Abdullah, Mehmet, Medeni, Ali İsmail, Berkin diye haykırıyoruz; haykıracağız da…

9 Aralık 2014 19:33:31, Ankara.

N O T L A R

[*] 21 Aralık 2014 tarihinde Varto Eğitim-Sen’de yapılan konuşma… 28 Aralık 2014 tarihinde ‘Roboskî İçin Adalet Girişimi’nin, Ankara Yüksel Caddesi İnsan Hakları Anıtı önündeki etkinlikte yapılan konuşma… Newroz, Yıl:8, No: 261, Tarih: 25 Aralık 2014…

[1] Susan Sontag.

[2] Sedat Yılmaz, “İnsan Parçaları Yağıyordu!”, Gündem, 28 Aralık 2013, s.10.

[3] Karin Karakaşlı, “Umutlu Tükürük”, Radikal İki, 29 Aralık 2013, s.11.

[4] Öznur Sevdiren, “Savaş Suçu Olarak Roboskî”, Radikal, 8 Şubat 2014, s.17.

[5] İbrahim Sediyani, “Roboskî’de Asıl Konuşulması Gereken”, Taraf, 2 Ocak 2014, s.12.

[6] Sedat Ergin, “Sivil Otorite Uludere Harekâtına Onay Verdi mi?”, Hürriyet, 11 Ocak 2014, s.14.

[7] Erdal İrmek, “Unutursak Kalbimiz Kurusun”, Evrensel, 27 Aralık 2013, s.10.

[8] Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın verdiği takipsizlik kararına yapılan itiraz 1’e karşı 2 oyla reddedilirken Hava Kuvvetleri Komutanlığı askeri mahkemesi Başkanı Hâkim Albay Oğuz Pürtaş, mahkemenin iki üyesi bombardımana karar veren askeri yetkililerin kaçakçı olan grubu terörist sanma konusunda, “kaçınılmaz bir hataya” düştüklerini savunup, kararın kamu vicdanını tatmin etmeyeceğini belirterek, “Kısa vadede maslahata ve kamu yararına uygun gözükse de uzun vadede mülkün temeli olan adalet duygusuna ve devlete zarar vereceğini” ifade etti. (Kemal Göktaş, “Karar Adalete Zarar Verecek”, Milliyet, 25 Haziran 2014, s.14.)

[9] Ali Topuz, “Bu Karar, ‘Öldürmek Serbest’ Diyor!”, Radikal, 8 Ocak 2014, s.19.

[10] Murat Yetkin, “Ayıptır, Günahtır”, Radikal, 8 Ocak 2014, s.11.

[11] “Uludereli Aileler Makamdan Kovuldu”, Cumhuriyet, 21 Şubat 2014, s.7.

[12] Ömür Şahin Keyif, “Ferhat Encü: Telafi Sınavı İçin Ölüm Belgesi İstediler”, Birgün, 23 Aralık 2013, s.14.

[13] Remzi Budancir, “Roboskî’de Encü’nün Evini Taradılar”, Taraf, 10 Mart 2014, s.12.

[14] Mahmut Oral, “Uludere Adalet Bekliyor”, Cumhuriyet, 27 Aralık 2013, s.19.

[15] “Uludere Kurbanının Cezası Ailesine Gitti!”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2014, s.7.

[16] Serkan Ocak, “Roboskî’de Gözaltına Alınanlar Anlattı: Asker Oğlumu Dövdü”, Radikal, 22 Ocak 2014, s.7.

[17] Mahmut Oral, “Roboskî’de Bir Garip Gerginlik”, Cumhuriyet, 10 Eylül 2014, s.9.

[18] Orhan Miroğlu, “Roboskî Katliamını Hiçbir Karar Meşrulaştıramaz”, http://haber.stargazete.com/yazar/Roboskî-katliamini-hicbir-karar-mesrulastiramaz/yazi-828380

[19] “… ‘Roboskî’den Vazgeçin’ Dediler”, Taraf, 24 Ocak 2014, s.13.

AKP (MÜDAHALESİ) Mİ DEDİNİZ?

TEMEL DEMİRER (29-12-2014) 1. AYRIM:

ERDOĞAN’LI AKP PRATİĞİ

I.1) MANİPLÜLASYON VEYA YAPILAN(LAR) + DENİLEN(LER)

I.2) İKİ ÖRNEK: KÜRDİSTAN MESELESİ VE EKONOMİ

  1. AYRIM:

AKP NİTELİĞİ VEYA “NEDİR”, “NEYE YARAR”?

II.1) OLGULARLA AKP’NİN -ATAERKİL- MARİFETLERİ

II.2) DEVLET TERÖRÜ

II.3) AKP = KAYIRMACILIK + İSRAF + YOLSUZLUK + YAĞMA

II.4) SÜNNÎ İSLÂMCI TÜRK DÜZENLEME VE DÖNÜŞÜM

III. AYRIM:

NEO-OSMANLI RESTORASYONUN “YENİ (DENİLEN) TÜRKİYE”Sİ

III.1) “NEO-OSMANLI”CILIK (MI?)!

III.2) “YENİ (DENİLEN) TÜRKİYE”DE RESTORASYON

III.3) “OLAĞANÜSTÜ DEVLET BİÇİMİ”: OTORİTERLİKTEN TOTALİTARİZME

  1. AYRIM: “KRAL (BU KADAR DA!) ÇIPLAK” İSE…

AKP (MÜDAHALESİ) Mİ DEDİNİZ?[1]

TEMEL DEMİRER

“Onlar/ Yoksul/ Eti/ Yerler

Ve/ İçtikleri/ Kandır.”[2]

 

Liberaller ile AKP hempalarının (ve bir de “solumsular”ın), şöyle ya da böyle, “pasif devrim” mimarı olarak lanse ettikleri veya “Marks’ı bile kıskandıran sessiz devrim!”[3] diye sundukları “şey” hakkında konuşmak hem “kolay”, hem de “zor”…

“Kolay” çünkü nihai kertede neo-liberal bir rejim ve bir burjuva iktidarıyla yüz yüzeyiz.

“Zor” çünkü bu herhangi bir neo-liberal rejim ve bir burjuva iktidarı “genellemesi”yle açıklanamayacak kadar “girift” bir sorunsala denk düşüyor.

“Girift”lik, toplumun korporatif, devletin monolitik örgütlenmesini hedefleyen restorasyon girişiminin, Çukurova Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. İlker Özdemir ile Bartın Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. S.Yetkin Işık’ın ifadesiyle, “İktidar ve rant kavgasının dini değerleri araç hâline getirdiği Türkiye’de” İslâm’ı kültürel bağlamda, bir meşrulaştırma aracı olarak topluma enjekte ettiği totaliterliğin yapısından kaynaklanıyor.

Ancak zaman zaman, Türkiye’de 10-12 yılda olanların bir çeşit “devrim” olarak nitelendiğine tanık oluyoruz. Bu niteleme en çok da Etyen Mahçupyan’ın kaleminden çıkıyor. AKP siyasallaşmasının, kendisi öyle olmasa da ülkedeki demokrasiyi ilerlettiğine ve İslâmi kesimin sekülerleşmesini sağladığına vurgu yapan Mahçupyan ile benzerlerinin “devrim” vurgusunu ciddiye almak mümkün değildir.

AKP’nin İslâmi muhafazakârlığı totaliterliğe tahvil ettiği güzergâhta, unutulmaması gereken, “Partinin sloganını biliyorsun: Özgürlük Köleliktir. Bunun tersi hiç aklına geldi mi? Kölelik özgürlüktür,”[4] formülünün gündelik hayatta – “küçük” ama seri adımlar ile- toplumsallaş(tırıl)dığıdır.

Oysa A. Gramsci’nin, “Devrimsiz bir devrim” olarak tanımladığı pasif devrim, bir gelişime denk düşer ve; “kısmen ilerici bir yöntem”le eski düzenin korunması, sağlamlaştırılmasına gönderme yapar. Söz konusu dizaynda yönetici sınıf değişmez, sınıflar arası güç ilişkileri ve üretimin üzerindeki mülkiyet egemenliği aynen devam eder etmesine, ama AKP’nin yaptığında, -retorik dışında- “ilerici” olarak nitelenebilecek herhangi bir yön yoktur. Bu nedenledir ki AKP pratiği, “kısmen ilerici bir yöntem”e denk düşen “pasif devrim” filan değil, bizatihi kapkara totaliterliktir.

Bu totaliterlik karşısında “muhalif”lerin dahi, Kemal Tahir’in, “Sen bu Allah- sözünü beline silah etmeye çabalamaktasın, ama bu silah bize hiç sökmez,” uyarısını “es” geçtikleri tabloda yaygın bir “sürüleş(tiril)me”/ “gergedanlaş(tırıl)ma” yaşanılırken; Tony Jundt’un, “düşünmeden kabul etme”, “sorgulamadan yaşama” diye tarif ettiği kâbus her şeyi biçimlendiriyor; “Bugün yaşadığımız hayatta son derece yanlış giden bir şey var… maddi çıkarların peşinde gitmeyi erdem saydık. Şeylerin fiyatını biliyoruz, ancak onların değeri hakkında hiçbir fikrimiz yok. Hukuki bir karar veya bir yasa hakkında ‘iyi mi, adil mi, haklı mı daha iyi bir toplumun ya da daha iyi bir dünyanın kurulmasına yardım edecek mi’ diye sormayı bıraktık. Bu soruları sormayı bir kez daha öğrenmemiz gerekiyor,”[5] uyarısına karşın Jundt’un!

 

  1. AYRIM: ERDOĞAN’LI AKP PRATİĞİ

 

Murat Yetkin’in dahi, “Derin devletin yeni sahibi kim?” sorusuna, “AKP’nin ‘kendi derin devletini’ kurduğu iddiası”nın altını çizip yanıt verdiği koordinatlarda, “derin (denilen) devlet” için “vücuttaki faydalı-zararlı virüsler gibi” tanımını yapan Erdoğan “Dünyada derin yapıyı sıfırlayan ülke yok,”[6] derken; söz konusu değişimi “cumhuriyet”in normalleşmesinden çok, kaotik bir başkalaşıma denk düşen bir anormalleşme olarak nitelemek, kaçınılmazdır.

“Kaotik bir başkalaşıma denk düşen bir anormalleşme”, elbette bir yönüyle “süreklilik”tir; ama öne çıkan yan kopuş ve kırılmadır.

O hâlde AKP pratiği ile “tarihi yeni bir dönemece” girdik. Bundan sonrası bir alt üst oluşa mündemiçtir.

Böylesine durumlarda “Bir nesil ideallerini, ateşini ve renklerini yitirdiği anda, ortaya etkileyici bir adamın çıkması, kendisinin, yalnızca kendisinin yeni bir formül bulduğunu ya da yarattığını buyurgan bir biçimde açıklaması daima yeterli olur; binlerce kişinin güveni hemen o anda bu sözüm ona halk kurtarıcısına, dünya kurtarıcısına doğru akar”ken;[7] otoriter dayatma insanlığı “iyi” ve “kötü”, “tanrıdan korkanlar” ve “sapkınlar” ya da “devlete itaat edenler” ve “devlet düşmanları” veya “siyah” ve “beyaz” olarak bölerek varlığını tahkim eder.

John Steinbeck’in, “Diktatör; aslında yönettiklerinden korkandır. Halkının manevi duygularını sömürürler, en temel hak ve özgürlüklerle ilgili kısıtlama getirmeye çalışırlar, eleştiriye ve protestoya hiç tahammülleri yoktur,” diye tasvir ettiği kapsamda her şey yolundayken; ortada sürdürülemez kapitalizmin burjuva hukuk(suzluk)u ile demokrasisi açısından bir soru(n) yoktur; “Asla unutmamalıyız ki, Adolf Hitler’in Almanya’da yaptığı her şey yasalara uygundu,” Martin Luther King’in işaret ettiği üzere…

Kaldı ki “Erdoğan, 12 Eylül rejiminin kurduğu otoriter demokrasinin en ileri hâlinin simgesi”yken;[8] ve gençlerden Necip Fazıl’ın yaşam mücadelesini örnek almalarını isteyerek, “Biz üstat Necip Fazıl’ın ömrü boyunca ve bizzat ömrüyle anlattığı gibi önce kendimize sonra birbirimize güvenecek, 76 milyon hep birlikte Büyük Doğu’yu inşallah inşa edeceğiz. Unutmayın ışık doğudan yükselir,”[9] demişken; bu hâli hiç de şaşırtıcı değildir. Nihayetinde, perşembenin gelişi çarşambadan belli değil midir?

Neden, Mehmet Bekaroğlu’nun ifadesiyle, “AKP 11 yıl sonra gerçekten çok büyük bir hayal kırıklığı,” olsun?

Nasıl, Şehir Üniversitesi öğretim üyelerinden Burhanettin Duran’ın, “Kişileşme eğilimiyle eleştirilen Erdoğan olmasaydı, onun ortaya koyduğu irade bulunmasaydı Türkiye pek çok engeli aşamazdı, yaşadığı değişimle tanışmış olmazdı,”[10] zırvasını ciddiye alalım ki?

Niçin, “Siz hâlâ yolsuzluk mu diyorsunuz?!” vurgusuyla “İç ve dış mihraklar el ele vermiş, şimdiye kadar misli görülmemiş derecede kirli bir oyun oynuyor… Öncelikle Türkiye’nin ekonomisi darbe üstüne darbe yiyor. Gerçekte hiçbir haklı sebebi yokken, piyasalarda olumsuzluk fırtınaları estiriliyor. Esnaf, iş adamı ve neticede bütün vatandaşlar, tedirgin oluyor. Kiminle karşılaşsak, aynı soruya muhatap oluyoruz: ‘Efendim bu işin sonu nereye varacak?..’ Sadece ekonomi mi? Ülkenin itibarına, imajına, bütün stratejik menfaatlerine yönelik bir saldırı söz konusu! Sanki iç ve dış bütün şer odakları, bütün piyonlar, hainler, gafiller bugünü bekliyormuş. O yüzden Erdoğan, olup bitenleri, ‘Bugüne kadar görülen en ahlâksız darbe teşebbüsü…’ şeklinde tanımlıyor,”[11] diye ekleyen İsmail Kapan “hınk deyici başlığı”na prim verelim?

Veya “Batıcı aydınlar, Türkiye’de, İslâmi kökenden beslenen siyasetçilerin öncülük ettiği değişimi değişimden saymıyorlar pek. Küçümseyici sıfatlarla değişim ve demokratikleşme sürecini itibarsızlaştırmaya çalışıyor ve küçümsüyorlar,”[12] diyen Orhan Miroğlu’nun; ya da “Demokratikleşme paketinde tatmin edecek bir şey olmadığı ortada. Bu kadar mı düşünüyorlar yoksa ‘şimdilik elimizden bu kadar geliyor’ diye mi göstermeye çalışıyorlar, bilmiyorum,”[13] diyen Murat Belge’nin agnostik varsayımlarına itibar edelim ki?

AKP de, Erdoğan da arife tarif gerektirmeyecek kadar sarih birer gerçeklik değil midir?

Erdoğan, toplumun “genişçe” bir kesiminden destek alan, türküler ithaf edilen; “büyük usta”, “Davos fatihi”, “dik dur, eğilme!” sloganlarıyla çağırılan biri…

Bu kadar değil; öte yandan da, söylem ve eylemlerinden ötürü “diktatör”, “demokrasi düşmanı” vb. olarak anılan bir demon (cin)…

‘The Financial Times’ın başyazısında, “Erdoğan Atatürk’ten ziyade Putin gibi” diye betimlediği Onu, öne çıkaran da “… ‘Parya’dan ‘Muktedir’e”nin hikâyesidir.”[14]

Bu hikâyede dünün “paryası”, bugünün “muktedir”inin, elbette bir evveli var. Yani “Türk Sağı” olarak kavramsallaştırılabilecek bir çizginin dört temel aktörü (Menderes, Demirel, Erbakan ve Özal)…

AKP, söz konusu birikim üzerinde Necip Fazıl’dan muhtelif cemaatlere uzanan yelpazede, emperyalist onay ile var olurken; Nikolaos Stelya’ya göre, “Türk sağının atardamarı yolsuzluk ve rant”tır!

AKP’nin kurucu üyelerinden Abdüllatif Şener’in de işaret etiği üzere: “AKP’nin kurulmasından önce de Erdoğan’la beraberdim. Erdoğan’ın korkunç bir para eğilimi olduğunu o günlerde tespit ettim. Bu ülke, tarihinde hiç görülmediği kadar soyulmuş yağmalanmıştır… Cumhuriyet tarihi dönemindeki bütün yolsuzluk olaylarını üst üste toplasanız yine de bu yolsuzluk olayındaki rakamların yüzde 1’i yapmaz”!

Mehmet Altan’ın, “Yasaları çiğniyor, yargıya müdahale ediyor,” diye betimlediği Erdoğan hakkında yine Abdüllatif Şener’in işaret ettikleri vahimdir:

“O kadar kendisine odaklı bir kişiliğe sahip ki Erdoğan, düşmemek, devrilmemek ayakta kalmak için gerekirse ülkeyi iç savaşa bile sürükler. Bu kadar kire batmış ve kendisine odaklanmış bir insan bu kadar güç merkezi hâline dönüştükten sonra herşeyi kendisini ayakta tutacak şekilde ayarlamak ister. Hukuk düzeni tanımaz…”

Sadece bu kadar mı? Elbette değil!

Yine O, AKP’yi bir şirket gibi yapılandırıp, siyaset yaparken, bir CEO gibi hareket eder ve Kabataş örneğindeki üzere çok rahat yalan söyler:

Örneğin 1980 öncesi kızının kapısına yazdığı notu anlatan Erdoğan’ın ‘Ustanın Hikâyesi’ isimli belgeselde söylediği, “Büyük kızım Esra bir gece kapıya not yazmış, babacığım bir geceni de bize ayır” şeklindeki sözlerini eleştiren Kılıçdaroğlu’nun, Erdoğan’ın kızının 1980 değil 1983 doğumlu olduğunu belirterek, yalanı açığa çıkardığı üzere…

Örneğin, yine Erdoğan’ın ODTÜ’deki öğrenci protestosunu eleştirerek, “Neymiş? Eleştiriymiş bu, protestoymuş. Kusura bakmayın, biz de öğrencilik yaptık ama taşla sopayla öğrencilik yapmadık,” dediği gibi… (İyi de ya gerçek!?)

Bu kadar da değil!

Ahlâk zabıtalığını da üstlenen otokrat, “Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nden Kadıköy vapurundan inenlere bakarak, ‘kadınların giyimlerini eleştiren’ dönemin Başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı Erdoğan gazetelerde yer alan kadın fotoğraflarından da rahatsızdır. Kamuoyunda ‘Alo Fatih’ olarak bilinen Mehmet Fatih Saraç’la bir konuşması dinlemeye takılan Erdoğan, Habertürk gazetesinin birinci sayfasında (13 Nisan 2013) yer alan ABD’li ünlü oyuncu Gwyneth Paltrow’un fotoğrafını eleştirirken, ‘Frikik vardı orada bilmiyorum o frikik’ diyor, Saraç, ‘Az frikik olmazsa yani az frikik olmazsa’ diye yanıt veriyor ve Erdoğan, Saraç’ın bu sözlerine, ‘Sen ona az diyorsan yandık biz’ diye itiraz ediyor.”[15]

Ahlâk zabıtalığını üstlenen otokrat, “kurucu baba”lığı da kimseye kaptırmak niyetinde olmadığı için yeni-Kemal rolüne de soyunmaktan hicap duymaz.

Örneğin dün Kemalistler toplumun geleneksel yapısını mühendislik çalışmalarıyla bozmaya çalışıyorlardı, bugün AKP aynı çaba içinde.

Dün Kemalistler toplum mühendisliği işine soyunmuşlardı, bugün AKP toplum mühendisliğine göz kırpıyor.

Dün Kemalistler kendi istekleri doğrultusunda bir “nesil” yetiştirmeye çalışıyorlardı, bugün AKP aynı işi yapmaya çalışıyor.

Dün Kemalistler tek tip birey oluşturmaya çalışıyorlardı, bugün AKP tek tip bireyin peşinde.

Dün Kemalistler toplumun tüm renklerini tek bir renge dönüştürmek için uğraşıyorlardı, bugün AKP aynı uğraş içinde.

O hâlde, Boris Kálnoky’un, “Erdoğan İslâmcı Atatürk olma yolunda!”[16] tespitinin altını çizerek, dün Kemalistlere yönelttiğimiz eleştirileri, bugün de AKP’ye yöneltebiliriz.

Dahası, bunlara ek olarak, demogojide Süleyman Demirel’i geride bıraktığını da vurgulayabiliriz.

 

DÜN DÜNDÜR, BUGÜN DE BUGÜN[17]
DÜN BUGÜN
“Ne istediniz de vermedik?” Çeteler, ajanlar (dün devleti çetelere vermişler)!
“Ben savcısıyım.” Onlar kumpas kurdu.
Oval Ofis’de, BOP eşbaşkanı. Rüşvet skandalının arkasında ABD, İsrail var. Elçileri kovarız!
İnsanların mahremine, sabaha karşı girilmiş olabilir ama ortaya çıkanları da unutmayalım. Devletin mahremine girenler vatan haini, insanlar sabaha karşı aniden evden alınır mı? Ortaya çıkanlar yok hükmünde.
Küreselleşme çağı, sermayenin ulusalı mı olur? Faiz lobisi…

 

Bir dönem MGK, YÖK ve MEB’in yanı sıra tüm siyaset kurumunu etkisi altına alan Kemalizm’in rolünü İslâmcı bir “AK Kemalizm”in[18] kapmaya kalkıştığı müdahale ile “Kemalizm’e benzer yeni bir sivil din doğuyor,” diyen Doç. Dr. İhsan Yılmaz ekliyor: “AKP’nin Erdoğan yönetiminde giderek Kemalo-İslâmist bir parti hâline geliyor… Erdoğan’ın beyanatlarından hem de bazı uygulamalardan anlıyoruz ki, Kemalistlerin, kendilerini tanımlarken kullandıkları öteki olgusuna, Kemalo-İslâmist AKP de ihtiyaç duyuyor ve kendi benimsediği kesimler dışındakileri sadece ötekileştirmekle kalmıyor onları bazen düşmanlaştırıyor bazen de şeytanlaştırıyor.”[19]

Bu kapsamda dünün otoriter laikliği yerine, şimdilerde otoriter siyasal İslâm ikame ediliyorken; “İkinci İstiklal Mücadelesi” demagojisine sarılınıyor.

Eğer “İkinci İstiklal Mücadelesi” varsa, ikinci bir “kurucu baba” yani ikinci bir Mustafa Kemal de vardır ki, Erdoğan da tam buna oynuyor.

Ancak öncellerinden önemli bir farkla: Adnan Menderes, Süleyman Demirel ya da Turgut Özal, “Kurucu Baba”nın yüceliği ve ağırlığı altında var olabildiler. Böylelikle de, iktidar ve meşruiyetlerini Atatürk kültüne yaslayarak devam ettirdiler.

Erdoğan bu noktada, öncellerinden sadece farklılaşmadı, koptu: “Ustalık Dönemi” iktidarıyla Mustafa Kemal’e ihtiyaç duymayan, bir “yeni-Kemal” olmaya soyundu. Böylelikle de, “Tek Adam”lı Atatürk kültünden sonra “Uzun Adam”lı Erdoğan kültü yerleşmeye başladı.

 

I.1) MANİPLÜLASYON VEYA YAPILAN(LAR) + DENİLEN(LER)

 

AKP yaptıkları + dedikleriyle bir maniplülasyon veya “takiyye” organizasyonudur.

Atilla Özkırımlı’nın, “İnsan insanın kurdudur. Doğru, kemiriyoruz birbirimizin içini. Kaypaklık, hainlik, kıskançlık, sevgisizlik kol geziyor. Aldatma, yüze gülüp arkadan vurma, karalama ahlâksızlık sayılmıyor artık,” diye tarif ettiği neo-liberal çürümüşlük tablosunda, Moliere’in, “İnsanları aldatmak, güldürmekten çok daha kolaydır,” saptaması hakikâtin kendisi olup çıkmışken; otokrat kötünün tek bir dili var, tek silahı, tek bir cins yakıtı: Yalan…

Hızla hatırlatıyorum:

“Bunlar ayakkabıları ile camiye girmiş, içki içmişlerdir”!

“Kız kardeşime başörtülü diye tükürdüler”!

“Bunlar solcu, bunlar ateist, bunlar terörist, bunlar çapulcu, bunlar darbeci”!

“Oyunda Gezi’nin provasını yaptılar”!

“Cemaat devlete sızmış, buna kargalar bile güler”!

“IMF’ye borç veriyoruz”!

“YouTube, Atatürk’e yapılan hakaret sebebiyle kapatılmıştır”!

“Villalar 35 senedir var”!

“Cari açığın yüzde 15’ini ben kapattım”! (Kapatma olabilir ama bu, ‘cari açık’ değil.)

“Telekinezi yöntemi ile öldürmeye çalışıyorlar”!

“Çadırlarda atom bombası planları çıktı”!

“Trafoya kedi girdi”! (Dış basında 1 Nisan şakası olarak algılanmıştır.)

“Üstleri çıplak ve deri eldivenli 80-100 kadar eylemci”!

“Arkadaşları vurmuştur”!

“Olimpiyatları Geziciler yüzünden kaybettik”!

“Kavas dememişim, gavat demişim”!

“Bedava olunca böyle oldu”! (Marmaray arızası için.)

“E-bilet güvenliği arttıracak”!

“8-10 yılda 4.5 milyarın üzerinde ağaç dikildi. Üstelik bunlar fide filan değil, yetişkin ağaç”!

“Ülkenin dış borcu olmadığı gibi dünyadan üç buçuk milyar alacağı var. Makine üretimde Almanya ile moda sektöründe İtalya ile rekabet hâlindeyiz”!

“Van’a 15 katrilyon harcadık”! (Yatırımlar eski TL ile ifade edilir, zararlar, giderler ve borçlar yeni TL ile. Ve depremzedeler hâlâ çadırda.)

“Devlet Tiyatroları her yıl milyonlarca lira zarar ediyor”! (Doğrudur ancak buna zarar değil harcama denir. DT kâr amaçlı kurulmuş bir kurum değil, bir kültür hizmeti sunmaktadır. Aynı şekilde Diyanet İşleri’nin zarar edemeyeceği gibi.)

“Hastanelerde artık muayene ücreti yok”! (Doğrudur ama o ücreti artık eczaneler kesiyor.)

“İnönü döneminde ekmek karneyle veriliyordu. (Doğru bilgi ama II. Dünya Savaşı sırasında tüm Avrupa’da durum buydu.)

“Allah’ın tüm özelliklerini taşıyan bir lider”!

“Şanlıurfa’ya bahar gelmiş, onu karşılamak üzere tarih de coğrafya da kıyama kalkıyor”!

“Ona dokunmak bile ibadettir”!

“Bunca yol yapan yolsuzluk yapar mı?”

“Diktatör olsa hiç ‘diktatör’ diyebilir misin?”

“TOMA’nın suyuna katılan kimyasal olsa polisler eldivensiz nasıl dolduracak?”

“Mağduruz!”

“Kayıtları var!”

“Kimsenin özel hayatına karışmadık”!

“Barış sürecini baltalıyorlar”!

“Dış borcumuz kalmadı”!

“Gezi’ye bu gece müdahale yok”! (O an başlar)

“Türk bayrağı yaktılar”!

“Vatan haini bunlar”!

“Taraf olmayan bertaraf olur”!

Yalanı yolundan alıkoyacak tek şey, yegâne turnusol kâğıdı vicdanımız ve yalanla mücadelenin tek yolu soru sormakken; itiraf edilmelidir ki, AKP pratiğiyle eşi benzeri olmayan bir döneme şahitlik ediyoruz. Nefret, iftira, kutuplaşma, ayrıştırma, paralel devletler, akıl almaz lobiler, yolsuzluklar, tapeler, insan hakları ihlâlleri, yargıya maddi-manevi müdahale, hile, hurda, sansür, medyaya baskı, sanata baskı, her türlü baskı, fişleme, yasaklama, iç, dış, soyut, somut bilumum mihrak, vb’leri. Kısaca “Pandora’nın Kutusu”ndan çıkan, çıkamayan her türlü kötülük sahnede yerini aldı.

Sahnede yer alan AKP kötülüğü, rol çalmada da olağanüstü bir performans sergiledi!

Mesele AKP genel merkezindeki çocuk oyun alanını gezen Erdoğan, oyuncağının kopan parçasını gösteren çocuğa “Annen mi koparttı” deyivermiş! Çocuğun burnunu silip anneye çıkışmış: “Çocuğu hasta etmişsin!” “Mesele annelikse onu da en iyi biz” demeye getirmiş yani.

Peki, anneden “anneliği”, Alevîlerin elinden cemevini (Cami-cemevi projesi), Ali’yi (“Mesele Ali’yi sevmekse, dört dörtlük Alevîyim”- Erdoğan) Kürtlerin elinden Şivan’ı, “Mele”yi ve İslâm’ı yaşama biçimini (Gülen Cemaati üzerinden), sosyalistlerin elinden Ahmet Kaya’yı, Erdal Eren’i, çevrecinin elinden ağacı (Erdoğan: “Ben çevrecinin daniskasıyım!”) ve bedellerle yaratılmış sayısız değeri, hiçbir bedel ödemeden (mesela hak ve özgürlükleri teslim etmeden) “kapmaya” çalışmanın ne kadar manipülatif bir müdahale olduğunu tahayyül edebiliyor musunuz?

Söyledikleri bir yana, AKP’nin yaptıkları da söz konusu manipülasyonun dışında değildir. Örneğin, “Bizim dönemimizde faili meçhuller olmadı” diyenlere 2000-2014 kesitine ait şöyle bir döküm “sunulabilir”!

 

“FAİLİ MEÇHULLER: 2000- 2014”[20]
TARİH YER KİM
24 Ocak 2001 Diyarbakır Gaffar Okkan (Emniyet Müdürü.)
5 Şubat 2006 Trabzon-Kilise Santoro (Rahip)
24 Mart 2006 Muş kırsalı Enes Ata, (8 yaşında); Mahsun Mızrak, (14 yaşında)
17 Mayıs 2006 Ankara- Danıştay Mustafa Y. Özbilgin, (Danıştay Hâkimi)
19 Ocak 2007 İstanbul- Osmanbey Hrant Dink, (Gazeteci)
18 Nisan 2007 Malatya Necati Aydın, Tilmann E. Geske, Uğur Yüksel, (Zirve Yayınevi çalışanları)
22 Temmuz 2007 Antakya Tuncay Cüzdan
8 Şubat 2008 İstanbul- Okmeydanı Emrah Dervişoğlu, (17 yaşında)
15 Şubat 2008 Cizre Yahya Menekşe
5 Mart 2008 Van- Erciş Mehmet Deniz
21 Mart 2008 Van/ Newroz kutlamaları Ramazan Dal; Van, Zeki Erinç, (Ayakkabı tamircisi); Hakkâri- Yüksekova, İkbal Yaşar; Cizre, Yahya Menekşe
10 Nisan 2008 Hakkâri- Yüksekova Fahrettin Şedal, (16 yaşında)
15 Şubat 2009 Diyarbakır Sinan Aydın
23 Nisan 2009 Hakkâri Abdulsamet Erip
22 Nisan 2011 Hopa Metin Lokumcu
24 Nisan 2011 Batman Sevağ Balıkçı, (Er)
1 Temmuz 2011 Şırnak Hatice İdin
24 Temmuz 2011 Silopi Doğan Teyboğa
21 Mart 2012 İstanbul- Kazlıçeşme/ Mart Newroz kutlamaları Hacı Zengin
1 Mayıs 2012 Batman Selman Pınar
22 Mayıs 2012 İstanbul – Sultangazi Kenan Yılmaz
28 Mayıs 2012 Yalova Çayan Birben
29 Temmuz 2012 Adana- Yüreğir Mazlum Akay, (11 yaşında)
9 Ocak 2013 Paris Sakine Cansız, Fidan Doğan, Leyla Söylemez, (Gerilla)
11 Şubat 2013 Diyarbakır Şahin Öner
11 Mart 2013 Diyarbakır Ayşe Al
12 Nisan 2013 Samsun Murat Gök, (Savcı)
16 Nisan 2013 Gebze Muhammed Öyke
11 Mayıs 2013 Hatay- Reyhanlı (52 kişi), Hakan Çalım, Ayten Çalım, İbrahim Çelik, Hüseyin Çolak, Saliha Dereceli, Mehmet A. Diken, Fatma N. Erboz, Halil Erdemci, Abdo Ersürer, Turgay Güdük, Mehmet İri, Abdulkadir İşcan, Yusuf İşgör, Elif Kanlı, Fehmi Karaca, M. Ali Karakaş, Mustafa Kaya, Ayşe Gül Kırar, Mustafa Kuday, Zahide Kuday, Hakan Kurtulan, Nadire Kuvvet, Ahmet H. Okyay, Hüseyin Ozan, Nihat Özdemir, Sedat Pişen, Mehmet Şamlıoğlu, Nihal Şimşek, Mehmet Taş, Oğulcan Tuna, Ahmet Uyan, İbrahim Yaşar, Murat Yelliz, Tahir Yumuşak, Azize Yumuşak, Meryem Zor, Fidan Zor. Ayrıca ölen Suriyeliler, Zafer Alshabb, Ratibe Betar, Ahid Nehhal Hassan, Ammer Al Hasan, Muhammed Mehdi, Ayşe Sabana
5 Haziran 2013 Ankara- Kızılay İrfan Tuna
30 Haziran 2013 Lice- Kayaköy Medeni Yıldırım, (18 yaşında)
22 Nisan 2014 Uşak Hakkı Orhan
18 Mayıs 2014 Cizre-Kuştepe köyü Saada Darwich, (Suriyeli kadın)
22 Mayıs 2014 İstanbul- Okmeydanı Uğur Kurt
31 Mayıs 2014 İstanbul – Kadıköy Elif Çermik
7 Haziran 2014 Lice Ramazan Baran, Baki Akdemir

 

Nefret söylemi körükleniyor! Erdoğan kişiliğinde AKP, açıktan ve fütursuzca Türk-İslâm sentezini savunduğunu ve Sünnî olduğunu devamlı dile getirirken kendileri gibi olmayanları ötekileştirme, yok sayma, küçümseme politikalarını açıktan yapmaktadır.

Dindar ve kindar nesil çalışmaları da bunun verisidir.

“Kadınlar herkesin içinde kahkaha atamayacak” fetvasını veren Bülent Arınç ile kadın bedenine müdahale vb’leri…

Yine Erdoğan’ın, NTV ve Star TV’nin ortak yayınında “Bana ‘Gürcüdür’ diyen oldu. Affedersiniz çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyen oldu” diyerek nefret suçu işlemesi gibi…

Ayrıca insanlar fişleniyor! AKP hükümetinin bürokrat avında sıra alt düzey yöneticilere geldi. Yeni atamalar öncesinde, memurlar siyasî düşüncelerine göre üç grupta fişlendi. Formlarda “paralel yapı üyesi”, “gezici-Alevî” ve “diğer tarikatlara üye” olarak üç ayrı sınıf yer aldı. Sendikanın işyeri temsilcilerinden alınan bilgiler doğrultusunda, alt düzeydeki bürokratlar, “paralel yapı üyesi” veya “gezici” olarak sınıflara ayrıldı…[21]

Sorun yalnız, “içeride” değil. Erdoğan’ın AKP’si ülke dışında da bir kumarbaz hırsıyla davranıyor. Örneğin, ‘AJC’nin Uluslararası Çalışmalar Koordinatörü Jason Isaacson, “Erdoğan zaptedilemiyor… Türkiye, Suriye’de savaşan radikal gruplara en tehlikeli silahları yollayıp destek verdi,” diyor![22] Ve kadınların gülüşüyle bile uğraşan Bülent Arınç’ın dediklerine gelince, onları anımsamak bile yoruma gerek bırakmaz!

 

BÜLENT ARINÇ’IN, HAFIZALARA KAZINAN SÖZLERİNDEN BİRKAÇI![23]
“BASMADIM, UĞRADIM” 3 Şubat 2010 Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Arınç, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer hakkında verilen gensoru tartışmaları sırasında TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu, Arınç’ın odasını bastığını söyledi. Arınç, “Oda öyle basılmaz. Ona ‘oda basmak’ denmez. Kapı açıktı, girdim,” dedi.
“TUU SİZE” 21 Şubat 2010 Arınç, Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal’ın Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in Erzincan Adliyesi’ndeki makam odasında yaptığı aramanın medyada ‘Adliyeye Baskın’ şeklinde yer almasına “Adliye basıldı diyorlar. Böyle baskın mı olur? Tuuu size” sözleriyle değerlendirdi.
“ÇOK GARİP YARATIK” 21 Aralık 2009 Arınç, İzmir’de partililere konuşurken, kapatılan DTP Milletvekili Emine Ayna’yı kastederek, “Çok garip bir yaratık. Allah akıl fikir versin,” dedi.
“BAYRAMDAN SONRA NE DANIŞTAY KALACAK…” 30 Kasım 2009 Arınç, üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran YÖK kararının yürütmesini durduran Danıştay 8. Daire kararı için, “Bayramdan sonra ne Danıştay kalacak, ne Bülent Arınç,” dedi.
DANIŞTAY SALDIRISI TÜRBANA İNFİAL DUYARAK…. 17 Mayıs 2006 Arınç, Danıştay’daki silahlı saldırının ardından Danıştay’a yaptığı ziyarette; “Şu anda hastanede bulunan Sayın Bayan Ayfer Hanım’ın da bu karara çekince koyduğunu hepimiz biliyoruz. Yani bu saldırgan o karardan (türban kararı) infial duyarak bu karara imza atan kişilere karşı bir eylem düşünmüşse, bu karara muhalif kalan bir insana silahını boşaltmaması gerekirdi” yorumunu yaptı.
“LENİN’İ ÖLÜ GÖRMEK ÇOK GÜZEL” 11 Temmuz 2006 TBMM Başkanı Arınç, Sovyet Devrimi’nin ‘Lideri Lenin için; “Lenin’i ölü görmek çok güzel,” dedi.
“BÜLENT ERSOY, DEME DE…” 20 Haziran 2005 Arınç, Manisa Dericiler Sitesi Başkanı Hüseyin Akdede’nin “Sayın Başkanım size ağabey olarak hitap etmek isterim” diye izin istemesi üzerine, “Bülent Ersoy deme de, ne dersen de,” karşılığını verdi.
ŞEYİNİ ŞEY ETTİĞİMİN ŞEYİ… 14 Nisan 2004 Arınç, 23 Nisan resepsiyonu davetiyelerine eşinin adını neden yazdırmadığını soran bir gazeteciye, “Bunun karşılığı, şeyini şey ettiğimin şeyidir. Bunu bana tekrar niye soruyorsunuz” sözleriyle tepki göstermişti.
JAPONYA’DA TOKYO CAMİİ’Nİ ZİYARETİNDE… 3 Haziran 2003 “Umarım Japonlar da İslâmiyet’i tanıdıkça, bu camiye gelip ibadet edenleri gördükçe, hak dinini intisap edeceklerdir,” dedi.

 

I.2) İKİ ÖRNEK: KÜRDİSTAN MESELESİ VE EKONOMİ

 

Yaptıkları + dedikleriyle bir maniplülasyon veya “takiyye” organizasyonu olarak anılmayı hak eden AKP’yi belgeleyen en iyi iki örnek: Kürdistan meselesi ve ekonomidir…

Kürdistan meselesi, AKP manipülasyon ve “takiyye”sinin en olgun örneklerdendir.

Mesela AKP, “Kürt” sözünü zikretmeksizin “Milli Birlik ve Kardeşlik”ten söz ederken, “tekçi”liğinden asla vazgeçmez…

3 Şubat 2013’de Erdoğan, “Türkiye’de artık Kürt sorunu yoktur; terör sorunu vardır,” derken; Dolapdere’de DTP’lilere pompalı tüfekle ateş açılınca da, “Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, o da kendisini savunma yoluna gidecektir,” diye haykırır Kasım 2008’de…

Haziran 2011’de de Öcalan hakkında, “Biz o sırada koalisyonda olsaydık ya idam edilirdi ya da istifa ederdik, çekilirdik,” der ve BDP’lilerin dokunulmazlıkları konusunda, “Biz yargıya zaten gerekeni söyledik, gereğini yapıyor; biz de parlamentoda yapacağız,” diye ekler Eylül 2012’de…

Örnekler çok ama “AKP’nin Kürt kontrpolitikası”nın[24] en çarpıcı örneklerinden biri, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın, Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde düzenlenen yarışmada başarılı öğrencilere dağıtılan, ancak daha sonra geri toplatılan Bejan Matur’un, ‘Dağın Ardına Bakmak’ başlıklı yapıtının inceleme komisyonunun aldığı karar doğrultusunda, “Öğrencilere dağıtılmayacak kitaplar” arasında yer aldığını açıklamasıdır!

Ne ilginçtir ki AKP tam da bu günlerde “barış”tan söz etmekteyken; yine büyük bir fütursuzlukla, “İnsanların iradesine silah tehdidiyle el koyanlar karşısında bizler de tavrımızı en güzel şekliyle ortaya koyup, İçişleri ve TSK tüm imkânlarıyla buralarda neyse, hangi dilden anlıyorlarsa o dilden konuşmaya mecburuz. Çözüm sürecini onlar istifade etsin diye hazırlamadık,”[25] diye haykırır Erdoğan![26]

Ayrıca Cemil Bayık’ın çözüm süreci konusunda hükümeti hedef alan ve ikinci aşamaya geçilmezse sürecin biteceğine yönelik sözlerine yanıt, Erdoğan’ın en yakın danışmanlarından, AKP milletvekili Yalçın Akdoğan’dan geldi. 21 Ağustos 2013’de ‘Star Gazetesi’nde yayınlanan köşe yazısında Bayık’ın açıklamalarını “dayatma ve şantaj” olarak nitelendirip, “Terör tehdidi ve dayatmasına hiçbir zaman eyvallah etmeyen hükümetin süreci zehirleyen bu tür şantajvari açıklamalara eyvallah etmesi de mümkün değildir,” derken; bir basın toplantısında ‘Terörün Ülke Ekonomisine Tahmini Maliyeti’ başlıklı raporu açıklayan AKP’li Numan Kurtulmuş, 28 yıllık sürecin ekonomik bir maliyeti olduğunu, Türkiye’ye getirdiği önemli kayıplar bulunduğunun altını çizip, bunların en başında gelen manevi kayıplar arasında 35 bin insanın hayatını kaybetmesi olduğunu söyleyerek, “Bunun 7 bine yakınının şehit olan güvenlik görevlileri” olduğunun da altını çizdi ve ekledi:

“Türkiye’nin, geçmiş performanslarına baktığımız zaman eğer terör olmasaydı, her yıl ortalama 0.50 puan daha fazla kalkınması mümkündü. Bunun da rakamsal karşılığı 2 trilyon 45 milyar TL, dolar olarak karşılığı 1.2 trilyon dolardır. Türkiye maalesef böylesine büyük bir kayıpla karşı karşıya kaldı.

Türkiye’de terör olmayıp da yüzde 0.25 oranında büyümesi hâlinde ise kişi başına düşen milli gelirinin 11 bin 150 dolar olurdu. Türkiye’de her aileye ev, her aileye araba almak mümkün olurdu. 150 tane İstanbul-Ankara hızlı tren projesini bitirmek mümkün olurdu. Türkiye’nin 17 bin kilometreye yakın ilave yol yapması mümkün olabilirdi”![27]

Dikkat edin: Kürdistan meselesi AKP için “yol, su, elektrik”ten öte bir anlam taşımaktadır, bir maliyet hesabından ibarettir ve de çifte standartlıdır!

“Nasıl” mı?

“Kürtler nerede yaşayacaklarına ve ne sıfat altında yaşamak istediklerine kendileri karar verebilirler…” açıklaması AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik’e aittir. Neçirvan Barzani’nin haber sitesi Rudaw’a verdiği röportajda böyle der Çelik.

“İyi de Kürtler ne sıfat altında yaşayacaklarına kendileri karar verecekse AKP, özerklik talebini niye reddediyor? Rojava’da Kürtlerin PYD öncülüğünde kurdukları demokratik yönetimlere karşı ambargo ve kuşatma neden devam ediyor? AKP, Kürtler nasıl yaşayacaklarına kendileri karar vermeli diyorsa neden Rojava’daki kantonları tanımak yerine onlara karşı el Kaide, IŞİD çetelerine destek vermeye devam ediyor?” demeyin sakın!

Çünkü Hüseyin Çelik, “Kürtler kendi geleceklerini kendileri belirlemeli” diyorsa, bütün Kürtler demiyor ki! Bizim bilerek alıntımızın içine almadığımız bölümde “Iraklı Kürtler” diyor. Kaderini tayin hakkı sadece onlar için geçerli. Ya buradaki Kürtler?

Onlar konusunda AKP suskun olsa da, 5-6 Temmuz 2014 tarihinde Diyarbakır’da düzenlenen ‘Ortadoğu’da Sınırlar, Rejimler, Kürdistan ve Geleceği Tahayyülleri Konferansı’nın sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da Kürtlerin “kader tayin edici” bir sürece girdiği vurgusuyla şu ifadeler yer almaktadır:

“Bir halk olarak Kürtlerin kendi geleceğini belirleme hakkı vardır. Kürtlerin bu hakkı federasyon, demokratik özerklik, kanton gibi öz yönetim modelleri şeklinde kullanabileceği gibi bağımsız bir devlet kurma şeklinde de kullanabilirler. Bu hakkı ayrı ayrı veya birlikte de kullanma hakkına da sahiptirler. Kürdistan’ın parçalarının kendine has şartları ve özgünlükleri vardır. Bunlara saygı duyulmalı ve Kürtler arasında bir çatışma sebebi olarak görülmemelidir.”[28]

“Kürt hareketine meydan okuyan artık Kemalist devlet geleneği değil, bu geleneği politik alanda marjinalleştirerek Türkiye’deki İslâmcılığı küresel sermayeye entegre eden AKP”[29] olduğunun altını çizerek bir şey daha ekleyelim: Bu yazını kaleme alındığı günlerde KCK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan, “Kobani saldırısı ile Kuzey’deki süreç aslında bitmiştir. Son sözü başkan Apo söyleyecektir,”[30] dedi…

Öte yandan herkesin malumu ekonomi hikâyesi de, buraya dek değindiklerimden farklı mı sanki?

AKP şahsında Türkiye, geçen on yıl boyunca dünya medyasında “piyasa ekonomisini” ve demokrasiyi İslâmiyet ile uyumlaştıran özgün bir ülke olarak öne çıkarıldı. Dahası, hem IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların, hem de özel finans/ derecelendirme kuruluşlarının raporlarında, dönemin AKP hükümetleri ekonomik mucize gerçekleştirmiş, siyasi başarı örnekleri olarak gösterildiler.

