SÜREKLİLEŞTİRİLEN OHAL VE…[1]

“Ey halkıma bir şamar gibi inen paslı yasak!

Ey kanuna saygıyı tepen kara zulüm!

Halkı ve kanunu kutsal tanıyan her yürek

Yarın seni yerin dibine soka soka anacak.” [2]

Bugün Türkiye’de yürürlükte olan OHAL, hiç kuşku yok ki, 15 Temmuz darbe girişiminin faillerini tasfiye etmek için uygulamaya sokulan “sınırlı amaçlı ve süreli”, “rutin” bir “olağanüstü” önlemler demeti değildir. OHAL, Erdoğan ve çevresinin ülkedeki rejim değişikliği tasarımlarının nihai adımlarını “pürüzsüzce” hayata geçirmek üzere başvurdukları ve her şey bittiğinde “olağan hâl” olarak başbaşa kalacağımız bir “Yeni Türkiye normali”dir.

Dikkat ederseniz, AKP ile MHP’nin üzerinde mutabakata vardıkları Başkanlık sistemi tasarısı, bugün “OHAL” kapsamında kullanılan yetkilerin neredeyse tümünü tek bir kişinin eline vererek “olağanlaştırıyor.” Bir başka deyişle, bir “kötülük”ü (FETÖ, “terör”, vb. ) önlemeye, gidermeye yönelik geçici bir tedbirler kümesini değil, Başkanlık sistemi “provasını” yaşıyoruz.

Tam da bu nedenledir ki, referanduma OHAL koşullarında gidilecek olması, AKP iktidarını hiç rahatsız etmiyor. Nihayetinde, tasarladıkları ve kotardıkları rejim, emekçiler, Alevîler, Kürtler, devrimciler, sosyalistler, kadınlar, laikler… yani tüm muhalif kesimler için kalıcılaştırılmış bir OHAL’dir.

Bu durumda, AKP iktidarı eliyle kotarılan faşizmin hayatını şu ya da bu biçimde kararttığı herkesin, tüm kesimlerin, “Başkan(cı) sistem”e karşı “ama”sız, “fakat”sız, pazarlıksız bir mücadele yürütmesi gerekiyor. Mücadelenin mekânı, sokaklardır.

SİBEL ÖZBUDUN

14 Aralık 2016 18:44:34, Ankara.

N O T L A R

[1] Evrensel Gazetesi, 20 Aralık 2016… https://www.evrensel.net/haber/300418/amasiz-fakatsiz-mucadele-cagrisi

[2] Tevfik Fikret, “Han-ı Yağma/ Yağma Sofrası”

KADINLAR GERÇEKTEN DE “SINIFLAR-ÜSTÜ” MÜ?[1]

971097_562258277130550_688419985_n“Arkadaşım bana haklarımız olduğunu söylerdi.
Bense böyle bir şeyin olmadığını, ‘üçüncü sınıf patateslere’ benzediğimizi,
hayatın böyle olduğunu söylerdim. Kimse bize işçi olduğumuzu,
bir takım haklara sahip olduğumuzu öğretmiyor.”
(Peru’da bir işportacı kadın)

 

Geriye bakınca, kopuş noktasını tam olarak saptayabilmek kolay değil. Önce, elimizde “sınıf pusulası” vardı. Hemen herşeyi açıklayacak bir çıkış noktası olarak kullandığımız…
Naiftik, doğrudur… Kimilerine göre, “sınıf” kavrayışımız fazla yalınkat, belki fazla mekanikti. Dünyaya “işçi sınıfı”nın gözlerinden bakmaya çabalarken, diğer herşey bize, “Sınıf üzerinden çözülecek” vurgusuyla “tali” geliyordu… Kürt sorunu, kadın sorunu, çevre… Bunların hepsi “devrimden sonra” hâlledilecek konulardı…
Ama dünyanın mevcut hâliyle, gelir dağılımındaki eşitsizliklerle, sömürüyle, tahakkümle derdi olan çocuklardık. Hepimizin düşlerini, herkesin çabasını ortaya koyup, ürettiklerini kardeşçe paylaşacağı, sömürüsüz, tahakkümsüz bir kardeşlik sofrası süslerdi…
Sonra, “sınıf” kavramının analitik kapasitesinin sınırları konuşulur oldu, özellikle Batı’nın sol entelektüel âleminde… Tüm tahakküm biçimlerini “sınıf” anahtarıyla kavramanın mümkün olmadığından dem vurulur oldu. 68’in sokaklara döktüğü siyahîler, kadınlar “sınıf” kategorisi altında birer alt-başlık olarak ele alınmayı arzulamadıkları gibi, üzerlerindeki tahakküm biçimleri tam olarak “sınıfsal” ile örtüşmüyordu… “Irk” ve “cinsiyet” (sonraları “toplumsal cinsiyet”) kavramları tam o anda imdada yetişti. Sınıfa eklemlenebilen, ama tam da ona tabi olmayan tahakküm biçimleri… İlk demlerinde, siyahîleri, göçmenleri, etnik grupları ve diğer ezilen toplulukları, işçilere tabi olmaksızın sistemin ırkçılığına ve ataerkilliğine karşı mücadeleye sevk edebilecek, dolayısıyla da anti-kapitalist cepheyi genişletebilecek yararlı kavramsal araçlar gibi gözüküyorlardı. Dahası, ezilen kesimler arasında farklılıklara (siyahî, kadın, lezbiyen, alt sınıf…) vurgu yaptığı ölçüde, spesifik bir söylemin aynı kategori içerisindeki “farklı” kimlikleri ötekileştirmesinin önüne geçtiği varsayılıyordu: (feminizmin orta sınıf, beyaz, heteroseksüel kadınların ayrıcalıklı söylemi olarak, alt sınıf, siyahî, eşcinsel kadınları “ötekileştirmesi”, ırkçılık karşıtı hareketin azınlık erkeklerin kadınları kendilerine tabi kılmanın bir aracı olarak kullanmaları…) Kabul etmeli, biçimlenmekte olan “Yeni Sol” için eğlendirici bir akıl jimnastiği!
Sonra bildiğimiz herşeyin tersyüz olduğu, “yıkıldı, yıkılacak” dediğimiz kapitalist sistemin çözülen sosyalist blok karşısında kendince “muazzam” bir zafer kazandığı, ve bunun sarhoşluğunda Batı’da emekçilerinin kazanımlarını geri aldığı, ücretleri küresel ölçekte alabildiğine aşağı çektiği, sosyal hakları berhava ettiği, yani o pek sevdikleri terimle “istihdamı deregülarize ettikleri” neo-liberal sulta çağı başladı. Dünya artık tek kutuplu bir yerdi; kapitalizm ise küresel ve ebedi bir sistem. Sınıflar savaşı, burjuvazinin nihai zaferiyle sona ermiş, proletarya da veda edip tarih sahnesinden çekip gitmişti…
Üretken sektörler, bol, ucuz ve talepkârlık düzeyi düşük çeperlere, Güney ülkelerine kaydıkça, metropoldeki “istihdam manzarası” da dönüşmekte, “mavi yakalılar”, gözlerden uzaklaşmaktaydı. Genel ön kabuldeki hâliyle işçi sınıfı marjinalize olurken,[2] bu sürece, neo-liberalizm ideologlarının, “tarihin sonu”, “elveda proletarya” söylemleri eşlik ediyordu.
Post-yapısalcı, post-modern akımların “sınıf bitti, yaşasın kimlik!” çıkışı bu dönemlere rastlar. Böylelikle, tahakküm ve sömürünün çoğulluğu ve çok-veçheliliğine işaret etmek üzere formüle edilmiş olan bir kavram, sömürü ve tahakkümün gerçekleştiği bağlam olan “sınıf”tan, dolayısıyla yeniden dağıtıma ilişkin taleplerden tümüyle yalıtılarak, “fark, tanınma ve temsil stratejileri”ne irca etmiş oluyordu. O andan itibaren, feminist tartışmalar, içinde gerçekleştikleri dünyada neler olup bittiğinden oldukça soyutlanmış temalar çevresinde dönmeye başladı: öznelliğin biçimlenişi, kadın(lığ)ın Oedipal mi, yoksa pre-Oedipal evrede mi biçimlendiği, arzu, beden politikaları, simgesel iktidar… Post-yapısalcı, post-feminist söylemler, kendisi bir fildişi kuleye dönşen akademi içine hapsolacaktı bundan böyle. Feminist “pratik” ise, sponsor destekli projeciliğe indirgendi…
Oysa dar feminist akademianın dışında akan hayat, kadınların yaşamını yeryüzü ölçeğinde, büyük bir hızla ve radikal biçimde dönüştürmekteydi.
Sosyalist sektörün yıkılması ile gerçekleştiğine inanılan neoliberal ü/dis-topya, serbest piyasanın sınırlarını küresel ölçekte genleştirme ideali doğrultusunda işliyor, yakın zaman öncesine dek sosyalist realiteden beslenen toplumsal muhalefet nedeniyle hayata geçiremediği herşeyi -eğitimi, sağlığı, yolları, elektriği, suyu, havayı, yürümeyi, düşleri, boş zamanı, entelektüel çabayı, eğlenceyi, ölümü…- alınıp satılabilir şeylere, metalara dönüştürmek yolunda zincirinden boşanmış bir “yaratıcılık” sergiliyordu.
Yeryüzünün uçsuz bucaksız bir metalar çöplüğüne dönüştüğü koşullarda yaşam, toplumun büyük bölümü, bu arada kadınlar açısından büyük ölçüde zorlaşmaktaydı.
İşgücünü olabildiğince ucuzlatma yolundaki neo-liberal girişim, sosyal haklarından soyunmuş, çıplak ve geçici işgücü arayışında Güneyli genç kadınları yığınlar hâlinde üretime çekerken, 14-15 yaşındaki çocukları, havasız, izbe, rutubetli atölyelerde günde 10-12 saat, boğaz tokluğuna çalıştırmakta, elindekiler yıprandığında fırlatıp yeni, taze işgücünü devreye sokabilmektedir. “Kadrolu çalışma” emekçilerin ezici çoğunluğu için bir hayaldir artık; yeni “norm” taşeronluktur.
Neo-liberal kapitalizm koşullarında emek örgütleri zaaflı, ücretler düşük, çalışma koşulları dünya emekçilerinin büyük bölümü için sağlıksızdır. Dünya ölçeğinde çalışma yaşındaki (15+) kadınların yarıdan fazlası (yüzde 52) istihdam ediliyor olsa da, yakından bakıldığında bunların büyük bölümünün ücretsiz aile işçisi olarak çalıştığı görülmektedir.[3] 2010 verilerine göre çalışan kadınların yalnızca yüzde 34’ü tarım-dışı ücretli bir işte çalışıyor.[4] Dünyada yarı-zamanlı çalışanların büyük bölümü, kadınlar.[5] Kadın ücretleri, aynı işi yapan erkeklere göre bir hayli düşük (Eşit Ücret Yasası’nın 1963’ten beri, yani 52 yıldır yürürlükte olduğu ABD’de kadın ücretleri aynı işi yapan erkeklerin yüzde 77’si kadar! AB ülkelerinde ise, bu oran yüzde 75-90 arasında değişiyor. Ve BM mevcut tempoyla dünyada erkeklerle kadınlar arasındaki ücret eşitsizliğinin, 70 yıl sonra ancak kapanabileceğini ifade ediyor![6])
Yalnız istihdam alanında mı? Kadınlar, dünyadaki ücretsiz ev-içi çalışmanın hemen tümünü gerçekleştiriyorlar. Bir başka deyişle, üretimdeki rolleri bir yana, dünyada yeniden üretimin büyük bölümü, kadınlar tarafından gerçekleştiriliyor.[7]
“Yeni dünya”nın “trend”leri, bilindiği gibi kadın ve çocuk ticaretini küreselleştirdi. Günümüzde fuhuş “sektör”ü, yıllık 156 milyar dolarlık cirosuyla son derece kârlı bir “iş” olmayı sürdürüyor.[8] Bugün dünyada 13 828.700 kadının fuhuş sektöründe çalıştırıldığı kaydedilirken,[9] bu sayının savaşlar ve neden olduğu yıkımla katlanarak arttığını belirtmeye gerek var mı?
Neo-liberalizmin küresel ölçekli bir başka getirisi, emek temelli örgütlenme çabalarını marjinalize ederken, örgütlenme çabalarını de (“devletin küçültülmesi” retoriğiyle uyumlu bir şekilde) “sivil toplum girişimciliği”ne kanalize etmesidir. Bu anlamda, “küçülen” (oysa devlet(ler)in küçüldüğü filan yoktur: onlar devasa askerî-güvenlik komplekslerine dönüşmektedirler. “Küçülen”, devletin sosyal işlevleridir), devletlerin sosyal hizmetlerinin, çoğu küresel finans kurumları tarafından sağlanan fonlarla desteklenen sivil toplum örgütleri tarafından üstlenilmesi beklenmektedir. Bu koşullarda neo-liberal ataerki, bir yandan kadınların emeğinin ve bedeninin küresel ölçekte değersizleşmesini getirir, bir yandan onları örgütsüz ve desteksiz bırakırken, bir yandan da bölgesel kaynaklar üzerine emperyalist rekabetin tetiklediği küresel şiddet ortamında, onları hızla tırmanan bir eril şiddetle karşı karşıya bırakmaktadır. Aile-içi şiddet, kadın cinayetleri bir “az gelişmişlik”, “kültürel gerilik” vb. sorunu değil, tüm dünya kadınlarını tehdit eden bir tehlikedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarına göre yeryüzünde her üç kadından biri fiziksel şiddete uğrarken, “dünyanın en demokratik ülkesi” sayılan (The Economist, 2007) 10 milyon nüfuslu İsveç’te her yıl 100 000 kadar kadının aile içi şiddete uğradığı hesaplanıyor.[10] Afganistan verilerini isterseniz hiç tartışmayalım!
Burada çok sınırlı bir biçimde aktarabildiğim bütün bu verilerden çıkan sonuç(lar) nedir? Birkaç başlık hâlinde özetleyeyim.
  • Öncelikle küresel(-leşen) kapitalizm, ya da bir başka deyişle neo-liberalizm, emekçiler, yoksullar, hele ki kadınlar için hiç de vaad ettiği cennet olmadı. Küresel gelir dağılımındaki eşitsizliği görülmemiş ölçüde arttırırken,[11] sıradan insanların yaşam koşullarını büyük ölçüde zorlaştırdı.
  • Kadınlar, hem üreticiler, hem de yeniden-üreticiler olarak bu zorluktan en büyük payı alanlar oldu. Bugün “yoksulluğun kadınlaşması”ndan söz edilmesi, boşuna değil. Kapitalizm kadınları küresel ölçekte istihdam alanına çekerken, onların “geleneksel/domestik” konumlarında herhangi bir değişimi engelleyecek tarzda işlemekte. Bir başka deyişle, onları ucuz, uysal, geçici işgücü deposu olarak görürken, bir yandan da domestik işleri -devletin sosyal işlevlerini sınırlandırarak ya da piyasaya entegre ederek- bedelsizce kadınların sırtına yüklemekte.
  • Yanısıra, kadınların (ve çocukların) istikrarsızlaşan koşullarda (savaşlar, kırsaldan kentlere göç, işsizlik, yoksulluk) artan oranlarda küresel fuhuş piyasasına çekilmesi, kadın bedenlerinin “değersizleşmesi”nin bir başka veçhesini oluşturuyor.
  • Bu durumda, küresel “servet”in büyük bölümünün, kadınların emeği ve bedenleri üzerinden devşirilmekte olduğunu, yani “kadın sömürüsü”ne dayandığını söyleyebiliriz.
  • Kapitalizmin doğası gereği insan değil kâr-merkezli bir sistem olması, durumları dünyanın her yerinde giderek kırılganlaşan kadınlar lehine destek mekanizmalarını azaltıyor ve kötürümleştiriyor. Bu ise, onları şiddetin domestik dahil her biçimi karşısında daha kırılgan kılmakta.
Hâl böyle olunca, kadınların konum ve durumlarına ilişkin mülahazalar, psinanalitik, kültürel, simgesel, post-yapısal vb.nin yanısıra, ve onlardan daha fazla “ekonomi-politik” perspektiften, bir başka deyişle “sınıfsal bakış açısı”ndan beslenmek zorunluluğuyla karşı karşıya kalıyor. Bir başka deyişle, neo-liberal kapitalizmin küresel sömürü ve tahakküm boyunduruğundan kurtulabilme girişimi, “kadınlık durumu”nun bu boyunduruğu kırmaya ve emekçi insanlığa yeniden eşitlik, özgürlük ve kardeşlik olasılığı sunmaya yönelik Marksist tahlil ve pratik çerçevesine entegre olmasını gerektiriyor.
Çünkü 1980’lerden beri dünyayı tarihte eşi benzeri görülmemiş boyutlarda yağmalayan neo-liberal kapitalizm, kadınların, yoksul halkların, etnik azınlıkların, çocukların talanının sınıfsal sömürü ve tahakkümle doğrudan ilişkili olduğunu, ve bu sistem yıkılmadıkça yeryüzünde hiçbir sıradan insan için (iktisadi, siyasal ve de toplumsal) “özgürlük” olamayacağını bugüne dek görülmemiş bir çıplaklıkla gözler önüne serdi…

 

8 Aralık 2015  Ankara.

 

N O T L A R
[1] 19-20 Aralık 2015 tarihinde İstanbul’da düzenlenen ‘Uluslararası Kadın Konferansı’nın ‘XXI. Yüzyılda Kadının Durumu: Mücadele, Yol ve Yöntemleri’ oturumuna sunulan tebliğ… Kaldıraç,  No:180, Temmuz 2016…
[2] Oysa kapitalizmin neo-liberal evresi, bir yandan istihdamı deregülarize eder, biryandan da üretken sektörleri Güney ülkelerine kaydırırken proletaryanın sınırlarını, insanlığın büyük bölümünü kapsayacak tarzda genişletiyordu…
[3] Kadın işgücünün Arnavutluk’ta yüzde 62’si, Cezayir’de yüzde 24’ü, Avusturya’da yüzde 8’i, Azerbaycan’da yüzde 62’si, Bhutan’da yüzde 68’i, Bosna-Hersek’te yüzde 24’ü, Kamboçya’da yüzde 70’i, Kolombiya’da yüzde 51’i, Danimarka’da yüzde 4’ü, Mısır’da yüzde 46’sı, Yunanistan’da yüzde 28’i, Türkiye’de yüzde 42’si… ücretsiz aile işçisi konumundadır. http://data.worldbank.org/indicator/SL.EMP.VULN.FE.ZS/countries.
[4] Population Reference Bureau, The World’s Women and Girls, 2011 Data Sheet.
[5] Arjantin’de tüm yarı zamanlı çalışanların yüzde 63’ü, Avustralya’da yüzde 71’i, Avusturya’da yüzde 81’i, Belçika’da yüzde 80’i, Çek Cumhuriyeti’nde yüzde 70’i, Fransa’da yüzde 80’i, Meksika’da yüzde 57’si, Güney Afrika’da yüzde 66’sı, kadınlar. http://data.worldbank.org/indicator/SL.TLF.PART.TL.FE.ZS.
[6] “Gender pay gap will not close for 70 years at current rate, says UN”, The Guardian, 5 Mart 2015.
[7] Tüm dünyada: Gana örneğini temsili kabul eden UNIFEM verilerine göre, ülkede ücretli kamu işçisi bir kadın, ev işlerine haftada ortalama 30 saat ayırırken, erkek ücretliler için bu süre 9 saati bulmuyor. Bu ise toplam kadın iş gününü haftada 73.4 saate çıkartmakta. Erkek kamu işçilerinde bu süre 56.2 saat. (UNIFEM, Progress of the World’s Women, 2005. Women, Work and Poverty.) Avustralya’da ev işlerine ayrılan süre, kadınlar için 33 saat 45 dk., erkekler için ise 18 saat 20 dk. (http://www.abs.gov.au/AUSSTATS/abs@.nsf/Lookup/4102.0 Main+Features40Marchyüzde202009. ) Kanada’da ise kadınlarda 50.1 saat, erkeklerde 24.4 saat. (http://www.statcan.gc.ca/pub/89-503-x/2010001/article/11546/tbl/tbl006-eng.htm)
[8] İşte bu sektörün “şampiyonları” ve yıllık ciroları: 1. Çin:73 milyar USD; 2. İspanya: 26.5 milyar USD; 3. Japonya: 24 milyar USD; 4. Almanya: milyar USD; 5. ABD: 14.6 milyar USD; 6. G. Kore: 12 milyar USD; 7. Hindistan: 8.4 milyar USD; 8. Tayland: 6.4 milyar USD; 9. Filipinler: 6 milyar USD; ve dünya 10.su, Türkiye 4 milyar USD. (Havocscope, Global Black Market Information, http://www.havocscope.com/prostitution-statistics/)
[9] “Aslan payı, 5 milyon fahişe ile Çin’de… Türkiye, 118 bin fahişeyle listede 9. Sırada. (a.y. http://www.havocscope.com/number-of-prostitutes/)
[10] “İsveç’te Kadına Şiddet Çarpıcı Seviyede”, 6 Aralık 2013… http://www.trthaber.com/haber/dunya/isvecte-kadin-siddet-carpici-seviyede-111348.html.
[11] ‘The Forbes’ dergisinin yayınladığı, “Dünyanın En Zenginleri 2015” listesinde yer alan 1826 kişinin toplam kişisel serveti, 7.05 trilyon dolar. (http://www.cnnturk.com/fotogaleri/ekonomi/dunya/forbes-2015in-milyarderlerini-acikladi?page=5) Bu yekûn, dünyanın en yoksul 17 ülkesinin toplam gayrısafi yurt içi hasılasına denktir!

 

7 HAZİRAN’DAN 1 KASIM’A HDP NOTLARI

0 158SİBEL ÖZBUDUN – TEMEL DEMİRER

“Kendini tanı.”[1]

1 Kasım 2015 seçimlerine ramak kala kaleme alınan bu yazı, bir hayli gecikti. Ekim ayı başında tamamlanması gereken yazımız, -öncesi ve sonrasıyla- Ankara Garı Katliamı’yla devreye giren alt üst oluştan nasibini aldı. Ancak “hiçbir zaman” geç değilse -ki değildir-, diyeceklerimizi, “Gerçek; anlamda altüst edilmiş bir dünyada doğru, bir yanlışlık, bir kaza anıdır,”[2] vurgusu eşliğinde aktaralım.

Ve de “AKP’yi geriletmeyi bir demokrasi görevi gören yurttaşlardan”[3] değil; “Para ve güç sahibi olan herkese, nefes alan herkesin eşit olduğunu göstereceğiz!” diyen Spartacus’un taraftarlarından olduğumuzun altını bir kez daha çizip, 1 Kasım seçimleri ve bağıntılı konularda diyeceklerimizin, “7 Haziran 2015 Seçimleri’ne Dair -Gerekçeli- Tavrımız”[4] ve “Açık Sözlü Olmak İyidir! (7 Haziran Sonrasına Dair Değerlendirme)”[5] başlıklı yazılarımızın ana yönelişinden muaf olmadığını hatırlatarak başlayalım…

7 HAZİRAN SEÇİMLERİNDE NE OLDU?

7 Haziran seçimleri, “Bugün göğsümü gere gere şöyle yazabiliyorum: Bir kişi kaybetti, Türkiye kazandı,”[6] türünden “zafer” ya da “kayıp” vurgularından çok, yol açtığı “Seçimlere rağmen yönetememe krizi”yle[7] betimlenmesi gereken bir realitedir.[8]

Evet, AKP “geriledi”, HDP ilerledi; ama her şey bu ve bu kadar değildi!

Yani “HDP olağanüstü bir başarı kazandı,”[9] söylemi ancak parlamentaristlerin “hüsnü kuruntusu”yken; Bahçeşehir Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. Çağdaş Şirin ve Boğaziçi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Koray Çalışkan’ın ‘7 Haziran Milletvekili Genel Seçimi Sandık Çıkış Araştırması’na göre, HDP, son haftada yüzde 4.4 oranında bir oy kazanmıştı. Ayrıca HDP’ye son bir ayda oy vermeye karar verenlerin oranı yüzde 5.5 ve son üç ayda karar verenlerin oranı ise yüzde 7.3’ken, HDP seçmeninin yüzde 82.9’u ise kararını aylar öncesinde vermişti.

Araştırmaya göre diğer partilerden HDP’ye gelen oy oranı ise, yüzde 14 AKP, yüzde 9 CHP ve yüzde 1 MHP’dendi…

HDP seçmeninin yaklaşık dörtte biri, 2011 seçimlerinde, oyunu daha önce AKP ve CHP’ye verdiğini söylerken; HDP’ye oy verenlerin yüzde 18’i 18-24 arası genç seçmendi. Yüzde 16’sı, 25-30 yaşlarında, yüzde 14’ü ise 31-44 yaş aralığında yer alıyordu. 65 yaş üstü oy verenlerin oranı ise yüzde 7’ydi.[10]

Mehveş Evin’e göre, “Batı’dan aldığı oyları büyük oranda artıran HDP’nin, muhafazakâr Kürt seçmeni kazandığı kadar CHP’den ‘emanet’ oy aldığı herkesin malumu. Ancak HDP’nin başarısını salt AKP/başkanlık korkusu veya karşıtlığı üzerinden yorumlamak yetmez”ken;[11] “Büyük kentlerde Alevî yörelerinde HDP’ye kayış oldu.”[12]

HDP’nin başarısını bir “sol çıkış” ya da “Türkiyelileşme”yle açıklamaya kalkışmak oldukça öznel bir izahtır ve sahih olmaktan uzaktır.

Her ne kadar, Murat Belge, “HDP bu ülkede uzun zamandır ya da belki hiç olmamış bir ‘sol muhalefet partisi’ olma imkânını yakaladı”;[13] Ergin Yıldızoğlu, “HDP eş genel başkanlarının seçim sonuçları üzerine yaptıkları konuşmalar HDP’nin yeni halkçı bir ‘tarihsel blokun’ partisi olmaya aday olduğunu gösterdi”;[14] Bülent Küçük, “HDP Türkiyelileştikçe, Türkleri Türkiyelileştiriyor. Yani HDP bölgesel ve kimlik politikasını aştığı ölçekte, batının bütün coğrafyasına yayıldığı ve bütün meselelere bir yanıt verdiği ölçekte Kürtlerden çok Türkleri Türkiyelileştiriyor”;[15] Ahmet Saymadi, “Sosyalistler, emeklerini ve mücadelelerini HDP’ye aktarmasalardı, sol politikalar HDP’de hâkim olmasaydı, yüzde 13’lük seçim başarısı sağlanamazdı. Bu başarının arkasında sosyalistlerin payı büyüktür. Bunu görmezden gelmek, etkilerini sadece oy bazlı ele almak doğru değil,”[16] deseler de, gerçeklik hiç de böyle değildir…

Nuhat Muğurtay’ın, ‘Muhafazakâr Kürtler ve HDP: 7 Haziran Seçimlerini Hatırlamak’ başlıklı araştırmasında net biçimde ortaya koyduğu gibi, 7 Haziran 2015 genel seçimleri sonrası, AKP’nin çoğunluk hükümeti kuramamasına etki eden en kritik mesele Batı ve Doğu’daki Kürt muhafazakâr seçmenlerin oy verme tercihiydi. Seçimin kaderini belirleyen muhafazakâr Kürt oylarının önümüzdeki erken seçimde dikkate alınması gerekir. Muhafazakâr Kürt oyların HDP’ye kayma sebebi olarak kimi yazarlar Gezi protestolarını işaret ederken, birçok yazar ve siyasetçi Kobanê olaylarının çok etkili olduğunun altını çizdi. Bütün bunlar var olan durumu kısmen açıklamakla birlikte, oldukça yetersizdir.

Öncelikle şu sorunun cevabını verelim, sonuçların ardından, gerçekçi analizlerde üzerinde sıklıkla durulan Kürt muhafazakârları kimdir? Aile bağları geleneksel olan, köy kökenli, genelde tercihini sağ partilerden yana kullanan ve PKK’nin dine mesafeli olduğunu düşündüklerinden ötürü PKK ideolojisine sempati duymayan, yani sosyo-ekonomik kriterlerle anlamlandırmanın mümkün olmadığı, daha çok kültür ve gelenek kodlarıyla anlaşılabilecek bir kesimden bahsediyoruz.

Kürt muhafazakârları 2015 genel seçimlerinde oylarını daha önce politikasından tatmin olmadıkları HDP’ye yönlendirdiler. AKP için seçimlerin en önemli başarısızlığı, yaklaşık yüzde 5’e tekabül eden bu kesimin ve ilk defa oy veren genç kitlenin oylarını kaybetmesi oldu. HDP’nin başarısı, yüksek beklentilerin aksine, seçim kampanyasının asıl hedefi olan Batı’daki Alevî, seküler veya sol oylar değil, geniş Kürt kesimlerden ve bölgede yaşayan bir kısım Kürt Alevîler’den gelen oylar sayesinde elde edildi. Türkiyelileşme – yani kendini Türk siyasetine onaylatma çabası – projesiyle yola çıkan HDP, Kürt oylarının topluca kendisine kanalize olmasıyla, hem yüzde 10 seçim barajını yıktı hem de mecliste MHP ile aynı sayıda sandalye kazanacak şekilde oylarını tarihi bir şekilde arttırdı…

HDP seçim kampanyasında Kürt kimliği üzerinden değil ezilenler üzerinde vurgu yapması ve kendisini Batı’daki Türklere kabul ettirme çabasıyla fazlasıyla meşgulken, doğallığında AKP’ye oy veren Kürt muhafazakâr oyları alarak ciddi bir başarı elde etti…

Kürt muhafazakârlarının HDP’ye yönelmesi batı ve doğu’nun sinerjisi ya da Türkiyelileşmesi sonucunda değil, AKP’nin bugüne kadar şiar edindiği ve sadece Kürt sorununa indirgenemeyecek hedeflerden Kürt muhafazakârlarının şüphe duyması sonucunda ortaya çıktı. Öncesinde Roboskî vb. birçok etkenin varlığına rağmen AKP’yi destekleyen muhafazakâr Kürtler’in tek motivasyonu AKP’nin Kürt sorunu konusunda yaptığı hatalar değil; hâlihazırda “genel reformcu” yapısının tıkanmasıdır. Bu tıkanma seçmenlere yansımış ve mevcut durum ortaya çıkmıştır.

Bunun yanında, 7 Haziran seçim sonuçları açıklandıktan sonra bazı İslâmi yazarlar ise saf değiştiren muhafazakâr Kürtleri kast ederek “Masum Müslüman Kürtler kandırıldı,”[17] şeklinde yazılar kaleme aldı. Bazı yazarlar ise Kürt oylarının kaymasında, “AKP’nin bir rolü olmadığını, Kürt siyasetini manipüle eden örgütlerin AKP ile dindar Kürtler arasına nifak soktuğu”nu[18] vurguladı.[19]

Şunun görülmesi gerek: “HDP’nin seçmen tabanının büyük bir kısmı Kürtler. Siyasallaştırdığı taleplerin büyük kısmı Kürt sorununun çözülmesini hedefliyor”ken;[20] “Türkiyelileşme” denilen şey de geçici hükümetin eski Kalkınma Bakanı, HDP İzmir milletvekili Müslüm Doğan’ın, sanayicilerle, ticaret yapan insanlarla görüşmelerinde, HDP’nin artık parti olarak Türkiyelileştiğini söylemek değildir herhâlde![21]

“RADİKAL-DEMOKRAT” ŞEKİLSİZLİK

HDP, seçimlere doğru devreye soktuğu “radikal-demokrasi” şekilsizliğiyle birçok kimsede hayal kırıklığına yol açarken; bir yanıyla da Karl Marx’ın, “Dağınık olan sistem değil, sistemin çarkları hâline dönüşmeye meyilli olan insan aklı,” saptamasını doğruluyordu sanki…

Örneğin Alp Altınörs’ün, “7Haziran ile HDP’nin meşruiyeti”nin[22] artması yahut Juliana Gözen’in, “7 Haziran’da aldığı oylar ve ‘Yeni Yaşam’ çağrısıyla sisteme karşı olan güçleri çatısı altında toplayan ve iktidarın başkanlık hayallerine kibrit suyu döken HDP’nin tutumu da, yaşadığımız kaotik ortamda dengeleri değiştirebilir,”[23] öngörülerindeki abartılar gibi…

Ya da “7 Haziran’ın kazananı ve kaybedeni benim gönlümden geçtiği şekilde belirlendi. Bu yeni biçimlenişle HDP Kürt siyasi hareketinde ‘yeni’ dememiz gereken bir rolü oynayabilecek noktaya geldi… Bu durumda ‘dağ’ ve ‘ada’ bunu sindirir mi, kabullenir mi, bilemem. Olabilir. Ben bir Kürt siyaset adamı olsam, şu konjonktürde, varımı yoğumu sivil siyaset yoluna yatırırdım,”[24] diyen Murat Belge’den; “7 Haziran 2015 seçimleri Türkiye için yeni bir milattır… HDP Türkiye’nin yeni ana muhalefeti,”[25] diye ekleyen Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal’a…

Veya Kemal Bülbül’ün, “Haziran 2015 genel seçimiyle bir başka ‘diktatörlük’ hülyası efendi hazretlerinin sihirli sandığında bitti”;[26] Paris’teki Sosyal Bilimler Akademisi öğretim üyesi sosyolog Prof. Dr. Nilüfer Göle’nin, “8 Haziran sabahı uyandığımızda ilk göze çarpan, rahatlamış bir toplum, daha iyimser insanlar… HDP hem kendini, hem Türkiye’yi dönüştürüyor,”[27] saptamalarının gerçeklikle ilintisi yoktu!

“Washington’da HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, seçimin kazananı olarak görülüyorsa da, HDP’nin başarısının sürdürülebilir olup olmadığı konusunda şüpheler var”ken;[28] doğruyu Murat Çakır şöyle formüle ediyordu:

“7 Haziran seçimlerinde elde edilen başarının muhalif kesimler arasında yol açtığı rahatlama, rehavet ve burjuva demokrasisinin karikatüründen ibaret olan T.C. parlamenter sistemine duyulan anlaşılmaz güven, Suruç Katliamı ile çok acı bir şekilde cezalandırıldı. Kapitalist devlet ve burjuvazinin sınıf tahakkümü, kendilerini salt seçim sonuçlarıyla sınırlandırmayacaklarını Suruç’ta bir kez daha kanlı bir biçimde kanıtladılar.”[29]

Kim ne derse desin, 7 Haziran sonrasında “13 yıl önce seçimle iktidara gelen AKP-Erdoğan, bu iktidarı seçimle bırakmamak için ülkeyi felakete sürüklemeyi göze alacaktır/ almaktadır.”[30]

“Erdoğan seçim sonrası Türkiye’yi kilitlemiş, rehin almış durumda. Bu kilidi açmak, rehine durumunu ortadan kaldırmak gerekiyor. 7 Haziran seçimleri üzerinden bir ayı aşkın bir zaman geçmesine rağmen sanki Türkiye’de seçimler olmamış, AKP iktidardan düşmemiş gibi bir durum yaşanıyor…

HDP seçimin hemen ardından zaman kaybetmeden güçlü demokratik hamleler yapabilirdi. Türkiye’nin gündemini belirleyen ve politik doğrultusunu şekillendiren etkili bir performansı çok rahatlıkla ortaya koyabilirdi. Demokrasi güçleri seçimin ortaya çıkardığı olumlu sonuçları yeterince değerlendiremiyor…

Devrimci ve demokratik güçler içinden geçtiğimiz bu devrimsel süreci iyi ve doğru değerlendiremez, mücadelelerini radikalleştirerek yürütemezse çok büyük kaybederler,”[31] diyen Besê Hozat’ın altını çizdiği doğrular da unutulmamalıdır…

Gerçekten de seçim sonrası hayal kırıklığına yol açan “radikal-demokrasi” şekilsizliğiyle Saray 7 Haziran 2015’te yediği şamarın şokunu atlatacak manevralarla ilk günden beri arzuladığı yeniden seçime gidilmesini diğer siyasi partilere 1.5 ay gibi kısa zamanda kabul ettirdi.

8 Haziran günü herkese “6 ayda ne değişecek?” dedirten yeniden seçim döndü dolaştı adeta tek seçenek hâline geldi. Fakat seçimin tekrarlanması fazlaca farklı bir sonuç getirmeyecek kanısını ortadan kaldırmadı.

Bunca “erken seçim” şamatası altında asıl soru şu: Ya yeni bir seçim de Tayyip Erdoğan’a ve partisine parlamentoda başına çoğunluk getirmezse ne olacak? Kim kiminle koalisyon yapacak? Bugün Saray ve etrafının asla istemediği koalisyon kaçınılmaz olursa tekrar seçime gidelim mi denilecek?

Bu soru Tayyip Erdoğan’ın ihtirasının ötesinde önem taşıyor; Parlamentonun ve parlamentarizmin bir oyun olma niteliğini gösteriyordu.[32]

Tam da bu koordinatlarda ‘Partizan’ın değerlendirmeleri büyük önem taşımaktadır:

“HDP aldığı oyun hakkını veren, halkın gelişerek büyüyen tepkisini seçim sonuçlarının meşruiyetini ve oluşan rüzgârın etkisini de arkasına alarak kullanan bir siyasal konumlanış içinde olmamıştır. Düşük profilli bir muhalefet hattı oluşturmuş ne parlamenter zemini ne de eylem ve sokak ayağını etkin şekilde kullanmamıştır. Liberal burjuva kesimlerin ve AKP ile çelişkisi olan egemen sınıfların diğer kliğinin ‘barış’ söylemlerinin etkisi altında kalan bir kafa karışıklığı ve politik muğlaklık içinde olmuştur. Türk ve Kürt halkının ortaya çıkan çatışmada gayet sarih ve net bir şekilde tespit ettiği haklı ve haksız ayrımını, politik ve ideolojik bir cüretle güçlendirmek ve geliştirmek bir yana bu düzeyde bir netlikle ifade etmekten bile uzak bir duruş sergilemiştir.

PKK’ye tek taraflı ateş kes çağrıları yapılmasını isteyen psikolojik savaş ikliminden kurtulamamış, halkın barış isteyen tutumunu adeta ‘üçüncü’ bir taraf konumunda en fazla ‘çift taraflı ateşkes’, ‘seçim güvenliği’ gibi muğlak barış politikasıyla karşılamaya çalışmıştır… HDP, seçimde devrimci-demokrat söylemlerle elde ettiği başarıyı sistem içileşme, reformist çizgi kargaşası ve bunun doğurduğu muğlakla şekillenen siyasetten yana kullanmıştır. Sistemin kadim liberal unsurlarının psikolojik ablukasında kalmış, daha fazla başarı (daha büyük oy oranı) için geri olana daha fazla prim veren bir siyasal yönelim içinde olmuştur. Adeta seçim oyununa ve başarısına kilitlenmiş, bu anlamda halkın devrimci enerji ve iştahını bu oyunun hapishanesi içine sokma eğilimi oluşturmuştur.

HDP seçim hükümetine bakan vererek bu yaklaşımına son halkayı da eklemiştir. Karşı-devrimci dalgayı şiddet, silah ve baskıyla arttıran, bu noktada kararlılık beyan eden bir hükümet yapısının bileşeni olmuştur. Bu anlamda fiilen işlevsiz kalacağı bir yetkiyi eline almaya çalışmış, ancak halka karşı işlenecek suçların görünürdeki karar organında yer alarak ona meşruiyet katmıştır. HDP’nin ‘savaşı engellemek için’, ‘seçim güvenliği için’ gibi gerekçe ve yaklaşımları tipik bir reformizmdir. Ancak daha önemlisi bu tablo demokratik-ilerici damarlardan kan kaybeden bir tutuma işarettir. Halkın değişim ve devrim isteyen talep ve isteklerini, bunu HDP aracılığıyla gerçekleştirme hevesini siyasal olarak geri bir politikaya eklemlemek anlamına gelecektir. Bu ve benzer yönelimler HDP’nin reformist, demokratik niteliklerinin parlamenter zeminde daha fazla güçlenmesine paralel aşındıracağını, halka yönelik saldırılar karşısında sistemde daha fazla yer edinerek bu süreci aşmayı esas kılacağına dair tehlikelere işaret etmektedir.

Bu eleştirilerimiz sınıfsal çizgilerle netleştirilmiş, halkın çıkarları, devrimci yönelim, devrimin yol ve yöntemleri gibi kesin ayrım çizgilerimizle belirlenmiş eleştirilerdir. Açık ve doğrudan eleştiriler yapmak hâlâ ilerici, demokrat ve müttefik gördüğümüz bir güce yönelik olmazsa olmazımızdır. Bu bağlamda HDP’yi hâlâ halk saflarında reformist bir oluşum ve demokratik halk devriminin müttefik gücü olarak tanımlamaya devam ettiğimizi belirtelim.”[33]

Gerçekten de Selahattin Demirtaş’ın, ‘Milliyet’ gazetesine, “Biz AKP’nin ne düşmanı, ne de karşıtıyız,”[34] derken; “Peki, öyleyse nesin?” sorusunu da hak ettiği koordinatlarda hatırlanması gereken V. İ. Lenin’in şu satırlarıdır:

“Bu dönemin karakteristik özelliği, bazı ‘mutlak’ hayranlarının pratik çalışmaya küçümseme ile bakmaları değildir, tam tersine, küçük çapta pratikçilikle teoriye karşı tam bir umursamazlığın bileşimidir. Teoriyi bayağılaştırma girişimlerinde bu dönemin kahramanlarının asıl tasası ‘büyük lafları’ doğrudan doğruya reddetme değildi. Bilimsel sosyalizm, bütün hâlinde bir devrimci doktrin olmaktan çıktı, her yeni çıkan Alman ders kitabının içeriğinin ‘serbestçe’ sulandırdığı bir bulamaç hâline geldi; ‘sınıf mücadelesi’ sloganı daha geniş ve daha enerjik bir eyleme teşvik eden bir etken olmaktan çıktı, ‘iktisadi mücadele siyasal mücadeleye kopmaz bağlarla bağlı bulunduğuna’ göre, bir çeşit merhem görevini yerine getirdi; parti düşüncesi, militan bir örgütün yaratılması için bir çağrı olmuyor, tersine, bir tür ‘devrimci bürokrasili’ ve ‘demokratik’ biçimlerle çocukça oynamayı haklı göstermek için kullanılıyordu.”[35]

Olup bit(mey)eni bundan daha iyi ne anlatabilir ki?

HDP DEDİ Kİ!

Buraya kadar izaha gayret ettiklerimiz; “Jusqu’ici tous va bien/ Buraya kadar her şey yolunda” hoyratlığıyla ele alınamaz ve 80 vekil kazanmış olsa da HDP’nin dedikleri “es” geçilemez!

“Yeni dönemde kriz çıkarmak istemeyen HDP”nin[36] Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “Seçimden birinci (AKP) ve ikinci (CHP) çıkmış partiler koalisyonu denemeli… Koalisyon içinde yer almayız fakat Türkiye’yi krize sokacak pozisyonda olmayız,”[37] vurgusuyla “Özerklik talebinin, baskılara karşı sivil bir isyan olduğunu belirterek, silah yoluyla özerklik ilanını doğru bulmadığını,” söyledi.[38]

‘El Pais’ gazetesine verdiği özel bir röportajda ise Demirtaş, “Biz açık olarak PKK’nin yaptıklarının doğru olmadığını savunuyoruz. Bazı hareketlerini onaylamıyoruz ve derhâl son vermelerini istiyoruz,”[39] derken; PKK yöneticilerinden Duran Kalkan’ın, “HDP neyi başarmış ki, bize silah bırakma çağrısı yapıyor?” sözlerine ise, “Hiçbir şey kazanmadıysa; bu çağrıyı yapabilecek kadar halkın desteğini alıp, özgüven kazandı,”[40] yanıtını verip ekledi:

“Partimiz Türkiye toplumunun hiçbir toplumsal gerçeklerini inkâr ederek siyaset yapmıyor. Bütün değerler Türkiye’nin ortak değeri olarak kabul edilecekse hiçbir şeyi dışlayamazsınız… Şiddetin panzehiri demokrasidir. Biz demokrasiyi genişletelim.[41] Şiddet şu ya da bu şekilde çözümlenecektir.[42] Türkiye’de şiddet kullanan sadece PKK değil; şiddetin panzehiri demokrasidir. Demokrasinin azaldığı yerde şiddet artıyor. Hükümetin tavrına bir bakın; PKK eylem yapıyor, HDP’yi lanetliyorlar… Bu noktaya gelmek için ne kadar kayıp gerekiyor. ‘Ben şiddet istiyorum’ diyen bize oy vermesin, biz şiddet istemiyoruz, barış içerisinde çözüm istiyoruz diyenler bize oy versinler. 6 milyon oy alan bir partiye herkesin saygı duymasını beklerdik”![43]

Nihayet HDP’yi “liberal, reformist” bir parti olarak tanıtan ABD’li gazeteci David Ignatius’a ABD’nin PKK ile devlet arasındaki “barış süreci”ne yardım edebileceğini söyleyen Demirtaş, ABD’yi sürecin devamı için “teşvikler yaratmaya” çağırırken;[44] 1 Kasım 2015 seçimleri için de “Yüzde 20 oy oranını hedefliyoruz,”[45] derken; HDP Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen de ekliyor: “İktidara hazırlanıyoruz”![46]

Ne demeli?!

HDP’DEKİ İSLÂMCI SÖYLEM

Ha, bir de HDP patentli İslâmcı söylem var![47]

Mesela ‘Al Jazeera’ye konuşan HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, 7 Haziran sonrasının “Heder edildiğini” belirtip, “PKK’nın tek taraflı çatışmasızlık ilân etmesini ve HDP’ye daha fazla alan açmasını” isterken;[48] “devrimci halk savaşı” ve “iç savaş” hakkında da şunları söyledi:

“İç savaş felakettir. Suriye, Irak ve Lübnan örnekleri önümüzde. Devrimci halk savaşları 1960’ların Latin Amerikası’nda kaldı. Afrika’da, Angola’da, Kongo’da, Bolivya’da kaldı. Yapanlara da bir hayrı dokunmadı. Ardından diktatöryal rejimler geldi. Bunlar fantezilerdir. Bugünün dünyasının gerçekleri ile örtüşmez. Son kamuoyu araştırmalarında hep birlikte gördük. Kürt halkının yüzde 84.2’si bu mevcut hendek kazmaları, devrimci halk savaşı dedikleri pozisyonu benimsemiyor. Halka rağmen halkçılık olmaz. Halka rağmen de devrim olmaz. Nikaragua’da Sandinistalar devrimle gelip seçimle gittiler. “Bu halkın kafası basmıyor, ben ona doğruyu öğreteyim” demek de olmaz. İstanbul’dan, Urfa’dan, Diyarbakır’dan, Hakkâri’den, İzmir’den bu ülkenin 6 milyon insanı destek verdi, bizleri demokratik siyaset için Ankara’ya yolladı. Bunun ötesindeki yolları bu halk tasvip etmiyor. Tekrar söylüyorum: Yakarak, yıkarak, halkın yarısını perişan ederek elde edeceğiniz sonuç barış değil. Pirus zaferi, o da zafer değildir.”[49]

“Tan’a göre Kürt siyasi hareketi, üç konuda kafa karışıklığı yaşıyor.

1-Savaş mı, barış mı?: Yeni bir demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni mi inşa edeceğiz, yoksa savaşarak, çatışarak, ayrışarak bölünecek miyiz? Bu konuda Öcalan’ın kararı var. Dedi ki, “Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti toprakları içinde Kürt siyasetinin silahla hak arama dönemi sona ermiştir. Bundan sonra demokratik, legal, fikri bir siyasi mücadele olacaktır”. Bu tarihi bir karardır. Burada netleşmemiz gerekir. “Ben demokratik bir Türkiye istiyorum, bu iş olmazsa vurayım, kırayım, alayım bohçamı ayrılayım” olmaz. Nikâha giderken boşanma planı da yapılmaz…

2-Batı bloku mu, Ortadoğu mu?: Biz Avrupa Birliği ve Batı bloku içinde bir Türkiye ve Ortadoğu mu tasarlayacağız, yoksa İran-Rusya ekseninde bir Ortadoğu mu? Bu konuda da hem Öcalan’ın hem de birçok arkadaşımızın kafası net: Batı içinde bir gelecek tasarlanmasından yanalar. Ama kafası net olmayan arkadaşlarımız var. Bu konuda bütün arkadaşlarımızın netleşmesi ve bir karar vermesi gerekiyor.

3-Demokratik yol mu, şiddet mi?: Türkiye’de ortak bir hayat kuracaksak bunu demokratik yollarla mı yapacağız, yoksa savaşarak mı? Mesela demokratik özerklik… Bunu silahla, savaşarak, hendek kazarak mı elde edeceğiz, yoksa Ankara’da konuşarak, yeni bir anayasa yaparak, valileri halkın seçeceği bölgesel yönetimlerin yetkilerini arttırarak mı, yani düz bir yoldan giderek mi elde edeceğiz? Silahla bu işin olmayacağı konusunda hepimizin netleşmesi lazım.”[50]

Yine Tan’a göre, “HDP’nin bu üç soruya yanıtı şu: Kürtler, Türk halkıyla birlikte, yüzü Avrupa Birliği’ne dönük, kendi geçmişini de koruyan, Ortadoğu’daki halklarla dost, demokratik bir Türkiye inşa edecektir. Sayın Öcalan da böyle düşündüğünü 21 Mart 2013’teki mektubunda yazmıştır. Geldiğimiz nokta itibari ile bu mücadele de demokratik, sivil ve fikri olmalıdır. Kandil’dekilerin önemli bir kısmı bu şekilde düşünüyor. Tabii böyle düşünmeyenler de vardır.”[51]

Buna ne demeli?! Kürtleri “ya (silahlı) çatışma ya parlamenter pasifizm/dayatmalara boyun eğme/teslimiyet sahte ikilemine teslim etmek, silahlı mücadeleyi şeytanlaştırarak reformizme teslim olmak değil mi bu?

Bir de şu durum var: Bir dini veya mezhebi tutmak, öne çıkarmak, görüşlere din üzerinden haklılık sağlamak da ilericilerin işi değildir. Ava giderken avlanırlar…

“Gerçek İslâm” tartışması fikirlerin din üzerinden onay görmesine neden olur. Fikirlere din üzerinden gerekçeler ve meşruluk arama çabası dinin referans alınmasıdır. Bu da toplumun akıl yoluyla değil din yoluyla gerçeklere ulaşmasına neden olur. Din üzerinden fikirlere meşruluk arama toplumu daha hümanist olmaya değil bağnazlaşmaya götürür. Halkı anlayacağım, bağ kuracağım diye Ramazan’da sokaklarda ilerici belediye ve örgütlerin iftar sofraları kurması, seçim çalışmasında üzerinde ayet, dini sözler yazan hediyeler dağıtılması halkı, her zaman kendisine din üzerinden ulaşılması, din üzerinden ikna edilmesi beklentisine sokar. İyi niyetle başlanılan yolun sonu halkı yobazlaştırmaktır…

Ama bir dini veya mezhebi tutmak, öne çıkarmak, görüşlere din üzerinden haklılık sağlamak da ilericilerin işi değildir. ”Gerçek İslâm”, “İslâmîyet’te bunun yeri şöyle”, o değil ben gerçek Müslümanım”, “benim kardeşim de türbanlı” tartışması dinin meşruluk alanını geliştirerek fikirlerin din üzerinden onaylanmasına neden olur ki ilericiler bu alanda İslâmcılarla, gericilerle yarışamaz. Ava giderken avlanırlar. Bu tartışmadan, din üzerinden meşruluk arama çabasından uzaklaşılmalıdır.[52]

GEÇİCİ HÜKÜMET (VE LEVENT TÜZEL’İN) TUTUMU

Geçici (savaş) hükümetine katılım (ve Levent Tüzel) tutumu, HDP için negatifinden önemli bir sınav (ve sırat köprüsü) olmuştur.

Ahmet Davutoğlu’nun geçici hükümet için bakanlık teklifi götürdüğü HDP Milletvekili Levent Tüzel’in bu teklifi reddetmesine ilişkin hikâye herkesin malumuyken; HDP’nin resmi görüşünü dillendiren parti sözcüsü Ayhan Bilgen, “Diğer iki arkadaşımızın savaş hükümetleri konusundaki hassasiyeti Tüzel’den daha geride değil. Partimizin savaşla ilgili duyarlılığa da aynı netliktedir. Biz bu konuyu parti kurullarımızda değerlendirdik. Eş başkanlarımız kamuoyuna net açıklamalar yaptı. Tüzel, partimizle seçimde ittifak yapmış olan EMEP’in hukukuyla, tercihi ile hareket etti. Bu konu şüphesiz parti kurullarında değerlendirilecektir. Ama bizim gündemimiz çok önemsemediğimiz için bir icracı hükümet olarak görmediğimiz için, bu konuda bir görev olduğunu düşündüğümüz için bu konu bizim gündemimizde değil. EMEP’le ittifak doğrultusunda yer alan bir arkadaşımızın kendi tercihi olarak değerlendiriyoruz,” derken;[53] Hollanda’nın Lahey kentindeki konuşmasında Selahattin Demirtaş, söz konusu bakanlıkları hak ettiklerini düşündükleri için hükümete girdikleri belirtip, bu bakanlıkların kendilerine oy veren seçmenlerin emaneti olduğunu dile getirerek, şunları söyledi:

“O bakanlıklar AKP’nin tapulu malı değildi, sizin malınızdı biz o emanetinize sahip çıkmak için oradaydık. Bu bakanlıklar, hem AB hem Kalkınma Bakanlığı olarak HDP’nin nasıl bir iktidar, nasıl bir hükümet anlayışıyla gelecekte ülkeyi yöneteceğinin sadece küçük bir göstergesi olacak. Bizim bakanlarımız, yani halkın bakanları siz orada kolay kolay savaş kararı almayın diye, siz orada devletin imkânlarını AKP’nin seçim çıkarları için kullanmayın diye oradalar. Sizin tam da ensenizdeler. Siz gidip sarayda Bakanlar Kurulu toplantısı yapmayın diye bakanlarımız orada. Çünkü bizim bakanlarımız, kusura bakmayın sarayda Bakanlar Kurulu toplantısına katılmazlar. Saray bizim açımızdan hükümetin başı değil. Saray bizim açımızdan Başbakan yetkilerine, Başkanlık yetkilerine sahip değil. Saray eğer anayasadaki yetkilerini kullanır, saray eğer halkın iradesine saygılı olursa biz de saygılı oluruz. Ama bizi tanımayanı biz tanımak zorunda değiliz.”[54]

Levent Tüzel’in geçici hükümette yer almaması konusunda EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan, “EMEP olarak yaptığımız değerlendirmede, yeniden seçim kararının bir seçim hükümeti ve aynı zamanda bir savaş hükümeti olacağını düşündük. Bu savaş hükümetinde yer almanın doğru olmayacağı yönünde bir karar verdik. Kurucu genel başkanımız Levent Tüzel de kendisine teklif edilen bakanlığı partimizin kararı doğrultusunda reddetti. Ama şunu biliyoruz HDP ile ittifak hâlinde seçimlere girdik. Farklı bir partiyiz ama demokrasi mücadelesinde ittifak hâlinde mücadeleye devam edeceğiz. Kimi kritik noktalarda ayrı düşünebiliriz. Bu HDP içinde bir çatlak olarak değerlendirilmemeli.”[55]

“Partimizin kararı, HDP ile olan ittifak hukuku açısından herhangi bir yanlışlık içermemektedir. Aksine ittifak hukuku böylesi farklı tutum ve yaklaşımların olabileceğini içeren bir hukuktur. Partimiz bu güne kadar üzerinde mutabık olduğumuz ittifak hukukuna uygun davranmıştır. Sayın Demirtaş bunu en iyi bilen kişilerden birisidir,”[56] derken; EMEP de konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı:

“Türkiye, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ve onun yönettiği AKP’nin yukarıdan yaptığı dayatmalarla 1 Kasım’da yeniden seçime gidiyor.

Yeterli süre olduğu hâlde, hükümeti kurmak için ikinci bir isme görüşmeler yapma hakkı tanımayan Erdoğan’ın, Türkiye’yi seçime götürecek hükümeti oluşturma görevini yeniden Ahmet Davutoğlu’ya vermesi, bu siyasi dayatmalar zincirinin bir devamıdır.

Davutoğlu bu kapsamda, HDP listesinden seçime giren ve İstanbul milletvekili seçilen partimizin önceki Genel Başkanı Levent Tüzel’e, kabinede yer almayı teklif etmiştir.

Öncelikle; bu seçim hükümetinin oluşturulma süreci, AKP’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 13 yıllık siyaset geleneğine uygun olarak, tamamen anti-demokratik biçimde gelişmiştir. Bakan olarak önerilecek isimlerin, partileri aracılığıyla belirlenmesi yoluna bile gidilmemiştir.

İkinci olarak; içeride ve dışarıda bir savaş hükümeti olarak davranan ve emekçi düşmanı politikalara imza atan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’nin kuracağı bir hükümetin, Türkiye halklarına vereceği hiçbir şey yoktur. Bu hükümet de önceki hükümetler gibi özgürlüklere ve halka karşı bir saldırı hükümeti olacaktır.

Partimiz böyle bir seçim hükümetinde yer almayı yukarıda özet olarak sıraladığımız nedenlerle uygun görmemektedir.”[57]

Yine konuya ilişkin olarak Levent Tüzel seçim hükümetine katılmama gerekçesini basın toplantısında şöyle açıkladı:

“Bugün de öncelikle benim de diğer HDP’li vekil arkadaşlarımızın, eş başkanlarımızın çağrısı gibi, öncelikli dileğimiz bu haksız savaşın halka karşı yürütülen savaşın derhâl durdurulması. Kürt halkı adına, Türkiye halkları adına, demokrasi adına mücadele ettiğini söyleyen her kimse, bu savaşın tarafı olmaması gerektiğini söylüyorum.

Sayın Başbakan, bakanlık görevi tevdi etti. Kabul edip etmediğimizi saat 6’ya kadar iletmemizi istediler. Resmi görüşümüzü kendilerine ileteceğiz. AKP hükümeti ve aslında bir numara diyeceğimiz sayın cumhurbaşkanı ‘seçimlere ben mi giriyorum’ diye hâlâ konuşan cumhurbaşkanı, muhtarlar toplanıyor, başbakan müftüleri topluyor. Bir devlet anlayışını adım adım uyguluyor, topluma empoze ediyor. Evet seçime kendisi giriyor. 7 Haziran’da da böyleydi 1 Kasım’da da böyle. Ve ben inanıyorum ki 7 Haziran seçim sonuçları ortaya çıktığında, 1 Kasım’a kadar işleyecek süreci 8 Haziran’dan itibaren AKP kurmayları planladılar. Ve bu senaryoları simülasyon üzerinde yürüttüler. Özel güvenlik bölgeleri ilan edilmesi, iç güvenlik yasasının devreye sokulması, cenazede canı yanan insanların sözlerinin hakaret sayılıp tutuklanmaları ve bir dizi hukuksuzluk.

Anayasa yok, hukuk yok, teamül yok. Her şey cumhurbaşkanı başbakan ikilisinin keyfiyetleri çerçevesinde uygulanıyor. Ve şimdi bizim katılmamızı istedikleri, tekrarlanacak seçimin yürütülmesini sağlayacak seçim hükümetinin de bu işleyişin bir devamı olacağı çok açık. Hem halka karşı yürütülen savaş, hem baş gösteren ekonomik kriz, işte kamu emekçileriyle imzalanan toplu sözleşmede örnekte olduğu gibi, hem ülkedeki halkları refaha kavuşturacak bir dil tersine nefret söylemini hâlâ sürdürüyorlar. Hâlâ HDP’yi düşmanca hedef gösterir hâlde olmaları aslında bu hükümetin aynı çizgide iş yapacağını gösteriyor.

Teslim edelim, kabul edelim ki yeni hükümetin de ana işlevi bu olacaktır. Her tür keyfiyetle, entrikayla arzu ettikleri sonucu elde etmek için her şeyi göze almak… Ama bu hepimizden kaybettiriyor. Canımızdan, geleceğimizden, ortak yaşamımızdan. Temsil ettiğim Emek Partisi’nin de esas kaygısı budur.

Bölgede olanlar hayli kaygı verici. AKP hükümeti çok açık Kürt hareketine, barış isteyen güçlere, HDP’ye tuzak hazırlıyor. Bugün hükümette HDP’nin varlığını bile sindirmekten çok çok uzakta demokrasi kültürü kesinlikle yok. Yılların teamülü Kılıçdaroğlu’na işlemedi. En küçük bir saygı gereği parti yönetimlerine, önerecekleri vekillerin isimleri sorulmadı. Başbakan benim hakkımdır benim anayasal yetkimdir deyip işin içinden çıkmaya çalışıyor.

Emek Partisi olarak biz bu politikayı hiçbir zaman onaylamadık. HDP olarak da elbette hiçbir zaman onaylamadık. İttifak gücü olarak katıldığımız, kader ortaklığı yaptığımız güçler, demokrasi güçleri bu dayatmaları, entrikaları hiçbir zaman kabul etmedi. Halka sığındık. Bundan sonra da bu süreç böyle olacak böyle işleyecektir. Barış bloğunun hepimizi içine alan Türkiye halklarının, bloğun çağrıları önemli. Bugün bile bu haksızlık, kirli operasyonlar durdurulmalı diyoruz. Siyasi iktidara çağrımız budur.

Böyle oldukça şimdi bu hükümetin devamı olarak gördüğümüz, kural tanımayan, HDP üzerinde de baskı kurmaya çalışan bu halka saldırı hükümeti karakteri taşıyan geçici de olsa bu seçim hükümetinde görev almayı doğru bulmuyoruz. Kurucu genel başkanı olduğum ve HDP ile ittifak kurduğumuz vekil olarak temsil edilmiş olduğum bu çalışma içerisinde, kararımız bu yönde teşekkül etti. HDP parti yönetimi ile de paylaştık. Sayın Başbakan’a bu görevi bu nedenlerle kabul etmeyeceğimizi bildirmiş olacağız.”[58]

Yine EMEP GYK üyesi Mustafa Yalçıner de, twitter hesabından “Bir sosyalist, hiçbir ‘ulvi’ gerekçeyle, geçici ya da değil, bir gerici burjuva halka karşı saldırganlık hükümetinde yer almaz,” dedi![59]

Tam da bu tabloda Levent Tüzel (ve EMEP)’in tavrı konusunda Erdal Karayazgan, “Selahattin Demirtaş (ve MYK) temeli olan bir yaklaşım ile seçim hükümetinde görev alınması kararı aldı. Levent Tüzel de temeli olan başka bir yaklaşım ile kendi demokratik hakkını kullanarak görevi kabul etmedi. Aklın yolunun bir olmadığının ‘doğallığına’ (farklıların ve farklılıkların olduğu gerçeği) tanık oluyoruz.

AKP de (yani Erdoğan) sanki her bakanlık teklifinin kabul edilmesi zorunluluğu varmış gibi ‘totaliter’ ve de her zamanki fırsatçı ve etiğin/ ahlâkın en dip noktasının bile altında (eksi durumunda) olan ‘siyaset’ anlayışıyla bunu beklendiği gibi kullanmaktan (yani başka bir isim vermekten imtina ederek) her zamanki pervasızlığı ile kaçınmadı.

HDP değil AKP (Erdoğan) pas pas oldu bana göre. Reel siyasettir AKP (Erdoğan) kazançlı çıkmış olabilir. (bir bakanlığı daha elde etmiş olabilir vb.) AKP’ye (Erdoğan) belirsiz bir ‘kazandırmama’nın karşılığı Levent Tüzel’in demokratik hakkı olarak kabul edemediği bir kararı ‘zor’ altında (Parti kararının parti üyesine baskın çıkması) uygulaması olabilir mi?”[60] derken; Murat Çakır da çok haklı olarak ekliyordu:

Devlet, HDP’nin başarısını engelleyemediği için yeni bir manevra ile HDP’yi sisteme entegre etmeye çalışıyor. Hâlbuki HDP’nin yapması gereken seçim sürecinde ve sonrasında yaşanan politik gelişmeleri dikkate alarak Seçim Hükümetinin meşru olmadığını ilan etmek ve sine-i millete dönmektir. Parti olarak meşru sayılmayan uygulamalar sonucunda, bütünsel bir senaryonun parçası olarak oluşturulan bu hükümete katılmak doğru değildir. HDP açısından bunun pratiği ise 7 Haziran seçimlerinin meşru sonuçlarının devlet tarafından yok sayılarak, burjuvazinin bu çarpık demokrasi anlayışını halklar nezdinde deşifre etmek, 1 Kasım seçimleri için yerellerde bütün gücüyle, Türkiye’nin tüm barış ve demokrasi güçleri, onların siyasal örgütleri ile en geniş ittifakı sağlayarak oy oranını yükseltmek için aktif bir seçim kampanyası yürütmektir. Aktif bir seçim kampanyası, yerellerde Halkların Demokratik Meclisleri’nin oluşturulması, Demokratik Halk İktidarının nüvelerinin oluşturulması ve bu organlar ile seçim kampanyalarının yürütülmesidir.

Bazıları bizi ‘politik vizyonumuzun darlığı’ ile suçlayabilirler. Politik vizyonun genişliği ve darlığı onun sınıfsal analizine bağlıdır. Biz, aktif, kıvrak, popüler ve güncel politikaya müdahale eden bir siyaset tarzına kesinlikle karşı değiliz. Belirleyici olan onun niteliği ve ilkeselliğidir, biçimi değildir.

