BİR YARATICILIK HÂLİ: YAZMAK[*]

TEMEL DEMİRER

“Yararsız olmak,

ölü olmaktır.”[1]

 

“Sanatsal”, “estetik”, “edebî” bir yaratıcılığı değerlendirirken; çok düşünmek, tartıp-ölçmek; çok az konuşmak gerekir.

“Eleştiri”, taraflılığını asla gizlemeden, ayan beyan tavrıyla, böyle bir şey olabilirse anlamlıdır.

Bu nedenle ister değerlendirme, ister eleştiri, ne denilirse denilsin, o hâle dair hep, William A. Ward’ın, “Beni pohpohlarsan sana inanmam, beni eleştirirsen seni sevmem, beni görmezlikten gelirsen seni affetmem. Ama bana cesaret verirsen seni asla unutmam”; Johann Wolfgang Von Goethe’nin, “Düzeltmek çok şey sağlar, ama eleştiriden sonraki cesaret, sağanak yağmurdan sonra çıkan parlak güneşe benzer,” sözlerini anımsar/ anımsatırım.

“Neden” mi?

Gayet basit: Yaratıcı-yıkıcılık olarak da nitelenmesi mümkün olan değerlendirme/ eleştiri cesaretlendirme/ yüreklendirmedir.

Sarah Bakewell’a 2010’da İngiltere’nin ‘Ulusal Kitap Eleştirmenleri Ödülü’nü kazandıran “Nasıl Yaşanır?” sorusuna, “Her şeyi sorgulayın” yanıtını vermesi[2] de bundandır…

* * * * *

“Yazmak”, yaşamak ve yaşatmak kadar cesaret işidir. Çünkü bir Latin Atasözü’ndeki üzere, “Utanmasını bilmemek, utanç verici bir şeydir…”

Yazarken, yani yaratırken Ali Berktay’ın, “Gün siyasi iktidarlara akşamlı olabiliyor, yaratıcı sanatçılara değil,”[3] notunu asla “es” geçmeden; “Anne bak kral çıplak” diye haykıran isyancı çocuk yanımızı daima diri tutabilmeli ve Pablo Picasso’nun, “Her çocuk sanatçıdır. Mühim olan büyüyünce de öyle kalabilmektir,” sözlerini unutmamalıyız.

Sadece bu kadar mı?

Hayır bir de, Oscar Wilde’ın, “Sanat eserinin güzelliği yaratıcısının ya da yazarının olduğu gibi olmasından gelir…”; J. Wolfgang von Goethe’nin, “Elleriyle çalışan insan işçidir. Elleri ve kafasıyla çalışan insan ustadır. Elleri, kafası ve yüreği ile çalışan insan sanatkârdır,” betimlemeleri eklenmeli yazmak ya da edebiyat meselesinden söz edilirken…

* * * * *

İyi de bu düzlemde “Edebiyat nedir” mi?

Binlerce yanıtı var elbet. Ama ben “edebî” bağlamda Umberto Eco’nun yanıtını benimseyenlerdenim:

“Edebiyatın amacı sadece insanları eğlendirmek ve avutmak değildir. Aynı zamanda, daha iyi anlamak istediklerinden aynı metni iki kez, hatta belki de birkaç kez okumaları için insanları harekete geçirmek ve heveslendirmektir. Bu bakımdan, çifte kodlamanın istemsizce yapılan soylu bir hareket değil, okurun zekâsına ve iyi niyetine saygı göstermenin bir yolu olduğunu düşünüyorum.”

“Ödülü” ve “Ödüllendirilmeyi” reddeden edebî yaratıcılık, ‘Nobel Ödülü’ne “Hayır” diyen Jean Paul Sartre’ın şu sözlerini daima terennüm eder:

“Resmi payeleri hep reddettim. Legion d’Honneur’ü de kabul etmemiştim. Fransız Akademisi’ne de girmedim. Yazar kendisinin bir kuruma dönüştürülmesini reddetmelidir. Bu onur verici bir paye dahi olsa, bunlar kişisel nedenlerim. Ayrıca şu da var: Ben iki kültürün barış içinde bir arada yaşayabilmesi için uğraşıyorum. Elbette çelişki ve çatışma var ve olmalı. Burjuva bir ailede yetiştiğim hâlde sosyalist oldum. Sempatim ondan yanadır. Bir de bu yüzden, bu ödülü verenlerin konumundan dolayı, kabul edemem… Benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödül vermek, kapitalizmin öç alma girişiminden başka bir şey değildir…”

* * * * *

Devam edelim…

Düşünsel bir faaliyet olarak edebiyat: Öğrenerek, yaşayarak düşünen insanî bir yaratıcılıktır.

Yeni bir düşüncenin “olağan” denilene verdiği sarsıcı acı; aynı şeyi düşünenlerin düşünmemişliklerini deşifre edip; Jacques Audiberti’nin, “Hiçbir şey demiyor, daha fazlasını da düşünmüyor”; Antoine de Rivarol’un, “Berrak olmayan söz, söylendiği dilde değildir,” uyarılarının altını da çizerken taraflı ve net olduğunu haykırır yüksek sesli prangasız özgürlüğüyle…

Gerçekten de yazmak eyleminin, edebî faaliyetin ticarete dönüştü(rüldü)ğü kapitalist çerçevede Orhan Pamuk’un İletişim Yayınları’ndan Yapı Kredi Yayınları’na geçerken transfer ücreti olarak 1 milyon dolar aldığı bir ortamda,[4] sanatta star sisteminin ne demek olduğu bir kez daha hepimizin bilgisine sunulmaktadır…

Kimse inkâr edemez: Sürdürülemez kapitalizmin sanatta star sistemi dayatmasıyla edebiyat ve sanatın sürüklediği verimsizlik, çıkışsızlık yazınsal ortamı “ticaret alanı” hâline dönüştürdü. Böylelikle yazınsal faaliyet metalaştıkça, pazarlama nesnesi olarak dolaşıma katılır oldu. Bu koşullarda, meta-kitap daha çok okunmaya değil, tüketilmeye odaklanan bir anlayışla piyasaya sunuluyor sunulmasına da…

Adnan Özyalçıner’in ifadesiyle “Metalaştırma edebiyatın önünü kesiyor… Oysa Edebiyat yaşamı savunmaktı…” değil mi?

O hâlde yazar, W. Shakesperae’in, “Altın sarı pırıl pırıl kıymetli altın/ Bunun bu kadarı karayı ak çirkini güzel/ Eğriyi doğru alçağı yüksek, ihtiyarı genç, korkağı yiğit eder,” diye betimlediği meta ilişkileri sarmalına ilişkin olarak, “Retro me satanas/ Şeytan benden uzak dur!” diyebilmelidir…

* * * * *

Yazmak cesarettir. Yani dünyayı değiştirmeye taraf olma cesaretidir.

Bir yerde “deliler” yapabilir bunu; teslim olmayanlar; malın mülkün teslim alamadıkları…

Yani gökyüzünde yaşayanlar; denizlerde soluk alanlar; cesurlar, cüretkâr “deliler” yapabilir bunu…

Onlar ki “11. Tez”in bilincinde olanlardır.

Yani dünyayı değiştirme gerekliliğine; artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağına bağlananlar yazabilirler…

Mesela Nicanor Para’nın, ‘Genç Şairler’ başlıklı şiirindeki gibi:

“Nasıl isterseniz öyle yazın/ Nasıl anlatırsanız anlatın/ Öyle çok kan aktı ki köprülerin altından/ İnanmak yerinde değil/ Tek yolun doğru yol olduğuna./ Şiirde her şeye izin var./ Ama unutmayın temel koşulu:/ Bir şeylerle dolmalı boş sayfalar”…

Parra’ya katılıyorum. Yazılmalı. Boş sayfalar doldurulmalı. ABD’li romancı Thomas Wolfe sokak duvarlarına bile kömürle yazarmış…

Kolay mı? Bir cüret olarak yazmak konusunda 2005’te Berlin’de düzenlenen ‘Uluslararası Edebiyat Şenliği’nin açılış konuşmasında Carlos Fuentes, “Gerçeklik durağan değil, değişkendir. Gerçekliğe ancak onu olmuş bitmiş bir şey olarak tanımlamaya kalkışmazsak yaklaşabiliriz… Edebiyatta siyasal güç olsa olsa ayrıksı bir biçimde olabilir,” demişti.

Ve nihayet Stendhal’ın, “Bir tek kural tanırım: Üslûp çok açık seçik, çok basit olamaz”; A. Camus’nün, “Anlaşılmaz bir biçimde yazanlar şanslı: Onları yorumlayanlar olacak,” notunu düştükleri yaratıcılık açısından iyi bir yazın bize kahramanının gerçeklerini, kötü bir yazınsa yazar hakkındaki gerçekleri anlatır.

Son bir şey daha: Latin deyişindeki üzere, “Yazan iki defa okur”ken; yazmak için yaşamak, taraf olmak ve kütüphaneleri devirmek “olmazsa olmaz”dır…

* * * * *

Yazmak, bir modanın veya öne çıkarılanın ürünü olamaz ve olmamalıdır da…

Çünkü Oscar Wilde’ın, “Dayanılmaz bir çirkinliktir. Her altı ayda bir değiştirmek zorunda kalışımızdan belli değil mi?”; George Santayana’nın, “Barbarca bir şeydir; mantıksız yenilikler ve yararsız taklitler yaratır,” diye betimledikleri “moda”, kısa sürede unutulmaya mahkûm olan; kalıcı olamayandır…

Kalıcıyı yazmak, “endişe”dir; “kuşku”dur…

Kuşkusuz, endişesiz yazılamaz…

Miguel de Unamuno’nun, “Kuşkucu, kuşkulanan demek değildir. Bulduğunu ileri süren ve sanandan farklı olarak, araştıran ve soruşturan demektir,” diye betimlediği hâl, bir eleştirmenin, gözlemcinin baş özelliğidir.

Gerçeğe doğru atılmış ilk adım olarak kuşku bir eleştiri öğesidir ve eleştirinin eğilimi ister istemez kuşkucudur.

Bu bağlamda da gerçeğe ulaşabilmek için herkesin geçmek zorunda olduğu bir dehlizdir kuşku.

Kuşku, meraka mündemiçtir…

Kuşkusu kadar merak etmeyen, merakla sorgulamayan yazın da olamaz…

Mark Twain’in, “Bundan yirmi yıl sonra yapmış olduğun şeylerden çok, yapmamış olduğun şeylerin düş kırıklığını yaşayacaksın… Güvenli limanlardan demir al, engin denizlere yelken aç. Şişir yelkenlerini. Keşfet. Hayal et…” diye betimlediği merak resmî ideolojinin katletmek istediği bir mucizedir…

Önemli olan, sorgulamaktan vazgeçmemektir… Çünkü merak nedensiz değildir; “Merakı hiçbir zaman elden bırakmayın,” der örneğin Albert Einstein…

* * * * *

Tamamlıyorum: Yazın emekleri onu anlamayan insanlar tarafından basılırlar; onları anlamayan insanlar tarafından satılır; onları anlamayan insanlar tarafından satın alınır, okunur ve eleştirilirken; Yevgeni Zamyatin’in, “İlk kitabın yazıldığı gün, insan maymun olmaktan çıktı, maymunun hakkından geldi,” sözleriyle betimlediği yazmak: Herşeydir ve hiçbir şeydıi! Yazılmışı gören gözdedir keramet…

Son bir şey daha: Edebî yazında, “Humilitas occidit superbiam/ “Alçakgönüllülük, kibri yener,” her seferinde…

1 Mart 2014 05:27:49, Ankara.

N O T L A R

[*] Ümüş Eylül Dergisi, No:12, Temmuz-Ağustos-Eylül 2014…

[1] W. Goethe, Goethe Der ki, çev: Gürsel Aytaç, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 534, 2’inci baskı, 1986, s.543.

[2] Sarah Bakewell, Nasıl Yaşanır, Çev: Emre Ülgen Dal, Domingo, 2013.

[3] Ali Berktay, Tiyatro-Devrim-Meyerhold, Mitos-Boyut Yay., 1997.

[4] Selin Sayar, “Transfer Edebiyatı!”, Milliyet, 11 Temmuz 2013, s.9.

ORTADOĞU’DA DURUM VE OLANAK(LAR)[*]

“Eşitlik olmayan bir yerde,

özgürlük bir yalandır.”[1]

Soru: IŞİD’in uluslararası güçlerce Ortadoğu’ya müdahalede kullanıldığı belirtiliyor. IŞİD’in arkasındaki temel güçler kimler ve nasıl bir strateji yürütülüyor?

Öncelikle şu “kullanılma” saptamasına mündemiç yüzeyselliği tashihte yarar var. Her “kullanılma”, bir yerden sonra kullanmadır da.

Doğru ABD emperyalizmi “yeşil kuşak” için El Kaide’yi, Taliban’ı kullandı. Ya sonra? El Kaide 11 Eylül yaşatmadı mı? Taliban’ın Afganistan’daki icraatları da herkesin bilgisi dahilinde değil mi?

Evet, IŞİD’i kullananlar olabilir; olasıdır ki var da…

Ama önemli olan kimin kimi kullanırken, kullanıldığı veya tam tersi değil.

Şimdi önemli olan “Ne oldu, ne oluyor?” sorularına verilen yanıt(lar)dır…

Ortadoğu’da “Ne oluyor”un ilk yanıtı: Vaziyetin neredeyse Birinci Dünya Savaşı sonrası Sykes-Picot koşullarından farksız olduğudur.

Evet, Sykes-Picot’un nihayetine doğru ilerliyor Ortadoğu…

Bu çerçevede Irak haritasını yeniden çiziliyor; çatışmaların doğası iyiden iyiye dolambaçlı bir hâle geliyor.

Irak’ta tam bir kilitlenmişlik hâli yaşanırken; Irak Şam İslâm Devleti’nin (IŞİD) 10 Haziran 2014’de Musul’u ele geçirmesiyle başlayan “yeni durum”, işgalle mağlup olmuş yüzde 18’lik Sünnî azınlığın eski Baasçı kadrolar eşliğinde isyana eklemlenmesi durumu ortaya çıktı…

Maliki’nin siyasi birliği sağlamadaki sekiz yıllık başarısızlığı, ABD’nin 2011’de çekilmesiyle oluşan güvenlik boşluğu, Suriye çatışmasının yansımaları, başta Körfez monarşileri olmak üzere Sünnî komşuların Iraklı Şiîlerin kazanımlarından hazzetmeyip radikallere sağladıkları destek “yeni durum”u tetikledi…

Yani mevcut gelişmeleri IŞİD’ten önce Irak’ın politik ve toplumsal dinamiklerden hareketle değerlendirmekte yarar var.

ABD emperyalizminin 2003’deki Irak müdahalesinin “entegre olmamış” bir toplumsal yapıyı patlatıp, iç çelişkileri ortaya çıkardığı herkesin malumu. Yüzde 66’lık bir nüfusa sahip Şiîlerin siyasi egemenlik alanı, Kürt egemenlik alanı, Sünnî Arapların varlığı arasında yaşanan keskin gerilimler Irak’ı uzun süredir siyasi cehenneme çevirmiş durumdaydı…

Söz konusu cehennem sadece etnik ve mezhebi toplumsal grupların farklılaşması ve çatışmasından ibaret değil. Bu çerçevede kâh Irak topraklarında üreyen, kâh dışarıdan beslenen örgütler ve örgütlenmeler Irak’ta belirleyici bir rol oynuyor. İran’ın bir Şiî bölgesi yaratma politikaları, El Kaide tipi Selefî örgütlenmelerin bulduğu hareket alanı, hem ABD’yle hem diğer yerel örgütlerle giriştiği kanlı egemenlik savaşı Irak’ın son 10 yıllık öyküsünde çok önemli bir yer tuttu.

Bunun böyle olmasında şaşırtıcı hiçbir şey yoktu!

Çünkü ABD’nin Irak işgali ardından izlediği politikalar devleti çökertirken; parçalanmış toplumsal doku nedeniyle devletin yeniden kurulması çok zordu; bu zorluğun yerine mezhepsel iktidar tercihleri devreye girdi…

Suriye açısından da benzer bir durum söz konusu. Ne var ki Şam yönetimi İran ve Rusya desteği sayesinde kendi kontrolü altındaki bölgede devlet işlevlerini iyi kötü yerine getirebiliyor. Ülkenin gerisi ise bir harabe hâlinde, şiddeti en insafsızca kullanabilenlerin insafına bağlı koşullara mahkûm.

Bu noktada Irak’ta IŞİD’in şimşek hızıyla gerçekleştirdiği harekâtların ardından kısa dönem için şu değerlendirmeler yapabilir: Suriye’de Esad rejimi yerini “sağlamlaştırdı”… Kürdistan Bölgesel Yönetimi Kerkük’ü de alarak genişlettiği sınırları içinde konsolide olmaya başladı… Obama yönetimi Irak’a müdahale etmeyecek. Bu durumda da Bağdat’ın düşmesini önlemek, Şiî iktidarının sürmesini sağlamak İran’a düşecek. Tahran, bu durumda Irak üzerindeki hâkimiyetini artıracağı bir konuma geldi…

IŞİD rüzgârı, Şiîlerin hâkim olduğu alanlarda İran’ın Bağdat üzerindeki etkisini perçinlerken; Tahran’ın da Ortadoğu’daki ağırlığını ciddi şekilde artırır.

Bu hâl Türkiye’yi, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne yakınlaştırırken; ‘Başur’a (Güney) göz kırpan T.“C”, ‘Rojava’yı (Batı) karşısına alıyor…

Soru: Bir anda ortaya çıkan IŞİD nasıl bu kadar geniş bir alanda hareket edebiliyor. Ortadoğu’nun dengeleri açısından bu ne gibi sıkıntılara yol açabilir?

IŞİD’in “aniden” Ortadoğu gündeminin baş maddesi olmasını, askeri başarılarını Irak Sünnîlerinin isyanına bağlamak yanında İslâm dünyasını kapsayıp, Avrupa’ya kadar uzanan bir “durumun” ürünü ya da semptomun (hastalık belirtisinin) olarak algılamalıyız.

Buradan tekrar Selefî IŞİD’e dönersek önemle altı çizilmesi gereken ilk şey: “Selefî” düşünce yahut “Selefîye” kısaca “önde olanların”, “önce gelenlerin” yani Hazreti Muhammed’in zamanında yaşamış olan nesil ile onları takip eden iki neslin yolundan gitmek, itikadî konularda Kur’an’ın hükümlerinin ve sünnetin dışına çıkmamak, dinî bahislerde akla dayanan yorumlara yer vermemektir.

Selefî görüşü diğer mezheplerden ve yollardan ayıran çok daha başka farklar da mevcuttur ama temelde Kur’anı ve sünneti esas almışlardır, hattâ hadislerin kaynaklarının değerlendirilmesi ve kabul edilmesi konusunda da değişik görüşleri vardır, Kur’an’ın açıkça ifade etmediği hususlarda yorum yapmak ve kıyasta bulunmak bile Selefîler için “bid’at”, yani dinden çıkmaktır!

IŞİD, sadece bir İslâm devleti kurma peşinde değil, o da içinde olmak üzere halifelik kurumunu yeniden oluşturma amacı güden, politikasını cihat üzerine kuran bir örgüt. Yarı enternasyonal bir yanı da var. Sınırları tanımıyor, İslâmın tek bayrak altında toplanmasını savunuyor. Bu nedenle mensuplarının Bosna’da, Çeçenistan’da, Suriye’de cihat adına savaşıyor olmalarında şaşılacak bir şey yok. Savaşçıları arasında adı geçen bu ülkelerin yanı sıra Endonezya’dan da katılımcılar var.

Her ne kadar 2013’te kuruldu sanılsa da bu da doğru değil. Suriye’de özellikle söz konusu yıl adını bir hayli duyuracak eylemlere imza attığı için öyle sanılıyor. Mart 2013’te Suriye’nin Rakka kentini ele geçirdi örneğin ki bu Suriye’de isyancıların kontrolünü ele aldıkları ilk kentti. Ağustos 2013’te Bağdat başta olmak üzere birçok kentteki çok ölümlü saldırıları gerçekleştirmiş, 18 Eylül 2013’te ÖSO’nun elinden Azaz kentini de almıştı. Aynı yılın kasım ayında da İslâmcı Ahrar el Şam örgütünün en etkili mensuplarından birini öldürmekle suçlanmıştı. Günümüzde Suriye’de Esad yönetimine karşı mücadele veren El Nusra’nın daha Irak Savaşı sırasında, 2006 yılında ikiye bölünmesinden, Cemaat el-Tevhid vel-Cihad adını alan kanatlardan birinin El Kaide ile işbirliğine gitmesinden doğdu.

Cemaat el-Tevhid vel-Cihad’ın, sonradan El Kaide’nin en önemli “komutanlarından” biri olacak olan Ürdünlü Ebu Musab el Zerkavi tarafından kurulduğu biliniyor. Yani çok yeni bir örgütten söz ediyor değiliz. IŞİD adını alışı daha sonradır. Mücahidler Şûrası, Ceyş el Fatihin, Cündul Şahaba, Ceyş el Taife el Mansur gibi örgütleri de barındırıyor bünyesinde. Ancak artık El Kaide ile bir bağı kalmadı, çünkü El Kaide lideri Eymen el Zevahiri, El Nusra ile IŞİD birlikteliğinin sona erdiğini duyurdu iki ay önce. O gerçekten bir birlik olduğuna inanıyordu anlaşılan, oysa hem de uzun zamandan beri IŞİD, El Kaide’den bağımsız davranıyor.

Bir süre öncesine kadar El Kaide’nin Irak ile Suriye’deki “temsilcisi” durumunda olan IŞİD, şimdi El Kaide ile kanlı bıçaklı. Bunun El Kaide içerisinde uzun zamandan beri var olan “görüş ayrılığı” ile ilgisi var. Eyman el Zevahiri aslında El Nusra’nın lideri Ebu Muhammed Gülani’yi (ki kendisine Nisan 2013’e kadar biat edeceğini açıklamamıştı) Irak’ta temsilci olarak görüyor. El Nusra’nın El Kaide içinde “yenilikçi grup” olarak adlandırıldığını da ekleyeyim. Ama Irak El Kaidesi, Zevahiri gibi düşünmüyor ve IŞİD lideri Ebu Bekir El Bağdadi’yi El Kaide temsilcisi olarak görüp emirleri ondan alıyorlar. Bu Irak’taki gücünü artırıyor hâliyle.

Irak’taki görüş ayrılığının yanı sıra IŞİD ile El Nusra arasında 2014 yılında Suriye’de kanlı çatışmalar olunca Mayıs ayında Zevahiri çatışmaların durdurulması konusunda mesaj yayımlamıştı ama fayda etmedi. Nusra, IŞİD’in tutumunu Zevahiri’ye saygısızlık kabul edip savaşı sürdüreceğini duyurdu. El Kaide içinde IŞİD kaynaklı bölünme Ürdün ve Kuzey Afrika Arap toplulukları içinde de görüldü. Ürdün’de Ebu Muhammed Makdisi, Ebu Katade başta olmak üzere Filistinli Selefî örgütler Nusra Cephesi’nden yana tutum aldılar. El Kaide 2004 yılından beri “bölünme” yaşayan bir örgüt aslında. Bu yıl, diğer İslâmi örgütlerle çatışmayı da mücadelenin bir parçası olarak gören Ürdünlü Ebu Musab Zerkavi’nin El Kaide’ye katıldığı yıl. Bin Ladin’in bile aşırılıklarından rahatsızlık duyduğu bir isimdi Zerkavi. Zerkavi 2006 yılında öldürüldü ama geride kötü bir miras ile takipçilerini bıraktı. Hatta hâlâ bugün de “yeni Zerkavicilik” adını taşıyan bir oluşum var. Ama en büyük takipçisi ise IŞİD.

El Kaide, faaliyet gösterdiği ülkelerde yerel halkla çatışmıyor. Kolay kolay kimseyi “İslâm dışı” ilan etmiyor. ABD ile işbirliği yapan Arap ülkelerini, liderlerini hedef alıyor. Genellikle mezhep ayrılıklarını öne çıkarmıyor. Örgütlenme tarzı 11 Eylül 2001 saldırısından sonra değişti. Piramit örgütlenmeden yatay örgütlenmeye geçti. Merkezi bir yapı olmaktan çıkıp, başkalarınca yapılan eylemlerin adına üstlenildiği bir yapıya dönüştü zamanla. Yani amaca uygun olması koşuluyla kim tarafından yapılırsa yapılsın, her eylemi kendi adını vererek üstlenmeye başladı. Kimi yararlarına rağmen bu örgütü zayıflattı.

IŞİD ise İslâmcı diğer örgütlere bile yaşam hakkı tanımıyor. Mezhep farklılığına vurgu yapması (Sünnî bir örgüt) siyasi çizgisinin en belirgin özelliği. Mensuplarının çoğu Iraklı, Suriyeli Sünnîlerden oluşuyor. İran’la, Şiî gruplarla çatışmasının nedeni bu. Irak’ta Felluce’nin kontrolünü ele aldığı saldırılarda en büyük desteği buralardaki bazı Sünnî aşiretlerden aldı. Anbar vilayetine bağlı Ramadi kentinde ise durum biraz farklı. Buradaki Sünnî aşiretlerin desteğini henüz tam olarak alamadı. Ama bölgede kurulacak bir Sünnî yapının IŞİD eliyle oluşturulacağı bu nedenle sürpriz sayılmamalı. Bir de El Kaide’nin yapmadığı bir şeyi yapıyor. Çocukları cephenin ön saflarında kullanıyor. Bunu özellikle Halep’te yaptı.

Devam edersek, taşların yerinden oynadığı Ortadoğu’da, “yeni durumu” biçimlendiren beş unsurun altını şöyle çizebiliriz: i) Kapitalizmin krizi ile biçimlenen etkiler… ii) ABD emperyalizmin Irak’a girmesiyle sınırların geçirgenleşip, geçersizleşmesi… iii) Şiî-Sünnî çatışmasının tetiklenmesi… iv) “Ilımlı İslâm” projesinin iflası… v) Kürt ve Filistin soru(n)larının merkezileşmesi…

Hızla sıralayalım: Nihai kertede IŞİD Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da yükselen cihatçı hareketin en etkin parçası. Bu hareketin yükselmesi için gereken insan enerjisinin, kaynağını, yerel ekonomilerin, ataerkil yapıların, metalaşmayı hızlandıran neo-liberal politikaların basıncıyla sarsılmasına, eğitimli genç işsizler nüfusuna, bu ikisinin etkisiyle seçkinlerle halk arasındaki postkolonyal mutabakatın çökmesine bağlayabiliriz.

ABD emperyalizminin Irak’ı işgaliyle üç şey oldu: İlki Sykes- Picot anlaşmasının çizdiği sınırlar geçersizleşti. İkincisi Kürtler otonomi kazanırken, bu da tüm parçaları etkiledi. Nihayet El Kaide ve benzeri cihatçı örgütler Irak’ta, ABD işgaline karşı direniş içinde kendilerine verimli bir büyüme ortamı buldular.

ABD işgali Irak’ı stabilize edemedi, Şiî-Sünnî çatışmasını, tarihin bu canavarını uyandırdı. Sonrası da malum!

Bölgesel “denge(sizlik)ler” açısından İran’ı dengeleyen Saddam rejimi yıkılınca, Şiî-Sünnî çatışması canlanınca, Suudi Arabistan, Körfez devletleri ve İran’ın bölge üzerindeki etkisi artmaya başladı. Sünnî rejimler de İran’ı dengeleme telaşına kapıldılar. Şiî-Sünnî çatışması, devletlerarası bir rekabete, Irak ve Suriye’de olduğu gibi “vekâleten” yürütülen savaş(lar)a yol açtı. Söz konusu Sünnî ülkeler Suriye’de, Irak’ta IŞİD, El Nusra gibi cihatçı örgütleri desteklemeye başladılar.

Ilımlı İslâm projesi Türkiye, Mısır, Tunus deneyimlerinin gösterdiği gibi karaya oturup, 2007 yılında Halis Çelebi’nin, “Müslümanlar İslâm devleti kurmak adına insanları öldürüyor, İslâm’ın adını kirletiyor. Özeleştiri yapma vakti geldi,”[2] diye işaret ettiği gibi İslâmi radikalliği besledi… Totaliter eğilimleri ortaya çıkardı. Cihatçı akımlara ters düşmeye niyetli olmadığını ortaya koydu.

Şunu görmek ve kavramak gerek: “Ilımlı İslâm”, liberal entelijansiyanın, kimi İslâmcı entelektüellerin tüm çabalarına karşın iflas etti.

Hatırlayın bir keresinde Başbakan Erdoğan, “İslâmın ılımlısı olmaz” demişti. Bu saptama hem teorik-teolojik olarak doğrudur hem de o günden bu yana pratikte doğrulanmıştır.

Çünkü, “Ilımlı İslâm” projesi, bir “üçünü taraf” olabilmesi için gerekli teorik ve teolojik gerekçeleri oluşturmayı başarması mümkün olmayan bir söylencedir.

Soru: Sünnîler arasında IŞİD’in örgütlenme zemini var mı? 

Elbette var, sadece Irak’ta da değil!

IŞİD, Irak’ta işgal sonrasında, El-Kaide’nin uluslararası katılımla ve acımasız/ sansasyonel eylemlerle büyürken; “Ilımlı İslâm” söylencelerini yerle yeksan edip, “üçünü taraf” olmaktan çıkardı.

“Ilımlı İslâm”, bir “üçünü taraf” olabilmesi için gerekli teorik ve teolojik gerekçeleri oluşturmayı başaramazken; İslâma mündemiç radikallik ortaya çıkar.

“Nasıl” mı?

“Özgür Suriye Ordusu” ile IŞİD arasında geçen bir telsiz konuşmasındaki üzere:

IŞİD: “Sizi dönek ilan ettik. Siz Allah’ı, peygamberini inkâr ediyorsunuz.”

ÖSO: “Niye buraya geldin kardeşim, git İsrail’le savaş.”

IŞİD: “Döneklerle savaşmak Yahudilerle, Hıristiyanlarla savaşmaktan önce gelir. Bütün imamlar bunu bilir.”[3]

IŞİD, Müslümanlığı ‘Kutsal’a, Tanrının mesajına ilişkin radikal bir teorik-teolojik çaba/ duruş olarak algılıyorken; sadece teoride değil, esas olarak pratikte kazanılması gereken savaş olarak Ortadoğu’nun gündemine getirdi.

Bunun önemi büyük! Tıpkı Prof. Dr. Hamit Bozarslan’ın, mezhebi aidiyetlerin etkin hâle gelmesi ve “yoksullaşmaya dayanan muhafazakârlık” olguları ele alınmadan Ortadoğu’da mevcut durumun anlaşılmayacağına dikkat çekmesindeki üzere!

Mathias Enard’ın, Ortadoğu’nun bir “kurban” olduğu, geçmişte olduğu gibi bugün de başka ülkelerin çıkarları uğruna “kurban edildiği” kanısı yersiz değil.

Ortadoğu’da aslında sınır yoktur; sunidir çünkü…

Bu bağlamda IŞİD, Ortadoğu’da lokal bir soru(n) olamaz!

Çünkü IŞİD’in Irak, Suriye, kısmen Lübnan’la sınırlı, en kötü olasılıkta Ürdün ve Türkiye’de istikrarsızlık yaratabilecek bir “sorun” olduğu düşünülebilirdi. Ancak, IŞİD’in halifelik ilan etmesinden sonra ortaya çok farklı bir şekillenme çıkmaya başlıyor.

IŞİD, Sünnî kabilelerin de desteğini alarak Suriye’den, Bağdat’ın 40 km. yakınına kadar uzanan bir bölgede “yarı-devlet” sayılabilecek bir egemenlik alanı oluşturmaya başladıktan sonra, gereken koşulları yerine getirdiğini iddia ederek liderini İbrahim Halife ilan etti. Aynı günlerde, yakın zamana kadar IŞİD ile savaşmakta olan El Nusra IŞİD’e katıldığını açıkladı. 1 Temmuz 2014 günü ‘The Times’, Kuzey Afrika ve Mağrip El Kaidesi (KAMEK) adlı örgütün, Yemen’de etkin El Kaide (YEK) grubunun, İbrahim Halife’yi selamladıklarını, Boko Haram’ın IŞİD bayrağı göstermeye başladığını aktarıyordu. ‘The Times’, KAMEK’in Avrupa’da en yaygın örgütlenme ağına sahip olan YEK’in uluslararası eylemler düzenleyebilen yapılar olduğunu da anımsatıyordu.

IŞİD’in halifelik ilanı, tüm Müslümanları halifeye biat etmeye çağırıyor, etmeyenleri halifenin iradesine karşı çıkan dönekler (mürted) ilan ediyor. Böylece IŞİD Müslüman dünyasının iktidar ilişkilerine karşı savaş ilan etmiş oluyor. IŞİD’in uluslararası insan kaynakları, KAMEK ve YEK’nin katılımı, IŞİD’in savaş alanının Ortadoğu’nun ve Müslüman dünyasının çok dışına taşacağını gösteriyor.

IŞİD’in halifelik ilan etmesi birçok yorumcuya göre, uluslararası cihat hareketinde yeni bir sayfa açıyor. Cihat hareketinin, “halife”nin çağrısına uluslararası planda olumlu cevap vermeye başlaması, gerek Körfez emirliklerinin ve Suudi krallığının, gerekse Türkiye’deki İslâmcı hareketin, AKP liderliğinin hesaplarının nasıl altüst olduğunu, nasıl bir gerçekle karşılaşacaklarını (IŞİD’in bunları adeta mürted olarak gördüğünü düşününce…) görmek çok zor olmasa gerek. Diğer taraftan, büyük olasılıkla IŞİD çok yönlü bir saldırı altına girmeyi göze alarak bir hesap hatası yapmış kendi sonunu hazırlamış da olabilir. O durumda “bir halifelik kuruldu, Batı ve bölgedeki uşakları onu yıktı” algısının nerede, nasıl sonuçlar yaratabileceğini bilmek çok zor.

Kim ne derse desin Ortadoğu’da sınırları tanımadığını açıklayan bir İslâm Devleti ve halifelik iddiasıyla karşı karşıyayız. Bu İslâm Devleti’ni kuran, liderini halife olarak ilan eden IŞİD adlı hareket, kanlı eylemlerini sosyal medyada sergileyerek şok etkisi yaratıyor, bu yolla taraftar topluyor. Amerika’dan Avrupa’ya, Rusya’dan Uzakdoğu’ya, birçok ülkeden ihmal edilemeyecek sayıda genç bu örgüte katıldı, katılmaya devam ediyor. Bu örgüt, kendi İslâm anlayışına uymayanlara karşı acımasız bir şiddet uyguluyor. Halife dünyanın her yerindeki Müslümanlara İslâm Devleti’ni (İD) tanımaya, halifenin iradesini kabul etmeye, uğrunda ölümüne savaşmaya çağırıyor.

IŞİD, yense de yenilse de sonuç “aynı” kapıya çıkıyor.

Birincisi: Ya kurulan “İslâm Devleti”, elindeki maddi olanaklara, kadrolara, yerel Sünnî iktidar ilişkilerine dayanarak yönetmeye, kalıcılık kazanmaya başlarsa; dünyanın çeşitli yerlerinden gelen militanlar için, cihat savaşını kendi ülkelerine taşımalarına olanak sağlayacak eğitimi alacakları, kaynaklara ulaşacakları bir çekim merkezi olur.

Daha sonra da dünyanın çeşitli yerlerinden gelmiş savaşçılar, benzer bir yapıyı kurmak ve İD’ye katmak için çalışmak üzere geldikleri ülkelere döner, savaşmaya başlarlar.

İkincisi IŞİD yenilirse, İD ilk kurulurken militanlarda oluşan beklentiler boşa çıkmaya başlar. Hayal kırıklığı, ihanete uğramışlık duygusu hâkim olur. Bu durumda da militanlar hem hayatta kalabilmek hem de savaşa yeniden başlayabilmek için etrafa saçılıp, ülkelerine geri dönmeye başlarlar ki bu sorunu büyütür.

Soru: Esad’a karış ortaya çıkan gruplar arasında bulunan IŞİD’in şu anda Esad güçleri ile çatışmadığı belirtiliyor. IŞİD, neden Rojava’da Kürtleri temel hedef olarak aldı? 

IŞİD’in, Esad’la “çatışmaması” konjonktüreldir. IŞİD’in, öncelik sıralaması ve yönelimleri söz konusudur. Kaldı ki çatışmalar, farklı dozajlarda yer yer sürmektedir.

IŞİD’in, Rojava’da Kürtleri hedef olarak alması, T.“C” politikalarından ayrı ele alınmaz.

Soru: Türkiye’nin IŞİD’e desteğinden söz ediliyor. Silahların gönderildiği ve büyüme aşamasında Türkiye’nin rol aldığı belirtiliyor. Türkiye’nin Rojava politikasını da göz önüne aldığımızda böylesi bir destek sizin için mümkün mü? 

“Türkiye’nin IŞİD’e desteğinden söz ediliyor” mu? Hayır “söz edilme”nin ötesinde T.“C” aktif olarak IŞİD’i ve radikal İslâmcı grupları destekledi, kolladı…

Bu T.“C”nin, Rojava ve Suriye politikasının “olmaz olmaz”ıdır!

‘Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi’ Başkanı Hasan Kanbolat’ın, “Suriye’nin kaosa sürüklenmesi Türkiye’nin güvenliğini sarsmaya başladı. Türkiye’nin iç ve dış politikasını kökten etkilemeye başladı. Bununla da kalacak gibi görünmüyor” deyip, “Türkiye’nin savaş lobilerinin kurgusundan kurtulması gerektiğine” işaret ettiği; Ali Bulaç’ın, “Türkiye’nin Suriye’ye askerî müdahalesinin konuşulduğu günlerdeyiz. “Müdahale” demek savaş demektir,” diye betimlediği tabloda Rusya’nın Sesi radyosu, Resulayn kentinin silahlı muhaliflerin eline geçmesinde, “en radikal Selefî grupların kilit rol oynadığını” ve Selefî liderlerin Türkiye’de lüks otellerde kaldığına işaret etmesi, TIR’lar vb’leri her şeyi yeterince anlatmıyor mu?

Soru: Kobanê’de büyük bir direnişten söz ediliyor. Bunun diğer parçalara yansıması Kürtler açısından nasıl olur? 

Dert varsa, derman da vardır…

IŞİD, T.“C”, bölge gericiliği Kobanê’ye/ Rojava’ya saldırıyorsa, Kobanê’de de/ Rojava’da da direniş olacaktır.

Kobanê/ Rojava direnişi, dört parçaya bölünmüş Kürdistan, “suni sınırlar”a (“hendek”lere ve “tel örgü”ler) aldırmayan varoluş sorunudur.

Tabiri caiz ise, Kobanê/ Rojava’da savunulan, dört parçaya bölünmüş Kürdistan’ın XXI. yüzyıldaki geleceğidir.

İş bu nedenle de Diyarbakır’ı da, Erbil’i de, Mahabad’ı da doğrudan etkilemesi kaçınılmazdır.

Soru: Kürtler açısından bize Rojava’nın önemini anlatabilir misiniz?

Gerek dünya dengeleri, gerek Ortadoğu koşulları, gerekse de Kürtlerin bugünkü konumları ve hırsla verdikleri mücadele onların şanslarını her zamankinden daha fazla artırmıştır.

Söz konusu güzergâhta Rovava faktörü de, kritik bir eşik olarak öne çıkıyor çıkmasına da, aynı zamanda da görmezden geliniyor; bir “susuş kumkumalığı”na mahkûm ediliyor… Evet, evet Rojava’ya yöneltilmiş bilinçli ya da bilinçsiz ilgisizlik dikkat çekici!

Bir halk uyanışı/ ve ayaklanması olarak Rojava, ötekisiz bir ulusal inşa girişimidir. Buna halk demokrasisi de diyebilirsiniz!

Ancak kurtarılmış bölgedeki “öz yönetim deneyimi” denilen şey, sadece bir geçiştir; yani “kararsız denge” hâlidir; uzun süre böyle kalmaz; ya bağımsızlığa doğru ilerleyecek veya gerileyecektir!

Rojava, radikal sosyalistler tarafından (Ulusların Kaderini Tayin Hakkı ekseninde) sonuna kadar desteklenmesi gereken bir özgürlük hamlesidir…

Rojava Halk Meclisi Eşbaşkanı Abdulselam Ahmed’in ifadesiyle, “Cihatçılarla Esad güçleri arasında 3. yolu denedikleri”ni söyleyen onları; Ortadoğu’daki büyük altüst oluşla varlıkları ortaya çıkan, toplumsal ve bölgesel bir gerçeklik olarak tanımak, kabullenmek “olmazsa olmaz”dır…

Bir belirsizlikler ve riskler coğrafyası olarak Ortadoğu dengelerinin altüst olduğu güzergâhta Rojava’daki gelişmeler, Ortadoğu’da XX. yüzyıl statükosunun artık devam ettirilemeyeceğini göstermektedir; bunun kanıtıdır.

Bu çerçevede Ortadoğu’da Kürt sorunu bölgesel ve uluslararası bir realiteye dönüşürken Rojava’nın yeni bir aktör olarak ortaya çıktığını söylemek mümkündür.

Nihayet Rojava’daki gelişmeyi, BAAS rejiminin vatandaş olarak bile kabul etmediği, mallarını ve hürriyetlerini gasp ettiği bir toplumun onurunu, hak ve özgürlüklerini korumak için duyurmaya çalıştığı bir yaşam çığlığı ve mücadelesinin ulusal inşası olarak okumak gerekmektedir.

Soru: IŞİD’in Musul’u almasının ardından PKK ve PYD yaptığı çağrılarda Kürdistan’ı birlikte savunma vurgusu yapmış ve kimi yerlerde YPG’liler ile Peşmerge IŞİD’e karşı birlikte savaşmıştı. Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda Kobanê’de yaşananlara karşı KDP’nin sessizliğini ve tutumunu nasıl değerlendirmeliyiz. 

IŞİD ve bölge gericiliğinin tezgâhları karşısında PKK ve PYD’nin Kürdistan’ı birlikte savunmasında şaşırtıcı olan bir şey yoktur. Şaşırtıcı olan IKDP’nin sessizliği ve “hendek”leridir!

Sessizlik de, “hendek”ler de kabul edilmemesi/ reddedilmesi gereken politika(sızlık)lardır.

Bu durumda IKDP elbette sonuna dek eleştirilip, uyarılmalı. Ancak bir Brakuji (“Kardeşin Kardeşi Öldürmesi”) yanlışına da kesinlikle geçit verilmemelidir.

Soru: Yaşanan çatışmalar Kürtler açısından Ulusal Kongre’yi kaçınılmaz kılıyor mu?

Dört parçaya bölünmüş Kürdistan’ın XXI. yüzyıldaki geleceği, sömürgeci güçler karşısındaki ulusal birliğinden geçmektedir. Bunun ilk adımı Ulusal Kongre’dir.

Kürtler için bu, acil/ vazgeçilemez bir “olmaz olmaz”dır.

Yunan mitolojisindeki Yedi başlı canavar Hydra’nın hikayesi anımsanmalıdır.

Hydra, başlarından biri kesildiğinde yerine hemen yenisinin bittiği yedi başlı ejderhanın adıdır. Canavarın öldürülmesi yedi başının da birden kesilmesiyle mümkündür…

Hydra’yı, akıl ve zekâ tanrıçası Athena’nın yardımıyla Herakles öldürmüştü. Zekâyla gücün temsil ettiği Athena ile Herakles işbirliğinde…

Kürdistan’ın dört parçadaki emekçileri/ ezilenleri kendi (sömürgeci) Hydra’larının bir başını koparmak için mücadele ediyorken; ancak bu ortak (sömürgeci) canavardan kurtulmak için mücadelelerini parça parça sürdürürlerken; birbiriyle dayanışma bağı kuramayan mücadeleler yetmiyor/ yetmez de…

Şimdi Kürdistan’daki yedi (siz dört okuyun!) başın yedisinden (yani dördünden!) de nasıl kurtulacağı sorusuna, Emma Goldman’ın, “Darlık ayırır, genişlik birleştirir. Geniş ve büyük olalım,” ilkesiyle Ulusal Kongre şahsında yanıt bulma zamanıdır!

Soru: Ortadoğu’nun hassas dengeleri açısından Kürtleri nasıl bir tehlike bekliyor? Bu tehlikede bağımsız bir Kürdistan’ın kurulması Kürtler açısından mutlak çözüm müdür?

Hiçbir zaman mutlak çözüm olmaz; çözümler olur; Kürtler için söz konusu çözümlerden birisi de bağımsız Kürdistan’dir…

Ezen ulus sosyalistlerinin egemenlerine karşı, her koşulda Kürdistan’ın bağımsızlığını savunmaları vazgeçilemez temel görevidir.

Tabii ki, belirleyici son sözü Kürtler söylemelidir/ söyleyecektirler elbette…

Kürtlerin bir tehlike ile yüz yüze olduğu saptaması, aynı zamanda da bir imkânla da iç içe olduğunu görmeli ve kavramalıdır.

Tehlikesiz imkân, imkânsız tehlike olmaz…

Yeri geldi belirteyim: Jean Paul Sartre’ın, “İnsan özgürlüğe mahkûmdur,” saptamasını müthiş önemli bulurum…

Hayal gücünün bilgiden daha önemli olduğundan; aşılmasına imkânsız hiçbir duvarın olmadığından; imkânsızlığın yalnızca tembellerin sözcüğünde yer alan bir kelime olduğundan; hiçbir şeyi riske atmamanın, aslında her şeyi riske atmak anlamı taşıdığından şüphe duymam…

Bir şey daha: Bir gerçeği savunurken ona, öncelikle kendimizi inandırmalıyız. Bunu başarırsak, William Shakespeare’in, “Bazı yıkılışlar, daha parlak kalkınışların teşvikçisidir”; Chuck Palahniuk’un, “Hiçbir şey durağan değil. Her şey eskiyip dağılıyor,” sözlerini terennüm ederek başkalarını da inandırabiliriz…

Soru: Tüm bu savaş ablukasında İsrail’in Gazze’ye müdahalesi gerçekleştirildi. Bu müdahale de Ortadoğu’nun yeni dizaynına yönelik bir hamle olarak değerlendirilebilir mi?

2010’da Tunus’la başlayan Ortadoğu halk ayaklanmaları, çok kısa bir zamanda Libya’ya, ardından domino etkisiyle Mısır’a, Bahreyn’e, Yemen’e ve sıçramasıyla “isyan”ın artık bir yerle sınırlı kalmayacağını ve giderek de bölgeselleşeceği yönündeki tezleri güçlendirmiş, Ortadoğu’da sınırların bir kez daha değişebileceğinin ipuçlarını göstermişti.

Tüm Arap coğrafyasını sarsan isyan dalgası hemen herkeste “Ne oluyor acaba? Yeni bir devrim ve isyan dalgasıyla mı karşı karşıyayız?” sorusunu beraberinde getirmiş, ayaklanmaların devam edip etmeyeceği hususunda tüm dünyanın dikkatini bir anda Ortadoğu’ya çevirmişti.

“Arap Baharı” söyleminin en çok tartışıldığı, baharın kışa evrildiği söylenen iki ülkeden Suriye ve Mısır’da, dünyanın gözü önünde kimyasal silahlardan idamlara varıncaya değin insanlık suçları işlendi ve işlenmeye de devam ediyor. Şunu unutmamak gerekiyor, her iki ülkede de eylemlere sıradan insanların katılması; daha fazla özgürlük, daha fazla aş, ekmek ve daha demokratik bir ülke taleplerini pekiştiren bir unsur oldu.

Ramzy Baroud’un, “Arap isyanları yoksulların ve bastırılmış insanların haklı talepleriyle tetiklendi ve geliştirildi. Dünya medyasıysa bu hikâyeyi neredeyse ıska geçti diyebiliriz. Geçtiğimiz üç senede Arap devrimleri her ne yöne gitmiş ya da gidecek olursa olsun, tartışılamayan bazı gerçekler vardır. Arap isyanları yoksul ve çaresiz olan Arap kentlerinde tetiklendi ve Araplar çok kötü bir yola giren gidişata isyan etme konusunda kesinlikle haklılar,” saptamasını unutmadan ekleyelim: Yıllardır uğradıkları baskılar, aşağılanma, devletin buyruğundakileri insan yerine koymaması sonucu biriken tepkiler, meydanlarda ölüm olduğunu bile bile insanları meydanlarda toplanmaya devam etti. Sonuç ortada!

“Neden” mi? Öndersizlikten!

Tam da bundan ötürü Fransız yazar Mathias Énard’ın kaleme aldığı ‘Hırsızlar Sokağı’nın başkarakteri, “Arap Baharıymış, kıçımın kenarı, bu işin sonu Allah’la otoriter bir rejim arasında kıstırılmış olarak bitecek,”[4] der…

“Arap Baharı”nın başlamasından üç yıl sonra, Kuzey Afrika’dan Basra Körfezi’ne kadar uzanan coğrafyada “hazan”a dönmesiyle çatışma ve kaos hâkim oldu…

Gerçekten de “savaşıyla, barışıyla çok garip bir yer” diye anılmayı hak eden Ortadoğu’ya, ABD’nin Irak rejimini yıkarken hediye ettiği Şiî-Sünnî savaşları tüm şiddetiyle sürüyor. Sınırları aşarak yayılan bu “yangın” ‘The Financial Times’dan David Gardner’in vurguladığı gibi, “Sykes- Picot sınırlarını silmeye başlıyor ama ortaya daha beter, belirsizliklerle dolu bir durum çıkıyor.”[5]

Sınırlar, jeopolitik dengeler hızla değişirken sürdürülmesi olanaksız, -Seumas Milne’in deyimiyle- “tuhaf ittifaklar” oluşuyor: İran’a karşı, Siyonist İsrail ile Vahabi Suudiler yakınlaşırken Suriye rejimini devirmeye çalışan Suudiler, Arap Emirlikleri, Mısır’daki askeri rejimi destekliyor; askeri rejim Suriye’nin koruyucusu Rusya’dan silah almaya başlıyor. Bu sırada, Suriye muhalefetini destekleyen “İslâmcı Türkiye”(!) Suriye rejimini destekleyen İran’la yakınlaşmaya çalışıyor.[6]

Ortadoğu’dan çıkmaya başladığı rivayet edilen ABD ise aslında, çıkmak bir yana, uzaktan dengelemeye çok uygun, bu çok parçalı zeminde, az masraflı bir kalışın olanaklarını elde etmeye çalışıyor.

Tam da bunun için Noam Chomsky’nin, “Ortadoğu’ya etki eden tehlikeli haydut devletleri, ABD ile İsrail” diye tarif ettiği çılgınlık öne çıkıyor.

Bundan ilk elden ve öncelikle yaşayanların yüzde 44’ünün mülteci olduğu Filistin “nasibini” alıyor.

BBC’ye konuşan UNICEF’in (BM Çocuklara Yardım Fonu) Gazze yetkilisi Pernille Ironside, “Gazze’de saatte bir çocuk ölüyor,” derken Gazze, 1 gecede 160 saldırıya maruz kalıyor!

İsrail’in 2008-2009’da Gazze’de yürüttüğü kara harekatı sırasında evi isabet alan ve üç kızı ile yeğeni parçalanarak ölen Nobel Barış Ödülü adayı Filistinli doktor İzzeldin Ebuleyş, “Ölen her çocukta ölen kızlarımı görüyorum. Bu, İsrail’in iddia ettiği gibi nefsi müdafaa mı yoksa 3. Dünya Savaşı mı çıktı?” diye sordu.

Ancak her şeye karşın Filistin, akıllarda da gönüllerde de meşru olan bir güçtür. Orada 54 yıldır süren bir işgal söz konusu. Bu işgale karşı mücadelede ise Filistin, haklı ve mağdur konumdadır. Dünyanın tüm Yahudilerini Filistin topraklarında bir araya getirme fikri olan Siyonizm; işgali, yayılmayı, soykırımı koşulluyor. Filistin halkı, tüm kayıplarına rağmen İsrail’in belirli ölçülerde kalan varlığına razı olmuşken; dağdan gelip bağdakini kovan, kendi durumuna razı değil, Filistinlileri bütünüyle yok etmek istiyor. Ancak tarih, yediden yetmişe bütünüyle direnen bir halkın yenilmezliğine tanıklık ediyorken; İsrail Siyonizminin ölüm, nefret ve ırkçılık kusan niteliğine bir kez daha tanık oluyoruz. Bugüne dek Filistinlilere saldırmak, tutsak almak ve öldürmek gerektiğinde bahane arama ihtiyacı duymayan, işkenceyi bile meşru/ yasal gören, niteliğinde ırkçılıkla faşizmi harmanlayan, emperyalizmin işbirlikçisi bir yapılanmayla karşı karşıyayız.

İsrail Parlamentosu’nda ‘Evimiz Yahudi Partisi’ üyesi Ayelet Şaked’ın, Facebook’ta Filistin halkını düşman ilan edip “Filistinli anneler de oğulları gibi ölmeliler” dediği koordinatlarda; Siyonizm Nazizmin “ikiz kardeşi gibidir.”[7] Ve şunu vurgulamalı: İsrail’in bugün Filistinliler üzerinde yürüttüğü yıkım ve ölüm siyasası, sonuna dek soykırım olarak tanımlanmayı hak ediyor…

Bu zeminde 2014 Temmuz’unun başından beri devam eden vahşet topyekûn saldırganlıktır…

İsrail’in hiçbir zaman barış yapmak gibi bir niyeti olmadı. Çünkü onlar “barış”tan, teslim olmuş, kimliğini yitirmiş bir Filistin anlıyor. Filistin’in kadın direnişçilerinden Rula Abu Duhou, bu durumu şöyle özetliyor: “Barış dedikleri daha fazla zorluk, ekonomik zorluk, sosyal zorluk, toplumsal hareketin önündeki zorluklar, duvar, yerleşimler, ambargolar, hepsi.”

Filistin sorunu (Kürt meselesi gibi) Ortadoğu’daki bütün sorunların merkezindedir. Bu sorun(lar) çözülmedikçe bu bölgeye huzur gelmez.

Siyonist İsrail Devleti de var oldukça da bu sorun çözülemez. Çözülemez, çünkü İsrail Devleti bizatihi terör üzerine kurulmuştur; varlığı da savaşa bağlıdır. Filistin’den tüm Filistinlileri sürmeyi amaçlıyor. Sınırlarını sürekli genişletiyor. Filistin’in tüm altyapısını tekrar be tekrar; sistematik olarak yıkmaktadır. Siyonizm ve emperyalizm, Filistin’i tümüyle imha etmeden, bölgede mutlak bir hâkimiyet kuramayacağını düşünmektedir.

Ancak bunu yapamayacaktır; başaramayacaktır!

26 Temmuz 2014 14:18:25, Çeşme Köyü. TEMEL DEMİRER

N O T L A R

[*] Newroz, Yıl:8, No: 256, 1 Eylül 2014…

[1] Louis Blanc.

[2]Halis Çelebi, “… ‘İslâm Devleti’ Bir Hurafe”, İttihat, 27 Haziran 2007.

[3] Spectator, 17 Haziran 2014.

[4] Mathias Énard, Hırsızlar Sokağı, çev: Aysel Bora, Can Yay., 2013.

[5] David Gardner, The Financial Times, 26 Aralık 2013.

[6] The Guardian 27 Aralık 2013.

[7] Serdar Koç, “Siyonist Terör”, Deliler Teknesi Edebiyat-Sanat Dergisi, No:14, Mart Nisan 2009.

ÖTEKİLEŞTİRİLMENİN TÜRKÇESİ: “AZINLIKLAR”

 

ÖTEKİLEŞTİRİLMENİN TÜRKÇESİ: “AZINLIKLAR”

TEMEL DEMİRER

TEORİK/ KAVRAMSAL PARANTEZ

ÖTEKİ(LEŞTİRME)”NİN TÜRKÇESİ

İNKÂR VE ASİMİLASYON DEĞİRMENİ T.“C”

ÖTEKİ(LEŞTİRME)NİN GENEL DÖKÜMÜ

TAHRİR DEFTERLERİ

1913-1914 RUM KAÇIRTMASI

1915-1916 ERMENİ SOYKIRIMI

1921’DE GİZLİ HIRİSTİYANLAR

1934 TRAKYA OLAYLARI

1934 İSKAN KANUNU

1942 VARLIK VERGİSİ KANUNU

6-7 EYLÜL 1955 YAĞMASI

1978 KAHRAMANMARAŞ VE ÇORUM KATLİAMLARI

12 EYLÜL, 28 ŞUBAT DARBELERİ

ERMENİLERİN SOY KODU: 2

İYİ DE NEDEN” Mİ?

KEMALİST DÖNEM

DERİNLEŞİP, YAYGINLAŞTIRILAN TÜRKLEŞTİRME

VE BUGÜN

ROMAN ÖRNEĞİ

DEVLET TAVRI, CEZASIZLIK

SONUÇ YERİNE”

ÖTEKİ(LEŞTİRİLME)NİN TÜRKÇESİ: “AZINLIKLAR”[1]

TEMEL DEMİRER

Ayrımcılık

insanın kendisine duyduğu tiksintiyi

başkasına yöneltmesinden ibarettir.”[2]

Türkiye’de Öteki Olmak…” konusunda diyeceklerime başlamadan belirtmem gerek: “Türkiye Türklerindir!”, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” diyenlerden değilim.

Her daim halkların, etnik grupların kardeşliğinin yanında, “ama”sız, “fakat”sız eşitliğini savunanlardanım.

Tekçilik”ten, “asimilasyon”dan malûl düşünce(sizlik)lere ve “hoşgörü” söylencelerine prim vermeyenlerdenim!

“Neden” mi?

W. Goethe’nin, “Hoş görmek, bir anlamda incitmek, hakaret etmektir”; Jean Rostand’ın, “Hoşgörüde bir katman var ki küfürle sınırdaş”; W. Somerset Maugham’ın, “Hoşgörü, kayıtsızlığın bir başka adından başka bir şey değildir,” saptamalarını çok önemserim de ondan…

Siz bakmayın, “hoşgörü” söylencelerini gerektiğinde “zorunluluk” mazeretleriyle bezeyerek tersine çevirip, resmî ideolojiyi rasyonalize etmeye kalkışanlara!