Ancak, bu “mucizenin” altında, Türkiye’deki sermaye birikimi rejiminin mantık ve yapısında demokratik olmayan yollarla gerçekleştirilmiş köklü bir değişim gizliydi. Bu süreç, Özal hükümetlerinin 12 Eylül askeri rejiminin baskıcı yasal düzenlemeleri sayesinde ciddi bir toplumsal muhalefetle karşılaşmaksızın uyguladıkları “serbest piyasa” odaklı iktisat politikalarıyla 1980’li yıllarda başlamıştı. 2000’li yıllara gelindiğinde, Erdoğan hükümetlerinin icraatlarıyla kamu ekonomisi tümüyle tasfiye edilerek yeni birikim rejiminin iktisadi ve siyasi temelleri sağlamlaştırıldı. Türkiye bu uzun yolun sonunda, ulusal pazara yönelik sanayileşmeye dayalı sermaye birikimi rejiminden küresel ölçekte serbest mal ve sermaye hareketlerine dayalı bir sermaye birikimi rejimine, popüler adıyla neo-liberalizme geçişini tamamlamış oldu.

İktisadi örgütlenmede otuz yılı aşkın bir zamana yayılan bu köklü yapısal dönüşüm iç içe geçtiği toplumsal ve politik alanlarda da bir dizi ciddi değişime sol açtı. Her şeyden önce toplumsal alanda İslâmcı bir burjuva sınıf daha önceki dönemin “laik” burjuvazisinden farklı bir kültürel oluşum olarak ayrışıp, görünür hâle geldi. Daha sonra, bu yeni hâkim sınıf bölüntüsünün (fraksiyonunun) serpilip gelişerek “laik” burjuvaziyle çıkar çatışmasına girmesinin bir izdüşümü olarak, İslâmcı hareketin ideolojik yapısında da bir çatallanma oluştu.

1970’li yıllardan itibaren belirgin bir “Batı” karşıtı konumlanışı benimseyip genel eğilim olarak küçük sermaye sahiplerinin çıkarlarını temsil edegelmiş Milli Görüş hareketinden kopan bir grup, 2000’li yılların başlarında yeni bir İslâmcı oluşum olarak ortaya çıktı. Yeni dönemin bu yeni İslâmcıları, dünya piyasalarına eklemlenmekten, sermaye hareketlerine (ve dolayısıyla faiz kazançlarına) açık olmaya, AB ile bütünleşmekten, ABD ve NATO’nun Ortadoğu’daki stratejik ortağı konumunu benimsemeye kadar bir dizi İslâmcılıkla bağdaştırılması pek kolay olmayan siyasi girişime aday olduklarını ilan etmekten çekinmiyorlardı. Kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan bu başkalaşmış (metamorfoza uğramış) İslâmcılar, AKP’yi kurdular ve sonunda iktidara geldiler.

AKP hükümetlerinin uyguladığı neo-liberal ekonomi politikalarının sonucunda dış şoklara açık, kırılgan bir ekonominin yaratılacağı birçok eleştirel iktisatçı tarafından uzunca bir zamandır dillendirilmekteydi. Eleştirel sesleri bastıran “büyüme performansı” ise kısa dönemli sermaye girişleriyle beslenen dış borçlanmaya dayanıyordu. Dışarıdan yeni borç bulundukça tüketim ve yatırım artıyor; ulusal gelir büyüyordu. 2013 Mayısı’nın sonlarına yaklaşırken Türkiye ekonomisinin kırılgan yapısı da aniden su yüzüne çıktı.

 

AKP’NİN 12 MADDELİK EKONOMİ “MASALI”![31]
  1. YALAN: İSTİKRARIN VE BÜYÜMENİN GÜVENCESİ
Gazete ilanlarında Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan’ın “Ekonomik istikrarın ve hızlı büyümenin güvencesi olduğu” iddia ediliyor. Oysa, AKP iktidarlarında büyüme hızı sürekli geriledi. AKP, 2003-2007 yıllarını kapsayan ilk iktidar döneminde bir önceki iktidarın 2001 krizi sonrasında ekonomide siyasi bedelini göze alarak yaptığı mıntıka temizliğinin meyvesini yedi. Ekonomi ilk 4 yılda adeta otomatik pilotla idare edildi. Ta ki 2008 yılına kadar… 2008’de küresel iklimde sıkıntıların başlamasıyla büyüme hızı bu tarihten itibaren sürekli gerilemeye başladı. AKP’nin 2008-2011 yıllarını kapsayan ikinci döneminde ve 2012-2013 yıllarını kapsayan üçüncü döneminde büyüme hızı yüzde 3’lere kadar düştü. Tüm AKP iktidarları döneminde elde edilen büyüme hızı ise Türkiye’nin geçmişteki büyüme hızlarının gerisinde kaldı. Türkiye’nin çok partili yaşama geçtiği 1946 yılı ile AKP’nin göreve geldiği 2002 arasında ortalama büyüme hızı yüzde 5.1 idi; AKP’nin iktidarda olduğu 2003-2013 döneminde ortalama büyüme hızı ise yüzde 4.9 oldu.
  1. YALAN: REFAH HALKA YAYILDI, ADİL PAYLAŞIMIN ÖNDERİ OLDU
Refahın halka yayıldığı bir ülkede vatandaşların karnının tok sırtının pek olması gerekir. Buna karşın TÜİK rakamlarına göre Türkiye’de nüfusun 56’sı (41.3 milyon kişi) sofrasına iki günde bir, tek bir kap et yemeği koyamıyor; yüzde 35’i (25.8 milyon kişi) eskiyen elbisesini değiştiremiyor; yüzde 37’si (27.4 milyon kişi) evini kış gününde ısıtamıyor; yüzde 57’si (42.2 milyon kişi) borçlarının altında eziliyor; yüzde 86’sı (63.2 milyon kişi) bir haftalık tatile çıkamıyor. İlandaki iddiaların aksine “adil paylaşım” konusunda da Türkiye sonlarda. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı (OECD) verilerine göre Türkiye, 34 OECD üyesi ülke içinde “geliri en adaletsiz dağılan üçüncü ekonomi.”
  1. YALAN: İNSANI MERKEZE ALDI
AKP elinde geçen 11 yılda uygulanan ekonomi politikalarının merkezinde vatandaş değil “rantiyeciler, faiz lobileri ve sıcak paracılar” var. AKP döneminde vatandaş borca battı, en insani taleplere bile TOMA’larla, biber gazlarıyla cevap verildi, toplum oy uğruna etnik ve inanç kimliği temelinde ayrıştırıldı. Kamu kaynakları millete kaşıkla; faizciye, rantçıya ve sıcak paracıya kepçeyle aktarıldı. AKP göreve gelmeden önceki 27 yılda devletin faiz ödemesi 251 milyar dolardı; son 11 yılda devletin ödediği faiz 367 milyar dolara ulaştı. Sadece devletin değil, ailelerin faiz ödemesi de 11 yılda katlandı. AKP’nin göreve geldiği 2002 yılında ailelerin faiz ödemesi 1.6 milyar dolardı; 11 yılda yüzde 1073 artarak 2013’te 19.2 milyar dolara çıktı. Sıcak paracılar da bu dönemde kârına kâr kattı. Faiz lobileri ve sıcak paracılar köşeyi döndü.
  1. YALAN: DEMOKRASİYLE BİRLİKTE EKONOMİ DE GÜÇLENDİ
Türkiye AKP döneminde giderek otoriter bir yönetim tarzına doğru ilerledi, Türkiye demokrasisi “hibrit” veya “kısmi demokrasi” şeklinde tanımlanır oldu. Ekonomi, kurum ve kuralların yok sayıldığı keyfi bir anlayışla yönetildi. Ekonomide kırılganlıklar arttı. ABD Merkez Bankası’nın para musluklarını kısma sinyalini verdiği 2013 yılının Mayıs ayından bu yana Türkiye en kırılgan ekonomiler arasında sayılır hâle geldi. Türkiye’nin üyesi olduğu OECD, Dünya Bankası, Uluslararası Finans Enstitüsü gibi uluslararası kuruluşlar, Türkiye’yi en kırılgan ekonomi listelerinde başa koymaya başladı. Son olarak ABD Merkez Bankası “Türkiye’yi yeni küresel konjonktürün en kırılgan ekonomisi” ilan etti.
  1. YALAN: İHRACAT REKORLAR KIRDI
11 yılda ihracat 4 kat artarken; ithalat aynı dönemde 5’e katlandı. Türkiye’nin ithalata bağımlılığı olağanüstü arttı. 2002’de her 100 dolarlık ihracat için 143 dolarlık ithalat yapılırken; 2013’de her 100 dolarlık ihracat için 166 dolarlık ithalat yapılır oldu. Ekonomide artan “ithalat bağımlılığının” faturası rekor dış ticaret açığı ve cari açıklar olarak kesildi. Cumhuriyetin kurulduğu 1923’den 2002’ye kadar Türkiye ekonomisinin verdiği toplam dış ticaret açığı 247 milyar dolarken; 11 yılda verilen toplam dış ticaret açığı 687 milyar dolara ulaştı. 2002 yılında Türkiye dünyanın en yüksek cari açığına sahip 40. ekonomisiydi; 2011’de üçüncülüğe yükseldi, 2013 itibariyle Türkiye dünyanın en yüksek cari açığını veren 4. ekonomisi oldu. Türkiye en yüksek cari açık veren ülkeler sıralamasında ilk beşe yerleşti.
  1. YALAN: KİŞİ BAŞINA GELİR ARTARAK 10 BİN DOLARI GEÇTİ
Türkiye’de kişi başına gelir “ucuz döviz kuru” ve “enflasyon” ile hormonlanarak 2008’de 10 bin doları aştı. O tarihten bu yana ise 10 bin dolar tuzağına takıldı, kaldı. Döviz kuru ve fiyat hareketlerinin arındırıldığı gerçek kişi başına milli gelir ise aslında çok daha sınırlı bir artış gösterdi. 2002’deki 3 bin 492 dolar olan gerçek kişi başına milli gelir, fiyat ve kur etkilerinden arındırıldığında 2013’te ancak 5 bin 115 dolar seviyesine gelebildi.
  1. YALAN: TCBB REZERVLERİ 28 MİLYAR DOLARDAN 136 MİLYAR DOLARA ÇIKTI
Merkez Bankası’nın kasasında tuttuğu döviz rezervi dış finansman koşulları bozulduğunda ekonomiyi koruyacak bir tampon vazifesi görür. Bu nedenle Merkez Bankası rezervlerinin vadesi bir yıldan önce gelen kısa vadeli dış borçlar ile ülkenin bir yıllık cari açığı karşılayabilecek bir seviyede olması bu amaca hizmet edecek bir rezerv düzeyi olarak kabul edilir. Şu an TCMB kasasındaki rezerv yalnızca kısa vadeli dış borca yetiyor. Oysa bir de dışarıdan finanse edilmesi gereken cari açık var. 2002 yılında her 100 dolarlık kısa vadeli dış borç ve cari açık için TCMB kasasında 166 dolar rezerv varken, 2014 Mayıs ayı itibariyle her 100 dolarlık kısa vadeli dış borç ve cari açık için TCMB kasasında yalnızca 71 dolar döviz rezervi var. Türkiye’nin dünyanın en kırılgan ekonomilerinden biri kabul edilmesinin ardında büyük ölçüde bu tablo yatıyor.
  1. YALAN: IMF’YE BORCUMUZ KALMADI, ŞİMDİ IMF’YE BORÇ VERİYORUZ
Ekonomisi Türkiye’ye benzeyen Brezilya, Arjantin gibi ülkeler IMF ile kredi anlaşmalarını 2005 ve öncesinde sonlandırdı. Türkiye ise bu iktidar döneminde (2005 yılının Mayıs ayında) IMF ile 19. stand-by anlaşmasını imzaladı. Yaklaşık 10 milyar dolarlık bu anlaşmanın kredi taksitleri 2008 yılına kadar kullanıldı, borcu ise 2013’te bitti. Dolayısıyla IMF’ye ödenen borç, AKP’nin kendi kullandığı kredinin borcudur. Bunun yanında önceki iktidar döneminden kalan yaklaşık 5 milyar dolarlık kredi de yine bu iktidar döneminde kullanıldı. Büyük ölçüde kendi kullandığı krediyi ödemekle övünen bir iktidar olsa, olsa “yüzsüz” bir iktidardır. IMF’ye borç veriyoruz ifadesi de iktidarın bir başka yalanı. IMF’ye verilen “borç” değil “söz”dür. IMF’nin kaynaklarını artırmak ve çeşitlendirmek üzere 2012’de başlayan çalışmalar neticesinde G-20 üyesi ülkelerden IMF’ye 456 milyar dolarlık kaynak taahhüdünde bulunuldu. Bunun 5 milyar dolarlık bölümü Türkiye tarafından taahhüt edildi. IMF bu tutarı ancak ihtiyaç duyması durumunda kullanacak. Dolayısıyla IMF’ye verilen tek sent borç bulunmadığı gibi, bu tutar IMF tarafından kullanılsa bile TCMB rezervlerinde de görünmeye devam edecek. IMF borcu devletin sırtından alınıp katmerli bir şekilde dış borç olarak milletin sırtına yüklendi.
  1. YALAN: EKONOMİ AYAĞA KALKTI
AKP ekonomi için kritik önemdeki 12 yılı heba etti. Küresel ekonominin çok elverişli bir döneminde Türkiye ekonomisinin rekabet gücünü artıracak ikinci nesil reformlar yapılmadı, 2001 krizinin ardından ekonomide şeffaflık ve öngörülebilirlik adına yapılmış ne kadar birinci nesil reform varsa bunlardan da geri dönüş başladı. Ekonominin başındaki Başbakan Yardımcısı’nın açıklamaları AKP döneminde geçen yılların nasıl heba olduğunu ortaya koyuyor. Başbakan Yardımcısına göre Türkiye’nin, “işgücü piyasası, eğitim, enerji, hukuk, iç tasarrufların artırılması” gibi alanlarda reform ihtiyacı var. Bu açıklama bile AKP’nin 12 yılı Ağustos böceği gibi geçirdiğinin itirafı gibi.
  1. YALAN: “BÜYÜME İSTİKRAR KAZANDI”
(Gerçek eşittir “Yalan 1.”)
  1. YALAN: 2023 HEDEFİMİZ EN BÜYÜK 10 EKONOMİDEN BİRİ OLMAK
Türkiye ekonomisi 1980’den bu yana dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biridir. Bu nedenle Türkiye 1999’da G-20’ye kabul edildi. Son dönemde yüzde 3’lere gerileyen büyüme hızı ile Türkiye ilk 10 ekonomi arasına giremez. Mevcut statüko “üretimi” değil “tüketimi”; “sanayi ve tarımı” değil “AVM’leri”; “geliri artıran” değil “borcu artıran” ekonomi politikalarını devam ettirdiği sürece ilk 10 ekonomi arasına giremeyiz.
  1. YALAN: DEĞİŞİMİN LİDERİ ERDOĞAN
Bu iktidar 12 yıllık görev süresinde devletin her köşesine sindi. İktidar “statüko”, iktidarın lideri de “statükonun lideri” hâline geldi. Yönetimde artan otoriterleşme Türkiye’nin sosyal ve ekonomik dengelerini tehdit eder durumda. Statükonun lideri, şimdi de demokrasinin olmazsa olmazı olan denge-fren mekanizmalarını tamamen yok ederek, güç ve yetkinin tek elde yoğunlaştığı bir başkanlık sistemiyle otoriterleşen yönetimini taçlandırmanın peşinde. Statükonun Cumhurbaşkanı adayı parlamenter demokrasiye adeta savaş açtı. Oysa Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada ve tüm İslâm dünyasında göreli bir huzura sahip tek ülke parlamenter demokrasiyle yönetilen Türkiye Cumhuriyeti, “statükonun” özendiği başkanlık ya da yarı başkanlık sistemiyle yönetilen çevre ülkeler ise yangın yeri.

 

12 YILIN VERİLERİ
2002 YILI 2014 YILI
KREDİ KARTI BORCU 4.3 milyar TL 83.8 milyar TL
TÜKETİCİ KREDİ BORCU 2.3 milyar TL 248.4 milyar TL
KİŞİ BAŞINA DIŞ BORÇ 1.963 dolar 4.900 dolar
KREDİ KARTINI ÖDEYEMEYEN 277.133 kişi 618.286 kişi
PROTESTOLU SENET SAYISI 498.748 1.091.906
İÇ BORÇ Elli yılda 95 milyar dolar On iki yılda 212 milyar dolar
DIŞ BORÇ Elli yılda 130 milyar dolar On iki yılda 372 milyar dolar
CARİ AÇIK Elli yılda 63.7 milyar dolar On iki yılda 399 milyar dolar
ORTALAMA BÜYÜME Yüzde 5.1 Yüzde 4.9
İMALAT SANAYİ Milli gelirde payı yüzde 18 Milli gelirde payı yüzde 15
TARIMSAL ALAN 239 milyon dönüm 206 milyon dönüm
ORTALAMA İŞSİZLİK Yüzde 8.3 Yüzde 10.8

 

Örneğin Aralık 2013: Türkiye’de 3.5 milyon, belediyenin makarnası, nohudu ile doyuyor… 6 milyon, yardım kömürü ile ısınıyor… 4 milyon işsiz… Yoksulluk ve açlık sınırının altında 3-5 milyon insan vardı…[32]

Örneğin Ağustos 2014: 63 milyon kişi tatile çıkamıyor… 2002’de ailelerin her yüz liralık gelirine karşı 4.7 lira borcu varken, 2014 Ağustos’unda 55 lira borcu var… 1975-2002 arasında devlet toplam 251 milyar dolar faiz öderken, 2002-2013 arasında 367 milyar dolar faiz ödüyor…[33]

Örneğin Temmuz 2014: Merkez Bankası, ödemeler dengesi verileri, 1984-2002 dönemine ait 19 yılda 80 milyar dolar olan yabancıların gelir transferinin, 2003-2013 döneminde 128 milyar dolara çıkarak yüzde 176 arttığını ortaya koyuyor. Ekonomist-yazar Mustafa Sönmez’in hesaplamalarına göre, yabancıların sadece 11 yılda faizden kazançları 66 milyar doları bulmuştu…[34]

 

  1. AYRIM: AKP NİTELİĞİ VEYA “NEDİR”, “NEYE YARAR”?

 

“Muhafazakâr, milliyetçi ve güçlü parti=güçlü Türkiye” modelini ortaya koyarken; düzen içi normlarda dahi özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü gözardı eden Erdoğan (zihniyeti) için “Türkiye=AKP”dir.

Tekçi ve dayatmacı AKP, mevcut kapitalist iktidar ilişkilerinde sadece faillerin yer değiştirmesi, eskiyen damarlara “taze kan” zerk edilmesi, eski(yen) Türkiye yeniden ihya edilirken yaşanan bir kopuştur, kırılmadır.

AKP rejimini ayakta tutan ve biri diğerinden ayrılmaz üç sütun şöyle formüle edilebilir: i) AKP Rejimi, sermaye birikimi alanında ilkel-yağmacı birikim modeli; ii) Siyasal ilişkiler alanında istibdat (despotizm); iii) İdeolojik ilişkiler alanında İslâmlaşma zeminidir.

Kadir Cangızbay’ın, “İnsanlığı Aydınlanma’nın gerisine götürerek varlığını sürdürme peşindeki küresel kapitalizm ile Aydınlanma’nın zaten çok gerilerinde bulunan yerel güçlerin buluşma çizgisidir,”[35] diye tarif ettiği “şeytan üçgeni”ndeki AKP, kendini “sistemin” bir parçası hâline getirirken; Türkiye’yi de “sistemine entegre etti”.

Böylelikle AKP’ye muhalefet etmek ya da onu eleştirmek, “sistemle karşı karşıya gelmekle, özellikle iktisadi boyutu ile özdeş hâle geldi”. Bireyler, büyük-küçük şirketler, bürokrasi, kamusal kuruluşlar, üniversiteler, aydın ve düşünürlerin bir bölümü, sanatçılar “sistemin doğal uyduları” hâline gelmeye başladılar.

Hegemonik bir bastırma harekâtı olarak da nitelenmesi mümkün olan bu tabloda kimlik ve kültür savaşlarının siyasal ve iktisadi çatışmaların üzerini örtmesinin en büyük kazananı, AKP’li Erdoğan’dır.

Yaşam tarzı, etnik kimlik, dini aidiyet, kültürel kimlik ihtilafları üzerinden yürütülen kutuplaşmaların, kamplaşmaların istisnasız hepsinde, AKP’li Erdoğan kendiliğinden çoğunluk safında yer alırken; Türk-Kürt sorununda Türk tarafından, Müslüman-laik saflaşmasında Müslüman cephesinde, Sünnî-Alevî ihtilafında Sünnî ortodoksisinin yanında; muhafazakâr-modern itişmesinde muhafazakâr saflarda konumlandı.

Bunların böyle olmasında Anadolu sermayesinin (Anadolu Kaplanlarının) gücü olsa da aynı zamanda eski ekonomik rejimin kendini tüketmiş olduğu gerçeğinin de yattığının görülmesi gerek. Bir başka deyişle AKP’nin iktidarı, AKP’nin önümüze koyduğu toplum tasavvurundan çok, özellikle ülkedeki liberallerin, solcuların ve demokratların yükselttiği, eski rejimin adaletsizliklerine ve eşitsizliklerine ilişkin itirazlarını absorbe etti. Hatta diyebiliriz ki, Türkiye’de liberallerin, solcuların ve demokratların yarattığı itiraz iklimi olmasaydı AKP’nin iktidar olması bile pek mümkün olamazdı.

Yani AKP siyaseti neredeyse başından beri İslâmi bir kimlik siyaseti olarak oluşmuş ve fakat toplumun büyük çoğunluğunun, liberallerin, solcuların ve demokratların eski rejimle ilgili itirazları üzerine oturup büyürken; neo-liberalizmle bütünleşen şiddetini iktidarıyla özdeşleştirdi.

AKP iktidarı, uyguladığı “neo-liberal şiddeti” örtmek için hem “demokrasi”, hem “insan hakları”, hem “açılım”, hem de İslâmcı politika demagojisini kullanıp, takiyye yaptı; böylelikle de takiyye ile şiddeti olağanlaştırdı.

Burada, “şiddet” ile kastedilen şey, sokakta “hukuk koruyan” ya da keyfi bir şekilde “hukuk yaratan” polis şiddetiyle ya da Erdoğan’ın öfkesiyle sınırlı değildir.

Sözü edilen şiddet, AKP marifetiyle Türkiye kapitalizmini derinleştirmek, kamusal/ ortak mülkleri elden çıkartmak, zaten hiçbir zaman anlamını kazanamamış “sosyal” hakları gasbetmek, mülksüzleştirebilmek, havayı ve suyu bile satılabilir hâle getirebilmek, kadınlığı bastırabilmek, insanları şehirlere doldurup stok-emek yaratmak için gereken, adını koyalım, “neo-liberal şiddet”tir.

İktidarının uyguladığı şiddet tam da burada anlam kazanır. Yani AKP, söz konusu şiddeti sessizleştirmek, görünürlüğünü azaltmak için hem “demokrasi”yi ve evrensel insan hakları manzumesini, hem de İslâmcı politikaları kullanıyor, sömürüyor. “Takiyye” denilen şeyin özü de bu…

Bu noktada “Şiddetin sessizleştirilmesi, İslâmcı siyaset üzerinden iki şekilde gerçekleştirilmektedir… Türk-Müslüman yaşam dünyalarına, inançlara, davranış kurallarına ve ağlara başvurularak neo-liberalizmin yerelleştirilmesi, yerlileşmesi için İslâmcı siyaset manipüle ediliyor.[36]

Böylelikle İslâmi muhafazakârlığı adım adım devletleştiren AKP’nin, taban ve teşkilât olarak kuvvetli ve köklü bir yapısı bulunmaktadır. 1980 darbesi sonrasında merkez sağa emanet edilen ve Türkiye’nin tarihi kadar eski muhafazakâr akımı tekrar orijinal hâline dönüştürmeyi başarırken; onun saldığı kökleri kullandı. Murat Belge’nin, “Erdoğan faşist ideolojinin belirtilerini gösteriyor”; Nilgün Cerrahoğlu’nun, “Türkiye’de ‘pervasız gözdağı kültürünün’ alıp yürümesi, düpedüz faşizm âlâmeti,” vurguları karşılıksız değildir…

 

2 TEMMUZ 1993’TE SİVAS’TA MADIMAK OTELİ’NDE 35 KİŞİNİN DİRİ DİRİ YAKILMASIYLA İLGİLİ DAVANIN SANIKLARININ AVUKATLAR LİSTESİ[37]
Av. Şevket Kazan Eski RP Milletvekili ve Adalet Bakanı…
Av. Celal Mümtaz Akıncı Afyon Barosu Başkanı ve AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi…
Av. Hayati Yazıcı AKP’li Devlet Bakanı…
Av. Haydar Kemal Kurt AKP Isparta Milletvekili…
Av. Zeyid Aslan AKP Tokat Milletvekili T. Erdoğan’ın eski avukatı…
Av. Hüsnü Tuna AKP Konya Milletvekili…
Av. Burhanettin Çoban Afyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı…
Av. İbrahim Hakkı Aşkar 22. dönem AKP Afyon Milletvekili…
Av. M. Ali Bulut AKP K.Maraş Milletvekili…
Av. Bülent Tüfekçi AKP Malatya İl Başkanı…
Av. Halil Ürün RP kayıp trilyon davası sanığı, AKP Afyon Belediye Başkanı adayı…
Av. Mevlut Uysal AKP’li İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı…
Av. Nevzat Er AKP’li eski Eminönü Belediye Başkanı…
Av. Suat Altınsay AKP Konya İl Başkan Yardımcısı…
Av. Tayfun Karaali İstanbul Büyükşehir Belediyesi Darüşşafaka Müdürü…
Av. Ferruh Aslan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü…
Av. Ali Aşık Eski AKP İzmir İl Başkanı…
Av. Hüseyin Pulan AKP İstanbul Disiplin Kurulu Üyesi…
Av. Hurşit Bıyık AKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı…
Av. Reşat Yazak Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi…

 

Bu kapsamda iktidarının başlangıç yıllarını daha çok “muhafazakâr demokrat” diye adlandıranlar son aylar, özellikle de son günlerde peş peşe çıkartılan yeni yasalar üzerine hızla tutum değiştirerek; “parti devleti”, “muhaberat rejimi”, “yeni vesayet rejimi”, “polis devleti”, “dini cumhuriyet”, “sivil dikta”, “İslâmi otoriterlik”ten söz etmeye başladılar; bu koşullarda altında AKP, “Potansiyel Faşist” bir dinamik olarak da değerlendirilebilir.[38]

AKP totalitarizmi, nihai kertede güçlü ve sürekli İslâmcılıktan; insan haklarının aşağılanması ve hor görülmesinden; kendinden olmayanın yaşam alanlarını daraltarak, “günah keçileri” olarak tanımmakta; cinsel ayrımcılığın şahlanışında; kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınmasında; “Korku” ile “sadaka”yı kullanmada; din ve yönetimin içiçe geçirmede; neo-liberalizm kuklalığında; emek gücünün baskı altına almada; muhalif aydınların ve sanatın küçümsenmesinde; suç ve cezalandırma yanında itibarsızlaştırma ile baskı altına almada; kliyentalizm/ kayırmacılık ve yolsuzluk/ yozlaşmada sınır tanımamakta; hile/ hurdada uzman bir şebekedir…

Özetin özeti: Esas olarak bir burjuva partisi olan AKP’nin, ideolojik-politik çizgisi İslâm da dahil bütün “milli değerlerin” neo-liberalizm ve serbest piyasacılıkla harmanlanmasının ifadesidir.

Ancak bunlar “popülizm drajesi”yle sunulmaktadır.

Yani yolsuzluk, rüşvet, kayırmacılık, hukuksuzluk, “ötekileştirme”, medya üzerinde baskı kurma vb’i fiillerle anılan AKP’nin bagajı (Erdoğan şahsında) popülist demogojiyle yüklüdür.

Erdoğan, “popülist” bir demogog (lider) olduğu için dünyadaki diğer popülist liderler gibi ezilmişin, yoksulun, dışlanmışın hakkını koruma vaadiyle iktidara geldi ve kitleleri buna ikna etmeyi başardığı için hâlâ da orada.

Popülist demogog (lider), halkı sadece kendisinin temsil ettiğini iddia eden ve diğer siyasi rakiplerinin benzer iddialarının asılsız olduğunu sürekli vurgulayan bir siyasetçidir çoğunluk.

“Milli İrade, Milli Güç” adına ve “Milletin Adamı” olarak tanımlanan popülist demogog (lider) politikalarını halkı kutuplaştırmak üzerine kurup, insanları ahlâklılar ve ahlâksızlar ya da hainler diye dini eksende ikiye ayırır.

Popülist demogogun (liderin) gözünde meşru muhalefet gibi bir unsur yoktur. Muhalefet etmenin temel bir hak olduğunu kabul etmez. Lidere muhalefet eden, karşı çıkan otomatik olarak halkın da karşısındadır. Ve bu mantığa göre halkın karşısında olanlar halkın bir parçası olamazlar.

AKP’nin (Erdoğan şahsında) popülist söylemi, de facto olarak “kurucu baba” otoritesinin “tekçiği”ni devreye sokar.

Mesela “demokrasi”den, “demokratikleşme”den çokça söz edilen AKP’de,[39] parti içi muhalefet yoktur. Her şey Erdoğan’ın iki dudağı arasındadır; Erdoğan’a dün “Firavun” diyen Numan Kurtulmuş[40] tövbekârdır; Bülent Arınç ayaklar altındadır!

Bu çerçevede “Yeni AKP ne demek” mi? En büyük yol arkadaşı tasfiyesi… “Partiyi gençleştirme” söylenceleriyle, Made in Erdoğan patentli korporatif bir toplum, monolitik bir parti yaratma hayali, planı ve sürüleştirilmesidir.

Örneğin TBMM’de, 7 Temmuz 2013 gecesi Gümrük Kanunu’nun 5. maddesi ve Sağlık Bakanlığı’na Bağlı Sağlık Kurumları ile Rehabilitasyon Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanun’un 221. Maddesinin görüşmelerinin ardından oylamaya geçildi. Karar yeter sayısı bulunamadığı için verilen aranın ardından yapılan oylamada muhalefet “kabul” oyu kullandı. Muhalefetin “kabul” oyu verdiği gören AKP’liler, kendi destekledikleri maddeye yanlışlıkla “ret” oyu verdiler![41]

İşte Erdoğan’ın “AKP”si…

 

II.1) OLGULARLA AKP’NİN -ATAERKİL- MARİFETLERİ

 

AKP’nin aslî siyaset tarzı ataerkil zorbalıktan malûldür.

Devlet ırkçılığı, İslâmi muhafazakârlık, terörün olağanlaştırılmasında somutlanan iktidarın şiddeti, polisin fiziki şiddetiyle güncelleşiyor.

Bu zeminde ataterkil AKP tarz-ı siyaseti kurumsallaşma yerine şahsileşmeyi, liyakat yerine sadakati ikame ederken; Eskişehir’in AKP’li Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Akgün’ün, “Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi ile 2. Abdülhamit Han’ın yeniden doğuşunu hep birlikte göreceğiz,”[42] saptamasıyla kristalize olur.

Bunu olgularla örneklersek:

  1. i) Erdoğan, Soma’da kendisini yuhalayan vatandaşlara yaklaşıp “Yuhalarsanız tokadı yersiniz,” dedi. Dediğini birkaç dakika geçmeden yaptı![43]
  2. ii) AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik, Erdoğan’ın vatandaşa yumruklu tepkisini “Olay ile ilgili iddia var, görüntü yok,” diye savundu![44]

iii) Başbakanlık müşaviri Yusuf Yerkel’in, jandarmaların indirdiği kişiye vurduğu tekme, TCK’nın birçok maddesini ihlâl ediyor. Fakat bundan ibaret değil: Kurulmakta olan sistemi test ediyor aslında![45]

  1. iv) AKP’nin içişleri bakanı, “Biber gazımız tamamen bitkisel üründür, markasına göre, su ve organik çözücüler içerir, İstanbul Üniversitesi’nin raporu var, kalite güvenlik belgelidir,”[46] dedi!
  2. v) Said Nursi’nin Risale-i Nur adlı eserini basma işi, torba tasarıya AKP’ilerce eklenen önergeyle hükümete verildi![47]
  3. vi) Valiler kararnamesiyle birlikte camideki pisuvarları “dine aykırı” diye söktüren, pastanede Cumhuriyet resepsiyonu veren, “One minute diyen başbakan istiyorum,” diyen valiler terfi sayılacak yerlere atandı![48]

vii) Uzungöl camisinde Cuma günü Suriyeli muhalifleri desteklediği bilinen Suudi Arabistanlı vaiz Muhammed El Ureyfi tarafından vaaz ve hutbe okunup namaz kıldırılması, tartışmalara neden oldu. Trabzon Müftülüğü, yabancı bir din adamının izinsiz vaaz vermesinin kural dışı olduğunu ve konunun incelendiğini söyledi![49]

viii) Hakkındaki rüşvet ve yolsuzluk iddiaları nedeniyle 42 yıl hapis istemiyle yargılanan AKP’li Çorum Belediye Başkanı Muzaffer Külcü, Meydan Camisi’ni yıktırarak yerine belediye imkânlarından 8 milyon TL harcayarak Selimiye Camisi’nin bir benzerini yaptırıyor. Belediye başka bir caminin şadırvan ve tuvaletlerinin yenilenmesi için de 1.5 milyon TL harcayacak![50]

  1. ix) Sancaktepe Yenidoğan Çok Programlı Lisesi’nde derslere türbanla giren din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmeni Merve Bayrak’ı uyardığı için Erdoğan’a şikâyet edilen okul müdiresi Makbule Çiçek, soruşturma sonucu Pendik Velibaba Kız Teknik ve Meslek Lisesi’ne düz öğretmen olarak atandı. Çiçek kararı, soruşturma için ifade vermeden önce Akit gazetesinden öğrendi![51]
  2. x) Duman grubu solisti Kaan Tangöze konser için Balıkesir’deyken, TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in kendileriyle aynı otelde kalmak istemediğini söyledi. Balıkesir’in Erdemit ilçesine bağlı Altınoluk Açık Hava Tiyatrosu’nda sahneye çıkan grubun solisti Kaan Tangöze, “Seviyor muyduk bilmiyorum ama ilk defa bizim de kanalımıza girdi. Altınoluk’a geldik, otelimizi ayarlamışız… Aynı otele denk gelmişiz. Cemil Çiçek, ‘Ben Duman ile aynı otelde kalmam’ demiş. Hâliyle bizi de dışarı gönderdiler,” dedi![52]
  3. xi) Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), yayınlandığı 2002 yılında dünyada yankı uyandıran ve Oscar dahil birçok ödüle değer görülen, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Varşova gettolarında yaşam savaşı veren Yahudi bir piyanistin hikâyesini anlatan ‘Piyanist’ filmini yayınlayan kanalı cezalandırdı![53]

xii) TRT’de 25 Ocak 2014 akşam Ana Haber Bülteni’ni sunan spiker Anda Özmen’in, CHP ile ilgili haberini bitirdikten sonra MHP ile ilgili habere geçerken, “Yavru muhalefet” ifadesini kullanması büyük tepki çekti![54]

xiii) TRT’nin, cumhurbaşkanı adayları Tayyip Erdoğan, Ekmeleddin İhsanoğlu ve Selahattin Demirtaş’a ayırdığı süreler, Radyo Televizyon Üst Kurulu’nda (RTÜK) kavga çıkardı. Kurulun CHP, MHP ve BDP’li üyelerinin raporlarıyla saptadıkları eşitsizliğe karşın AKP’li üyelerin oylarıyla TRT’ye ceza verilmedi![55]

xiv) Bülent Arınç, 12 gazeteye 2013 yılının ilk 4 ayında 13 milyon 288 bin TL resmi ilan verildiğini açıkladı… Hükümete yakın yayın çizgisiyle bilinen yandaş gazetelerin ise bu dönemde aldıkları resmi ilanların toplam kaç para olduğu sorusuna Arınç’ın verdiği bilgiye göre 12 gazeteye 4 ayda toplam 13 milyon 288 bin 430 TL ödendi. 2013’ün ilk 4 ayında Basın İlan Kurumu aracılığıyla bu parayı alan söz konusu gazeteler ve kendilerine yapılan ödemeler şöyle: “Akşam: 1 milyon 93 bin TL, Güneş: 1 milyon 30 bin TL, Habertürk: 1 milyon 259 bin TL, Milat 959 bin 272 TL, Milliyet 1 milyon 121 bin TL, Sabah 1 milyon 281 bin TL, Star: 1 milyon 116 bin TL, Takvim: 1 milyon 111 bin TL, Türkiye: 1 milyon 112 bin TL, Vatan: 1 milyon 119 bin TL, Yeni Akit: 961 bin 165 TL, Yeni Şafak:1 milyon 120 bin TL. Toplam: 13 milyon 288 bin 430 TL”![56]

  1. xv) Bulgaristan Kültür Bakanlığı’nda ses sanatçısı olduğunu söyleyen Fahriye Güney, yurtdışındaki etkinliklere katılmak için Bülent Arınç’tan talepte bulundu. Bunun üzerine Güney’den şarkı söylemesini isteyen Arınç, Güney’in söylediği iki Balkan şarkısına 10 üzerinden 7 puan verdi. Fahriye Güney, “Vardar Ovası” türküsünü söylemek isteyince Arınç “Onda rakı falan geçiyor. Başka bir şey söylesin. Ben yokken söyle onu,” dedi. Daha sonra Güney’den başka bir türkü dinleyen Arınç, bu türküye 10 üzerinden 11 puan verdiğini açıkladı![57]

xvi) Bülent Arınç, “İffet çok önemli. Sadece bir isim değil Kadın için de bir süstür, iffet. Erkek için de bir süstür. İffetli olacak. Erkek de olacak. Zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Kadın ise o da iffetli olacak. Mahrem- namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın,” dedi![58]

xvii) AKP’li Meclis Başkanvekili Sadık Yakut, kız ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim görmesinin yanlış olduğunu söyledi. Yakut, “İnşallah bu yanlışlık önümüzdeki dönem içinde düzeltilecek,” dedi![59]

xviii) CHP Amasya Milletvekili Ramis Topal, Amasya’da ana sınıfı öğrencileri için düzenlenen sirk gezisinin tayt ve bikini giyen akrobatlar nedeniyle yasaklandığını söyledi![60]

xix) Bülent Arınç, “Çok meşhur birisinin, adeta o dizilerde insanın nefes almadan seyrettiği birilerinin sık sık kadehe elini sürmesi, şişeyle arkadaş olması, acaba o karakterin o dizide yaptığı rolle mi ilgilidir yoksa gizli sponsorların cebine doldurdukları parayla ‘bizim reklamımızı yap’ demesiyle mi ilgilidir?” dedi. Alkol yasağı ile ilgili bir önlem gerekiyorsa kendisinin göreve hazır olduğunu söyleyen Arınç, okul dizilerindeki kızların etek boylarını da eleştirdi![61]

  1. xx) Erdoğan’ın Muğla ziyareti öncesi etek boyunun uzatıldığı iddia edilen epilasyon merkezi afişi tamamen kaldırıldı![62]

xxi) Bursa’nın Gemlik ilçesinde ‘Kokoş’ adlı bir iş yerinin tabelası ve üzerindeki mini etekli manken fotoğrafları önce çarşafla kapatıldı, ardından da indirildi.[63]

xxii) Gezi sonrası Koç’a yapılan vergi incelemesi, dershane kavgasının ardından Gülen Cemaati’ne yakınlığıyla bilinen şirketlere uzandı![64]

xxiii) Türk Hava Yolları (THY), Gülen cemaatinin İngilizce yayımlan ‘Today’s Zaman’ gazetesine ambargo gibi bir uygulama başlattı. THY, bir süredir AKP hükümetini eleştiren haber ve yorumlara yer veren ‘Today’s Zaman’ın uçaklarda dağıtım için alımına, yalnızca bu gazete için yüzde 50 indirime gitti![65]

xxiv) Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, “Dikkat! ‘İleri fişlenme’ dönemi başladı,”[66] diye uyarıyor!

xxv) Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül, Erzurum’daki bir etkinlikte, Çankaya Köşkü’nde yeni hobiler edindiğini belirterek, “Arkadaşlarımız kaldırım taşı için Portekiz’e gittiler. Şimdi kıskanmamak elde mi? İnsanlar 500 yıldır aynı taşlara basıyorlar. Abdullah Bey bana ‘kaldırım mühendisi’ diyor,” dedi![67]

xxvi) Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Kamu Hastaneleri Birlikleri’nde istihdam edilen genel sekreterlerin maaşının Kasım 2012 tarihi itibarıyla 11 bin 725 TL olduğunu kaydetti. 2013 yılının başında yapılan zamla birlikte bu tutarın 12 bin TL’yi aştığı belirlenirken, hastane birliklerinde genel sekreter statüsünde görev yapan personelin maaşının milletvekili maaşlarıyla aynı olması dikkat çekti. Kamu Hastaneleri Birlikleri’nde 87’si genel sekreter statüsünde 4 bin 445 personel ataması yapıldığını söyleyen Müezzinoğlu, “Atamalarda hukuka ayrılık yok,” diye ekledi![68]

xxvii) İsviçre’nin Bern Büyükelçiliği basın ataşeliğine yapılan atamayı TBMM’ye taşıyan CHP İstanbul Milletvekili Oktay Ekşi dikkat çekici iddiaları gündeme getirdi. Basın ataşesi olarak 12 bin dolar maaşla atanan Hacı Mehmet Gani için yabancı dil bilmemesi nedeniyle ayda 6 bin dolara tercüman tutulduğu, Gani’nin eşinin ayda 8 bin dolar maaşla Bern Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşavirliği’ne “hafize” olarak atandığı söylendi![69]

xxviii) Bazı kamu kurum ve kuruluşlarında araştırmacı kadrosunda çalışanların, görev tanımları yapılmadığı için “araştıramadıkları” öne sürüldü. Sadece İzmir’deki devlet kurumlarında 128 araştırmacı kadrosu bulunurken çalışanlara ayda 200 bin liranın üzerinde ödeme yapıldığı belirtiliyor. İzmir’de, sağlık il müdürlüğünde 80, milli eğitim müdürlüğünde 20, gençlik ve spor il müdürlüğünde 11, çevre ve şehircilik il müdürlüğünde 14, aile ve sosyal politikalar il müdürlüğünde 3 olmak üzere toplam 128 kişi, “araştırmacı” kadrosunda bulunuyor. Türkiye genelinde sayıları binleri bulan “araştırmacı kadrosu” kapsamındaki personel, çalışamasa da her ay maaşlarını alıyor![70]

xxix) Milli Eğitim Bakanlığı, okul müdürü atama sürecinde sözlü mülakatlarda yandaşlara yüksek puan uygulamasını sürdürüyor. MEB tarafından yapılan yönetici atama sınavında İzmir’in ardından Ankara’da da Eğitim Bir-Sen üyeleri en yüksek puanları aldı. Eğitim-İş Sendikası Ankara 1 No’lu Şube Başkanı Kasım Demirci, yönetici atamalarında yazılı sınavın ardından yapılan sözlü sınavlarda sendika üyelerinin ortalama 68 aldığını, yandaş sendika Eğitim Bir-Sen üyelerinin ise 90 aldığını söyledi![71]

xxx) 31 Mayıs 2014’de 17 yaşındaki Lütfullah Tacik adlı Afgan çocuk, Van Yabancılar Şubesi’nde yediği polis dayağının ardından öldü. Olay yerine bakan kamera “bozuk” çıktı![72]

xxxi) Ülkeleri Sierra Leone’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye gelen ve inşaat işçiliğiyle geçinmeye çalışan Afrikalı göçmenlerin evi sabaha karşı polis tarafından basıldı. Polis Afrikalıların kafasına silah dayadı, tekmeledi ve evi izinsiz aradı. Olay 9 Kasım 2013’de Beyoğlu Tarlabaşı’nda sabaha karşı saat üç sularında gerçekleşti. Olaya siviller de karıştı![73]

xxxii) Yönetmen Fatih Akın’ın, 1915’te yaşanan olaylardan sağ kurtulan ve iki kızını arayan Ermeni bir adamın öyküsünün anlatıldığı filmi ‘The Cut’la ilgili olarak gazeteye verdiği röportajın yayımlanmasının ardından ‘Agos’ ve Fatih Akın’a yönelik eşzamanlı tehdit ve hakaretler başladı![74]

xxxiii) Sultangazi Belediyesi, uyuşturucu çeteleri tarafından vurularak öldürülen Hasan Ferit adına Gazi Mahallesi’nde açılan “Hasan Ferit Gedik Uyuşturucu ile Savaş ve Kurtuluş Merkezi”nin boşaltılması için talimat gönderdi. Polis tebligatta, merkezin 24 saatte boşaltılmasını, aksi hâlde zorla tahliye yapılacağını duyurdu![75]

xxxiv) Sultanbeyli Merkez Camisi’nin yanında bulunan Hasan Âli Yücel İlköğretim Okulu yıkılarak yerine katlı otopark ve kent meydanı yapılırken, alanda bulunan çam ağaçlarının dozerlerle yıkılmasında çevredeki ağaçlara da acımadılar![76]

xxxv) Isparta Belediyesi zabıta ekiplerince vatandaşların mahallelerdeki başıboş sokak köpeklerini şikâyetleri nedeniyle yüzlerce sokak köpeği toplanarak, tabakhane olarak bilinen boş araziye götürüldü. Belediye yaklaşık 3-4 ay buradaki köpekler için su ve yiyecek temini yaparken daha sonraki 7-8 ayda bu uygulamayı sona erdirdi. Sokak köpeklerinin birçoğu, aylardır aç oldukları için çeşitli hastalıklar ve açlıktan telef oldu. Hayatta kalma mücadelesi veren diğer köpekler ise ölen köpekleri yiyerek yaşamaya çalıştı![77]

Tüm bu (ve benzeri) veriler, “omurgasız”laşan coğrafyamızdaki çürüme/ çözülme ve kutuplaşmayı devreye sokarken; kaçınılmaz olarak yoğun ve yaygın devlet terörüne davetiye çıkarır.

 

II.2) DEVLET TERÖRÜ

 

Attığı her adımda “Polis devletinin gövde gösterisi”yle[78] yüzleşirken, sadece 2013 yılında 40 polisin intihar ettiği;[79] ve 280 bin polisin görev yaptığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün merkez ve taşra teşkilâtlarında çalışan toplam 27 bin 895 polisin uzman psikologlardan yardım alırken, her 10 polisten birinin psikolojisinin bozuk olduğu[80] coğrafyamızda polis gaddarlığıyla maruftur.