Bu anlamda EMEP MYK’sının Levent Tüzel arkadaşımıza yapılan bakanlık önerisi ile ilgili olarak almış olduğu kararı da yerinde buluyoruz. Levent Tüzel yanlış yapmamıştır. Evet, kendisi HDP Milletvekilidir ve HDP PM üyesidir. Ancak buradan yanlış sonuçlar çıkarmamak gerekir. EMEP, HDP bileşeni değildir, HDK bileşenidir.”[61]

Gerçekten de Kültür Bakanı Yalçın Topçu’nun, iki HDP’li bakan için “ya istifa etsinler, ya azledilsinler” dediği;[62] “Geçici hükümet için Başbakanlık, istisnalar haricinde tüm kamu kurum ve kuruluşlarındaki naklen veya açıktan atamaları durdurdu. İlk seçim hükümetinde yer alan bakanlar ‘takdirlerine dayalı’ hiçbir atama yapamayacak,”[63] notunun düşüldüğü; “Ben HDP’yle koalisyonu doğru bulmadım, tavırlarından dolayı. Barışçıl bir siyasete geçmedikçe bizim HDP’yle işimiz yoktur. HDP Türkiye’yi kardeş kavgasının eşiğine getirdi. Biz HDP seçmenine saygıda kusur etmeyiz. Anayasal bir zorunluluk olarak o partiden 3 isme teklif götürdük,”[64] diyen Başbakan Davutoğlu’nun Bakanlar Kurulu listesini açıkladıktan sonra HDP’li iki bakanın görev alanlarına gönderme yaparak “Bakalım kendi arkadaşlarının başında olduğu bir bakanlığın yatırımlarına ‘savaş barajları’ demeyi sürdürecekler mi?”[65] sorusunu dillendirdiği dizaynda geçici hükümette HDP’lilerin ne yapıp, yapamadığı herkesin malumu ve olan sakın estetize edilip, abartılmasın!

Nihayetinde HDP’li bakanlar Müslüm Doğan ve Ali Haydar Konca istifa etti[66] ve istifa eden HDP’li Bakan hakkında Figen Yüksekdağ, “İki bakanın kararı oldukça doğru ve yerinde bir karardır,” derken; partilerinin bilgisi ve onayı dahilinde bu kararı alan her iki bakanın, “Hükümetin uyguladığı savaş koşullarının giderek ağırlaşması” ve “HDP’li iki bakanın karar mekanizmalarına dahil edilmemesi” nedeniyle istifa ettikleri açıklandı![67]

Bakanlar Kurulu toplantısı sürerken istifa edip, Cizre ve Varto’daki çatışma ortamını istifalarına gerekçe olarak sunan[68] HDP’li AB Bakanı Ali Haydar Konca ile Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan geçici hükümette ne yaptı?

Mesela AB Bakanı Ali Haydar Konca, “Seçim Hükümeti’nde bakan olarak yer almamızın nedeni, tam da içinden geçtiğimiz bu çatışmalı ortamı durdurmak üzerinedir. Bir an evvel, hemen bu sokağa çıkma yasakları dahil, bölgedeki güvenlik odaklı yaklaşımların son bulması, operasyonların bitirilmesi ve ellerin tetikten çekilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Derhâl bu yaklaşımlar son bulmalı, yeniden barış ortamına dönebilmenin ortamını yaratmaya çaba göstermeliyiz… Önümüzdeki ilk Bakanlar Kurulu toplantısında bu konuyu gündeme getireceğimizi ve bir sonuç alıncaya kadar konuyu gündemde tutacağımızı ifade etmek isteriz.”[69] “HDP’nin komplolarla barajın altına itilmesi Türkiye’nin bölünmesini getirecektir,”[70] dedi demesine de, sonuçta bunlar sadece denilmiş oldu!

Tıpkı, “Bakanlığımız süresince, haksız, adaletsiz, halktan ve emekten yana olmayan politikalar terk edilecektir,” vurgusuyla akan kanın durması ve barışın tesisi konusuna önem verdiklerini, bu kapsamda Bakanlar Kurulu’nda gündeme getireceklerini ifade edip, “Araç ve makinelerin yakılmasına karşıyız,”[71] diye eklemeyi ihmal etmeyen Müslüm Doğan gibi.

Çünkü “Bakanlar Kurulu toplantısında ‘Ne oldu da çatışma başladı?’ diye sordunuz mu?” sorusuna Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan, “Böyle bir fırsat olmadı. Bakanlar Kurulu’nda belli konular ele alındı. Eğitim ve bütçeyle ilgili görüşmeler oldu. Ama özel görüşmelerimizde ifade ettik. Bunun neden kaynaklandığını devlet bilmek zorunda. Ortak vatanımızda barış içinde yaşama koşullarını yaratmak zorunda. Bunu biz de sorguluyoruz. 7 Haziran öncesi şartlar neden bir tarafa bırakıldı? Bakanlar Kurulu toplantısında bu konu bire bir gündeme gelmedi,”[72] yanıtını verecekti!

Tüm bunlar böyleyken; şu an itibariyle yazdıklarına bin pişman olduğunu düşündüğüm Tuncay Yılmaz, “İstanbul Milletvekilimiz Levent Tüzel, Kocaeli Milletvekilimiz Ali Haydar Konca ve İzmir Milletvekili Müslüm Doğan arkadaşlarımızın seçim hükümetine girmeyi kabul etmeleri ve bakanlıkları iktidar yürüyüşümüzün yeni bir etabı olmuştur. Düzen güçleri her türlü engelleme çabasına rağmen HDP’nin iktidar yürüyüşünü durduramıyorlar. Şimdi seçim hükümetinin bakanlar kurulunda yer alacak üç arkadaşımız seçim sonrasının kalıcı hükümetinde yer almaya devam edecekler ve Erdoğan çetesinin döküntüleri o alanı terk etmek zorunda kalacaklar,”[73] derken; “HDP bir savaş kabinesinde mi?”[74] “Vurun HDP’ye, kırılsın beli!”[75] nidalarıyla Aydın Engin’in zırvası da şöyleydi:

Şimdi anayasa gereği bir seçim hükümeti kurulacak… Anayasa gereği bu hükümette HDP’li 3 milletvekili de yer alacak. Bakanlar Kurulu’nda herhangi bir dümen çevrilmeye kalkışıldığı anda 3 HDP milletvekili bunu anında biz yurttaşlara aktaracak. Birisi hükümeti Beştepe’den idare etmeye kalkışıldığında “Hooop dedik efendi” denecek ve dikensiz gül bahçesinde siyaset yapmaya çabalayan o zat mosmor olacak… Yani şu içimizin karardığı günlerde birazcık da olsa keyifleneceğimiz günler bizi bekliyor. Müjdeyi benden aldınız. Haydi hep birlikte: Keh keh…[76]

Bu kadar da değil, Tüzel’in tutumu üzerine Demir Küçükaydın da, şunları kaleme alabildi:[77]

“Şimdi muhtemelen Erdoğan şöyle yapacaktır. Levent Tüzel’in yerine başka bir HDP’li değil; HDP ile hiçbir ilgisi olmayan başka birini atayacaktır… İnşallah Erdoğan böyle davranmaz. İnşallah basireti bağlanır da başka bir HDP’li atar… İnşallah Erdoğan Leven Tüzel’in yerine başka bir HDP’liyi görevlendirir de HDP’yi iyice paspas etmez”![78]

Kabul edilmelidir ki orta yerde parlamentarist bir pragmatizm söz konusudur!

Ve bu konuda KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı, HDP’li vekillerin kabineye girmesinin kendileri açısından durumu değiştirmeyeceği vurgusuyla, “Şimdi bu ortamda hangi seçimden, seçim sürecinden, seçim hükümetinden söz edilebilir? Normal bir zamanda anayasanın hükmü olan farklı partilerden oluşan bir seçim hükümetinden söz edilebilirdi… Bir iki HDP milletvekilinin bu seçim hükümetinde olması bu hükümeti anayasa gereği oluşmuş bir seçim hükümeti hâline getirmeyecektir… Şu anda tüm demokrasi güçlerinin görevi, Kürt halkının kendi kendini yönetmesine saldıran AKP hükümetinin bu politikalarına karşı mücadele etmek ve mücadeleyi yükseltmek olmalıdır,”[79] derken; 1 Kasım seçimlerinde HDP listesinden aday gösterilmeyen Levent Tüzel de haklı olarak ekledi: “Bakanlığı kabul etmediğim için aday gösterilmemem eleştirilecek bir durum”![80]

KABULLENEMEDİĞİMİZ REEL POLİTİKER PRAGMATİZM

Kabul edilmemesi gereken bir reel politiker pragmatizmle yüz yüzeyiz!

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, sivil toplum örgütleri tarafından Ankara’da 17 Eylül 2015’de yapılan yürüyüşte bayrağın sembol olarak kullanılmasına tepki gösterip, “Bizim karşı çıktığımız, itiraz ettiğimiz şey, bayrağın, bayrağın kutsiyetinin ve bayrağın birleştirici değerlerinin ırkçılığa, şovenizme ve devlet terörüne alet edilmesidir. O bayrağın alında, kızılında Kürt’ün, Türk’ün, Laz’ın, Çerkez’in, bütün Türkiye halklarının kanı var. O bayrağın kızılı oradan gelmiş. O bayrağın kızılının gölgesini Türkçülüklerine, kafatasçılıklarına, faşizmlerine alet etmeye kalkmasınlar. Bu halklarının kanının oluşturduğu bayrağını bir ulus adına başka bir ulusa karşı kimse kullanamaz. Biz o nedenle Türk bayrağının kullanılmasını, bayrağın kutsiyetine ve değerlerine yapılmış bir hakaret görüyoruz,” dedi![81]

Bunu kabul edebilir miyiz? Etmiyoruz![82]

Kalkınma Bakanı Müslüm Doğan, bayrak yürüyüşünün demokratik bir hak olduğunu belirtti![83]

Buna “Evet” demek mümkün mü? Elbette değil!

TBMM Genel Kurulu, 25. Dönem 2. Yasama Yılı açılışında HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Davutoğlu’nun da PYD’ye teşekkür ettiğini, bunun belgelerle kayıtlarda mevcut olduğunu belirterek, “O dönem Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı olan Sayın Feridun Sinirlioğlu ile birlikte ben Süleyman Şah Türbesi’nin taşınmasını organize ettik.”[84] “Taşınma sonrası Davutoğlu Rojava’ya teşekkür etti,”[85] dedi.

Bu iş size mi düştü? Keşke düşmeseydi! Ve keşke T.C.’nin “alengirli” işlerinin ihalesine, hatta “düzen-içi” bir misyona bu denli hevesli olmasanız!

“HDP’li Celal Doğan Erdoğan’la görüştü”…[86]

“Erdoğan’la yaptığı görüşmesine ilişkin olarak, Tayip bey, ‘Çözüm sürecinden vazgeçmedim ama kırgınım’ dedi.”[87] “Kimse AKP ile müzakere etmiyor. Müzakere, Cumhurbaşkanı ile partiler arasında oluyor,”[88] deyip; “HDP şiddetle, silaha el vurduğu zaman o partide olmam”[89] vurgusunun altını çizen (7 Haziran 2015 seçimleri öncesi CHP’den ayrılarak HDP’ye geçen!) HDP G. Antep Milletvekili Celal Doğan’ın Erdoğan ile gerçekleştirdiği sürpriz görüşmenin parti yönetiminin bilgisi dahilinde olduğu belirtildi.[90]

Erdoğan’ı meşrulaştırmaktan başka neye yaradı? Olmasaydı keşke!

HDP Mersin Milletvekili Dengir Mir Mehmet Fırat, 14 Ağustos 2015 tarihinde “Sayın Cumhurbaşkanım” hitabıyla Erdoğan’a yazdığı mektupta barışın tekrar tesis edilmesi için rol oynaması çağrısında bulunarak ekledi:

“Şu anda mensubu olduğum ve siyasi mücadelemi bünyesinde sürdürdüğüm Halkların Demokratik Partisi’ni ve O’nun Eş Başkanlarını siyasi rakip olarak görmenizin, bu saatten sonra ülke çıkarları ile bağdaşmadığı kanaatini taşıyorum…

HDP hiç bir silahlı yapının siyasi uzantısı ve kolu değildir.IRA-Sınn Fein ilişkisine benzer bir ilişkinin HDP-PKK arasında da olduğunu düşünmek yanlıştır, yanıltıcıdır.

Bu durum HDP’yi savunma adına ortaya koyduğum bir tespitten çok bir realiteyi ifade etmektedir.

Zira Partimiz; ‘PKK’ye silah bıraktırabilecek olan parti biziz’ de demiştir. Ancak bunun altı boş çağrılarla olamayacağını da ifade etmiştir.”[91]

Ya sonra mı? Dengir Mir Mehmet Fırat’ın, Cumhurbaşkanı’na hitaben yazdığı açık mektuba Saray’dan bir ses gelmezken, “Çözüm masası yeniden kurulur mu?” sorusunu, “HDP erken seçimde almış olduğu oyu korur veya artırırsa AKP’nin yeniden tek başına iktidar olma süreci sona erer ise evet kurulur,” diye yanıtladı![92]

Bu ne perhiz, bu ne lahana… demezler mi?

Son bir şey daha: Vay Celal Doğan’dan, Dengir Mir Mehmet Fırat’dan medet uman barışa!

ELEŞTİREL HDP DEĞERLENDİRMELERİ

HDP konusunda, onları doğrudan etkilemese de birçok eleştiri söz konusudur.

Örneğin Ömer Ağın, “HDP devrimci duruşunu güçlendirmelidir!”[93] ya da Metin Yeğin, “Liberal söylem olayları açıklamaya yeterli değil. Liberallere gösterilen ‘teveccüh’ ise tamamen gereksiz. HDP de, KÖH de, sol da liberal söylemden kurtulmak zorundalar”[94] veya Murat Çakır, “AKP, CHP ve MHP esas itibariyle sermaye fraksiyonlarının çıkarlarını gözeten bir siyaseti temsil etmektedirler. HDP ise bu cephe karşısında Gezi ve Kobanê ‘ruhlarını’ birleştiren bir alternatif potansiyeli içerisinde barındırmaktadır. Bu potansiyeli ete-kemiğe büründürmek; barışçıl, demokratik, eşitlikçi, sosyal ve ekolojik yönelimli halklar hareketine dönüştürmek, en başta HDP bileşenlerinin sorumluluğundadır. Sokağın gücünü kullanabilen, işçi sınıfının – örneğin metal işçilerinin direnişi ile kimlikler ve milliyetler sorununun çözümünü birleştiren, emperyalist stratejilere ve kapitalist sömürüye karşı çıkan bir HDP, halkların gerçek alternatifi hâline gelebilir. HDP ayaklarını yere basmalıdır, aksi takdirde düzenin çarklarından birisi olmaktan kurtulamayacaktır,”[95] türünden içeriden eleştirilerini dillendirirlerken; Mustafa Peköz de, şunların altını çiziyordu:

“7 Haziran seçimlerinde güçlü çıkan ve hatta seçimlerin tek galibi sayılan HDP, tuhaf bir şekilde edilgen kaldı ve politik sürece müdahalede beklenilen etkiyi gösteremedi. HDP henüz bir parti gibi hareket edemiyor. Kurumsal yapılarını işletmede ciddi sıkıntılar yaşıyor. 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi bugün de seçim çalışmalarının önemli bir kısmı Selahattin Demirtaş’ın sırtında yürüyecek gibi görünüyor. 80 milletvekili olan bir parti olarak toplumsal dinamikleri harekete geçirmede beklenilen refleksleri gösteremiyor. Kendi misyonunu oynamayan ve politik bir merkez kurmada ciddi sıkıntılar yaşayan HDP, devletin çok yönlü saldırılarına karşı halkın toplumsal tepkisini yeterince harekete geçiremiyor, dahası böylesi bir rol üstlenme sorumluluğundan kaçıyor izlenimini veriyor. Yüzde 13 oy almış bir partinin savaşa karşı güçlü bir barış refleksi göstermesi son derece önemli olmasına rağmen, buna yönelik ciddi bir politik karşı koyuşu örgütlemiyor. Örneğin devletin topyekûn savaş gerekçesi hâline getirdiği Suruç katliamını ne iç kamuoyunda ne de uluslararası alanda gündemleştirebildi. Türkiye’nin politik gündeminin merkezine konulması gereken bu katliam bir ay içerisinde fiilen unutuldu.

HDP, seçimlerden sonra belirlemiş olduğu politikaların birçoğunda yanlış bir yönelim içerisine girdi. Politik yönelimlerinin hatalı olmasının çok ötesinde sistemle ilişkilenişi esas alan bir hatta ilerliyor. Bu bakımdan HDP’nin yanlışlarına dikkat çekmek hem gerekli hem de bir görevdir.

Birincisi, HDP’nin rejimin önemli isimlerinden biri olan Celal Doğan’ı Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmeye göndermesi bütünüyle yanlıştı. Doğan kendi kafasına göre gitmedi, Eş Başkanların bilgisi dahilinde Erdoğan ile görüşmeyi gerçekleştirdi. Erdoğan, her parti içerisinde devletin geleneksel çizgisine yakın olanları tercih etti ve böylelikle aslında kendi pozisyonunu meşrulaştırdı. Seçimlerde kendisi hakkında söylenilenlerin ne kadar geçersiz olduğunu partilere kabul ettirdi. Ayrıca Celal Doğan neden HDP’den aday oldu? Bu soruya verilecek yanıt, aynı zamanda HDP’nin devlet tarafından denetlenmesi ve sistem içerisine çekilmesi bakımından üzerinde düşünülmesi gereken çok önemli bir nokta. Bu nedenle Mart 2015’te yayımlanan makalemde Celal Doğan’ın aday gösterilmesinin yanlış olduğuna dikkat çekmiştim. Bugün de aynı düşüncemi koruyorum.

İkincisi, Figen Yüksekdağ’ın bütün koalisyon görüşmelerine açığız değerlendirmesi ve daha sonra iki Eş Genel Başkan’ın AKP-CHP Koalisyonuna destek veririz açıklamaları yanlıştı. HDP, sorunların çözümünü sistemin iki önemli partisi arasındaki koalisyon üzerinde olacağına kendisini ikna etti. Üzerinde yükseldiği toplumsal dinamikleri canlı tutmak yerine, egemen sınıfların belli bir kesiminin ‘uzlaşıcı’ görünmesi ve mutlaka olası bir ‘koalisyon içerisinde yer alması gerektiği’ uyarısının etkisi altında kaldı. İktidar gücü olan AKP ile iktidardan pay almak isteyen CHP’nin sistemin sürekliliği bakımından stratejik politikaları esasen aynıdır. Bunlara destek vermenin kimseye bir yararı olmayacağı çok açıktır.

Üçüncüsü HDP’nin geçici hükümete bakan vermesi de son derece yanlış ve politik sonuçları da ağır olan bir sürecin başlangıcı olarak görmek gerekir. Gündemde olan seçim hükümeti değil, savaşı yoğunlaştıracak ve toplumsal muhalefeti bastırmakla görevlendirilmiş bir teknokrat bakanlar kuruludur. HDP, hükümete iki temsilci vererek Erdoğan tarafından organize edilen ve savaş politikalarına ağırlık verecek olan teknokrat hükümetini meşrulaştırdı. İki HDP’li bakanın, devir-teslim işlemi yaptırmaması veya kırmızı plakalı arabaya binmemesinin ciddi bir değişim olarak gösterilmesi de çok basit ve tuhaf bir davranıştır…

Dördüncüsü, uzlaşma ve birleştirici kavramlarını uygun yerde ve zamanda kullanmayan, bunu daha çok sistem dışında kalan ve demokrasi mücadelesinde yer alan kurumsal yapılar arasında geliştirmek yerine parlamentoda sistem partileri arasındaki uzlaşıya indirmek de son derece yanlış ve tehlikelidir. Politika belirli ilkeler ve değerler içerisinde yapılır. Örneğin egemen sınıfların bir kesiminin taleplerini dikkate alarak uzlaşıcı görünmek için sistemin en önemli iki partisinin kuracağı koalisyona destek vermeyi savunmak, bugünkü rejimi kılcal damarlarına kadar desteklemektir. Bunu ‘parlamentoda politika yapıyoruz, toplumda gelen talepleri dikkate alıyoruz’ gibi bir bakış açısıyla savunmaya çalışmak da, sistem partilerine benzemektir…

Beşincisi, HDP, Kürtlere yönelik çok yönlü sürdürülen savaşa karşı 80 milletvekiliyle içte ve uluslararası alanda aktif bir rol üstlenmesi gerekirken oldukça pasif ve kendiliğindenci bir politika izliyor. Hemen her gün Kürtlerin seçilmiş yerel yöneticileri tutuklanıyor. Belediye Eş Başkanları, HDP ve DBP yöneticilerinin tutuklanmaları öyle sıradanlaşmış ki haber değer bulunmuyor. Bunlar halkın yereldeki temsilcileridir, halkın gerçek iradesini temsil ediyorlar. Ancak HDP, bu tutuklamalara karşı gerekli politik refleksi örgütleyemiyor. Hatta biraz ağır olacak ‘yok hükmünde’ sayıyor.

Altıncısı, 7 Haziran’da Türkiye’nin iç politik dengeleri ve iktidar çatışması nedeniyle egemen sınıfların bir kesimi belki de bir kereye mahsus olmak üzere HDP’yi destekledikleri biliniyor. HDP, bu desteği süreklileştirmek isterken, karşıdaki güçler ise HDP’nin bütünüyle sistem içerisine çekilmesinde ısrar ediyor. Bunun en somutlaşmış biçimi de Kürt Hareketiyle arasına mesafe koyması ve ondan bağımsız hareket ettiğini göstermesidir. HDP, bu modaya uymuş olacak ki, görüşmeleri bütünüyle sonlandıran, ateşkesi tek taraflı bozan ve savaşa karar veren devlete yönelik politikalarını çok daha aktifleştireceğine PKK’ye yönelik eleştirel söylemlerini arttırmaya başladı. S. Demirtaş’ın PKK’ye çağrı yaparak ‘ama’sız silahların bırakılmasını dillendirmesi ne anlama geliyor?”[96]

Bunlara Celal Başlangıç’ın, “Haziran 2015 seçiminin bildirgesinin açıklanmasından tam 163 gün geçmişti ve HDP’nin 2 Ekim 2015 tarihinde 1 Kasım seçimleri bildirgesinin bir önceki bildirgeyle 2 Ekim 2015 tarihli arasındaki en büyük fark, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ne yapılacağı konusuydu.

21 Nisan’da bildirgede yer alan ilgili maddeyi Yüksekdağ okumuştu: ‘Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılarak devletin din ve inanç alanından elini çekmesi sağlanacak.’

Diyanet İşleri’ni kaldırma konusu HDP içinde de çok tartışılmıştı. AKP sözcüleri tarafından da ağır biçimde eleştirilmişti HDP. Ancak okunan bildirgede görüldü ki, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ‘kaldırmak’ yerine her inancın temsil edileceği Din ve İnanç İşleri Kurulu’na ‘dönüştürmek’ önerisi geliştirilmişti. Anlaşılan tartışmalar ve eleştiriler bu bildiride dikkate alınmıştı,”[97] diye formüle ettiği konuda şunlar da eklenmeli:

“Dini, devletten devleti de dinden özgürleştirecek çözüm önerisi yok. Tek mezhepli devletten, çok dinli devlete yol açan yaklaşımlar var. Şöyle ki; HDP ‘Diyanet İşleri Başkanlığı ‘Din ve İnanç İşleri Kurulu’ olarak yeniden yapılandırılacak’ diyor ama bu kurulun sivil mi, özerk mi yoksa kamu kurulu mu olduğunu belirtmiyor.

‘Devletin din ve inanç alanından elini çekmesi sağlanacak, din ve inanç işleri topluma, inanç sahiplerine bırakılacak’ diyor ama sonraki paragrafta 150 bin Sünnî İmamı ilgilendiren ‘Diyanet İşleri çalışanlarının özlük hakları korunacak’ diyerek dinin finansmanını kamuya ait ‘diyanet bütçesi’ üzerinden korumayı taahhüt ediyor. Bu ise ciddi bir çelişki barındırıyor.

HDP’nin ‘Din ve İnanç İşleri Kurulu inanç topluluklarının temsilcilerinden oluşacak, aralarındaki ilişkiyi düzenleyecek ve koordinasyonu sağlayacak’ tutumu ile CHP’nin ‘Devlet tüm inançlara ve bireysel tercihlere eşit mesafede duracak, Diyanet İşleri Başkanlığı çoğulcu ve kapsayıcı bir yapıya kavuşturulacak’ tutumları farklı ifadelerle dile getirilmiş olsa da, öz itibariyle çok benzerlik taşıyor.

HDP devlet kurumu olan ‘Diyanet’in’ ya da ‘Din ve İnanç İşleri Kurulu’nun, ’din, teoloji üretim’ faaliyetine ilişkin tek bir söz söylemezken, HDP Din ve İnanç İşleri Kurulu için ‘din siyaseti üreten bir kurum olmayacak’ derken, CHP de benzer bir anlayışı savunarak ‘Diyanet gündelik siyasetin dışında tutulacaktır’ diyor. Bunu söylemek tek başına yetersiz. Bu yeni bir şey de değil. Mevcut Anayasanın 136. Maddesine göre ‘Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak’ hizmet vermesini buyurmuş. Fakat varlığı laikliğe aykırı olan Diyanet hiç bir zaman siyasetin dışında kalmamıştır.

Diyanetin adı değişse de, mezhepçi yapısı çoğulcu ve kapsayıcı hâle getirilse de, devletin kurumu olarak kaldığı sürece, Türkiye gibi bir ülkede çoğunluk inancına dayalı siyasetin ve iktidarların vesayetinden kurtulma şansı ve imkânı olmaz.”[98]

Eleştiriler daha da çoğaltılabilir. Ancak en hayatilerinden birini daha belirterek ilerleyelim!

  1. İ. Lenin’in, “Emperyalizmin mümkün olan en kısa tanımını yapmak gerekseydi, emperyalizm, kapitalizmin tekelci aşamasıdır derdik. Bu tür bir tanım en önemli öğeyi içermiş olurdu, zira bir yandan, mali sermaye, çok büyük birkaç tekelci bankanın banka sermayesinin, tekelci sanayi birliklerinin sermayesiyle birleşmesidir; öte yandan, dünyanın paylaşılmasında, herhangi bir kapitalist devletçe el konulmamış topraklara kolayca yayılan sömürge siyasetinden, tamamıyla paylaşılmış yeryüzü topraklarının tekel hâline gelmesi için uygulanan sömürge siyasetine geçişi ifade etmektedir.”

“Gerek sömürgecilik gerekse emperyalizm, kapitalizmin son aşamasından, hatta kapitalizmden önce de vardı. Kölelik üzerine kurulu olan Roma da sömürgeci bir siyasal çizgi izlemiş ve emperyalizm uygulamıştı. Fakat sosyo-ekonomik şekillenmeler arasındaki temel farkı görmezden gelerek ya da geri plana iterek emperyalizm üzerine ‘genel’ mülahazalarda bulunmak, bizi, tıpkı “büyük Roma ile büyük Britanya” mukayesesi gibi en anlamsız klişelerin ya da ‘büyük’ lafların esiri yapar. Zira kapitalizmin önceki aşamalarında bile kapitalist sömürge siyaseti, mali sermayenin sömürge siyasetinden özünde farklıdır,”[99] diye tanımladığı kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm konusunda -örneğin- tarih(imiz)e şu kayıtlar düşülmüştür:

Che Guevara’nın, “Bizim her eylemimiz emperyalizm’e karşı bir savaş çağrısı ve insanlığın düşmanı ABD’ye karşı halkların birliği için savaş marşıdır…” “Emperyalizm hayvanlıktır. O hayvan hiç doymak bilmez o ulusal sınırları bilmez. Hitler’in hayvan orduları gibi, Kuzey Amerika’nın hayvanları gibi, Belçika’nın emperyalistleri gibi… Çünkü emperyalizmin özü insanları hayvana çevirmektir, delirmiş kana susamış birer hayvan”…

Deniz Gezmiş’in, “Bugün ezilen halkların tek ve ortak düşmanı emperyalizmdir”…

Yusuf Aslan’ın, “Savaşımız, çağımızın yüz karası emperyalizme ve onun işbirlikçilerine karşıdır”…

Ulaş Bardakçı’nın, “Emperyalizme ve oligarşiye silah çektiğimizi ilan ettik. Bağımsız ve demokratik Türkiye için”…

Hugo Chávez’in, “ABD emperyalizmi tarihi gördüğü en sapkın, en katliamcı, en ahlâksız imparatorluktur”…

George Bernard Shaw’ın, “Kan kokusu almış bir köpek balığından daha tehlikelisi, petrol kokusu almış Amerikan emperyalizmidir”…

Bunlar böyleyken; HDP’nin (AB’den ABD’ye) emperyalizm konusunda suskunluğu kabul edilemez bir hâldir. Çünkü Ahmed Pelda’nın ifadesiyle, “Amerika tüm Ortadoğu’daki savaşta büyük pay sahibidir. Bunu isteyerek de yapıyor. Bu güçlerin birbiriyle didişmesini, çatışmasını, küçülmesini, yıpranmasını ve ABD’nin iradesini kabulünü bekliyor. Bunun içinde Kürdistan da ver elbet”![100]

Evet, evet, kabul edilemez bir hâldir bu!

Tıpkı ‘The Daily Telegraph’ın, ‘PKK Türkiye’yle Çatışmaları Bitirmek İçin ABD’yle Gizlice Görüşüyor’ başlıklı haberinde, PKK’nın ABD’nin arabuluculuğuna sıcak baktığı da aktarılıp, Bayık’ın “ABD’nin Türkiye ile aramızda arabuluculuk yapması gerektiği çağrımı yineliyorum. Bize bir garanti verirlerse üzerimize düşen rolü yerine getiririz,”[101] sözlerini aktardığı hâlin de kabul edilemez olduğu gibi…

Geçerken hatırlatalım: James Connolly, “İngiliz ordusunu yarın ülkeden çıkarsanız ve yeşil İrlanda bayrağını Dublin kalesine çekseniz bile, eğer Sosyalist cumhuriyeti kurmaya girişmezseniz tüm çabalarınız boşa gidecektir. İngiltere sizi yönetmeye devam edecektir. O sizi kapitalistleri, toprak beyleri, finansçıları, bu ülkeye yerleştirmiş olduğu ve analarımızım gözyaşları ve şehitlerimizin kanlarıyla sulayarak yeşerttiği tüm bir dizi ticari ve bireyci kurumlarıyla sizi yönetmeye devam edecektir”…

  1. İ. Lenin, “Hükümetlerinin başlattığı bir savaşın, ancak hükümetler arasında bir savaş olarak biteceğine inanan ve bunun böyle olmasını isteyen bir burjuva; bütün hasım ülkelerin sosyalistlerinin ‘kendi’ hükümetlerinin yenilgisini istemelerini ve bunu söylemeleri ‘gülünç ve saçma’ bulur. Tersine bu tür bir söz, sınıf bilincine varmış her işçinin beslediği düşünceyi doğrular, ve bizim, bu emperyalist savaşı bir iç savaş durumuna çevirme çabalarımız ile aynı doğrultuda olur,” uyarısını yıllar önce dillendirmişti ve bu uyarılar hâlâ da geçerlidir…

PARLAMENTARİZM “AÇMAZI”NDA MEVCUT HÂL(İMİZ)

Aslı sorulursa; HDP’nin bu soru(n)larının ardında yatan parlamentarist sınırlarıdır!

Murat Çakır’ın -haklı olarak-, “Parlamentoda yer almak ayrı bir şeydir, parlamentarizm çok farklı bir olgudur. Parlamento mücadelesinin beslendiği kaynak parlamento dışı mücadeledir. Belirleyici olan odur. Bu ikisinin uyumunu sağlamak ayrı bir meziyettir. Kantarın topuzunu hiç bir zaman elden kaçırmamak gerekir,”[102] notunu düşmesi boşuna değildir.

Çünkü Nabi Yağcı gibilerin, “Çağımız kapitalizminde, ‘süper-ego’ buyruğu -Badiou’nun deyişiyle- şu: Demokrasiyi kabul edeceksiniz! Etmemek yasak!”[103] uyarısını görmezden gelerek hâlâ şunları diyebildiği bir açmazın orta yerindeyiz:

“Esas olarak parlamentonun etkin kullanımı üstünde durmak istiyorum, zira bu durum geçmişi değil esas olarak bugünümüzü ilgilendiriyor ve ne olmalı sorusuna bir yanıt veriyor.

Parlamenter demokrasi konsepti, parlamenter mücadele yöntemleri, seçimlere, parlamentolara (ulusal meclislere) katılıp katılmama konusu tüm dünya solunun öteden beri üzerinde sonu gelmez tartışmalar yaptığı konulardır. Yakın zamanlara kadar solda baskın eğilim parlamenter mücadele yöntemlerine kötü gözle bakmak, bunları revizyonist, oportünist bir sapma olarak görüp reddetmek olmuştur. Bir başka yanılgı ise parlamentoyu yalnızca bir ajit-prop kürsüsünden ibaret görmekti.

Kısacası, parlamento ile halk, kamuoyu, parlamentoyla sokak arasındaki sayısız köprüleri, karmaşık ilişkileri; oy mekanizmasının ve parlamenter kurumların halk için anlamını göz ardı etmek; bu karmaşık ilişkileri içlerine girerek, katılarak anlamak, analiz etmek yerine steril devrimcilik adına kolaycılığa kaçıp reddetmek yada küçümsemek tüm dünya solunun gelenekleşmiş yanlışıdır…

Özet şu ki, ulusal meclisler ( parlamentolar) yalnızca egemen sınıfların/güçlerin kendi çıkarlarını halkın gözünde meşrulaştırma aracından ibaret değildir; parlamentolar ezilenlerin, sömürülenlerin, dışlanmışların çıkarlarını, taleplerini de meşrulaştırabilir, ama bunun olabilmesinin koşulu güçlü ve etkili bir demokratik muhalefetin hem parlamentoların içinde ve hem de dışında varolabilmesidir.”[104]

Yağcı yanılıyor! Parlamentarizm konusunda Karl Marx’ın, “Eskiyen şey, yeni edindiği biçim içerisinde, kendisini onarmaya ve varlığını sürdürmeye çalışır”; M. Bakunin’in, “Ekonomik eşitlik olmaksızın verilen politik eşitlik bir teranedir, bir sahtekârlıktır, bir yalandır”; Amadeo Bordiga’nın, “Parlamentarizmi komünizmin devrimci davası için kullanma olanağı kalmamıştır,” uyarılarını “es” geçmeden öncelikle ekleyelim:

Evet, V. İ. Lenin’in dediği gibi en gerici parlamentolarda bile çalışılabilir, o alanlar bir kürsü olarak kullanılabilir. Evet, AKP’yi ve onunla ifadesini bulan topyekûn saldırıları geriletmek, topyekûn direnişle her zeminde büyütülecek barikatlarla yanıt vermek doğrudur, gereklidir ve acil görevler arasındadır.

Çünkü burjuva parlamentarizmi kapitalist düzene özgü politik temsil biçimidir. Marksistlerin burjuva parlamentarizme ve demokrasisine yönelik ilkeli eleştirilerinden vazgeçemeyecekleri gibi, komünistler işçi sınıfının her hangi bir parlamenter çoğunluk elde etme yoluyla iktidarı alabilme olasılığının asla olmadığını savunurlar.

İşçi sınıfını iktidar hedefine ancak silahlı devrimci mücadele taşıyabilir. Burjuva toplumunda ilk yıkılması gereken kapitalist mülkiyetin temsili demokrasi formu, yanılsamasıdır. Parlamentarist temeller üzerinde örgütlenen temsili demokrasi illüzyonu aşılması gereken bir yozlaşmayken; aslolan iktidarın fethi fikrinin canlı tutulması ve örgütlenmesidir. Çünkü devrim davası, tek cümleyle kapitalist sömürü düzenine karşı doğrudan eylemi gerektirir.

Kaldı ki Columbia Üniversitesi’nden Prof. Saskia Sassen’in bile, “Liberal demokrasinin sonuna gelmiş olabiliriz,”[105] diyebildiği koordinatlarda Fikret Başkaya da hepimizi uyarır:

“Aylardır, haftalardır ülkenin gündemi bir tek soruya kilitlendi: Kim kazanacak? Oysa, sorunun cevabı belliydi. Her zamanki gibi 70 yıldır kim/kimler kazanıyorduysa yine onlar kazanacaktı… İnsanlar oy kullandıklarında, şeylerin seyri üzerinde etkili olduklarını, bir şeyleri değiştirdiklerini, değiştirebileceklerini sanıyorlar… Oynanan bu demokrasi oyununa ‘temsilî demokrasi’ deniyor.

Demokrasinin bir tanımı var ve olması gerekiyor. Demokrasi ‘halkın yönetimi’ ‘halkın kendi kendini yönetmesi’ demek… Eğer demokrasi halkın yönetimi, halkın kendi kendini yönetmesi demekse, orada oligarşiye, monarşiye, aristokrasiye, her türden dikta rejimine yer olmaması gerekir. Başka türlü ifade edersek, demokrasinin olduğu yerde ‘parazitlerin’ yaşama şansı yoktur…”[106]

“Eğer bu rezil düzeni değiştirmek, haysiyetli insanlar olarak yaşamak istiyorsak ve gerçekten öyle samimi bir niyet varsa, biraz vakit ayırıp, bu yağma ve talan düzeni hakkında birazcık kafa yormak gerekecek… Radikal eleştiri yoksa eleştirinin bir kıymet-i harbiyesi de yoktur… Ve radikal olmak demek, sorunları kökeninden ele almaktır… Aksi hâlde bu rezil, bu gayri insani soygun düzeninin efendilerinin ve ideolojik uşaklarının ağzıyla konuşmaktan kurtulmak mümkün olmayacak… Başkalarının ağzıyla konuşmak… Daha ne zamana kadar?”[107]

Kaldı ki Sabahattin Ali’nin, “Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir,” saptamasını bir kez daha kanıtlayan 10 Ekim 2015 Ankara’sından “demokrasi adına” yaşatılanlara her şey parlamento ve parlamentarizmin ne olduğu/ olabileceğini ortaya koymaktadır!

  1. Zizek’in, “En iyiler artık kendilerini herhangi bir şeye adamaktan aciz, en kötüler ise ırkçı, dinci, cinsiyetçi bir fanatizme adanmış durumda,” formülasyonuyla tarif edilmesi mümkün olan mevcut hâl(imiz)e ilişkin James Petras’ın düştüğü not şöyle:

“Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da Kürt halkına ve onların Kürt devleti arzularına karşı büyük bir savaş başlatmış durumda. Erdoğan’ın Kürtlere yeniden açtığı savaşın içeride ve bölgede karmaşık bileşenleri var.[108] Türkiye içinde baskılar Kürtlerin seçimlerde yükselen partisi HDP’nin baskı altına alınmasına yönelik. Erdoğan son seçimlerde şaşırtıcı ölçekte fazla milletvekilinin seçildiği bu siyasi partiyi itibarsızlaştırmayı veya kapatmayı, yeni bir seçimin yapılmasını ve böylece Meclis’te ‘çoğunluğu’ sağlayarak diktatoryal ‘yürütme gücüne’ sahip olmayı planlıyor.”[109]

Bu madalyonun bir yüzüyken; içinden geçtiğimiz süreçte emperyalist-kapitalizm bir yandan büyük bir iktisadi krizle boğuşurken diğer yandan da bir küresel ölçekte dünyanın yeniden paylaşılması mücadelesini yürütüyor. Bu durum bir yanıyla küresel ölçekte işçi sınıfı hareketlerinde büyük ve önemli bir canlanmaya yol açarken, diğer yanıyla da bölgesel, yerel çatışmaları tetikliyor ve bağımlı ve yarı bağımlı coğrafyalarda siyasi haritaların yeniden çizilmesini dayatıyor. Söz konusu çatışmanın en net ve yoğun şekilde cereyan ettiği yer ülkemizin de içinde bulunduğu Ortadoğu’dur.

Türkiye’de bu hâlden bağışık değilken; Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin, ‘2015 Nisan-Mayıs-Haziran Medya Raporunu’na göre, muhabir, yazar, sorumlu yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmenine yönelik 26 yeni soruşturma açıldı ve bu soruşturmalarda 19 gazeteciye çoğunluğu hapis istemli dava açıldı. Yine aynı rapora göre, farklı basın yayın organlarında çoğunluğu muhabir, 3’ü yabancı 18 kişi gözaltına alındı, 1’i tutuklandı.[110]

Kim ne derse desin: “Türk devleti her zaman bir milli güvenlik devleti olarak kaldı.[111] 60 – 80’li yıllarda kopya çekilen model ağırlıkla Latin Amerika’daki askeri diktatörlükler ve onların siyasal mühendisliğe soyunmaları idi. Şimdi arka kapılar ardında tartışılan ‘çözüm’ ise yeniden Sri Lanka modeli… İlkin 2010’dan itibaren acaba deyip bu modeli izlemeye başladılar… Sri Lanka’da kasaplar ‘nihai çözüme’ yönelmeden önce, sözde bir barışçıl çözüm denenmişti,”[112] Ragıp Zarakolu’nun altını çizdiği gibi!

1 KASIM GÜZERGÂHI

Orhan Miroğlu’nun, “7 Haziran seçimlerinde HDP’ye verilen oyların maalesef silahların konuşmasında belirleyici bir rolü var. İşte bu nedenle, 1 Kasım seçimlerinde HDP’ye verilecek oyların, çatışma sürecini daha da derinleştirmekten ve PKK’yı doğru yaptığına daha da inandırmaktan başka bir şeye yaramayacağı açıktır,”[113] hezeyanlarıyla desteklenen liberal zırvalarla[114] 1 Kasım 2015 seçimlerine böylesine bir tabloda gidiliyorken; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “7 Haziran’da yaşananlar 1 Kasım’da yaşanmayacaktır diye düşünüyorum,”[115] notunu düştüğü 26. Dönem parlamentosunu belirlemek üzere yurtiçinde 54 milyon 75 bin 851, yurtdışında 2 milyon 895 bin 885 olmak üzere toplam 56 milyon 971 bin 736 seçmen oy kullanacak. 7 Haziran seçimlerine göre de, yurtiçi ve yurtdışı seçmen sayısı yüzde 0.59 oranında 338 bin 847 arttı.[116]

Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in, Erdoğan’ın, 1911’deki seçim sonuçlarını beğenmediği için 1912’de şiddet ve baskıyla yeni bir seçim yaptıran İttihat ve Terakki’nin yöntemini uyguladığını belirtip, “Sopalı Seçim”[117] diye nitelediği; Tarık Şengül’ün, “Zamanı belli, mekânı karışık, zemini kaygan bir seçime gidiyoruz. Seçimin adil olmayacağı gelişinden belliydi,”[118] notunu düşmeden edemediği 1 Kasım seçimleri için CHP, 3.5 aylık sürede 1 milyon 73 bin kişilik seçmen hareketliliği yaşandığını saptadı. 7 Haziran’da oy kullanan 672 bin 649 seçmen, 1 Kasım listelerinde yer almazken, oy kullanmayan 400 bin 354 seçmen listelere girdi. İstanbul’da 145 bin 98, Ankara’da 45 bin 99, İzmir’de 36 bin 601 seçmen kayboldu![119]

Demirtaş’ın, “Doğu’da seçim yapılacak bir koşul yok. Bölgeden gelen arkadaşlarımızdan iyi haber yok. Bu koşullarda sandık kurulması imkânsız. Eğer anketler AKP’yi çok düşük gösterirse seçimi erteleme yoluna da gidebilirler,” derken; bölgede yaşanan çatışma ve gerilim ortamında HDP’li milletvekilleri silahların konuştuğu bir dönemde bölgede seçim yapılmasının gerilimi daha da artıracağı uyarısı dillendirdiği[120] tabloda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı aracılığıyla 7 Haziran seçimlerden önce 44 ile “bir defaya mahsus” 63 milyon lira doğum, çeyiz, öksüz-yetim-şehit aileleri ve çocukları gibi kalemlerde yardım dağıtıldığı belirlendi. Yardım yapılan 44 ilin 23’ünün gelir seviyesinin düşük olması ve HDP’nin yüksek oy aldığı Doğu Güneydoğu Anadolu bulunmasıyla dikkat çekiyor. Bakanlık, 1 Kasım seçimleri öncesinde de sosyal yardımların dağıtımı için yeni bir çalışma başlattı![121]

CHP’nin Alevî oylarını konsolide etmek için “eski solcular”a müracaat edip, müthiş bir efor sarf ettiğinin[122] de gözlemlendiği 1 Kasım güzergâhında sosyalistlerin HDP’ye ilişkin eleştirel destekleri -seçim tavır(lar)ı- de öne çıkıyordu.

 

PARTİZAN “Partizan olarak 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi 1 Kasım’da da HDP’yi destekleme tavrımızı sürdüreceğiz. Meclis ve legal siyaset Kürt ulusunun özgürce siyaset yapma hakkının bir parçasıdır. Bizler elbette bu hakka karşı uygulanan faşist baskıya karşı dün olduğu gibi bugün de Kürt ulusunun ve onun legal alandaki siyasal temsilcisi HDP’nin yanında yer aldık/alıyoruz. Ancak Kürt ulusunun haklı ve meşru taleplerini desteklerken, bu taleplere omuz verirken, sorunun gerçek anlamda bu yöntemle çözülemeyeceğinin de bilincindeyiz. Bu bağlamda HDP milletvekili listesinde yer alarak aday göstermeyi yerinde ve doğru bir tutum olarak görmüyoruz. Bu dönemde 7 Haziran seçimlerinde olduğu gibi aday gösterme üzerinden bir faaliyet yürütmeyeceğiz.

Parlamentoyu -özellikle de- 7 Haziran seçimleri sonrası taktik olarak bir araç veya olanak olarak görmediğimizin altını çizmeliyiz. Öyle ki, sadece son süreçte yaşanan gelişmeler dahi meclisin göstermelik karakterini ve incir yaprağı rolünü çok daha fazla açığa çıkarmıştır. Parlamento kürsüsü bu süreçte taktik değerini ve önemini dünden daha fazla kaybetmiştir. Artık bizzat cumhurbaşkanının, başbakanın ve bilumum devlet kadro ve mekanizmasının üstünde tepindiği, meşruiyetini alaşağı ettiği ve bunu da politik krizi harlayarak yaptığı koşullarda bu kürsüden çıkacak sesten çok, ezilenleri bu ahıra mahkûmiyetten kurtaracak bir taktik politik yönelim daha fazla hasıl olmuştur.”[123]

DHF 1 Kasım seçimlerini 7 Haziran seçimlerinin bir devamı olarak gören Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) 7 Haziran seçimlerindeki hedeflerle seçimlere katılacaktır… DHF tüm bu çalışmalarını elbette ki sadece seçim sürecine endeksli ele almamaktadır. Seçimler olsun olmasın ana hedef olarak tüm bu çalışmaları kesintisiz sürdürecektir.

DHF olarak parlamentoya bakış açımız bilinçli tüm kitleler tarafından bilinmektedir. Fakat siyaset arenasına atılan yeni gençler için tekrarlamakta fayda görmekteyiz… Asıl amacımız ise her türlü geçici kazanımdan koparak ve temsili parlamenter sistemin yanlışlığını kitlelere anlatarak kitlelerin proletarya önderliğinde gerçek kurtuluşları olan kendi iktidarlarını kurmalarını sağlamaktır.”[124]

DİP “Türkiye’nin Suriyeleştirilmesine karşı oylar HDP’ye… Hak istemek yetmez, hakkımızı gasp edenin elinden onu çekip almamız gerekir. Özgürlük istemek yetmez, firavunlara karşı başımızı kaldırmak gerekir. Barış istemek yetmez, savaşı çıkartanları, Erdoğan’ı ve AKP’yi yenmeden savaş bitmez!”[125]

 

Ali Turgay Ali’nin, “7 Haziran genel seçimlerinde, Kürtler, Türkler, Lazlar, Alevîler, Ermeniler, Rumlar, Romanlar, LGBTİ’ler ve daha pek çok kesim güzel günlere inandığından ötürü HDP’yi destekledi. Peki ya şimdi?”[126] notunu düştüğü 1 Kasım güzergâhındaki HDP’nin Seçim Beyannamesi’nde “demokratik özerklik”in “ılımlılaştırıldığı”, Diyanet’i kaldırmanın “es” geçilip, seçim listesinde LGBTİ’li adaylara ve Levent Tüzel’e yer verilmemesi,[127] HDP açısından -doğru olmayan- bir tercihti![128]

HDP’de, Kürt hareketinin simge isimlerinden DTK Eşbaşkanı ve İmralı heyeti üyesi Hatip Dicle’nin aday olması yönünde hem parti yönetimi hem de parti tabanında büyük bir beklenti bulunduğu dile getirilip, parti yönetiminin de 1 Kasım seçimlerinde aday olması için Dicle’yi razı etmeye çalışsa da Dicle’nin aday olmazken;[129] Ethem Sarısülük’ün ağabeyi Mustafa Sarısülük Ankara 2. bölge 1. sıradan milletvekili adayı gösterildi.[130]

Ayrıca Suruç katliamında HDP parti meclisi üyesi olan eşi Ferdane Kılıç ile oğlu Nartan’ı yitiren Metin Kılıç, HDP’nin Bursa listesinde 2. sıradan milletvekili adayı oldu.

Yine Suruç katliamında yaralanan Şerife Erbay, İstanbul 2. bölgeden 4. sıradan milletvekili adayı gösterirken; Roboskî katliamında 11 yakınını kaybetmişti Ferhat Encü yine Şırnak adayı oldu…

“En radikal değişiklik çok az farkla milletvekilliği yitirilen ya da hiç vekillik kazanılamayan yerlerde vardı. Örneğin Aydın ve Manisa gibi kentlerde daha çok sosyalist kimliği önde olan adaylar gösterilmişti 7 Haziran’da ve bu kentlerde çok az farklarla seçimler yitirilmişti. Bu kez HDP yönetimi bu kentlerde Doğan Erbaş ve Mustafa Avcı gibi Kürt kimliği önde olan adayları liste başına yerleştirdi.

En belirgin değişikliklerden biri de geçen seçim Gaziantep’ten seçilen CHP kökenli Celal Doğan’ın bu kez İstanbul 2. bölgeye kaydırılmış olmasıydı. Doğan bu değişikliğe ‘Bizim İstanbul’da daha çok katkı sunacağımız düşünüldü herhâlde’ derken bu değişikliğin özel nedenlerden dolayı kendisi için de iyi olduğunu söylüyordu.

Özellikle seçilecek milletvekilliklerinin garanti olduğu yerlerde çok büyük bir liste değişikliği yapmadı HDP yönetimi 7 Haziran listesine göre. Ancak bu durum, parti içinde 7 Haziran sonrasında başlayan liste tartışmalarının da sonlandırıldığı anlamına gelmiyor. Yani HDP yönetimi 7 Haziran sonrası yapılan ilk Parti Meclisi toplantısında tartışmalara neden olan ‘aday belirleme yöntemi’ ve ‘parti içi demokrasi’ tartışmalarına, eleştirilerine bugüne dek yanıt verme fırsatı bulamadı. O nedenle eğer ‘ortalık biraz durulursa’, HDP’yi ‘milletvekili adaylarını belirleme’ yöntemi dışında Parti Meclisi’nin belirlenmesi, Merkez Yönetim Kurulu’nun seçilme yöntemlerine kadar hayli kapsayıcı bir ‘parti içi demokrasi’ tartışması bekliyor,”[131] diyordu Celal Başlangıç…

Gerçekten de Mardin’den bir kez daha aday gösterdiği 4. sıra milletvekili adayı Mehmet Ali Aslan ile Batman’dan yine 4. sırada aday gösterdiği Ali Atalan’ın, yer değişikliği nedeniyle il seçim kurullarına dilekçe vererek adaylıktan çekildiği[132] dizaynda “Türkiye Partisi” olma iddiasındaki HDP 1 Kasım seçimlerine de Êzîdî’den Ermeni’ye Alevî’den Süryanî’ye sosyalistten feministe toplumun pek çok kesiminden adayla hazırlanırken; İslâmi kimlikli isimleri seçilebilecek yerlerden tekrar aday göstermesi dikkat çekiciydi ve bu isimlerden bazıları şunlardı: Ayhan Bilgen… Adem Geveri… Hüda Kaya… Seher Akçınar Bayar… Prof. Dr. Kadri Yıldırım… Nimetullah Erdoğmuş… Altan Tan…

Türkiye partisi olmayı temel ilke olarak belirleyen HDP’nin 1 Kasım’da listelerinde Kürt siyasetinin en sıkıntılı dönemlerine damgasını vuran isimlerden sadece Leyla Zana’ya yer verildi. Kürt siyasetindeki değişim rüzgârı 2011 seçimi ile başladı. Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasının üzerinden henüz iki yıl geçmişti. Hareketin en önde gelen isimleri arasında 90’lı yılların çatışmalı ortamında tanınan Mahmut Alınak, Hatip Dicle, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Selim Sadak, Aysel Tuğluk vardı.

Ayrıca İstanbul 3’nci bölge 3’ncü sıra adayı Erdal Ataş Demokratik Halklar Federasyonu (DHF); Adana’dan yeniden aday gösterilen Rıdvan Turan genel başkanlığını yaptığı Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP); Van adayı HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP); İzmir’den yeniden aday gösterilen Ertuğrul Kürkçü Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP); Antalya milletvekili ve bu kentten 1’nci sıra milletvekili adayı olan Saruhan Oluç Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nde (YSGP) siyaset yapıyordu.[133]

AKP VE BEYAZ KÜRTLER(İ)

HDP cephesi bu görünümle karşımızdayken; AKP[134] ile beyaz Kürtler(in)e tutumu da netleşiyor.

HDP’ye, “Terör örgütü ile selfie çekmekten vazgeç,”[135] diye seslenen Başbakan Ahmet Davutoğlu ekliyor: “HDP ‘inadına Barış’ı Kandil’e söylesin!”[136]

Aynı biçimde çiçeği burnunda AKP’li Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş, “PKK’nın siyasi kanadıdır HDP. O bakımdan onun önündeki şahısların barış, demokrasi gibi söylemleri, üzülerek söylüyorum ki gerçeği yansıtmıyor”;[137] AKP Genel Başkan Yardımcısı Mevlüt Çavuşoğlu, “Hiçbir güç, bizi inandığımız yoldan çeviremez. PKK’dan en çok zulmü Kürt vatandaşlarımız çekiyor. Şimdi o kardeşlerimiz PKK zulmü bitsin istiyorlar”;[138] AKP İzmir milletvekili Hüseyin Kocabıyık, “Şehitlerimizin vebali HDP ye oy veren şerefsizlerin üzerindedir. Allah onların belasını versin,”[139] derlerken; TRT Haber’de, bölgede halkın HDP’ye oy vermesinin çözüm sürecini bitirdiğini açıkladı[140] Yalçın Akdoğan da![141]

Özetle Albert Camus’nün, “İnsanlara boyun eğdirmek isteyenin kulağı sağırdır. Onun önünde ya dövüşeceksin ya öleceksin,” ikilemiyle karşı karşıya olan coğrafyamızda beyaz Kürtlerden birisi, Orhan Miroğlu, “Evet, Tuğrul Türkeş’le aynı partide olmak beni memnun ve mutlu ediyor. Kürtlere ve Türklere büyük acılar yaşatmış İttihatçılığın, bugünkü temsilcileriyle ve kendini solcu sayan Kemalistlerle aynı partide olmaktansa, yurtsever duygularından hiç şüphe duymadığım, Kürtler’i kardeş bir halk olarak gören bir Türk milliyetçisiyle AKP’de politika yapmayı tercih ederim,”[142] demekle de kalmayıp ekliyor:

“Bu zulüm sizin, hep sizin yüzünüzden”![143] “PKK silah bıraksın, sudan çıkmış balığa dönersiniz!”[144]

Onlar ne derse desinler bizim ne dediğimiz de, yaptığımız da açık, net ve herkesin malumdur!

“Komünistler, her milliyetten işçilerin ve diğer emekçilerin ‘birliğini’ savunurlar. Toprakların birliğini veya devletin birliğini, her milliyetten emekçilerin birliğine hizmet ediyorsa savunurlar, etmiyorsa toprakların ve devletin bölünmesini, ayrılmasını savunurlar. ‘Toprakların birliği’ veya ‘devletin birliği’ sloganı, hâkim ulusun burjuvalarının ve toprak ağalarının sloganıdır. Komünistler, her milliyetten ‘işçi sınıfının ve emekçi halkın birliği’ şiarıyla, ‘toprakların ve devletin birliği’ şiarını birbirinden kesin ve kalın çizgilerle ayıretmek zorundadırlar. Yoksa, hâkim ulusun milliyetçilikleriyle bir anda aynı paralele düşüverirler. Bu durum da, çeşitli milliyetlere mensup işçilerin ve emekçilerin birliğini kökünden baltalar”…

“Kürt ulusu ayrılmaya karar verirse, sınıf bilinçli Türkiye Proletaryası Nasıl davranacaktır? Ayrılma hâlinde iki durum söz konusu olabilir; Birincisi, ayrılmanın, yukarda belirttiğimiz gibi, devrimin gelişmesini olumlu yönde etkilemesi durumudur ki, bu durumda sorun basittir. Her milliyetten sınıf bilinçli Türkiye proletaryası, ayrılmayı kesinlikle savunur ve destekler. İkincisi; ayrılmanın, devrimin gelişmesini olumsuz yönde etkilemesi durumudur. Böyle bir durum varsa ve buna rağmen Kürt ulusu ayrılmak istiyorsa, sınıf bilinçli Türkiye proletaryası ne yapacaktır? Sözlü tartışmalarda bu soruya şafak revizyonistlerinin verdiği yanıt şudur; Zor kullanmak dahil, her yönteme başvurarak ayrılmayı engellemek. Aynı soruya hareketimizin verdiği yanıt şudur; Komünistler böyle bir durumda zor kullanmayı kesinlikle reddederler, Kürt işçileri ve emekçileri arasında ‘birleşme’ lehinde propaganda yürütmekle birlikte, ayrılma isteğinin önüne asla zor çıkarmazlar. UKKTH’nı tanımak, bir ulus bu hakkı kullanmak, yani ayrılmak istediği zaman, onun karşısına asla engel ve güçlük çıkarmamak demektir. Komünistler. Kürt ulusunun ayrı bir devlet kurup kurmayacağı kararını tamamen ve kesinlikle Kürt ulusuna bırakır. Kürt ulusu isterse ayrı bir devlet kurar, istemezse kurmaz. Buna karar verecek olan başkaları değil. Kürt ulusudur!”[145]

“Ezilen ulusların sosyalistleri, ezilen ulusun işçileriyle ezen ulusun işçilerinin tam ve kayıtsız şartsız birliğini, örgütsel birlik dahil olmak üzere, savunmalı ve uygulamalıdırlar. Bu olmadan, burjuvazinin her türden entrikaları, kalleşlikleri ve hileleri karşısında proletaryanın bağımsız siyaseti savunulamaz ve işçi sınıfı, öteki ülkelerin işçileriyle sınıf dayanışmasını gerçekleştiremez. Ezilen ulusların burjuvazisi, işçileri aldatmak için ısrarla ‘ulusal kurtuluş’ sloganlarına başvurur, iç politikalarında bu sloganları, egemen ulusun burjuvazisi ile gerici anlaşmalar yapmak için kullanırlar; dış politikalarında halk düşmanı planlarını uygulayabilmek için rakip emperyalist devletlerle uzlaşırlar. (…) yalnız bu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz.”[146]

VE LİBERALLER!

Ve Gilles Deleuze’ün, “Kederli ruhların desteklemek ve propagandasını yapmak için bir despota ihtiyaçları olduğu gibi, despotun da amacına ulaşmak için ruhların kederlenmesine ihtiyacı vardır,” saptamasındaki “ruhlarını kederlendiren” malum liberaller!

Malum liberalleri, “Yetmez ama evet” hikâyesinden yakinen tanırsınız!

Şimdi, o geç(me)mişi unutturma gayretiyle onlar, Oya Baydar’ın “… ‘Yetmez ama evet’ten ‘yetti artık hayır’a” itirazlarının afra tafranın ardına gizlenirler;[147] ya da Adalet Ağaoğlu gibi, “Yeni Anayasa için oradaydık ama aldatıldık. Feci bir şekilde aldatıldık. Bu bizim enayiliğimiz,”[148] derler; veya “8 yıl önce daha saygın bir yerde olduğu” vurgusuyla bugün AKP’yi eleştiren Orhan Pamuk’un, “Kaybettikçe seçim yapıyorlar,”[149] vurgusundaki yüzeyselliğe sınırlanırlar…[150]

Kapitalist devletin terör tekelini “meşru” gören onların fikri hayatı, ezilenlerin öfkesine itirazla, devlet terörünün önünü açmak üzerine kurgulanmıştır!

“Oral Çalışlar gibi ‘tatlı su liberalleri’ ile devlete işbirlikçilik yapan bazı Kürtler ve devletin Ergenekoncusu, JİTEM’cisi ve AKP’lisi söz konusu Kürtlerin öz iradesini dışa vurma eylemleri olduğunda aynı tarafta, aynı fikirde ve aynı tutumda birleşmektedirler,”[151] diyen Baki Gül’ün işaret ettiği Oral Çalışlar’ın satırlarındaki üzere!

“Kendi adıma, PKK’nın son saldırılarının ve yükselttiği şiddet eylemlerinin tam olarak neyi amaçladığını, değerlendirmekte zorlanıyorum. Kendi içinde bir mantıklarının, bir hesaplarının olduğunu düşünebiliriz…

Şimdi tartışmamız gereken konu, silah ve şiddetin siyasetteki rolü. PKK, şimdiye kadarki şiddet çizgisini tırmandıran, geçmişte başvurmadığı ölçüde yoğun bir saldırı kampanyasıyla, bir güç gösterisine girişmiş durumda…

Aldığım mektup ve e-postaların ciddi bir kısmında ‘PKK şiddete başvurmakta haklıdır, eğer silahı bırakırsa Kürtler haklarını alamazlar’ anlayışıyla karşılaşıyorum.

Bu söylem, Kürt gençliğinde yaygın olduğu kadar, solun bir kesiminde de etkili. Silahı bir hak arama yöntemi olarak görmek, devrimin ancak silahla olacağını düşünmek, zaten sol açısından yeni bir fikir değil… PKK’nın başvurduğu şiddet eylemleri, ‘olağan’ ve hatta ‘kaçınılmaz’ olarak değerlendirilebiliyor. ‘Devlet şiddetine şiddetle karşı koymak muhalefetin hakkıdır’ şeklinde bir ruh hâli, belirginleşiyor.

Yakın tarihimizde askeri darbelerle pekişen devlet şiddetinin yarattığı psikolojik ortam; ne yazık ki, soldaki şiddetin yarattığı tahribatı ve gayrı meşruluğu sorgulamamızı zorlaştırıcı rol oynuyor…

Şiddet yoluyla kurulmuş devletler, rejimler, daha sonra da şiddet üretmeye devam etmiştir… Şimdi meselenin şiddetten arındırılması için ne yapabileceğimizi düşünmenin zamanı.”[152]

“Şurası bir gerçek: Ülkemizdeki sol hareket içinde, ‘silah ve şiddet’ meselesi, henüz çözülmedi. Türk milliyetçiliğinin de, ‘şiddeti bir seçenek olarak gören refleksten’, gerçek anlamda koptuğunu, söyleyemiyoruz.

Literatürde, ‘haklı şiddet’, ‘haksız şiddet’ gibi ‘teorik ayrım’lar da vardır. Şiddeti savunan ‘solcu’lar, ‘kendi şiddetlerinin haklı şiddet olduğu’ konusunda bir ön hükümle hareket edebiliyorlar.

Günümüz dünyasında, ‘sol şiddet’e dair teorik tartışmalar, hâlâ güncel. Örneğin, Avrupa, bu konuları, yoğun şekilde tartışmayı sürdürüyor. ‘Sol şiddet’e ilişkin, yeni eleştiriler gelişiyor.

Son haftalarda ülkemizde yaşananlara gelirsek… Şiddet konusunda net bir tutum sahibi olmayanlar için, görüntü şu şekilde: ‘Devlet şiddete başvuruyor, PKK de haklı olarak buna kendi usulüne göre cevap veriyor’… Daha da ilerletince, ‘Ben siyasette şiddete karşıyım ama; ne yapsın PKK, Kürtlere yönelik baskılara seyirci mi kalsın?’ noktasına gidiliyor…

80 milletvekiliyle grup kurmuş bir siyasi parti varken, ülkedeki iletişim ve diyalog imkânları büyük bir hızla genişlerken; ‘silahın hak aramak için kullanıldığını’ savunabilenlere; anlam vermekte zorlanıyorum.”[153]

“PKK bir an önce silahları susturmalı. PKK silahları susturursa, bir konuşma ortamı oluşabilir. Yeniden masaya dönülebilir.”[154]

“Kandil ile Öcalan arasındaki farklılık, aşılabilir mi? Bunu zaman içinde görebileceğiz. “PKK’nın çatışmayı tırmandırma stratejisi ve bölgesel hesapları” ile “Öcalan’ın çözümü Türkiye içinde arayan yaklaşımı” nasıl karşılık bulabilir, öngörmek kolay değil.”[155]

Burada durup, soralım: Sömürgeci devlet terörü, kapitalist devletin terör tekeli konusunda ne diyorsunuz, ne yapıyorsunuz?

Geçerken hatırlatayım: T harfiyle başlayan Arapça kökenli beş kavramı bugün çoğumuz bilmiyoruz. Oysa Osmanlı’da ve bilhassa Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında Kürtlere karşı uygulanan politikalardan dolayı sıkça kullanılmışlardır.

Söz konusu bu kavramlar, günümüzde daha çok tarih çalışmalarında ve o dönemleri anlatan belgesellerde geçiyor. Mesela “Ermeni Tehciri”, “Ağrı Dağı Tenkil Harekâtı” ve “Tunceli Tenkil Harekâtı” gibi.

Devletin Kürt meselesine bakışının sırrını kendilerinde barındıran bu kavramlar artık kullanılmıyor olsalar da o konsept hâlâ yürürlükte. Mantalite ve bakış açısı değişmemiş, yerlerine modern ve öz Türkçe kavramlar tercih ediliyor artık.