“Ege ve Trakya bölgelerinden Osmanlı vatandaşı Rumların bir kısmının savaştan önce Yunanistan’a tehcir edildiği doğrudur. Buna bakarak, savaş ortamı yokken bile Osmanlı’nın ırkçılık duygularıyla azınlık düşmanlığı yaptığını söylemek mümkün mü? Resme böyle bakarsanız mümkün… Fakat böyle bakmak yanlıştır,” diyen Taha Akyol da onlardan birisidir!

İnsanları, sırf “Rum” diye vatanlarından koparacaksınız; sonra da bunu “makul” göreceksiniz!

Olmaz böyle şey!

Görmüyor, bilmiyor olamazsınız!

Yaklaşık bir asırlık dönemde Anadolu’nun ve İstanbul’un insan dokusunda inanılmaz bir değişim yaşandı. Geç gelen “ulus-devlet” bilincinin savaşlarla harmanlanması, cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşuna trajik “yok oluşlar”ın eşlik etmesini de beraberinde getirdi. Anadolu’nun zenginliği ortadan kalktı, İstanbul ise tek kelimeyle “çoraklaştı”.

1920’de bile yani 1915 “büyük Ermeni tehciri”nden, soykırımından yıllar sonra bile, Diyarbakır’da Müslümanların toplam nüfusun yüzde 40’ını oluşturduğunu, bunların yarı yarıya kendilerini Türk ve Kürt diye tanımladığını, kent nüfusunun Katolik ve Ortodoks Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Yezidiler, Keldaniler ve diğerlerini barındırdığını biliyor muydunuz?

Bir imparatorluk başkenti olarak İstanbul’un zenginliğini varın siz değerlendirin… Ama hiç kuşku yok ki, İstanbul’un en büyük kaybı, bu kente ruhunu veren Rumlar olmuştur. Belli bir “zamanaşımı”nın ardından, mekanik bir soğuklukla bahsediyoruz çoğu zaman ama evlerinden, vatanlarından kitleler hâlinde sürülen İstanbul Rumları, hep aynı hasretin sıcaklığıyla yaşadı. Yunanistan ‘da kendilerini hiçbir zaman evlerinde hissetmediler. Her karışında anılar bıraktıkları İstanbul’a özlemle yaşadılar ve çoğu o hasretle yaşama veda etti…

Bu noktada söz “Müsaadenizle şahsi bir anı aktarmak istiyorum” diyen Ayca Yılmaz’a bırakayım:

“Atina’nın bir mahalle tavernasında oturuyorduk. Orada yaşayan dostumuzu ziyarete giderken, yanımızda Türkiye’den rakı götürmüştük. Tavernada şişeyi açtık. Bütün gözler bizim masaya çevrildi. Anladık. Bütün masalara dağıttık şişedekini. Ardından, masamıza konuk olan İstanbullu bir Rum, ‘Siz bilmezsiniz İstanbul’u, bir de ben geldiğimde gezdireyim sizi’ derken gözleri dolu dolu olmuştu…”

Sahi, hiç düşündüğünüz oldu mu? Türk olmayan ya da Türkleştiremediğimiz komşularımız nasıl kayboldu? Anadolu neden böyle çoraklaştı?

Duydunuz mu bilmem? Turizm ve Kültür Bakanı Sayın Ömer Çelik, Türkiye’den kaçırılan, göçe zorlanan Müslüman olmayan azınlıklara bir çağrı yapıp, “Geçmişte yapılan bazı yanlışlıklar yüzünden ülkemizi terk etmiş Hıristiyan ve Yahudiler var. Hepsine ‘Ülkenize geri dönebilirsiniz’ diyoruz,” dedi…

Bu çağrı, 1930’lardan günümüze kadar çeşitli baskılar nedeniyle doğup büyüdükleri, yurttaşı oldukları Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan yüz binlerce Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani ve Yezidi’yi ilgilendirmektedir.

Türkiye kamuoyu, 1934 Trakya Olayları, 6/7 Eylül 1955 Olayları, 1942/1943 Varlık Vergisi, Yunan uyruklu Rumlara karşı uygulanan, fakat ailelerinin de etkilendiği Türkiye’yi terk etmelerine ilişkin Bakanlar Kurulu kararı gibi (1964) uygulamalar gibi belli başlı olanlar dışında Türkiye genelinde Müslüman olmayan azınlıklara karşı yapılan baskılardan habersizdir.

Bu baskılara en somut örnek 1964 yılından başlayarak varlıkları Lozan Antlaşması’nın ilgili hükümlerince güvence altına alınmış, tümü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Gökçeada (İmroz) ve Bozcaada (Tenedos) Rumlarına karşı gerçekleştirilen uygulamalardır.

Bu uygulamalar kapsamında 1964 yılında yaklaşık 6 bin Rum’un yaşadığı Gökçeada’da ve yaklaşık bin Rum’un yaşadığı Bozcaada’da ilkin Rum okulları kapatılmış, okul çağında çocuk sahibi aileler Yunanistan’a göçe zorlanmıştır. Rumlara ait tarım alanları büyük çapta kamulaştırılmış, Gökçeada’da ada dışına hayvan satışıyla Rumların balıkçılık yapmaları yasaklanmıştır. Böylelikle gelir kaynakları kurutulan Rumlar çareyi Yunanistan’a göçte bulmuşlardır. Bunlar da yetmemiş, adada bir açık cezaevi kurulmuş, Türkiye’nin dört bir yanından getirilen, çeşitli adi suçlardan hükümlü binlerce mahkûm adaya salınmış, sayıları giderek azalan Rumlar korkudan evlerinden çıkamaz olmuştur.

Bugün Gökçeada’da 273, Bozcaada’da ise 22 Rum kalmıştır. Giden Rumların geride kalan evleri, tarlaları gasp edilmiş, hukuksuzluklar birbirini kovalamıştır. Bugün haklarını arayan Rumların hukuksal başvuruları ya mahkemelerde ya da bürokraside takılıp kalmakta, yetkililerin elleri çoğu kez Rumların haklarını teslim edecek kararların altına imza atmaya gitmemektedir.

Ne olur bana resmî ideolojinin, “azınlıklara” ya da “ekalliyete” yüzlerce yıllık “hoşgörü” hikâyelerinden söz etmeyin!

O hikâyelerden bugüne uzanan, olsa olsa, Canan Kızılaltun’un aktardıklarıdır:

“Roman’ın yaşam alanını elinden al, evini yık, çocuğunu okula alma, hastasını hastaneye sokma, gencine iş verme, kiralık evine layık görme, bakkalından alışveriş yaptırma, ondan sonra da ‘bunlar hırsız, yankesici yavv’!

Nasıl bir memlekette nefes alıyor, nasıl bir memlekette yaşamaya çalışıyoruz biz! Bu nasıl bir faşizmdir aklım almıyor. Alevîlerden nefret ediyoruz. Ermenilerden nefret ediyoruz. Kürtlerden nefret ediyoruz. Romanlardan nefret ediyoruz. Abhazlardan nefret ediyoruz. Az kaldı yakında Gürcülerden, Lazlardan, Çerkezlerden, hülasa bu memlekette nefes alan her etnik kimlikten nefret edeceğiz. İş öyle bir noktaya geldi ki ‘beyaz’, ‘erkek’, ‘Türk’, ‘Müslüman’, ‘Sünni’ değilsen, hiiiç boşuna yaşama!

Bursa Yıldırım ilçesi Meydancık mahallesi’nde bir beyaz Türkümüz rahatsız olduğu ‘Çingeneler’i bakanlığa şikâyet ediyor. Neymiş; kalabalıklarmış, gürültücülermiş, hırsızlık yapıyorlarmış, uyuşturucu satıyorlarmış, bıkmışlarmış, usanmışlarmış. Mışmışmış… Bir insanı ya da bir yaşam biçimini ya da bir etnik aidiyeti, bir kimliği, bir yönelimi sırf ontolojik nedenlerden dolayı şikâyet etmek nedir?”

“Nedir” mi?

Bir etnik aidiyeti, bir kimliği ötekileştiren ırkçılıktır! (Ancak etnik aidiyetler de, karşıtlığı da “sonsuz” değildir; sınırı vardır.)

TEORİK/ KAVRAMSAL PARANTEZ

Etnik deyimi, eski Yunanca ‘ethnikos’ kelimesinden geliyor ve müşterek kültürel bağlar ve değerleri paylaşan (dinsel, ulusal… vb.) ve bazen de fiziksel karakteristikleri içeren sosyal gruplar anlamında kullanılıyor.

Etnik farklılıklar özünde çelişkili farklılıklar değildir. Ancak, etnik farklılıklar, belli toplumsal koşullarda bir karşıtlığa dönüştüklerinde karşımıza özel bir durum çıkıyor.

Bu özel durum üzerinde düşünürken, önce bir başka toplumsal farklılık/ çelişki türüne, sınıf çelişkisine bakmak yararlı olabilir. Kapitalist toplumda sınıfsal çelişkiye yol açan farklılıklar bireylerin kendilerinden değil, toplumsal yapı içindeki farklı konumlarından kaynaklanır. Birey işçi olduğunda işçi sınıfına aittir. Bu konumdan çıktığında bu özelliğini kaybeder hatta, sermaye sahibi olabilirse kapitalist sınıfa katılabilir.

Emek-sermaye çelişkisi, bir tarafın varlığının öbürüne bağımlı olduğu bir çelişkidir. İşçi kapitaliste, kapitalist işçiye göre tanımlanır. Bu çelişkinin çözümüne ilişkin dinamikleri bu çelişkinin karşıtlık biçimi (üretim araçlarının mülkiyeti, artık değerin üretilmesi, paylaşılması gibi) içerir. Bu çelişki çözüldüğünde, bağ koptuğunda, her iki konum da ortadan kalkacaktır. Bu çelişki aşılarak bir senteze, yeni bir toplumsal yapıya yol açabilir. Bu yüzden bu diyalektik bir çelişkidir.

Buna karşılık, etnik farklılıklar, bireyin istese de terk edemeyeceği kimi “organik” olarak değerlendirilen özelliklerden kaynaklanır. Birey ait olduğu etnik kimliğini (yok saysa bile) yok edemez. Bu nedenle etnik farklılıklar bir etnik karşıtlığa dönüştüğünde karşımıza özgün bir durum çıkıyor. Bu durumu, Zizek’in, Karatani üzerinden gelerek bize, Kant’tan aktardığı “antinomi” kavramının yardımıyla düşünmeyi deneyebiliriz.

“Antinomi”, taraflarından birinin öbürüne indirgenemediği, diyalektik bir senteze ulaşılarak aşılamayan bir çelişki, karşıtlıktır. Bir “antinomi” ile karşı karşıya olduğumuzda, bu karşıtlığı eleştirmeye, başlarken onu oluşturan unsurların özelliklerinden hareketle değil, bir üçüncü noktadan yaklaşmak (“parallax” bakış) gerekecektir. Örneğin, bugün karşımızda, bir taraftan bakınca “Kürt sorunu”, öbür taraftan bakınca “Türk sorunu” olarak görülen bir karşıtlık var. Bu karşıtlığa yönelik radikal bir eleştirinin, tarafların “sorun” algısının dışında üçüncü bir noktadan bakan bir yaklaşımı gerektirdiğini düşünüyorum.

Yoksa, “çözüm” seçenekleri karşımıza, ilişkinin, parçalanması (ayrılma) ya da taraflardan birinin yok olması (asimilasyon) ile sınırlanmış olarak çıkabilir. Üstelik şiddet içeren bu iki “seçenek”, asla “sorunu” ortadan kaldıracak bir kesinliğe ulaşamayacak, en fazla karşıtlığı geçici bir süre, şiddet kullanarak bastıracaktır.

Üçüncü bir noktadan hareketle, dışından, eleştirildiğindeyse, bu “antinomi” yönetilebilir (yapının istikrarını bozmayacak, egemenlik ilişkilerini koruyacak bir düzeyde tutulabilir) ya da tümüyle ortadan kaldırılabilir.

Acaba, etnik olarak farklı grupların birlikte barış ve uyum içinde yaşayabilmesini sağlamak için bu “antinomi”, her iki tarafı da kapsayabilecek bir üçüncü ilişkinin içine gömülerek yönetilebilir mi?

Örneğin bu üçüncü ilişki, “Tanrı önünde eşitlik” vaat eden dini bir kimlik, ya da “yasalar önünde eşitlik” vaat eden “vatandaşlık” olabilir mi? Tarihsel deneyler (Yugoslavya, ÇHC), bir kez antinomi oluştuktan sonra, bir başka, üçüncü kimlik noktasından yapılan yaklaşımın yeterli olmayacağını, ancak geçici çözümler sunabileceğini gösteriyor. Çünkü, dini ya da vatandaşlık kimlikleri çelişkili sınıf konumları üzerinde şekillenmiş toplumsal yapılarda (örneğin, kapitalizm) patlayıcı çelişkileri taşımaya devam ediyorlar. Bu çelişkiler de etnik “antinomiyi” yeniden patlayıcı bir noktaya itebiliyor.

Bu etnik karşıtlığı (antinomiyi), kimi reformlarla da sonsuza kadar biteviye yönetmeye kalkarak Sisifus’un yükünü üstlenmek yerine, reformlara ek olarak ortadan kaldırmayı amaçlamak daha gerçekçi bir seçenek olabilir. “Üçüncü noktayı” bir başka kimlikte değil, etnik kimlikler arası ilişkiyi, karşıtlığa dönüştürerek bir antinomiye yol açan, maddi koşullarda, yapının ekonomi politiğinden kaynaklanan çelişkilerde arayabiliriz.

Eğer bu saptama doğruysa, antinomiye dönüşmüş etnik karşıtlığa, gerek reformlar yoluyla yönetmek, gerekse ortadan kaldırmak için, yaklaşırken, öncelikle kapitalizmi, varsa feodal ilişkileri, bunlar üzerinde yaşayan emperyalist süreçleri eleştirmek gerekecektir.

Aksi takdirde, yasal, kurumsal, ne kadar kapsamlı, ayrıntılı düzenlemelerle (reformlarla) yönetilirse yönetilsin, toplumsal zenginliğin üretiminden, bölüşümünden, bunu sağlayan siyasi yapı içindeki konumlardan (sınıfsal farklılıklara) kaynaklanan çelişkiler, kaynakları anlaşılamadığı takdirde, etnik kökenli eşitsizlikler olarak görülebilecek, gösterilebilecek, böylece etnik gruplar arası ilişkiler, özellikle, gelir dağılımının bozulmaya, ekonomik güvensizliklerin artamaya başladığı dönemlerde, kolaylıkla “antinomiye” dönüşecek, dönüştürülecek, bir kez dönüştükten sonra, yapılmış tüm reformlara karşın, ekonomi politikten gelen maddi belirleyiciler ortadan kalkmadıkça, yok olmayacaktır.[3]

ÖTEKİ(LEŞTİRME)”NİN TÜRKÇESİ

O hâlde ekonomi politikten gelen maddi belirleyicileri ortadan kalkmadıkça, ODTÜ Felsefe Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet İnam’ın, “Hep haklı olmak tehlikelidir… İnsanların ‘benim dilim, benim dinim, benim etnik kimliğim’ demesi çok büyük bir tehlikedir…”

ODTÜ Felsefe Bölümü’nden Prof. Yasin Ceylan’ın, “Öteki insanlığın tarifini daraltır…”

Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Turgut Tarhanlı’nın, “Kimlikler bakımından, farklı kimliklere mensubiyet bir ayrıcalık olamayacağı gibi aynı zamanda bir mağduriyetin de nedeni olmamak zorundadır,” saptamalarının altını özenle çizip, hatırlatalım…

“Ulus-devletlerin hepsinin karnesi, iş insan haklarına ve adalete geldiğinde, birbirinden zayıf notlarla dolu” vurgusuyla ekler Karin Karakaşlı:

“Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi sırasında 1924’te iki ülkenin de kendi ülkelerinin yurttaşlarını din esası üzerine zorunlu göçe tabi tutmasına yol açmış, mübadele ile 1 milyon 200 bin Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu’dan Yunanistan’a, 500 bin Müslüman Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştı. Türkiye’de sadece İstanbul kenti ile Gökçeada ve Bozcaada’da oturan Rumlar, Yunanistan’da ise sadece Batı Trakya Türkleri mübadeleden muaf tutuldular. Aradan geçen onyıllar boyunca Varlık Vergisi, 6-7 Eylül, Kıbrıs olayları ile akın akın göç etmeye devam eden İstanbul Rum nüfusu 2 bin kişi kalmışsa, bu da bir şeyler anlatıyor olmalı…”

Haksız da değildir.

Darbecilerin ‘İç Tehditler’ raporunda Ermeniler mutlak düşman olarak nitelendiriliyor. Ayrıca tehcirin de yasal ve haklı bir politika olduğu savunulmaktadır. 12 Eylül darbe davasına Genelkurmay Başkanlığı tarafından gönderilen “Türkiye’ye Yönelik İç Tehdit” raporunda, Hıristiyan azınlıklara ilişkin fişlemeler de yer alıyor. Ermenilerin ağır bir dille eleştirildiği raporda, 1914-1915 olaylarının “yasal ve haklı olduğu” savunuluyor. Raporda, Rumların Ermenilerle işbirliği içinde oldukları savunulurken, ayrıca Süryani ve Yahudilerin de dikkatle izlenmesi tavsiyesinde bulunuluyordu.[4]

Bu kadar da değil!

Devlet, Türk ve Müslüman olmayan vatandaşlarını kaydederken, kendi anlayacağı şekilde birer de numara eklemiş. Böylece, 1-2 ve 3 numaralarıyla Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlar kayıtta ayrıştırılırmış.

Uygulama, Lozan Antlaşması’yla azınlık statüsü ve belli haklar kazanmış Müslüman olmayan azınlıkların bilinmesi şeklinde açıklandı…

Gerekçe olarak Lozan Antlaşması gösterildiği zaman, dönemin koşulları falan diyerek bir takım mazeretler dile getirilebilir. Ve getirildi ama, bunun doğru olmadığı da 4 ve 5 gibi iki numaranın daha kullanılmasıyla ortaya çıktı.

4 sayısı Süryanilerin tasnifinde kullanılıyormuş, 5 ise “diğerleri” içinmiş.[5]

Söz konusu tabloda Türkiye’yi terk eden 1947 İstanbul doğumlu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu Gregory Athanassiadis, “Ben kendimi istediğim kadar Türkiye’ye ait hissetsem de, devlet ve yaşadığım ortam bana yabancı gibi baktı. Öteki, hem de ‘şüpheli bir öteki’ gibi davrandı. Haklarımın sınırlı olduğunu fazlasıyla hissettirdi. 6-7 Eylül olaylarını, o zaman 8 yaşımda olmama rağmen daha dün gibi hatırlıyorum. Yolda Rumca konuşan arkadaşlarımın dövüldüğünü, otobüsten indirildiğini gördüm. 4 sene askerlik yapmış olan babamın, varlık vergisi, amele taburları olaylarını anlatışı hâlâ kulaklarımda. Evet, maalesef bütün ulus devletlerde herkesin bir ötekisi vardır, Almanya’da Yahudi, Amerika’da siyah, İrlanda’da Katolik, Yunanistan (Batı Trakya) ve Bulgaristan’da Türk, İsrail’de Filistinli ‘öteki’dir,” derken İshak Alaton da ekliyor:

“Türkiye bütün gayrimüslimleri ve ötekileri korkuttu ve hapsetti diyebilirim. Öyle ki iki kimlikli, yani kendi içinde şizofren insanlar yarattı. Dışarıya karşı rahat görünmek isteyen ama içinde başıma her an bir şey gelebilir tedirginliği yaşayan insanlar… Aslında bu insanların hepsi hasta oldu. Doğrudur, babam da öyleydi. Kendimi bildim bileli de hep böyle insanlarla karşılaştım. Lefter’in kamerayı kapattırmasını çok iyi anlıyorum çünkü ben açık konuşan bir gayrimüslim olarak istisna olduğumun idrakindeyim. Ama benim istisna olmam bu ülkedeki kuralı teyit ediyor. Mutlu yaşamak istiyorsan, gizli yaşa diye mottomuz var. Daha ne…

Rejim 90 yıl boyunca zenofobik (yabancı düşmanlığı) ve antisemitik (Yahudi düşmanlığı) oldu. Ben böyle deyince bir soru geldi; ‘Araştırmalara göre toplumun yüzde 60’ı Yahudi komşu istemiyor, bu nasıl iş’… Bana göre yüzde 60 hiç Yahudi’yle temas etmediği ve rejim onu gayrimüslimlere karşı endoktrine ettiği için böyle düşünüyor. Koskoca Türkiye’de 21 bin 500 Yahudi kalmışız, 19 bin 500’ü İstanbul’da, 2 bini İzmir’de… Bir zamanlar 300 bindik. Şimdi bizi görmüyor ve tanımıyorlar. Sebep bu bence…”

“Azınlık” ilan edilenlere karşı zenofobiye ilişkin önemli verilerden birisi de, Türkiye tarihinin en önemli yansımalarından Yeşilçam sinemasıdır. Bu görsel tarih içinde de azınlıkların temsili, toplumun belki yüzlerce yıllık önyargısını yansıtıyor. Yaşar Üniversitesi Araştırma Görevlisi Dilara Balcı onlarca filmi araştırarak yazdığı ‘Yeşilçam’da Öteki Olmak’ kitabıyla azınlıkların beyazperdedeki yansımalarını inceledi. Sonuç mu? Ne yazık ki Yeşilçam’ın gayrimüslimlere bakışı da toplumun genelinden pek farklı değil. Önemsenmiyorlar, görmezden geliniyorlar.

Onlara, meyhaneci, kuyumcu ya da seyyar fotoğrafçı olarak rastlayabilirsiniz. O zaman şanslısınız demektir. Genelde, huysuz pansiyoncu, paragöz hayat kadını veya zalim tefeci olarak karşımıza çıkalar. Onlar Yeşilçam’ın ötekileridir…

Dilara Balcı’nın ‘Yeşilçam’da Öteki Olmak-Başlangıcından 1980’lere Türkiye Sinemasında Gayrimüslim Temsilleri’ başlıklı yapıtı, acı gerçeği ortaya koyuyor. İşte kitaptan bazı önemli anekdotlar:[6]

NUBAR TERZİYAN, AYHAN IŞIK’IN AMCASI DEĞİLDİR”

Kitaptaki ilginç notlardan birinin kahramanı ise Nubar Terziyan ve Ayhan Işık. Terziyan Ayhan Işık öldükten sonra bir gazeteye, “Oğlum Ayhan. Dünya fanidir ölüm herkese nasip ama, sen ölmedin zira geride bıraktığın bizlerin ve milyonların kalbinde yaşıyorsun. Ne mutlu sana (…) Amcan: Nubar Terziyan.” şeklinde bir ilan verir. Bu ilanın yayımlanmasının ardından Ayhan Işık’ın gayrimüslim olarak algılanmasından endişe duyan ailesi şöyle bir ilan verir: “Önemli bir düzeltme. ‘Amcan Nubar Terziyan’ imzasıyla çıkan ilanla sevgili varlığımız Ayhan Işık’ın hiçbir ilişkisi yoktur. (…) Görülen lüzum üzerine üzüntüyle duyururuz. Ailesi.” İlandan da anlaşılabildiği gibi Işık’ın ailesi, ünlü oyuncunun ‘Ermeni’ olarak anılabileceğinden büyük endişe duymuştur.

KENAN PARS: “BEN BİR TÜRK’ÜM”

1950 ve 1960’lı yılların ünlü jönü Kenan Pars, bir röportajında Kirkor Cezveciyan kimliğiyle hatırlanmak istemediğini şöyle dile getirir: “Kirkor Cezveciyan, sadece kimliğimdeki adım. Kullanmıyorum. Ben Türkiye vatandaşı Kenan Pars’ım. (…) Türkiye’de doğan, Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanını taşıyan, bir Türk gibi yaşayan adama ne denir? Ben bir Türk’üm. Türk olmanın anlamını hissediyorsan sen de Türk’sün.”

TERZİYAN’IN CESARETİ

Ermeni kökenli olan oyuncular -Nubar Terziyan dışında- etnik kimliklerini gizleme ihtiyacı hissetti. Türkiye’de adıyla sanıyla Ermeniliği akla gelen ilk kişi, Yeşilçam’ın tonton adamı Nubar Terziyan. Soğuk ve kötü adam tipinin vazgeçilmez aktörlerinden Kenan Pars ise herkesçe tanınsa da asıl adının Kirkor Cezveciyan olduğu ve seslendirme yapıldığından tipik bir Ermeni aksanıyla konuştuğu dahi bilinmez. Yeşilçam’ın olmazsa olmazlarından Vahi Öz’ün, Sami Hazinses’in, Turgut Özatay’ın, Naşit Özcan’ın çocukları Selim Naşit ve Adile Naşit’in – “Hababam Sınıfı”nın Adile Ana’sının- Ermeni olduğu kimsenin aklına bile gelmez. Ama Toto Karaca aksanıyla ele verir kendisini.

SELDA ALKOR’UN BABASI KİMİ ÖLDÜRDÜ?

İstanbul’un işgal altında olduğu yıllarda yaşamış ve çok sayıda Türk polisi öldürmesiyle nam salmış gerçek bir karakter olan Hrisantos karakteri de Yeşilçam’da kendisine sıkça yer bulur. Gerçek adı Hristo Anastadiyadis olan Hrisantos’un sabıka fişinde doğum tarihi 1898, tabiyetinin Osmanlı, mezhebinin Rum ve mesleğinin terzi çırağı olduğu yazmaktadır. Hrisantos, çocuk denecek bir yaştan itibaren soygunculuğa başlamış ve bir çete kurmuştur. Bir muhallebici dükkânını soyup, dükkân sahibi Recep Usta’yı öldürdükten sonra yakalanan çete üyeleri, kısa süre sonra koğuşlarının altından bir tünel açarak kaçmayı başarmışlardır. Bu tarihten sonra İngiliz istihbarat servisine casusluk yapmaya başlayan Hrisantos, İngilizlerden para ve silah yardımı almaya başlamıştır. Hrisantos ve çetesi, hapisten kaçmalarının ardından çok sayıda polis öldürmüş, İstanbul polis teşkilâtına terör estirmişlerdir. Hrisantos, 7 Eylül 1920 tarihinde, ihbar üzerine bir evde kıstırılmış, Komiser Yardımcısı Muharrem Alkor ve polis memuru Cafer Tayyar tarafından vurulmuştur. Hrisantos’u vuran silah bugün hâlâ polis müzesinde sergilenmektedir. Muharrem Alkor da Hrisantos’la mücadelesini anlatan “Hırisantos’u Ben Öldürdüm” isimli bir kitap yazmıştır. Muharrem Alkor, Yeşilçam’ın ve bugünün ünlü oyuncusu Selda Alkor’un babasıdır. Hrisantos karakteri Kani Kıpçak’ın 1951 yapımı ‘İstanbul Kan Ağlarken’, Lütfi Akad’ın yönettiği 1952 yapımı ‘İngiliz Kemal Lawrens’a Karşı’, Semih Evin’in 1966 yapımı ‘Ay Yıldız Fedaileri’, Remzi Jöntürk’ün 1974 yapımı ‘Sayılı Kabadayılar’ filmlerinde sıkça seyircinin karşısına çıkar. Ancak, 1950’li yılların tarihi filmlerinin maceralı olay öykülerinde bir gerilim öğesiyken, 1960’lı yıllarda Türk’ün üstünlüğünü seyirciye ispat etmek maksadıyla kullanılan bir unsura dönüşmüştür. 

GAZETECİYE KIZ VERMEZLER!

1933 tarihli ‘Cici Berber’ filminde berber dükkânında kasiyerlik yapan Eleni isimli bir Rum kızıyla, gazeteci Selim’in evlilikle sonuçlanan aşkları anlatılır. Ancak Eleni’nin babası Yani ise gazeteci düşmanıdır ve Selim’i kovar. Eleni ve Selim’in izdivacıyla son bulan film din ve millet farkının aşka engel etmediği yapımlardan biri olarak kayıtlara geçer. Kıbrıs krizinin patlak vermesinin ardından 1960’lı ve 1970’li yılların filmleri, seyircide İstanbul’da yaşayan tüm Rum kadınları cinselliğini ön plana çıkarmaktan ve fuhuş yapmaktan imtina etmeyen karakterler olarak resmetmiştir. Orta yaşlı Ermeni kadınların payına ise pansiyonculuk yapan ‘madam’ karakteri düşmüştür.

Yeşilçam’daki anlatım dili, genel olarak toplumun azınlıklara karşı önyargılarını yansıtır.

Bu önyargının yarattığı stereotiplerin kimisi yüzlerce yıllık bir geçmişe sahiptir. Geleneksel Türk tiyatrosundaki Yahudi tiplemesinin cimriliğine, korkaklığına ve para hırsına Shakespeare’de de, günümüze ait popüler eserlerde de rastlanır. Buna karşın Rum kadının hafifmeşrepliği ve Rum erkeklerin güvenilmezliği gibi stereotipler Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında şekillenmeye başlamış; ilk roman ve ilk modern tiyatro eserlerine yansımıştır.

Yeşilçam’ın en sevdiği gayrimüslim tiplemeleri Ermenilerdir. Bu tiplemelerin en popüleri pansiyonculuk yapan, ağzıbozuk, paragöz, orta yaşlı dullardır. Bencil ve cimri olmalarına karşın seyircinin sempatik bulduğu bu tiplemeler filmlerde güldürü unsuru oluşturmaktadır. Ermeni erkek tiplemeleri esnaf olarak karşımıza çıkar. Rum kadınların fettan ve oldukça tehlikeli film kişileri olduğu görülürken; Rum erkekler soyguncu, hırsız ya da çete üyesidir. Yine dönem filmlerinde Rum karakterlerin Milli Mücadele’ye engel oluşturan iç tehditler olarak sunuldukları dikkati çeker. Yahudi tiplemelerle ise belirtmiş olduğum gibi yüzlerce yıllık cimri ve korkak Yahudi imgesi sürdürülür.

Günümüz sinemasında da gayrimüslim imgesinin elli yıl öncesinden farklı değil. Bu kitabı okuyanlar, gayrimüslimlere dair basmakalıp fikirlerin henüz değişmediğini daha iyi anlayacaklardır. Güz Sancısı filminde 6-7 Eylül Olayları anlatılırken başkarakter Elena’nın fahişe olması; Kurtuluş Son Durak filminde eşi ve çocuğu olmayan Vartanuş’un hasta babasıyla birlikte yaşaması; Aşk Geliyorum Demez filminde esnaf Miran Dayı’nın yalnız yaşayıp, yalnız ölüşü güncel örneklerden yalnızca birkaçıdır.

İNKÂR VE ASİMİLASYON DEĞİRMENİ T.“C”

T.“C”, bir inkâr ve asimilasyon değirmenidir.

Kolay mı? Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere 28 bin isim, asimilasyon amaçlı olarak değiştirildi.

Bir sistem asimilasyonu akla koyunca isimleri de değiştirir, isim sahip ve varislerinin dünyasını da. Anadolu, kültürlerin beşiği; dolayısıyla kökleri eskilere dayanan birçok uygarlığın mirasını barındıran bir yer. O mirastan biri de şüphesiz ki isimlerdir. Tarihimizle, kültürümüzle bağlarımızı kopartmak için isimlerimizin çoğunu değiştirdiler. İsim değiştirme uygulamasının gerekçesi “yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılmasında büyük karışıklığa yol açan adların Türkçe adlarla değiştirilmesi” şeklinde gösteriliyor; oysa uygulamalara bakıldığında, buradaki birinci hedefin isimler değil, isimlerin temsil ettiği kültürler olduğu ortadadır.

Nitekim Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri isim tahrifatı ile etnik köken inkâr ve tahribatının birlikte yapıldığını görüyoruz. “Bu memleketin efendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır; o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır”. Bu sözler, beyni ırkçılık virüsüyle hasta edilmiş câhil bir gence değil, 1924’te kabul edilen anayasanın hazırlayıcıları arasında yer alan, birkaç üniversitede hukuk dersleri veren, Cumhuriyet döneminde “adalet bakanlığı” da yapmış Mahmut Esat Bozkurt’a ait.

“Biz açıkça milliyetçiyiz. Ve milliyetçilik bizim yegâne birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların (ırkların) hiçbir nüfûzu (etkisi) yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemehâl (mutlaka) Türk yapmaktır. Türkler’e ve Türklük’e muhalefet edecek anasırı (unsurları) kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üstünde aradığımız, Türk olmalarıdır”. Bu sözlerin sahibi de, kemalist Cumhuriyet’in “Tek Adam”ı ve “Ebedî Şef”i Mustafa Kemal’den sonra gelen “İkinci Adam”ı ve “Milli Şef”i İsmet İnönü’dür.

Bozkurt ve İnönü’nün sözleri yanlışlıkla ağızdan kaçan hezeyanlar değil, Cumhuriyet dönemi boyunca kabul görmüş ve uygulanmış resmî söylemin ifadesidir aslında.

Bir yalan ve tezvirat makinesi olan resmî söylemin “ilk” yalan ve “ilk inkâr 1915’tir. Adlandırılışı üzerinden kıvranılan ama esasen özü sahiplenilemeyen büyük utanç. Yumuşak karın olarak dış siyasetin orta yerinde duran, parlamento tasarıları ve 24 Nisan anmaları gibi alerjik tarihlerde yüz yüze gelinen, devlet refleksinden en esaslı biçimde payını alan Ermeni soykırımı…

Gayrimüslim vatandaşlara yabancı muamelesi çekilen 1934 Trakya, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 olayları, 1964 mübadelesi gibi tarihin kırılma noktaları varsa, Alevîlerin tarihteki sayısız kırımlar bir yana, yürek yakan ve sonraki inkârlarıyla da mağdurları daha kerelerce öldürmeye devam eden Maraş ve Sivas yıkımları var. Dersim zaten bir başına acılar coğrafyası; Kürtlerin tarihi desen, varlığın inkârı üzerinden temellenmiş bir isyan ve zulüm silsilesi. Hayat diye bilinen hep o kökünü kurutma çabası…

Ve bunların hepsinin altın da T.“C” gerçeği yatıyor!

“Nasıl” mı?

Bir araştırmaya göre, Türkiye’de 1940-2000 yıllarında köylerin yüzde 35’inin adı değiştirildi. Kürtçe, Ermenice, Gürcüce, Lazca isimlerin yanı sıra içinde “kızıl”, “çan”, “kilise” gibi “sakıncalı sözcükler” geçen Türkçe adlar da tarihe karıştı

Fırat Üniversitesi Beşeri ve İktisadi Coğrafya Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Harun Tunçel’in araştırmasına göre, 1940-2000 yılları arasında 12 bin 211 köyün, yani tüm ülkedeki köylerin yüzde 35’inin ismi değiştirildi. İsim değiştirme furyasından en çok Doğu Karadeniz, Doğu ve Güneydoğu Anadolu etkilendi. Erzurum’un 653, Mardin’in 647, Diyarbakır’ın 555, Van’ın 415, Sivas’ın 406, Kars’ın ise 398 köyü bir gecede haritadan silindi. Kürtçe, Gürcüce, Lazca ve Ermenice olarak bilinen köy isimleri büyük ölçüde değiştirilirken, içinde “kızıl”, “çan” ve “kilise” sözcüğü geçen “sakıncalı” bazı köylere de yeni isimler verildi. Kürtçe sanılan bir ismin aslında Sümerce, Türkçe sanılan bir köy isminin de Ermenice olabileceğine dikkat çeken Tunçel, “Dilbilimcilerin incelemesi sonucu Sümer, Akad, Urartu gibi uygarlıkların dillerinden izlere de rastlanabilir,” dedi.

Doç. Dr. Harun Tunçel’in 1940-2000 kesitini kapsayan, ‘Türkiye’de İsmi Değiştirilen Köyler’ çalışması, Türkiye’nin yakın tarihinin görmezlikten gelinen bir sayfasına ışık tutuyor. 1940’dan günümüze hem Türkçe olmayan hem de Türkçe köy adlarında geniş çaplı bir isim değiştirme operasyonu yapıldığını belirten Tunçel’in verdiği bilgiye göre köy isimlerine değişiklik tablosu şöyle:

* İsimleri değiştirilen köyler tüm Türkiye’ye yayılmış. Ancak, Doğu Karadeniz ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde belirgin bir yoğunlaşma var. Köylerin yeni isimleri henüz, halk tarafından tümüyle benimsenmedi. Özellikle orta yaştakiler ile yaşlılar hâlâ eski isimleri tercih ediyor.

* Türkiye’de yer adlarının değiştirilmesi işlemleri Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri yapılıyor. Örneğin Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşim adları ‘Meclis- i Umûmiyye -i Vilâyet’ (İl Genel Meclisi) kararıyla 1925 yılında tümüyle değiştirildi.

* Ad değiştirme işlemleri İçişleri Bakanlığı’nın 1940 yılı sonlarında hazırladığı 8589 sayılı genelgeyle resmileşti ve ‘yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılmasında büyük karışıklığa yol açan yerleşme yerleri ile tabii yer adlarının Türkçe adlarla degiştirilmesi’ başlatıldı. Genelgenin ardından valilikler tarafından yabancı dil ve köklerden gelen yer adlarına ilişkin dosyalar hazırlanarak bakanlığa gönderildi. Ancak bu çalışmalar 2. Dünya Savaşı nedeniyle uzun süre aksadı. 1949 yılında 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’yla isim değiştirme işlemleri yasal bir dayanağa kavuştu. 1957’de ‘Ad Değiştirme İhtisas Kurulu’ kuruldu. Bu kurulun çalışmaları, çeşitli kesintiler olmakla birlikte 1978 yılında ‘tarihi değeri olan yer adlarının da’ değiştirildiği gerekçesiyle işlemlere son verilinceye kadar sürdü.

* Türkiye’de ismi değiştirilen köylerin sayısı 12 binden fazla. Bir başka ifadeyle köylerin yaklaşık yüzde 35’inin ismi değiştirildi. İsim değiştirme işlemlerinde en çok dikkat edilen özellik Türkçe olmayan veya olmadığı düşünülenler ile karışıklığa sebep olan isimlerin öncelikle ele alınması.

* Aptaldam, Atkafası, Cadı, Çürük, Deliler, Domuzağı, Dönek, Hırsızpınar, Hıyar, Kaltaklı, Keçi, Kıllı, Komik, Kötüköy, Kuduzlar, Sinir, gibi anlamları güzel çağrışımlar uyandırmayan isimler ile içinde ‘kızıl’, ‘çan’, ‘kilise’ kelimesi olan köylerin isimleri de değiştirildi. Kürt, Gürcü, Tatar, Çerkez, Laz, Arap, muhacir gibi kelimeler içeren köy isimleri de ‘bulundukları ortamda bölücülüğe meydan vermemek’ için tarihe gömüldü.

* Karadeniz bölgesinde en çok dikkati çeken özellik Trabzon ile Rize arasındaki yoğunlaşma. Trabzon ve Rize’de toplam 495 köyün ismi değiştirildi. 20’si Türkçe’yken, diğerleri Rumca, Lazca, Ermenice, Gürcüce oldukları için silindi. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da da yok olan isimler çoğunlukla Ermenice, Kürtçe veya Arapça kökenliydi.

Doç. Dr. Harun Tunçel, isimleri değiştirilen köylerin eski isimlerinin kökenini ortaya koyan bir çalışma olmadığını söyledi. Bu konu üzerinde dil bilimcilerin çalışması gerektiğinin altını çizen Tunçel, “Bu iş için de Türkçe, Farsça, Arapça, Ermenice, Zazaca, Kurmanca, Süryanice-Aramca, Sümerce, Akadca, Urartuca gibi pek çok dil ve lehçesi ile ilgili derinlemesine bilgi sahibi olunması gerekir” dedi.

Köy isimlerinin zaman içinde değiştiğini, Kürtçe sanılan bir ismin aslında Sümerce, Türkçe, Aramca olabileceğini, aynı şekilde Türkçe sanılan bir ismin Arapça, Ermenice veya Akadca olabileceğini anlatan Tunçel, “Hatta dilbilimcilerin incelemesi sonucunda şu anda yaşamayan Sümer, Akad, Urartu gibi uygarlıkların dillerinin izlerine de rastlanabilir. Yer adlarının değiştirilmesi konusunda da kanuni bir sıkıntı yoktur, prosedür uygulanırsa bu mümkündür” diye konuştu.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın memleketi Rize’nin Güneysu ilçesinin eski ve hâlen halk arasında yaygın olan ismi ise ‘Potomya’. Doç. Dr. Tunçel’in araştırmasına göre 2000 yılı itibarıyla ismi değiştirilen köylerin illere göre dağılımı şöyle:

Adana (169), Adıyaman (224), Afyonkarahisar (88), Ağrı (374), Amasya (99), Ankara (193), Antalya (168), Artvin (101), Aydın (69), Balıkesir (110), Bilecik (32), Bingöl (247), Bitlis (236), Bolu (182), Burdur (49), Bursa (136), Çanakkale (53), Çankırı (76), Çorum (103), Denizli (53), Diyarbakır (555), Edirne (20), Elazığ (383), Erzincan (366), Erzurum (653), Eskişehir (70), Gaziantep (279), Giresun (167), Gümüşhane (343), Hakkâri (128), Hatay (117), Isparta (46), İçel (112), İstanbul (21), İzmir (68), Kars (398), Kastamonu (295), Kayseri (86), Kırklareli (35), Kırşehir (39), Kocaeli (26), Konya (236), Kütahya (93), Malatya (217), Manisa (83), Kahramanmaraş (105), Muğla (70), Muş (297), Nevşehir (24), Niğde (48), Ordu (134), Rize (105), Sakarya (117), Samsun (185), Siirt (392), Sinop (59), Sivas (406), Tekirdağ (19), Tokat (245), Trabzon (390), Tunceli (273), Şanlıurfa (389), Uşak (47), Van (415), Yozgat (90), Zonguldak (156)![7]

Burada inkâr ve asimilasyonun, “Bir Kararla Değişen Mahalle ve Köylerin İsimleri Şimdi Artık Destan Oldu” başlıklı dizelere nasıl yansıdığını da aktarmadan geçmeyelim:

“Bir kararla değişen/ Mahalle ve Köylerin eski ismini öğren,/ Menfaatin icabı değişikliği yapan,/ Ecdadını unutma istikbale bakarken.

Trabzon’un kazası, ‘Atina’, ‘ Viçe’, ‘Rize’/ Bunları yazışımız garip gelmesin size,/ Telaffuzu dahi zor asırlık karyeleri,/ Yeni isimleriyle gerek var bilmemize.

Rize bir kaza idi, vardı üç nahiyesi,/ Kura-ı seba idi ikizdere ilçesi,/ Kalkandere bilinir ‘Karadere’ namıyla,/ Elzemdir Çayeli’nin ‘Mapavri’ bilinmesi.

‘Viçe’ oldu Fındıklı, ‘Atina’ oldu Pazar,/ Pazar’ın nahiyesi sadece tek Hemşin var,/ Ardeşen bir beldeydi, Pazar’ın içersinde,/ Çamlıhemşin beldeydi, büyüktü Hemşin kadar.

Yeni isim verilmiş karye olan her yere,/ Önce sıra verelim mahalle ve köylere,/ Sonradan ilçe olan Derepazarı gibi,/ Önceden belde idi Güneysu, İyidere.

Bağdatlı, Portakallık biliniyordu ‘Haldoz’,/ Balsu’nun ismi ‘Canco’, Değirmendere ‘Pindoz’,/ Pilavdağı, Kambursırt ikisiydi ‘İksenit’,/ Kaplıca ‘Büyük Samrı’, Dağsu idi ‘Carıhoz’.

Kavaklı’ydı ‘Kamenit’, Çorapçılar ‘Sırahoz’,/ Paşakuyu ‘Kaluhten’, Yağlıtaş ‘Kangalınoz’,/ ‘Kale, Müftü, Yeniköy’ aynı adla anılır,/ Şimdi Hamzabey olmuş ‘Humrik’ ile ‘Ramanoz.’

Atmeydanı ‘Vonit’‘ti Çamlıbel’di ‘Haçenoz’,/ Pehlivan’ Peripoli’, Fener’in ismi ‘Hurtoz’,/ ‘Piriçelebi’ ile ‘Eminettin’ aynıdır,/ Mermerdelen’in ismi bilinir ‘Kamaşinoz’.

Tophane ‘Pabik’ idi, Gülbahar’dı ‘Kuvaroz’,/ Ekmekçiler’in ismi bilinir ‘Arkılıkoz’/ Reşadiye ‘Roşi’‘ydı, İslâmpaşa’ydı ‘Humrik’,/ Camiönü ‘Arkotıl’, Halatçılar ‘Filiboz’.

Mahallelerden sonra Köylerden edelim söz,/ Küçükköy ‘Küçük Samrı’, Gölgeli idi ‘Setroz’,/ ‘Karasu, Karayemiş, Anbarlık’ değişmemiş,/ Kırklartepe ‘Kandava’, Camidağı ‘Mağaloz’.

Kasarcılar ismi ‘Salaruha Atyanoz’,/ Güneşli Köyü ‘Kapnes’, Yemişlik ‘Serandenoz’,/ Üçkaya ‘Uma Tohlı’, Ortapazar’dı ‘Uma’,/ Beştepe Köyü ‘Kofin’, Kendirli idi ‘Ğoloz’.

Köprülü Köyü ‘Fosa’, Kokulukaya ‘Lıkoz’,/ Azaklıhoca ‘Sıkrık’, Selimiye ‘Ğılıçoz’,/ Çiftekavak bilinir, ‘Ağalınoz-u İslâm’,/ Bildircin Köyü ‘Hanis’, Müderrisler ‘İvaroz’.

‘Sinekli’ Düzköy,’Sağur’,’Kışlak’ Küçükköy ‘Konyat’,/ Güzelköy Köyü ‘Harvel’, Yolüstü Köyü ‘Tarkat’,/ Sütlüce Köyü ‘Aron’, Pazarköy’dü ‘Mişona’,/ Pehlivantaşı Köyü eskidendi ‘Canbolat’.

Soğukçeşme’ydi ‘Hohol’, Taşköprü’ydü ‘Lestengoz’,/ Muğlalı ‘Mahanca’‘ydı, Uzunköy Köyü ‘Rados’,/ Elmalı’ydı ‘Kaçaran’, Kireçhane’ydi ‘Fatla’,/ Topkaya ‘Filargoz’‘du, Alipaşa ‘Savalos’.

Küçükçayır’dı ‘Andon’, Taşlıdere ‘Askoroz’,/ Kömürcüler’di ‘Singaz’, Üzümlü’ydü ‘Holitoz’,/ Zincirliköprü Köyü eskindendi ‘Kaçeran’,/ Muradiye ‘Ruspa’ydı, Yiğitler’di ‘Ahincoz’.

Akarsu’yla Pekmezli biliniyordu ‘Ğutoz’,/ Kocatepe, Çiftekavak ‘Ağraloz’,/ Ketenli’ydi ‘Ayancos’, Dağınıksu’ydu ‘Godri’,/ Gündoğdu-Hamidiye, ikisi ‘Mirakaloz’.

Veliköy idi ‘Vela’, Akpınar’dı ‘Kalamoz’,/ Söğütlü Köyü ‘Raşot’, Balıkçılar ‘Hamalyoz’,/ ‘Aytonos Çıkara’‘ydı Bozukkale’nin ismi,/ Taşpınar ‘Concik’ idi, Taşlık’tı ‘Kuzandonoz’.

Adacami Köyüyle Yenicami ‘Kuriloz’,/ Taşcami’yle beraber Selamet Köyü ‘Kanboz’,/ ‘Gürgen’ Köyünün ismi kayıtlarda aynıdır./ Tepecik ‘Vonit-i Rum’, İslâhiye ‘Kasatoz’.

Kiremitköy ‘Kalharaf’, Dumankaya ‘Puluhoz’,/ Ulucami ‘Hazavit’, Küçükcami’ydi ‘Veroz’,/ ‘Singaz’ diye anılır Tepebaşı, Yeşilyurt,/ Ortaköy, Kibledağı, ikisi birden ‘Setoz’.

Şimdi Derepazarı, eski ismi ‘Filandoz’,/ Bahattinpaşa ‘Hama’, Tersane ‘Mağalaroz’,/ Çeşmeköy idi ‘Muskas’, Eriklimanı ‘Malpet’,/ Uzunkaya’ydı ‘Ruspa’, Bürücek’ti ‘Akatoz’,

Sandıktaş Köyü ‘Hancı’, Yanıktaş’tı ‘Argaloz’,/ Kirazdağı Köyünün ismiydi ‘Şimadiyoz’,/ Maltepe’nin ismi ‘Hos’, Çukurlu Köyü ‘Çaklı’,/ Çalışkanlar olmuştur eski ‘Lazkozderalkoz’.

Çiftlik Köyü ‘Zavendik’, Yaylacılar ‘Kalikoz’,/ Sariyer ‘Masen’ idi, Taşhane’ydi ‘Salandoz’,/ Üstüpiler ‘Liparit’, Subaşı’ydı ‘Kolica’,/ Fethiye ‘Aspet’ idi, Hazar idi ‘Mashandoz’.

Köşklü iki bölgeydi, ‘Lazlar’ ile ‘Varatlar’,/ Kalecik ‘Mavrant’ idi Sarayköy’dü ‘Çiklenar’,/ Denizgören Köyünün ismiydi ‘Ğuncivanoz’,/ Fıçıtaşı ‘Botrozkom’, Çanakçeşme ‘Kaluklar’.

‘İnci’ Köyünü aynen bildirmek uygun düşer,/ Geçitli’ydi ‘Tavranoz’, Dülgerli idi ‘Maşer’,/ Ormanlı Köyü ‘Patır’, Çağlayan Köyü ‘Vandrı’,/ Yumurtatepe ‘Arev’, Kuruköy idi ‘Çiller’

‘Andıra’ şimdi oldu Kayabaşı, Hurmalık,/ Çayırlı Köyü ‘Silyan’, Kızıltoprak’tı ‘Tonik’/ Hüseyinhoca Köyü eskidendi ‘Suvarma’,/ Fındıklı ‘Apancene’, Dilsizdağı ‘Taserik’,

‘Basalet’ denen yerde, Aksu ve Tatlısu var,/ ‘Kapnes’ olmuş Dağdibi, ‘Tulon’ olmuş Taşçılar,/ ‘Toğli’nin yeni ismi Medrese Mahallesi,/ Soğuksu ‘Andıra’ydı, Yolbaşı ise ‘Seftar’.

‘Kura-i Seba’ dağlık, uzak kalır denize,/ Güneyce idi ‘Varda’, Rüzgârlı idi ‘Mize’,/ Kirazlık Köyü ‘Manle’, Şimşirli Köyü ‘Komes’,/ Ilıca Köyü ‘Vane’, Demirkapı ‘Homeze’.

‘Veliköy’‘dü eskiden, Dereköy’le Yağcılar,/ ‘Çohçer’ bilinen yerde Sivrikaya, Çamlık var,/ Gökyayla ‘Kabahor’‘du Çağrankaya ‘Kafkame’,/ Cevizlik ‘Plakorum’, aynıdır ‘Tulumpınar’.

Dünyada balı ile ‘Anzer’ meşhurdur, inan,/ ‘Kapse’ ihlamur ile ibaret Ayvalıktan,/ Bakırköy ‘Kalyav’ idi, Tozköy ise ‘Mahura’,/ Yerelma’ydı ‘Cevatoz’, Meşeköy idi ‘Petran’.

Yetimhoca Ortaköy, Başköy ‘Cimil’‘e gider,/ ‘Haya’‘ydı Eskice ve Çataltepe olan yer,/ Gürdere’ydi ‘Ethone’, Diktaş Köyü ‘İksenit’,/ Ballıköy, Çiçekli Köy, Köseli Köyü ‘Anzer’.

Çayeli ‘Mapavrı’ydı, Rize’nin nahiyesi,/ Aynı adları taşır ‘Yaka’ ve ‘Sırt’ Karyesi,/ Gürgenli Köyü ‘Haytef’, Çukurluhoca ‘Babik’,/ ‘Komika Zancel’ olmuş Taşhane Mahallesi.

Değişen isimleri saymak gerekiyor tam,/ Armutlu’ydu ‘Ahıyoz’, Demirhisar’dı ‘Perkam’,/ Buzlupınar ‘Kominos’, Çataldere ‘Hahunç’tu,/ Büyükköy Leroz ‘Mervan’, İncesu ‘Mağribudam’.

Madenköy ‘Latom’ idi, Yenipazar ‘Murseva’,/ Yanıkdağ idi ‘Havya’, Caferpaşa ‘Canceva’,/ Ormanlık Köyü ‘Çutins’, Uzundere ‘Berastan’,/ ‘Raşot’tu Karaağaç, Şairler’di ‘Maryeva’.

Kaptanpaşa ‘Mesahor’, Yeşiltepe’ydi ‘Tulnos’,/ Musadağı ‘Aprık’tı, Aşıklar’dı ‘Asrifos’,/ Eskipazar geçmişte bilinir ‘Halotena’,/ Yenice ‘Bilahor’du, İncesırt’ti ‘Aytoros’.

Büyük Taşhane ‘Zancel’, Sabuncular ‘Kuvaroz’,/ Limanköy’dü ‘Arkotil’, Sefalıköy’du ‘Miloz’,/ Başköy ‘Hemşinbaş’ idi, Haremtepe ‘Çaçeva’,/ Çataklıhoca Köyü bilinirdi ‘Kavalyoz’.

Bunları öğrenmeye elbet gerekmez okul,/ ‘Galata Kuvalyoz’u git Yalı’da ara bul,/ Sarısu ‘Musavrı’ydı, Beyazsu’da ‘Bodolya’,/ Yamaç Köyü ‘Çikaron’, Kesmetaş idi ‘Mamul’.

‘Ardişen’, Düz Mahalle, bağlıydı ‘Atina’ya’,/ ‘Ğere’ Işıklı oldu, ‘Dutxe’ dönmüş Tunca’ya,/ ‘Ortaköy’ aynı kalmış, ‘Zgami’ Durakköy’e,/ ‘Salınköy’ Armağanköy, ‘Okurdile’ Yayla’ya.

Yeniyol ‘Oce’ idi, Akkaya ‘Pelergivat’,/ Cami Mahallesiyle Kahveciler’di ‘Siyat’,/ Pirinçlik Köyü olmuş ‘Sifat’ bilinen karye,/ Yamaçdere’ydi ‘Bakoz’, Bayırcık’tı ‘Yanivat’.

‘Cibistanı’ Kavaklı, ‘Ağvan’dı Seslikaya,/ ‘Zgami’ ayrılıyor, ‘Ulya’ ile ‘Suflaya’,/ Duygulu’ydu ‘Tolikçet’, Elmalık’tı ‘Kuvancar’,/ ‘Mutafi’ Gündoğan’a ‘Şangul’se Doğanay’a.

Pazar idi ‘Atina’, Hısarlı’ydı ‘Kukulat’,/ Balıkçı Köyü ‘Zelek’, Sivrikale ‘Tordovat’,/ ‘Noğadixa’ Karyesi, şimdiki Cumhuriyet,/ Örnek Köyü’ydü ‘Venek’, Kuzeyca’ydı ‘Sürmenat’.

Yemişli Köy ‘İlastaş’, Irmakköy ‘Mamacivat’,/ Derebaşı ‘Çukita’, Akmescit’ti ‘Cacivat’,/ Elmalı Köy ‘Kuzika’, Darılı’ydı ‘Aranaş’,/ Dernekköy ‘Koskanivat’, Derinsu Köyü ‘Zağnat’.

Dağdibi Köyü ‘Sület’, Akbucak’tı ‘Mermanat’,/ Uğrak Köyü’ydü ‘Çingit’, Merdivenli’ydi ‘Melyat’,/ Boğazlı ‘Cigeture’, Şehitlik idi ‘Haku’,/ Kesikköprü ‘Hudisa’, Tütüncüler’di ‘Talvat’.

Yavuzköy’dü ‘Noxlapsu’, Subaşı’ydı ‘Xacabit’,/ Bucak Köyü ‘Açaba’, Güneyköy’dü ‘Avramit’,/ Zafer Mahallesiyle Kirazlık idi ‘Bulep’,/ Ortayol’du ‘Meleskur’, Soğuksu’ydu ‘Şileyit’.

Şimdi Handağı olan ‘Dadivat’ Karyesi var,/ Kocaköprü’ydü ‘Hotri’, Aktaş Köyü’ydü ‘Xunar’,/ ‘Kemer’ aynen kalmıştır, ‘Hançkun’ olmuş Alçılı,/ ‘Apso’ olmuş Suçatı, ‘Lamgo’da Yücehisar.

Fındıklı idi Viçe, ‘Merkez’ idi ‘Filora’,/ Yeni Mahalle ‘Baçva’, değişmemişti ‘Hara’,/ Sulak’la Ihlamurlu biliniyordu ‘Zogo’,/ Meyvalı idi ‘Canpet’, Kıyıcık’tı ‘Mashora’.

‘Manastır’dı eskiden Hürriyet Mahallesi,/ ‘Ab-i Hemşin’ anılır, şimdi Aslandere’si,/ Çağlayan Köyü ise bilinir ‘Ab-i Ulya’,/ ‘Ab-i Sufla’ okunur Aksu’nun şeceresi.

‘Demilor’, ‘Yeniköy’ün adları aynı kalmış,/ ‘Sumle’ bilinen karye Sümer adını almış,/ Çınarlı Köyü olmuş, ‘Çurçeve’ denilen yer,/ ‘Bisxala’ysa Arılı Köyü diye ün salmış.

‘Zuğa Hemşin’ bilinen beldede birkaç köy var,/ Ortaköy, Ortayayla, Sıraköy ve Ortaklar,/ ‘Nefsi Zugo’ karyesi olmuştur Çamlıtepe,/ Hemşin’in hudutları uzar Başköy’e kadar.

‘Tezina’ Akyamaç’a, ‘Sanova’ Nurluca’ya,/ ‘Tepan’ Bilenköy olmuş, ‘Ğomlo’ olmuş Yaltkaya,/ ‘Sağırlı’ dönüşmüştür Hilal Mahallesine,/ ‘Bodullu’ Mutlu olmuş, isim yok ‘Badara’ya.

Çamlıhemşin’in ismi bilinir ‘Viçe’ diye,/ ‘Canadobra’ dönüşmüş Aşağı Şimşirliye,/ ‘Kolona’ Zilkale’ye, ‘Hemşin Baş’ Ortaklar’a,/ ‘Vareş’ yazlık Köyüne, ‘Elevit’ Yaylaköy’e.