Rejimin en ufak gösteriye bile tahammül etmediği; İçişleri Bakanı’nın “Savcıyı da içeri atın. Mahkeme kararını boş verin, kırın o kapıyı,” diye talimat verdiği; Erdoğan’ın, “Polis rejimin teminatıdır,” dediği Türkiye’nin yaşadığı, polis devleti pratiğidir.

“Nasıl” mı?

“6 milyon dolara 25 TOMA daha almışız. Üstüne üstlük daha gelişmiş 30 adet TOMA için 10 milyon dolarlık üretim anlaşması yapmışız,”[81] mesela…

Bu arada, 2013 yılında devlet bütçesinden “özel güvenlik hizmet alımları” için 701.3 milyon TL ödenek harcandı. Bu tutar, önceki yılın 165.7 milyon TL üzerindeyken bu, yüzde 32’lik bir artışa karşılık geliyor…

“Özel güvenlik harcamaları” da, bütçede yeni bir kalem; önce yoktu. 2009 yılında konuldu. Konulur konulmaz da her yıl, vergilerimizden daha büyük tutarlar koparıyor. İşte bütçenin özel güvenlik harcamasındaki özet tablosu: 2009 yılında 169.5 milyon TL; 2010 yılında 275.1 milyon TL; 2011 yılında 375.2 milyon TL; 2012 yılında 534.6 milyon TL; 2013 yılında 701.3 milyon TL… Özetle AKP iktidarının beş yıllık “özel güvenlik” bilançosu toplamda 2 milyar 55 milyon TL’dir![82]

Bir şey daha: 2012 bütçe yasası iç güvenlik harcamalarının da düşürülmesini öngörmüştü. Ancak 2006 yılında 10 milyar olan harcamalar 7 yılın en yüksek düzeyine çıkıp 27 milyar olarak yasalaştı, artıştaki bu patlamada en büyük kalemin İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü kalemlerinden geldiği anlaşılıyor. 2006 yılında 6 milyar olan Emniyet Genel Müdürlüğü harcamaları, 2012 yılında 13 milyara, 2013’ün yasasında 14 milyar 777 milyona ulaşmış bulunuyor. Kalemler olarak başka kurumlara da kaydırıldığı bildirilen biber gazı, karakol harcamaları açık değil. En yüksek artışlar hesabı verilmeyen gizli hizmet giderleri, örtülü ödenekte…

Ecevit iktidarlarının bütününde 1-2 yüz milyonu geçmeyen söz konusu harcamalar, Erdoğan İktidarlarında bir tek 2006 yılında 293 milyona çıkıyor. Sonrası jet hızı tırmanış, 2011 yılı 627 milyon, 2012 yılı 1 milyarı aşıyor. Bu yıl için kesinleşmemiş bilgilerle şimdiden 1.2 milyarlarda…

Sosyal güvenlik, koruma harcamalarındaki yoğunluk, yoksul aleyhine gelişmelere gelince; nüfus artışı ile doğru orantılı yükseliş söz konusu olmadığı gibi, önümüzdeki yıla dönük oran düşüşü bile gündemde. Afet ve acil durum yardımlarında 2011 ve 12 yıllarında görülen artışlar birincisinde doğrudan Van deprem yardımlarına, ikincisinde Suriye mültecileri kamplarına akmış. Ortalama yüzde 13’te kalan sosyal koruma harcamaları oranı, diğer ülkelerin ortalama oranlarının çok gerilerinde kalıyor. En düşük pay da yoksullara düşüyor.

Sosyal koruma harcamalarının alt kalemlerinde kalan sigorta ve emeklilik ödemelerinin, 2012 verileri ile GSYH’ye oranı yüzde 7.96, sağlık harcamalarının oranı yüzde 4.36 olarak gerçekleştirilmiş. Yoksullara yönelik sosyal hizmetler, sosyal yardım harcamaları ise yüzde 0.92’de kalmış. Yoksulların sağlık sigortası primleri de eklenerek yapılan hesaplamalarda, GSYH’ye göre hizmetlerden yararlanma payları, 2012 yılında yüzde 1.21 iken, 2013’de yüzde 0.50’ye düşmüştü![83]

Ayrıca Bakanlar Kurulu’nun Resmi Gazete’de yayımlanan kararnamesiyle yapılan değişikliklere göre, MİT doğrudan silah vb’leri alımı yapabilecek, 5 kat daha fazla harcama yetkisine sahip olacakken;[84] ‘Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) dünyada askeri harcamalara dair raporuna göre, Türkiye’nin 2013 yılındaki askeri harcamaları 19.1 milyar dolara ulaştı.

Bu rakam yaklaşık 40 milyar 545 milyon liraya denk geliyor. Türkiye’nin en yüksek bütçeli bakanlıklarından Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2013 bütçesi ise, 47 milyar 496 milyon lira. 2012 yılında yapılan sıralamada 16. sırada yer alan Türkiye, 2013 yılında gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 2.3’ünü askeri harcamaya aktardı. Türkiye savunma alanında en fazla harcama yapan ilk 15 ülke sıralamasında 14. sıraya yükseldi![85]

Bu kadar mı?

Elbette değil! Erdoğan’ın, polisin attığı gaz fişeğiyle öldürülen Berkin Elvan’ı anma protestolarında iki kişinin yine başlarından vurularak öldürülmesi konusunda polise adeta “vur emri” verircesine, “Biz bu ülkede her ölüm hadisesinde tören mi düzenleyeceğiz? Ölmüştür, geçmiştir… Dürüst ol, dürüst. Kimi aldatıyorsun, gerçek ortada. Polislerimize molotof attılar. Aracın içinde polislerimiz yanmaya başladı, kendilerini dışarı zor attılar. Allah aşkına, bütün bunlara karşı polis eli kolu bağlı mı duracak, bir şey yapmayacak mı?”[86] demesi mesela…

  1. i) Kadıköy’de, 22 Aralık 2013’deki Kent Mitingi’nde polisin sıktığı biber gazı nedeniyle kalp krizi geçirip komaya giren 64 yaşındaki Elif Çermik, 158 günlük yaşam mücadelesini kaybetti![87]
  2. ii) Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Kayacık (Hezan) Köyü’nde 2013 yılında 18 yaşındaki Medeni Yıldırım’ın öldüğü ve 8 sivilin yaralandığı olayla ilgili soruşturma dosyasında Medeni Yıldırım’ın öldüğü kalekol protestosunda G-3, Bixi ve suikast silahı Kanas’ın kullanıldığı ortaya çıktı![88]

iii) Erdoğan’ın İzmir mitingi sonrasında koruma terörü yaşandı. Korumaların, iki kadını evlerinden yaka paça gözaltına aldığı ortaya çıktı. Seçim çalışmaları dolayısıyla 16 Mart 2014’de İzmir Gündoğdu Meydanı’nda miting düzenleyen Erdoğan, miting sırasındaki konuşmasında alana geldiği sırada bir kadının kendisine el hareketi yaptığını söyleyerek tepkisini dile getirdi. Erdoğan’ın bu uyarısı ardından Filiz Akıncı evinden, Kamuran Bedir ise, oturduğu kafeteryadan korumalarca gözaltına alındı![89]

  1. iv) Erdoğan’ın Osmaniye’deki mitinginde açtığı ‘Hırsız var’ pankartı sonrası gözaltına alınıp salıverilen İbrahim Alıcı, Erdoğan’ın korumaları tarafından dövüldüğünü belirterek, “Beni minibüse bindirdiler. Üç dört tane koruma polisleri de binip elimi arkadan kelepçeleyip yaklaşık 45 dakika, bir saat kadar copla dövdüler,” dedi![90]
  2. v) Silvan’da polisin attığı gaz kapsülünün başına isabet etmesi ile yaralanan 10 yaşındaki Mehmet Ezer’in vurulduğu ana ilişkin görüntüler ortaya çıktı. Diyarbakır Valisi Cahit Kıraç’ın “Taş olabilir” iddiasının aksine görüntülerde Mehmet Ezer’in polisten kaçarak sığındığı sokakta panzerden atılan gaz bombası ile yaralandığı görülüyordu![91]

25 Mart 2014’de yapılan BDP mitingi sırasında polisin attığı gaz fişeğiyle başından vurularak yoğun bakıma kaldırılan Mehmet Ezer’in dosyası kapsamında ifade veren şüpheli polis memuru A.G., “Atış açısı için en uygun mesafeyi ayarladıktan sonra usulüne uygun yerden sektirerek attım,” dedi![92]

  1. vi) Lice’de 2 kişinin ölümüyle ilgili olayların ardından Adana’da yapılan protestoda ölen 15 yaşındaki İbrahim Aras toprağa verildi. Adli Tabip, başına aldığı darbeyle ölen 15 yaşındaki İbrahim Aras’ın “Kesin ölüm sebebinin belirlenebilmesi için klasik otopsi yapılmalı,” görüşünü bildirdi. Emniyetten yapılan açıklamada, Aras’ın el yapımı bombanın patlaması nedeniyle öldüğü söylemişti. Ailenin avukatı ise cesette patlayıcı izine rastlanmadığını ve cesedin yakında gaz kapsülleri bulunduğunu belirtti![93]

vii) Okmeydanı Cemevi’ndeki bir cenaze törenine katılan Uğur Kurt’un ölümüne neden olan polis memuru S.K., ifadesinde, “Molotofçuları korkutmak için yaptığım ateş sırasında silahımdan çıkan mermi tesadüfen başka birine denk geldi,” dedi![94]

Uğur Kurt’la ilgili yürütülen soruşturmada dosyaya polis kamerası görüntüleri girdi. Görüntülere göre Akrep aracına molotof kokteyli isabet etmesinin ardından ateş açılmasından birkaç saniye öncesinde diğer polisler, ateş açan polisi, “Sıkma, bekle” diye uyarıyor. Bu uyarıya rağmen art arda ateş eden polisin tabancasından çıkan kurşunla Uğur Kurt vuruluyor. Polis memuru S.K.’nın Akrep’e isabet eden molotofun atıldığı yöne değil, başka bir yöndeki molotof atan göstericilere doğru ateş etmesi, savcılığın “meşru müdafaa” iddialarını da çürütüyor![95]

viii) Tuzluçayırlılar, yaz aylarından beri cami-cemevi projesiyle polis gölgesi altında yaşıyor. Son olarak yurttaşlar, geçenlerde ara sokaklara giren, içerisinden sivil polislerin inerek plastik mermi ve copla gözaltı yaptığı beyaz minibüslerle polis şiddetine tanık oluyor![96]

  1. ix) Diyarbakır Lice’de, Ramazan Baran ve Baki Akverdi adlı yurttaşların vurularak öldürüldüğü yol kesme eylemi sonrasında hazırlanmış tutanakta, jandarmanın sadece havaya uyarı ateşi açtığı ve göstericileri hedef almadığı ileri sürüldü. Lice olaylarıyla ilgili tutanakta sadece havaya ateş açıldığı savunuldu: Uzun namlulu silahlarla jandarmaya saldırıldı. Birbirlerini vurdular!

Buna karşılık, göstericilerin uzun namlulu silahlar ve el yapımı bombalarla (EYP) saldırdığı, bir mevzinin yandığı ve bir asker çantasının parçalandığı belirtildi. Jandarmalar “Karşıdan gelen uzun namlulu silah atışını susturmak için havaya doğru G-3 tüfeği ile yaklaşık 50-55 el ateş ettik. Kesinlikle göstericileri hedef almadık” dedi. Bir asker, sırtından iki kurşunla vurularak öldürülen Ramazan Baran’ın “göstericiler tarafından açılmış ateşle vurulmuş olabileceğini,” iddia etti![97]

  1. x) Türk Eğitim- Sen Kayseri Şube Başkanı ve Turan Derneği Genel Başkanı Ali İhsan Öztürk, 25 Ocak 2014 tarihinde İstanbul Kartal kavşağında trafik polislerinin kendisini dövdüğü iddiasıyla şikâyetçi olup, 3 kez yeşil ışık yanmasına karşın yolun açılmamasına tepki olarak klakson çaldığını, bunun üzerine polisin “Bakan geçiyor görmüyor musun? Seninle mi uğraşacağız lan” diyerek önce yüzüne biber gazı sıktığını, sonra da tekme tokat dövdüğünü belirtti![98]
  2. xi) Mersin’de karakol önünde oyun oynayan 8 yaşındaki D.Ö. “Arkadaşına vur” diyen polis memurunun söylediğini dinlemeyince O. isimli çevik kuvvet polisi tarafından karakolun önünde dövüldü, dayaktan baygınlık geçiren D.Ö’nün kaburgalarında ve iç organlarında zedelenme meydana geldi![99]

xii) ‘Gündem Çocuk Derneği’nin ‘2013 Yılı Çocuğun Yaşam Hakkı Raporu’na, 2013 yılında 633 çocuğun devlet eliyle ya da önlem alınmadığı için yaşamını yitirdiğini açıkladı. Açıklamada, 2006-2014 yılları arasında da sadece biber gazı kullanımı nedeniyle 8 çocuğun hayatını kaybettiğine dikkat çekildi![100]

xiii) Türkiye’de 2013 yılında 633 çocuk, önlenebilir sebepler yüzünden yaşamını yitirdi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2013 yılında yaşam hakkı ihlâllerine uğrayan çocuklarla ilgili verdiği 3 kararla Türkiye’yi mahkûm etti.

16 Ağustos 2006 tarihinde Adana’da gerçekleştirilen gösteriye polis müdahale etmiş ve 15 yaşındaki Fevzi Abik kafasından vurularak yaşamını kaybetmişti. AİHM Türkiye’yi ateş eden kişiyi tespit etmediği için 10 bin Avro tazminata mahkûm etti.

24 Mart 2006’da Diyarbakır’daki protesto gösterilerine polis müdahale etmiş ve 7’si çocuk 13 kişi yaşamını kaybetmişti. 13 yaşındaki Abdullah Yaşa da polisin attığı gaz fişeğinin kafasına gelmesi sonucunda ağır yaralanmıştı. AİHM, Türkiye’yi 15 bin Avro tazminata mahkûm etti.

Şırnak’ta 19 Ocak 2005 tarihinde 3’ü 18 yaşından küçük olmak üzere 5 genç, askerlerin düzenlediği bir operasyon sonucu öldü.

AİHM, Türkiye’ye her bir başvurucu için 65 bin Avro olmak üzere mahkeme masraflarıyla birlikte toplamda 330 bin 930 Avro ceza verdi.

‘Gündem Çocuk Derneği’nin, 1 Ocak 2013 – 31 Aralık 2013 tarihileri arasında yaşanan ölümle sonuçlanan yaşam hakkı ihlâllerine yer verilen ‘Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı 2013 Raporu’na göre:

6 yaşındaki Efe Boz gibi sağlık, bakım, eğitim gibi kamu hizmeti alırken en az 21 çocuk…

13 yaşındaki Uğur Kaymaz gibi yargısız infaz sebebiyle en az 4 çocuk…

14 yaşındaki Ceylan Önkol gibi kara mayınları ve askeri mühimmat sebebiyle en az 5 çocuk…

15 yaşındaki Berkin Elvan gibi toplumsal olaylar sırasında en az 3 çocuk…

9 yaşındaki Mert Aydın gibi şiddet sebebiyle en az 41 çocuk…

13 yaşındaki Ahmet Yıldız gibi iş cinayetleri sebebiyle en az 89 çocuk…

3.5 yaşındaki Pamir gibi kentsel ve kırsal alanda en az 101 çocuk yaşamını kaybetti…[101]

 

‘BARAN TURSUN VAKFI’NIN ‘GEZİ’DEN ÖNCE, GEZİ’DEN SONRA’ RAPORU’NDAN[102]
“2007 yılında eski emniyet müdürlerinden AKP Eskişehir Milletvekili Muharrem Tozçözen ve diğer arkadaşlarının önerisiyle, PVSK’da (Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu) yapılan değişiklikten sonra, failin polis olduğu öldürme olaylarında çok büyük artışlar oldu, bu artışlar ülke genelinde yaygınlaşarak devam etti. Yaygınlaşan polis şiddeti sonucunda, Gezi olaylarının başlangıcı olan Mayıs 2013 sonlarına kadar 27’si karakollarda olmak üzere 135 kişinin ölümünden polis sorumlu tutuldu. Mayıs 2014 tarihi itibari ile bu sayı 160 kişiye çıkarken ‘Gezi Olaylarıyla Farkına Varılan Polisin Öldürme Gücü’ şöyledir:
1) 2007 yılından, Gezi olayları başlangıcı olan 2013 Mayıs ayı itibari ile polis 135 masum vatandaşı öldürdü. 2014 Mayıs ayı itibari ile öldürülenlerin sayısı 160 kişiye çıktı.
2) Gezi başlangıcından müteakip 12 ayda polis 28 kişi öldürdü.Bunlar: Elif Çermik İstanbul, Uğur Kurt İstanbul, Ayhan Yılmaz İstanbul, Cafer Turgut İstanbul, Berkin Elvan İstanbul, Veysi Uluğ İstanbul, Vezir Uluğ İstanbul, Mehmet İstif Mersin, Hakkı Orhan Uşak, Vedat Sabuncu İzmir, Ahmet Atakan Hatay, Bemal Tokçu Hakkâri, Veysel İşbilir Hakkâri, M.Reşit İşbilir Hakkâri, Ayşe Uğur Karaman, Ayşe Kanat Hakkâri, Veysel Albayrak İstanbul, Zeliha Meral Elazığ, Ayten Sönmez Elazığ, İsmail Dere Bursa, Sinan Saltıkalp Şırnak, Ali Çelebi Tekirdağ, Ali İsmail Korkmaz Eskişehir, Ethem Sarısülük Ankara, İrfan Tuna Ankara, Tuğrul Cimli Balıkesir, Abdullah Cömert Hatay, Mahmut Öyke Gebze.
3) PVSK yasasını toplumla mücadele yasası olarak algılayan polis, bir yandan kurşun ile adam öldürdü, diğer yandan pervasızca kullanılan gaz bombalarıyla sokakları savaş alanına çevirdi. Atılan gaz bombaları sonucu 24 kişi hayatını kaybetti.Gaz bombası sonucu ölenler 24 kişi, bunlar: Hatici İdin Şırnak, Metin Lokumcu Hopa, Kazım Şeker Diyarbakır, Mehmet Uytum Cizre, Enes Ata Diyarbakır, A.Samet Erip Hakkâri, Sinan Aydın Diyarbakır, Mehmet Deniz Van, Ahmet Özhan Ağrı, Mahsun Mızrak Diyarbakır, İbrahim Sevindik İstanbul, Mehmet Akbulut Diyarbakır, Elif Çermik İstanbul, Ayhan Yılmaz İstanbul, Mehmet İstif Mersin, Berkin Elvan İstanbul, Ahmet Atakan Hatay, İrfan Tuna Ankara, Abdullah Cömert Hatay, Mazlum Akay Adana, Çayan Birben Yalova, Hacı Zengin İstanbul, Doğan Teyboğa Şırnak, Yıldırım Ayhan Şırnak.
4) Bebek ve küçük çocuklar öldürüldü: PVSK’da ki yetkilerini öldürme yetkisi olarak algılayan polis, öngörülerine dayanarak kuşkulandığı kişileri öldürmekten sakınca görmedi. Bunların arasında, bebeklerin olduğu gibi henüz reşit olmayan ve 18 yaşından küçük çocukların da olduğunu görmekteyiz.Bebek ve 18 yaş altı çocuk 22 kişi öldürüldü, bunlar: İ Halil Çoban(17) Ş.Urfa, Fvezi Abik (15) Adana, Çağdaş Gemik (17) Antalya, Yahya Menekşe (16) Şırnak, Uğur Çetin (17) Adana, Mahsun Mızrak (17) Diyarbakır, Soner Cankal (17) Ankara, Mehmet Akbulu (17) Diyarbakır, Mehmet Özpolat (17) Diyarbakır, Özgür Taşar (17) Hakkâri, Mehmet Uytum (17 aylık) Cizre, Berkin Elvan (16) İstanbul, Mazlum Akay (11) Adana, Sinan Saltıkalp (17) Şırnak, Nurhak Çantay (17) Diyarbakır, Yusuf Yılan (9) Erzurum, Doğan Teyboğa (13) Şırnak, Diren Basan (10) Şırnak, Maziye Aslan (8) Van, Özge Keyikçi (13) Kütahya, Enes Ata (8) Diyarbakır, A.Samet Erip (14) Hakkâri…”

 

xiv) Ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Önleyici Hizmetler Şube Müdürlüğü’nde görevli polislere 3 günlük eğitimin ardından elektroşok silahı dağıtıldı.[103] 7 metreye kadar etkili olan silahlar hedef alınan kişiyi 10 saniye boyunca sersemletiyor. İstanbul polisine dağıtılan elektroşok cihazları tartışma yarattı. Bu silahlara ihtiyaç olduğunu savunanlar olsa da sağlığa zararlı olabileceğini söyleyenler çoğunlukta![104]

  1. xv) Nihayet dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, 10 yılda “şiddet ve kötü muamele, işkence” nedeniyle sadece 194 polis hakkında soruşturma başlatılıp işlem yapıldığını açıklarken bu polislerden önemli bir bölümüne 1 yıldan az süreyle “terfi durdurma” cezası verilmekle yetinildiğini de gözler önüne serdi![105]

 

II.3) AKP = KAYIRMACILIK + İSRAF + YOLSUZLUK + YAĞMA

 

TBMM’nin yasama döneminde muhalefet partileri tarafından verilen 33 bin soru önergesinin 13 binine süresi geçtikten sonra yanıt verilirken; 9 bin soru önergesi ise yanıtlanmazken; yanıt verilmeyen önergelerin ilk sırasında Erdoğan’a yöneltilen soru önergelerin geldiği[106] coğrafyamızda “ayırmacılık”, “israf”, “yolsuzluk”, “yağma” denildi mi akla gelen, elbette bu bir “marka” hâline gelen AKP’dir…

Mesela TRT’de “AKP’ye 1 saat, muhalefete 13 dakika”[107] oranında ifade hakkı veren kayırmacılık!

  1. i) TRT’nin, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) seçim dönemi yayınlarında, ‘Tek yönlü ve taraf tutan yayın yapılamayacağı’ ve ‘Fırsat eşitliğinin sağlanmasını zorunlu’ kılan kararına rağmen TRT’de AKP’ye muhalefetten daha fazla zaman ayrıldı. RTÜK’ün İzleme ve Değerlendirme Raporu’na göre TRT, 22 Şubat- 2 Mart 2013 arasında toplam yayın süresinin 13 saat 32 dakikasını AKP’ye ayırırken, muhalefete 2-48 dakika verildi. TRT Haber’de mitinglerden kesitler yayımladığı seçim yayınlarının toplam yayın süresinin yüzde 89.52’sini (13 saat 32 dakika) AKP’ye, yüzde 5.29’u (48 dakika) MHP’ye, yüzde 4.96’sı (45 dakika) CHP’ye, yüzde 0.22’si (2 dakika) BDP’ye ayrıldı![108]
  2. ii) Halkın ödediği vergilerle beslenen kamu kurumları, 17 Aralık yolsuzluk operasyonun ardından para musluklarını “yandaş medya organlarına” çevirdi. Uğruna işadamlarının seferber olduğu “Sabah-atv” grubu ile iktidarın koşulsuz destekçisi Star gazetesi ve 24 televizyonu, tiraj ve izlenme oranlarıyla uyuşmayan bir şekilde aslan payını alırken, muhalif yayın yapan gazetelerle cemaate yakınlığıyla bilinen medya organları görmezden gelindi. Ziraat Bankası’nın bu süreçte gazetelerde yayımlanan 67 reklamının 39’unu Sabah, 16’sını Star gazetesi alırken; Halkbank’ın 7 bin 968 saniyelik televizyon reklamlarının 6 bin 821 saniyesi 24 televizyonu ile A Haber’e gitti. ‘Nielsen Company’ın ADEX sisteminden çıkan sonuçlara göre kurumların reklam uygulamalarından bazı çarpıcı örnekler şöyle:[109]

 

HALKBANK Banka, 17 Aralık-11 Şubat arasında toplam 7 bin 968 saniyelik televizyon reklamı yayımladı. Bu reklamların 5 bin 19 saniyelik “aslan payı” iktidarın en önemli destekçilerinden 24 televizyona giderken, 1802 saniyesini de Sabah-atv grubunun parçası olan A Haber televizyonu aldı. Ülke TV 971, Show TV ise 176 saniyelik reklam yayımladı. Bu dört kanalın dışında Türkiye’nin reyting sıralamasında önde gelen televizyon kanallarının hiçbiri Halkbank reklamı alamadı. Banka ve kuruluşları; 17 Aralık-14 Şubat arasında gazetelere 17 reklam verdi. Bu reklamların 13’ünü Sabah, 2’sini Yeni şafak alırken; 1’er tanesi Hürriyet ve Milliyet’e gitti.
ZİRAAT BANKASI Bankanın söz konusu dönemde televizyonlarda toplam 7 bin 180 saniyelik reklam filmi yayımlandı. Burada da aslan payı yine A Haber, 24 TV ve ATV’nin oldu. Toplam sürenin 4 bin 833 saniyesi A Haber’e verilirken, 1209 saniyesi 24 TV’ye, 982 saniyesi de atv’ye gitti. GS TV 125, atv Avrupa 24, TRT Belgesel kanalı da 7 saniyelik Ziraat Bankası reklamı yayımladı. Bu kanalların dışında hiçbir kanal Ziraat Bankası reklamı alamadı. Bankanın reklam pastasını nasıl “keyfi” dağıttığı gazetelere ilişkin tabloda daha net bir şekilde ortaya çıktı. Bankanın ve kuruluşlarının 14 Şubat’a kadar yayımlanan 67 gazete reklamından 2’si Posta gazetesine verilirken, 10 tanesi Hürriyet’e gitti. Buna karşın Sabah 39, Star 16 reklam aldı.
VAKIFBANK 17 Aralık-11 Şubat arasında toplam 37 bin 815 saniyelik reklam filmi yayımladı. İzlenme oranlarında ilk sıralarda adı bile okunmayan 24 TV, bankanın reklam sıralamasında ikinci olurken, toplam 3 bin 281 saniyelik reklam yayımladı. İlk sırayı ekonomi kanalı CNBC-E’nin aldığı sıralamaya 20 kanal girdi. Banka 14 Şubat’a kadar banka, Hazine Bonosu ve ihtiyaç kredisi konularında 43 gazete reklamı verirken, bunların 9’unu Sabah, 6’sını Akşam, 4’er tanesini Milliyet, Türkiye ve Star, 3’er tanesini, Dünya, Fotomaç, Takvim ve Vatan, 2’şer tanesini Habertürk ve Güneş gazeteleri aldı.
EMLAK KONUT Kurumun 17 Aralık-11 Şubat tarihleri arasında televizyonlarda 7 bin 263 saniyelik reklamı yayımlanırken, A Haber ve 24 TV dışında kurumun reklamını alabilen medya organı çıkmadı. Sürenin 7 bin 172 saniyesi A Haber’e, 91 saniyesi de 24 TV’ye gitti. Kurum 14 Şubat’a kadar toplam 7 gazete reklamı verdi. Bu ilanlar da Hürriyet, Milliyet, Sabah, Habertürk, Star, Türkiye ve Yeni şafak gazetelerinin oldu.
ÇAYKUR Reklamlarında futbol sektörüne ağırlık veren Çaykur, 17 Aralık-11 Şubat arasında 19 bin 758 saniyelik reklamının büyük bölümünü Lig TV’ye verdi. Ancak kurumun en fazla reklam verdiği kanallar arasında üçüncü sırayı A Haber, beşinci sırayı da TV Net aldı. Kurumun 3 gazete reklamı da Akşam, Güneş ve Milliyet gazeteleri arasında dağıldı.
THY Muhalif gazetelere uyguladığı ambargoyla adını duyuran THY en fazla televizyon reklamı yayımlayan kurumların başında geliyor. Kurumun televizyon reklamlarında ilk sıralar tamamen yerli ve yabancı belgesel kanallarının oldu. Diğer kurumlara göre THY’den pay alan televizyonların sayısı daha fazla olurken, cemaate yakınlığıyla bilinen Kanaltürk, STV ve Bugün televizyonları son sıralarda yer aldı. Kurumun 2 gazete reklamı da Hürriyet ve Sabah gazeteleri arasında paylaşıldı.

 

iii) Yaklaşık 7 bin personeliyle en fazla kadroya sahip devlet kurumları arasında yer alan TRT, 2011 yılında dış yapımlara 264 milyon TL bütçe ayırdı. Kurum yalnızca ‘Sakarya Fırat’ dizisine 45 bölüm için 18 milyon 680 bin TL ödedi. TRT’nin ballı bütçesinden AKP kurucusu Ayşe Böhürler de yararlandı.

Komisyon üyelerine gönderilen dosyada, 2011 yılı dış yapım firma ve programlar listesine de yer verildi. Dış yapımlara ödenen paradan aslan payını diziler aldı. Bu çerçevede TRT 1’de yayımlanan ‘Sakarya Fırat’ dizisine 45 bölüm için 18 milyon 680 bin TL, ‘Küçük Hanımefendi’ adlı diziye 31 bölüm için 9 milyon 425 bin TL, ‘Başrolde Aşk’a 24 bölüm için 6 milyon 70 bin TL, ‘Elde Var Hayat’a 29 bölüm için 6 milyon 620 bin TL, ‘Leyla ile Mecnun’a 40 bölüm için 12 milyon 215 bin TL, ‘Avrupa Avrupa’ya 15 bölüm için 3 milyon 810 bin TL, ‘Sen de Gitme’ye 10 milyon 720 bin TL, ‘Yerden Yüksek’e de 9 milyon 440 bin TL ve ‘Mazi Kalbimde Yaradır’ adlı diziye 9 milyon 100 bin TL ödedi.

AKP kurucu üyesi Ayşe Böhürler’in ortağı olduğu firmaya da TRT Arapça kanalında yayımlanan ‘İktisadiyat’ adlı stüdyo programı için bölüm başına 8 bin 500 TL ödendi. Program için ödenen toplam para 1 milyon 700 bin TL oldu. Kurumun Kürtçe kanalı TRT 6 için de 2011’de toplam 15 milyon 934 bin TL’lik dış yapım alındı![110]

  1. iv) TRT’den Hakan Şükür’e 68 spor programı için 2 yılda ödenen 1.5 milyonun, programın destekçileri olan Halk Bankası, Çay-Kur ve Telekom tarafından karşılandığı ortaya çıktı. 2009-2010 lig sezonu boyunca Şükür’e yapılan ödemelerin sponsorluk gelirlerinden karşılandığını ifade etti. Söz konusu programa 1 milyon 400 bin TL tutarında sponsorluk geliri elde edildiği açıklanırken, Şükür’e yapılan 1 milyon 456 bin TL tutarındaki ödeme sponsorluk gelirini de geçti![111]

Ya gizli hizmet giderinin 873 milyon TL[112] olabildiği yağma mı?

  1. v) “En çok ‘örtülü’yü Erdoğan kullandı: Öncekiler 12 yılda 442 milyon lira, AKP hükümeti ise 7 milyar lira harcadı”![113]

Başbakanlık örtülü ödenek harcamaları bir 2011 yılına göre 300 milyon TL artarak, 2012 yılında 694 milyon TL’ye yükseldi. Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamına ulaşan paranın nereye harcandığı açıklanmıyor.

Özel Kalem Müdürlüğü kendisine verilen bütçeyi 1 milyon 776 bin TL aşarak, 12 milyon 637 bin TL harcadı. Örtülü ödenek harcaması ise tam 694 milyon 229 bin 493 TL’ye ulaştı. Bu iki kalemle birlikte Özel Kalem Müdürlüğü bütçesi 700 milyon 867 bin 465 TL olarak gerçekleşti.[114]

 

ÖRTÜLÜ ÖDENEĞİN 11 YILLIK SEYRİ![115]
2003 103 milyon 12 bin 740 TL
2004 107 milyon 375 bin 284 TL
2005 84 milyon 88 bin 668 TL
2006 207 milyon 646 bin TL
2007 262 milyon 286 bin 521 TL
2008 290 milyon 981 bin 700 TL
2009 341 milyon 971 bin 042 TL
2010 383 milyon 170 bin 247 TL
2011 391 milyon 682 bin 533 TL
2012 694 milyon 229 bin 493 TL
2013 624 milyon 104 bin 788 TL
TOPLAM 3 milyar 490 milyon 549 bin 16 TL

 

  1. vi) İnterbank’tan kaynaklanan 400 milyon dolarlık borç için 15 gün önce Çukurova Grubu’na ait 12 şirkete el koyan TMSF, ilginç bir satış olayına da imza attı. El koyduğu tablo, oyuncak hatta altın dişleri bile kamuya açık ihaleyle satan TMSF’nin Show TV’yi alelacele ihalesiz Ciner Grubu’na vermesi şüphe çekti. Fon yetkilileri ise “İhale kanuna tabi değiliz, satarız,” dedi.[116]

TMSF tarafından el konulmasının ardından Ciner Grubu’na 402 milyon dolara satılan Show TV ile ilgili tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Show TV satışında, “imza krizinin” ardından şimdi de, “değer tespit krizi” çıktı. TMSF’nin el koyma işleminin ardından 97 milyon dolar olarak değer biçtiği Show TV’yi, üç yıl önce 600 milyon dolar bedelle teminat olarak kabul ettiği ortaya çıktı![117]

Ve yağma ile iç içe geçen sınırsız israf!

vii) AKP’nin iktidarı boyunca Türkiye genelinde milyonlarca metrekare büyüklüğünde Hazine’ye ait taşınmaz satışı yapıldı. 2002-2013 yılları arasında toplam 893 milyon 542 bin 508 metrekare büyüklüğünde taşınmaz satılırken 61 milyon 552 bin 640 metrekare alanın satış işlemi yargı tarafından iptal edildi. Ankara, Konya ve Kayseri en fazla hazine taşınmazının satışının yapıldığı iller olurken, en fazla gelir İstanbul’dan elde edildi.[118]

Hazine’ye ait taşınmaz satışları illere göre değerlendirildiğinde, satışı yapılan en büyük taşınmazın bulunduğu il Ankara oldu. Ankara’da toplam 103 milyon 554 bin 996 metrekare büyüklüğünde 6 bin 646 adet taşınmaz 126 milyon 447 bin 440 TL’ye satıldı. Ankara’nın ardından Konya’da toplamda 86 milyon 210 bin 913 metrekare büyüklüğünde toplam 4 bin 34 adet taşınmaz 55 milyon 467 bin 167 TL’ye satıldı. Kayseri’de de 50 milyon 925 bin 842 metrekare büyüklüğündeki 2 bin 10 adet taşınmaz satılarak 43 milyon 956 bin 780 TL gelir elde edildi. İstanbul ise taşınmaz satışlarında en fazla gelirin elde edildiği il oldu. İstanbul’da 10 milyon 978 bin 676 metrekare büyüklüğünde toplam 1758 taşınmaz satıldı. İstanbul’daki satıştan toplamda 303 milyon 446 bin 987 TL gelir elde edildi![119]

Nihayet, “Sayıştay’ın yıllardır niye kolunun kanadının koparılmakta olduğu, Kamu İhale Mevzuatı’nın niye 11 yılda doğrudan 26, özel yasalarla 56, kararnamelerle de 82 defa olmak üzere 164 kez değiştirildiği”nin[120] AKP’nin tepeden tırnağa gırtlağına kadar battığı yolsuzluklarda somutlandığını kim inkâr edebilir ki?

viii) Erdoğan’ın villalarının yaptırılacağı Hazine arazisi için kaymakamlıktan valiliğe, Şehircilik Bakanlığı’ndan Maliye’ye, Kültür Bakanlığı’ndan üniversiteye kadar pek çok devlet kurumu usulsüz izin vermeye zorlanmış![121]

  1. ix) 17 Aralık yolsuzluk dalgasının AKP’li Fatih Belediyesi ile ilgili iddianamesinde şüpheli sanıklar arasında geçen ilginç bir “rüşvet diyalogu” göze çarpıyor. Rüşvet almakla suçlanan davanın bir numaralı şüphelisi Ali Tunç arkadaşına “Rüşvet alan adam hacca gidebilir mi Ahmet” diye soruyor. Ahmet’in “Valla zor gider” yanıtı da iddianamede yer alıyor![122]

II.4) SÜNNÎ İSLÂMCI TÜRK DÜZENLEME VE DÖNÜŞÜM

Mezhepçi politika, AKP’nin Sünnî çoğunluğunun desteğini almak için sarıldığı silahlardan birisidir. AKP, mezhepçi söylemiyle toplumsal kamplaşma yaratarak muhafazakâr kesimleri kendi politikalarına yedeklemek için kullandı. Bu politikanın doğal sonucu, Türkiye’nin Yayladağı’ndan Akçakale ve Ceylanpınar’a kadar el Kaide, IŞİD, el Nusra çetelerinin en önemli destek merkezi hâline gelmesi oldu. Bu politikanın Irak, Suriye ve Rojava’daki Kürtler, Alevîler ve Ermeniler için anlamı; katliam ya da sürgünden başka bir şey değildir.

Koray Çalışkan’ın, “Erdoğan doğrudan İslâmcı bir ideolojinin ve hissiyat evreninin şekillendirdiği itkilerle hareket ediyor,”[123] saptaması eşliğinde AKP’nin İslâmlaştırma politikasının ve İslâmlaşmanın sonu nereye varacak bilen var mı?

Siz bakmayın İslâm fıkıhçılarından Hayreddin Karaman’ın, “AKP, Müslümanların şiddetle bağını kesti. AKP, şiddet ve Müslümanlar arasındaki ilişkiyi çok zayıflattı. Şiddeti aklından geçiren grupları son derece marjinalleştirdi. Şeriatçı olan Müslümanlar AKP’nin vizyonunu kendilerine çok uygun buldu. Müslümanlar şunu gördü: Dünya ve Türkiye şartlarında bir partinin İslâmcı olması, şeriat getireceğim demesi şart değildir. Din özgürlüğünü ve insan haklarını güçlendirmesi yeterlidir,”[124] demesine; “RTE biraz IŞİD mi?”[125] sorusunun dillendirildiği koordinatlarda Prof. Dr. Özer Sencar yönetimindeki ‘MetroPOLL Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin kamuoyu yoklamasında katılanların yüzde 59’u “IŞİD’i Türkiye için bir tehdit olarak gördüğü”nü söyledi. Bu oran CHP’li seçmenler arasında yüzde 74 seviyesine çıkarken, MHP’lilerde yüzde 61, BDP’lilerde yüzde 56 ve en düşük oranla AKP’lilerde yüzde 50 seviyesindeydi.[126] Bir başka deyişle, AKP ile “şiddetle bağı kesildiği” iddia edilen “Türkiye” Müslümanlarının yarıya yarını kelle avcısı IŞİD’e “sıcak” bakıyordu.

Görülmesi gerek: Diyanet İşleri Başkanlığı’na bütçeden ayrılan payın, 5.4 milyar TL ile 13 bakanlığı geride bıraktığı; ayrıca Türkiye Diyanet Vakfı’nın iştiraklerinden ve ticari işletmelerinin şirketin sermayesi 15.5 milyon TL’yi bulduğu;[127] “Dindarlıktan dinciliğe”[128] yönelen düzenleme ve dönüşüm güzergâhındayız.

Söz konusu istikamette, “Eskiden her şey ‘Vatan’ içindi, şimdi ‘Allah rızası’ için… Yaşadığımız sistem demokrasi değil, başında Erdoğan’ın olduğu ‘babacıl’ rejim”ken;[129] “İdeal nesil için Necip Fazıl’a abanarak ‘Dilinin, dininin, kininin davasına sahip çıkan bir gençlik’ tanımına uyan AKP,”[130] Orhan Gazi Ertekin’e, “Faşizm işte budur: İktidarı, yönetimin ötesinde kamu alanında da tek ve ‘egemen’ kılmak,”[131] dedirten düzenleme ve dönüşümün önünü açıyor!