Bu zihniyetin devam ettiğini söylemeden önce yazıya konu olan sözcüklerin anlamlarını Türk Dil Kurumu’nun Sözlüğü’nü referans alarak açıklamakta fayda var.

Tedip: uslandırma, yola getirme, terbiye etme. Tehcir: göç ettirme, göç etmesine sebep olma, sürme. Tenkil: 1) Uzaklaştırma 2) Herkese örnek olacak bir ceza verme 3) Düşman veya zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma. Temsil: özümleme (özümleme maddesinde de birinci anlam olarak ‘temessül, temsil, asimilasyon’ karşılıkları verilmiş). Temdin: uygarlaştırma, medenileştirme (bu TDK’nin sözlüğünde olmayıp Osmanlıca sözlüklerde var).

Kavramların açıklamalarına ve uygulamalara bakıp soralım. XX. yüzyılda yapılanlar ile XXI. yüzyılda halka yaşatılanlar arasında ne fark var? Sözler değişmişse de eylemler aynı değil mi? Bugün de kamu düzeni ve güvenliği denilerek, devletin bütün baskıcı aygıtları halkın üzerine gönderilip onlara devletin kudreti ve “Türkün gücü” gösterilmiyor mu? Sivil insanlar öldürülmüyor mu?

Farqîn, Licê, Gimgim, Gever, Cizîr ve diğer yerlerde yapılanlar eski uygulamalar değil mi? Halk yine o aynı zihniyetle tehcir, tedip ve tenkile maruz bırakılmıyor mu?[156]

Tam da bu tabloda Ümit Kardaş’ın bile, “Türkiye’de Kürtlere karşı uygulanan inkâr ve imhaya dayalı ırkçı, asimilasyoncu şiddet politikaları karşısında Kürt toplumu içinden şiddet yöntemini benimseyen bir örgütlenmenin çıkması hiç beklenmedik bir gelişme değildi. Şiddete dayalı ırkçı, asimilasyoncu politikalar Batı’nın lanetlenmiş deneyimi ve Batılılaşmanın bir başka veçhesiydi. Türkiye, Kürtler özgürlüklerini ve haklarını talep ettiklerinde, onları Batı’nın kolonyal anlayışıyla şiddetle susturuyor, varlıklarını inkâr ederek, asimile etmeye çalışıyordu,”[157] notunu düştüğü tabloda, “PKK’ye şiddet dersi verme”ye kalkışan liberaller; önce devletleriyle(!), onun şiddetiyle hesaplaşsınlar ve ezilenlerin haklı öfkesiyle “gün şahinlerin ve akbabaların günü”[158] demagojileriyle uğraşmasınlar!

Bunlar böyleyken; AKP’yi destekleyen liberallerin bugün AKP karşıtı kesilmesine dikkat çeken Cangül Örnek’in, “Bunları söylediğinizde kinci oluyorsunuz. Teori olmayınca tutarlılık tesadüflere kalmış oluyor,”[159] saptamasının altını çizdiği dizaynda Hasan Oğuz’un, “Liberaller HDP’yi PKK’ye karşı mı konumlandırıyor?”[160] sorusu, yerinde ve sonuna kadar haklıyken, yine anımsanıp/ anımsatılması gereken V. İ. Lenin’in saptamalarıdır:

“İşçi sınıfı politikasının iki çizgisi vardır: Liberal çizgi: Her şeyden çok bir gericinin seçilmesinden korkmak, bu yüzden de hiçbir kavga vermeden liderliği liberallere teslim etmek! Marksist çizgi: Bir Kara Yüzler zaferi tehlikesi hakkında liberal haykırışlardan dolayı karamsarlığa kapılmadan cesurca üçlü bir kavgaya dalmak…

Buradan işçi sınıfı siyasetinin iki çizgisi olduğu sonucu çıkıyor.

Liberal işçi politikası: Ülkede sola doğru bir yöneliş var; ‘bu yüzden’… her şeyden çok bir Kara Yüzler zaferinden korkmak gerekir; slogan gericiliğin Duma’daki konumunu geriletmek olmalıdır; ama gericiliği Duma’da ancak liberaller yerinden edebilir; bu yüzden liberalleri ‘tehdit’ etmemelisiniz ya da onlardan koltuk ‘çalmamalısınız’ – tabii liberaller gibi iyi insanlardan herhangi bir şey çalmak ‘kültürlü’ işçilere yakışmaz! – Ama liberallerle herhangi bir anlaşmaya varabilmek için her türlü tavizi vermeye hazır olun ve üçlü bir yarışmadan kaçının.

Marksist işçi sınıfı politikası: Ülkede sola doğru bir yöneliş var; bu yüzden Kara Yüzler zaferi tehlikesi hakkındaki liberal masallara inanmayın; liberallerle anlaşmaya girerken onları her şekilde tehdit etmeli ve onlardan Duma’da mümkün olduğunca çok sandalye almalıyız; ve bu tehditlerinize ağırlık katmak için, işçi yoldaşlar, üçlü bir yarışmadan korkmayın; bu kavgaya cesurca girin, karşı devrimci liberalleri halka teşhir edin; şüphesiz, nerede bir kavga varsa orada bir yenilgi ihtimali vardır, şurada-burada bir gerici seçilebilir ama, diğer taraftan, şurada-burada demokratlar da seçilecektir; fazladan beş demokratın Duma’ya girmesi elli fazladan liberalin Duma’ya girmesinden iyidir; genel bir kural olarak Kara Yüzler seçimi kazanamayacaktır çünkü Purişkeviçleri herkes iyi tanır ve liberaller kasten Kara Yüzler zaferi tehlikesini abartarak halkı korkutmaya çalışmaktadır, böylece kendi liderliklerini güvence altına almaya çalışacaktır…”[161]

“Sınıf savaşımının, ancak siyaset alanına yayıldığı zaman gerçek, tutarlı ve gelişmiş bir duruma geldiğini söylemek yetmez. Siyasette de, önemsiz ayrıntılarla yetinilebilir, ya da daha derinliğine, özsele değin gidilebilir. Marksizm, sınıf savaşımının, siyasete yayılmakla yetinmeyerek, ancak siyasette en özsel olan şeyi: Devlet iktidarının örgütlenmesini kavradığı zaman en yüksek gelişmesine eriştiğini, ‘tüm ulus ölçüsünde’ olduğunu kabul eder

İşçi hareketi biraz güçlendiği zaman, liberalizm artık sınıflar savaşımını yadsıma cüretini göstermez, ama bu kavramı daraltmaya, güdükleştirmeye, iğdiş etmeye çalışır. Liberalizm, sınıf savaşımını siyasal alana değin kabul etmeye hazırdır, ama devlet iktidarı örgütünün onun eylem alanı dışında kalması koşuluyla. Sınıf savaşımı kavramının bu liberal bozulmasını hangi burjuva sınıf çıkarlarının oluşturduklarını anlamak güç değildir.”[162]

Doğrudur, HDP bir “işçi sınıfı partisi” değil. Doğrudur, hedefine hiçbir zaman “işçi sınıfı iktidarı” ya da “sosyalizm” olarak koymadı. Ama parlamenter bir “Kurtlarla Dans”a girişmeye kalkışmadan önce dahi, ezilenlerin/ötekilerin temsilcisi olmaya soyunan bir partinin Lenin’in uyarılarına kulak vermesi gerekir.

SAİR ZIRVALAR

Gelelim -konuyla bağıntılı- sair zırvalara! “Onlar da nedir” mi?

Mesela… CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, “Şu anda PKK Kaçak Saray’a hizmet ediyor, tavrı HDP’ye de zarar veriyor,” demesi gibi![163]

Mesela… “Kan gövdeyi götürüyor. Üç ay önce “Çözüm Süreci”, “Barış” gibi kelimelerden örülü bir söylem vardı. Hayal kırıklıkları birikiyordu ama bu genel havayı bozmamaya özen gösteriliyordu. Anlaşılan, bir kesim insan, PKK mı, onlardan daha radikal gruplar mı, her kimse, hiç hoşnut değildi bu durumdan. Tılsım bir bozuldu, tam bozuldu. Çatışmayı, vurmayı çok özlemiş birileri, belli; coşkuyla atıldılar alana! Ve şimdi kan gövdeyi götürüyor,”[164] diyen Murat Belge’nin satırlarındaki üzere!

Mesela… “PKK büyük bir yanlış yapıyor… Bağımsızlık istemiyorum deyip, Türkiye demokrasisi içinde eşitlik için mücadele tercihi yaptığını söylüyorsun, sonra bu mantığa göre ortaya çıkan HDP’nin ciddi bir meşruiyet ve başarı hamlesi yaptığı bir zamanda Kürd illerini savaş alanına çevirip, özerklik adıyla devlete ezdirmeye davetiye çıkarıyorsun. Silahlar konuştu mu herkes susuyor. Silah söze imkân bırakmıyor,”[165] diye eklediği gibi Mücahit Bilici’nin!

Mesela… “Görünen o ki, PKK isyan etmiş bulunuyor. Onun fiilen yaptığını böyle adlandırıp adlandırmadığının bir anlamı yok. Kaldı ki, Besê Hozat bunu açıkça ifade ediyor. Özgür Gündem’de KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat’ın söyleşisi var…[166] Bu satırlar açıkça bir isyanın ilanıdır. İkili bir iktidar oluşturma ve bunu yaygınlaştırma çağrısıdır…

Peki, bunu yapacak gücü var mı? Bildiğimiz kadarıyla yoktur. Öcalan yıllar öce, ‘ne biz Türk ordusunu yenebiliriz, ne de Türk ordusu bizi yenebilir ve yok edebilir. Bir pat durumu vardır’ tespitini yapmıştı. Güçler ilişkisinde niteliksel bir değişim mi oldu bu arada? Bildiğimiz kadarıyla böyle bir durum yok…

Normal sağduyu ile bilinenlere dayanarak bu isyanın hiçbir akılcı açıklaması yoktur. Öte yandan isyan da isyana benzemiyor… Sırf isyanın kendi kuralları ve ilkeleri açısından bile ortadaki isyan ciddiyetten uzaktır. Oyun oynar gibi isyan edilmektedir…

PKK kanımızca tarihindeki en büyük yanlışı yapıyor. Tarihin kendisine en elverişli koşulları sunduğu bir zamanda en akıl almaz yanlışları yapıyor. Biz şahsen neden böyle yaptığını açıklayamıyoruz. Korkunç bir yenilgi kaçınılmazdır böyle giderse…

Bu tarihsel fırsatı kaçırıyor PKK. Belki hâlâ çok geç değildir. PKK derhâl tek taraflı ateşkes ilan etmelidir. Çatışmadan kaçmalı; misilleme yapmamalıdır. Seçimlerden önceki pozisyonuna geri dönmelidir. Hükümetin saldırıları legal alanda ve ittifaklarla boşa çıkarılabilir,”[167] gibi tarihi yaratanları “yorumlamaya” kalkışan tribündeki lafoloji “üstadı” Demir Küçükaydın’ın boyunu aşan “iddiaları” gibi!

Mesela… “KCK ne yapmaktadır, niçin yapmaktadır hedefini ve yol haritasını bile açıklamış değildir… ‘Halkımızı parlamenter hayallerle oyalamayım’ sözü devrimci bir paroladır, ama bu sözün yerine ‘devrimci hayaller’i ikame etmek anlamına gelmez. Devrimci durum var olmadan devrimci durum ilan etmek de hayalciliğin ta kendisidir,”[168] ifadesiyle Yalçın Yusufoğlu’nun “itiraz”ındaki(?!) üzere!

Bunlara ve benzerleri sair zırvalara dikkat edin: Hemen hepsi, devlet terörü karşısında “tek yanlı ateş kes” talebine sarılmışlardır! Ve hiçbiri, 7 Haziran seçimlerinde istediği sonucu alamayan AKP iktidarı ve onun “başkan”ının ani bir hamleyle “barış süreci”ni infilak ettirmesinin gerisindeki dinamikleri sorgulamaya yanaşmamaktadır.

“TEK YANLI ATEŞ KES” TALEBİ!

“Tek yanlı” değil, “Karşılıklı ateş kes” talebi bile telaffuz edilirken; Komutan Yardımcısı Marcos’un, “Düşmanla kurduğun her temas, eğer onu teslim almak için değilse, teslim olmak içindir” ve de bir Alman atasözünün “Şeytanla yemeğe oturacaksan kaşığın uzun olmalı,” uyarıları daima kulaklara küpe edilmelidir.[169]

Tekrarda yarar var: “Tek yanlı ateş kes”, kapitalist devletin terör tekelini “onay” ve “meşrulaştırma”dan başka anlam taşımazken; 11 Eylül 2015 tarihinde yayınlanan ‘Aydınlardan Hükümet ve PKK’ya Önemli Çağrı’da,[170] “Ülkemiz, hızla iç savaş ortamına sürüklenmektedir. Bu yıkıcı süreci engelleyebilmek için öncelikle ve derhâl, PKK eylemlerine son vermeli, tek taraflı ateşkes ilan etmelidir,” denmesi de, bu aslî gerçeği görmezden gelmektir.[171]

Tıpkı “Bir süreliğine de olsa, silahın susması, insanlarımızın ölmemesi, ülkenin kimyasının bozulmaması, önemli. Silahların sustuğu koşullarda, yeni baştan düşünme ve durum değerlendirmesi yapma imkânı doğabilir,”[172] diyen Oral Çalışlar ile yine lafoloji üstadı Demir Küçükaydın’ın talihsiz satırlarındaki üzere:

“PKK derhâl tek taraflı ateşkes ilan etmelidir.”[173]

“Bir teoriyi rezil etmenin en kolay yolu, onu toyca savunmaktır’ diye bir söz vardır. Bu önermedeki ‘teori’ yerine, bir ‘dava’, bir ‘program’, bir ‘strateji’ de koyulabilir; ‘toyca’ yerine de ‘akılsızca’ da… Seçim sonuçlarına, Türkiye politikasına, HDP’nin düşürüldüğü duruma bakarak PKK’nın son misillemeleri için rahatça bu önerme kullanılabilir…”[174]

“Tüm Türkiye’nin aydınlarını, HDP’lilerini, sosyalistlerini, demokratlarını, hâsılı her tek bireyi PKK’ya tek taraflı ateşkes çağrısı yapmaya çağırıyoruz. Lütfen hepimiz, maillerimizle; mesajlarımızla; facebookumuzla, twitterimizle, gazeteciysek sütunumuzda yazarak, blog yazarıysak bloğumuzda, bir şekilde PKK’yı tek taraflı ateşkes yapmaya çağıralım… PKK şu an Erdoğan’ın ekmeğine yağ sürmektedir. Kökeninde haklı bir mücadeleyi yürütüyor olması bu haklı mücadeleye bugün yaptıklarıyla zarar verdiği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.”[175]

Tüm bu yaygaralar, KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Besé Hozat’ın, “HDP’nin 1 Kasım zaferine katkı sunmak için tekrar tarihi bir tutum takınacağız,”[176] vurgusuyla birlikte PKK yürütme komitesi üyesi Duran Kalkan’ın, “HDP siyasette yeterince yaratıcı ve başarılı olamadı. Başkalarına çağrı yapıyorlar, ama kendileri neyi başardılar da çağrı yapıyorlar! Biraz gerçekçi olmaları lazım. Halkların, Kürt halkının temsilciliğini iyi yapmaları gerekli,”[177] eleştirileriyle eş zamanda devreye giren liberal itirazlardır.

Ayrıca AFP ile 9 Ekim 2015’de yayınlanan röportajındaki üzere, PKK’nın Türk hükümetiyle ateşkese hazır olduğunu açıklayıp, “Bu sorunu savaş yoluyla çözmek mümkün olsaydı yıllar önce çözülürdü,”[178] diyen KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın tutumu liberal itirazlara yeterli bir yanıt değil midir?

Kaldı ki Selahattin Demirtaş’ın “Amasız silah bırak” çağrısını yanıtlayan Cemil Bayık, ‘Welt am Sonntag’a röportajında, “Değerli bir çağrı. Ne Türkiye ne de biz bu sorunu silahla çözebiliriz… Artık tek taraflı silahların susması olmayacak,”[179] notunu düşmesi de meselenin neden ve nasılını net biçimde ortaya koymuyor mu?

Mesele, “genel şiddet” söylenceleriyle değil, kapitalist devletin terörüyle gerekçelendirilmeliyken; Étienne Balibar vari, “Keşke şiddetin bir aşısı olabilseydi,”[180] önermelerinin hiçbir karşılığı yoktur ve olamaz da!

  1. İ. Lenin’in ifadesiyle, “Sermaye var olunca toplumun tümü üzerinde egemenlik kurar ve hiç bir demokratik cumhuriyet, hiç bir oy hakkı onun niteliğini değiştiremez”ken; Emile Henry’in, “Burjuvazi, savunmasız grevci işçilerin üzerine ayrım gözetmeksizin ateş açabiliyorsa; bunun sonucunun, eğlendiği restoranda patlayan bir bomba olabileceğini de hesaba katmalıdır”; Jim Morrison’un, “Şiddet her zaman kötü değildir. Kötü olan şiddete duyulan tutkudur”; Karl Marx’ın, “Önemli olan eleştiri silahı değil, silahlı eleştiridir,” saptamaları da asla unutulmamalı/ unutturulmamalıdır…

Bunlarla birlikte Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal, “KCK eylemsizlik ilan edecek. Eylemsizlik kararını demokrasi güçlerinin elini güçlendirmek için yapıyoruz. Eylemsizlik isteyenler sürece sahip çıkmalıdır,”[181] derken; “Tek yanlı ateş kes” değil de, “eylemsizlik ilanı”da liberal vaazların suratına indirilmiş bir şamar değil midir? Malum, “eylemsizlik”, saldiri durumunda dahi geri çekilmeyi öngören “tek taraflı ateşkes”in aksine, aktif savunmayı içeren bir durumdur.

KCK yönetiminin 10 Ekim 2015’de ilan ettiği eylemsizlik kararının ardından konuşan KCK yöneticilerinden Murat Karayılan, “Ankara şehitlerinin vasiyeti gereği eylemsizlik kararını uygulayacağız,”[182] vurgusuyla şunları söylüyordu:

“Türkiye içinden ve dışından gelen çağrıları da dikkate alan hareketimiz, halkımıza ve gerilla güçlerine saldırılmadığı müddetçe gerilla güçlerimizin eylemsizlik konumuna çekme kararına varmıştır. Savaşın şiddetlendiği, AKP’nin seçim ortamında seçim güvenliğini tehdit ettiğimiz yalanına sarıldığı ve başlattığı savaşın nedenlerini halktan gizlemeye çalıştığı bir ortamda, Türkiye içinden ve dışından gelen çağrıları da dikkate alan hareketimiz, halkımıza ve gerilla güçlerine saldırılmadığı müddetçe gerilla güçlerimizin eylemsizlik konumuna çekme kararına varmıştır. Gerilla güçlerimiz eşit ve adil bir seçimi engelleyecek hiçbir girişimde bulunmayacaktır.”[183]

PKK-HDP AYRIMI DAİR YAYGARALAR

Tam da bu koordinatlarda PKK-HDP ayrımına dair yaygaralarla, ‘PKK’ye karşı HDP’ formülüne müracaat ediyorlar!

AKP’li beyaz Kürt Orhan Miroğlu’nun, “HDP/ PKK yol ayrımında”;[184] “Ulusal solcu” Orhan Bursalı’nın, “HDP ile PKK Yol Ayrımında mı?… “PKK’nin silahlı vesayetine de karşı çıkın… Kürt siyaseti yasal ve güçlü bir parti inşa etti, HDP. Temelini PKK attı, ama meselenin parlamentoya çekilmesi, yasal zeminde tartışılması ve çözüm bulunmasına yol açar diye Türkler de umutlandı. Parti kısmen PKK “denetiminde”. Parti içinde bir kısım yönetim, PKK siyasetlerinin sopası/uygulayıcısı olmayı istemiyor. Demirtaş yer yer PKK’nin savaşına karşı sözler söylüyor, ama süreç PKK ile HDP’yi önemli bir yol ayrımına doğru hızla sürüklüyor. Bu kaçınılmaz gidiş gibi: HDP ya tamamen sivil siyaset olarak var olacak ya da bunca emek yok olacak,”[185] zırvaları bu operasyonun bir parçasıyken; PKK’ye yönelik manipülasyonlar tavan yapıyor; işte -unutulmasın diye- birkaç örnek!

Vahap Coşkun, “PKK, HDP’nin de altını oyuyor”![186]

İsmet Berkan, PKK’nın hedefi HDP mi?”![187]

Oral Çalışlar, “PKK’nın alanı genişleyince HDP’ninki daralıyor”![188]

Orhan Kemal Cengiz, “Neden PKK’nın attığı bütün adımlar, ettiği bütün sözler HDP’yi değersizleştirip, etkisizleştiriyor?”[189]

Rahim Er, “Eğer PKK olmasa HDP herhâlde normalleşir. PKK HDP’ye nefes aldırmıyor. PKK, ‘barış olursa biz, ne olacağız?’ paniğinde”![190]

Murat Aksoy, “PKK’nın HDP rahatsızlığı… Görünen o ki, HDP’nin başarısı sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidarı değil PKK’yı da rahatsız etmiş”![191]

Taha Akyol, “7 Haziran’da seçimler yapıldı, HDP yüzde 13’le güçlü bir şekilde Meclis’e girdi. Herkes Kürt hareketinde ‘seçilmişler’in söz sahibi olmasını beklerken, iki hafta dolmadan Kandil savaş çağrılarına başladı. Yeni hükümet bile kurulmadan! Kandil, seçim sonuçlarının Kürt hareketinde ‘seçilmişler’i söz sahibi hâline getirmesinden korktu. Kandil’in ‘Öcalan’ı ve HDP’yi etkisiz kılmaya’ çalıştığını Barzani de söyledi. (27 Temmuz 2015) Temel sorun şu ki, ‘seçilmişler’, yani HDP de Kandil karşısında etkisiz kalmayı içine sindiriyor!”[192]

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Türkiye’nin en temel sorunu Kürt sorunudur. Bu sorunu çözmek de siyasetin görevidir. Yol haritamız, kanun tekliflerimiz var. Bunlar gerçekleşirse sorunun çözüleceğine inanıyoruz. Muhatabımız HDP olur. Meşru organ olarak HDP’nin muhatap alınması lazım. İmralı ve Kandil’de değil Parlamentoda çözüm aranmalı. Kandil’le görüşmeyi doğru bulmuyoruz”![193]

Aydın Engin, “HDP’nin özellikle Selahattin Demirtaş’ın ağzından yükselttiği ‘Barış, ille de barış, ama’sız, fakat’sız, lâkin’siz, ancak’sız, ne var ki’siz barış’ çağrılarına Kandil komutanlarından yollanan sözlü ‘tekzip’lerin sonuncusu Duran Kalkan’dan geldi. Duran Kalkan’ın Med Nuçe haber kanalında yayımlanan… söyleşisinde HDP’ye üstten bakan nobran üsluba dikkat çekilecek; ayrıca bazılarına ‘Çok doğru’ denecek, bazıları ‘Nasıl yani? Bu da nereden çıktı’ dedirtecek epey cümle, paragraf var”![194]

Gülse Birsel, “PKK, HDP’nin ağzını burnunu kırıyor… PKK’nın lider kadrosundan Duran Kalkan, HDP’nin yaptığı ateşkes çağrılarına tepki göstermiş. ‘Kendileri neyi başardılar da çağrı yapıyorlar?’ demiş. HDP’nin buna karşılık verdiği cevabı ‘Kem küm, yani, ee’ şeklinde özetleyebiliriz kanımca. Bir partinin görevini iyi yapıp yapmadığına seçmen karar verir, oyuyla da bunu gösterir. HDP’nin yok efendim PKK’ya ‘sırtını dayaması’, PKK tarafından performansının değerlendirilmesi, ne yapması gerektiğinin söylenmesi filan, bunlar: 1) Silah vesayetidir, terör saltanatıdır, bence bir rezalettir. 2) Bunlar devam ettiği sürece, HDP’nin demokrasi ve özgürlükle ilgili edeceği hiçbir laf ciddiye alınmayacak, fasa fiso olarak görülecektir”![195]

Mehmet Tezkan, “PKK aslında HDP’yi vuruyor.”[196] “PKK, tabanını HDP’ye kaptırdı. İç içe görünseler de fikir birliği yok. Biri barışı, siyaseti temsil ediyor. Öteki silahı, savaşı. PKK’nın yeniden şiddeti seçmesinin nedeni bu galiba. Kürtlerin PKK’nın yerine HDP’yi koyması. Bugün bu durum netleşti. HDP’nin yükselmesinin, sempatik hâle gelmesinin Kandil’i ürküttüğü ortaya çıktı. PKK ben buradayım dedi. İplerin elinde olduğunu göstermek istedi. HDP’yi siyasetten imha harekâtına girişti.”[197] “Toplumun şah damarını attırmak. Türk-Kürt kavgasını başlatmak. İç savaşın tohumlarını ekmek. Ayrımı tetiklemek. Türk’ün Kürt’ten. Kürt’ün Türk’ten nefret etmesini sağlamak. Türkiye’yi Suriyeleştirmek. Uluslararası güçlerin devreye girmesiyle bölünmeyi sağlamak. PKK’nın büyük planı bu… HDP binalarına saldırı düzenlendi. Birçoğu tahrip edildi. PKK mutludur herhâlde”![198]

Orhan Miroğlu, “Türkiye’yle gemileri yakan bir PKK’nin HDP de umurunda olmaz. HDP’liler bunu biliyorlar ama bu gerçeği HDP tabanıyla konuşacak cesaretleri yok… Eli kolu bağlı bir HDP’nin kime ne faydası olacak? PKK’ye dönüp ‘Durun bir dakika, devrimci halk savaşı ve sivil siyaset talebi bir arada olmaz, ikisinden birini seçmek zorundayız’ demedikçe, diyemedikçe, PKK şiddeti ve terörünü meşrulaştırma çabası ve bu teröre gerekçeler icat etmekten başka HDP’nin yapabileceği fazla bir şey yok… HDP’yi kurtarabiliyorsanız PKK’den kurtarın!”[199]

Nuray Mert, “HDP ile ayrışma… Kürt siyaseti, ‘aramızda ayrışma yok, bu düşman propagandası’ deyip duruyor, ama HDP’ye karşı tutumları açık bir ayrışmanın altını çizmiş olmuyor mu? İktidar çevreleri, ‘aslında Öcalan hem Kandil, hem HDP’den rahatsız’ diyerek, Kandil’in ve HDP’nin zayıflatılması sürecine liderlerinin kayıtsız olduğunu, hatta daha fazlasını ima edip duruyor. Ya liderleri gerçekten rahatsızsa, onların aralarındaki ‘iletişim sorunu’ bize savaş ve ölüm olarak geri dönüyorsa? Veya, ya iktidar da, Kürt siyaseti de yürüttükleri süreçte savaşı geçici bir taktik hamle olarak görüyor, bunca barış vaadinden sonra dahi, göz göre göre gençleri ölüme gönderiyorsa?”[200]

Nihayet (!) Demir Küçükaydın, “PKK’nın şu anki çizgisinde HDP’nin işlevi bir demokratik hareketi örgütlemek ve PKK’nın bu demokratik harekete destek olması (Seçimlerden önce bunun nasıl olacağı görülmüştü. Askeri strateji ve taktikler, HDP’nin başarısına tabi kılınıyordu.) değildir. Şu anki çizgide, HDP, bir barış hareketi ile PKK’nın savaşına dolaylı bir yedek derekesine indirgenmiştir. Bu nedenle Öcalan’ın çizgisinin inkârı, reddi; çok eski bir çizgiye dönüştür. Evet, bu program farklılığı strateji farklılığını, bu da mücadele biçimleri ve taktiklerdeki farklılığı ortaya çıkarmaktadır. Bu stratejinin ardındaki program Öcalan’ın programı değildir; bu strateji Öcalan’ın stratejisi değildir. Bu çizgi Öcalan’ın çizgisine karşıdır… Ama Öcalan’ın çizgisine karşı olan bu çizgi, Öcalan’a görüşme şartı getirerek, Öcalan’a karşı Öcalan’ı koymaktadır… Öcalan’a karşı da savunurmuş gibi yaparak da mücadele edilebilir”![201]

Dikkat edilmesi gereken en önemli nokta “birbirlerinden farklı olduğunu iddia edenler”in nasıl da aynı ortak koroyu oluşturduklarıdır!

Bu kadarla da sınırlı değil; ya üstüne üstlük HDP’ye “akıl verenler”e(!) ne demeli? İşte birkaç örnek daha![202]

Ahmet Hakan, “Sen ey HDP! Bize barış türküleri söyledin. Bir kardeşlik ormanına davet ettin tüm Türkiye’yi. Cesurdun, kararlıydın. ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ türü zekice bir sloganı, zekice bir formatta sundun. Ve kazandın. Görüp görebileceğin en büyük desteği aldın. ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ diyebilecek kudretteki zekânı, şimdi neden PKK’ya karşı sergilemiyorsun? Neden PKK’ya karşı şöyle çok süper bir çıkış yapmıyorsun, yapamıyorsun? Dosta da düşmana da parmak ısırtacak bir çıkışa imza atamıyorsun? Dilini mi yuttun? Yeteneğini mi kaybettin? Zekân mı örselendi? Nedir?”[203]

Mehmet Tezkan, “HDP güçlendikçe, HDP Kürtlerin hamisi, temsilcisi durumuna geldikçe, PKK işlevini yitirecektir. Hayatın doğal akışı bunu emrediyor.”[204] “Galiba mesele şu. PKK, tabanını HDP’ye kaptırdı.. İç içe görünseler de fikir birliği yok. Biri, barışı, siyaseti temsil ediyor. Öteki, silahı, savaşı. PKK’nın yeniden şiddeti seçmesinin nedeni bu galiba. Kürtlerin PKK’nın yerine HDP’yi koyması”![205]

Oral Çalışlar, “Çatışmalar tırmandıkça, gözler her zaman olduğu gibi HDP’ye dönüyor. HDP’nin PKK ile bağları yeniden masaya yatırılıyor… HDP’nin varlığı, siyasetin güçlenmesine bağlı. Siyaset yok oldukça, şiddet öne çıktıkça, HDP’nin etki alanı daralıyor. HDP’nin çözümün meşru zeminde yürütülebilmesi için önemli bir imkân olduğunu unutmamakta yarar var”![206]

Selda Bağcan, “HDP’nin de aklını başına alıp PKK ile ilişkisini kesmesi lazım”![207]

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, “Türkiye çözümde olumlu adım ve hareketlerde bulunmuştur. Bazıları gurura kapılıp, bunu değerlendiremedi. PKK’ya defalarca mektup gönderdim… HDP ile AKP’nin hükümet için anlaşmalarını doğru buluyoruz. Bu, Türkiye ve Kürtler için büyük kazanım… AKP’den önce ‘Kürt ve Kürdistan’ yasaktı… PKK Öcalan ve HDP’yi yetkisiz kıldı”![208]

Demir Küçükaydın, “Geçmiş kuşakların geleneği yaşayanların üzerine bir kâbus gibi çöker der Marx… HDP bu yola tersinden girdi. HDP bürokratik bir işleyişle; oy birliği ile alınan kararlarla; hiçbir tartışma yapılmadan, arkalarda bir yerlerde yapılan denge hesapları ve uzlaşmalarla alınan kararların mizansen kongrelerle resmileştirilmesiyle zorla, ite kaka ve ruhsuz bir örgüt olarak işe başladı. Gerek Kürt özgürlük hareketi gerek Gezi vs. gibi canlı hareketler ve bu bürokratik örgütsel yapı arasında başından beri bir uyumsuzluk var”![209]

Tüm bunlar böyleyken; “Yolun bundan sonrasını artık HDP ile devam edecekleri”ni belirterek, seçim bildirgesini açıklayan Selahattin Demirtaş, “Rejim değişecek. Geçiş sürecindeyiz. Adaletli, eşitlikçi bir rejim inşa edeceğiz. Siyasetle, akılla ve barış yoluyla devam etmeliyiz” deyip, Mahatma Gandi’den alıntı yaparak, “Adaletsiz rejimi, adaletle yıkınız. Alkışlar önüne kansız elle çıkınız. Bizler hayalleri olan insanlarız. Rüyaları gerçekleştirmenin tek yolu uyanmaktır. Bizler uyananların partisi olarak inadına HDP diyoruz,” sözleriyle PKK’ye mesaj gönderdi…

DİHA’ya yaptığı açıklamada özyönetim taleplerinin silahla gündeme gelmesini eleştiren Demirtaş, “Özyönetim hakkının silahla birlikte öne çıkması ve anılması bir talihsizlik, eksikli ve hatta bir provokasyondur. Devlet halkın özyönetime doğru bir kararlığını, bir hazırlığını görünce mevzuyu silahlı alana çekip özyönetimin sivil, demokratik yönünü baypas etmek için Silopi’de mahallelere silahla saldırdı. Çok kısa bir süre içinde bu iş kriminalize edilmeye çalışıldı ve sadece silahlıların öne çıktığı ve silahla bir öz yönetim ilanlarının yapıldığı bir algı yaratılmaya çalışıldı,” dedi![210]

Aslında Demirtaş’ın, “22 Ağustos 2015 tarihinde İzmir’de, ‘PKK’nin amasız olarak silahlı eylemlerini durdurması lazım. Silahın demokrasi mücadelesi açısından mazereti yoktur’; 30 Eylül 2015 tarihinde Almanya’da ‘Süddeutsche Zeitung’a, ‘Biz PKK’yi temsil etmiyoruz, PKK de bizi temsil etmiyor… PKK, İran, Suriye ve Irak’ta da örgütlü. Hedef kitlesi farklı. Biz Türk Anayasası çerçevesinde hareket eden bir partiyiz,’ beyanatları”[211] da bu kapsamdaki legalist abartılarken; “Demirtaş PKK’nın saldırıları karşısında gerekli tepkiyi gösterdi mi sizce?” sorusuna Altan Tan’ın, “Az mıydı, çok muydu, erken miydi, geç miydi? Bunlar spekülatif şeyler. Ama şunu görmek lazım: Kürt siyasi hareketinde siyasi kanat, genel başkanından milletvekillerine toplu olarak sesini siyasetten yana yükseltiyor. PKK’nın bazı hareketlerini anlayamadığını, izah edemediğini ve doğru görmediğini söyleyebiliyor. Bu ilktir ve çok önemlidir,”[212] diye verdiği yanıt ise en kara örneklerden birisidir!

PKK-HDP ayrımına dair yaygaraların “PKK’ye karşı HDP formülü”[213] kabul edilemezken; kimse Mao Zedong’un, “Bir halkın ordusu yoksa hiçbir şeyi yoktur. Bu meselede hiçbir boş teoriye yer olamaz”; Karl Marx’ın, “Özgürlük mızraklarla ve baltalarla kazanılır; sümsükçe dilenmeler ve yararsız sızlanmalarla değil!”; V. İ. Lenin’in, “Devrimci, bir partinin ancak devrimci sınıfın hareketine fiilen rehberlik ettiği zaman adına layık olabileceğini akıldan çıkarmamak gerek,” uyarılarını asla unutmasın/ unutturmaya da kalkışmasın!

PKK NE DİYOR?

Yaşananlara dair PKK’nin de ne dediği müthiş önemliyken; unutulmasın diye kayıt altına alınmalıdır!

Halk Savunma Merkezi Karargâh Komutanı Murat Karayılan, “Biz, ateşkesin tek taraflı olmayacağını söylüyoruz… HPG zaten savunma pozisyonunda. HPG, halka karşı yapılan saldırılara misilleme yapıyor. HPG saldırıya geçmiş değil. HPG’nin daha fazla hazırlığı var ki bunun işareti basına da yansıdı. Örneğin; İstanbul, Adana’da fedai eylemler gerçekleşti, HPG bunları durdurdu. Daha kapsamlı eylemler HPG’nin gündeminde vardı, ancak bunlar durduruldu. HPG şu an meşru olan hakkını kullanıyor… HPG şu an yeni yöntemle savaşıyor. Savunma savaşı yapıyor.”[214]

“Savaşı durdurmak isteyen bütün kesimler şunu görmeli; bu savaşı Erdoğan başlattı. Erdoğan esas olarak 400 milletvekili için bu savaşı yürütüyor. Dolayısıyla Türkiye toplumu ve barış ile demokrasiden yana olan değişik çevreler seslerini daha fazla yükselterek, AKP’nin bu saldırganlığına daha fazla tepki göstererek onu bundan vazgeçirebilirler… Savaşla sonuç alamazsın tutumunu AKP’ye göstermek gerekir.”[215]

“Süreç eski formatla yürümez… Eskiyi denemenin anlamı yok.”[216] “Bu süreç büyük başarıların süreci, özgür Kürdistanı kurma sürecidir”![217]

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat, “Yeni süreç, devrimci halk savaşı sürecidir.”[218] “Kürdistan’da yeni bir dönem başlıyor. Bu dönem sömürgeci devlet yönetiminden kurtulup kendi öz yönetimlerini kurma ve kendi kendini yönetme dönemidir”![219]

KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık, “Ateşkesi Erdoğan bozdu… Ateşkes çift taraflı olur.”[220] “Bu kadar vahşi saldırı varken silah bırakılamaz”![221]

Mustafa Karasu, “Bazı çevreler ‘Demokratik özerklik ve özyönetim böyle kavgayla mı olur, gerilimle mi olur?’ diyerek halkın bu hamlesini itibarsızlaştırmaya ve halka geri adım attırmaya çalışmaktadırlar. Bunlar demokrasiden ve devlet gerçeğinden habersiz naif yaklaşımlardır. Demokrasi ve devlet birbirlerinin antitezi kurumlardır… Demokrasi ve demokratik gelişim ancak ve ancak mücadeleyle gerçekleşir. Her demokratik durum bile koşullara göre şiddeti az ya da çok bir gerilimi ifade eder…

Demokratik bir durum da bir gerilimi ifade ettiği gibi, demokratik gelişme ve demokrasiyi sağlama da ancak gerilim ve mücadeleyle olur. Gerilimsiz bir demokratik gelişme beklemek hayalciliktir, Polyannacılıktır… Bugün Kürdistan’da demokratik siyasal alan nasıl açıldı? Bunun tarihini, öyküsünü, direnişini, acısını bilmeden doğru demokratik siyaset yapılabilir mi? Ya da bu tarihe layık demokratik siyaset yapılabilir mi? Tabii ki yapılamaz. Kürtler öldürülmelerine, katledilmelerine rağmen meydanlara çıktı. Yüzlercesi, binlercesi meydanlara çıktığı için, taleplerini dile getirdiği için katledildi. HEP ve DEP bu serhıldanlara kalkan, mücadele bilinci ortaya çıkan halk gerçekliği üzerinde kuruldu...

Halkımız da demokrasiyi gerilim ve mücadele içinde kazanacaktır. Bunun başka bir kanunu bulunmamaktadır. Hele Türkiye söz konusu olduğunda daha büyük mücadeleler gerekmektedir. Çünkü bu devlet zihniyeti katıdır. Bu zihniyetle şekillenmiş kurumlar sert, kaba ve acımasızdır. Dolayısıyla kolay çözülmesi; demokrasiyle, yani halka, halk yönetimiyle uzlaşması kolay değildir.

Kim gerilimsiz, kavgasız ve çatışmasız bir şey istemez. Zaten bu nedenle Kürt Özgürlük Hareketi 9 defa tek taraflı ateşkesle, diyalogla sorunların çözümünü aradı. Ama Tayyip Erdoğan ve AKP elinin tersiyle itti. Bu tür yöntemlerle sorunu çözmeyeceğini ortaya koydu”![222]

PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan, “Kürtlerin ulusal diriliş devrimi özgürlükle taçlanacak.”[223] “Hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Yeni bir şey olacaksa anlaşma gerekiyor, yasal temel gerekiyor. Önder Apo’nun özgürce istediği herkesle görüşebilmesi gerekiyor. Hareketimizin Önder Apo’yla görüşmesi lazım.”[224]

“Seçimden sonra biz 10 Haziran’da yönetim olarak toplandık. Seçim sonuçlarını değerlendirdik ve Eşbaşkanlığımız iki üç açıklamayla görüşlerimizi kamuoyuna duyurdu. Neydi görüşlerimiz? Türkiye kritik bir süreçten geçiyor, bölgede sert bir savaş var, dolayısıyla bu seçim sonuçları hayırlı bir sonuçtur, bunları demokratikleşme ve demokratik yeniden yapılanmaya vesile yapmak lazım. Meclis kendisini bir kurucu meclis gibi ele almalı, yeni bir demokratik anayasa ve yasal reformlar yaparak bu 12 Eylül faşist askeri darbesinin ortaya çıkardığı anayasa ve yasalardan Türkiye toplumunu kurtarmak lazım dedik. Bu temelde MHP de dahil bütün partilere çağrı yaptık. MHP olmayacaksa, en azından üç parti bunu yapmalı, dedik. HDP’yi bu konuda öncülük etmeye yönlendirdik. Öncülük yap, fedakârlık yap, aktif siyaset yürüt ki, sonuçlar buraya evrilsin dedik.

Süreci demokratikleşme süreci olarak ele aldık. Peki, ne oldu? Bir ay sonra Ahmet Davutoğlu’na hükümet kurma görevi verildi. 45 gün gezdi tozdu, ondan sonra ‘kuramıyorum’ dedi. Cumhurbaşkanı başka bir parti başkanına görev bile vermedi. Belki Kemal Kılıçdaroğlu, HDP ve MHP ile hükümet kurabilirdi. Besbelli ki Davutoğlu’na da bu görev verilirken ‘hükümet kurma’ diye görev verdi, ‘oyala, zamanı bitir’ diye görev verdi. O da kendisine verilen görevi yerine getirdi…

Ortaya çıkan sonuç şudur, siyaset kurumu iflas etmiştir. Bu meclis bir hükümet bile kuramadı. 7 Haziran’da seçilenler tarihi vebal altındalar. Halkın iradesi diye gösterilen meclisi iflasa götürdüler. Bu meclis sorun çözemez, hükümet kuramaz, ama sadece PKK’ye karşı savaş kararı alır. PKK’ye karşı savaş tezkeresini sundular, 7 Haziran’da seçilen meclis sadece bu kararı alacak.

Buna rağmen bazı siyasetçiler bize çağrı yapıyor, ‘kayıtsız şartsız mücadeleyi bırakın, teslim olun’ diye. Nereye teslim olacağız? Siz ne yaptınız ki, bize çağrı yapıyorsunuz? Siyaset kurumu işledi, sorunları çözdü de PKK engel mi oldu? Demokratik çözüm iradesini PKK tanımadı mı? Tam tersine biz hareket olarak yalvar yakar ettik, herkesi buna yönlendirmeye çalıştık

Şimdi, ‘yeni seçim olacak, o seçimden yeni irade çıkacak’ deniliyor. Peki 7 Haziran’daki seçim değil miydi? Niye o iradeye saygı duyulmadı? Niye o irade işletilmedi? Yeni iradeye saygı duyulacağı, onun işletileceğini kim biliyor?”[225]

KCK Yürütme Komitesi Üyesi Sabri Ok, “Bu mücadele ve direniş onurludur, kutsaldır. Bu yalnızca Serhat ve Botan ile kalmamalıdır. Amed, Dersim, Kürdistan’ın dört parçası, Kürtlerin olduğu her yerde ve özelikle Bakurê Kürdistan’daki bütün halkımız ayağa kalkmalıdır. Cizre ve Botan’daki demokratik özerkliği kendi özerklik ilanları olarak kabullenmeliler.”[226] “Daha çok Gever, Farqîn, Gezi için Türkiye metropolleri ayağa kalkmalıdır”![227]

Muzaffer Ayata, “Direnmek ve kendisini savunmak her halkın hakkı olduğu gibi Kürdistanlıların da hakkıdır. Savunma hakkı kutsaldır ve meşrudur. Bu hakkı kimse Kürtlerin elinden alamaz ve başka bir dayatmada bulunamaz!”[228]

“Diriliş gerçekleşti, sıra özgürlükte”[229] derlerken;[230] Charles Bukowski’nin, “Aldatmaca, sahtekârlık, ipleri elinde tutanların oynadıkları bir küçük oyundur” uyarısı eşliğinde Murat Çakır’ın, “Bedelsiz barış olamayacağını anımsayın ve PKK’ye laf yetiştirmek yerine, demokrat yurttaşlar olarak görevinizi yapın yeter,”[231] saptamasının toplumsallaştırılması gerekir.

NİHAYET!

Buraya kadarki, eleştiri, itiraz, kayd-ı ihtiyat ile oyum(uz)u HDP’ye “emanet” ediyoruz; ve vurguluyoruz: Bu oy, HDP’nin parlamento endeksli, “düzen-içi” politikalarına destek değil, Cizre’yi beş gün boyunca kuşatıp bombalayan, Suruç’ta, Ankara’da canlı bombalarla canlarımızı parçalayan, Kürtlerin özgürleşme yolundaki her adımını kan ve ateş ile bastırmaya kararlı iktidara karşıdır. Bu bağlamda, V. İ. Lenin’in, “İnsanlar her zaman siyasetteki aldatmaların ve aldanmaların aptal kurbanları olmuşlardır ve bütün ahlâksal, dinsel, siyasal ve toplumsal sözler, bildiriler ve vaatler arkasındaki şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı öğrenmedikleri sürece de, böyle kalacaklardır,” uyarısının altını özenle/ defalarca çiziyoruz…

Bu yolda “Primus in orbe deos fecit timor/ Tanrılar dünyada ilkönce korkuyu yarattı” diye betimlenmesi gereken bugünün çöken statükosunda, devrimci olanakların önünü açıp, düşük yoğunluklu tatlı su solculuğu aşılarak; devrimci kopuş ve devrimci yenilenme devreye sokulması “olmazsa olmaz”ken; “Barışmayalım! Yaşamımızı, bedenimizi, hatta cesetlerimizi dahi birer direniş ve mücadele alanına dönüştürelim. Sokaklara çıkalım, çıkalım tabii… ama birer “barış dilencisi” olarak değil, eşit ve onurlu bir barışı birlikte inşa etmek için…”[232]

O hâlde her türlü soytarılığı deşifre edip,[233] sınıfsal duruş ve ölçülerde ısrardan vazgeçmeden; -birilerinin nihayet anladığı üzere![234]– kardeşlikten önce halkların eşitliğini savunarak;[235] Anadolu’nun batısında güçlü bir radikal sosyalist hareket cephesi açılması gerekirken; bu cesaret ve özgüvenden yoksun düzen içi duruşlarla gerçekleştirilemez![236]

Sözün özü; yine dizelerdeyken; Veysel Çolak hatırlatır hepimize/ herkese bir kez daha: “Dünya kokuşur, boşalır tarihin çöp tenekesi// Çaresiz yenilenir pası dökülür bu yaşantının/ Aşkıma aşk gerekir/ Umut aşktadır/ Bırakılır düşüncelerin kör kuyulara anlatılması/ Bu yüzden kan konuşur”!

13 Ekim 2015 10:42:47, Ankara.

N O T L A R

[1] Sokrates.

[2] Guy Debord, Gösteri Toplumu, Çev: Ayşen Ekmekçi-Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay., 1996.

[3] Aydın Engin, “1 Kasım, 7 Haziran’ın Tekrarı Olacak mı?”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.12.

[4] http://www.halkinbirligi.net/articles.php?article_id=625… http://www.duyarsiz.org/makale/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz_m186.html… http://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/7-haziran-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-temel-demirer-sibel-ozbudun… http://adhk.de/?p=8269… http://www.midyathabur.com/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-3721yy.htm… http://rojnameyanewroz.com/genel/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-sibel-ozbudun-temel-demirer… http://www.sizehaber.com/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-sibel-ozbudun-temel-demirer/#… http://gomanweb.org/index.php/tum-haberler/232-manset-haberleri/16096-7-haziran-2015-secimleri-ne-dair-gerekceli-tavr-m-z… http://direnisteyiz.net/haber/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-sibel-ozbudun-temel-demirer/…http://www.kurdistan-post.eu/tr/toplum/7-haziran-2015-secimlerine-dair-gerekceli-tavrimiz-sibel-ozbudun-temel-demirer… http://exivrus.blogspot.com.tr/… https://twitter.com/liveramacuka… https://twitter.com/ewrimezgi… https://www.facebook.com/rapzanbelagatofficial/posts/1019406058088044…

[5] http://Alevîzyon.com/koseyazilari/acik-sozlu-olmak-iyidir.html… http://www.duyarsiz.org/makale/acik-sozlu-olmak-iyidir-7-haziran-sonrasina-dair-degerlendirme_m318.html… http://www.hocvanhabergazetesi.com/?Syf=18&Hbr=809471&/… http://www.kaypakkayahaber.com/haber/temel-demirer… http://www.gomanweb.org/index.php/tum-haberler/232-manset-haberleri/17528-ac-k-soezlue-olmak-iyidir-7-haziran-sonras-na-dair-degerlendirme… http://rojnameyanewroz.com/acik-sozlu-olmak-iyidir-sibel-ozbudun-temel-demirer-3721.html… http://www.gorelesol.com/haber/yazar.asp?yaziID=21639… http://www.newsjs.com/tr/secim-sonrasina-bakis/… http://arzusaryer.blogspot.com.tr/2015_07_01_archive.html… https://twitter.com/manikvedepresif…

[6] Mehmet Tez, “Bir Kişi Kaybetti, Türkiye Kazandı”, Milliyet, 9 Haziran 2015, s.4.

[7] “Seçimlere Rağmen Yönetememe Krizine Devam”, İşçi Meclisi, No:61, Eylül 2015, s.3.

[8] Seçimin kaybedenleri DSP, SP, Vatan, Anadolu gibi partiler ve bağımsız adaylar oldu.

En dramatik sonucu ise Ecevit mirası olarak siyaset hayatına devam eden DSP aldı. Masum Türker, başkanlığında seçimlere giren DSP, 2011’e kıyasla 21 bin 633 oy kaybederek Türkiye genelinde sadece 84 bin 712 oy aldı. Seçimlere iddialı giren Perinçek’in Vatan Partisi de 155 bin oy toplarken yüzde 0.34’ü geçemedi. En büyük sürprizi ise TURK Parti yaptı, 72 bin oy alan TURK Parti DSP’yi yakaladı.

Emine Ülker Tarhan’ın Anadolu Partisi Tunceli genelinde sadece 6 oy alırken, Komünist Parti ise 9 oy toplayabildi.

Hakkâri, Şırnak, Batman, Diyarbakır ve Bingöl’de MHP oyları, CHP’den fazla çıktı. MHP Hakkâri’de 3 bin 495 oy alırken, CHP 1425’de kaldı.

İstanbul 2. bölge bağımsız milletvekili adayı olarak seçime giren şarkıcı Metin Şentürk, 3 bin 779 oy alarak, 3 bin 845 oy alan DSP ve 3 bin 871 oy alan BTP ile aynı orana ulaştı. Şarkıcı Şentürk, 2. bölgede sadece 1246 oy alan Emine Ülker Tarhan’ın Anadolu Partisi’ne ise 3 katı fark attı.

Cemaatin adayları olarak tanımlanan bağımsızlar Ali Fuat Yılmazer, Yakup Saygılı ve eski futbolcu Hakan Şükür Meclis’e giremezken, Yılmazer 59 bin, Saygılı 33 bin, Şükür de 48 bin oy toplayabildi. İstanbul 3. bölgede bağımsız olarak seçime giren Osman Pamukoğlu ise 15 bin 180 oy alarak hayalkırıklığı yaşadı.

Seçimlerde yüzde 5-10 arasında oy almayı hedefleyen Vatan Partisi, Türkiye genelinde ancak 155 bin 207 oy alarak yüzde 0.34 seviyesini geçemedi. “Asgari ücreti 5 bin lira yapacağım” diyen Haydar Baş’ın BTP’si de 95 bin 024 oy alarak yüzde 0.21’de kaldı. HDP’nin 50 bin 773 oy aldığı Konya’da, Milli İttifak oyları sadece 36 bin 377’de kaldı. (Mert İnan, “Seçimlerde TURK Parti Sürprizi”, Milliyet, 13 Haziran 2015, s.22.)

[9] Murat Paker, “Azarlanmaya Alışmış Kulaklarımızın Seçimden Sonra Azar İşitmemiş Olması Az Şey mi?”, T24, 3 Temmuz 2015… http://t24.com.tr/yazarlar/murat-paker/azarlanmaya-alismis-kulaklarimizin-secimden-sonra-azar-isitmemis-olmasi-az-sey-mi, 12233

[10] “Bombalar HDP’ye Yüzde 4.4 Oy Getirdi”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2015, s.7.

[11] Mehveş Evin, “7 Haziran’ın Kazananları”, Milliyet, 10 Haziran 2015, s.20.

[12] Meriç Tafolar, “Büyük Kentlerde Alevî Yörelerinde HDP’ye Kayış Var”, Milliyet, 8 Haziran 2015, s.11.

[13] Murat Belge, “Kritik Yolçatı”, Taraf, 8 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kritik-yolcati/

[14] Ergin Yıldızoğlu, “Momentum Kırıldı”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2015, s.8.

[15] Serpil İlgün, “Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Bülent Küçük: Herkes Kendi Endişeleri Ölçüsünde HDP’yi Destekledi”, Evrensel, 16 Haziran 2015, s.7.

[16] Ahmet Saymadi, “Sosyalistlerin Kaç Oyu Var ki”, Radikal, 2 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/yenisoz/sosyalistlerin_kac_oyu_var_ki-1426893

[17] http://www.ihsansenocak.com/sarikli-sosyalistler-ve-musluman-kurtler/

[18] http://setav.org/tr/hdpye-giden-oylar-ak-parti-soyleminden-dolayi-degil/yorum/22987

[19] Nuhat Muğurtay, “Muhafazakâr Kürtler ve HDP: 7 Haziran Seçimlerini Hatırlamak”… https://azadalik.wordpress.com/2015/08/16/muhafazakâr-kurtler-ve-hdp-7-haziran-secimlerini-hatirlamak/

[20] Murat Aksoy, “Boykot HDP’ye Yarar mı?”, Millet, 30 Eylül 2015… http://www.millet.com.tr/boykot-hdpye-yarar-mi-yazisi-1274743

[21] İzmir ziyaretinin ikinci gününde Vali Mustafa Toprak’ı makamında ziyaret eden Doğan, ardından HDP İl Başkanlığı’nda düzenlediği basın toplantısında İzmir Büyükşehir Belediyesi, Ticaret Odası ve ESİAD ziyaretlerine değinerek, şöyle konuştu: “Partimize bir misyon biçilmiş, önemli beklentileri var. Onurlu duruşumuz nedeniyle partimizin barış aracı olduğunu, barışın egemen olması için partimize biçilen bu misyon önemlidir. Süreç içinde önemlidir.” (Taylan Yıldırım, “HDP Artık Türkiyelileşti”, Milliyet, 17 Eylül 2015, s.20.)

[22] Alp Altınörs, “HDP’nin Meşruiyeti”, Gündem, 17 Haziran 2015, s.11.

[23] Juliana Gözen, “İktidarın HDP Hesapları”, 8 Eylül 2015… http://sendika1.org/2015/09/iktidarin-hdp-hesaplari-juliana-gozen/

[24] Murat Belge, “7 Haziran’dan Sonra HDP”, 18 Temmuz 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/7-hazirandan-sonra-hdp/

[25] Ceyda Karan, “Kongra-Gel Başkanı Remzi Kartal: HDP Türkiye’nin Yeni Ana Muhalefeti”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2015, s.6.

[26] Kemal Bülbül, “HDP”, Gündem, 17 Haziran 2015, s.11.

[27] Selin Ongun, “Muhafazakâr, İslâmcı, AKP’li Eşitliği Kırılıyor”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2015, s.14.

[28] ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Frank Ricciardone gazetecilerle yaptığı telekonferansta “Türkiye’de görev yaparken Demirtaş’la birçok kez bir araya geldim. Şunu söylemeliyim ki o zaman da kendisinden çok etkilenmiştim,” dedi. Demirtaş’ın parti içinde çok sesliliğe ve eşitliğe önayak olmasından övgüyle bahseden Ricciardone, “(HDP’de) başarı için programlanmış bir parti kültürü, parti kimyası var gibi ve bence bu seçimlerde bunu gördük” yorumunu yaptı.

German Marshall Fund (GMF) düşünce kuruluşu uzmanlarından Nora Fisher Onar, bir panelde Selahattin Demirtaş için “Türk politikasının yeni bir starı var” yorumunu yaparken Demirtaş’ın gezi parkı protestoları, Soma faciası ve Özgecan Aslan cinayetinin ortaya çıkardığı politik enerjiyi kullanabilen tek aktör olduğuna vurgu yaptı. Middle East Institute düşünce kuruluşundan Gönül Tol da hafta başında katıldığı bir panelde Demirtaş’ın dahil edici bir retorik ve liberal bir seçim programı sayesinde yükseldiğinin altını çizdi.

Yabancı basın Selahattin Demirtaş’ı ABD Başkanı Barack Obama’ya benzetmişti. Bu yorumların benzerleri Washington’da da yapıldı. Aynı zamanda Oxford Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Merkezi araştırmacılarından olan Fisher Onar, “Demirtaş bana Obama’nın erken dönemlerini hatırlatıyor. Değişim mesajı taşıyor ve Obama gibi, kolektif kimliğin buluşma noktalarını, seçmene onlardan birini temsil ediyor hissi verecek şekilde yönlendirme kabiliyetine sahip.” (Pınar Ersoy, “Obama’yı Anımsatıyor”, Milliyet, 12 Haziran 2015, s.14.)

[29] Murat Çakır, “Devrimci Cephe Zorunluluğu”, Gündem, 25 Temmuz 2015, s.13.

[30] Yusuf Karataş, “Ya Diktatörlük Ya Halk Demokrasisi”, Evrensel, 17 Ağustos 2015, s.8.

[31] Besê Hozat, “Yeni Süreç, Devrimci Halk Savaşı Sürecidir”, Gündem, 14 Temmuz 2015, s.9.

[32] Yalçın Yusufoğlu, “Kanlı Ortam Kime Yarıyor?”, Sesonline.net, 12 Ağustos 2015… http://sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yalyüzde E7yüzde FDnyüzde 20Yusufoyüzde F0lu&KartNo=58903

[33] “Partizan: 7 Haziran’dan 1 Kasım’a Değişen Koşullar ve Seçim Tavrımız”… http://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/partizan-7hazirandan-1-kasima-degisen-kosullar-ve-secim-tavrimiz

[34] Aktaran: Mahmut Alınak, “Sen Nesin?”, Ozgurlukcu Sol, 16 Temmuz 2015.

[35] V. İ. Lenin, Ne Yapmalı? (Hareketimizin Acil Sorunları), Çev:Arif Berberoğlu, Evrensel Basım Yayın, 2000.

[36] Namık Durukan, “HDP’de Vekillere Söylem Uyarısı”, Milliyet, 14 Haziran 2015, s.21.

[37] Serpil Çevikcan, “Demirtaş: AKP-CHP’yi Destekleriz”, Milliyet, 16 Temmuz 2015, s.18.

[38] “Selahattin Demirtaş: Silahla Özerklik Olmaz”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2015, s.5.

[39] “Demirtaş İspanyol Gazetesine Konuştu”, Milliyet, 5 Ağustos 2015… http://www.milliyet.com.tr/demirtas-ispanyol-gazetesine/siyaset/detay/2097598/default.htm

[40] “HDP Lideri Demirtaş: Silah Yoluyla Özerklik İlanı Yanlış”, Hürriyet, 30 Ağustos 2015… http://www.hurriyet.com.tr/dunya/29945417.asp

[41] Geçerken hatırlatalım: Yıl 1988, Başbakan Turgut Özal: “Bu devlet, haince kan döken teröriste bedelini ödetecek güçtedir. Artık bıçak kemiğe dayanmıştır”… Yıl 1992, Başbakan Süleyman Demirel: “Terörist örgüt şimdide de masum çocukların canını almaya başladı bıçak kemiğe dayanmıştır”… Yıl 1996, Başbakan Tansu Çiller: “Terör ya bitecek ya bitecek kimseye bir çakıl taşımızı vermeyiz. Bıçak kemiğe dayandı”… Yıl 1997, Başbakan Mesut Yılmaz: “Avrupa, terör örgütüne daha fazla kucak açmaya devam edemez. Artık bıçak kemiğe dayandı”… Yıl 1999, Başbakan Bülent Ecevit: “Terör örgütüne hizmet eden herkes, hesabını vermeye hazır olsun. Bıçak kemiğe dayanmıştır”… Sonra da Recep T. Erdoğan ile Ahmat Davudoğlu! (Berçem Amed, “Kürt Halkı Değil İktidar Kaybedecek!”, Gündem, 20 Ağustos 2015, s.14.)

[42] Ne ilginçtir ki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, “Toplumsal barışa ihtiyacımız var. Silahla bu sorun çözülmez, adresi parlamentodur,” (“Kılıçdaroğlu: Seçim Güvenliğini Sağlayamıyorlarsa İstifa Etsinler”, Birgün, 4 Eylül 2015, s.9.) diyerek aslî aktörleri devre dışı bırakmaya yelteniyordu…

[43] “Selahattin Demirtaş: Şiddet İsteyen Oy Vermesin”, Hürriyet, 8 Ekim 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30268411.asp

[44] “Demirtaş: ABD’nin İncirlik Anlaşması’nda Kürtlere İhanet Ettiğini Düşünmüyorum”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2015… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/345499/Demirtas__ABD_nin_incirlik_Anlasmasi_nda_Kurtlere_ihanet_ettigini_dusunmuyorum.html

[45] “Demirtaş: Doğu’da Seçim Yapılacak Bir Koşul Yok”, CNN Türk… http://www.msn.com/tr-tr/haber/other/demirtayüzde

[46] “Ayhan Bilgen: İktidara Hazırlanıyoruz”, Bas Haber, No:68, 31 Ağustos-6 Eylül 2015, s.6.

[47] Geçerken anımsatalım: Twitter’da “IŞİD’in yaptıklarına karşıyım, kendisine değil. Cinayet, gasp, sürgün, kölecilik, din polisliği, ibadet zorbalığı vb.” mesajını paylaşan Antikapitalist Müslümanlar’ın temsilcilerinden İhsan Eliaçık, ardından gelen sorular üzerine “Cinayet, katliam, sürgün, ibadete zorlama, köleleştirme olmadan da Irak Şam İslâm Devleti olabilir, böyle olmadığınızdan size karşıyım demek,” yanıtını verdi. (“İhsan Eliaçık: IŞİD’in Yaptıklarına Karşıyım, Kendisine Değil”, 23 Temmuz 2015… http://haber.sol.org.tr/turkiye/ihsan-eliacik-isidin-yaptiklarina-karsiyim-kendisine-degil-123863)

[48] Abdülkadir Konuksever, “PKK, HDP’ye Alan Açmalı”, 5 Ağustos 2015… http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/pkk-hdpye-alan-acmali

[49] Aktaran: Orhan Miroğlu, “İslâmî Damardan Gelen İki Siyasetçi: Ayhan Bilgen ve Altan Tan”, Star, 30 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/İslâmî-damardan-gelen-iki-siyasetci-ayhan-bilgen-ve-altan-tan/yazi-1059546

[50] Ahmet Hakan, “Kürt Siyasi Hareketi Olarak Şu 3 Şeye Karar Vermemiz Lazım”, Hürriyet, 2 Eylül 2015, s.4.

[51] Selin Ongun, “HDP’li Altan Tan’dan Kandil’e yanıt: Yakarak Yıkarak Barış Gelmez”, Cumhuriyet, 28 Eylül 2015, s.6.

[52] Mustafa Solak, “… ‘Gerçek İslâm’ Tartışması İlericilerin İşi mi?”, 29 Ağustos 2015… http://gezite.org/gercek-İslâm-tartismasi-ilericilerin-isi-mi/

[53] “HDP’li Bilgen: Tüzel, EMEP’in Hukukuyla Hareket Etti; Bu Konu Parti Kurullarında Değerlendirilecektir”, 27 Ağustos 2015… http://haber.sol.org.tr/turkiye/hdpli-bilgen-tuzel-emepin-hukukuyla-hareket-etti-bu-konu-parti-kurullarinda

[54] “Demirtaş’tan Bakanlık Açıklaması”, Milliyet, 30 Ağustos 2015… http://www.milliyet.com.tr/demirtas-tan-bakanlik-aciklamasi/siyaset/detay/2109745/default.htm

[55] “EMEP Genel Başkanı Gürkan: HDP’de Çatlak Yok!”, Radikal, 28 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/politika/emep_genel_baskani_gurkan_hdpde_catlak_yok-1423377

[56] “EMEP: Tüzel’in Kararı İttifak Hukukuna Aykırı Değildir”, Evrensel, 4 Eylül 2015, s.9.

[57] “HDP’li Vekil Hükümete Girmiyor!”, http://www.msn.com/tr-tr/haber/turkiye/hdpli-vekil-hyüzde

[58] “Levent Tüzel’den Açıklama”, Radikal, 27 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/politika/levent_tuzelden_aciklama-1423105

[59] “HDP’de Kabine Ayrışması”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2015… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/354365/HDP_de_kabine_ayrismasi.html

[60] Erdal Karayazgan, OzgurlukcuSol@yahoogroups.com returns.groups.yahoo.com üzerinden, 29 Ağustos 2015.

[61] Murat Çakır, “Seçim Hükümeti mi, Savaş Hükümeti mi?”, Politika, 1 Eylül 2015… http://www.politikagazetesi.org/?q=content

[62] Mahmut Lıcalı, “… ‘Azil’ Gerilimi”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2015, s.6.

[63] “Özel Kalem Müdürü Bile Alamayacaklar”, Milliyet, 1 Eylül 2015, s.16.

[64] “Soru: AB’nin Muhatabı Kim? HDP’li Bakan mı, AKP’li Başbakan mı?”, t24, 29 Agustos 2015.