‘Guvant’ Çayırdüzü’ne, ‘Sanu’ysa Topluca’ya,/ ‘Komilo’ Muratköy’e, ‘Çinçiva’ Şenyuva’ya,/ ‘Livikçakıslı’ olmuş şimdi Güroluk Köyü,/ Eski ‘Mekaliskirit’ şimdi olmuş Dikkaya.

‘Apişxo’ Köprübaşı, ‘Sirdenkadan’da Kavak,/ Hısarcık Köyü olan ‘Kale-i Bala’ya bak,/ ‘Kısmanmaliver’ denir Yukarı Şimşirli’ye,/ ‘Holco’ olmuş kaplıca, ‘Makrevis’ olmuş Konak.

Ey Rizeli Kardaşum iyi öğren bunları,/ Ecdadın mekân tutmuş bu mübarek diyarı,/ Tarihini bilmenin elbet büyüktür kârı,/ Geçmişi unutanın iyi olmaz sonları.”[8]

ÖTEKİ(LEŞTİRME)NİN GENEL DÖKÜMÜ

Yeri gelmişken devletin kadim fişleme/ etiketleme/ damgalama/ işaretleme politikalarının tarihsel örnekleriyle genel dökümünü sıralarsak:

TAHRİR DEFTERLERİ

Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet halkını XV-XVI. yüzyıllardan itibaren tahrir defterleri (genel nüfus kayıtları), XVII-XIX. yüzyıllardan itibaren avarız (olağanüstü vergi) ve Cizye (gayrimüslimlerden alınan vergi) defterleri ve XIX. yüzyıldan itaberen temettüat (gelir) defterleri aracılığıyla kayıt altına almıştı. Bu kayıtların esas işlevi elbette, vergi ve asker toplamaktı. Bunlardan en çok bilgi verenler tahrir defterleriydi. Devletin arşivlerinde 3.422 tahrir defteri olduğu biliniyor. 1881 yılına kadar, bu defterlerde kayıtlar, istisnalar hariç, ‘Müslim’ ve ‘reaya’ (devlete itaat eden ve vergi veren halk) olarak tutuluyordu. Osmanlı kayıtlarında ‘reaya-yı millet-i selase’ denilen ‘üç millet’ genel olarak Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler olmakla birlikte, Anadolu sayımlarında ‘reaya’ denildiğinde, eğer Ermenilerle ilgili özel bir kayıt yoksa Ortodoks Ermeniler ve Rumlar kastedilirdi.

İstisnalara örnek vermek gerekirse, 1831’de başlayıp 1838’de sona eren nispeten modern tipteki sayımda yerleşik Müslümanlar tek bir grup altında toplanırken, göçebe Müslümanlar, Arap, Kürt, Tatar, Türkmen, Yörük, Abdal gibi alt başlıklara ayrılmıştı. 1844’teki ikinci sayımda hem Müslüman, Rum Ortodoks, Katolik, Musevi ayrımı yapılmış, hem de 18 ayrı etnik-dilsel grup (Türk-Osmanlı, Arap, Ermeni, Arnavut, Dürzi, Rum, Yahudi, Kürt, Romen, Slav, Süryani-Keldani, Tatar, Türkmen ve Çingene) belirlenmişti. Bu arada 1881 yılına kadarki sayımlarda, sadece erkek nüfus sayılmış, buna kadın nüfus yuvarlanarak eklenmişti.

1881-1893 nüfus sayımında (sayım aralıklarla 12 yıl sürmüştü) halk Müslüman, Rum Ortodoks, Ermeni, Bulgar, Katolik, Yahudi, Protestan, Latin, Monofizit, gayrimüslim Çingene, yabancı ve diğer olmak üzere 12 ayrı başlıkta toplandı. 1906-1907 tarihli son nüfus sayımında bunlara sekiz yeni grup (Kazak Ulah, Maroni, Süryani, Samiriyeli, Yakubi, Yezidi, Ermeni Katolik) eklendi. Bu sayımlarda Müslümanlar tek grupta sayılırken, gayrimüslimler alt gruplara ayrılıyordu. Böylece Müslüman nüfus büyük, diğer gruplar ise küçük gösteriliyordu.

Bu bölümü bağlarken belirtmeliyim ki, ne tahrir defterleri ne de modernleşme dönemlerindeki nüfus sayımları hiç bir zaman resmen ve bütün olarak yayımlanmadı. Bilgiler hep bölük pörçük ve devletin uygun bulduğu şekilde verildi. İlk resmi yayın 1919 yılında yapılmış olan 1914 yılındaki nüfus sayımının sonuçlarıydı. Bu yayının amacı da Sevr görüşmelerinde Müslüman nüfusun büyüklüğünü göstermekti. Aslında 1914’te sayım yapılmamış, 1906-1907 rakamlarına dayalı bir projeksiyonla, imparatorluğun tahmini nüfus bileşimi verilmişti.

Gerek sayımların yapılış şekli gerekse sonuçların usulüne uygun açıklanmaması yüzünden devletin rakamlarıyla cemaatlerin rakamları (Patrikhanelerin veya hahambaşılığın rakamları) arasında büyük farklar olmuştu. Müslümanlar dışındaki grupların ayrıntılı şekilde ele alınmasından anlıyoruz ki devlet bu grupları Müslümanlardan daha çok merak ediyordu(!), ancak bunun iyi niyetli bir merak olmadığı ileriki yıllardaki tecrübelerle sabit oldu.

1913-1914 RUM KAÇIRTMASI

Bu kötü tecrübelerden ilki 1913-1914’de, Ege bölgesinde yaşayan Rum tebaaya yönelik kaçırtma harekâtı. Hezimetle sonuçlanan Balkan Savaşlarından sonra iktidardaki İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ‘dahili tümörler’ olarak görülen gayrimüslimleri ülkeden sürmeyi kararlaştırdığında ilk hedef Ayvalık’taki 120 bin, Çanakkale’deki 90 bin, İzmir’deki 190 bin, Urla ve Çeşme’deki 130 bin Rum’un kaçırtılmasıydı. İttihat ve Terakki’nin yeraltı kolu Teşkilât-ı Mahsusa’nın liderlerinden Kuşçubaşı Eşref’in belirttiğine göre: “Ege havalisindeki temizleme işini, Ordu olarak Pertev Paşa’nın (Demirhan) kumandasında olan Dördüncü Kolordu’nun Erkânı Harbiye Reisi Cafer Tayyar Bey (Eğilmez), mülkî amir olarak İzmir Valisi Rahmi Bey, İttihat ve Terakki Fırkası namına da mes’ul murahhas Mahmut Celâl Bey (Bayar) ifa edeceklerdi. Devletin bütün kuvvetleri, bu plânın tatbiki için Harbiye Nezareti’nin ve Başkumandanlığın verdiği emirlere göre hareket edeceklerdi.”

Plan uyarınca Kuşçubaşı Eşref’in yönetimindeki çeteler Rum köylerine baskınlar yapıyorlar, eli silah tutan Rum gençleri, Amele Taburlarına sevk ediliyor, bunlar yol, orman ve yapı işlerinde çalıştırılıyorlardı. Kaçışı hızlandırmak için ‘Gavur’ İzmir’in camilerinde hocalar gayrimüslimlerden mal alınmasını boykot için vaaz vermeye başlamışlardı. Geceleri Rum dükkânları renkli boyalarla işaretleniyor, yerli-yabancı tüm kurumlara Rum çalışanları işten çıkarma emri veriliyordu. Lafı uzatmayalım ekonomik boykot ve çete baskınlarıyla Edremit, Ayvalık, Bergama, Foça, Menemen, Karaburun ve İzmir’in Rumları kaçırtıldı. Rum kaçırtmasının başındaki isimlerden, Galip Hoca namlı Celal Bayar, 1967’de yayımlanan hatıratında Birinci Dünya Savaşı öncesi sadece İzmir ve civarından 130.000 dolayında Rum’un zorla Yunanistan’a göç ettirilmiş olduğunu övünerek açıklamıştı.

1915-1916 ERMENİ SOYKIRIMI

Devletin kendi tebaasını ‘Müslüman-gayrimüslim’, ‘vatanperver-vatan haini’ diye ayırmasının en vahim sonucu 1915 Ermeni Tehciri/ Kırımı/ Soykırımı oldu. 24 Nisan 1915 tarihinde, İstanbul’daki evlerinden tek tek toplanan bir grup Ermeni aydını, toplum lideri, sanatçısı, siyasetçisinin Ayaş ve Çankırı’ya sevkiyle gayriresmi biçimde başlayan kırım, 27 Mayıs 1915’te çıkarılan geçici kanunla resmîleşti. Tehcirin, fiilen sona erdiği 4 Ekim 1916 tarihine kadar, devlet, elindeki kayıtlar sayesinde ufak tefek fireler (!) dışında Ermeni tebaasını Suriye çöllerine doğru bir ölüm yolculuğuna çıkarılmıştı. Yakın tarihe kadar kaç Ermeni’nin tehcir edildiğini de bilmiyorduk. Sayılar 2,5 milyon (Ermeni Patrikhanesi’ne göre) ile 413.067 (ATASE’ye göre) arasında değişiyordu. Murat Bardakçı’nın 2008 yılında yayımladığı Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi adlı kitapta 924.158 Ermeni’nin tehcir edildiği yazılıydı.

Taner Akçam, Talat Paşa’nın defterinde 18 vilayet ve kasabanın adının olduğunu, buna karşılık Ermenilerinin sürgün edildiğini başka kaynaklardan bildiğimiz İstanbul, Edirne, Aydın, Kastamonu, Suriye, Antalya, Biga, Eskişehir, İçel, Kütahya, Menteşe, Çatalca ve Urfa gibi merkezlerden sürülenleri de ekleyince 1 milyondan fazla kişinin tehcir edildiğini ileri sürdü. Nitekim Talat Paşa’nın defterindeki listenin altındaki notta, sayıların yüzde 30 arttırılması gerektiği yazılı. Böylece en az 1.2 milyon Ermeni’nin tehcir edildiği ortaya çıkıyordu.

Ermeni kaynakları 1.5 ila 2.5 Ermeni’nin öldüğünü iddia ederken, 1918’de savaş suçlarını soruşturmak üzere Mustafa Arif (Deymer) başkanlığında kurulan Osmanlı Dahiliye Nezareti Komisyonu’nun raporuna göre Birinci Cihan Harbi’nde ölen Ermeni sayısı 800.000’di. 1928’de Genelkurmay Başkanlığı’nın bir belgesinde “Anadolu, bu maada, Vilâyat-ı Şarkiye Müslümanlarından savaş işlemleri yüzünden veya mülteci olarak 500.000’ini kaybetmiştir. 800.000 Ermeni ve 200.000 Rum da katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür” deniyordu. 1983 yılında ‘Resmî tarihçi’ Kâmuran Gürün “Binaenaleyh hangi hesabı yaparsak yapalım Türkiye Ermenilerinin Birinci Cihan Harbi içinde her türlü sebepten zaiyat (harp hâlinde bir toplum olduğu için bu tabiri kullanıyoruz) miktarı 300 bini geçmez,” diyerek ciddi bir iskonto yapmış ama ortada büyük bir katliam olduğunu inkâr edememişti.

1921’DE GİZLİ HIRİSTİYANLAR

1913-1915 arasında canlarını kurtarmak için pek çok Ermeni’nin, Rum’un ihtida ettiğini (Müslümanlığa geçtiğini ya da geçmiş göründüğünü) ve bunların devletin gizli kayıtlarında olduğunu Müdafaa-i Milliye Vekili Fevzi (Çakmak) Paşa’nın ağzından öğrendik. Paşa, Meclis’in 22 Ocak 1921 tarihli gizli oturumundaki konuşmasında 300-400 bini Karadeniz sahillerindeki vilayetlerde, 100-150 bini Niğde, Kayseri, Akdağmağdeni gibi Orta Anadolu vilayetlerinde olmak üzere tüm ülkede toplam 800 bin Hıristiyan bulunduğunu, bunların ekonomik hayattaki yerlerini korumasından duyduğu rahatsızlığı belirtmişti. Generale göre ya bunların imalathanelerde, nafıa işlerinde yani yol, köprü, tünel gibi bayındırlık işlerinde çalıştırılması ya da orta hâllilerinden senelik 500, zenginlerinden 1000 lira ‘askerlik bedeli’ alınması gerekmekteydi. Bu tedbirler (!) o yıl alınmadı ama ileriki yıllarda sık sık gündeme geldi.

Aradan 4 yıl geçmişti ki, 1925 tarihli Şeyh Said İsyanı’ndan sonra hazırlanan Şark Islahat Planı’nın bir parçası olarak 1927’de çıkarılan bir sürgün kanunu ile Diyarbakır ve Bayazit (Ağrı) Vilayeti’nden 1.400 kişi Batı illerine sürüldü, bunların yerine Dobruca’dan, Bulgaristan’dan, Kıbrıs’tan, Kafkasya’dan gelen Müslümanlar yerleştirildi.

1934 TRAKYA OLAYLARI

Aradan 7 yıl geçti. 1934 yılı yazında devlet yine elindeki listeleri karıştırdı ve hem Trakya’daki Yahudilere hem de Doğu’daki Kürtlere karşı bir tasfiye harekâtına girişti. Önce Yahudilerin başına gelenleri özetleyeyim. Yaklaşan savaşın da yarattığı gerginlik ortamında devletin bazı unsurları ve yerel faşistler, tarihsel olarak Trakya’da yoğunlaşmış olan yerleşik Yahudi halkını, mandıracılık ve ticaretteki başarıları yüzünden kıskanıyorlar, tefecilik yaptıkları için öfkeleniyorlar, Türkçe konuşmadıkları için sadakatlerini sorguluyorlardı. Bu duyguların merkezi yönetimin Trakya’daki uzantıları tarafından yönlendirilmesi zor olmadı. Önce, Edirne, Kırklareli, Keşan, Çanakkale gibi merkezler olmak üzere Trakya’nın çeşitli bölgelerinde yaşayan Yahudi cemaatinin önde gelen üyelerine ölüm tehditleri içeren mektuplar gelmeye, halkı Yahudi tüccarları boykot etmeye davet eden bildiriler boy göstermeye başladı.

İlk fiziki saldırılar 21 Haziran 1934’te, yaklaşık 1.500 Yahudi’nin yaşadığı Çanakkale’de başladı. Militanlar, alışveriş edilmesini önlemek için Yahudilerin dükkânlarının önünde nöbet tutuyor, bazı evlere, şehri terk etmedikleri takdirde öldürüleceklerine dair tehdit mektupları yolluyorlardı. Durumun her geçen gün kötüye gittiğini gören Yahudiler 25 Haziran 1934 tarihinden itibaren Çanakkale ve Gelibolu’yu terk etmeye başladılar. Alelacele gitmek zorunda kaldıkları için mal ve mülklerini değerinin çok altında fiyatlarda elden çıkarmak zorunda kalmışlardı.

2 Temmuz 1934 günü bir grup saldırgan “Yahudilere ölüm!” haykırışlarıyla Edirne’deki Yahudi mahallesini bastılar, dükkânları ve evleri yağmaladılar, Yahudileri dövdüler ve İstanbul’a gitmelerini emrettiler. Panik içindeki Yahudilerden varlıklı olanlar buldukları ilk araçla İstanbul’a doğru yola çıkarken, yoksullar ve araç bulamayanlar, yaya olarak Yunanistan ve Bulgaristan sınırına yönelmişlerdi. Geride kalan bir avuç ürkmüş yoksul Yahudi’ye ise, fırınlar ekmek satmıyor, bakkallar yiyecek vermiyor, sakalar su dağıtmıyordu. Görevleri etnik kökeni ne olursa olsun vatandaşı korumak olan idari makamlar, görevlerini yapmak yerine, kalanlara 3 Temmuz günü bir tebligat ile 48 saat içinde şehri terk etmelerini emrettiler.

Ama en acı olaylar Kırklareli’nde yaşandı. Sadece o yıla mahsus olmak üzere, her yıl Edirne’de düzenlenen Kırkpınar güreşleri, Kırklareli’nin Loryalo Parkı’na alınmış, böylece aslında küçük bir kasaba olan Kırklareli’nde büyük bir kalabalığın toplanması sağlanmıştı. Ardından Yahudilere karşı sözlü sataşmalar başlamış, Kırkpınar güreşlerinin son günü kalabalık dağılırken, bazı insanlar bu grupların arasına sızarak, Yahudilerin evlerine, dükkânlarına girmeye, onlara karşı kaba ve saldırgan bir tavır takınmaya, kadınlarına ve çocuklarına sataşmaya başlamışlardı. Bir grup lise öğrencisinin Yahudi mahallesindeki evleri taşlamasıyla tırmanan olaylar taşlamaya silahsız askerlerin ve halkın da katılmasıyla çığırından çıkmış ve 65 ev yağmalanmıştı. Olaylar çarşıya sirayet etmeden bastırılmıştı ancak çapulcular Kırklareli hahamı Moşe Fintz’i evinde yakalayıp çırılçıplak soymuşlar ve usturayla sakalını kesmişler, biriktirdiği paralarını almışlar, sokaklarda birkaç genç kızın yüzüklerini çalmak için parmaklarını kesmişler, bir genç kıza da tecavüze yeltenmişlerdi. Gün ağarırken, Kırklareli’nde yaşayan 400 Yahudi dehşet içinde gara koşmuş, trenlere atlayıp İstanbul’a kaçmıştı. İşin ilginç yanı, Kırklareli tren istasyonunda her zaman en fazla üç vagon olurken, o sabah tam 16 vagonun hazır beklemesiydi.

Yahudilerin diliyle ‘La Vaka’ (olay, vak’a), ‘Barunda’ (gürültü, karışıklık, kıyamet) veya ‘La Furtuna’ (fırtına), Yahudi cemaatinin önde gelenlerinden Gad Franko ve Mişon Ventura’nın 4 Temmuz 1934 günü Atatürk’le yaptığı gizli görüşme sayesinde sona erecekti. Olayların ardından CHF’nin hazırladığı bir rapora göre Trakya’da yaşayan 13 bin Yahudi’den 3 bini (bazı kaynaklara göre 7-8 bini) İstanbul’a göçmüş, pek çok kişi mal ve mülklerini kaybetmişti. Bu tarihten sonra Türkiye’deki Yahudiler hiçbir zaman kendilerini güvende hissetmediler. Ve fırsatını buldukça başka ülkelere göç ettiler.

1934 İSKAN KANUNU

Bu olaylardan kısa süre önce devlet Kürt vatandaşlarına karşı da bazı ‘tedbirler’ (!) almıştı. 1927-1930 arasında kademeli olarak gelişen Ağrı İsyanı’nı kanlı biçimde bastırıldıktan sonra hem ‘Kürt Meselesi’ni hâlletmek hem de Türkiye’ye dalgalar hâlinde gelen Müslüman muhacirlerin iskân sorunlarını çözmek için hazırlandığı anlaşılan İskân Kanunu 15 Haziran 1934 tarihinde kabul edildi. Kanuna göre halk üçe ayrıldı: 1) Türk kültüründen olanlar ve Türkçe konuşanlar (Anadolu’nun etnik olarak Türk olduğu düşünülen ve Türkçe konuşan ahalisi ile Türkçe konuşan göçmenler), 2) Türk kültürüne bağlı olanlar ama Türkçe konuşmayanlar (Kürtler), 3) Türk kültürüne bağlı olmayanlar ve Türkçe konuşmayanlar (Araplar, Müslüman olmayan azınlıklar, anarşistler, casuslar, göçebe çingeneler.) Bundan sonra sıra, Türk kültürüne bağlı olanların belli yerlerde yoğunlaştırılmasına, Türk kültüründen olmayanların Türkler arasında dağıtılmasına geldi. Kanun uyarınca kaç kişinin sürüldüğünü bilmiyoruz ama 1947 yılında çıkarılan 5098 Sayılı Kanun ile sürgünlerin iskân edildikleri yerde oturma zorunluluğu kaldırıldığında, Türkiye’nin değişik bölgelerine serpiştirilmiş 4.128 hanede yaşayan 22.516 kişi Şark vilayetlerindeki eski yurtlarına dönmüşlerdi. 1948 yılında çıkarılan 5227 Sayılı Kanun ile 917 hanede 4.607 kişi daha Doğu Anadolu’ya döndü.

1942 VARLIK VERGİSİ KANUNU

Bu olaydan 8 yıl sonra listeler yeniden masa üstüne çıkarıldı. Bu sefer kaçırtma için fiziksel şiddet değil, ekonomik şiddet seçilmişti Başbakan Refik Saydam’ın beklenmeyen ölümünün ardından Temmuz 1942’de Başbakan olan ve Türkçü fikirleriyle tanınan Şükrü Saraçoğlu dönemine damgasını vuracak olan Varlık Vergisi Kanunu, 11 Kasım 1942 tarihinde TBMM’de oturumda hazır bulunan 350 milletvekilinin oybirliğiyle kabul edildi. Varlık Vergisi Kanunu’na göre güya II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte yaşanan ekonomik sıkıntılara çare olmak üzere bazı varlıklı kesimlerden bir defalık olağanüstü servet vergisi alınacaktı.

Kanun metninde gayrimüslim, Müslüman gibi ayrımlar yoktu ama uygulamada yükümlüler, Maliye Bakanlığının belirlediği dört gruptan birine göre vergilendirildiler: M grubu (Müslümanlar) takdir edilen matrahın (vergiye esas alınan miktarın) yüzde 12.5’ini, G grubu (gayrimüslimler) yüzde 50’sini, D grubu (dönmeler) yüzde 25’ini, E grubu (ecnebiler) yüzde 12,5’sini ödemekle yükümlüydü; çiftçiler de yüzde 5 ödeyeceklerdi.

18 Kasım 1942’de vergi listeleri yayımlandığında görüldü ki, Varlık Vergisi’nin yüzde 70’i İstanbul’daki mükelleflere tahakkuk ettirilmişti. Bunların da yüzde 87’si gayrimüslimdi. Gayrimüslimlere uygulanan vergi oranları Müslümanlara uygulananlara göre yüzlerce kez daha ağırdı. Gayrimüslimler arasında da Ermenilerin vergisi en yüksek orandaydı.

Bu yüksek vergileri ödeme süresi 20 Ocak 1943 günü bitti, ertesi gün hacizler başladı. Haraç mezat satılan mallarının bedeli vergilerini karşılamayan bini aşkın mükellef 27 Ocak 1943 tarihinden itibaren çalışma kamplarına gönderilmek üzere bazı merkezlerde toplandılar. Aşkale’ye gönderilen 1.229 mükelleften 21’i (bir kaynağa göre 25’i) kötü hayat koşulları ve yetersiz tıbbi bakım yüzünden kampta hayatını kaybetti.

Avrupa’da savaş cephesindeki gelişmeler ve İsmet İnönü’nün Roosevelt ve Churchill’le görüşmek üzere Kahire’ye gitmesinin arifesinde, 17 Aralık 1943’te evlerine dönebildiler. Varlık Vergisi, Yahudilerin ABD nezdinde yaptıkları lobi faaliyetleri sonucu ABD’nin Türkiye’ye baskıları ve Nazilerin yenileceğinin anlaşılması sayesinde 15 Mart 1944’te kaldırıldı. Verginin kaldırıldığı oturumda konuşan Emin Sazak “Bu kanun onları affederse bu gibi insanlar bu milletin içinden çıkıp gitmelidirler. (…) Hükümet tedbir almadı fakat millet intikamını alır. Linç mi eder ne eder bilemem,” diyerek 1955’teki 6-7 Eylül olaylarının ilk sinyalini vermişti.

6-7 EYLÜL 1955 YAĞMASI

Kıbrıs’ın kaderinin belirleneceği Londra Konferansı’nın toplandığı günlerdi. Bazı Rumların Türk komşuları tarafından yarım ağızla da olsa ‘o gün pek dışarı çıkmamaları, çocuklarına ve karılarına göz kulak olmaları’ yolunda uyarıldıkları o meşum 6 Eylül 1955 günü, saat 13.00’de radyolar, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini vermişti. Öğleden sonra o güne kadar tirajı 20-30 bini geçmeyen İstanbul Ekspres adlı gazete, haberi 300 bin adetlik iki ayrı baskıyla kamuoyuna duyurdu.

Öğleden sonra, İstiklal Caddesi’nde toplanan güruh, gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya başladı. Olaylar kısa sürede Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yayıldı, ardından Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Kadıköy, Moda, Kuzguncuk, Çengelköy gibi uzak bölgelere sıçradı. Saldırganlar halkı tahrik etmek için “Makarios’a ölüm’, “Kıbrıs Türk’tür” diye haykırıyor, ellerindeki Atatürk ve Bayar resimlerini, KTC rozetlerini karşılaştıkları Türklerin ellerine tutuşturuyorlardı. Daha sonra pek çok tanık, hemen her semtte yağmacıların kullandığı sopaların aynı tornadan çıkmışçasına eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, Rumlara ait ev ve iş yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin bir gece önce tebeşirle ya da soba boyası ile işaretlendiğini, polislerin ise saldırganları izlemekle yetindiğini anlatacaklardı. Olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğramıştı. Değişik kaynaklara göre 4 ila 15 arasında ölüm, 200’ü aşkın tecavüz olayı yaşanmıştı. Yıllar sonra Özel Harp Dairesi (ÖHD) başkanlığı, Genelkurmay İstihbarat başkanlığı ve MGK’da üst düzey görevlerde bulunmuş Sabri Yirmibeşoğlu gazeteci Fatih Güllapoğlu’na 6-7 Eylül’ün ‘devletin muhteşem bir örgütlenmesi’ olduğunu söyleyecekti.

1978 KAHRAMANMARAŞ VE ÇORUM KATLİAMLARI

Aradan 23 yıl geçmişti ki, derin devletin eli tekrar kaşınmaya başladı. 1978 yılı yazında görevli olduklarını söyleyen bir takım kişiler, Alevîlerin ve solcuların oturdukları semtlerde, bir tür nüfus sayımı yaptıklarını söyleyerek konutları dolaşmışlar, yeni numaralar verdikleri kapıları kırmızı boyayla işaretlemişlerdi. Bazı bölgelerde ise PTT görevlisi olduklarını söyleyen kişiler kapılara işaret koymuşlardı. Müftü de resmî araçla şehri dolaşıp kışkırtıcı konuşmalar yapmıştı.

19 Aralık 1978 gecesi, ‘Esir Türkler Haftası’ vesilesiyle Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD) tarafından tüm Türkiye’de eş zamanlı gösterilen Sovyetler Birliği aleyhtarı ‘Güneş Ne Zaman Doğacak?’ adlı filmin gösterimi sırasında Kahramanmaraş’taki Çiçek Sineması’na düşük tesirli bir bomba atıldı. Bir grup faşist ‘Müslüman Türkiye!’ sloganlarıyla CHP İl binasına saldırdı. 20 Aralık’ta Yenimahalle’de Alevîlerin gittiği Akın Kıraathanesi’ne bomba atıldı. 21 Aralık’ta öldürülen iki solcu öğretmenin cenaze töreninden sonra cenaze törenine katılanlarla 10 bin kişilik faşist grup arasında çatışmalar oldu. 23-24 Aralık 1978 günleri, baltalı, palalı saldırganlar işaretli evlere, binalara saldırıya geçtiler. Resmî rakamlara göre ölü sayısı 111, gayri resmî kaynaklara göre bunun en az iki katı insan, doğranarak, işkence edilerek, yakılarak katledildi. Çok sayıda kadına tecavüz edildi, göğüsleri kesildi. 552 ev ve 289 işyeri tahrip edildi.. Olaylardan sonra Ecevit Hükümeti’nin tek yaptığı 13 ilde sıkıyönetim ilan etmek oldu. Daha sonra olaylara karışan bazı kişilerin adına 1996’daki Susurluk Skandalı’nda rastladık.

Aradan 2 yıl geçmişti ama devletin fişlerle işi bitmemişti. Tedavi gördüğü kanser hastalığı yüzünden ölmesi an meselesi olan MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın bilinmeyen kişilerce 27 Mayıs 1980 günü Ankara’da öldürülmesiyle doğan gerilimin ‘meyveleri’ Çorum’da toplandı. Bu sefer iktidarda Süleyman Demirel’in çoğunluk hükümeti vardı. Haziran ayı boyunca Çorum kent merkezinde ve çevre köylerde gerginlik tırmandırıldı. 4 Temmuz 1980 Cuma günü ‘Komünistler Alaaddin Camii’ne bomba attılar’ söylentisinin yayılması ve bunun TRT’nin 19.00 bülteninde yer almasıyla başlayan saldırıda saldırganlar ‘Kanımız aksa da zafer İslâm’ın’, ‘Kana kan, intikam’, ‘Müslüman Türkiye’ sloganları atıyorlardı. Bilânço, çoğu Alevî 50’den fazla ölü 100 civarında yaralıydı. 100’den fazla işyeri de tahrip edilmişti.

12 EYLÜL, 28 ŞUBAT DARBELERİ

Aradan 2 ay geçti. Yıllardır itinayla örgütlenen 12 Eylül 1980 darbesi gerçekleşti. Devlet yıllardır solcular ve ülkücüler hakkında topladığı fişleri masaya dizdi ve operasyona başladı. 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Binlerce kişi ülkeden kaçtı, kaçırtıldı. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. O günlerde ocağı söndürülen pek çok kişinin hayatı bir daha iflah olmadı.

Aradan 17 yıl geçti. 28 Şubat 1997 ‘post modern’ darbesiyle devletin dindar vatandaşlarını fişlediğini öğrendik. Aslında bu fişleme işi tüm Cumhuriyet tarihi boyunca düzenli olarak yapılmıştı, ancak 1950 sonrasında ağırlıklı olarak sağ-İslâmcı muhafazakâr partiler iktidarda olduğu için (CHP Türkiye’yi 1923-50 arasında 27 yıl,1961-1979 arasında kesintili 2189 gün/6 yıl yönetti. 1979’dan beri de iktidar yüzü görmedi) fişleme işini esas olarak Kemalist yönelimli TSK içindeki oluşumlar yapmıştı. Bunlardan Batı Çalışma Grubu’nun 6 milyona yakın kişiyi fişlediği iddia edildi. Bu fişlenenlerden kaçının işten atıldığını, kaçının ocağının söndürüldüğünü henüz hükümet açıklamadı ama bilançonun en azından psikolojik açıdan büyük travmalara yol açtığı, 28 Şubatçılara yönelik bitmeyen öfkeden anlaşılıyor.

28 Şubat’ın üstünden 7 yıl geçmişti ki yeni bir fişleme skandalı patlak verdi. Tuğgeneral Mehmet Kaya Varol’un komuta ettiği İstanbul Maltepe’deki İkinci Zırhlı Tugay Komutanlığından 26 Ocak 2004 tarihinde Kadıköy, Maltepe, Kartal ve Sultanbeyli kaymakamlıklarıyla 1 Numaralı Dikimevi Müdürlüğü, Jandarma İkmal Merkezi Komutanlığı’na gönderdiği yazıyla, “AB ve ABD yanlısı kişilerin organize bir grup olup olmadığı, söz konusu devletlerle ilişkilerinin mahiyetinin ne olduğu araştırılırken biyografik bilgilerin de toplanması istenmişti. Yazının dayanağı olan Haber Toplama Planı’yla haklarında bilgi toplananlar AB ve ABD yanlılarıyla sınırlı değildi. İstihbarat formunda yer aldığı şekliyle ‘Azınlıklar ve kendini azınlık olarak görme eğiliminde olan (Çerkez, Roman, Abaza, Arnavut ve Boşnak vb) gruplar’, yüksek sosyete grupları, sanatçıların mensup olduğu gruplar, zengin ailelerin çocuklarının oluşturduğu gruplar, tarikatlar, Satanistler, Klu Klaxcılar, Masonlar, internet grupları, cinsellik, uyuşturucu, meditasyon, ruh çağırma vb. grupları’ da istihbarat hedefleri arasındaydı.

ERMENİLERİN SOY KODU: 2

Bundan sonrakiler hepimizin gözü önünde olduğu için kısa hatırlatmalarla yetineceğim. 2007 yılında (o zaman) Türk Tarih Kurumu Başkanı, (şimdi MHP Milletvekili) Yusuf Halaçoğlu’nun, devletin 1936-1937 yıllarında Müslümanlığa ihtida eden Ermenileri ev ev tespit ettiğini ve bu dönmelerin listelerinin elinde olduğunu açıklaması, 2012 yılında, devletin 1937-1938 yıllarında Tunceli Hozat’ta yürüttüğü fişleme faaliyetlerini üstlenmesi istendiği için Hozat’ın çiçeği burnunda Emniyet Müdürü Çağlar Şan’ın intihar etmesi, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nün 27 Haziran 2013 tarihinde Şişli Milli Eğitim Müdürlüğü’ne yazdığı yazıyla bir Ermeni anaokuluna çocuğunu kaydetmek isteyen veliyle ilgili olarak 1923 yılından bu yana ‘vukuatlı’ nüfus kayıtlarında gizli soy kodunun yer aldığının, bu bağlamda Ermeni vatandaşların soy kodunun 2 olduğunun itirafı…[9]

İYİ DE NEDEN” Mİ?

Gayet basit: Türkleştiren milliyetçilikten!

“O da ne” mi?

Taha Akyol’un da itirafındaki üzere, “Türkiye 1850’lerden itibaren bir Türkleşme ve İslâmlaşma sürecine girdi, toprak kayıpları, tehcir ve göçlerle Hıristiyan vatandaşların oranı bugün yüzde bire indi. Bu ‘homojenleşme’ İttihatçı ve Kemalist rejimlerde zirveye ulaştı.”

Bilindiği gibi “millet sistemi” Osmanlı Devleti’ndeki dinsel toplulukların yönetim biçiminin adıydı. Osmanlı’da “millet” sözcüğü aynı dinsel inanca sahip topluluklar için kullanılıyordu. Ortodokslar “Rum”, Gregoryenler “Ermeni”, Museviler “Yahudi”, Müslümanlar ise dil, ırk, kültür ayrımı gözetilmeksizin “Müslüman” milleti olarak adlandırılıyordu. Her milletin başında doğrudan padişaha bağlı, devletin de tek muhatap kabul ettiği bir din adamı bulunuyordu.

Osmanlı’da devlet kendi yetkilerini yönetim, maliye ve askerlik alanları ile sınırlamıştı. Bunların dışında kalan tüm alanlar yargı dahil o milletlerin kendi kurumlarına bırakılmıştı. Bu uygulama her şeyden önce farklı dinsel topluluklar arasında olası çatışmaları önleyen güçlü bir merkezi devlet koşuluna bağlıydı.

Devletin egemen unsuru olan Müslüman milleti ve İslâm hukukuna göre “zımmi” sayılan Müslüman olmayan milletler XIX. yüzyılın sonlarına kadar birbirleriyle çatışmadan yaşadılar. Deniz Kavukcuoglu’nun deyişiyle, “1789 Fransız Devrimi ile tetiklenen uluslaşma sürecinde Yunanların Osmanlı’ya başkaldırarak bir ulus devlet kurmalarıyla Rumların yüzlerini Yunanistan’a dönmeleri; Ermenilerin Rusya, İngiltere ve Almanya’nın desteğiyle bir ulus devlet kurmak için harekete geçmeleri Osmanlı’daki milletler arasındaki barışı bozmuş, dış baskıların da artmasıyla birlikte Yahudiler dışındaki Müslüman olmayan milletler ‘ekalliyet’ olarak dışlanmışlardı. Özetle söylemek gerekirse Osmanlı Devleti’nin tebaadan ‘Osmanlı vatandaşı’ yaratma projesi Osmanlı-Rus Savaşı ve Balkan Savaşları sonunda çökmüş, bu projenin yerini ‘Türkçülük’ ve ‘İslâmcılık’ almıştı.”

Çünkü XIX. yüzyıl sonu ve XX. yüzyıl başlarının iç-dış düşmanlara karşı (onlardan daha) “büyük nüfus” arayışı, geç dönem Osmanlı elitleri ile yeni gelişen Türkçülüğün (Türk milliyetçiliğinin) de önemli bir meselesiydi.

Ermeni Soykırımı da bunun bir verisiydi.

Siz bakmayın Orhan Koloğlu’nun, “Teşkilâtı Mahsusa Ermenilere karşı kuruldu” tezine karşı çıkmasına;[10] Teşkilât-ı Mahsusa’nın, “en başarılı işi”(!) 1915 Ermeni Kırımı idi. Arşivlerde ve hatıratlarda, Teşkilâtın adamlarının özellikle hapishanelerden salıverilen suçlulardan müteşekkil çeteleri ve yerel aşiretlerin oluşturduğu çeteleri tehcirde ve kırımda istihdam ettiklerine dair pek çok ipucu var. Örneğin Mondros Mütarekesi’nden hemen sonra 2 Aralık 1918’de Meclis-i Mebusan’da bir konuşma yapan Meclis-i Ayan Reisi Çürüksulu Mahmud Paşa, sadeleştirilmiş dille şöyle demişti: “Gerek Ermeni, Rum gibi gayri Müslim ve gerek Müslim unsurlar hakkında yürütülen zulüm ve cinayet… bir takım araçlar ile çeteler denilen Teşkilât-ı Mahsusa vasıtasıyla icra edilmiştir.”

Evet Mehmet Emin Yurdakul’un, “Ben bir Türküm dinim cinsim uludur/ Sinem, özüm ateş ile doludur” ya da Ziya Gökalp’in, “Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,/ Köylü anlar manasını namazdaki duânın…/ Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’ân okunur./ Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüdâ’nın./ Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!” dizeleriyle betimlenen Kemalist dönem böyle çıkageldi…

KEMALİST DÖNEM

Türkiye Türkçülüğü”ne denk düşen Kemalist döneme gelince…

Ekim 1922’de bir grup öğretmene, “Üç buçuk yıl öncesine kadar dini bir cemaat olarak yaşıyorduk… O zamandan beri Türk milleti olarak yaşıyoruz,” diyen Mustafa Kemal çok şeyi özetliyordu.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Şevket Süreyya’nın “Türk değil miyiz?” sorusuna “Estağfurullah!” diye cevap veren Kafkas Cephesi’ndeki Müslüman Osmanlı askerlerini “Ne mutlu Türküm diyene!” diye haykırtmak çok zaman almamıştı. Bu kısa ve radikal yolun mühendisi Mustafa Kemal’di.

Bu dönüşümü üç aşamada sağlamıştı. İlk aşama olan “Milli Mücadele” yıllarında (1919-1922) Anadolu’nun ve Rumeli’nin Müslüman ahalisini “Düvel-i Muazzama”ya karşı seferber etmek için ‘dini’ tanımlar kullanılmıştı. Örneğin Mustafa Kemal 1 Mayıs 1920’de BMM’ye hitap ederken şöyle demişti: “Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim: Burada maksud olan ve Meclis-i âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir, samimi bir mecmuadır…”

İkinci evrede, “dini” tanım yerini yavaş yavaş “siyasi” tanıma bırakacaktı. Önce 8 Şubat 1921’de Büyük Millet Meclisi’nin başına ‘Türkiye’ kelimesi kondu. Mustafa Kemal “siyasi” bir terim olarak “Türk”ü ilk kez 21 Eylül 1922’de Büyük Zafer’e ilişkin beyannamesinde kullandı. Ve Mustafa Kemal, Ekim 1922’de bir grup öğretmene şöyle dedi: “Üç buçuk yıl öncesine kadar dini bir cemaat olarak yaşıyorduk… O zamandan beri Türk milleti olarak yaşıyoruz.”

Türk milletinin hangi unsurları kapsamadığının bir ipucunu Mustafa Kemal 16 Mart 1923’te Adana Türk Ocağı Esnaf Cemiyeti’nin çayında yaptığı konuşmada vermişti: “Arkadaşlarımız söylevlerinde demişlerdir ki, Adana’mıza hâkim olan diğer unsurlar, şunlar, bunlar, Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir durum almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu verimli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleket sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türk’tü, o hâlde Türk’tür ve sonsuza kadar Türk olarak yaşayacaktır…”

Bu ırkçı yaklaşım, 8 Nisan 1923 tarihinde Halk Fırkası’nın kuruluşunu müjdeleyen Dokuz Umde’deki ‘Türkiye Halkı’ ile dengelenmeye çalışıldıysa da, 24 Temmuz 1923’te Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, Milli Mücadele ittifaklarına ihtiyaç kalmadığını düşündüren adımlar atılmaya başlamıştı.

Örneğin 1924 Anayasası görüşmelerinde Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Türkiye’nin harsını (dilini ve kültürünü) benimseyene kadar Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin ‘Türk milletinin parçası’ sayılmaması gerektiğini belirtmişti. Sonunda, vatandaşlık tanımını yapan 88. Madde “Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir” şeklinde formüle edilirken, 12. Madde ile “Türkçe okuyup yazmak bilmeyenler milletvekili seçilemezler” denilerek, Kürtler ve gayrimüslim azınlıkların yolu kesiliyordu.

Muhtemelen bu dışlamaya bir tepki olan Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasından sonra Başvekil İsmet Paşa, 27 Nisan 1925 tarihli Vakit gazetesinde yayımlanan beyanatında rejimin ırkçılıkta ısrarlı olacağını ilan ediyordu: “Milliyet tek birleştiricimizdir. Diğer unsurlar Türk çoğunluğu karşısında etkileme gücüne sahip değildir. Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları derhâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır…”

Özetle Türkiye’yi yaratan uluslaşma sürecinin motoru olan milliyetçilik, Cumhuriyeti kuran kadrolar tarafından “Türkleştirme” olarak anlaşılmış, anlaşıldığı gibi de uygulanmıştır.

1924 Anayasası’nın 88. maddesinin ilk fıkrasında yer alan “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denir” ve 1937 Anayasası’nın yine 88. maddesinde yer alan, “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese Türk denir” hükümleri yer almıştır. Fakat 1930’lu yıllarla birlikte Türkiye’deki Türk uyruklu gayrimüslimler üzerinde çeşitli baskılar uygulanmaya başlamıştır.

Yürürlükteki anayasalara göre “Türk” kabul edilmeleri, bu yurttaşlarımızı devlet eliyle ya da devletin göz yumduğu güçler tarafından uygulanan çeşitli baskılar karşısında korumamıştır. Yahudi, Ermeni, Rum, Süryani, Yezidi yurttaşlarımızın yasalar karşısındaki eşitliği kâğıt üzerinde kalmıştır.

Bir ucu ırkçılığa, faşizme açılan milliyetçi rüzgârlardan Atatürk’ün yakın çevresinde yer alan ve karar verici konumlarda bulunan Mahmut Esat Bozkurt, Recep Peker, Şükrü Saraçoğlu gibi devlet adamlarının etkilendikleri bir gerçektir.

Mahmut Esat Bozkurt ilk TBMM’ye milletvekili olarak girmiş, ölümüne kadar (21 Aralık 1943) her dönem milletvekili seçilmiş, 23 Kasım 1924 – 27 Eylül 1930 tarihleri arasında Adalet Bakanı olarak görev yapmıştır. 19.9.1930 tarihli Cumhuriyet’te yayımlanan şu sözler onundur: “Biz Türkiye denen, dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Türk, bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir! Dost ve düşman, hatta dağlar, bu hakikâti böyle bilsinler! Türk’ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir! Türk devletinin işlerini Türklerden başkalarına vermeyelim! Türk devleti işlerinin başına öz Türklerden başkası geçmemelidir. Yeni Türk Cumhuriyeti’nin devlet işlerinin başında mutlaka Türkler bulunacaktır!”

1930’larda filizlenen bu anlayış devlete bugün de egemendir. Örneğin, gayrimüslim Türk vatandaşları üniversiteler ve hastaneler dışında asker, sivil bürokraside istihdam edilmemektedir. TBMM’ye milletvekili olarak girebilen bir gayrimüslim aynı Meclis’te odacılık bile yapamamaktadır.

Ayrıca 1924 yılından itibaren sırasıyla İçişleri, Milli Savunma, Milli Eğitim, yeniden İçişleri Bakanı ve 1946-1947 yıllarında başbakan olarak görev yapan Recep Peker, 1931-1936 yılları arasında CHP Genel Sekreterliği görevinde bulunmuştu. 1932 yılında faşizmi incelemek üzere İtalya’ya gitmiş, dönüşünde yazdığı ve Başvekil İsmet İnönü tarafından da onaylanarak imzalanan, TBMM üzerinde bir “Faşist Konsey” kurulmasını öngören rapor kaleme almıştı.

Recep Peker’e göre, tüm “hukuki ve siyasi haklar tüm ulus fertleri için geçerliydi”. Ancak farklı bir “etnik kökene sahip olanlar ya da olduklarını düşünenler ulusal topluluğa katılamazlar. Çünkü ulusal topluluğun tek bir etnik kökeni vardır; o da Türklüktür” diyordu. Dönemin anayasasındaki Türk ulusu kavramına da aykırı düşen bu “ırkçı” yaklaşım, “etno-kültürel çeşitliliğin” reddini de beraberinde getiriyor, farklı etnik aidiyetlerin meşruiyeti ve gerçekliği kabul edilmiyordu.

“Nihayet insanlık tarihi XX. yüzyıla açılırken yeryüzünü kaplayan geniş Türk yığınlarının batı parçası, her yönden güçlü, zayıf ve karmakarışık hâle gelmiş olan ve kendisini terkip eden cüzler arasında bir bağlılığı kalmayan Osmanlı İmparatorluğu’nun durgunluğu içinde uyuyordu. Bereket versin ki, en büyük imha vasıtaları ve en ezici hadiselerle bile bozulması mümkün olmayan tek bir şey, bütün gürültüler içinde temiz kalmıştı. Batı Türkleri bu çöküntü içinde, kanının arılığını korudu ve sakladı. Dünyaya kahramanlık örneği gösteren Osmanlı ordusunun yüksekliği, devlet idaresinin kötülüğüne rağmen, bu orduları yaratan asil Türk ulusunun kanındaki yücelikten ileri geliyordu.”[11]

Devletin karar verici konumundaki en güçlü üç kişisinden biri olan Recep Peker’in bu ırkçı anlayışının dönemin siyasal ve toplumsal yaşamına yansımaması düşünülemezdi.

Mustafa Kemal önderliğindeki kurucu çekirdek kadro, Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan farklı etnik kökenlerden Müslümanlar ile Müslüman olmayan halk topluluklarını Türk ulusal kimliği potasında eritmeyi amaçlıyordu. Bunun için herkesin Türk “dilini”, “ülküsünü”, “kültürünü” benimsemesi gerekiyordu. Bunun için Cumhuriyet Müslüman olmayan azınlıklara karşı baskılara başladı. İlk baskı uygulaması kendini 13 Ocak 1928 günü yapılan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti yıllık kongresinde alınan “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyasıyla birlikte gösterdi.

CHP’nin bir yan kuruluşu olarak çalışan ve Türkiye genelinde örgütlenen Türk Ocakları’nın 1926 yılında yapılan üçüncü kongresinde ilk kez “Türkçe konuşmayan azınlıklar” konusu gündeme gelmiş ve 1927 yılındaki kongrede de devam eden tartışmalar sonucunda 1928’de devletçe desteklenen “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyası başlatılmıştı. Bu ilkel bir uygulamaydı; sokakta aralarında kendi dillerinde konuşan Yahudi, Ermeni, Rum yurttaşlar kabaca uyarılıyor, itiraz edenler aşağılanıyor, hakarete uğruyor, dövülüyordu, kimi zaman herhangi bir yabancı da bu kampanyadan nasibini alıyordu.[12] Olaylar bu kampanya ile sınırlı kalmadı. Derinleşip, yaygınlaşarak sürdü…

Burada bir parantez açıp, bir kere daha hatırlatalım:

“Türkiye’de işçi sınıfı yok, çünkü gelişmiş bir sanayi yok. Ticaretimiz çok cılız, çünkü sermayemiz yok. Amacım milli ticareti kalkındırmak, fabrikalar açmak, yeraltı zenginliklerini meydana çıkarmak, Anadolu tüccarına yardım etmektir,”[13] diyen Mustafa Kemal hayranlığıyla, “Biz Atatürk milliyetçisiyiz!” diyenlere, “Atatürk milliyetçiliği”nin ne olduğunu belgeleriyle aktaralım:[14]

ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN ŞECERESİ

Yıl 1925

Kürtçe konuşmak yasak!

Şark Islahat Planı (Kanunu):

Vilayet ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçe’den başka dil kullananlar cezalandırılacaktır.”

Yıl 1925

Kürtleri Türk yapmak!

Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’nın Doğu Raporu’ndan:

Türkçeyi hâkim dil hâline getirmek… Fırat’ın batısındaki vilayetlerin bir kısmında dağınık vaziyette yerleşmiş olan Kürtleri Türk yapmak…”

Yıl 1926

Dersim bir çıban!

Mülkiye müfettişi Hamdi Bey’in raporundan:

Dersim gittikçe Kürtleşiyor. Tehlike büyüyor. Dersim, Cumhuriyet için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliyat yaparak acı sonuç ihtimali önlenmelidir.”

Yıl 1930

Irksal haklar…

Başvekil İsmet Paşa’nın 31 Ağustos 1930 tarihli Milliyet’e demeci:

Bu ülkede sadece Türk ulusu ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”

Yıl 1930

Türk olmayan hizmetçi olur!

Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt:

Benim fikrim ve kanaatim şudur ki, memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır. O da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.”

Yıl 1931

Kürtlük eritilmeli!

Genelkurmay Başkanı Çakmak’ın raporundan:

Dersim cahildir. Zorunlu iskan uygulanmalıdır. Yüksek memurlara koloni (sömürge) yönetimlerindeki yetkiler verilmeli. Türklük telkini yapılmalı. Kürt kökenli yerli memurlar tümüyle bölgeden çıkarılmalı. Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Türk toplumu içinde Kürtlük eritilmelidir.”

Yıl 1932

Kürt memur casustur!

İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın raporundan:

Kuzey Dersim halkı batıya göç ettirilmelidir. Askeri harekât başlamadan önce tüm silahlar toplanmalıdır. Yerli memurlar, (yani Kürtler) casustur. Dersimlilere kendilerinin aslen Türk olduklarını öğretmek lazımdır.”

Yıl 1935

Erzincan Kürtleşmesin!

İsmet İnönü raporundan:

Elazığ, Erzincan, Erzurum gibi büyük merkezlerin Türkleştirilmesi önem arz etmektedir. Bitlis’i bir Türk yuvası ve kalesi hâlinde tutmalıyız. Erzincan Kürtleşirse, Kürdistan kurulabilir.”

Yıl 1940

Kürtler Türkleştirilmeli:

CHP raporundan:

Kürtler Türkleştirilmelidir! Kürt meselesi Türkiye’nin en mühim meselesidir. Asimilasyonun ilk şartı dil öğretmektir.”

Yıl 1961

Kendilerini Kürt sananlar…

27 Mayıs Darbesi’nin raporu:

Kendilerini Kürt sananların kökenlerinin Türk olduğu ispatlanarak yayımlanmalıdır. Bölgede asimilasyon politikalarına hız verilmelidir. Dünya entelektüel muhitine Türkiye’de bir Kürt meselesi olmadığı anlatılmalıdır.”

Yıl 1961

Kürt yoktur

27 Mayıs Darbesi’nin lideri Orgeneral Cemal Gürsel 1961’de Diyarbakır’da der ki:

Bu memlekette Kürt yoktur. Kürdüm diyenin yüzüne tükürürüm.”[15]

DERİNLEŞİP, YAYGINLAŞTIRILAN TÜRKLEŞTİRME

1938’den 1946’ya kadar uzanan dönemde asimilasyon aygıtları resmî ideolojinin temel kurumları hâlini almış, Varlık Vergisi ile gayri-Müslimlerin “zenginlikleri” güvensizleştirilmiştir. Özellikle Türk Ocakları ile paralel minvalde açılan Halkevleri’nde Türk milletinin tarihi, Türk dili ve edebiyatı, kültürü gibi çeşitli Türkçü konular işlenmiştir.

Örneğin İkinci Dünya Savaşı arifesinde ırkçı Türkçülüğün en önemli figürü Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975) 1941’de yazdığı ama etkileri günümüze kadar süren ünlü vasiyetinde şunları demişti:

“Yağmur Oğlum! Bugün tam birbuçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi iyi tut, iyi bir Türk ol. Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Rumenler yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerideki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun!”

Böylesi bir siyasal iklimde 40’lı yıllarda çıkarılan Varlık Vergisi ise Kasım 1942’de kanunlaşan, İkinci Dünya Savaşı yıllarının ekonomik güçlüklerini aşmayı hedefleyen ve edinilmiş servetlere ve karlara yönelik çıkarılan bir defalık vergi olarak tarihe geçmiştir.[16]

Daha önce de vurguladığım gibi, Varlık Vergisi’nin önemi, gayrimüslim azınlık, tüccar ve işadamlarına büyük darbe indirmesi ve çoğunun izleyen yıllarda ülkeyi terk etmesine yol açmasıdır. 17 maddeden oluşan yasaya göre; büyük çiftçiler yanında, büyük gayrimenkul sahipleri ve şirket ortakları bu kapsamda değerlendirilmiştir. Kimin ne kadar vergi vereceği ilin veya ilçenin en yüksek mülki amirinin başında olduğu bir komisyon tarafından belirleniyordu. Saptanan oran ve vergi miktarına karşı itiraz olanağı yoktu. 15 gün içinde belirtilen miktar ödenmeliydi. Bunu izleyen 15 gün içinde eğer ödeme yapılmıyorsa çalışma kamplarına gönderiliyorlardı. Verginin tahsili için yakın akrabaların servetlerine de el konuluyordu. Müslümanların ve yabancıların servetlerinin 1/8’inin, dönmelerin servetlerinin 1/4’ünün, gayrimüslimlerin servetlerinin de yarısının vergi olarak alınması isteniyordu. Bu vergi Türkiye çapında 114 bin 368 kişiye uygulanmıştır. Çalışma kamplarına gönderilmek üzere toplanan 2057 kişinin 1229’u İstanbul’dandı. Bunlardan 21 kişi kamplarda ölmüştür (öldürülmüştür).[17]

Tek parti devrinin sona ermesiyle, halktan olan gerçek demokrat bir parti iddiasındaki Demokrat Parti iktidara gelmiştir. Adnan Menderes döneminde de, geleneksel devlet yapısı tek devlet, tek millet ve tek bayraktan çıkmamış, buna bir de tek din söylemi eklenmiştir. Aynı dönem komünist yetiştirdiği gerekçesiyle Köy Enstitüleri kapatılmıştır. Tarih 6 Eylül 1955’i gösterdiğinde, tarihe 6 -7 Eylül Olayları olarak geçecek olan hadise başlamıştı.[18]

O günler, İstanbul’da özellikle Beyoğlu ve büyük adada yaşayan azınlıklara yönelik katliam ve yağma hareketinin olduğu günlerdi. Adnan Menderes’in Kıbrıs konusundaki gerilimlere karşı koz olarak planladığı, çevre illerden bile çapulcuların ellerinde kazma, kürek ve bayraklarla, kamyonlarla taşındığı ve emniyet güçlerinin çıkan arbedeye uzun süre müdahale ettirilmediği elim bir olaydı. Mustafa Kemal’in evinin bombalanması asparagasının ise o dönem İstanbul Ekspres gazetesinin yazı işleri müdürü olan Gökşin Sipahioğlu tarafından hazırlandığı söylenir.

Olayların seyri esansında Celal Bayar “Biraz fazla ileri gittik,” demiştir.

6-7 Eylül’de 11 gayrimüslim öldürüldü. 300’ü yaralandı. Sadece resmi rakamlara göre bile 60 kadının ırzına geçildi. O zamanın parasıyla 150 milyon liralık tahribat yapıldı.

E. Org. Sabri Yirmibeşoğlu gazeteci Fatih Güllapoğlu’yla konuşurken, kurduğu ve iki yıl yönettiği kontrgerilla örgütü Özel Harp Dairesi’ni (o zamanki adı: Seferberlik Tetkik Kurulu) şöyle methetmişti: “6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Amacına da ulaştı. Sorarım size, muhteşem bir örgütlenme değil miydi?”[19]

VE BUGÜN

Nihayet bugün: Mesela Alevîler… Mesela Kürtler… Mesela Hrant’ın katli…

Bilindiği gibi: Ulusal spor sahnesinde de ırkçılığın nesnesi Ermeniler olagelmiştir. Örneğin, 2007 yılında Trabzonspor- Malatyaspor arasında oynanan futbol maçında, Trabzonsporlu taraftarların “Ayağa kalkmayan Ermeni olsun” şeklinde tezahüratlarda bulunmaları gibi. Türkiye 2009 Süper Ligi’nde Diyarbakırspor’un gittiği yerlerde ırkçı sloganlara maruz kalmasını protesto eden Diyarbakırspor başkanının bir televizyon programında verdiği “Biz ne Uganda takımıyız ne de Ermeni, bize neden bunları yapıyorlar” demeci gibi.

Bazı taraftarların siyahi futbolculara ırkçı davranışlarda bulunduğu Galatasaraylı Drogba ve Fenerbahçeli Webo ile Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ın bir araya gelmesi, bir gazetede “Türkiye’de ırkçılık olmaz” başlığı ile haber edildi. Bir başka gazetenin haberine göre ise Suat Kılıç “Türkiye’de ırkçılık tutmaz. Hem inancımız hem de geleneklerimiz buna karşı” dedi, demesine de…

Ahmet İnsel’in, “Baştan ayaklara ırkçılık manzaraları” diye betimlediği toplumsal koordinatlarda “azınlık” denen öteki(leştirilen)lerin hâli konusunda birkaç somut veri sıralarsak:

i) Tarih Vakfı için Yrd. Doç. Dr. Selçuk Akşin Somel ve Nurcan Kaya tarafından hazırlanan 3 ciltlik ‘Geçmişten Günümüze Azınlık Okulları’ raporuna göre, azınlık okulları 90 yılda eridi. 1894’te 6437 olan okul sayısı 22’ye düştü.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Musevilerin, Ermenilerin, Rumların, Bulgarların, Keldanilerin, Süryanilerin, Marunilerin ve başka toplulukların anadilde eğitim yapan okullarının bulunduğuna dikkat çeken rapora göre, 1894’le 2013 arasında 6415 azınlık okulu kapatıldı. Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde 6437 okul varken İstanbul’da 302 gayrimüslim okulu bulunuyordu, bu okullarda toplam 29.850 öğrenci eğitim görüyordu.