Düzenleme ve dönüşüm bir cezalandırmadır…

  1. i) Şişli ilçesindeki Kurtuluş Ortaokulu’nda sözleşmeli görev yapan din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmeni Züleyha Hıdır’ın, öğrencilerine “Cola’nın içinde içki var, sakın içmeyin”, “Ben sınıfta ders anlatırken sınıfın bir köşesinde iyi cinler bir köşesinde kötü cinler var”, “Başınız açık gezerseniz koridorda şeytan dolaşır” gibi sözler söylediği, bir başka din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmeninin ise daha önce antikomünizm propagandası içeren kitaplar dağıttığı, okul yönetiminin ise her iki öğretmen hakkında hiçbir işlem yapmadığı iddia edildi. Aynı okulda Türkçe öğretmeni olan Nesrin Şentürk hakkında ise Gezi olayları sırasında sosyal paylaşım siteleri üzerinden yaptığı paylaşımları nedeniyle soruşturma açılması ise dikkat çekti![132]
  2. ii) MEB’de Aziz Nesin’in ‘Şimdiki Çocuklar Harika’ kitabını okutan öğretmenlere soruşturma başlatıldı… Dünyaca ünlü yazar Aziz Nesin’in, “Salt çocuklar için değil, anababalarla öğretmenler için de yazdım,” dediği, tanıtımında “Bu roman, çocukların büyüklerine karşı haklarını ve kendilerini savunmalarıdır,” ifadelerinin kullanıldığı, Nesin’in 47 yıl önce yazdığı “Şimdiki Çocuklar Harika” kitabını öğrencilerine tavsiye eden İstanbul Bahçelievler Kumport Ortaokulu’nda 13 Türkçe öğretmeni hakkında soruşturma başlatıldı. Gerekçe: “Küfürlü ve Türk aile yapısına uygun olmayan içerik”ti![133]

iii) Öğretim üyesi Figen Algül hakkında Gezi protestoları sırasında KESK’in iş bırakma eylemine katıldığı gerekçesiyle Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden atılma kararı alındı![134]

Düzenleme ve dönüşüm yasakçı bir düzenlemedir…

  1. iv) Kültür ve Turizm Bakanlığı, yardım yapacağı sinema filmleri için “+18” kriteri getirdi. Bakanlığın değiştirdiği yönetmelikle cinsel içerikli görsel yapımlar için uygulanan “+18” kriterine uygun içerikte olmayan ya da bu işareti kullanmayan filmlere verilen yardımlar geri alınacak![135]
  2. v) İzmir Selçuk’ta CHP’li belediye yönetimindeyken “Gezi” adıyla düzenlenen park, yönetim AKP’ye geçince “Gazi”ye dönüştürüldü. AKP’li Başkan Zeynel Bakıcı, “Toplumu kutuplaştıran kavramları yeniliyoruz. Ben parkın adının sevgi olmasını istemiştim ama genel kanaat gereği ‘Gazi’ yaptık” diye kendini savundu![136]
  3. vi) Tophane’deki, 20.45 sıralarında Hacımimi Mahallesi, Karabaş Caddesi’ndeki Mixer Sanat Galerisi önünde sergi açılışına gelenlere kapı önünde içki içmemelerini söyleyen kişiler, olumsuz yanıt alınca, ellerinde sopalarla saldırmak istedi. Konuklar kendilerini galeriye atıp kapıyı kapatırken, saldırganlar kapının camlarını kırdı![137]

vii) Keçiören’de içki içenlere saldıran ve kendilerine ‘A Takımı’ diyen grubun tekrar sahneye çıkıp, iki kardeşi dövdü![138]

viii) AKP iktidarının Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) erişim engelleme kararlarında “milli güvenlik ve kamu düzeninin bozulması” gibi ucu açık tanımlar eklenirken, internet trafik bilgisine mahkeme kararı olmaksızın erişme yetkisi tanınıyor![139]

  1. ix) Özel dershanelerden bazıları, öğrenciler arasındaki duygusal ilişkiyi yasaklıyor. Duygusal ilişkiye girmemek şartıyla öğrenci alan Pİ Dershaneleri, 2011 yılında âşık olan 28 öğrencinin kaydını sildi… Pİ Dershaneleri’nin yöneticisi, Pİ Eğitim Genel Müdürü Ayşegül Dedeoğlu, “daha önce olduğu gibi; dershane çatısı altında öğrenciler arasındaki ‘duygusal ilişki yasağını’ bu eğitim döneminde de sürdüreceklerini” kaydetti![140]

Düzenleme ve dönüşüm bir misojin bir eşitlik karşıtlığıdır…

  1. x) Malatya Kent Konseyi Genel Sekreterliği tarafından 2014 yılı projesi olarak hazırlanan ‘Hazinemiz Ailemiz’ isimli projesi çerçevesinde, kentin belirli noktalarına “Kadına köle olma, ailene reis ol” afişleri asıldı![141]
  2. xi) Trabzon’un Şalpazarı ilçesinde düzenlenen 195’inci Sis Dağı Yayla Şenliği’nde konuşan Samsun Müftüsü Yrd. Doç. Dr. Hayrettin Öztürk, kadın ve erkeklerin bir arada horon oynamasının günah olduğunu söyledi![142]

xii) Kış Olimpiyatları’ndaki Kadınlar Buz Pateni yarışlarının sporcuların açık kıyafetleri nedeniyle TRT tarafından yayınlanmayacağı iddiası tartışma yarattı![143]

xiii) Belediye otobüsünde “flört etmeyin” afişi… Melih Gökçek yönetimindeki Anakent Belediyesi’ne ait EGO otobüslerine asılan garip bir afiş dikkat çekti. Hayırda Yarışanlar Derneği’ne ait afişte, Nevzat Laleli’nin yazdığı “Flört yangını” adlı kitap tanıtılıyor. Erkek ve kızlardan flört yapmamaları anlatılan kitabın önsözünde, “Delikanlılar; evleneceğiniz kızın sizden önce başkalarıyla flört yapmasını ve sanki ısırılmış bir elmanın talibi olmak ister miydiniz?” diye soruluyor![144]

xiv) Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Kadın Doğum Polikliniği’ne erkeklerin girişi yasak. Girişte güvenlik görevlileri tarafından “erkekler giremez” diye uyarılan hasta yakınları hastanede refakatçi olarak da kalamıyorlar. Hastane yetkilileri, hastaların erkek yakınlarından diğer kadınlar rahatsız olduğu için uzun süredir erkeklerin kadın doğum polikliniğine alınmadığını açıkladılar![145]

  1. xv) Erdoğan’a yakınlığı ile de zaman zaman gündeme gelen ilahiyat profesörü Hayrettin Karaman, kız ve erkeklerin birlikte yaşadığı öğrenci evleri hakkında, “Çoğunluğa göre bu durum ahlâksızlık, rezillik, onursuzluk, ayıp, günah (zina), düşüklük… olarak kabul ediliyorsa durum ne olacak?” diye sordu. “Bizim toplumumuzda -haklı olarak- birisiyle düşüp kalkmış erkek ve daha ziyade de kız ikinci sınıf eş adayı durumundadır. Zampara erkekler de sıra evliliğe gelince eli erkek eline değmemiş kız ararlar” ifadesini kullanan Karaman, “çare” olarak “‘İslâm’ı temel referans alan bir demokratik düzen”i gösterdi. Karaman, “Bireylerin bazı özgürlüklerini inadına kullanırlarsa en azından mahalle baskısı, değerleri çiğnenen çoğunluğun hakkı olur,” dedi![146]

xvi) Bingöl Belediye Başkanı Yücel Barakazi, “Din’en ve örf’en uygun değil. Kadınlara üst düzey yönetimde yer verilmeyecek,” dedi. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde AKP tarafından Bingöl Belediyesi meclis üyeliğine birinci sırada aday gösterilen, seçim sonrasında Belediye meclis üyeliğine seçilen Nurten Ertuğrul, bu görevinden istifa ettiğini duyurdu. Ertuğrul, 6 Nisan 2014’te Kültür Merkezi’ndeki toplantıda AKP Bingöl Belediye Başkanı Yücel Barakazi’nin “Belediye başkan vekilliği ve belediye başkan yardımcılığına bayanları getirmeyi düşünmüyoruz,” açıklaması nedeniyle istifa etti. Barakazi aynı toplantıda, toplumun bunu hazmedemeyeceğini, din’en ve örf’en bunun uygun olmayacağını söyledi![147]

xvii) Kadına yönelik şiddeti değerlendiren dönemin BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, iktidarın bu konuya yaklaşımını eleştirerek, “İran bile ahlâk polisini kaldırdı, siz Ahlâk Kontrolü Partisi hâline geldiniz. Siyasetinizin içinde ‘kaç tane çift eşli var’ sorusuna cevap veremeyen bir partinin gençlerin hayatını tanzim etme hakkı yoktur.”[148] “AKP’den önce her gün 3 kadın ölürken, şimdi 5 kadın ölüyor,” dedi.[149]

xviii) Türk Dil Kurumu (TDK), internet sitesinde bazı kelimelerin sözlük anlamlarının yanı sıra argo anlamlarını da birlikte verdi. Kelimelerin anlamları tartışma yarattı. 2011’de güncellenen TDK sözlüğünde güncel Türkçe sözlük bölümünde kelimelerin anlamının yanında argo karşılığı da birlikte veriliyor. Örnek vermek gerekirse; TDK sözlüğünde “hayat kadını” kelimesinin karşılığında “Para karşılığında erkeklerin cinsel zevklerine hizmet eden ve bu işi meslek edinen kadın, fahişe, o….., orta malı, kaldırım çiçeği, kaldırım süpürgesi, kaldırım yosması, sürtük” yazıyor.[150]

 

İŞTE SÖZLÜKTE YER ALAN BAZI KELİMELER VE ARGO ANLAMLARI
LEZBİYEN Kendi cinsinden kimselerle cinsel ilişkide bulunan kadın, ablacı, sevici…
JİGOLO Geçimini yaşlı ve zengin kadından sağlayan genç, erkek sevgili, t..makçı…
PEZEVENK Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse, dümbük, godoş, muhabbet tellalı, kavat, astik, dasnik…
MAL Bir kimsenin, bir tüzel kişinin mülkiyeti altında bulunan, taşınır veya taşınmaz varlıkların bütünü, bayağı, aşağılık, kötü kimse, esrar, o…….
METRES Evli bir erkekle nikâhsız yaşayan kadın, kapama, kapatma, zamazingo…

 

Düzenleme ve dönüşüm “dindar ve kindar” muhbirlik dayatmasıdır…

xix) İstanbul’da Bahçelievler Necip Fazıl Kısakürek Lisesi Okul Müdürü’nün, öğrencileri odasına çağırarak, öğretmenlerin Erdoğan ve hükümet hakkında yorum yapıp yapmadığını sorduğu öne sürüldü. Öğrencilere üç sorulu bir inceleme tutanağı dağıtıldı![151]

  1. xx) Gaziosmanpaşa 2. Mehmet Anadolu Sağlık Meslek Lisesi’nde öğrenci ve öğretmenlerin fişlendiği öne sürüldü. Okulda öğrencileri konferans salonunda toplayan Milli Eğitim Bakanlığı müfettişleri, öğrencilere, Gezi Parkı eylemleri sırasında başına isabet eden gaz fişeği sonucu ağır yaralanan ve 269 gün komada kaldıktan sonra hayatını kaybeden Berkin Elvan’ın cenazesinin olduğu gün öğretmen ve öğrencilerin herhangi bir eylem yapıp yapmadığını sordu. Eğitim-Sen İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı Barış Uluocak da söz konusu uygulamaya yabancı olmadıklarını belirterek, başka birçok okulda da bu fişlemelerin gerçekleştirildiğini söyledi![152]

Düzenleme ve dönüşüm çocuklara “ağaç yaşken eğilir” zorbalığıdır…

xxi) Batıkent’teki Dr. Ufuk Ege Anaokulu’nda çocuklara dağıtılan hikâye kitaplarının yanında verilen CD’lerden ilahiler eşliğinde konuşan meyve ve sebzeler çıktı![153]

xxii) Türban takan kız izcilerle gündeme gelen Keşşaf Gençlik Spor ve İzcilik Kulübü, çocuk izcileri cuma namazına götürdü. İzcilik Kulübü Başkanı Aydın Erdem, “Onlara, izcilikte birinci görevin Allah’a karşı olduğunu öğrettik. İnanan insanlar olarak Rabbimize karşı görevlerimizi diğer işlerimizden önde tutuyoruz” dedi![154]

xxiii) Yeşilay ile Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü, “İlkokul öğrencilerini fuhuşa karşı bilgilendirerek misyon sahibi yapmak” için protokol imzaladı![155]

xxiv) Kur’an kursunda yaş sınırının kaldırılmasının ardından Diyanet İşleri Başkanlığı, ‘Kur’an Kursları Okul Öncesi Din Eğitimi Projesi’ hazırladı. Proje kapsamında, Adana’da Kur’an kurslarına katılan kadınların çocukları için açılan sınıflarda, 4- 6 yaş grubundaki çocuklara oyun ve şarkılarla temel dini bilgiler öğretiliyor![156]

xxv) Olay, geçen 25 Mart 2014’de merkez Toroslar İlçesi’ne bağlı Korukent Mahallesi’nde bulunan Hoca Ahmet Yesevi İmam Hatip Lisesi’nde meydana geldi. 9-E sınıf öğrencisi 16 yaşındaki E.Ç., Beden Eğitimi dersinde arkadaşları futbol oynarken bir kenara oturarak onları izlemeye başladı. Bu sırada yanına gelen okul arkadaşı Ş.A. ile çimlere oturup sohbet etti. Kısa bir süre sonra okulun önündeki ana caddede yürüyen Müdür Alaattin Öztürk, çitlerin üzerinden geçerek öğrencilerin yanına gelip, “Siz burada ne yapıyorsunuz” diyerek azarladığı öğrencileri odasında götürdü. Öztürk, burada E.Ç.’yi kız öğrencinin gözleri önünde, ‘Neden yan yana oturuyordunuz?’ diyerek dövdü. Yüzüne aldığı darbeler nedeniyle burnu kanayan E.Ç.’ye diğer öğretmenler tampon yaptı![157]

Düzenleme ve dönüşüm eğitim(sizlik)i İslâmileştirmedir…

xxvi) İlkokul birinci sınıfların kaynak kitapları arasındaki Timaş Yayınları’nın çıkardığı ‘Paytak Penguenler ile Tanışalım’ adlı hikâye kitabında dişi penguenlere başörtüsü takıldı![158]

xxvii) Ankara Çankaya Timur İlköğretim Okulu’nda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi için test tekniği ile hazırlanan sınav kâğıdına “Namaz Kılan Örümcek Adam” karakteri yerleştirildi![159]

xxviii) Merkezi sınavda sorulacak 20 din kültürü ve ahlâk bilgisi sorusu, özel din dersi almayan, okulda çok yoğun din eğitimi görmeyen çocuklar için dezavantaj, çok iyi din eğitim alan, imam hatip ortaokullarında okuyanlar için ise avantaj sağlayacak![160]

xxix) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Sanat Tarihi 3. sınıf öğrencisi E.K., okulda şortu nedeniyle bir başka öğrencinin sözlü saldırısına maruz kaldı. K. kendisine hakaret eden öğrenci hakkında dekanlığa şikâyette bulundu![161]

xxx) Ortaöğretime Geçiş Ortak Sınavlarındaki din bilgisi soruları tepki topladı. 8. Sınıf öğrencilerinin katıldığı ve ilk kez yapılan 29 Kasım 2013 tarihli Ortaöğretime Geçiş Ortak Sınavları’nda (OGS) öğrencilere, Türkçe, Matematik ve Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi derslerinden 20’şer soru soruldu. Sınav için öğrencilere 120 dakika verildi.

İşte din bilgisi sınavındaki o sorular:

“20. Aşağıdaki farz ibadetlerinden hangisi belirli bir zaman diliminde yapılması zorunlu değildir?

  1. A) Namaz B) Oruç C) Zekat D)Hac
  2. Aşağıdaki ibadetlerden hangisi paylaşma ve yardımlaşmayı öne çıkaran ibadettir?
  3. A) Namaz kılmak B) Oruç tutmak C) Zekat vermek D) Hacca gitmek!”[162]

Düzenleme ve dönüşüm fişleme, kayıt altına almadır…

xxxi) Sağlık Bakanlığı yenidoğan tarama formlarına eklediği “Babanın TC kimlik numarası, çocuğun evlilik içi ya da dışı olup olmadığı ve din” sorularıyla “fişleme” yapıldığı belirtildi![163]

xxxii) G. Antep İslahiye’de üniversite öğrencilerinin siyasi görüşleri ve özel yaşamları nedeniyle fişlendiklerinin açığa çıkmasının ardından, okulda görev yapan öğretim görevlileri hakkında da fişleme yapıldığı ortaya çıktı![164]

xxxiii) G. Antep İslahiye’deki fişleme skandalına ilişkin tartışmalar sürerken, halkın fişlendiğinin açığa çıktığı Tunceli Hozat’a ilişkin farklı raporların kaleme alındığı anlaşıldı. Emniyet raporlarında “Halkın tamamı sol görüşlü olup genel olarak devlet aleyhine çalışmakta. İlçemizdeki gençlerin tamamı örgüt sempatizanı olup örgüte milislik yapan gençler de mevcut” ifadesi yer alıyor. Yasadışı fişleme ve takip ile ilgili Tunceli Valiliği inceleme, Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı da yeni bir soruşturma başlattı![165]

xxxiv) Bir fişleme belgesinde, Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı’nın müfettiş alım sınavlarına ilişkin olarak müfettişlerle ilgili değerlendirme notu bulunuyor. “Kurum içi” fişleme belgesi olarak nitelendirilen bir sayfalık yazılı bilgisayar çıktısında, vergi müfettişi sınavına giren adaylar “mavi” ve “kırmızı” renklerle ifade ediliyor. Kırmızı renkli adaylarla ilgili “Diyarbakır nüfusuna kayıtlı”, “Baba adı Ali Haydar” gibi ifadeler yer alıyor![166]

xxxv) Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Gölcük Deniz Ana Üs Komutanlığı’nda görevli Yarbay İ.G., Üsteğmen T.A., Yüzbaşı T.G. ve Yarbay K.S.’nin çok sayıda subay ve astsubayı mezhep ve din farklılıkları, katıldıkları etkinlikler ve okuduğu gazeteleri gerekçe göstererek fişledi. Elde edilen fişleme sayfalarında kişinin rütbesi, ad ve soyadı ile “gözlemler” adı altında kişiyle ilgili fişlemeler yer alıyor. Fişlemelerde göze çarpan sebeplerin arasında, Alevî, Ermeni, ÇYDD üyesi olmak, cemevi yönetimlerinde olmak ve Hacı Bektaş etkinliklerine katılmak yer alıyor. Fişleme belgelerinde ailevi bilgilere de yer verildiği görülürken bazı isimler hakkında ‘kullanılabilir’ notunun düşülmesi dikkat çekti![167]

xxxvi) İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın, CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün soru önergesine verdiği yanıt, Türkiye’de tüm yurttaşların George Orwell’in ünlü romanı ‘1984’teki gibi kodlanarak fişlendiğini ortaya koydu. Ala, Türkiye’deki “azınlık” statüsündeki yurttaşların “soy kodu” ile ilgili kodlandığı iddialarına ilişkin sorusu üzerine, “sadece azınlıklar değil, tüm nüfus kodlarla tanımlı” yanıtını verdi![168]

Düzenleme ve dönüşüm yaşamın İslâmizasyonudur…

xxxvii) Sağlık Bakanlığı, Hasta Hakları Yönetmeliği’ni değiştirdi, “sarhoşlar” artık hasta haklarından yararlanamayacak![169]

xxxviii) 15 yaşındaki F.İ. çeşitli tarihlerde babasının cinsel tacizine maruz kaldı. Alo Fetva hattındaki hoca, “Özür dilediyse affedin,” dedi![170]

xxix) Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, “İşin fıtratı normal doğumdur ve fıtratın peşinde koşmak lazım. Bundan sonra epidural doğum, hipnozla doğum gibi yöntemler gündeme alınabilir… ‘Sezaryen mi ? epidural mı?’ derseniz tabi ki epidural. Fakat ‘normal doğum mu? epidural mı?’ Tabi ki normal doğum! Anneleri korkutmayacaksınız. Anne ne kadar cesursa çocuğu da o kadar cesur olur. Korkak bir nesil istemiyoruz,” dedi![171]

  1. xl) Çorum İl Milli Eğitim Müdürlüğü, birinci sınıf öğrencilerinin okula başladığı 9 Eylül 2013 tarihinde Başöğretmen Atatürk Ortaokulu’nun binasında anaokulu, ilkokul, ortaokul ve imam hatip öğrencileri birlikte eğitim görüyor. Eğitim-Sen Şube Başkanı Mehmet Öztürk, “Böylesi bir okul dünyanın neresinde görülmüştür?” dedi![172]

xli) Nur cemaatine yakınlığıyla bilinen Hayrat Vakfı’nca Eskişehir’deki kamu hastanelerinde Osmanlıca ve Kur’an kursu açılacak. Eskişehir Kamu Hastaneleri Birliği, gönderdiği yazıyla gerekli çalışmaların yapılmasını istedi. Saidi Nursi’nin talebesi sayılan Ahmed Hüsrev Altınbaşak’ın kurduğu Hayrat Vakfı, 2012 yılında MEB Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ile imzaladığı 2 yıllık protokolle 300’e yakın il ve ilçe merkezinde Osmanlıca ve Kur’an kursları düzenlemişti![173]

xlii) Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) imam hatip liselerinde “Türkçe konuşulmasını yasakladı”… Din Öğretimi Genel Müdürü Nazif Yılmaz, “Öğrenci Merkezli Arapça Öğretimi” başlığı ile yayımladığı bildirisinde, “Arapça öğretilirken ikinci bir dil kullanılmaması gerekir. Temel ilke olarak ilk dersten itibaren Arapça konuşulması benimsenir. Öğrenciler, öğretmenleri ile ancak Arapça diyalog kurabileceklerdir. Başka ihtimal yoktur. Öğrenci teneffüslerde öğretmeni ile ancak Arapça konuşabilir. Ya konuşur ya da yanında tercüman getirir,” ifadelerini kullandı![174]

xliii) Balıkesir’in Erdek ilçesinde 1879 yılında Rumlar tarafından okul olarak yaptırılan tarihi bina, 6 ay süren restorasyonun ardından bu eğitim yılında, Balıkesir-Erdek Anadolu İmam Hatip Lisesi olarak hizmet vermeye başladı![175]

xliv) MEB, sayılarını her geçen gün çoğalttığı mevcut imam hatip liselerinin yanı sıra yeni bir imam hatip lisesi türü daha açmaya başladı. “Hafız lisesi” olarak tanımlanan ”proje imam hatip liseleri” için örgün eğitim müfredatının dışına çıkılarak hafta sonları akşam saatlerinde hafızlık dersleri verilmesi planlanıyor. İlk olarak İstanbul ve Denizli’de açılan hafız liselerinin üçüncü olarak Antalya’da da açılması, ardından tüm Türkiye’de yayılması planlanıyor. MEB, imam hatip liseleri ve ortaokullarının sayısını her geçen yıl arttırıyor. 2012-2013 eğitim öğretim yılında 708 olan imam hatip lisesi sayısı 850’ye, 1099 olan imam hatip ortaokulu sayısı ise 1367’ye arttırıldı. Bu artışla yetinmeyen MEB, yeni bir tür imam hatip lisesi planları yapmaya başladı. Hafızlar toplanacak MEB bürokratlarından edinilen bilgiye göre, “proje imam hatip liseleri” olarak tanımlanan yeni tür imam hatip liselerinde hafızlara özel eğitim verilmesi planlanıyor. Yeni din liseleri “Hafız liseleri” olarak niteleniyor. Tüm yurtta hafızlıkta başarılı olan öğrencilerin bu liselerde toplanması hedefleniyor. Hafta sonu akşam eğitimi Hafız liselerinde, örgün din eğitimi müfredatının dışında bir eğitim verileceği belirtiliyor![176]

xlv) Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Şahinoğlu kendi başına aldığı bir kararla mezuniyet töreninde içilen ant metninden “Din, milliyet, ırk, siyasi eğilim ya da toplumsal sınıf ayrımlarının görevimle hastam arasına girmesine izin vermeyeceğime” cümlesini çıkarmış, metinde yer almayan, “Allah’ın huzurunda yemin ederim” ibaresini kullanmış!

Oysa tıp fakültelerini bitiren öğrencilerin mezuniyet törenlerinde içtikleri Hipokrat andının metni şöyledir: “Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhinde kullanmayacağıma, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim”![177]

III. AYRIM: NEO-OSMANLI RESTORASYONUN “YENİ (DENİLEN) TÜRKİYE”Sİ

Buraya dek aktardıklarımız ekseninde neo-Osmanlı restorasyonun “yeni (denilen) Türkiye”sini açıklamaya kalkışırsak…

Ali Topuz’un ifadesiyle, “Toplumu ayakta tutan adalet kör. Toplumu toplum yapan ahlâk müflis. Vicdan ölü”yken; 2014 Türkiye’si, Machiavelli’nin Floransa’sını anımsatıyor.

Politik çatışma hizipler arası kör bir dövüşe dönüşmüş durumdayken; herkes diğer herkesle kavgalı. Kimse birbirini dinlemiyor. Ortada bir meşruluk krizi var. Bu da sistemin yapısal krizinden kaynaklanıyor…

Ezenlerin hoyratlığı derinleşirken; alternatifsiz ezilenler açısından da çaresizlik büyüyor.

  1. Antep’te yapılan bir araştırma işçilerin emekleri karşılığında para kazandıklarını dolayısıyla hakları olduğunu düşünmek yerine, kendilerine rızklarını veren, ailelerini geçindirmelerini sağlayan patronlara hamdettiğini ortaya koyuyor. Çaresizliğin bir boyutu bu…

Çaresizliğin, diğer boyutu Türkiye standartlarında bile benzeri görülmemiş küstah bir pişkinliğin bugün ülkeye hâkim olması. Hukuk devleti olmanın asgari koşulları bile ortadan hızla kalkarken, suçluların yaptıkları her şeyin yanlarına kalacağını bilmenin derin rehavetiyle hareket etmeleri karşısındaki etkisiz tepki.

Yaygın bir moral bozukluğu, kitlesel bir endişe hâli, huzursuzluk büyürken; onur, ahlâk, dürüstlük, doğru, etik standart, hukukun (sözüm ona!) üstünlüğü, yargının (sözüm ona!) bağımsızlığı, medyanın (sözüm ona!) özgürlüğü ayaklar altına alınıyor.

Bu tabloda toplumun farklı kesimleri arasındaki kutuplaşmalar giderek keskinleşirken; kendinden farklı olana tahammülsüzlük giderek yaygınlaşıyor. Örneğin ‘Türkiye Değerler Atlası 2012’ araştırmasına göre, Türkiye, insanların birbirine en az güvenebildikleri ülkelerden biri. “Genel olarak insanlara güvenilebilir” diyenlerin oranı yüzde 12 düzeyinde![178]

‘Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün en huzurlu ülkeleri gösterdiği sıralamada Türkiye ilk 100’e giremedi. 162 ülke arasında 128’inci gelen Türkiye, Avrupa sonuncusu oldu![179]

Yıllık raporunda Türkiye’yi “özgür olmayan ülkeler” arasında gösteren Freedom House’un Türkiye uzmanının korkudan adını sakladığı açıklandı![180]

‘Alman Bertelsman Stiftung Vakfı’nın yayınladığı rapora göre, 41 OECD ve AB üyesi ülkeleri arasında Türkiye 39. ve 41. sırada. Raporda, “Demokrasi kalitesi” açısından “Önemli açıklar”ın olduğuna dikkat çekilerek, “İfade ve toplantı özgürlüğü ihlâlleri var” deniliyor.[181]

Yani artık düzence iddia edilen “hukuk devleti” ilkesine de veda ediliyor.

“Geriye gittiniz” vurgusuyla ekliyor Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks: “Çoğunluğun seçmesi o lideri demokratik yapmaz… Hitler’i de çoğunluk seçti…”[182]

‘Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın, ‘Sessiz Devrim-Türkiye’nin Demokratik Değişim ve Dönüşüm Envanteri’ başlıklı ve bir parti broşürünü anımsatan yapıtında, reklam ajanslarına “taş çıkarır”casına AKP politikaları övülüp, “Son on yılda, sorunlara çözüm bulma noktasında yeni bir yaklaşım benimsenmiştir. Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük yolculuğunda, 2002-2012 arasındaki süreçte keskin virajlar dönülmüştür,”[183] denilse de “kazın ayağı” hiç de böyle değildir!

İşte Umur Talu’nun, “Çocukların, gençlerin kafalarına gaz kapsülü, hatta mermi sıkan polislere ‘kahramanlar’ diyen, Cumhurbaşkanı ile Başbakan Yardımcısı sakin konuşurken, polis saldırıları için birden ‘O emirleri bizzat ben verdim’ diye kükreyen ruh hâli… ‘Yüzde 50’yi evinde zor tutuyorum’ diye kürsüden bağıran ses; bir çocuğun acılı annesini seçim meydanlarında yuhalatan, kitle histerisinin sesli linçine terk eden kontrolsüz güç… Yere serilmiş bir ilçede, Erdoğan ve beraberindeki heyet, mütecaviz müşavir, para-militer milis gibi davranan hukuksuz korumalar, hep birden insanları bir kez daha yere seriyor tekme, tokat, yumrukla daha iyi anlaşılıyor,” diye tarif ettiği özgürlüklere karşı “travma” üreten AKP/ Erdoğan şiddetinden birkaç çarpıcı örnek…

  1. i) ‘The Washington Post’, Erdoğan’ın iktidarını sürdürmek adına acımasız bir kampanya yürüttüğünü yazdı![184]
  2. ii) Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı ve Adli Tıp Profesörü Şebnem Korur Fincancı, Kabataş’taki saldırı iddiası ile Z.D.’nin Adli Tıp’tan aldığı raporun iddialarıyla uyuşmadığına dikkat çekerek, “İktidar uydurduğu hikâyeyle devlet şiddetini meşrulaştırıyor,” dedi![185]

iii) Danıştay’ın kuruluş yıldönümü töreni, eşine rastlanmamış bir olaya sahne oldu. Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun Van depreminin ardından kurulan konteynır kentte yaşanan sorunlara değinen konuşmasına tahammül edemeyen Erdoğan salonu terk ederken, “Baştan aşağı yanlış konuşuyorsun. Böyle bir edepsizlik olmaz ki, edepsizlik yapıyorsun,” diye bağırdı![186]

  1. iv) Soma’da maden faciasının ardından Erdoğan’ın ziyareti sırasında yere düşen bir kişiye tekme atarken görüntülenen Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden rapor almış. Rapora göre Yerkel’in tekme attığı dizinde kızarıklık ve doku şişliği var![187] Ayrıca da Yusuf Yerkel hakkında idari soruşturma için zaman aşımı doldu. T24’ten Tahir Alperen’in haberine göre, Yerkel, idari olarak hiçbir ceza almayacak ve siciline işlenmeyecek![188]
  2. v) Bodrum’da Karaada’nın Poyraz Koyu’na tekne ile günlük tura giden İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri 20 yaşındaki B.B. ile aynı yaştaki Y.C., aynı koyda karşılaştıkları Rıza Sarraf’ın yatını görünce “Bu yatı hangi parayla aldın? Hırsız var” diye bağırdı. Tur bitiminde ilçede Bodrum Belediye meydanında gezen B.B. ile yanında bulunan Y.C. otomobille gelen kişiler tarafından dövüldü. İki gence saldıranların Rıza Sarraf’ın kaptanı, şoförü ve korumasıydı![189]
  3. vi) Emniyet yetkilileri Gezi Parkı direnişi ile ilgili bir rapor hazırlamış. Milliyet gazetesinden Tolga Şardan bu raporun bir özetini yayımladı. Bu raporun en dikkat çeken ve tartışma yaratan konusu ise Gezi direnişine katılanlardan gözaltına alınanların yüzde 78’inin Alevî olduğu idi![190]

vii) Beşiktaş’ta 27 Temmuz 2013 günü Erdoğan’ın konvoyu geçerken “Lanet olsun senin gibi diktatöre, Allah belanı versin” dedikleri iddiasıyla 11 aydan 6 yıla kadar değişen oranlarda hapis istemleriyle yargılanan CHP Kadıköy İlçe yönetimi üyelerinin İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 18 Şubat 2013’deki yargılamasında Erdoğan’ın korumalarından Murat Yeşilkaya, 120-130 km hızda bile camlarının dinleme amaçlı açık olduğunu belirterek “Biz 20 metreye kadar herşeyi duyarız. Görevimiz Erdoğan’a yapılan her türlü fiili cebri engellemektir,” dedi ve Erdoğan’ın davaya katılma talebi de kabul edildi![191]

viii) Yeni Foça Anaokulu müdürü ve 4 öğretmeni hakkında, okulun merdivenlerini rengarenk boyadıkları için İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından soruşturulma açıldı. Soruşturma sonucunda öğretmenlere kınama müdür vekiline de maaş kesme cezası verildi![192]

  1. ix) ‘Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği’nin Başkanı Kemal Ördek, Arınç’ın “iffet” çıkışından sonra AKP döneminin fuhuş karnesini gözler önüne serdi: Türkiye’de 10 yılda seks işçileri sayısı 3 kat artarak 300 bini buldu![193]
  2. x) Suç işlediği ya da suça sürüklendiği gerekçesiyle polis ya da jandarma karakollarına götürülen çocukların sayısı, bir yılda yüzde 11.6 arttı. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2012 yılında toplam 245 bin çocuk karakollara düşerken, 2013 yılında 274 bin çocuk karakolluk oldu. Güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların yüzde 24.4’ünün bağımlılık yapan madde kullandığı belirlendi. Bu çocukların yüzde 57.9’u 15-17 yaş grubunda, yüzde 25’i 12-14 yaş grubunda, yüzde 17.1’i de 11 yaş altı çocuklardan oluştu. Aynı dönemde güvenlik birimine gelen ya da getirilen çocukların yüzde 68.6’sı erkek, yüzde 31.4’ü ise kız çocuğu oldu![194]
  3. xi) Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, TBMM Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na gönderdiği “gizli” ibareli bilgi notunda, eski adı Özel Harp Dairesi (ÖHD) olan Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) içinde kontrgerilla yapılanması olmadığını söyledi![195]

xii) ‘The Wall Street Journal’, Erdoğan’ın “taktikleri”nin başka ülkeler için model oluşturmasından kaygı duyulduğunu, Türkiye hükümetinin “Dünyanın en kararlı internet sansürcülerinden biri”[196] olduğuna dikkat çekti![197]

xiii) Samsun’un Atakum ilçesinde yapılacak olan 2 bin kişilik “Protokol Cami” için belirlenen alanda bulunan, 300 öğrencinin eğitim gördüğü Anadolu Tarım Meslek Lisesi’ne, il milli eğitim müdürlüğü tarafından “Cami yapılacak, okulu boşaltın, Tekkeköy ilçesindeki Gelemen YİBO’ya taşının” talimatı gönderildi![198]

xiv) İstanbul Esenyurt’ta Caferilerin gittiği Muhammediye Camii’nin iki kez saldırıya uğramasının arkasında IŞİD’in olduğu iddia edildi. Caferilerin önde gelenlerinden Ehlibeyt Âlimler Derneği Genel Başkanı Hasan Kanaatlı; Fatih, Ataşehir, Esenyurt ve Bağcılar’da IŞİD’in bazı camileri kontrolü altına aldığını, özellikle Azerbaycan’dan getirilen gençlerin buralarda eğitilip Suriye’ye gönderildiğini belirterek “Bir akşam balkonda otururken, sokaktan cüppeli, sakallı, şalvarlı tipler ‘Suriye’de, Irak’ta Alevîleri hamd olsun çok güzel gebertiyorlar. Burada da başlatabilsek’ diyerek geçtiler,” dedi![199]

  1. xv) Van’ın Erciş ilçesinde Elektrik Üretim Anonim Şirketi’ne bağlı baraj ve hidroelektrik santrallarında çalıştırılmak üzere ihaleyle işe alınan taşeron şirkete bağlı 43 güvenlik görevlisi, bir gün sonra işten çıkarıldı. İhaleyi alan özel güvenlik şirketi sahibi Şahin Yağar, AKP İlçe Başkanı’nın hazırladığı listeyi işe almak için çalışanlarının işine son verildiğini söyledi![200]

III.1) “NEO-OSMANLI”CILIK (MI?)!

Bunlara bir de Ahmet Davutoğlu’nun, “Osmanlı varisi Türkiye hâlâ siyasi bir merkez”[201] saptamasıyla hortlatılan neo-Osmanlıcılık kâbusunu eklemek gerek…

“Münevverleri”nin de, Osmanlı bilfiil çöktü ama bilkuvve yaşıyor… İslâm medeniyeti: yıkıcı ve yok edici değil, kucaklayıcı ve varedici… İslâm dünyası, varlığını Osmanlı’nın medeniyet atılımına borçlu… Dünya, Osmanlı’ya gebe… Osmanlı, aşılamamış ve anlaşılamamıştır,”[202] safsatalarıyla tanımladıkları “Yeni (denilen) Türkiye”, neo-Osmanlıcılık eğiliminin (yani alt-emperyalizmin) abartılmasından başka bir şey değildir.

Ahmet Davutoğlu’nun dış politikası pan-İslâmcı ideoloji ve kullanım zamanı çoktan geçmiş Batı’nın arkaik yayılmacı teorilerinin sentezinden oluşurken; neo-Osmanlıcılık, 1918’de sonlanan emperyalist paylaşım savaşı ile kaybedilen topraklar üzerinde kurulmak istenen yeni tipte bir egemenlik biçimini önerir, halkların üzerideki zulüm ve baskıyı onaylayan; Osmanlı’dan miras kalan yayılmacılığın, istilacılığın, yağmacılığın emperyalist kapitalist çağda yeniden yorumlanmasıdır ve doğası gereği ceberrut ve saldırgandır…

Bunun yanında, istilacı karakterinden ötürü ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına sırtını döner. Attığı her adımda sistemin devamlılığını esas alan neo-Osmanlıcılık, referanslarını verili endüstriyel ilişkilerden alır. Kapitalist egemenlik, amentüsüdür. İdeolojik referansları gereği, kadının toplumsal rolünü ihmal eder…

Abartılan neo-Osmanlıcılık eğilimiyle “TBBM’in 4 Ekim 2012’de kabul ettiği, ‘Suriye tezkeresi’nden öte bir ‘Osmanlı tezkeresi’. Tezkere ‘hudut, şümul, miktar ve zamanı hükümetçe tespit edilmek kaydıyla TSK’nın yabancı ülkelere gönderilmesi’ yetkisi tanıyor. Irak’ta aşina olduğumuz tezkerelerin aksine spesifik bir ülke zikredilmiyor. ‘Yabancı ülkeler’ ifadesi Türk dış politikasının ‘genişleyen vizyonu’ kadar geniş bir müdahale alanını çağrıştırıyor.

Tezkere Erdoğan’ın AKP Kongresi’nde Bakü’den Belgrad ve Gümülcine’ye, Bağdat’tan Kâbil ve İslâmabad’a, Mogadişu’dan Tunus, Cezayir ve Trablus’a, Kahire’den Şam ve Kudüs’e selam ederek oynadığı ‘İslâm dünyasının liderliği’ vizyonuna üniforma gibi oturuyor.”[203]

‘The Times’ın işaret ettiği gibi, Türkiye’den Nijerya’da şeriat devleti kurmak için savaştığı Boko Haram’a THY ile silah taşınır![204]

Yemen’de Türkiye’den giden kaçak silahlar ele geçirilirken; ülkenin güneyindeki Aden liman kentinde Türk yapımı T14 tipi tüfek yakalanır![205]

‘The Financial Times’ yazarlarından Daniel Dombey’in işaret ettiği gibi, Bağdat’a kulak asmayıp Kuzey Irak’la bir enerji anlaşması imzalanır![206]

‘The Times’, dünyanın dört bir yanından gelen cihatçıların “Türkiye’nin sınır politikası” sayesinde kolayca Suriye’ye girebildiğini yazıp, Türkiye’nin sınırını “denetlemesi gerektiğini” belirttiği yazısında, aşırılık yanlısı grupların Suriye muhalefeti içinde giderek güçlendiğini vurgular![207]

BBC’nin, Suriye’ye giderek Esad yönetimine karşı muhalif cepheye katılan “yabancı savaşçı”lar için Türkiye’nin ana durak olduğu yönündeki haberlerine bir yenisi daha eklenir. Reyhanlı’daki “güvenli evleri” kullanan 150 yabancı savaşçı arasında yaklaşık 20 İngiltere vatandaşı olduğuna ve Türkiye rotasının El Kaide bağlantılı cihatçılar için sıklıkla kullanılmaya başlandığına işaret edilen haberde, giderek bunun daha düzenli bir hâl aldığı kaydedilir![208]

Fars haber ajansının haberine göre 22 Ağustos 2013’de Kerman eyaletinde öğrencilere seslenen İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in askeri danışmanı General Yahya Rahim Safavi, Türkiye’yi ABD ile İsrail’in Suriye karşıtı politikasının “ücretli kuklası” olarak değerlendirir. İranlı general, ücretleri bazı Arap ve Avrupa ülkelerince ödenen, El Kaide ile de bağlantılı, 40 binden fazla paralı askerin eğitilerek, silahlandırıldıktan sonra çoğunun Türkiye, Lübnan ve Ürdün sınırından Suriye’ye sızdırıldığı söylenir![209]

 

III.2) “YENİ (DENİLEN) TÜRKİYE”DE RESTORASYON

 

Tam da bunun için AKP’nin “Yeni (denilen) Türkiye”si “Yasak Özgürlüğünün” egemen olduğu “Zalim bir Korku İmparatorluğu”dur!

Azar ve gözdağı… Sürekli ayar verme… Baskı ve tehdit… Hakaret… Zorbalık… Keyfilik… Dayatma ve kuralsızlık tablonun belirleyenleridir…

Mesela bir örnek: Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz, YSK’nin 15 Ağustos 2014’de cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçlarını açıklanmasına rağmen, Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ın Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı görevlerini sürdürmesi nedeniyle Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Görev yaptığı üniversitesi ise bu nedenle Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz hakkında disiplin soruşturması başlattı. Yeni eğitim ve öğretim yılı için Prof. Dr. Ökçesiz’e ders görevlendirilmesi de yapılmadı![210]

Neo-Osmanlıcı “Yeni (denilen) Türkiye”nin bir yanı Abdülhamid’e, öteki yanı da Necip Fazıl’a uzanırken; söz konusu distopyayı Yusuf Kaplan şöyle betimler:

“Abdülhamid, öylesine inanmış, öylesine kendisini hedefe kilitlemiş bir dehaydı ki, üç cepheden (entelijansiya, basın ve düvel-i muazzama cephelerinden) kendisine ve Osmanlı’ya karşı verilen savaşı püskürtmeyi, hepsini etkisiz hâle getirmeyi tam 33 yıl başarmıştı…

Abdülhamid’in sarsılmaz umudunun kaynağı, zamanlar ve mekânlar ötesi hakikâtin menbaı İslâm’dı…

Abdülhamid’in umudu ve ufku, Osmanlı durdurulduktan sonra, dirildi. Zira Abdülhamid, öldükten sonra dirildi asıl. Belki de, öldükten sonra dirilen tek büyük şahsiyetti Abdülhamid insanlık tarihinde.

Öyle ki, Abdülhamid’in umudu ve ufkunun üflediği ruh nedeniyle, Osmanlı bilfiil bitirildi ama bilkuvve yaşıyor…

Abdülhamid, Endonezya’dan Güney Afrika’ya, Srilanka’dan İç Asya’ya kadar bütün Müslümanların umudunun ve ufkunun en güçlü sembolü. Adına hâlâ hutbe okunacak kadar diri ve diriltici bir sembol.

Osmanlı ruhunun ve misyonunun sembolü…

O yüzden fânî Abdülhamid ölmüş olabilir ama Abdülhamidler ölmez. Abdülhamidler ölürse insanlığın umudu söner, ufku kararır çünkü.”[211]

Bu kapsamda Erdoğan’ın açıkladığı ‘Yeni Türkiye Yolunda’ başlıklı ‘Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Vizyon Belgesi’, Çankaya Köşkü’ne çıkması durumunu “tarihi bir olay” ve bir “devrim” olarak nitelendirirken; “Bu öyle bir devrim olacaktır ki, Anayasa’dan kurumların işlevlerine, toplumsal barıştan Türkiye’nin dünya siyasetindeki rolüne kadar her alanı dönüştürecektir,”[212] denilmektedir.

Tam da bu çerçevede “Yeni (denilen) Türkiye” fantezisi, Müslüman entelijansiyanın, 2000’li yılların başında yeni bir “tarihsel blok” oluşturarak devletin yönetimini ele geçirmesiyle oluşmuştu. Bu entelijansiya, tarihsel bir fırsatı yakaladığına inanarak bir “toplumsal mühendislik projesi” başlattı. Bu entelijansiya, toplumun simgesel-ideolojik evrenini dini bir hakikât rejimine göre şekillendirmeyi, devletin disiplin, cezalandırma araçlarının (yargı ve güvenlik güçleri) kontrolünü elinde toplamayı amaçladı. Bu sırada, devletin ideolojik aygıtlarının denetimini ele geçirmeye başlıyor, kendi projesine uygun yeni ideolojik aygıtlar (tekke, zaviye, hiyerarşik unvanlar) kurmaya hazırlanıyor; adeta bir Osmanlı “restorasyonu” dönemi başlıyordu.

Bu sürecin başarısı “Yeni (denilen) Türkiye”nin “yeni bireyinin” üretilebilmesine bağlıydı. Bu bağlamda da nüfusun yeniden üretimini (nüfus politikası), bunun alacağı biçimleri (aile-cinsel pratikler, tercihler), bedenin estetiğini (giysi, görünüm), mekânda, zamanda yerini (ibadet saatleri, yerleri, ritüelleri) denetleyen, yeniden şekillendiren bir biyopolitik rejiminin topluma dayatılması gündeme geliyordu…

Tüm dinci, ahlâkçı iddialara karşın bu “restorasyon” projesi dünyevi bir temele dayanıyordu: Bu entelijansiya, bir tür (dini-ahlâki) bilginin üretiminin, yeniden üretiminin, bu bilginin dolaşım kanallarıyla araçlarının kendi tekelinde bulunmasını var oluşunun önkoşulu, toplumsal ekonomik artığa, servete ulaşmasının aracı olduğunu biliyor, toplumun içindeki egemenliğini önce burada kurmaya, devleti bu yönde değiştirmeye çalışıyordu.

“Yeni (denilen) Türkiye”nin “yaşam savaşının”, kimi ABD’li analistlere göre, biri Arap kültürüne, Müslüman Kardeşler’e yakın, diğeri Arap İslâmına yukardan bakan[213] iki farklı dini “gelenek” (gruplaşma) arasında, dini kodlarla, Ertuğrul Özkök’ün deyimiyle[214] bir “iç savaş” olarak patlak vermesi de bu yüzden şaşırtıcı olmadı.

“Restorasyon” ABD-AB blokunun öngöremediği bir dış politika projesini de gündeme getiriyordu. Dış basında yorumcular Türkiye’yi, AKP’yi yeniden tanımlanmaya başladılar. Dün, AKP için artık değişti anlamında kullanılan “İslâmcı kökleri olan” kavramı yerini yalnızca “İslâmcı” kavramına, Türkiye için kullanılan “örnek” kavramı da yerini “Müslüman” (Sünnî mezhepçi) gibi kavramlara bırakmaya başladı. ABD’li analistler (Bipartisan Policy Centre) “stratejik ortak” kavramından, Türkiye ve ABD’nin ortak çıkarlarını sorgulama noktasına geldiler…[215]

Prof. Dr. Zafer Toprak’ın, “Restorasyon geri dönüşü simgeler,” dediği hâl konusunda Baskın Oran, “Restorasyonun bir Atatürk-Abdülhamit sentezi” olduğunun altını çizerek ekler:

“Başbakan Davutoğlu ‘Restorasyon kesintisiz devam edecek’ dedi. Binadan değil de kurumdan (devlet’ten) bahsettiğine göre, ‘eski rejime dönüş’ demek. Terim, Bourbon Hanedanı’nın, 1789’un izlerini silmek için tahta geri getirilmesi olayından kaynaklı. Ama hangi eski rejim’e döneceğiz, onu bir süre sonra üniversite ders kitapları şöyle yazacak: ‘Yöntem olarak Kemalizm’in otoriterliği, ideolojik olarak da Abdülhamit’in İslâmcılığı’…”

AKP iktidarının başlattığı ve Ahmet Davutoğlu’nun da, “Kimsenin tereddüdü olmasın ki son 12 yılda gerçekleştirilen büyük restorasyon hareketi hiçbir ara ve kesintiye uğramadan devam edecektir,” diye sözünü verdiği durum; “geri verme”, “yeniden kurma” ya da “eski duruma/ durumuna getirme” anlamına gelen Latince-Fransızca kökenli sözcüğün karşılığıdır.

Hiç kuşkusuz, “Restorasyon” sözcüğünü iç ve dış kamuoyuna bilinçli bir mesaj vermek için kullanmıştır. Restorasyon, günlük dilde, “yenileme”, “eski hâline göre yeniden inşa” anlamına gelir.

“Restorasyon”, tarihte ve siyasal bilimlerde çok kısaca, bir savaş, bir isyan, bir devrim veya bir darbe ile yıkılan eski rejimlerin yeniden kurulması anlamına geliyor.

Tarih bilimi terminolojisinde restorasyon (lat. restaurare = yeniden kurmak) genel olarak bir politik durumun yeniden kurulması, kural olarak da bir devrim sonucu devrilmiş bir hanedanın yeniden iktidara gelişini ifade eder. Daha nadir olarak, iç ya da dış etkiler sonucu kesintiye uğramış meşru bir egemenlik biçiminin yeniden kuruluşunu ifade etmek için de kullanılır.

Bu kapsamda coğrafyamızın AKP iktidarıyla yaşamakta olduğu ve sürekli kılınmak istenen restorasyon ya da eski duruma getirme süreci birbirini tamamlayan iki ayak üzerinde duruyor: Düşünsel ve fiziksel.

Düşünce düzeyinde yapılmak istenen, Davutoğlu’nun yıllardır ısrarla uygulamak istediği üzere Türkiye’nin Panislâmist görüşü ile restore edilmesidir. Stratejik Derinlik adlı yapıtında, Türkiye’de yaşanan temel çelişkiyi, bu ülkenin geçmişte özgün ve uzun ömürlü siyasi düzen kuran bir medeniyetin (Osmanlı) merkezi olması ve bu medeniyet çevresinden başka bir medeniyet (Batı) çevresine katılmasından doğan uyum sorunu olarak gören Davutoğlu yaptığı bir sahur konuşmasında çözüm önerisini şöyle açıklıyor: “Bataklık diye andıkları Ortadoğu’dan büyük bir medeniyet meşalesini ayağa kaldıracağız, Allah’ın izniyle…”

Fiziksel restorasyonun nasıl olacağını Davutoğlu bir iftar konuşmasında açıkladı: “Bu ülkeyi idare edecek olan ya Ankara’da Hacıbayram Veli’nin, ya İstanbul’da Eyyüb el Ensari’nin, ya da Konya’da Mevlana’nın dizinin dibinde oturacak ya da başka yerde büyük zatların dizinin dibinde oturacaktır.”[216]

O hâlde burada “Restorasyon ve kapitalist devlet” konusunda bir parantez açarak Ergin Yıldızoğlu’dan aktaralım:

“Kapitalist devletin parlamenter biçiminin, kapitalist üretim tarzının ve onun üzerinde yaşayan kapitalist sınıfların gereksinimlerinden kaynaklanan bazı özellikleri vardır. Örneğin kapitalist sınıflar homojen değil karmaşık, tabakalı, çeşitli ve birbirleriyle çelişkileri olan bir kümeler topluluğu oluştururlar. Kapitalist üretim tarzında ‘ekonomik artık’ yasal ya da açık şiddet içeren yollara gerek kalmadan piyasa koşulları içinde, ekonomik süreçlerle, ‘kendiliğinden’ el değiştirir, paylaşılır. Bu üretim tarzında egemen sınıf olağanüstü durumlar dışında, kendisi doğrudan yönetmediği için, kapitalist devlet, yönetenleri denetleyecek, ekonomik ilişkilerde sermaye sınıfının gereksinimlerine cevap verebilecek, ‘serbestliklerini’ güvence altına alacak göreli-bağımsız kurumlar (güçler ayrılığı – ‘bağımsız’ ekonomik kurumlar) hatta iktidar noktaları içerir.

Kapitalist devlet toplumdaki karmaşık sınıflar matrisine uygun olarak çeşitli temsil noktalarını, güç odaklarını, dolayısıyla bu noktalar, odaklar arasında pazarlık, uzlaşma olanaklarını içerir, güvence altına alır, toplumda ‘doğal – ahenkli bir bütünsellik’ algısı -kapitalist bir gerçeklik- yaratır.

‘Restorasyon’ kapitalist devleti ‘ıslah etmek’ anlamına gelmiyor. Restorasyon, ortadan kaldırılmış bir mülkiyet ilişkisini, siyasi iktidarı, hatta devlet yapısını yeniden kurmaya ilişkin tarihsel, siyasi bir kavramdır.