[65] “Selahattin Demirtaş: Bakanımız Barajlara İtiraz Edecek”, Hürriyet, 30 Ağustos 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/29942560.asp

[66] “HDP’li Bakanlar İstifa Etti”, Hürriyet, 22 Eylül 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30140567.asp

[67] “İstifa Eden HDP’li Bakanlardan Çok Sert Açıklama”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2015, s.4.

[68] Namık Durukan, “HDP’li Bakanlar İstifa Etti”, Milliyet, 23 Eylül 2015, s.15.

[69] Tahsin Güner, “AB Bakanı Ali Haydar Konca: Operasyonlar Durmalı”, Hürriyet, 6 Eylül 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30002041.asp

[70] “AB Başkanı Konca: HDP Baraj Altında Kalırsa Ülke Bölünür”, Cumhuriyet, 22 Eylül 2015, s.5.

[71] “Araç ve Makinelerin Yakılmasına Karşıyız”, Milliyet, 1 Eylül 2015, s.16.

[72] Mahmut Lıcalı, “Müslüm Doğan: Saray’ı Çalışacağız”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2015, s.8.

[73] Tuncay Yılmaz, “Bakanlarımız İktidar Yürüyüşümüzün Yeni Etabıdır”, 27 Ağustos 2015… http://siyasihaber.org/bakanlarimiz-iktidar-yuruyusumuzun-yeni-etabidir

[74] Aydın Engin, “HDP Bir Savaş Kabinesinde mi?”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2015, s.12.

[75] Aydın Engin, “Vurun HDP’ye, Kırılsın Beli!..”, Cumhuriyet, 31 Ağustos 2015, s.13.

[76] Aydın Engin, “Keh, Keh!.. AKP-HDP Seçim Hükümeti”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2015, s.12.

[77] Geçerken unutulmasın diye dipnotta şunu da aktaralım: “Demokrasinin kazanımı veya tersine daha da kaybedilmesi açısından, bir günün binlerce güne bedel olduğu bir konjonktürde yaşıyoruz… HDP’nin mevcut koşullarda bu seçim hükümetinde yer alması daha da büyük bir olanaktır. İçine sokulduğumuz savaş ve zoraki seçim atmosferi ve bu atmosferde seçim hükümetinin görebileceği kritik role karşı HDP milletvekillerinin, demokrasi lehine gerçek anlamda oyun bozucu olması mümkün… Demek istediğim, eski EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel, parçası olduğu HDP grubuyla birlikte davranmalıydı… EMEP’in seçim hükümetine katılmama kararının gerekçelendirilmesinde kuşkusuz dikkate değer vurgular var; ancak buna rağmen HDP’nin bu kritik zamandaki etki alanına ve hareket kabiliyetine zarar veren bir yaklaşım ortaya çıkmıştır.” (Erdoğan Aydın, “Levent Tüzel Böyle Yapmamalıydı”, T24… http://www.hocvanhabergazetesi.com/?Syf=26&Syz=444567&/ERDOyüzde C4yüzde 9EAN-AYDIN:Levent-Tyüzde C3yüzde BCzel-byüzde C3yüzde B6yle-yapmamalyüzde C4yüzde B1ydyüzde C4yüzde B1)

[78] Demir Küçükaydın, “Levent Tüzel Skandalının Ardından Kısa Bir Not”, 27 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/levent-tuzel-skandalinin-ardindan-kisa-bir-not-110756

[79] “KCK’dan ‘HDP’li Hükümet’ Açıklaması”, 27 Ağustos 2015… http://m.karsigazete.com.tr/politika/kckdan-hdpli-hukumet-aciklamasi-h51218.html

[80] Aysel Alp, “Levent Tüzel: HDP Listesinde İki Büyük Sürpriz”, Hürriyet, 18 Eylül 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30111193.asp

[81] “Türk Bayrağına Hakaret Görüyoruz”, Milliyet, 17 Eylül 2015, s.20.

[82] “Önce Selahattin Demirtaş, ardından Figen Yüksekdağ’ın sarfettiği sözler, adeta resmi tarihin yalanlarına Kürtler cephesinden desteği ifade ediyor: ‘Kürtler, binlerce yıldır bu toprakların gerçeğidir. 1071’de Alparslan Malazgirt’e gelmeden önce de Kürtler burada vardı. O zamanlar da Kürt beyliklerinden destek alınarak Anadolu’nun kapıları açıldı. Kürtlerle ittifak yaparak bunu başardılar. Şimdi Türk halkı bu ittifakı, işbirliğini unutarak nasıl kardeşliği sağlayacak? 1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda, Çanakkale’de, Antep’te, Adana’da kim beraber savaştı? Kim göğsünü düşmana karşı beraber siper etti? Kürtler de Türkler de vardı. Madem vatanı ortak vatan yaptık. Madem beraber mücadele ettik, madem bu vatanın her karış toprağında bizler kanımızı ortak döktük, o hâlde eşit yaşamanın kime nasıl bir zararı olabilir,’ diyor Selahattin Demirtaş.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, Karadeniz’de yerel çetelerle birlikte, 200 bin kişinin canına, 1 milyon 250 bin Rum’un mübadele ile sürgün edilmesine yol açacak Pontos Rum soykırımını gerçekleştirdiler sayın Selahattin Demirtaş. Sözlerinizde bahsettiğiniz ‘…1920’lerde Kurtuluş Savaşı’nda ’ bugün Kürt ulusunun da yaşadıklarını yaşıyordu Pontoslu Rumlar. Ortak vatan yaptık diye övündüğünüz bizim kanlarımız dökülerek, canlarımız alınarak kurulan ‘vatan’dır. Siz nasıl böyle bir şey için övünebilirsiniz?

Pontos Rum Soykırımı 1894’de başlayıp, 1915’den sonra 1.5 milyon Ermeni’yi ve 250 bin Süryanî’yi, 150 bin Pontos Rum’unu da kapsayan, 1919’dan 1923’e kadar 200 bin Rum’la birlikte 353 bin Pontoslu Rum’un ve 800 bin Küçük Asya Rum’unun katline sebep olan Hıristiyan Soykırımı’nın son evresidir.

Bu tarihle övünecek en son kişi siz olmalıydınız sayın Demirtaş.” (Tamer Çilingir, “O Bayrağın Ne Alında Ne de Kızılında Bizim Kanımız Var Sayın Figen Yüksekdağ”, Devrimci Karadeniz, 18 Eylül 2015… http://devrimcikaradeniz.com/o-bayragin-ne-alinda-ne-de-kizilinda-bizim-kanimiz-var-sayin-figen-yuksekdag/)

[83] “HDP’li Bakandan Demirtaş’a Ters Köşe”, Milliyet, 16 Eylül 2015… http://www.milliyet.com.tr/hdp-li-bakandan-demirtas-a-ters/siyaset/detay/2118564/default.htm

[84] “Sırrı Süreyya Önder: Süleyman Şah Türbesi’nin Taşınmasını Sinirlioğlu ile Ben Organize Ettim”, Hürriyet, 1 Ekim 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30210481.asp

[85] “Sırrı Süreyya Önder’den Türbe Sırları”, Cumhuriyet, 2 Ekim 2015, s.7.

[86] “HDP’li Celal Doğan Erdoğan’la Görüştü”, Birgün, 5 Temmuz 2015, s.7.

[87] Selin Ongun, “HDP G. Antep Milletvekili Celal Doğan: CHP ile Zor Yaparız Başkan!”, Cumhuriyet, 12 Temmuz 2015, s.19.

[88] “Celal Doğan: HDP’nin Elini Sıkmayanlar Kan İsteyenlerdir”, Radikal, 18 Temmuz 2015… http://www.radikal.com.tr/politika/celal_doganhdpnin_elini_sikmayanlar_kan_isteyenlerdir-1399611

[89] “Celal Doğan Merak Edilen Soruya Yanıt Verdi”, Milliyet, 28 Temmuz 2015… http://www.milliyet.com.tr/celal-dogan-istifa-edecek-mi-/siyaset/detay/2093986/default.htm

[90] Mahmut Lıcalı, “Savaş Hükümeti Endişesini Dile Getirdi”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2015, s.6.

[91] “HDP’li Fırat’tan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Açık Mektup”, Taraf, 14 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/politika/hdpli-firattan-cumhurbaskani-erdogana-acik-mektup/

[92] Selin Ongun, “Erdoğan’a Karşı Çıkan Dayağı Yer”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2015, s.15.

[93] Ömer Ağın, “HDP Devrimci Duruşunu Güçlendirmelidir!”, Gündem, 3 Eylül 2015, s.8.

[94] Metin Yeğin, “HDP ve Liberal Söylem”, Gündem, 8 Ağustos 2015, s.13.

[95] Murat Çakır, “HDP Ayaklarını Yere Basmalı”, Gündem, 27 Haziran 2015, s.13.

[96] Mustafa Peköz, “HDP Politik Süreci Nasıl Okumalı ve Ne Yapmalı?”, 3 Eylül 2015… http://sendika1.org/2015/09/hdp-politik-sureci-nasil-okumali-ve-ne-yapmali-dr-mustafa-pekoz/

[97] Celal Başlangıç, “Erdoğan’ın HDP Sorunu”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.15.

[98] Turan Eser, “Din Siyaseti mi, Laiklik mi?”, Birgün, 6 Ekim 2015… http://www.birgun.net/haber-detay/din-siyaseti-mi-laiklik-mi-91421.html

[99] V. İ. Lenin, Emperyalizm- Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Çev: Cemal Süreya, Sol Yay., 12. Baskı, 2009.

[100] Ahmed Pelda, “Büyük Kürdistan’ı Kimler İster?”, Gündem, 6 Temmuz 2015, s.4.

[101] “Daily Telegraph: PKK, ABD ile Gizlice Görüşüyor”, Milliyet, 17 Ağustos 2015… http://www.milliyet.com.tr/daily-telegraph-pkk-abd-ile/dunya/detay/2103237/default.htm

[102] Murat Çakır, “Seçim Hükümeti mi, Savaş Hükümeti mi?”, Politika, 1 Eylül 2015… http://www.politikagazetesi.org/?q=content/

[103] Ergin Yıldızoğlu, “İmkânsız Sentez”, Cumhuriyet, 13 Ağustos 2015, s.8.

[104] Nabi Yağcı, “Umutlu Olabilmek İçin HDP”… http://www.marmarayerelhaber.com/nabi-yagci/38019-umutlu-olabilmek-icin-hdp

[105] Zeynep Miraç, “Sassen: İktidarların Son Kullanım Tarihi Var”, Cumhuriyet, 5 Eylül 2015, s.15.

[106] Fikret Başkaya, “Seçimlerin Demokrasiyle Uzaktan Yakından Bir İlgisi Yok!”, 23 Temmuz 2015… http://soldiyalog.com/?p=3216

[107] Fikret Başkaya, “TBMM’yi Nasıl Bilirsiniz?”, 2 Ağustos 2015… http://soldiyalog.com/?p=3227

[108] The Financial Times, 7 Temmuz 2015.

[109] James Petras, “Erdoğan ve Netanyahu Savaş İlan Ediyor”, Birgün, 17 Ağustos 2015, s.12.

[110] “1 Ayda 35 Gazeteci Gözaltına Alındı, 19’una Dava Açıldı”, Cumhuriyet, Cumhuriyet, 7 Ekim 2015, s.4.

[111] Kürtlerin ulusal renklerine tahammül etmediği için trafik ışıklardaki yeşil sarı kırmızı renkleri yasaklamakla birlikte kamuoyunda “kayıp silahlar” olarak bilinen davada yargılanan eski Batman Valisi Salih Şarman, Kürtlere karşı geliştirdikleri bütün karanlık oyunları yazdığı bir kitapta açığa çıkardı. Şarman, o dönemde başta korucuların ölümüne yol açan bombalı saldırı olmak üzere, birçok insanın öldürüldüğü saldırıları MİT’in gerçekleştirdiğini ve bunu PKK’ye mal ettiklerini açıkladı. (“Eski Vali Kirli Savaşı İtiraf Etti: MİT Bombaladı PKK’ye Mal Edildi”, 5 Temmuz 2015… http://www.ercishaberi.com/eski-vali-kirli-savasi-itiraf-etti-mit-bombaladi-pkk-ye-mal-edildi/17662/)

[112] Ragıp Zarakolu, “Hoşgeldin Sri Lanka”, Gündem, 7 Eylül 2015, s.14.

[113] Orhan Miroğlu, “1 Kasım Milat Olsun”, Star, 18 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/1-kasim-milat-olsun/yazi-1057352

[114] “Görüldüğü gibi 1 Kasım seçimlerine, farklı yöntem ve saiklerle de olsa, sonuçta fiili durumun meşruiyetini dayatmaya, bunu siyasal alana egemen kılmaya çalışan iki gücün ağır baskısı altında yaklaşıyoruz. Ve bu iki fiili durum stratejisi şimdilik karşılıklı olarak birbirini besler bir sarmal içinde çalışıyor. Bu sarmalı durduracak yegâne gelişme, Selahattin Demirtaş’ın defalarca vurguladığı gibi, önce PKK’nin ateşkes ilan etmesi ve Dolmabahçe’de hükümet ve HDP temsilcileri tarafından okunan bildiriler temelinde müzakerelere başlanmasıdır.” (Ahmet İnsel, “İki Fiili Durum Gücü Karşısında HDP”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2015, s.13.)

[115] Serpil Çevikcan, “Erdoğan: 7 Haziran Gibi Olmayacak”, Milliyet, 31 Ağustos 2015, s.16.

[116] “Seçmen Sayısı 338 Bin Arttı”, Milliyet, 15 Eylül 2015, s.15.

[117] Mahmut Lıcalı, “Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder: Sopalı Seçim”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2015, s.5.

[118] Tarık Şengül, “Seçim İmkânsızlık Hâline Gelirken…”, Birgün, 8 Eylül 2015, s.10.

[119] Fırat Kozok, “672 Bin Seçmen Buharlaştı”, Cumhuriyet, 4 Ekim 2015, s.4.

[120] Mahmut Lıcalı, “Seçim İmkânsız”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2015, s.6.

[121] Fevzi Kızılkoyun, “Seçim Öncesi 63 Milyon Dağıtıldı”, Hürriyet, 20 Eylül 2015… http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/30119709.asp

[122] CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Haluk Koç, 7 Haziran’da HDP’ye oy veren CHP seçmenine, “Onlar zaten barajı geçiyor” diyerek 1 Kasım’da oylarını CHP’ye vermeleri çağrısı yaptı. (“CHP’nin Artık Kimseye Verecek Tek Oyu Yok”, Milliyet, 23 Eylül 2015, s.16.)

CHP’den HDP’ye büyük oy kayması tespit edilen iki bölgede CHP listesine giren Alevî Bektaşi Federasyonu’nun eski genel başkanlarından İstanbul 3. bölge 11. sıradan aday gösterilen PM üyesi Fevzi Gümüş, HDP’ye kayan oyların geri geleceğine işaret ederek, “7 Haziran’da barajın aşılmasına ilişkin psikolojik eşikle birlikte Alevîlik mücadelesinde simgeleşmiş isimlerin belirgin yerlerde olmamasının eksikliği nedeniyle oylarda bir kayma olmuştur. Ama CHP, bu süreçten gerekli tecrübeyi kazanarak çıkmıştır,” dedi.

Ankara 1. bölge 8. sıradan aday gösterilen eski Alevî Bektaşi Federasyonu Başkanı Ali Balkız da, “Bir Alevî evinde doğdum, büyüdüm. Bütün insanları sevmekle başlar öğrendiklerimiz. Bu nedenle her türlü ayrımcılığı reddederiz. Dolayısıyla Alevî oyu ya da başkasının oyu gibi oyları tasnif etmeyi bile kabul etmez felsefemiz. Ben herkesin oyuna talibim,” dedi. (Meriç Tafolar, “Emanet Oyları Getirecekler”, Milliyet, 22 Eylül 2015, s.18.)

[123] “Partizan: 7 Haziran’dan 1 Kasım’a Değişen Koşullar ve Seçim Tavrımız”… http://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/partizan-7hazirandan-1-kasima-degisen-kosullar-ve-secim-tavrimiz

[124] “DHF: 1 Kasım 2015 Seçimlerine İlişkin Yaklaşımımız”, 5 Ekim 2015… http://adhk.de/?p=9670

[125] “DİP Bildirisi: Türkiye’nin Suriyeleştirilmesine Karşı Oylar HDP’ye, İşçinin Emekçinin Zaferi İçin Devrimci İşçi Partisi Saflarına!”, 9 Ekim 2015… http://gercekgazetesi.net/dip-bildirisi/dip-bildirisi-turkiyenin-suriyelestirilmesine-karsi-oylar-hdpye-iscinin-emekcinin

[126] Ali Turgay Ali, “HDP’nin Tarihi Sorumluluğu”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.18.

[127] Namık Durukan, “Bakanlığı Reddeden Tüzel Listede Yok!”, Milliyet, 19 Eylül 2015, s.19.

[128] HDP’nin 1 Kasım’da yarışacak aday listesinde 7 Haziran’da listeye giren Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın meydanlarda hedef aldığı LGBTİ adaylar yer almadı. Kandil’den gelen bazı açıklamalarda HDP’nin LGBT ile yaptığı işbirliği eleştirilirken, özellikle bölgede AKP ve Hüda-Par tarafından LGBTİ adaylar üzerinden HDP’ye yönelik olumsuz propagandalar da yapılıyordu. Parti yönetiminin 1 Kasım’da benzer propagandalara izin verilmemesi için bu kararı aldığı belirtildi. HDP’nin 1 Kasım’da yarışacak aday listesinde 7 Haziran’da milletvekili seçilen 80 milletvekilinden 76’sı listede yer aldı.

HDP MYK kararına karşın bakanlık teklifini kabul etmeyen EMEP’li Levent Tüzel aday listesinde yer almadı. Listelerin YSK’ye teslim edilmesine saatler kala HDP ve EMEP başkanları tarafından ortak açıklama yapılması her iki partinin 1 Kasım’da yeniden ittifak yapacağı olarak yorumlanırken, Tüzel bu konuya açıklık getirdi. Tüzel EMEP ile HDP arasında ittifak kurulmadığı için HDP listesine herhangi bir aday verilmediğini, HDP’nin kararına uyulmadığı için kendisi ya da başka bir EMEP’li ismin aday olmadığını belirterek, “Bütün bunlara karşın seçimlerde ortak hareket ederek HDP’nin desteklenmesi kararı alındı” dedi.( Mahmut Lıcalı, “Mahalle Baskısı… HDP’de LGBT Aday Yok”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.4.)

[129] Mahmut Lıcalı, “HDP’de Dicle’yi İkna Turları”, Cumhuriyet, 16 Eylül 2015, s.7.

[130] Aysel Alp, “HDP Listesinde İki Büyük Sürpriz”, Hürriyet, 19 Eylül 2015, s.24.

[131] Celal Başlangıç, “Katliamlar AKP’nin Peşinde Olacak”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2015, s.7.

[132] “HDP’de Liste Krizi”, Cumhuriyet, 28 Eylül 2015, s.4.

[133] Namık Durukan, “İttifaklar Partisi: HDP”, Milliyet, 21 Eylül 2015, s.14.

[134] “HDP Eş Genel Başkanı, teröristlerin cenazesine katılmayan milletvekilleri için parti içi disiplin sürecini başlatacaklarını açıkladı. Buna ilişkin değerlendirmeniz nedir?” sorusuna Cumhurbaşkanı Erdoğan şu yanıtı verdi: “Şaşırtıcı bir gelişme değil. Böylece kendilerini ele vermiş oluyorlar. Yeni kampanyalarında, sözüm ona, ‘PKK bizden değil, biz de PKK’dan değiliz’ mesajı vermeye çalışmışlardı. Adeta suçüstü yakalanmış durumdalar. Millet onların bu durumunu elbette nazarı itibara alacaktır. ‘Çatışmasızlık’ diye bir ifadeyle halkı kandırabileceklerini zannediyorlar. İktidarı ve şahsımı suçlamaya kalkıyorlar. Milletimizin, 1 Kasım’da demokrasi mekanizmasını çalıştıracağına, ferasetini ortaya koyacağına, ülkemiz üzerinde oluşturmaya çalışılan karabulutları dağıtacağına inanıyorum.” (Vahap Munyar, “Erdoğan: AB ile Durum Farklılaşıyor”, Hürriyet, Hürriyet, 9 Ekim 2015… http://www.hurriyet.com.tr/ab-ile-durum-farklilasiyor-30276767)

[135] Banu Şen, “HDP’ye: Terör Örgütüyle Selfie Çekmekten Vazgeç”, Hürriyet, 9 Ekim 2015, s.16.

[136] Serpil Çevikcan, “Başbakan Davutoğlu: HDP ‘İnadına Barış’ı Kandil’e Söylesin!”, Milliyet, 4 Ekim 2015, s.18.

[137] “Türkeş’ten HDP İçin Sert Sözler”, Milliyet, 12 Ekim 2015… http://www.milliyet.com.tr/turkes-ten-hdp-icin-sertsozler/siyaset/detay/2130588/default.htm

[138] “Kürt Kardeşlerimiz de PKK Zulmü Bitsin İstiyor”, Milliyet, 1 Ekim 2015, s.18.

[139] “AKP Milletvekili Hüseyin Kocabıyık: HDP’ye Oy Veren Şerefsizler…”, Radikal, 16 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/politika/akp_milletvekili_huseyin_kocabiyik_hdp_ye_oy_veren_serefsizler-1416239

[140] “Akdoğan: Bölge Halkının HDP’ye Oy Vermesi Çözüm Sürecini Bitirdi”, 27 Ağustos 2015… http://www.imctv.com.tr/akdogan-bolge-halkinin-hdpye-oy-vermesi-cozum-surecini-bitirdi/

[141] “Hükümet kanadınca PKK’nin ateşkes kararına yönelik Yalçın Akdoğan tarafından telaffuz edilen ’karnımız tok’ ifadesi bu çerçevede de anlam kazanıyor. Ateşin kesilmesi değil, yanmaya devam etmesi istenmekte sanki… Şimdi geldikleri ’ölümüne iktidar’, ne pahasına olursa olsun ’400’ noktasında kendileri kanla beslenir durumda. O yüzden barışa karınlar tok!” (Tayfun Atay, “Evet, Barışa Karnımız Tok!”, Cumhuriyet, 11 Ekim 2015, s.20.)

[142] Orhan Miroğlu, “Tuğrul Türkeş’le Aynı Partide…”, Star, 21 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/tugrul-turkesle-ayni-partide/yazi-1057922

[143] Orhan Miroğlu, “Bu Zulüm Sizin, Hep Sizin Yüzünüzden”, Star, 6 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/bu-zulum-sizin-hep-sizin-yuzunuzden/yazi-1054649

[144] Orhan Miroğlu, “PKK Silah Bıraksın, Sudan Çıkmış Balığa Dönersiniz!”, Star, 20 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/pkk-silah-biraksin-sudan-cikmis-baliga-donersiniz/yazi-1057768

[145] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yay., 2004, s.79-254.

[146] V. İ. Lenin, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı, Çeviren: Muzaffer Erdost, Sol Yay., 1968.

[147] “Kendi kendimi tutsaklaştıran aidiyetlerim yok… Dün, AKP’yi ve Erdoğan’ın demokratik adımlarını kendi ateşli üslubuyla destekleyen Ahmet Altan’ın, bugün tırmanan antidemokratik otoriterlik, yeni vesayetçilik, savaşçılık, saldırganlık, Kürt sorununda milliyetçi – güvenlikçi çözümsüzlük karşısında AKP’yi aynı üslupla eleştirmesini; ya da benim AKP’yi eleştiren, Erdoğan’ın tehlikeli gidişatına elimden geldiğince dikkat çekmeye çalışan yazılarımı ‘Günaydın, aklınız yeni mi başınıza geldi’ türünden ezberlerle, ya da iktidar cephesinden, ‘Ne oldu da saldırıya geçtiniz, yoksa darbeden, askerden, veyasetten mi yanasınız’ salvo ateşleriyle karşılayanlar bir an durup düşünseler… Doğrudan, iyiden, evrensel değerlerden yana taraf mıyım, yoksa sonu gelmez ama’larla kendi takımımın gözleri bağlı taraftarı mıyım? diye sorup kendimize, içtenlikli bir vicdan ve ahlâk muhasebesi yapsak hepimiz…” (Oya Baydar, “… ‘Yetmez Ama Evet’ten ‘Yetti Artık Hayır’a”… http://m.t24.com.tr/yazarlar/oya-baydar/yetmez-ama-evetden-yetti-artik-hayira,5767)

[148] Hakan Güngör, “Adalet Ağaoğlu: Bu Sistemi Lanetliyorum”, Evrensel, 2 Eylül 2015, s.12.

[149] “Orhan Pamuk: Kaybettikçe Seçim Yapıyorlar”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2015, s.4.

[150] Çözüm süreci için 2013 yılında Türkiye’ye gelen ve Erdoğan ile İbrahim Tatlıses’in arasında barış mesajlarıyla destek verip, “Çözüm ve barış süreci bana umut vermişti. ‘Nihayet Türkiye büyük sorunlarını hâllederek huzurlu, demokratik ve özgür bir toplum olacak,’ diye düşünüyordum,” diyen Kürt sanatçı Şivan Perwer, bugün sürece güveninin kalmadığını, politik kisvelerin arkasındaki ihanetleri gördüğünü söyledi. (Ceren Çıplak, “Şivan Perwer: Erdoğan Türkçü Kafalardan Korktu”, Cumhuriyet Sokak, 13 Eylül 2015, s.1.)

[151] Baki Gül, “Öz Yönetim, Tatlı Su Liberalleri ve Direniş Ahlâkı!”, Gündem, 7 Eylül 2015, s.11.

[152] Oral Çalışlar, “PKK Şiddeti ve Solda Şiddet Meselesi”, Radikal, 26 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/pkk_siddeti_ve_solda_siddet_meselesi-1440163

[153] Oral Çalışlar, “PKK Şiddetine Meşruiyet Arayanlar…”, Taraf, 22 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/pkk_siddetine_mesruiyet_arayanlar-1419849

[154] Oral Çalışlar, “Önce PKK Silahları Susturmalı…”, Radikal, 8 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/once_pkk_silahlari_susturmali-1429780

[155] Oral Çalışlar, “Öcalan Ne Demişti, Şimdi Neden Susuyor?”, Radikal, 22 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/ocalan_ne_demisti_simdi_neden_susuyor-1438303

[156] Zana Farqînî, “Tedip, Tehcir, Tenkil, Temsil ve Temdin”, Gündem, 29 Ağustos 2015, s.11.

[157] Ümit Kardaş, “Şiddetin Sarmalında!”, 22 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/siddetin-sarmalinda/

[158] “Şahin alıcı kuştur. Acımasızdır. Siyasal terminolojide silaha tapan, savaştan öte çözüm bilmeyen ve aramayanlara denir. Akbaba ölümü çağrıştırır çünkü ölümle, ölülerle beslenir. Siyasal literatürde savaştan, savaşın yıkımlarından, ölümlerden beslenen, savaştan çıkar sağlayanlara denir. Bazen silah tüccarıdırlar, bazen ruhları ırkçı-milliyetçi yargılarla sakatlanmış kara vicdanlılardır. Bazen de iktidarını savaşa, devletin zorba gücüne ve ölümlere yaslanarak sürdürmek isteyenler… Ve güvercinler… Barışın kuşları, her daim tedirgin kuşlar… Bütün âlâmetler ortada: Gün şahinlerin ve akbabaların günü… Tedirgin güvercinler çaresiz, etkisiz. Tozdan dumandan ve ille de kandan sesleri duyulmaz olmuş: Mesela Selahattin Demirtaş konuşuyor… Gün şahinlerin ve akbabaların günü. Güvercinler ölümüne tedirgin…” (Aydın Engin, “Şahinler, Akbabalar ve Tedirgin Güvercinler”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2015, s.12.)

[159] Can Uğur, “Örnek: Teori Olmayınca Tutarlılık Tesadüflere Kalmış Oluyor”, Birgün, 17 Ağustos 2015, s.6.

[160] Hasan Oğuz, “Liberaller HDP’yi PKK’ye Karşı mı Konumlandırıyor?”, Newroz, Yıl:8, No:271, 28 Eylül 2015, s.4.

[161] V. İ. Lenin, Toplu Eserler Cilt:17.

[162] V. İ. Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Çev: Muzaffer İlhan Erdost, Sol Yay., 1992.

[163] “Kemal Kılıçdaroğlu: PKK Saray’a Hizmet Ediyor”, Cumhuriyet, 1 Eylül 2015, s.11.

[164] Murat Belge, “Kürt Cephesinde Olanları Anlamlandırmak”, Taraf, 22 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kurt-cephesinde-olanlari-anlamlandirmak/

[165] Mücahit Bilici, “Kürdistan’ı Harabeye Çevirmek”, 22 Ağustos 2015… http://www.taraf.com.tr/yazarlar/kurdistani-harabeye-cevirmek/

[166] http://www.ozgur-gundem.com/haber/142212/kurdistanda-yeni-bir-donem-basliyor

[167] Demir Küçükaydın, “İsyanla Oynanmaz”, 17 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/isyanla-oynanmaz-109758

[168] Yalçın Yusufoğlu, “Kanlı Ortam Kime Yarıyor?”, Sesonline.net, 12 Ağustos 2015… http://sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?

[169] Bakur’un yönetmeni gazeteci Ertuğrul Mavioğlu’nun, “2013 Newruz’undaki ‘PKK geri çekilmeli’ kararından sonra Kandil’deki PKK yöneticilerinden şunu duyduk: ‘Aslında dağdaki orta kademe çekilmek istemiyor, ama Öcalan’ın kararına uyulacaktır.’ Belgeselinizde 20’li yaşlarındaki PKK’liler ‘Dağdan inmek istemiyoruz’ diyorlar. Nelere tanık oldunuz?” sorusuna verdiği yanıt şöyledir:

“Ben bununla ilk kez çekilen gruplarla yaptığım görüşmede karşılaştım. Çukurca tarafından inerek çekiliyorlardı. İlk karşılaştığımız gruptan biri şöyle demişti: ‘Radyodan duyduk ama inanamadık, herhâlde kontrgerilla oyunudur’ dedik. Diğeri ‘Dinlediğimiz radyo Kürdistan radyosuydu, herhâlde doğrudur dedik, ama çok şaşırdık’ demişti. Çünkü 2012 yılında Devrimci Halk Savaşı diye tabir ettikleri sürecin içine girmişler ve 2013 kış aylarını savaşa hazırlık motivasyonu ile geçirmişler. Belgeselde yok ama bir cümle daha söyleyeyim. Biri de şunu söyledi: ‘Biz her Newruz’da müthiş moral geceleri düzenleriz. Coşkulu biçimde eğleniriz. Dağa çıktığımdan beri hayatımda yaşadığım en kötü gündü geri çekilme kararı.’ Bununla birlikte şöyle düşünüyorlar: ‘Başkan Apo müzakereleri yürüten kişi, o söylemeseydi asla hiçbirimiz böyle bir yola girmezdik’…” (Selin Ongun, “Ertuğrul Mavioğlu: Dağdan İnmek İstemiyoruz Diyorlar”, Cumhuriyet, 20 Nisan 2015, s.17.)

[170] Çağrıcılar: Tarık Akan, Üstün Akmen, Orhan Aklaya, Barış Atay, Enver Aysever, Pelin Batu, Cengiz Bektaş, Gülsüm Cengiz, Aydın Çubukçu, Pakrat Estukyan, Şebnem Korur Fincancı, Mahir Günşiray, Defne Hamlan, Kadir İnanır, küçük İskender, Mahsun Kırmızıgül, Macit Koper, Jülide Kural, Akif Kurtuluş, Tamer Levent, Kuvvet Lordoğlu, Ali Nesin, Yılmaz Odabaşı, İzzettin Önder, Aslı Öngören, Can Öz, Adnan Özyalçıner, Ahmet Say, Fazıl Say, Sennur Sezer, Deniz Türkali, Rıza Türmen, Levent Üzümcü.

[171] Geçerken Hikmet Acun’un soru/ uyarılarını aktaralım: “Solun hemen her cenahından Kürtlere ‘silah bırak’ telkiniyle ortalık gark olurken bir yirmi, otuz yıl sonra gelecek kuşaklar, ‘bizim zamanımız’ı nasıl okuyacak, ne diyecek? Aşikâr olan bizim zamanımıza tüküreceğidir.

1) Bilinir ki sömürgeci ulus devrimcilerinin görevi kendi devletini teşhir etmek, onun sömürgeci savaşını boşa düşürmek ve sömürülen ulusa her türlü desteği vermektir. İnceltilmiş sosyal şovenizmini taraflara ‘silah bırak’ çağrısıyla dolaşıma sokmak değildir. Bu, benim devletime silah sıkma demektir. Devletinden yana olmaktır.

2) Hiç bir sömürgeci ulus devrimcisi, sömürülen ulusun direnişine dil uzatma ve ona ajanda verme hakkına sahip değildir.

3) Hiçbir sömürgeci ulus devrimcisi Bakur Kürd’üne Rojava’da ki devrimci olanaklara sırtını dön ve onun gerisinde bir toplumsal zemine çekil deme hakkına sahip değildir. Kürtlerin özerkleşme eğilimlerine devletle uzlaş çağrıları yapmak değildir. Tersine onların bu devrimci eğilim ve olanaklarını tamamlayıcı devrimci çıkışı batı’da da yapabilmektir.

4) Rojava’yı sınır ötesi ve Kürtlerin sorunu görüp, ona sırt dönmek değildir.

5) Memleketin kaşar liberalleriyle, Kürt tirsikçılarıyla koro ve koalisyon kurup, üçüncü taraf edasıyla Kürtlerin savaşından kendini kurtarmak için politik hilelere başvurmak değildir. Kendi savaşını buna katmaktır.

Sahi birkaç on yıl sonra gelecek kuşaklar ‘bizim zamanımız’ı nasıl okuyacak?

Mezarlarımıza işeyeceklerini ben garanti ederim. Hikmet Acun.” (Hikmet Acun, 10 Eylül 2015, Birlik_hareketi@googlegroups.com)

[172] Oral Çalışlar, “Ateşkes İlan Edilirse…”, Radikal, 10 Ekim 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/ateskes_ilan_edilirse-1448864

[173] Demir Küçükaydın, “PKK’ya Açık Mektup: PKK Derhâl Tek Taraflı Ateşkes İlan Etmelidir”, 12 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/pkkya-acik-mektup-pkk-derhal-tek-tarafli-ateskes-ilan-etmelidir-109353

[174] Demir Küçükaydın, “PKK Ne Yapıyor? Bir Anlamaya Çalışma Denemesi?”, 24 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/pkk-ne-yapiyor-bir-anlamaya-calisma-denemesi-110427

[175] Demir Küçükaydın, “Herkesin PKK’ya Tek Taraflı Ateşkes Çağrıları Yapması İçin Çağrı”, 31 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/herkesin-pkkya-tek-tarafli-ateskes-cagrilari-yapmasi-icin-cagri-111073

[176] “Kandil’den Tek Taraflı Ateşkes mi?”, http://www.xn--yenidenatlm-7zbb.com/kck-es-baskani-bese-hozat-hdp-nin-1-kasim-zaferine-katki-sunmak-icin-tekrar-tarihi-bir-tutum-takinacagiz/767/

[177] “PKK’li Duran Kalkan’dan Demirtaş’a: Neyi Başardın da Çağrı Yapıyorsun?”, Cumhuriyet, 25 Ağustos 2015… http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/352435/PKK_li_Duran_Kalkan_dan_Demirtas_a__Neyi_basardin_da_cagri_yapiyorsun_.html

[178] “PKK’dan ‘Eylemsizlik’ Kararı”, Hürriyet, 11 Ekim 2015… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/30285375.asp

[179] Rıza Dursun, “Cemil Bayık’tan, Demirtaş’ın ‘Amasız Silah Bırak’ Çağrısına Yanıt”, Radikal, 24 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/turkiye/cemil_bayiktan_demirtasin_amasiz_silah_birak_cagrisina_yanit-1420674

[180] Evrim Altuğ, “Étienne Balibar: Şiddet Hastalığı Bizi Öldürecek”, Cumhuriyet, 21 Temmuz 2015, s.17.

[181] “Kongra-Gel Eş Başkanı Remzi Kartal: KCK Pazar Günü Eylemsizlik İlan Edecek”, 9 Ekim 2015… http://haber.sol.org.tr/turkiye/kongra-gel-es-baskani-remzi-kartal-kck-pazar-gunu-eylemsizlik-ilan-edecek-132289

[182] “Murat Karayılan’dan ‘Ankara’ Açıklaması”, Milliyet, 12 Ekim 2015… http://www.milliyet.com.tr/murat-karayilan-dan-ankara–gundem-2130672/

[183] “KCK: Eylemsizlik Konumuna Çekildik”, Milliyet, 11 Ekim 2015… http://www.milliyet.com.tr/kck-eylemsizlik-konumuna-cekildik-gundem-2130052/

[184] Orhan Miroğlu, “HDP/ PKK Yol Ayrımında”, Star, 28 Eylül 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/hdppkk-yol-ayriminda/yazi-1059110

[185] Orhan Bursalı, “HDP ile PKK Yol Ayrımında mı?”, Cumhuriyet, 8 Eylül 2015, s.7.

[186] Rewin Stêrk, “Vahap Coşkun: PKK, HDP’nin de Altını Oyuyor”, Bas Haber, No:65, 3-9 Ağustos 2015, s.8-9.

[187] İsmet Berkan, “İki Ateş Arasında HDP’nin Hâli”, Hürriyet, 11 Eylül 2015, s.6.

[188] Oral Çalışlar, “PKK’nın Alanı Genişleyince HDP’ninki Daralıyor…”, Radikal, 15 Eylül 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/pkknin_alani_genisleyince_hdpnin_ki_daraliyor-1434164

[189] Orhan Kemal Cengiz, “PKK Neden Bunları Yapıyor?”, Bugün, 1 Ekim 2015… http://www.bugun.com.tr/pkk-neden-bunlari-yapiyor-yazisi-1854776

[190] Rahim Er, “Militan Psikolojisi”, Türkiye, 4 Ağustos 2015, s.8.

[191] Murat Aksoy, “Boykot HDP’ye Yarar mı?”, Millet, 30 Eylül 2015… http://www.millet.com.tr/boykot-hdpye-yarar-mi-yazisi-1274743

[192] Taha Akyol, “HDP Faktörü”, Hürriyet, 6 Ağustos 2015, s.24.

[193] Erdem Gül, “CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu: Saray mı Demokrasi mi?”, Cumhuriyet, 5 Ekim 2015, s.6.

[194] Aydın Engin, “Duran Kalkan İçin Bilgi Notu”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2015, s.12.

[195] Gülse Birsel, “PKK, HDP’nin Ağzını Burnunu Kırıyor”, Hürriyet, 26 Ağustos 2015, s.7.

[196] Mehmet Tezkan, “PKK Aslında HDP’yi Vuruyor”, Milliyet, 4 Ağustos 2015, s.5.

[197] Mehmet Tezkan, “Kürtlerin En Zor Sınavı”, Milliyet, 30 Eylül 2015, s.6.

[198] Mehmet Tezkan, “PKK’nın İstediği Tam da Buydu”, Milliyet, 10 Eylül 2015, s.8.

[199] Orhan Miroğlu, “HDP’yi Kurtarabiliyorsanız PKK’den Kurtarın!”, Star, 6 Ekim 2015… http://haber.star.com.tr/yazar/hdpyi-kurtarabiliyorsaniz-pkkden-kurtarin/yazi-1060818

[200] Nuray Mert, “… ‘Çözüm Süreci Devam’mış!”, Cumhuriyet, 7 Eylül 2015, s.7.

[201] Demir Küçükaydın, “Bir Kırılma Noktasında Durum Yargılaması”, 7 Eylül 2015.

[202] Komalen Jinên Kürdistan (KJK) Yürütme Konseyi Üyesi Şafak Aryen, “HDP bir önderlik projesidir,” (Dicle Arya, “Aryen: HDP Bir Önderlik Projesidir”, Gündem, 16 Haziran 2015, s.7.) diyor.

[203] Ahmet Hakan, “Sen Ey PKK, Ey Hükümet Ey HDP, Ey Türkiye”, Hürriyet, 11 Eylül 2015, s.4.

[204] Mehmet Tezkan, “HDP Güçlenirse PKK Zayıflar Ama!”, Milliyet, 31 Temmuz 2015, s.6.

[205] Mehmet Tezkan, “PKK Kürtleri HDP’ye Kaptırınca”, Milliyet, 3 Eylül 2015, s.7.

[206] Oral Çalışlar, “HDP, PKK ile Bağlarını Koparsın mı?”, Radikal, 6 Ekim 2015… http://www.radikal.com.tr/yazarlar/oral_calislar/hdp_pkk_ile_baglarini_koparsin_mi-1445864

[207] “Selda Bağcan: HDP Aklını Başına Alsın, PKK İle İlişkisini Kessin”, Hürriyet, 3 Eylül 2015, s.16.

[208] “Barzani Mesajları”, Hürriyet, 28 Temmuz 2015, s.19.

[209] Demir Küçükaydın, “HDP’yi Reorganize Etmek”, 25 Ağustos 2015… http://blog.radikal.com.tr/politika/hdpyi-reorganize-etmek-110516

[210] “Kandil’e Gandi’li Mesaj”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.15.

[211] Çiğdem Toker, “HDP’nin Türkiye Çizgisi Kalınlaştı”, Cumhuriyet, 3 Ekim 2015, s.16.

[212] Ahmet Hakan, “Kürt Siyasi Hareketi Olarak Şu 3 Şeye Karar Vermemiz Lazım”, Hürriyet, 2 Eylül 2015, s.4.

[213] “PKK ayrı devlet kurma talebinden vazgeçtiğini söylediğine göre geriye haklar ve özgürlükler talebi kalıyor. Bu noktada bu talebin başarılı olabilmesi için öncelikle üç koşulun yerine getirilmesi gerekiyor. Birincisi, devletin, egemen sınıfların ve halkın bu ‘ayrılmak istemiyoruz’ sözünün samimiyetine inanması sağlanmalıdır. İkincisi, haklar ve özgürlükler talebine, ülkedeki genel haklar ve özgürlükler mücadelesi içinde bir yer bulunmalıdır. Üçüncüsü, silahlı mücadeleden müzakere, pazarlık sürecine geçişin dili, araçları, yolları inşa edilmelidir.

Kürt hareketi bu koşulları yerine getirmeyi 1990’lardan bu yana birçok kez denedi, ama HDP’ye gelene kadar başaramadı. HDP’nin önemi, liderliğinin bu alandaki başarısında yatmaktadır. Bu başarının HDP öncesinde bir askeri ve siyasi tarihsel zemini olduğu, HDP’nin bir evrimin içinde bu noktaya geldiği inkâr edilemez. Bu anlamda, HDP, bir sürecin başarısıdır da denebilir.

PKK liderliği, hem bu başarının diyalektiğini, hem de bu başarının HDP ile ortaya çıkardığı yeni durumun özelliklerini ya anlamakta ya da bu duruma uyum sağlamakta zorlanıyor. Bu durumun diyalektiği, PKK’nin artık aşılması gerektiğine ilişkindir. Burada, Kürt siyasal hareketi açısından bir değişim, bir sentez ve ‘sıçrama’ (‘aufhebung’) söz konusudur. Bu gerçekleşmediği takdirde, bir ‘kötü sonsuz’, değişmeden devinmeye devam ederek ‘canavarlaşma’ olasılığı gündeme gelecektir. Burada sorun PKK’nin yok olması değil, Kürt siyasi hareketinin dönüşerek gelişmesidir. Benzer bir duruma örnek olarak, İrlanda tarihine, IRA ve Sinn Fein ilişkisine bakılabilir.” (Ergin Yıldızoğlu, “HDP Neyi Başardı?”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2015, s.8.)

[214] “Murat Karayılan: Ateşkes Anlamlı Ancak Tek Taraflı Olmaz”, Gündem, 5 Eylül 2015, s.8.

[215] “PKK Yürütme Konseyi Üyesi Murat Karayılan: Saray’ın Savaşı 400 Vekil İçin”, Gündem, 18 Eylül 2015, s.11.

[216] Ayşegül Doğan, “PKK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan: Süreç Eski Formatla Yürümez”, Gündem, 15 Temmuz 2015, s.8.

[217] “Murat Karayılan: Özgür Kürdistan’ı Kurma Sürecindeyiz”… http://haber.sol.org.tr/turkiye/murat-karayilan-ozgur-kurdistani-kurma-surecindeyiz-130846

[218] Besê Hozat, “Yeni Süreç, Devrimci Halk Savaşı Sürecidir”, Gündem, 14 Temmuz 2015, s.9.

[219] “KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat: Kürdistan’da Yeni Bir Dönem Başlıyor”, Gündem, 16 Ağustos 2015, s.10.

[220] “KCK Eşbaşkanı Cemil Bayık: Ateşkes Çift Taraflı Olur”, Gündem, 25 Ağustos 2015, s.7.

[221] Erdal Er, “Cemil Bayık: Bu Kadar Vahşi Saldırı Varken Silah Bırakılamaz”, Gündem, 13 Ağustos 2015, s.14.

[222] Hüseyin Ali, “Gerilim ve Mücadele Demokratikleşmenin Kanunudur”, Gündem, 18 Eylül 2015… http://www.ozgur-gundem.com/yazi/134005/gerilim-ve-mucadele-demokratiklesmenin-kanunudur

[223] Selahattin Erdem, “Kürtlerin Ulusal Diriliş Devrimi Özgürlükle Taçlanacak”, Demokratik Ulus, 22-29 Eylül 2015, s.1.

[224] “Duran Kalkan: Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmaz”, Gündem, 12 Ağustos 2015, s.6.

[225] “PKK Yürütme Komitesi Üyesi Duran Kalkan: AKP’nin Savaş Oyununa Katılmayın”, Gündem, 26 Ağustos 2015, s.8.

[226] “KCK Yürütme Komitesi Üyesi Sabri Ok: Bütün Halkımız Ayağa Kalkmalıdır”, Gündem, 11 Eylül 2015, s.12.

[227] Bişar Brusk, “KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok: Daha çok Farqîn, Gimgim, Gever, Gezi…”, Gündem, 29 Ağustos 2015, s.6.

[228] Muzaffer Ayata, “Direniş ve Meşru Savunma Vazgeçilmezdir”, Gündem, 12 Eylül 2015, s.11.

[229] “Diriliş Gerçekleşti, Sıra Özgürlükte”, Demokratik Ulus, 22-29 Eylül 2015, s.1.

[230] Hikmet Acun yine soruyor: “Rojava’dan sonra bir barış mümkün müdür? Bu soru Türkiye’de her cepheden kendi meşrebince dillendirilen ‘barışma’nın bölenidir.

Rojava’dan sonra barış mümkün müdür? İktidarın yapı-söküme uğradığı, parçalandığı, komün deneyimini yokladığı, başka bir toplumsal tahayyülün tarihe girdiği ve kendi zamansallığını inşa ettiği ‘yeni dünya’ giderek kendi alternatifini üretirken, Bakur Kürd’ünü bundan azade ve ‘Misak-ı Milli içinde’ kapatma olarak görmek mümkün mü?

Rojava’nın ‘ileri zamanı’nın gerisine düşmüş bir Bakur öne sürmek mümkün mü? Sol ve entelijensiya bu soruya cevap ve tutum üretmekle mükelleftir.

Rojava’dan sonra Bakur Kürd’ünün devletin büyük kapatmasına boyun eğmesi mümkün müdür? Bu soruların cevabı solcu- sosyalist iddiaları tutarlıysa Marksist olduğunu iddia edenleri bekliyor. Buyurun!” (Hikmet Acun, 8 Eylül 2015, Birlik_hareketi@googlegroups.com)

[231] Murat Çakır, “Biline: Bedelsiz Barış Olmaz”, Gündem, 29 Ağustos 2015, s.13.

[232] Muharrem Demirdaş, “Şimdi Haberler…”, 29 Ağustos 2015… http://gezite.org/simdi-haberler/

[233] “Tayyip bey’e saygım sonsuz” vurgusuyla ekliyor Yavuz Bingöl, “Bu ülkede 30 yıla yakındır müzik yapıyorum. Binin üzerinde konser verdim. Barışın ve kardeşliğin altını çizmediğim tek konserim yoktur… 90’lı yılların karanlık günlerinde sokak ortalarında faili meçhuller varken gazeteler bombalanırken, Sapanca – Adapazarı – İstanbul üçgeninde insanlar infaz edilirken, milyon dolarlarla bazı gazetelerde genel yayın yönetmenliği yapanlar, Kürt sorunuyla ilgili tek satır yazmazken alanlardaydım ve barış adına onlarca konser verdim. Hatta Samsun konserindeki konuşmam nedeniyle DGM’de yargılandım. bugün bu arkadaşlar marjinal kanallarda solcu olarak geçiniyorsa ben de Fidel Castro’yum.” (“Yavuz Bingöl: Onlar Solcuysa Ben Castro’yum”, Radikal, 29 Ağustos 2015… http://www.radikal.com.tr/kultur/yavuz_bingol_onlar_solcuysa_ben_castroyum-1424112)

[234] “Bir 68’li olarak bütün protesto yürüyüşlerinde haykırdığımız ‘Yaşasın halkların kardeşliği!’ sloganı, gördüklerimden, duyduklarımdan sonra bana yetersiz gelmeye başladı… Bu sloganı değiştirmemiz, ‘Yaşasın halkların eşitliği’ dememiz gerekiyor.” (Işıl Özgentürk, “Kardeş Değil Eşitiz!”, Cumhuriyet, 7 Ekim 2015, s.7.)

[235] V. İ. Lenin’in, “Milliyetçilik egemen sınıfa özgü bir hastalıktır. Ezilen ulus tabiatına göre devrimcidir,” saptamasını bir kez daha anımsatarak, ‘The Economist’de yayınlanan “Özyönetim Hayalleri – Özerklik Peşindeki Kürtlerin Kendilerinden Destek İsteyen Hükümetle Dansı” başlıklı yazıda, Kobanê sonrası pek çok Kürt’ün artık TBMM’nin parçası olmak istemediğine dair izlenimler aktarıldı: “Dicle Nehri’nin kıyısında eski bir Kürt yerleşimi olan Cizre’de bir aile, sınırın diğer tarafındaki Kobanê’de IŞİD militanlarına karşı savaşırken ölen 20 yaşındaki oğulları Muhammed’in yasını tutuyor. Muhammed, Kürt güçlerin Kobanê’de 26 Ocak 2015’de zaferlerini ilan etmesinden kısa süre sonra öldürüldü. Başsağlığına gelen Molla Kasım adlı imam, ‘Cizre Kobanê’de 17 şehit verdi’ diyor. IŞİD’e karşı savaş, Pan-Kürt hissiyatı canlandırdı ve efsanevi Kürt Emiri Bedir Han’ın XIX. yüzyılın başlarında Osmanlı’ya karşı ayaklandığı Cizre’de uzun zamandır devam eden isyankârlığı alevlendirdi. Muhammed’in annesi Selma, ‘Cizre bizim, Kobanê bizim, her ikisi için de savaşmak zorundayız’ diyor. ‘Muhammed’in polis aracına taş atmaktan bir yıl hapis yattığında 14 yaşında olduğunu aktaran annesi, ‘Ondan sonra PKK’ye katılmaya karar verdi,’ diye ekliyor.” (“Kürtlerin Birçoğu Meclis’in Parçası Olmak İstemiyor”, Cumhuriyet, 14 Şubat 2015, s.4.)

[236] Cemil Bayık ‘Azadiya Welat’daki köşe yazısında, 6-7 Ekim olaylarında AKP’yi yıkacakken hükümetin Abdullah Öcalan’dan yardım istediğini ve Öcalan’ın buna engel olduğunu ifade edip, “Kürt halkının öfkesi karşısında Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin dizleri titremiştir… İmralı’ya gitmişler, Önder Apo’ya bu eylemleri durdurması için ricada bulunmuşlardır. Bu başvurular sonucu Önder Apo bir mesaj yayınlamış; Kürt Özgürlük Hareketi’ne haber göndermiş, 6-7-8 Ekim Kobanê direnişiyle dayanışma serhildanları böyle durdurulmuştur. Yoksa Kürt halkı öldürülen onlarca gencin intikamını alacak biçimde serhildanı büyütecek ve AKP iktidarını yerle bir edecekti,” (“Cemil Bayık’tan Türkiye’de Olay Yaratacak Açıklama”, 9 Ekim 2015… http://www.durus24.com/haber/663/cemil-bayiktan-turkiyede-olay-yaratacak-aciklama) dedi!

 

SİVAS KATLİAMI O GÜN, ORADA BİTMEDİ…[*]

sibel-özbudunSİBEL ÖZBUDUN (29-06-2015) “Etiam sanato vulnere cicatrix manet.”[1]

“Ya Allah, bismillah, allahuekber!”

Dışarıdaki kalabalık giderek büyüyor. İnsanın üzerine doğru yuvarlanan şom bir çığ gibi… İçeridekiler sıkışmış kalmış, çaresiz… Madımak oteli alev alev. İçeriden çığlıklar yükseliyor, oteli kuşatan çember sakallı kalabalıkta ise bir neşeli esriklik hâli… Elebaşlarından “Tekbiiir!” komutu geldikçe bir ağızdan coşkuyla haykırıyorlar: “Allaaa-huekber!” Kurbanların tapınağa tıkabasa doldurulup dumanları aç ilahlarını teskin etsin diye topluca yakıldığı bir pagan ayini sanki… Yaptıklarının “ibadet” olduğundan ve sırf bu amelleri nedeniyle cenneti garantilediklerinden o kadar eminler ki…

İkisi otel görevlisi, otuzbeş canın kimi kömürleşmiş, kimi karbonmonoksitten zehirlenmiş bedenleri, otelin kararmış iskeleti dahi yatıştıramadı kana susamışlıklarını. O cehennemden canlarını askerlerin, polislerin kayıtsız namevcudiyetinde, yalnızca birbirlerine tutunarak kurtarabilenlere saldırdılar. Ellerine geçse, lime lime edeceklerdi – otelin penceresinden uzatılan itfaiyenin merdivenine can havliyle tutunan Aziz Nesin’i bir itfaiye eri ortalarına fırlattığında, leş kargaları oldular, üşüştüler üstüne. Nesin’in ellerinden sağ kurtulabilmesi, tanrısız bir mucizedir…

Madımak katliamı o gün, orada bitmedi… Günlerce, haftalarca, aylarca, yıllarca sürdü…

“Olaylarda ağır tahrik var,” dedi biri. “Polisi halkla karşı karşıya getirmeyin!” O, dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’di…

“Ne mutlu ki olaya kaatılan hiçbir vatandaşımızın burnu kanamadı,” diye sevindi bir başkası. O, dönemin başbakanı Tansu Çiller’di…

“Endişelenmeyin, güvenlik güçleri olay yerine intikal etmek üzere,” diye avuttu biri, sonra da atom santralını açma törenine devam etti. O, dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü’ydü…

“Abartmaya gerek yok, bu kadar kişi futbol maçında da ölebilir,” diye kostaklandı bir başkası. O, dönemin anamuhalefet partisi lideri, Mesut Yılmaz’dı…

“Müdahale etmeyin,” emrini verdi bir yetkili. O, dönemin Sivas emniyet müdürü Doğukan Öner’di…

“Oteli otel sahibi kundakladı,” buyurdu bir başka yetkili. O, dönemin içişleri bakanı Mehmet Gazioğlu’ydu.

“Kurtarmayın onu!” emrini verdi bir başkası, Aziz Nesin itfaiye aracına alınırken. O, Refah Partili belediye meclis üyesi, Cafer Çakmak’tı… Ve rivayet olunur ki, “galeyana gelmiş Müslümanları” yatıştırmak için eline aldığı megafondan, “Gazanız mübarek olsun!” diye seslenmişti kan kokusu almış kurt sürüsüne…

Biri sanıkların gönüllü avukatlığını üstlendi. O dönemin Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan’dı…[2]

Sonra başkaları… önce Sivas katliamı faillerinin avukatı oldular, sonra da AKP’den milletvekili seçilip meclise girdiler, yasalar yaptılar. Onlar Celal Mümtaz Akıncı, Hayati Yazıcı (devlet bakanı oldu), Haydar Kemal Kurt, Zeyid Aslan, Hüsnü Tuna, Ali Aşlık, Halil Ürün, İbrahim Hakkı Aşkar, Bülent Tüfekçi, Mehmet Ali Bulut’tu. Ya da başkaları AKP’den belediye başkanı, il başkanı filan oldular…

Dedim ya, Sivas katliamı o gün, orada bitmedi…

Birileri, üslendikleri gazete köşelerinden, ekranlardaki programlarından, olan bitenlerden Aziz Nesin’i ve Sivas yakılmışlarını sorumlu tuttu.

“Aziz Nesin’in bir süreden beri yaptığı konuşmaların büyük çoğunluğumuzca hoş karşılanmadığı muhakkak,” dedi biri. O, Altan Öymen’di (Milliyet, 4 Temmuz 1993)…

“Önce Aziz Nesin’e artık bir ‘dur’ demek gerekiyor,” dedi bir başkası. O, Yalçın Doğan’dı (Milliyet, 4 Temmuz 1993)…

“Olayların tetiği Aziz Nesin’in provokasyonu ile çekiliyor,” diye buyurdu bir diyeri. O, Cengiz Çandar’dı (Sabah, 4 Temmuz 1993)…

“’Düşünce hürriyeti’ etiketi altında gereksiz tahrikler yapan, en gelişmiş demokrasilerde bile provokasyon olarak kabul edilebilecek davranışlarda bulunan kimseler, Sivas’ta ortaya çıkan bu sonucu dikkatle değerlendirmek zorundadır”, diye ahkam kesti bir başkası. “ ‘Şeriat ayaklandı’ deyip işin içinden çıkmak isteyenler, o gün neden yeşil bayrak değil de Türk bayrağı taşındığının ciddi bir tahlilini yapmaklıdır.” O, Ertuğrul Özkök’tü (Hürriyet, 4 Temmuz 1993)…

“Anaakım medya”da hava böyleyse, İslâmcı basına bakmak gerekli mi? Bakmayalım…

Hayır, Sivas katliamı o gün, orada bitmedi…

Sonra bir yılan hikâyesine dönüştü… Hukuk sisteminin dehlizlerinde, kıvrıla kıvrıla bir ileri bir geri, yol alırmış gibi yapan bir yılanın bildik öyküsü. Bütün “adalet arayışlarımız”ın eninde sonunda dönüştürüldüğü, adına “yüce Türk adaleti” denilen kara komedi…

Bir bozulduğunda idam, bir bozulduğunda beraatle sonuçlanan davalar… Tahliye edilen, firar eden, dosyaları kaybedilen sanıklar… Ve artık Türk mahkemelerinden adalet beklemeyecek kadar tecrübeli, ama her duruşmada adliye önünde adalet beklentisini haykıracak kadar umuda tutkun bizlerin gözlerinin içine baka baka verilen o “zamanaşımı” hükmü…

Zamanaşımı kararını, “milletimiz için hayırlı olsun” diye karşıladı biri… O, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dı…

* * *

Şimdi biri miting meydanlarında Kur’an sallayarak siyasal muarızlarını Zerdüştîlikle, dine-imana ihanetle, müşriklikle, ateistlikle, Taksim’i “kabe” saymakla, müminlere eziyet etmekle suçluyor… Bu memlekette Sivas (ya da Çorum, veya Maraş) hiç yaşanmamış gibi… Umalım ve dileyelim ki o gün canlarımız çıra gibi yanarken o cehennemde cennetten yer garantilediklerine sevinen güruhlar, bir kez daha “durumdan vazife çıkarmasın”…

Dedim ya, Sivas katliamı o gün, orada bitmedi!

18 Mayıs 2015 09:57, Ankara.

N O T L A R

[*] Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, No:3, Haziran-Temmuz 2015…

[1] “Yara kapansa da izi kalır.”

[2] Bilgiler Veysel Dinçer’in, “Hâlâ Katliam Diyemeyenlere İnat 33 Maddede Sivas Katliamı” başlıklı yazısından alınmıştır. http://listelist.com/sivas-katliami-nedir/

SOMA “SON” OLSUN; AMA DEĞİL![*]

sibel-temelSİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

“Patet omnibus veritas.”[1]

“Beltzguztiakezdira ikatz/ Her siyah nesne kömür değildir,” der bir Bask atasözü…

Çok doğru; “siyah” gün gelir yas; gün gelir, acı olur; Soma’daki kömürün karası böyle olmadı mı?

Kapkara acının adı 14 Mayıs 2014’de “Tersane”ydi, 13 Mayıs 2014 günü haftada 100 liraya çalışan 13 yaşındaki “Ahmet Yıldız” da (hani başı prese sıkışan)… Acının ve yasın adı, şu son birkaç yıl içinde tekrar tekrar grizu patlamaları oldu… “Kastamonu-Küre” oldu, “Balıkesir-Dursunbey” oldu, “Bursa-Mustafakemalpaşa” oldu, “Zonguldak” oldu ve acının adı Soma oldu…

Görmeyen, bilmeyen var mı hâlâ? Cinayetten hiçbir farkı olmayan “iş kazalarında” rekora koşuyoruz. 10 yılda 11 bin 706 işçi öldü. Türkiye’deki işçi ölümleri AB ortalamasının 8.5 katına erişti diye haykırıyor tüm yerli ve yabancı raporlar…

Türkiye, ölümlü iş kazalarında Avrupa’da birinci sırada yer alıyor; “İş kazalarından dolayı çalışan her 100 bin işçiden İngiltere’de 0.6’sı, Fransa ve Almanya’da 2’si, Avusturya ve Yunanistan’da 4’ü, Türkiye’de ise 17’si iş kazalarında yaşamını kaybetmektedir,” diyor Türkiye Makine Mühendisleri Odası![2]

Tam da bu koordinatlarda, “Lafı dolandırmadan söylemek lazım. Soma organize bir katliamdır. Para kazanmak için insan haklarını, hukuku, yasayı hiçe sayan; daha ucuz işçilik ve daha çok kâr için yapılan bir iş organizasyonu sonucu ortaya çıkan bir katliam söz konusu,” notunu düşen Aziz Çelik “Katil(ler) kim(ler)dir?” sorusunu yanıtlıyorken; her şey “Soma” hastanesinin duvarına yazılmıştı: “Bir avuç kömür için, bir ömür verenler…”[3]

Refik Durbaş’ın, “Ölmediler ölüme gönderildiler”[4] dediği Onlar için her şey, Orhan Veli Kanık’ın çok önceleri, “Yüz karası değil,/ kömür karası./ Böyle kazanılır/ ekmek parası”; Metin Altıok’un, “Bağırsam neye yarar, nasılsa duymazlar./ Ben bir kömür ocağının onulmaz göçüğüyüm;/ içimde cesetler ve daha ölmemişler var”; Aşık Mahzuni Şerif’in, “Dile kolay kuyu dibi/ Salınır gezer sağ gibi/ Bin senelik maden gibi/ Fosil olur madenciler,” mısralarında dillendirdikleri üzereydi:

“Soma’da devlet ve sermayenin iktisadi, siyasi işbirliğinde, suç ortaklığında büyük bir katliam yaşandı. Yüzlerce işçi, rekabet, verimlilik, kârlılık gibi sihirli anlamlar yüklenen kavramlarla pazarlanan piyasacı iktisadi politikaların kurbanı oldu. İşçiler, daha çok kazanmak uğruna dayatılan kuralsız, güvencesiz, esnek çalışma koşullarının, adına taşeron denilen,[5] işçilik maliyetlerini aşağı çekme, kâr oranlarını yükseltme amaçlı mafyatik/ sömürü çarkının bedelini canlarıyla ödediler. Soma katliamı, her iş cinayetiyle kendini hatırlatan ama pek umursanmayan taşeron sisteminin röntgenini çekti, içini dışını ortaya döktü.

Piyasa fetişizmini dramatik bir biçimde parçaladı. Bunu yaparken beraberinde şu soruları da getirip, akıllara taktı: İşçiler bu kadar ağır, bu denli ilkel koşullar altında, ölümüne çalışıyorlarsa sendikalar nerede? Bu kepazeliği niye önlemiyorlar, niye deşifre etmiyorlar, niye kıyameti koparmıyorlar? Sorular çok haklı, çok yerinde. Bırakalım ötesini berisini, işçilerde kullanma tarihi geçmiş maskelerin olması bile tek başına sendikaların işlevini sorgulamayı gerektiriyor. Ama piyasa sevicilerin, taşeronu alkışlayanların, sendikaları çalışma hayatı için lüks görenlerin bugün ‘sendika nerede’[6] diye soruşundaki riyakârlığı unutmadan…”[7]

DEVLET GERÇEĞİ YA DA EGEMEN ŞİDDET!

La Rouchefoucauld, “En büyük aldanma, başkalarını aldattığını sanmaktır,” diye uyarsa da; burjuva devlet, emekçilere yalan söyleyen bir zor aygıtıdır.

Bu nedenle de devletin hakikâti, gösterdiğinde değil, göstermediklerindedir. Bu nedenle devlet gerçeğini görmek/ göstermek için onun dediklerine ve gösterdiklerine değil, demediklerine ve göstermediklerine odaklanılmalıdır.

Çünkü T. Adorno’nun, “Hakikâtin yalan, yalanın da hakikât gibi göründüğü bir dönemeçteyiz şimdi. Her açıklama, her haber, her düşünce daha önce kültür endüstrisinin merkezlerinde biçimlendirilmiş olarak geliyor bize. Böyle bir ön-biçimlendirmenin tanıdık izini taşımayan şeylerse inandırıcılıktan yoksun bulunuyor, çünkü kamuoyu kurumları ortaya sürdükleri her şeyi bin türlü olgusal kanıtla ve topyekûn iktidarın el koyabildiği her çeşit makûllük halesiyle donatabiliyorlar,” notunu düştüğü koordinatlarda; devlet “O kadar yalancıdır ki söylediklerinin aksi bile doğru değildir,” F. Boyler’in işaret ettiği üzere…

Bugün devlet Soma’ya “gözyaşı dökse de”(!), 29 Nisan 2014’de CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel’in verdiği Araştırma Komisyonu kurulması önergesi, -MHP ve HDP’nin desteğine rağmen- AKP’li vekillerin oylarıyla reddedilmişti sakın unutulmasın!