Şimdi yalnızca İstanbul’da bulunan 22 okul var. Bunların 16’sı Ermenilere, 5’i Rumlara, 1’i de Musevilere ait. Okullar Anadolu’da kapatıldı, İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada dışındaki yerlerde okul kalmadı.[20]

ii) Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem, cemaat vakıflarının iki yılda bin 560 mülkün kendi vakıflarına iadesi için başvuruda bulunduğunu söyledi. Şimdilik 250’si iade edilen mülklerden 500 kadarının ise Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM) tarafından değerlendirme çalışmalarının devam ettiğini ifade eden Adnan Ertem, iadesi talep edilen ancak herhangi bir belgesi bulunmayan 600 civarında mülkün ise nerede olduğunun bilinmediğini söyledi.

‘Yeni Şafak’a konuşan Ertem, “Bize başvuran bazı vakıfların talep listesinde ‘Edirne’de bir dükkân’ yazıyor, onlar da o dükkânı talep ediyor. Biz o dükkânı nereden bulup da iade edelim? Bizi gereksiz uğraştırıyorlar. O dükkânın tapusu yoksa bile bir kişi gelip eliyle gösterse ‘Burası bizim’ dese biz onun kayıtlarını bulup iade ederiz. Gerekirse yer tayini için yanlarına bölge müdürlüklerimizde çalışan bir görevli bile veririz,” şeklinde konuştu.

Son zamanlarda tartışmalara konu olan Eminönü’ndeki Sansaryan Han ile ilgili açıklamada bulunan Ertem ‘1936 Beyannamesi hazırlanırken cemaatlerden kontrollerinde olan bütün vakıf mallarını beyan etmeleri istendi. Onlar da mülkiyeti kendilerinde olmayan ancak kendi tasarruflarında olan mülkleri bile vakıf malı olarak kaydettirdi,” dedi.

O dönemde kaydedilenler arasında Hz. İsa adına, Hz. Meryem adına kayıtlı olanların da bulunduğunu belirten Ertem, “O zaman Mıgırdiç Ağa Sansaryan Hanı kimse sahiplenmeyince Vakıflar Genel Müdürlüğü idaresine geçti ve ‘Mazbut Vakıf’ statüsü kazandı. Kanunlar mazbut vakıfların iadesini mümkün kılmıyor. Ermeni cemaati de şimdi ‘Mıgırdiç Ağa bizim cemaatimizdendir. Onun vakfettiği mallar bizim olmalı’ diyor ama 1936’da sahiplenmedikleri için mazbut vakıf oldu,” diye konuştu.[21]

iii) Gökçeada ve Bozcaada’da Rumca’nın 1927’den beri yasak olduğu ortaya çıktı. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Gökçeada’da açılmasına izin verilen Rum İlkokulu’nun, adanın özel statüsü sebebiyle Rumca eğitim vermesinin kanunen yasak olduğu ortaya çıktı. Adaya özel statü tanıyan 1151 sayılı “Bozcaada ve İmroz kazalarının mahalli idareleri hakkındaki kanun”un 14. Maddesi’ne göre adada Rumca tedrisat yasak. Kanuna göre Rumca yalnızca dil dersi olarak, ücreti veliler tarafından karşılanan bir öğretmen tarafından ders saatleri dışındaki belli zamanlarda öğretilebilir, okuldaki eğitim dili ise Türkçe.[22]

iv) Bir Ermeni öğrencinin okula kaydı sırasında ortaya çıkan “soy kodu” skandalının bir benzerinin Rum okulunda da yaşandığı ortaya çıktı. 2013 yılında Fener Özel Rum İlköğretim Okulu’na kaydı yapılan 2 kız öğrencinin “soy kodu” numarasına göre etnik olarak Rum olmadıkları ortaya çıkınca kaydı silindi. Biri Bulgar diğeri Rumen kökenli, dini bakımdan Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı olan 2 öğrenci daha sonra bir başka okula geçmek zorunda kaldı.[23]

v) Eğitim döneminde çocuklara dağıtılan 10. sınıf tarih ders kitaplarında Süryanilere “hain” ve “işbirlikçi” gözüyle bakılmakta. Hatta yeni kitapta Süryanileri suçlayıcı ifadelerin çokluğu dikkat çekiyor.[24]

vi) Rum Cemaat Vakıfları, Ustura Kemal dizisini örnek göstererek RTÜK’e isyan mektubu yazdı: “Dizilerde, filmlerde hep fahişe ve vatan haini gösteriliyoruz.”

Vakıfları Destekleme Derneği, RTÜK Başkanı Davut Dursun’a gönderdiği mektupta, dizilerde Rum vatandaşlarının, “Fahişe, düşman işbirlikçisi, vatan haini” olarak gösterilmelerinden yakındı. Dernek, bir süre önce yayından kaldırılan Ustura Kemal dizisinden de şikâyetçi oldu.

Dernek Başkanı Laki Vingas ve Genel Sekreter Katerina Proku Türker imzasıyla RTÜK’e gönderilen 14 Aralık 2012 tarihli mektupta özetle şunlar vurgulandı:

“Show TV’de haftada birkaç kez tekrar edilerek ulusal boyutta ve prime time kuşağında yayınlanmakta olan ‘Ustura Kemal’ adlı dizi mütareke ve işgal yıllarını (1918-1923) konu almaktadır. Bu dizide ön plana çıkarılan bazı karakterler Rum toplumunu başından beri rahatsız etmektedir. Dizide tüm ‘fahişe, randevucu, vatan haini, düşman işbirlikçisi’ gibi tiplemeler Rum toplumuna mal edilmektedir.”

“1950 ve 1960’lı yıllarda politik nedenlerle ülkemizde bir kısım gazetecilerin, Rum toplumu aleyhinde yaptığı yayınlar ve bazı sorumsuz Yeşilçam filmlerinin yarattığı hava ülke çapında Rum toplumunu çok rahatsız etmiştir. Türkiye’de yaşayamaz hâle gelen onbinlerce Rum, göç etmek zorunda kalmıştır.”[25]

vii) Pendik’te Milli Eğitim Vakfı İlköğretim Okulu’nda görsel sanatlar öğretmeni Ahmet Sarıtaş, okulda Rum asıllı olduğunu dile getirdikten sonra “gelişmiş ülkelerle Türkiye’yi kıyasladığı konuşmalarla milli manevi değerlerin aşağılandığı algısının oluşmasına sebebiyet verdiği” gerekçesiyle uyarı cezası aldı.[26]

viii) Uludağ Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dergisi’nde yayımlanan ve Yrd. Doç. Dr. Süleyman Sayar tarafından yazılmış, “Yahudi Karakteri (Tarihi ve Sosyo-Psikolojik Bir Yaklaşım)” başlıklı makalede bakın, yazar Yahudi milli karakteri için neler diyor:

“Yahudilerin yabancı hâkimiyeti altında alabildiğine ezilmiş, horlanmış ve aşağılanmış olmaları büyük ölçüde kendi isyankâr, uyumsuz, bozguncu ve entrikacı karakterlerine de bağlı kalmıştır. Gerek Mısır, gerek Babil, Yunan, Roma ve hatta İslâm hâkimiyeti dönemlerinde hep düşmanla işbirliği yaparak yaşadıkları ülkeyi çökertmeye çalışmışlar, ama her seferinde başarısızlığa uğramışlardır. İslâm’ın hoşgörüye dayalı yönetiminde bile eski alışkanlıkla çevirdikleri entrika ve düşmanlıklardan ötürü Hicaz’dan sürülmüşlerdir.

Araştırmamıza göre, Kur’an terminolojisi bakımından… Yahudi karakterinin belirleyici kavramları şu şekilde sıralanabilir: 1. İnkâr (küfr), 2. Allah’a eş koşma (şirk), 3. Yalanlama ve yalancılık (tekzîb ve kezib), 4. Üstünlük taslama (istikbâr), 5. Cinayet (katl), 6. Döneklik (tevellî ve i’râd), 7. Aşağılık duygusu ve korkaklık (zillet ve meskenet); 8. Hâinlik ve ikiyüzlülük (hıyânet ve nifak), 9. Bozgunculuk (fesâd), 10. Haksızlık (zulüm), 11. İsyan ve serkeşlik (isyân, i’tidâ, tuğyân, isrâf, fısk, dalâlet, hevâ), 12. İhtilâf ve tartışmacılık (ihtilâf ve muhâcce), 13. Kıskançlık (hased), 14. Katı yüreklilik (kasvet), 15. Dünya hayatına düşkünlük (hırs), 16. Cehâlet ve beyinsizlik (cehl ve sefeh), 17. Sözü değiştirme (tebdîl ve tahrîf), 18. Hakkı gizleme (ketm), 19. Gazap ve lânet (ğadab ve lâ’net).

Bu kavramlarla tasvir edilen karakter yapısına Yahudi milli karakteri olarak bakılamaz mı? Bize göre, bu soruya müsbet cevap vermek gerekir. Yahudi karakter tasvirlerinde, öteden beri üzerinde durulan bazı karakter özellikleri vardır. Bu özellikler şöyle sıralanabilir: Yahudi ketumdur, sır vermez. Kurnaz ve hilekârdır. Dayanıklı ve sabırlıdır. Gürültücü, yaygaracı ve telâşlıdır. Adsız kalmaya, sinsi davranmaya özen gösterir. Çıkarlarına, kazancına ve maddeye düşkündür. Avareliği ve geziciliği sever. Bu yüzden adı ‘Serseri Yahudi’ye çıkmıştır. Dinine ve din adamlarına çok bağlıdır. Onların sözü kanun yerindedir.

Millî ülküsüne bağlıdır. Belli etmez görünse de, kinci ve intikamcıdır. Bu, tarih boyunca onun en önemli gücünü teşkil etmiştir. Tutumludur, cimridir. Başkalarına (Yahudi olmayanlara) ikiyüzlü davranmayı, yalan söylemeyi doğal görür. Ahlâk ilkeleri millîdir, kendi aralarında geçerlidir. Yabancılara karşı farklı ilkeler oluşturmuştur. Yahudi, Yahudi ırkçısıdır…”[27]

ix) Rıfat Bali de, ‘Gayrimüslim Mehmetçikler: Hatıralar – Tanıklıklar’da azınlıkların asker olma hâllerini şöyle aktarıyor…

Çelebon Yaeş: “1934’te Askeri Mızıka Okulu seçmelerine gittiklerinde ‘Yahudilikle, Ermenilikle alâkâları olmayacak’ öğrencileri seçmeleri için talimatları olduklarını, binbaşı iken de kendisi için ‘Herkes Yahudileri öldürüyor, bizde ise subay yapıyorlar’ dendiğini duyduğunu aktaracaktı.”

Süryani, 26 yaşında: “Askerde bir gün herkesi toplayıp çırılçıplak soydular. Ben soyunmadım. Sonra ‘Sünnet olmayanlar ayrılsın’ dediler. Biz ayrıldık. ‘Sizi sünnet edeceğiz’ dediler. Ben ‘Olmam’ dedim. Beni ikna etmek için ‘Sünnet sağlıklıdır. Olman sağlığın açısından iyi’ dediler. Ben yine ‘Ben Hıristiyanım ve olmayacağım’ dedim. Bir Ermeni arkadaşa da aynı şeyi söylediler. O ‘Köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin’ diyerek sünnet olacağını söyledi. Sonra sünnet olup olmadığını hatırlamıyorum.”

Hrant Dink: “Denizli 12. Piyade Alayı’na sekiz aylık kısa dönem askerlik için gittiğimde, devremdeki tüm arkadaşlarıma yemin töreninden sonra erbaş rütbesi taktılar ve bir tek beni er olarak bıraktılar. İki çocuk sahibi koca adamdım, umursamamam gerekiyordu belki. Amma velâkin fena koymuştu bu ayrımcılık. Tören sonrasında herkes ailesiyle mutluluğunu paylaşırken, teneke barakanın arkasında tek başıma saatlerce ağladım.”

Yosi Kastoryano: “Muhtelif görevler için yapılacak seçmelerde yaklaşık 500-800 kişi içinde ‘Aranızda cahiller, sabıkalılar ve gayrimüslimler kenara ayrılsın’ dediklerinde o anda düşündüğüm ilk şey, ‘Ben niye sabıkalı ve cahillerle aynı kefeye kondum’ idi.”

Arsen Yarman/1972: “Yüksek rütbeli bir subay geldi. Elinde liste. ‘Okuduğum isimler bir adım ileri’ dedi. Birinci ismi okudu; ‘Garo Halepli’. Bir daha okudu, ‘Agop Yeşil’. Bir daha okudu ‘Ardaş Altınay’, bir daha okudu ‘Agop Yeşil’. Dokuz kişi yan yana çıktık, dokuzu da Ermeni. Dedi ki, ‘Diğerleri dağılsın, tüfek, teçhizatınızı, sırt çantalarınızı alın gelin.’ Ermeninin biri bana bakar, bir ben Ermeniye bakarım. Dokuzumuz da birbirimize bakar, dokuzumuz da Ermeni. Dedim ne oluyor, tekrar mı götürüyorlar bizi kesmeye? Sonra anladık ki bizi çavuş yapmaya götürüyorlar. Ama biz tabii ‘Tehcire gidiyoruz’ diye donumuza yaptık o ayrı.”[28]

x) Liselere geçişte SBS’nin yerine getirilen 6 dersten 12 sınav yapılmasını öngören Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş Sistemi’nin (TEOG) ilk dönem sonuçları 20 Ocak 2014’de açıklandı. Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersinden muaf gayrimüslim öğrenciler e-okul sistemine ‘G’ yani “Sınava girmedi” diye kodlanıp sıfır almış gibi işlem gördüler ve 33.34’e varan puan kaybı yaşadılar.[29]

xi) Samatya’da 2012’nin aralık ayında 84 yaşındaki Ermeni Maritsa Küçük, evinde bıçaklanarak öldürüldü. 6 Ocak 2013’deyse Surp Dzınunt ayinine giden bir kadın kaçırılmak istendi. 23 Ocak 2013 günü yine Ermeni 86 yaşındaki Sultan Aykır evinin önünde saldırıya uğradı. Ermenilere yönelik dikkat çekici bu saldırılar, semtte tedirginlik yarattı.

Bazı kişilerin evlere gelip “Ne zamandır buradasınız, hep burada mıydınız?” diye sormasının tedirginliği arttığını söylüyorlar. Samatyalı D.A. “Önceleri ben de saldırıyı münferit buldum. Böyle bir şeyin artık olmayacağına inanmak istiyoruz. Yıllardır sakin bir yaşam var. Bozulacağına inanmak güç” derken, G.V ise çocuklarına “Din dersinde ne okuyorsunuz, Türkçe’yi nerede öğrendin?” gibi sorular sorulduğunu dile getiriyor. P.G. ise şöyle diyor: “… ‘Hrant Ahparig’ öldürüldükten sonra çok insan için iyice tatsızlaştı olanlar. Zaten sürekli dışlandığın, vatandaş sayılmadığın bir yerde parmak kaldırıp kaldırıp ‘Ben de ben de’ diyorsun. Bir parmak da daha ne kadar kırılır? Yurtdışında akrabası olan gitmeye bakar. Ama insanın bu yüzden toprağından vazgeçmesi ne kadar içine dokunuyor…”

Yaklaşan 2015’le beraber saldırıların artacağı endişesi de dile getiriliyor. Yaşlılar sokağa çıkmıyor, yabancılara kapı açılmıyor, çocuklar okula giderken sıkı sıkı tembihleniyor.[30]

ROMAN ÖRNEĞİ

Türkiye’de yıllardır Romanlar diğer halklar gibi “öteki” olarak algılandı ve dışlandı. Teninin renginden dolayı iktidar tarafından “Esmer vatandaş” olarak tanımlanan Romanların hâl-i pür melaline gelince; ‘İzmir Roman Kültürü Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’ Başkanı Yakup Çardak, AKP iktidarının “Roman Açılım”ında sınıfta kaldığı vurgusuyla, bugün Türkiye’de milyonlarca Roman yurttaşın yaşadığını söyledi.

‘Avrupa Komisyonu’nun 2012’nin Ekim ayında açıkladığı ‘Türkiye 2011 yılı İlerleme Raporu’nda “Roman vatandaşların… sosyal dışlanma, nüfus cüzdanlarının olmaması nedeniyle eğitime ve sağlık hizmetlerine erişimde marjinalleşme ve ayrımcılığın yanı sıra konut, istihdam ve kamu hayatına katılım gibi sorunlarla karşı karşı kaldığı” vurgulanırken; yine ‘Avrupa Roman Hakları Merkezi’nden Türkiye İnsan Hakları Gözlemcisi Hacer Foggo’nun verdiği bilgilere göre, Türkiye’deki Roman nüfusunun 4.5-5 milyon olduğu tahmin ediliyor. 2010’daki araştırmaya göre 71 milyon 892 binlik Türkiye nüfusunun yüzde 3.83’ü Roman.

Sadece 2006-2013 yılları arasında 10 bini aşkın Roman vatandaş yerinden edilmiş durumda. Kentsel dönüşüm, kentsel yenileme ve gecekondu dönüşüm projeleri kapsamında İstanbul’da 2006 yılında Sulukule’de 650 Roman aile, Küçükbakkalköy’de (Ataşehir) 140 Roman aile, Kâğıthane ilçesinde yaklaşık 60 Roman aile, 2013 yılında Gaziosmanpaşa Sarıgöl’de 600’ü aşkın aile, 2006 yılından beri Bursa Kamberler’de 200’ü aşkın aile, İzmir Örnekköy Roman mahallesinde 20 aile yerinden edildi. 2013 yılında Sakarya’nın Sapanca ilçesi Gazipaşa Mahallesi’nde oturan 400’ü aşkın Roman ailenin evi çok cüzi paralarla kamulaştırıldı.

Samsun’da TOKİ’ye yaptırılan 200 Evler Mahallesi’ndeki konutlarda oturan 314 Roman aile ise icralık oldu. Konutların taksitlerini ödeyemedikleri için icra ve tahliye ihbarnamesi gönderilen aileler, evlerinin ellerinden alınmasından korkuyor.

Foggo, “Yoksul Romanların yaşamlarını yeniden kurmak için gerekli olanaklardan yoksun bırakılmaları; sosyal hayatlarını, kültürlerini, kullandıkları dili, her seferinde başka bir yerde yeniden ortaya çıkarmaya çalışmaları onları sosyal, kültürel çözümsüzlüğe itmektedir. Yerinden edilen Romanlar daha da derin bir yoksulluk ve çözümsüzlükle karşı karşıya bırakılmışlardır” diye konuştu.

Örneğin AKP iktidarının uygulamaya koyduğu “Kentsel Dönüşüm”, yüzyıllardır İstanbul Sulukule’de yaşayan Romanlara yıkım ve felaket getirdi. Bölge halkı, hukukçular ve uluslararası insan hakları örgütlerinin karşı çıkmalarına rağmen Romanlar topraklarından zorla sürgün edildi.

Bu tür uygulamalarla evleri yıkılınca Sancaktepe’ye sığınan yaklaşık 60 hane, ne eğitim ne de sağlık hizmeti alabiliyor.

İstanbul Küçükbakkalköy’de tapu tahsis belgeli evlerini sattıktan sonra evsiz kalan Romanlar, kendilerine Sancaktepe’nin dışında jandarma bölgesinde bir hayat kurdu. Çadırlarda sürdürdükleri hayatta elektrik yok, su kuyudan çekiliyor. Çocuklar okula kayıt olamıyor, sağlık hizmetlerinden faydalanamıyor.

Sancaktepe’deki yeni hayatında Romanların elektrik ve suyu yok. Günlüğü 3-5 liraya hurda topluyorlar. Çocuklar okula gitmek istiyor.

Ve çok önemli bir şey daha: Bursa Valiliği Romanlarla ilgili bir şikâyet üzerine Romanları kategorik olarak resmen aşağılıyor; hem de Meclis’e yazdığı bir yazıyla.

Tarık Işık’ın haberinden aktarıyorum: “Ebu İshak ve Selimzade mahallelerinde yaşayan Roman vatandaşların genelinin yasal gelir getirici herhangi bir sanat ve mesleği yok. Bu nedenle Romanlar, gerek uyuşturucu ticareti ve gerekse kendilerine kazanç sağlayıcı olarak gördükleri hırsızlık, yankesicilik, kapkaç, gasp gibi suçları işleyerek hayatlarını sürdürüyor.”[31]

İşte devletin Romanlara bakış açısı bu!

DEVLET TAVRI, CEZASIZLIK

Hakkındaki yolsuzluktan ötürü istifa eden eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın, “Bunları bize bir Yahudi, bir ateist, bir Zerdüşt yapsa anlarım,” diyebildiği coğrafyamızda, resmî ideoloji mamûlatı nefret söylemi “vaka-ı adiye”dendir…

Nasıl olmasın?

Türkolog akademisyen tarihçi Corry Guttstadt’ın, Türkiye’de anti-Semitizmin yaygın olduğunu vurgularken, “Asıl endişe verici olgu, pek kimsenin bu sorunu fark etmemesi ve karşı çıkmamasıdır,” demek zorunda kaldığı coğrafyamızda Patrik Bartholomeo Ruhban Okulu konusunda, “40 yıldır din adamı yetiştiremiyoruz. Yunanistan’dan mı getirelim?” diye isyan ederken; 166 azınlık cemaat vakfının temsilcisi Laki Vingas’ın aktardıkları meselenin ne kadar vahim olduğunun da bir başka kanıtıdır:

Geçenlerde bir devlet kurumundan randevu istedim. ‘Yabancılar şubemizin müdürüyle görüşün’ dediler bana. Bir şey söyleyemedim. Bıktım. Bugün bir Rus geliyor, bir Fransız geliyor burada iş yapıyor. Normal, yabancılar şubesine gidecek. Peki ben? 300 senedir, 400 senedir buradayım; malım, mülküm, ticaretim, askerliğim, hüviyetim, kaderim, mezarım, okulum, her şeyim burada. Ben de yabancıyım… Bugün Avustralya’dan gelen adamla hiç farkım olmayacak mı?”[32]

Devlet tavrının “rehin yabancı” uygulamalarında ifadesini bulduğu Türkiye’de demokratikleşme paketi içerisinde izine rastlanmayan Heybeliada Ruhban Okulu konusunda Başbakan Erdoğan,[33] bir televizyon konuşmasında tarihi okulun bitmeyen çilesini, Atina’da hizmete girmeyen iki caminin kaderiyle bağlantılı hâle getirdi.

Başbakan doğrudan “mütekabiliyet” kavramını kullanmadı ama ifadelerden çıkan meal bu yönde. Bir anımsayalım hep birlikte: “Bizim için Ruhban Okulu meselesi anlık meseledir. Ama biz bir şeyin iadesini yaparken, bir şeylerin de iadesini bekleme hakkına sahibiz. Nedir o? Şu anda bizim Atina’da iki tane camimiz var. Dedik ki ‘Gelin bunu bize iade edin, biz bunun restorasyonunu yapalım.’ Maalesef hâlâ oyalanıyoruz. İkinci bir sorun, bunların bir yetimhanesi vardır Büyükada’da. Muhteşem bir yer… Biz hemen dava görüldü ve yetimhaneyi kendilerine teslim ettik. Hiç tereddüdümüz yok. O günden bugüne daha da inşasına başlamadılar. Üçüncü bir sorun, Sen Sinod Meclisi üyelerinin tamamıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması lazım. Yani Bartholomeos gibi… Ben Sayın Bartholomeos’a şunu söyledim: ‘Sen dışarıdan papaz getir, biz bunları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapalım ve Sen Sinod Meclisi de Lozan’a uygun bir şekilde teşekkül etsin. Şu ana kadar 17 tane gelip Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına aldığımız papaz vardır. Biz bunu da yaptık. Gel gör ki Batı Trakya’da benim 150 bin soydaşım var. Ama Batı Trakya’da benim 150 bin soydaşımın başmüftüsünü Yunan hükümeti kendi memuru gibi atıyor. Bartholomeos’u ben kendi memurum gibi atıyor muyum? Ben nasıl Sayın Bartholomeos’u atayamıyorsam, bu hak nasıl ki Rum Ortodokslara aitse, sen de benim oradaki başmüftümü atayamazsın. Onu da oradaki benim Müslüman kardeşlerimin seçmesi lazım. Onlar da gelsinler bu konuda ‘evet’ desinler, eşzamanlı adımları atalım. Biz buna varız.”

Rehin”ler konusunda bir diğer gerçek de “cezasızlık”tır.

‘Kafesteki Türkiye- Hıristiyanlar Neden Öldürüldü?’ başlıklı yapıtı kaleme alan gazeteci Sibel Hürtaş,[34] “Türkiye’de gayrimüslim cinayetlerinin cezalandırılmadığı” vurgusuyla ekliyor:

“Bugüne kadar ne kiliselere yönelik ne de Hıristiyanlara yönelik saldırı ve tehditler doğru düzgün bir adli incelemeden geçti. Aynı zihniyet Ergenekon davasına da damgasını vurdu. Ergenekon savcılarının özellikle anti-Hıristiyan kampanyayı inceleme konusunda bir çekince yaşadıklarına şahit olduk. Eğer Ergenekon davasında bu zihniyet kodlamaları aşılabilseydi dava bugün olduğu yerden çok farklı bir yerde olabilirdi. Aynı kodlamaların Yargıtay’da da var olduğunu biliyoruz. En azından Hrant Dink cinayetinin ardından ortaya çıkan bazı gerçekler bize bunu gösteriyor. Dink’in ‘Türklüğe hakaret’ iddiasıyla yargılandığı davanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu görüşmelerinde, sadece Dink’in Ermeni olması nedeniyle, mahkûmiyetine karar verilebilmesi için üyeler üzerinde büyük bir baskının oluşturulduğunu öğreniyoruz. Böyle olunca da Yargıtay aşamasında Ergenekon davasının Hıristiyanlar açısından değerlendirilmesi beklenemez.”

Bunlara ek olarak ‘Protestan Kiliseler Derneği’ tarafından hazırlanan ‘2013 Hak İhlâlleri İzleme Raporu’nda, “Hıristiyanlara yönelik nefret suçları 2013’te de devam etmiş, Protestanlara ve kiliselerine yönelik fiziksel saldırılar görülmüştür. İbadet yeri kurma ve ibadet için kullanılan mekânların kullanımını sürdürme konusunda sorunlar devam etmektedir,” denildi.

Dernek tarafından hazırlanan “2013 Hak İhlâlleri İzleme Raporu”nda, Protestan toplumuna yönelik hak ihlâllerine yer verildi. Raporda, Hıristiyanlara yönelik nefret suçlarının devam ettiği, geçen sene Protestanlara ve kiliselerine yönelik fiziksel saldırılar yaşandığı vurgulandı. Rapordan bazı başlıklar şöyle:[35]

MALATYA DAVASI

2007’de Malatya’da üç Hıristiyanın acımasızca katledilişinin üzerinden neredeyse 7 yıl, davanın başlamasının üzerinden 6 yıl geçmiştir. 2012 yılında mahkemeye sunulan yeni iddianame ve süren dava, olayı azmettirmekle suçlanan kişiler, gayrimüslimlere karşı nefret ortamının nasıl oluşturulduğunu, bu süreçte kamu görevlilerinin, medyanın ve sivil toplumun rolünün ortaya çıkarılması açısından detaylı bilgiler vermektedir. Süren davanın maddi gerçeği ortaya çıkararak kısa sürede sonuçlanmasını, gerek aileler gerekse Protestan toplumu beklemektedir.

KIŞKIRTICI HABERLERDE ARTIŞ

Ulusal medyada Hıristiyanlara yönelik karalayıcı ve yanlış bilgiler içeren, objektiflikten uzak yayınların 2013’te yaygın olmaması olumlu karşılanmaktadır. Ancak 2013’te yerel medyada ve internet haberlerinde kışkırtıcı ve karalayıcı haberlerde artış gözlemlenmekte ve endişe ile takip edilmektedir.

AYRIMCILIK DEVAM EDİYOR

Hıristiyanlara yönelik ayrımcılık devam etmektedir. Kimliklerde bulunan din hanesi, gündelik yaşamda ayrımcılık riskini artıran bir unsur olmaya devam etmektedir. 2013’te de Türkiye’deki birçok yabancı uyruklu Protestan toplumu üyesi birey ve aile, oturum vizesini yenilememe veya sınır dışı etme yöntemiyle ülkeden çıkmaya zorlanmıştır. Birçoğunun çocukları eğitim hayatlarına devam ederken bu uygulamalara maruz kalmışlardır. Bu durumdaki bazı ailelerin, din görevlisi vizesi başvurularının ve vatandaşlık başvurularının reddedilmesi ve sebep gösterilmeksizin oturum izinlerinin yenilenmemesi düşünüldüğünde, bu uygulamaya sadece inançlarından dolayı maruz kaldıkları sonucu ortaya çıkmaktadır.

BAZI NEFRET SUÇLARI, SÖZLÜ VE FİZİKSEL SALDIRILAR

27 Nisan’da Kurtuluş Kiliseleri Derneği’nin İstanbul Ataşehir temsilciliğine 30-40 kişilik bir grup taşlar ve yumurtalar ile saldırmıştır. İçeriye girmeye çalışmalarına rağmen kapı kapalı olduğu için içeri giremeyen grup, kilise tabelası, cam ve temsilcilik girişine zarar vererek uzaklaşmıştır. Koruma tahsis edilmemiştir.

29 Aralık’ta Mardin’de Hıristiyanlığı seçen bir genç erkek, akrabaları ve Suriye uyruklu bir kişi tarafından kaçırılarak ıssız bir yere götürülmüştür. Burada darp edilmiş ve boğazına bıçak dayanarak kelime-i şahadet getirip Müslümanlığa dönmemesi durumunda öldürüleceği belirtilmiştir. Bir linç ortamı oluşturulmak istenmiştir. Kilise önderi tehditler üzerine koruma talebinde bulunmuştur. Ancak henüz bir cevap verilmemiştir.

SONUÇ YERİNE”

Tüm bunlar “ne”yi mi gösteriyor?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluşundan bu yana, gayrımüslimlerden başlamak üzere Kürtlere, Alevîlere, Romanlara doğru uzanan bir “ötekileştirme”, “ayrımcılık” ve “ırkçılık”ı önceli İttihat-Terakki’den devralmış, içselleştirmiş ve uygulamaktadır. İşin vahim yanı, bu konuda devlet, “millet”iyle duygudaşlık ve işbirliği içinde gözükmektedir. Bir başka deyişle, “devlet aklı” olarak “nefret söylemi” toplumun iliklerine işlemiş durumdadır!

Bunda hiç kuşkusuz, bu ülkede “Sünni-Müslüman-Türk” olmanın sağladığı avantajların payı büyüktür: pek çok “Türk” ailesinin varidatında ülkeyi alelacele terk etmek zorunda kalmış Rumlardan ucuza kapatılmış bir ev ya da dükkân; soykırım sırasında katledilen bir Ermeni’den gasp edilmiş altınlar; 6-7 Eylül’de yağmalanan dükkânlardan kaldırılan eşyalar… kayıtlıdır. Bunun adına “sermayenin Türkleştirilmesi” deniliyor; Türk(iye) kapitalizmi, neredeyse bütünüyle gayrımüslim ticaret erbabından gasp edilmiş menkul ve gayrımenkule dayanır; toplumun “suçortaklığı”nı devşirmek için bu gasp, tabana yayılmıştır.

Hatırlayacaksınız, Hrant’in katline ferman, Ermeni’nin kurtuluşunun “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan”da olduğundan söz ettiğinde verilmişti. Hrant haklıydı… Onun yarım kalan cümlesini bizim tamamlamamız gerek. O halde hep birlikte haykıralım:

“Sünni-Türk’ün kanını zehirleyen Ermeni-Rum-Yahudi-Kürt-Alevi-Keldani-Nusayri… düşmanlığından kurtulması, bu içselleştirilmiş ırkçılığıyla yüzleşmesi, hesaplaşmasıyla mümkün olacaktır!”

13 Nisan 2014 12:07:27, Ankara.

N O T L A R

[1] Hacettepe Ekonomi Topluluğu’nun 15-16-17 Nisan 2014 tarihlerinde düzenlediği “VI. Ulusal Ekonomi, Siyaset ve Dış İlişkiler Sempozyumu”nun 17 Nisan 2014’deki “Türkiye’de Öteki Olmak…” oturumunda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:158, Ağustos 2014…

[2] Robert Sabatier.

[3] Ergin Yıldızoğlu, “Etnik Farklılık, Etnik ‘Çelişki’ Üzerine”, Cumhuriyet, 7 Ekim 2009, s.4.

[4] Mesut Hasan Benli, “Ermeni Tehciri Haklı, Süryanilere Dikkat!”, Radikal, 12 Temmuz 2013, s.12-13.

[5] Okay Gönensin, “Numaralı İnsanlar”, Vatan, 3 Ağustos 2013, s.6.

[6] Şenay Aydemir, “Rumlar Fahişe, Ermeniler Pansiyoncu, Yahudiler Tüccar!”, Radikal, 7 Eylül 2013, s.24.

[7] Tarık Işık, “12 Bin 211 Köyün Adı Değiştirilmiş”, Radikal, 13 Mayıs 2009… http://bageroguzoktayarsiv.blogspot.com.tr/2014/02/12-bin-211-koyun-ad-degistirilmis.html

[8] Kâmil Hoşoğlu, “Köylerin Eski İsimleri”, kolkhoba@googlegroups.com, 15 Mart 2001.

[9] Ayşe Hür, “En Uzun Yüzyılımız: ‘Asr-ı Fişleme’…”, Radikal, 1 Aralık 2013, s.24-25.

[10] Orhan Koloğlu, Curnalcilikten Teşkilâtı Mahsusa’ya, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013.

[11] Recep Peker, İnkılap Dersleri, İletişim Yay., 1984, s.16.

[12] Cihad Baban, Ulus Gazetesi, 4 Eylül 1960.

[13] Ayşe Hür, “Hem Millici, Hem Beynelmilelci Olmak Kolay mı?”, Radikal, 2 Şubat 2014, s.22-23.

[14] Hasan Cemal, “Erdoğan, Kılıçdaroğlu, Milliyetçilik Derken Atatürk Milliyetçiliği Üzerine!”, Milliyet, 21 Şubat 2013, s.21.

[15] Hasan Cemal; Barışa Emanet Olun, Kürt Sorununa Yeni Bakış; Everest Yay., 2011, s. 33-36.

[16] Siyasi Anılar 1939-1954, Faik Ahmet Barutçu, Milliyet Yayınları, s.263, (Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, Ayhan Aktar, İletişim Yay.)

[17] Rıdvan Akar, Aşkale Yolcuları Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları, Mephisto Yay., 2006.

[18] Rum Azınlığa Yönelik 6-7 Eylül Terörü, Cumhuriyetin 75. Yılı, Cilt 2, 1954-1978, Yapı Kredi Kültür Sanat Yay., 1998, s.392.

[19] Tempo Dergisi, s. 24, 9-15 Haziran 1991, s.24; Tanksız Topsuz Harekât, Tekin Yayınevi, 1991, s.104.

[20] Ayça Örer, “Azınlık Okulları 90 Yılda Eridi”, Radikal, 20 Eylül 2013, s.4.

[21] Behlül Çetinkaya, “Azınlık Vakıfları Belgesi Olmayan 600 Mülk İçin de Başvurdu”, Yeni Şafak, 26 Eylül 2013, s.19.

[22] “Adalarda Rumca Yasakmış”, Taraf, 31 Mart 2013, s.13.

[23] İsmail Saymaz, “Rum Okulundan ‘Soy Kodu’ Sürgünü”, Radikal, 29 Ocak 2014, s.9.

[24] “Süryaniler ‘İhanet’e Devam Ediyor!”, 29 Ekim 2012… http://www.demokrathaber.net/genclik/suryaniler-ihanete-devam-ediyor-h12743.html

[25] Meltem Özgenç, “… ‘Biz Fahişe miyiz’ İsyanı”, Hürriyet, 4 Ocak 2013, s.6.

[26] Umay Aktaş Salman, “… ‘Rum Asıllıyım’ Diyen Öğretmene Uyarı Cezası Geldi”, Radikal, 3 Ocak 2013, s.13.

[27] E. Fuat Keyman, “Türkiye’nin Nefret Söylemi Sorunu”, Radikal İki, 2 Eylül 2012, s.12.

[28] Rıfat Bali, Gayrimüslim Mehmetçikler: Hatıralar -Tanıklıklar, Libra Yay., 2011.

[29] “SBS’de Gayrimüslimlere Puan Şoku”, Milliyet, 21 Ocak 2014… http://gundem.milliyet.com.tr/sbs-de-gayrimuslumlere-puan-soku/gundem/detay/1824970/default.htm

[30] Ayça Örer – İsmail Sağıroğlu, “Samatya’da Ne Oluyor?”, Radikal, 25 Ocak 2013, s.6.

[31] Eyüp Can, “Damgalanan Romanlar ve Cono Ahmet”, Radikal, 25 Eylül 2013, s.4.

[32] Zeynep Miraç, “Devlet Beni Hâlâ Yabancı Görüyor”, Milliyet, 9 Eylül 2013, s.16.

[33] Bakın bir belge ne der: “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan/ Genelge 13 Mayıs 2010 tarihli Resmî Gazete/ Başbakanlıktan: GENELGE-2010/13:

Anayasamızın eşitlik ilkesi çerçevesinde; ülkemizde yaşayan gayrimüslim azınlıklara mensup Türk vatandaşları, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları gibi, ayrılmaz parçası oldukları ulusal kültür ve kimlik yanında, kendi kimlik ve kültürlerini yaşama ve yaşatma imkânına sahip bulunmaktadırlar.

Bu vatandaşlarımızın Devlet önündeki iş ve işlemlerinde kendilerine güçlük çıkarılmaması, haklarına halel getirilmemesi, ilgili mevzuat gereği olduğu gibi, Devletimizin ve Türk ulusunun bir parçası olduklarının kendilerine hissettirilmesi açısından da büyük önem taşımaktadır.”

[34] Sibel Hürtaş, Kafesteki Türkiye- Hıristiyanlar Neden Öldürüldü?, İletişim Yay., 2013.

[35] Burcu Karakaş, “Hıristiyanlara Yönelik ‘Nefret’ Devam Ediyor”, Milliyet, 28 Ocak 2014, s.23.

 

DEVRİMCİ SANAT BARIŞ İÇİN SAVAŞIR![*]

DEVRİMCİ SANAT BARIŞ İÇİN SAVAŞIR![*]

 

TEMEL DEMİRER

 

“Sanat,

şiddeti ortadan kaldırmalıdır,

yalnız o yapabilir bunu.”[1]

 

Stefano d’Anna’nın, “Size öğretilen ve anlatılan dünyanın, anlatıldığı gibi olduğunu söyleyenler sadece anlatanlardır. Korkmanız, çekinmeniz, endişe etmeniz gerektiği söylenen her şey, bu betimlemenin pençesindeki insanların fikirleridir. Oysa bunlar olumsuz duygulardır ve hiçbiri dünyaya geldiği hâliyle insanın mayasında olan hisler değillerdir. İnsan korkusuz doğar. Korku, zorla öğretilir,” diye betimlediği korku imparatorluğunun kollarında yabancılaşan insan(lık) tablosu Munc’un resmettiği ‘Çığlık’tan başka bir şey değildir…

Savaşla, yıkımla, yoksullukla, kan ve gözyaşıyla beslenen karanlık ‘Çığlık’ tablosunda insan(lık)ın umudu yine insan(lık)a ait devrimci sanatta ve isyandadır.

Çünkü yaratıcı sanat, savaş yıkıcılığına karşı duran; durmakla kalmayıp iyi, güzel ve doğrunun önünü açan bir dinamiktir. Tıpkı Ingeborg Bachmann’ın ifadesindeki üzere: “Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür kalacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecektir…”

Sözü edilen özgürlüğün yaratılmasında barış için savaşan devrimci sanatın rolü büyük olacaktır…

“Nasıl” mı? Gayet basit: Sanat, insan(lık)ı hakikâte ulaştırır. Onunla gerçekleri tanır, tanımlar ve tahayyül ederek, harekete geçeriz.

Onun görevi, kopya etmek değil, ifade ederek, yol açmaktır.

Michel Foucault kaygılarını, “Beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi,” diye dillendirirken; Louis Aragon da ekler: “Yeni sanat, aynı zamanda hem ağacı hem ormanı gösteren, onları neden gösterdiğini bilen, ‘sanat sanat içindir’den mümkün olduğunca uzak, insana yardımcı olmak, yaşam yolunu aydınlatmak tutkusu içinde olan, yaşam yolunun anlamını da hesaba katan ve bu yolculuğun öncülüğünü yapan kaçınılmaz, zorunlu bir yeni gerçekçiliktir”!

Evet devrimci sanat yalnızca kendisine verilenle değil, verilmiş olanın imgelemiyle de yaratır dünyasını. İmgelem yetisi, dolayısıyla soyutlama edimi olmadan, nitelikli bir geçmiş, bugün ve kendine özgü bir kültür yaratamaz devrimci sanat…

Ancak şu da unutulmamalı: Sanatçı, diğer insanların ne istediğini fark edip, bu talebi karşılamaya çalıştığı anda, sanatçı olmaktan çıkar. Sıkıcı veya eğlenceli bir esnaf, dürüst veya sahtekâr bir ticaret insanı olur…

 

SANAT NEDİR?

 

Öncelikle belirtmek gerek: Sanat insanlık kadar eskiyken; sanatı tanımlayabilmek güçtür. Çünkü sanat, nesnel dünyaya ilişkin estetik çözümlemeler ile yakından ilişkilidir.

En basit olarak tanımlamak gerekirse; sanat, estetik endişeler taşıyan biçim oluşturmaktır.

Üzerinde durulması gereken asıl nokta, sanatın, (sınıfsal bağlamlı) insana özgülüğü, insansı yaratım ve insancıl bir etkinlik olmasıdır.

Sanatın sınıfsallığı gibi, Burak Aksak’ın “İktidarın insanı olup iş yapıyorsan o sanat değildir… Yalaka sanat, sanat değildir,” uyarısı bir an dahi göz ardı edilmemeli, unutulmamalıdır!

Sanatın bir başka özeliliği ise, insanın yaratıcı gücü ile birleşen iradeli bir eylem olmasıdır. Bu yönüyle sanat etkinliktir ve insanlar tarafından, insanlar için oluşturulan, belirli bir nesneyi, özel bir biçimi üretmeyi amaçlayan bir çabadır.

Sanat eserleri kalıcıdır. André Lhote “Sanat, insanların düşüncelerini birbirlerine ulaştırmak için yarattıkları bir araçtır. Öyleyse ortak bir yönü olmalıdır,” demişti.

Bu açıdan bakıldığında sanat, kendi çağındaki insanlar arasında olduğu kadar, tarihi süreçte yaşamları karşılaşamayacak olan insanlar arasında da bir iletişimi gerçekleştirir ve geçmişten geleceğe doğru bir köprü kurar.

Bu yanıyla da sanat eserinde saklı olan şey, bir duyuşu, düşünceyi, ölümlü boyuttan ölümsüzlüğe doğru çabayı aktarmaktır.

Alman düşünürü Johann Wolfgang Goethe’nin “Sanat uzun, hayatımız kısadır,” sözleri, sanatın sonsuzluk boyutundaki, varlık temeli olan gerçekliğini vurgulamaktadır.

Susan Sontag’ın, “Gerçek sanat rahatsız etme yeteneği taşır,” diye tarif ettiği sanat, kişinin içindekileri ruh, zekâ, duygu ile dışarı yansıtmasıyla ideolojilerin estetize edilmiş hâlidir…

Burjuvazi, sanatı sınıflar üstü, sınıflar mücadelesinin dışında ve öyle olması gereken bir olgu gibi sunsa da; gerçek asla bu değildir. Sanatı sınıflardan ve sınıflar mücadelesinden soyutlanamaz.

Sanat insan(lık)a ait bir üründür; toplumların özelliklerini yansıtır. Sanatı, toplumdan (ve gerçeklerinden) soyutlayıp, sınıflar mücadelesi dışında algılamak ve sunmak nafile bir lafazanlıktan başka bir şey değildir.

Sınıf(lar) gerçeğini “es” geçmeyen sanat “gereğinden fazla” gerçektir.

Bunun adı da sosyalist gerçekçiliktir.

Georg Lukács’ın ifadesiyle, “Sosyalist gerçekçiliğin belirgin özelliği de, yeni bir toplum düzenini kurmak için gerekli olan insan niteliklerini bulup çıkarma amacını gütmesidir. Eski düzene başkaldırış eleştirici gerçeklikle toplumcu perspektifin birbirine yakıştığı nokta bu çok daha köklü yönetim içinde ikinci dereceden bir önem taşır.”[2]

Gerçeğe yaslanıp, onu değiştirmekle sonsuzlaşan bir başkaldırı olarak sanat, nihai kertede “kutsal” bir anlam yüklenmemesi gereken insan(lık) uğraşısıdır.

Bu çerçevede insanın özgürlüğe kanat çırpışı olarak da betimlenmesi mümkün olan sanatın temel amacı öğretmek, eğitmek, eleştirmek veya değiştirmek değildir. Ancak sanatın olduğu yerde bütün bunlar kaçınılmaz olarak ortaya çıkar.

Sanat belki insanları topyekûn değiştiremez. Dünyayı da… Ama daha iyisini yapar: Tutar bir insanın dünyasını değiştirir. Dünyayı da sadece, dünyası değişen insanların birlikteliği değiştirebilir.

Heinrich Heine’in, “Sanat, tıpkı dünya gibi… başına buyruktur, ve insanın dünyayı kavrayışı durmaksızın değişirken dünyanın her zaman aynı kalması gibi… Sanatın da insanların geçici kavramlarından bağımsız kalması gerekir. Böylece sanat özellikle ahlâktan bağımsız kalmalıdır. Çünkü ahlâk, dünya üzerinde ne zaman yeni bir din çıkıp eskisini bir yana itse, sürekli olarak değişir”; Leo Tolstoy’un, “Sıkıntı sürecinde olgunlaşan, düşünceyle yoğunlaşan, emekle hazırlanan ve en iyiyi vermeyi amaçlayan faaliyettir”; S. Freud’un, “Uyanık rüya görme hâlidir,” biçiminde tanımladıkları sanat, insanların, doğa karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritim gibi araçlarla güzel ve etkili bir biçimde, kişisel bir üslupla ifade etme çabasıdır.

En kaba anlamıyla, yaratıcılığın ve/veya hayalgücünün ifadesiyken; içinde estetik değerler barındırmayan ürünlerin sanat olarak değerlendirilmesi de yanlış olur.

İnsanı insan yapan değerlerin tümü; hayatın kendisi; yaratıcı aklın şöleni olarak sanat nefes almaktır. Başkasının yapamadığını yapmaktır; var olmanın en güzel şeklidir. Hatta var olma sebebidir. Yaratmak ve dışa vurmak olarak sanat, sosyal çöküşün acısının en açık ve en iyi ifade edildiği yerken; somut kavramlara soyut anlamlar yüklemektir.

“Düzen(sizlik)”in kesintisiz müdahalesine hedef olan sanat Türkiye’deki vasat için Serdar Ortaç, Demet Akalın, düğün orkestraları olabilir! Oysa para için yapılması sanatı öldürür…

Burak Delier’in, “Kapitalizm, sanat ve iş arasındaki bağlar, para, ekonomi”ye dikkat çektiği güzergâhta Filiz Aygündüz, “Çağdaş sanatın modayla diyaloğu”ndan sözederken; sanat, ancak köprü yapılarak geçilecek bir yerde uçmayı hayal etmektir; geleceği içinde barındıran bir silahtır.

Özetin özeti: Sanat, insanın sonlu yaşamından, evrenin sonsuz yaşamına bıraktığı bir gerçekliktir. Burada insan, görülmeyen ve duyulmayanı ifade edebilmek için, diğer insanların algılamaları için gereken, görülen ve duyulan özellikteki biçimlere başvurur. Düşlenen ve hissedileni, düşlettirmek ve hissettirmek için, gerçek olanlar ile bir bağ oluşturur. Bu sayede iletişim, geçmişten geleceğe doğru biteviye sürer.

 

SANATIN İŞLEVİ, “NE”LİĞİ

 

Desmond Morris’in, “Zalim hükümetler sanatsal ifade özgürlüğünü bastırmaya çalışabilirler ama sonunda hep başarısız olurlar. Zalimler er ya da geç mezarlarında çürürler ama insanın sanatsal yaratıcılığı hep devam eder,”[3] diye tanımladığı sanatın gücü hayata/ insan(lık)a mündemiçken; tamamıyla “şeyleşmiş” ve “soyut” hâle gelmiş bir dünyada sanatın işlevi ne olabilir? Böyle bir durumda sanat, hangi anlama sahip çıkabilir?

Aslında bu, özellikle 1980’li yıllardan bu yana sık sık gündeme çekilen bir soru olarak yeni değil bugüne dek birçok kez farklı açılardan ele alındı. Ne ki hâlâ orta yerde duruyor, yanıtı ise: Gerçekçilik ve estetiktir…

“Yaşamda tutum olarak yalanın egemen kılınması ağırlık kazandıkça, bunu sağlamanın önemli bir parçası olarak sanat alanında da ‘gerçekçilik’ kavramından uzaklaşma, günümüze dek hızlanarak sürdü. (…) Sanat alanındaki bu gerçekçilik düşmanı demogojik süreç, hiç de rastlantı değil…”

“[B]u ‘demogoji’ çağında gerçeğin kendisinin açığa çıkmasından ürkmeksizin tartışabilmek olmalıdır hepimizin amacı.” Bu nedenle “… ‘gerçekçilik’ bir akım değil bir ‘tutum’ olarak her alan için geçerli”…

“…[G]ünümüzde, artık ince falan da değil, düpedüz pervasız ve apaçık kaba yalancılık egemenken, bunun farkına varılmamasını veya en azından üstünde durulmamasını, hele kazara farkına varılmışsa, adının asla konmamasını sağlamak için geliştirilmiş entelektüel baskı ve hatta terör yöntemleri öylesine incelikle uygulanıyor ki, buna karşı, hiç çekinmeksizin ‘gerçekçilik’ olarak adını koyup mücadeleye girmek kaçınılmaz bir zorunluluk olmuştur çoktan beri”…

“Dolayısıyla ‘gerçekçiliğin’ daha etkin ve yaratıcı yöntemler bulması gerekiyor.” “Üstelik yalnızca maske düşürmekle de kalmayıp, bugünün içinde ‘gerçekten’ saklı olan geleceği de görüp gösterebilmelidir ki, insanları kapitalizmin sürüklediği amaçsızlık bunalımından kurtarabilsin.”[4]

Evet bütün sanat alanları için gerçek, gerçeklik, gerçektenlikten başka bir çözüm yoktur…

Neşe Çoğal’ın, “Sanat terapidir insanları iyileştirir”; Mehmet Eroğlu’nun, “Sanat hisseder, hayat kanıtlar” saptamaları eşliğinde sanatın estetik gerekliliklerini asla “es” geçmeden!

Nereden, nasıl, yanlış, doğru bakılırsa bakılsın, estetik mükemmelliğe giden yolun mecburiyetidir. Estetiğin ortaya çıkması, somutlanması bireylerin kendisiyle de ilgilidir. Bir sanat eserinin, bir canlının, bir eşyanın estetik yapısını, saptayacak alt yapı o bireyde yoksa, estetiğin somutluğu orada bir anlam kazanmaz.

 

“ÇAĞDAŞ SANAT”(MIŞ)!

 

“Çağdaş Sanat” olarak nitelenen “şey”in “gerçekçilik ve estetik”e “es” geçerken; Hito Steyerl’in ‘Sanatın Politikası-Çağdaş Sanat ve Postdemokrasiye Geçiş’ başlıklı makalesi de bunu şöyle gerekçelendirir:

“- Çağdaş sanat, gözden ırak, fildişi bir kulede korunan, saf, ruhani bir disiplin değil. Bilakis, neo-liberal dünyanın tam göbeğinde yer alıyor.

– Çağdaş sanatın böyle abartıyla pazarlanmasının, düşüşe geçen ekonomileri hareketlendirmek amacıyla kullanılan şok yöntemlerinden bağımsız olduğunu düşünemeyiz.

– Bu tip abartılı pazarlama anlayışı; saadet zincirleri, kredi bağımlılığı ya da bir zamanların iyimser piyasaları gibi, küresel ekonomilerin duygulanımsal boyutunu somutlaştırır.

– Çağdaş sanat, belirli bir ürünü olmayan bir marka ismi gibidir, hemen hemen her şeye yapıştırılabilecek bir etikettir: Aşırı makyajla kusurlarını kapatmaya muhtaç bölgelerin, artık bir nevi buyruğa dönüşmüş ‘yaratıcılığı’ yücelten hızlı bir güzelleştirme operasyonundan geçirilmesi ya da kumarbazların heyecanlı bekleyişiyle, üst sınıf yatılı okul öğrencilerinin ağırbaşlı zevklerinin bir araya getirilmesidir.

– Çağdaş sanat, ‘Kapitalizm nasıl daha güzel gösterilebilir?’ sorusunun yanıtıdır…

– Çağdaş sanat, diktatörlüğe özenen her oligarkın aynaya baktığında görmek isteyeceği şeyi yansıtır: Yaratıcılığın ve dehanın kılavuzluğunda, öngörülemez, hesap sorulamaz, şaşaalı, değişken, bir ânı diğerine uymayan bir görünüme sahiptir.

– Anlaşılmazdır, yozlaşmıştır ve hiçbir şey için hesap vermez.”[15] ‘The Sanat Çağı’nda Kaya Özsezgin, tam da böylesi bir ahmaklığı yani “gösteriye dönüşen” sanatı bu kapsamda sorgular.

“Gösteriye dönüşen sanat” deyişiyle çizdiği çerçeve; sanat yapıtının, bir yapıttan çok bir metalaşıp, sanatın markalaşmasını, estetik niteliğinden çok parasal değerinin önemsenmesinin altını çizip, “Contemporary Art” adı altında veya güncel sanat adını kullanarak bir tür “seri üretim”e dikkat çekerek ekliyor: “İnsan varlığından uzaklaşmış, spekülatif varsayımlara sığınmış, dolayısıyla varlık nedenini yadsıma yanlışlığına düşmüş olan yapıt, sanat ortamında kalıcı olma şansını da yitirmiş oluyor.”[6]

 

KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ

 

Meral Tamer’in, “Sanatın Davos’u Venedik Bienali” tanımladığı gerçek düzleminde “kültür endüstrisi” deyip geçmeyin!

Mesela ABD’de, sanat ve edebiyatın, entelektüel üretimin değerinin milli gelire eklenmesiyle ABD’nin 2012 milli geliri 15 trilyon 470 milyon dolar olarak açıklanırken; 2012 için hesaplanan söz konusu faaliyetlerin katkısı 559 milyar dolar olarak belirlendi.

Öte yandan e-ticaret devi Amazon, kullanıcılarının sanat eserleri satın almasına olanak tanıyan yeni projesiyle site üzerinden sanat eseri satışına el attı. Satışa başlayan Amazon’da, açılışa özel olarak 4 bin 500 farklı sanatçıya ait olan 40 bin parçadan fazla sayıda sanat eseri bulunuyor. Satışta bulunan galeri sayısı ise 150’nin üzerinde… Eserlerin fiyatları 100 dolardan başlıyor, birkaç milyon dolara kadar çıkabiliyor…

Kapitalizmin elinde metalaştırılan satılık sanat iyi para ediyorken ‘Contemporary İstanbul’ ve ‘Türkiye Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı’nın ‘Türkiye’de Kültür (Kreatif) Sektörünün Boyutları Araştırması’na göre, bu ülkede kültür ekonomisinin büyüklüğü 46.1 milyar dolar. Milli gelirin yüzde 6’sını oluşturuyor.

Bunun yanında Türkiye’deki iş insanlarının sanata ilgisi, büyüyen ekonomiyle birlikte artıyor. Sanat piyasasının büyüklüğünün 300 milyon dolara ulaştığı tahmin ediliyor. Müzayedelere ve sanat merkezlerine kayıtlı 3 bin 500 koleksiyoner bulunuyor. Ama bunların içinde adet ve değer bazında ellerindeki sanat eserlerinin toplamına göre 50 isim öne çıkıyor. 2010 yılında Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker’in Burhan Doğançay’ın Mavi Senfoni’sini 2.2 milyon TL gibi rekor bir fiyata satın alması hayli ses getirmişti. En son olarak Demet ve Cengiz Çetindoğan çifti, son halife Abdülmecid Efendi’nin “Avluda Kadınlar” adlı nü tablosuna 1 milyon 600 bin lira verdi… Sanat piyasası, son dönemde buna benzer birçok satışla sık sık gündeme geldi.

Bu çerçevede Türkiye’de koleksiyoner sayısının her geçen gün artmasının önemli olduğunu belirten Rafi Portakal, “Paran var diye her şeyin sahibi değilsin. Paran olmalı ama prestijin de olmalı. En prestijli konu da sanat eseri sahibi olmandır,” diyorken; Yedi yıldır ‘Contemporary İstanbul’un ana sponsoru Akbank Private Banking’den sorumlu genel müdür yardımcısı Saltık Galatalı da ekliyor: “Kredi kartıyla taksitle sanat eseri satın almak mümkün”!

Ne güzel değil mi? Kredi kartlarına taksitlendirilen “sanat”!

Bunun böyle olmasında şaşırtıcı bir şey yok! Koç topluluğu son üç bienaldir İKSV imzasıyla gerçekleştirilen uluslararası İstanbul Bienali’ni destekliyor ya…

Bienalin sponsoru Koç Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç, sanatın özgür düşünmeyi ve farklı bakış açılarını da açık yüreklilikle kabul edebilmeyi ortaya koyduğunu vurgulayıp, “Toplumların özgür düşünmesi için sanatçıların desteklenmesi gereklidir,” diye buyuruyor ya…

Devrimci sanat için de geçerli olan Karl Marx’ın, “Bizim için mesele, özel mülkiyetin şekil değiştirmesi değil, yokedilmesi; sınıf uzlaşmazlıklarının yumuşatılması değil, sınıfların ortadan kaldırılması; varolan toplumun iyileştirilmesi, isteklerin yerine getirilmesi değil, yeni bir toplumun kurulması olabilir ancak!” uyarısını “es” geçenler, sanatı sanat olmaktan çıkarırlarken; holding ve şirketlerin sanata külliyetli yatırımlar yaptıkları bir kesitten geçiyoruz!