Davudoğlu’nun sözünü ettiği restorasyon da ‘yüzyıllık bir parantezi kapatarak’, cumhuriyet öncesine ilişkin bir iktidarı ve toplumu yeniden kurmaya ilişkindir.

Bu restorasyon, kapitalist devletin özelliklerini tasfiye ederek ilerlemektedir. Önce güçler ayrılığı tasfiye edildi. Şimdi de ekonomide sermaye sınıfının gereksinimlerine cevap vermek üzere kurulmuş ‘bağımsız’ kurumlar tasfiye edilerek devlete bağlanıyor. Bu yönetim ‘işadamlarını bile kendi memuru görmek’ isteyen bir korporatizm anlayışıyla şekillendiriliyor.

Bu kurumsal gelişmelerin yanı sıra toplumda konuşulabilir olanın, siyaset ve sanat olarak tanımlanabilir olanın sınırları, dini ölçütlere (dini ‘hakikât rejimine’) uygun olarak yeniden çiziliyor. Başbakan ana muhalefet partisinin liderini, ‘ademe mahkûm etmekten’ söz edebiliyor. ‘Adem’ sözcüğü ‘hiçlik’, ‘ölüm’ anlamlarını da içeriyor.

Biz insaflı davranalım, ‘sesini anlamsızlaştırmaktan’ söz ediyor diyelim. Bu işine gelmeyen sesleri anlamsızlaştırma amacına bağlı olarak iktidarla kapalı kapılar ardında görüşen bir ‘medya’ oluşuyor, böylece iktidarın projesini benimsemeyen diğer medya ‘ademe mahkûm ediliyor’.

Devlet Başkanının ‘Yürütmeyi durdurdular, binayı durduramayacaklar. Açılışını da yapacağım, içine de girip oturacağım. Güçleri yetiyorsa yıksınlar’ sözleri bu restorasyon devletinin ‘egemenlerinin’ yasaları tanımadığını gösteriyor.

Bu muazzam ‘toplum mühendisliği’, yaklaşık 40 bin ortaokul öğrencisinin zorla imam hatip okullarına yerleştirilmesinin, ilkokulların imam hatipleştirilmesinin, ortaokullara türbanın sokulmaya başlanmasının gösterdiği gibi restorasyonun insanını, dilini, beden disiplinini yaratmayı da amaçlıyor.

Böylece karşımıza, karmaşıklıklarından, parçalı yapısından, sermaye sınıfı için gerekli kontrol ve denge, pazarlık araçlarından arındırılmış, korporatif, tek bir noktaya bağlanarak, tek bir sese indirgenerek ‘bir’leştirilmiş, toplumsal muhalefetin, işçi muhalefetinin kitlesel ifadelerine her fırsatta şiddetle saldıran, demokratik yöntemlerle muhalefetin kapılarını hızla kapatan ‘totaliter’ bir devlet yapısı, siyasi iktidar çıkıyor.”[217]

Kolay mı? “Yeni Türkiye’den bir arzumuz var” dedi eski başbakan Erdoğan, “yeni bir muhalefet.”[218] İşte tam da bunu hedeflemektedir “Yeni (denilen) Türkiye” totaliterliğinin “ileri demokrasi” diye tezgâhlamaya kalkıştığı!

III.3) “OLAĞANÜSTÜ DEVLET BİÇİMİ”: OTORİTERLİKTEN TOTALİTARİZME

Coğrafyamızda AKP/ Erdoğan pratiğinde somutlanan “olağanüstü devlet biçimi”, otoriterlikten totalitarizme doğru ilerlerken: İktidarın bütününe topyekûn hâkim olmak; “Her şeyin doğrusunu ben bilirim” hissiyatı; “tek adamlık” ruh hâlinin; “her şeyi kafama göre dizayn ederim” mantık(sızlığ)ı Erdoğan’ı ana karakteristiklerine denk düşerken; 17 Aralık ses (yolsuzluk) kayıtlarıyla otoriterleşmeyi derinleştirerek arttırması elbette boşuna, anlamsız ve sıradan bir hâl değildir…

Otoriterlik de, otoriter liderler de sıradan şeyler, insanlar değildir. Güçlü, iradeli, programları olan, kadrolarını yetiştiren öncülüklerdir.

Theodor W. Adorno, ‘Otoritaryen Kişilik Üstüne’[219] başlıklı yapıtında “otoritaryen kişilik”in özelliklerini sıralarken şunların altını çizer: Otoritaryen kişilik bir yandan otoriter yönetimlerin hem ortaya çıkmasının koşullarını yaratır hem de otoriter yönetimler tarafından şekillendirilir ve koşullanır. Bilgisizlik, kafa karışıklığı, klişeleştirme ve kişiselleştirme gibi süreçler otoriter yönetimlerin ortaya çıkışının koşullarını oluşturur ya da otoriter yönetimler bu tür süreçleri mümkün hâle getirip, bireylere dayatır.

Bu çerçevede totalitarizme yönelen Erdoğan otoriterliği kesinlikle küçümsenerek, hafife alınmamalıdır.

Coğrafyamızın AKP’li yıllarını “merkeze karşı çevrenin zaferi” olarak tanımlayıp, kutsayan “Yetmez ama evet”çi liberallerin sesinin soluğunun kesilerek, bir şey yazamayacak hâle geldikleri koordinatlarda otoriterleşme önermeleri dört yanımızı işgal etmiş vaziyettedir.

Örneğin Erdoğan’ın artık klasikleşmiş olan “üç çocuk” vurgusu ve “kızlı erkekli kalanlar”a “kızgınlığı”… Bülent Arınç’ın hâlen akıllarda olan, “Kadın iffetli olacak… Herkesin içinde kahkaha atmayacak…” ifadeleri.. Haziran Direnişi’nde ve sonrasında yaşanan ve yaraları hâlâ kapanmamış olan polis şiddeti… Yürütme erkinin yasama karşısında elde ettiği güçlü pozisyon sonucunda, “kuvvetler ayrılığı”nın neredeyse ortadan kalkmış olması… “Devletin ekonomik aygıtları”nın, giderek teknokrat örgütlerine dönüşmüş olması nedeniyle, kamusal karar alma süreçlerinin sermaye için karar alma süreçleri hâline gelmiş olması, bu konudaki örneklerden bazılarıdır sadece…

Burada vurgulanması gereken, otoriterleşmenin, AKP’li yıllarda hukuk, ekonomi, idare gibi alanlarda yaşanan ve sermaye birikiminin sürekliliğinin sağlanmasında önemli rol oynayan düzenlemelerden bağımsız ele alınmaması gerektiğidir. Burada Nicos Poulantzas’ın ‘Faşizm ve Diktatörlük’ başlıklı yapıtında formüle ettiği “olağanüstü devlet” kavramı, otoriterleşmenin önemli ipucunu barındırmaktadır.

“Olağanüstü devlet”in hukuki sistemde niteliksel bir değişiklikle belirlendiğini, bu değişikliğin ise, çoğu kez “hukuk” devleti ile “polis devleti” arasında ayrım konusu yapıldığını belirten Poulantzas’ın bu vurgusu, kuşkusuz, ülkenin giderek bir polis devletine dönüştüğü günümüzde önemli bir gerçekliğe işaret ediyor.

Olağanüstü devlet biçiminde, hukuk kurallarının işlemediğini, yönetimde keyfiliğin ya da kendi kurallarını koymanın ön plana çıktığını, bu durumun faşist devlet ya da şefin “iradesi” konularında özellikle açık olduğunu belirten Poulantzas bunların adliye örgütünün işlevi üzerinde önemli sonuçları olduğunu vurgular: “Devlet aygıtının bu kolu egemen kol veya aygıta dolaysız tabi duruma gelir. Bunun nedeni yalnız, söz konusu örgütün siyasal yönden istenilen şekilde arındırılması ve ele geçirilmesi değil fakat hukukun değişmesidir.”[220]

O hâlde AKP/ Erdoğan otoritarizmiyle “olağanüstü devlet biçimi”nden totalitarizme doğru ilerlerken; Prof. Enzo Travesto’nun, ‘Savaş Alanı Olarak Tarih’ başlıklı yapıtındaki tanım anımsanmalıdır:

“İlk önce, kuvvetler ayrılığı üzerine kurulmuş hukuk devletinin ortadan kaldırılması -dolayısıyla yürütmenin tahakkümü- ve anayasal bir şart ile bireysel ve kolektif özgürlükleri tanıyan temsili demokrasinin yok edilmesi. İkinci olarak resmi bir ideolojiyi dayatmak için sansürün getirilmesi ve iletişim araçları üzerinde devlet tekeli kurulması. Üçüncüsü, taraftar kitlesi tarafından yerine getirilen neredeyse dinsel bir tapıncın nesnesi, karizmatik bir şef tarafından yönetilen bir tek parti. Dördüncüsü, siyasi rakiplerin ve siyasi, ulusal ya da ırksal düzlemlerde (dinsel olan da unutulmamalı) homojen bir cemaate yabancı addedilen grupların ve bireylerin yok edilmesine, değilse dışlanmasına eğilimli bir yönetme biçimi olarak şiddet. Son olarak ekonominin otoriter ve merkezileşmiş bir planlamasıyla imlenen sert bir devlet müdahaleciliği.”[221]

Şimdi burada durup anımsatalım: “… “Otoriterlik” ile “totaliterlik” kavramları açısından ciddi bir kafa karışıklığı var. Bu kavramlar çoğu kez eş anlamlı kullanılıyor. Aralarındaki ayrım çizgisini görmek gerekiyor…

Otoriter rejimler, geleneksel ve modern tarzları açısından çeşitlilik gösterirler. Bazen de bunların karma biçimleri ortaya çıkabilir. Geleneksel olanlar, sözgelimi mutlak monarşiler, sınırlandırılmamış tek kişinin yönetimine karşılık düşerler. Bunun yanında bürokratik ve askeri otoriter rejimler daha çok modern siyasal sistemler içinde vücut bulurlar. XX. yüzyılda özellikle gelişmekte olan ülkelerde yaşanan askeri darbe sonrası rejimler gibi. Elbette lidere ya da tek kişiye dayanan otoriter rejimlere de XX. yüzyıl boyunca rastlıyoruz… Çeşitlilik göstermesine karşın, otoriter rejimlerdeki ortak özellik, siyasal gücün; bir kişinin, bir kesimin, bir partinin veya bir organın elinde toplanması, yoğunlaşması ve merkezileşmesidir. Aynı zamanda bu gücü denetleyecek yargı ya da toplumsal örgütlenmeler gibi ara mekanizmalar ya ortadan kalkmış ya da zayıflamıştır; dolayısıyla siyasal iktidarın sınırlandırılması ve hesap verir olması artık çok zordur. Otoriter rejim, aynı zamanda, bir siyasal baskı rejimidir. Baskının da biçimi ve araçları değişebilir. Otoriter rejimler aynı zamanda totaliter de olabilir.

Totaliterlikte, siyasal iktidarın ölçeği büyür ve genişler. İktidarın ya da devletin denetim alanı ya da karar verici olduğu alan, kamusal kurumların ve kamusal alanın sınırları dışına taşar, özel alana hatta mahremiyet alanına kadar uzanır. İktidarı ellerinde bulunduranlar, siyasal, toplumsal, kültürel hemen her alanda, düzenleyici, denetleyici ve karar verici durumdadırlar. Siyasal iktidarın içeriğinde de bir farklılık söz konusudur; tüm toplumu bir ideoloji üzerinden şekillendirmek amaçlanır. Ölçeğin genişlemesinin temel nedeni de burada yatar zaten. Bu ideoloji var olan sistemi köklü bir biçimde değiştirme isteğinde olabileceği gibi, var olanın yeniden üretilmesinde ya da var olanın meşrulaştırılmasında bir işlev de görebilir.”[222]

Evet coğrafyamızda AKP/ Erdoğan pratiğinde somutlanan “olağanüstü devlet biçimi”, otoriterlikten totalitarizme doğru ilerlerken durumu(muzu)n vahameti şu: “Tanrı olduğunu iddia eden insanların çoğu ruh hastalıkları tedavisine gönderilir. Oysa diktatörler arasında kendini tanrı sanmak son derece yaygındır.”[223]

Bu eğilim(ler)i, yalakalarının icraatlarıyla[224] Erdoğan’da da görmeniz mümkündür.

Mesela 1930’dan 1961’e değin Dominik Cumhuriyeti’nin diktatörü Rafael Leonidas Trujillo Molina, başkentte üzerinde “Dios y Trujillo” (Tanrı ve Trujillo) yazan devasa bir neon pano yaptırdı. Ülkenin kiliseleri “Dios en cielo, Trujillo en tierra” (Gökyüzünde tanrı, yeryüzünde Trujillo) sloganını yazmak zorundaydı.

Bir örnek de Haiti’den: François Duvalier kendisini ülkesinin dini Vodoo’nun en ulu kişisi ilan etmişti.

İstisnasız tüm “ulular” ihale ya da halk onayına gerek duymaksızın devasa kuleler, saraylar, anıtlar ve benzeri “çılgın projelere” girişirler. Örnek çok: Fildişi Sahili diktatörü Félix Houphouët-Boigny dünyanın en büyük kilisesini yaptırdı; tam 7 bin kişilik kilise genellikle boş. Saparmurat Niyazov Türkmenistan’ın milyarlarca petrol dolarını başkent Aşkabat’ı beyaz mermerden bir kente dönüştürmek için harcadı. Şimdi Türkmen halkı ışıltılı kentte aç oturuyor.

Ayetullah Humeyni, İran’da yönetimi ele geçirdikten sonra müziği yasakladı. “Müzik dinleyeni aptallaştırır, beyni tembelleştirip sersemletir” diyordu. Ancak her despot gibi koyduğu yasağına kendisi uymak zorunda değildi; torunu piyano dersi alıyordu ama o günlerde devrim muhafızları evlere baskın yapıp kasetçalarlara ve müzik aletlerine el koyuyordu.

Sporla devam ediyoruz. Diktatörler illa ki iyi sporculardır. O ülkede en popüler spor ne ise o konuda özellikle iyidirler hatta en iyi onlardır. Futbolsa futbolcudur, hem de kaptandır.

Uganda diktatörü İdi Amin, durup dururken ülkenin en iyi boksörlerinden ve milli takım antrenörü Peter Seruwagi ile boks maçı yapmak için diretmişti. Maç yapıldı. Ertesi gün Uganda medyası ulu liderlerini “yılın boksörü” ilan ettikleri haberde hakemin “Seruwagi’nin daha fazla yumruk yememesi için maçı durdurmak zorunda kaldıklarını” iftiharla yazdı.

Bitmedi. Spor önemli. Türkmenistan’ın diğer diktatörü Gurbangulu hem tekvando hem judoda siyah kuşak sahibiydi. Bu ona yetmedi, ülkesinde düzenlenen ilk otomobil yarışında piste çıkmak için ısrarcı oldu; tabii hız testinde tüm yarışmacıları kolayca geçti. Medya bu başarıyı yere göğe sığdıramadı.

Özetle kısa unvanların günlük yaşamı kolaylaştırdığı açık çünkü halk tabakaları ve özellikle yakın çevredeki dalkavukların sıklıkla bu unvanları anmaları gerekiyor, bu kısa unvan listesi ise uzar gider: “Führer”, “Il Duçe”, “Şef”, “Beyefendi”, “Büyüğümüz…”[225]

O hâlde antropolog Jenny White’in, ‘Müslüman Milliyetçilik ve Yeni Türkler’ başlıklı yapıtında, “İster bir Erdoğan, ister bir Atatürk olsun” tek-adam otokrasisi, otoriterlik, farklı olana karşı yaygın toleranssızlık, kadınlara ve azınlıklara karşı düşmanca normlar yer alıyor,”[226] saptaması eşliğinde anımsatalım:

  1. i) ABD’nin eski büyükelçileri Morton Abramowitz ve Eric Edelman’ın başkanlığında hazırlanan raporda, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e benzetilen” Erdoğan için raporda, “seçilmiş bir sultan” ve “İslâmi Franco” ifadeleri kullanılıyor![227]
  2. ii) Avrupa Parlamentosu’nun Sosyalist Grup Başkanı Hannes Swoboda, “Erdoğan yeni tür otokrat lider,”[228] diyor!

iii) Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, “Erdoğan’ın otoriterleştiği”ni[229] belirtiyor!

  1. iv) Tarhan Erdem, “Erdoğan Çankaya’ya çıkarsa, başbakanlık koltuğunda kızı bile otursa, çatışma yaşamaları kaçınılmaz,” diyor![230]
  2. v) “Açılmış soruşturmaların sayısı bile ülkemizde otoritarizmin sürekliliğini ve son yıllardaki gözle görülür artışını betimliyor. Otoriter zihniyet, dünyanın her yerinde gençlikten şüphelenir. Gençlerin nizama sokulması, disiplin altına alınmalarına büyük önem verir. Genç olmanın anne-baba otoritesini doğal olarak sorgulamayı da içermesi, muhafazakâr zihniyette huzursuzluk kaynağıdır. Anne-baba otoritesini sorgulayan, müesses nizamı da sorgulamaya başlar. Gençlik sıkı denetim ve gözetim altına alınmalıdır. Türkiye’de farklı ve hatta birbiriyle zıt gibi gözüken otoriter siyasal akımların, gençliği nizam ve intizam altında tutma konusunda hep fikir birliği içinde olmaları bu bakımdan anlamlıdır.

Bu zihniyetin zirve noktalarından biri olan YÖK’ün 1985’te çıkardığı Öğrenci Disiplin Yönetmeliği, bir başeserdi. Bu yönetmelik 2012’ye kadar üniversite gençliğini disiplin altında tutmak için var gücüyle çalıştı. Yönetmeliğin verdiği yetkileri kullananlar on binlerce öğrenciyi damgaladı, dışladı, onların hayatlarını kararttı… Açılmış soruşturmaların sayısı bile ülkemizde otoritarizmin sürekliliğini ve son yıllardaki gözle görülür artışını betimliyor. 144 üniversitede 2000 yılında 2601 öğrenci hakkında disiplin soruşturması açılmış. Bu sayı 2005’te 3625, 2011’de 5071 olmuş. 2008/2009’da soruşturma sayısında anlamlı bir sıçrama olduğu görülüyor”![231]

  1. vi) Yolsuzluk operasyonu sonrası sürekli iç-dış düşman yaratan, uçuk yalanlar ortaya atan Erdoğan’ın söylemleri ile Hitler-Goebbels teknikleri bakın ne kadar uyumlu.[232]

 

BENZERLİK(LER)
Hitler’e göre “Yargı devlet hayatının efendisi olamaz, devlet politikasının hizmetkârı olmalıdır.” Erdoğan bu konuyla ilgili 14 Ocak 2014’te, “Millete rağmen karar vermez veremez. Yargı milletin seçtiği hükümete, siyasete, Meclis’e, milli iradeye istikamet çizemez,” demişti.
Goebbels, “Rakibinin prestijini azaltıyorsa ve senin amacına destek veriyorsa, hasmın propaganda malzemesini de kullanabilirsin,” diyor. Erdoğan faşizan uygulamalarını örtbas etmek için, kendisine yönelen “faşist” ithamlarını geri çevrimek için, CHP’nin ve diğer muhalif unsurların ne kadar faşist olduğunu anlatıyor. Tarihsel örneklerle her güncel olayı İsmet inönü’ye bağlıyor.
Goebbels’e göre “Yaptığın propaganda sayesinde insanları ve olayları ayırt edici sloganlar ve ifadelerle yaftalamalısın!” Erdoğan’a göre Gezi direnişine katılanlar “çapulcu”, Hopa’da kendisini protesto edenler “eşkıya”, içki içen herkes “ayyaş”…
Hitler taktiğine göre iç ve dış düşman yaratma çok önemidir. Hitler, Alman halkına sürekli Nazi Partisi’nin ve Almanya’nın yabancı ve iç düşmanlara (özellikle Yahudiler) karşı yaptığı mücadele hatırlatılırdı. Erdoğan’a göre kendisinin de bağlı olduğu emperyalist güçler ona ve tabii ki ülkeye komplo kuruyor, halkın tepkisi doğal değil, Almanya THY güçlendiği için Türkiye’ye karşı, içeride kendi beslediği Cemaat güçleri artık paralel bir iç mihrak ve Gezi direnişçileri ise hain.
Örneğin, korkuya başvurma genel nüfusta korku yaratarak bir konuya destek sağlamayı amaçlayan Joseph Göbbels, Teodore Kaufman’nın “Almanya yok olmalı” sözlerini sürekli kullanarak Müteffiklerin Alman halkını yok etmeyi amaçladığını iddia eder. Erdoğan’ın gazetesi Yeni Şafak’a göre “İsrail aşırı sağına ve Neo-Con ırkçılara çalışan Morton Abramowitz, Eric Edelman ve Blaise Misztal, Türkiye’ye karşı çirkin bir kampanya başlattı.” Bu çevreler Erdoğan’ı düşürüp Türkiye’yi İsrail safına çekip parçalayacak.
Hitler’e göre “Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur ve insanların o yalana inanması o kadar kolaylaşır.” Kabataş’ta taciz edilip, üzerine idrar yapılan bir kadın hikâyesi “bu kadar da büyük yalan olmaz” mantığı ile pek çok kişi tarafından sorgulanmadan kabul edildi. Bu söylemle sokaklarda infial ve iç çatışma olmaması ise bir mucizeydi.

 

vii) Ve nihayet Başbakan Ahmet Davutoğlu, AİHM’in din dersi kararını da şöyle yorumluyor: “Bu ders bütün dinleri anlatacak şekilde veriliyor. Ateist bile din bilmeli”![233]

Daha fazla söze hacet var mı?

 

  1. AYRIM: “KRAL (BU KADAR DA!) ÇIPLAK” İSE…

 

“Kral (bu kadar da!) çıplak”ken; Mine Söğüt ekliyor: “Evet, bizim kral çatlak! Hem de çok tehlikeli bir çatlak.”

AKP/ Erdoğan pratiğinde somutlanan, devletin monolitik, toplumun korporatif örgütlenmesini hedefleyen İslâmcı “olağanüstü devlet biçimi”, otoriterlikten totalitarizme doğru ilerlerken; kapitalist düzenin sınırlarında kriz(leri) yönetme modeli tükenirken, ortada bunun yedeği de yok. Coğrafyamızda artık -Alan Badiou’nun işaret ettiği gibi,- “şeylerin durumunu olduğu gibi bırakan,” yaklaşımının dışında yeni bir seçenek gerekiyor.

Çünkü Levent Gültekin’in, “Her yere ‘Huzur İslâm’da’ yazarken, İslâmcılar olarak, toplumsal huzursuzluğun kaynağı hâline geldik. Dindarların iktidarında bu ülkenin çocukları öldürülüyor. Bu iktidar döneminde hak, hukuk, adalet hiç olmadığı kadar yara aldı… Bu topluma bir vaadimiz vardı: Memlekete huzur getirecektik. İslâm hâkim olunca, mesele kalmayacaktı. Adaleti, saygıyı, paylaşmayı bütün ülkeye yayacaktık. Bize yapılan baskıyı, ötekileştirmeyi, dışlamayı kimseye yapmayacak, önyargıları kıracaktık. Herkesle bir duygu ve düşünce birliği kuracaktık. Ticaretimizde asla hile yapmayacaktık. Devlet yönetiminde merhameti, kardeşliği, eşitliği esas alacaktık. Bütün bunları gerçekleştirmek için yıllarca çalıştık, çabaladık. Bu arzumuza ulaşmak için TV’ler kurduk, gazeteler çıkardık. Okullar açtık, vakıflar organize ettik. Fakat geldiğimiz nokta ortada. Hiçbir vaadimizi gerçekleştiremiyoruz,”[234] diye betimlediği yolsuzluk ve yalanın korku imparatorluğunda, Murat Aksoy’un ifadesiyle, “Devlet değil sahibi değişti.”[235] Yani kapitalizm yerli yerinde…

Bu durumda AKP/ Erdoğan şebekesine karşı mücadele kapitalizme karşı mücadeleden soyutlanmamalıdır.[236]

Ayhan Bilgen’in, “Gidecekse de vuruşa vuruşa gidecek, kalacaksa da bunu vuruşmaya borçlu olacak,”[237] saptamasıyla karakterize olan AKP/ Erdoğan şebekesi, çatışmadan gitmez.

AKP/ Erdoğan şebekesinin varlığı şiddeti artırıp körüklerken; toplumsal direniş ve itiraz yükseldikçe de şiddetin dozu, kapsamı artacaktır.

AKP/ Erdoğan şebekesini dizginleyecek tek güç emek/özgürlük/eşitlik eksenli toplumsal muhalefettir. Başka türlüsü de mümkün değildir.

Bu noktada Ergin Yıldızoğlu’nun, “AKP’nin ve liberallerin Cumhuriyet öncesine dönme arzusu gerçekleşecek bir şey değildir”;[238] Oğuzhan Müftüoğlu’nun, “Erdoğan uzatmaları oynuyor. AKP değilse bile Erdoğan’ın miadı doldu. Kullanacağı insanları kullanacak, iktidar gücünü kullanacaktır. Ama tarihsel olarak ortaya çıkan bu durumun sonucu değiştireceğini zannetmiyorum,”[239] türünden saptamaları iyimser genellemelerdir. Ancak pratik bu “iyimser genellemeler”le anlamdırılamayacak kadar giriftir; daha da giriftleşecektir…

Kimi “beklentiler”e göre, AKP/ Erdoğan şebekesi bir “ABD operasyonu” izale edilebilecektir.

Buna göre ABD’deki etkili düşünce kuruluşları Erdoğan’ın, “Kontrol edilemez hâlde olduğu”nu[240] savunurken; ‘Council on Foreign Relations’ın üst düzey Ortadoğu uzmanı Dr. Steven Cook’un, “Erdoğan’ın Washington’daki şöhreti hiç eskisi gibi değil. Geçmişte Erdoğan’a saygı duyulurdu. Bence bu artık kalmadı,”[241] saptamaları önemliyken; nihayet ‘The Wall Street Journal’ de, “İncirlik yaklaşık 60 senedir ABD güçlerine ev sahipliği yaptı ancak belki de İncirlik’i Kuzey Irak’taki Kürt topraklarında bulunan bir hava üssüyle değiştirmenin zamanı geldi. Amerika’nın artık Ankara’da arkadaşları olmayabilir ancak bu Orta Doğu’da başka bir seçeneğimiz kalmadı anlamına gelmiyor,”[242] demesi Erdoğan’ın “ipinin çekilmesi” yakındır…

Ancak bu böyle olsa da, yani Erdoğan -ABD merkezli bir manevra sonucu- gitse de, zihniyeti ve ektikleri hasılı siyasal kültürü yerli yerinde kalacaktır.

Unutulmasın: John Tomlinson’ın ifadesiyle, kültür bir “alınyazısı” değil, bir “karar meselesi”yken;[243] asıl mesele de Erdoğan değil, bu iklimdir!

Ve bu iklim ancak emek/ özgürlük/ eşitlik eksenli bir toplumsal başkaldırı dönüştürebilir!

 

29 Eylül 2014 13:36:15, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R

[1] 22 Kasım 2014 tarihinde ‘Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin düzenlediği ‘Rejim, İslâmileşme ve Ortadoğu’ başlıklı sempozyuma sunulan tebliğ… Kaldıraç, No:162, Aralık 2014…

[2] Enver Gökçe.

[3] Ersin Çahmutoğlu, “Marks’ı Bile Kıskandıran Sessiz Devrim!”, Yeni Şafak, 16 Temmuz 2014, s.12.

[4] George Orwell, 1984, çev: Celal Üster, Can Yay., 2000.

[5] Tony Judt, Kötülük Kol Gezerken, Çev: Dilek Şendil, Yapı Kredi Yay., 2012.

[6] “Derin Yapıyı Sıfırlamak Mümkün Değil”, Radikal, 22 Aralık 2012, s.16.

[7] Stefan Zweig, Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castellio Calvin’e, Çev: Zehra Kurttekin, Can Yay., 2014.

[8] Ahmet İnsel, “Şef’in Memleketinde Keyfi Yasak”, Radikal İki, 4 Mayıs 2014, s.1-8.

[9] Abdullah Karakuş, “Unutmayın Işık Doğudan Yükselir”, Milliyet, 25 Eylül 2013, s.22.

[10] Burhanettin Duran, aktaran: Ali Bayramoğlu, “Diktatörlük Zırvalıkları ile Otoriterlik Hâlleri Arasında”, Yeni Şafak, 30 Mayıs 2014, s.3.

[11] İsmail Kapan, “Siz Hâlâ Yolsuzluk mu Diyorsunuz?!”, Türkiye, 18 Ocak 2014, s.13.

[12] Orhan Miroğlu, “Sınıfı Süslemiyoruz, Değiştiriyoruz!”, Star, 17 Ekim 2013, s.16.

[13] Sibel Oral, “Murat Belge: ‘Paket’, Sınıfımızı Süslüyoruz Hareketi”, Radikal Kitap, Yıl:2, No:656, 11 Ekim 2013, s.8-10.

[14] Aybars Yanık, “… ‘Parya’dan ‘Muktedir’e…”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:687, 16 Mayıs 2014, s.22-23.

[15] “Erdoğan ‘Frikik Ustası’ Çıktı”, Cumhuriyet, 18 Eylül 2014, s.7.

[16] Boris Kálnoky, “Erdoğan İslâmcı Atatürk Olma Yolunda!”, 28 Temmuz 2014… http://www.sendika.org/2014/07/erdogan-İslâmci-ataturk-olma-yolunda-boris-kalnoky/

[17] Ergin Yıldızoğlu, “Hükümet – Gezi – Devlet”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2013, s.4.

[18] Tuğba Kaplan, “AK Kemalizm’e Doğru”, Zaman, 16 Şubat 2014… http://www.zaman.com.tr/pazar_ak-kemalizme-dogru_2199779.html

[19] Zaman, 16 Şubat 2014… http://www.zaman.com.tr/pazar_ak-kemalizme-dogru_2199779.html

[20] Semra Somersan, “Faili Meçhuller: 2000- 2014”, Taraf, 11 Haziran 2014, s.11.

[21] Hüseyin Özay, “Muhalif Memura 3’lü Fişleme Dönemi”, Taraf, 10 Haziran 2014, s.5.

[22] Leyla Tavşanoğlu, “Jason Isaacson: Erdoğan Zaptedilemiyor”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2014, s.14.

[23] Aysel Alp, “Arınç’ın Hafızalara Kazınan Cümleleri”, Hürriyet, 27 Aralık 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25455192.asp

[24] Melih Pekdemir, “Şaptan Şeker veya AKP’nin Kürt Kontrpolitikası”, Birgün, 9 Haziran 2014, s.9.

[25] Emine Kaplan, “Seçim Bitti Şahinleşti”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2014, s.4.

[26] Geçerken aktaralım: BDP Muş Milletvekili Demir Çelik’in, terör tazminatları ile ilgili Meclis Başkanlığı’na sunduğu yazılı soru önergesini İçişleri Bakanı Güler yanıtlarken verdiği bilgiye göre. Kanunun 27 Temmuz 2004’te yürürlüğe girmesinin ardından ölüm, yaralanma ve sakatlanma, taşınır ve taşınmaz mallardan oluşan zararlar ile tarım ve hayvancılıkla ilgili zararlar ve mal varlıklarına ulaşamamaları nedeniyle zarara uğrayan 363 bin 826 mağdur, Zarar Tespit Komisyonlarına başvurdu. Bu başvurulardan 325 bin 263 mağdurun başvurusu sonuçlanırken, 173 bin 482’sine toplam 3 milyar 53 milyon 472 bin 759 TL ödenmesi kararlaştırıldı. Belirlenen tutarın 3 milyar 16 milyon 512 bin 916 TL’si ödenmek üzere valiliklere gönderildi. (Namık Durukan, “9 Yılda Toplam 3 Milyar Lira Terör Tazminatı Ödendi”, Milliyet, 7 Eylül 2013, s.16.)

[27] “Bu Açıklama Herkese Bir Ah Çektirdi”, http://www.sabah.com.tr/Gundem/2013/11/20/bu-aciklama-herkese-bir-ah-cektirdi

[28] Remzi Budancir, “Kürtlerin, Bağımsız Devlet Kurma Hakkı Var”, Taraf, 8 Temmuz 2014, s.7.

[29] Cuma Çiçek, “Kürt Hareketi ve İslâmi Meydan Okuma”, Radikal İki, 3 Kasım 2013, s.3.

[30] Karayılan: Süreç Bitmiştir, Son Söz Öcalan’ın”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2014, s.6.

[31] “AKP’nin 12 Maddelik Ekonomi ‘Masalı’…”, Birgün, 28 Temmuz 2014, s.10.

[32] Bekir Coşkun, “Geometri”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2013, s.3.

[33] Yalçın Doğan, “Bunun Adı ‘İstikrar’…”, Hürriyet, 27 Ağustos 2014, s.16.

[34] “Yabancılar AKP Döneminde 128 Milyar Dolar Götürdüler”, Birgün, 29 Temmuz 2014, s.6.

[35] Kadir Cangızbay, AKP, Ilımlı İslâm, Neo-liberalizm, Kolektif, Editör: Fikret Başkaya, Ütopya Yay., 2013.

[36] İktidarın Şiddeti-AKP’li Yıllar, Neo-liberalizm ve İslâmcı Politikalar, Hazırlayan: Simten Coşar, Gamze Yücesan-Özdemir, Metis Yay., 2014.

[37] Ali Sirmen, “Nasıl Sınıfta Kalır Bir Toplum?”, Cumhuriyet, 13 Mart 2012, s.13.

[38] Geçerken Nahuel Moreno’nun, “Faşizmle tartışılamaz zira politik ve entelektüel bir akım değildir. Faşizm yalnızca onların kullandığı metotlarla sokakta yenilgiye uğratılabilir,” uyarısının altını özenle çizmeliyim.

[39] AKP’den ayrılan Kütahya Milletvekili İdris Bal’ın, “Demokratlık öyle bir şeydir ki; zayıf iken herkes demokrattır. Esas demokratlık güçlü olduğunuzda, korkularınız sona erdikten sonra ortaya çıkar,” (“İdris Bal: Çok Pis Bir Oyun Bu!”, Cumhuriyet, 5 Aralık 2013, s.4.) saptaması sakın ola “es” geçilmemelidir…

[40] Numan Kurtulmuş’un AKP’ye katılma kararı vermesinin ardından dönemin HAS Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu’na göre, Kurtulmuş’un, eskiden “firavun” dediği Erdoğan’ın partisine geçişinin ardında “Bir şey olamadım” psikolojisi var. (“Büyük Türkiye Yalan”, Taraf, 19 Temmuz 2012, s.12.)

[41] Tarık Işık, “AKP Oylamada Şaşırdı!”, Radikal, 9 Temmuz 2013, s.12-13.

[42] Can Hacıoğlu, “AKP’li Başkanın Hayali ‘Padişah Erdoğan’…”, Cumhuriyet, 9 Ağustos 2014, s.4.

[43] Cüneyt Özdemir, “Yuh Çekersen Tokadı Yersin!”, Radikal, 18 Mayıs 2014, s.8.

[44] “AKP’den Yumruk ve Tekme Savunması: Yumruk Görüntüsü Yok Müşavir Dayak Yedi”, Radikal, 17 Mayıs 2014, s.11.

[45] Ali Topuz, “Düşene Devletlû Tekmesi, Konuşana Başbakan Sillesi”, Radikal, 16 Mayıs 2014, s.14.

[46] Yılmaz Özdil, “Biber Gazımız Organik Bebek Mamamız GDO’lu”, Hürriyet, 30 Mayıs 2014, s.3.

[47] Bahar Atakan, “Risale-i Nur’u Devlet Basacak”, Milliyet, 8 Temmuz 2014, s.18.

[48] Alican Uludağ, “Ödül Gibi Atamalar”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2013, s.4.

[49] “Trabzon’da Cihatçı Suudi Şeyh’ten Skandal Vaaz”, Cumhuriyet, 29 Ağustos 2014, s.8.

[50] Seyfettin Mete, “Çorum’da 1.5 milyon TL’lik Tuvalet”, Cumhuriyet, 20 Temmuz 2013, s.3.

[51] Ali Açar, “Önce Karar Sonra Soruşturma”, Cumhuriyet, 25 Eylül 2013, s.3.

[52] “Duman’ın Otel Muamması”, Milliyet, 12 Ağustos 2013 … http://magazin.milliyet.com.tr/duman-in-otel-muammasi/magazin/detay/1748532/default.htm

[53] “RTÜK’ten ‘Piyanist’e’ Ceza”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2014, s.3.

[54] “TRT’de Skandal ve Sonuç”, Hürriyet, 26 Ocak 2014… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25656223.asp

[55] “TRT de Utanmadı RTÜK de”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 2014, s.5.

[56] “Yandaş Gazetelere 4 Ayda 13 Milyon”, Birgün, 10 Haziran 2014, s.7.

[57] Selahattin Budakoğlu-Faruk Kahraman “Vardar Ovası’na Rakı Vetosu”, Hürriyet, 9 Ağustos 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24485850.asp

[58] Işıl Arslan- Mehmet İnan, “Arınç: Kadınlar Herkesin İçersinde Kahkaha Atmayacak”, Hürriyet, 29 Temmuz 2014… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26903012.asp

[59] “Sadık Yakut: Kızlı-Erkekli Eğitim Yanlış”, ntvmsnbc, 20 Kasım 2013… http://www.ntvmsnbc.com/id/25480907/

[60] Bülent Sarıoğlu, “Öğrenciler Sirke Neden Gidemedi”, Hürriyet, 25 Kasım 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25206652.asp

[61] “Bülent Arınç Dizileri Eleştirdi: Gündemi Viski Bardağı Öğrenci Eteği”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2013, s.8.

[62] Cavit Akgün, “Muğla’da Başbakan Öncesi ‘Etek Boyu’ Tartışması”, Hürriyet, 1 Aralık 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25247816.asp

[63] Işıl Arslan- Selahattin Budakoğlu, “Mini Etekli Tabela İndirildi”, Hürriyet, 10 Aralık 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25323296.asp

[64] “Cemaate Vergi ‘Rutini’ Başladı”, Taraf, 30 Kasım 2013, s.7.

[65] Özcan Yaşar, “THY’den ‘Today’s Zaman’ Gazetesine Ambargo”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2013, s.4.

[66] Ayşe Arman, “Metin Feyzioğlu: Dikkat! ‘İleri Fişlenme’ Dönemi Başladı”, Hürriyet, 5 Mart 2014, s.7.

[67] Fırat Kozok, “Arnavut Kaldırımının Kabahati mi?”, Cumhuriyet, 23 Mayıs 2013, s.6.

[68] Mahmut Lıcalı, “Sanki Milletvekili!”, Cumhuriyet, 12 Nisan 2013, s.8.

[69] “Dil Bilmeyen Basın Ataşesi”, Cumhuriyet, 12 Mart 2013, s.5.

[70] Emre Döker, “Araştır(ma) Görevlisi”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2013, s.3.

[71] Emre Döker, “Okul Yöneticisi Sınavı: Yandaşa Bir ‘Söz’ Yetiyor”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2013, s.9.

[72] İsmail Saymaz, “Van’ın Festus’u: Yabancılar Şubesi’nde Dövülen Çocuk Öldü”, Radikal, 18 Haziran 2014, s.6.

[73] Sümeyra Tansel, “Bunun Adı Irkçılık”, Taraf, 1 Aralık 2013, s.4.

[74] “Agos ve Akın’a Tehdit”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2014, s.12.

[75] Kayhan Ayhan, “Hasan Ferit Merkezi Kapatılıyor”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2014, s.13.

[76] Sibel Bahçetepe, “Cami Yapmak İçin Okul Yıktılar”, Cumhuriyet, 29 Temmuz 2014, s.8.

[77] “Isparta Belediyesi’nin Vahşeti”, Taraf, 1 Aralık 2013, s.4.

[78] Mehmet Tezkan, “Polis Devletinin Gövde Gösterisi”, Milliyet, 2 Haziran 2014, s.5.

[79] Alican Uludağ, “Emniyet’ten Basına Suçlama”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2013, s.8.

[80] Mahmut Lıcalı, “Polisin Psikolojisi Bozuk”, Cumhuriyet, 11 Nisan 2013, s.7.

[81] Mehmet Tezkan, “Polis Devleti… Toma Cumhuriyeti”, Milliyet, 22 Mayıs 2014, s.7.

[82] Çiğdem Toker, “Devletin ‘Özel Şiddet’ Harcaması: 701 Milyon TL”, Cumhuriyet, 3 Şubat 2014, s.10.

[83] Şükran Soner, “Örtülü Ödenek, Suriye, Gaz Harcamaları Patlıyorsa…”, Cumhuriyet, 19 Eylül 2013, s.11.

[84] Türker Karapınar, “MİT Doğrudan Alım Yapacak”, Milliyet, 16 Mart 2014, s.19.

[85] “Türkiye’nin Askeri Harcaması Arttı”, Birgün, 15 Nisan 2014, s.11.

[86] “Vur Emri Gibi!”, Cumhuriyet, 24 Mayıs 2014, s.6.

[87] Damla Yur, “Biber Gazı Bir Can Daha Aldı!”, Milliyet, 31 Mayıs 2014, s.14.

[88] Veysi Polat, “Lice’de Kanas da Kullanılmış”, Radikal, 29 Nisan 2014, s.6-7.

[89] “İzmir’de Koruma Terörü”, Radikal, 18 Mart 2014, s.11.

[90] İbrahim Emül, “… ‘Hırsız Var’ Pankartı Açana İşkence: Kelepçelendim, Copla Dövüldüm, Kafama Silah Dayandı”, Radikal, 5 Mart 2014, s.7.

[91] “Polisin 10 Yaşındaki Çocuğu Vurduğu An”, Cumhuriyet, 27 Mart 2014, s.8.

[92] Burcu Karakaş, “Yerden Sektirerek Attım”, Milliyet, 10 Temmuz 2014, s.25.

[93] “İbrahim’in Elleri Sağlam, Yanında Gaz Kapsülleri Var”, Radikal, 17 Haziran 2014, s.6-7.

[94] Kemal Göktaş, “Mermi Tesadüfen Cemevine Düşmüş”, Milliyet, 10 Temmuz 2014, s.25.

[95] “Uğur Kurt’un Öldürülmesinde Yeni Görüntü: Polis Uyarıya Aldırmamış”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2014, s.9.

[96] Mert Taşçılar, “… ‘Beyaz Toros’ Bu Kez Tuzluçayır’da”, Cumhuriyet, 8 Ocak 2014, s.3.

[97] İsmail Saymaz, “Grup Birbirini Vurdu”, Radikal, 20 Haziran 2014, s.8-9.

[98] Faruk Çuhadaroğlu, “Polisten Sendikacıya Dayak İddiası”, Hürriyet, 26 Ocak 2014… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25657870.asp

[99] “O Polis Açığa Alındı”, Cumhuriyet, 19 Eylül 2013, s.8.

[100] Derya Kaya, “633 Çocuk ‘Devlet Dersinde’ Öldü”, Evrensel, 20 Nisan 2014, s.3.

[101] Figen Atalay, “Utanç Rakamı: 633”, Cumhuriyet, 21 Nisan 2014, s.7.

[102] http://www.baransav.com/?Syf=26&Syz=341698&/GEZ%C4%B0DEN-%C3%96NCE,-GEZ%C4%B0DEN-SONRA

[103] “Polise Elektroşok Silahları Dağıtıldı: İşkence Aleti Gibi”, Cumhuriyet, 12 Ekim 2013, s.8.

[104] Damla Yur, “Orantısız Kullanılırsa İnsana Zarar Verebilir”, Milliyet, 13 Ekim 2013, s.17.

[105] Ayşe Sayın, “Her Ölüme Bir Bahane”, Cumhuriyet, 29 Eylül 2012, s.9.

[106] Mustafa Çakır, “En Suskunu Erdoğan”, Cumhuriyet, 13 Aralık 2013, s.4.

[107] Fırat Kozok, “AKP’ye 1 Saat, Muhalefete 13 Dakika!”, Cumhuriyet, 4 Mart 2014, s.6.

[108] Oya Armutçu, “TRT’den AKP’ye 13 Saat Muhalefete 48 Dakika”, Radikal, 13 Mart 2014, s.14.

[109] Fırat Kozok, “Kamu Reklamı Yandaşa”, Cumhuriyet, 18 Şubat 2014, s.6.

[110] Fırat Kozok, “Dış Yapımlara Servet Gitmiş!”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2013, s.5.

[111] Mahmut Lıcalı, “Şükür Sponsor Olmuşlar”, Cumhuriyet, 18 Haziran 2013, s.11.

[112] Neşe Karanfil, “Gizli Hizmet Gideri: 873 Milyon Lira”, Radikal, 17 Eylül 2013, s.23.

[113] “En Çok ‘Örtülü’yü O Kullandı”, Cumhuriyet, 10 Ağustos 2014, s.11.

[114] Fırat Kozok, Örtülü de Tarihi Rekor”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2013, s.8.

[115] Fırat Kozok, “Örtülü Ödenek Rekor Kırdı”, Cumhuriyet, 14 Mayıs 2014, s.7.

[116] “Show TV’yi Gözü Kapalı Verdiler”, Taraf, 2 Haziran 2013, s.7.

[117] Hüseyin Özay, “600 Milyonluk Show TV 400 Milyona Nasıl Satıldı”, Taraf, 20 Eylül 2013, s.6.

[118] Mahmut Lıcalı, “Hazine Arazilerini Yok Pahasına Sattılar: Dönümü 1960 TL”, Cumhuriyet, 12 Ağustos 2013, s.5.

[119] “En Ucuza Ankara Gitti”, Cumhuriyet, 12 Ağustos 2013, s.5.

[120] Baskın Oran, “Erdoğan, Müslüman mıdır?”, Radikal İki, 29 Aralık 2013, s.4.

[121] Can Dündar, “Villalara Uzanan 5 Telefon”, Cumhuriyet, 6 Ağustos 2014, s.6.

[122] Aykut Küçükkaya, “Rüşvet Alan Adam Hacca Gidebilir mi?”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2014, s.8.

[123] Koray Çalışkan, “AKP’ye Artık İslâmcı Demeli”, Radikal, 22 Kasım 2013, s.13.

[124] Ezgi Başaran, “Hayreddin Karaman: Dışlanmamın Altında Yatan Gerçek Başka”, Radikal, 16 Mayıs 2011, s.10-11.

[125] Orhan Bursalı, “RTE Biraz IŞİD mi?”, Cumhuriyet, 7 Ağustos 2014, s.6.

[126] “IŞİD AKP’lileri İkiye Böldü”, Cumhuriyet, 27 Eylül 2014, s.7.