Yani Türkiye Kömür İşletmeleri’nin (TKİ) rödövans ile madeni işletmeye verdiği Soma faciasının gerçekleştiği sahada 10 yılda TKİ’nin üretiminin 11 kat arttığı haykırılıyordu, katliamdan kısa süre önce! 2004 yılında 1 milyon ton üretimi olan TKİ, ilk rödövans ile üretimi 2005 yılında başlattı. 2005 yılında üretim 3.4 milyon tona çıktı. Bunun 2.4 milyon tonu rödövans yoluyla elde edildi. 2011 yılında rödövans yoluyla üretim en yüksek noktaya ulaştı. 2011 yılında 11.3 milyon tonluk üretim gerçekleşti ve bunun 7.4 milyon tonu rödovanstan geldi. 2012 yılında da üretim 11 milyon ton olarak gerçekleşti. Bunu da 6.2 milyon tonu rödövans yoluyla elde edildi ve tüm bu “parlak” gelişmeler işçilerin canı/ kanı pahasına gerçekleşti!

Öte yandan Devlet Denetleme Kurulu (DDK), dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün emriyle 2011 yılında “Türkiye’de madencilik sektöründe yürütülen faaliyetlerin iş sağlığı ve güvenliği açısından araştırılması, incelenmesi ve değerlendirilmesi” ile ilgili bir rapor hazırladı. Gül’ün, “DDK’nın tavsiyeleri var” sözleriyle işaret ettiği raporda, ilgili tüm kurumlara tedbir alınması çağrısı yapılan 8 Haziran 2011 tarihli raporda, “Maden kazalarının nedenleri arasında risk değerlendirmesi yapılmaması, taşeronluk/alt işverenlik uygulaması, üretim zorlaması, geçmiş kazalardan ders alınmaması, grizu riskine karşı önlemlerin yetersiz olması, kontrol ve degaj sondajlarının yeterince yapılmaması, delme-patlatma işlemindeki düzensizlikler, çalışanlarda CO maskesi bulunmaması, gaz izleme ve ikaz sistemlerinin yetersizliği, havalandırma yetersizliği, grizu emniyetli elektrikli cihaz ve ekipmanlar ile ilgili sorunlar, nefeslik-kaçamak yolu ile ilgili yetersizlikler, tahkimat ile ilgili eksiklikler, tahlisiye hizmetleri ile ilgili sorunlar, maden işletmelerinde iç denetim hizmetlerinin yetersizliği, teknik nezaretçilik vb. işletme içi denetim uygulamaları ile ilgili sorunlar, kamu birimleri denetimlerinin etkinsizliği, mesleki eğitim ve iş güvenliği kültürü noksanlıkları olarak tespit edilmişti.”

O zaman sormalı: Madencilik sektörünün neyi doğruydu?!

Özetle Soma’da 301 işçinin hayatını kaybettiği facianın “Geliyorum” diye sinyal verdiği ortaya çıktı. Bilirkişi raporuna göre, yer altındaki karbonmonoksit miktarını ölçen sensörler, faciayı aylar önceden haber vermişti. 50 PPM’yi aşmaması gereken karbonmonoksiz miktarı beş ay boyunca defalarca bu sınırı geçtiği ve hatta 500 PPM’ye kadar ulaştığı hâlde, sensörlerin uyarısına kulak asılmadı. Ayrıca oksijen miktarı da çok kez yüzde 19’un altına düşmesine rağmen maden boşaltılmadı. Gaz ölçümlerinden sorumlu teknik nezaretçiler 15 günde bir hazırladıkları onaylı deftere karbonmonoksit yükselişlerini geçirmedi. Öte yandan, madende 30 dereceyi aşmaması gereken kuru sıcaklık miktarı, faciadan önceki bir haftadan itibaren 46 dereceye kadar yükseldiği hâlde kimse kılını kıpırdatmadı. Öyle ki, 301 işçinin öldüğü saatlerde sıcaklık, 46 dereceydi![8]

Dahası da var: Facianın hemen arkasından 301 işçinin katledildiği ocağın bulunduğu alana geçiş, yaklaşık 1 km kala, jandarma tarafından kapatıldı. Gazeteciler dahil kimsenin bölgeye girişine izin verilmedi!

Devamla: Soma’da, 301 işçinin hayatını kaybettiği maden faciasına ilişkin savcılıkça tanık olarak dinlenen işçilerin ifadelerine göre, yeraltında kullanılması yasak olduğu hâlde dizel kepçelerin çalıştırıldığı ortaya çıktı. Faciadan yaklaşık altı ay önce bir dizel kepçenin çalışması sırasında göçük meydana geldiği anlaşıldı. Ayrıca işçilerin angaryaya koşturulduğu ve “boş boş durdukları” gerekçesiyle tartaklandığı belirlendi. Bir işçi, maden şirketi tarafından kot farkının düşürülmesi nedeniyle kömürün kızıştığını ve gaz sızıntısının oluştuğunu savundu. Bir başkası da, işe girerken kendilerine bir günlük eğitim verildiğini ve gaz maskesinin nasıl kullanıldığını “bakarak” öğrendiklerini anlattı![9]

Bu arada Soma’da madencilere 21 yıllık Çin malı maskelerin kullandırıldığı tespit edildi. Madendeki faciadan kurtulan her işçiden aynı cümleyi duyduk: “Maskelerimiz işe yaramadı, 45 dakika idare eder dedikleri maskeler 10 dakikada bitti.” İşte bunun nedeni ortaya çıktı. Çünkü maskeler 1993 yılında Çin’de üretilmiş. Yani 21 yıllık. Son kullanma tarihleri çoktan geçmiş. Modern maskeler 120 dakikaya kadar idare ederken uzmanlara göre bu maskelerin çalışması bile mucizeydi![10]

Bunlar böyleyken sormak gerek: Türkiye, Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 176 sayılı Madenlerde İş Güvenliği ve İş Sağlığı Sözleşmesi’ni 19 yıldır imzalamıyordu;[11] neden acaba?

Yeri gelmişken altını özenle çizmek gerek: Soma faciasının benzerlerinin başka ülkelerde de meydana geldiğini söylemek, bu olaydan duyulan derin acıyı ne kadar hafifletir? Hele yapılan benzetme yanlış olursa…

Erdoğan 14 Mayıs 2014’de, Soma’daki basın toplantısında maden ocağı kazalarının sadece Türkiye’de cereyan etmediğini ve bu tür risklerin işin icabı olduğunu göstermek için, dünyadaki benzer olayların bir listesini sundu. Başbakan XIX. yüzyılın İngiltere’sine dönerek, 1862, 1868 ve 1894 yıllarında bu ülkede vuku bulan büyük maden ocağı kazalarından söz etti. Daha sonra XX. yüzyılın başlarında Fransa ve Japonya’daki kazalara değindi.[12]

Erdoğan’a bu listeyi verenler, kendisini bu trajik ortam içerisinde ne duruma düşürdüğünün farkındalar mı? Maden ocaklarının bugünkü standartlarını 150 yıl önceki İngiltere veya 50 yıl önceki Avrupa ve ABD’deki koşullarla mukayese etmek mümkün müdür?

Ve nihayet! Soma’daki facianın ardından madenlerdeki sorunların araştırılması amacıyla 11 ayrı önergenin sunulduğu Meclis’teki görüşmelere vekiller ilgisiz kaldı. Salonda sadece 78 milletvekili vardı![13]

Alın size Soma’daki devlet gerçeği! diye noktalamak da mümkün değil; V. İ. Lenin’in ifadesiyle, “Sınıflar var olduğu sürece sınıfların özgürlüğü ve eşitliği burjuva aldatmaca”yken; egemen(ler)in şiddet artısı da eklenmeli…

Mesela Soma’da işçiyi tekmeleyen Yusuf Yerkel!

Soma’da yere düşen bir kişiye tekme atarken görüntülenen ve 7 günlük işgöremez raporu alan Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel’in sağlık raporu ortaya çıktı. Yerkel’e tekme attığı sağ dizde kızarıklık ve yumuşak doku şişliği tanısı konulduğu ortaya çıktı. Doktor, sahte rapor vermekten 15 günden 6 aya kadar uzanan meslekten men cezasıyla sorgulanacakken; Bergama’da maden faciasını protesto eden öğrencilerde cezalandırıldı!

Bergama İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, Soma’daki maden katliamından sonra okula gitmeyen öğrenciler hakkında disiplin soruşturması başlattı. İlçe Milli Eğitim Müdürü İlyas Duman’ın, öğrencileri “Sizi örgün eğitimden atarım” diye tehdit ettiği kaydedildi. Öğrenciler, Duman’ın Cumhuriyet Meydanı’nda maden katliamını protesto edenleri, “Bu yaptığınız eyleme giriyor. Örgün eğitimden uzaklaştırılırsınız” diye tehdit ettiğini söylediler.[14]

DAHA FAZLA KÂR (VE SÖMÜRÜ) HIRSI VAHŞETİ

“Tüm bunlar neden böyle” mi?

Gayet basit! Özdemir Asaf’ın, “İnsansız adalet olmaz!/ Adaletsiz insan olur mu?/ Olur, olmaz olur mu?/ Ama olmaz olsun,” dizeleriyle betimlenen daha fazla kâr (ve sömürü) hırsının yol açtığı vahşetten!

“Nasıl” mı?

Mesela 301 işçinin öldürüldüğü madenin sahibi Alp Gürkan, “Taşeron yok” dese de, madeninde dört farklı türde taşeronluk uygulandığı ortaya çıkan Soma’da olduğu gibi…[15]

Alp Gürkan 44 yıllık madenci; Şirketi Türkiye’nin en büyüklerinin listelendiği İSO 500’de 295’inci sırada; 2005’te TKİ ile anlaşması ise hızla büyümesini sağladı…

Jeoloji mühendisi olan Gürkan 1970’li yıllardan beri madencilik sektöründe; 70’li yıllardaki zorluklar nedeniyle kendi işine kilit vurunca Koç Grubu’na ait Tirebolu’daki madeni taşeron olarak işletmeye soyunuyor. 2.5 yıl süren taşeronluk ona borçlarını ödeme fırsatı sunuyor. Koç Grubu işe kendisi devam etmeye karar verince Gürkan da Soma’daki ilk madenini 1984 yılında açıyor. Gürkan’ın hayatındaki ilk dönüm noktası Vehbi Koç ile iş yapmak olurken ikinci fırsat ise Türkiye Kömür İşletmeleri ile 2005 yılında geliyor.

1984’de Soma Kömür AŞ’yi kuran Gürkan şu an Soma’da Geventepe ve Eynez bölgelerinde faaliyet gösteriyor. Tamamı yeraltından yıllık ortalama 6 milyon ton kömür üreten Gürkan’ın şirketi üretiminin tamamını TKİ’ye satıyor. 1986 yılında ilk kömür üretimini gerçekleştiren Gürkan’ın şirketi kömür pazarlaması için ise Gürmin Madencilik isimli şirketini kurdu. Madencilikte adım adım büyükler arasına girmeye başlayan Gürkan 1991 yılında madenlerde kullanılacak ekipmanların üretimi için Gürmin Makine şirketini kurarken ayrıca Mersin’de krom üretimi yapmak için Minsan Madencilik isimli şirketi 1996’da açtı.

2005’e gelindiğinde TKİ’nin rödövans ihalesi Gürkan’ın Türkiye’nin en büyük madencilik şirketlerinden biri olmasının yolunu açtı. Gürkan ‘Hürriyet Gazetesi’nden Vahap Munyar’a verdiği röportajda TKİ ile anlaşmalarının önemini şöyle anlatmıştı: “Soma’daki işlerin asıl büyümesi Türkiye Kömür İşletmeleri’nin (TKİ) 2005’te aldığı kararla oldu. TKİ, rödovans karşılığı işleri özel sektöre devretme kararı aldı. O döneme kadar çoğunlukla zarar eden TKİ, bu karar sonrasında kâra geçti. TKİ, Soma’da kömürü kendisi çıkarırken tonunu 130-140 dolara mal ediyordu. Biz ihaleye girip, tonun TKİ’ye yüzde 15’lik rödovans payı dahil 23.80 dolara çıkarma taahhüdü verdik. Gerek biz, gerekse diğer özel şirketler kâr etmesek bu işe girmezdik. Kârlılık için bizim mühendis ve işçilerimiz uzaydan gelmedi. Sadece işi iyi planlamak, özel sektörün çalışma tarzı devreye girdi o kadar.”

20 milyon tonluk üretim anlaşmasının imzalanmasının ardından Gürkan 2006 yılında ise Tilaga AŞ’yi devralarak günlük kömür üretimini 5 bin tona taşıdı. Ve gayrimenkul geliştirme işine adım attı. 2009’da ise kazanın gerçekleştiği 15 milyon tonluk Eynez maden kömürü kontratı Ciner Grubu’ndan devraldı.

Gürkan gayrimenkul işindeki en büyük projesine ise 140 bin metrekare inşaat alanına sahip Spine Tower ile başladı. Bu arada madencilik alanındaki büyümesi de devam etti. 2011 Ekim’inde Zonguldak Bağlık-İnagzı taşkömürü sahasını rödövans ihalesini kazanan Gürkan’ın şirketi Türkiye’nin de dışına çıktı. Arnavutluk’ta metal madenciliği projeleri geliştirmek üzere Turkish Albanian Mining Sh.a kuruldu.

Gürkan’ın en büyük şirketi Soma Kömür İşletmeleri 2012 yılı Türkiye’nin en büyük şirketlerinin sıralandığı İSO 500 listesinde 281.4 milyon liralık üretimden satışlarıyla 295’inci sırada bulunuyordu![16] Ama…

Evet, bunun bir de “Ama”sı vardı…

Gözyaşları arasında “Trafonun patlamasının imkânsız olduğunu düşünüyorum,” diyen Alp Gürkan’ın aksine; firma genel müdürü ise yangının kömür kızışmasından çıktığını düşündüklerini, yangının başladığı noktanın trafodan 1800 metre uzaklıkta olduğunu söyleyip; basın toplantısında “Yaşam odası var mıydı yok muydu” tartışmasına şirket yetkilileri tatmin edici bir yanıt verilmezken; Soma İşletmeleri Genel Müdürü Ramazan Doğru’nun, “Yaşam odası kapatılmıştı, yenisi hazırlanıyordu,”[17] demesi gibi…

Evet, evet uzmanlar “İhmal olmasa, denetimler düzgün yapılsa, işçinin hayatı sudan ucuz olmasa bu felaket yaşanmazdı” diyor. Taşeronlaşma ve kâr hırsı katliama davetiye çıkarıyor. Maden güvenlik denetim uzmanları, denetledikleri şirketten maaş alıyor!

İTÜ öğretim üyesi Doç. Dr. Emre Gürcanlı madenlerde ardı ardına yaşanan kazaları taşeronlaştırmaya bağlayıp, “Maliyeti, ‘özel sektör tarzıyla’ düşürmüşler”; Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan da, “Hayatını kaybeden işçilerin iş kazasına maruz kalmadığını, bunun bir cinayet olduğu”na dikkat çekerken; bir işçi de, devletin yaptığı denetimlerin tamamen palavra olduğuna dikkat çekerek şunu söylüyordu: “Müfettişler ocağa artiz gibi gelip giderler!”[18]

Bu tabloda her sene iki kez denetimden geçtiklerini belirten Alp Gürkan, “Birinci sınıf işyeri belgemiz var. Müfettişlere mi inanacaksınız, başkalarının söylediğine mi?” demesine diyor da; Soma madeninin eski yöneticisi ve Hattat Amasra Maden İşletmesi Genel Müdür Yardımcısı Dr. Selim Şenkal, 2007’de yangın riskine karşı TKİ’yi uyardıklarını, “Sıkıntı olmaz” yanıtını aldıklarını belirterek, “Biz terk ettik, devralan şirketi de uyardık,” diyor.[19]

Boğaziçi Üniversitesi ‘Soma Araştırma Grubu’nun hazırlayıp, 3 Şubat 2015’de kamuoyu ile paylaştığı ‘Ge-li-yo-rum Diyen Facia’ başlıklı raporu ne pahasına olursa olsun “büyüme” paradigmasının sorgulanması gerektiğine işaret ediliyor. Raporu hazırlayanlardan Doç. Dr. Nuri Ersoy’un Gabriel Garcia Marquez’in meşhur “Kırmızı Pazartesi” romanından yola çıkarak “İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü” olarak tanımladığı hâle ilişkin raporda öne çıkan tespitler şöyleydi:

  1. i) Patron (Soma AŞ) kadar kamu yani TKİ’nin de kâr hırsı: Faciaya yol açan nedenleri sadece özel sektörün kâr hırsı ile açıklamak yeterli değil. Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) rödovans karşılığı işleri özel sektöre devretme kararı aldıktan sonra kâra geçti. Sistem yılda 1.5 milyon ton üretim üzerine kurulmuş iken 3.5 milyon tona çıkarıldı. 2004’ten 2012’ye kadar üretim 13 kat arttı ama denetim yapılmadı. TKİ üretilen kömürün tamamını aldı. 70 TL maliyeti olan kömür 300 liradan satıldı. İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin 500 büyük sanayi kuruluşu çalışmasının 2012 sonuçlarına göre TKİ, kamu kurumları arasında 860 milyon TL net kârlılık ile 2. sırada. Bu yüzde 26.9 gibi yüksek bir faaliyet kârlılığına tekabül ediyor. Bu Apple gibi yüksek teknoloji şirketlerinin kârlılığı ile aynı oranda.
  2. ii) Büyüme; ne pahasına olursa olsun: Türkiye’de büyüme ve kalkınma eşanlamlı olarak kullanılıyor. Bu dünyada da böyle ama büyümenin maliyeti, bu maliyetin nasıl paylaştırıldığı Türkiye’de hiç göz önünde bulundurulmuyor ve bedeli sadece belli bir kesimin omuzlarına yükleniyor. Önce bir büyüyelim, çevre, gelir eşitsizliği gibi sorunları daha sonra çözeriz anlayışı var.

iii) Yüksek iş kazaları ile büyümeyi sağlıyoruz. Üretim baskısı iş sağlığı ve güvenliği ilkeleri ve madenciliğin bilimsel ilkelerinin ihlâlini de beraberinde getiriyor. Sadece geçtiğimiz yılın bilançosu 1886 iş kazası sonucu ölüm. Sayı yüksek çıkarsa gündeme geliyor ama 3-5 kişinin can verdiği iş kazalarının lafı bile edilmiyor. Üretilen milyon ton kömür başına ölümlerde Türkiye 7.2 ile neredeyse dünya birincisi. ABD’de bu sayı 0.02 kişi; Çin’de ise 1.2 kişi.

  1. iv) “Hak temelli sosyal yardımların eksikliği: Her faciadan sonra toplumda bir hayırseverlik damarı kabarıyor ama bunun da acı sonuçları var. Örneğin babası madenden sağ çıktığı için hediyelere boğulmayan çocuklara “Keşke benim babam da ölseydi” dedirmesi.
  2. v) Büyürken sosyal ve ekolojik maliyet hiç hesaba katılmıyor. Karbondioksit salımlarının artış hızında Türkiye dünyada ilk sıralarda. Soma ise bunun en çarpıcı örneklerinden. Bitki örtüsü, ormanlar, tarım arazileri tamamen yok edildi. Önceden geçimlerini tarımdan sağlayan insanlar madenlere mahkûm edildi.[20]

Bunların tümü kapitalizmin kaçınamayacağı verilerken; Soma Kömür İşletmeleri’ne ait ortaya çıkan belge, facianın başından beri tartışma konusu olan taşeronluk sistemini gözler önüne serdi. İşe başlamalarının ardından iş güvenliği ve iş sağlığı kursu gören işçilerin ve bağlı bulundukları taşeronların isimleri de belgedeki “firma” bölümünde yer aldı. Yine belgeye göre, olay günü kurs görmüş gibi işaretlenen işçilerin çoğunun, madende hayatlarını kaybettiği ortaya çıktı![21]

İŞ -“KAZASI” DENİLEN- CİNAYET(LER)

Görülmesi gerek: Madencileri, iş “kazası” değil, buna neden olan kâr (ve sömürü) hırsı katletti…

“Fıtrat” değil, “kader” değil, kapitalist kâr (ve sömürü) hırsıdır her şeyin sorumlusu!

Bilmiyor olamazsınız: Türkiye’de yıllık ortalama 700 civarında ölümlü iş kazası oluyor. Yine Çalışma Bakanlığı’nın verilerine göre bu kazaların en çoğu madencilik ve taş ocakçılığı sektöründe gerçekleşiyor. İş kazalarının yüzde 10.4’ünü bu sektör oluşturuyor.

Milyon ton taş kömürü üretim başına düşen ölüm sayısı Türkiye’de 7.22 iken, ABD’de 0.02, Çin’de 1.27. Çin’de kazalar yüzde 4.08 iken yüzde 1’e doğru indirilmiş. Türkiye’de ise yüksek olan sayılar düşürülememiş, yatay seyrediyor. Milyon ton kömürde 7 ölümlü kaza, 40 ton yükleyen 3.600 kamyonda bir ölümlü olay demek. Kömürün çıkarılması böylesine zor ve ölümlüdür coğrafyamızda![22]

‘Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) 2010 yılında araştırmacıları Selin Arslanhan ve Hüseyin Erem Cünedioğlu tarafından hazırlanan raporuna göre, ülkede 1991-2008 döneminde bu şekilde hayatını kaybeden işçilerin sayısı 2 bin 554’tür. Bu, yılda ortalama yaklaşık 142 maden işçisinin hayatını kaybettiğini gösteriyor. Aynı dönemde iş göremez hâle gelen işçilerin sayısı ise 13 bin 87.

Raporda özel işletmeler tarafından yapılan üretimdeki ölüm oranının devlet kuruluşu Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) bağlı işletmelere kıyasla belirgin bir şekilde daha yüksek olduğuna da dikkat çekiliyor. Bu ölümlerin sıklığını değerlendirebilmek için dünyada kullanılan başlıca kriter “milyon ton taşkömürü üretimi başına düşen işçi ölümü” oranı. 2008 yılında TTK’da üretilen 1 milyon ton taş kömürü başına 4.41 kişi ölürken, bu sayı özel işletmelerde 11.50’ye çıkmış. 2007 rakamlarına bakılırsa, TTK’da bu oran 2.98, özel işletmelerde ise 18.36.[23]

Evet, evet coğrafyamızda, öteden beri kömür madenlerinde ölüm olaylarında dünya rekortmenidir. Belirtildiğine göre 1942’den beri üç bini aşkın insan öldürülmüş. Demek ki, her siyasi iktidar altında yeraltında iş cinayetleri yaşanmış, ama bu saptama işbaşındaki Tayyip Erdoğan rejimini temize çıkarmaz.

Tam tersine bu politikacının kurduğu ve teşvik etmeye devam ettiği özelleştirme ve taşeronlaştırma düzeninde iş cinayetleri arta arta, Mayıs 2010’da 30 işçinin yaşamını kaybettiği Karadon kuyusunda “iş katliamı”na kadar ulaşmıştı. Soma ise malum!

Yaşanılan hadise özel sektöre, küresel kapitalizm jargonunda neo-liberalizm denilen aşağılık sisteme tapan, her şeyi kâr, para ve menfaat olarak gören, “din, iman, Allah, Muhammed” deyip, paraya, sadece paraya, yalnızca paraya tapınan -bu arada 17 Aralık’ta ayan beyan görüldüğü gibi- sadece işverenler değil, kendileri de milyar dolarları götüren politikacıların suçudur![24]

Türkiye’de en büyük maden faciası, 1992’de Zonguldak’ın Kozlu ilçesinde yer alan Türkiye Taş Kömürü İşletmesine bağlı kömür ocağında meydana geldi. Buradaki grizu patlamasında 263 işçi hayatını kaybetmişti.

2013 yılında iş kazalarının yüzde 10.4’ünün madencilik ve taş ocağı sektöründe görüldüğü tespit edildi. Elektrik, gaz, buhar, su ve kanalizasyon sektöründe iş kazası geçirenlerin oranı yüzde 5.2; inşaat sektöründe iş kazası geçirenlerin oranı ise yüzde 4.3 olarak gerçekleşti.

Türkiye’de şimdiye kadar yaşanan bazı maden ocağı kazaları şöyle:

 

7 Mart 1983 Armutçuk’ta grizu patlaması 103 ölü
10 Nisan 1983 Kozlu’da grizu patlaması 10 ölü
31 Ocak 1987 Kozlu’da göçük 8 ölü
31 Ocak 1990 Bartın’ın Amasra ilçesinde grizu patlaması 5 ölü
7 Şubat 1990 Amasya Yeni Çeltik’te grizu patlaması 68 ölü
3 Mart 1992 Kozlu’da grizu patlaması 263 ölü
26 Mart 1995 Yozgat’ın Sorgun ilçesinde grizu patlaması 37 ölü
22 Kasım 2003 Karaman’ın Ermenek ilçesinde grizu patlaması 10 ölü
8 Eylül 2004 Kastamonu’nun Küre ilçesinde yangın 19 ölü
2 Haziran 2006 Balıkesir’in Dursunbey ilçesinde grizu patlaması 17 ölü
10 Aralık 2009 Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde grizu patlaması 19 ölü
17 Mayıs 2010 Zonguldak’ta grizu patlaması 30 ölü
8 Ocak 2013 Kozlu’da grizu patlaması 8 ölü

Ayrıca 2014 yılının ilk 6 ayında TTK Genel Müdürlük’te 6, Kozlu’da 160, Karadon’da 481, Üzülmez’de 290, Amasra’da 75 ve Armutçuk’ta 133 kişi yaralandı. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi raporuna göre ise 2014’ün altı ayında özel işletmeler de dahil madencilik işkolunda 325 işçi can verdi. Ölümlerin 301’i Soma faciasında meydana geldi. Özel işletmelerde can kaybının fazla olması dikkat çekti.

DÜNYADA MADEN FACİALARI/ KAZALARI[25]
FRANSA Avrupa’da en feci maden kazası Fransa’daki Courrieres faciası. Paris’in kuzeyinde madende 10 Mart 1906’da kömür tozu nedeniyle meydana gelen patlama çocukların da bulunduğu 1099 madencinin ölümüyle sonuçlandı. Facia sonrası büyük tepki oluştu. Bu olay adeta milat. Kömür madenciliği ülkede ‘sosyal isyanın’ sembolü hâline geliyor. Ve XX. yüzyılda bu ülkenin sanayileşmesinin arkasındaki güç olan sektörün 1990’lardan itibaren tasfiyesine girişiliyor. Fransa 2004 itibariyle kömür madenciliğine nokta koymuş durumda.
İNGİLTERE Özellikle Galler bölgesinde 1900’lü yıllarda daha yoğun gaz bulunan derinlere inilmesi ve güvenlik ihlâlleri nedeniyle meydana gelen kazalarda yüzlerce kişi öldü. 12 Aralık 1866’da Barnsley Yorkshire’da 388 cana mal olan Oaks patlaması en namlısı. 1910’daki Lancashire Hulton patlamasında ölü sayısı 344. 14 Ekim 1913’te Britanya tarihinin en feci maden kazası Senghenydd faciası olarak tarihe geçti, 439 işçi öldü. 1966’da Galler bölgesindeki Aberfan faciasında 144 kişi hayatını yitirdi. 1980’li ve 90’lı yıllarda büyük grevlerin yaşandığı bu sektör günümüzde düşüşte.
POLONYA 25 Kasım 2006’da Polonya modern tarihinin en feci kazasında 23 madenci hayatını yitirdi. Ülkenin güneyindeki sanayi bölgesi Silezya’da bulunan Hamebla’daki patlama işçiler yerin 1000 metre derinliğinden 22 milyon dolar değerinde ekipmanı tünelden çıkartmaya çalışırken meydana geldi. Tünelin aslında metan gazı birikmesi yüzünden kapatılması gerekirken, pahalı ekipmanlar nedeniyle kapatılmamıştı.
RUSYA Ulyanovskaya bölgesinde 2007’de meydana gelen metan patlamasında 106 madenci hayatını yitirdi. 10 yılda görülen en büyük kaza olarak kayıtlara geçti. Sebep yine üretimin aşırı artırılması ve özellikle ekipman güvenliğiyle ilgili sorulardı. 20 Ocak 2013’te Batı Sibirya’daki Kuznetsk bölgesindeki kazada en az dört madenci öldü, dördü kayboldu. Rusya dünyada en büyük kömür rezervlerinden birisine sahip olsa da 1990’lardan bu yana bu sektörün etkisi azalıyor.
GÜNEY AFRİKA Güney Afrika tarihinin en büyüğü, dünya tarihinin de yine en büyük facialarından birisi 21 Ocak 1960’da Coalbrook madeninde yaşandı. Bir kayanın madene düşmesinin ardından 437 işçi içeride sıkıştı. Bunlardan 417’si metan zehirlenmesinden hayatını yitirdi. Kaya ilk düştüğünde dışarı çıkma şansı olanların görevliler tarafından geri yollanmaları ve beyaz madencilerin eşlerinin Bantu dullarından daha fazla tazminat almaları nedeniyle büyük tartışma yarattı.
ABD XIX. yüzyılda Amerika’da onlarca insanın canına mal olan maden faciaları yaşanıyor. XX yüzyılın en korkunç faciası West Virginia’daki Monongah medeninde 6 Aralık 1907’de meydana geldi. Havalandırma sisteminin yok olduğu, tavanı destekleyen kalasların çöktüğü kazanın elektrik kıvılcımından kaynaklandığı düşünülüyor. Resmî ölü sayısı 362 ama çoğu İtalyan göçmen işçilerden oluşan ve çocukların da bulunduğu madencilerin can kaybının 500’ü bulduğu 1990’ların sonundaki araştırmalarla ortaya konuldu.

1910’da kazaları soruşturmak, sanayiye tavsiyelerde bulunmak, üretim ve güvenlik araştırmaları ile eğitim faaliyetleri için Amerikan Madenler Ofisi oluşturulurken, 1950’lerden itibaren can kayıpları yılda 90’lı rakamlara düşüyor. Federal güvenlik yasası 1969’da çıkartılıyor. Çoğu Kentucky ve West Virginia’da bazı kazalar var. En büyüğü Upper Big Branch madeninde 29 kişinin canını alan patlama. Bu 20 yıldaki en büyük kaza. Sebebi yüksek düzeyde metan gazı ortaya çıkmasına yol açan prosedür ihlâlleri ve kaçış rotası yaratılmamış olması. 2011 itibariyle yılda madenlerde ölüm sayısı 21’e düşmüş durumda.

ÇİN Dünyadaki madenlerin yüzde 80’i bu ülkede ancak dünyada çıkartılan kömürün sadece yüzde 35’ini üretiyor. 20. yüzyıl tarihi kazalarla dolu. En fecisi 26 Nisan 1942’de Japon işgali altındaki Liaoning eyaletindeki Benxihu faciası. Bu dünya tarihinin de en feci maden kazası. Çin-Japon ortaklığındaki madende çıkan yangın sonrası çoğu köle işçi 1549 insanın ölümüyle sonuçlanıyor. Cesetleri toplu mezarlara gömülüyorlar. XX. yüzyılda yine dikkate değer bir kaza 9 Mayıs 1960’da Datong’da 683 kişinin öldüğü olay.

XXI. yüzyılda binlerin üzerinde can kaybıyla sonuçlanan kazalar yaşanıyor. 2005’te Sunjiawan faciasında en az 210 madencinin ölümünün ardından Devlet Konseyi iş güvenliği için 360 milyon dolar harcanması kararı aldı. Ama uygulamada büyük sorunlar var, güvenlik ruhsatı olmayan madenlerden geçilmiyor. Çin hükümetinin 2014 yılı başında 2013 için verdiği kayıp rakamı 1049. 2012’deki rakamın yüzde 24 oranında azalmış olsa da sorunlar bitmiyor.

 

Bu arada 30 yılda Polonya’daki maden kazalarında ölenlerin sayısı 157 ve 40 yıldan beri Almanya’da hayatını kaybeden sadece 3 madenci bulunurken, Türkiye’de ise bu rakam 3 bini geçiyor.[26]

 

ALMAN MADENCİ TÜRKİYELİ MADENCİ
MAAŞ Ülkedeki madencilerin aylık maaşları 2 bin Euro ila 4 bin Euro (6 bin 12 bin TL) arasında değişiyor. Sendikalı olan mandecilerin aylık maaşları 1300 TL’den başlıyor. En yüksek maaş ise 2250 TL.
KASK Fiber-glass malzemeden yapılan kaskların içinde yer alan koruma kafesi güvenliği en üst seviyeye çıkarıyor. Ayrıca hafif olan bu kaskların içinde yanmaz bir kaplama kullanılıyor. Birçok maden ocağında kullanılan kasklar plastik malzemeden yapılıyor. İçinde hiçbir koruma bulunmayan bu kaskların güvenlik seviyesi oldukça düşük.
MASKE Felaket anlarında madencilerin can simidi olan maskelerde yer alan özel filtreler, karbonmonoksiti süzüyor. Böylece madencilerin nefes alabilmesi sağlanıyor. Türkiye’deki madencilerde genellikle karbonmonoksit filtreli maske bulunmuyor.
FENER Kasklara monte edilen fenerde az enerji harcayan 5 wattlık LED teknolojisi kullanılıyor. Bu ışıklar gücünü madencilerin kemerlerindeki bataryalardan alıyor. Kasklarda yer alan ampullerde akkor teknolojisi kullanıldığı için enerji tüketimi daha fazla ve ömrü daha kısa.
TULUM Yangınlara karşı dayanıklı olarak tasarlanan tulumlar, özel bir yağlı kumaştan yapılıyor. Anti statik özelliğe de sahip olan tulumların diz ve dirsek bölgelerinde koruma tamponları bulunuyor. Kumaştan dikilen tulumların, yangına karşıla dayanıklılığı bulunmuyor. Bu yüzden madencilere ekstra bir güvenlik sağlamaktan uzak.
SAAT Madencilerin kaç metre derine indiğini gösteriyor. Bazı saatlerdeyse nabız ölçme özelliği de bulunuyor. Fiyatları 400 TL civarında. Türkiye’deki madenciler daha çok 20 TL değerindeki Casio F-91W kullanıyor. Elektronik olan modelin en büyük özelliği ışıklandırması.
KEMER Madencilerin en hayati donanımları kemerlerinde bulunuyor. Kontrol odası kemerlerin üzerinde bulunan cihazlarla madencileri takip ediyor. Türkiye’deki madencilerin kemerlerinde sadece kaskta yer alan fenerin bataryası bulunuyor. Farklı bir cihaz yer almıyor.
İLETİŞİM Madenciler kontrol odası ve diğer madencilerle iletişime geçebiliyor. Fiber altyapı sayesinde görüşmeler kesintisiz yapılabiliyor. İletişim için bir araçları bulunmuyor. Sadece amirlerde bulunan telsizler kullanılabiliyor.
BOT Madencilerin üzerindeki en pahalı giysilerden biri olan botlarda, su geçirmiyor ve kaygan zeminde maksimum tutuş sağlıyor. Bu botların ezilmeye karşı dayanıklılığı da var. Türkiye’deki madenciler genellikle bot yerine plastik çizme kullanılıyor. Her ne kadar bu çizmeler su geçirmese de ortopedik özellikte değil.
SONUÇ 40 yıl sonra sadece 2013’te 3 madenci hayatını kaybetti. 40 yıldan beri Türkiye’de 3 binden fazla madenci hayatını kaybetti.

 

Ve unutulmaması gereken çok önemli bir şey daha: “Can işlerinde her sistem cinayetine ‘kaza’ denilmesinin tek sebebi var: Aynı düzene devam arzusu,” diye ekliyor Ali Topuz…

Haksız mı? Değil elbet; “Ubi periculum, ibi est lucrum/ Nerede tehlike, orada kâr” saptamasındaki üzere!

VE MADEN -SOMA- İŞÇİLERİNİN HÂLİ

“Soma’daki maden işçileri çalışma koşullarından dertli. Kötü muameleye maruz kaldıklarını söyleyen işçiler ‘Çok ciddi baskı görüyorduk. Hakaret ediyorlardı. Saatlerce çalışıyorduk’ diyorlar”ken;[27] ekliyordu Soma’da eşini kaybeden Selda Sümer: “Eşimi ve arkadaşlarını ‘Aman sus işinden olursun’ diye ölüme gönderdiler. Şimdi de bize sus diyorlar…”[28]

Yine Soma’daki bir maden işçisi de, “Madene tekrar inecek misin?” sorusunu, “Kredi kartı borcum var ve inmek zorundayım” diye yanıtlıyordu…[29]

Ayrıca 301 işçinin yaşamını yitirdiği Eynez Ocağı’nı işleten Soma Kömürleri AŞ 2 bin 850 işçiyi işten atarken, işçilerin ihbar ve kıdem tazminatları da tehlikeye girerken;[30] 25 yıl maden mühendisliği yapan ve kısa süre önce Türkiye Taşkömürü Kurumu Kozlu ocaklarından emekli olan Şükran Kırameroğlu, ilgisizlikten şikâyet edip, “Hepsi ailesinden birini kaybetmiş… İşçiler ölüyor fakat geride kalan aileleri ne yapıyor, nasıl tutunuyor. Bu yönde çalışmalarımız da var. İş kazasında ölüyor, cenaze törenleri yapılıyor. Bittikten sonra herkes sorunlarıyla baş başa kalıyor,”[31] diye ekliyordu.

Özetin özeti: Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Maden Mühendisleri Odası’nın 2010 yılında hazırlattığı 152 sayfalık ‘Madenlerde Yaşanan İş Kazaları Raporu’, yeraltında yaşanan ölümlerin göz göre göre geldiğini, tüm acil önlem uyarılarının gereği yapılmayarak kazalara davetiye çıkarıldığını, işçilerin hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğunu ortaya koymuştu.[32]

Bu ve benzeri verilerle somutlandığı üzere: Karl Marx’ın, “Doğrudan üreticilerin mülksüzleştirilmeleri, acımasız ve vahşetle ve en bayağı, en rezil, en küçültücü, en çirkin tutkuların dürtüsü altında gerçekleştirilmiştir,” diye tarif ettiği “kapitalist birikimin tarihsel eğilimi”ne dair saptamaları; ne yazıktır ki hâlâ maden -Soma- işçileri için geçerlidir.

Örneğin ekmeğini madenden çıkaran 50 bin civarındaki işçinin çoğunluğu 846 liralık asgari ücret alıyorken; dünya kömür rezervinin yüzde 0.2’sine sahip, linyit üretiminde 35 ülke arasında 4. sırada, taşkömürü üretiminde 50 ülke arasında 44. sırada yer alan Türkiye, maden kazalarında birinci sıradadır!

ILO’ya göre dünya maden kazalarında sabıkalı ilk üç ülke sırasıyla; Türkiye, G. Kore ve Çin iken; maden kazaları ölümleri, maden üretiminde dünya birincisi olan Çin’in 5.7 katı, ABD’nin 361 katıdır!

2011 ILO verilerine göre, Türkiye maden kazalarında 100 bin kişide 133 ölümle dünyada birinci sıradadır!

2004’te taşeronlaşmanın önünün açılmasıyla birlikte madenlerdeki ölümlerin artması dikkat çekiyor. 2002’de 17, 2003’te 22 kişi maden kazalarında yaşamını yitirdi. Ölüm sayısı 2004’te 68, 2005’te 121, 2006’da 79, 2007’de 76, 2008’de 66, 2009’da 92, 2010’da 105, 2011’de 77, 2012’de 61, 2013’te 95 oldu![33]

Durum sadece iş cinayetleriyle sınırlı değil: Türkiye’de kömür ve linyit çıkartılan toplam 700’den fazla maden işletmesi var. Bu madenlerde 190 binden fazla işçi çalışıyor, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın açıkladığı rakamlara göre bu işçilerden 42 bini sigortasız. 190 bin işçiden sadece 38 bin 492’si sendikalı![34]

 

MADENCİLİK İSTİHDAMI (bin kişi)[35]
2005 99
2006 102
2007 103
2008 106
2009 98
2010 108
2011 113
2012 115
2013 120
2014 126
Madenciliğin sanayi istihdamı içindeki payı yüzde 2.35
Maden şirketlerinden İşkur’dan istenilen işçi sayısı 3.939
Maden şirketlerine 1 yılda yerleştirilen işçi sayısı 2.212
2013’te İşkur’a başvuran işsiz madenci sayısı 4.256
İşkur’da kayıtlı 15-19 yaşındaki işsiz madenci sayısı 247
İşsiz madencilerin ilkokul mezunu olanlarının sayısı 3.278

 

Bu tabloda Soma felaketine bakınca, karşımıza iki “aktör” çıkıyor: Şirket ve AKP hükümeti/ devleti![36]

Şirket, baş döndürücü bir hızla yükselerek, kısa sürede devletin dış borcunun 500 milyon dolarını ben kapatayım diyecek konuma gelmiş.

“Bu nasıl oldu” sorusunun iki ayağı var. Biri, şirketin kömürün ton maliyetini 140 dolardan 23 dolara indirmesine olanak veren, “mucize” yöntemleri. Maliyeti 140 dolardan 120 dolara indirmiş olsa bile bu bir başarı sayılabilirdi. Gerçek yaşamda mucize olmadığından 23 dolar düzeyi, vahşi kapitalizmin felakete zemin hazırlayan müstehcen bir örneği olarak çıkıyor karşımıza. Şirketin taşeron çalıştırması, 16 yaşındaki çocukları madene sokması, denetimcileri satın almış olması, ürünlerinin önemli bir kısmını devlete satıyor olması da bu hızlı yükselişe katkı yapan etkenler arasında sayılabiliyor.

Bu noktada ikinci “aktör”e gelebiliriz. Söz konusu şirketin sahibinin AKP üyesi olduğu söyleniyor. Bu şirketin genel müdürünün eşi de bölgenin AKP belediye meclisi üyesiymiş. Madende yalnızca AKP referansıyla gelen işçileri çalıştırıyor, bu işçileri zorla AKP mitinglerine gönderiyormuş. Gazeteler, AKP’li olmayan işçilerin işten çıkarıldığını aktarıyorlar. Bazı madenciler “AKP’ye, korkudan oy verdik” diyorlarmış.

Bu yakınlık, AKP milletvekillerinin tavırlarına da doğrudan, üstelik felaketin önlenme olasılığını zayıflatacak biçimde, yansımış. CHP inisiyatifiyle muhalefet partileri 2013’ün ekim ayında Soma madenindeki güvenlik risklerinin, kaza olasılıklarının soruşturulmasına ilişkin bir önerge vermişler. O sıralarda Enerji Bakanı, ramazan münasebetiyle bu şirketi ziyaret etmiş, güvenlik önlemlerini övmüş. Muhalefetin önergesi, Soma felaketinden yalnızca 10 gün önce, AKP milletvekillerinin oylarıyla reddedilmiş. Böylece bu felaketi önleyebilme fırsatı da kaçırılmış.

AKP ile şirket arasındaki bağlar o kadar güçlü ki, Başbakan, bu önerge ile ilgili olarak, Soma ile alâkâsı yoktu diyerek yanlış bilgi vermeyi göze alabiliyor. Şirket temsilcileri gazetecilere, önce bakanlarla toplantı yapacağız ondan sonra konuşuruz, diyebiliyorlar. Medyada, soruşturmaya, AKP yanlısı bir savcının atandığı iddiaları yer alıyor.

“Kısacası Türkiye medyası, izleyenlere mükemmel bir vahşi ahbap çavuş kapitalizmi resmi sunuyor,” Ergin Yıldızoğlu’nun deyişiyle…

Ki bu da, “Taşeron sistemi, korku imparatorluğunun ekonomi modelidir… Birbirini besler. Ne kadar korku, o kadar taşeron, ne kadar taşeron, o kadar korku’dur,” biçiminde formüle ediliyordu Yılmaz Özdil tarafından…

NE (Mİ)OLDU?!

“Ne oldu” sorusuna -şaşırtıcı biçimde!- Ergün Yıldırım, “Soma’ya gömülen Türk kapitalizmidir”;[37] Cemil Ertem, “Soma faciası Türkiye’nin karanlık yanını anlatıyor”;[38] Eyüp Can, “Soma’da 301 madencinin hayatı üzerine bir kâbus gibi çöken; sadece bir maden değil, ‘merhametsiz büyüme’ üzerine kurulu yalan düzen!”[39] yanıtını verirlerken; ‘Sabah’ kaleşörlerinden Mahmut Övür, “Başına gelmedikçe, ateş kendi ocağına düşmedikçe, ülkemizde her gün 5 ila 8 işçinin hayatını kaybettiği gerçeğinin maalesef farkında olmuyor insan”;[40] Rasim Ozan Kütahyalı,[41] “Vicdan, hakkaniyet ve merhamet… Toplum olarak bu üç değere çok ihtiyacımız var”;[42] Şeref Oğuz, “Vicdansız üretim derken, madende ölen kardeşlerimizi hayatta ve güvende tutacak adımların atılmamasını kastediyorum,”[43] notunu düşmeden edemiyorlardı!

Özetle Soma’daki 301 işçinin ölümüne yol açan faciaya ilişkin olarak yüksek mühendisi Tuğrul Erkin, “İnsan canı pahasına kâr gerçeği”nin altını çiziyor”ken; karşı-devrimcilerin dahi sırtını dönemediği gerçek şunları ortaya koyuyordu:

  1. i) “12 yıllık iktidarın ardından yüzlerce işçinin öldüğü bir kaza meydana geliyorsa, belli ki fıtratında vahşi kapitalizm varmış. Soma katliamı Türkiye ekonomisine bakışta bir kırılma noktasıdır; bir kırılma noktası yaratmalıdır. Ekonomi, beşeri bilim olarak sınıflandırılır. Öznesi insandır. Yüzlerce insanın öldüğü bir ülkede, ekonomiye ilişkin söylenebilecek gayrı her şey lafı güzaftır. Lafı güzaf olması gerekir… İşçi ölümleri vahşi kapitalizmin fıtratında var. Ama insanın fıtratında vahşi kapitalizme boyun eğme yok…”[44]
  2. ii) “Soma faciasının üç sorumlusu var: Maden sahibi Soma Holding, çalışma koşullarını ve madencilik faaliyetlerini düzenleyen ve kontrol eden AKP hükümeti ve Türk-İş’e bağlı Türkiye Maden İşçileri Sendikası…”[45]

iii) “Soma faciasının üzerinden neredeyse iki ay geçti. Basına yansıyan haberler, facianın basit bir ihmaller zincirinden kaynaklanmadığını, göz göre göre cinayet işlendiğini ortaya koyuyor. Ama kurumların sorumluluğu en az tartışılan şey! Soma’yı unutmamak, gündemde tutmak önemli. Ama bunu nasıl yaptığınız da önemli. Sürekli para yardımı ve tazminat davaları üzerine konuşmak, ilgiyi parayla sınırlamak, 301 ailenin adalet arayışını da gölgeliyor…”[46]

  1. iv) Nihayet “Soma felaketi anlaşılması, açıklanması zor, kabul edilmesi olanaksız bir sarsıntıyla büyük bir toplumsal travma yarattı. Bu, felaketin yasının tutularak, tarihe terk edilebilmesi (travmanın aşılabilmesi) için, gerek doğrudan etkilenenlerin, gerekse de toplumun bilincinde anlamlandırılması, öncelikle ‘adalet’ duygusunun tatmin olması, sonra tekrarını önleyecek adımların atılmakta olduğu konusunda bir mutabakatın oluşması gerekecektir. Felaket karşısında oluşan çaresizlik, edilgenlik, değersizleştirilmişlik duygusu, doğrudan etkilenenlerin, toplumun bilincinden, simgesel sisteminden silinmelidir. Bu temizliğin, iyileştirmenin, bir anlamda ‘tedavinin’ gerçekleştirilebilmesi için, öfke, acı, haklı haksız suçlamalar serbestçe ifade edilmeli, felaketin tüm boyutları, veçheleri, ilgili neden-sonuç zinciri açıkça tartışılmalı ‘yaşanmış olan şey’ tümüyle saydamlaştırılmalıdır…”[47]

Özetle Ertuğrul Kürkçü’nün, “İşçileri öbür dünyaya gönderip kendisi dünya nimetlerinden faydalanıyor. ‘Bu işin fıtratında var’ ifadesi, Başbakan Erdoğan’ın siciline işlenmiştir. Kendileri için 2023 modelini, geleceğin parlak sayfalarını layık görenler, işçiler için 1860’ların yaşama ve çalışma koşullarını layık gördüler. ‘1860’larda İngiltere’de maden facialarında ölünüyordu siz de 2014’de ölüyorsunuz, layığınız budur’ dediler. Hayır, işçiler buna layık değil. Maden işçiliğinin fıtratında bu yoktur. Bu, sermaye sahipliğinin ve devletin fıtratında vardır. O fıtratı da değiştirmek de bizim boynumuza borçtur,” diye haykırdığı tabloda; “Madenlerde kazalar olur. Kaderde var” diyenlerin yalan söylediğini bilelim. Çizmelerini çıkarmayı aklından geçiren o temiz ruhları çürüten bu sisteme karşı bir Émile Zola hikâyesine, bir “Germinal”e ihtiyacımız var. Bilelim. Unutmayalım!

GERMİNAL’İN MONTSOU’SUNDAN SOMA’YA

Pablo Neruda’nın, “Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi/ muhteşem bir mutluluğun kapısına,” notunu düştüğü madencilerin mücadele tarihinde[48] önemli bir yeri olan “Germinal” sözcüğü, Fransızcada “tohum, ürün, bereket” anlamına gelirken, Émile Zola bu sözcüğü işçi sınıfının pratik faaliyetini özetlemek için kullanmıştı.

Fransa’da yeni yeni gelişmeye başlayan endüstrileşme sürecinde büyük yoksul yığınlar oluşturan işçi sınıfı siyasi mücadelesi içinde “Germinal” sözcüğünü -romanı ve yazarıyla birlikte- heyecanla benimsedi. Öyle ki Zola’nın 1902 yılındaki cenazesinde kitleler “Germinal, Germinal” sloganlarını haykıracaklardı. Anatole France’ın sözleri sokakta doğrulanıyordu; “Germinal insanlığın bilincinde büyük bir sıçramaydı”.

Émile Zola romanları yaşadığı çağın egemen ideolojisine, ahlâkına ve toplumsal hayatına karşı radikal bir saldırıdır…

Hikâyesine gelince: 1860’lı yıllarda Genç bir adamın -Etienne’in- bir maden kasabasına gelmesiyle başlar… Fransa halkı basiretsiz ve çapsız diktatör III. Napoleon iktidarının yol açtığı ekonomik krizle boğuşuyor. İşsizlik, yoksulluk, yolsuzluk, enflasyon… İnsanlar birkaç kuruş uğruna madene inmeye razı hâle gelmiş. Asıl işi makinistlik olan Etienne de madencilerin arasına ve yaşamına katılacaktır. İşte bu noktada bir roman kahramanı daha çıkar ortaya; maden ocağı…

Sürüp giden bu adaletsiz ve vahşi düzenin çarkına çomağı kentten gelen anarşist işçi Etienne sokacaktır. Şehvetle konuşur Etienne; haktan, sömürüden, daha iyi bir düzenden söz eder, grev çağrısı yapar. Şiddet yanlısı düşünceleri başlangıçta benimsenmese bile, grev başladığında işçiler örgütlü bir güç olmanın zorunluluğunun farkına varacaklardır. Elbette sermayenin ve iktidarın güçleri karşısında kazanmak kolay değil. Ne var ki korku perdesi yırtılmış, daha güzel bir gelecek umudunun isyanda olduğu anlaşılmıştır. Hikâyenin sonunda Etienne’i geldiği yoldan geri dönerken izleriz. Aklı madenlerde bıraktığı arkadaşlarında kalmıştır:

“Şimdi, ayaklarının altında, derinden gelen vuruşlar, kazmaların o dikbaşlı vuruşları devam ediyordu. Arkadaşlar hep oradaydılar, attığı her adımda, onların kendisini izlediklerini biliyordu. Şu pancar tarlasının altında, iki büklüm, vantilatörün uğultusuyla birlikte, soluğu bu kadar kısık çıkan, Maheude değil miydi? Solda, sağda, daha ileride, buğdayların, akdikenlerin, fidanların altında, daha başkalarını da tanır gibi oluyordu. Geniş göğün ortasında, nisan güneşi bütün parlaklığıyla ışıldıyor, döl veren toprağı ısıtıyordu. Bu besleyici göğüsten hayat fışkırıyor, tomurcuklar, yeşil yapraklar hâlinde patlıyor, tarlalar, otların iteklemesiyle ürperiyordu. Her tarafta, tohumlar, bir sıcak ve aydınlık gereksinimiyle hareketlenerek şişiyor, uzuyor, ovayı çatlatıyordu. Taşkın bir özsu, fısıltılı seslerle akıyor, tohumların çıtırtısı, kocaman öpücükler gibi yayılıyordu. Arkadaşlar, yine vuruyorlar, yine vuruyorlar, sanki yüzeye yaklaşmışlar gibi, giderek daha belirgin, kazmalarıyla vuruyorlardı.

Güneşin alevli ışıkları altında, bu serpilme sabahında kırlar, işte, bu uğultuyla gebe kalmıştı. Saban izlerinde yavaş yavaş süren, gelecek yüzyılın hasatları için büyüyen ve filizlenmesi yakında toprağı yaracak olan, öç peşinde, kara bir ordu hâlinde, insanlar yetişiyordu.”[49]

Evet Émile Zola’nın kömür madencilerinin dramatik hayatını anlattığı Germinal’in Montsou ve Soma… Değişen ne? “Hiç”!

Evet, evet Zola’nın gerçek yaşam öykülerinden oluşan romanının geçtiği Montsou ve Soma’daki maden işçilerinin “kaderi” aynı hemen hemen!

Pekiyi ya dönem? Tarihler? ‘Germinal’de anlatılanların yaşandığı dönem 1860’ların sonu. Romanın yazıldığı tarih 1885… Soma’nın tarihi ise, 2014!

SOMA’DAN ERMENEK’E VE “DAVASI”NA

Evet, Soma -maden- işçilerine 2014 yılında 1885’i yaşa(tılı)rken; bu durum Soma’yla sınırlı değildi; Ermenek’teki üzere!

Soma’nın akabinde devreye giren Karaman’ın Ermenek ilçesindeki kömür ocağında meydana gelen su baskını sonrası 18 işçi öldürülürken; konuyla ilgili bilirkişi raporu, çalışanların bir kamu-özel ortak cinayetine kurban gittiğini ortaya koydu.

Raporda, Ermenek Cenne Linyit İşletmeleri Yönetim Kurulu Başkanı ve Mesul Müdürü Abdullah Özbey, Has Şekerler Madencilik Şirketi’nin sahibi ve Mesul Müdürü Saffet Uyar ile Maden İşleri Genel Müdürlüğü (MİGEM) denetmenler nezdinde “aslî kusurlu” görüldü.[50]

Ayrıca Ermenek’teki kurtarma çalışmalarının organize olmadığını belirterek, “Suyun tamamen çekilmesi 15-20 günden önce mümkün değil. O bittikten sonra mil temizlenecek, işçilere ancak ondan sonra ulaşılabilecek. Bedenlere ulaşmak ayları bulabilir,” diyen CHP Ankara Milletvekili Gökhan Günaydın, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu geldiğinde saat 10.00’dan 18.00’e kadar alanı binlerce polisle birlikte işgal ettiklerini belirterek ekledi:

“Adeta tören alanı yarattılar… Onlar gelmesiyle, çamur olan yollar ve orta meydan kum dökülerek, basılabilir hâle getirildi, Polis araçlarının dışında 200 civarında makam aracı vardı. O saatler içinde çalışma yapılamadı”![51]

Bu kadar da değil; Karaman’ın Ermenek İlçesi’nde 28 Ekim 2014 günü, yaşamını yitiren 18 madencinin ailesine verilecek evlerin tapuları dağıtıldı. Törene katılan Enerji ve Tabii Kaynaklara Bakanı Taner Yıldız ile Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Lütfi Elvan, konuşmak için kürsüye çıktıklarında partililer tarafından slogan atılması ve alkışlanması üzerine, ölen madencilerin eşleri tepki gösterdi.

Aslı sorulursa “Utançla ve ölümle gurur duyulan bir ülke olduk. Bir yanda ‘Türkiye seninle gurur duyuyor’ diye canhıraş bağıranlar. Kürsüde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız. Yer: Ermenek. 28 Ekim 2014’te 18 madencinin iş cinayetine kurban gittiği, ölen madencilerin 38 gün sonra yeraltından çıkarılabildiği Ermenek. Ölen madencilerin acılı ailelerine ‘bahşedilen’ evlerin tapu dağıtım töreni yapılıyor. Evleri Türkiye Odalar Borsalar Birliği (TOBB) hediye etmiş. Mensuplarının bulaştığı cinayetlerden dolayı sermayenin tepe örgütü günah çıkarıyor olmalı…

Madenlerde yaşanan iş cinayetlerinde birinci derece sorumluluğu olan Bakan Taner Yıldız konuşurken ‘Türkiye seninle gurur duyuyor’ diye slogan atan ve alkış tutanların izansız ve hoyrat tavrı bardağı taşırdı. Ölen madencilerin eşleri ‘Neyle gurur duyuyorsunuz? Bizim acımız var. Canlarımız gitti. Bizim ne çektiğimizi biliyor musunuz? Ne demek gurur duyuyorsunuz’ diye bağırarak bu insafsız kalabalığı susturdu.”[52]

Ermenek’te ne olduysa; şu an Soma davasında da olan o; yani “Soma’da üç maymun oyunu”[53] sahneleniyor!

Örneğin Soma Cumhuriyet Başsavcılığı’nca alınan ifadelerden korkunç bir tablo çıktı: Şirkette iş güvenlik bölümünde çalışan ve gaz ölçümünden sorumlu olan şüpheli Refik Bostancı’nın aslında maden mühendisi olduğu ve iş güvenliği eğitimi almadığı anlaşılıp, “İş güvenliği sorumlusuyum ama bu konuda eğitimim yok… Patlatma mühendisi unvanını bana şirket verdi…” derken;[54] Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, aylık geliri sorulduğunda, “Şu anda yok” yanıtını verip, “En çok babamla ben mağdur olduk. Tutuklanırsam hayatta kalan işçiler işsiz kalır. Çok emek verdik, çok özendik, 6500 kişiye ekmek veriyoruz. Provokatörler var diye kazadan sonra Soma’ya gelemedim,”[55] diyebiliyor!

Ayrıca 45 sanıklı dava devam ederken; avukatların duruşmaların kapalı yapılması ya da başka bir ile alınması talebine madenci yakınları tepki gösterip, “Annelerin eşlerin hıçkırıklarından, yakarışlarından rahatsız oluyorlar,” dese de…

Soma iş cinayeti yargılamasında şirket patronları ve üst düzey yöneticiler, suçu alt kademeye yıkmaya çalışırken, “ara elemanların” ifadeleriyle “katliamın hiyerarşisi” ortaya çıksa da…

Soma Kömürleri AŞ mühendisleri, verdikleri ifadelerde şirketteki sorumluluğun “ortak” olduğunu vurgulanırken; davanın 21 Nisan 2015 tarihli duruşmasında ifade veren sanıklar, madende hiç acil durum tatbikatı yapılmadığını ve gaz maskelerinin çalıştıkları dönem boyunca yalnızca 1 kez kontrol edildiğini itiraf etse de!

Katiller utanmaz yalanlara sığınıyorlar!

Mesela davanın altıncı oturumda, İşletme Müdürü Akın Çelik’in avukatı Yusuf Koçyiğit savunmasında, olayını sabotaj olma ihtimalinin bulunduğunu ileri sürdü.

Gizlilik içerisinde sürdürülmesi gereken soruşturmanın medyaya sızdırıldığını, aşırı ceza talebinin de medya baskısıyla oluştuğunu söyleyen Yusuf Koçyiğit, “Kötü niyetli kişilerin kötü niyetli yönlendirmeleriyle iddianame hazırlandı. Meslek odaları, olayın başında ellerinde ciddi bir veri yokken raporlar hazırladı. Ayrıca tanık beyanları, olayın oluş nedeniyle ilgili bir bilgi vermediği gibi ifadeler arasında zıtlıklar olduğu da ortada” dedi.

Olayın yaşanmasından hemen önce “Diren Soma” isimli sitenin kurulmasının manidar olduğunu iddia eden Koçyiğit, “Olayın ardından marjinal gruplar Soma’da ve birçok yerde eylemlerde bulundular. Eylemlerinin merkezine Soma’yı koydular. Olayın olduğu yer, ocağa en fazla zararın verileceği yer. Ayrıca ifadelerde olan beyaz duman petrol ve türevlerinin yanmasıyla ortaya çıkacak dumandır. Bu da sabotaj ihtimalinin kanıtları arasındadır,”[56] diyebildiler…

Evet, evet Soma faciasının ilk duruşmasında salona alınmak istenmeyen madenci Erdoğan Köse’nin kızı Nermin Köse, gözyaşlarını tutamayarak, “Devlet halkın tarafında olması gerekirken onları koruyor. Ben babamın duruşmasına bile giremiyorum. Benim babam madende katledildi. Bu ülkede adalet yok,”[57] diye haykırırken; Somalılar, gerçek sorumluların da yargıç önüne çıkarılmasını istiyor.

Hayatta kalan madenciler, arkadaşlarını yerin altında, kendilerini de işsiz bırakan facianın hesabının gerektiği gibi sorulacağından umutsuz. İddianamenin yetersiz olduğunu savunan madenciler, “Asıl suçlular hükümet, bakanlıklar ve burayı denetlemeye gelen müfettişler. Ancak onlar iddianamede yok” diyor.

Soma faciasından kurtulan madencilerden Sefa Köken, şimdi hem tazminat alacaklarının ödenmesi için hem de işsizlikle mücadele ediyor. “İş cinayetinde bedel ödeyen bir işçi olarak asıl suçluların cezalandırılmasını istiyorum” diyen Köken, “Ancak bunun kolay olmayacağının farkındayım,” diye konuştu.[58]

NİHAYET

Dediklerimizi toparlarsak: “Soma katliamıyla ilgili olarak her zaman yapılan yapılıyor ve yapılacaktır. Ve öncekiler gibi unutulup gidecektir. Oysa unutulmaması, unutturulmaması gerekiyor. Onun için de eskisi gibi yapmamak, işin gereği ne ise onu yapmak gerekiyor ve aslında ne yapılması gerektiği de bir sır değil: Daha geç olmadan insanlığı kapitalizm belasından kurtarmak için ayağa kalkmak. Bu yönde tutarlı bir mücadele yürütmek, gezegeni korumak, gezegende canlı yaşamı güvence altına almak, velhasıl “başka bir dünya” kurmak…”[59]

Siz bakmayın, “Üzüntümü dile getirmek yerine Soma acısının üzerine çullanan siyaset vampirlerinden, sosyal medyaya hâkim olan çirkinlikten duyduğum mide bulantımı paylaşmak istiyorum,”[60] diyen sahibinin sesi Haşmet Babaoğlu’na…

Ya da Halime Kökçe’nin, “Soma’yı Gezi mi sandınız?”;[61] Okay Gönensin’in, “Soma’dan Gezi çıkmaz,”[62] demogojisine…

Manipülatif demogojilerle veya “Kader diyerek aptallığımızı örtmeyin!”[63] Buna kalkışmayın artık!

Çözüm işçilerin dik durmasında, mücadele tarihlerini[64] anımsamasında ve Roboskîli anaların dayanışmasındaydı…

Kolay mı? Ruşen Çakır’ın, “Soma faciası duyulur duyulmaz, bazı kişiler, buradan Gezi’deki gibi bir hareketin çıkarılmak istenebileceği endişesine kapıldılar. Hatta işi daha ileri götürüp bu facianın bu amaca yönelik bir sabotaj olabileceği spekülasyonu bile yaptılar,” notunu düştüğü ortamda Roboskîli anneler, Soma’ya gidip faciada ölen madenci annelerinin acısını paylaşırken Veli Encü ekliyordu:

“Acılar paylaştıkça azalır. Biz bu amaçla buradayız. Şu gerçeği paylaşmak zorundayız, Roboskî ve Soma’da acı aynı olduğu kadar acıtanlar da aynıdır. Roboskî’de bilerek planlı bir şekilde katledilen yakınlarımız için ‘kaza’, Soma’da ihmalkârlıkla ölüme terk edilen madenci kardeşlerimizin ölümlerine ‘kader’, ‘bu işin fıtratında var’, diyorlar bu acılardan ve ölümlerden hâlâ ders almadıklarının ifadesidir…”

Roboskî’nin anaları, aslına bakılırsa bize yapılması gerekenin ne olduğunu gösteriyor: Ezilenlerin-sömürülenlerin, ezenlere-sömürücülere yani sistemin “efendileri”ne karşı dayanışması, birliği ve uzlaşmaz mücadelesi…

27 Nisan 2015 13:23:47, Ankara.

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:167, Mayıs 2015…

[1] “Hakikât herkese ulaşır.”

[2] Zeynep Oral, “Ölmek, Sudan Ucuz…”, Cumhuriyet, 15 Mayıs 2014, s.14.

[3] Hasan Pulur, “Facianın Destanı!”, Milliyet, 16 Mayıs 2014, s.3.