Sanatı ve sanatçıyı koruyan eski patronaj sistemi, günümüzde sanatçı ve sanat üzerinden kendini ve parasını korumaya yönelmiş durumda. Artık en iyi zenginler koleksiyonerler! Yatırımın cazip alanları arasında sanat eserleri veya sanat üretimi önemli bir yer işgal ediyor.

Böylelikle de toplumun sanat algısı ya kökünden değiştiriliyor ya da dönüştürülerek bu çarka katılım sağlanıyor…

Bunlar da kültür endüstrisinin dişlileri arasında, sanatı sanat olmaktan çıkarıp, metalaştırarak yabancılaştırıyor.

 

BARIŞÇI SANAT

 

Barış, neo-liberal saldırganlığın “Yeni Dünya Düzen(sizliğ)i”nde (“YDD”) “savaşın olmadığı” bir savaş hâlidir.

Günümüz dünyasında savaşın silahsız olanı veya iki savaş arasındaki zaman veya savaşa hazırlık süreci olarak “barış”ın tanımı, “savaşın yokluğu/ absence of war”dur.

Yani Nietzsche’nin “Hiç bir zaman barış yoktur, çünkü barış zamanı canavar kendi kendine saldırır,” tanımlamasını yaptığı hâldir.

Savaş egzersizleri yapan taraflar arasında, karşılıklı olarak uzlaşma ve çatışmadan uzak durma kararına denk düşen geçici ve suni bir evredir.

Karl Marx’ın, “Özgürlükler ile birlikte el ele yürümediği sürece barış bir cinayet demektir,” diye vurguladığı barış; eski düşmanların birleşip başka düşman bulana kadar geçirdikleri hazırlık dönemi, düşman arama sürecidir; iki savaş arasındaki ateşkesten hâllice durumdur; savaşmama hâli, çatışmasızlıktır…

Noam Chomsky’nin, “Barış savaşa tercih edilir. (…) Fakat nasıl bir barış? Eğer Hitler dünyayı fethetmiş olsaydı barış olurdu, ama bu bizim görmek istediğimiz türden bir barış olmazdı”; Stefan Zweig’ın, “Savaşa hazırlanan bütün diktatörler, hazırlıklarını bütünüyle tamamlayıncaya kadar sürekli barıştan söz eder,”[7] uyarıları eşliğinde barış uğruna savaşılması gereken; mumla aranılır hâle gelen kavramdır; Hiç bitmeyecek bir özlemin, bir hasretin kavramlaştırılmış hâlidir…

Araştırmalara göre geçen 3.500 kusur yılın sadece 230 yılı “barış” içinde geçmişken anımsanması gereken Bernard Shaw’ın, “Barışı sağlamak isterseniz politikacıları öldürün yeter, halklar birbirleriyle anlaşır,” sözüdür.

Barış, sözcük itibariyle savaşan taraflar arasında savaşı sona erdirme anlamına gelir. Savaşların nedeni ve karakteri tekelci kapitalizm dönemiyle birlikte köklü bir değişim geçirdiği için hiçbir barış, savaş öncesi duruma dönüşü sağlayamaz.

Durum böyleyken eğer içi boşaltılmış kavram değilse barış, yabancılaşmaktan kurtulmak; özgürleşerek özgürlüğü tarihe gömmektir.

Belki en güzel hâli Yannis Ritsos tarafından anlatılmıştır:

“…evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman/ ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,/ yangının eritip tükettiği yüreklerde/ ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,/ ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,/ boşa akmadığını bilerek, kanlarının,/ barış budur işte…”

Yani Benedictus de Spinoza’nın, “Barış, savaşın olmaması demek değildir. O, bir erdem, bir ruh hâli, iyilikseverlilik eğilimi, güven ve asalettir,” vurgusu eşliğinde bir diğer deyişle kölelerin efendilerine isyan edemedikleri hâldir “barış”!

Özetin özeti: Roosevelt ve Truman’ın bakanlarından H. A. Wallace’ın, “Atom bombası yapıyor, savaş uçakları tasarlıyor, dünyayı üslerimizle donatıyoruz. Ama iş lafa gelince de ‘barış’ sözcüğü ağzımızdan düşmüyor”; D. Day’ın, “Emperyalist savaşlara karşıyız. Kamudan aktarılan paralar savaşlarda yok oluyor. Onun yerine barış hazırlığı yapalım. Şiddet cesaret değildir”; Thomas Mann’ın, “Savaş, barışın sorunlarından korkakça bir kaçıştan başka bir şey değildir”; George Herbert’in, “Savaş hırsızlar yaratır, barış da onları asar,” notunu düştüğü bugünde ezilenlerin sanatı ezenlere karşı savaşan barış ve enternasyonalist kardeşlik mücadelesini derinleştirerek/ yaygınlaştırmalıdır…

Tıpkı yaratıcı sanatın, savaş yıkıcılığına karşı durmasına örnek teşkil eden Albert Camus’ü Alman Nazilerinin Fransa’yı işgal ettiği dönemde kaleme aldığı ‘Bir Alman Dosta Mektuplar’ında savaş kışkırtıcılığına karşın halkların dostluğunu yüceltmesi gibi…[8]

Sürdürülemez kapitalist vahşetin emperyalist talan ve saldırganlık dünyasında şimdi toplumların barış ve özgürlüğe en fazla ihtiyaç duyduğu bir süreçten geçiyoruz…

Kolay mı? Milyonlarca insana ölüm, vahşet, ıstırap, kan ve dinmeyen bir gözyaşı sunan savaş, insanlık tarihinin kadim yazgısı, onulmaz ağrısı… İnsanın insana kıydığı amansız, nihayetsiz bir mücadele… Cinai etnik temizlikler de antik çağlardan bu yana süregelen bir başka dram, bir başka utanç… Cicero’nun dediği gibi “En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir.” O hâlde barış için savaş vermek, sonsuz çaba harcamak insanlığın en büyük görevi olmalı bana kalırsa. Peki barışı sağlamak adına neler yapılabilir? Toplu ölümlere, büyük yıkımlara neden olan kanlı savaşlara dur demek, kalıcı barışı temin etmek adına bazı tavizler vererek bir uzlaşmaya varmak mümkün müdür?

Uzlaşmak elbette mümkün, ancak bu noktada daha başka sorular sormak şart oluyor. Siyasal uzlaşma ne zaman, hangi şartlar altında kabul edilebilir? Barışın tesisi için adaletten ödün vermek olası mıdır? Kabul edilebilir bir uzlaşmanın ahlâki sınırları nelerdir? Barış uğruna bile olsa kokuşmuş bir anlaşmaya imza atılabilir mi? Bu son sorunun cevabı gayet net: “Barış uğruna olsa bile kokuşmuş uzlaşmalara geçit yok”.

İsrailli felsefeci ve siyaset bilimci Avishai Margalit, ‘Uzlaşma ve Kokuşmuş Uzlaşmalar’ başlıklı yapıtında[9] kokuşmuş uzlaşmalardan sonuna kadar kaçınmak, sakınmak gerektiğinin altını kalınca çiziyorken; böylesine, barış içinde bir yaşamı hazırlamada devrimci sanata büyük görev(ler) düşüyor. İnsanların savaştan, açlıktan, zorbalıktan ve yokluktan kırıldığı bir dünyaya kimse kayıtsız kalamaz. Hele sanat ve edebiyat insanının bu duruma karşı tutumu ve tavrı çok daha net olmalıdır.

Hayat bir bütündür, sanatçı da yaşadığı toplumsal sürecin bir parçasıdır. Toplumun yaşadığı ekonomik, siyasal ve sosyal gerçekleri bir birey olarak her insan gibi yaşayandır. Yaşanan bu gerçekliği yeniden üreten biri olarak hayatın her alanında, her türlü sömürüye, baskı, zulüm ve adaletsizliğe karşı olmak ve bu anlamda bir duruş sergilemek ve mücadele etmek durumundadır.

Sanat ve barış kavramları insanın, insanlaşma sürecinin ayrılmaz parçaları durumundadır. Bu anlamıyla barıştan yana olmak, sanatçının sanatçı kimliğinden gelen sorumluluğunu da belirler. Bu sorumluluk, insan bilincinin barışın gerçekleşmesine engel olabilecek her türlü önyargı ve koşullandırmanın karşısında bir kalkan görevi üstlenmesiyle anlam kazanabilir, bunun yolu da barış için mücadele etmekten geçer ve bu mücadele tarih boyunca ezilen halkların ve sınıfların ezenlere karşı yürüttüğü tüm mücadelelerin de ifadesidir. Çünkü “modern” toplumun efendileri, barbar toplumların Dehak’larından daha az zalim değildir. Değişen şey mızrakların ve kılıçların yerini, tankların, topların, bombaların, nükleer silahların almasıdır.

Genel olarak bakıldığında sanat ve edebiyatın bize bıraktığı miras ve birikim, sanatçının ve yazarın baskıya zulme ve savaşa karşı tavrını çok net olarak ortaya koyan örneklerle doludur. Sanatsal duyarlılık, gelecek adına yaşamsal olan her şeyin korunmasını savaşa karşı barıştan yana olunmasında görür ve değerlendirir. Artık anlaşılmıştır ki barışı savunmak, yarını ve insanın geleceğini savunmaktır. Sanat daha iyi yaşama tutkusunun da kurgulandığı bir alan. Bu yüzden “barış” düşüncesi çağdaş sanatın ve sanatçının kafa yorması gereken bir olgu olarak gündemden hiç düşmemiştir.

Edebiyat tarihi, roman, şiir ve hikâyenin yanı sıra azımsanamayacak sayıda politik metin de kaleme alınmıştır. Bu anlamda Dostoyevski’den Hugo’ya, Tolstoy’dan Camus’ya savaş karşıtlığını içeren metinlere rastlarız. Bunlar savaşa, sömürüye, militarist aygıtlara, bunların uygulama ve politikalarına karşı çıkan birer politik duruştur.

Şairin dediği gibi “Dünyayı tek şey değiştiremez. Ne politika, ne ekonomi, ne sanat, ne spor.” Parçalar birleşir, bir bütün olur. O bütün yaratır dünyayı ve o bütün değiştirir. O bütünü oluşturan öğeler yepyeni bir uyum yaratır. O uyumun sağlanmasında minicik bir vidanın bile önemi vardır.

Ancak bu sayede savaşı kışkırtan politikaların önüne geçilebilir. Evet. ‘İnsan ve onun geleceğine dair kalbimizi sıkıştıran endişeye rağmen, korku ve umutsuzluk doğmamalı. Korku değil cesaretle savaşın karşısına dikilmek zorundayız![10]

Hem de Herodotos’un, “Barış zamanı çocuklar anababalarını gömerler; savaş ise doğanın düzenini altüst eder, anababalar çocuklarını gömerler”; Jeremy Paxman’ın, “Nobel Barış Ödülü’nü alırken kendinizi bir sahtekâr gibi hissetmediniz mi?” sözlerini unutmadan…

 

“SONUÇ YERİNE”: BARIŞ İÇİN

 

“Sanata kimin gücü yetebilir ki?”[11] sorusunu asla unutmadan; büyük dönüşüm ve değişimlerin eşiğindeki coğrafyamızda ve yerküremizde; Taksim’den Lice’ye, Tahrir’den Sao Paulo’ya uzanan halk hareketleri bir kez daha dünyayı değiştirmeye taraf olmaktadır; daha da olacaktır.

Sanatı da, geleceği de, dünyayı da biçimlendirecek olan biricik güç budur.

İşte tam da bunun için verili koordinatlarda, insan(lık)ı hakikâte ulaştıran devrimci sanat, egemenlerin yalanını yerle yeksan edecek önemli güç ve mevzidir. Çünkü gerçekleri tanımamıza yardımcı olan sanat, özü gereği bir başkaldırıyken; o, büyük dönüşümlerle biçimlenir ve hayatı estetize eden güzellikleri yaratır. Ve Tolstoy’un ifadesiyle ede, “şiddeti ortadan kaldırır”.

Kolay mı? Sanat-edebiyat insanının “kötü”ye karşı tavrını, tüm açıklığıyla kavramsallaştırılmış olarak ilk Homeros’un kaleminden okumuş olsak da, bu tavır çok daha eskilere uzanıyor olmalı.

Sanatın kendindeki gücü savaşı yazmaya yetti. Bu izlekte yazılmış yapıtlar dünya klasikleri arasında yerini aldı. Bu yapıtlarda izlek savaş gibi görünse de; içten içe barış imgesini vurguluyorlardı. Epiklere dayanan eski ürünlerde savaş; çarpıcı, büyüleyici bir nitelik taşısa da bu yaklaşım insanlığın gelişimine paralel olarak yerini barıştan yana bir imgeye bırakmıştır. Bu noktada sanatın ve sanatçının sorunsalı barıştan yana bir duruş göstermek olmuştur ve artık hangi dilde yapılırsa yapılsın sanat, özü gereği barışçıdır. Her türlü fetişizmin karşısına insan’ı ve insanî olan’ı koymaktadır.[12]

O hâlde şimdi, başka bir dünyanın mümkün olduğunu asla unutmadan; Cemal Süreya’nın, “Tarihin altın şafağından/ Biz kırıldık daha da kırılırız/ Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza”… Enver Gökçe’nin, “Sana selam olsun/ Zincirin, zulmün kâr etmediği,/ Kırbacın kâr etmediği/ Büyük tahammül!”… Ece Ayhan’ın, “Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler”… dizelerini terennüm ederek Marx’ın “11 Tez”ini anımsama ve anımsatma zamanıdır…

Çünkü Eduardo Galeano’nun, “Günümüzün tepetaklak olmuş, tersine dünyasında evrensel barışı en çok gözeten ülkeler en çok silah üreten ve diğer ülkelere en çok silah satan ülkelerdir; en itibarlı bankalar en çok uyuşturucu parası aklayan ve en çok çalıntı para saklayan bankalardır; en başarılı endüstriler gezegeni en çok zehirleyenlerdir; çevrenin korunması onu yok eden şirketlerin en parlak işidir; en kısa zamanda en çok insanı öldürenler, en az işle en çok parayı kazananlar (kapitalizmin altın kuralları) ve doğayı en ucuza en fazla yok edenler dokunulmazlık ve kutlamayı hak ederler,”[13] diye tarif ettiği vahşetin orta yerinde kapitalizme karşı çıkmayan insanı insan olarak nitelemek mümkün değildir.

Bu tutum sanat ve sanatçı için de geçerlidir.

Gerçekten de Bertell Olman’ın, “Rosa Luxembourg en güzel yanıtı vermiş; ‘Ya Sosyalizm ya Barbarlık’. Barbarlığı ilk başta faşizm olarak algıladım, ancak faşizmde bile trenler vaktinde çalışır. Barbarlık modern uygarlığın bitişi, günlük hayatımızdaki her şeyin yok olması demek. En iyi örneği çevrede yaratılan tahribatta görülüyor; kirlilik, çeşitliliğin yok olması… Sistem, kâr için hayatlarımızı yok etme hakkını kendinde görüyor!” dediği koşullarda Ronald Wright de, “Kapitalizm, ekonominin sonsuz olduğunu ve bu yüzden paylaşmanın gereksiz olduğunu iddia ederek bizi, mekanik yaban tavşanlarının ardından koşan birer tazı gibi daima ileriye doğru yönlendirmektedir. Yalnızca belli sayıda tazı gerçek bir tavşan yakalayabilir, geri kalanlarsa düşene kadar koşmaya devam eder. Geçmişte oyunu kaybedenler sadece yoksul olanlardı, ama bugün kaybeden gezegenin kendisidir,”[14] notunu düşmekte sonuna kadar haklıdır.

Çünkü bugün dünya halklarının, kapitalist uygarlığın doğum yeri, merkezi Batı’da egemen ruh hâli, “Batmış bu dünya”, “Bir çıkış yok” biçimindedir. İnsanın sosyal bilincini sosyal varlığı belirlediğine göre, bu umutsuzluğun kaynağını da toplumsal varlığın egemen biçiminde aramak gerekiyor.

Karşımızda iki yol var. Biri kolay, ama umutsuzluğa yol açıyor. İkincisi biraz karmaşık, uzun ama bir umuda açılıyor. Birincisi, “10 Milyar” (Dünya nüfusu yakında on milyara çıkacak) başlıklı kitapta olduğu gibi nüfus artışı sorunundan geçiyor: Gezegenin kaynaklarını, ekosistemini hızla bozuyoruz, nüfusumuz hızla artıyor. The Economist’in vurguladığı gibi “herkes bu çelişkiden yararlanarak kâr yapmak istiyor, ama sorumluluk almak isteyen yok!” Öyleyse çözüm de yok, Dan Brown’ın “Inferno” kitabındaki senaryoyu saymazsak… Bu durumda karşımıza, sorunu daha da ağırlaştıran, “Kapitalist gerçekçilik” içinde kâr, haz yapma, bugüne odaklanma eğilimi ile, sorunu çözmekten çok “öbür dünyaya” giderek kurtulma önerisini birleştiren dinci yaklaşımlar çıkıyor. Siyasal İslâm da bu zeminde güçlenmedi mi?

Bir yol daha var. ‘10 Milyar’ başlıklı kitaptaki, “Nüfus artışı, atmosferde CO2 oranı, küresel ısınma, deniz sularının ısınması, canlı türlerinin, ormanların yok olma hızı, içme suyu kullanımı, deniz canlılarının tüketimi, kitlesel taşımacılık, büyük su baskınları, büyük yangınlar”la ilgili krizin derinliğini gösteren grafiklere bakınca iki şey dikkatimizi çekiyor. Birincisi, bu grafikler yüzyıllar boyu belli belirsiz bir artış sergilerken XIX. yüzyılla birlikte hızla yükselmeye başlıyorlar. İkincisi biraz daha yakından bakınca, bu yükselişin 1970’lerden sonra baş döndürücü bir hıza ulaştığı görülüyor.

Kısacası, sanayi kapitalizmiyle birlikte gezegenin geleceğini tehdit eden gelişmeler başlıyor, giderek hızlanıyor. Bu hızlanma, kapitalizmin yapısal krizi ve “küreselleşme” döneminde baş döndürücü bir hıza ulaşıyor. İnsanlık bu durumun ayırdında, bu da yukarıda değindiğim “bu iş bitti” ruh hâline yol açıyor.

Bu durumdan, “asrısaadet” özlemiyle geriye doğru bir çıkış yok. Tek yol ileriye doğru: Süreçleri, kapitalizmin ekonomik önceliklerinden kurtaracak biçimde siyasallaştırmaktan, kapitalizmi aşmaya çalışmaktan geçiyor.[15]

Özetle barışçı sanatın da yapması gereken bundan yani kapitalizmi aşmaya hizmetten başka bir şey değildir ve olamaz da…

O hâlde şimdi barış için Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Yeni bir politik ilişki öneriyoruz, ters yüz edilmiş bir politik ilişki. Hükümet görevlilerinin kumanda değil, itaat ettiği, insanların itaat etmedikleri ama yönettikleri bir biçim,” uyarısının altını çizerek; Karl Marx’ın “Egemen sınıf zenginliğini ve erkini zor altında kalmadıkça vermez; işçi sınıfı da yüzyılların birikmiş pisliğinden devrim olmaksızın kurtulmaz…”

“İnsan düşüncesinin objektif gerçekliğe ulaşması ya da ulaşamaması sorunsalı kuramsal değil pratik bir sorundur.

İnsan doğruyu, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya ait olduğunu pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten soyutlanmış bir düşüncenin gerçekliği/gerçek dışılığı tartışması skolastik bir sorundur,” sözlerini anımsamalıyız; Alman yazar Wolfgang Borchert’in 1947 yılında ilk kez radyodan yayımlanan ‘Kapıların Dışında’ başlıklı oyunundaki “Hayır de” çığlığıyla:

“Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki. Sana yarın su boruları ve vanalar yerine çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Tezgâhı ardındaki kız ve bürodaki kız. Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Odasındaki ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Hastası başındaki doktor. Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Kürsüdeki din adamı. Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Vapurdaki kaptan. Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Havaalanındaki pilot. Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Cübbesi içindeki yargıç. Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. İstasyondaki adam. Sana yarın cephane treni ve kıt’a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!

Sen. Kentin varoşlarındaki adam. Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!”

 

26 Kasım 2013 13:56:22, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:158, Ağustos 2014…

[1] Tolstoy.

[2] Georg Lukács, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, Çev: C. Çapan., 2. Basım, 1975.

[3] Hande Eagle, “Zalim Geçici, Sanat Kalıcı Cumhuriyet, 3 Kasım 2013, s.19.

[4] Yılmaz Onay, Gerçekçilik, Yeniden!, Yordam Yay., 2012, s. 12-13, 17-18, 23-24, 29-30.

[5] http://www.e-skop.com/skopbulten/sanatin-politikasi-cagdas-sanat-ve-post-demokrasiye-gecis/1433i

[6] Kaya Özsezgin, The Sanat Çağı, Kaynak Yay., 2013.

[7] Stefan Zweig, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar – On İki Tarihsel Minyatür, Çev: Kasım Eğit, Can Yay., 2000, s.38.

[8] Albert Camus, Düğün ve Bir Alman Dosta Mektuplar, çev: Tahsin Yücel, Can Yay., 1997.

[9] Avishai Margalit, Uzlaşma ve Kokuşmuş Uzlaşmalar, Çev: Nedim Çatlı, İthaki Yay., 2013.

[10] A. Hicri İzgören, “Barış Herkes İçin”, Gündem, 29 Ağustos 2013, s.15.

[11] Esra Açıkgöz, “Sanata Kimin Gücü Yetebilir ki?”, Cumhuriyet Pazar, No:1430, 18 Ağustos 2013, s.3.

[12] A. Hicri İzgören, “Yazmaktır Bazen Hayat”, Gündem, 5 Eylül 2013, s.15.

[13] Eduardo Galeano, Tepetaklak, çev: Bülent Kale, Çitlembik Yay., 2004.

[14] Ronald Wright, İlerlemenin Kısa Tarihi, çev: Ebru Kılıç, Aylak Yay., 2012.

[15] Ergin Yıldızoğlu, “Önemlinin Anlamı!”, Cumhuriyet, 2 Eylül 2013, s.10.

 

“ALACAKARANLIK KUŞAĞI”NIN OZANI AHMET ERHAN [*]

 

“ALACAKARANLIK KUŞAĞI”NIN OZANI AHMET ERHAN[*]

 

TEMEL DEMİRER

 

“Rakıya su kattık (amenna)

Şiire su katmadık (haşa).”[1]

 

“Ateşe dokunmaktır şiir,”[2] der Asım Öztürk.

Alper Hasanoğlu da, “Şiir insan ruhunun derinliklerine nüfuz eder,” derken; ekler Sennur Sezer: “Şiir her derde devadır…”

“İyi de nasıl bir şiir” mi? Mesele şiirin “ne”yliğinde. Fazıl Hüsnü Dağlarca fısıldıyor: “Kişi hem bir saat gibi içinde bulunduğu süreç’i yazmalıdır, hem de bir pusula gibi varılması gereken yönü göstermelidir.” Gülten Akın ise: “Dünyaya bakmadan, sadece kendi kafası içinde olanlarla şiir yazmak benim pek aklımın alacağı bir şey değil. Oysa içinde biçem olan, yani hem biçimin hem özün bir arada, dengeli olabildikleri şiirlere gereksinimimiz var…”

Orhan Veli sorar: “İnsan toplum içinde yaşamasaydı yalnızlık duygusu diye bir duygunun var olduğunu bilebilir miydi?”. Bir arada olmaya tahammül edemeyeceğimiz bireyler hiç mi olmadı? J. P. Sartre’ın dediği gibi “Bize cehennem olan başkaları”. Şiirin şairi için de okuru için de bir ‘içe dönüş’ anahtarı olduğu varsayılırsa: İnsanın kuytusunu dolduran onlarca şey var yaşamda ve bunlar ilk bakıda şiirle ilintisiz dursalar da şiirin ta kendisi ya da astarı olabilirler. Şiir, nefes alma alanı açabilecektir size…

İnsan dilinin tutsağıdır. Dili kadar düşünür, dili kadar yazar ve yaratır. Octavio Paz “Şiirsel yaratı öncelikle dile karşı bir öfkedir. İlk iş sözcüklerin kökünü sökmektir” derken, bu bozgunu vurgular.

Mutlaka güzellik ideolojik bir kavramdır. Gramsci’nin “biçim içeriktir” saptaması önemsenmeli. Ahmet Oktay’ın bir şiir ya da sanat eserinin kalıcılığı konusunda sarf ettiği; “o eserin güzel olması değil yapısıdır bunu belirleyen” söyleminin de algılanması gerekli…

Şiir dilin kendiliğinden işlevsel yapısını yıkar, ancak sözlüksel temellerini bırakır geride. Sözcük içi boşalmış bağıntılar çizgisi üzerinde patlar. Bachelard ise “Şairlerin bize sunduğu hayaller karşısında -tek başımıza asla tahayyül edemeyeceğimiz hayaller karşısında- hayranlığın yol açtığı toyluk olağandır” der. Ancak şiir okuru, böyle bir hayranlığı edilgence yaşamakla yaratıcı hayal gücüne yeterince derinlemesine katılamaz. Hayal fenomenolojisi yaratıcı hayal gücüne katılımı etkinleştirmemizi bekler. Ampirik bir betimleme nesneye köle olmayı getirecek, özneyi edilgenlik içinde tutmak için bir yasa oluşturacaktır. Şairin ruhu, her tür hakiki şiirin bilince yönelik açılımını, poetik hayal gücünün yönelmişliğiyle bulur.

Eagleton “Bir şiir, sözel açıdan yaratıcı, satırların nerede biteceğine yayıncı veya kelime işlemcinin değil yazarın karar verdiği, kurmaca bir ahlâkî ifadedir” der. Şiir öncelikle uyak, ölçü, ritm, imgelem, söyleyiş veya sembolizm ve benzeri şeylerin hiçbirine başvurmaz. Bunları kullanmayan şiirler olduğu gibi, kullanan düzyazılar vardır. Eagleton “ahlâkî ifadenin” açılımını şöyle yapar: “Şiir insani değerler, anlamlar ve amaçlarla ilgilenir.” Malzemeleri ne kadar özel olursa olsun bir şiir yazma ediminin kendisi, kendisine verilecek tepkinin kısmi toplumsallığından ötürü ahlâkîdir de denebilir.[3]

Sonra da Haydar Ergülen, “Şiir, oyun kurucudur”; Mehmet Akif Tutumlu, “Şair dünyaya dil içinden bakar”; Özgen Seçkin, “Şair ve şiir insanlığın, doğanın yanılan, acıyan, yanan, kanayan ama doğru olanı da yazan vicdanıdır,”[4] derler.

Bunların tümü doğrudur; Federico Fellini’nin, “Para ve şiir her yerde. Eksik olan şairler,” diye betimlediği bir şairsizlik döneminde…

* * * * *

Evet bir şairsizlik döneminden geçmekle kalmıyor; aynı zamanda da en has şairler(imiz)i yitiriyoruz…

Onur Caymaz, “Ölü mü denir şimdi onlara, derdi Cansever! Denmez; hem deli misiniz, Ahmet Erhan ölür mü? Nar gibi adamdı o. Yüreğini kalkan bilip sokaklara çıkanların şairi,” notunu düşse de Ahmet Erhan geçenlerde 55 yaşında hayata veda etti. Kuşağının önemli isimlerinden olan Erhan, ilk kitabı “Alacakaranlıktaki Ülke”yle 22 yaşında Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazanmıştı. Söylemini, imgelerini, izleklerini yaşamın kendisi kadar çeşitlendirebilen bir şairdi. Şiiri o yüzden devingendir: Zamana, duyarlılığa, sevgiye, acılara yürür…

İstiklal Caddesi’nde, yavru kedilere biberonla süt verdiği rivayet olunur. Onu en iyi Orhan Alkaya’nın şu sözleri özetledi sanırım: “Bizim kuşağın ilk yıldızıydı. Şiiri tamamen kendisi gibiydi. Bu dünya için fazla iyi bir insandı. Fazla iyi olduğu için de şiirini büyütmek istemedi.”

Edebiyatı öğrenimi gören Erhan, uzun yıllar Türkçe öğretmenliği yaptı. Erhan’ın şiirleri birçok sanatçının parçalarında da yer aldı. “Bugün de ölmedim anne” şiirini Ahmet Kaya seslendirmişti; “Yüreğimi bir kalkan bilip sokaklara çıktım/ Kahvelerde oturdum çocuklarla konuştum/ Sıkıldım, dertlendim/Sevgilimle buluştum/ Bu gün de ölmedim anne. Kapalıydı kapılar, perdeler örtük/ Silah sesleri uzakta boğuk boğuk/ Bir yüzüm ayrılığa, bir yüzüm hayata dönük/ Bu gün de ölmedim anne… Bana böylesi garip duygular/ Bilmem niye gelir, nereye gider?/ Döndüm işte; acı, yüreğimden beynime sızar/ Bu gün de ölmedim anne.”[5]

Adnan Özer’in, “Hepimizin şairiydi,” diye betimlediği O; artık aramızda değil; bilinç ve inanç kanunları açısındansa hâlâ burada, aramızda.

Bir insan yaşamını yitirdiğinde, konuşulan şey aslında yalnızca ölüm oluyor. Herkes durmadan çoğaltıyor ölümü; anılara yaslanan, yaşama kapalı bir dil kuruluyor ister istemez. Çünkü hayat bize durmadan, gizli, karamsar bir yenilgi duygusu aşılıyor. Bir ölüm, binlerce ölüm oluyor böylece. Elbette bir acıyı sonuna dek duyumsama hakkı saklı herkesin; ailelerin, anaların, baların, eşlerin… Ancak geri kalanlar, yiteni bir kez daha öldürme hakkına sahip değiller; yaşama, aramıza ısrarla çağırmalılar yiteni. Yiten bir ozansa, hele ki

Ahmet Erhan’sa ısrarla böyle olmalı bu… Çünkü ölümün, ölümün yarattığı boşluğun, ele geçiremeyeceği bir şeyler olmalı / kalmalı insanda… Hayat, teslim edilmemeli yokluğa…

Ahmet Erhan şiirini de bu noktadan okumak gerekiyor. Erhan’ın sözcüklerindeki kırgınlık/ karanlık insanı arayan insanın karanlığı ve kırgınlığı. Belki de bu yüzden karanlığın/ kırgınlığın uçsuz bucaksız alanında insan ayağa kalkıyor, yeniden tarih ve ülke içre bir yer buluyor kendine.[6]

* * * * *

Türkiye şiirinin “Alacakaranlık Kuşağı”nı temsil eden Ahmet Erhan, 8 Şubat 1958’de Ankara’da dünyaya geldi. Çocukluğu Mersin ve Adana’da geçti. Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün ardından edebiyat öğretmenliği yapmaya başladı. Hayatının büyük bir bölümünü Ankara’da geçiren şair, 2001 yılında İstanbul’a yerleşti. Adana Demirspor Genç Takımı’nda futbol oynadı. O yıllarda geçirdiği ağır sakatlık döneminde şiir yazmaya başladı. 1976’da Militan dergisinde topluca yayımlanan şiirleriyle dikkat çekti.

1981 yılında yayımladığı ‘Alacakaranlıktaki Ülke’ isimli kitabı ‘Behçet Necatigil Ödülü’ne değer bulundu. Cahit Külebi, 1982 tarihli bir söyleşisinde kendisi için ‘şaşırtıcı bir olgu’ tabirini kullanmıştı.

‘Yaşamın Ufuk Çizgisi’, ‘Akdeniz Lirikleri’, ‘Kuş Kanadı Kalem Olsa’, ‘Ölüm Nedeni Bilinmiyor’, ‘Deniz Unutma Adını’, ‘Öteki Şiirler’, ‘Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi’, ‘Köpek Yılları’, ‘Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi’, ‘Ankara-İstanbul Karatreni’, ‘Bugün de Ölmedim Anne’, ‘Ne Balık Ne de Kuş’ ‘Kaybolmuş Bir Köpek İlanı’ (Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne değer bulundu), ‘Şehirde Bir Yılkı Atı’ (TTB Behçet Aysan Şiir Ödülü), ‘Buz Üstünde Yürür Gibi’, ‘Sahibinden Satılık’, ‘Anne Bu Şiiri Senin İçin Yazdım’ adlı şiir kitapları vardır. ‘Kara Köpekli Adam’ adlı bir romanı bulunmaktaydı.

‘Bugün de Ölmedim Anne’ (Ahmet Kaya) ve ‘Oğul’un (Teoman) da aralarında bulunduğu birçok şiiri bestelenmişti.

* * * * *

Ahmet Erhan 70’li yılların son şairiydi. 78 Kuşağı’nın devrimci delikanlılarındandı.

Eserleriyle 78 kuşağı şairlerinden sayılan Erhan, devrimci, ama genellikle ölüm temalı, “karanlık” şiirler yazdı. Kuşağının geleceğe ilişkin umudu onun şiirlerinde belki fazla yer edinmedi ancak o, çağının acılarını, kişisel ve toplumsal boyutlarıyla, kendini de katarak anlattı.

Denilebilir ki, o günlerde, artık alışılan, neredeyse birer sayıya dönüşen ölümlere, arabesk bir hâlle değil, “insan” olarak acı duydu ve şiirlerine de bu acı yansıdı. Ancak 12 Eylül darbesi sonrasında yazdığı şiirlerinde bile “ölenlerle birlikte ölmeyi göze alan” tavrı değişmedi.

O heyecan, coşku, korku ve ölüm günlerinde devrim umuduyla sokaklara koşan gençlerin şiirini yazmıştı. “Yüreğimi bir kalkan bilip sokaklara çıktım/ Kahvelerde oturdum çocuklarla konuştum/ Sıkıldım, dertlendim, sevgilimle buluştum/ Bugün de ölmedim anne” demiş, dizeleri ezberlenen bir şair olmuştu.

İlk şiir kitabı “Alacakaranlıktaki Ülke” (1981) adıyla da, içindeki şiirlerle de o yıllarda içinde bulunduğumuz ruh hâlini anlatır. Binlerce ölü, on binlerce tutuklu, işkencede kaybolanlar, sürgünler…

Karanlıktaydık. O günleri dizelerinde en iyi yansıtan şairlerdendi Ahmet Erhan. Toplumcuydu. Kendine has bir şiiri vardı. “Onun şiirinde hem 70’li yılların heyecanlarını, ataklığını, çoğulculuğunu bulursunuz, hem de 80’li yılların değişen dünya içinde kendini, kimliğini sorgulayan, arayan bireyini. Kendine özgü sesi, kimliği, imge yapısı, edası olan şairlerimizdendir Ahmet Erhan diye yazmışım,” diyordu Metin Celâl, “Buz Üstünde Yürür Gibi” adlı seçme şiirleri için (2006).

Ve devam ediyor: “Alacakaranlıktaki Ülke” ile Behçet Necatigil Ödülü’nü kazandığında 23 yaşındaydı. Seksenli yıllardan başlayarak ödüllerle, yeniden basımlarla taçlanan verimli bir şiir üretimi vardır. Şiirini iki ana izlekte geliştirdi. Bir yandan sözünü ettiğim toplumcu anlayışı kendi kimliği ile yoğurup şiirler yazarken diğer yandan “Akdeniz”i konu alan şiirler yazdı. Akdenizliliğin bir yaşam biçimi olduğu bilinciyle doğayla insanın buluşmasından yaratılacak bir yaşam sevincini, hayata bağlılığı şiirleştirdi. Mersin’i onun güzel şiirleriyle bildik hep.

İstanbul’a gelişi mi şiirinde değişim yarattı yoksa şiirindeki değişimle mi Ankara ona yetmez oldu? Galiba ikisi birden… Beat Kuşağı’nın tavrına yakın, hayatı her alanında sorgulayan, bireysel olarak direnmeye, başkaldırmaya çağıran ironik bir söylemle yazdı son dönem şiirlerini. “Beni yetiştiren, beni edebiyata yönlendiren babam alkolden ölmeden önce içkiden nefret ederdim. 17 yaşındaydım ve onun ölümü her şeyi tersine çevirdi. Öldüğünde alkolik bayrağını aldığım gibi meyhaneye koştum,” diyordu Teoman’la söyleşisinde.[7]

Şiiri sevdiği kadar alkole sarıldı. Tüm sağlık sorunlarının altında alkolle aşırı dostluğu vardı. Evini, işini, sevdiği kentini bırakıp İstanbul’a taşındı. Yeni bir hayat için… Çok kalamadı İstanbul’da. Silivri ona kucak açtı. Hastaneye yatışları rutinleşmişti. Sık sık hastaneye yatıyor, tedavi oluyor, “Artık içmek yok” diye çıkıyor, sözünü tutamıyor yine içkiye başlıyordu. “İnsan yaşayarak da intihar eder” diyordu her hareketiyle. Sonunda önce sesini alacak, sonra bedenini saracak pis bir kanser geldi buldu onu.[8]

* * * * *

Eşi Hacer Erhan’ın, “Onu Sivas katliamı tüketti”; Ahmet Telli, “Bu dünyaya dahil değil, müdahildi”; Adnan Azar’ın, “Kendi şiiri gibi duran, kendi şiiri gibi giden… Hiç gibi olmayan biriydi,” notunu düştükleri O; yani “Acısının peşinde gezen şair” Ahmet Erhan, toplumcu şiir geleneğinin etkili isimlerinden biriydi.

“İntihar diye bir şey/ Yok bu dünyada./ Ölümle biten bir intihar yok./ Asıl intihar/ Gün gün yaşamakta,” diye haykıran Onun “Kuşağım Acılı Kuşağım”daki dizeleri yaşamının özetidir sanki: “Acılarla sevinçleri böyle yoğun yaşamak kimselere nasip olmadı…”

3 Ağustos 2013 gecesi bizi terk edip giden O; “Anla, tek yasal sloganın şu olduğunu: Tek yol ölüm!” diye söz ederdi ölümden…

80 sonrasının en önemli şairlerindendi; “acının şairi”ydi; 55 yaşında kansere yenik düştü; nihayet Turgut Uyar’ın doğum gününde, çok sevdiği dostu Behçet Aysan’la buluştu.

Ardından C. Hakkı Zariç, “Her şeyi din olarak yaşayan dinsiz dincilerin, tanımsız öfkelerin ve ‘durmaksızın uluyan acı’nın devrinde yaşıyoruz, ey ‘Acının Son Şairi’, çığlıklarla gitmek kalır sana, dünyadan,” deyişiyle uğurlamıştı Onu. Haklıydı…

* * * * *

“Çiçekçi bana bir gül ver/ Sevgilime değil, bir ölü için/ Çiçekçi bana bir gül ver/ İçine gözyaşlarımı sığdırabileyim,” dizeleriyle ‘Ağıt’ında; veya “Işık karanlıktır nice/ Ayırabilirsen ayır elin erdiğince/ Ben bildiğimi söylerim/ Şair olmak zarar ömüre…” mısralarıyla ‘Şair Olmak Zarar Ömüre’sinde muradını gayet açık ifade eden O; “Şiiri eskimeyen ve eskimeyecek olan şairlerdendi. Kişiliğinin, bungunluğunun, tedirginliğinin, yalnızlığın, dünyaya yabancılaşmanın bir radyografisiydi şiiri. Kendini şiirde bunca başarılı dile getiren, mızıklanmadan, teslim olmadan, kırılgan bir dirençle ve tüm samimiyetiyle yaşadı,” Doğan Hızlan ifadesiyle…

“… ‘anla, tek yasal sloganın şu olduğunu:/tek yol ölüm!’ diyen bir insandan bahsedeceğim. Ölümün ve yalnızlığın ne denli basit ama öte yandan da ne kadar içimizde olduğunu gösteren şiirlerin sahibi. Tıpkı bu dediklerimi nasihat eden bir baba şevkatiyle. Sıcacık bir üslup, umut dolu bir umutsuzluk. Aslında tıpkı onun da dediği gibi, ‘Umut yok, ama bu umutsuzluk demek de değil’ mantığında bir insan o…

Acıyı, özlemi, yalnızlığını ve yılgınlığı, eşi benzeri az görülür bir umutla sağladı. ‘Kan’ şiirinde bu dediğimi şöyle izah ediyor şair:

‘ölüm günleridir şimdi/ ölüme doğar çocuklar/ ey soruların gelini, soruların gelini/ nereye yürüsek duvar/ nereye baksak çöl/ anlatsam sana bir şeyleri/ ağlar hep ağlar bir mor/ bulamayarak bir türlü çiçeğini/

sevda epeydir sevgiyi söylemektir sanılıyor/ satranç tahtalarında sevişiliyor/ güldürerek geometriyi/

sevgilim, sevgilim/ sözünü kanla kestim…”[9]

* * * * *

Toparlarsak nihayetinde O; “Acının son şairi: acısının peşinde gezen şair. Hangisinin ne zaman şiir olduğu artık bilinmiyor. Ahmet’in şiiri mi daha acılaştırıyor dünyayı yoksa Ahmet Erhan acıyı yazmak için mi bu dünyaya gelmiş, belki de Nilgün Marmara’nın ‘onun bedeni bir tımarhane’ dizesi gibi, Ahmet Erhan için de bu dünya büyük bir ‘hastane’dir: müebbet hastane. Bir ceza gibi. Şifası da şiir olan zehri de. ‘kendime dünyada bir acı kök tadı buldum’ demek gibi. Belki de şair, Ahmet’in şehirde bir yılkı atı kitabıyla adlandırdığı gibi, atların doğada yılkıya, yani ölüme bırakaldığı gibi, dünyada yılkıya bırakılmış bir uyumsuzdur, bir ötelidir, bir umutsuz, ve kabilenin hayırsız oğludur. Bunun bilinci şaire acıyla kazılı, şiirine acıyla yazılıdır baştan beri,” Haydar Ergülen’in özetlediği üzere…

 

28 Kasım 2013 13:05:17, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Newroz, Yıl:8, No:253, 27 Haziran 2014…

[1] Eray Canberk.

[2] Asım Öztürk, “Ateşe Dokunmaktır Şiir”, İnsancıl, Yıl:23, No:277, Ağustos 2013, s.42-43.

[3] Ogün Kaymak, “Güncel Bir Olasılık Olarak: Şiir”, Birgün Kitap, No:135, 15 Kasım-28 Kasım 2013, s.10.

[4] Özgen Seçkin, Kendilik Sürecinde Şair/ Şiir/ Vicdan, Doruk Yay., 2013, s.121.

[5] A. Hicri İzgören, “Yetim Kaldı Şiirler”, Gündem, 22 Ağustos 2013, s.15.

[6] Onur Akyıl, “Dağınık ve Yalnız Bir Ahmet Erhan Yazısı”, Birgün Pazar, No:335, 11 Ağustos 2013, s.11.

[7] Radikal, 31 Mayıs 2007.

[8] Metin Celâl, “Ahmet Erhan”, Cumhuriyet, 7 Ağustos 2013, s.17.

[9] Burak Abatay, “Ahmet Erhan’ın Ardından… Anne Ben Geldim, Oğlun, Hayırsızın…”, Birgün, 6 Ağustos 2013, s.13.

 

TİYATRONUN SALDIRGANLIĞA YANITI, BAŞKALDIRIDIR![*]

TİYATRONUN SALDIRGANLIĞA YANITI, BAŞKALDIRIDIR![*]

 

TEMEL DEMİRER

 

“Asıl özgürlük, başkaları gibi

ya da herkes gibi düşünmeye

mecbur olmama özgürlüğüdür.”[1]

 

Coğrafyamızdaki -çoklu hedefleri olan- “Büyük Dönüşüm”ün yoğun saldırısına maruz kalan alanlardan birisi de tiyatrodur.

Bunda da şaşırtıcı olan bir şey yoktur. Çünkü Yeşim Ceren’in, “En iyi siyasetin sanatla yapıldığına inanıyorum,” dediği bağlamda tiyatro -nihai kertede ve sonuna dek- siyasaldır…

* * * * *

Kolay mı?

Tiyatro her zaman muhaliftir; özgürlükten ve değişimden yanadır…

Sorgulayıcıdır… İktidarların tiyatrocuları hedef alması boşuna değildir…

Çünkü ilginç bir sanat dalı olarak tiyatro, insanı bir yolculuktan diğerine sürükler.

Kâh kendi topraklarınızda, kâh yabancı diyarlarda serüvenden serüvene koşar ve çağırır insanı. Bu bağlamda da sürekli bir ilişki sanatıdır o…

Evet, insan aklını, yaratıcılığını geliştiren temel sanat dallarından birisidir tiyatro…

Tiyatro, sadece bugünde olanı göstermekle yetinmez. Ucuz ve sıradanlığı kabullenemez…

Tiyatro bir yanıyla, elbet bugünde olan karşısında eleştirel bir tutum almaktır. Ancak her şeyi “bugün”e tıkıştırarak değil. “Bugün”ün, köklerini dündedir. Öncesini arayıp, “yarın”a ait olası izdüşümlerini de ihmal etmeksizin sorgulamaktır.

Geçmiş-bugün-gelecek ekseninde vardır, var olmalıdır, olacaktır tiyatro.

“Tiyatro yapmak niye zordur peki Türkiye’de?” sorusuna gelince, bakın nasıl yanıtlar bunu Haluk Bilginer,  ‘Beni Öldürmeyen Her Şey Beni Güçlendirir…’ başlıklı yazısında:

“Çünkü tiyatro gerçek hayattan daha gerçektir, doğruları yüzünüze çarpa çarpa söyleyiverir. Ama bunu yaparken bağırıp çağırmaz. Hakikât sessizdir. Gerçeği sanatsal estetikle bütünleştirip aktarır seyircisine. Bu yüzden güçlüdür, etkilidir. Tam da bu yüzden gerçeğin görünmesini istemeyenler için tehlikelidir… Baltalamalar yetmiyormuş gibi, olmadık ihanetlerle karşılaşırsınız. Vefasızlıklara tanık olursunuz. Ama neden ısrarla tiyatro yapmaya devam etmek istersiniz? Çünkü gerçeğin peşindesinizdir…”

İş bu nedenledir ki, egemen(lik)lerin tiyatroya yönelen saldırıları bitip tükenmez.

Evet siyasal erkin başvurduğu, tiyatroyu susturma/ güdüleme edimi tarih boyunca süregelmiştir. Tiyatro neden sakıncalı sayılır? Sahnede, düşünceyi geniş kitlelerle paylaşma gücü yüksek bir eylem gerçekleştiği için. Seyirciyi peşine takan “öncü-muhalif-çatışmacı” özellikler, sahne olayını görsel/ işitsel düzeyde sarıp sarmalayan güzelduyusal devinimlerle buluştuğu zaman oluşan, karşı çıkılmaz “tiyatro büyüsü”nden söz ediyoruz.

Tiyatro işte bu nedenle, gücünü koruma/ yaygın kılma derdindeki siyasal erk sahiplerinin amaçlarına ters düştüğü her aşamada saldırılarla karşılaşır. Saldırı biçimleri hiç değişmez: Oyun yasaklama, sanatçıları çeşitli boyutlarda (Pasaport vermeyerek, sahneye çıkartmayarak, soruşturmalarla, hapisle, işkenceyle vb…) cezalandırma, tiyatroya verilen parasal desteği kesme, toplulukların oynadıkları salonlara el koyma, turnelerde zorluk çıkarma, oyun seçimlerini eleştirme/ etkileme, gerektiğinde de seyirciyi sahne olayına müdahale edecek düzeyde kışkırtma…

Dedik ya! Egemen(lik)lerin tiyatroya yönelen saldırıları bitip tükenmez.

Bugünlerde, buna bir de iktidara, göbek bağıyla bağlı ana akım medyanın işbirlikçiliği eklenmelidir…

Yani egemen(lik)lerin muhalif sanatçıları itibarsızlaştırma kampanyaları sürdürülürken, bir yandan da, az düşünen, çok tüketen kuşaklar yaratmak için kollar sıvanır. Kurallar basittir:

Etliye sütlüye karışmayan, doğuştan evcil ya da ‘sonradan evcilleşmiş’ sanatçılar baş tacı edilir, öne çıkarılır… “Halkımız” için, kolay tüketilen sanat (televizyon dizileri, popüler müzikler, ucuz güldürüler) pazara sürülüp, magazin kahramanları rüyalarımıza katık edilirken, entelektüeller için farklı stratejiler uygulanır… En iyi romanın en çok satan roman, en iyi filmin en çok izlenen film, en iyi resmin en pahalı resim olduğu beyinlere kazınır. Yeni “trend”ler yaratılır. Tam sayfa yazılar, reklamlarla, neye meyletmemiz, neyi tüketmemiz gerektiği anlatılır…

İktidarın/ piyasanın koruyucu kanatlarını üzerinde hisseden “sanatçı” da, bu ilgiyi karşılıksız bırakmaz elbet…

* * * * *

İşte somut birkaç örnek…

i) AKP iktidarı kendince “muhalif” bulduğu, yıldızının barışmadığı toplulukları destek konusunda liste dışı bırakarak aklınca cezalandırdı.[2]

ii) Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca her yıl özel tiyatrolara sanat sezonu başında yapılan destek yardımlarında, 2013 yılında ‘Gezi eylemleri’ faktörü eklendi. Destek kurulu jürisindeki bazı bakanlık yetkilileri, Gezi eylemlerine destek veren kimi tiyatrolara yardım yapılmamasını istedi.[3]

iii) Kültür ve Turizm Bakanlığı, Gezi eylemlerini destekleyen özel tiyatrolara yardımı kesmesinin ardından yardım konusunda ikinci bir skandala daha imza attı. Bakanlık, yardım yapmaya uygun bulduğu tiyatrolara “ahlâklı oyun” kriteri getirdi. Yardım yapılan özel tiyatrolara “genel ahlâk kurallarına uygun oyun” sahnelemeleri için protokol imzalama zorunluluğu getirildi.[4]

iv) Kültür ve Turizm Bakanlığı, DT’nin provalarını da kıskaca aldı… Bakanlık müfettişleri DT yönetimi ve oyuncularına “dini aşağılayıp aşağılamadıkları” yönünde sorular yöneltti.[5]

v) Özel tiyatrolara yaptığı yardımlara “ahlâk” kriteri getiren Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan tiyatrolara bu kez de “vergi şoku” geldi. Bakanlık, yardımda bulunduğu tiyatrolardan bu kez de “vergi borçlarının durumunu içeren” belge istedi. Söz konusu belgeye göre eğer bir tiyatronun vergi borcu varsa ve bu tiyatro vergi borcunda bugüne değin herhangi bir yapılandırmaya gitmemiş ya da gidememişse, o tiyatronun borcu bakanlığın verdiği yardım ödeneğinden kesilecek.[6]

vi) Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Türkiye Sanat Kurumu”nun kuruluşuna ilişkin yasa önerisinde, ödenekli sanat kurumlarının kapatılarak il kültür müdürlüklerine bağlanacağı ve buna göre de bir şey yapmak isteyen sanatçı bireysel olarak, o da başarabilirse, tasarısını hazırlayıp ekonomik destek için ‘Sanat Kurumu’na başvuracak ve Başbakan’ın “uygun gördüğü” işler onaylanacak.[7]

vii) Ankara Devlet Tiyatrosu (DT) ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları (İBBŞT) tarafından 2013’de yıl sahneye taşınan Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Para’ başlıklı oyununun 5. perdesi “esrar” nedeniyle sansürlendi. Oyunun sansürlenen 5. perdesi, bir banka patronunun yaşadığı trajik olayların ardından “esrar kahvesine” düşmesi ve çok fazla “esrar içmesi” nedeniyle ölümünü anlatan, “ahlâk ve ahlâksızlık” kavramlarını sorguluyor.[8]

viii) Devlet Tiyatroları’na, “dini aşağıladıkları” gerekçesiyle müfettiş gönderilip, sanatçılar sorguya çekildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Necip Fazıl Kısakürek’in oyunlarından “okuma tiyatrosu” olarak sahneye taşınan oyunun provaları sırasında meydana gelen bir olayla “dini aşağıladıkları” gerekçesiyle DT’na müfettiş gönderdi.[9]

ix) Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) bürokratları, hükümetin ‘Alevi açılımı’ kapsamında, 2009 yılında, Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye taşınan, o günden bu güne kapalı gişe sahnelenen ‘Kerbela’ adlı oyunu “uygun” bulmadı. MEB bürokratlarının “Oyun izlemeye uygun değil” notunu iletmeleri üzerine Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, Öğretmenler Günü nedeniyle 81 ilden gelen öğretmenlerle birlikte Kerbela oyununu izlemekten son anda vazgeçtiği öğrenildi.[10]

x) CNN TÜRK’te ‘Aykırı Sorular’a konuk olan Emre Kınay, Duru Tiyatrosu’nun polisler tarafından basılmasına, tiyatronun geleceğine yönelik kaygılarına, sanat üstündeki iktidar baskısına ilişkin olarak, Türkiye’de siyasal iktidarın tiyatroya karşı bir tavrı olduğunu vurgusuyla, “İktidar ben sana para veriyorum, beni eleştiremezsin diyor,” dedi.[11]

Emre Kınay’ın sahibi olduğu, İstanbul Moda’daki Duru Tiyatro’nun kapanmaması için hukuk mücadelesi sürerken, kaymakamlıktan bir yazı gönderilerek, Kadıköy Anadolu Lisesi’nin bahçesinde bulunan, tiyatroya bağlı ‘Picasso Sahnesi’nin ve tiyatronun ofisi olarak kullanılan binanın boşaltılması istendi… ‘Picasso Sahnesi’nin boşaltılması kararıyla ilgili, sorunun şahsi olmadığı söyleyen Emre Kınay, “Verilen bu karar Kadıköy Anadolu Lisesi’nin arazisiyle, oraya ilişkin gelecekteki planlarıyla ilgili olabilir. İktidarın artık bağımsız kültür sanatı istememeleriyle ilgili olabilir,” dedi.[12]

* * * * *

Elbette söz konusu saldırganlık yanıtsız kalmadı; kalamazdı da…

Örneğin ‘Özel Tiyatrolara Destek Kurulu’ üyesi Refik Erduran, “Kurul toplantısı sırasında da bir tiyatro hakkında ‘bu muhalif, bu muhalif değil’ ayrımı yapmanın yanlış olduğunu söylemiştim. Şimdi tekrar ediyorum, böyle bir anlayış tiyatro açısından kabul edilemez. Muhalif ayrımı yapmak yanlıştır,” derken; ‘DOT Tiyatro Topluluğu’, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yeni sezonda verdiği ödeneği reddetti…

Reddin iki somut gerekçesi vardı: İlki, bakanlığın ödenek vermeden önce oyunun metnini talep etmesi. İkincisi ise, tiyatrolara “ahlâklı oyun kriteri” getiren, sözleşmedeki malum 14. madde ve ihlâli durumunda cezai yaptırım tehdidi.

Nihayet 30 Kasım 2013’de Sanatçılar ‘Susmuyoruz, Susmayacağız!’ başlıklı bildiride, iktidarın, kültür ve sanat alanlarına da kıyıcı, yıkıcı, yok edici, kurutucu bir tutumla saldırmaktan geri durmadığı vurgusuyla haykırdılar:

“Bale sanatını belden aşağı, resim ve heykel sanatını ucube olarak nitelendiren, Fazıl Say’ı düşünce suçlusu ilan eden, Yunus Emre’den Edip Cansever’e kadar bir yazın ordusunu sansürleyen bu zihniyet; sahne sanatlarının her alanına var gücüyle yükleniyor. Devlet Tiyatrolarını, Devlet Opera ve Balesi ile orkestralarını ülkenin sanat hayatından silme girişimleri durmadı, durulmadı. Biz tiyatrocular bu gaflet karşısında susmadık, susmayacağız!”

* * * * *

Susmayacağız, teslim olmayacağız, direnip, başkaldıracağız elbet…

Bunu biz(ler)e öğretenlerden birisi de, 10 Ekim 2013’de 65 yaşında yitirdiğimiz ve “Tiyatro bağımsız olmalı. Ayakları üstünde durmalı. Beni ben yapan şudur: Sokrates demiş ki; ‘Doğru adam, işini doğru yapandır.’ Ben mesleğimi doğru yapıyorum. Severek yapıyorum, o da beni seviyor,” diyen Haşmet Zeybek ve benzerleri değil miydi?

Zeybek’in, Çorum’daki Alpagut Linyit İşletmesi’nde işçilerin başlattıkları, işçi yönetimini konu alan ‘Alpagut Olayı’ başlıklı oyunu Dostlar Tiyatrosu’nca 1974’te sergilenip, olay yaratmıştı.

1948 yılında Adana’da doğan ve tiyatro oyunculuğuna Tarsus’ta başlayan Haşmet Zeybek, 1962’de Meydan Oyuncuları topluluğunu kurdu ve ilk kez 1970’te basılan “Irgat” oyunu ile adını duyurdu. “Düğün ya da Davul” oyunu geniş kitlelerce tanınmasını sağladı. Geleneksel Türk halk tiyatrosunun özelliklerinden yararlanarak oyunlar yazdı. Köy meydanlarında oynanan köy seyirlik oyunlarını tiyatro sahnesine taşıdı. TRT 1970 Sanat Ödülleri yarışmasında Başarı Ödülü alan Haşmet Zeybek, 1970’li yılların başında girdiği İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda oyunculuk, yönetmenlik yaptı, oyunları sahnelendi.

Bir süre İSTİŞAN (İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Derneği) başkanlığını yürüten, Şehir Tiyatroları Yönetim Kurulu ve Repertuvar Kurulu üyeliklerinde bulunan ve OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği) üyesi olan Haşmet Zeybek’in başlıca oyunları arasında ‘Irgat’, ‘Alpagut Olayı’, ‘Balta’, ‘Düğün ya da Davul’, ‘Tahsildar Oyunu’, ‘Uygarlık Çöplüğü’, ‘Ayrangeven’, ‘Evrensel Pezevenk Para’, ‘Köroğlu’, ‘Theodora’, ‘Yaradılış Efsanesi’, ‘Kerem ile Aslı’, ‘Zilli Şıh’, ‘Gılgamış’ sayılabilirdi.