[127] Çiğdem Toker, “Peki ya Fetva Makamının Hesapları?”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2013, s.12.

[128] Deniz Kavukçuoğlu, “Dindarlıktan Dinciliğe”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2013, s.15.

[129] Tuğba Tekerek, “Prof. Dr. Yaşar Sarıbay: Her Şey ‘Allah Rızası’ İçin”, Taraf, 3 Mart 2014, s.9.

[130] Kanat Atkaya, “Muhbir Nesil”, Hürriyet, 20 Ağustos 2013, s.7.

[131] Orhan Gazi Ertekin, “Çiftetelli Oynarlar mı?”, Radikal İki, 15 Eylül 2013, s.3.

[132] “… ‘Cin’lere Hoşgörü, Gezi’ye Soruşturma”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2014, s.7.

[133] Sinan Tartanoğlu, “Kitap Okutan Öğretmenlere Soruşturma”, Cumhuriyet, 18 Nisan 2014, s.7.

[134] Mert İnan, “Marmara Dekanı’na Uluslararası Tepki”, Milliyet, 31 Mayıs 2014, s.14.

[135] Selda Güneysu, “… ‘Ahlâklı Tiyatro’dan Sonra ‘+18’lik Sinema”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2013, s.15.

[136] “İlk işi ‘Gezi’yi ‘Gazi’ Yapmak Oldu”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2014, s.8.

[137] Murat Deliklitaş, “Tophane’de Sanat Galerisine Saldırı”, Hürriyet, 10 Mayıs 2014, s.9.

[138] Mehmet Bilber, “… ‘A Takımı Geri Döndü’ İddiası”, Radikal, 3 Nisan 2013, s.9.

[139] Mahmut Lıcalı, “Yeni Türkiye’de Yeni Baskı ve Sansür”, Cumhuriyet, 10 Eylül 2014, s.8.

[140] Sinan Tartanoğlu, “Bakışmak Bile Yasak”, Cumhuriyet, 26 Eylül 2012, s.13.

[141] Duygu Ayber, “Kent Konseyinden Skandal Afiş”, Evrensel, 15 Şubat 2014, s.3.

[142] Ahmet Şefik, “Müftü: Kızlı Erkekli Horon Oynamayın”, Cumhuriyet, 11 Ağustos 2014, s.20.

[143] “Sorun Dekolte Değil Paraymış!”, Milliyet, 24 Ocak 2014, s.14.

[144] Alican Uludağ, “Flört Etme Yanarsın!”, Cumhuriyet, 28 Temmuz 2014, s.5.

[145] Özlem Güvemli, “Hastanede Erkek Yasağı”, Cumhuriyet, 23 Ağustos 2014, s.3.

[146] “Karma Evlere Baskın Yapmak Çoğunluğun Hakkıdır”, Radikal, 8 Kasım 2013, s.12.

[147] Remzi Budancir, “Kadın Başkan Dine Aykırıymış Haberi”, Taraf, 8 Nisan 2014, s.4.

[148] “… ‘Ahlâk Kontrolü Partisi’ Oldunuz”, Radikal, 27 Kasım 2013, s.13.

[149] “Kadına Yönelik Şiddet AKP İktidarıyla Arttı”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2013, s.6.

[150] “TDK Sözlüğünde Şaşırtan Argo”, Hürriyet, 31 Temmuz 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24427221.asp

[151] Ali Açar, “Öğrencilere İhbar Baskısı”, Cumhuriyet, 4 Mart 2014, s.6.

[152] Kayhan Ayhan, “Öğrencilere Öğretmenini ‘İhbar Et’ Baskısı”, Cumhuriyet, 17 Nisan 2014, s.9.

[153] Esra Koçak, “Meyvelere Dua Okuttular”, Birgün, 15 Şubat 2014, s.11.

[154] “Yavru Kurtlar Cuma’da”, Cumhuriyet, 12 Şubat 2014, s.3.

[155] Sinan Tartanoğlu, “Miniklere Fuhuş Misyonu”, Cumhuriyet, 11 Kasım 2013, s.12.

[156] “Beşikte Dini Eğitime Doğru!”, Cumhuriyet, 28 Kasım 2013, s.7.

[157] “İHL’de ‘Kız Öğrencinin Yanına Oturdun’ Dayağı”, Cumhuriyet, 18 Nisan 2014, s.7.

[158] Şebnem Arat, “Kitaptaki Penguene Başörtüsü”, Hürriyet, 12 Mart 2013.

[159] Sinan Tartanoğlu, “Örümcek Adam: Namaz Öğreniyorum!”, Cumhuriyet, 9 Mart 2013, s.7.

[160] Figen Atalay, “Evde Din Eğitimi!”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2013, s.10.

[161] Burcu Ünal, “Mimar Sinan’da Şort Kavgası”, Milliyet, 11 Ekim 2013, s.20.

[162] Figen Atalay, “Soruları Başbakan’ın Gözüne Sokmak Gerekir”, Cumhuriyet, 29 Kasım 2013, s.7.

[163] “Bebekleri de Fişlediler”, Cumhuriyet, 3 Nisan 2013, s.3.

[164] Gökçer Tahincioğlu, “Öğrencilerden Sonra Hocalar da Fişlenmiş”, Milliyet, 11 Şubat 2014, s.11.

[165] “Skandal Rapora Tunceli Valiliği’nden İnceleme”, Cumhuriyet, 7 Ocak 2014, s.12.

[166] “Maliye’de ‘Renkli’ Fişlemenin Belgesi Çıktı”, Radikal, 20 Şubat 2014, s.8.

[167] Canan Coşkun, “Bu Ermeni, Şu Alevî…”, Cumhuriyet, 16 Nisan 2014, s.6.

[168] Ayşe Sayın-Fırat Kozok, “Fişlemeyi İtiraf Etti: ‘Herkesi Kodluyoruz’…”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2014, s.9.

[169] “… ‘Sarhoş’a Hasta Hakkı Yok”, Cumhuriyet, 9 Mayıs 2014, s.3.

[170] Mesut Hasan Benli, “Diyanet: Özür Dilediyse Tacizci Babayı Affedin”, Radikal, 7 Haziran 2014, s.10.

[171] “Korkak Nesil İstemiyoruz”, Vatan, 23 Temmuz 2013, s.5.

[172] Seyfettin Mete, “Bir Binada 4 Okul”, Cumhuriyet, 21 Eylül 2013, s.9.

[173] Can Hacıoğlu, “Hastanede Kur’an Kursu”, Cumhuriyet, 1 Mart 2013, s.8.

[174] Sinan Tartanoğlu, “İmam Hatiplerde Türkçe Yasaklandı”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2014, s.3.

[175] “Rumların Yaptığı Bina İmam Hatip Lisesi Oldu”, Milliyet, 26 Eylül 2014, s.16.

[176] Sinan Tartanoğlu, “MEB Hazırlık Yapıyor: İHL’den Sonra Hafız Liseleri Geliyor”, Cumhuriyet, 14 Kasım 2013, s.7.

[177] Deniz Kavukçuoğlu, “Hipokrat Andı ve Müderris Haydar Efendi”, Cumhuriyet, 28 Haziran 2014, s.13.

[178] “Birbirimizi Sevmediğimizin Haritası”, Yeni Şafak, 3 Ekim 2012, s.23.

[179] “Memlekette Huzur Kalmadı”, Cumhuriyet, 24 Haziran 2014, s.15.

[180] “Freedom House: Türkiye Uzmanımız Korkudan Adını Saklıyor”, Cumhuriyet, 9 Mayıs 2014, s.22.

[181] “Sıfır Demokrasi”, Cumhuriyet, 8 Nisan 2014, s.8.

[182] Cansu Çamlıbel, “Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks: Geriye Gittiniz”, Hürriyet, 14 Nisan 2014, s.16.

[183] Fırat Kozok, “Reklam Dediğin Böyle Olur!”, Cumhuriyet, 29 Temmuz 2013, s.6.

[184] “The Washington Post’ta Erdoğan’a Ağır Eleştiriler”, Cumhuriyet, 27 Mart 2014, s.8.

[185] İklim Öngel, “Kabataş’ın Raporu da Şaibeli”, Cumhuriyet, 19 Şubat 2014, s.7.

[186] Fırat Kozok, “Skandal Yarattı”, Cumhuriyet, 11 Mayıs 2014, s.4.

[187] İsmail Saymaz, “Tekme Atarken Dizi Kızarmış!”, Radikal, 20 Mayıs 2014, s.9.

[188] “Bu Tekme Aklandı”, Cumhuriyet, 19 Haziran 2014, s.3.

[189] “… ‘Hırsız Var’ Sloganı Rıza Sarraf’ın Gücüne Gitmiş”, Cumhuriyet, 21 Haziran 2014, s.9.

[190] Ali Kenanoğlu, “Emniyetin Anayasal Suçu”, Evrensel, 29 Kasım 2013, s.6.

[191] “Başbakan’ın Koruması: 20 Metreye Kadar Her Şeyi Duyarız”, Cumhuriyet, 19 Şubat 2014, s.8.

[192] Emre Döker, “Renklerden Korkuyorlar”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2014, s.7.

[193] Meltem Yılmaz, “AKP Döneminde Fuhuş Patladı”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2014, s.18.

[194] “Yılda 300 Bin Çocuk Karakola Düşüyor!”, Evrensel, 20 Ağustos 2014, s.3.

[195] Türker Karapınar, “Kontrgerillayı Bakanlık Bulamadı”, Milliyet, 19 Ocak 2013, s.23.

[196] “Twitter’ı yasaklama girişimi, Erdoğan’ı idollerinden II. Abdülhamit’e daha da mı yaklaştırdı? II. Abdülhamit’in baskı rejiminin ilk kurbanı da ifade özgürlüğü olmuştu.” (Ayşe Hür, “II. Abdülhamit’in ‘Muzır’la Savaşı”, Radikal, 23 Mart 2014, s.22-23.)

[197] “WSJ: Erdoğan En Kararlı Sansürcülerden Biri”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2014, s.16.

[198] Cemil Ciğerim, “Okulu Boşaltın Cami Yapılacak”, Cumhuriyet, 6 Şubat 2014, s.3.

[199] Sinan Tartanoğlu, “IŞİD İstanbul’da Camileri İşgal Etti”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2014, s.8.

[200] “AKP’nin Listesine Yer Açtılar!”, Cumhuriyet, 22 Ocak 2013, s.6.

[201] “Osmanlı Varisi Türkiye Hâlâ Siyasi Bir Merkez”, Milliyet, 23 Ağustos 2014, s.16.

[202] Yusuf Kaplan, “Osmanlı’nın Gelişi…”, Yeni Şafak, 3 Mart 2013, s.12.

[203] Fehim Taştekin, “… ‘Osmanlı’ Tezkeresi”, Radikal, 5 Ekim 2012, s.11.

[204] “… ‘THY ile Silah Taşıma’ Ses Kaydı Times Gazetesinde”, Cumhuriyet, 19 Mart 2014, s.6.

[205] “Yine Kaçak Türk Silahı”, Cumhuriyet, 26 Ocak 2013, s.12.

[206] “FT: Türkiye ABD’ye Başkaldırıyor”, Milliyet, 14 Mayıs 2013… http://ekonomi.milliyet.com.tr/ft-turkiye-abd-ye-baskaldiriyor/ekonomi/detay/1708425/default.htm?ref=yahoo

[207] “Türkiye Sınır Denetimini Gevşetti”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2013, s.12.

[208] “Cihatçıların Reyhanlı Durağı”, Cumhuriyet, 8 Aralık 2013, s.13.

[209] “Türkiye Ücretli Kukla”, Cumhuriyet, 23 Ağustos 2013, s.12.

[210] Emre Kongar, “Yasak Koyma Özgürlüğü(!)”,Cumhuriyet, 27 Eylül 2014, s.2.

[211] Yusuf Kaplan, “Abdülhamid Öldü Ama Abdülhamidler Ölmez!”, Yeni Şafak, 1 Aralık 2013, s.13.

[212] Sedat Ergin, “Erdoğan’ın Çankaya Hedefi: Toplumu Dönüştürmek”, Hürriyet, 18 Temmuz 2014, s.18.

[213] Harold Rhode, The Gladstone Institute, 26 Aralık 2013.

[214] Ertuğrul Özkök, “Bu İstiklal Savaşı Değil İçsavaştır”, Hürriyet, 27 Aralık 2013.

[215] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Diğerleri’ Olarak AKP İktidarı”, Cumhuriyet, 30 Aralık 2013, s.11.

[216] Yakup Kepenek, “Restorasyon”, Cumhuriyet, 25 Ağustos 2014, s.11.

[217] Ergin Yıldızoğlu, “Restorasyon – Korporasyon – ‘İD’…”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2014, s.4.

[218] Ali Topuz, “Yeni Türkiye: Devrim mi, Karşı Devrim mi”, Evrensel Pazar, 17 Ağustos 2014, s.6.

[219] Theodor W. Adorno, Otoritaryen Kişilik Üstüne: Niteliksel İdeoloji İncelemeleri, Çev: Doğan Şahiner, Say Yay., 2011.

[220] Nicolas Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, Çev: Ahmet İnsel, İletişim Yay., 2004, s. 372-374-375-376.

[221] Enzo Travesto, Savaş Alanı Olarak Tarih, Çev: Osman S. Binatlı, Ayrıntı Yay., 2013.

[222] Kansu Yıldırım, “Prof. Dr. Filiz Zabcı: Otoriterlik ve Totaliterlik Nedir Ne Değildir?”, Birgün Kitap, Yıl:10, No:142, 21 Şubat 2014, s.14-15.

[223] Mikal Hem, Siz de Bir Diktatör Olabilirsiniz, Çev: Deniz Canefe, Paloma Yayınevi, 2013.

[224] En son Maldivler’deki tatil projesi de hayal kırıklığı ile sonuçlanan işadamı Fadıl Akgündüz, Erdoğan’a hitaben yazdığı şikâyet mektubunda “2011 seçimlerimden iki gün önce bana bir ‘suikast trafik kazası’ düzenlendi” iddiasında bulundu. Mektubunu Caprice Termal otelin internet sitesinden basına duyuran Akdüngüz mektubunda zamanında üretmeyi planladığı ‘İmza’ isimli otomobil projesinin milletvekilliği elinden alındığı için yarım kaldığını belirtti ve Maldivler’deki hüsranla sonuçlanan son projesinde de haksızlığa uğradığını belirterek, “Paralel yapının dershanelerle ilgili yapılan yeni düzenleme konusunda hükümete karşı yürüttüğü saldırgan tavrına en net duruşu sergileyen yegâne özel sektör kuruluşu biz olduk… Size kardeşim diye seslenmek istiyorum. Ben sizi seviyorum. Ama eskiden sizi bir seviyor idiysem son iki yıldır bu sevgim 10 kat arttı,” dedi! (“Paralel Yapı Bana Suikast Düzenledi”, 1 Ağustos 2014… http://www.milliyet.com.tr/-paralel-yapi-bana-suikast/ekonomi/detay/1919430/default.htm)

[225] Haluk Kalafat, “Diktatörünüzü Tanıyın”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:677, 7 Mart 2014, s.28.

[226] Jenny White, Müslüman Milliyetçilik ve Yeni Türkler, Çev: Çoşkun Taştan-Fuat Güllüpınar, İletişim Yay., 2013.

[227] Duygu Güvenç, “Erdoğan, ‘İslâmi Franco’…”, Cumhuriyet, 16 Mart 2014, s.6.

[228] Cansu Çamlıbel, “II. Erdoğan Otokrat”, Hürriyet, 12 Mayıs 2014, s.18.

[229] İlhan Taşçı, “Sami Selçuk: ‘Samimi Değiller’…”, Cumhuriyet, 1 Aralık 2013, s.7.

[230] Tuğba Tekerek, “Tarhan Erdem: Erdoğan’ın Kızı da Başbakan Olsa Çatışır”, Taraf, 7 Nisan 2014, s.11.

[231] Ahmet İnsel, “Gençlere Karşı Otoriter Kuşatma”, Radikal, 12 Kasım 2013, s.16.

[232] Deniz Coşan, “Gel de Hitler’i Hatırlama!”, Birgün, 21 Şubat 2014, s.7.

[233] “Ateistler Bile Dini Öğrenmeli”, Yeni Şafak, 18 Eylül 2014, s.14.

[234] Levent Gültekin, “Durmak Zorundayız, Bu Yola Devam Edemeyiz”, Radikal İki, 8 Haziran 2014, s.4.

[235] Murat Aksoy, “Devlet Değil Sahibi Değişti”, T24, 25 Haziran 2014… http:/ / t24.com.tr/ yazarlar/ murat-aksoy/ devlet-degil-sahibi-degisti,9601

[236] Bu noktada Karl Marx’ın, “Bizim için mesele, özel mülkiyetin şekil değiştirmesi değil, yokedilmesi; sınıf uzlaşmazlıklarının yumuşatılması değil, sınıfların ortadan kaldırılması; varolan toplumun iyileştirilmesi, isteklerin yerine getirilmesi değil, yeni bir toplumun kurulması olabilir ancak,” saptaması anılmadan geçilmemelidir!

[237] Ayhan Bilgen, “Ateist Alevîlik”, Evrensel, 3 Mayıs 2014, s.9.

[238] Ergin Yıldızoğlu, “Nostalji, Melankoli, Paranoya”, Cumhuriyet, 21 Ağustos 2013, s.4.

[239] Rabia Yılmaz, “Oğuzhan Müftüoğlu: Tayyip Erdoğan Miadını Doldurdu”, Birgün, 3 Nisan 2014, s.6.

[240] Leyla Tavşanoğlu, “Kontrol Edilemez Hâlde”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2014, s.8.

[241] Leyla Tavşanoğlu, “ Dr. Steven Cook: Artık Saygı Kalmadı”, Cumhuriyet, 22 Haziran 2014, s.12.

[242] “Wall Street Journal’dan Sert Çıkış: ‘Ankara’daki Olmayan Müttefikimiz’…”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2014, s.10.

[243] John Tomlinson, Kültürel Emperyalizm-Eleştirel Bir Giriş, Çev: Emrehan Zeybekoğlu, Ayrıntı Yay., 1999.

O; CENGİZ GÜNDOĞDU’DUR…[*]

TEMEL DEMİRER (09-12-2014) “Çağ atlatacak

bir iş yapmak için,

bir ağaç dikmek gerekir.”[1]

Seyrani’nin, “Ehl-i kemâl ile cefa çekmesi yeğdir/ câhil ile safa sürmeden,” dizelerini içtenlikle telaffuz eden biri olarak; O’nu tanımayı; O’nunla aynı kesitte yaşamayı önemli bulurum.

Hayır, O’nu övecek değilim; çünkü O övgüye ihtiyaç duymayacak kadar has biridir; insandır; ağaç dikenlerdendir.

“İnsan olmak (ve kalmak)” deyip geçmeyin; yaşa(tıl)dığımız çağın en zor işidir bu.

O’nun; “insan olmak (ve kalmak)” ısrarı, her şeye katlanıp, göğüsleyen yaşama nedenidir. Çünkü O’nun yüreğinin aklı ve aklının, gözden yüreğe giden düşleriyle süslenmiş yolu vardır. Ayrıca da büyük düşlerinin, “olağan”ın mantık(sızlık)ıyla alışverişi yoktur.

Emma Goldman’ın, “Artık hayal kuramadığımızda ölürüz,” saptamasına büyük önem atfeden O’nun “Devrimci romantizm[i] için amaç geçmişe bir dönüş değil, geçmişe dönerek hayali bir geleceğe yönelmektir.”[2]

Büyük düşleriyle iddialı ve başkalarını küçük görmenin cehaletten geldiği bilinciyle mütevazıdır. O’nun alçakgönüllü cömertliğinin, çalışkanlığının sonu yoktur.

İncil’in, “Ekmeğini terine banıp yiyeceksin” önermesini, “İşleyen demir ışıldar,” diyen atasözünü anımsatan O, kendini yenileyen çalışkanlığıyla, daima, durmadan hep yeni baştan başlamak özelliğiyle betimlenir.

Yeri geldi hatırlatayım: O’nun yapıtlarına dair, “Okuyorum” denemez; olsa, olsa “Yeniden okuyorum” denilebilir…

O’nun yapıtlarını her okuyuşunuzda, daha önce okuduğumuz bir şeyi yeniden okuduğumuz duygusunu kaplar içinizi…

Her satırında, “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyen bir eleştirellikle, Francis Bacon’ın, “Kesinlikten yola çıkarsanız, kuşkuya varırsınız; ama kuşkuyla yola çıkarsanız, kesinliğe ulaşırsınız,” saptaması yatar.

“Sanatta Star Sistemi”nin kapsama alanı dışındaki yapıtları, devrimci duruşunun en katıksız özüyken; İkbal’in, “İnci deniz dibinde/ Çör çöp çıkmış sâhile,” dizeleriyle betimlenmesi mümkün olan “Gösteri Toplumu”nun orta yerinde O’nun gücü, taşı delen damlayan su misali, çok ısrarlı, tutku dolu sürekliliğindedir.

O’nu okumak, yalnızca neler söylediğini öğrenmek değildir. O’nunla birlikte yollara düşmek, O’nun eşliğinde yolculuğa çıkarak, yüzyılların en güzel, en isyancı insanlarıyla diyaloga benzer. Bilgeliği, zamana dayanıklı sabrının yoldaşıdır; Lev Tolstoy’un, “En güçlü iki savaşçı, sabır ve zamandır,” sözündeki üzere…

Karl Marx’ın, “Herkesten yeteneğine göre, herkese yeteneği kadar…” ülküleriyle mücehhez yeteneği, özgüveni ile yenilmez bir orduyu andırırken; “Hayvanların aksine insanlar yalnızca yaşamakla kalmaz, var olurlar; içinde konumlandıkları dünyadaki etkinliklerinin farkındadırlar, kendilerine koydukları hedeflere yönelik eylemde bulunurlar. Kararları kendi içlerindedir; dünya ve diğerleriyle ilişkilerinde yaratıcı varlıklarıyla, onda gerçekleştirdikleri değişim aracılığıyla dünyaya nüfuz ederler,”[3] gerçeğini anımsatanlardandır…

Yaşamın estetize edilmesinden fazlasında gözü olmayan bir yalınlıkla nefes alan O’nun için hayattan başka zenginlik yoktur. Etkinliği, estetik insanî eylemleri birleştirip, örgütleyerek, ortak bir ereğe yönlendirmede ifadesini bulurken elindeki tek “sermaye”si, erdem ve bilgeliktir. Hayata sevgisinin kanıtıysa, ondan eleştiriyi esirgememektir.

O, bana hep, “Ateş ateşi söndürmez,” atasözü ile W. Goethe’nin, “Güzellik doğru yolda yürütür,”[4] deyişini anımsatırken; alışılmış şeylerin coşku yaratmayacağının farkındalığıyla, alışkanlıkların zincirlerine kelepçelenmemiştir.

O’nu önemli kılan iradesidir. Henrik Ibsen’in, “İnsanın ilk görevi nedir? Bu sorunun yanıtı açık: Kendisi olmak,” yanıtındaki üzere…

O’nun akıl sarkacı, doğru ile yanlış; anlamlı ile anlamsız arasında gidip gelirken; cesaret ve cüretimiz geliştirir…

Öğretirken öğrenenlerdendir. Aklı, gönlünün ya da hırs ve önyargıların oyuncağı değildir.

Tepeden tırnağa, insanî değer ve ülkülerle silâhlanmıştır karakteriyle; doğru yerde doğru şeyi söyleyendir.

William Blake, “Aşırılık yolu bilgelik sarayına varır,” der ya; tam da öyle işte…

“Neden”, “Nasıl”, “Niçin” mi?

O’nu biçimlendiren çağımızdaki insan(lık) durumudur da ondan…

Hani; “Bu dünyadaki temel sorun nedir, biliyor musunuz? Ahmakların kendilerinden son derece emin, akıllıların ise sürekli kuşku içinde olmaları,” sözlerindeki üzere Bertrand Russell’ın…

O, insan(lar)a köprü(ler) kurar, üzerinden binlerce insanın geçtiği.

Ahlâkı, konuşmadan, yaşayandır; yapandır.

Hiç durmadan, öğrene öğrene/ öğrete öğrete “yaşlanan” O; yapandır, yıllarını hareketle, yapmakla doldurmuştur.

“Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol,” kesinliğinden malûl yaşamı, serüven dolu, vicdani bir yolculuktur.

Nihayet O; Aristoteles’in, “Felsefe kişilerin yaşamı merak etmesinden doğar. Yaşamı en çok merak eden çocuklardır…”

Epiktetos’un, “Felsefenin ilk işi nedir? Kendini beğenmişliği bir yana bırakmak. Çünkü hiç kimse bildiği bir şeyi öğrenmekle başlayamaz…”

Blaise Pascal’ın, “Felsefeyle alay etmek, felsefe yapmanın daniskasıdır…”

Alain Badiou’nun, “Zaten felsefenin meselesi düşünmeyi düşünmektir…”[5]

Albert Camus’nün, “Yaşamın yaşamaya değer olup olmadığına karar vermek, felsefenin temel sorusunu yanıtlamak demektir…”

Ludwig Wittgenstein’ın, “Felsefenin amacı nedir? Şişeye düşen sineğe çıkış yolunu göstermektir…” saptamalarını anımsatan iyi bir felsefecidir…

Özetin özeti Epiktetos’un, “Kimseyi övmeyen, kimseyi kötülemeyen, kimseden yakınmayan, kimseyi suçlamayan olgun insandır,” diye tarif ettiğidir O…

İnsan(lık)ın mahkûm edildiği “çaresizlik” karşısında Nâzım Hikmet’in, “Dünyada kiracı gibi değil,/ yazlığına gelmiş gibi de değil,/ yaşa dünyada babanın evi gibi…/ Tohuma, toprağa, denize inan,/ insana hepsinden önce./ Bulutu, makineyi kitabı sev,/ insanı hepsinden önce,” dizelerini yüksek sesle telaffuz eden cürettir O…

Tanıdınız değil mi? O, Cengiz Gündoğdu’dur…

11 Nisan 2014 08:41:50, Ankara.

N O T L AR

[*] İnsancıl: Kuşatmaya Karşı 25 Yıl, Hazırlayanlar: Özden Özütemiz-Gülay Yeşilipek-Hüray Kılıç-B. Sadık Albayrak-Deniz Demirdöğen-Nurşen Aydoğan-Mustafa Tabak-Neriman Çelik-Mehmet Karakelle, İnsancıl Yay., 2014… içinde yayınlandı.

[1] Caecilius Statius.

[2] Michael Löwy, Walter Benjamin: Yangın Alarmı, Çev: U. Uraz Aydın, Versus Yay., s.7.

[3] Paulo Freire, Ezilenleri Pedagojisi, çev: Dilek Hattatoğlu, 9. baskı, Ayrıntı Yay., 2013, s.76.

[4] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.: 534, 2. baskı, 1986, s.294.

[5] Alain Badiou, Başka Bir Estetik, Çev: Aziz Ufuk Kılıç, Metis Yay., İst., 2010, s.30.

“MAHSUS MAHÂL”(LER)İN HÂL-İ PÜR MELÂLİ[1]

TEMEL DEMİRER

“Duvarda kaldı gözlerim

Dalmışım.”[2]

 

‘Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi’nin, “Mahsus mahâl”lerin hâl-i pür melâlini gündemleştiren “Hasta Mahpuslar Sorunu ve Çözüm Önerileri” Sempozyumu’nun “Çözüm Önerileri”ne yönelik “Üçüncü Oturumu”nun moderatörlüğünü Hasan Gülbahar arkadaşım yönetecekti.

30 yıl zindanda yatan Gülbahar arkadaşım şimdi burada değil, “5.5 yıl daha yatacaksın!” diyen zalimler tarafından tekrar Mersin zindanına kapatıldı…[3]

Onun yerine beni görevlendirdi sempozyumu düzenleyen dostlar. Bugün, “Çözüm Önerileri ve Forum” başlıklı üçüncü oturumun moderatörlük görevini, Mersin zindanındaki kardeşim Hasan Gülbahar adına, onurla üstleniyorum…

Dikkat edin, biz çözüm yollarını ararken, önerirken; onlar çözümsüzlüğü dayatıyor!

Hem de Kars’ta Cezaevine giren HEP eski Milletvekili Mahmut Alınak’ın, zindan koşullarının ağır oluşuna dikkat çekip, “Türkiye zindanları ‘Azrail’in bile çaresiz kaldığı zulümhanelerdir,” vurgusuyla, “Adalet Bakanını cezaevine kapatmalı,” diye haykırdığı koşullarda!

Hem de Türkiye zindanlarındakilerin sayısı beş kentin nüfusunu aşıp, 1 Ekim 2014 tarihi itibarıyla 21 bini tutuklu olmak üzere 152 bin 335 kişinin demir parmaklıkların ardında olduğu bir dönemde!

Hem de Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, 472’si hükümlü ve 1442’si tutuklu, toplam 1914 çocuğun cezaevinde olduğunu açıklayıp, 353 çocuğun ise hükümlü veya tutuklu annelerin yanında kaldığını belirtmişken!

Hem de ‘Türkiye Çocuklara Yeniden Özgürlük Vakfı’ Başkanı Nevin Özgün’e göre, 0-6 yaş arasında 334 çocuk, anneleriyle birlikte cezaevlerinde kalıyorken!

Hem de ‘Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi’nin 2013 tarihli raporuna göre, cezaevlerinde yaklaşık 2 bin 800 tutuklu ve hükümlü öğrenci varken!

Hem de 2013 tarihli raporunda İHD, 7 yılda tutuklu sayısının 2.5 kat arttığının altını çizip, Adalet Bakanlığı’nın verilerine de dikkat çekerek, “Türkiye hapishanelerinden her hafta 5 tabut çıkmaktadır,” derken!

Hem de 21 Mayıs 2014 günü itibariyle, AKP döneminde ölen hasta tutsak sayısı 14 yılda 2 bin 304’ü bulur, bunun yanında 641 hasta tutsaktan 234’ü ölüm sınırında soluk alırken!

Evet, geldik hasta tutsaklar sorununa…

Sormadan geçmemeli: Ağır bir hasta, bir “ölümlü”, her türlü sağlık koşulundan yoksun, sınırlamış, hareket alanı yok edilmiş ve elleri kelepçeli iken nasıl tedavi olabilir?

Bedenini ve zihnini yormadan nasıl iyileşebilir?

Bir hücrede ya da hastane odasında yalnız ve yalıtık nasıl sağlığına kavuşabilir?

Özellikle bir “ıslah evi”, “rehabilitasyon merkezi” olarak düşünülen fiziksel yapısı bile tutsağın aleyhine olan cezaevi gibi bir mekân da nasıl hayata dönebilir?

Bu imkânsız…

Kimse bu “imkânsız”lığı “es” geçmeye kalkmasın!

Bu acil bir durumdur; aralarında Noam Chomsky, Immanuel Wallerstein, Desmond Tutu, Vedat Türkali’nin de bulunduğu dünyaca tanınmış çok sayıda aydın, siyasetçi, parlamenter, bilim insanı ve akademisyenin, hasta tutsaklar için başlattığı, “Çağrımız, Hasta tutsakların serbest bırakılması için gerekli tüm adımları bir an önce atmanızdır,” diye haykıran uluslararası kampanya da bunun kanıtıdır!

TÜRK(İYE) ZİNDANLARININ DURUMU

Türk(iye) zindanlarının “F tipi tecrit gerçeği”ni;[4] “F tipinde hukukun da yasanın da olmadığı”nı;[5] “2 ayda 41 tutsağa 2 bin gün hücre cezası verildiği”ni;[6] “F tipinin ölüm çukuru” olduğunu;[7] “Tecrit ve kötü koşulların öldürdüğü”nü;[8] “İçeride ölümlerin dışarıdan 4 kat daha fazla olduğu”nu[9] bilmeyen; duymayan var mı hâlâ?

Varsa ne yazık, ne kadar ayıp!

Zindanlardaki duruma ilişkin kısaca birkaç şeyi aktarayım:

  1. i) Muş E Tipi Kapalı Cezaevinde bulunan siyasi kadın tutuklular, yaşadıkları sağlık sorunları için gördükleri tedavi sürecinde hak ihlâline maruz kaldıklarını açıkladılar![10]
  2. ii) Kocaeli’ndeki Kandıra T Tipi Cezaevi’nde bulunan adlî mahkûmlar, şartların kötü olduğunu iddiasıyla yatak ve yorganları ateşe verip isyan çıkardı![11]

iii) Türkiye İnsan Hakları Kurumu’nun tutuklu ve hükümlülerin sağlık hizmetlerine erişimi hakkındaki raporu, cezaevlerinde yaşanan bir başka dramı ortaya koydu. Rapora göre günlük 5 TL’lik iaşe bedeliyle beslenmek zorunda kalan tutuklu ve hükümlüler, birinci basamak sağlık hizmetlerine erişimde büyük sıkıntı yaşıyor. Ağır hasta mahkûmlar için işletilen cezanın infazının ertelenmesine ilişkin süreç çok ağır işliyor![12]

  1. iv) Tutuklu ve hükümlülere yönelik işkence, dayak ve hak gasplarıyla sık sık gündeme gelen Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevinde göz göre göre bir cinayet işlendi. Nihat Yılmaz isimli bir adlî mahkûm, 2-3 ay önce sevk edildiği Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevinde kaldığı koğuşa aynı gün konulan başka bir mahkûm tarafından jiletle yaralandıktan sonra, iple boğularak öldürüldü. Katledilen Nihat Yılmaz’ın amcasının oğlu Ümit Yılmaz, mahkûm Nihat Yılmaz’ın cezaevi idaresine baskı ve şiddet gördüğünü ve öldürülme riski olduğunu anlattığına dikkat çekti![13]
  2. v) TBMM İnsan Hakları Komisyonu, “Cezaevlerini İnceleme Alt Komisyonu” raporuna CHP’nin muhalefet şerhinde, “Silivri ve Kandıra gibi cezaevlerinde hak ihlâllerinin yapıldığı” kaydedildi. Cezaevi Alt Komisyonu üyesi Veli Ağbaba, gerçekleştirilen ziyarette Kandıra F Tipi Ceza İnfaz Kurumu’nda yapılan incelemeler sonucunda; sorun ve hak ihlâlleri tespitlerini şöyle anlattı:

“Cezaevinde mahpus mektupları idarece engelleniyor. Komisyona yapılan başvurunun 21 adet olmasının asıl sebebi, hak ihlâllerine ilişkin mahpuslar tarafından yazılan mektupların engellenmesidir. Bu mektupların cezaevi idaresince engellendiği iddiası mutlaka değerlendirmelidir. Kocaeli Tıp Fakültesi’nde tutuklu ve hükümlü koğuşu bulunmuyor. Ayrıca cezaevinde gece sağlık personeli bulunmadığı için acil durumlar söz konusu olduğunda zamanında müdahale edilemiyor. Beslenme koşulları yetersiz, ağır hastalar rapor bekliyor. Cezaevlerinde çıplak arama var”![14]

  1. vi) Kocaeli 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Mecit Şahinkaya, tecrit hücrelerinde, baskı, zulüm ve işkenceyle karşı karşıya kaldıklarını belirterek, “Size göndermek istediğimiz mektuplar engelleniyor. Çünkü yaşadığımız hak gaspları da hapsolsun istiyorlar,” dedi.

Şahinkaya, ağır hasta tutsakların ölümün kıyısında bulunduklarını, en tabii savunma hakkının, avukat görüş yerlerinin camlı hâle getirilmesiyle her an gözetlenip dinlenmesiyle gasp edildiğini kaydetti. Şahinkaya, “Ayrıca hücre havalandırmalarına kameralar yerleştirerek 24 saatimizi izliyorlar” değerlendirmesini yaptı.

Cezaevinden çeşitli yerlere gönderilen fakslara ve tutukluların aileleri tarafından gönderilen mektuplara da el konulduğunu anlatan Şahinkaya, yasalarca haftada 10 kişinin 10 saat sohbet hakkı kazanmasına karşın bunun uygulanmadığını ve haftada yalnızca 2.5 saat sohbet hakkı verildiğini belirtti. Şahinkaya hak ihlâllerini şöyle özetledi:

“Hasta tutsaklara diyet yemekleri verilmiyor. Tutsaklara gönderilen birçok hediye ya kendilerine ulaştırılmadı ya da verilmiyor. Sohbet alanında tuvalet bulunmuyor. Tutsakların yayımlanmasını istedikleri Yol TV, Hayat TV, İMC gibi kanallar idarece gösterilmiyor. Mektup okuma komisyonunun mektuplarımızı aynı gün sevk ettiği disiplin kurulu karar almıyor. 3 hafta sonra karar getiriliyor. Gönderilmesine karar verilen mektuplar gönderilmiyor”![15]

KEYFİ BASKILAR, YASAKLAR VE TECAVÜZ

Türk(iye) zindanları, keyfi baskılar, yasaklar ve tecavüzle betimlenir…

“İtirazı” olan var mı?

İşte keyfi baskılar!

  1. i) Diyarbakır Barosu Cezaevi Komisyonunun, Şakran Çocuk Cezaevinde kalan çocuklarla yaptığı görüşmelerde tüyler ürperten detaylar ortaya çıktı. F.T. ile görüşmede, Ankara Sincan Cezaevinde çocuklara sürekli işkence yapıldığı hatta işkencenin ileri boyutlara giderek çocukların 2’inci kattan atıldığına yer veriliyor![16]
  2. ii) Mardin Cezaevi’nden Sincan Çocuk Cezaevi’ne sürgün edilen 3 çocuk tutsak, Mardin Cezaevi’nde darp edilerek şiddete uğradı![17]

iii) Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan 17 yaşındaki M.K. ve F.T. isimli iki çocuk mahkûmun, “kemik testi” gerekçesiyle Ankara’ya yapılan sevk işlemi sırasında darp edildiği, zorla çıplak aramaya maruz kaldığı bildirildi![18]

  1. iv) Kürkçüler F Tipi Cezaevi’nde yeni bir skandal ortaya çıktı. Gardiyanlar, tutsak Bedrettin Akdeniz, Murat Akıncı ve 60 yaşındaki Mahmut Yiğit’i darp etti. İşkenceye tepki gösteren diğer tutsaklar da hücreye atılarak işkenceye uğradı![19]
  2. v) İzmir 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde “süngerli oda” cezası verilen Gökhan Çoban ve üç arkadaşının hücreye konulmadan önce dövüldüğü ortaya çıktı![20]
  3. vi) “Ters kelepçeyle süngerli odaya atıldım. Islak battaniyeyle dayak yedim. Her yerim morardı, parmaklarım kırıldı. Can güvenliğim yok…” Balıkesir L Tipi Cezaevi’nde yatan mahkûmlardan D. E., yaşadığı işkenceyi 22 Ocak 2014 günü görüşe gelen ağabeyine bu sözlerle anlattı![21]

vii) Erzurum E Tipi Cezaevi’nde kadın tutsaklar, askerlerin sözlü taciz ve hakaretlerine maruz kaldı. Dilekçelerinin ortadan kaybolduğunu belirten tutsaklar, “Baskıyı derinleştirerek sindirme politikası hâline getiriyorlar,” dedi![22]

viii) Şırnak T Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutulan siyasi tutsaklar, birçok eksikliğin bulunduğu cezaevinde, idarenin keyfi yaklaşımlarından kaynaklı hak ihlâlleri karşı karşıya bulunduklarını belirtti![23]

  1. ix) Isparta E Tipi Cezaevi’nde bulunan Engin Acar, falaka işkencesine maruz kaldı, ardından da ıslatılarak hücreye atıldı![24]
  2. x) Tekirdağ F Tipi 1 No’lu Cezaevi’nde yatan KESK’e bağlı Eğitim Sen 7 No’lu Şube yöneticilerinden Yusuf Demir (34), 1.5 aydır 3 kişilik hücrede tek başına kalıyor. Demir’in annesi Kumru Demir, “Yusuf’un kızı, cezaevindeki görüşmede babasının elinden tuttu ve ‘Babam hadi gidelim’ dedi. Bu insanın psikolojisi nasıl iyi olsun? Yusuf’un kızı, babasına vermek için bahçeden çiçek koparmış, gardiyanlar o çiçeği bile içeri almadılar… Tecrit uygulanıyor, tek kişilik koğuştan alınmazsa cezaevi önünde açlık grevine başlayacağım,” diye isyan etti![25]

İşte yasaklar!

  1. xi) CHP milletvekili ve TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyesi Veli Ağbaba, Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nde boncuk kullanarak mahkûmlar tarafından yapılan Pir Sultan Abdal resmine de “örgüt lideri” denilerek el konduğunu belirtti![26]

xii) Tekirdağ F Tipi, ‘Radikal’ gazetesi muhabiri İsmail Saymaz’ı “terörist” ilan etti… Ali Haydar Saygılı adlî mahkûmun cezaevindeki sorunlarıyla ilgili olarak Saymaz’a gönderdiği faks, 30 Ocak 2014’de toplanan Disiplin Kurulu tarafından, “Yasadışı terör örgütü üyelerinin birbirlerine, örgütsel konularda bilgi ve haber vererek, kamuoyu oluşturmak maksadıyla yazılmış yazılar olduğu” gerekçesiyle yasaklandı![27]

xiii) İzmir Şakran Cezaevi yönetimi, gazeteci Hasan Cemal’ın ‘Delila: Bir Genç Kadın Gerillanın Dağ Günlükleri’ ve HDP Muş Milletvekili Demir Çelik’in ‘Özgürlüğünde Kaldı Gözlerim” başlıklı kitaplarını sakıncalı olduğu iddiası ile odalardan toplattı![28]

xiv) Kırıkkale F Cezaevi’nde kalan hükümlü Ali Şimşek, arkadaşı Şamil Camekan’a mektup yazdı. Ancak cezaevi idaresi mektupları “sakıncalı” bularak el koydu. Bunun üzerine 31 Temmuz 2013 günü Ali Şimşek arkadaşına bir faks gönderip “Bu kemirgen sıçanlar nedeniyle iletişim uzun süre kopuyor,” dedi. Bu ifade nedeniyle Ali Şimşek’in faksı da engellendi ve hakkında disiplin soruşturması başlatıldı![29]

  1. xv) Kocaeli 1 Nolu F Tipi Cezaevi tutuklularının mektupları, 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunda adı geçenler hakkında “hırsız” dedikleri için sansürlendi. İnfaz Hâkimliği “Hırsızlıktan ceza alsalar bile onlara hırsız diyemezsiniz,” dedi![30]

xvi) Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ndeki bir mahkûmun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuru formundan ücretini ödemek kaydıyla 30 adet fotokopi çekilmesi talebine cezaevi yönetimi, formun “örgütsel iletişime” gireceği gerekçesiyle karşı çıktı. Tekirdağ İnfaz Hâkimliği’nin yasaya aykırı bulduğu uygulamayı Tekirdağ 2. Ağır Ceza Mahkemesi bozdu. Buna göre AİHM başvuru formu örgütsel iletişim sayılarak 2 adetten fazla çoğaltılamayacağına karar verildi![31]

Ve tecavüzler!

xvii) Maltepe Çocuk ve Gençlik Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklu olarak kalan 17 yaşındaki F.G, 2011’de diğer koğuşlarda kalan V.Y. ve R.Ö’nün tecavüzüne uğradı![32]

xviii) 2012 yılında Pozantı M Tipi Cezaevinde yaşanan çocuklara yönelik taciz ve tecavüz iddialarına bir yenisi de Adana’nın Ceyhan ilçesinde bulunan M Tipi Kapalı Cezaevinden eklendi. Adli bir olaydan tutuklanan 15 yaşındaki F.O, cezaevine girdikten yaklaşık 10 gün sonra oda arkadaşı M.A’nın önceleri kendine cinsel tacizde, sonraları ise tecavüzde bulunduğunu ve kendisinin darp edildiğini söyledi. F.O.’ya tecavüz edilmesiyle ilgili cezaevi yönetiminin gerekli önlemleri almadığını görgü tanıkları da doğruladı![33]

ÇİFTE STANDART VE CEZASIZLIK

Bunlar böyleyken; zindanlarda olup da çoğalarak bitmeyenler; mesela Veli Saçılık örneğindeki üzere “çifte standart ve cezasızlık” ile yüz yüzedir…

İşte kimi “cezasızlık” örnekleri…

  1. i) Adana Karataş Cezaevi ikinci müdürü M.A.K’nin, tutuklu bir kadını taciz etmesi ile ilgili duruşmada mahkeme, sanığın beraatına karar verdi![34]

ii)Adana’da cezaevinde tecavüze uğrayan çocuk tutuklu F.O. ile ilgili, haklarında soruşturma yürütülen kamu yetkilileri aklandı. Evrensel’in gündeme getirdiği olayda tecavüze göz yuman görevliler hakkında savcılık takipsizlik kararı verdi. Mağdur çocuk, gardiyanlardan da dayak yediğini belirtmiş olmasına rağmen savcılık bu durumu dikkate almadı![35]

iii) Ankara Batı (Sincan) Cumhuriyet Başsavcılığı, Çocuk ve Gençlik Kapalı Cezaevi’nde yılın ilk gününde sayım vermek istemeyen 11 çocuğun gardiyanlar tarafından dövülmesine ilişkin soruşturmada 48 gardiyan hakkında takipsizlik kararı verdi![36]

  1. iv) Hâkim kararı olmadan hücreye konulan tutuklu, bunu kamera ve bilirkişi incelemesiyle kanıtladı. ‘Radikal’ gazetesi, skandalı manşetine taşıdı. Savcılık bilirkişiye rağmen dosyayı kapattı… Gaziantep E Tipi Cezaevi’nde kalan Ahmet Yeter adlı tutuklu, hâkim kararı olmaksızın hücre cezasına maruz kaldığını öne sürmüş ve bu, savcılığın atadığı bilirkişinin görüntüleri incelemesi sonucu doğrulanmıştı![37]

İşte çarpıcı “çifte standart”lılık verileri…

  1. v) Bursa’da 2008 yılında, o tarihte 14 yaşında olan kız çocuğu B.Ç.’ye cinsel tacizde bulunmak suçundan 13 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasını İstanbul’daki Metris Cezaevi’nde çeken 83 yaşındaki Hüseyin Üzmez, psikolojik sorunları ve prostat rahatsızlığı nedeniyle, cumhuriyet savcısı tarafından ‘cezanın infazının ertelenmesi’ kapsamında tahliye edildi![38]
  2. vi) 17 Aralık soruşturmasında tutuklanan Reza Zarrab’ı eşi şarkıcı Ebru Gündeş’in görüş günleri dışında sık sık ziyaret etmesi ve her gün 45 dakika görüşme izni aldığı yönündeki iddialar, tutuklu ve hükümlü yakınlarının tepkisini çekip, isyan ettirirken; Ece Saygun, “Hasta babamı göremedim”; Doğan Yurdakul, “Eşime veda bile edemedim,” dediler![39]

vii) İçişleri eski Bakanı Muammer Güler’in, 17 Aralık Operasyonu’nda tutuklanan oğlu Barış Güler’i Metris Cezaevi’nde ziyaretinde ilk olarak 12.00 sıralarında, lüks bir otomobil ve minibüsle, kadın ve erkeklerden oluşan kalabalık ziyaretçi grubu cezaevine girip, yaklaşık 2 saat içeride kaldıktan sonra, yine lojmanların bulunduğu taraftan dışarı çıkması gibi![40]

VE HASTA TUTSAKLAR!