[4] Abdullah İnal, Abdullah Özdemir, Abdullah Sivri, Abdülmüttalip Akay, Adem Abokan, Adem Çetiner, Adem Varol, Ahmet Akbulut, Ahmet Akdemir, Ahmet Ali Aslan, Ahmet Avcu, Ahmet Bal, Ahmet Çelik, Ahmet Erol, Ahmet Gülcü, Ahmet Güven, Ahmet Kaya, Ahmet Soluk, Ahmet Şen, Ahmet Varal, Akif Doruk, Ali Bıçak, Ali Çıfıtcı, Ali Gül, Ali Kavas, Ali Şahin, Ali Yanar, Arif Demir, Aşkın Koyun, Aydın Özgün, Ayhan Avcı, Bayram Ali Dağlı, Bayram Bayındır, Bayram Erol, Bayram İndirik, Bayram Parça, Beytullah Çakır, Bilal Ay, Bilal Bilgi, Bilal Malkoç, Burak Karayel, Celal Sevinç, Cemal Kaya, Cemal Yıldız, Cemil Taşdemir, Cengiz Çantal, Cengiz Kargı, Cengiz Şimşek, Davut Ağız, Davut Çeçen, Davut Duran, Davut Köse, Doğan Yıldırım, Dursun Demircan, Emin Esen, Emin Kurt, Emin Mazı, Emrah Çakır, Emrullah Armut, Engin Yıldırım, Ercan Cezeli, Erdal Demirel, Erdoğan Köse, Erdoğan Merdim, Erdoğan Sevben, Ergun Koyakkaya, Ergün Akkuş, Ergün Sidal, Erkan Altuntaş, Erkan Doğdu, Erol Işık, Erol Uysal, Ersan Çetin, Ersin Keçeli, Evren Sarı, Faruk Karahan, Fatih Köse, Fedai Bozdağ, Ferhat Avkaş, Ferhat Canbaz, Ferhat İren, Ferhat Tokgöz, Feridun Çelik, Gafur Şen, Gazi Osman Sümer, Gökhan Yılmaz, Göknur Kocagedik, Güngör Kayrak, Hakan Taşdemir, Hakkı Doğan Sal, Halil Ergöz, Halil İbrahim Doğan, Halil İbrahim Hamurcı, Halil, Halil Şevik, Harun Keskin, Hasan Akkaş, Hayri Türker, Hayrullay Baygül, Himmet Araçlı, Hüseyin Avkaş, Hüseyin Dalbudak, Hüseyin Demir, Hüseyin Kılınç, Hüseyin Top, İbrahim Biçer, İbrahim Çırak, İbrahim Duman, İbrahim Gezer, İbrahim Gökçe, İbrahim Kutbey, İbrahim Salgın, İbrahim Sungur, İdris Arslan, İdris Duran, İlkay Yıldırım, İlyas Özkan, İlyas Yıldırım, İsa Çalış, İsa Sadan, İsa Sevben, İsa Aldemir, İsmail Aslan, İsmail Aslan, İsmail Canbal, İsmail Çata, İsmail Değirmen, İsmail Gezer, İsmail Gürpınar, İsmail Kalkan, İsmail Kutlu, İsmail Öztürk, İsmail Şengür, İsmail Tulum, İsmail Yıldırım, İsmet Yılmaz, Kader Yıldırım, Kadir Özel, Kamber Çağlar, Kâmil Çal, Kasım Softa, Kâzım Karaçoban, Kemal Çoban, Kenan Akdeniz, Kenan Aksoy, Kenan Avcı, Koray Karadağ, Mahmut Akbulut, Mehmet Akif Günaydın, Mehmet Ali Özcan, Mehmet Ateş, Mehmet Azman, Mehmet Çelik, Mehmet Emin Çardak, Mehmet Eser, Mehmet Gülşen, Mehmet Şentürk, Mehmet Yavaş, Mehmet Yetim, Mesut Memiş, Mesut Özkoç, Metin Burmalı, Metin Uslu, Mithat Özdirik, Muhammed Arslancan, Muhammed Çağan, Muhammed Girgin, Muharrem Şen, Muhsin Taş, Murat Gezgin, Murat Gümüş, Murat Kandemir, Musa Kara, Musa Karaçoban, Mustafa Çalı, Mustafa Dağlı, Mustafa Fenerli, Mustafa Kaya, Mustafa Sedat Toprak, Mustafa Türkhan, Muzaffer Eren, Mücahit Yardımcı, Nihat Kayrak, Niyazi Bayram, Niyazi İzmir, Niyazi Kurban, Numan Kandemir, Nuran Yankın, Nurettin Kara, Nurettin Yıldız, Nurullah Köse, Okan Merdim, Orhan Öksüz, Osman Fındık, Osman Özgün, Osman Şam, Ömer Afacan, Ömer Elibol, Ömer Özcan, Özay Eren, Özcan Bozdağ, Özcan Öncü, Özcan Sarı, Özgül Çiftçi, Özgür Çevirgen, Özgür Şen, Ramazan Aldemir, Ramazan Çakır, Ramazan Çatar, Ramazan Doğan, Ramazan Kökçü, Ramazan Mercan, Ramazan Savaşan, Ramazan Sökmen, Ramazan Şahin, Ramazan Uçkun, Ramazan Ünal, Ramazan Yavaş, Recep Aldemir, Recep Gümcür, Recep Terzi, Recep Türk, Remzi Artar, Rıdvan Koçhan, Ruhi Dağlı, Sadettin Yılmaz, Sadık Akdağ, Sadık Çakır, Sadi Almaz, Saffet Şahin, Saim Özcan, Sait Karaca, Sami Yıldırım, Sebahattin Aydın, Sefer Hazar, Sefer Yayla, Selahattin Kayrak, Selami Tizel, Semai Aktaş, Serkan Buran, Serkan Güneş, Seyit Ali Çetin, Sezai Kılınç, Sinan Yılmaz, Suat Esen, Süleyman Akcan, Süleyman Aldemir, Süleyman Çata, Süleyman Tunahan Ulusoy, Şaban İlçi, Şahin Aydın, Şevki Değirmen, Şenay Baygül, Şerafettin Girgin, Şerif Genç, Şerif Gezgin, Şevket Saban, Şinasi Tokmak, Talip Özten, Tezcan Şentürk, Tuncay Sidal, Tuncay Şahin, Tuncer Ülhan, Turgay Yağcı, Turgut Yılmaz, Uğur Canbey, Uğur Çolak, Veysel Arkan, Yılmaz Çıfıtcı, Yahya Aybak, Yıldırım Güney, Yılmaz Erol, Yunus Yılancı, Yüksel Akcan, Yüksel Cangül, Yüksel Yaşar, Zabit Ataş, Zekeriya Kuzu, Zeki Coşkun, Zeki Gezer, Zeynel Uzar, Zühtü Yıldırım, (Refik Durbaş, “Soma’da Ölmediler Ölüme Gönderildiler”, Birgün, 22 Mayıs 2014, s.2.)

[5] “Soma’da 300’ün üzerinde işçinin ölümüne neden olan maden ocağının ruhsat sahibinin TKİ olduğu, bugüne kadar madenin sahibi olarak görünen Soma Holding’in sahibi Alp Gürkan’ın madeni özelleştirmeden aldığı ve sadece TKİ’nin taşeronu olarak ocağı işlettiği ortaya çıktı. Alp Gürkan’a maden ocağını satın alma veya kiralama zorunluluğu olmadan devretme olanağının ise 2003 yılında AKP tarafından yasalaştırılan ‘Hizmet alımı’ yöntemiyle gerçekleştirildiği belirlendi. Ortaya çıkan yeni kanıtlar, 301 kişiye mezar olan madendeki hukuki sorumluluğun taşeron işletmeci Alp Gürkan kadar Türkiye Kömür İşletmeleri ve Hükümete kadar uzanmasına neden oldu.” (“Sorumluluk Doğrudan Devletin”, Cumhuriyet, 20 Mayıs 2014, s.4.)

[6] “Soma’daki sendikanın gerçek bir sınıf bilinciyle hareket ettiğini, işçilerin haklarını korumak için çabaladığını, gerektiğinde grevler ve eylemlerle direnerek işçilerin hakkını aradığını varsayalım. O sendika yöneticilerinin başına gelmeyen şey kalmazdı. İlk darbe işverenden gelirdi. Böyle bir sendikanın o bölgede örgütlenmesini önlemek için her türlü yolu denerdi. Sendika yöneticileri, sendikaya üye olmaya kalkışanlar işlerini kaybederlerdi. Haklarını aramak için mahkemeye gitseler, bu haklarını yeniden elde edebilmeleri için yıllar geçerdi. ‘Güvenlik sağlanana kadar çalışmıyoruz’ deseler, yaptıkları eylem ‘yasadışı grev’ ilan edilir, madene inmeyi reddedenler işlerinden atılırlardı. Bunu protesto etmek için gösteri yapsalar, jandarma dipçiği ile dağıtılırlardı.” (Mehmet Y. Yılmaz, “Düzen, Gerçek Sendikaya İzin Vermiyor”, Hürriyet, 23 Mayıs 2014, s.23.)

[7] Zafer Aydın, “İliştirilmiş Sendikacılık”, Radikal İki, 25 Mayıs 2014, s.5.

[8] İsmail Saymaz, “Soma Faciası 5 Ay Boyunca Geliyorum Dedi”, Radikal, 20 Haziran 2014, s.6-7.

[9] İsmail Saymaz, “Soma’da Yasaklı Dizel Kepçe Kullanılıyormuş”, Radikal, 16 Haziran 2014, s.10-11.

[10] Fatih Yağmur, “1993 Model Çin Maskesi Varmış!”, Radikal, 22 Mayıs 2014, s.15.

[11] Türkiye, ILO 176 numaralı “Madenlerde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi”ni imzalamadı. Lübnan’dan, Zimbabve’ye 28 ülkenin imzaladığı sözleşmeyi, Türkiye’nin neden imzalamadığı merak konusuyken; bakın o sözleşmede ILO neler getiriyor?

  1. i) Yerin altındaki tüm kişilerin isimlerinin ve muhtemel konumlarının her zaman (yani gün boyunca) doğru şekilde bilinmesi için bir sistem kurulmalı; ii) Güvenli ve sağlıklı çalışma ortamı koşullarının sağlanması açısından, madenin gerekli elektrik, mekanik ve iletişim sistemini de kapsayan diğer ekipmanlarla inşa edilmesini sağlamalı; iii) Madenin, işçilerin tayin edilen işleri kendileri ile başkalarının güvenlik ve sağlıklarını tehlikeye atmayacak şekilde gerçekleştirmesine olanak sağlayacak şekilde düzenlenmesi ve çalışmasını sağlamalı; iv) Uygulanabilir durumlarda, yeraltındaki iş yerlerinin tümünden iki çıkış sağlanmalı, bu çıkışlar yüzeye ayrı ayrı çıkış noktalarından bağlanmalı; v) İşçilerin maruz kalabileceği çeşitli tehlikelerin tespit edilebilmesi ve maruz kalınıyorsa bunun seviyesinin belirlenmesi için çalışma ortamının izlenme, değerlendirilme ve düzenli teftişi sağlanmalı; vi) Erişim izni verilen tüm yer altı çalışma mekânlarının yeterli havalandırması sağlanmalı; vii) Bir maden işletmesinin doğasına uygun şekilde, yangınların başlaması ve yayılması ile patlamaları önleyecek, tespit ve mücadele edecek tedbir ve önlemler alınmalı; viii) Bir yerde, işçi güvenliği ve sağlığına ciddi tehdit olması durumunda, operasyonların durdurulması ve işçilerin güvenli bir noktaya tahliye edilmesi garantiye alınmalı; ix) İşveren, her madende ayrı ayrı öngörülebilen tüm endüstriyel ve doğal afetler için acil müdahale planı hazırlamalı; x) İşçilere, hem verilen iş, hem de güvenlik ve iş sağlığı konularında yeterli eğitim programları ve anlaşılabilir talimatlar sağlanmalı. Bu ücretsiz olmalı; xi) İşverenler riski kaynağında bertaraf etmek, güvenli çalışma sistemleri tasarlamak, kaza riskleriyle ilgili işçileri bilgilendirmek ve kaza olduğunda gerekli tıbbi yardıma ulaşmalarını sağlamak zorunda; xii) İşverenler sözleşmeyle kaza sonrasındaki sağlık ve kurtarma etkinliklerinin kalitesinden de sorumlu; xiii) Sözleşme, hükümetlereyse teknik kılavuzların hazırlanması, denetimlerin düzenlenmesi, denetimlere ilişkin gerekli yasal düzenlemelerin sağlaması ve kazaların etkili soruşturulması gibi yükümlülükler getiriyor. (Merve Erdil, “Neden İmzalamadık!”, Radikal, 15 Mayıs 2014, s.18-19.)

[12] 2010 yılında önce Zonguldak’taki maden faciasıyla ilgili “Bu tür kazalar bu mesleğin kaderinde var” diyen Erdoğan, “Bunun fıtratında bunlar var. Kaza olmayacak diye bir şey yok. Bunlar olağan şeylerdir. Literatürde iş kazası denilen bir olay vardır. Bunun yapısında, fıtratında bunlar var. Hiç kaza olmayacak diye bir şey yok. Geçmişe gidiyorum İngiltere’de 1862 yılındaki maden kazasında 203 kişi, 1866’da 361, 1894’te ise 290 kişi ölmüş. Fransa’ya geliyorum 1906 dünya tarihinin en ölümlü ikinci kazasında 1099 kişi ölmüş. Daha yakın dönemlere geleyim Japonya 1914’de 687, Çin’de 1942 yılında 1549, yne Çin’de 1960 yılında metan gazı patlaması sonucu 684 kişi ölmüş. Japonya’da 1963’te kömür tozu patlaması 458, Hindistan’da ise 375 kişi ölmüş. Amerika’da 1907’de 361 kişi ölmüştü,” diye ekledi. (Okan Konuralp, “Bu İşin Fıtratında Kaza Var”, Radikal, 15 Mayıs 2014, s.14-15.)

[13] “Soma Duyarsızlığı: Meclis Boş Kaldı”, Radikal, 22 Mayıs 2014, s.11.

[14] Emre Döker, “Liseliye Soma Soruşturması”, Cumhuriyet, 20 Mayıs 2014, s.6.

[15] İdris Emen, “Hani Taşeronluk Sistemi Yoktu?”, Radikal, 19 Mayıs 2014, s.10-11.

[16] “Kaderi TKİ ile Değişti: Kim Bu Madenci”, Radikal, 16 Mayıs 2014, s.19.

[17] “Alp Gürkan’dan Şok İtiraf Yaşam Odaları…”, Vatan, 15 Mayıs 2014, s.11.

[18] Mehveş Evin, “Müfettişler Ocağa Artiz Gibi Gelir!”, Milliyet, 15 Mayıs 2014, s.4.

[19] Şehriban Oğuz, “Eski Yönetici Hem TKİ’yi Hem Soma Holding’i Uyarmış Biz Uyardık, Dinlemediler”, Radikal, 24 Mayıs 2014, s.17.

[20] Özlem Yüzak, “Soma Faciasında Şirket Kadar Devletin Kâr Hırsı da Hesaplanmalı”, Cumhuriyet, 4 Şubat 2015, s.10.

[21] “Taşeronların Belgesi”, Radikal, 29 Mayıs 2014, s.7.

[22] Abdurrahman Yıldırım, “Beceri, Yaşamı Tehlikeye Atmadan Para Kazanmakta”, Haber Türk, 15 Mayıs 2014, s.9.

[23] Sedat Ergin, “Maden Kazalarında Fıtrat Faktörü ve Bilimsel Bakış”, Hürriyet, 16 Mayıs 2014, s.20.

[24] Yalçın Yusufoğlu, “Sanık Ayağa Kalk”, 14 Mayıs 2014… http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?KartNo=58355&Yazar=Yalçın+Yusufoğlu)

[25] Ceyda Karan, “Sadece İnsanlık Mucize Yaratır”, Taraf, 18 Mayıs 2014, s.12.

[26] Ahmet Can, “Farkı Siz Bulun”, Hürriyet, 17 Mayıs 2014, s.10.

[27] Damla Yur-Burcu Karakaş, “Fazla Kömür İçin Hakaret Ettiler”, Milliyet, 30 Mayıs 2014, s.17.

[28] Hakan Dirik, “Soma Mağduru Aileye Şok Tehdit!”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2014, s.7.

[29] Rahmi Öğdül, “Hava Ölüm Karası, Suratımızda Patlıyor Tokatlar”, Birgün, 22 Mayıs 2014, s.14.

[30] Mustafa Çakır, “Ölmediysen Aç Kal”, Cumhuriyet, 2 Aralık 2014, s.6.

[31] Öznur Güneş, “Hepsi Ailesinden Birini Kaybetmiş”, Milliyet, 16 Nisan 2014, s.24.

[32] Erdinç Çelikkan, “Kaçış Yolu Yok”, Hürriyet, 16 Mayıs 2014, s.2.

[33] Olcay Büyaktaş-Pelin Ünker, “846 Liralık Asgari Ücret İçin!”, Cumhuriyet, 15 Mayıs 2014, s.8.

[34] Vedat Yalvaç, “Ya Ölüm Ya Açlık”, Evrensel, 4 Aralık 2014, s.6.

[35] Şebnem Turhan, “247’si 15-19 Yaşında 6 Bin 888 Madenci İş Bekliyor”, Hürriyet, 16 Mayıs 2014, s.11.

[36] Bu arada Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 15 Mayıs 2014 tarihinde işsizlik oranını Şubat 2014 itibariyle yüzde 10.2 olarak açıkladı. İşsiz sayısının 2 milyon 825 bin kişi olduğu Şubat 2014’te tarım dışı işsizlik oranının yüzde 12.1’ye yükseldi. 2014’ün Şubat döneminde tam 126 bin madenci istihdam edildi. Sanayi istihdamının yüzde 2.35’ini oluşturan madenci istihdamında iki yılda 10 binin üzerinde artış yaşandı. Türkiye İş Kurumu (İşkur) verilerine göre ise tam 6 bin 888 madenci iş bekliyor. Verilerde dikkat çeken ise 247 madencinin 15-19 yaş aralığında olması. 2013’te ise 245 çocuk İşkur’a başvurarak madenci olmak istediğini bildirdi. (Şebnem Turhan, “İşkur’da Kayıtlı 247 Çocuk Madene İnmeyi Bekliyor”, Radikal, 16 Mayıs 2014, s.19.)

[37] Ergün Yıldırım, “Soma’ya Gömülen Türk Kapitalizmidir”, Yeni Şafak, 18 Mayıs 2014, s.10.

[38] Cemil Ertem, “Soma Faciası Türkiye’nin Karanlık Yanını Anlatıyor…”, Star, 18 Mayıs 2014, s.8.

[39] Eyüp Can, “Soma’da Çöken, ‘Merhametsiz Büyüme’ Üzerine Kurulu Yalan Düzeni!”, Radikal, 20 Mayıs 2014, s.4.

[40] Mahmut Övür, “Soma Faciası Son Olmalı”, Sabah, 15 Mayıs 2014, s.25.

[41] Ancak eklemeden de edemiyor Kütahyalı: “Bu ülkede sermayeyi bollaştırmak, yabancı sermayenin önündeki engelleri kaldırmak, yatırımların önündeki bürokratik engelleri ve anlamsız yüksek vergileri kaldırmak ve devleti olabildiğince küçültmek tamamen işçi- yandaşı yoksul- yandaşı bir politikadır. Devletin küçültülmesi çalışan sınıfların emekçilerin lehine olacak bir politikadır. Devletin küçültülmesi yalnızca dünya tarihinin en sömürücü, en asalak sınıfı olan bürokrasi sınıfının aleyhine olur.” (Rasim Ozan Kütahyalı, “Soma’daki Facia ve İşçilerin Lehine Politika”, Sabah, 15 Mayıs 2014, s.26.)

[42] Rasim Ozan Kütahyalı, “Soma ve Bütün İşçiler İçin Merhamet”, Sabah, 18 Mayıs 2014, s.22.

[43] Şeref Oğuz, “Vicdansız Üretim”, Sabah, 15 Mayıs 2014, s.8.

[44] Ümit İzmen, “Batsın Böyle Ekonominiz!”, Radikal, 19 Mayıs 2014, s.19.

[45] Koray Çalışkan, “Bir Sendika, Bir Patron, Bir Bakan, Sıfır Vicdan”, Radikal, 20 Mayıs 2014, s.16.

[46] Mehveş Evin, “Soma’da Paradan Önce Adaleti Konuşalım”, Milliyet, 9 Temmuz 2014, s.9.

[47] Ergin Yıldızoğlu, “Felaketin Ertesinde”, Cumhuriyet, 21 Mayıs 2014, s.4.

[48] “Yalnızca varolan ilkeleri değiştirmek için değil, ama aynı zamanda kendi kendinizi değiştirmek, siyasal iktidarı sürdürecek yeteneğe sahip olabilmek için, onbeş, yirmi, elli yıl süren iç savaşlar ve uluslararası savaşlardan geçeceksiniz.” (Karl Marx, “Köln Komünistleri Yargılaması Üzerine Açıklamalar”.)

[49] Émile Zola, Germinal, Çev: Hamdi Varoğlu, Yordam Kitap, 2014.

[50] “Kamu-Özel Ortak Cinayeti”, Cumhuriyet, 23 Şubat 2015, s.5.

[51] İklim Öngel, “Bedenlere Ulaşmak Ayları Bulabilir”, Cumhuriyet, 31 Ekim 2014, s.7.

[52] Aziz Çelik, “Ölümle Gurur Duyan Hoyratlık”, Birgün, 5 Mart 2015, s.4.

[53] “Soma’da Üç Maymun Oyunu”, Gündem, 22 Nisan 2015, s.4.

[54] İsmail Saymaz, “Soma Usulü İş Güvenliği: Seni Patlatma Mühendisi Yaptık”, Radikal, 12 Haziran 2014, s.8-9.

[55] Emre Döker-Oğuz Yıldız, “Vicdansız Savunma… “Gelirim Yok, En Çok Babamla Biz Mağdur Olduk”, Cumhuriyet, 16 Nisan 2015, s.12.

[56] “Soma Davasında Skandal Savunma: Sabotajmış!”, Karşı, 21 Nisan 2015… http://www.karsigazete.com.tr/gundem/soma-davasinda-skandal-savunma-sabotajmis-h37058.html

[57] Hakan Dirik-Emre Döker, “Soma’da Ailelerin İsyanı… Duruşma Ertelendi”, Cumhuriyet, 14 Nisan 2015, s.12.

[58] Hakan Dirik, “Asıl Suçlular Yargılanmıyor”, Cumhuriyet, 13 Nisan 2015, s.12.

[59] Fikret Başkaya, “Bu Katliamın Faili Kim?”, 15 Mayıs 2014… http://www.ozguruniversite.org/index.php/fikret-bakaya/guenluek/1509-bu-katliamn-faili-kim-

[60] Haşmet Babaoğlu, “Çürüyorsunuz!”, Sabah, 15 Mayıs 2014, s.2.

[61] Halime Kökçe, “Soma’yı Gezi mi Sandınız?”, Star, 18 Mayıs 2014, s.14.

[62] Okay Gönensin, “Soma’dan Gezi Çıkarmak”, Vatan, 16 Mayıs 2014, s.12.

[63] Yavuz Semerci, “Kader Diyerek Aptallığımızı Örtmeyin!”, Haber Türk, 16 Mayıs 2014, s.3.

[64] “Maden emekçilerinin tarihindeki en gizemli ve en tartışmalı sayfalardan biri Molly Maguires diye anılan gizli örgütle ilgilidir. Molly Maguires, patronların acımasızlığı ve anlaşmalara uymaması nedeniyle grevler yerine doğrudan şiddeti öngören İrlandalı maden işçileri tarafından 1800’lü yılların ikinci yarısında kurulmuş, ABD’nin pek çok madenci kentinde örgütlenmiştir. Maden işçileri patronlara karşı şiddet kullanmaktan geri durmamışlar, onlar da hakkını arayan her işçiyi Mollie olmakla suçlayıp asmayı kendilerine hak saymışlardır.

1870’lerde ABD’de maden şirketleri çoğunlukla İrlanda’dan getirdikleri ucuz işçileri köle gibi çalıştırmaktadır. Örneğin Pensilvanya’daki madenlerde 5 bini çocuk 22 bin kömür işçisi günde 1 ila 3 dolara çalışmakta ve hayvanca yaşamaktadır. Ölüm ise zaten madencinin can yoldaşı gibidir ve ortalama ömür 40’ı geçmemektedir. Madencilerin dayanışması böylece gelişir: Zalimlere karşı şiddet! Tam olarak kaç eylem yaptıkları bilinmiyor ama zengin maden patronlarının çoğunun Mollie darbesi yediği, bazılarının öldürüldüğü, birçok maden ocağının havaya uçurulduğu, yiyecek depolarının soyulup aç işçi ailelerine dağıtıldığı biliniyor.

Sonunda, maden patronları işçi sınıfına saldırı için kurulmuş yarı resmi kontra örgütü Pinkerton Ajansı ile anlaşır. Ajans, James McParlan’ı örgüte ajan olarak sokar. Şirket 1 Ocak 1875 günü, grevde sendikacı Edward Coyle’u öldürür. Patronlar bu katliamlarla örgütün sahneye çıkacağını öngörürler. Parlan’ın istihbaratıyla yapılan ev baskınlarında işçilerin aileleri ve çocukları da öldürülmektedir. Grev biter ama örgüte katılımlar hızlanır. Düzenin adalet sisteminden ümidini kesen işçiler adalet için Molly Maguires’e yönelirler. Artık neredeyse her gün bir Mollie öldürülmekte, buna karşın postaneler yakılmakta, trenlere ve madenlere sabotaj yapılmaktadır.

Sonunda tutuklamalar başlar. Schuylkill Bölge Savcısı Franklin Gowen, zaten şirketin sahibidir ve mahkeme tam bir şarlatanlıktır. Örneğin, ilk yargılanan sanıklar McGeehan, Carroll, Duffy, James Boyle ve James Roarity hakkında kanıt yoktur ve dava düşer. Ama yeniden yargılanırlar ve beşi de ölüm cezasına çarptırılır. Sonuçta sadece McParlan’ın şahitliğiyle (gizli tanık?!) toplam 10 madenci, örgüt üyesi olduğu iddiasıyla asılır. Sonraları yargıç John Lavelle, ‘Bütün yargılamayı şirket yaptı, devlet sadece idam sehpasının tahtalarını sağladı’ diyecektir.

21 Haziran 1877 sabahı, altı kişi Pottsville Schuylkill Hapishanesinde, dört kişi de Mauch Chunk Carbon County Hapishanesinde asılarak idam edilir. Askeri kuşatmaya rağmen infaz saatinde muazzam bir sessizlikle her yandan akın akın gelen işçiler ve aileleri asılan Mollie’lere son kez desteklerini dile getirirler. McGeehan ve yoldaşları ölümü vakur bir tavırla karşılamış ve patron mahkemelerinin önünde diz çökmemişlerdir. Bu arada onlarca madenci ailesinin ve küçük çocukların ölümüne imza atan Parlan’ın rütbesi yükselir. Örgütün yazılı belgeleri hiç olmadığı için asılanların hangi olayda ne kadar yer aldığını ise kimse bilmemektedir. Ama ne olursa olsun, Molly Maguires, belki biraz aykırı ve sert bir örnek olarak maden işçilerinin tarihinde çoktan yerini almıştır.

Kısasa kısas, zalimlere karşı şiddet! Amerikan maden işçilerinin tarihindeki gizemli Molly Maguires efsanesi, doğuştan örgütçü İrlandalıların bu basit adalet ilkesinden böyle doğdu ve yıllarca şirketlere korku saldı.” (M. Ender Öndeş, “Bir Madenci Efsanesi: Molly Magiures”, Gündem, 10 Haziran 2014, s.5.)

KADINLARA, KENTLERE, GECELERE DAİR…[1]

SİBEL ÖZBUDUN (29-12-2014) “Hepimiz mahpusuz.

Ama kimimizin hücresinde

pencere var

kimimizinkinde yok.”[2]

‘Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü’ dolayısıyla düzenlediğiniz bu etkinliğe “Kent ve Kadın” konulu bir sunuşla katılmamı istediniz benden…

Büyük bir sevinçle. Ama madem ki bu semineri geceyarısına doğru düzenliyorsunuz, bir bildiğiniz vardır, diyorum.

Ve izninizle, benden istediğiniz temalar arasına bir de “gece”yi ekliyorum.

Çünkü hepimiz biliyoruz ki geceler kadınlar için tekinsizdir. Ama özellikle kentlerde!

Kırsal kesimde yaşayanlar gecenin sorun teşkil etmediğini bilirler orada. Zaten erkekler için de fazla bir anlam ifade etmez.

Ya gün boyu ekinde çalışır, gece ise televizyon karşısında uyuklarsınız… Ya erkekler kahvede okey oynarken kadınlar konu komşu ziyaretine, mukabeleye filan gider. En iyi ihtimalle de düğüne… Köy yaşamında ne kadın ne de erkeğin, kendini “güvensiz” hissetmesi için fazlaca bir neden yoktur.

Çünkü hemen herkes ya komşu ya akrabadır. 300-500 kişilik bir yerleşimde, toplumsal denetim, bireylerin özgürlüklerini sınırlandırırken, güvenliği büyük ölçüde sağlar… En kötü risk, gece karanlığından yararlanan kaçamak ilişkilerin konu-komşu tarafından yakalanıp “dedikodu” konusu olmasıdır. O kadar…

Oysa kentlerde… Hele metropol kentlerde.. Gece kadınlar açısından büyük soruna dönüşür. Tehditkâr, tehlikeli, tekinsizdir…

Bir zamanlar Londra polisinin kadınların güvenliği için yayınladığı bir broşür geçmişti elime… Kadınlara geceleri ana caddeden ayrılmamaları, tek başlarına karanlık sokaklara girmemeleri, toplu taşıma araçlarında erkek grupları ya da güven telkin etmeyen erkeklerle gözgöze gelmekten kaçınmaları, evlerinin kapılarını sıkıca kilitlemeleri, tanımadıkları kişilere kapı açmamaları… vb. telkin ediliyordu. Londra polisi kadınlara adeta “bizden umut yok,” diyordu; “başınızın çaresine bakın…”

Kentlerdeki erkek egemenliği kadınları ikiye bölmüştür. “Gündüz kadınları” ve “gece kadınları”… Gündüz kadınları, anadır, bacıdır, karıdır, yardır. Mahremdirler; “Kişiye özel”dirler yani. Ya çarşıya çıkmışlardır, ya akraba-komşu gezmesine, hasta ziyaretine… Mubahtır.

Oysa gece kadınları? Onlar mahrem değildirler… Kimsenin bacısı, anası, avradı, yari olamazlar. Kimse onları tam olarak bilemez, avucunun içinde tutamaz. Erkeklerin ortak ilgi ve iyelik alanına dahil olabilirler ancak. Üzerlerinde her erkeğin “hak”kı vardır; bu hakkı tek başına temellük etmeye kalkışmak,” racona ters”tir. Ya bar-pavyona ya da geneleve dairdirler gece kadınları. Düşmanca, aşağılayıcı bir kösnüllüğün hedefi, nesnesidirler her daim. Cazip ama tehlikeli, eğlendirici ama güvenilmezdirler. Arzulanırlar ve ürkülür onlardan.

Geceleyin yuvasının, erkeğinin (babası, ağabeyi, kocası…) koruyuculuğundan sıyrılıp da sokağın tekinsizliğine adım atan kadınlar erkekler için bir ikircim kaynağı olagelmiştir öteden beri. Öyle ya, cadılar gündüz sıradan, zararsız ihtiyarlarken, gece olunca süpürgelerine binip, Şeytan’la meş’um randevuları için havalanmazlar mı?

Bir bakıma özel-kamusal; mahrem-umumî ikiliğine denk düşen gece-gündüz klişesi nedeniyledir ki “mazbut” kadınlardan beklenen, geceleyin evlerinde oturmaları, yanlarında namahrem olmadan sokağa çıkmamalarıdır. Tek başına sokağa çıkmayı göze alan kadın, “gece kadını” muamelesinin muhatabıdır; buna istekli olduğu varsayılır. İtirazı ise “ceza”yı gerektirir: sözlü ya da fiilî taciz, tecavüz, şiddet, belki de öldürülmek…

Evet, kentler geceleyin kadınlar için tekinsizdir… Bu nedenledir ki kadın hareketlerinin taleplerinden biri, sokakları bol ışıklandırılmış, bol meydanlı, insan-merkezli, şenlikli ve güvenlikli kentlerdir…

*   *   *

Yalnız geceleri mi?

İçerdikleri olanca “özgürlük” vaadine karşın, kentler kadınlar için genelde tekinsizdir… Tekinsiz ne söz, giderek bir cehenneme dönüşmektedir. Özellikle son yıllarda kentsel rantın kapitalist sermaye birikiminin merkezine yerleşmesinin “metamorfoza uğrattığı” günümüz kentlerinde.[3]

Evet, metamorfoz. Birden çehresi değişti kentlerin. Upuzun, yüksek mi yüksek binalar sardı ufuklarını. Türkiye 141 gökdelenle Avrupa’nın en çok gökdeleni olan ülke unvanını kazandı… 91 binayla İstanbul, Moskova’yı takip ediyor; ama endişelenmeyin, 2016’da, 127 gökdelenle onu geride bırakacak… Ve ister inanın ister inanmayın, 37 gökdelenli Ankara, Paris’i şimdiden “geçmiş” durumda![4]

Ya AVM’ler?[5] Şimdiden memleketin 9 milyon metrekaresini işgal etmiş durumdalar… Dile kolay; 2014 sonu itibariyle sayıları 368’i bulacak. 100’den fazlası İstanbul, 40 kadarı Ankara, 20’si İzmir’de…[6] (Oysa Paris’teki AVM sayısı 17;[7] Berlin’de 23;[8] Zürih’te ise 3![9])

Ve kentin bağrını delik deşik eden bilmem kaç şeritli yollar, tüneller, köprüler… Kent merkezlerini yayalara kapayıp otomobillerin işgaline açan ucube bir kent planlamacılığı… (Hatırlar mısınız bilmem; Melih Gökçek bir zamanlar Çankaya’dan hareket eden bir otomobilin yolda hiç durmadan Esenboğa’ya varacağı bir kent oluşturmak üzere düğmeye basmıştı: Sanırım mimarlar, kent planlamacıları, kentliler, gençler gibi bir takım “bozguncu” unsurların muhalefeti olmasaydı, AKP belediyeciliğinin dünya kentbilim tarihine armağanı olacaktı bu: otoyol-kent. Evet, muhalefetinizle Melih Gökçek’i o kendinden menkul “uluslararası ödül”lerinden birinden ettiniz!)[10]

Uzmanlar 40 bin kişiyi bir saatte bir köprüden karşıya raylı sistem ile geçirmek için iki, otobüs ile geçirmek için dört, otomobille geçirebilmek için ise oniki şeride gereksinim olduğunu kaydediyorlar. 15 yılda Ankara’da yeni bir metro hattı açmayan, açılanların taşıdığı yolcu sayısının ise, yapılan katlı kavşaklar, genişletilen yollar, araç kapasitesini sürekli arttırma çabaları nedeniyle beklenenin çok altında kaldığı bir belediyeciliğin vardıracağı sonuç…[11]

Peki, kentsel rant uğruna AVM’lerin, gökdelenlerin, bilmem kaç şeritli yolların istilasına uğrayan neo-liberal kentlerde insanların, özellikle de kadınların yaşam şansı nedir?

Bilmem biliyor musunuz? Brezilya’nın Topraksızlar Hareketi MST’nin liderlerinden Charles Trocate’nin “Otomobil ile ulaşım erkektir ve ırkçıdır,” dediğini aktarır Metin Yeğin bir yazısında.[12] Öyle ya, New York’ta yapılan bir araştırma, otomobil sürücülerinin yüzde 75’inin erkek, bir o kadarının da beyaz olduğunu gösteriyor.

Neo-liberal kent politikaları kentsel alanları “soylulaştırıp” yoksullardan zenginlere aktarıyorsa, bu durumda kentin madunları da giderek kadınlaşıyor, demektir. Öyle ya, dünya mülksüzlerinin çoğunluğunu (yüzde 70) kadınlar oluşturuyorsa ve örneğin Türkiye’de kentsel mülkiyetin büyük bölümü (yüzde 70 dolayları) erkeklerin elinde toplanmışsa,[13] siz bakmayın plaza reklamlarında boygösteren albenili, şık, bakımlı kadınların bolluğuna; kentsel “soylulaşmanın” da esasta “eril”, bir başka deyişle erkek zenginliğiyle âlâkalı bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Ya da, kadınların büyük çoğunluğunun kentlilerin “en alttakiler”ini oluşturduğunu.

Şunu unutmamak gerek; kentsel soylulaşma, bir başka süreçle, yoksulların giderek kent saçaklarına itilmesiyle atbaşı gitmekte… Bu, dünyada çok bilinen bir uygulama; Türkiye’de ise ekonominin lokomotifine inşaat sektörünü yerleştiren AKP hükümetlerinin kentsel mekânların tükenmesi üzerine, “depreme dayanıklı konutlar inşa edeceğiz” diye “kentsel dönüşüm” adı altında mahalleleri yerle bir edip yerlerine plazalar, lüks konutlar, AVM’ler filan inşa etmesi şeklinde tezahür ediyor. Bunu yaparken de yıktıkları mahallelerin eski sakinlerini, kent dışlarında inşa edilmiş beton kutulara sürüyorlar. Örneği çok; İstanbul/ Ayazma’da olan-bitenleri hatırlamak yetecek. Biliyorsunuz, Ayazma Ağaoğlu’na peşkeş çekilip onun elinde My World Europe adıyla bir “marka kent” ucubesine dönüştürülürken, Ayazma’nın çoğu Kürt olan eski sakinleri, Halkalı/ Bezirganbahçe’deki TOKİ konutlarına gönderildiler. Çoğunun aylık geliri 600-900 TL arasındaydı, düzenli bir işleri yoktu. Bu parayla Bezirganbahçe’de yerleştirildikleri konutların banka kredi borcunu, apartman giderlerini, elektriğini, suyunu ödeyemediler. Dairelerini satıp, yeniden gecekondularını inşa etmek üzere Silivri’ye, Trakya’ya göçtüler… Böylelikle ekmeklerini kazandıkları kentten iyice uzaklaştırılmış oldular.

Bir an için kendinizi Bezirganbahçe’deki “toplu mezar”lardan birine yerleştirilmiş kadınlardan biri olarak tahayyül edin…

Bilirsiniz, büyük kentlerdeki gecekondu mahalleleri, akrabalık ve hemşerilik ilişkisi üzerinden oluşturulmuştu. Yeni gelen, eski gelenlerden aldığı yardımla inşa ederdi gecekondusunu ve kırsal dayanışma örüntüleri, kente taşınmış olurdu. Darda kalana maddi yardım, iş bulma, hastaya bir kâse çorba götürme, veresiye alışveriş yapabileceğin bakkal… Yabancı, düşmansı kent ortamında, yeni kentli yoksullara bir soluk alma olanağıydı. Bir şey daha… Gecekondunun bahçesinde yetiştirilen biber, domates, patlıcan, tandırda pişirilen ekmek, kümeste yetiştirilen tavuk, dar zamanların bankası görevini görüyordu adeta.

Kentsel dönüşüm, mahalleleri dağıtıp aileleri beton bloklara gömerken, bu dayanışmayı da tarumar etmekte. Bundan en çok etkilenenler ise, ocağı kaynatmaktan, çocuğa bakmaktan, çamaşırı-bulaşığı yıkamaktan sorumlu kadınlar, hiç kuşkusuz. Tıkıştırıldıkları kümesten hallice beton bloklarda, hoşbeş edecek, erişteyi imeceyle kesecekleri, çamaşırı birlikte yıkayacakları, çocuklarını emanet edecekleri komşularından, veresiye yazdıracakları bakkaldan, domates-biber yetiştirecekleri bahçelerinden kopartılmış, izole bir yaşama mahkûm kılınırken kent yaşamı daha da çekilmezleşiyor onlar için…[14] Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyelerinden Yard. Doç. Dr. Erbatur Çavuşoğlu’nun AKP’nin kentsel dönüşümünü “Filistin tipi kentsel dönüşüm” olarak tanımlaması boşuna değil.[15]

“Ama,” diye itiraz edebilir liberal görüşlü aklıevvel bir iktisatçı bu söylediklerime, “kentleşme kadınların iktisadî yaşama katılmasını hızlandırıyor, onları bağımsız bir gelire sahip kılıyor…”

Doğrudur, kentleşme kadınların önünde ücretli iş imkânını açıyor. En düşük ücretli, en güvencesiz, en kayıtdışı olanları genellikle. Kadın istihdamının dünya ölçeğinde kayıtdışında yoğunlaşması, şaşırtıcı değil. Dünyada düşük gelirli ülkelerde kadınların yüzde 60’ının informel sektörde istihdam edildiği hesaplanmakta. Sonuç mu? En düşük ücretli, en güvencesiz, en kötü koşullu işlerde çalışan kadınlar, bunu saçaklarında dışlanmış bir yaşam sürdürdükleri kentlerde gerçekleştirdiklerinde, işte ve evde günde 17 saat çalışmak zorunda kalıyorlar.[16]

Bir başka deyişle, “ücretli bir işte çalışıyor olmak”, kentli kadınların çoğunun durumunu hiç de düzeltmiyor. Tersine, iş ile konut arasında giderek uzayan mesafeleri[17] her gün biraz daha sıkışan trafik, biraz daha kalabalıklaşan toplu taşıma araçları içinde kat etmek, pazar pazar dolaşarak sebzenin, deterjanın en ucuzunu bulmaya çabalamak, çocukları okuldan ya da emanet edilen akraba, konu komşu veya sokaktan -neo-liberal iktisat politikaları kreş ve yuvaları düşük gelirliler için erişebilir olmaktan çıkardı, biliyorsunuz- toparlamak, eve koşturup yemek yapıp bulaşık yıkamak… yani hem evde hem de işte, boğaz tokluğuna ölesiye çalışmak anlamına geliyor…

Ve “dönüştürülmüş kentler”in, ya da neo-liberal kent politikalarının kentli kadınların çoğunluğunu oluşturan yoksul, hatta orta hâlli kadınlara sunacak hiçbir şeyleri yok. Tam tersine, onların son yaşam alanlarını da ellerinden almanın peşinde… Örneğin, çevreyi hoyratça yok ederken, soludukları havayı, içtikleri, yemek pişirdikleri, çamaşır-bulaşık yıkadıkları suları kirleterek…[18]

Örneğin arada bir çıkıp bir soluk alacakları, çocuklarını salacakları parkları, diğer insanlarla buluşabilecekleri, fikir, haber, dedikodu alışverişinde bulunabilecekleri meydanları yok etmekle meşgul. Belki biliyorsunuzdur; Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kentlerde yaşayan insan başına minimum 9 m2, tercihan 15 m2 yeşil alan gerekiyor. Dünyanın megakentlerinde bile bu gözetiliyor. Örneğin, New York’ta kişi başına 23, Londra’da 22, Paris’te 11.5 m2 yeşil alan düşüyor. Ya İstanbul mu? İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarı, belki inanmayacaksınız ama, 1 m2![19]

Ya meydanlar? Türkiye’nin nabzı, İstanbul’un çarpan kalbi Taksim meydanının “yayalaştırma” etiketiyle dönüştüğü trajediden hiç söz etmiyorum. Bilmem yakın zamanlarda hiç gittiniz mi, orası şimdi geniş bir cezaevi avlusunu andırıyor.

Gerçek şu ki, agorafobik AKP iktidarı, büyük bir hızla tüketiyor kentlerin meydanlarını. Düşünün ki, “İstanbul’da 2003 yılına kadar insanların toplanabilecekleri alan sayısı 470 iken, bu sayı şimdi 80’e düş”müş durumda.[20] Tabii ki yerlerine AVM’ler, rezidanslar, gökdelenler dikildi… Uzmanlar İstanbul’da beklenen deprem gerçekleştiğinde insanların nerede toplanacağını soruyor, haklı olarak. Yanıt yok, çünkü “depreme karşı güvenli binalar” bahanesiyle başlatılan “kentsel dönüşüm”, deprem toplanma alanları dâhil, meydanlarını, yeşil alanlarını yuttu kentlerin…

*   *   *

Söze gecelerin kentlerde yaşayan kadınlar için tekinsiz olduğundan bahisle başlayıp, ardından kapitalizmin mevcut durağında bir kâr üretme alanına, deyim yerindeyse bir “üretim aracı”na dönüşen kentlerin kadınların büyük bir çoğunluğu, alt ve orta sınıf kadınları için yalnız geceleri değil, yaşam boyu nasıl tekinsizleştiğini sergilemeye çalıştım.

Evet, kapitalist kent, nüfusunun büyük çoğunluğu, hele ki kadınlar için bir cehennem. Sözcüğün gerçek anlamında. Yalnızca her gün biraz daha çıldırtıcı hâle gelen trafiği, lüzumsuz gökdelenleri, içinde satılan her şeyin insanın cebini yaktığı AVM’leri, “soylulaşırken” sakinlerini gittikçe daha uzağa sürmesiyle, hava-su-toprak kirliliği, temel hizmetlerin erişilmezliği, yabancılaştırıcı-yalnızlaştırıcı etkisi ile değil.

Aynı zamanda “suç”u, saldırganlığı sıradanlaştırması, içselleştirmesi, yaşamının aslî unsuru hâline getirmesiyle de öyle.

Evet, yoksulluk ve suç, modern (“kapitalist” olarak okunmalı) kentlerin kronik ifrazatındandır. Yoksul varoşlar, varsıllığın katlandığı kent merkezleri, ya da zenginlerin ikamet ettiği “güvenli” siteler için hep esrarlı, tehditkâr, tekinsiz mekânlardır… İkiye bölünmüştür neo-liberal kent, yoksullarla zenginleri ayıran sınır, her gün biraz daha belirgin hâle gelmektedir. Bir tarafta lüksün tepeleme yığıldığı, ışıltılı eğlence, iş, yaşam mekânları, bir tarafta da alabildiğine uzaklara sürülmüş, duraklarda saatlerce itiş kakış doluşacağınız otobüsleri, minibüsleri beklediğiniz, elektriğine, suyuna güç yetiremediğiniz, çamurlu, karanlık sokaklarıyla teneke mahalleler…

“İstanbul’da birtakım alt yapısı olmayan, şehirden uzak, şehirle bağlantısı olmayan yerleşim bölgelerine dairelerin yanına bir cami, bir okul ve bir alışveriş merkezi yapılıyor. Burada bir kadın ne yapar. Sosyallik tarzlarını orada icra edemez. Başakşehir gibi yerlerde, alıştığı gibi kapı önüne çıkamaz, komşusuyla konuşamaz. Bu mimari buna izin vermez. Anketlere göre orada bir sürü insan antidepresanla yaşıyor. Kadınları bırakın gençler buralarda ne yapar? Gençler sadece alışveriş merkezlerinde buluşabiliyorlar. Dolayısıyla bu dönüşümler bir şiddet alt yapısı oluşturuyor. Bu Fransa’da da böyle oldu, İngiltere’de de böyle oldu. O nedenle, şehirle bağlantısı kopuk, sineması, kültür merkezi, kütüphanesi, küçük esnafı olmayan yerleşimler yapılmıyor artık. TOKİ tarafından, çölün ortasında birden bire mahalle oluşturur gibi yapılan yapılar 10-15 sene sonra şiddete yol açacak,”[21] diyor bu konuda, Fransa’daki vahşi kentsel dönüşümün günümüzdeki banliyö şiddetine yol açtığının altını çizerek.

Belki de yanılıyor… Belki de şiddet, yoksulluğun yoğunlaşmasının, ya da ne bileyim, gençlerin öfkesinin bir sonucu olmaktan çok, lebensraum’unu sürekli olarak geliştirmeye çalışan kapitalist sistemin bir taammüdî bir imalatı… Uyuşturucu, fuhuş çeteleri bizatihi polisin besleyip, yıldırıp kaçırmak üzere sakinlerinin üzerine saldığı Gülsuyu’nda olduğu gibi örneğin.[22]

Çünkü nihayetinde, kentlerin taşı-toprağı gerçekten de altın… Ama artık topraklarından kopup ekmek peşinde buralara göç eden yoksullar için değil. Muteber kentsel mekânları tüketip gözünü yoksulların sığındığı gecekondu mahallelerine, varoşlara diken inşaat şirketleri, “soylulaştırma”dan vurgun vuran spekülatörler, onların haracını yiyen yerel yöneticiler ve hepsinin gerisindeki siyasal iktidar için…

Neo-liberalizmin “Kırk Haramîleri”, el birliğiyle yaşamı kentlilere dar ediyorlar… Hele ki kadınlara…

21 Kasım 2014 09:56:39, Ankara.

N O T L A R

[1] 24 Kasım 2014 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Kadın Katliamlarına, Erkek Şiddetine, Gericiliğe Karşı; Karanlığı Yırtmak ve Yaşamı Savunmak İçin ‘Yaşam Nöbeti’ndeyiz!” başlıklı etkinliğin “Kent-Doğa Direniş ve Kadın (saat:23.40- 00.25)” oturumunda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:162, Aralık 2014…

[2] Halil Cibran.

[3] “Endüstriyel üretimin karşılaştığı aşırı birikim krizlerini aşmak yolunda inşaat yapmak üzerinden geçici çözümler üretilmiştir, üretilmeye devam etmektedir,” diyor David Harvey. “Kentlerde yeni büyük binaların inşa edilerek sermayenin kârlılığını devamlı kılacak yeni bir ortamın oluşturulması sağlanmaya çalışılıyor. (…) Kapitalist toplumlarda kentsel mekân sermaye için yeniden ve yeniden üretilen bir meta hâlini almıştır. Büyük ölçekli inşaat yapmak hoşa gidiyor. İş gökdelenleri, AVM’ler ve mega projeler yapılıyor ve bunun üzerinden borçlanılarak finansman sağlanıyor. Bu sektör üzerinden çok para kazanılıyor.” (“Harvey: Evsizlerden Çok Boş Ev Var”, Birgün Pazar, 30 Mart 2014, s.17.)

[4] Gülistan Alagöz, “Başımız Göğe Erdi”, Hürriyet, 9 Temmuz 2014, s.11.

[5] AVM’leri bir “Amerikan yaratımı, Amerikan ihracı” olarak değerlendiren Profesör George Ritzer, onların “Amerikan tüketim kültürünün küreselleşmesinin bir parçası” olduğunu, modern olmanın, varsıllığın simgesi olduğunu vurgulayıp ekliyor: Bence bir dereceye kadar tüketim kültürü, insanları tüketime takıntılı hâle getiriyor. (…) Tıpkı Marx’ın ileri sürdüğü gibi, din insanların afyonu olur ve devrimci faaliyetlerle ilgilenmemelerini sağlar. Bence tüketim kültürü içinde çok aktif olan bireyler, politik faaliyetlere zaman bulamazlar ve hatta bu faaliyetlere ilgilerini kaybederler, özelliklede muhalif olanlara… Bu bakımdan, iktidarda kalmak isteyen bir politik rejim, daha çok tüketim katedrali inşa etmeye yönelebilir. Bu katedraller içinde daha çok insanın olması insanları sokaklardan ve radikal faaliyetlerden uzak tutar. (Ömür Şahin Keyif, “İktidarda Kalmak İsteyen AVM İnşa Eder”, Birgün, 29 Eylül 2014, s.17.)

[6] “AVM Furyası: Sayı 368’i Buluyor…”, Birgün, 9 Haziran 2014, s.5.

[7] Bilgi e.parisinfo.com’dan alındı.

[8] Kaynak: europe-cities.com.

[9] http://www.cbre.eu/portal/pls/portal/res_rep.show_report?report_id=1672

[10] Yine de Melih Gökçek’in “hayali” Ankaralılara pahalıya mal oldu. “Çankaya’dan havaalanına giden anayolun yanyollarla kesilmemesi için ‘bat-çık’larla karnından yarılan, örneğin Kavaklıdere caddesinde bir kentin en önemli ‘piyasa’sı, kamusal alanı yok edildi,” diyor Cengiz Bektaş. “İnsanlar karşıdan karşıya geçemiyorlar. ‘Merhaba’laşamıyorlar. Ancak el sallayabiliyorlar birbirlerine…” (Cengiz Bektaş, “Halk Bunun Neresinde?” Cumhuriyet, 12 Şubat, 2013, s.8)

[11] Funda Özgür, “Yürüyün Seferoğulları, Yeşil Vadi Bizimdir!”, Radikal Kitap, 14 Şubat 2014, s.28.

[12] Metin Yeğin, “Ulaşım ve Özgürlük”, Gündem, 16 Temmuz 2014, s.12.

[13] Yard Doç. Dr. Bayram Uzun’a dayanarak… Bkz. “Kadın ve Mülkiyet Hakkı”, http://www.hkmo.org.tr/etkinlikler/etkinlik_detay.php?kod=3930. Bu ortalama bir oran olmalı. Örneğin Hakkâri’de kentsel mülkün yüzde 96’sı erkeklerin elinde. (Erdoğan Yener, “Kente Karşı Eko-Kentler”, Gündem, 9 Temmuz 2014, s.14.)

[14] Ayazma’da kentsel dönüşüm sürecini yakından izleyen bir kent aktivisti, Cihan Uzunçarşılı şöyle diyor: “Sosyal ve kültürel boyutlardan bakarsak, TOKİ’lerde mahallelerdeki dayanışma ve komşuluk ilişkileri, sosyal ağlar çöküyor. Avlulu evde oturan ya da mahallesinin sokaklarını evinin odaları gibi kullanan Romanı alıyorsun, apartman dairesine tıkıyorsun. Ya da, “Ayağımız toprağa basmadan yaşayamayız” diyen Ayazmalı Kürt nüfusu alıyorsun 12 katlı insan silolarına dar mekânlara hapsediyorsun. Bu olacak şey mi? Kına geceleri, açık hava düğünleri, kapı önü komşuyla çay keyifleri bunlara TOKİ’lerde olanak yok. Ya da mahallede yer halısını yıkayabiliyor, asıp kurutuyor, yününü dövüyor, TOKİ’lerde imkânsız.” (Sinem Uğurlu, “Yoksulu kent dışına sürme projeleri, Evrensel, 18 Mart 2014, s.2.)

[15] “Dönüşüm yapılan yerlerde fakirler, orta sınıflar istenmedi. Zenginler için bu alanlar yeniden yapıldı. Kullanıcı kimliği değişti. Bu mahallelerin hedef seçilmesinin bir sebebinin de oraların etnik kimliği olduğunu söyleyebiliriz. Etnik temizlik, “genocide,” bir etnik grubu yok etmek demektir. Bunun planlamadaki karşılığına biz “spacioside” diyoruz, yani “mekânkırım..” Filistin halkının yerinden edilmesiyle uluslararası literatüre girmiş bir kavram bu. Ölümle sonuçlanmayan ama insanları yaşam alanından kopardığınız sürgün politikası…” (Tuğba Tekerek, “Erbatur Çavuşoğlu: Filistin Tipi Kentsel Dönüşüm”, Taraf, 9 Haziran 2014, s.11.)

[16] Cecilia Tacoli, Urbanization, Gender and Urban Poverty: Paid Work and Unpaid Carework in The City, International Institute for Environment and Development, Mart 2012.

[17] “Modern kent ulaşımı, sanki ulaşamamak üzerine düşünülüp tasarlanmıştır. Kent merkezi, otorite alanları yani hükümet binaları, mahkemeler, okullar, ofisler, işyerleri ve onlara hizmet için kurulmuş otel, lokanta, eğlence yerleri ile donatılmıştır. Bunlar büyüklü küçüklü kentlerde, kendi boylarına göre, irili ufaklı ama benzerdir. Otorite merkezleri tekli değildir. Fabrika ve çevreleri, çarşı, pazar ve çevreleri, tapınak yerleri ve çevreleri, özellikle son yıllarda finans merkezleri ve çevreleri, hepsi kentin temerküz alanlarıdır. Genellikle insan yaşam alanları (…) başta konutlar, kentin modern olmasıyla birlikte, bu alandan süpürülürler. Aşırı değerlenen merkezdeki binalar, artık konut olarak kullanılamayacak kadar pahalıdır ya da çok olumsuz koşullarda, yangında otoritenin ilk yutacağı alanlar olarak var olabilirler. Böylece herkes için bir yolculuk başlar. Kentin yoksulları, kısıtlı marjinal alanlarda yer bulamazlarsa, ofisleri, işyerlerini temizlemek, lokantalarında yemek pişirmek, seyyar satıcılık yapmak, kendilerini benzer kaderlilerden korumak için güvenlik görevlisi olarak çalışmak ve benzeri binlerce iş için, merkeze doğru günlük göçlerine başlar. (Metin Yeğin, “Ulaşım”, Gündem, 10 Temmuz 2014, s.13.)

[18] Duymamış olamazsınız: İstanbul Boğazı’na yapılan üçüncü köprüyü inşa eden ICA konsorsiyumu, kreditörlerin talebi üzerine bir çevresel etki değerlendirme raporu hazırlattı. Rapora göre, köprü, İstanbul’un su kaynaklarını kirletecek. Şöyle deniyor raporda: “Kazı alanlarından, malzeme yığınlarından, inşaat alanlarından arıtılmamış kirli su sızıntıları, derelere, diğer yüzeysel su kaynaklarına karışabilir. Bu tür su sızıntıları ve yüzey akışları tortu ve tehlikeli atıklar taşıyabilir ve bu atıklar derelere ya da diğer yüzeysel su kaynaklarına karışabilir. İnşaat sırasında geçici tesisler inşa edilecek, iş makineleri kullanılacak. Bazı beton atıkları, malzemeler ve kimyasallar kirliliğe neden olabilecek.” (Çiğdem Toker, “3. Köprü, İçme Suyunu da Kirletecek”, Cumhuriyet, 14 Nisan 2014, s.10.)

[19] Funda Özgür, “Yürüyün Seferoğulları, Yeşil Vadi Bizimdir!”, Radikal Kitap, 14 Şubat 2014, s.28.

[20] Fırat Turgut, “Sığınacak Yer Kalmadı”, Evrensel, 16 Mart 2014, s.14.

[21] “Kentsel Dönüşümün Sonu, Paris’teki Banliyö Şiddeti”, Taraf, 9 Eylül 2012, s.4.

[22] Onur Erem, “Bir Garip Polis-Çete İlişkisi”, Birgün, 10 Ağustos 2013, s.3.

AKP İKTİDARI VE GÜNDELİK HAYATIN İSLÂMİLEŞTİRİLMESİ[*]

SİBEL ÖZBUDUN (09-12-2014) “Baskı belli bir yoğunlukta, sürekli olursa

mazlumun tek kurtuluşu zalime,

cellada aşık olmak olur.”[1]

Hatırlayacaksınız, 2000’li yılların başlarında, hatta yakın zaman öncesine dek, AKP’nin İslâmcı Milli Görüş çizgisinden koparak, çağın neo-liberal iktisadî gereklerine uyum sağlamış, Türkiye’de İslâm ile sekülarizmi bağdaştırma misyonuyla yüklü, Kemalist vesayet rejimini tarihe gömerek ülkede AB ile uyumlu, demokratik bir dönüşümü gerçekleştirecek “muhafazakâr demokrat” bir parti olduğu söylenceleri yaygındı hem AKP inteligensiyası hem de liberal sağ ve “sol” saflarda. Bu söylem, hiç kuşku yok ki AKP’nin kendi hakkında söylediklerinden besleniyordu; “solcu” ya da sağcı, liberal kalemşörler ise AKP inteligensiyasının pişirdiği bu propagandayı sorgusuz sualsiz servis ediyorlardı gazete ve TV’lerdeki köşelerinde. AKP nezdinde Türkiye’de kendi meşreplerine uygun bir ortak bulduklarını düşünen ABD-AB hattının da alkışları altında söylem öylesine hegemonik bir hâle gelmişti ki, AKP’yi kendisini “mirasçısı” ilan ettiği klasik Türk sağından ayırt eden temel vasıfları neredeyse tümüyle gözden yitip gitmişti…

Ancak her “balayı”nın bir sonu vardır… AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu’nun bir konuşmasında sarf ettiği“10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak,”[2] sözleri, sol ya da sol-olmayan liberallerin büyük bölümü için bu “hınk deyiciliğe” son noktayı koyacaktı… Ne ki, yıllar boyunca kamuoyunu AKP’nin İslâmcı bir parti olmadığına inandırma çabalarının vebali liberallerin boynunda asılı duruyor… Dün olduğu gibi, bugün de…

Evet, AKP, İslâmcı bir parti – üstelik de Suriye İç Savaşı boyunca yaşananların İslâm’ın “ılımlısı” ile radikal”i arasında bir sınır çizmenin olanaksızlığını iyice açığa çıkardığı koşullarda, “ılımlı” sıfatıyla hafifletilemeyecek bir niteleme bu…

Yine de destek tabanını en az iki kat genişlettiği Selefî Milli Görüş hattından, birkaç bakımdan farklılaşıyor: neo-liberal projeyi selefine göre çok daha fazla hevesle sahipleniyor, örneğin. Daha otarşik bir pozisyon benimseyen Milli Görüş’çülere göre çok daha gözükara ve saldırgan, giderek, yayılmacı… (Bu yayılmacılığı, “Osmanlı lebensraum’unun yeniden ihdası” ideolojik kılıfı ile hayat bulmakta.) Yanısıra, toplumsal yaşamın İslâmîleştirilmesi konusunda daha acul olan selefine göre daha sabırlı ve adımları daha geniş bir zaman dilimine yayma yanlısı. Dahası, bu adımların piyasa düsturlarına belenmesinden rahatsız olmuyor – piyasayla çok daha barışık, yani…

Bir başka deyişle, AKP Milli Görüş çizgisinden ekonomide sonuna kadar piyasacı, dış politikada çok daha dışa dönük ve saldırgan, iç düzenlemelerde ise çok daha ihtiyatlı ve sakınımlı olmakla ayırt ediliyor.

Aslına bakılırsa, Milli Görüş çizgisini “reaksiyoner” bulup prim vermeyen liberallerin AKP’ye alkış tutması, tam da onu Selefînden ayıran bu üç noktada yatıyor: neo-liberal piyasa ekonomisine kayıtsız şartsız iman, aktif (!) bir dış politika, topluma İslâmi değer ölçütleri doğrultusunda yeniden şekil şemal verme girişimlerini tedricî ve “özgürlükçülük” kisvesiyle örten ihtiyatlı yaklaşım… Bir başka deyişle, “hocaları” Erbakan’ın “Kanlı mı olacak, kansız mı?”, “kadayıfın altı kızardı”, “Rektörler başörtülülere selam duracak” gibi söylemlerinden uzak durarak İslâmi bir yaşam tarzına yönelen adımlarını “özgürlükler”, “din ve inanç özgürlüğü”, “insan hakları” söylemiyle sunmaları – en azından iktidarının ilk yıllarında…

Ancak, geriye doğru baktığımızda, söylemi ne olursa olsun, AKP’nin ta başından beri toplumu İslâmî referanslar doğrultusunda dönüştürme doğrultusunda kararlı adımlar atmakta olduğunu görüyoruz. Her gün yüzlercesini yaşadığımız bu adımlardan örnekleri birkaç başlık altında sıralayayım.

  1. I) ALEVİ “AÇILIMI”/ASİMİLASYONU

AKP iktidarı, yıllardır “Alevî açılımı” adı altında kimi gösterilere girişir. Parti ricali Hacıbektaş törenlerinde boy gösterir, Muharrem ayında aşure dağıtılır, “Ali, Hasan, Hüseyin sevgisinden” bahsedilir, “en Alevî benim” yarışlarına girilir, dedeler resmî davetlere çağrılır, Yunus’tan dizeler okunur, “iri olalım, diri olalım” vb. klişeler tekrarlanır, kardeşlikten dem vurulur… Ama Alevîlerin temel taleplerinden hiçbiri karşılanmak bir yana, tartışmaya dahi açılmaz. Yani ne zorunlu din derslerinden, ne hepimizin ödediği vergilerle finanse edilen Diyanet’in Sünnî merkezciliğinden tavize yanaşılır, ne de cemevlerinin ibadethane olarak tanınması söz konusu edilir. Nitekim, ne Recep Tayyip Erdoğan’ın Muharrem vesilesiyle kimi dedeleri davet ettiği resepsiyon, ne de Ahmet Davutoğlu’nun Hacıbektaş Veli Derneği’nin düzenlediği 4. Uluslar arası Hacıbektaş Veli Aşure Günü’nde yaptığı konuşmadan Alevîlere (Hacı Bektaş-ı Veli türbesine ziyaretin bundan böyle ücretsiz olacağı “müjdesi” dışında!) dişe dokunur bir vaad çıktı…

Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP ricalinin söylemleri incelendiğinde, Alevîliği en iyi olasılıkla (Sünnî) İslâm’a mündemiç bir “kültürel” hareket saydıklarını, tekçi bir İslâm anlayışı içerisinde eritmek istediklerini görmek, mümkündür. Onun Sünnî İslâm’dan ayrı bir inanç sistemi olarak tanımlanabileceği olasılığı, akıllarındaki yekpare Sünnî tasavvura karşı bir “küfür”dür. Anayasası’nda hâlâ “laik” olarak tanımlanan bir devletin sınırları dâhilindeki tüm inanç ya da inançsızlıklara eşit mesafede durması gereken başkanının “Ali’siz Alevîlik” ya da İslâm’dan ayrışan bir Alevîlik fikri karşısında ateş püskürmesi, bundandır. Çünkü o, kendini laik bir devletin başkanındansa (Sünnî) İslâm’ın temsilcilerinden saymaktadır…

Ya da, bir başka deyişle, tekçi, yekpare bir Sünnî İslâm tasavvuru, AKP iktidarı indinde (henüz) telaffuz etmediği bir “devlet dini” derkesindedir.