Gülsüm Cengiz’in, “Kendini halkına ve içinde yaşadığı çağa karşı sorumlu sayan; sorumluluklarını yaratıcılığıyla ve üretkenliğiyle yerine getiren sanatçı” diye nitelediği Zeybek’in “Bizim tiyatromuzu aradığını” söyleyen Orhan Alkaya, “Bir komünist ağabeyimizdi, hep de öyle kaldı, eğilip bükülmedi,” derken; Aliye Uzunatağan da ekliyordu:

“Onun bütün o üretimin içinde salt sıradan insan gibi yaşaması beni her zaman çok etkilemiştir. Sanki bütün bu üretimlerin hiçbirini yapmamış gibi… Sıradan bir insan gibi yaşadı, egoları ön plana hiç çıkmadı…”

* * * * *

Başkaldıranların örnek alınası tüm özellikleri, bizlere Metin Eloğlu’nun, “Madem ki güzelsin, güzeli yaşatmak için/ Madem ki iyisin, iyiliği yaşatmak için/ Madem ki umutlusun, umudu yaşatmak için/ Hadi uyan” dizelerini anımsatan Haşmet Zeybek ve benzerlerinde vardı…

 

14 Ocak 2014 17:40:22, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R

[*] Güney Sanat Edebiyat Dergisi, No: 69, Temmuz-Ağustos-Eylül 2014…

[1] Rosa Luxemburg.

[2] Dikmen Gürün, “Destek ve Köstek”, Cumhuriyet, 19 Kasım 2013, s.16.

[3] Selda Güneysu, “… ‘Gezi’ci Tiyatrolara Ceza”, Cumhuriyet, 16 Kasım 2013, s.17.

[4] Selda Güneysu, “Yardımda ‘Ahlâk’ Kriteri”, Cumhuriyet, 26 Kasım 2013, s.17.

[5] Selda Güneysu, “Bakanlıktan Tiyatroya ‘Din Dersi’!”, Cumhuriyet, 19 Temmuz 2013, s.17.

[6] “Tiyatrolara ‘Vergi Şoku’…”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2013, s.16.

[7] Esen Çamurdan, “İktidar Sanattan Korkuyor”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2013, s.16.

[8] “Üstad’larına Bile Sansür”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2013, s.17.

[9] Selda Güneysu, “Sanata Tükürene Müfettiş Yok mu?”, Cumhuriyet, 20 Temmuz 2013, s.14.

[10] “Kerbela Uygunsuz Bulundu”, Cumhuriyet, 25 Kasım 2013, s.19.

[11] “Emre Kınay’dan Diziden Kovulma Korkusu!”, Milliyet, 13 Aralık 2013… http://magazin.milliyet.com.tr/emre-kinay-dan-diziden-kovulma/magazin/detay/1807011/default.htm?ref=yahoo

[12] Aslı Uluşahin, “Tiyatroya Tacizin Hududu Yok”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2013, s.15.

 

TANKTAN DUVAR(LAR)I YIKAN 15-16 HAZİRAN’IN HATIRLATTIĞI[1]

“Beklenmedik olanı beklemedikçe,

onu bulamayacaksın.”[2]

Turgut Uyar’ın, “Bizim haziranımız bir yıl kadar yetecektir dünyaya/ /Ve kuytularda, dağlarda, alanlarda/ Akıtılan ve akıp gelen kanlarda/ Bir sabah büyük büyük ateşler yanınca/ Eller temizlenecektir/ Bir tören olacaktır/ Ölülerimiz toplanacaktır,” dizelerinde betimlenen 15-16 Haziran başkaldırısı, tarihimizin büyük işçi isyanı olarak anılmaya değer devrimci praksisidir…

Bu nedenle de İbni Haldun’un, “Geçmişler geleceğe, suyun suya benzemesinden daha çok benzer,” uyarısını unutmadan; 15-16 Haziran başkaldırısını hatırlayıp/ hatırlatarak, ondan daima öğrenmek “olmazsa olmaz”dır…

Hayır, 15-16 Haziran başkaldırısı geride kalan “mişli geçmiş”in tarihi değil; aksine yolumuzu açan geleceğimizdir…

Tıpkı, “Tarih nedir?” sorusunu, “Biz geçmişi ancak günümüz açısından inceleyebilir, geçmişi anlayışımızı bugünün gözleriyle oluşturabiliriz. (…) Tarihçi geçmişin değil, bugünün insanıdır,” ve “Tarihçi ile olguları arasında kesintisiz bir karşılıklı etkileşim süreci, bugün ile geçmiş arasında bitmez bir diyalog,” diye yanıtlayan İngiliz tarihçi E. H. Carr’ın dediği üzere…

O hâlde, bugünün 15-16 Haziran başkaldırısı, bugün nezlinde geçmiş ile gelecek arasında bitmez bir diyalogdur.

Tam da bunun için 15-16 Haziran başkaldırısına ilişkin “Eğitimin yüce amacı bilgi değil eylemdir,” diyebiliriz Herbert Spencer’in ile birlikte…

* * * * *

Bunların altını çizdikten sonra başlayalım o hâlde!

Tam da o günlerde… Laboratuvar işçisi kızlar beyaz önlükleri, iş başörtüleriyle bir geziye çıkmış gibi neşeliydiler. Penceredekilere keyifle sesleniyorlardı: “Hadi siz de gelin! Gelsenize!”…

Türkiye tarihindeki en büyük işçi eylemlerinden biri başlamıştı.

15 Haziran 1970 günüydü. Hükümet sendika ve grevleri düzenleyen ve 1963’te yürürlüğe giren 274 ve 275 sayılı yasaların değiştirilme kararını almıştı. Türk-İş bu konuda hükümeti destekliyordu. Bu durum kararın DİSK’in etkisiz bırakmak amacıyla alındığını gösteriyordu. DİSK de Anayasadaki “direnme hakkı”nı kullanacağını açıkladı…

O dönem olup bitenleri Fakir Baykurt, ‘Karaahmet Destanı’ başlıklı romanında olayları özetler. Kanun değişikliğiyle, bir işyerindeki işçilerin üçte birinden azını temsil eden sendikalar kapatılacaktır:

“Çalışma Bakanı Türk-İş’in Erzurum kongresinde DİSK’i kapatacaklarını söyledi. (…) Üniversite öğretim üyeleri, tasarının karşısında! Ankara’dan dört anayasa profesörü Cumhurbaşkanına mektup yazmış. İstanbul’dan otuz öğretim üyesi bildiri yayımlamış. (…) İşyeri temsilcileri karar almış 17 Haziranda miting var Taksim Alanı’nda. Fakat direniş 15’inde başladı.”

* * * * *

Evet, ‘Sendikalar Kanunu’nda önemli değişiklikler yapan bir kanun tasarısı 11 Haziran 1970’te Millet Meclisi’nde Adalet Partili ve Cumhuriyet Halk Partili milletvekillerinin oylarıyla kabul edilerek Cumhuriyet Senatosu’na gönderildi. Tasarı işçilerin istedikleri sendikalara serbestçe üye olma haklarıyla, memnun olmadıkları sendikalardan ayrılma haklarını zorlaştırıyor, ayrıca toplu sözleşme ve grev haklarına kısıtlamalar getiriyordu. Buna göre, bir sendikanın ülke çapında faaliyet gösterebilmesi için o işkolundaki işçilerin en az üçte birini üye yapmış olması gerekiyordu. Konfederasyonların kurulabilmesi için de ülke çapındaki sendikalı işçilerin en az üçte birini üye kaydetmiş olmaları şartı getirilmişti. Bu değişiklikler Türk-İş’in önünü açmış ve açıktan açığa DİSK’i hedef almıştı.

İşçiler, 15-16 Haziranda üretimi durdurarak alanlara çıktılar. Köprülerin açılması, deniz taşıtlarının ulaşımdan alıkonulması işçilerin karşı yakaya geçişini engelleyemedi. Kadıköy meydanında sayısı on binleri geçen işçilerin üstüne polisin açtığı ateş sonucunda üç işçi (Mustafa Baylan, Mehmet Gıdak ve Yaşar Yıldırım) bir esnaf ve bir polis öldü.

Eylemlerden sonra direniş başlatan Gıslaved işçilerinden Hüseyin Çapkan ile Aliağa rafinerisi inşaatında greve giden Yapı-İş Sendikası Genel Başkanı Necmettin Giritlioğlu da, eylemle bağlantılı direnişlerde ölenlerdendir.

* * * * *

15 Haziran günü protestolar başladı, önce işyerlerinde toplanan işçiler, sokaklara çıkarak yürüyüşe geçtiler. Eylemler bir anda sanayinin kalbi olan İstanbul ve Kocaeli’ne yayıldı. İstanbul’da dört ayrı yürüyüş kolu oluştu. Birincisi Anadolu yakasında Ankara Asfaltı üzerinde, ikincisi Eyüp- Alibeyköy- Silahtar- Cendere üzerinde, üçüncüsü Topkapı- Çekmece- Zeytinburnu üzerinde, dördüncüsü Levent- Boğaz üzerinde… Yollar tutulmuş, trafik tamamen durmuştu.

İstanbul- Ankara yolu kesilmiş, Bakırköy taraflarında da Londra Asfaltı trafiğe kapatılmıştı. Gebze’den başlayan yürüyüş kolu Kartal bölgesinin işçileriyle birleşerek dev bir kortej oluşturmuştu. İzmit bölgesinde de başta Yarımca- İzmit yürüyüşü olmak üzere çok sayıda protesto gösterisi yapıldı.

İlk günkü gösterilere 100’ün üzerinde işyerinden 70 bin civarında işçi katıldı. Gösteriler 16 Haziran’da aynı güzergâhlar üzerinde sürdü. Göstericilerin sayısı ikinci gün 150 bini buldu. Emniyet güçleri bütün yürüyüş kollarının şehrin merkezî yerlerinde toplanmasını engellemek için barikatlar kurdu, köprüler açıldı, vapur seferleri iptal edildi. Bazı barikatlar aşılırken bazı yerlerde polisle göstericiler arasında arbede çıktı. En sert çatışma Kadıköy’deki Yoğurtçu Parkı’nda oldu.[3]

Sıkıyönetim ilanına karşın İstanbul ve büyük şehirlerdeki işçi direnişleri sürdü. Bu olay hem öykülere hem de şiirlere konu oldu.

Kemal Özer’in şiiri ‘16 Haziran Akşamının Şiiri’ başlığını taşıyordu:

“Birlikte baktılar her şeye,/ tek tek bakınca göremedikleri,/ içine giremedikleri evlere baktılar, bir yabancı gibi sığındıkları parklara,/ bir ucundan geçip de yalnızlık çektikleri/ koca koca alanlara,/ tutamadıkları inceliklere baktılar/ ellerinin nasırıyla,/ kaçırılan değerlere baktılar, korunan bankalara./…/ Apaçık gördüler kim neyin hizmetinde,/ gördüler kendi eğittikleri demir düşman edilmiş ellerinin emeğine,/ suyuna ter kattıkları çeliğin/ gördüler çevrildiğini göğüslerine./ Ürettiği ne varsa, daha özgür,/ daha yoğun, daha anlamlı yaşamak için,/ esirgendiğini gördüler insandan/ ve kavgasız elde edilemeyeceğini hiçbir şeyin…”[4]

Nihayet olayları toplum polisiyle önleyemeyen hükümet öğleden sonra toplandı ve çareyi sıkıyönetim ilan etmekte buldu. Sıkıyönetim komutanlığı her türlü işçi eylemini yasakladı ve DİSK yöneticileri gözaltına alındı. Beş bin kadar işçi işten çıkartıldı. Ağustos başında Cumhuriyet Senatosu tasarıyı bazı küçük değişikliklerle kabul etti. Bununla birlikte önce TİP’in ardından CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvurular sonuç verdi ve mahkeme protestolara neden olan kanun değişikliklerinin önemlilerini anayasaya aykırı bularak iptal etti.[5]

* * * * *

İyi de, tarihimizin büyük işçi isyanı olarak anılmaya değer devrimci praksisi 15-16 Haziran başkaldırısının özü ya da Yıldırım Koç’un deyişiyle, “15-16 Haziran’dan geriye kalanlar”[6] neydi?

Ya da bugüne mündemiç geçmiş ile gelecek konusunda Walter Benjamin’in, “Geçmişi tarihsel olarak kurmak ‘onu gerçekten olmuş olduğu gibi’ tanımak değil, tehlike ânında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir,”[7] diye altını çizdiği hatırlanıp/ hatırlanılması gereken temel öğe neydi?

Bu, o günleri yaşayan Kemal Yalçın’ın satırlarında!

“Şehzadebaşı’ndan Beyazıt’a doğru giden cadde ağzına kadar dolu. Günlerden 16 Haziran 1970.

Siyah önlüklü kadınlar, mavi tulumlu işçiler… Kiminin elinde daha yenile kırılmış, yeşil yapraklı kocaman dallar; kiminin elinde büyük anahtarlar, demir çubuklar, levyeler… Bazıları ayakkabılarını bağcıklarından boyunlarına asmış, yalınayak yürüyor cayır cayır yanan asfaltın üstünde… ‘Hükümet istifa, gençler buraya!’

Daha 16 Haziran 1970 gününde bile okula gidecek kadar derslerine sadık, okulcu bir gencim. Ama o an düşünmeye vakit yok. Sel beni, ben seli kucaklıyorum. Yürüyen, haykıran insanlar olduklarından daha büyük geliyor gözüme. Yanı başımda pankart taşıyan mavi tulumlu işçinin eli yüzü ter içinde. Edebiyat fakültesinin mermer merdivenleri üstünde bekleşen gençlere doğru haykırıyor: ‘Gençler buraya, hükümet istifa!’

İnsan seli önüne çıkanı, kıyılarda duranları da içine alarak akıyor. Arkalardan insan seslerini de bastıran acayip iniltiler, motor gürültüleri geliyor. Yanı başımda yürüyen, sağ elinde kocaman yıldız anahtar bulunan işçiye soruyorum: ‘Ne sesi bunlar?’

Yüzünde büyük bir ciddiyet var. Korkusuz bir ses tonuyla yanıtlıyor: ‘Tankların sesi! Topkapı’dan bu yana iki sefer aştık asker barikatını!’ (…)

Tankla burun burunayız! Yüzlerce el çelik paleti tutuyor. Tankın üstünde askerler! Ellerinde silah! Parmakları tetikte!. Palet kayıyor elimizin, tırnaklarımızın altından… Yol kapanmak üzere… Kara önlüklü bir işçi kadın attı kendini tankın önüne!

Bir an duraksıyor tank. Saliselik bir süre. İşçiler uçtu mu, sıçradı mı, şahlandı mı? Elleri tetikteki askerlere sarılıveriyorlar. Kara önlüklü genç kadın paletin önünde. Şimşek gibi bir kadın sesi: ‘ÇİĞNE BENİ, ÇİĞNEEEEE!..’ (…)

Tankı aştı işçiler! Tank, selin ortasında kalan karataş gibi zavallı!

Geri geri gitmeye başlıyor. Önümüzdeki tanktan duvar yıkılıyor.”[8]

* * * * *

Özetle, kendini tankın önüne “ÇİĞNE BENİ, ÇİĞNEEEEE!” haykırışıyla atan kara önlüklü kadın işçinin karşısındaki tanktan -burjuva- duvarı yıktığı 15-16 Haziran başkaldırısı işçi sınıfının özgür siyasal irade beyanıdır.

15-16 Haziran başkaldırısı bize, “Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan/ ekmek gül ve hürriyet günleri”ne nasıl ulaşılacağını hatırlatır…

15-16 Haziran başkaldırısı bize, Walter Benjamin’in, “Ezilenlerin geleneği gösteriyor ki, içinde yaşadığımız ‘olağanüstü hâl’ istisna değil kuraldır. Buna denk düşen bir tarih anlayışına ulaşmak zorundayız. O zaman açıkça göreceğiz ki, gerçek olağanüstü hâli yaratmak bize düşen bir görevdir,”[9] uyarısına mündemiç görevlerimizi hatırlatır…

Ve nihayet “15-16 Haziran Direniş Ruhu”:[10] Friedrich Engels’in, “Köle ancak bir kez satılır, proleter ise kendisini günbegün, saat be saat satmak zorundadır”; Karl Marx’ın, “Ölü emek (sermaye), canlı emeğin (üretici güç, işçi sınıfı) kanıyla beslenir,” tümceleriyle betimlenen işçi sınıfının tarihsel gerçeğini hatırlatır hepimize!

“Nasıl” mı?

İçinde bulunduğumuz XXI. yüzyılda bir an anımsayın: Geride 500 yıllık kapitalist bir tarihsel gelişme süreci yatıyorken ne kapitalizm “kapitalizm” ne de emperyalizm “emperyalizm” yani ücretli kölelik talanı olmaktan çıkmıştır.

Merkezinde hâlâ uluslararası tekellerin durduğu (ve damgasını vurduğu), proleter devrimin nesnel koşullarının çok daha fazla olgunlaştığı bir emperyalist dünyanın devrimler çağında yaşıyoruz.

Kapitalist talan kendi teknolojik temelini dünyaya dayatmış ve egemen kılmıştır. Bu yıkım süreci “gelişme”ye, daha da fazla “büyüme”ye devam etmektedir.

Bu tabloda kapitalizmin ve proletaryanın sonundan değil; aksine, dünyanın çok daha kapitalist, çok daha proleter hâline geldiğinden; yerkürenin “küçülmüş” kapitalist bir kente dönüştüğünden; üretimin toplumsal niteliği ile mülkiyetin özel kapitalist biçimi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın tarihte görülmemiş ölçekte keskinleştiğinden; proleter devrim yoluyla bu çelişkinin çözümünün çok daha şiddetli bir tarihsel görev hâline geldiğinden söz edilmelidir.

Ki, söz konusu tarihsel sorunu çözecek ne “halk”tır, ne “yoksullar”dır, ne “çokluk”tur, ne “ezilenler”dir ne de aydınlardır. Çelişkinin çözümü işçi sınıfına aittir.[11]

Bu durumda “Elveda proletarya!” değil; “Yeniden merhaba proletarya” demek “olmazsa olmaz”dır…

Geçerken anımsatalım: Soramayan, sorgulamayan şizofren yurttaşlar fabrikasına dönüşen sürdürülemez tekelci kapitalizm, kendini de tüketen yıkımdır. Söz konusu yıkımın manivelası olan demokrasi “oyunu”, devletin diktatörlük hâlidir.

Unutulmamalıdır ki, proletaryanın ve onun tarihsel devrimci rolünün açık ya da gizli ret ve inkârı, öteden beri Marksizm-Leninizm’le her türden anti-proleter, anti-Marksist-Leninist akım arasındaki ilkesel ayrılığın göstergesi olagelmiştir. Devrimci proletaryanın yerine “yoksulların”, aydınların, “halkın”, “ezilenlerin”, “çalışanların”, “üreticilerin” vb. geçirilmesi; duruma göre birinin ya da ötekinin geçirilmesi, geçmişten beri süregelen bir söylemdir. Proletaryanın “burjuvalaştığı”, “orta sınıfa dönüştüğü”, “yeni teknolojilerle gereksizleştiği”, söz gelimi yerini “çokluk”a bıraktığı ya da “dönüştüğü” vb. teorilerin, ideolojik saldırıların, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin işçi sınıfına ve Marksizm-Leninizm’e karşı ideolojik ve siyasi saldırılarından başka bir anlamı bulunmamaktadır.[12]

* * * * *

Walter Benjamin’in, “Sınıf savaşı kavramı yanıltıcı olabilir. ‘Kim kazanacak, kim kaybedecek?’ sorusunun yanıtlanacağı bir karşılıklı güç sınamasına ya da galip için iyi, mağlup için kötü sonuçlar getirecek bir mücadeleye işaret etmez. Sınıf savaşını böyle düşünmek, olguları romantikleştirmek ve bulandırmak olur. Çünkü burjuvazi savaşı kazansa da kaybetse de, gelişim sürecinde onun sonunu hazırlayacak iç çelişkileri nedeniyle yıkılmaya mahkûmdur. Buradaki soru, çöküşün kendiliğinden mi yoksa proletaryanın aracılığıyla mı gerçekleşeceği,” uyarısının altını çizip, 1970’den 2013’e uzanan tarihi anımsatmak gerekirse:

14 Haziran 2013’de gelen “24 saat içinde bu iş bitsin” demecinin ardından Gezi Parkı’na biber gazlı müdahale 15 Haziran akşamı saat 20:55’te geldi. Olaylar ertesi güne de sarkmıştı…

Oysa o güne kadar 15-16 Haziran denince, Türkiye’de 1970’de olup bitenler akla gelirdi. Yani devletin 1970’teki 15-16 Haziran’ı…

Her iki Haziran da, bir bütünün tamamlayıcı parçaları olmaları yanında şunları öğretiyorlardı hepimize:

i) Kurtuluş hep umulmadık, beklenmedik zamanda çalar kapımızı ve güven de irade de, pratikten ve dıştan gelir. Devrim mücadelesinde gerçeklerin (ve geleneklerin) gücünü bilmek bir başlangıçtır. Ve aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız gerçekleri öğrenmişsinizdir.

ii) Bunun için de devrimci tarihimizin zenginliğinden öğrenip, geleceğimizi yaratırken; doğrudan yana olmak, bir savaşa razı olmaktır. Çünkü tarihini değiştiremeyenler, talihini değiştiremezler. Çünkü irade, aklın özgürlüğüdür. Her eylem bir bilgidir ve mutlaka yanıtı vardır.

iii) Devrim, çocuk gibi yaratıcı, çiçek kadar kırılgan bir patlayıcıyken; devrimci gelenek de, “yeniden” diye haykıran ölümsüzlüklerin yürüyüş güzergâhıdır.

Devrim, kopuş demekken; devrimcilik de kuşku ve ret ile başlar. Devrim, daima kendini arayan serüvenken; hesapsızdır devrimcilik de.

Bu çerçevede yaşamak ise, yaratıcı yıkıcılığın devrimci serüveni olduğu kadar yaşamaya değerdir.

iv) Ve nihayet hepimize, “Ne zaman imkânsızı seversen,/ işte o zaman gerçek seversin,” diyen Özdemir Asaf’ın betimlemesini anımsatan işçi sınıfı hakkında söyleneceklerin özeti Kemal Özer’in şu dizeleridir:

“yerin derinliklerinden geldiler

ellerinde susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle

ne kadar diplere bastırılsa

o kadar boğulmak bilmez yankısıyla yüreklerinin

ağır ağır geldiler…

sonra hergün geldiler artarak geldiler

kadınları çocukları ve alkışlarıyla

yoğurt mayalar gibi geldiler

pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi

su gibi ateş gibi

her gün yeni ağızlar eklendi ağızlarına

yeni yollarla tanıştı ayakları

her gün yeni kabuklar çatladı

yeni kulaklar işitmeye başladı söylediklerini

bir kent oldular sonunda

ve adını değiştirdiler ülkenin.”

 

14 Haziran 2014 18:49:43, Ankara. TEMEL DEMİRER

 

N O T L A R

[1] ‘Soma İçin Mücadele Forumları (3)’ kapsamında 16 Haziran 2014 tarihinde “15-16 Haziran ve Gezi Ruhuyla Geleceğimizi Kurmaya Direnen İşçiler Konuşuyor” başlığıyla Ankara Sanat Tiyatrosu’nda düzenlenen toplantıda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:157, Temmuz 2014…

[2] Heracleitus.

[3] Kamil Ateşoğulları, 15-16 Haziran: İki Uzun Gün ve Bir Uzun Yürüyüş, DİSK, Birleşik Metal İşçileri Sendikası Yay., 2003.

[4] Sennur Sezer, “42 Yıl Önce Bir Haziran Günü”, Evrensel Hayat, 17 Haziran 2012, s.5.

[5] Ahmet Demirel, “Bir Uzun Yürüyüştür 15-16 Haziran”, Taraf, 23 Haziran 2013, s.12.

[6] Yıldırım Koç, “15-16 Haziran’da Olanlar ve Geriye Kalanlar”, Sol, 15 Haziran 2013, s.14.

[7] Walter Benjamin, “Tarih Kavramı Üzerine”, Son Bakışta Aşk, Metis Yay., Yayına Hazırlayan: Nurdan Gürbilek,2. Basım, 1995, s.41.

[8] Kemal Yalçın, “15-16 Haziran 1970 İşçi Eylemini Gerçekleştirenlere”, Evrensel, 16 Haziran 2012, s.5.

[9] Walter Benjamin, yage, s.43.

[10] Şükran Soner, “15-16 Haziran; Direnişin Ruhu…”, Cumhuriyet, 19 Haziran 2012, s.11.

[11] Hasan Ozan, “Emeğin Sermayeye Biçimsel ve Gerçek Bağımlılığı ve ‘Küreselleşme’-IV”, 27 Mart 2014, http://hasanozan62.blogspot.com

[12] Hasan Ozan, “Postkapitalizm’le Proletarya Buharlaştı mı?-I”, 20 Mart 2014, http://hasanozan62.blogspot.com

GEZİ / HAZİRAN İLE GENÇLİĞİ[1]

TEMEL DEMİRER

“Gençlik, sahip olunmaya

değer tek şeydir.”[2]

Hepimiz Hacettepe-Beytepe kampüsündeki bir amfinin isminin ‘Ali İsmail Korkmaz Amfisi’ olarak değiştirmek için Ali İsmail’(ler)in, Ethem’(ler)in, Mehmet’(ler)in, Abdullah’(lar)ın, Medeni’(ler)nin, Ahmet’(ler)in, Ferit’(ler)in yani Gezi/ Haziran isyanının ölümsüzlerin yoldaşları olarak buradayız…

Erdoğan’ın, “Çok mal haramsız, çok söz yalansız olmaz”; Bilal’in, “Qualis pater, talis filius/ Öyle babaya, böyle oğul”; nihayet sürdürülemez kapitalist vahşetin E. A. Rauter’in, “Zengin önce kendi varlığıyla hırsızı yaratır, sonra da hırsızlara karşı yasalar yapar,” uyarılarını anımsattığı Şair Eşref’in, “Ademin payesi arttıkça, hicabı azalır,” diye tarif ettiği bugünde Tevfik Fikret’in ‘Han-ı Yağma’ yani ‘Yağma Sofrası’ndaki dizeleri yüksek sesle haykırmak gerek![3]

Çünkü kapitalizm gençlere ölüm ve geleceksizlik dışında hiçbir şey vaat etmiyor!

Örneğin 2014’ün ilk aylarında gençlerdeki işsizlik oranının yüzde 20’lere dayandığıcoğrafyamızda 800 bine yakın öğrenci, öğrenim kredisini geri ödeyemiyor…

Kredi Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, 2013 yılı sonu itibarıyla öğrenim kredisi alıp kredi taksitlerini ödemeye başlayan toplam 288 bin 306 öğrenci bulunduğu, bunların toplam borç miktarının da 1 milyar 579 milyon 621 bin TL olduğu belirtildi…

Genç nüfustaki işsizlik oranının yüzde 19.3’lerde… Eğitim durumu kolay iş bulma şansı veremiyor. Genel işsizlik oranı yüzde 9.9 iken, yüksek öğretim görenlerin işsizlik oranı yüzde 10.5, mesleki teknik eğitim görenlerin yüzde 10.7, lise mezunlarının yüzde 12.4 oranında. Okur yazar olmayanlarda ise işsizlik oranı yüzde 4.8 oranında. Görülüyor ki çalışma hayatı iyi eğitim görenleri istihdam edecek yapıya ulaşmamış durumda…

TÜİK tarafından açıklanan son hane halkı işgücü anketi sonuçlarına göre, Ekim 2013 itibariyle üniversite mezunu 637 bin işsizimiz var. Bununla birlikte, OECD verilerine göre Türkiye’de her 10 çalışandan 4’ü yapmakta olduğu işe göre daha yüksek eğitim düzeyine sahip. Bu kişilerin, aslında daha zorlu ve daha iyi işler yapabilecek niteliksel donanımları var. Dolayısıyla daha fazla kazanç elde edebilirler ancak ne yazık ki eğitimlerine uygun bir iş bulamamış durumdalar…

Tablo tam da Orhan Veli’nin, “Bedava yaşıyoruz, bedava;/ Hava bedava, bulut bedava;/ Dere tepe bedava;/ Yağmur çamur bedava;/ Otomobillerin dışı,/ Sinemaların kapısı,/ Camekanlar bedava;/ Peynir ekmek değil ama/ Acı su bedava;/ Kelle fiyatına hürriyet,/ Esirlik bedava;/ Bedava yaşıyoruz, bedava,” diye betimlediği ya da Emma Goldman’ın, “Kapitalist düzen, hiç durmadan çalışanların asla hiçbir şeye sahip olmadığı, buna karşılık hiç çalışmayanların her şeyin keyfini çıkardığı bir düzendir,” saptamasındaki üzeredir!

Tekrarlıyorum, sınıflı-sömürücü vahşet gençler (ve tüm emekçiler) için geleceksizlik ve ölümdür…

Ancak “ölüm”, yaşam(ımız)a kattığımız anlam bağlamında bazen Ali İsmail Korkmaz örneğindeki üzere bir “son” değil, yeni bir mücadelenin başlangıcıdır…

İşte tam da bunun için Ali İsmail(’ler), Ethem(’ler), Mehmet(’ler), Abdullah(’lar), Medeni(’ler), Ahmet(’ler), Ferit(’ler) yani Gezi/ Haziran isyanının ölümsüzleri için Martin Luther King ile birlikte haykıralım: “Yaşamın uzunluğu değil, nasıl yaşanıldığı önemlidir”…

İskoç atasözünün, “İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, oysa yaşamadıkça yaşlanırlar”…

Bask atasözünün, “Jakiteko hartzen, ikas ezazu ematen/ Almak için vermeyi bilmek gerekir”…

Z. N. Hurston’un, “Karamsar olmak zor değil, zor olan çılgın bir fırtınadan sonra gökkuşağı gibi gülümseyebilmektir”…

Paulo Coelho’nun, “İçinde bir tutam delilik olmayan hayat eksik bir hayattır”…

Rus atasözünün, “Bilge düşünedursun deli işi bitirir”…

Rosa Luxemburg’un, “İnsan iki ucundan yanan bir mum gibi olmalı”…

Malcolm X’in, “En iyi öğüt, iyi örnek olmaktır”…

Alexis de Tocqueville’in, “Tarih orijinallerinin az, kopyaların çok olduğu bir resim galerisidir”…

Oscar Wilde’ın, “Hayalci, ay ışığında yolunu bulan insandır. Cezası da, şafağı başka herkesten önce görmesidir”…

Lucius Annaeus Seneca’nın, “Ey yaşam, senin bunca değerli oluşun ölüm sayesindedir”…

Ché Guevara’nın, “Bir insanın yaşayıp yaşamadığını anlamak için nabzına değil onuruna bakın; duruyorsa yaşıyordur”…

Bertolt Brecht’in, “İnsan, ancak onu düşünen hiç kimse kalmadığı zaman gerçekten ölür”… sözlerini hatırlayın/ hatırlatın…

Çünkü, ne yaparlarsa yapsınlar, hangi zulümle üzerimize gelirlerse gelsinler tıpkı Ataol Behramoğlu’nun dizelerindeki üzeredir her şey:

“Yıllanmış bir ağaç gibi köklü, gür/ Yalan hiç yıkılmayacakmış gibi görünür/ Hükmü verilmiştir oysa:/ Yıkılacak, çürümüştür”…

Bunun en büyük kanıtlarından birisi de Gezi/ Haziran isyanıdır…

GEZİ/ HAZİRAN İSYANI NEDİR?

Baştan hemencecik belirteyim: “Gezi, ikinci kurtuluş savaşıdır,” diyen Tuncay Özkan’a kesinlikle katılmıyorum…

Hepimize, herkese Napoléon Bonaparte’ın, “İmkânsızlık yalnız sersemlerin sözlüğünde bulunan bir kelimedir”; Ralph Waldo Emerson’un, “Yapılırken heyecan duyulmayan işler başarılamaz,” uyarılarını anımsatan Gezi/ Haziran, neo-liberalizme karşı özgürlükçü bir isyanıdır. Burjuva düzenle ve “ulusalcılık”la ilintilendirilebilecek hiçbir temel özelliğe sahip değildir.

‘Sapanlı Teyze’ olarak tanınan Gezi olaylarının simge isimlerinden işçi emeklisi Emine Cansever’in ifadesiyle, “Gezi sadece ağaçların kesilmesi olayı değildi. Orada haksızlığa ve yoksulluğa karşı mücadele ettik…”

“Yeni Türkiye hareketi” olarak betimlediği Gezi/ Haziran isyanı hakkında Alain Badiou’nun, “Bugün Türkiye’de kapitalizmim kendisiyle ve benim ‘tuhaf, canavar, yaratık’ olarak nitelendirebileceğim İslâmi kapitalizmle karşı karşıyayız. Gezi Direnişi ile birlikte siz hem kapitalizmin kendisine hem de İslâmi hükümetin sizi ezmesine karşı çıktınız”; Slavoj Zizek’in de, “Siz Gezi ile beraber küreselleşmede sorun olduğunu ortaya koydunuz. Size oluşturulan ‘cennette sorunlar ve sıkıntılar var’ dediniz. Dünyada aslında ters giden bir şeylerin olduğunu siz Türkiye’den gösterdiniz… Gezi benzeri isyanların hepsinin özünde küresel kapitalizme verilen tepki vardır,” derlerken; başkaldırı “Ordu millet el ele” diye haykırılan 27 Mayıs öncesinin yarı resmi nümayişlerine benzemiyordu…

“Başımızda eşi türbanlı cumhurbaşkanı istemiyoruz” denilen ve dindarların hayat tarzına zerre kadar saygı duyulmayan anlayışsızlık abidesi mitinglere benzemiyordu…

“Ordu göreve” pankartlarının açıldığı, darbe çığırtkanlığının alıp başını gittiği zalim gösterilere benzemiyordu…

Askere sırtını dayayarak iktidardakini mazlum konumuna düşüren acımasız eylemlere benzemiyordu…

İmtiyazlarımız kaybolmasın diyen bir avuç kaymak tabakanın çıkardığı sevimsiz gürültülere benzemiyordu…

Başka türlü bir şeydi bu… Bambaşka türlü bir şey…

“İdeolojik işler”, “derin güçler”, “provokatörler”, “illegal örgütler”, “marjinal yapılanmalar”, “CHP” falan denilerek izah edilebilecek bir olay değildi bu…

New York’daki The New School Üniversitesi’ndeki konferansında konuşmasında BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in ifadesiyle, “Gezi Parkı, Türkiye’de halkların kardeşliği anlamında, barışın esas olarak halklar üzerinden sağlanabilmesi anlamında çok önemli bir pratik oluşturdu. Bu, ülke açısından ya da yönetenler açısından, en korktukları şeydi. En tedirgin oldukları şey buydu… Orada ilk defa dünya halklarına da umut verecek bir ütopya gerçekleştirildi.”

“Gezi’yi gezenler gördü: Orada, hepimizin yaşamak istediği Türkiye kuruldu. Özgür, barışçıl, hoşgörülü, umutvar bir ülke modeli…”[4]

Bu bir isyandı ve Yasin Aktay’ın deyişiyle, “Anlaşılmayı bekleyen yeni bir sosyal fenomen” falan değil…

Bu; çeşitlilik içinde birliğin, halk güçlerinin bir politik özgürlük hareketiydi…

Hayır, hayır bu isyanı “Artık tarih belki yıllar sonra yeni bir ‘özne’nin tarih sahnesine bu olaylarla iyice çıktığını yazacak. Çokluk siyasetini arıyor,” diyen Murat Aksoy gibi de ele alamayız!

‘Yeni Şafak’ yazarlarının Yasin Aktay’dan Murat Aksoy’a ayaklanma konusunda serd ettikleri fikirlere prim vermemiz, elbette mümkün değildir…

Tekrarlıyorum bu, yalan imparatorluğunun korku zorbalığına karşı bir isyandır:

Demokrasi ve korku yan yana yaşayacak iki kavram değildir. Bu anlamda yaşanan sürecin en önemli sonucu, “korku eşiği”nin aşılmış olmasıdır.

İnsanlar, neo-liberal zorbalığa karşı itirazlarını yüksek bir sesle haykırıp, sokağa çıktılar. İktidarın zorbalığına, polisin barbarlığına meydan okudular. O noktada korku artık hükümsüzdü…

Tüm coğrafyamızı kucaklayan bu duygunun merkez noktasında polisin sıktığı tazyikli su karşısında yıkılmayıp kollarını açan, “Sıkmaya devam et, senden korkmuyorum” mesajını veren siyah elbiseli cesur kadının duruşuydu.

Gezi/ Haziran eylemlerine asıl ruhu veren meydanlarda, sokaklarda, parklarda hareketin çoğunluğunu oluşturan kadınlardı.

Evet Gülseren Onanç’ın da işaret ettiği gibi, “Gezi eylemleri tek ses dayatmasına karşı çıkıştır.”

Gezi/ Haziran isyanı yeşildir, doğadır, çevredir… Neo-liberal iktidar ise beton, AVM, yağma ve rant!

Gezi/ Haziran isyanı özgürlüktür… Neo-liberal iktidar ise baskı ve korku!

Gezi/ Haziran isyanı halk demokrasidir… Neo-liberal iktidar ise otoriter bir kibir!

Gezi/ Haziran isyanı çoğulcudur… Neo-liberal iktidar ise tek tipçi!

Gezi/ Haziran isyanı dayanışmadır… Neo-liberal iktidar ise bencil bir tekel!

Gezi/ Haziran isyanı eşitliktir… Neo-liberal iktidar ise hiyerarşik bir buyurganlık!

Gezi/ Haziran isyanı bütünleşmedir… Neo-liberal iktidar ise ayrışma ve bölünme!

Gezi/ Haziran isyanı gençliktir… Neo-liberal iktidar ise geçen yüzyılda kalmış, örümcekli bir yapı!

Ve nihayet Gezi/ Haziran isyanı gelecektir… Neo-liberal iktidar ise küflü ve paslı raflarda kalmış bir sürdürülemez bir geçmiş!

Bu nedenle egemen(lik)lerin Gezi/ Haziran nefreti anlaşılabilir bir şeydir…

Örneğin ‘Yeni Şafak’ yazarı ve AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in, 5 Aralık 2013 tarihli köşe yazısında “Kürt halkıyla Gezi ruhunun yakınlaşmasından” duyduğu endişeyi kelimelere döküp, “eski Türkiye”nin temsilcisi olarak göstermeye çalışması; Gezi/ Haziran’dan “zehirli sarmaşık” olarak bahsetmesi neyin ne olduğunu net biçimde ortaya koymaktadır!

Evet, evet egemen(lik)lerin Gezi/ Haziran’daki ezilenlerin tarihsel bloğundan yani çeşitliliğin zenginliğini kucaklayan halk hareketinden korkmaları boşuna değildi…

Meltem Yılmaz’ın, “Farklı yaş gruplarındaki direnişçilerden kiminle konuşsam hayatında buna benzer bir direniş görmediğini söylüyor. Bunu da direnişin partilerüstülüğüne, çok farklı görüşlerdeki insanların siyasi iktidarın ‘baskısı’na karşı ortak mücadelesine bağlıyor…

Kemalistler, sosyalistler, anarşistler, İslâmcılar, feministler, çeşitli sendikalar, eşcinsel örgütleri ve daha birçok yapının dayanışması herkese ‘umut’ veriyor, ‘gelecek’ vaat ediyor. Farklı görüşlerdeki insanlar biraya gelip saatlerce sohbet ediyorlar, belki de ilk defa birbirlerini bu kadar çok anlamaya çalışıyorlar. Biraya gelmelerinin zaferin göstergesi olduğunu söylüyorlar,” biçiminde tarif ettiği kendiliğindenlik gençliğin saflarında büyük bir değişim ve dönüşümü de devreye sokuyordu…

İşte, “Önce şiddet gördük, kızdık, korktuk; haklı olduğunu savunduğumuz şeyler için sokağa döküldük, sesimizi duyurduğumuz için rahatladık; çoğaldık umutlandık; paylaştık, dayanıştık, ‘aynı’ olmasak da yan yana durdukça birbirimize daha çok güvendik; hükümetin tavrını gördükçe şaşırdık; polisin vahşetine öfkelendik; ‘hiç’ olmadığımızı görüp sağaldık; geleceğimize sahip çıktıkça umutlandık…”[5] diye haykıran birkaç çarpıcı örnek:

Nazlı Bulum’un, “Ailemle, arkadaşlarımla olan gündelik sohbet değişti. Toplumsal konularla ilgili daha çok konuşuyoruz, tartışıyoruz. Sokakta da daha güvende ve cesaretli hissediyorum. Yaşayacağım herhangi bir sorunda birilerinin bana yardım edeceğini, yanımda olacağını biliyorum”…

Fehime Seven’in, “Daha fazla haber okuyorum artık, olan biten her şeyi öğrenmeye ve yorumlamaya çalışıyorum”…

Ayris Alptekin’in, “Umut etmenin insanı ne kadar güçlendiren bir şey olduğunu hatırladım. Başka bir hayat gerçekten mümkün olabilir. Oh be diyordum sürekli, yapılabilecek başka şeyler de varmış”…

Sefa Tokgöz’ün, “Derslerden, televizyonlardan, solculardan duyduğum ve hiçbir zaman Türkiye’de şahit olmadığım ortamı orada (Gezi’de) gördüm”…

Albina Özden’in, “Eskiden konuşmaktan çok korkuyorduk ama artık tepki vermeyi biliyoruz. Hiç tanımadığın birinin acısına ortak olmaktır insanlık”…[6]

Konuya ilişkin olarak Müge İplikçi yirmi gençle konuşmuş.[7] Çoğu örgütsüz “birey” olma hasleti aranıyorsa bu kuşakta en hası var. Lakin bu hasletin yanlış değerlendirildiğinin de canlı örneğiler; çünkü yeri geldiğinde, istediklerinde örgütlü, birlikte, dayanışmayla hareket edebildiklerini gösterdiler. Gezi direnişi süresince “kim bu gençler, nereden çıktılar” sorularıyla anlı şanlı fikir insanları, “kanaat önderleri” ve iktidarın bizzat kendisi şaşkınlıkla anlamaya çalıştı yaşananları. Oysa onlar Emek Sineması, İnternetime Dokunma, hayvan hakları için “Katil Yasa İstemiyoruz” eylemlerinde de oradaydılar ya da bu eylemlere tanık oluyor ve sorular soruyorlardı. Taksim Meydanı 1 Mayıs’a kapatıldığında da oradaydılar. Hrant için yürüyen anne babalarının ellerini tutuyorlardı belki… Onur yürüyüşlerine de katılmışlardı. HES’ler vadileri kuruturken canları acımıştı; nükleer istemiyoruz diye bağırmışlardı… Bedenime dokunma diyebilen bir nesildi… Ayak sesleri öteden beri duyuluyordu…

Ve hatta Gezi Parkı’na doğru yürürken birçoğunun hemen yanı başında bu mücadeleyi yıllardır veren anne – babası vardı; dönüp onlara “tamam sıra bizde, gözünüz arkada kalmasın,” dediler.

Böylelikle de Gezi/ Haziran “olayı”, düzenin bekçileri üzerinde içerde olduğu kadar dışarıda da şok etkisi yaparken; müthiş bir esin kaynağı da oldu…

Evet, evet dünyayı gezen bir “heyula” misali Gezi/ Haziran farklı coğrafyalardaki aktivistlere ve direnişlere de esin kaynağı oldu.

Kanadalı siyaset bilimi profesörü ve aktivist David McNally de Gezi/ Haziran’dan ilham alanlar arasında. Bunu ‘Başka Bir Dünya Mümkün’[8] başlıklı yapıtının önsözde “Taksim Gezi Parkı protestocuları, bu yazar da aralarında olmak üzere, dünyada milyonlarca insana esin kaynağı oldu” sözleriyle belirtiyor.

McNally önsözde aynı zamanda Gezi Parkı Protestolarını eylemlerin genel özelliği, eylemci tipolojisi ve eylemlerin kökeni olmak üzere üç başlıkta kısaca analiz ediyor. McNally’e göre Gezi direnişi mekânsal bir etkileşime açık. Eylemlerin “kent ve kasabalara yayılışından” bahsediyor ve protesto gösterilerine katılan “yüz binlerce kişinin özgürlüğün, eşitliğin ve insanlar arasındaki işbirliğinin hüküm süreceği yeni türde bir toplumu kurabilmeye” muktedir enerji birikimini ortaya çıkardığını vurguluyor. Polisin ilk protestoculara uyguladığı şiddet, söz konusu enerjinin ve eylemlerin dozajının artmasına yol açıyor.

Diğer bir başlıkta McNally eylemci tiplerine değinirken protestoların öznesi olarak protestocuların tek bir kategoriye sığmadığının altını çiziyor. Yaşam alanlarını ilgilendiren sorunların çokluğu eylemcilerin de kozmopolitleşmesine ve farklılaşmasına yol açıyor. McNally bu durumu “gençlerin, feministlerin, işçilerin, cinsel hak savunucularının, çevrecilerin, öğrencilerin ve diğerlerinin esin verici kolektif eylemleri” ifadesiyle belirtiyor; Gezi Parkı eylemcilerinin kendi mücadelelerinin küresel antikapitalist hareketin bir parçası olduğunu söylüyor.

Bir diğer başlık ise eylemlerin kökenine dair: McNally Gezi direnişi üzerine düşünürken liberallerin çok sevdiği türden ekonomiden ve ideolojiden yalıtılmış afakî “ceberut iktidar” analizleriyle kendisini sınırlandırmıyor. Sorunların ve protestoların kaynağında küresel finansal krizin etkilerini ve AKP’nin “kapitalist kalkınma” hamlelerini, neo-liberalizmin yıkıcı etkisini görüyor. Türkiye’nin istikrar söylemine koşut uluslararası mali piyasalarda “başarı” yakalarken, “yüz binlerce Türkiyeli işçinin sendikasızlaştırılmasına” ve “taşeronluk sisteminin yaygınlaştırılmasıyla istikrarsız ve riskli işlerde bir patlamaya yol açmasına”, “parıldayan konut kuleleri ve alışverişmerkezleri inşa edilirken” “Türkiyeli işçiler ve gençlerin dışarıda iki yakalarını bir araya getirememesine”, “kentsel mekânlar ticarileştirilirken” “çalışan sınıfları yerlerinden edilmesine” dikkat çeken McNally direnişlerin filizlenişine ilişkin ekonomi-politik bir bütünlük koymaya çalışıyor.

Buna göre neo-liberalizmin türdeş olmayan alanlarda yol açtığı tahribat, doğrudan, toplumun değerler ve ilkeler dengesini sarsıyor ve bozuyor. McNally’in belirttiği “Türkiye’de de, bürokratların, bankaların ve şirketlerin egemenliğinden bağımsızlaşmış yeni yaşam biçimlerine yönelik özlem” Gezi/ Haziran eylemlerindeki dinamizmin başlıca faktörlerinden birisi hâline geliyor.

AKP (VE ERDOĞAN)’IN GEZİ/ HAZİRAN PARANOYALARI

José Saramago’nun, “Unutmayın, örgütlü bir halk hiçbir zaman yenilmez. (…) Her zaman söylenegeldiği gibi küçük şeyler büyük etkiler yaratır,”[9] deyişini anımsatan Gezi/ Haziran, AKP (ve başçalan Erdoğan) için bir kâbustur, paranoyadır…

Bir anlığına hatırlayın!

Gezi/ Haziran eylemlerinin ve Türkiye’nin her yerinden ona destek veren gençlerin amacı Erdoğan hükümetine komplo… imiş…

Gezi/ Haziran eylemleri “darbe” girişimi… imiş…

Tam 11 yıldır iktidarda olan; “Vur deyince vuran, dur deyince duran” bir polisi olan; askeri kışla’daki; “Sokağa çık” emri ile sokaklara dökülen palalı paramiliterleriyle AKP bunları diyordu!

Hani telefonlar dinleyen; twitter’ı, facebook’u kontrol eden; MOBESE’lerin emrine amade olduğu; MİT’li, Terörle Mücadele’li, Emniyet’li, Jandarma İstihbaratı’lı muhbirli bir iktidar paranoyak yalanlara, mamipülasyonlara sarılıyordu…

Yani AKP (Erdoğan) paranoyaları, kendinden yana olmayan herkesi düşman, “terörist” ilan etti…

Mehmet Y. Yılmaz’ın ironik betimlemesiyle, “Artık ortaya çıktı ki dünya yüzünde en çok terörist yetiştirilen ülke cennet vatanımızdır…

Sadece cezaevlerimizde 10 binin üzerinde terör suçlumuz var, Başbakan meydana gelen her olay nedeniyle teröristleri suçladığına göre dışarıda serbest gezen terörist sayısı bunun çok çok üzerinde olmalı.

Üstelik bizim teröristlerimiz Süpermen gibiler: Bir yandan Suriye ile işbirliği yaparken, diğer taraftan İsrail ajanlığı yapabiliyorlar. Faiz lobisini desteklerken işçileri ayaklandırabiliyorlar.

İsmi Egemen Bağış olan bir bakan açıkladı ki Gezi Parkı gösterilerinde tam 11 terörist örgüt tespit edilmiş!”

Gezi/ Haziran eylemleri Erdoğan’ın şahsen ve AKP’nin siyasal hareket olarak uluslararası planda eşi az görülür hızda itibar kaybına yol açıp; herkesten çok AKP yönetiminde ve AKP iktidarı çevresine konumlananlarda gözle görülür bir şok etkisi yarattı.

“İktidarın özgüven patlamasının zirve yaptığı bir dönemde, Tayyip Erdoğan’ın ABD’de üst düzey bir lider olarak karşılanmasından birkaç hafta sonra o zirveden paldır küldür aşağıya yuvarlanmanın şokuydu bu.”[10]

Söz konusu şok, ‘Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Doç. Dr. Erkan Saka’nın ifadesiyle, “AKP kontrol edemediği her şeye öfke duyuyor,” diye formüle ettiği saldırganlığı da devreye soktu.

Erdoğan, Ankara’nın ardından 16 Haziran 2013’de İstanbul Kazlıçeşme’deki AKP mitinginde, lise müdürlerinden sanatçılara baskı yapanlara kadar geniş bir kesimi anarak, olayların hesabının sorulacağını açıklarken; yandaşı Ali Bayramoğlu’na bile, AKP’nin ataerkil dili ve uygulamalarının ulaştığı keskinlik, bizzat onun, yani AKP’nin döneminde şekillenen demokratik ve açık toplum tarafından taşınamaz hâle gelmiştir. Dili değiştirmek gerekir artık…” dedirten abartılardan malûldü…

Bu kadar değil! AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin, Gezi/ Haziran eylemlerine müebbet hapis öngören TCK 312. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği vurgusuyla, “Eylemcilerin hükümeti devirmeyi amaçladıklarını düşünüyorum,” deyiveriyordu…

Kolay mı? Erdoğan’ın, Gezi Parkı’nın basıldığı 30 Mayıs 2013’deki de dahil, “Polise talimatı ben verdim” dediğini anımsayarak başlayıp 2 Haziran 2013’deki ‘Teke Tek’e gidersek: “Bir anne-baba, kızının, affedersin, birinin kucağına oturmasını ister mi?”

“Birisiyle bir bankta oturursun sohbet edersin, Tayyip Erdoğan olarak ben bunu saygıyla karşılamam.”

“Kadıköy vapurundan inen kadınların giyim kuşamına karışmıyorum,” sözlerini anımsayın!

Ayrıca, “Yüzde 50’yi evinde zor tutuyorum” diyen; ölen vatandaşlarını mezhebine göre tanımlayan; “Canım canım seramikler kırıldı,” derken öldürülen gençleri anmayan; “İçerideki hainler” sözünü hem de gösterileri bastıran çevik kuvvetin önünde, “Ülkeyi işgal edecek düşmanı, çiçeklerle karşılayacak, bağrına basacaklar var,” noktasına çeken çığırtkanlığını[11] unutmayın!

“Ey Geziciler. 10 tane ağaçla başladınız değil mi, acaba hayatta bir yere bir tane ağaç diktiniz mi? Buyurun her tarafta biz ağaçlar dikiyoruz, yeşille ülkemizi ve insanımızı buluşturuyoruz. Acaba ey ana muhalefetin temsilcileri siz nerede neyi dikiyorsunuz? Dedikodudan başka, iftiradan başka bu güzel insanlarımızın arasına nifak tohumu dikmekten başka ne yapıyorsunuz?” türünden dezenformasyonlara başvuran Erdoğan ile AKP açık açık karşı devrimci terörü savundu; hayata geçirdi!

Gezi/ Haziran eylemlerine ilişkin sarıldığı dezenformasyonlarla Erdoğan’ı kimi zaman ABD, kimi zaman şehit polisin yakınları, kimi zaman da cami imamı yalanladı.

Başbakan Gezi Parkı’yla başlayan ve tüm ülkeye yayılan eylemlerde halka meydan okuyan tavrını sürdürürken tabanını ateşlemek ve eylemleri itibarsızlaştırmak için sık sık yanlış bilgiler veriyor. Erdoğan’ın, Wall Street eylemlerinde 17 kişinin öldüğü yönündeki açıklamaları ABD tarafından anında yalanlanırken eylemcilerin İstanbul’da bir camide içki içtikleri iddiası caminin müezzini tarafından yalanlandı. TRT’, ne zaman kim tarafından çekildiği belli olmayan, Türk bayrağı yakma görüntülerini kullanırken Adana’da köprüden düşen polise ilişkin “Bir polisimizi şehit ettiler” sözünün gerçeği yansıtmadığını da polisin kuzeni açıklayacaktı. Kabataş’ta “Saldırıya uğrayan bebeğiyle birlikte darp edilen başörtülü hanım kızımız”dan ise hiç söz etmiyorum!

Yeri gelmişken anımsatmadan geçmeyeyim: ‘Zaman’ gazetesi İstihbarat Şefi İbrahim Doğan, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada Gezi eylemleri sırasında Dolmabahçe’deki Bezmi Alem Valide Sultan Camii’nde bulunan bira kutularının sonradan konulduğunu açıkladı!

 

TERÖRİST DEVLET(İN) GEZİ/ HAZİRAN KORKUSUNUN DÖKÜMÜ

 

Finlandiya Dışişleri Bakanı Erkki Tuomija’ya bile, “Orantısız güç kullanımı sorgulanmalı,” dedirten terörist devlet(in) Gezi/ Haziran korkusunun kaba dökümünün somutu şöyleydi:

i) Gezi/ Haziran protestolarında Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım, Hasan Ferit Gedik polis tarafından katledildi… Yüzbinlerin katıldığı eylemler sırasında İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 4 bin 900 kişi gözaltına alındı. Sadece eylemlerin gerçekleştiği ilk hafta içerisinde 120’yi aşkın kişi tutuklandı. Eylemlerin ilk 15 gününde polisler tarafından 150 bin adet gaz bombası kullanılırken, 8 bini aşkın kişi yaralandı 100’ü aşkın kişi gözünü kaybetti.

ii) Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler, valilik, YÖK, üniversitelere ve Yurtkur genel müdürlüklerine gönderilen genelgeye ilişkin bir soru üzerine, Gezi benzeri eylemlerin yapılmaması için her türlü önlemi alacaklarını vurgusuyla, “27 Ağustos tarihinde 81 il valiliğine, Yüksek Öğretim Kurumu’na, Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğü’ne ve ilgili güvenlik birimlerine bilgi olarak gönderdiğimiz bir genelgemiz var. Burada ifade etmek istediğimiz konu, eğitim öğretim döneminin başlaması ile yasal olmayan eylem ve etkinliklere izin verilmemesi. Olaylara karışanların tespit edilmesi, haklarında gerekli yasal ve gerekli disiplin işlemlerin yapılabilmesi. Öğretim ortamının bozulmasına yönelik faaliyetlere müsaade edilmemesi. Gezi eylemleri benzeri birçok şiddet eylemlerinin yeniden gündeme getirilmesi arayışları var. Biz güvenlik birimleri olarak her türlü tedbirleri alacağız,” dedi…[12]

iii) Gezi/ Haziran protestolarının üniversiteler açılınca yeniden canlanacağına ilişkin istihbarat sonrası beklenen oldu ve İçişleri Bakanlığı harekete geçti. Bakanlık, YÖK’e, üniversitelere ve öğrenci yurtlarına gönderilmek üzere genelge hazırladı ve olası eylemler için “sıkıyönetim” ilan etti. Genelgeye göre, meydana gelebilecek olaylara süratle müdahale edebilmek için üniversite yerleşkesinde tüm öğretim yılı boyunca sivil polis görevlendirilebilecek. Siviller olaylara, rektörlüklerce çağrılacak çevik kuvvetten önce müdahale edebilecekti…[13]

iv) Dönemin Emniyet Genel Müdür Yardımcısı İsmail Baş, Gezi olaylarına ilişkin bilgi edinme başvurusuna verdiği yanıtta 80 ilde toplam 5 bin 532 eylemin gerçekleştiğini bildirdi. Baş, eylemler sırasında kullanılan gaz ve su miktarına ilişkin soruya, “yeteri kadar gaz” ve “yeteri kadar su” vurgusuyla ekledi:

“28 Mayıs-6 Eylül 2013 arasında; 80 ilimizde gerçekleşen 5 bin 532 eylem/etkinlikte olayları provoke eden, güvenlik güçlerine saldıran, çevreye ve insanlara zarar veren şahıslara ilişkin ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatları doğrultusunda adli işlemler yapılmıştır. Emniyet teşkilâtı tarafından sadece OC ve CS içerikli göz yaşartıcı gazlar kullanılmakta olup, söz konusu gazlar müdahaleler sırasında kalabalığı dağıtacak veya etkisiz hâle getirecek miktarda, yetkili amirin emriyle, bu konuda eğitim almış personelimiz tarafından Emniyet Genel Müdürlüğü’nce hazırlanmış, ‘Göz Yaşartıcı Gaz Silahları ve Mühimmatları Genelgesi’ ekinde yer alan talimatlar doğrultusunda yeteri kadar kullanılmaktadır. Ayrıca TOMA’larda yeteri kadar şebeke suyu kullanılmaktadır”![14] (Yalan söylüyorlardı yine! Çünkü…)

v) İçişleri Bakanlığı görevinden 26 Aralık 2013’de ederek ayrılan Muammer Güler, bir soru önergesine verdiği yanıtta, müdahalelerde kullanılan TOMA’ların suyuna biber gazı konulduğunu açıklayıp, “Toplumsal olaylara müdahale araçlarında kullanılan su, şebeke suyu olup belediye ve itfaiye hidratı bulunan vanalardan temin edilmektedir. Bununla birlikte ihtiyaç duyulması hâlinde OC (Oleoresin of Capsicum) gaz solüsyonu, sentetik yangın söndürme köpüğü ve gıda boyası kullanılmaktadır,” dedi.