Buraya dek değindiğim üzere, Türkiye’nin yüz karasıdır zindanlar ve hasta tutsaklar!

Yüzünün karası olduğu gibi tarihinin de kapkara sayfalarıdır. 1924’te Adalet Bakanlığı’na bağlanan cezaevleri, bir bakanlık çatısı altında toplanmış olmasına rağmen; zindan yöneticilerinin keyfi, işkenceci ve tecrit damarları hep var oldu.

Devletin sözde ıslah etme yöntemidir cezaevlerinde tecrit uygulamak, işkence yapmak ve ya ölüme maruz bırakmak. Yüzlercesi tutuklu olan siyasilerin cebinde bir çakı bile bulunmadığı hâlde “suçlu” damgası yedikleri, işkence çektirildikleri bir ülkedir T.“C”!

Bilindiği üzere zorla kapatılma biçimindeki şiddet uygulamalarıyla, insan doğasına aykırı bu kurumlar, devletin şiddeti en üst düzeyde yaşattığı alanlardan biri olarak varlığını sürdürmekteler.

Üstelik mahkûmların sağlık sorunları üzerine kapsamlı çalışmalar yapılmıyor Türkiye’de…

Oysa mahkûmların sağlığını etkileyen koşullar üzerine çalışmalar dünyada pek çok ülkede yapılıyor ve elde edilen sonuçlara göre de cezaevi koşulları gözden geçiriliyor.[41]

Kötü beslenme, tecrit, hareketsizlik ve bulaşıcı hastalıklar en çok üzerinde durulan konular. Örneğin, son yıllarda yapılan çalışmalar tecrit uygulamasının çok tehlikeli hastalıklara yol açtığını gösteriyor. Tecrit kanser gelişimini tetikliyor ve var olan kanserlerin yayılmasında da hızlandırıcı etki yapıyor.[42]

Evet Türkiye’de bu konularda hiçbir araştırma çalışması yok ve olmaması da cezaevi koşullarının -ve mevcut siyasal sistemin- ne kadar eza verici olduğu üzerine yeterince şey söylüyor, değil mi?

Kuşku yoktur ki Türkiye’deki infaz rejimi insani olmayan bir yaklaşım üzerine kurulu ve hapishanelerin fiziki yapısı, infaz koşullarının yarattığı olumsuzluklar, özellikle tecrit uygulamasının fiziki ve psikolojik etkileri de herkes tarafından biliniyor.

Mahpuslar beslenme, hijyen, sağlığa erişim hakkı gibi en temel haklarından, insani yaşam standartlarından yoksun biçimde yaşamak zorunda bırakılıyorlar. Bunun yanı sıra uzun süreli hapis cezalarının ve tecridi had safhaya vardıran hak ve özgürlükleri kısıtlayıcı kuralların, disiplin cezalarının mahpusların sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri de gözler önünde.

Öncelikle mahpusların düzenli ve yeterli tedavi, teşhis, kontrol imkânlarına ulaşmasının güç olması bir yana, doktora erişim imkânlarının bulunmayışı; mahpus sayısının yüzlerce olduğu hatta iki bini bulduğu hapishanelerde dahi sürekli doktor olmaması ve “aile hekimliği” uygulamasının yarattığı sorunlar hâlen varlığını sürdürüyor.

Durumları ağır olan ve hapishane revirinde tedavi olanağı olmayan mahpuslar kendilerini uzun süre ilgili sağlık kurumlarına sevk ettiremiyorlar. Sevk kararları çıksa bile bu sefer araç ya da personel eksikliği nedeniyle hastaneye ulaşmak mümkün olamıyor.

Hastanelere ulaşılsa jandarmanın müdahalesi, kelepçeli muayene dayatması, hastanelerin zaten yoğun olması ya da kimi zaman hekimlerin tıp etiğine uygun hareket etmemesi nedeniyle teşhis ve tedaviler ya hiç yapılamıyor ya da yetersiz bir muayene ile mahpuslar geri gönderiliyor.

Kalp krizi gibi acil müdahaleyi gerektiren durumlarda ise hapishanelerde geceli gündüzlü kalan bir hekimin bulunmayışından ötürü zamanında müdahale edilemediğinden bu konumdaki hasta mahpuslar genellikle yaşamlarını yitirmiş oluyorlar.

Mesela… İHD’nin, 2013’e ait hak ihlâlleri raporunu açıklayan Genel Başkan Yardımcısı Serdar Çelebi, “Cezaevlerinde 163’ü ölüm sınırında 550 ağır hasta tutuklu ve hükümlü bulunuyor,” dedi!

Mesela… TİHV’in verilerine göre bir yılda Türkiye genelinde yalnızca 9 hasta tutuklu tahliye edildi. Yüzlerce ağır hasta tutuklu ise tahliye olmayı bekliyor. Hükmün infazı ertelenen bazı hasta tutuklular ise sağlık şartlarında bir düzelme olmadan tekrar cezaevine dönmek zorunda kalıyor!

Mesela… Hastalık gerekçesiyle rapor için Adli Tıp Kurumu’na başvuruda bulunan bin 121 tutuklu ve hükümlünün başvurusunun reddedildiği ortaya çıktı. Cezaevlerinde 104 kanser hastası hükümlü ve tutuklu olduğu da bildirildi.

1 Ocak 2013 ile 31 Aralık 2013 tarihleri arasında hasta hükümlü ve tutuklularla ilgili Adli Tıp Kurumu’na 2 bin 495 dosya geldi. Bu kapsamda 1527 rapor ile 968 müzekkere düzenlendi.

Bunlardan Cumhurbaşkanı affı kapsamında 5, infaz tehiri (erteleme) kapsamında 178, hastane şartlarında yatırılarak tedavi edilmesi istenilen 60, akıl hastalığı tespit edilerek yüksek güvenlikli sağlık kuruluşunda tedavi olması gereken 38 kişi hakkında gerekli raporlar düzenlendi.

Toplam bin 121 kişinin talebinin ise reddedildiği bildirildi!

İşte soru(n)la ilgili birkaç örnek!

  1. i) Hasta tutsak Salih Tuğrul’a Dicle Üniversitesi doktorları, skandal bir kararla “Hapishanede kalabilir” raporu verdi. Oysa Adli Tıp Kurumu, daha önce “Cezaevinde kalamaz” yönünde rapor vermişti![43]
  2. ii) Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan 21 yaşındaki hasta tutsak Civan Boltan’ın, tedavi için götürüldüğü Ankara’da hastanede yapılan kontrollerinin ardından gardiyanlar tarafından işkenceye maruz kaldığı kaydedildi. Bir kolu olmayan ve bir gözü kör olan hasta tutsak Boltan, 25 Haziran 2014’de götürüldüğü hastanenin dönüşünde Sincan 2 Nolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde gardiyanların çıplak arama soymayı dayatmasına karşı çıkışı nedeniyle, gardiyanlar tarafından elbiseleri baştan aşağı soyularak işkence edildiğini söyledi![44]

iii) Rezidüel şizofreni teşhisi konan Kemal Gömi’ye cezaevinde kalamayacağı yönünde Adli Tıp Kurumu tarafından verilen dört rapora rağmen, yıllardır Cumhurbaşkanı tarafından affedilmiyor![45]

  1. iv) Adli Tıp’ın “Cezaevinde tek başına kalamaz, tedavisi yapılamaz, cezası altı ay ertelensin” demesine rağmen savcılık, ölmekte olan mahkûm Hasan Kaçar’ı tahliye etmedi. İstanbul Emniyeti’nin “Tahliyesi toplum açısından tehlikelidir” yönünde görüş belirtmeyişini, sanığın aleyhine yorumlayan savcılık, “Olumlu görüş de belirtilmiyor,”[46] diyor!
  2. v) 13 yıldır cezaevinde tutulan ve Gümüşhane E Tipi Cezaevi’nde bulunan Abdülhakim Eşiyok tedavi edilmediği gibi tahliye de edilmeyen tutsaklardan; şiddetli baş ağrısı krizleri yaşayan Eşiyok’un cezaevinde kalamaz raporu talebini, Gümüşhane Devlet Hastanesi Nöroloji doktoru, “Sen onu örgüte katılmadan önce düşünecektin,” diyerek reddetti![47]

Yani neresinden tutarsanız tutun, Türk(iye) zindanları, lime lime dökülüyor.

Bu çürümenin makyaj önlemlerle düzeltilebilmesi mümkün değil.

Coğrafyamızın kronikleşmiş birçok sorununda olduğu gibi, zindanlarda da radikal hamleler gerekiyor.

O hâlde bitiriyorum:

Hasta tutsaklar acilen salıverilmelidir!

Zindanlar boşaltılmalıdır!

F tipleri kapatılmalıdır!

15 Ekim 2014 12:57:19, Ankara.

N O T L A R

[1] ‘Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi’nin 18 Ekim 2014 tarihinde ‘Hasta Mahpuslar Sorunu ve Çözüm Önerileri Sempozyumu’nda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:161, Kasım 2014…

[2] A. Kadir.

[3] Yargıtay, cezaevinde 30 yıl kaldıktan sonra 2013 yılında 4. yargı paketi kapsamında tahliye edilen Hasan Gülbahar için “Pardon! Eksik yatmışsın, 5.5 yıl daha yatacaksın,” kararı verdi. Türkiye’de en uzun süre cezaevinde kalanlardan olan Hasan Gülbahar, 17 aylık özgürlükten sonra, 9 Ekim 2014 günü gözaltına alındı ve Mersin E Tipi Cezaevi’ne gönderildi.

Avukatı Gül Atay, “Tebligat falan olmadı, biz temyizde olduğunu bile bilmiyoruz,” dedi.

Gülbahar’ın hapishaneye götürülürken kendisini aradığını ve “vakur ve moralli bir tonda” başına gelenleri anlattığını aktaran yazar Adil Okay da, “Türkiye’nin Nelson Mandela’larından Hasan Gülbahar yine zindanda. 30 yıl sonra özgürlüğüne kavuşmuştu. Dünyada ilk 10’a giren bir rekora sahipti. Çıkınca hayata tutunmaya çalışmış, yarım bıraktığı eğitimine devam etmeye başlamış, bir işe yerleşmiş ve İHD Mersin Şubesi’nde yönetime gelmişti. Ancak 1.5 yıl özgürlük, kötülük dağıtıcılarının gözüne batmış olmalı ki apar topar tutuklanıp Mersin hapishanesine konuldu,” dedi. (Türey Köse, “Hasan Gülbahar Yine Cezaevinde”, Cumhuriyet, 12 Ekim 2014, s.4.)

[4] Celal Önkoyun, “F Tipi Tecrit Gerçeği”, Cumhuriyet, 18 Mayıs 2014, s.13.

[5] Hazal Ocak, “F Tipinde Hukuk da Yok Yasa da”, Cumhuriyet, 26 Mart 2014, s.6.

[6] “2 Ayda 41 Tutsağa 2 Bin Gün Hücre Cezası”, Atılım, Yıl:2, No:116, 11 Nisan 2014, s.3.

[7] “F Tipi Ölüm Çukuru”, Gündem, 19 Aralık 2013, s.6.

[8] Hıdır Bakır, “Tecrit ve Kötü Koşullar Öldürüyor”, Cumhuriyet, 13 Mayıs 2014, s.10.

[9] “İçerde Ölümler 4 Kat Daha Fazla”, Atılım, Yıl:2, No:109, 10 Mart 2014, s.3.

[10] “Kadın Tutukluların Hakları Gasp Ediliyor”, Evrensel, 19 Ağustos 2014, s.3.

[11] “Kandıra Cezaevi’nde İsyan”, Cumhuriyet, 4 Mayıs 2014, s.3.

[12] Fırat Kozok, “Cezaevleri Ağır Hasta”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2014, s.7.

[13] Ömer Çelik, “Cezaevinde Göz Göre Göre Cinayet”, Evrensel, 29 Temmuz 2014, s.3.

[14] “Cezaevinde Çıplak Arama”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2014, s.7.

[15] Kayhan Ayhan, “Hak İhlâlleri Bitmiyor”, Cumhuriyet, 29 Nisan 2014, s.8.

[16] Yasin Kobulan, “Çocukları 2. Kattan Attılar”, Evrensel, 31 Ocak 2014, s.3.

[17] “İhlâller Bitmiyor!”, Gündem, 28 Aralık 2013, s.5.

[18] Ali Ulucan, “Eziyete Yolculuk”, Cumhuriyet, 13 Aralık 2013, s.6.

[19] “Kürkçüler İşkence Evi”, Gündem, 7 Nisan 2014, s.5.

[20] İsmail Saymaz, “Süngerli Oda Öncesi Dayak”, Radikal, 30 Mart 2014, s.10.

[21] Ali Ufuk Arikan, “Cezaevinde ‘Süngerli Oda’ İşkencesi”, Sol, 24 Ocak 2014, s.6.

[22] “Cezaevinde Tacizci Asker”, Gündem, 23 Aralık 2013, s.2.

[23] “İşkenceci Zihniyet Değişmiyor”, Gündem, 30 Eylül 2014, s.5.

[24] Eren Dinç, “Şimdi de Tutsağa Falâkâ İşkencesi”, Gündem, 18 Ocak 2014, s.5.

[25] Sibel Bahçetepe, “Hücre İşkencesi”, Cumhuriyet, 6 Haziran 2014, s.7.

[26] “Pir Sultan Abdal da Terörist Sayıldı”, Cumhuriyet, 2 Şubat 2014, s.8.

[27] “Tekirdağ F Tipi, Radikal Muhabiri İsmail Saymaz’ı ‘terörist’ İlan Etti”, Radikal, 6 Şubat 2014, s.6.

[28] Evrim Kepenek, “Cezaevinde Hasan Cemal Kitabı Yasak!”, Evrensel, 8 Ekim 2014, s.3.

[29] Mesut Hasan Benli, “Adaletin ‘Kemirgen’ Çelişkisi”, Radikal, 13 Aralık 2013, s.10-11.

[30] “… ‘Hırsıza Hırsız Diyemezsin’ Kararı”, Cumhuriyet, 25 Ağustos 2014, s.5.

[31] Mahmut Lıcalı, “AİHM’yi de Örgüt Saydılar”, Cumhuriyet, 2 Mayıs 2013, s.8.

[32] “Cezaevinde Tecavüzde Personel Kusursuzmuş”, Evrensel, 24 Haziran 2014, s.3.

[33] Bahçegül Ercan, “Gardiyanlar Vahşeti Anlattı”, Evrensel, 5 Mayıs 2014, s.3.

[34] “Cezaevinde Tacize Beraat!”, Evrensel, 8 Temmuz 2014, s.3.

[35] Volkan Pekal, “Cezaevinde Tecavüzde Devlete Takipsizlik Kararı”, Evrensel, 29 Temmuz 2014, s.4.

[36] Alican Uludağ, “Bir Tokat da Yargıdan”, Cumhuriyet, 9 Temmuz 2014, s.6.

[37] İsmail Saymaz, “Radikal Asayişi Bozar”, Radikal, 28 Ocak 2014, s.10.

[38] “14 Yaşında Kız Çocuğuna Tacizden Tutuklanan Hüseyin Üzmez’e Tahliye”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2014, s.3.

[39] Esra Alus, “Biz Babamızı Neden Göremedik?”, Milliyet, 1 Ocak 2014, s.18.

[40] Mehmet Aktaran-Uğur Can, “Oğula 1 Saat Ziyaret”, Hürriyet, 2 Ocak 2014, s.11.

[41] http://tinyurl.com/7c42anw

[42] http://tinyurl.com/pcc8ox3

[43] Tayip Temel, “Sanki Nazi Doktorları”, Gündem, 4 Haziran 2014, s.5.

[44] “Hasta Tutsağa İşkence Yaptılar”, Gündem, 4 Temmuz 2014, s.5.

[45] Zeynep Kuray, “Abdullah Gül, Kemal Gömi’yi Affetmek İçin Neyi Bekliyor?”, Birgün, 19 Mart 2014, s.11.

[46] İsmail Saymaz, “Böyle Hukuk Hasan Kaçar’ı Öldürür”, Radikal, 27 Şubat 2014, s.6-7.

[47] Evrim Kepenek, “Doktor Değil Akıl Hocası!”, Gündem, 16 Eylül 2014, s.5.

 

EZİLENLERİN DEVRİMCİ-POLİTİK TİYATROSU[1]

TEMEL DEMİRER (14-10-2014) “Tarafsız özne yoktur.”[2]

Biz burada, ezilenlerin devrimci-politik tiyatrosundan söz ederken, yerküre bir kan deryası içinde…

Şimdi nasıl olur da, sanat siyasetten, insan(lık)ın kurtuluşundan, devrimden söz etmez…

Kendi hesabıma, sanatın siyasallığından, doğasında siyaseti içerdiğinden bir an bile şüphe duymayan biri olarak, onun insan(lık)ın kurtuluşu yolunda devrimleştirici bir işlevi olması gerektiğinin altını çizerim…

“SANATI SATAN” BUGÜN(LER)

Ben bunun böyle olduğunun altını çizerken; Elif Key de, “Sanatı paraya çeviren adam, Jeff Koons”dan söz eder![3]

Ne yazıktır ki sanatın alınıp-satıldığı, metalaştırıldığı bir çürümenin orta yerinde popüler kültüre dair tüm negatif öngörülerin gerçekleştiği, “realite şovlar”dan her gün yeni “yıldız”lar devşirildiği, kopyanın kopyasının “sanat” diye pazarlandığı, kapitalist kültür endüstrisinin her şeyi biçimlendirdiği ve hatta Amerikalı “pop art efsanesi” Andy Warhol’un bile sanatçı ilan edildiği bir cinnetin orta yerindeyiz…

Söz konusu cinneti Ömer Erdem, “sanatı çoğunluk ve paraya indirgemek haksızlık gibi gözükebilir. Üstelik tek başına ne para ne de çoğunluk onun ontolojisini tanımlamaya yetmeyeceği gibi karşılaşacağımız problemler daha karmaşıklaşabilir. Fakat her hâlükârda bu ilişkide hep bir bağlam sorunu vardır ve günümüzün üretim-tüketim ilişkileri teknolojiyle birleşmekte ve mesele hepten çetrefilleşmektedir,” diye tanımlarken; kapitalist kültür endüstrisinin “sanat” dediği metalaştırma, küresel krizin çalkantılarına karşın hızlı büyürken, bu “piyasa”da 2013 yılında 12 milyar dolarlık rekor düzeyde satış yapıldı; en büyük alıcı da Çin oldu.

‘Artprice’ın açıklamalarına göre, Çin 2013 yılında en çok eser satın alan ülke olarak dördüncü kez zirvedeki yerini korudu. Tablo, heykel ve fotoğraf baskıları gibi eserlerin satışları incelendiğinde kapitalist “sanat” piyasasının 2013’te yüzde 13 oranında büyüdüğü görüldü.

Firmanın açıklamalarına göre Çin’in, satın alımları toplam 12.05 milyar dolar olan satışların 4.078 milyar dolarını oluşturuyor. İkinci sırada ise 2012’den yüzde 20 daha fazla satın alım gerçekleştirerek piyasaya 4.016 milyar dolar kazandıran ABD yer alıyor. Listede üçüncü sırada 2.11 milyar dolarla İngiltere, dördüncü sırada ise 549 milyon dolarla Fransa bulunuyor. Fransa’yı Almanya ve İsviçre takip ediyor.

Çin ve ABD’nin “sanat” piyasasının üçte ikisini oluşturduğunu ifade eden Artprice CEO’su Thierry Ehrmann, “sanat” piyasasındaki büyümenin az sayıdaki popüler sanatçının eserlerinin yüksek fiyatlara satılmasına bağlı olduğunu belirtti.

Ehrmann, “2013’teki gelirlerin yarısı yalnızca 100 sanatçı ve 25 bin parçadan elde edildi” açıklamasında bulundu. Açık arttırmayla satılan en pahalı eser rekoru ise geçtiğimiz 2013’ün Kasım ayında kırıldı. İngiliz ressam Francis Bacon’ın “Three Studies of Lucian Freud” adlı üç parçalı tablosu, New York’ta bulunan Christie’s’de 142.4 milyon dolara satıldı.

Artprice’tan yapılan açıklamalara göre 2013 yılında gerçekleştirilen 50 yüksek seviye açık arttırmanın 39’una ev sahipliği yapan New York, yüksek rakamlı eser satışlarının “can alıcı noktası” konumunda. 3.55 milyar dolar satışla Christie’s, en çok satış yapan müzayede evi unvanına sahip oldu. Christie’s’i 3.10 milyar dolar satışa imza atan Sotheby’s izliyor. Ehrmann, 2014’te yeni bir rekorun kırılmasını beklerken, sanat piyasasını yatırımcılar için “güvenli bir sığınak” olarak tanımladı.[4]

 

2013’TE EN PAHALIYA SATILAN 10 PARÇA
KİMİN NE FİYATI
Francis Bacon Three Studies of Lucian Freud tablosu 142.4 milyon dolara satıldı.
Andy Warhol Silver Car Crash (Double Disaster) tablosu 105.4 milyon dolara satılan serigrafi boyama tabloyu artırmaya telefondan katılan Charles Moffett’in aldığı biliniyor.
Jeff Koons Balloon Dog (Orange) 59 yaşındaki sanatçının heykeli 2013’ün Kasım ayında beklentilerin üzerinde bir rakam olan 58.4 milyon dolara satıldı.
Jackson Pollock Number 19 tablosu 58.36 milyon dolara satıldı.
Andy Warhol Coca-Cola tablosu Warhol’un büyük boy Cola-Cola şişesini resmettiği tablo 2013’ün kasım ayında Christie’s’de gerçekleştirilen açık artırmada 57.3 milyon dolara satıldı.
Roy Lichtenstein Woman with Flowered Hat tablosu 2013’ün mayıs ayında 56.1 milyon dolara satıldı. Tabloyu alan İngiliz kuyumcu Laurence Graff, eseri kendisine doğum günü hediyesi olarak aldığını açıkladı.
Alberto Giacometti Grande tete mince adlı bronz heykel 2013’ün kasım ayında 50 milyon dolara satıldı.
Jean-Michel Basquiat Dustheads tuvali 2013’ün mayıs ayında 48.8 milyon dolara satıldı.
Mark Rothko No.11 (Untitled) tuvali ve Norman Rockwell – Saying Grace tablosu Her biri 46.1 milyon dolara satıldı.

 

Sanatın satıcıları, mesela Andy Warhol, “Sanata değil fotoğrafa inanırım,” dese de; “biz” sanat hakkında hâlâ Emile Copfermann’ın, “Sanat; özgür çalışma, özgür etkinliktir. Satılmış emekle, ağır işle yabancılaşmamış kişinin anlatımıdır. İnsanın insanla, insanın doğayla ilişkilerini özel bir biçimde belirler”…

Albert Camus’nün, “Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı”…

Andre Malraux’nun, “Ölüme karşı tek yanıttır sanat”…

Gülsen Tuncer’in, “Ben politika yaparken sanat, sanat yaparken politika yaptım,” uyarılarını terennüm ederiz…

Çünkü felsefenin bir dalı olan “ahlâk” yani “etika” ve yine felsefenin bir dalı olan “güzellik” yani “estetika” ile doğrudan bağlantılı olan bizim sanatımız ispatlamaz, gösterir; telkin etmez, düşündürür; hüküm vermez, hüküm vermeye yol açar; taraftır/ taraflıdır!

Buna da zorunludur sınıflı sömürücü toplumlarda…

Ressam Mustafa Ata’nın ifadesiyle, “Sanat ilerleme ve değişimle beraber somutlaşan bir ideolojidir.”,

Bir itiraz olan sanat aynı zamanda unutmaz, hep hatırlatır.

Pablo Picasso’nun Guernica tablosu, bugün insanların Guernica Katliamı’nı asla unutmamaları için bir anıttır! Hatta onu her zulümde, kıyımda hatırlarız! Sanatın evrenselliği benzer durumlarda kendini gösterirken; kaçınılmaz olarak da bir isyanın yolunu açar!

Çünkü satışa çıkartılmayan, metalaşmayan sanat, doğası gereği devrimcidir.

İşte bu nedenle “düzen”in (iktidarın) devrimci sanata müdahalesi; sanata karşı açtığı topyekûn savaşı devreye sokar…

Kolay mı? Kapitalizmin devrimci sanata müdahalesi gözdağı, baskı, tehdit, sansür, rant, yıkım, zulümdür… Yani kapitalizm devrimci sanatın Alikıranbaşkesenidir…

Daha açık biçimde, işin Türkçesini anlatırsak: Dansın “belden aşağı”; heykelin “ucube”; resmin “müstehcen”; edebiyatın “sakıncalı”; operanın “lüks”; orkestranın “zulüm”; sinemanın “ayıp”; tiyatronun “tehlikeli”; kitapların “bomba” sayıldığı koordinatlarda devrimci sanat, egemenlerin inzibati sorununa indirgenmiştir.

Baskı başını alıp yürürken; sansür de gündelikleşip, vaka-ı adiyeye dönüştürülmüştür…

Görmeyen, bilmeyen, duymayan var mı hâlâ?!

Siyasal iktidar sanata geçit vermiyorken; mesela tiyatro konusunda ekliyor Ayşegül Yüksel: “Bir yandan sanatçı özgürlüğü, öte yandan sahneler yok ediliyor… Siyasal erkin ‘sahne sanatları’nı denetim altına alma eylemi, yaratıcı özgürlüğü sınırlama yönünde de sürüyor…”[5]

VE TİYATRO FASLI…

Tam da bu koordinatlarda, -“Hocaların Hocası” Sevda Şener’i anımsayıp, anımsatarak[6]– “Her zamankinden daha çok devrimci tiyatroya, sanata muhtacız,” demenin zamanıdır.

Biliyorum; Sosyalizmin birinci büyük dalgasının çekilmesi ya da reel sosyalist sektörün likidasyonu veya SSCB’nin çözülüşünden sonra, “Kitlelerin öncü (avant-garde) tiyatroya ilgisi sona erdi” dense de, ezilenlerin devrimci-politik tiyatrosu XX. yüzyılda kitlelerin toplumsal davranışlarını, inançlarını ve algılarını değiştirme konusunda ne denli etkili ve yararlı idiyse, bu XXI. yüzyıl şafağında da böyledir.

Çünkü vazgeçişin postmodern dünyasında, “postpolitik/ politikaötesi” tiyatro kocaman bir “hiç” olmanın dışında değer arz etmemekteyken; verili krizi de -aşmaya hizmet kelime?!- ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramamıştır…

Tüm sanat alanlarında, özelde de tiyatrodaki kriz, “devrimin güncelliği” fikriyle, devrimcilikle aşılacaktır.

  1. S. Eliot’un, ‘Edebiyat Üzerine Düşünceler’ başlıklı yapıtında, “Hiçbir gerçek sanatçı, gelenekten habersiz değildir; fakat hiçbiri de ona teslim olmaz. Sanat gelenekten yola çıkmayı gerektirdiği gibi, gelenekle kapışmayı, ona direnmeyi de gerektirir. Bu direniş onu yok saymaya yönelik değildir,”[7] uyarısını göz ardı etmeyen devrimci tiyatro toplumsaldır; toplumsal olan her şey de ahlâki ve politiktir.

Tiyatro toplum için iyi olanı yapar. Ancak, bugün tiyatroda ahlâk sorunu ortaya çıkmıştır. Çünkü tiyatro toplumun elinden alınmıştır.

Evet, tiyatro politiktir. Tiyatro toplum için; özgürlük, eşitlik ve adalet eylemliliğidir. Devrimci tiyatronun dili her zaman politiktir. Toplumdan uzak kalamaz, toplumdan kopuk ele alınamaz. Ezilenlerin devrimci-politik tiyatrosu, toplumu savunmadan politika yapamaz; yapmamalıdır da… [Bunun böyle olduğunu; örneğin, Ankara Sanat Tiyatrosu’nun (AST) tarihinden biliriz!]

Aydınlanma ile ortaya çıkan burjuva tiyatrosuna dair ağdalı söylenceler biz(ler)e devrimsiz bir devrimci tiyatro, politikasız bir politik tiyatroyu anlatıp dururken; “Tiyatronun siyasal-politik bir misyonu olabilir mi?” sorusuna, ikircimsizce, “Evet, elbette ve kesinlikle olur; olmalıdır da…” yanıtını verip, eklemeliyim:

Tiyatro sahnesi hiçbir zaman politikaya sırt dönemez; kaldı ki, tiyatro düşünce üretmekle yükümlüdür.

Onun için Brecht’in oyunları hâlâ yaşıyor. Nâzım’ın 1939’da kaleme aldığı ‘İnsan Manzaraları’ hâlâ ayakta… Ankara Sanat Tiyatrosu da bunun için var.

Çehov’un, Meyerhold’un, Piscator’un, Muhsin Ertuğrul’un, Dario Fo’nun, Beckett’in, Augusto Boal’ın, Çiyiltepe’nin, Erkan Yücel’in, vb’lerinin olduğu yerde siyaset elbette vardır.

Tiyatronun siyasetten soyutlanması gerektiğinden söz edenler, onu işlevsizleştiren, apolitikleştirerek egemenlerin hizmetine sokanlardır…

Bu da tamı tamına tiyatroyu tiyatro yapan işlevinden kopartan bir tür cinayettir!

Dünya sokaklarında isyanın sesi bu kadar yükselmişken, yerküre büyük bir kaosu yaşarken; tiyatronun işlevi konusunda Hannah Price, “Tiyatronun en iyi yaptığı şey, bir sürü insanın aynı anda empati kurabileceği anlar yaratmaktır,” derken Davey Anderson da ekler:

“Dünya daha performatif bir yer hâline geliyor; sokak, tiyatrodan etkileniyor. Sokağın daha sanatsal olması çok güzel. Tabii insanların bir tiyatro oyununa gitmek ya da bir protestoya katılmak arasında seçim yapması gereken anlar da olacaktır. Belki oyundan çıkıp bir protestoya katılmak isteyecekler… Tam da bu yüzden tiyatro bence şu anda en canlı sanat formu. İnsanlardan gelip bir şeye tanıklık etmesini istemiyoruz sadece; ‘Gelin, bu işi bizimle yapın’ diyoruz. Sahnede, yazdığımız sözleri söyleyecek sanatçılar olacak ama siz de birer performansçı olabilir, farklı mekânlarda sözünüzü söyleyebilirsiniz”![8]

Tiyatronun işlevi, eylemi toplumsallaştıran bir dinamik olmasından geçer ki, bu da tiyatronun devasa öneminin altının defalarca vurgulanması anlamına gelir…

Alexis Michalik’in, “Tiyatro sihirle akrabadır,” diye tarif ettiği şeyi, belki de en iyi Bertolt Brecht’in ‘Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı’ başlıklı eserinde görebiliriz…

Arturo Ui, Bertolt Brecht’in ölümsüz oyununun ana kahramanıdır ve bize “Arturo Ui mi gergedanları yaratır… Gergedanlar mı Arturo Ui’yi?” sorusu üzerine kafa yormamızı önerir…

Arturo Ui, esas olarak Hitler’i simgeler ama onun Amerikalı ünlü gangster Al Capone ile harmanlanmış hâlidir…

Oyun, büyük sermayenin kuklası olan, rüşvet ve yolsuzluk olaylarına bulaşmış bir belediye başkanının, gangster Arturo Ui ile işbirliği yapması sonucu “siyasal tırmanışı” anlatır…

Aslında anlatılan, Hitler’in yükselişi ve faşizmin yerleşmesi sürecidir.

Bunun yanında ‘Gergedanlar’ da, Eugune Ionesco’nun, Nazi Almanyası’ndaki totaliterleşmeyi eleştirmek için yazdığı bir tiyatro eseridir.

İnsanlar yavaş yavaş birörnekleşmekte ve toplum totaliterleşmekteyken; oyunun kahramanı Bérenger, herkesin tek bir düşüncenin peşinden gittiği, birörnekleştiği, yavaş yavaş “gergedanlaştığı” bir toplumda “gergedanlaşmamanın” “insan kalmanın” trajik acılarını çekmektedir…

Ve perde, toplumsal baskıya karşı direnişini haykırmasıyla kapanır: “İnsanım ben, insan kalacağım, tek başıma kalsam bile direneceğim!”

Evet, tıpkı Brecht’in ‘Arturo Ui’sindeki, Ionesco’nun ‘Gergedanlar’ında olduğu gibi tiyatronun aslî işlevi hatırlatmak, göstermek ve düşündürtmektir…

İş bu nedenle de tiyatro sanatının, iktidarlarca sevilmemesi boşuna değil. Her dönemde, güçlünün karşısında haklının yanında olup, buyurganların şiddetine karşı evrensel insanlık değerlerini savunan tiyatro, tüm baskılara karşı kendi dilini konuşma hakkını ödünsüz bir biçimde savunmak zorundadır, çünkü bu, tiyatro sanatı açısından varoluşsal bir sorundur.

Tiyatro sahnesi siyasi iktidarlarla empati kurmaya çalışma yeri değildir; tiyatrocu böyle davranırsa kendisini var eden en yaşamsal köklerini budamış, bir anlamda intihar etmiş veya farklı bir dünyada yaşamayı seçmiş olur…

Sanat, özellikle de tiyatro sanatı, toplumsal anlamını, yerini, varoluşunu ancak kendi estetik normları içinde böyle sorular sormayı sürdürdükçe koruyabilir. Onun için hiç kimse, hiçbir siyasal iktidar sanatçıdan, hele tiyatro sanatçısından sorularını sormaktan vazgeçmesini beklememeli; tiyatro sanatını temsil etme iddiasındaki sanat kurumları da siyasal iktidarlara empati çağrıları yapmamalıdır. Burada konu, iktidarda şunun veya bunun olması değildir; sanat tüm siyasi erk mekanizmalarının dışında kalması gereken özerk alanını kendi elleriyle uzlaşma bataklığına sürükleyemez, çünkü uzlaşan sanat, sanat olmaktan çıkar

Kolay mı?

Doğan Hızlan’ın bile, “Benim siyaset ve toplum anlayışımda ‘kültür ihmalinin’ affı yoktur! Siyasi bahanelerle sanatı, kültürü, edebiyatı yok sayan, onu ihmal edenleri bağışlayamam. Unutmayın her sorguya çeken bir gün sorgulanır,” diye haykırmak zorunda bırakıldığı ceberutluğun orta yerinde; hepimiz, yaşatılanlarla “Tiyatronun hâlâ nasıl en politik sanat dalı olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz.”[9]

Bunlar böyleyken; sanatın özü gereği özgürleştirici bir devrimci siyasa olduğundan kimsenin, bir an dahi şüphesi olmamalıdır…

Tamı tamına bu tabloda Hüseyin Avni Danyal’ın, “Bir kere sanat, siyaset üstü bir şeydir. Evet, siyasi olmak tabii ki sanatın, tiyatronun içindedir ama tiyatro siyaset yapmaz. Ama toplumsal bir duruşu vardır, bir bakışı vardır, bir dünya görüşü vardır. Bundan dolayı da zaten bir siyasi kimliği vardır ama siyaset yapmaz. (…) Sanatçı siyaset yapmalı mı, benim fikrim hayır. Zaten sahnede söylediklerinle, kendi duruşunla bir siyasi duruşun var,” demesi örtük bir apolitizasyon kaçışına kapı açmaktadır…

Bu ve benzerlerinin panzehiri ise, devrimci tiyatro gerçeğini bir kere daha anımsamak, anımsatmak ve hayata geçirmektir…

DEVRİMCİ TİYATRO

Devrimci tiyatro, belki zayıfladı, belki geri çekildi ama yok olmadı; hep vardı…

Ve devrimci tiyatro, herkesi derinden etkileyen Gezi/ Haziran İsyanı ile yeniden görünür oldu, öne çıktı…

Çünkü yaşam ‘Devrimci-Politik Tiyatro’ya bir kez daha acil çağrı çıkarmıştı.

Kolay mı? 31 Mayıs 2013’de başlayan Gezi/ Haziran İsyanı hükümetin totaliter kimliğini tüm dünyaya deşifre ederken, ülke içinde yaşanılan -özellikle medya ve sanat alanındaki- sansür olgusu insanların sokaklara çıkıp evlerine dönmemelerinde, isyanlarında büyük etken oldu.

Tiyatronun yeniden devrimci kimliğine sarılmasına neden olan isyan, sadece sanatı değil, politikaya kadar uzanan geniş bir yapıyı yeniden biçimlendirirken; ‘Devrimci-Politik Tiyatro’nun koşullara göre yeniden biçimlendiği güzergâhta, artık her şeyin daha gerçekçi bir devrimcilikle seyirciye ulaştırılması “olmazsa olmaz” bir şart oldu.

1960’lı yıllarda başlayıp 1980 darbesi ile “sonlandırılan” ‘Devrimci-Politik Tiyatro’nun yerine iktidarın ikame etmeye kalkıştığı Osmanlı padişahlarının saray hikâyeleri, gerici-milliyetçi isimlere dizilen övgüler yıllardır insanların ufkunu köreltmekten başka işe yaramadı.

Bunun neden böyle olduğunu aslında hepimizi biliyoruz!

Malûm emek sömürüsü odaklı, kapitalist sistem içinde günden güne yoksullaştırılan işçi sınıfının, ezilenlerin, ötekileştirilenlerin hikâyeleri tiyatro sahnelerinde görünürse, iktidarın “kutsadığı” tüm olgularla Makyavelist mantık(sızlık) yer ile yeksan olacaktır

Bilindiği üzere: Makyavelist mantık(sızlık) insanları her dönemin koşuluna göre dizayn ederken; Antik Yunan dönemi Miletos Tiyatrosu’nda yaşanılan ilk deneyden bugüne tiyatro bu gayrı-insani hâli kabullenmeyip, reddeder/ mücadele eder… Bu mücadelenin temel araçlarından biri, “devrimci tiyatro”dur.

“İyi de devrimci tiyatro ne demek” mi?

Tiyatro sözü, Yunanca Tanrı demek olan “Theos”dan gelmektedir. Etimolojik olarak gelişimi şöyledir: Theos (Tanrı), Thea (Hayretle bakılan şey), Theome (Hayretle bakmak ve temaşa etmek), Theatron (Mekân yer), Thestai (Görmek)…

Etimolojik sıralamada görüldüğü gibi tiyatro kelimesi olağanüstülükle karışık, hayat verici, olayları, durumları temaşa (seyretmek) anlamına geliyor. Tiyatro antik Grek’ten bu yana gelişerek kendi içinde –aralarında devrimci tiyatronun da bulunduğu- birçok dal üretmiştir.

Devrimci tiyatro, XX. yüzyılın başlarında uluslararası işçi hareketi ve sosyalist hareketlerin yükselişine bağlı olarak yaygınlık kazandıysa da, sonra işçi hareketlerinin düşüşüne bağlı olarak da ortadan kaldırılmıştır.

Devrimci tiyatronun politik nitelikli öğretici/ önerici gücü, onu proletarya/ ve elbette ezilenler için propagandif öğelerle biçimlendirir. Hedef kitlesi belli olan devrimci tiyatronun amacı, siyasal bilinç aktarmaktır.

Devrimci tiyatroda temel ilke, tüm sanatsal araçların devrimin hizmetine sunulması; sınıf savaşı düşüncesinin vurgulanması/ ve geliştirilmesidir.

Doğası gereği didaktik ve duyguları kışkırtan özellikleriyle, “devrimci özne”leri, potansiyel devrimcileri bilinçlendirmenin bir yoludur.

  1. Brecht’in ifadesiyle, “Öğrenme ve eğlenmeden alınan haz sınıfsaldır”. Althusser’e dayanarak da “ideolojiktir” diye eklenebilir.

Evet, hem sınıfsal hem de ideolojiktir!

Oysa burjuva sanatının en belirgin yanı, sanatı toplumsal gelişmelerden, siyasetten ayrı tutmak, sadece “estetik” bir metaya dönüştürmek istemesidir. Doğal olarak burjuvazi tiyatroya da bu gözle bakacaktır.

“Ya biz nasıl mı bakacağız?” Elbette onlar gibi değil!

Devrimci Tiyatroyu ele alırken, öncelikli sorunumuz, halkın kültürel gelişimi ve eğitimi açısından, devrimci mücadele açısından tiyatroyu nereye oturtacağımızdır. Buna devrimcilerin açık bir cevabı olmalıdır. Çünkü tiyatro, hemen tüm sanatlar gibi, halkın kültürel eğitimi ve devrimci mücadele açısından bir araçtır ve bugün biz ne yazık ki ondan yeterince yararlanamıyoruz. Hatta “yetersiz” diye ifade etmek bile mevcut durumu anlatmaz.

Tiyatroya yalnızca eğlendirici bir sanat olarak bakmak ve halktan, onun gerçeklerinden uzak biçimsel arayışlara yönelmek onu burjuvazinin çıkarlarıyla buluşturacaktır. Tabii ki tiyatroda eğlendirici bir yan olabilir. Ancak bu da toplumsal gelişime hizmet eden bir tarzda biçimlendirilmelidir.

Tiyatronun düşündürücü ve dönüştürücü bir işlevi olmalıdır. Tüm bunları başarmak öncelikle tiyatro oyuncularının bu noktadan hareket etmesiyle, bu bakış açısını kazanmasıyla mümkün olacaktır. Dünyadaki toplumsal kurtuluş savaşlarını ve dünyadaki devrimci sanatların gelişimini incelerken birçok kez tiyatronun halkın mücadelesinde nasıl bir araç olarak kullanıldığını görmüşüzdür. Gördüğümüz örnekler, tabii esas olarak sokak tiyatrosu, çadır tiyatrosu diye nitelenen türdür.

Tiyatro kendi doğası gereği öncelikle sadece görsel ya da sadece işitsel değildir. Bunların her ikisini de kendi içinde barındırır. Bunları birbiriyle bütünleştirerek estetik bir hareketlilik kazandırır. Bu özelliği doğru ve etkili kullanıldığında halka gerçekleri anlatmada, etkilemede vazgeçilmez bir araç hâline gelecektir. Gerçekten de tiyatro işlevli bir sanat türüdür. Mesela Tolstoy onu şöyle tanımlar: “Tiyatro ne kansız, ne cansız, ne yüreksiz, ne de sadece kendi için yapılan bir sanat değildir. Tiyatro; geleceğin haberciliğini yapabileceğimiz, düşüncelerimizi açıklayıp içimizi dökebileceğimiz, insanları yargılayıp sarsabileceğimiz bir tartışma alanıdır.”

Tiyatro tarihsel olarak çok eskiye dayanır. İnsanlığın kendi yaşadıklarını anlatmada kullandığı araçlar arasına girmiştir. Bunun zamanla muhtevası genişlemiş, sadece yaşananların anlatılmasından çıkılıp, düşlenenler, kurgular, ya da başka herhangi bir kesit anlatılmaya başlanmıştır. Doğal olarak zamanla estetik bir içerik de kazanmış ve ilk sanatlardan birisi olmuştur. Esas olarak taklit yoluyla anlatmaya çalışma güdüsü tiyatroya yön vermiş ve gelişimi çağlar boyu sürerek günümüze kadar ulaşmıştır.

DEVRİMCİ TİYATRO TARİHİ(NDEN)

Dünya tarihinde politik olmayan bir an, tiyatro tarihinde politik amaçlara hizmet etmemiş tek bir eser dahi yoktur…

Ancak her alanda olduğu gibi, tiyatronun tarihinin de belirleyici anları var. Özellikle politik tiyatronun izini geçmişe doğru süreceksek bu işe belki de Fransız Devrimi’nden başlamak gerekebilir. 1848 devrimi ve sonrasında Avrupa’da başlayan girişimler ya da Birinci Paylaşım Savaşı’nın entelektüeller üzerindeki etkileri, aslında ilerici ve devrimci politik tiyatronun tarihinde de belirleyici anlardır.

Ama tarihsel bir dönemeç var ki, geçmişin bütün tiyatro deneyimi burada kristalleşir ve farklı bir düzeye geçer artık. Bu, Ekim Devrimi’dir. Devrim sonrasındaki tiyatro önceden atılmış bütün adımların birikimine yaslanır ve onların ötesine geçer. Üstelik Sovyet tiyatro hareketinin devrimin gücünü arkasına alarak yaptığı yenilikler, uluslararası alanda da çok yaygın ve derin bir etki yaratmıştır.

Devrimden sonra Bolşeviklerin saflarına Mayakovski, Tretyakov, Meyerhold ve Eisenstein gibi sanatçılar katıldı ve devrimin sanatının da devrimci olması için çaba sarf ettiler. Ekim Devrimi bu sanatçılara yeni görevler dayatıyordu: Yeni toplumun inşasında insanlar eğitilmeli, devrim bütün hızıyla sürdürülerek sosyalizm güçlendirilmeliydi. Mevcut propaganda araçlarıyla, yalnızca dergiler ve kitaplar basılarak bunun yapılamayacağı besbelli olduğu için Sovyetler Birliği tiyatroya ve diğer sanatlara yöneldi. Parti bir ajitasyon ve propaganda departmanı kurarak, devrimin ihtiyaç duyduğu araçları bulmaya çalıştı ve devrime yakın olan tiyatrocular bu süreçte etkin rol oynadılar.

Sovyetler Birliği öncesi tiyatrolar sadece bu halk tiyatrolarından ibaret değildi elbette. Moskova ve St. Petersburg gibi büyük şehirlerde Stanislavski, Çehov ve Meyerhold gibi yazar ve yönetmenler farklı tiyatro denemeleri yapıyorlardı. Avrupa’da I. Paylaşım Savaşı’yla birlikte gelişmeye başlayan “Avangard Sanat” denemeleri de devrim sonrasını etkileyecekti.

Stanislavski ve Meyerhold gibi tiyatro insanlarının devrim öncesinde şekillendirmeye başladıkları teoriler, Ekim Devrimi’yle birlikte devrimci bir yaklaşımla ele alınarak Sovyetler Birliği’ni 1920’den sonraki politik tiyatronun öncü üssü hâline getirdi. Avangard sanat Sovyetler Birliğinde devrimci bir içerik kazandı.