  1. II) ZORUNLU DİN DERSLERİ / EĞİTİMİN İMAM-HATİPLEŞMESİ

12 Eylül rejiminin ilk ve ortaöğretimde dayattığı din derslerinin zorunlu olmaktan çıkartılması, kendini “vesayet rejimine karşı”, “özgürlükçü” vb. ilan eden bir siyasi partiden normal beklentilerden olmalı. AKP hükümetleri sürekli olarak bundan yan çizmenin yanısıra, ilk ve ortaöğretim müfredatındaki dine ilişkin derslerin sayısını ve ağırlığını arttırdı, felsefe-biyoloji derslerine “müdahaleler”le bu dersler “dinle uyumlulaştırdı”, Evrim kuramı müfredattan çıkartıldı; derslerde Darwin’den söz eden biyoloji öğretmenlerine soruşturma açıldı; cami gezileri, namaz kılma vb. “sosyal faaliyetler” derslere eklendi; Kur’an kurslarına başlama yaşını erkene çekti; daha da vahimi, temel öğrenim sürecini 4+4+4 yıl sistemi ile parçalayıp ilkokula başlama yaşını 5’e çekerek bir yandan öğrenim yaşını hafız yetiştirme yaşıyla uyumlulaştırdı, bir yandan da 9 yaşındaki çocuklar için imam-hatiplerin önünü açtı. İş bununla da kalmadı; düz liseleri ortadan kaldırarak maddi durumları çocuklarını özel okula göndermeye elvermeyen aileleri, Anadolu lisesine giremeyen çocuklarını meslek ve imam-hatip lisesi seçenekleri arasında sıkıştırdı. AKP bununla da yetinmeyerek, Anadolu liselerinin bir bölümünü tümüyle ya da kısmen imam-hatipleştirdi… Böylelikle 2002-2003 öğrenim yılında İHL sayısı 450, İHL’lerde okuyan öğrenci sayısı 71 100 iken, 2013-14 öğrenim yılında bu sayılar sırasıyla 854 ve 474 096’ya fırlayacaktır![3] Devlet yönetiminde kritik pozisyonlara, THY’den MİT’e hemen bütün kurumların yönetici kadrolarına İmam-Hatip çıkışlıların atanması ise, cabası…

Bir başka deyişle, her şey, Recep Tayyip Erdoğan’ın, Başbakanlığı sırasında İHL’lerin kuruluşunun 100. yıldönümünde düzenlenen törende söylediği sözler üzere ilerlemektedir:

Siz de çok üzüldünüz ama sabrettiniz. Kaderin üstünde bir kader var dedik. Hiçbir şey yapamadığımız zaman seccademize sığındık…

Başınız öne eğilmesin. İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz. Unutmayın her karanlık gecenin bir sabahı vardır. Her kışın bir baharı vardır.

Yusuf’u kuyudan çıkartıp Mısır’a sultan yapan bir güç vardır. Musa’yı Firavun’un yanında büyütüp hâkim kılan vardır…”[4]

III) DİYANETİN TOPLUMSAL VE SİYASAL YAŞAMIN MERKEZİNE YERLEŞTİRİLMESİ

AKP iktidarı, belirli kararlarda Diyanet’ten görüş sormayı giderek bir devlet pratiği hâline getirmekte… Böylelikle Diyanet İşleri Başkanlığı, kendi alanına giren-girmeyen neredeyse her konuda “fetva veren” bir merciye dönüşmüş durumda. Örnek mi: “Sigorta caiz midir?”;[5] “kürtaj yapılabilir mi?”, “Milli Piyango gelirleri helal midir?”,[6] “organ bağışı yapılabilir mi?”,[7] “internet pazarlamacılığı caiz midir?”,[8] “resmî tatillerde çalışan işçiler mesai ücretine hak kazanır mı?”,[9] “Bankalardan faizle kredi alınabilir mi?”[10]

Böylelikle Diyanet İşleri Başkanlığı siyasal-toplumsal yaşamda giderek merkezî bir konum edinmektedir. Ve her yıl bütçe açıklandığında medyada yer aldığı üzere, bütçesi çok sayıda bakanlığın bütçesini geride bırakacak şekilde katlanmaktadır. Şu habere bir göz atalım:

“Bütçe ödeneklerinden en fazla pay alan kurumların başında gelen Diyanet, 5 milyar 442 milyon liralık bütçesiyle 13 bakanlığı sollayarak en yüksek ödenek alan 13. kurum oldu. 2014 rakamlarına göre Orman ve Su İşleri, Kalkınma, Gümrük ve Ticaret, Gençlik ve Spor, Ekonomi, Çevre ve Şehircilik, Bilim, Sanayi ve Teknoloji ile AB Bakanlığı’nın toplam ödenek teklifi ancak Diyanet’e ulaşabiliyor. (…) Diyanet, 3 milyar 550 milyon liralık ödenek teklifiyle İçişleri Bakanlığı’nı, 2 milyar 514 milyon lirayla sağlık bakanlığı’nı, 1 milyar 868 milyon lirayla Dışişleri Bakanlığı’nı, 1 milyar 550 milyon lirayla Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı, 1 milyar 416 milyon lirayla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nı, 1 milyar 329 milyon lirayla Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı, 1 milyar 324 milyon lirayla Ekonomi Bakanlığı’nı, 970 milyon lirayla Kalkınma Bakanlığı’nı, 652 milyonla Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nı, 644 milyon lirayla Gümrük ve Ticaret Bakanlığı’nı, 519 milyon lirayla Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nı ve 142 milyon liralık bütçe ödenek teklifiyle Gençlik ve Spor Bakanlığı’nı geride bıraktı.”[11]

Bir başka deyişle Diyanet, AKP’nin elinde adı konulmamış bir Hilafet merciine dönüşmüştür…

  1. IV) DIŞ POLİTİKANIN “İSLÂMÎLEŞTİRİLMESİ”

Toplumun (ve de devletin) tedricen İslâmîleştirilmesi sürecinin en belirgin biçimde ilerlediği alanlardan biri de (şimdiki başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik “doktrini” doğrultusunda yeniden yapılandırılan dış siyasettir. Bu “doktrin”, Türkiye’nin pasif “yurtta sulh, cihanda sulh” politikasını terk ederek çevresindeki gelişmelere müdahil olmasını, biçimlendirmesini ve Osmanlı’nın lebensraum’unu yeniden nüfuz alanına dönüştürmesini öngörmektedir. Bu yolda İslâm’a, özellikle de Sünnî İslâm’a bir manivela işlevi yakıştırılmaktadır. Türkiye’yi, Balkanlar’dan Ortadoğu’ya uzanan coğrafyada Sünnî İslâm’ın lideri kılmak AKP’nin dış politikasının temel düsturu hâline gelmiştir. Bu düstur, Davutoğlu’nun yapıtında “Türk siyasi kültürünün Batı siyasi kültüründen farklı olduğunu, Türkiye’nin uluslararası ilişkilerdeki konumunu belirleyen temel unsurların coğrafya ile Yeni-Osmanlıcılığa yön gösteren tarih faktörü olduğunu, tarihin stratejik amaçlar için yeniden yorumlanabileceğini, Türkiye’nin uluslar arası ilişkilerde güçlü bir aktör olabilmesi için yeni bir medeniyet inşa etmesinin şart olduğunu, bunun ise Türk toplumunun dolayısı ile de Türkiye’nin yeni bir kimlik inşa etmesi ile mümkün olabileceği”; “toplumsal aidiyetin tarihe (Yeni Osmanlıcılık) ve sosyokültürel değerlere (İslâmcılık) dayandır”ılması gerektiği[12] iddiasıyla çerçevelendirilmektedir.

Bir başka deyişle Türkiye’nin dış politikası, AKP’nin elinde pan-İslâmist bir neo-Osmanlıcılık temelinde yeniden yapılandırılmıştır…

  1. V) TİCARÎ YAŞAMIN İSLÂMÎLEŞTİRİLMESİ

Diyanet fetvalarının yaşamın her alanında giderek merkezî bir konuma yerleştiğinden söz etmiştim. Bu durumun etkisini en fazla hissettirdiği alanlardan biri de ticarî yaşamdır. TSE eliyle “Helal gıda sertifikası” alan ürünler listesine her gün yenilerinin eklendiğine tanık oluyoruz, örneğin.[13]

Üstelik “helal” ürünler yalnız gıda alanını kapsamamaktadır: kozmetikten temizlik malzemelerine, tesettür giyimden hac malzemelerine geniş bir spektruma yayılmıştır. Ve de 6000 kadar çeşidin sergilendiği, her yıl düzenlenen bir uluslar arası fuara sahiptir: Helal Expo![14]

Bundan ibaret değil. Ticarî yaşamın İslâmîleştirilmesinin bir başka göstergesi de sayıları gün geçtikçe artan faizsiz bankacılık girişimleridir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ağzından Merkez Bankası’na sık sık yöneltilen “faizlerin indirilmesi” telkini ile birlikte düşünüldüğünde, “faizsiz bankacılık” uygulaması, aynı zamanda siyasal iktidarın Türkiye’de sermayenin el değiştirmesi yönündeki basıncının bir bileşenini oluşturmaktadır.

Ve AKP iktidarı boyunca laik-Batıcı sermaye grubu TÜSİAD’ın, siyasal iktidarın doğrudan müdahaleleri aracılığıyla iktisadî-siyasal yaşamın merkezindeki konumunu tedricen dindar-gelenekçi Anadolu Kaplanları/MÜSİAD’a bırakışına tanık oluyoruz.

Bir başka deyişle iktisadî yaşamdaki İslâmîleşme, sermayenin siyasi iktidar eliyle tedricen el değiştirerek seküler-modernist “Marmara Baronları”ndan, İslâmî referanslı Anadolu kaplanları’na kaydırılması anlamına gelmektedir.

  1. VI) SOKAĞA (İSLÂMCI) MÜDAHALE

Kuşku yok ki AKP iktidarının gündelik yaşamın İslâmîleştirilmesi yönündeki girişimlerinin en görünür veçhesi budur… “Sokağa müdahale”nin spektrumu son derece geniştir; kadınların kaç çocuk doğurmasından nasıl giyinmeleri, nasıl, ne zaman, ne şekilde sokağa çıkmaları gerektiğine, kafenin teras katında sigara içenlere küfür-kıyamet müdahaleye, “kızlı-erkekli” aynı evde kaldırtmamaya, kahkaha attırmamaya, TV dizilerinin nasıl olması gerektiğinden, “millî içki”nin ne olduğuna, bale sanatçılarının taytlarından tiyatro oyunlarının metinlerine, heykellere… dek uzanır. Devlet ricali sürekli olarak özellikle gençlere ve kadınlara talkını verdikçe, “durumdan vazife çıkartan” polisler, güvenlik görevlileri, zabıtalar, “hınk deyici amirler”, giderek “sivil ahlâk zabıtaları” “pastar”lığa soyunur. “Asayiş”i sağlayan polisler alenen tekbir/Rabia işaretleriyle boy gösterir sahnede… Ellerinde kalan tek yeşil alanı korumak isteyen mahalle sakinleri, “cami düşmanları” olarak hedef gösterilir. Ramazan’da sokakta sigara içenler, evlerinin balkonunda şortla oturanlar, sokakta elele dolaşan çiftler, parkta bira içen gençler, LBGTI bireyler, öğrenci evleri, küpeli, uzun saçlı erkekler… sürekli taciz edilir, TV programlarına “format” verilir, devlet kurumlarındaki sanatçılar sıkı bir denetim altına alınırken, özel kurumlar destek terörüyle terbiye edilir, bunun yetmediği yerde yasaklar devreye girer. Sosyal medya sıkı bir denetim altına alınır; hesaplara erişim sık sık sınırlandırılır ya da engellenir, dine yöneltilen eleştiriler, “kutsal değerlere hakaret” kisvesiyle (TCK 125/3) cezalandırılır… Yurttaşların gündelik yaşamında dinin ve dinsel buyrukların etkisinin ağırlaşması konusunda bir medya seferberliği başlatılır adeta, TV, radyo kanalları, gazete sayfaları dinsel içerikli yayınlarla dolar… Dinsel söylemi ağırlıklı vakıflar, hayır cemaatlerinin “yoksullara, felaketzedelere, muhtaçlara yardım” kisvesi altındaki misyonervarî çalışmaları teşvik edilir. Alternatif, İslâmi bir “sivil toplum”un tesisi desteklenir…

Bir başka deyişle, sokak, iktidar ve “paralel” “sivil toplum”u eliyle tedricen dinsel değerler doğrultusunda yeniden yapılandırılmaktadır.

* * *

Lafı fazla evirip çevirmeye, dolandırmaya gerek yok. İktisadî, siyasal, toplumsal, kültürel alanları, gündelik yaşamı İslâmî kurallar doğrultusunda yeniden örgütleme girişimi, hâl-i hazırdaki başbakanın pek sevdiği bir terimle bir “restorasyon”dur.

Ancak restorasyon, yandaş medya prens ve prenseslerinin yorumlamaya pek hevesli oldukları üzere, mevcut sistemi ıslah (reform) çabası değildir. Engin Yıldızoğlu’nun da işaret ettiği gibi,

“Restorasyon, ortadan kaldırılmış bir mülkiyet ilişkisini, siyasi iktidarı, hatta devlet yapısını yeniden kurmaya ilişkin tarihsel, siyasi bir kavramdır. Başbakan’ın sözünü ettiği restorasyon da ‘yüzyıllık bir parantezi kapatarak’, cumhuriyet öncesine ilişkin bir iktidarı ve toplumu yeniden kurmaya ilişkindir. Bu restorasyon, kapitalist devletin yukarıda değindiğim özelliklerini tasfiye ederek ilerlemektedir. Önce güçler ayrılığı tasfiye edildi. Şimdi de ekonomide sermaye sınıfının gereksinimlerine cevap vermek üzere kurulmuş “bağımsız” kurumlar tasfiye edilerek devlete bağlanıyor. Bu yönetim ‘işadamlarını bile kendi memuru görmek’ isteyen bir korporatizm anlayışıyla şekillendiriliyor.”[15]

Bir başka deyişle, AKP iktidarının müdahaleleri, bugüne dek yaşadığımız hâliyle Cumhuriyet rejimini İslâmî umdelere doğrultusunda regüle edilen bir neo-Osmanlıcı sisteme doğru dönüştürmeye matuftur.

Bu “başkalaşım”ın başarılı olup olamayacağını tayin edecek olan ise, artık ne Cumhuriyet’in “geleneksel” koruyucuları (asker-sivil bürokrasi, “Mustafa Kemal’in askerleri”), ne de “Marmara burjuvazisi”dir. Bunu ancak ve ancak, neo-Osmanlıcı neo-liberalizmin de “öteki”si olmayı sürdüren, taşeronlaştırılan, emekleri ve yaşamları gaspedilen işçiler, emekçiler; sınır tanımaz bir kâr hırsıyla yaşam ve geçim alanları tahrip edilen köylüler, asimilasyon tehdidi karşısındaki Alevîler, onursuz, teslimiyetçi bir “barış”a boyun eğdirilmeye çalışılan Kürtler, bedenleri dinsel buyrultuların hedef tahtası kılınmak istenen kadınlar, özgürlükleri boğulan gençler… Velhasıl Haziran 2013’de harekete geçtiğine ve muazzam etkisine tanık olduğumuz dinamiklerdir…

13 Kasım 2014 09:26:40, Ankara.

N O T L A R

[*] 22 Kasım 2014 tarihinde ‘Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin düzenlediği ‘Rejim, İslâmileşme ve Ortadoğu’ başlıklı sempozyuma sunulan tebliği… Newroz, Yıl:8, No:260, 30 Kasım 2014…

[1] Theodor Adorno.

[2] “Babuşcu: Gelecek 10 Yıl, Liberaller Gibi Eski Paydaşlarımızın Arzuladığı Gibi Olmayacak”, T24, 1 Nisan 2013, http://t24.com.tr/haber/babuscu-onumuzdeki-10-yil-liberaller-gibi-eski-paydaslarimizin-kabullenecegi-gibi-olmayacak, 226892

[3] Eğitim-Sen, “MEB’in Yönlendirmesi ile İmam Hatipler ve Öğrenci Sayısı Artıyor!”, http://www.egitimsen.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=21983#.VGNoSSbSZdg.

[4] Erdoğan İHL’nin 100. Yılı Programında Konuştu”, 17 Ocak 2014, http://www.yazete.com/politika/erdogan-ihlnin-100-yili-programinda-konustu-730249.html.

[5] http://www2.diyanet.gov.tr/dinisleriyuksekkurulu/Sayfalar/Sigorta.aspx

[6] https://www.facebook.com/permalink.php?id=218010341676582&story_fbid=333616730115942

[7] http://www.angelfire.com/md/organbagisi/din.html

[8] http://www.fetva.net/etiket/diyanetin-network-marketing-gorusu

[9] http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/resmi-tatillerde-calisan-isciler-mesai-ucreti-almaya-hak-kazaniyorlar-mi.html

[10] http://faizhesaplama.net/diyanet-kredi-fetvasina-hazirlaniyor/

[11] “Tek Başına 8 Bakanlığı Geçti”, Hürriyet, 11 Ekim 2013, http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/24893813.asp

[12] Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (2010), “Cumhuriyet Hükümetinin Yeni Osmanlıcılık Hedefi” başlıklı rapor, Haziran 2010. (http://www.turksae.com/sql_file/365.pdf)

[13] Bkz. http://www.tse.org.tr/hizmetlerimiz/belgelendirme-hizmetleri/urun-belgelendirme/g%C4%B1da-sekt%C3%B6r%C3%BC-belgelendirme/helal-belgeli-firmalar-font-color=red-(%C3%BCr%C3%BCn-grubu)-font-

[14] “Helal gıda ve içecekten kozmetiğe, medikal ürünlerden tesettür giyim ve hac malzemelerine kadar geniş bir ürün yelpazesine sahip olan İstanbul Helal Expo – 5. Helal ve Sağlıklı Ürünler Fuarı mehter marşı eşliğinde dualarla açıldı.
CNR EXPO Yeşilköy’de düzenlenen fuarın açılış törenine Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Bakan Yardımcısı Kutbettin Arzu, Malezya Devlet Bakanı Haji Abdul Malik Kassım, GİMDES Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Hüseyin Kami Büyüközer, CNR Holding CEO’su Cem Şenel katıldı.” “Helal Markalar Bu Fuarda Buluştu”, http://www.patronlardunyasi.com/haber/Helal-markalar-bu-fuarda-bulustu/161140.

[15] Ergin Yıldızoğlu, “Restorasyon-Korporasyon-İD”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2014.

“KOBANÊ’NİN ‘BİZ’İMLE NE ALÂKÂSI VAR?”[*]

SİBEL ÖZBUDUN

“Düşmana dönük

bir mavzer gibidir umut,

yaratır tetik ve parmak

en gürbüz çocuğunu tarihin.”[1]

 

T.C. devletinin cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden zatın sorusu bu…

Yeri geldiğinde Bağdat’ı, Bosna’yı, Kâbil’i, Beyrut’u, Ramallah’ı, Üsküp’ü, Kudüs’ü “ilgi alanı”na dâhil eden bir şahıs için[2] ne tuhaf bir soru…

Tuhaf olduğu kadar, sakıncalı da… Malûm, egemenler ulusal sınırları dışındaki bir coğrafya ya da toplumla alâkâ kurup “tarihsel bağlar, kültür ortaklığı, din kardeşliği, dil-gönül birliği vb.”nden söz etmeye başladıklarında, ilk elde “emperyal hevesler”in baş gösterdiği gelir akla… Bu hevesler gerçekleşme kanalı bulduğunda veyl o “din, dil, kültür, gönül, tarih kardeşleri”nin hâline…

Bu nedenle, ben bu söyleşide Türkiye’nin Kobanê’yle tarihsel, kültürel vb. ilişkilerinden söz etmenin doğru bir tarz olmayacağı kanısındayım. Bunun yerine, bizlerin, yani Türkiyeli devrimcilerin, sosyalistlerin Kürt kardeşlerimizin Kobanê’de sürdürmekte olduğu destansı direniş ve mücadeleyi desteklemesi gerektiği üzerine birkaç söz etmek istiyorum, izninizle…

Ama öncelikle AKP iktidarının dümeninde yer aldığı T.C. devletinin IŞİD saldırganlığı ve Kobanê konusundaki tutumuna biraz bakalım.

IŞİD, bilindiği üzere, Orta Doğu’nun zengin kaynakları üzerindeki denetim yetilerini elde tutmak isteyen ABD-AB ekseninin “Arap Baharı” olarak anılan ayaklanmaları kendi avantajına döndürme gayretleri içerisinde biçimlenmiş bir “örgüt”. ABD-Fransa’nın başını çektiği emperyalist güçler, “Bahar”ın rüzgârıyla Suriye rejimini de devirme amacıyla, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın taşeronluğunda, İslâm dünyasının dört bucağından (ve öngörmedikleri bir tarzda, Batı’daki İslâm diyasporalarından) kopup gelen İslâmcı militanlara silah ve lojistik destek sağladılar. Hesap, “ılımlı” olduğu düşünülen Suriyeli muhaliflerin kısa bir sürede Esad rejimini devirerek Batı’yla uyumlu, neo-liberal piyasa ekonomisine bağlı “ılımlı” İslâmcı bir rejim kuracağı yönündeydi…

Evdeki hesap çoğunlukla çarşıya uymaz. Bu kez de öyle oldu. Esad rejimi, müttefiklerin sandığından çok daha dirençli olduğunu ortaya koyarken, ABD-AB ve “yerel” taşeronlar eliyle beslenen “muhalifler” arasında Batı’nın beklentilerine uygun, “uslu çocuk” rolünü kabullenmeyecek unsurların azımsanmayacak kadar fazla olduğu, kısa sürede açığa çıkacaktı. Bu unsurlar, hızla El Kaide’nin Ortadoğu versiyonunu oluşturacak Sünnî Vehhabî/Selefî yapılanmalar hâlinde örgütlendiler. Gayrımüslimlerin, “müşrik” saydıklarının ya da imanı yeterince güçlü olmadığını düşündüğü kişilerin kafalarını kameralar önünde kesip kellelerle top oynayan ve bu görüntüleri sosyal medyada paylaşan IŞİD, bunlar arasında en hızlı gelişeni oldu. Örgüt, kısa sürede liderini İslâm âleminin halifesi ilan edip egemenlik alanını tüm Sünnî dünyası ölçeğinde genişlettiğini açıklayacaktı.[3]

Öte taraftan, ABD’nin Suriyeli rejim muhaliflerini bir türlü birleştirememesi; Esad rejiminin direngenliği, ABD’de “batağa saplanma” korkusunu öne çıkartırken, Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan gibi taşeronların bölgede özerk inisyatif geliştirmelerinin de önü açılmış olacaktı. Bunun kaçınılmaz sonucu, bölgede mezhebe dayalı politikaların ağırlık kazanması oldu.

Günümüzün Türkiye başbakanı, “stratejik derinlik”çi Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığına getirilmesinden bu yana AKP Türkiyesi’nin neo-Osmanlıcı yönelişi, böylelikle bir kez daha, Suriye’de önemli bir deneme sahasına kavuşmuş oluyordu. Libya, Tunus “bahar”larında “fırsatı kaçırdığı”na yerinen AKP’nin “Sünnî Türkiye”si, Şii Esad rejimini devirip Suriye’de Sünnî bir rejimi tesis ederken, bölgesel ağırlığını da katlama hesabı içerisindeydi. Bu emellerin pratiğe dökülmesi, dünyanın dört bir yanından Suriye’ye akın eden cihatçı militanlara ülkenin kucak açması, eğitim, lojistik ve silah desteği sağlaması yoluyla olacaktı.[4] Böylelikle başta Antakya/Hatay olmak üzere Antep ve Urfa sınırları, kısa sürede eli silahlı şeriatçı militanların elinde kevgire çevrilecek, sınır kentlerin hastaneleri cihatçı yaralılarla dolarken, salt militanların tedavi edildiği özel hastaneler kurulacak, cihatçı elemanlar TSK tarafından eğitime tabi tutulacak, radikal İslâmcı militanlara büyük miktarlarda maddi yardım ve her türlü lojistik destek sağlanacaktı…

IŞİD’in önce Türk TIR şoförlerini, ardından da Musul’daki Türk konsolosluğu görevlilerini rehin alması ve sonrasında AKP iktidarının başını ABD’nin çektiği koalisyon güçlerinin de basıncıyla IŞİD’i “terör örgütü” saydığını, IŞİD karşıtı koalisyona katıldığını kabul etmeli ki bir hayli tereddütten sonra- açıklaması, bu “ortaklığın” sona erdiği anlamına gelmiyor. Çünkü IŞİD’in Kobanê (ve Kobanê şahsında Rojava’ya) yönelmesi, AKP Türkiyesi’nin Rojava karşısındaki tavrıyla uyumludur…

Suriye ordusunun bölgeden çekildiğinin açıklanmasının ardından siyaseten ve ideolojik olarak PKK’ye yakın olan PYD’nin (Partiya Yekitiya Demokrat = Demokratik Birlik Partisi) Suriye’nin kuzeyindeki Rojava’daki (Batı Kürdistan) üç kantonda (Cizîre, Kobanê, Afrîn) özerklik ilan ettiğini açıklaması, bu gelişmenin Kuzey’deki Kürtler için örnek teşkil edeceği karabasanıyla uykuları kaçan Türkiye yöneticilerinin tüylerini diken diken etmeye yetmişti. Çünkü Rojava Kürtlerinin yapmaya çalıştığı, işbirlikçi Kürt burjuvazisinin pazarlıkçı siyasalarından farklı bir şeydi. Rojava Kürtleri, Meksika’daki EZLN, Bolivya’daki MAS deneyimlerine benzer, PYD’nin ve “yeni sol” esinli heveslilerin deyişiyle “ekolojik-demokratik-feminist-komünalist bir devrim”,[5] daha serinkanlı bir değerlendirmeyle ise, şimdilik “kurtarılmış bölge/halk demokrasisi” olarak nitelenmesi uygun düşen bir “inşa”ya kalkışmışlardı. Bölgenin Kürt, Arap, Süryani, Ermeni, Çeçen, Müslüman-Hıristiyan-Ezidi, Sünnî-Alevî halkların kendi inanç ve kültürlerini özgürce yaşamalarını öngören, tabandan örgütlenmeye dayalı bir sistem.[6] Sosyalist değil… proletarya diktatörlüğünü öngörmüyor… özel mülkiyeti ilga etmiyor… ayrı bir devlet kurmayı, ya da Kürdistan’ın diğer parçalarıyla birleşmeyi hedeflemiyor… hatta Suriye’nin bir parçası olarak kalma iradesini açıkça beyan ediyor… ama yine de içerdiği “taban demokrasisi”, “çoğulculuk”, “çokkültürcülük” anlayışı; tüm yurttaşları kapsayan “güvenlik, zorunlu temel eğitim, istihdam, konut, sosyal güvence ve sağlık” hakları; “anne ve çocukların korunması”, “yaşlı ve engellilerin sağlık, korunma ve sosyal hakları”nın anayasal güvence altına alınması; kadınların artan ölçülerde İslâmî kuralların boyunduruğu altına sokulduğu bir coğrafyada, onların “siyasal, toplumsal, iktisadî, kültürel ve her türlü yaşam hakkının” güvence altına alınması, “özsavunma ve her türlü cinsiyet ayırımını kaldırma, reddetme hakkı”nın tanınması gibi ilkelerle bölgesel gericiliklere korkulu rüya gördürmeye yetiyor… Olasıdır ki bu gelişmenin, Latin Amerikavarî bir “sol/halkçılık”a doğru evrilmesinden, Kuzey Suriye’de oluşan Kürt entitesinin Rojava Anayasası’nda böyle bir sav bulunmasa da- topraklarındaki enerji kaynakları üzerinde denetim hakkı savlamasından kaygı duyan ABD’ne de…

T.C. yetkililerinin, PYD eşbaşkanı Salih Müslim’le her görüşmesinde partinin “özerklik” ısrarından vazgeçmesini, “kanton”ları ilga etmesini ve Suriyeli muhaliflerle işbirliği yapmasını[7] dayatmasının,[8] bir başka deyişle Rojava Kürtleri’ni “hizaya getirme”ye çalışmasının bir nedeni de bu…

Bir diğer neden ise, AKP iktidarının Rojava üzerinden Kuzey Kürtleri’nin, özellikle de PKK-BDP hattının “burnunu sürtme” isteği…

Yani AKP iktidarının IŞİD’i gözden çıkartamayışının tek nedeni, her iki oluşumun da Sünnî-İslâm bir dünya görüşü, “Batı kültürü”ne karşı derin bir kuşku ve güvensizlik duygusu ve İslâm dinini hâkim kılma arzusundan beslenmeleri değil… AKP, IŞİD’i aynı zamanda “içerideki tehlike”[9] Kürtlerin “burnunu sürtecek”, iradelerini teslim alacak bir tetikçi olarak görüyor… T.C.’ne toplumdan, Kürtlerden ve dışarıdan kendisine yönelik “IŞİD’e karşı tavrını netleştirmesi” yolundaki çağrılar karşısında öne sürdüğü bütün o “ama”lı, “fakat”lı, “lakin”li laf çevirmelerin gerisinde yatan, bu…

O zaman, gelin Türkiyeli devrimci ve sosyalistlerin neden Batı (ve Kuzey) Kürdistan’lı kardeşlerin IŞİD canileri ve bölgesel gericiliğe karşı mücadelesine omuz vermesi gerektiği üzerinde duralım…

Öncelikle, Rojava Kürtleriyle, Anadolu Kürtleri arasında sıkı akrabalık bağları bulunmaktadır. Önemli bir bölümü, Şeyh Sait ayaklanmasının (1925) ardından Rojava’ya sürgün edilenlerin torunlarıdır.[10] Yani IŞİD katillerinin Kobanê’yi ele kuşatmasını, bombalamasını, kentin düşmesi durumunda gerçekleştirmesine ise kesin gözüyle bakılan vahşi katliamları elleri kolları bağlı izlemek, T.C.’nin bu konudaki kayıtsızlığına toslamak, Anadolu Kürtleri için amca-dayı-teyze çocuklarının, dünürlerinin, kardeşlerinin katledilişini izlemek zorunda bırakılmaktır. Ahmet Hakan’ın dediği gibi,

“Kobanê’ye gitmek bir akraba müdafaasıdır. Aç da haritaya bir bak: Kobanê dediğin yer Fizan’da falan değildir. Urfa var ya Urfa…İşte o Urfa’nın kazası Suruç’un bir mahallesidir Kobanê.Suruç’tan yüz adım atsan…Bir de bakmışsın ki Kobanê’desin.

-Suruç’un evleri ile Kobanê’nin evleri sırt sırtadır.

-Suruç’tan bağırsan Kobanê’den duyulur.

-Suruç ile Kobanê akrabadır: Amcaoğullarını, dayıkızlarını Berlin Duvarı gibi bir duvar bile değil, sadece bir tel örgü ayırır.

-Suruç’ta pişen yemek Kobanê’de yenir.

-Kobanê’de demlenen çay, Suruç’ta içilir.

Velhasıl Suruç ile Kobanê arasında zerre kadar bir uzaklık yoktur.

Ne maddi olarak, ne manevi olarak…

Şimdi elini vicdanına koy da cevap ver:

Eli kanlı bir sapık çete, iki metre ötende akrabalarını öldürürken…

-Yerden taşı kaptığın gibi koşup gitmez misin yardıma?

-Sınır mınır dinlemeden atmaz mısın kendini oraya?

-”Gün namus günüdür” diye şöyle bir yekinmez misin?

-Sağına soluna bakmadan can havliyle atılmaz mısın akrabaların mahallesine?

-‘Haksızlığa elinle müdahale etme’ imkânını sonuna kadar zorlamaz mısın?

-Silahın yoksa bile tırnaklarını sokmaz mısın devreye?”[11]

Kürt kardeşlerimizin yakınlarının katledilişini, kadınların cariye olarak satılmasını elleri kolları bağlı olarak izlemek zorunda bırakılması, Türkiyeli devrimci ve sosyalistler açısından kabul edilebilir bir durum değildir. Onların T.C.’nin IŞİD’e örtük desteği ve kayıtsızlığı karşısındaki tepkilerini, öfkelerini paylaşmak, bir dayanışma görevidir.

Ancak, dahası var… DTP’nin çağrısıyla sokağa dökülen kitlelerin, hem Kürt bölgelerinde (Hizbullah’çı) hem de Batı’da (dinci-faşist) reaksiyonla karşılandığını gördük. Üç gün içinde yaşamını yitiren 30’un üzerinde kişinin büyük bölümünün polis-asker destekli sivil “güç”lerce öldürülmüş olması, iktidarın hatırı sayılır bir paramiliter desteğe sahip olduğunu göstermektedir. Yükselen bu ırkçı-faşist-dinci dalga karşısında Kürtlerle dayanışma içerisinde olmak, boynumuzun borcudur.

Yalnızca dayanışmanın devrimciliğin temel değerlerinden biri olması nedeniyle değil. Kobanê protestolarına yönelen reaktif şiddet, hiç kuşkunuz olmasın ki günü geldiğinde Alevîlerin protestolarını, işçi eylemlerini, kadınların mücadelesini, çevrecilerin taleplerini, ateistleri, LBGTI bireyleri, farklı olmak isteyen herkesi yerleştirecektir hedefine… 2013 Haziran kalkışmasında ortaya çıkan boşluk, bu nedenle artık fazlasıyla yakıcı bir hâle gelmiştir: iktidar dışındaki/karşısındaki talep ve iddiaların, emekçilerin, Alevîlerin, Kürtlerin, sekülerlerinçevrecilerin… mücadelelerinin ortaklaşması.[12]

Bu yakıcıdır, çünkü IŞİD’in ilerleyişi Kobanê’de durdurulamazsa, IŞİD’çiler yalnızca stratejik bir mevkii değil, aynı zamanda her yerde önemli bir psikolojik üstünlüğü ele geçirmiş olacaklar.

Yeri gelmişken, vurgulamalı: IŞİD bir “örgüt”ten ibaret değil. Belirli bir zihniyet ve eylem tarzında ortaklaşanları buluşturan bir şemsiye… Kazanımları, zaferleri, kendini “Batı” karşısında ezik hisseden, umudunu yitirmiş yüzbinlerce öfkeli, yönünü şaşırmış, fanatik genç için,[13] ama aynı zamanda “ılımlı” milliyetçi-muhafazakâr-dindar Müslümanlar için de bir “umut”, bir “kazanım”, bir “zafer”… Kültürel ve toplumsal ortamın iktidar partisi eliyle hızla İslâmîleştirildiği Türkiye için durum, büsbütün böyle… Bir başka deyişle, IŞİD’in Kobanê (ve Rojava) zaferi, sınırdaş (ve sınırları çoktan kevgire dönmüş) Türkiye’de Türk ve yabancı İslâmcı militanların “fink atması” anlamına gelecektir… Sosyalistler ve devrimciler bu tehlike karşısında seküler ve özgürlükçü değerler adına Rojava’lı Kürt kardeşlerinin yanında yer almalıdırlar…

Yanısıra, Rojava bugün abartılı yorumlarda sunulduğu üzere bir “devrim” olmasa bile [devrimler sosyal sınıfların öncülüğünde, onlar tarafından, yine belirli sosyal sınıf(lar)a karşı gerçekleştirilir… Rojava’da hangi sınıf(lar)ın, hangi sınıf(lar)a karşı “devrim” yaptığını kestirmek zor…] seküler, eşitlikçi, kültürel çeşitliliği zenginlik kabul eden, taban demokrasisine dayalı, özgürlükçü, kadınların toplumsal/siyasal yaşama katılımını öncelik sayan, doğanın korunmasını anayasal bir taahhüt altına alan bir oluşumun yanında yer almak, devrimci/ sosyalist bir görevdir hele ki, Arap Baharları’nın üzerinde yükselen İslâmcı rejimlerin bağnazlık katsayısını arttırdığı bir coğrafyada…

Diyeceğim o ki bugün Kobanê direnişiyle dayanışmayı yükseltmek, yalnızca enternasyonalist dayanışmanın gereği değil, aynı zamanda hâkim oldukları coğrafyalara kayıtsız şartsız teslimiyet ve kölece boyun eğişi dayatan katiller sürüsüne karşı kendi özgürlüğümüz için mücadele etmektir…

Türkiyeli devrimcilerin, sosyalistlerin bu görevleri ne ölçüde yerine getirebileceği, kuşku yok ki güçleriyle sınırlıdır. Ancak, şu an YPJ (YPG’nin kadın birliği) saflarında IŞİD katillerine karşı savaştığını bildiğimiz Türkiyeli kadın devrimciler,[14] 14 Eylül 2013’de Serêkaniyê’de düşen Yılmaz (Serkan Tosun) ve 5 Ekim 2014’de Kobanê’de yitirdiğimiz Paramaz Kızılbaş (Suphi Nejat Ağırnaslı), Türkiye devrimci hareketinin bu yeti ve iradeye sahip olduğunu gösteriyor…

16 Ekim 2014 18:25:36, Ankara.

 

N O T L A R

[*] 26 Ekim 2014 tarihinde Yapı Sanatevi’nin Ankara’da düzenlediği “Türkiye’nin Kobanê ile Ne Alâkâsı Var?” başlıklı panelde yapılan konuşma… Kaldıraç, No:161, Kasım 2014…

[1] Ahmet Telli.

[2] “Kardeşlerim, sadece Türkiye değil bugün Bağdat da, İslâmabat da, Kabil, Beyrut, Saraybosna, Üsküp de kazanmıştır. Bugün Şam, Halep, Hama, Humus, bugün Ramallah, Nablus, Eriha Gazze, Kudüs de kazanmıştır…” (Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçildiği gün yaptığı “Balkon Konuşması”ndan. 11 Ağustos 204, http://www.akparti.org.tr/site/haberler/12.-cumhurbaskani-erdoganin-cumhurbaskanligi-balkon-konusmasinin-tam-metni/66015#1)

[3] Örgüt, örneğin 2022’de Katar’da düzenlenecek Dünya Kupası’na izin vermeyeceği yönünde bir açıklama yaptı. Açıklamada şöyle deniliyordu: “İslâmi Hilafet Devleti kurulmuştur ve Dünya Kupası organizasyonunun düzenleneceği Katar diye bir ülke yoktur. Katar artık İslâm Devleti’nin bir parçasıdır. Orada Müslümanların halifesi ve emiri Ebu Bekir Bağdadi’nin sözü geçer. Halife, boş oyun ve eğlencelerin düzenlenmesine asla izin vermez. Bu yüzden FIFA’nın başka alternatif aramasını tavsiye ediyoruz. IŞİD’in elinde Scud füzeleri bulundurmaktadır ve bunlar rahatlıkla Katar’a ulaşabilir. Amerika da bunu bilmektedir.” (http://tr.eurosport.com/futbol/dunya-kupasi/2014/isid-katar-daki-dunya-kupasi-icin-tehdit-aciklamasi-yapti_sto4317766/story.shtml)

[4] Nitekim, sadece Fethullahçılar’ın kayıtlarını sızdırdığı, Dışişleri Bakanlığı’ndaki Suriye ile savaş çıkartma yollarının görüşüldüğü toplantıda MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın “Türkiye’den Suriye’ye ikibin TIR gönderdik” sözleri bile, bu desteğin boyutları konusunda bir fikir vermeye yeterlidir. TIR’lardaki silah ve mühimmatın ÖSO’cular tarafından Suriye’deki El Kaide bağlantılı örgütlere satıldığı daha sonra ortaya çıkacaktır. (bkz. “MİT’in yolladığı silahlar terör örgütleri pazarında”, http://aydinlikgazete.com/mansetler/38612-mitin-yolladigi-silahlar-teror-orgutleri-pazarinda.html)

[5] Örneğin bkz. Metin Yeğin, “Rojava ve İspanya Devrimi”, Gündem, 25 Eylül 2014, s.13.

[6] 6 Ocak 2014 tarihinde Rojava’nın Amûdê kentinde toplanan Rojava Demokratik Özerklik Yönetimi Yasama Meclisi’nin kabul ettiği Rojava Toplumsal Sözleşmesi/Anayasası’nın dibacesinde “din, dil, inanç, mezhep ve cinsiyet ayırımının olmadığı, eşit ve ekolojik bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tesisi; demokratik toplum bileşenlerinin (…) çoğulcu, özgün ve ortak yaşam değerlerine kavuşması, kadın haklarına saygı ve çocuk ile kadınların haklarının kökleşmesi; savunma, özsavunma, inançlara özgürlük ve saygı ” hedefiyle “özerk bölgelerin halkları, Kürtler, Araplar, Süryaniler (Asuri, Keldani ve Arami); Türkmen ve Çeçenler”in sözkonusu sözleşmeyi kabul ettiği bildirilir. Rojava Anayasası, “ulus-devletin, askeri ve dini devlet anlayışının, merkezi yönetim ve iktidarın” kabul edilmeyeceğini net bir dille ifade etmektedir. (Bkz. “Rojava’nın Toplumsal Sözleşmesi-1”, http://www.yuksekovahaber.com/haber/rojavanin-toplumsal-sozlesmesi-1-121143.htm

[7] PYD Eşbaşkanı Müslim Türkiye’nin “Suriyeli muhaliflerle işbirliği yapın” baskılarına şöyle isyan ediyor: “Şimdi ÖSO anlaşma imzaladı ve Kobanê’yi de beraber savunuyor. İlla selefilerle mi işbirliği yapmak gerekiyor yani? Bunlar zaten demokratik güçlerdir zaten demokrasiyi savunanlardır ve biz onlarla zaten beraberiz. Seküler grupla beraberiz yani laikliği kabul edenlerle, İslâmı alet etmeyenlerle, demokrasiyi kabul edenlerle biz zaten beraberiz. Ama İstanbul’daki muhalefet seküler değil, bu yüzden de onlar bizimle değil.” (Duygu Güvenç, “Müslim: Laiklerle Beraberiz”, Cumhuriyet, 9 Ekim 2014, s.6.)

[8] Bkz. Aslı Aydıntaşbaş, “Salih Müslim’le Kobanê Pazarlığı”, Milliyet, 6 Ekim 2014, s.15; ayrıca “Kürtlerin Kobanê’de ‘Kanton’ Savunması”, Milliyet, 6 Ekim 2014, s.12.

[9] Mehmet Metiner soruyor: “Hangi devlet/hükümet kendine düşman bir gücü, en kötüsü de kendine düşman herkesle işbirliği yapmaktan kaçınmayan bir gücü daha bir silahlandırıp başına bela etmek ister ki?” (Mehmet Metiner, “Rojava’ya Git Savaş, Elini Tutan mı Var?”, Yeni Şafak, 30 Eylül 2014, s.10.)

[10] “Ayn-el Arap (Kobani) neresi?”, http://www.dunyabulteni.net/haberler/311132/ayn-el-arap-kobani-neresi

[11] Ahmet Hakan, “Kobanê’ye Gitmek Bir Akraba Müdafaasıdır”, Hürriyet, 23 Eylül 2014, s.4.

[12] Bakın Ergin Yıldızoğlu, ‘Cumhuriyet’ gazetesindeki köşesinden “Cumhuriyetçiler”i nasıl uyarıyor: “Cumhuriyetçi muhalefetin laiklik, ulusalcılık, demokrasi, kadın erkek eşitliği, bireysel özgürlükler, modernite gibi temel değerlerine tümüyle karşı olan siyasi İslâmın en radikal, en ölüm tutkunu kanadı IŞİD, Kürtlere, kendi topraklarında saldırıyor. Buna karşı en dikkatsiz bakışlar bile Kürtlerin laiklik, ulusalcılık, demokrasi, kadın erkek eşitliği, bireysel özgürlükler, modernite gibi değerleri benimsediklerini, bu değerleri bu karanlık çetelere karşı, kız ve erkek gençlerinin kanı ve canıyla savunduklarını görebiliyor.

Kobanê düşerse siyasi dengelere ne olur, sorusunun korkutucu cevabı bir yana, salt insani kaygılar, paylaşılan değerler ve tarihi sorumluluklar, Cumhuriyetçilerin Kürtlere bu savaşta destek olmalarını, onları savunmalarını gerektiriyor. Bu kadar ortak değer varken, uzun yıllardır salt farklı ulusalcılıkları benimsedikleri, adeta bir madalyonun iki farklı yüzü oldukları için savaşmak ve kan dökmek durumunda olan bu iki taraf, ulusalcılığın salt bölücü değil, aynı zamanda etnik etiketten kurtulmasına olanak verecek uygun biçimler altında birleştirici, yaşam inşa edici, bu yaşamı koruyucu olabileceğini görmeleri gerekiyor. (…) Cumhuriyetçiler gerçekten Cumhuriyetçiyse Kobanê’yi desteklemeleri gerekir.” (Ergin Yıldızoğlu, “Cumhuriyetçi Muhalefet ve Kobanê”, Cumhuriyet, 1 Ekim 2014, s.14.)

[13] ‘The Wall Street Journal’da aktarılan bir ‘Rand Corporation’ araştırmasının bulgularına göre, 2010-2013 döneminde, cihat projesine bağlı terörist grupların sayısında yüzde 58 artış olmuş. Araştırmada, bu grupların militan sayısının ikiye katlanarak 100.000’e ulaştığı tahmin ediliyor. El Kaide taraftarı grupların saldırıları 392’den yaklaşık 1000’e yükselmiş. 2014’de sayının hızla artmaya devam ettiği de söylenebilir. (Ergin Yıldızoğlu, “Dünyanın V. Köşesi”, Cumhuriyet, 9 Haziran 2014, s.13.)

[14] YPJ komutanlarından Hevi Ahmed, Cumhuriyet gazetesinden Ceyda Karan ile yaptığı söyleşide, “YPJ içinde sadece Kürt kadınlarının da olmadığını, Türk, Arap ve İranlıların da olduğunu anlatıyor, ‘Ama Cizire kantonu daha karışıktır. Orada Hıristiyanlar da var. Bizde Arap ve Türkler bulunuyor,’ diyor.” (Ceyda Karan, “Kadınlara Karşı Daha Vahşiler”, Cumhuriyet, 30 Eylül 2014, s.6.)

BİR “PRAKSİS ANTROPOLOJİSİ” İÇİN[1]

 

BİR “PRAKSİS ANTROPOLOJİSİ” İÇİN[1]

SİBEL ÖZBUDUN

Harekete geçmeyenler,

kendilerini bağlayan zincirleri

fark edemezler.”[2]

Antropoloji ile iktisat disiplinleri arasındaki ilişkiler, nedendir bilinmez, bir hayli zaaflı olagelmiştir.

Bu durum yalnızca disiplinlerarası yaklaşımların oldum olası rağbet görmediği Türkiye üniversiteleri için değil, ABD’de bu iki disiplin arasındaki ilişkilerin pek “sıcak” olmadığını gösteriyor veriler.

Dönem dönem yapılan araştırmalar, antropoloji dergilerinde en az alıntılanan yazıların iktisat dergilerinden olduğunu gösteriyor. Bunun tersi de doğru.[3]

Oysa iktisat ve antropolojinin birbirine yaklaşması, bütüncül ve çok-veçheli, tekil bir sosyal bilim açısından son derece yararlı olacaktır.

Böylesi bir ilişkilenme, iktisatçılara, konularının nihayetinde rakamlar, istatistikî eğriler, trendler, arz-talep yasası gibi kurmacalar değil; arzuları, düşleri, değerleri, kaygıları, korkuları olan “insanlar” olduğunu anımsatacaktır.

Antropologlar için ise iktisatçılarla işbirliği, özellikle 1970’lerden itibaren disiplinlerinde galebe çalan, kültürün insanların somut yaşam koşullarıyla neredeyse ilişkinsiz imge, simge, anlam, tasavvur ve tahayyüller evreninden ibaret olduğu yolundaki yanılsamanın üstesinden gelmelerinde ve praksisle yeniden ilişkilenmelerinde yardımcı olabilir.

Bu açıdan burada buluşmamızı sağlayan sevgili Fuat Hoca’ya teşekkür borçluyum, kendi adıma.

Şimdi dilerseniz gelin, “ilk soru”dan başlayalım: Antropoloji nedir?

Bir kavramın “ne” olduğuna ilişkin sorgulamanın ilk adımının, onun etimolojisine göz atmak olduğu söylenir. Ben bu önermeye katılanlardanım.

Antropoloji” sözcüğü Grekçe “insan” anlamına gelen anthropos sözcüğü ile logos sözcüğünün birleşmesiyle oluşmuştur. Olasıdır ki Grekçe’nin en karmaşık kavramlarından biri olan logos’un buradaki anlamı, “söylem”, anlatı”, akıl”, “bilgi ve düzen ilkesi” (Heraclitus), “akılcı söylem” (Aristoteles) ve nihayetinde “bilim” sözcükleri ile karşılanabilecektir.

Bir başka deyişle “antropoloji”, “insana dair bir anlatı/söylem” ve/veya, daha bilimselci bir deyişle, “İnsanbilim”dir.

İnsanın öteki insanları anlama çabası, çok eskiye dayanır: antik Grek, Roma yazını, Ortaçağ’ın Avrupa, İslâm hatta Uzak Doğu sosyal düşüncesi ve seyahatnameleri, “öteki”ni tanıma, daha doğru bir deyişle, “öteki” üzerinden kendini kavrama girişimlerinin örnekleriyle doludur.[4]

Antropoloji” teriminin kullanıma girişinin, Avrupa(lı)’nın kıta yeni ve o güne dek pek tanımadığı halklarla yoğun ve sistemli ilişkiler kurmaya başladığı XVI. yüzyıla denk düşmesi, rastlantı sayılmamalı. Bu yüzyıl, Avrupa periferisinin çaplarının Amerika, Afrika’nın güney ucu, Pasifik adaları, Asya içlerine dek genişlediği ve sıradan Avrupalı’nın, Kutsal Kitap’ın “yaratılış” anlatısını, ve sonunda insanın köklerini ve “ne”liğini sorgulamasına yol açacak inanılmaz ölçüde farklı insan fenotipleri ve kültürleriyle tanıştığı bir çağ olmuştur. “İnsanbilim”, seyahatnamelerden, fantastik anlatılardan, Kutsal Kitap tefsirlerinden, Antikiteye dayalı spekülasyonlardan daha fazlasını hak ediyordu!

Kendi dışındaki yeni dünyalara açılırken, eşzamanlı olarak büyük iktisadî-siyasal krizlerle de sarsılan Avrupa’nın bu sarsıntılara tepkisi, Rönesans-Reformasyon-Aydınlanma olacaktır. Wallerstein’cı anlamda bir “dünya sistemi” biçimlenirken (ya da yeniden-biçimlenirken) Avrupa’nın parokyalizminin kabuklarını çatlattığı ve “evrensel”in arayışlarına yöneldiği iktisadî-siyasal-toplumsal-düşünsel dönüşümler çağı…

Terimin, bilimsel bir disipline gönderme yapacak tarzda kullanımının izi, bu gelişmeler eşliğinde, XVI. yüzyıla dek sürülebilmektedir. Bu yıllarda Orta Avrupalı, özellikle de Alman üniversite hocaları ve yazarlar “antropoloji” kavramına anatomi ve fizyolojiye gönderme yapmak üzere başvurmaktaydılar.

Terim XVII.-XVIII. yüzyıllarda, Avrupa’nın ilahiyat çevrelerinde, Tanrı’nın insanî özelliklerini tanımlamak üzere kullanılıyordu. Antropoloji, XVIII. yüzyıl sonlarındaysa, Rusya ve Avusturya’da etnik grupların özelliklerine işaret eden bir terim özelliğini kazanmıştı. Ne ki bu kullanımın yaygınlaşması için XX. yüzyıl başlarını beklemek gerekecekti.

XVIII. ve XIX. yüzyıllarda kültürel farklılıklar içerisinde ortak insanlığa işaret etmek üzere başvurulan kavram ise, “etnoloji” idi.

Böylelikle, örneğin İsviçreli teolog A.C. de Chavannes, 1788’de yayınlanan Anthropologie ou science générale de l’homme’da antropolojiyi “genel insan bilimi” olarak tanımlamakta, Alman F. Blumenbach ise 1795’te yayınlanan kitabında, onun “doğa bilimi” olduğunu söylemektedir. Immanuel Kant ise, Pragmatik Açıdan Antropoloji’de (1798) terimi, insanı anatomik/fiziksel (doğal) ve kültürel yönlerini birlikte ele alan daha sentetik bir yaklaşım sergilemektedir.

Antropoloji” kavramı, içinde biçimlendiği bağlamda, iki düzlemi embriyonik olarak içerir gözükmektedir: Biyolojik ve toplumsal bir varlık olarak insanın “ne”liğine, doğal dünya içerisindeki yerine, onu diğer canlı türlerinden ayırt edenin ne olduğuna, toplumlar arasında açığa çıkan biyolojik ve sosyal/kültürel farklılıkların nasıl açıklanabileceğine, insanın ortak ve tekil bir kökenden mi, yoksa farklı “ırklar” olarak farklı kökenlerden mi geldiğine ilişkin, insan doğasına değgin bir sorgulama olarak daha genel, felsefî bir antropoloji ile; tikel toplumların toplumsal yaşamlarıyla kültürel örüntülerinin ampirik araştırmasına dayalı etnoloji

Etnoloji” teriminin kullanıma girmesinde ise, olasılıkla ulus-devlet biçimlenişlerine ve milliyetçiliklerin yükselişine denk düşen bir tarihsel dönemde “ethnos” kavramının, uluslara ruhunu veren, kentsel kozmopolitanizmle bozulmamış iç halklar ya da köylülere (volk) gönderme yapacak tarzda değer kazanması etken olmuştur.

Böylelikle iç (volk) ya da dış (völker) halkların kültürlerinin tüm yönleriyle ampirik araştırılması olarak etnoloji, doğal ve sosyal bir varlık olarak insanın “ne”liğini tartışan antropolojiden farklılaşırken, antropoloji de kapsamının genişliği nedeniyle kaçınılmaz bir iç farklılaşma yaşayacaktır: insanı doğanın bir parçası, doğal bir varlık olarak ele alan biyolojik/fiziksel antropoloji ve/ile onu sosyal dünyası içinde, kültürel bir varlık olarak ele alan sosyal/kültürel antropoloji.

Burada bir parantez açarak ilginç bir ayrıntıya değinmeli: Antropoloji-etnoloji ayrımı, bir yandan da, XVIII. yüzyılın en hararetli tartışma hatlarından biri olan, insanların tek ve ortak bir kökenden geldiklerini savunan monojenistler ile Avrupalılarla Avrupalı-olmayan “aşağı ırklar”ın aynı kökenden gelmiş olabileceğini reddeden polijenistler arasındaki çekişmelerde de karşımıza çıkmaktadır. Polijenistler kendilerini “antropolog” olarak tanımlarken, monojenistler ise “etnolog” olarak tanımlanmayı yeğlemektedir.

Bu karmaşık ve çelişkili tarih, antropolojinin hem genel/felsefî hem de ampirik düzlemlerde insanı tüm yönleriyle (biyolojik/fiziksel, sosyal-kültürel) ele alma girişimi içinde olan bir alan olduğunu gözler önüne sermektedir.

Ne ki, sözkonusu tarihin içerdiği çelişkiler, disiplinin tanımında da açığa çıkmaktadır.

Öncelikle, antropolojinin her dalından hiçbir bilimin insanı tüm yönleriyle inceleyebilecek kadar esnek sınırlı olamayacağı itirazları yükselmektedir.

Herhangi bir bilim dalının hem osteolojiyi, hem kuyruksuz büyük maymunların sosyal yaşamını, hem insan evrimini, hem ritüelleri, hem mimarîyi, hem hukuku, hem de ne bileyim, dansı kapsayacak kadar geniş olamayacağı yolunda itirazlardır bunlar – ve haklıdırlar.

Aslına bakarsanız, “holistik” bir insan bilimi olarak antropoloji fikri, pratikte ABD antropolojisine damgasını vuran “yitip giden yerli toplumlarına değgin tüm verileri (fizikî, arkeolojik, lingüistik, toplumsal, kültürel) derleyip belgeleme gereksinimi ortadan kalktığında (yani son yerli grubu açlık ve yoksulluktan yitip gittiğinde ya da asimile olduğunda) ortadan kalkacaktı: yani 1900’lerin başlarında. Bugün disiplinin akademik tarihinin cezasını, “holistik antropoloji”de ısrar eden akademik örgütlerde aynı bölümlerde kimi arkeolojik kazılardan elde edilen insan dişlerinden kadim popülasyonların hastalıklarını saptamaya çalışan, kimi etnik grupların iç sınırlarını nasıl çizdiğini araştıran, kimi ise bir performans olarak dansın simgeciliğini çözümlemeye çalışan -ve genellikle birbirlerinin dilini pek anlamayan- öğrenciler çekmektedir! En azından “geleneği” sürdüren ABD ve onun modelini izleyen (Türkiye gibi) ülkelerde… Avrupa ülkelerinin çoğunda ise biyolojik ve sosyal/kültürel antropoloji bölümleri ayrı fakültelere tahsis edilecek kadar ayrılmıştır birbirinden.

Kuşku yok ki bizi burada ilgilendiren alan, insanı toplumsal ve kültürel bir varlık olarak ele alıp irdeleyen sosyal-kültürel antropoloji ya da etnoloji.

Ve yine kuşku yok ki, sosyal-kültürel antropoloji ya da etnoloji, ilgi alanında yalnız değil. İnsan odaklı bir dizi alanla (sosyoloji, siyaset, iktisat, psikoloji, humanities…) paylaşıyor toplum-kültür ilgisini.

Antropoloji bu disiplinlerden, özgül tarihi, inceleme odağı ve araştırma tekniklerini içeren bir dizi özellikle ayırt edilir.

Özgül tarihi açısından sosyal-kültürel antropoloji, ayrı bir bilimsel disiplin olarak akademiaya dahil olduğu XIX. yüzyıl Batı dünyasında iki özgül bağlam göze çarpmaktaydı: Sömürgecilik ve yeni biçimlenmekte olan ulus-devletler bağlamı. Antropoloji, her iki düzlemde de hem kuramsal hem de pratik gereksinimlere karşılık vermeyi üstlenmiş gözükmektedir.

Immanuel Wallerstein,[5] sosyal bilimler arasındaki işbölümünde Batı toplumlu odaklı idiyografik (tarih) ve nomotetik (piyasa konulu iktisat, devlet konulu siyaset ve sivil toplum konulu sosyoloji) bilimler ile Batılı-olmayan, öteki, “ilkel”, “yazısız”, “asefalik”, “kabile” toplumları inceleyen antropoloji arasındaki işbölümüne dikkat çeker.

Gerçekten de bir disiplin olarak biçimlendiği XIX. yüzyıl son çeyreğinden XX. yüzyıl sonlarına dek antropolojinin ana ilgi odağı Avrupalı-olmayan ötekiler (völker) olagelmiştir.

Ve de iç-ötekiler: yani kentli-uygar-okur-yazar-piyasaya tabi olmayan halklar, bir başka deyişle, köylüler…

Bu hâliyle antropolojinin, politik-ideolojik bir girişim olduğu söylenebilir: Bir ucunda sömürgeci Batılı’nın Batılı-olmayan öteki’yle “nasıl” baş edeceğine ilişkin verilerin sağlanması: ücretli çalışmaya nasıl ikna edileceği, kolektif mülkiyet, akrabalığa dayalı toplumsal örgütlenme biçimlerinden nasıl vazgeçeceği, okula gitmeye, yurdundan göçertilmeye nasıl razı edilebileceği, vb.

Öbür ucunda ise, kendilerini kültürel halklar olarak tanımlamaya çalışan ve Avrupa’nın diğer uluslarından nasıl, ne için ve hangi bakımlardan tefrik edilebilir olduklarını seçebilmek için “ulusal” kültürlerinin en saf, en arı muhafızları olarak görülen köylülerin masallarını, dilini, giysilerini, iş araçlarını didikleyen ulus-kuruculuğu girişimi…

Özetle, antropoloji Batılı-kentli (sivilize) olmayan dış ve veya iç ötekini anlama çabası olarak biçimlenmiştir.

İkinci ayırt edici yön, ilgi odağının kendisine dikte ettiği araştırma tekniğidir. Tanımı gereği az-çok homojen, yalın, küçük insan toplulukları arasında çalışan antropoloji, böylelikle araştırıcının alanda uzun süre “yerli”lerle yaşadığı ve yüzyüze ilişkiler kurarak onları gündelik yaşamları içinde gözlemlediği “katılımcı gözlem”in ana bileşenini oluşturduğu, nitel bir araştırma yöntemi olan “alan araştırması” ile de ayırt edilmektedir.

Ve nihayet, sosyo-kültürel antropoloji, toplum, toplumsal yapı, toplumsal örgütlenme gibi konuları göz ardı etmemekle birlikte, bunların gerisindeki kültürel örüntülerin peşinde oluşuyla da ayırt edilir.

Ne ki, her üç vurgunun da bugün bir hayli sorunlu olduğunu vurgulamak gerek.

Öteki”ni anlama/anlamlandırma girişimi olarak antropoloji, tam da “biz” ve “ötekiler” arasındaki sınırların iyice geçirgenleştiği, belirsizleştiği, sınaî kapitalizmin tüm dünyayı tekil ve eşitsiz bir küresel piyasa çevresinde yeniden dizilime tabi tuttuğu bir süreçte ortaya çıktı.

Sermaye egemenliğinin tüm yeryüzü coğrafyasına nüfuz ettiği ve ücra halkların özerk varoluşlarına son vererek onları tekil ve acımasız bir piyasanın içine çektiği süreçte, antropolojinin peşinde olduğu ötekilik, hızla Batı metropollerine dahil olacaktı.

Bugünün antropologunun kafasına bir kolonyal şapka geçirip dağları, denizleri, bataklıkları aşarak, dünyanın öbür ucundaki, avlandıkları karibuların eti ve yetiştirdikleri mango ile geçinen “Mundugomour”ları keşfetmesi, artık olanaklı değildir.

[Isabel Allende’nin, Brezilya Amazon ormanlarında “keşfedilen”, ve kendilerine doğru yaklaşmakta olan helikoptere karşı kendilerini ellerindeki borulardan zehirli oklar üfleyerek savunmaya çalışan yerli halkın, altı ay sonra ayaklarında sahte Nike’lar, meraklı turistlere “otantik ürünler”ini pazarlamaya çalışan çığırtkanlara dönüşmesini anlatan hüzünlü bir yazısı vardır.]

Mundugomour”ları keşfetmek artık mümkün değildir, çünkü onlar artık New York, Sao Paolo, Sydney, Kinsasha, Paris ya da İstanbul varoşlarında, marjinal işlerde çalışarak, dilenerek, fahişelik yaparak ya da uyuşturucu ayakçılığıyla tutunmaya çalışıyorlar.

Ya da, piyasa ekonomisine tutunmayı başarabilenleri, kendi ülkelerinde kır ile kent arasında mevsimlik işçiler olarak çalışmakta, hamburger yemekte, cep telefonunun bir üst markasını edinmeye uğraşmakta.

Antropologun artık kafa-göz yara yara yeryüzünde 100-200 kişinin konuştuğu dilleri öğrenmesine de gerek kalmadı: onlar artık kırık-dökük de olsa İngilizce (ya da Fransızca veya İspanyolca) dertlerini anlatabiliyorlar.

Böylelikle, 1950’li yıllardan itibaren (“post-kolonyal çağ”) antropolojide “mekânsal bir kayma”dan söz edebiliriz: Balta girmemiş ormanlar, çöller, bataklık kıyılarından, kendi ülkelerinin metropollerine. Kuşkusuz araştırma kendiliğinde de koşut bir kayma yaşanacaktır: kabileden etnik gruba…

Ancak bu sömürgeci mirastan antropolojiye asli bir eğilim kalacaktır: madun gruplar (eski sömürge halklar, göçmenler, emekçiler, varoşlar, etnik azınlıklar, gençlik altkültürleri, mahkûmlar, AIDS hastaları, yaşlılar, uyuşturucu bağımlıları, sokak çeteleri, cinsel azınlıklar…) arasında çalışmak.

Yukarıda antropolojiyi diğer insan/toplum bilimlerinden ayırt eden ikinci veçhenin araştırma teknikleri olduğunu vurgulamıştım: küçük gruplar arasında çalışmayı yeğleyen antropologlar, uzun süreli bir yaşam ortaklığı deneyimini içeren “katılımcı gözlem” ile temayüz etmektedir.

Ne ki, araştırma özneleri kentlileşip okur-yazarlaştıkça, heterojenleştikçe, survey, anket, mülakat gibi daha “sosyolojik” yöntemler antropolojik araştırmaya dahil olmuştur.

Öte yandan, “antropolojik özne” kentlileşip “Batılılaştıkça”, araştırma odakları sosyolojiyle giderek daha fazla kesişmektedir. Bunun sonucu, sosyolojinin, araştırmalarında giderek daha fazla alan araştırma tekniklerini benimsemesidir.

Şu hâlde, antropoloji ile diğer sosyal bilimler, özellikle de sosyoloji arasındaki açı, giderek kapanmaktadır.

Ancak, antropolojinin hem geleneksel araştırma odağı, hem de tekniğinden kalıttığı iki temel özellik, sosyal bilimlere özgün katkısı konusunda, tayin edicidir.

Antropolojik araştırma bir karşılaş(tır)madır: iki etnik grup, iki kabile, iki topluluk, ama en genel hâliyle “biz” ile ötekiler arasında bir karşılaştırma üzerinden, insanlığın ortak temelleri ve farklılıklarını anlama girişimi. Netleştireyim: Batı’nın “Batı-olmayan” üzerinden kendini anlama girişimi.

Bu girişim, “biz” ile “ötekiler”, “Batı” ile “Batı-olmayan” küresel dünyada ne denli iç içe geçmiş olursa olsun, kültürel kodlara işlemiş farklılığın süregittiği varsayımına dayanmaktadır.

Antropolojik bilgi ya da farkındalık, böylelikle, antropolojik araştırmanın Batı dünyasının çeperlerinden ya da kendi içindeki “öteki”nden taşıdığı bilgiler, görüler, anlamlar, insan etkinlik ve anlamlandırma çabalarının olası çeşitliliğine ilişkin imaları içermektedir.