Güler’in soru önergesi cevabında bahsettiği Oloresin of Capsicum biber gazının bilimsel adı. Gözlerde kontrolsüz gözyaşı akmasına, geçici körlüğe neden oluyorken; olaylar sırasında TOMA’larda kullanılan suya katkı maddesi koyulduğu iddiaları üzerine İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu da açıklama yaparak, “Su ilaçlı ama içinde kimyasal yok,” demişti…[15]

vi) Polisin attığı gaz kapsülüyle başından yaralanan ve komaya giren Berkin Elvan soruşturmasında skandal. Emniyet, savcıya farklı polislerin isimi verdi…[16]

vii) Mersin’de 20 Haziran 2013’deki Gezi eylemi sırasında yüzüne biber gazı sıkılan 36 yaşındaki Mehmet İstif, ağzında oluşan yaralar ilerleyince dil kökü kanseri oldu…[17]

viii) Gezi Direnişi sırasında fenalaşıp ölen temizlik işçisi İrfan Tuna’nın midesinde biber gazı etken maddesi, ciğerindeyse ödem tespit edildi ancak Adli Tıp raporunda ‘ölüm sebebi kalp damar sorunları’ denince soruşturmaya bakan savcı takipsizlik kararı verdi…[18]

Ve nihayet Gezi’de başlayan ilk protesto eylemlerinin üzerinden altı ay geçtikten sonra; güvenlik birimleri, 28 Mayıs’tan Eylül 2013’ün ilk haftasına kadar olan sürede gerçekleştirilen eylemlerini değerlendirmesini şöyle ortaya koydu.

112 günlük sürede 80 kentte (Bayburt hariç) Gezi olayları çerçevesinde 5 bin 532 eylem ya da etkinlik gerçekleştirildi…

Eylemlere yaklaşık 3 milyon 600 bin kişi katılırken, 5 bin 513 kişi güvenlik kuvvetlerince gözaltına alınarak soruşturma kapsamına alındı…

Olaylarla ilgili adli soruşturmalarda 189 kişi tutuklandı, 4 bin 329 kişi yaralandı, 5 kişi öldürüldü…

697 polis yaralandı…

Güvenlik birimlerinin, gözaltına alınan 5 binden fazla şüpheliden oluşan bir “örneklem” grubu üzerinde yaptığı “demografik analiz” ise Gezi olaylarıyla ilgili farklı bir bakış açısına kaynaklık ediyordu…

Haklarında adli soruşturma başlatılan Gezi şüphelilerinin yüzde 50’si kadındı…

Şüphelilerin yüzde 15’i ilkokul/ortaokul mezunu, yüzde 24’ü lise mezunu, yüzde 36’sı üniversite öğrencisi ve yüzde 25’i üniversite mezunuydu…

Devletin resmi kayıtlarına göre, şüphelilerin yüzde 56’sı 18-25 yaş, yüzde 26’sı 26-30 yaş, yüzde 17’si 31-40 yaş, yüzde 1’i 40 ve üzeri yaş grubundandı…

Ayrıca şüphelilerin ekonomik göstergeleri ise şöyle: Yüzde 39’u 0- 499 TL, yüzde 15’i 500-999 TL, yüzde 31’i 1000-1999 TL ve yüzde 20’si 2000 TL üzerinde gelire sahipti…

Yine şüphelilerin yüzde 78’si Alevî kökenli olup bazı sendikalar/ sivil toplum örgütleri, taraftar grupları içinde yer alanlar, ulusalcı, laik kesimler öne çıkıyordu. Yüzde 12’si siyasi partilerle ilişkili, yüzde 6’sı “marjinal sol oluşum”lar içinde, yüzde 4’ü ise “terör örgütleri” ve yasal uzantıları içinde yer almaktaydı…

Yapılan ayrıntılı araştırmalara göre, Gezi eylemlerinin yarattığı tahribatın değeri yaklaşık 139 milyon liraydı…

Bunun yarısını (74 milyon lira) işyeri zararları oluşturuyordu… İkinci sırayı 15.5 milyon lirayla polis araçlarındaki hasarlar, üçüncü sırayı ise 10’ar milyon lirayla belediye araçlarının hasarı ve kaldırım tadilatları alıyor. Kamu binaları ve AKP binalarına verilen zarar yaklaşık 2 milyon lirayken, özel araçlarda 6 milyon lira, otobüs durağı zararlarında 4.3 milyon lira, reklam panoları ve trafik levhalarında 4.1 milyon lira, ambulanslarda 2.8 milyon liralık maddi hasarlar oluştu…[19]

Belirtmeye gerek var mı, güvenlik birimlerinin “bilanço”sunda polis müdahalesi sonucu öldürülenlerden, yaralananlardan, gözü çıkarılanlardan, sokaklara boşaltılan gaz miktarından söz etmiyorlardı…

“ORTA SINIF” MI? DEDİNİZ!

Gelelim Gezi/ Haziran’ın “orta sınıf” hareketi olduğunu “iddiaları”na!

Bize; A. Borges’in, “Herkes nasıl davranılması gerektiğini bilir ama davranmaz, çünkü içinde sürekli kendine öğüten bir değirmeni vardır”; Andre Tardieu’nun, “Herkes dünyanın düzene girmesini ister. Fakat çabayı komşusundan bekler,” sözlerini anımsatann ve tarihi sadece öznel edilgenliklerinin “fantastik yorumları” olarak gören neo-Marksist literatüre baktığımızda, yeni “orta sınıf” kavramının hizmet sektörü içindeki nitelikli ve yüksek nitelikli tabakalar için kullanıldığını görürüz. Yani hekimler, avukatlar, mühendisler, sanatçılar, öğretmenler, vb için. Belki biraz daha genişleterek hemşireler gibi hizmet sektörünün orta tabakalarını da buraya dahil edebiliriz.

Buradan hareketle Haziran Ayaklanmasının sınıfsal öznesini yeni orta sınıf olarak belirleyen görüşlerle ilgili olarak şunları söylemek olanaklı görünüyor:

Birincisi, özellikle üç büyük kentin değişik semtlerinde, bölgelerinde ayaklanmaya katılanların sosyal, sınıfsal kimliklerinin bu kavrama sığmadığı çok açık. Yukarıda söz edilen mesleki grupların ayaklanmanın içinde yer aldıklarına itiraz edilemez. Ancak üç büyük kentin gecekondularına, varoşlarına doğru gidildikçe işçi-emekçi sınıfların alt tabakalarının ve işsizlerin kalabalıklara rengini çaldığını görürüz. Ayaklananlar işçiler-emekçiler, işsizlerdi. Hatta bu ayaklanma, nitelikli ve yüksek niteliklilerin kendi sınıfsal kimlikleri ve mesleki konumlarındaki erozyonun farkına vardıklarına ilişkin bir gösterge olarak bile okunabilir.

İkincisi, Haziran Ayaklanması için “yeni orta sınıf” kimliği saptaması yapanların esas derdi, bu ayaklanmanın küçümsenmesi ya da kendi kafalarındaki ideolojik referanslara uydurulmasıdır. Yani ya böyle boyutlu bir ayaklanmanın içinde bile işçi sınıfının yer almadığını söylemek ve böylece işçi sınıfının öldüğü yönündeki post-kapitalist tezleri bir kez daha gündeme taşımak istiyorlar; ya da artık klasik ekonomik-sınıfsal taleplerle yol almanın olanaklı olmadığını. Bu yolla, toplumsal hareketlere sınıfsal içeriği bulunmayan, “kentli orta sınıf” siyasal kültürünün yön verdiğini belirterek, yeni toplumsal hareketler denilen görüşe kapı aralıyorlar. İkincilere göre Haziran Ayaklanması bir sınıf hareketi değil, içinde işçi ve emekçileri de barındıran bir yeni toplumsal harekettir.

Her ikisinin de gerçekçi olmadığı kanısındayım. Haziran Ayaklanması içinde işçi/ emekçi sınıfların çok değişik katmanları birlikte yer aldılar. Bu geniş sınıfsal yapının talepleri tamamen sınıfsaldı: Laiklik, özgürlük; yaşam tarzına dinin müdahalesine, yağma ekonomisine, savaşa, başka ülkelerin iç işlerine karışılmasına, diktatörlüğe karşı sert tepki. Bu tepki tek bir öznede Erdoğan’da somutlaştı. Halk sınıflarının memnun olmadığı ne varsa hepsi Erdoğan’ın kimliği olarak algılandı ve tepki o kimliğe yöneldi. Bu müthiş bir soyutlama yeteneğiydi.

Bir harekete sınıf hareketi demek için onun mutlaka ekonomik taleplere bağlanmış olması gerekmez. Yalnızca ekonomik talepler sınıfı ifade etmez ve sınıf kendisini yalnızca ekonomik taleplerle ifade etmez. Esas sınıfsal tepki ekonomik sıkıntıları aşan bir bütünlük içine yerleşebilecek tepkidir. Bu sınıfın siyasi olgunlaşmasına da işaret eder. Tepki ne derecede siyasallaşmışsa o derece devrimcidir. Haziran Ayaklanmasının siyasal içeriği ön plandaydı.[20]

Tekrarlamak pahasına “son” bir şey daha: Güvenlik birimlerinin Gezi eylemlerinin değerlendirmesine göre, Gezi olayları şüphelilerin yüzde 15’i ilkokul/ortaokul mezunu, yüzde 24’ü lise mezunu, yüzde 36’sı üniversite öğrencisi ve yüzde 25’i üniversite mezunuydu…

Ayrıca şüphelilerin ekonomik göstergeleri ise şöyle: Yüzde 39’u 0- 499 TL, yüzde 15’i 500-999 TL, yüzde 31’i 1000-1999 TL ve yüzde 20’si 2000 TL üzerinde gelire sahipti…

İyi de bunun neresi, nasıl “orta sınıf” oluyor?!

GENÇLİK FASLI

“Orta sınıf” palavralarının bir diğer versiyonu da “Direnişin Öznesi” ilan edilen “Y Kuşağı” gençliğidir!

AKP’nin sesi Engin Ardıç’ın, “Basın zıpırının ‘Y kuşağı’ adını taktığı yeni kuşak bu… Kabaca, gençlik kitlesi… Ama köylü gençler değil, okuyamadığı için çalışmak ve ekmeğini taştan çıkarmak zorunda kalan emekçi gençler de değil, boş gezenin boş kalfası lumpen gençler de değil, o çirkin deyimle ‘beyaz gençler’… Yani cici çocuklar”; AKP İstanbul Milletvekili Nimet Baş’ın, Gezi’deki gençler şiddete hiç taraftar olmayan bir kitle. Artı, bu çocuklar AKP iktidarı döneminde yetişmiş çocuklardır. Kendilerini demokratik olarak ifade etme tarafları çok daha yüksek bir nesil bize göre… Gezi’nin ilk başlarında talep ettikleri konuyu doğru bir şekilde ifade ederek yola çıkan gençler oradaki değişimi ve dönüşümü gördükten sonra zaten çekildiler. Gezi üzerinden başka dizayn hesapları olan provokatif kitlelerle ilişkileri ya da akrabalıkları yok bu grubun. Bu gençler onların arkasına takılıp gitmedi. Bizim zamanımızdaki gençler olsaydı giderdi. İşte o da bir kazanım. Biz yetiştirdik onları, bizim çocuklarımız,” diye kavillerince “yorumladıkları”(!?) gençlik konusunda müzisyen Doğan Duru da, “Gençler kendilerini, ifade edebileceklerini, dayatılanlardan sıkıldıklarını gösterdiler ve sadece iktidara değil tüm baskıcı ve modası geçmiş ideolojilere… bizim hayatımızı şekillendiremezsin mesajını verdi,” diyor…

Bu tür yorumlar TOMA’ların karşısındaki kızıl bayraklı gençleri görmediler mi ne? Ya da onlar “genç” değil de, ne bileyim “faiz lobisi”nin, “darbeciler”in, “beyaz Türkler”in “paralı askerleri” miydi?

Örneğin 31 Mayıs 2013 günü Murat Soyaktaş (28), direnişin ilk günü Taksim Gezi Parkı’nda eline gelen ses bombası sonucu yaralandı; sağ elindeki 3 parmağı parçalandı. Başparmağını tam olarak kullanamayan Soyaktaş, hastaneden çıkar çıkmaz Gezi direnişlerine gitmeye devam etti.

Dersim Dernekleri Federasyonu üyesi de olan Soyaktaş, Gezi eylemlerini, “Yalnızca ağaç meselesi değildi. Kadının kaç çocuk doğuracağından alkol yasağına, 3. köprüye Yavuz Sultan Selim isminin verilmesinden toplumun kutuplaştırılmasına dek son dönemde AKP hükümetinin ‘her şeyi ben bilirim, benim dediğim olur’ söylemlerine, politikalarına karşı bir başkaldırıydı, halkın uyanışıydı. Halkın Erdoğan’a tepkisiydi,” diye yorumluyordu.[21]

Bulutsuzluk Özlemi’nden Nejat Yavaşoğulları’nın, “Bazı şeyleri yapabilmek için belli birikimlerin oluşması gerekiyor bu da sık rastlanabilecek bir olay değil. İki defa kilometrelerce yürünerek Boğaz Köprüsü geçildi. ‘Gezi Direnişi’ devrimler tarihine geçmesi gereken ve geçmiş bulunan bir olay. Birikip birikip umulmadık bir nedenle ortaya çıktı, Dünya tarihinde de örneklerde görüldüğü gibi. Önemli bir özellik de asıl kitlenin gençlerden oluşmasıydı ve ben buna ilk gün ‘büyük gençlik devrimi’ yakıştırmasını yapmıştım”…

Müzisyen Ayşe Saran’ın, “Hepimiz vatandaşlık hakkımızı aramanın bir suç teşkil etmediğini biliyorduk ama bir yandan da korkunç bir korku ve panik hâli hâkimdi. O korku ve panik hâli yerini ‘özgürlük ve barış adına ne pahasına olursa olsun’a bıraktı. Apolitik bir genç jenerasyon varken, şimdi belki istemeden de olsa ciddi anlamda politize olmuş bir nesil var”…

‘Senaryo Yazarları Derneği’ Başkanı İlker Barış’ın, “Gezi Parkı’yla başlayan sürece ‘direniş’, ‘eylem’ yerine ‘uyanış’ demeyi tercih ediyorum. Bu uyanışı gerçekleştirenler de yeni nesil. Uyanan yeni nesil değil, öncekiler; uyandıran yeni nesil”…

Prof. Dr. Çelik Kurdoğlu’nun, “Genç kuşak özel yaşamına devlet otoritesinin karışmasını istemiyor. Kindar, dindar gençlik söylemine, ne yiyip ne içtiğine karışılmasına, kendilerine çapulcu denilmesine karşı… Basınç çok yükselmişti. Yani patlaması kaçınılmazdı”…

ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ayşe Saktanber’in, “Gezi eylemleri hükümetin seyredilecek diziden sürülecek ruja, kaç çocuk yapılacağından ne içip yenileceğine ilişkin dayatmalarına karşı gençlerin yaşam tarzı ve şehir hakkına sahip çıkma hareketiydi. Gezi Parkı’nın bir eşik ve bardağı taşıran son damlaydı. Gençlerin hükümete ‘Beni aşağılayarak, azarlayarak, iteleyerek kendi değerlerini empoze edemezsin’ mesajını vermesiydi”…

İstanbul Üniversitesi Psikiyatri Bölümü’nden Doç. Dr. Sibel Çakır’ın, “Gezi direnişiyle çocukken odalarına, betonlara, ekranlara hapsolmuş gençliğin yeşille, doğayla, doğallıkla, köyüyle, komünitesiyle tanışması yaşandı”… türündeki içinde yer yer abartılar barındıran doğruları içeren tespitleri ışığında “Gezi olayının dünyada yarattığı etki ve sempatiye bakılırsa ‘Haziran Devrimi’ diye adlandırmayı hak ediyor. Ancak ‘devrim’i devrimciler yapar. Oysa bunlar apolitikler. ‘Apolitik’ dedikleri gençlerin eylemi tek kelime ile herkesi şaşkına çevirip”;[22] Malcolm X’in, “Birini ayıplamakta acele etme. Senin geçtiğin yoldan geçmemiş, senin kadar hızlı düşünemiyor olabilir. Unutma ki bir zamanlar sen de şu anda bildiklerinden bihaberdin”; Albert Camus’nün, “Her özgürlüğün ucunda bir yargı vardır; işte özgürlüğün son derece ağır bir yük olması bundandır,”[23] saptamalarını doğruladılar…

Ve “yorumcular”ın akıl düzenleri içerisinde her biri ayrı bir “raf”ta duran, “otoriterliğe karşı isyan”, “ranta karşıtlık”, “betonlaşmaya başkaldırı”, “taşeronlama/ güvencesizleşmeye tepki”, “dinsel buyurganlığa itiraz”, “cinsel/ etnik ayrımcılığa karşıtlık” gibi siyasal duruşları harmanlayıp bir isyana dönüştürdüler.

“YENİ” Mİ? DEDİNİZ!

Gerçeği “Orta Sınıf”, “Y Kuşağı” palavralarıyla gölgelenmek istenen Gezi/ Haziran’a dair elle tutulur siyasi tespit yapmak şu an hayati bir gereklilik hâlini almış durumda ve bu gereklilik hâlinden kaçmak hiçbir şartta mümkün gözükmüyor. Direniş mi, isyan mı, ayaklanma mı, hareketlenme mi?

“Gezi’yi bir “festival kataloğuna” dönüştürmek yerine bir isyan deneyimi olarak ele almak”tan söz eden Sarphan Uzunoğlu, gerçekten de çok haklı…

Mesela… “Gezi sürecini ne tek başına devrimci direniş ne de tek başına bir sivil direniş[24] olarak değerlendirmeye izin veriyor. Gezi deneyimi olsa olsa sivil direniş ve devrimci direniş arasında gidip-gelen bir salınımdır,” diyen Önder Kulak, Taksim’deki bir duvar yazısının söylediği “Bu bir halk direnişidir!” gerçeğini gölgeliyor…

Onur Kartal ise, “Bu yazı rahatlıkla ‘Ernesto Laclau’nun popülizm çözümlemeleri, Gezi Direnişini anlamamız için zengin bir kavramsal malzeme sunuyor’[25] cümlesiyle başlayabilir, bir kavram ile bir olay arasındaki mesafeyi en kolay yoldan kapatmayı tercih edebilirdi. Gezi’de olayın hakikâtinin peşine düşenler, çokluğun canlı etinin izini sürenler, yazlıklarını çıkarmayı reddedip kışlıklarıyla mevsim geçişini kafalarında erteleyip yeni olana geleneksel kategorilerle riske girmeden ışık tutmayı yeğleyenler hep bu yoldan gittiler. Rotaları farklıydı ancak vardıkları yer aynı oldu: pratiği bir kavramsal çerçeveye oturtmak, çerçevenin içinde kalanları yüceltmek, dışına taşanları görmezden gelmek. Biz burada işin kolay kısmını da es geçmeyeceğiz. Laclau’nun popülizmi esas alan, evrenselliğin ufkunu bir boş gösteren olarak demokrasiyi tikel taleplerin arasında kurulan bir eşdeğerlikler zincirinde arayan kavrayışının Gezi deneyimini anlamada işimizi ne ölçüde kolaylaştırdığına bakacağız. Fakat bu kavrayışın tehlikesine de işaret ederek işimizin aslında hiç de kolay olmadığını göstermeye çalışacağız,” türünden tespitlerle gerçeği anlaşılmaz kılıyor…

Bunlara “yenilik” deniyor!

Bir de Gezi/ Haziran isyanının parlamentarizme alet edilmesine!

Örneğin Seyfi Öngider’in, “Mart 2014 seçimleri Gezi için bir tür sınav olacak: Ya geçecek ve siyasette kalıcı olarak AKP’ye karşı muhalefetin belkemiğini oluşturacak ya da buharlaşıp gidecek. Muhalefetin bir parçası olan sol-sosyalist hareket aslında kendisine yönelik de ciddi bir eleştiri olan Gezi’yi, Gezi’de ortaya çıkan devrimci enerjiyi bu bağlamda değerlendirebilirse ne âlâ!”

Veya Mehmet Tezkan’ın, “Gezi Ruhu toplumu da siyaseti de kendine kelepçeledi… Merak edilen şu… O ruh ete kemiğe bürünür mü? Mehmet Barlas; ‘Gezi parkı eylemlerinde tencere tava sesi çıktı ama ne yazık ki siyasi bir program ve bir lider çıkmadı’ diye yazmış… Gezi Ruhu kalıcı!.. Kim ne derse desin kalıcı.. Hem de peşpeşe gelecek üç seçimi de etkileyecek güçte… Bunun için ruhuna uygun beden bulması lazım… O ruhu taşıyabilecek beden!”

Ya da Örsan K. Öymen’in, “Yakın gelecekteki ve kısa vadedeki tek çare kuşkusuz ki, Gezi olaylarıyla birlikte oluşan ruhun sandığa da yansıması, iktidar partisi olan AKP ile ana muhalefet partisi olan CHP arasındaki yüzde 25’lik uçurumun elden geldiğince kapanmasıdır”! türünden “analizler” gibi…

Gezi/ Haziran parlamentarizmin neresine eklemlenebilir? Veya buna bir devrimcinin verebileceği yanıt olabilir mi? (Dikkat edin reformist demedim!)

NİHAYET

Diyeceklerimi tamamlıyorum: Varsın HDK’nin, 5 Ekim 2013 tarihli ‘2014 Yerel Seçimlerine Doğru Yerel Yönetimler Konferansı’nda İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya, Gezi isyanından sonra “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” denildiğini anımsatarak “Ama her şeyi eskisi gibi yapmaya devam ediyoruz. Bu anlamda çok önemli ama bu imkânı ıskaladık”; Prof. Dr. Gençay Gürsoy, “Gezi isyanı gerek dil, gerek yöntem bakımından her şeyin değişmesi gerektiğini gösterdi” desin…

Gezi/ Haziran isyanı, geçmişten bugüne taşıdığı devrimci dili ve duruşuyla ve Eric Hobsbawm’ın, “Geçmişin ya da daha çok, kişinin çağdaş deneyimini önceki kuşakların deneyimine bağlayan toplumsal mekanizmaların yok olması, geç XX. yüzyılın en karakteristik ve ürkütücü fenomenlerinden biridir. Yüzyılın sonunda çoğu genç erkek ve kadın, içinde yaşadıkları zamanın geçmişiyle her türlü organik ilişkiden yoksun, bir tür sürekli şimdiki zaman içinde yetişti,”[26] uyarısıyla öğrenmek isteyen herkese, içinde yaşadığınız zamanın geçmişiyle organik ilişki kurmamız için hiçbir yol, hiçbir araç bırakılmamış olsa da, bize dayatılan bir tür sürekli şimdiki zaman içinde yaşamayı reddetmeyi, ona başkaldırmayı hatırlatır…

Bu bağlamda yaşananların Gezi Parkı’nda kesilecek ağaçların protestosuyla sınırlı olmadığına dikkat çeken yönetmen Funda Akbulut’un, “Barikatlarda olanlar, yürüyenler, duranlar, kitap okuyanlar, evlerinden tencere tava ile ses çıkaranlar, yani bu direnişin sürdürücüleri, ‘yeter artık’ dedi. Evime yatak odama dek girdin, ne içeceğime, nasıl yaşayacağıma, ne giyeceğime benim adıma karar vermeyi hedefliyorsun ve uyguluyorsun. Ülkeyi parsel parsel satıyorsun, doğayı talan ediyorsun. Belli bir zümrenin palazlanması için çaba gösteriyorsun. Artık bizi yönetmeni istemiyoruz,” sözleriyle tarif ettiği Gezi/ Haziran, tarihimizin en büyük halk hareketidir.

Birikimin sonucunda meydana gelen toplumsal patlamadır.

Kendiliğinden başkaldırıdır, özgürleşme hareketidir.

Oğuzhan Müftüoğlu’nun, “AKP’liler hiç bitmeyecekmiş zannettikleri saltanatlarının sonunun başladığını görebildiler mi?” sorusuyla da betimlenmesi mümkün olan Gezi/ Haziran’dan öncesi ve sonrası birbirinden çok farklıdır.

Pelin Batu’nun ifadesiyle, “Asker devletinden polis devletine geçmiş bir ülkede doğal olarak korkuyla yönetiliyor, korkuyla frenleniyorduk.

Sansürlenip kendimizi otosansürledikçe sesimizle boğuluyor içimize attıkça kabızlaşıyorduk.

Dinlenme, içeri atılma, işinden olma paranoyasıyla kontrol ediliyor, susuyorduk.

Bugün bu korku perdesi aralandı.

‘Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim’ ve ‘Azınlık şaşırma, sabrımızı taşırma’ sloganlarına karşın, bu ürkütücü haykırışlara nazır Başbakanımızın hoşnut tebessümüne karşın, Gezi’de şarkı söylemeye, paylaşmaya, ağaç dikmeye, dua etmeye, kaybettiklerimiz için siyahlar içinde yas tutmaya devam ediyoruz.

Korkmuyoruz. Çünkü Taksim’in girişindeki bir duvar yazısında da belirtildiği gibi, artık hiçbir şeyin aynı olmayacağını biliyoruz.” İş bu nedenle de kesin olan halkın vicdanıyla hareket etmenin, egemen ideolojinin mekanizmalarını sorgulamanın, hakkını aramanın, kendine güvenin tadını aldı.

Çünkü Sel Yayıncılık editörü Bilge Sancı’nın saptamasındaki üzere: “Bu süreçte aslında uzun zamandır mayalanmakta olan ancak akacak bir kanal ve araç bulamayan bir hareketin fiilen sokağa çıktığını, mevcut ve büyük oranda da köhnemiş bir muhalefet tarzı yerine kendisine yeni inisiyatifler ve örgütlenmeler yarattığını söyleyebiliriz. Aslında bir tepki birikmesi vardı ancak yolunu bulamıyordu, buldu.”

Bu devam edecek; halk 1980’den beri üstüne serpili duran ölü toprağını ilk kez attı.

‘Fetih 1453’ filminde Fatih Sultan Mehmet’i canlandıran tiyatro ve sinema oyuncusu Devrim Evin de, “Korku imparatorluğunun yıkıldığını” bunun için söylüyor…

Nihayet “… ‘Gezi Direnişi ne öğretti?’ derseniz, ‘Bize mi, hükümete mi?’ derim ilk” vurgusuyla ekliyor müzisyen Güvenç Dağüstün:

“Bize salak olmadığımızı gösterdi. Yani hayvan terli artık. Yemezler! Bunu öğrendik. Birçok farklı görüşün ortak müşterekte buluşabileceğini öğretti mesela; o da özgürlükler! ‘Yedirtmeyiz özgürlüklerimizi’ dedik hep bir ağızdan. Hükümete öğrettiği ise artık bu işlerin makarnayla, pirinçle olmayacağı. Balta nasıl taşa vurulur bunu gördü hükümet!”

Evet, evet ağaç katillerine patlama, birikmiş sabrın taşmasıydı. Artık dikiş tutmayan yalanlara, insanların zekâsıyla alay eden sosyal dolandırıcılığa, kalıbına uydurulmuş hırsızlık, para eden her şeyin talanına yani neo-liberalizme karşı olmaktı patlamanın, yani isyanın sebebi…

Gezi/ Haziran hepimize Paul Seenay’ın, “Gerçek başarı, başarısız olma korkusunu yenebilmektir,” saptaması ile “Bütün kimlik türleri (bireysel, kolektif kimlikler, hatta hareket kimliği) belli ahlâki yükümlülükler taşır. Aslında kimlik öncelikle ahlâkidir. Charles Taylor’ın söylediği gibi ‘Kim olduğumuzu bilmek ahlâki bir uzayda yolunu bulmaktır, burada iyi ve kötünün ne olduğu, neyin yapılmaya değer ya da değmez olduğu, sizin için anlamlı ve önemli; önemsiz ve ikincil olanın ne olduğu sorgulanır’…”[27] gerçeğini anımsatmıştır…

Gezi/ Haziran isyanı hepimize/ herkese “gelecek”in bugün olabileceğini göstermiştir. Bunun adı da “Devrimin Güncelliği” gerçeğidir.

Evet, evet “Özlenen yaşam mucizelerle değil, devrimle mümkündür,” Ché Guevara’nın deyişindeki üzere…

Ali İsmail’(ler)in, Ethem’(ler)in, Mehmet’(ler)in, Abdullah’(lar)ın, Medeni’(ler)nin, Ahmet’(ler)in, Ferit’(ler)in yani Gezi/ Haziran isyanının ölümsüzleri de bize bunları yani…

Ahmet Telli “Ölüm Bedrettin gülüşüydü,/ dudaklarımızda,/ yarına dönük ve inatçı”…

Tevfik Fikret’in, “Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa,/ Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır,/ Sönmez ebedi, her gecenin gündüzü vardır”…

Nâzım Hikmet’in, “Varılacak yere/ kan içinde varılacaktır./ Ve zafer/ artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar/ tırnakla sökülüp/ koparılacaktır”… dizelerindeki gerçek ve zorunlulukları anımsatır…

4 Mart 2014 15:21:16, Ankara.

N O T L A R

[1] Hacettepe-Beytepe kampüsündeki bir amfinin adının ‘Ali İsmail Korkmaz Amfisi’ olarak değiştirildiği 4, 5, 6 Mart 2014 tarihindeki etkinliklerin ikinci gün programındaki ‘Haziran Direnişi ve Gençlik’ başlıklı panelde yapılan konuşma… Kaldıraç, No:156, Haziran 2014…

[2] Oscar Wilde.

[3] “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin/ Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” (Tevfik Fikret, ‘Han-ı Yağma’.)

[4] Can Dündar, “Taksim: Özlediğimiz Türkiye’nin Maketi”, Milliyet, 8 Haziran 2013, s.19.

[5] Esra Açıkgöz, “Direnmek Ruhu İyileştirir”, Cumhuriyet Pazar, No:1426, 21 Temmuz 2013, s.3.

[6] Ayşegül Özbek, “90 Kuşağı Gezi’yi Anlatıyor”, Cumhuriyet, 15 Şubat 2014, s.15.

[7] Müge İplikçi, Biz Orada Mutluyduk-Gezi Parkı Direnişindeki Gençler Anlatıyor, Doğan Kitap, 2013.

[8] David McNally, Başka Bir Dünya Mümkün, çev: Oya Köymen, Yordam Yay., 2013.

[9] José Saramago, Filin Yolculuğu, Çev: Pınar Savaş, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013.

[10] Ahmet İnsel, “Gezi Adlı Gulyabani”, Radikal, 5 Kasım 2013, s.16.

[11] Şükrü Küçükşahin, “Erdoğan’ın Gezi Politikası Başarılıysa”, Hürriyet, 12 Eylül 2013, s.22.

[12] “Güler: Her Türlü Tedbiri Alacağız”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2013, s.8.

[13] “… ‘Sıcak Sonbahar’da Sıkıyönetim”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2013, s.8.

[14] Meriç Tafolar, “Yeteri Kadar Gaz ve Su Kullanıldı!”, Milliyet, 7 Şubat 2014, s.23.

[15] “Güler: TOMA’ların Suyuna Biber Gazı Koyduk”, Birgün, 27 Aralık 2013, s.6.

[16] İsmail Saymaz, “Berkin Elvan’ı Vuran Polisler Korunuyor”, Radikal, 24 Ocak 2014… http://www.radikal.com.tr/turkiye/berkin_elvani_vuran_polisler_korunuyor-1172328

[17] İbrahim Maşe-Mustafa İnsan, “Ağzına Biber Gazı Yedi Dil Kanseri Oldu”, Hürriyet, 30 Ocak 2014… http://www.hurriyet.com.tr/saglik-yasam/25701352.asp

[18] Doğu Eroğlu, “Biber Gazı Var Ama Siz Yokmuş Gibi Yapın”, Birgün, 17 Şubat 2014, s.10.

[19] Tolga Şardan, “Gezi’den Kalanlar ve Farklı Bir Analiz”, Milliyet, 25 Kasım 2013, s.13.

[20] Eser Poyraz, “İlker Belek: Hâlâ Sınıf, Daima Sınıf ve Daha Çok Sınıf!”, Sol Kitap, No:61, 27 Kasım 2013, s.4-5.

[21] Sibel Bahçetepe, “Korku Duvarı Aşıldı”, Cumhuriyet, 20 Ekim 2013, s.5.

[22] Sabahattin Çetin, “Gezi Parkı’nın ‘Solu’…”, Birgün, 9 Temmuz 2013, s.10.

[23] Albert Camus, Düşüş, Çev: Vedat Günyol, Can Yay., Birinci basım, 1996.

[24] Henry David Thoreau, Sivil İtaatsizlik, çev. Melis Olçum, Kafe Kültür Yayıncılık, İstanbul, 2013.

[25] Ernesto Laclau, Popülist Akıl Üzerine, çev. Nur Betül Çelik, Epos Yayınları, 2007.

[26] Eric Hobsbawm, Kısa XX. Yüzyıl 1914-1991, Aşırılıklar Çağı, Çev: Yavuz Alogan , Everest Yay., 2006.

[27] James M. Jasper, Ahlâki Protesto Sanatı, Çev. Senem Öner, Ayrıntı Yay., 2002.

 İSYANKÂR DEĞERLER TOPLAMI: ALEVÎLİK[1]

TEMEL DEMİRER

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim.”[2]

 

Alevîlerin hâli, Türkiye’nin laik olmadığının, ayrımcılık ve baskı gerçeğinin kanıtıyken; Hasan Ali Kızıltoprak’ın işaret ettiği üzere, “Alevîlik, değerler toplamıdır.”

Evet, “yürü bre hızır paşa/ senin de çarkın kırılır/ güvendiğin padişahın/ o da bir gün devrilir” diye haykıran bir değerler toplamıdır Alevîlik…

Hani Hacı Bektaş-ı Velî’nin, “hararet nardadır, saçda değil/ keramet baştadır, taçda değil/ her ne arar isen kendinde ara”!

Pir Sultan Abdal’ın, “her nereye gitsem, yolum dumandır/ bizi böyle kılan, ahd-ü amandır/ zincir boynum sıktı hayli zamandır/ açılın kapılar şaha gideyim”!

Hallac-ı Mansur’un, “bana bak, onu gör; hep aynı şeyiz!”

Yunus Emre’nin, “cem’e eğrileri giremez,/ doğru gelenlerindir!

Nesimi’nin, “ben melanet hırkasını kendim giydim eynime/ ar-u namus şişesini yere çaldım kime ne,” dizelerinde haykırdığı üzere…

Onlar “kaçıncı ölmem bu hain/ pir sultan ölür, dirilir” gerçeğiyle özdeşleşmiş Baba İshak’tır, Balim Sultan’dır, Hallac-ı Mansur’dur, Fuzuli’dir, Yunus Emre’dir, Karacaoğlan’dır, Ahmet Yesevi’dir, Dadaloğlu’dur, Hacı Bektaş-ı Velî’dir, Hayyam’dır, Kaygusuz Abdal’dır, Şah Hatayi’dir, Kul Himmet’dir, Virani’dir, Yemini’dir, Seyyid Nesimi’dir, Veysel Karani’dir, Tapduk Emre’dir, Şeyh Bedreddin’dir, Börklüce Mustafa’dır, Âşık Veysel’dir, Aşık Mahsuni Şerif’dir ve daha niceleridir…

Onlar Yavuz Sultan Selim’lerin kılıcı ve Şeyhülislâm Ebussuud’un fetvalarıyla yok edilme kastı karşısında, “sayılmayız parmak ile/ tükenmeyiz kırmak ile” diye haykıran Pir Sultan Abdal’ın nefesini Pınar Aydınlar’ın, Muhlis Akarsu’nun, Güler Duman’ın, Özlem Özdil’in, Hasret Gültekin’in, Arif Sağ’ın, Musa Eroğlu’nun, Ali Ekber Çiçek’in, Erdal Erzincan’ın, Sabahat Akkiraz’ın, Neşet Ertaş’ın, Muharrem Ertaş’ın sazı sözüyle ölümsüzleştirenlerdir…

“Alevîyim, Alevîsin, Alevî…” dedikleri için Onlar hep ezildiler, vuruldular, hakarete uğradılar, asimilasyona maruz bırakıldılar…

“Pişirdiği yenilmez” hakaretlerine maruz bırakıldılar…

Gizlice toplanmak zorunda bırakıldılar…

Korkutuldular…

Ama Onlar, “nam-ı hızır paşa, aslı devlettir/ ta ezelden beri özü zulmettir/ yakılan da asılan da emektir/ alır hızır paşa ahımız bizim,” terennümleriyle her şeye karşın semaha durmaktan vazgeçmeyen “Işık İnsanları”dır…

Alevîler tüm evren’in ışıktan yaratıldığını düşünür.

XVI. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı padişah fermanlarında ve yazışmalarında Alevîler, “Işık Taifesi” olarak anılmışlardır.

Osmanlı’nın İkinci Beyazıt döneminde “Işık İnsanları”nı katli yönünde fetva verilmiş ve ardından da Alevî olarak adlandırılmıştır.

 

“ALEVİLİK” DEYİNCE

 

Alevîlik, baskılar ve zulüm karşısında muhalif bir toplumsal bakış açısıdır.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin “Eline, diline, beline sahip olmak” düsturundan; “Ezelden ebede bildiğimiz haktır bizim. Haktan nida geldi hakka hak dedik” ve “Benim kâbem insandır,” deyişine hümanist bir anlayış ve duruştur.

İnsana “Can” derler; üstün tuttukları tek şey insandır.

Acı çektirilendir; kıblesi insandır; Egemenlerin başına daim bela olmuş mücadeleci bir topluluktur; içinde birçok kültürel öğeyi içeren kendine özgü bir kimlik…

Vicdan, iyilik, hoşgörü, barış, kardeşliktir; derdi, “İnsan-ı kâmil olma”dır.

Şamanistik inançlardan beslendiği her hâlinden belli olan bir duruştur; felsefi bir görüş ve kültürdür.

Kökenini pagan, batıni/ ezoterik öğretilerden alan bir yaşam kültürüdür Alevîlik. Senkretik bir yapısı vardır. Zerdüştlük, Mani dini, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi oldukça geniş bir spektrumdan beslenmiştir.

Yani paganizm, Şamanizm, Zerdüştlük, Hıristiyanlık, İslâm gibi semavi ve semavi olmayan dinler ile birçok Anadolu geleneğinden etkilenerek oluşan bir öğretidir.

Bir din veya mezhep olduğu tartışmalı olsa da, tıpkı Budizm gibi bir yaşam öğretisi, insanlığın yüzyıllarca biriktirdiği bilgelik pınarı olarak da görülebilir Alevîlik.

Alevîler ile Bogomiller arasında önemli bir etkilenme söz konusudur.[3]

Kültürel bir inançtır; insan odaklıdır; bir yaşam biçimidir. Kimse kimsenin inancını, ibadetini eleştiremez; “vahdet-i vücud”a inanırlar.

Nihai kertede “insan-ı kâmil olma” gayesindeki bir yoldur Alevîlik. Onu en iyi anlamanın yolu aşıkları bilmek, nefeslerini okumaktır. Hatayi, Virani, Kul Himmet, Sıdkı Baba, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre okumadan Alevî bilinemez…

İnsanı insan olduğu için seven ve insan sevgisine dayalı bir felsefe olarak Alevîlik, kadına özgürlük tanıyan öğretidir; “Enel hakk” diyendir; isyankârgeleneği içinde, Gezi/ Haziran ayaklanmasının da aktif destekçisi olmuştur.

Temel inanç(lar)ı varlıkların birliğidir; yolu bilim, dini sevgidir; kitabı, inancı insandır; 72 millete bir bakar, kadın erkek ayırmaz; mazlumun yanında olur, zalime karşı durur; her çiçekten öz alıp, bal yapar; Hz. Ali gibi, “Bin kere mazlum olsan da, bir kere zalim olma,” der.

Bunlarla birlikte İhsan Eliaçık, “Sünnîlik iktidar mezhebidir, Alevîlik ise ezilen Müslüman kitlelerin tepkisini ifade eder,” dese de; İslâm’ın bir mezhebi olarak gösterilmeye çalışılan Alevîlikte; İslâm’ın etkileri vardır. Ancak Alevîlik İslâm’la özdeşleştirilemez. O ne İslâm’ın bir mezhebi, ne de pek çok düsturunu paylaştığı Şiilik’in bir koludur.

Kolay mı? İslâm’daki “Allah İnancı” yoktur. “Kabesi insan”dır. “Enel-hak” der. İslâm’a göre bunlar “şirk”tir.

Erdoğan Çınar’ın ‘Alevîliğin Gizli Tarihi’ başlıklı yapıtında “Alevîlik ve İslâm”ın karşılıklı olarak ele alındığında dinlerin en temel noktaları olan: “- Yaradanın tanımı; – Ölümden sonrası; – Evrenin yaratılışı; – İnsanın yaratılışı” konularında bu iki bakış açısının neredeyse birbirine zıt inanışlar içinde” olduğu gösterilmektedir.

Mesela: “Yaradanın tanımı: İslâm-yaradan ve yaratılandan bahsederken; Alevîlik’te yaratılmışların bütünü yaradanın kendisidir.”[4]

Alevîliğin cenneti ve cehennemi vicdandır ve bunu da Namık Kemal Zeybek gibilerin anlaması/ anlamlandırması mümkün ve muhtemel değildir![5]

Nihayetinde tüm bu özellikleriyle tarihte, -K. Marx’ın din için işaret ettiği gibi-, “Izdıraba karşı protesto” aracıdır; öteki(leştirilenler)dir; muhalif bir kimliktir Alevîlik.

 

BİRAZ DA -YAVUZ’LU- TARİH

 

Anadolu’daki 1240’daki Babailer başkaldırısından beri tarihin acil gündem maddesi olan Alevîleri katleden Sivas, Maraş, Çorum vb pratikler ile Yavuz Sultan Selim’li tarihi gelenek arasında doğrudan bir ilişki vardır; olmuştur; olacağa da benzemektedir…

Örneğin “İçinde şeytan var” diye Anadolu’da sazı yasaklayan Şeyhülislâm Ebusuud’un, “Alevîlerin canları, malları, namusları size helaldir. Bunların evlenmesinden doğan çocuklar piçtir. Bunlar, gavurlardan daha kötüdür. Alevîlerle yapılan savaşta ölen şehittir. Bunların yaşadığı yerleri toptan yok etmek caizdir,” fetvası düşünüldüğünde İstanbul Boğazı’na yapılan 3. köprüye Yavuz Sultan Selim isminin verilmesi Alevîler için derin ve acılı bir anlam ile uyarıyı ifade eder.

Yavuz Sultan Selim, herkes için uyarıcı bir semboldür.

40 bin Alevî’yi katleden Yavuz’un ne ölçüde “gaddar” bir yönetici olduğunu, daha Trabzon Valiliği döneminden biliyoruz. Pontus- Rum İmparatorluğu’nun merkezi olduğu için, başta Rumlar olmak üzere ağırlıkla Müslüman olmayan halkların yaşadığı bir bölgenin valiliğini yapan Yavuz, Hıristiyan ahaliyi zorla Müslümanlaştırma adına şu fetvayı veriyor: “Ya şeref-i İslâm ile müşerref olalar ya da tümünü siyaset eylerim…”

Görüldüğü gibi Yavuz, daha Trabzon Valiliği döneminde, tüm yöre Hıristiyanlarını Müslüman olmaya çağırıyor ve olmadıkları takdirde tümünü “siyaset eyleyeceğini” yani kılıçtan geçireceğini söylüyor.

Yavuz, kuvvetli bir görüşe göre Babası II. Bayezid’i zehirleterek yerine geçtiği gibi, 8 yeğeni ile vali olan kardeşleri Korkud’u ve Ahmed’i katlediyor. Yönetici katliamları bununla da bitmiyor. Veziriazam Koca Mustafa Paşa’yı, Karaman Beylerbeyi Hemdem Paşa’yı katlettiği gibi; Hersekzade Ahmed Paşa’nın çadırını başına yıkıyor ve Dukaginoğlu Ahmed Paşa’yı kendi elleriyle hançerleyerek, başını kesiyor. 1514 İran seferi sırasında ayaklandıkları gerekçesiyle çok sayıda yeniçeri ağasını idam ettiği gibi; birlikte savaşa katıldığı ve sözde çok sevdiği Osmanlı aydınlarından Tacizade Cafer Çelebi’yi de İstanbul’da katlediyor.

İnsan öldürme konusunda sicili böylesine kirli olan birinin, kendisinin temsil ettiği İslâm Halifeliği karşısında sürekli dışlanan ve hemen tamamı emekçi tabakalardan gelen Kızılbaşlar’a[6] iyi gözle bakması mümkün müdür?.. Tabii ki değil!

XVI. yüzyılın ilk yarısında henüz tüm resmi kayıtlar düzenli tutulmasa bile; Yavuz’un Çaldıran seferindeki yol haritası ve sefer günlükleri dahil birçok belge bugün elimizdedir. Bize, Yavuz Selim portresi olarak sunulan küpeli, on iki dilim taçlı ve kolyeli portrenin bile Yavuz’a değil; can düşmanı Şah İsmail’e ait olduğunu bugün biliyoruz. Savaş alanının Van’ın Çaldıran’ı değil, İran’ın Çalderan’ı olduğunu da. Yavuz’un, iddia edildiği gibi bizzat savaş alanında değil, kilometrelerce geride bulunduğunu; buna karşılık Şah İsmail’in eşiyle birlikte doğrudan savaşa katıldıklarını da. Yine Şah İsmail’in karısına ve tahtına el konulduğunun, tamamen düzmece hikâyeler olduğunu da nicedir biliyoruz.

Bilinmelidir ki, 1514 İran Seferi sırasındaki Alevî katliamı, 1511’deki Şah Kulu Baba hareketinin bir devamı niteliğindedir. Tarihsel bağlamda ilk önemli bilgileri veren de, o tarihlerde Saray’da bulunan Kürt kökenli yönetici ve tarihçi İdris-i Bidlisi’dir.

İdris-i Bidlisi, Yavuz Selim’in hükümdarlık dönemini işlediği Farsça Selimname’sinde;[7] bu aşamada katledilen Kızılbaşlar’ın sayısının 50 binden fazla olduğunu şu Farsça sözlerle ifade eder: “Ve ez ibtida huruc-u an Cemaat der Vilayet-i Anatoli ta an ki Ali Paşa-yı Vezir maktul şüd mütecaviz ez pencah hezar nefs ez tarafeyn der Anatoli bekatl amed vü çendan hezar hanedar menhub ü esir şüd.”[8]

Görüldüğü üzere, gelişmelerin doğrudan tanığı olarak İdris-i Bidlisi; Yavuz’un ilk yıllarındaki katliam bilançosunu böyle veriyor. Bu rakamın 40 veya 50 bin olması da bir şey değiştirmiyor. Gerçek olan, büyük bir Kızılbaş katliamının varlığı ve bu ismin kutsanarak, Kızılbaşlar’ın da her gün gelip-geçeceği bir köprüde yaşatılmaya çalışılmasıdır… Tıpkı, Dersim Katliamcısı Sabiha Gökçen’in adının, bir büyük havalimanında yaşatılmaya çalışılması gibi…

Osmanlı’da “hoşgörü”ye dair lafazanlığı bir kenara bırakırsak: II. Bayezit’in yeni fethettiği Modon, Koron, Navarino, Mora, Draç gibi yörelere, Anadolu’daki Kızılbaş zümreleri çoluk-çocuk, kadın-erkek yüzleri demirle dağlanarak, zorla sürülerek iskâna tabi tutulurlar. Aynı tip uygulamalar Fatih döneminde Karaman ve Konya’da da olmuştur. Rum Mehmet Paşa bölgede zulüm ve katliam yapmıştır.

Fatih ve Bayezıt döneminde; Akdeniz, Ege ve İç Anadolu Alevîleri, oymaklar ve kafileler hâlinde Akkoyunlu ülkesine ve bugünkü Kuzey ve Güney Azerbaycan’a göç ederler.

I. Selim’in (1512-1520) tahta geçmesiyle Türkmen sürgün ve katliamları daha da vahim bir hâl alır. 1514’te Şah İsmail ile Yavuz Selim arasında geçen Çaldıran Savaşı öncesi ve sonrası Anadolu’da; tarihi kaynaklar 40 bin civarında Alevînin katledildiğini yazmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde İslâm kabuk içinde ama çeşitli uluslardan oluşan Osmanlı Devleti tam bir “Roma İmparatorluğu” hâlini alır. Bu dönemde yine Alevîlere zulüm, şiddet ve katliamlar devam eder.

Şeyhülislâm Ebussu’ud Efendi’nin (1545-1574) verdiği fetvalarla Alevî katliamı, “İslâm şeriatı”na göre meşruluk kazanır. Bugün Sünnî ilim adamları tarafından “huşu ile anılarak evliya mertebesi” ne çıkarılan Ebussu’ud Efendi, bir zalim din ulemasıdır.

Hırvat kökenli ve Nakşibendi tarikatından Kuyucu Murat Paşa da; 6 Aralık 1606’da sadrazam olduktan hemen sonra Anadolu’da geniş çaplı Alevî katliamı harekâtı başlatır. 70 bin Alevî diri diri kazdırdığı kuyulara gömdürür.

Bunlarla birlikte Prof. Selim Deringil, II. Abdülhamit döneminde Anadolu’da genel bir Müslümanlaştırma siyaseti görüldüğüne dikkat çeker: “Aslında Anadolu’da en hızlı Müslümanlaşma XIX. ve XX. yüzyılda yaşandı. Abdülhamit döneminde gerçekleşen 1895-1896 katliamları sırasında bayağı büyük bir Ermeni nüfus zorla Müslüman yapıldı. (…)

Hanefilik her zaman Osmanlı’nın resmi mezhebi oldu. Alevîler, Osmanlı’da her zaman azınlıkta oldular. Yavuz Sultan Selim’den itibaren Alevîlere ‘içimizdeki öteki’, ‘tehlikeli’, ‘beşinci kol’ gibi tamamen yanlış algılamalarla yaklaşıldı ve zaman zaman Alevî kırımları yaşandı. (…)

Abdülhamit döneminde, Müslümanlara Hanefilik dayatıldı. Çünkü Abdülhamit’in başlıca amacı dışa ve içe karşı sırtını dayayabileceği güvenilir bir Müslüman nüfus yaratmaktı. Abdülhamit döneminde Hanefi inancını yaymak için seyyar medreseler kuruldu. Bu medreselerde genç ulema misyoner olarak yetiştirildi ve bunlar Şiileri Sünnîleştirmek üzere Irak’a, Suriye’ye gönderildi. (…) Şafiler de Hanefileştirilmeye çalışıldı.”[9]

Özetle ‘Hubyar Sultan Alevî Kültür Derneği’ Başkanı Ali Kenanoğlu’nun da işaret ettiği gibi, “Osmanlı’da ümmet olarak yaşayan Alevîler, Müslüman tebaa içerisinde kabul edilir ancak inançları gereğince de çoğunlukla sapkın inançlı kişiler olarak görülürdü. Bu sebeple de büyük çoğunlukla baskı ve zulüm altında tutulurlar, her an başlarına neyin geleceği de belirsizdir. 1800’lü yıllar Alevî-Bektaşi toplumunun görüp görebileceği tarihin en büyük zulmüyle geçmiştir. II. Mahmut dönemiyle birlikte hem Alevîler hem de Alevîlik katliama uğramış, tüm Alevî-Bektaşi dergâhları-tekkeleri Alevîlerin elinden alınmış, kimisi Sünnî tarikatlara teslim edilirken büyük çoğunluğu da yıkıma uğratılmıştır. Alevî köylerine ve dergâhlarına cami yapılmış ve Alevî gençleri medreselerde Sünnî eğitimine tabi tutularak tarihin en planlı ve kapsamlı asimilasyon politikaları uygulanmıştır. Yine bu dönemde ibadethaneleri elinden alınan Alevî inanç önderleri katledilmiştir.

Böyle bir süreci yaşayarak XX. yüzyıla gelen Alevî-Bektaşi toplumu açısından Osmanlı’nın yıkılışı Pir Sultan Abdal’ın ‘Güvendiğin padişahın, gün gelir onun da çarkı devrilir’ sözleriyle müjdelenmişti zaten. Alevî-Bektaşi toplumu Pir Sultan’ın müjdelediği o yıkılışı heyecanla karşılamış, o çarkı deviren Mustafa Kemal’i de bağrına basmıştır. Çünkü Mustafa Kemal, Pir Sultan Abdal’ın müjdesini yerine getiren kişidir.

Osmanlı’nın yıkılışıyla kurulan Cumhuriyetle birlikte Alevîler yurttaş olmuşlar ve bir nebze olsa da kendilerini öncesine göre daha güvende hissetmeye başlamışlardır…

Osmanlı’dan günümüze zaten yeraltı faaliyeti sürdüren Alevî-Bektaşi toplumuna Cumhuriyet de yerin altını layık görmüştür. Alevîler çok geçmeden Cumhuriyet projesinin de kendileri açısından bir yaşamsal güvence olmadığını anladılar. 1937-38’de Alevî inancına mensup Dersim halkına yönelik katliam, Cumhuriyet döneminde devlet eliyle gerçekleştirilen ilk kitlesel katliam olarak yaşandı. Osmanlı’nın zulmünden kurtulduğuna sevinen Alevîler bu sefer de destekledikleri, gönül verdikleri Cumhuriyet tarafından yasaklara, yok sayılmalara ve katliama maruz kaldı. Daha sonraki yıllarda yaşanan Maraş, Çorum, Sivas, Gazi gibi katliamların da devletin derin yüzünün eseri olduğu bilinmektedir.

Bir taraftan Alevîliği yasaklayıp bir taraftan da arada bir katliamlara maruz bırakan sistem, diğer taraftan da şeriat korkusu ile köşeye sıkıştırdığı Alevîleri bu Cumhuriyete bekçi tayin etmiştir.”[10]

Ve Can Dündar’in ifadesiyle, “Alevîler, modern, ilerici, hoşgörülü yaklaşımlarıyla Türkiye’de demokrasinin, laikliğin sigortası olmuşlardır,” olmasına da bu “sigorta” niye Dersim, Sivas, Maraş, Çorum, Gazi Mahallesi vd’lerindeki gibi biteviye atmıştır?

Bu sorunun yanıtı mutlaka bulunmalıdır!

 

MUHTELİF SAPTAMALAR

 

Evet tam da bu nedenle Alevîlere ilişkin, “Cumhuriyet bekçiliği” saptaması kilit önemdeyken; çözümlenmeye de muhtaçtır.

Markus Dressler’in Alevîliği inceleyen, ‘Writing Religion/ Dini Yazmak’ diye çevirebileceğimiz, altbaşlığı ise ‘Türk Alevî İslâmın İnşası/ The Making of Turkish Alevî İslâm’ olan yapıtında, “Bugünkü Alevîlik kavramının 1910’lardan 1930’lara kadar etkili olan Türk milliyetçiliği tarafından oluşturuldu”ğuna dikkat çekilmesi müthiş öğretici ve yol açıcıdır.[11]

Sabiha Gökçen Havalimanı isminden de, III. Köprü’ye verilen Yavuz Sultan Selim isminden de rahatsız olması gereken Alevîlerin Kemalizm ile ilişkileri, “Stockholm Sendromu”ndan muzdariptir.

Yani kültürel kimliklerini tahrip etmesine rağmen, Alevîlerin birçoğu bugün koyu Kemalist’tir. Oysa biraz tarih bilen bilinçli Alevîler Kemalist olamaz. Genelde tarih bilinci olmayan, gelenekleriyle bağı kopmuş Alevîlerdir Kemalist olanlar.

Mesela İsmail Beşikçi’nin, “Alevîler, Kerbela’da katledilen 72 kişiyi unutmadılar, ama Dersim’de katledilen 72 bin kişiyi unutmak üzereler,” dediği tabloda 1938’deki büyük kıyımı bilen Alevî, Kemalist olamaz.

Osmanlı’dan T.“C”ye Alevî olarak doğmak hayata 1-0 yenik başlamaktır.

Mesela… Mülakatlar da elenme nedenidir Alevî olmak.

Tarihte hep ezilen olmaktır. Öteki olmaktır. Canı yanan ve susan olmaktır.

Örneğin AKP kurucusu, ilahiyatçı Hidayet Şefkatli Tuksal’ın, CNN Türk’teki ‘Tarafsız Bölge’ programında, “Sivas’ta Alevî yurttaşları yakanların da mağdur olduğunu” söylemesi gibi!

Gerçekten ne demeleri gerekiyor Alevîlerin? Mesela… “Sivas’ta yakıldığımız için özür dileriz” mi?

Avrupa Birliği’nin ‘İlerleme Raporları’nda “etnik azınlık” olarak tanımlananlar; aslında hiç de azınlık değildirler. “Az” görünüyorlarsa, hâlâ kendilerini saklamak zorunda bırakıldıklarındandır.

Mesela… Türkiye’deki şehirli Alevîlerin en eskisi, 1950’lere gider. Çünkü öncesindekiler hep yüksek dağ köylerinde saklanarak yaşamışlardır.

Özetle Türkiye’deki tablo: Bir yanda “İncitsen bile incitme”, “Eline, beline, diline hâkim ol”; öte yanda “Beş tanesini gebertince cennete gideceğiz”, “Alevîler’in yemekleri haramdır,” diyenlerden müteşekkildir!

Çünkü Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın belirttiği gibi, “İktidar Sünnî hegemonya altında”dır.

Ve iktidar “Sünnî soslu bir Alevîlik” ya da “Devlet Alevîliği” yaratmanın yoğun gayretindedir ve bu faaliyetlerini de “Alevîmsilik” diyebileceğimiz (düşkün) deformasyonla hayata geçirmeye çalışıyor.

Örneğin “CEM (Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi) Vakfı Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın,[12] ‘İnanç Önderleri Toplantısı’nda yaptığı konuşma, cami-cemevi projesi AKP-cemaat ve İzzettin Doğan üçgeninde Alevîliğe dair ne tür toplum mühendisliği çalışmalarının yapıldığını deşifre eden ve gelecekle ilgili ipuçları veren çok kıymetli bilgiler içeriyor.

Bir Sünnî cemaat, Alevîler adına Alevîliğe yapacağı müdahaleler için vakıf kuruyor, cami ve cemevini aynı avluda buluşturuyor. Murat edilen, Sünnîleri ve devleti mutlu eden ‘makûl bir Alevîlik’…”[13]

 

“MAKÛL ALEVİLİK” DEMAGOJİLERİ VE GERÇEK(LER)

 

Siz bakmayın düzenin “makûl Alevîlik” arayışlarıyla betimlenen demogojilere!