Söz konusu tabloda devrimci dramaturji uygulayan tiyatro eylemi, 1920-1930 kesitinde Almanya’da ve Rusya’da etkinlik kazanan işçi tiyatroları ile uyarma ve propaganda tiyatroları, dar anlamda, Devrimci Tiyatro ile eşanlamlı kullanılan tiyatro biçimleri olmuştur.

İkinci Paylaşım Savaşı’ndan önce devrimci ilerici politik tiyatronun gelişiminde Sovyetler Birliği’nden sonraki en önemli odak elbette ki Almanya’dır.

1933 yılında faşistler iktidara gelinceye kadar Almanya halk örgütlülüğünün gücü açısından dünyanın sayılı ülkelerinden biriydi. Almanya’da sosyalizmin XIX. yüzyılın son çeyreğinde başlayan yükselişi Birinci Paylaşım Savaşı’ndan hemen sonra bir devrimci kalkışmaya yol açmış ve Alman Komünist Partisi bütün yanlış politikalarına rağmen 1920’ler boyunca kitleselliğini arttırmıştı. Bu durum elbette ki ülkedeki politik sanatın seyrini de etkiledi, Erwin Piscator, Bertolt Brecht, Kurt Weill ve John Heartfield gibi sanatçılar hep Komünist Partisi’nin ve Sovyetler Birliği’nin ideolojik hegemonyasının etkisiyle ortaya çıktılar.

Rusya’daki proletkült hareketiyse, proletkült tiyatrolarının, proleter devrimci işçi tiyatro hareketinin yaygınlık kazanmasına yol açmıştır.

Bu dönemde, Rusya’da toplumsal siyasal devrime koşut, “tiyatro devrimi” çok önemli bir tiyatro hareketi olarak yer almış; tiyatroyu devrimsel dönüşümlere uğratma yönünde yenilikçi tiyatro uygulamalarına sahip olmuştur.

Almanya’da, Piscator’un politik tiyatrosu da devrimci tiyatro kapsamı içinde görülmelidir. İlerici dışavurumcu hareketle birlikte Brecht’in epik tiyatrosu üstünde geniş etkisi olmuştur…

Yukarıda da belirttiğim gibi, 1930’larda ABD’de işçi sınıfı hareketine bağlı ‘The League op Workers Theaters’, bu ülkedeki Devrimci Tiyatro hareketinin en yetkin örneği olmuştur.

Çin Halk Cumhuriyeti’nde ise, özellikle Kültür Devrimi sırasında kamusal gücün ve komünal eylemin anlatımı olarak devrimci model tiyatro yapıtları, köktenci uyarma ve propaganda oyunları olmuştur.

1970’lerde öğrenci hareketlerine bağlı olarak ABD, Almanya, Latin Amerika ve Fransa’da sokak tiyatrosu ve gerilla tiyatrosu etkinlikleri de bir çeşit Devrimci Tiyatro etkinlikleri olarak görülebilir.

Devrimci Tiyatro, XX. yüzyılın başlarında uluslar arası işçi hareketine ve sosyalist devrimci harekete bağlı olarak yaygınlık kazandıktan sonra, işçi hareketi pratiğine bağlı olarak ortadan kalkmasa da, geri çekilmiştir!

Ancak XXI. yüzyılın başındaki mevcut hâl, devrimci-politik tiyatro geleneğinin yeniden tarihin sahnesi çıkacağı/ başrol oynayacağı koşulları biçimlendirirken; şimdilerde Erwin Friedrich Maximilian Piscator ile politik; Bertolt Brecht ile diyalektik ve epik; Augusto Boal ile ise ezilenlerin tiyatrosunu anımsamakta büyük yarar var.

PİSCATOR VE POLİTİK TİYATRO

Siz bakmayın; “Piscator tiyatrosu dışarıya yenik düşmüştür. Onun tiyatrosu artık yaşadığı çağda geçerliliğini yitirmiştir. Ütopyaların yıkılması ve sistem karşıtı hareketlerin faşizmin duygusal kışkırtıcı ya da sert politikalarına yenik düşmeleri de bu sebeptendir,”[10] diyenlerin zırvalarına…

Erwin Friedrich Maximilian Piscator, tiyatroya, sınıfsız bir toplum gerçekleşinceye kadar savaşmak zorunda olduğuna inanarak başladı.

Ona göre tiyatro, bütün sanatlardan daha çok seyirciye politika anlayışı aşılardı.

Tiyatronun konusu politikaydı, içinde bulunduğu zamandı. Onun amacı, tiyatroyu propaganda aracı olarak kullanmak, proletaryaya politikayı aşılamak ve tiyatroyu proletarya için yapılan savaşta göze çarpan önemli bir etken yapmaktı. Yani “politik”ti…

Politik tiyatro için yeni yönetim düzeni gerekliydi ve daha önce de oynanacak yeni oyunlar… Dünya edebiyatının eldeki oyunları Piscator’a yetmiyordu. Aynı düşüncede olan ve proletaryadan yana olan genç yazarları kendine bağladı. Onun için tiyatro çalışması kolektif bir çalışmaydı. Politika konularının tümü, enflasyon, militarizm, Yahudi düşmanlığı, işçilerin durumu, adalet, devrim… onun tiyatrosuna içkindi…

Piscator tiyatroyu politikleştirdi. Aynı zamanda, politikayı tiyatrolaştırdı. Piscator, proletarya savaşını ortaya koymadı. Hem sahnede hem seyirci kitlesi arasında proletarya savaşı zaten vardı. Onun için tiyatronun kendisi tümüyle politik bir olaydı.

Piscator, hiç çekinmeden, sahne tekniğinin izin verdiği bütün öğeleri kullandı.

Oyunlarının malzemesini zamanın olaylarından topladı; gazetelerden, politikacıların konuşmalarından, işçilerin sokak gösterilerinden…

Başvurduğu öğelerden biri de filmdi. Filmi sahne dekoru olarak da kullanıldı. Sahnede devrim hakkında konuşulurken, arka planda devrim ayaklanmaları gösterildi. Film, çelişme olarak da kullanıldı. Sahnede diplomatlar içki içerek konuşurlarken, arka planda perdede gaddarca savaş sahneleri gösterildi.

Film, geleceği önceden bildirmek için de kullanıldı. Sahnede Çar ailesi daha yaşarken, arka planda perdede kurşuna dizildiler.

Piscator’a, filmin yabancı bir öğe, epik olduğunu öne sürerek çattılar. Ama Piscator için film estetik değil, propagandif bir öğeydi. Onun için şu vardı: seyircileri çekip koparmak, onları olayların içine sokmak…

Klasiklere de el attı çekinmeden. Onlardan yalnızca devrimci olanları sahneye koydu.

O oyunları aktüelleştirdi. Metinleri değiştirdi.

Faşistler bu davranışın klasikleri değerinden düşürebileceğini göze alarak huysuzlandılar. Çetin tartışmalar ortaya çıktı. Ama Piscator yolundan dönmedi. Brecht’in daha sonraları söylediği gibi “kişi klasikleri değiştirebilir, eğer yapabilirse”.

Piscator bunu başarıyordu.

Eğer seyirci, seçilen seyirci kitlesi değilse, politik tiyatro etkisiz kalır. Piscator’un seyircisi işçilerdi. İşçileri tiyatroya çekmeyi denedi. Yönetme gücü, fabrika ve kenar mahallelerdeki ucuz oyun gösterileri, onu başarıya ulaştırdı; işçiler geldi. Tiyatronun bir lüks ve yalnız burjuvazi için bir yer değil, kendi problemlerinin ortaya koyulduğu bir ortam olduğunu kavradılar.

Almanya’da gittikçe daha da güçlenen faşizm, onun tiyatro çalışmasını durdurdu. Ancak geçici bir duraklamaydı bu. Devamı 30 yıl sonraydı. Uzun yıllar sonra yaşlı ama dipdiri döndüğü Almanya’da Piscator, yeni bir politik tiyatro kurmayı başardı.

Piscator’un hayatı yazıldığı zaman, yüzyılımızın Alman politik tiyatrosu kendiliğinden ortaya çıkar.

“Tiyatroyu politikaya yöneltme onuru özellikle Piscator’undur. Bu yöneltme olmaksızın, benim tiyatrom düşünülemezdi,” demişti Bertolt Brecht.

Piscator’un politik tiyatrosunu biçimlendiren ilkeler, tiyatronun siyasal bir görev üstlenmesiyle başlar ve Marksist felsefenin tarihsel maddecilik ilkesine dayanarak, tiyatronun sınıf mücadelesine bir silah olarak hizmet etmesini, seyirciyi koşullandırmaların etkisinden kurtararak, yaşamın gerçeklerini doğru bir biçimde algılamasını sağlamayı öngörür.

Ayrıca, tiyatro, siyasal bir görüşü savunan, ortaya koyan bir araç olduğuna göre, konusunu da güncel olaylardan almalı ve seyircisine gerçek belgeler sunmalıdır. Bu ilkeler uygulamada filmle, fotoğraflarla, istatistiklerle, belgelerle olayların akışının sık sık kesildiği bir sunuş tarzı gerektirdi. Böylece, Piscator’un deneyleri birbirini açımlayarak gelişti. Oyunun temposunu hızlandıran, zaman ve mekân sınırlarını genişleten film, projeksiyon, hoparlör gibi anlatım araçlarının kullanılması, eş zamanlı (simultane) sahneler yapılması, döner sahneden, yürüyen bantlardan yararlanılması, sahne mekanizmasının önemini alabildiğine arttırdı. Durmadan geliştirilen, denenen sahne düzenlemeleri, teknik yenilikler ve hareket sanki bu tiyatronun simgesi olmuştu.

Sonuç olarak denebilir ki; politik çalışmaların ve politik gerilimlerin yoğun olduğu bir dönemde ve yerde uğraş veren Piscator’un çalışmaları ve ortaya attığı “Politik Tiyatro” kavramı, tiyatronun politikleşme sürecinde güncel etkinliğini arttırma yolunda en önemli çabalardır.

John Willet’in deyişiyle, “Eğer politik bir sanata sahip olacaksak, bu en azından Piscator’un ortaya koymuş olduğu sorunlarla yüz yüze gelebilecek kadar güçlü ve olgun bir sanat olmalıdır.”

BRECHT VE EPİK TİYATRO

Devrimci-politik tiyatrodan söz edince, “Brecht’çi misiniz?” soruyla karşılaşırsınız ki, bu da diyalektik, epik tiyatrosu ile Bertolt Brecht’in konunun nasıl da merkezinde olduğunu ortaya koyar…

Gerçekten de Brecht, bir kuram hâline getirdiği Epik Tiyatro ile tiyatroya köklü bir müdahalede bulunmuştur.

Brecht diyalektik-materyalizme inanmış bir sanatçı olarak çalışmalarını, eserlerini sürekli geliştirerek ve değiştirerek yürüttü. Aynı şekilde toplumu değiştiren-dönüştüren bir estetik için uğraş verdi. Ona göre sanat eseri toplumu değiştirmiyorsa pek bir işe yaramıyordu.

‘Üç Kuruşluk Opera’ başlıklı oyunuyla, çürümüş kapitalist topluma ve insanlar arası ilişkilere ciddi eleştiri getiren Brecht, geliştirdiği Epik Tiyatro yönteminde var olan illüzyon (yanılsama) yaratma yerine 4. duvarı kaldırarak izleyicinin hikâyeye eleştirel bakması yeniliğini getirdi. Böylelikle izleyici aklıyla etkin duruma geçecekti.

Epik tiyatronun eleştiri ve çözüm önerisi, çağdaş tiyatro geleneğinde önemli bir yeri olan yabancılaştırma teknik ve efektleri aracılığı ile aktarılır.

Epik müzikte notalar bir duygu sarhoşluğu yaratmaktan çok aklı öne çıkartıp metni ve oyunu yargılayan bir yabancılaştırma unsurudur.

Klasik tiyatronun tersine epik ışıklama size sıcak, yatıştırıcı ve dizginleyici bir atmosferden ziyade her an dikkatinizi ayakta tutacak ve izlediğinizin bir oyun olduğunu sürekli hatırlatacak “soğutulmuş” bir dünya sunacaktır.

Epik oyun ve biçim, aldatma ve illüzyon değil seyirciye yapılan açık bir hesaplaşma çağrısı üzerinden yürütür yolculuğunu.

Brecht ve devrimci politik tiyatronun kurucuları, yaşamın değiştirilebilir olduğunu ve sanatın bunu mutlaka göstermesi gerektiğini ısrarla vurgulamışlardır. Zira daha önceki sınıflı toplumlarda olduğu gibi, burjuva sanat ve edebiyatı da, verili toplumsal koşulları değişmez bir mutlaklık içinde sunmuş ve derin sınıfsal çelişkilerle karakterize olan kapitalist sistemi onaylamıştır. Sanatın bu şekilde, burjuva sınıf çıkarlarının arabasına koşulması; “sanat için sanat”, “saf sanat” ve “sanata politika karıştırmamak gerekir” söylemiyle örtülür. Oysa kendinden menkul, mutlak, sınıflar ve çıkarlar üstü bir sanat yoktur.

Geçmişten günümüze, en anıtsalından en mahremine kadar bütün sanat eserlerinin konusu insanların yaşamlarıdır. O insanlar ki, günümüzde derin sınıfsal çelişki ve çatışmaların egemen olduğu kapitalist bir toplumda yaşamaktalar. Dolayısıyla sanatın muhtevasını belirleyen de bu toplumsal çelişkilerdir. Böyle bir toplumda, sınıflar üstü, sınıfların çıkarlarıyla damgalanmayan bir sanatın olması mümkün değildir. Bundan ötürüdür ki, Brecht, “Sanat için tarafsızlık, yalnızca egemen taraftan yana olmak anlamını taşıyacaktır,”[11] der.

Kapitalist toplumda “tarafsız sanat”tan söz edilemez. Tersine, sosyal yaşamda bir ihtiyaç hâline gelen, günlük hayatın bir parçası olan ve bundan ötürü de kitleleri doğrudan kavrayan sanat, kitle iletişim araçları aracılığıyla da, geçmişe nazaran çok daha fazla, burjuvazi tarafından vurucu bir ideolojik silaha dönüştürülmüş bulunuyor. Sanatın tümüyle sömürülen kitlelerin çıkarına ve toplumsal gelişmeye hasredilmesi, ancak bir proleter devrimle mümkün olacaktır. Brecht’in de dikkat çektiği gibi, o zaman sanat, sadece toplumsal gelişmeye hizmet sunmakla kalmayacak, beraberinde bütün eğlencelerin en büyüğü de olacaktır. Brecht, böyle bir dünya kurulması için sanatı proletaryanın mücadelesinin hizmetine koşma amacıyla çalıştı ve geride büyük bir miras bıraktı. Üzerinde yaşadığımız topraklarda “işçi tiyatrosu” geleneğini yeniden yeşertip geliştirmeye çalışan bilinçli işçilerin, Brecht’in bu büyük mirasından öğrenecekleri çok şey vardır.

1927’de ‘Epik Tiyatronun Zorlukları’ başlıklı makalesinde Brecht, epik tiyatronun farkını şöyle tanımlıyordu: “Epik tiyatro ilişkisini birkaç alımlı söz kümesi ile ifade edemeyiz. Epik tiyatro kavramı ayrıntıları, oyuncunun oyununu, sahne tekniğini, dramaturgiyi, sahne müziğini, film kullanılışını kapsamalıdır. Epik Tiyatronun asal [temel] konusu seyircinin duygularından çok aklına yönelmesidir. Seyirci bir yaşantıyı paylaşmak yerine, olaylarla karşı karşıya gelir. Gene de bu tiyatronun duyguyu yadsıması yanlıştır.”[12]

Tiyatronun genel olarak egemen sınıfların bir eğlence yeri olarak kaldığını belirten Brecht’e göre, o dünyanın değiştirilmesi için bir araca dönüştürülmelidir

Nasıl bir tiyatro yapılması gerektiğinin cevabını vermeden önce, nasıl bir dünyada yaşandığının yanıtını “Üretimdeki artışlar yoksulluğun daha da artmasına neden oluyor; doğanın sömürülmesinden yalnızca belli bir azınlık, insanları sömürme yoluyla kazançlı çıkıyor. Herkesin ilerlemesi olabilecek şey, azınlığın ayrıcalığına dönüşüyor ve üretimin gittikçe daha büyük bir bölümü, dev savaşlar için yıkım araçları yaratmak hedefine yöneltiliyor,” diye veren Brecht, böylece devrimci politik tiyatronun üstlenmesi gereken misyonu da ortaya koymuş oluyordu: Kapitalist sistemin değiştirilmesi!

Brecht’e göre, tiyatro, gerçeğe ilişkin etkili betimlemeler yaratabilmek ve yaratma hakkına sahip olabilmek için kendini gerçeğe adamalıdır. Brecht tiyatronun neyi sahneye taşıması gerektiği üzerinde duruyordu: “Bizim gereksindiğimiz tiyatro, belli olayların gerçekleştiği ve insan ilişkilerinden oluşma, belli tarihsel bir alanın izin verdiği duyguları, bakış açılarını ve itkilerini sunmakla yetinmeyip, alanın değişime uğratılmasında rol oynayan düşüncelerle duyuları kullanan ve üreten tiyatrodur.”

Varlığını gerçeğe ve kapitalist sistemin değişmesine adayan bu tiyatro, “Daha çok ağır yaşam koşulları içerisinde yaşayanlardan oluşan geniş kitlelere kapılarını ardına kadar açık tutar. Amaçlanan, bu kitlelerin tiyatroda kendi büyük sorunları ile yararlı bir tartışma ortamına girmelerini sağlamaktır.”

1932’de Ana oyunu sahnelenirken Brecht şöyle yazıyordu: “Bu gösterimin amacı izleyiciye politik kavganın belli biçimlerini öğretmekti.” Gerek Piscator gerekse Brecht, tiyatroyu bir mücadele kürsüsü hâline getirdikleri ve işçi kitlelerinin eğitilmesinin hizmetine sundukları için, burjuva yorumcuların saldırılarına maruz kalmışlardır.

Burjuva yorumcuların saldırılarının sanatsal güdülerden ziyade, devrim mücadelesinin sahneye taşınmış olmasından ileri geldiğini bilen Brecht açısından önemli olan işçilerin, ezilenlerin tutumlarıydı.

“Tiyatro, insanlar arasında geçen, aktarılmış ya da kurgu ürünü olaylara ilişkin canlı betimlemelerin eğlendirme amacıyla oluşturulmasıdır,” diyen Brecht’e göre, tiyatro hem eğlendirici hem de öğretici olmalıydı. Ona göre öğrenme ve eğlenme diyalektik bir bütündü. Tiyatro kurumunun en genel işlevi eğlendirmektir ve bu soylu bir işlevdir tiyatro için. Brecht açısından, “seslendiği kitlenin bilgi ve deneyimlerine hiçbir şey katmayan sanatın değeri sıfırdır.”

Politik öğreti meselesinin sanata bulaştırılmaması gerektiğini söyleyenlere şöyle diyordu: “Sanatla öğrenmenin birbirlerinden ayrılabilir şeyler olduğuna inanmıyorum.”[13]

“Gerçeklik değişiyor; onu yansıtabilmek için yansıtma biçimleri de değişmeli,” diyen Brecht’in gerçekçilik önerisine gelince o da şöyledir:

“Gerçekçiliği varolan belirli eserlerden çekip çıkarmaya çalışmamalıyız; insanlığa gerçekçiliği kendilerinin hâkim olabileceği bir biçim içinde vermek için eski yeni, denenmiş denenmemiş ve isterse sanat dışı bir alandan elde edilmiş olsun, her türlü aracı kullanmalıyız… Bizim gerçekçilik kavramımız geniş ve siyasi olmalıdır, tüm göreneklere egemen olmalıdır.”

Bunların yanında devrimci tiyatronun öncülerine ve Brecht’e göre, sahne ile seyirci arasına bir duvar örülmesi ve ona tiyatroda olduğunun unutturulması, seyirciyi tümüyle pasif bir konuma itecektir. Pasif konuma itilen seyirci olayların gelişimine ortak olamadığı için, olayların ve düşüncelerin kendisinden ziyade karaktere yönelecek, onunla özdeşleşerek onun duygularını yaşamaya başlayacak, oyun bittiğinde ise bir arınma (katharsis), bir rahatlama yaşayarak salondan ayrılacaktır.

Oysa seyirciyi duygusal ve psikolojik bir rahatlamaya itmekten ziyade, düşünmeye itmek gereklidir. Brecht’e göre seyirci transa geçerek sahnede gösterilene kendini kaptırmamalı, olayları yargılamalı ve salondan düşüncelerle ayrılmalıdır. Epik tiyatronun amacı, “bir neden olmadıkça düşünmeyen” kitleleri olaylar karşısında tavır almaya itmek ve düşünmeye sevk etmektir. Bunun sağlanabilmesi içinse, seyirciyi pasif konuma iten duvar yıkılmalı, sahne ile salon arasındaki uçurum ortadan kaldırılmalıdır.

BOAL VE EZİLENLERİN TİYATROSU

“Tiyatro eylemi, zorunlu olarak politiktir, çünkü insanların bütün eylemleri politiktir ve tiyatro da bu eylemlerden yalnızca biridir… Tiyatroyu politikadan soyutlamaya çalışanlar, bizi temel bir yanlışa sürüklemek istiyorlar ki, bu da politik bir tutumdur,”[14] diyen Augusto Boal[15] ezilenlerin tiyatrosu konusunda anımsanan ilk isimdir…

1960’lar boyunca farklı biçimler almaya başlayan dünyada devrimci tiyatrolar tarihinde bir merhaleye denk düşen ve devrimci tiyatronun ikinci dalgası olarak da anılması mümkün olan ezilenlerin tiyatrosu, silahlı mücadelenin yükseldiği Güney Amerika ve Güneydoğu Asya ülkelerinde boy verdi.

Söz konusu tiyatro yeni-sömürgelerdeki Frantz Fanon, Che Guevara, Paulo Freire, Amilcar Cabral, Kwame Nkrumah gibi aydınların teorisi ve pratiğini arkasına almıştı…

Yeni-sömürgeciliğin iktisadi sonuçlarına itirazda somutlanan; sömürgeciliğin psikolojik etkilerine, kitleleri edilgenleştirmesine ve yabancılaştırması itiraz eden ezilenlerin tiyatrosu; zihni ve bedeni sömürgeleştirilmiş, beyaz maskeler ardına saklanan ezilenlerin nasıl özgürleştirileceğine yanıtlar aramıştı.

Brezilya hem Güney Amerika’daki yeni-sömürgeci dönüşümü özetleyen tarihiyle, hem de Ezilenlerin Tiyatrosu yönteminin yaratıcıları olan Augusto Boal ve Paulo Freire’nin anavatanı oluşu nedeniyle dikkate değerdir.

Brezilyalı tiyatrocu Augusto Boal’in değişimi 1959 yılındaki Küba devrimiyle ve Brezilya toplumundaki huzursuzlukların artmasıyla hızlandı. Brezilya Komünist Partisi aydınlar arasında giderek popülerleşiyor, sanatçıların sanatlarına yönelik sorgulamaları artıyorken; “Tartışmalarımız estetik değil, daha ziyade politik tartışmalara dönüşmeye başladı. Üzerinde en çok durulan konu şuydu: Tiyatromuz kime seslenmeliydi? … İşçi sınıfından olan karakterleri temsil edip, onları orta sınıfın ve zenginlerin masasına akşam yemeği mezesi olarak sunmanın manası neydi? Seyircilerimizin halktan olmasını arzuluyorduk… Bu gizemli ve çok sevilen ‘halkın’ hizmetinde olmak istiyorduk… ama biz halk değildik,” diye ifade ediyordu durumu Boal…

Halk olmak… 1960’lar boyunca halk olmak Augusto Boal’in en önemli kaygısı hâline geldi. İlk devrimci oyunlarını 1960’ların ilk yıllarında sahnelemeye başladı. Halkla kurduğu bağlarını güçlendirmek için Brezilya’nın köylerini dolaştı. Zaten o dönem bütün solcu entelektüeller halk olmak istiyorlardı. Örneğin bir rahip olan eğitmen Paulo Freire de Brezilya köylüleriyle ilk çalışmalarını gerçekleştirmeye başlamıştı. Freire yukarıda bahsettiğim ve solcu rahipler tarafından kurulan Halkçı Eylem örgütün bir üyesiydi. Boal rahip Freire ve onun eğitim yöntemiyle tanışmış ve çok etkilenmişti.

Boal buradan şu sonucu çıkarıyordu: “Tiyatrocu insanlara yoksulluğu, sömürüyü ve emperyalizmi anlatmak için çok uygun olduğunu düşündüğü bazı semboller ya da olay örgüleri keşfedebilir ancak bunların halkta hiçbir karşılığı olmayabilir. Halk zengin deneyimiyle bambaşka ve daha etkili semboller geliştirmiş olabilir; sanatçı onlara karışıp bu sembolleri öğrenmediği, olay örgülerini halkın yaşadıklarından çıkarak geliştirmediği sürece, sanatın halklaştırılması, halk için yapılması mümkün olmaz.”

Tiyatro anlayışını konusunda şöyle diyordu Boal,

“Ezilenlerin poetikasını anlamak için onun asıl amacı akılda tutulmalıdır: İnsanları -yani ‘seyirciyi’, tiyatro fenomeninin pasif varlıklarını- özne, oyuncu, dramatik eylemin dönüştürücüleri hâline getirmek. Umuyorum ki farklılıklar nettir. Aristoteles seyircinin iktidarı dramatik karaktere devrettiği ve böylece dramatik karakterin seyirci yerine eyleyip düşünebildiği bir poetika önerdi. Brecht’in poetikası seyircinin iktidarı kendi yerine eyleyen karaktere devretmesi ama düşünme hakkını kendine saklaması, bunu da çoğunlukla karakterle ters düşerek yapmasını önerir. Ama ezilenlerin poetikası eyleme odaklanır: İzleyici kendi yerine eylesin ya da düşünsün diye karaktere ya da oyuncuya hiçbir iktidar devretmez; tam tersine kendisi baş oyuncu olur, dramatik eylemi dönüştürür, sonuçlar dener, değişim planlarını tartışır -kısacası kendisini gerçek eylem için eğitir. Bu durumda belki tiyatro kendinde devrimci değildir ama devrim için bir provadır. Özgür seyirci, tüm bir insan olarak eyleme başlar. Eylemin kurgusal olması bir şeyi değiştirmez; önemli olan bunun bir eylem olmasıdır!”

Yine bir başka yerde de şunları ekliyordu:

“İnanıyorum ki bütün gerçek devrimci tiyatro grupları tiyatronun üretim araçlarını halka devretmelidir, ki halk da bunları kullanabilsin. Tiyatro bir silahtır ve bu silahı kullanması gereken halktır.”

Bu düşüncelerle birlikte Augusto Boal ünlü “Forum Tiyatrosu” tekniğini geliştirdi. Forum tiyatrosu, oyuncuların aksiyonu bir yere kadar getirdikleri, tam kilit noktada oynamayı bırakarak seyirciye “siz olsanız nasıl çözerdiniz” diye sordukları bir tiyatro biçimiydi.

Seyirciler daha sonra söz alarak sahneye çıkıyorlar ve oyuncu olarak sahnedeki sorunu çözmeye çalışıyorlardı. Tabii ki de bu durumun düzen içerisinde çözülemeyeceği bilincine sahip olan oyuncular, bu türden fikirler süren seyirciler karşısında işi çıkmaza getirerek, nihayetinde bütün çözüm yollarının tüketildiği, çözümün düzen içerisinde mümkün olmadığı bir noktaya ulaşıyorlardı seyirciyle birlikte.

Tiyatronun bir bilinç yükseltme aracı olarak daha da mükemmelleştirilmesi, bir silah olarak daha da sivriltilmesi Piscator’dan bu yana bütün politik tiyatro teorisyenlerinin temel sorunu olmuştu. Ve aslında Brecht de dahil hepsi oyuncu-seyirci ayrımını ortadan kaldırmak için yöntemler geliştirmeye de çalışmıştı.

Boal’in “ezilenlerin tiyatrosu” sistemi ve bu sistemin “forum tiyatrosu”, elbette devrimci sanatçılar tarafından işlevselleştirilip kullanılabilir.

TÜRK(İYE) TİYATRO TARİHİNDEN NOTLAR

Osmanlı Devleti’nde André Antoine’ın kurduğu konservatuvara Darülbedayi adı kondu. Darülbedayi güzel, mükemmel ve yeni şeylerin evi anlamına geliyordu.

Bugünün İstanbul Şehir Tiyatroları 1914 yılında Darülbedayi adıyla doğmuştu

1934’te Şehir Tiyatrosu adını alan, yıllar içinde İstanbul kentinin çeşitli semtlerinde yerleşik sahnelerinin kurulmasından sonra da İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları olarak anılan günümüzdeki dev sanat kurumu, tam 100 yıl önce 1914’ün aydınlık insanlarınca Darülbedayi (Güzellikler Evi) olarak tasarlanmıştı.

Darülbedayi’nin açılış töreni 13 Ocak 1915’te yapılmıştı…

Darülbedayi’nin tam da 100 yıl önce, 1914 yazında “düşünce”den “girişim” aşamasına geçtiği süreçten bir kaç nokta anımsatmak yararlı olacaktır.

1908’de II. Meşrutiyet’le oluşan coşkulu ortam tiyatro alanında da görülmekteydi. Ulusal bir tiyatro kurma düşüncesi o yıllarda oluşmuştur. Darülbedayi bu tür bir yaklaşımın ürünüdür. Zamanın İstanbul belediye başkanı (modern cerrahinin öncülerinden) Cemil (Topuzlu) Paşa bir konservatuvar kurulması düşüncesini ortaya atmış, Avrupa’da “gerçekçi akım”ın tiyatrodaki ilk büyük yönetmenlerinden Andre Antoine 17 Haziran 1914 tarihli mektupla Fransa’dan İstanbul’a çağrılmıştır.

29 Haziran 1914’te İstanbul’a gelen Antoine’ın 28 Temmuz 1914’te bir Fransız arkadaşına yazdığı mektupta şu sözler yer alıyordu:

“… Benden bizim Comedie Française örneğinde bir ulusal tiyatro ile bir konservatuvar istiyorlar. Tabii ne oyuncuları, ne öğretmenleri, ne öğrencileri, ne dekorcuları, ne tiyatroları var. Bütün bunları ekimin birinde hazır edecek şekilde çalışıyorum. (…) bana eski İstanbul’un göbeğinde büyük bir Türk konağı verdiler, şimdi bu binanın içinde geniş odalar, öğrenciler için küçük bir tiyatro salonu yapıldı.”[16]

Ne ki, I. Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla, “kuruluş” o yıl gerçekleşemedi. Osmanlı İmparatorluğu ile Fransa’nın savaşta karşı saflarda yer almasıyla da Antoine çalışmalarını noktalayamadan ülkesine döndü. İstanbul Belediyesi’nden, 4 Ağustos 1914 tarihinde gazetelere gönderilen ilanla, Darülbedayi’nin açılışının daha sonraki bir tarihe dek ertelendiği bildiriliyordu.

1914’ün Kasım’ıyla 1915’in Ocak ayı arasındaki dönemde, İstanbul Belediyesi’nce kurulan, üyeleri saygın kültür insanlarından seçilmiş bir yan kurul Darülbedayi için bir yönetmelik hazırladı. Bu yönetmelik “Güzellikler Evi”ne, bir okul olma yanında, profesyonel bir tiyatro kuruluşu olma özelliği de veriyordu.

İlk profesyonel tiyatro temsilini 20 Ocak 1916’da Hüseyin Suat’ın “Çürük Temel” oyunuyla sunmuştu bu kurum…[17]

Bu işin bir yanı; söz konusu bütünsellikte tarih(imiz)e göz atarsak; mesela Dostlar Tiyatrosu’nun kurucusu Genco Erkal 50 küsur yıldır sahnede! Neredeyse tamamı tiyatroya adanmış bir yaşam… İnançlarından, tiyatro sevgi ve saygısından, siyasal ve sanatsal görüşlerinden, devrimci tiyatro anlayışından hiç ödün vermeksizin, düşündüklerini hangi iktidar döneminde olursa olsun sakınmadan söylediği, sanat ve mücadele ile dopdolu geçen bir yarım yüzyıl…

1959’den itibaren Kent Oyuncuları, sonra da Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu…

Sonra da 1963 yılında, Ankara’da (İstanbul’daki ‘Arena Tiyatrosu’nun bir devamı olarak) Asaf Çiğiltepe yönetiminde kurulan AST…

AST, kendi dönemi içinde, ödenekli ve ticari tiyatrolara karşı, ilerici gençlik ve deneme tiyatrolarının niteliksel birikimi olmuştur.

Repertuar tiyatrosuna ve takım oyunculuğuna dayanan, öncü bir sanat tiyatrosu olarak Ankara Sanat Tiyatrosu, çoğunlukla çağdaş dünya klasiklerine (Örneğin, Samuel Beckett, Brendan Behan, Armand Salacrou, Max Frisch, August Strindberg) yer verirken, özellikle bir ‘Brecht – Gorki tiyatrosu’ kimliği kazanmış; bu arada, Türk(iye) tiyatrosuna da büyük önem verdiği gibi, (Örneğin, Nâzım Hikmet, Orhan Kemal, Cahit Atay) yeni oyun yazarları kuşağının yetişmesine de büyük katkı sağlamıştır. (Sermet Çağan, İsmet Küntay, Güner Sümer, Bilgesu Erenus, Vasıf Öngören, Oktay Arayıcı)

AST’da Asaf Çiyiltepe, Güner Sümer, Genco Erkal,Yaman Okay, Rana Cabbar, Ali Uyandıran, Ergin Orbey, Çetin Öner, Rutkay Aziz ve Yılmaz Onay gibi yönetmenlerin yanında, Osman Şengezer ve Yücel Tanyeri gibi sahne tasarımcıları ile Timur Selçuk gibi besteciler yer almışlardır. Ankara Sanat Tiyatrosu’nun ilk yöneticisi Asaf Çiyiltepe, daha sonraki başlıca yöneticileri ise, Sümer ve Aziz’dir.

Çiyiltepe’nin Nazizm’in kapkara bir parodisi olarak sahnelediği Brecht’in ‘Arturo-Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı’…

Sonra Brecht’in ‘Galileo’su, Yaroslav Hasek’in ‘Aslan Asker Şvayk’ı, Maxwell Anderson’un  ‘Yalınayak Sokrates’i, Nâzım Hikmet’in ‘Kerem Gibi’ ve Can Yücel’in ‘Can’ı…

Ve ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’…

1969 yılında Dostlar Tiyatrosu’nda, Gorki, Brecht, Sartre, Peter Weiss, Steinbeck, Havel, Tankred Dorst gibi yabancı yazarların yanısıra, Aziz Nesin, Haldun Taner, Nâzım Hikmet, Can Yücel, Yaşar Kemal, Refik Erduran, Vasıf Öngören, Orhan Asena, Behiç Ak gibi Türk yazarlarının oyunları da sahnelendi…

Güner Sümer’in yönetimi sırasında sanatçıların greve gitmeleri ve görüş ayrılıkları yüzünden, tiyatro bir bunalım dönemi geçirmiş; 1972 yılında da Yılmaz Onay’ın yönettiği ‘Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti’ oyunu nedeniyle, sıkıyönetim tarafından kapatılmış; ‘Ankara Tiyatrosu’ adıyla ve gezici etkinliklerle varlığını sürdürmeye çalışmış, 1974 yılında yeniden Ankara Sanat Tiyatrosu adını almıştır.

Ankara’da dört kez oynanan ‘Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti’ oyunu, beşinci kez Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerine oynanırken, Ankara Sıkıyönetim Kumandanlığı’nın 4 Nisan 1972 tarihli bildirimi ile yasaklandı. Bildirimde şöyle denilmekteydi:

“AST’ın oynadığı oyunlar bugüne kadar tetkik edilmiş, özellikle Nafile Dünya ve Hitler Rejimi sebebiyle kasıtlı ve maksatlı olduğu açıkça belirmiş olduğundan topluluğun faaliyeti sakıncalı mütalaa edilerek süresiz olarak kapatılmıştır.”

-Ankara Sıkıyönetim Kumandanlığı 6134/14267 sayılı ve 4 Nisan 1972 tarihli bildirimi.

Devrimci tiyatro anlayışına ve izleyiciyle bütünleşme çabasına yönelik tiyatroyu sürdüren AST, bu kez Ana oyunu dolayısıyla yine sıkıyönetim tarafından yasaklamaya uğramış, oyuncular mahkemeye verilmiş, tiyatro binası kapatılmıştır. AST, 1960’lar sonrası çağdaş Türk tiyatrosuna kendine özgü damgasını vurmuştur.

TİYATRONUN MEVCUT HÂL(SİZLİĞ)İ VE BASKI(LAR)

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın hazırladığı Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) kanun taslağına kendi sanat kurumlarından gelen tepkiler büyürken; orkestra müdürlükleri ile Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün ardından Devlet Tiyatroları (DT) da düzenlemeye “Hayır” dedi.

Ayrıca ‘Uluslararası Tiyatro Enstitüsü ITI-UNESCO Türkiye Merkezi’ tarafından hazırlanan 27 Mart ‘2014 Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi’, ‘Sanatçılar Girişimi’ tarafından bir skandal olarak nitelendirilip, ‘Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’ Başkanı Üstün Akmen de bildiriyi reddettiklerini açıkladı.

Bildiride, TÜSAK Yasa Tasarısı “Bir süredir tiyatro alanında tasarlanan yeni girişimler” şeklinde niteleniyordu!

Olağanüstünün olağanlaştırıldığı tiyatronun mevcut/verili hâl(sizliğ)inde Redhack soruşturması kapsamında gözaltına alınan Barış Atay’ın rol aldığı ‘Kırmızı Yorgunları’ adlı tiyatro oyununa sansür uygulandı…

Emek Sahnesi’nin açıklamasında, “Özen Yula’nın yazdığı Beyti Engin’in rejisörlüğünde sergilediğimiz ‘Kırmızı Yorgunları’ oyunumuzun oyuncularımızdan Barış Atay’ın, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Kültür Sosyal İşler Dair Başkanı Ali Yaşildağ’a göre ‘iktidar aleyhinde çok konuştuğu gerekçesiyle’ 5 Şubat 2014 akşamı Gebze Osman Hamdi Bey sahnesindeki temsilinin gerçekleştirilemeyeceği belirtilmiş, daha sonra Osman Hamdi Bey Sahnesi yöneticilerinin Ali Yeşildal ile yaptıkları görüşmeler sonucunda, oyunun ya da oyuncuların, sahnenin aylık programında adlarının geçmemesi şartıyla(!) oynanmasına izin verildiği tarafımıza iletilmiştir,” denildi!

Ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın (İBBŞT) rejisörü Ragıp Yavuz, kurumun rejisör kadrolu üç sanatçısından biri olduğu hâlde geçmiş dönemden repertuvarda kalan oyunlarının engelli, yönetmeye talip olduğu projelerinin de yasaklı olduğunu belirtirken şunları haykırıyordu:

“Bir yönetmen olarak Şehir tiyatrosu’nun 100. yıl yönetimiyle ilişkim soruşturma tebliğleri ve savunma yazılarından ibaret… Sanatsal üretimime tahammül edilemeyen bu anlayış karşısında ise Şehir Tiyatrosu’nun 100. yıl yapımlarını arıyor, bulamıyorum… İçim acıyor…

Kısa bir süre önce, yaşadığım soruşturmalardan birinin kararında, bir gösterim sonrası ‘Diren Gezi’ diyerek seyirciyi selamlamamın ‘sanatçıya yakışmadığı’ bildirilmiş ve ceza verilmişti. Tiyatromun 100. yılında yinelemekten onur duyuyorum ve eminim, yaşasaydı Muhsin Ertuğrul ustam da aynı şeyi söylerdi:

‘Diren Gezi!’… Şehir Tiyatrosu’nun 100. yılına saygıyla…”

Evet, evet sanatı tırpanlayan “sevgisizlik”, şiddet ve baskıların yoğunlaştığı iklimde tiyatronun mevcut hâl(sizliğ)i kayda değer soru(n)larla yüz yüzeyken; ilk anımsanması gereken Dikmen Gürün’ün, “Suya sabuna dokunmayan oyunlarla tiyatro bir yere varamaz,” diyen haklı saptamasıdır.

Çünkü Gezi/ Haziran İsyanı ile tiyatronun mevcut hâl(sizliğ)inin de olduğu gibi kalması artık mümkün ve muhtemel değildir; “Yerli tiyatro dünyasını yeniden dirilten, seyirciyi uyandıran ‘alternatif tiyatrolar’ artık çoktan tiyatronun ta kendisi olmuştur,” Bahar Çuhadar’ın belirttiği gibi…

Çünkü Yıldırım Fikret Urağ’ın ifadesiyle, “Bu ülke bir çelişkiler yumağı, çatışmalar okyanusu… Tiyatro rakıya benzer, rakı nasıl şişede durduğu gibi durmazsa tiyatro da metinde durduğu gibi durmaz”…

Çünkü yine Dikmen Gürün’ün işaret ettiği üzere, “Siyasal ortamın karmaşık olduğu dönemlerde… 60’larda Dostlar, AST gibi tiyatrolar toplumsal içerikli politik oyunlarıyla ön plandaydı. Hepsi de bu günlere geldiler belki birkaç fireyle. Şimdi de özellikle 2000’lerin başlarından itibaren alttan gelen bir kaynama var, güçlü patlamalar yaşanıyor. Suya sabuna dokunmayan oyunlarla tiyatro bir yere varamaz. Bu gençler de hem politik hem sosyal içerikli oyunları tartışıyor. Diğer tiyatrolarla işbirliği yaşanmaya da başladı. O nedenle de tiyatronun geleceğine umutla bakıyorum; baskıların, müdahalelerin, sansürlerin üstesinden gelecektir…”

NİHAYET

Charlie Chaplin’in, “Hayat ön provası yapılmamış bir tiyatro gösterisidir. Bu alkışı olmayan tiyatronun perdesi kapanmadan; gülün, şarkı söyleyin, dans edin, aşık olun…” sözünün altını çizip; Müştak Erenus’un, “Şiirin ve aşkın ırmağı/ vaktinde akıtılırsa umuda/ ve onlarla sulanırsa eğer/ hayat, mutlaka çiçeklenecektir,” dizelerini anımsatarak diyeceklerimi tamamlıyorum!

Sürdürülemez kapitalizm, sanata, topluma, insan(lık)a karşı, varlığıyla suç işlemektedir!

Çünkü Murray Bookchin’in ifadesiyle, “Kapitalizm toplumsal kanserdir. O her zaman bir toplumsal kanser oldu. O toplumun bir hastalığıdır. O toplumun tümörüdür.”

Ve o, sanata, topluma, insan(lık)a düşmandır.

Yıktıkları heykeller, yaktıkları kitaplar, Sivas ateşi bunun kanıtlarındandır.

Sanatın gerçek gücü, sanat düşmanı kapitalizme karşı mücadeleyle ayaklandırılabilecektir.

Bu bağlamda sanatın tüm alanlarını olduğu gibi, tiyatro dünyasının bağırsaklarını temizlemeden, hayatın yüreği toplumsal duyarlılıkla atmaya başlayamayacaktır.

Şimdi sanatın, tiyatronun öfkelenme zamanıdır…

Doğru ve haklı öfke, bütün büyük mücadelelerin odağında yer alan, kişilerin ve kitlelerin büyük kabarışıdır; Pablo Neruda’nın, “Sabırlı öfke” dediği toplumsal mücadelelerin yükselişidir…

Bu, anlık bir öfke değildir. Adalet düşüncesinden kaynaklanan, haksızlıklara karşı çıkmanın yarattığı, ezilenlerin safındaki dünyayı değiştirme bilinciyle beslenen yıkıcı yaratıcılıktır…

Tarihi, sanatı, devrimleri ya da hemen her şeyi yaratan bu öfkedir. Yani ezilenlerin ezenlere karşı duyduğu sınıfsal öfkedir bu…

O hâlde devrimci tiyatronun; Perikles’in, “Özgür olmadan mutlu, cesur olmadan özgür olunmaz”; bir Roma atasözünün, “Cesaret cüretle artar, korku tereddütle” uyarısını unutmadan hayata dokunma zamanıdır şimdi…

9 Ağustos 2014 17:38:04, Ankara.

N O T L A R

[1] 12 Ağustos 2014 tarihinde Seferihisar’da (İzmir) düzenlenen VIII. Türkiye Tiyatro Buluşması’nda yapılan konuşma… Güney, No:70, Ekim/ Kasım/ Aralık 2014…

[2] Michel Foucault.

[3] Elif Key, “Sanatı Paraya Çeviren Adam: Jeff Koons”, Haber Türk, 3 Ağustos 2014, s.8.

[4] Neşe İdil, “12 Milyar Dolarlık Müzayede Rekoru”, Taraf, 16 Şubat 2014, s.7.

[5] Ayşegül Yüksel, “Siyasal Erk Sanata Geçit Vermiyor”, Cumhuriyet, 22 Temmuz 2014, s.16.

[6] Tiyatro dünyasında “Hocaların hocası” lakabıyla tanınan Sevda Şener 86 yaşında yaşama veda etti. (“Hocaların Hocası Sevda Şener Hayatını Kaybetti”, Hürriyet, 23 Temmuz 2014, s.7.)

[7] Thomas Stearns Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, çev: Sevim Kantarcıoğlu, Paradigma Yay., 2007.

[8] Bahar Çuhadar, “Artık Sokak da Tiyatronun Araçlarını Kullanıyor”, Radikal, 16 Mayıs 2014, s.21.

[9] Zeynep Aksoy, “Tiyatro Hâlâ Politik!”, Radikal, 30 Mayıs 2014, s.23.

[10] bkz: http://www.bgst.org

[11] Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon-(Araç), çev: Ahmet Cemal, Mitos Boyut Yay., tarihsiz, s.53.

[12] Bertolt Brecht, aktaran: Sevda Şener, Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi, Dost Yay., s.266.

[13] Bertolt Brecht, Tiyatro İçin Küçük Organon-(Araç), çev: Ahmet Cemal, Mitos Boyut Yay., tarihsiz, s. 2941-32-30.

[14] Augusto Boal, Ezilenlerin Tiyatrosu, Çev: Necdet Hasgül, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi , 4. baskı, 2004.

[15] “Sanatı kadınlar keşfetti. Erkekler ise onun düzenini icat ettiler: Yapıları, oyunları, oyunculuğu.” (Augusto Boal, Oyuncular ve Oyuncu Olmayanlar İçin Oyunlar, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi , 2007.)

[16] Özdemir Nutku, Darülbedayi’nin Elli Yılı, DTCF Yay., 1969, s.26.

[17] Ayşegül Yüksel, “… ‘Güzellikler Evi’nin 100 Yılı”, Cumhuriyet, 8 Temmuz 2014, s.14.