Mesela… Başbakan Erdoğan’ın, muharrem iftarında, yeni bir torun beklediklerini ve torunun bir adının da Ali olacağını açıklaması gibi… (Hani “şecaat arz ederken…” derler ya! Başbakan “Ali” adını torununa vermeyi, Alevîlere yönelik bir lütufmuş gii sunarken, isme yönelik Sünnî fobisini de faş ediyor!)

Ya da Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in, evlerine işaret konulan Alevîler için “Gerekirse o evlerin önünde beklerim” mesajı verip, Malatya’daki olayla ilgili de “Hiç kimse inancından ötürü şiddete maruz kalmamalıdır.” “Hâlâ bir Alevî vatandaşımız sırf Alevî olduğu için bir ayrımcılığa tabi tutulursa, toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan bir kurumun Başkanı olarak kusurlarımızın olduğunu kabul ederim,” demesi gibi…

Veya Vahap Coşkun’un, “Araştırmalar, AKP tabanının Alevîlere ilişkin yenilikçi adımlara hazır olduğunu gösteriyor. Ne var ki sorunu siyasi değil dini olarak algıladığı için AKP’nin hâlen eli kolu bağlı,” demesi gibi…

Bunlar kurusıkı lafazanlıklardır!

Kim biz(ler)e CNN Türk’teki ‘Tarafsız Bölge’ programında AKP Milletvekili Mehmet Metiner’in, “Cemevlerini ‘terör yuvası’ olarak” nitelediğini…

Başbakan Erdoğan’ın demokratikleşme paketinde, Nevşehir Üniversitesi’nin isminin Hacı Bektaş-ı Velî Üniversitesi şeklinde değiştirilmesinin dışında Alevîlere ve Alevîlerin eşit yurttaşlık taleplerine yönelik hiçbir madde yer almadığını…

AKP’li MEB tarafından onaylanmış bir kitapta, “Evvel zamanda, insanlar daha hayvanlara pek yakın iken, ferdi izdivaç yokmuş. Sürü hâlinde yaşarlarmış. Kabilenin bütün erkekleri, bütün kadınların musavi surette kocası imiş.

Nazan şaştı: Olur iş değil…

Neye? Basit bir teşkilâtın basit neticesi? Doğan çocukların anası babası da kabilenin, bütün halkı imiş. Bu hâl ayin gibi hâlâ bazı cemaatlerde devam eder. Mesela Kızılbaşlar gibi… Ne ise…”[14] ibarelerinin hâlâ yer aldığını unutturabilir?

Sünnî İslâm tarafından sürekli olarak şiddet ve asimilasyona maruz bırakılan Alevîler, ayrımcılıktan muzdariptirler…

Hep aşağılanmış, defalarca katliamlara maruz kalmışlardır. İkinci sınıf muamelesine maruz bırakılmışlardır.

Örneğin AKP yanlısı ‘Alevî-Bektaşi Araştırmaları Merkezi’ Direktörü Şenol Kaluç’nun şu malum ve meş’um satırlarında kayıtlı olduğu üzere:

“Bugün Cemevlerinde fiilen ikili bir yapı mevcuttur. Bir yanda samimi bir şekilde inancının gereklerini yerine getirmeye çalışan Alevîler varken -bunlar genel toplumun yüzde 80’nini oluşturur- diğer tarafta ise militanca bir takım modern ideolojileri savunan ve Cemevlerini yuvalanma ve örgütlenme merkezi gören, Alevîliği bir amaç olmaktan çok araç olarak gören bir kitle var. Bu nedenle Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması konusundaki direniş sadece ve sadece bu ikinci kesime yarar.”[15]

 

DEVLET BASKILARI

 

Devlet, Alevîler ve Alevîlik konusunda müthiş bir riyakârlıktan malûldür.

Başbakanın, Alevîlere, “Ehlisünnet dışı sapık bir mezhep” dediği;[16] “Kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu, en büyük, en kutsal savaştır. Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur. Alevîlerin namusları malları Müslümanlara helaldir,” fetvasını veren Ebussuud Efendi’yle “gurur duyduğu”nun açıkladığı verili tabloda “Alevî Açılımı”nın amacı, olsa olsa, Alevîliği devletleştirmektir…

Kolay mı?

Sistematik olarak yok edilme kastına maruz bırakılan Alevîliğin tarihi, yıldırmaların, asimilasyonun, katliamların tarihi olmuştur. “Günah Keçisi” ilan edilmişlerdir.

Mesela… Osmanoğlu elinde katledilenler, ki sayısı bilinmeyecek kadar çoktur…

Mesela… Cumhuriyet boyunca öldürülenler: Dersim’de, Ortaca’da, Elbistan’da, Kırıkhan’da, Malatya’da, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi Mahallesi’nde yok edilenler!

Mesela… 2 Temmuz 93’te yakılarak insanlık tarihine nakşedilen o kara leke!

Mesela… Alevîliğe yönelik bitip tükenmeyen iftiralardan birkaç örnek…[17]

 

Yıl 1923: (Son baskı 1999): Türk edebiyatının önemli isimlerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, ‘Nur Baba’ başlıklı romanındaki bölüm başlıklarından biri şöyle: ‘Bir Bektaşi Tekkesinde Mumlar Nasıl Söner’…
Yıl 1971: Reşat Nuri Güntekin’in Alevîler’i aşağılayan ‘Balıkesir Muhasebecisi Tanrı Dağı Ziyafeti’ başlıklı yapıtının 13. sayfasındaki diyalog şöyledir: “Karı amma vurdu ha. Eh bu da olur… Kızılbaşların mum söndü gecesi gibi töbe olsun…” Kitap MEB tarafından basılır ve dağıtılır…
Yıl 1973: Hüseyin Rahmi Gürpınar ‘Toraman’ adlı romanında şöyle yazar: “Tanrım insanı bir kere şaşırtmasın. Herif artık bu hırtlamba karının yüzüne bakmaktan bıktı. Karşısında dolaşan ay gibi evlatlığı görünce kendini tutamadı. Mezhebi geniş adam… Kızılbaş mıdır nedir?”…
Yıl 1977: Prof. Nebahat Küyel için ‘Felsefeye Başlangıç’ adlı kitabında Alevîler’e hakaret ettiğinden dolayı dava açıldı…
Yıl 1988: ‘Zaman Gazetesi’nin bulmaca köşesinde soruyor; “Ehlisünnet dışı sapık bir mezhep?” Cevap: Alevîler…
Yıl 1989: Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulunun 2 Mart 1989 tarih ve 1420 sayılı yasa ile eğitim ve öğretim açısından uygun bulduğu İngilizce sözlükte Ensest sözcüğünün Türkçe karşılığı şöyle yazılmış: “Akraba ile zina, Kızılbaşlık”! Aynı ifade Milli Eğitim Bakanlığı FONO Açık öğretim kurumu tarafından Aydın Karaahmetoğlu ile Ali Bayram’a hazırlatılan Fransızca-Türkçe sözlükte değişmeden yer almış: “Akraba ile zina, Kızılbaşlık”…
Yıl 1994: Güner Ümit 9 Ocak tarihinde televizyon programında hamile bir kadın rolündeki arkadaşına sanki çok doğalmış gibi “Sen Kızılbaşlar gibi babandan mı aldın o çocuğu,” der…
Yıl 1997: Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, “Aydınlık Türkiye İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri için “Mum söndü oynuyorlar,” dedi…
Yıl 2005: Haldun Taner’in Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ilk ve ortaöğretim öğrencilerine önerilen 100 Temel Eser arasında yer alan ‘Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu’ başlıklı (yeni baskı) kitabında yer alan iki cümle ise şöyle: “Bırak alasen müdür bey. Bazen kanıma dokanıyor vallaha. Sen onun oruçlu olduğuna inanıyor musun? O ne hinoğluhindir o, ne kahpe dinli Kızılbaştır o! Müslüman olsa acımak bilir.” … “Ve işte o anda, tövbeler olsun, abla-kardeş, Kızılbaşlar gibi sarmaş dolaş oluverdik”…
Yıl 2007: Yer Almanya ve ARD televizyonu: Bir dizi filmde bir Türk ailesi Alevî olarak gösteriliyor ve “mum söndü” çağrışımı işleniyor…
Yıl 2007: İnternetten Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne girip “mum söndü” diye yazdığınızda karşınıza şu cevap çıkıyor: “Cem ayinlerinde, aydınlatmak için kullanılan mumun tören bitiminde söndürülmesinin yanlış yorumlanmasıyla ortaya çıkmış bir inanış”…
Yıl 2009: Star TV’de bir programda kendisinden küçük bir kadınla evlendirilmek istenen kişi sunucuya sorar: “Kızım ben Kızılbaş mıyım?”
Yıl 2010: Yer yine Star TV, bu kez Mehmet Ali Erbil sorar: “Mum söndü mü yapıyoruz burada?”

 

Tekrarlamakta yarar var: Evet “Alevî Açılımı”nın amacı Alevîliği devletleştirmektir…

Örneğin Hükümet Muharrem ayı dolayısıyla Alevî dedelerini Avrupa’ya gönderdi. Diyanet’ten Sorumlu Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, 65 Alevî dedesinin Avrupa’ya gönderilmesi talimatı verdi. Avrupa’ya gönderilecek dedelerin uçak bileti dahil bütün harcamaları devlet tarafından ödenecekti. Dedeler Almanya başta olmak üzere Alevî vatandaşların çoğunlukta olduğu Avusturya, Fransa ve Belçika gibi ülkelere gönderilecekken; ‘Pir Sultan Abdal Derneği’ Başkanı Kemal Bülbül tarafından, “Bu bir misyonerlik çalışmasıdır… Bu çalışma alanıyla Türk-İslâmcılığını dünyada yaygınlaştırmak istiyor. Çalışmalarının alt başlıklarından biri ise Alevîleri Sünnîleştirmek… Bu çerçevede yapılmış bir çalışmadır,” diye eleştirilmektedir.

Bülbül haklıdır. Çünkü aynı devlet Alevîlerin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinden cemevlerine kaynak ayrılması talebine izin vermedi. Yargı (Ankara 17. İdare Mahkemesi), cemevlerine kaynak ayrılmasının “anayasanın eşitlik ilkesine” aykırı olduğunu savunarak, “Diyanet’in herhangi bir mezhebe, siyasi düşünceye, kültür ve inanca göre yeniden yapılandırılması anayasanın 10. maddesine aykırıdır,” dedi.[18]

Bunun yanında zorunlu din dersinin, eleştirel düşünceye (hakkına) saldırı özelliği taşıdığı Türkiye’deki mevcut din eğitimi, öğrencilerin eleştirel düşünme, sorgulama, tartışma, karar verme haklarının, devletin dinsel kimliğine feda etmelerini talep ediyor. Gerçek manada laiklik uygulamaları ve zihniyetinden mahrum bırakılmış ülkemizde, inanç özgürlüğünü sağlamak yerine, inancı kamulaştıran, dini/inancı ait olduğu vicdana ve ibadet yerine değil, devletin kurumlarına hapseden bir ucube siyaset ve buna uygun bir din eğitimi kabul edilemez bir uygulamadır.

Din eğitiminde zorla dayatılan İslâm’ın Sünnî mezhebinin kurallarıdır. Farklı din ve inançlar hakkındaki anlatımlar da, Sünnî bakış açısıyla düzenlenmiştir. Mevcut din eğitiminde Sünnîlik esas alındığından, farklı inanç mensuplarına ve inanmayanlara bu dersi zorla dayatmak, din, vicdana ve inanç özgürlüğüne aykırıdır.

Tüm bunların yanında “Kadim bir devlet geleneği olarak fişlemelerin Alevîlerle ilgili kısmıyla birlikte AKP iktidarları döneminde… ‘Alevîlik’ kategorik olarak fişlendi,” Kelime Ata’nın da altını çizdiği gibi…

 

BASKILARA ÖRNEK(LER)

 

Baskılara üç eksende örnek(ler) sunacağım; ilki fişleme, işaretleme, kayıt altına alma…

i) Emniyet, Gezi eylemlerinde şüpheli olanların yüzde 78’inin Alevî kökenli olduğunu rapora yazdı. Hukukçular, bu durumu anayasal suç olarak niteledi. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Gezi eylemlerine ilişkin hazırladığı raporda “şüphelilerin yüzde 78’inin Alevî kökenli” olduğunun belirtilmesi fişleme tartışması yarattı. Ankara Barosu Başkanı Sema Aksoy, bu süreçte gözaltına alınanlara kişilerin mezhebiyle ilgili soru sorulmadığına işaret ederek “O zaman bu rakam nasıl belirlendi? Demek ki özel bir araştırma yapmış. Bu da kişilerin tek tek fişlendiğini gösteriyor. Bu yasadışı bir uygulamadır ve anayasal suçtur,” dedi…[19]

ii) Yeni Mahalle 2690 Sokak’ta oturan bazı Alevî vatandaşların evlerinin kapılarına iddiaya göre 1 Aralık 2013’de gece kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından kalemlerle çarpı işareti konuldu. Adıyaman Merkez Yeni Mahalle’de 1 otomobil ve sokak lambası ile 13 ev ve işyerinin kapısı, kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından işaretlendi. 2012 yılında da benzer bir olayın yaşanmıştı…[20]

iii) Dönemin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Başbakanlık İdareyi Geliştirme Başkanlığı tarafından yürütülen “Kamu Memnuniyet Anketi”nde yurttaşların fişlendiği iddialarına yanıt verirken; T.C. kimlik numaralarının veri tabanında tutulmadığını savunup, hemen ardından da, “Bunun yerine, sisteme girilen TC kimlik numaraları özel olarak şifrelenerek farklı karakterlere dönüştürülerek veri tabanında tutulmaktadır,” diye ekledi… [21]

İkincisi etnik ayrımcılıktan malûl baskılar…

iv) Çorum’da 13 yaşındaki A.R.Ç., din kültürü ve ahlâk bilgisi dersinde konuştuğu iddiasıyla okul müdürü Şeref Bilal tarafından feci şekilde dövüldü. Kulağından kan gelen A.R.Ç. hastaneye kaldırıldı. Baba Tanju Ç., Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulundu. Baba Tanju Ç., “Biz Alevîyiz. Çocuğum din dersini dinlemediği için dövüldü. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorum,” dedi…[22]

v) Gazi Üniversitesi Rektörlüğü, kantinleri kapattığını gerekçe göstererek 12 işçinin işine son verdi. Üniversitenin kantinlerinde 100 çalışan arasından tümü Alevî olan 12 işçinin işten çıkarılması konusunda bir işçi, “Bizi zaten oradan oraya sürüyorlardı. İşten çıkartıldığımız konusunda tebligat için rektörlüğe gittiğimizde de Alevî olduğumuz için işten çıkarıldığımız belirtildi” ifadelerini kullandı…[23]

vi) Suriye’deki çatışma nedeniyle Hatay’da yaşanan kaygıların Alevîlik boyutunu gözler önüne seren Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) raporunda Arap Alevîsi bir kadın, “Savaş, Alevîleri ve Alevî kültürünü hedef alıyor” derken, bazı Alevî yurttaşların, “Dinci muhalifleri tehdit olarak görüyoruz. Muhalifler kıymetli, insanımız değersiz,” diyerek isyan etmesi dikkat çekti. Bir yurttaş ise “Çarşıya çıktığımız zaman Suriye’de gördüğümüz görüntüler gibi her an karşımıza bir katil çıkıp, bizi bir kenara çekecek mi, bir organımızı kesecek mi diye kaygıyla dolaşıyoruz,” diye ekledi… [24]

Nihayet üçüncüsü kendini her yerde hissettiren Müslüman-Sünnî-Türk-Erkek devlet gerçeğinin marifetleri…

viii) Tuzluçayır’da inşasına başlanan cami – cemevine karşı çıkan mahalleli anneler, “Bu inşaatta çocuklarımızın kanı var” diyerek, projeyi protesto etti. Tuzluçayırlı annelere polis, 1 TOMA ile çok sayıda Akrep aracı ile müdahalede bulunurken kadınlar yere düştü. Polislerin müdahale ederken “Allah Allah” diye bağırmaları dikkat çekti…[25]

ix) Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nde Pir Sultan Abdal kartpostalına “terör örgütü simgesi” olduğu iddiasıyla el konuldu… Ercan Yıldız isimli mahkûm, üzerinde Pir Sultan Abdal’ın resmi bulunan kartpostalı mektup aracılığıyla göndermek istedi. İdare, önce mektupta sakıncalı bir durum tespit etmedi. Ancak Cezaevi Disiplin Kurulu Başkanlığı, Pir Sultan Abdal’ın ünlü bağlamalı figürünü gösteren kartpostala sakıncalı olduğu gerekçesiyle yasakladı…[26]

x) Öğrencisini Alevî diye döven öğretmene yedi yıl sonra ceza verildi. Para cezası verildi, ceza ertelendi. Burak Kul adlı çocuk, yedi yıl önce Esenyurt Ali Kul Çok Programlı Lisesi’nde okurken, öğretmeni Zeki Yılmaz tarafından “Siz Alevîler neden oruç tutmuyorsunuz! Benden çekeceğin var” diyerek tehdit edilip dövülmüştü…[27]

xi) Sivas Katliamı davasının zamanaşımından düşürülmesine karşı pankart açan öğrencilere yapılan saldırıya ilişkin iddianame hazırlandı. Ağırlıklı olarak, demir çubuklarla saldırıya uğrayan öğrencilerin suçlandığı iddianamede “yaktık, yine yakarız”, “yaşasın şeriat” sözleri suç sayılmadı… Sivas Katliamı davasının zaman aşımından düşürülmesine karşı 15 Mart 2012’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde pankart açan öğrencilere, saldırıya uğramalarının ardından dava açıldı. Savcı, öğrencilerin “Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine silah veya 23. maddede belirtilen aletlerle katılma”, “yaralama, basit yaralama, kemiklerin kırılmasına sebebiyet verecek şekilde kasten yaralama” suçlarından ceza verilmesini talep etti. Müslüman Gençlik grubu, fakülteyi basarak öğrencileri demir çubuklarla dövmüştü…[28]

 

“SONUÇ YERİNE”

 

Alevîlerin, Alevî olmaktan kaynaklanan kimlik soru(n)larına ilişkin olarak öncelikle, “AKP’nin “Alevî Açılımı”na ihtiyacımız yok; ilişmesinler yeter…” denmesi gerekirken; laik, demokratik olmayan T.“C”de, yakındır, başına gelenlere karşı ezilenlerin başını kaldırması…[29]

Unutulmasın: Laik bir ülkede anayasal kanunlarla benimsenen bir din olmaz…

Laik bir ülkede dini bayramlar resmî bayram olarak kabul edilmez…

Laik bir ülkede inançsal tüm azınlıklar aynı temel haklara sahiptirler…

Laik bir ülkede ibadethaneleri devlet açmaz, burada görev yapan din görevlilerini memur olarak atayıp, maaşlarını bizlerden topladığı vergilerle vermez. Laik toplumlarda ibadethaneler belli başlı insanların bir araya gelip oluşturdukları fon ile yapılır. Bu topluluk orada görev yapan din görevlisinin maaşını kendileri verirler, devlet aygıtı bu işe karışmaz…

Laik bir ülkede devlet dini okullar açıp, burada eğitim veren öğretmenlerin maaşlarını ödemez, yine ayni şekilde bu işi bir araya gelen topluluklar yapar. Ancak bu okulun ders müfredatı ilgili bakanlığın kontrolünde yapılır…

Laik bir ülkede eğitim müfredatında din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi bir zorunluluk olarak sunulmaz…

Laik bir ülkede farklı etnik gruplardan alınan vergiler tüm inanç grupları arasında ihtiyaçları oranında pay edilir…

Tam da bunun için cemevleri statüye kavuşturulsun…

Zorunlu din derslerine son verilsin…

Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilsin…

Alevî köylerine cami yaptırma politikasından vazgeçilsin…

Madımak müze olsun…

Başta Hacı Bektaş dergâhı olmak üzere bu türdeki değerler ve mekânlar Alevî yurttaşların örgütlerine iade edilsin…

Kamuda çalışan Alevîlerin kimliklerinin saklanmasına neden olan baskılara hemen son versin…

Bunun için de “demokrasiyi, eşitliği, kardeşliği” sadece kendileri değil; herkes için istemek zorunda olan ezilenlerin, yoksulların, işçilerin, köylülerin, inkâr edilenlerin, hasılı öteki(leştirilen)lerin ve elbette Alevîlerin, “ezilenlerin tarihsel bloku”nu gerçekleştirebilmek için Spartaküs’lerin, Bedrettin’lerin, Karmati’lerin, Deniz’lerin, İbo’ların, Mahir’lerin, Mazlum’ların, 15-16 Haziran’ların “Zincirlerimizden başka şey yok” haykırışıyla direnenlerin yolunda “aşk ve akıl ile ilerlemesi, birleşmesi “olmaz olmaz”dır…

Alevîler de bu yolun yolcusudur… Sırf bu yüzden asırlarca “sapkın” sayıldılar… Osmanlı’nın ölüm fetvaları ile yok edildiler… Ovalara yerleşemediler… Dağ diplerinde gizlendiler… Osmanlıdan sonra “yaşama hakkı” alacaklarına inanıyorlardı… Ancak “Cumhuriyet” de onlara Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi katliamlarını reva gördü… CHP başta olmak üzere yıllarca Alevîlikle ilgili tek bir yasal düzenleme yapılmadı… Alevîler yok sayıldı… Alevîler devlet kadrolarına alınmadı; “alınan numuneler” de Alevî olduklarını “zinhar” inkâr etti…

Alevîler özgürlük sevdası ile “devrimci mücadeleye” evlatlarını verdiler… Zindanlarda, sürgünlerde, faili meçhullerde bedel ödediler…

İşin garip tarafı “Hacı Bektaş” senliklerine “devlet adına” ilk kez bir sağcı muhafazakâr cumhurbaşkanı Süleyman Demirel katıldı…

CHP bir Alevî (Kürt) katliamı olan “Dersim’e gereken yapılmıştır” diyen Onur Öymen’e sessiz kalırken; AKP de, “Alevî Çalıştayı”na Maraş Katliamı davasının bir numaralı sanığı Ökkeş Şendiller’in katılmasına sessiz kaldı…

Alevîleri bizzat kendi içinden çıkan bazı “ağır ağabeyler”i (örneğin İzzettin Doğan) ikinci koridordan birinci koridora sokmaya çalıştılar… Suya sabuna dokunmadan, içinde yasadıkları devletleri, sistemleri, baskıları, sömürüyü sorgulamadan yaşamaya zorladılar..

İnsanlığın on binlerce yıllık özgürleşme, güzele ulaşma ve eşit bir dünya sevdasının çığlığıdır Alevîlik… İşte bu yüzden dünyanın neresinde bir özgürleşme varsa, mücadele varsa orası Alevîdir…

O, egemenler tarafından bir türlü yola getirilemez. Çünkü isyankâr değerler toplamı olarak Alevîlik bir yoldur…

Ve tüm ezilenlere olduğu gibi, Alevîlere de yeni bir dünya, yeni bir cumhuriyet gerekmektedir…

 

23 Nisan 2014 13:09:13, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 26 Nisan 2014 tarihinde ‘Belleville Pir sultan Abdal Kültür Merkezi’nin Lyon’da düzenlediği toplantıda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:156, Haziran 2014…

[2] Nâzım Hikmet.

[3] Londra Üniversitesi Warbug Enstitüsü’nden Yuri Stoyanov Doğu Hıristiyan ve İslâm heterodoks -yani çoğunluğun dinsel inancından gayrı-din ve mezheplerine ait yaradılış efsanelerini inceleyerek ilginç sonuçlara ulaşmıştır… Stoyanov’a göre, Bogomillerin İslâm’ı kolay benimsemesinde kendi inanç sistemlerinde Bulgarların Asya’dan Balkanlara göçleri sırasında taşıdıkları bazı kültür ve dinsel unsurların, Alevî-Bektaşi inanç sisteminde de yer almasıydı. (Selçuk Erez, “Alevîler ve Bogomiller”, Cumhuriyet Dergi, No:863, 6 Ekim 2002, s.14.)

[4] Erdoğan Çınar, Alevîliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yay., 2007.

[5] Bkz: Namık Kemal Zeybek, “Alevîlik ve İslâm”, Radikal, 10 Temmuz 2010, s.12; Namık Kemal Zeybek, “Alicilik, Muaviyecilik”, Radikal, 24 Eylül 2008, s.8; Namık Kemal Zeybek, “Yine Alicilik, Muaviyecilik Üzerine”, Radikal, 27 Eylül 2008, s.8.

[6] Bkz Krisztina Kehl-Bodrogi, Kızılbaşlar, Çev: Oktay Değirmenci-Bilge Ege Aybudak Ayrıntı Yay., 2012.

[7] Osmanlı literatüründe 25 adet Selimname vardır.

[8] Bkz: Selimname’den aktarılarak, Prof. Dr. M. C. Şehabeddin Tekinda,: Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi, İst. Ed. Fak, Tarih Dergisi, No:22, Mart 1967.

[9] Oral Çalışlar, “II. Abdülhamit, Alevîler ve Misyonerler”, Radikal, 8 Ekim 2013, s.14.

[10] Ali Kenanoğlu, “Bekçiliğine Terfi Ettiğimiz Cumhuriyet”, Radikal, 29 Ekim 2013, s.6.

[11] Markus Dressler, Writing Religion, Oxford University Pres, 2013.

[12] Oysa bu zat şunları da demişti: “Türkiye laik değil, Sünni bir devlettir. Eğer Diyanet İsleri Başkanlığı gibi devasa bir kuruluş, temel hak ve özgürlüklerle ilgili belirlemede ana rolü oynuyorsa, Alevî yurttaşların ibadethanesi olarak görülen Cemevleri için TBMM kararı için Diyanet’e soruluyorsa ve bu cevap gerekçe olarak görülüp hükümet bunu reddediyorsa devlet yapısının laik olduğundan söz edilemez.” (İzzettin Doğan, http://t24.com.tr/…oktasinin-nedeni-Alevîler/204094)

[13] Kelime Ata, “Kardeşliğin Değil Alevîliğin İnşası…”, Radikal İki, 29 Eylül 2013, s.6.

[14] Ömer Seyfettin, Harem, s.29… kaynak: http://Alevi.wordpress.com/

[15] Şenol Kaluç, “Alevîlik Sorunu Neden Çözülmeli?”, Yeni Şafak, 12 Ekim 2013, s.18.

[16] bkz: http://telgrafhane.com/başlıklar/siyeset/4066

[17] http://odatv.com/…du-hakaretini-yapanlar-0910101200

[18] Mesut Hasan Benli, “Yargıdan Cemevine Bütçe Çıkmadı”, Radikal, 23 Mayıs 2013, s.13.

[19] Alican Uludağ, “Alevîleri Fişlediler”, Cumhuriyet, 26 Kasım 2013, s.5.

[20] “Adıyaman’da Alevî Evlerine İşaret”, Cumhuriyet, 2 Aralık 2013, s.4.

[21] Mustafa Çakır, “İktidar Konuştukça Batıyor”, Cumhuriyet, 4 Aralık 2013, s.9.

[22] Seyfettin Mete, “Alevî Öğrenciye Din Dersi Dayağı!”, Cumhuriyet, 10 Ocak 2014, s.9.

[23] “… ‘Gazi’de Alevî İşçi Kıyımı”, Cumhuriyet, 25 Kasım 2013, s.7.

[24] İklim Öngel, “Alevîler Tehdit Altında”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2013, s.7.

[25] “Polis ‘Allah Allah’ Diyerek Saldırdı”, Cumhuriyet, 29 Eylül 2013, s.7.

[26] Mehmet Menekşe, “Pir Sultan Örgüt Simgesi Sayıldı”, Cumhuriyet, 22 Eylül 2013, s.8.

[27] İsmail Saymaz, “Öğrenciye ‘Alevî’ Dayağı İçin Karar Çıktı”, Radikal, 15 Mart 2014, s.6.

[28] Elif Örnek, “… ‘Sivas’ta Yaktık, Yine Yakarız’ Suç Değil mi?”, Sol, 14 Aralık 2013, s.5.

[29] Şöyle bir uyarıyı dillendirir Paulo Freire: “Ezen azınlık bir çoğunluğa boyun eğdirdiği ve egemen olduğundan, iktidarda kalmak için çoğunluğu bölmek ve bölünmüş hâlde tutmak zorundadır. Azınlık kendine halkın birliğini hoşgörme lüksünü tanıyamaz; çünkü bu, hiç kuşku yok ki hegemonyasına ciddi bir tehdit demek olurdu. Dolayısıyla, ezenler, ezilenlerde biraz olsun birleşme ihtiyacı uyandırabilecek her tür eylemi tüm araçlarla (şiddet dâhil) önlerler. Birlik, örgütlenme ve mücadele gibi kavramlar derhâl tehlikeli olarak damgalanır.” (Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, çev: Dilek Hattatoğlu, Ayrıntı Yay. 2. baskı., s.118-119.)

 

CEMAAT-AKP “KAPIŞMASI”NA DAİR[*]

TEMEL DEMİRER

“Bitmeyen söylentiler,
söylenti olmaktan çıkar.”[1]

 

Cemaat-AKP “kapışması”nın ayyuka çıkıp, sağır sultanın bile bilgisine dahil olmasıyla kimileri “Ne oluyor?” şaşkınlığıyla sarsıldı…

Aslında şaşırtıcı hiçbir şey yoktu.

Bir “ittifak”ın sonuna gelinmişti. Tabir-i caiz ise bagajlar boşaltılıyordu.

Öncelikle şunu belirtelim: Hiçbir ittifak “sonsuz” değildir; her ittifakın bir ömrü, miyadı olduğu gibi Cemaat-AKP beraberliğinin de bir sınırı vardı.

Şimdi o sınırlardayız!

Neden mi?

Türkiye’de (uluslararası sermayenin de bilgi ve etkisi dahilinde) yeniden yapılanan sermaye “eski(yen) statüko”nun yerine (Anadolu Kaplanları destekli) Cemaat-AKP beraberliğini ikame ettiğinde (liberalleri çok “heyecanlandıran”!?) “yeni” devreye sokuluyordu.

Tam bu noktada Fethullah Hocalı Cemaat ile Tayyip Erdoğan’lı AKP, “pasif devrim” yapan “demokrat”lar(!?) ilan ediliveriyordu.

Oysa olup biten (liberallerin de “Yetmez ama evet” çığırtkanlığıyla taraf olduğu[2]) sermayenin yeniden yapılanmasıydı; hepsi bu…

 

SERMAYE -YENİDEN- YAPILANIRKEN

 

Jenny White’ın, “Yeni Türk kimliği Müslüman milliyetçiliğidir ve İslâmi burjuvazi inşa eder,” derken “Osmanlı modeli azınlıklara çerçeve sunmuyor,”[3] notunu düştüğü “yeni(lenen)” sermaye güzergâhında Fuat Keyman da “AKP eliyle gerçekleştirilmeye çalışılan Türkiye’nin yeniden inşasıyla yaşadığı dönüşüme”[4] dikkat çekiyordu.

Bu bir alt üst oluş; fragmantasyon + polarizasyondu ki, kaçınılmaz olarak da iktidar kontrolü bağlamında otoriterliği devreye sokmakla mükellefti.

Ancak her siyasi temerküz, o siyaset bileşenleri arasındaki ittifakı da sarsmaktan kaçınamaz…

Tam da bunun için ‘The Financial Times’ yazarı Dan Dombey’in, “Eski ittifaklar çözülüyor. Erdoğan Gülen hareketiyle ters düşmüş durumda. Kürtlerle görüşmeler gerginliği daha da artırıyor”; Ergin Yıldızoğlu’nun, “Her ‘şey’ darbe her ‘şey’ paralel,” notunu düştükleri kapışma ufkuna ulaşılması şaşırtıcı olamazdı ve değildir de…

Kaldı ki bu hâlin verileri, hadi emareleri/sinyalleri diyelim, önceden de ayan beyan ortadaydı.

“Erdoğan-Cemaat kavgası”na dikkat çeken Mehmet Bekaroğlu, “AKP projesinin sonuna gelindi.” “Cemaat, Erdoğan sonrası AKP’nin planlarını yapıyor,” derken; Özgür Mumcu da ekliyordu: “Kavga kızgınlaştıkça kavganın tarafları kendi iktidarlarının kodlarını da alenileştiriyor. AKP ve cemaat arasındaki kavga kısa sürede biteceğe benzemiyor. Muhafazakâr camiada tarafların belirlendiği bir dönemdeyiz. (…) Askeriyenin ve yargının üzerinde kurduğu baskıdan büyük ölçüde kurtulan AKP, cemaatin emniyet ve yargı eliyle elde ettiği gücü de tasfiye etmek amacında. Beklenmedik gelişmeler olmazsa da bu tasfiyeyi gerçekleştirecek kudret ve imkâna sahip…”

Elbette bu ayrışmada Gezi/ Haziran Ayaklanması faktörü de hızlandırıcı/ tetikleyici bir rol oynadı.

Yani Yrd. Doç. Erhan Keleşoğlu’nun, “AKP üzerinde Gezi’nin etkisinin derin olduğunu”; Kadri Gürsel’in de, “Gezi Parkı direnişi ve tetiklediği dinamikler, Erdoğan ve partisine gücünün sınırlarını gösterdi. Erdoğan iktidarı 31 Mayıs’ta kendi çan eğrisinin zirvesindeydi; ülkeyi yönetememesindeki vahametin büyüklüğü ile düşüşünün hızı doğru orantılı olacaktır,” ifadeleri boşuna değildir.

Tüm bunlar Milli Görüş kökenli İslâmi muhafazakârlığın neo-liberal AKP’sini daha da otoriterleştirdi.

‘The Economist’in, “Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı olmaya fazla odakladığı” ve “otoriter eğiliminin giderek arttığı”nı yazdığı; Vahap Coşkun’un, “AKP, bir lider partisi ve bu partide Erdoğan’ın dışında toplumda karşılığı olan bir politik aktör yok,” notunu düştüğü tabloda; Yüksel Taşkın da uyarıyordu: “Parti içinde… biat kültürünü yaratanlar, AKP’nin hızla parçalanmasına yol açacak”!

“Biat kültürü”, “teklik dayatması” geri dönülmez biçimde Cemaat-AKP “kapışması”nı görünür kılıacaktı.

 

DEVLETÇİ AKP

 

Sisteme hâkim oldukça, ondan nemalanan ve yeni zenginlerini yaratan AKP’nin devletçileşmesi kaçınılmazdı ve böyle de oldu.

Cengiz Çandar’ın, “… ‘Muhafazakâr demokrat’ değil kaba ‘devletçi’…”; Mehmet Kamış’ın, “AKP, yeni devletin resmî partisi mi oldu?” eleştirilerini devreye sokan bu hâle; “Başbakan Erdoğan’ın ölümüne arkasındayız… Biatsa biat, itaatsa itaat, ölümüne arkasında duruyoruz. Evet biz biatcıyız,” diyen AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner “N milliyetçi ne de devletçi değiliz,” yanıtını verse de; bu asla inandırıcı değildir…

Giderek devletçileşen AKP gerçeği, Şaban İba’nın ifadesiyle “… ‘Sessiz devrim’ safsatası”nı yerle yeksan etmiştir ki, bu da Abdüllatif Şener’in çok önceleri, “Büyü bozulur AKP gider” diye ifade ettiği koordinatlara ulaşılmasına kapı açmıştır…

Çünkü AKP yolsuzlukları artık inkâr edilebilir olmaktan çıkmıştır.

Diktatoryal gücün yolsuzluklara eşitlendiği tabloda mesela ‘Usta’nın Hikâyesi’nde Başbakan Erdoğan’a “Nasıl zengin oldunuz?” sorusu sorulmadı

Başbakan’ın öğrencilik yıllarında -misal!- simit sattığı, su sattığı, hatta sınıf arkadaşlarına Sirkeci’den aldığı “kartpostal” sattığı bol bol anlatıldı da; ilaç olsun diye şu soru mesela hiç yöneltilmedi:

“Bu kadar dar ekonomik imkânlardan geldiniz, nasıl bu kadar zengin oldunuz ve dünyanın nasıl en zengin başbakanları arasına girdiniz?”

 

VE -ALENİ- KAVGA!

 

Böylesi bir tabloda, çok önceleri çekilmiş silahların tetiği dershaneler ile çekildi…

Dr. Hidayet Şefkatli Tuksal’ın, “ “Gülen Cemaati, önceleri hep öğretmen yetiştirdi. Sonra Dershane, okullar açtı, öğretmenleri orada istihdam etti. Sonra asker, polis yetiştirdi. Şimdi de hukukçu yetiştiriyor. Bütün parlak beyinler hukukta. Bu, alternatif bir stratejidir,” notunu düştüğü koordinatlarda kolay mı?

AKP’nin dershaneleri kapatması Gülen cemaati için ekonomik + siyasi açıdan onulmaz bir yaraydı. Çünkü 4 bin ruhsatlı, 2 binle 5 bin arasında da yasadışı dershanenin hizmeti verdiği Türkiye’de dershanelerin yüzde 60’ı, dershane yayıncılığının ise yüzde 80’i Gülen cemaatine aitti!

Aslında kılıçlar, dershanelerden çok önce çekilmiş, MİT içinde yürütülen operasyonlarla doruk noktasına ulaşmıştı…

Eğer herkul.org’a şöyle bir göz atarsanız kapışmayı, pay ve güç savaşının neden kaynaklandığını görebilirsiniz.

Elbet birincisi dershaneler…

Bunun dışında polis, yargı, MİT ve diğerleri de var…

İsrail’le  ilişkiler…

Biraz daha geriye gidersek Erdoğan’ın Davos’taki “van minüt” çıkışı, Mavi Marmara olayı, hani o İsrail komandolarının kanlı baskını, Suriye ve El Nusra…

Zincirin halkaları çoğaltılabilir.

Gülen’in şu sözleri aslında bu savaşın boyutunu gösteriyor:

“Firavun ile Harun aleyhinizde ise isabetli yolda yürüyorsunuz demektir…”

Güç ve pay savaşımı daha da şiddetlenerek sürecekti artık!

Çünkü Gülen hareketi ve (Milli Görüş kökenli) AKP, iki farklı gövdeydi. AKP, 12 yıl kadar önce klasik bir parti olarak kuruldu. Gülen hareketini bazıları hâlâ ”hizmet hareketi” sansa da, özünde siyasi bir harekettir ve 1970’lerden beri örgütlene örgütlene bugünkü düzeyine ulaştı… Birbirlerinin içinde eriyip yokolacak bir durum yok!

Her ikisinin de, din olgusunu kullanmasına bakılarak, aynı ”hedef ve amaç” taşıdığı sanılıyor! Siyasi İslâm’ın ne olduğunu anlamak için İslâm dünyasına bakın!

Neden parçalandılar, sorusuna gelelim: Çünkü her ikisi de iktidara tırmanmanın doruklarına dayandılar. Dorukta iki büyük güç, iki büyük odak, iki büyük hırs oturamaz. Çatışma, işte doruğa ulaşılınca başladı!

 

GÜLEN HAREKETİ

 

Burada bir parantez açarak Gülen Hareketi’ne göz atmakta yarar var.

Gülen Hareketi 80’li yıllarda ivme kazanmış, 1982 anayasa oylamasıyla biçim değiştirmiştir.

Mehmet Kutlular’ın Yeni Asya kolundan kopan Gülen ve arkadaşları, Kenan Evren’in ”Anayasayı desteklesinler” mesajına olumlu yanıt verince, eksen değişmiştir.

Turgut Özal’ın katkısı bunda büyük rol oynamıştır 12 Eylül darbesi sürecinde.

Aslında öykü uzundur: Bugüne dek uzanan çizgi şimdilerde ”hizmet zinciri” adını alsa bile, Gülen zamanında Turgut Özal, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, kimi CHP’lilerle yakından ilişki kurmuştur. Parti gözetmeksizin hem Tansu Çiller’le hem de Alparslan Türkeş’le ilişkilerini sürdürmüştür. Bir kişi dışında: Necmettin Erbakan…

Sovyetler Birliği’nin likidasyonu, Doğu ve Batı Almanya arasındaki Berlin duvarının yıkılması Gülen cemaatine yaradı

Üniversiteler, okullar… Finans kurumu… Rusya’dan Afrika’ya değin uzanan bir pazar, okullar…

28 Şubat sürecinde Orgeneral Çevik Bir’e tüm okullarının anahtarlarını vermek istemeleri…

Unutmadan ekleyeyim: Erdoğan 1994 yerel seçimleri öncesi Gülen’i ziyaret edip elini öpmüştür.

Gülencilerin polis ve yargı içindeki örgütlenmeleri 2002 seçimlerinden sonra yani AKP’nin iktidar olmasının ardından değil, 80’li yıllarda başlamış, 90’lı yıllarda da sürmüştür.

Yargıda en güçlü dönemi yaşıyorlar 2013 yılında…

“Bunlar nasıl olmuştu” mu?

Gayet basit: ABD emperyalizminin “ılımlı İslâm projesi” ekseninde verdiği açık destekle…

Kimse inkâra kalkmasın Gülen Hareketi ABD emperyalizmi ile “fazlaca içli dışlı”dır; “demokrat” falan da değil; takiyecidir!

 

CEMAAT DEMİŞTİ Kİ[5]
KOMÜNİZMLE MÜCADELE “Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir’de vardı. İkincisi de Erzurum’da bizim gayretlerimizle açılacaktı.“İsmi Ali’ydi, bir arkadaşı İzmir’e gönderip tüzük getirttik. Derneği kuracaktık. Ben bir vaazdan sonra anons ettim ve gençlerle Caferiye Camiinin önünde toplandık. Gayemiz komünizme karşı örgütlenmekti. Dernek ve cemiyet işlerinden anlayan bir akrabam vardı. O gelip bizi uyardı, bize yol gösterdi… Tabii, o gün için içimizde kanunları bilen de yoktu. Zaten Erzurum’daki arkadaşlar da, benim derneklerle bu kadar içli-dışlı olmamı biraz fazla buluyorlardı. Benim hareketlerimden rahatsız oldular. ‘Bu Komünizmle Mücadele Derneği’ de nerden çıktı? Sen, ‘Nurları oku. Bundan iyi mücadele olmaz.’ dediler. Daha sonra da ‘Meğer biz yanılmışız’ diyecekler ve Komünizmle Mücadele Derneğini onlar kuracaklardı. Fakat o gün için benim teşebbüslerim yadırganıp tenkit konusu yapılıyordu.”[6]
12 EYLÜL “Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.”[7]
SİVAS KATLİAMI “Kontrolden çıkan bu şiddet, misafirlerin kaldığı Madımak Oteli’nin perdelerinin tutuşturulması ile bir katliamla sonuçlandı. Aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin gibi tanınmış isimlerin de bulunduğu, şenlikler için şehre gelmiş 33 davetlinin içinde yer aldığı toplam 37 kişi, bu otelde çıkan yangında dumandan boğularak veya yanarak hayatlarını kaybetti.”[8]“2 Temmuz 1993’te gerçekleştirilen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nde yangın çıkmış, aralarında otel görevlilerinin de bulunduğu 37 kişi ölmüştü.”[9]
GAZİ DİRENİŞİ “Gazi olaylarını tetikleyen saldırıda ölen ‘Alevî dedesi’ değil kimsesiz biriymiş.Saldırıda ‘Alevî dedesi’ Halil Kaya’nın öldüğü bir TV kanalından kamuoyuna duyurulurken haber, olayların tetiklenmesinde önemli rol oynadı. Ancak bunun büyük bir ‘provokasyon’ olduğu yıllar sonra ortaya çıktı. Saldırıda ölen Halil Kaya, sanıldığı gibi Alevî dedesi değil, naylon çadırda yaşadığı için cemevine yerleştirilen bir evsizmiş. Faili meçhul saldırıda ölen tek kişi olan 67 yaşındaki Halil Kaya’dan, binlerce yayında hâlâ ‘Alevî dedesi’ olarak söz ediliyor… Gazi Cemevi Başkanı Hıdır Elmas ise gerçeği bütün açıklığıyla anlatıyor.

Gazi Mahallesi’nde neredeyse bütün duvarlar yasadışı örgütlerin sloganlarıyla dolu. Birçoğu boyayla kapatılarak silinmiş. Emniyet, 12 Mart’ta bir olay beklemiyor; ancak tedbiri de elden bırakmıyor.”[10]

KÜRTLER VE PKK ZERDÜŞT Kürt ırkçılığı ilhamını Türk ırkçılığından alıyor. Onlar da tarihin İslâm öncesi evrelerine özel bir gurur ile sığınıyor. Onlar da cahiliye dönemine dair ırki seyahatler düzenliyor. Onlar da mitolojinin efsunkâr rüzgârıyla coşup, folklorik gösterilere başvuruyor. Her iki ırkçı zümrenin de görmediği; daha doğrusu görmek istemediği bir gerçek var. Türkler de, Kürtler de Müslümanlığı kültürel bir fantezi olarak algılamıyor; onu varoluş gerçeği olarak bizzat yaşıyor. Örgütlerin göz ardı ettiği bu hakikâti vatandaş görüyor; tıpkı PKK’nın da, TİT’in de derin bağlantılarını gördüğü gibi. Kürtlerin en büyük talihsizliği, Kürt aydınının kendisine cesur bir söylem seçememesidir.”[11]
AÇLIK GREVİNDE ZİYAFET VE UYUŞTURUCU “… ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ kapsamında, Tokat’ın Turhal ilçesindeki E Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan ve açlık grevi yaptıklarını açıklayan 6 terör örgütü üyesi, yemek yerken jandarma tarafından yakalandı.Cezaevinin 4. koğuşunda bulunan TKP–ML–TİKKO örgütü davalarından tutuklu Kamil Sekman, Ergül Koç, Alişan Akdeniz, Serhat Uğurlu ile DHKP–C üyesi İnan Yamaç ve Yıldıray Okuyan isimli örgüt üyeleri bir süre önce ‘F tipi cezaevlerini’ protesto etmek amacıyla açlık grevi başladıklarını açıklamışlardı. Cezaevine baskın düzenleyen jandarma, 6 örgüt üyesini yemek yerken yakaladı. Hastanede sağlık kontrolünden geçirilen 6 örgüt üyesinin sağlık durumlarının iyi olduğu bildirildi.

Bayrampaşa Cezaevi’nde ölüm oruçlarının sona erdirilmesi için gerçekleştirilen operasyondan sonra harabeye dönen cezaevinde yapılan aramada, uyuşturucu dahil birçok malzeme ele geçirdi.”[12]

ROBOSKÎ “PKK Köylüleri Yem mi Yaptı?”[13]“Şırnak’ın Uludere ilçesinin Irak tarafında kalan bölgeye düzenlenen hava operasyonunda, sınırda kaçakçılık yapan 35 köylünün hayatını kaybetmesini bahane eden PKK yandaşları, doğu ve güneydoğu illeri ile bazı büyük şehirlerde terör estirdi.”[14]
ALEVİLERE “CAMİ-CEMEVİ” İLE SAMİMİYET TESTİ “Ankara Mamak’ta temeli atılan cami-cemevi projesi pek çok gerçeği birden su yüzüne çıkardı. Bir samimiyet testine dönüştü. Alevî-Sünni meselesinde kimlerin kafası karışık, kardeşliğin tesisini kimler istiyor, kimler köstekliyor, kim sorunun devamından yana, kim bu ayrılığı fitneye dönüştürmek istiyor…“Hatırlayın lütfen; daha birkaç ay önce Alevî evlerine çarpı işareti konulmuş, yer yerinden oynamıştı. Sonra ortaya çıktı ve mahkemeye intikal etti ki, Alevîlerin kapısına kırmızı boya çalanlar Alevîliği tepe tepe suistimal eden DHKP-C’den başkası değil. Bu örgüt canlı bombalarını ve örgüt yöneticilerinin cenazelerini cemevinden kaldırdıkça makul Alevî çoğunluk ıstırap çekiyor, iki arada bir derede kalıyor…”[15]
GEZİ İSYANLARI “Çevre Duyarlılığı Yakıp Yıkmaya Dönüştü”[16]“Provokatörlere Suç Üstü”[17]

“Demokratik Taleplere Canımız Feda”[18]

“Sarısülük Davasında Polise Linç Girişimi”[19]

“Zaman İstihbarat Şefi: Gezi Sırasında Camiye Bira Tenekesi Sonradan Konuldu”[20]

“Özgürlük istemekle özgürlüğün genel bir değer olarak ne olduğunu ve nasıl tesis edilebileceğini bilmek ayrı ayrı şeyler. Taksim Platformu’nun (TP) mantığı ve tavrı bu tespitin en büyük ispatı. TP sözcüsü şöyle bir açıklama yaptı: ‘Gezi Parkı için referandum olmaz. Dünyanın gelişmiş demokrasilerinde toplumsal duyarlılık dikkate alınır ve gereği yapılır. Bilimsel gerçekler referandum yoluyla değiştirilemez.” Halk arasındaki deyişle, bu söze, ancak, ‘buyur burdan yak!’ diye cevap verilebilir. Bu açıklama hükümetin şikâyetçi olunan ‘dayatma’sından kat kat güçlü bir dayatma, zira, Başbakan’a ‘sen de kimsin!’ diyebilirsiniz, ama ‘bilim”e diyemezsiniz, değil mi? Bu, arkaik XIX. yüzyıl pozitivizmine dayanan totaliter zihniyeti yansıtan bir duruştur.”[21]

 

“YENİ -OLMAYAN- EVRE”

 

Evet Gülen Hareketi de, Erdoğan’ın AKP’si gibi ABD mamulatıdır; ama sadece bu kadar da değil…

Bunun Sarıgül’lü, Kılıçdaroğlu’lu CHP boyutu da var.

‘ABD Kongresi Araştırmalar Merkezi’nin hazırladığı ve Ortadoğu uzmanı Jim Zanotti imzasını taşıyan 41 sayfalık raporda, AKP’nin Gülen Hareketi’nden gelen yetkilileri, siyasi ve ideolojik muhalifleri susturmak veya zayıflatmak için kullandığı belirtilirken; Cemaat-AKP “kapışması”nın devreye soktuğu boşluk CHP ile doldurulmak isteniyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun da aralarında bulunduğu bir grup CHP’li, Gülen’e yakın sivil toplum kuruluşlarından Pasifik Enstitüsü’nün Los Angeles’ta düzenlediği ‘Gıda ve Kültür’ festivaline katılıyorlar.[22] Sonrası malum…

“İyi de bunlar niye” mi?

Öncelikle AKP iktidar yorgunluğundan malûlken, ‘Zaman’ yazarı Mehmet Kamış, kanunsuz işler yapan iktidarlardan daha sonra hesap sorulacağını belirterek AKP’ye göndermelerde bulunup, “Seçimle gelen hiç kimse devletin sahibi olmaz,” derken; 16 yıl aradan sonra ilk televizyon röportajını BBC’ye veren Gülen, AKP ile Cemaat arasındaki kavganın geleceğiyle ilgili bir soruya “Bu isyan ruhu, bu kin ve nefret ruhu çabuk bastırılamaz” diye dikkat çekici bir yanıt verdi.

Hükümet-cemaat tartışmaları ve cemaate yönelik eleştirilere sert tepki gösterirken, “Bazen kuvvet insanı küstahlaştırabilir” diyen Gülen, “Mümin bile olsa ahlâken firavun olur. Sıfatları itibarıyla firavun olur. Bazen nimetlerin sağanak sağanak baştan yağması o da insanı böyle nemrutlaştırır, firavunlaştırır” diye konuştu.

Yine ‘The Wall Street Journal’a yaptığı açıklamada Gülen,, Batı ülkelerinin çalkantılı bir bölgede en büyük müttefiki olan Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarını etkileyebilecek kesin ayrılık sinyallerinde bulundu.

Burası çok önemlidir. Çünkü sermaye “yeniden” yapılanırken; yeni uluslararası ilişkiler ekseninde bir çok şey farklılaşarak, yeniden ve bir kez daha tanımlanıyor!

Örneğin Bülent Özçelik’in, “Yeniden Milli Mücadele’den Stratejik Derinliğe AKP Milleti”[23] veya İlker Demir’in, “Başbakan Milli Görüş’e mi Koşuyor?”[24] başlıklı yazılarında altını çizdikleri üzere Erdoğan AKP’sinin “İslâmi Milli Görüş”çüğü yeniden depreşirken; “Arap Baharı”nın “Hazan”a dönüşmesiyle ABD patentli “ılımlı İslâm” yönelimi de askıya alınmıştır…[25]

Tam da bunun için Cengiz Çandar, “Türkiye’nin AB yönünü terk ederek, Şanghay yoluna koyulması, Selçuklu öncesine dönmek anlamına gelir,” diye haykırırken; Koray Çalışkan da ekliyor:

“Batı’da AKP artık muhafazakâr ve demokrat olarak görülmüyor. Avrupa Birliği sürecinde gayet isteksiz ve hatta engelleyici bir parti görünümü çiziyor. El Nusra gibi bütün dünyanın terörist olduğunu bildiği bir oluşumun Davutoğlu tarafından yalnızca ‘extremist’ bir örgüt olarak nitelendirilmesini anlamakta güçlük çekiyorlar.”

Evet durum ve gidişat buyken; geçmişte Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, “Muhterem Gülen Hoca Efendi’yi 2013 Mayıs’ında ziyaret ettim. 3 saat neler konuştuğumuzu tek tek anlatacak değilim. Hoca Efendi’yi yeni tanıyan biri değilim. Ondan hiç ayrılmayan da biriyim. Cemaat de kötü bir şey değil. Sosyolojinin bir varlığı. Gülen siyasi bir kişilik değil. Hayatın her alanında dernekleri, vakıfları var. Medyada, yazılı basında çok güçlüler. Ama tüm gördükleri Türkiye’nin hayrına yapılacak ne varsa onu yapmaya çalışıyorlar… Başbakanımız, Hoca Efendi’ye karşı çok güzel hisler içinde. Gülen Hoca Efendi de hükümeti, Başbakan’ı, Cumhurbaşkanı’nı çok seviyor, beğeniyor. Hizmetlerinden ötürü sabahlara kadar dua ettiğini ifade ediyor,” sözleri bugünlerde hepimizin gülümsemesine yol açıyorken; Emma Goldman’ın, “Kapitalist toplum, hiç durmadan çalışanların asla bir şeye sahip olmadığı, buna karşılık hiç çalışmayanların her şeyin keyfini çıkardığı bir toplumdur,” uyarısını da anımsatıyor “Sürdürülemez kapitalizmin tüm piyonlarına, alayına isyan” diyenlere…

 

11 Şubat 2014 13:11:01, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Mali Müşavirler Muhasebeciler Birliği Derneği Ankara Şube Bülten, Yıl:40, No:74, Ekim 2013-Mayıs 2014…

[1] Verbal Kint.

[2] “Siyasi iktidarı AKP hükümetinde ifadesini bulan Müslüman entelijensiyanın (Osmanlı egemen sınıfın bir kalıntısı olarak) Osmanlı dönemine geri dönme, onun yönetim biçimini, uluslararası ilişkiler anlayışını restore etme amaçlarını liberal-postmodern zevzekliklerden de (‘öteki’ söyleminden, kimlik siyasetinden, küreselleşmeci fantezilerinden) destek alarak dile getirdiklerini biliyoruz.” (Ergin Yıldızoğlu, “Bourbons Alla Turca”, Cumhuriyet, 13 Mayıs 2013, s.11.)

[3] Jenny White, Müslüman Milliyetçiliği ve Yeni Türkler, Çev: Fuat GüllüpınarCoşkun Taştan, İletişim Yay., 2013.

[4] Türkiye’nin Yeniden İnşası: Modernleşme, Demokratikleşme, Kimlik, Der: E. Fuat Keyman, İstanbul Bilgi Üniv. Yay., 2013.

[5]Emrah Emrah Zıraman, “Gülen Cemaati Halk Düşmanıdır”, Birgün, 28 Aralık 2013.

[6]http://bit.ly/K8BBV1

[7]Fethullah Gülen, Başyazı, Sızıntı Dergisi, Ekim 1980 http://bit.ly/18tYzB6

[8]Mümtaz’er Türköne, “15 Yıl Sonra Madımak”, Zaman, 1 Temmuz 2008,http://bit.ly/1hIQFEO

[9]“Madımak Provokasyonuna Karanfilli Anma”, Zaman, 2 Temmuz 2009,http://bit.ly/K9sRP3

[10]Zaman, 10 Mart 2007, http://bit.ly/1cEf26X

[11]Ekrem Dumanlı, “Zerdüşt Kürtler, Şamanist Türkler”, Zaman, 21 Mart 2006, http://bit.ly/1cEfJgM

[12]Zaman, 22 Aralık 2000, http://bit.ly/19nsr0g

[13]Zaman, 30 Aralık 2011, web arşivi: dscoıgf, http://bit.ly/1cthv2B

[14]“PKK Yandaşları Kepenk Kapatmayan İş Yerlerine Saldırdı”, Zaman, 31 Aralık 2011http://bit.ly/K8H7qQ

[15]Ekrem Dumanlı, “Alevîlik Testi”, Zaman, 16 Eylül 2013, http://bit.ly/1cWhAs0

[16]Zaman Manşeti, 3 Haziran 2013.

[17] Zaman Manşeti, 6 Haziran 2013.

[18] Zaman Manşeti, 7 Haziran 2013.

[19]24 Eylül 2013, Zaman, http://bit.ly/1ctRIHp

[20]Aralık 2013, Basından, http://bit.ly/1kMgTbY

[21]Atilla Yayla, “Gezi Olayları ve Siyaseti Dizayn Teşebbüsü”, Zaman, 28 Haziran 2013, http://bit.ly/JwKze7

[22] “Gülen’e Yakın Enstitüden CHP’lilere Davet”, Cumhuriyet, 23 Mayıs 2013, s.5.

[23] Bülent Özçelik, “Yeniden Milli Mücadele’den Stratejik Derinliğe AKP Milleti”, Toplumsal Alternatif, No:4, Ağustos 2013, s.27-31.

[24]İlker Demir, “Başbakan Milli Görüş’e mi Koşuyor?”, Taraf, 1 Ağustos 2013, s.9.

[25]“Bugün, Erdoğan’dan yakınan, her belayı bir adamın kişiliğine bağlayan Batılı yazarların, yerli liberallerin ‘suskun’ kalmaları dikkat çekiyor.” (Ergin Yıldızoğlu, “Ah! Ne Büyük Reformcuydu…”, Cumhuriyet, 26 Haziran 2013, s.4.)