Bu ise, Batı(lı) bilimlerinin aşırı uzmanlaşmış, teknikleşmiş dilinin örttüğü insanî özü açığa çıkarmada katkıda bulunur. Çünkü bu öz, ancak bir karşılaş(tır)ma momentinde açığa çıkabilir.

Disiplinin geleneksel araştırma tekniklerinden kalıttığı yüzyüzelik, mahremlik, anlam dünyalarını paylaşma girişimi, bu karşılaş(tır)ma momentine ve uzman ve teknokratik dilin deşifre edilmesine katkı sağlamaktadır.

Neresinden bakarsanız bakın, antropolojik bilgi, küçük bir araştırma evreninden aylar, belki de yıllar boyu yaşanarak devşirilmiş, “mahrem” (intime) bilgidir. Genelleştirmeye olduğu kadar, özelleştirmeye de açıktır.

Anlatmaya çabaladığım konuda şu bilinen anekdot, oldukça açıklayıcı:

Bu anekdot, iki bakımdan aydınlatıcı. İki toplumsal evrenin hem farklılığına hem de kaynaştırılabilirliğine işaret ediyor.

Dünya görüşlerindeki, kendini konumlandırmadaki, yaşamı anlamlandırmadaki farlılık(lar). Kalkınma odaklı araçsal bir modernite/uygarlık kavrayışı ile buen vivir’e dayalı bir weltenschauung arasındaki farklılık.

Ama aynı zamanda bu iki dünya görüşünün bu eşzamanlılığı, bu karşılaşma, aralarındaki ilişkinin zorunlu bir evrimsellik olmadığını da gösteriyor bize. Bu eşzamanlılık, bu karşılaşma, bu yüzden, bir birbirine dönüşebilirliği ima etmekte. Bir başka deyişle, yaşadığımızın tek geçerli alternatif olmadığı, bir başka şeye dönüşme olasılığını barındırdığına işaret ediyor. Yaşam topografyalarımızın bizleri yönelttiği alternatifsizlik duygusunu kırarak başka seçeneklerin, başka yaşam tarzlarının, başka bir dünyanın mümkün olduğu görüsü… Varoluş biçimlerimize hükmeden paradigmaların içerisine ne denli kısılmış olduğumuza dair bir uyarı…

Gerçekten de, yeryüzünde başka insanlar başka türlü yaşayabiliyorlarsa (ve duyuyor/düşünüyorlarsa), bu “biz”im için neden mümkün olmasın?

Salt bu soruyu sordurabilme yetisi dahi, antropolojiyi mutlaka yaşanması gereken bir deneyim kılmakta.

Öte yandan, uzman söylemlerin perdelediği yalın insan ilişkilerini açığa çıkartma yetisi de bu disiplinin ayrıcalıklı yönünü oluşturmaktadır. Bir iktisatçıyı kendi alanını, enflasyon, talep eğrisi, borsa hareketlilikleri, piyasa dalgalanmaları, işgücü arzı gibi kişilikdışı terimler çerçevesinde düşünmekten kurtularak insanların yaşamlarını sürdürebilmek için giriştikleri geçim faaliyetleri ve mübadele ilişkileri olarak görmesini sağlayacak durugörüyle donatması…. Böylelikle de iktisadın küçük bahçesinde sebze yetiştirip köy pazarında satan kadına, otoyolların kenarında yenilebilir yaban otları devşiren köylülere, atık lastikleri toplayıp Surdibi’ndeki imalatçılara satan Roman çocuklara, bunları işleyip oto döşemesine dönüştüren yer altı atölyelerine, örgütlenmek için didinen atık kağıt işçilerine, pazarda fiyatların ucuzlaması için akşam vaktini bekleyen ev kadınına, işten dönünce köprünün üzerinde kalem, pil ve bilumum hırdavat satmaya çıkan öğretmene, karısına işten atıldığını sezdirmemek için bütün gün kahvede pinekleyen muhasebeciye, cep telefonunu bir üst modelle değiştirmek amacıyla kendini pazarlayan öğrenci kıza, Suriyeli, Afgan, Iraklı mültecileri Yunan kıyılarına taşıyan insan kaçakçılarına, tütüne, pamuğa, fındığa giderken yolları jandarma tarafından kesilip kente sokulmayan mevsimlik Kürt tarım işçilerine değgin bir alan olarak kavranılmasına verebileceği katkı…

Veriler, göstergeler, rakam ve istatistikî temsiller olmaktan çıkıp da kanayan, acı çeken, evine ekmek götürmek için didinen insanlara dönüştükçe, onlar için daha insanî, daha adaletli bir iktisadî yaşama ilişkin tahayyüller de olanaklı hâle gelecektir.

Öte yandan, daha önce de değindiğim gibi, iktisat(çılar)la daha yakın bir işbirliği, antropolojiyi de son yıllarda saplandığı “kültüralizm” tuzağından kurtulmasında katkı sağlayacaktır.

Kültüralizm” kavramına burada çift veçheli bir görüngüye gönderme yapmak için başvuruyorum. İlkin, toplumsal/kültürel birimleri, kendi kültürel haritaları içine kapanmış, değişime kapalı, eşsiz ve biricik, sınırlı kendilikler olarak tasavvur edilen “kültürleri” tarafından biçimlendirilmiş, “tercüme edilemez” nitelikler olarak tasavvur etmek.

Samir Amin “kültüralizm”in bu veçhesini, “görünüşte iç tutarlılığa sahipmiş izlenimi veren, kapsayıcı, ‘kültürel’ değişmezler varsayımına dayalı, ekonomik, sosyal ve politik sistemlerin dönüştürücü etkisine maruz olmayan bir teori” olarak tanımlar. Amin’e göre “bu anlayışta kültürel özgünlük zorunlu olarak farklı olması gereken tarihsel güzergahların başlıca itici gücü” sayılmaktadır.[6]

Kültüralizm”in bu veçhesi, antropoloji tarihinin önemlice bir bölümüne damgasını vuragelmiştir: toplumsal birimleri, özgül bir teritoryada, uzun bir süre birlikte yaşama yani ortak tarih deneyimleriyle biçimlenmiş bir kültürün katılımcıları/taşıyıcıları olarak tanımlama eğilimi.

Ana akım antropolojinin bu “sabite”sine ilk ciddi meydan okuma, Wallerstein’ın “dünya sistemi kuramı”ndan esinlenen “ekonomi-politik”çilerden, yani Marksist antropologlardan gelecektir. Antropologun incelediği birimin, isterse dünyanın en ücra köşesinde olsun, küresel kapitalist ilişkilerden “yalıtılmış” olmadığı/olamayacağı, toprakların antropologdan önce asker, köle taciri, sömürge memuru, tüccar ya da misyonerler tarafından “kirletilmiş”, yani müdahaleye uğramış olduğu, bu nedenle her türlü “kültürel otantisite” iddiasının bir yanılsamadan ibaret olarak görülmesi gerektiği savı, antropolojinin gözde kavramı “kültürel biriciklik” iddialarını[7] boşa düşürmektedir.

Kültüralist” çerçevenin bu meydan okumaya yanıtı, kültürlerin insanların geçinmek, barınmak, üremek, eğlenmek, tapınmak vb. için yapıp ettikleri yani “pratik”lerinden değil, pratiği yönlendirdiği varsayılan değer sistemleri, anlam ağları, iletişim örüntüleri, tahayyül yapıları vb.’nden oluştuğu, yani özünde zihinsel bir “şey” olduğunu ileri süren yorumsamacılığa sarılmak olmuştur. Bir başka deyişle, insanların nasıl ürettiği iktisadın, nasıl çiftleştiği psikolojinin, nasıl örgütlendiği sosyolojinin konusudur; antropolojinin görevi, tüm bu davranışları yönlendiren gizil mental örüntüleri açığa çıkartmak, açıklamak ya da, en doğrusu anlamak/yorumlamak olmalıdır.

En yetkin biçimini Clifford Geertz’de bulan[8] bu kavrayış da kültüralizmin ikinci veçhesidir.

Pierre Bourdieu’nün “teorik bir çarpıtma”[9] olarak tanımladığı bu tutum, “büyük kuramlar”ın yanı sıra, “sınıf”ın da ölümünün ilan edildiği ve “yerel”e, “farklılığa” vurgunun bir çeşit entelektüel alamet-i farika sayıldığı günümüzde antropolojiye derinlemesine nüfuz etmiş durumdadır. “Örümcek ağı”, yalnızca antropologun (ya da dilerseniz sosyologun/sosyal bilimcinin) araştırma öznelerini değil, bizatihî araştırıcıyı da sarmalamakta, hareket serbestîsini kısıtlamaktadır! Nihayetinde ne denli çabalarsak çabalayalım, kendi (kültürel) anlam ağlarımızın dışına çıkamayız; çünkü böylesi bir “dış” mevcut değildir!

Bu türden bir kavrayış, hiç kuşku yok ki, bilimsel girişimi toplumsal yaşam üzerindeki dönüştürücülük iddialarından vaz geçmeye zorlarken, sosyolojik-antropolojik metni, “herhangi bir anlatı”ya dönüştürmektedir.

Küresel kapitalizmin yeryüzünde nüfuz edilmedik bir avuç toprak parçası, bir su birikintisi, bir solukluk hava bırakmadığı günümüz dünyasında, bilimin dönüştürücü yetisini yitirmenin çok şey yitirmek olduğunu düşünen biri olarak, böylesi bir çerçevenin mutlaka aşılması gerektiği kanısını paylaşıyorum. Sosyal bilimcilerin yeri, ezilenlerin, sömürülenlerin “adil, eşitlikçi, bir kardeşlik dünyası” düşünü hayata geçirme çabalarından yana olmalı.

Bu nafileleştirici çerçevenin, en azından antropoloji alanında ikili bir çabayla aşılabileceğini düşünüyorum. Bunlardan ilki, Wallerstein öncülüğündeki Gulbenkian Komisyonu’nun yıllar önce “Sosyal bilimleri açın!”[10] çağrısında dile getirdiği disiplinlerarası, bütüncül bir toplum bilimi anlayışı…

İkincisi ise, sosyal bilimlerin insanın faaliyetlerini, praksisi temel alan bir paradigmaya geri dönmesi.

Antropoloji açısından bu çaba(lar) toplumsal varoluş ile toplumsal tahayyül, beden ile zihin, pratik ile düşünce, yapma ile bilme, sınıf ile kültür arasındaki sahte düalizmleri ilga edip aralarındaki, ancak birlikte varolmalarını sağlayan, ya da onları Janus’un iki yüzü kılan diyalektik ilişkiyi açığa çıkartan bir yaklaşım benimsemek anlamına gelecektir.

Bu da bizi, söze başlarken değindiğim “iktisat-antropoloji” ilişkilerine geri getiriyor.

Kestirmeden söyleyeyim; Marksizm’in İktisat ile antropolojiyi buluşturacak sağlıklı bir zemin olduğunu düşünenlerdenim. Antropoloji disiplini açısından bu, “Marksist antropoloji”dir.

Tabii, “Marksist antropoloji” önermesi ilk kez burada formüle edilmiyor. Karl Marx ve Friedrich Engels’in kavram ve yöntemlerini antropolojiye uygulama girişimi olarak Marksist antropoloji, disiplinin gündemine, Batılı toplum ve insan bilimlerinin, 1950’lerin ortalarından itibaren gerçek yaşamda olagelen değişimler ile, toplum bilimlerin bunları açıklamada içerisine düştüğü yetersizliğe ilişkin bir altüstlüğe, siyasal, kuramsal ve pratik bir krize bir tepki, bir yanıt olarak 1960’ların sonu, 1970’lerin başlarında girdi. Ve neredeyse yarım yüzyıldır disipline damgasını vuran yapısal-işlevsel paradigmanın sarsılmasında, eleştirel yaklaşımın antropoloji içerisinde başat konuma geçmesinde önemli bir rol oynadı.

Ancak ben Marksist antropolojinin, görevini tamamlayamadan, olanaklarını, olasılıklarını tüketmeden, çok erken bir biçimde “antropolojik kuramlar tarihi” müzesinin bir artefact’ına dönüştüğünü düşünüyorum.

Bunda kuşkusuz, “Marksist antropoloji”nin, Althusser dolayımıyla, Fransız entelektüel âleminin yapısalcı tartışmalarının ortasına deyim yerindeyse, “düşmesi”nin payı büyük. Gerçekten de, Meillassoux, Godelier, Rey vb. gibi Althusser esinli önemli “yapısal-marksist” antropologlar, böylelikle, bitmez tükenmez üretim yapıları/tarzları tartışması içerisinde, entelektüel moda nesneleri olarak tüketilip gittiler. “Üretim tarzı” tartışmaları, kaldırılan onca toza dumana rağmen, çözüme kavuşturulamadı; ama zaman içerisinde sönümlendi – gündemden silindi gitti.

Marksist antropolojinin içerdiği olasılıkları hayata geçirmeden tüketilmesinde bir başka faktör ise, kanımca, anaakım antropolojide açtığı eleştirellik gediğinden, “zamanın ruhu” uyarınca “post-“ damgalı akımların dolmasıdır: postyapısalcılık, postmodernizm, feminizm/postfeminizm, postmarksizm vb. vb… Böylelikle eleştiri kendini gerçekleyemeden, eleştirinin eleştirisine, o da “eleştirinin eleştirisinin eleştirisine” yol açacak, son derece anlamlı (ve önemli) bir girişim olarak iktidarın eleştirisi, her şeyin eleştirisine, o ise eleştirinin heryerdeliğine, ve sonuçta nafileliğine kapı aralayacaktır.

Sanırım günümüzün kapitalizmin tüketiciliği tarafından (burada yalnızca bir “müşteri davranışı” olarak tüketiciliğin söz konusu olmadığı açıktır. Kastettiğim, “yeniden üretim”i olanaksızlaştıran bir tüketiciliktir: havanın, suyun, toprağın, doğanın, insanın tüketilmesinden söz ediyorum) sarmalanmış günümüz dünyasında, ne sözcük oyunları, “trope”lara indirgenmiş bir sosyal bilim, ne de istatistiklere, eğrilere, matrislere indirgenmiş bir iktisat, “başka bir dünya”nın olasılığına işaret etme yetisini sergileyemez.

XX. yüzyılın son onyılından itibaren yeryüzünün çeşitli bölgelerinde patlak veren isyanlar, sosyal bilimleri, post-modern yerelcilik ve iktidarsızlaşma perspektiflerinin ötesine geçmeye çağırıyor. Bir başka deyişle, XX. yüzyılın sosyal devrimlerini başarılı kılan Marksist içerikle yeniden buluşmaya çağırıyor. Ya da dilerseniz, söylem ile eylemi, kuram ile pratiği yeniden buluşturmaya, bir praksis felsefesini yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Belirtmeye gerek var mı, günümüzde Marksist bir antropoloji, antropoloji kavramının içeriğinin biçimlendiği XVIII. yüzyıldaki ya da selefinin 1970’lerde düştüğü hatadan kaçınmalıdır. Bir başka deyişle, Marx’ın özellikle ilk yapıtlarında karşımıza çıkan insanın ne’liği üzerine (felsefî) antropolojisini[11] ve antropolojik ilgiyi üretim tarzı tartışmalarına kilitleyerek formalize eden yapısal marksizmi aşabildiği ölçüde günümüz dünyasını ezilenlerden/sömürülenlerden yana dönüştürülmesine katılabilecektir. Bu, Marksist antropolojinin (dilerseniz tüm Marksist sosyal bilim savlarının), akademik bir mevzu, ya da entelektüel bir münazara teması olmaktan çıkartılarak sokağa inmesini, yeniden hayata karışmasını gerektirecektir. Ter atölyelerinde, boğaz tokluğuna çalıştırılan enformel işçilerin, Beyoğlu’nun arka sokaklarında, hayata karışmak için karanlığın basmasını bekleyen kaçak göçmenlerin, kağıt toplayıcısı Kürtlerin, misyonerce bir tutkuyla Afrika ülkelerine açılırken aynı zamanda ticaret ağlarını genişleten cemaatlerin, sayıları on yıl içerisinde 5 milyondan 12 küsur milyona fırlayan, böylelikle de işsizlerin nüfus içindeki oranını aşağıya doğru çekerken, bir yandan da yalnızca işgücünün değil, aynı zamanda muhafazakâr ideolojinin yeniden üretimine gövdeleriyle katılan ev kadınlarının, bürokrasinin kılcal damarlarına nüfuz ederken yeni kliyantel ağları devreye sokan İmam-Hatip çıkışlıların… dünyasına katılmasını…

Seminer programınızın başlığının aklıma getirdiği bir-iki noktaya değinmeden sözü bitirmek istemiyorum: “Sermayenin antropolojisi”, gerçekten de güzel bir başlık. Ve ne yalan söyleyeyim; antropolojik girişim açısından olağandışı.

Çünkü yukarıda da değindiğim gibi, tarihsel birikimi, antropolojiyi “madunlar” ile ilgili bir bilim dalı kılmıştır. “Sermaye antropolojisi” Nader’in yıllar önce “yukarıyı incelemek = studying up[12] olarak tanımladığı işi gerçekleştirmeye yönelik bir adımdır: madunları değil de, baskı ve sömürünün içerisinde gerçekleştiği yapıların incelenmesi. Şöyle diyordu Nader:

Aşağı”yı olduğu gibi ‘yukarı’yı incelemek bir çok ‘sağduyu’ sorusunu tersinden sormamıza olanak sağlayacaktır. Bazı insanların neden yoksul olduğunu sormak yerine, neden bazılarının bu kadar zengin olduğunu sorarız, örneğin. Bir toplum bilimci Amerikan zengin ve orta sınıfların sürü davranış örüntülerini nasıl açıklayabilecektir? “Çok sayıda seçeneği var”mış gibi duranların değişim karşısındaki o fantastik direncini nasıl açıklayabiliriz? Antropologlar nasıl olur da, köylülerin neden değişmediğiyle otomobil sanayinin neden yeniliklere yönelmediği ya da Pentagon veya üniversitelerin neden örgütsel olarak daha yaratıcı olamadığı sorusundan daha fazla ilgilidir? Bu gibi aslî kurumların ve bürokratik örgütlerin muhafazakârlığı olasıdır ki türümüz ve değişim kuramları açısından, köylülüğün tutuculuğundan çok daha önemli sonuçlara yol açmaktadır. (s.289)

Neo-liberalizmle birlikte sermayenin edindiği akışkanlık, kültürel modaliteleri (“kültürel sermaye” olarak) temellük etmedeki başarısı, yeni finansal aktörlerin yükseliş ve batışının kazandığı hız, yeni ve konvansiyonel-olmayan sermaye kesimlerinin (“Asya Kaplanları”, BRIC, Anadolu Kaplanları, “yeşil sermaye”, yerli girişimciliği vb. vb.) Batı değerlerini sorgulayan yükselişleri, bu öngörüleri doğrulayarak “sermaye antropolojisi”ni hem antropoloji hem de iktisat bilimcilerin önünde, ortak çalışabilecekleri, yeni bir alan olarak açıyor.

Marksizm ise hem iktisatçıların, hem de antropologların bir yandan diyalog geliştirebilecekleri, bir yandan da bilimin dönüştürücü işlevinin hakkını verebilecekleri verimli zemini oluşturmaktadır.

N O T L A R

[1] Fuat Ercan’ın M.Ü. İktisat Fakültesi Yüksek Lisans programı çerçevesinde, 17 Aralık 2013 tarihinde İstanbul’da gerçekleşen “Sermayenin Antropolojisi II” seminerinde yapılan sunuş… İnsancıl, Yıl:24, No:285, Nisan 2014; İktisat Dergisi, No:527, Temmuz 2014…

[2] Rosa Luxemburg.

[3] Bkz. Metin Cosgel, “Conversations Between Anthropologists and Economists”, University of Connecticut, Dept. of Economics, Working Paper, 2005-29, July 2005, http://digitalcommons.uconn.edu/cgi/viewcontent. cgi?article=1063&context=econ_wpapers

[4] Bkz. S.Özbudun, “Ötekinin Tarihçesi”, Kültür Hâlleri, Ütopya Yayınları

[5] I. Wallerstein, Sosyal Bilimleri Düşünmemek – XIX. Yüzyıl Paradigmasının Sınırları (İstanbul: Avesta Yayınları, 1997) ve Yeni Bir Sosyal Bilim İçin (İstanbul: Aram Yayıncılık, 2003)’de.

[6] Samir Amin, Modernite Demokrasi ve Din. Kültüralizmlerin Eleştirisi (TOFV/Özgür Üniversite, Ankara: 2006).

[7] “Kültüralizm”in bu veçhesi, antropolojik mirasa daha “eleştirel” yaklaşan antropologların kavrayışlarına da damgasını vurmaktadır. İşte feminist antropolog Sherry Ortner’ın “ekonomi politik” yaklaşıma itirazları: “(Ekonomi politik) görüşün merkezinde, kapitalist dünya sisteminin bizim üzerinde çalıştığımız her şeye dokunduğu (veya çoktan sızdığı) ve dolayısıyla, saha araştırmalarımızda ve monograflarımızda anlattıklarımızın, bu sisteme yanıt olarak ortaya çıktığı varsayımı yatmaktadır. Bu belki Avrupa köylüleri için doğru olabilir, ancak (…) “merkezden” adım adım uzaklaşmaya başladığımızda bu varsayım oldukça sorunlu hâle gelecektir. Bir toplum, hatta bir köy bile, kendi yapısına ve tarihine sahiptir. (…)

Kapitalizm-merkezli dünya görüşünden kaynaklanan sorunlar ekonomi-politikçilerin tarihe bakışını etkilemektedir. (…) Bu bakış açısına göre, bizler toplumun tarihiyle ilgili bir bilgiye ulaşamamakta; daha çok bizim toplumumuzun bu toplum üzerindeki etkisinin bilgisine erişebilmekteyiz. Böylesi bir bakış açısının sonuçları geleneksel antropolojik ilgiler dâhilinde oldukça yetersiz ve ikna edicilikten uzak görünmektedir: Bu konular söz konusu toplumun gerçek örgütlenişi ve kültürüdür. (…) Onlar bu diğer sistemi, onun geleneksel ve özgün yönleriyle asla bilemeyeceğimizi iddia ederler.

(…) (Oysa) diğer sistemleri, ayakları yere basan bir zeminden hareketle gözlemlemeye çalışmak, antropolojinin insan bilimlerine ayırt edici, hatta belki de tek katkısıdır. Bu bizim, saha çalışmalarımızda kıyıdaki yerlilerin bakış açısını kavramak için edindiğimiz kapasitemizdir. Bu bakış açısı bizim bilgimizi aşan her şeyi, hatta kendi kültürümüzdeki şeyleri bile görmemizi sağlar.” [akt.: Kaye Crehan, Gramsci, Kültür, Antropoloji (Kalkedon Yayınları, İstanbul: 2006, ss.79-80)]

[8] “Max Weber ile birlikte,” diyor Clifford Geertz, “insanın kendi ördüğü anlam ağlarında asılı bir örümcek olduğuna inanmakla, kültürün bu ağlar olduğunu söylüyor, bu nedenle de analizin yasa peşindeki deneysel bilim değil, anlam peşindeki yorumsal bilim olması gerektiğini öne sürüyorum. Benim peşinde olduğum, açıklama, yüzeysel muammalarının üzerine toplumsal ifadelerin inşasıdır” (Clifford Geertz, “Thick Description”, The Interpretation of Cultures.Selected Essays.New York: Basic Books,1973, s.5).

[9] “Antropologun kendi araştırma-nesnesiyle özel ilişkisi, onun gözlemi yapılan sistem içinde (seçilme ve oyuna katılma dışında) bir yere sahip olmadığı ve içinde kendine yer aramadığı gerçek toplumsal etkinlikler oyunu dışından bir gözlemci olarak konumu, pratiklerin -tüm toplumsal ilişkilerin iletişimsel ilişkilere ve daha kesin olarak işlemlerin kod çözümüne indirgendiği- yorumsamacı bir sunumuna yönelttiği sürece, teorik bir çarpıtmanın özelliklerini içerir.” (Bourdieu) [akt.: Craig Calhoun, “Bourdieu Sosyolojisinin Ana Hatları”, G. Çeğin, E. Göker, A. Arlı, Ü. Tatlıcan (der.), Ocak ve Zanaat – Pierre Bourdieu Derlemesi, İletişim Yayınları, İstanbul: 2007, s.87)

[10] Bkz. Sosyal Bilimleri Açın, Gulbenkian Komisyonu (İstanbul: Metis Yayınları, 1996).

[11] Bu yaklaşımın örnekleri için bkz. George Márcus, “Marx’ın Felsefesinde ‘İnsanın Özü’ Kavramı: Marksizm ve Antropoloji”, S.Özbudun, G. Marcus, T. Demirer, Yabancılaşma ve… (Ütopya Yayınları, Ankara: 2008, ss.107-214); ve Thomas C. Patterson, Marx, Anthropologist, (Berg Publishers, 2009, öz. ss.39-63)

[12] Laura Nader, “Up the Anthropologist – Perspectives Gained from Studying Up”, Dell Hymes (der.) Reinventing Anthropology, Pantheon Books New York, 1969.

 

BOLİVYA’NIN “KOMÜNOTER SOSYALİZM”İ VE “BUEN VİVİR”İ…[1]

BOLİVYA’NIN “KOMÜNOTER SOSYALİZM”İ VE “BUEN VİVİR”İ…[1]

 

SİBEL ÖZBUDUN

 

“Dikensiz gül yoktur ama

gülsüz pek çok diken vardır.”[2]

 

Ağustos 2011’de, Yuracare, Moxeno ve Chiman cemaatlerine mensup 1000-1500 kadar yerli protestocu, Beni eyaletindeki Isibore Secure Yerli Teritoryası ve Ulusal Parkı’nı (TIPNIS) boydan boya kat ederek Beni eyaletini Cochabamba’ya bağlayacak otoyol inşaatı projesine karşı, Beni’nin merkezi Trinidad’dan başkent La Paz’a doğru yürüyüşe geçti. Protesto yürüyüşü, Bolivya’nın doğusundaki ovalık bölgede yaşayan 34 yerli halkı birleştiren Bolivya Yerli Halkları Konfederasyonu (CIDOB) ile 16 küçük yerli cemaatinin örgütlendiği Quallasuyu Aylluları ve Markaları Konseyi (CONAMAQ) tarafından destekleniyordu.[3] 25 Eylül 2011 günü göstericiler, Beni’nin Yukuma bölgesinde güvenlik güçlerinin şiddetli müdahalesiyle karşılaştı. Çok sayıda göstericinin ve polisin yaralanmasına yol açan çatışmaların ardından, göstericiler 70 günlük yürüyüşlerini Bolivya’nın başkenti La Paz’da sonlandırdılar.

Polis müdahalesi, yürüyüşe destek vermeyen toplumsal örgütlerin de protestolarıyla karşılaşacaktı, Bolivya’nın en önemli işçi konfederasyonu Bolivya İşçileri Merkezi (COB) bir günlük genel grev çağrısında bulundu, yolun yapımından yana olduğunu açıklayan Bolivya’nın en büyük köylü örgütü CSUTCB polis şiddetini kınadı, sol aydınlar Evo Morales’i kendi çevreci retoriğine ihanet etmekle, Brezilya alt-emperyalizmine[4] teslim olmakla suçlayan bildiriler yayınladılar. Kamuoyu yoklamaları, Evo Morales’in Ocak 2010’da yüzde 70’lerde seyreden popülaritesinin Ekim 2011’de büyük kentlerde yüzde 35’e düştüğünü gösteriyordu.[5]

Başkan Evo Morales polise saldırı emrini kendisinin vermediğini kesin bir dille açıklar ve saldırıdan dolayı protestoculardan özür dilerken bir bakan polis şiddetini protesto için görevinden istifa edecek, İçişleri bakanı dahil birkaç hükümet görevlisi, güvenlik güçlerinin zorbalığından sorumlu tutuldukları için görevlerinden ayrılacaktır.[6]

Morales hükümeti olayların ardından göstericilerle masaya oturdu ve bütün taleplerini kabul etti.[7] 24 Ekim 2011’de Bolivya’nın Çokuluslu Yasama Meclisi Isibore Secure Yerli Teritoryası ve Ulusal Parkı’nda her türlü yol inşaatını yasaklayan bir yasa yayınlayacak, ardından da hükümet, Bolivya’nın başlıca toplumsal örgütlerine, Bolivya Anayasası’nda öngörülen, yereli etkileyecek kararların yerel halklara danışılarak alınması ilkesine ilişkin bir çerçeve yasa taslağı hazırlaması için çağrıda bulunacaktır.

Ancak TIPNIS anlaşmazlığı, Bolivya’da, cocalero ve yerli devlet başkanı Evo Morales ile iktidar partisi MAS’ın (Movimiento al Socialismo = Sosyalizme Doğru Hareket) destek tabanı içindeki çatlakları açığa çıkarttı. Çünkü TIPNIS sakinlerinin protesto gösterisi ve hükümetin yol yapımından vazgeçmesi, Bolivya halkının ve yerlilerinin bir kesimi nezdinde derin bir hoşnutsuzluğa yol açmıştı. TIPNIS içinde yaşayan kimi yerli cemaatlerini ve yerleşimci yerlileri kapsayan Güney Yerli Konseyi (CONISUR) Aralık 2011’de yolun yapımı talebiyle bir karşı yürüyüş başlattı. Bu yürüyüş, ülkenin en büyük köylü örgütü CSUTCB’nin yanı sıra, petrol işçileri, kadın örgütleri, özellikle de koka yetiştirici sendikalarının desteğini kazanacaktı.

Bu desteğin nedenleri, çokyönlüydü: Hükümet, otoyol yapımını, bölge halklarının sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlere ve pazarlara erişimini kolaylaştıracağı gerekçesiyle öngördüğünü açıklamaktaydı. Koka yetiştiricileri ve topraksız köylüler, yol inşaatının kendilerine yeni tarım alanları kazandıracağını düşünmekteydi, madenciler ve petrol işçileri, bölgedeki bakir doğalgaz ve petrol yataklarının işletmeye açılmasının sağlayacağı yeni istihdam olanaklarının peşindeydi. Yoksullar, bölgenin işletmeye açılmasının getireceği vergi gelirlerinin sosyal harcamalara yönlendirilmesinin yaşam standartlarını yükseltmesi beklentisi içindeydi. Bolivya’nın doğalgaz rezervlerinin sanılandan düşük olduğunu açıklayan 2010 tarihli bir rapor, hiç kuşku yok ki Morales yönetimini tasarlanan yolun, kimi yerli cemaatlerin talep ettiği üzere TIPNIS’in çevresinden dolaşmasındansa park alanını kesmesi konusundaki ısrarında rol oynamıştı. Yol projesinin finansmanını üstlenen Brezilya’nın derdi ise, bölge doğal kaynaklarının işletmeye açılmasından sağlayacağı kazançların yanı sıra, Brezilya mallarını kuzeydoğudan güneybatıya, Şili’nin Pasifik limanlarına kolaylıkla taşınmasıydı kuşkusuz.[8]

TIPNIS sorunu, aslında ne kimi MAS çevrelerinin iddia ettiği gibi ABD/CIA ve/veya Doğu oligarklarının işbirlikçisi/maşası yerli önderlerinin provokasyonuna[9] indirgenebilir, ne de kimi “sol” çevrelerin savladığı üzere Morales’in (ve MAS’ın) “faşist” olduğuna işaret eder.

Öte yandan, hemen vurgulayayım: TIPNIS protestoları, ne “münferit”ne de ilktir. Son yıllarda Bolivya kentleri, emekçilerin, yerlilerin, köylülerin ana gövdesini oluşturduğu toplumsal hareketlerle bugüne dek yığınsal olarak destekledikleri MAS hükümeti arasındaki ilişkilerin “serinlemekte” olduğunu düşündüren bir dizi protesto eylemine sahne olmuştur. TIPNIS olaylarından önce, Aralık 2010’da, iktidarın doğalgaz sübvansiyonlarını kaldırma kararı üzerinde başlıca kent merkezlerinde patlak veren geniş katılımlı gösteriler, grevler, yol kapatmalar, yürüyüşler, hükümet binalarına saldırılar (“gasolinazo”), önce kamu emekçilerinin maaşına yüzde 20’lik bir zamla dengelenmeye çalışılmış; bu protestoların önünü kesmede etkili olmayınca, olaylar bir ayaklanmaya dönüşmeden hükümetin kararını geri almasıyla sonuçlanmıştı (31 Aralık 2010).[10]

2011 Ağustos’unda Bolivya’nın madencilik bölgesi Potosi de benzer çalkantılara sahne olmuş; yüz binler bölgeye daha fazla kaynak aktarılması talebi ile sokaklara dökülmüştü.[11]

Evo Morales’in dört elektrik şirketini “millileştirdiğini” ilan ettiği 1 Mayıs 2010 günü, aynı kalemde işçi ücretlerine yüzde 5’in üzerinde zam yapılmayacağını bildirmesi de benzer biçimde COB’un 24 saatlik genel grev çağrısıyla karşılanmış, öğretmenler ve maden işçileri sokaklara dökülmüştü.[12]

Örnekler çoğaltılabilir. Ancak bu kadarı dahi, neoliberal politikaların uygulayıcısı iki devlet başkanının ülkeden kaçmasına yol açan su ve gaz savaşlarının (2000-2005) sonucu cocalero Evo Morales ve partisi MAS’ın iktidara gelmesinin ardından sık sık patlak veren ABD destekli oligark ayaklanmalarına, 2010’dan itibaren MAS’a yığınsal destek veren[13] emekçilerin ve yoksul yerli-köylülerin hoşnutsuzluğunun eklendiğini göstermektedir.

Gerek TIPNIS olayları, gerekse Bolivya’da son yıllarda patlak veren diğer emekçi ve yerli protestoları, kanımca birbiriyle bağlantılı iki düzlemde baş edilmesi gereken ciddi soruları açığa çıkarıyor. Bu düzlemlerden biri, azgelişmiş ve yoksul bir ülkenin, “bağımsızlık” ve “halkçılık” savlarını, kapitalist ilişkileri lağvetmeksizin, devletçi/ kamucu uygulamalarla ne ölçüde hayata geçirebileceğiyle ilişkilidir. İkinci düzlem ise, azgelişmiş bir ülkenin çevresini koruma ile kalkınma/ sanayileşme arasında kurabileceği dengenin sınırları üzerine düşünmeye çağırıyor bizleri…

 

“Komünoter Sosyalizm” ya da MAS’ın “MDD”si

 

Bolivya halkının büyük çoğunluğunun desteğiyle iktidara geldiği 2005’ten bu yana, Evo Morales ve MAS’ın söylemleri ve uygulamalarındaki çelişkiler, uluslar arası sol kamuoyunda bu konuda, onları, “XXI. Yüzyıl sosyalizmi’nin öncüleri” olarak görmekten, “neoliberalizmin ajanları” ilan etmeye dek oldukça farklı tutumlara neden oluyor.

Aslına bakarsanız, bu çelişkiler Morales’in, 21 Aralık 2012 kış gündönümünde geleneksel giysileriyle bir yerli teknesi içinde Titicaca Gölü’nü kat ederek çıktığı Güneş Adası’nda kendisini bekleyen binlerce yerli karşısında okuduğu “Güneş Adası Manifestosu”nda açığa çıkmaktaydı. Morales, “Manifesto”sunda “kapitalizmle mücadelenin on yolu”nu şöylece sıralamıştı:

– Demokrasinin ve siyasetin yeniden inşası yoksullara güç aktarımı;

– İnsan gereksinimlerinin metalaşması yerine daha fazla insan ve toplumsal hak;

– Bir buen vivir (iyi yaşam) komünoter sosyalizmi inşa edebilmek için halkların ve kültürlerin dekolonizasyonu;

– Çevresel sömürgecilik ve yeşil ekonomiye karşı gerçek bir çevre politikası;

– Yeni-sömürgeci tahakkümden kurtulabilme ve halkların bütünsel gelişimi için doğal kaynaklar üzerinde egemenlik;

– Besin egemenliği ve besin hakkı;

– Müdahaleciliğe karşı halkların ittifakı;

– Herkes için bilgi ve teknolojinin geliştirilmesi;

– Halkların küresel kurumsal birliğinin inşası;

– İktisadî kalkınmanın hedefi sermaye birikimi ve kâr değil, bütünsel gelişme olmalı ve halkın mutluluğu ile Toprak Ana’yla uyumu hedeflemelidir.”[14]

Morales’in konuşmasında uzun uzun açımladığı bu on madde, daha ilk elde “komünoter sosyalizm”, “iktisadî kalkınma” ve Morales’in Bolivya yerli halklarının Pachamama (Toprak Ana) ile uyum içinde yaşama düsturu olarak buen vivir (iyi yaşam) arasında bağdaştırılması oldukça güç, farklı vektörlere işaret etmektedir.

Kalkınma-buen vivir/çevre(cilik) sorunsalını tartışmayı biraz erteleyerek, öncelikle Bolivya’nın “kalkınma” girişimlerini mercek altına alalım, dilerseniz.

Bolivya’nın madenlerin kamulaştırılıp kapsamlı bir toprak reformunun gerçekleştirildiği 1952 devriminden bu yana, çeşitli salınımlara karşın uygulanagelen “devlet(çi) kapitalizm(i)”, 1990’lı yıllarda, Harvard’lı iktisatçı Jeffrey Sachs’ın “şok tedavisi” reçetesini yürürlüğe sokan neoliberal hükümetler eliyle yapıbozumuna uğratılacak ve (ülke nüfusunun çoğunluğunu oluşturan) yerlilere kısmî özerklik tanıyan önlemler eşliğinde temel kaynak, hizmet ve sanayiler hızla özelleştirilirken, işçi ücretleri ve sosyal bütçeler alabildiğine budanacaktır.

Bolivya Anayasası’nın Bolivya halkına ait olduğunu açıkça belirttiği yer altı ve yerüstü kaynaklarının çoğunun satışı Bolivyalıların “Gringo” adıyla tanımladığı neoliberal devlet başkanı Sanchez Lozada’nın ilk döneminde (1993-97) gerçekleşmişti. Lozada yönetimi yabancı çokuluslu şirketlerle, açtıkları kuyulardan çıkan doğalgazın yüzde 82’sine sahip olmalarına olanak tanıyan gizli anlaşmalar imzalamıştı. Böylelikle Bolivya doğalgazını ABD şirketlerine bin feet kübünü 70 cent’den satarken, işlenmiş gazın 300 feet kübü 2.70 ABD dolarından satın almaktaydı.

Neoliberal dalga, 1950’lerin radikal toprak reformunun tesis ettiği toprak rejimini de tersine çevirmişti: 100 kadar aile en verimli 25 milyon hektara sahipken, iki milyon kadar yerli çiftçi ancak 5 milyon hektar toprağı işliyordu.[15]

1990’ların radikal özelleştirmeleri, işten çıkarmalar, toprak yitimi ve kamu destek siyasalarının tasfiyesi sonucu Bolivya halkının yüzde 80’i yoksulluk sınırı altına gerilemişti. Başlıca gelir kaynaklarını ÇUŞ’lara kaptıran Bolivya’nın dış borçları 1996-2002 arasında GSH’nın yüzde 3.3’ünden yüzde 6’sına fırlayacak, bu da IMF’nin yapısal uyum programları dayatmasını devreye sokacaktı.

2000-2005 yılları Bolivya’da (önderliğini kalay fiyatlarının uluslar arası piyasadaki hızlı düşüşü ve madenlerin kapatılması sonucu işsiz kalarak koka yetiştiriciliğine dönen ve radikal sınıf mücadelesi geleneklerini bu kez cocaleros olarak sürdüren eski maden işçilerinin yaptığı) bir dizi ayaklanma gerçekleşti. Tarihe su ve gaz savaşları olarak geçen bu ayaklanmalar sonucunda, Cochabamba cocaleros’u ile radikal yerli köylülerin birleşmesiyle kurulan Movimiento al Socialismo iktidara gelecekti.

MAS iktidarının ilk dikkate değer uygulaması Başkan Evo Morales’in 2006 1 Mayıs’ında doğalgaz rezervlerini millileştirdiğini açıklaması oldu. Hemen ardından, Bolivya Dünya Bankası’nın Uluslar arası Yatırım Anlaşmazlıkları Çözüm Merkezi’nden (“Tahkim Heyeti” – ICSID) çekildiğini açıkladı (2007). Ancak “millîleştirme”lerin “kamulaştırma” içermediği, Morales hükümetinin “millîleştirme”lerinin, Bolivya’da doğalgaz ve petrol çıkartan çokuluslu şirketlerle sözleşmelerin, daha yüksek vergi ve fiyatlarla yenilenmesi anlamına geldiği kısa sürede ortaya çıkacaktı. Bu, Bolivya’nın gelirlerini kısa sürede hızla arttıracaktı. Böylelikle devletin bütçesi, 2005’te 678 milyon dolardan, 2009’da 2 milyar dolara çıktı.[16]

Morales yönetimi bu kaynakların bir kısmını yoksulların desteklenmesinde kullanmaktadır. Böylelikle, Bolivya devleti muhtaç yaşlılara (ayda 258 dolar ödenmesini öngören Renta Dignidad’la), okul çağındaki çocuklara (ilköğretimlerini tamamlayana dek yılda 29 dolar ödenmesini öngören Bono Juancinto Pinto) ve hamile ve emzikli kadınlara (tıbbî destek almalarını sağlamaya yönelik Bono Juana Azurduy ile) destek sağlanmaktadır. Bugün bu desteklerden yararlanan nüfusun oranının yüzde 31 olduğu hesaplanmaktadır.[17] Sağlık ve eğitim alanındaki kamu harcamaları 2005-2012 arasında dörde katlanırken, 2005’te yüzde 60.6’yı bulan yoksulluk oranı fonlar ve diğer sübvansiyonlar sayesinde 2011’de resmî rakamlara göre yüzde 45’e gerilemiş, aşırı yoksulluk oranı ise aynı süre içerisinde yüzde 38.2’den yüzde 20.9’a çekilmiştir. Kırsal yoksulluk oranlarındaki düşüş ise daha belirgindir: 2005’te yüzde 62.9’dan, 2011’de yüzde 41.3’e.[18]

Yanısıra, Bolivya son yıllarda tarihinde görülmedik büyüme hızı (yüzde 4-6) kaydederken,[19] döviz rezervlerini de rekor düzeylere ulaştırmasıyla, IMF ve Dünya Bankası’nın “takdirine” mazhar olacaktı.[20]

Morales’in Bolivya’sının, 1980-90’ların neoliberal rejiminin dizginsiz bıraktığı Çokuluslu Şirketlerin sınırları dahilindeki faaliyetleri üzerinde daha sıkı bir denetim uygulayan, lisans ücretleri ve vergilerdeki artışlarla kazançlarının daha yüksek bir diliminin ülkede kalmasını sağlayan “millîci” bir siyasa izlediği açıktır. Bu sayede dünyanın en yoksul ülkelerinden birisinin genel refah düzeyinde kaydadeğer bir yükselme olmuş, istihdam, okuryazarlık, bebek ölüm oranları gibi insanî kalkınma değerlerinde hissedilir bir düzelme yaşanmıştır.

Ancak MAS’ın uyguladığı rejim, Morales’in söylemiyle, “komünoter sosyalizm” midir?

Dilerseniz bunun yanıtını, 2006’dan beri Bolivya’da “And-Amazon kapitalizmi” adını verdiği bir çeşit “geçiş süreci”ni dillendiren Başkan yardımcısı Álvaro García Linera’ya[21] bırakalım.

“Bazen bu konuyu (And-Amazon kapitalizmi -b.n.) dillendirdiğimde Marksist ilkelerimden geri adım atmakla suçlanıyorum. Oysa sözünü ettiğim, Bolivya’nın gerçekliğidir. Olmasını isteyebileceğimiz ya da idealizmimizle inanmak istediğimiz değil, gerçekte olandır. Burası, küçük üreticilerin ve aile işletmelerinin ülkesi. Ama aynı zamanda, son altmış yılda zaafa uğramış olsa da, komünoter sistem ve ilişkilere gömülü bir ülke. Bunları güçlendirerek tedricen sosyalizme geçebileceğimize inanıyoruz.

İşçi sınıfının yalnızca yüzde 10’unun açık bir sınıf bilincine sahip olduğu bir ülkede sosyalizmi inşa etme çabasının gerçekçi olmadığını düşünüyoruz; çünkü proletarya olmadan sosyalizm inşa edilemez. Bu nedenle, ekonomide öncü rol üstlenen ve kaynaklarını cemaat örgütlerini ve komünal üretim biçimlerini güçlendirmede seferber eden güçlü bir devlet inşa etmeliyiz.”[22]

Latin Amerika’nın en örgütlü ve mücadeleci işçi örgütlerinden birinin, belkemiğini maden işçilerinin oluşturduğu COB’un (Central Obrera Boliviana = Bolivya İşçi Merkezi) anavatanında, hele ki onun mücadele geleneğini devralan yerli hareketinin beş yıl içinde birbiri peşisıra defalarca ayaklanarak iki devlet başkanını ülkeden kovup neoliberal politikalara “dur” dediği düşünülürse, Bolivyalı emekçilerin “sınıf bilinci”nden yoksun olduğunu öne sürmek, hiç kuşku yok ki, “bahanecilik”tir.

“Bahanecilik”tir, çünkü Linera’nın “And-Amazon kapitalizmi” formülü, ülkenin “öncelikle sınaî-kapitalist temelini geliştirmesi” gerektiği gerekçesiyle Bolivya’da sosyalizmin kuruluşunu “50-100 yıl sonrasına” ertelemektedir:

“Va’zettiği kapitalist model, piyasaya daha fazla devlet müdahaleciliğini öngörüyor. Bu formül, özünde daha güçlü bir devletin nihayetinde Bolivya’yı başarılı bir kapitalist kalkınma sürecine sokacak bir ulusal burjuvaziye dönüşecek küçük burjuvaziyi desteklediği kapitalist kalkınma anlamına gelmektedir. Bu ulusal burjuvazi yerli ya da “And-Amazon” olacaktır. Ancak bu uzun sınaî kapitalizm evresi olgunlaştıktan sonradır ki, sosyalizme geçiş olanaklı olacaktır.”[23]

Bu “aşamalı devrim” teorisi MAS’ın kadrolarının çoğunluğunca da özümsenmiş görünmektedir. Böylelikle örneğin Bolivya’nın Kanada büyükelçisi Edgar Tórrez Mosqueira, Jeffry Webber’le yaptığı söyleşide, “Bolivya’da toplumsal dışlanma, marjinallik, cehalet, yetersiz beslenme, yüksek ölüm oranlarıyla baş edilmeksizin ‘XXI. yüzyıl sosyalizmine çağrı çıkarma’nın erken olacağını söyler.[24]

“Sosyalizme geçiş”i belirsiz bir geleceğe havale eden “And-Amazon kapitalizmi” formülü, böylelikle özel teşebbüs ve ÇUŞ’ların faaliyetlerine devletin daha sıkı denetimi ve daha yüksek vergilendirme politikaları altında devam ettiği bir “denetimli piyasa ekonomisi modeli”nin sürdürülmesinde araçsal olmaktadır. Uluslar arası platformlarda “vahşi kapitalizm”e karşıtlığını sıkça ifadelendiren Evo Morales’in kapitalizmin kendisine karşı olduğunu aynı netlikle dile getir(e)meyişinin gerisinde, kuşkusuz ki bu durum yatmaktadır.

Ancak kapitalizm, kapitalizmdir ve “sosyalliği”nin bir sınırı vardır: Özellikle dizginsiz neoliberal vahşetin küresel ölçekte hüküm sürdüğü koşullarda, Bolivya’nın kapitalizmin “And-Amazon” versiyonu üzerindeki devlet denetimi, belirli bir ölçüye kadar işleyecektir.

Yukarıda gördüğümüz sosyal patlamalar da, genellikle bu sınırların aşındığı noktalarda baş göstermektedir. Böylelikle, Bolivya’daki “ekonomik istikrar”a övgüler düzen IMF çevrelerinin aynı kalemde “sübvansiyonların kaldırılması” yolundaki telkinlerinin son dönemde sıklaştığına tanık olmaktayız.[25] Bu “telkin”lerden birinin sonucu hükümetin doğalgaz fiyatlarındaki sübvansiyonları kaldıracağını ilan etmesinin 2010’da bir ayaklanmaya (“gasolinazo”) yol açtığını ve kararın alelacele geri alındığını yukarıda görmüştük.[26]

Benzer biçimde, ücret artışlarının yüzde 5’le sınırlandırılması girişimi de (1 Mayıs 2010) COB’un 24 saatlik genel grev ilanıyla karşılaşmış, sağlık emekçileri, öğretmenler, sokaklara inmişlerdi.[27]

Öyle görülüyor ki, Bolivya’da işçi ücretlerini sınırlandırma çabaları, yalnızca ücret artışları üzerindeki kısıtlamalardan ibaret değil. Evo Morales’in, 22 Aralık 2013’de ILO’nun çocuk işçiliğini yasaklama kampanyasına karşı çıkıp çocuk emeğini desteklemesi, yandaşlarını bir kez daha şaşırtacaktı. Çocuk emeğinin yoksul ailelerin gelirleri için zorunlu olduğunu söyleyen Morales, “ter atölyelerinde” çalıştırılmanın çocuklarda toplumsal bilincin gelişmesine katkıda bulunduğunu da ekleyecekti!

Bolivya’da işgücünün yaklaşık beşte birini oluşturan 850 000 çocuk emekçi, zaten Latin Amerika’daki en düşük asgarî ücrete (saatte 90 cent, ayda 143 dolar) sahip ülkedeki ücretlerin düzeyini daha da aşağı çeken bir basınç kaynağı oluşturmaktadır. Çocuk emekçiler, patronların militan yetişkin işçilere karşı başvurabileceği “yedek işçi deposu”dur.[28]

Emekçiler karşısında giderek “hasisleşen” Morales yönetiminin, ÇUŞ’lara karşı artan ölçüde “bonkör” davrandığı, sol eleştirmenlerce giderek daha sık dile getirilmektedir. Evo Morales rejimini “en radikal muhafazakâr rejim”[29] olarak tanımlayan James Petras, Bolivya yönetiminin özellikle madencilik ve tarımda geniş ölçekli yabancı yatırımları teşvik ettiğini ve bu alanda hiçbir ciddi “millîleştirme”de bulunmadığını vurguluyor. Petras, Morales yönetiminin “millîleştirmeler” konusunda ayak sürüyüşüne, daha iktidara gelmeden, Santa Cruz’daki, 40 milyar tonluk demir, 10 milyar tonluk magnezyum rezervine sahip (dünya toplamının yüzde 70’i) Mutún madenlerinin özelleştirilmesine yeşil ışık yakmasını örnek gösteriyor.[30] Mutún nihayetinde devletin elinde kalmıştır (Empresa Siderúrgica Mutún); ancak önceki işletmecisi, Hindistan şirketi Jindal ile anlaşmayı iptal eden iktidar, açtığı uluslar arası ihalede madenlerin yarısının özel şirketlerce işletilmesini öngörmektedir.[31]

Dahası, Mutún yalnız değildir. Morales yönetimi, uluslar arası devlerle ortak teşebbüslerin sayısını arttırmaya çabalıyor (Özellikle Brezilya şirketleri “verimli ortaklar” olarak görülmektedir[32]). Daha da vahimi, rezervleri düşerken, Bolivya’nın yabancı şirketlere birbiri ardı sıra tanımakta olduğu imtiyaz ve güvencelerdir. Böylelikle, örneğin eski toprak bakan yardımcısı Alejandro Almaraz devletin petrol şirketi YBFP’nin yabancı şirketlere yatırım kayıplarını telafi için 1.5 milyar dolar ödemeyi taahhüt etmesini ve çokuluslu Transredes’e “devlete karşı ağır suçlar işlemesine karşın” 250 milyar dolar ödenmesini şiddetle kınamaktadır. Beteri var: işlenmekte olan petrol yataklarındaki petrol seviyesi hızla düşerken, işletmeye açılmamış rezervlerin, bir başka deyişle ülkenin hidrokarbon rezervlerinin yüzde 80’inin petrol devleri Petrobras (Brezilya), Repsol (İspanyol) ve Total (Fransız) tarafından “kapatılmış” olması![33]

Morales yönetimi bir yandan da ülkenin doğu eyaletlerinde üstlenen yerel oligarkların “ürkmemesi” için gayret eder gözüküyor. Petras, Morales’in ilk kabinesindeki 16 bakanın 7’sinin sosyal hareketlerce “topa tutulduğu”nu vurgularken, bu isimlerin Morales’in Doğu oligarkları için bir güvence oluşturduklarını belirtiyor.[34] İşin kötüsü, zaman içerisinde kabinelerde görev alan sosyal hareket kökenli bakanların sayısı azalırken, içeride ve dışarıda piyasalar açısından güvence oluşturacak “teknokratlar”ın sayısının artma eğilimi göstermesidir.

 

Kalkınma mı, “Buen Vivir” mi?

 

Aymara Evo Morales, bilindiği üzere, Bolivya’nın (ve Latin Amerika’nın) ilk “yerli” başkanı. Yerlilerin öncülük ettiği, ülkeyi derinlemesine sarsan beş yıllık ayaklanmaların sonunda iktidara geldi. Başkanlığıyla birlikte ülke nüfusunun yüzde 60’ını oluşturan yerliler, örgütleriyle birlikte Bolivya’da ilk kez hem iktidar organlarında temsil edilir oldular. Dahası, 2009 başlarında kabul edilen yeni Bolivya Anayasası ülkenin yerli ve köylü halkları ve cemaatlerine geniş bir özerklik ve kendi kaderini tayin hakkını kabul ediyordu. Özerkliğin “sınırları” ise, 2010 yılında kabul edilen çerçeve yasada çizilecekti.

Bolivya Anayasası, araçsal, sömürgeci beyaz/Avrupalı “uygarlık” kavrayışının karşısına, “Pachamama” (Toprak Ana) ile uyuma dayalı bir çevreciliği esas alan “iyi yaşam” (buen vivir) düsturunu koymaktadır. Morales uluslar arası platformlarda, Bolivya Anayasası’nın da temelini oluşturan yerli cosmovisión’unun ana ilkesi sayılan çevrecilik bayrağını elden bırakmaz.

Ancak, “komünoter sosyalizm”de olduğu gibi, “buen vivir”de de, retorik başka, gerçeklik başkadır.

Başkadır, çünkü Bolivya halkının refahı, bugün eskiye oranla daha fazla hidrokarbon çıkarma endüstrilerine bağımlı hâle gelmiştir. Ülkenin, maden fiyatlarındaki düşüşe karşın büyüme hızını koruyabilmesinin sırrı, budur![35] Webber Morales’in, devrik neoliberal devlet başkanı Gonzalo Sánchez de Lozada’nın, Amazon yerlilerinin direnişiyle püskürtülen doğalgaz arama ve çıkartma alanlarını 13 milyon hektara çıkartma projesini (12 milyon hektar: 2009’daki alanların yaklaşık dört katı) 2011 sonunda yeniden canlandırdığını -ve Morales’in önerisinde bu alanın yarıya yakınının özel şirketlerce işletilmesinin öngörüldüğünü- hatırlatıyor. Böylelikle, maden çıkartma ve işletme alanlarını geleneksel madencilik alanlarını barındıran altiplano’nun (ülkenin batısındaki dağlık bölge) ötesine, Amazonlar’a taşımaya kararlı olan Morales hükümeti, Amazon yerlileriyle bu konuda -TIPNIS örneğinde görüldüğü üzere- sık sık karşı karşıya gelmektedir.[36]

Ne ki, Bolivya halkı, özellikle de Bolivya’nın yerlileri, Anayasaları’nda ifade ettikleri üzere türdeş ve beyazlarınkinden farklı bir cosmovisión’a bağlı tekil bir “tür” olmadıklarını, son yıllarda birbirleriyle sık sık karşı karşıya geldikleri çatışmalarda acıyla keşfetmektedirler. Olaylar, Garcia Linera’nın “Halk türdeş bir şey değildir. Sosyal sınıflar, kimlikler, bölgeler vardır. Halk çok çeşitlidir,”[37] ya da “Yerli dünyasının, Batı’nınkiyle taban tabana zıt, kendisine özgü bir cosmovisión’a sahip olduğu görüşü nevzuhur bir indigenist ya da STÖ görüşüdür. Temelde herkes modern olmak ister. 2000’deki Felipe Quispe isyancıları traktör ve internet istiyorlardı,”[38] uyarılarını olaylar haklı çıkarmışa benzemektedir.

Gerçekten de, yüzde 60’ı çeşitli yerli gruplardan oluşan Bolivya’nın 10 milyonluk nüfusu, yalnızca beyaz Doğu oligarklarıyla emekçi-köylü yerli çoğunluk arasında bölünmüşlük sergilemekle kalmaz.[39] Biraz açalım:

1952 millîci-halkçı devriminin ardından yürürlüğe giren Tarım Reformu Yasası (1953), gerek altiplano (La Paz, Oruro, Potosí) gerekse vadide (Cochabamba, Chuquisaca, Tarija) tarımsal alanların küçük üreticilere dağıtılmasını sağlamıştı. Ancak bu reform, tarımda yarı-feodal ilişkilerin yerini dinamik bir kapitalist tarım sektörüne bırakmasına yol açacaktı. Günümüzde Bolivya’nın tarımsal kapitalizminin odağı, pamuk, kahve, şeker ve kereste üretim ve ticaretinin merkezi, Santa Cruz’dur ve kırsal kapitalizm, toprakların yeniden birkaç kapitalist girişimin elinde yoğunlaşmasına yol açmıştır.

1980’lerin ortalarındaki neoliberal politikalar, tarımsal ürünlerin ihracatına sağladığı destekle Santa Cruz’un tarımsal-sınaî başatlığını güçlendirecek, bu durum ise, küçük çiftçilerin sonunu getirecektir. Böylece, 1963’te tüm tarımsal üretimin yüzde 82.2’sin küçük üreticiler tarafından gerçekleştirilirken bu oran 2002’de bu yüzde 39.7’ye düşmüştür.

Günümüzde Bolivya’da hayatta kalabilen 446 000 küçük çiftlik işletmesinden 225 000’i altiplano’da yer alırken, vadide (Cochabamba, Chuquisaca, Tarija) küçük ve orta boy kapitalist işletmeler başat durumdadır. Kapitalist ilişkilerin Bolivya kırsalına hızla yayılması, kentlere yığınsal göçü tetikliyor. (Kırsal nüfus 1976’da yüzde 59’dan 1996’da yüzde 39’a indi). Buna karşılık, aynı süreç, Bolivya kırsalının zengin, orta ve yoksul köylülük olarak ayrışmasını hızlandırıyor. Pazarlara erişimi olan küçük çiftçiler, topraklarını yitirerek proleterleşen köylülerin işgücünü istihdam olanaklarıyla birikimlerini genişletirken, küçük/orta ölçekli kapitalist işletmelere dönüşmektedir. Bu durum ise büyük çoğunluğu yerli olan kırsal nüfusu derin bir çıkar karşıtlığı içerisine sokuyor.

Bu yazının başında sözünü ettiğim TIPNIS sorunu da bu çıkar karşıtlıklarının boyutlarına işaret ediyor. Park’ın kuzeyinde geçimlik tarımla yaşamını sürdüren Mojeňo-Trinitario, Chimane ve Yuracaré cemaatleri, otoyol inşaatı ve bölgedeki kaynakların işletmeye açılmasıyla geçim temellerini yitireceklerinden kaygı duyarken, bir kısmı topraklarını yitirmiş, bir kısmı ise kapitalistleşerek birikimlerini genişletme peşindeki Aymara ve Quechualar otoyolun ve TIPNIS’in işletmeye açılmasının kendileri için yaratacağı yeni toprak, istihdam ve pazara erişim olanaklarının peşindedir. Bir başka deyişle, Bolivya’nın yerli cemaatleri, devlet destekli Bolivya kapitalizminin derinleştirdiği sınıfsal bölünmelerden kaçınamamaktadır. Ya da Guillermo Almeyra’nın deyişiyle, MAS hükümeti yönetiminde doğal kaynakların çıkartılması ve ihracata yönelik kapitalist tarıma dayalı bir ekonominin sürdürülmesi, yoksul ve topraksız köylülerin toprağa olan açlığı ile ormanları, doğal kaynakları, suyu ve biyoçeşitliliği savunmak için ayağa kalkan yerli cemaatleri arasında çatışmalara yol açmaktadır.[40]

 

Sonuç Olarak…

 

Aslına bakılırsa, öykü, sonlanmış değil. Ancak son derece öğretici… Hem dünyanın en yoksul ülkelerinden birinde, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin esasına dokunmaksızın, sosyalizan bir “yeniden dağıtım” (ya da “sosyal devlet” mi demeli?) pratiği ve kapitalizmin “halkçı” sınırlandırılması ve denetlenmesine (??) dayanarak kalkınmanın ne ölçüde sağlanabileceğini göstermesi açısından… Hem de “sınırlandırılmış” ve “denetlenmekte” de olsa, kapitalist “kalkınma”nın çevresel ve kültürel haklarla ne ölçüde bağdaşabileceğine ilişkin sınırları tayin etmesi açısından.

Başkent La Paz’ın girişindeki Che Guevara heykelinin kaldırılarak yerine 1780’deki İspanyol sömürgeciliğine karşı yerli ayaklanmasının önderleri Tupac Katari ve karısı Bartolina Sisa’nın heykellerinin dikileceği açıklaması,[41] yönetimin Bolivya’nın bundan böyle “yerli” yolunu izleyeceğine dair simgesel bir mesajıydı, olasılıkla.

Ne mutlu ki Bolivya’nın yerlileri ve emekçileri, Katari-Sisa’nın mirasıyla Guevara’nın mirasına birlikte sahip çıkabildiklerini, 2000’lerin başlarındaki ayaklanmalarıyla neoliberal zorbalara karşı gösterdiler.

Aynı yetiyi “And-Amazon kapitalizmi” savunucuları karşısında sergilemeyeceklerinin de hiçbir garantisi yok!

 

12 Nisan 2014 08:22:31, Ankara.

 

N O T L A R

[1]Özgür Üniversite’nin 19-20 Nisan 2014 tarihinde İstanbul’da ‘Alternatif Bir Ekonomik Model Mümkün’ başlığıyla düzenlediği sempozyumun birinci oturumunda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:157, Temmuz 2014…

[2] Arthur Schopenhauer.

[3] Federico Fuentes, “Bolivia: Challenges Along Path Of ‘Governing By Obeying The People’”, 20 Şubat 2012, http://zcomm.org/znetarticle/bolivia-challenges-along-path-of-governing-by-obeying-the-people-by-federico-fuentes/

[4] TIPNIS’den geçecek yolun yapım finansmanını Brezilya şirketi OAS üstlenmişti.

[5] Jeffrey R. Webber, “Revolution against ‘progress’: the TIPNIS struggle and class contradictions in Bolvia”, International Socialism, Ocak 2012, sayı 133.

[6]Kevin Young, “Bolivia Dilemmas: Turmoil, Transformation, and Solidarity”, 1 Ekim 2011, http://zcomm.org/zblogs/bolivia-dilemmas-turmoil-transformation-and-solidarity-by-kevin-young/

[7] Bu talepler, yol inşaatından vazgeçilmesinden, geleneksel teritoryalarındaki ormanları karbon telafi alanlarına çevirmeden dolayı yerli cemaatlerin uğrayacağı zararın tazmin edilmesine dek uzanmaktaydı. Ne ki, Fuentes TIPNIS sakinleriyle hükümet arasında ormanın “dokunulmazlığı” konusunda anlaşmazlık çıktığını aktarmaktadır. TIPNIS yerlileri “dokunulmazlık”ın yerli cemaatlerle 70 000 hektarlık bir bölgeyi işletmek üzere sözleşme imzalamış kereste ve ormana iki havaalanı açan turizm şirketlerini kapsamaması gerektiğinde ısrar ederken, hükümet bu şirketlerin de TIPNIS’i boşaltması gerektiğini savlamaktaydı. Federico Fuentes, “Bolivia: Rumble over Jungle Far from Over”, 21 Kasım 2011, http://zcomm.org/znetarticle/bolivia-rumble-over-jungle-far-from-over-by-federico-fuentes/

[8] TIPNIS otoyolu projesinin anlaşması, 4 Ağustos 2008’de Bolivya Otoyollar İdaresi ile Brezilya inşaat şirketi OAS ve Brezilya Kalkınma Bankası Banco Nacional de Desarrollo Económico y Social (BNDES) arasında imzalanmıştı. Banka, otoyol yapım ihalesinin bir Brezilya şirketine (nihayetinde OAS) verilmesi koşuluyla Bolivya Otoyollar İdaresi’ne 415 milyon dolarlık bir kredi vermeyi kabul ediyordu. (Jeffery R Webber, “Revolution against ‘progress’: the TIPNIS struggle and class contradictions in Bolivia”, International Socialism, sayı 133, Ocak 2012)

[9] Kuşku yok ki gerek ABD, gerekse Bolivya oligarkları hem TIPNIS anlaşmazlığı ve Bolivya’nın “en alttakiler”i arasında açığa çıkardığı görüş ayrılıklarını sevinçle karşılamışlardı. Ve yine kuşku yok ki, TIPNIS otoyoluna muhalefet eden yerlilerin bazıları ve bizatihi protestolara önayak olan kimi yerli örgütleri sağcı Santa Cruz eyaleti valisi ve eyalet iş çevrelerinden destek görmüşlerdi. Fuentes, Santa Cruz eyalet konseyinin CIDOB cemaatlerine 3.5 milyon dolar yardımda bulunduğunu aktarmaktadır. (“Bolivia: Challenges Along Path Of ‘Governing By Obeying The People’”, 20 Şubat 2012, http://zcomm.org/znetarticle/bolivia-challenges-along-path-of-governing-by-obeying-the-people-by-federico-fuentes/)

[10] Ben Dangl, “Governing by Obeying the People: Bolivia’s Politics of the Street”, 22 Şubat 2011, http://zcomm.org/znetarticle/governing-by-obeying-the-people-bolivias-politics-of-the-street-by-ben-dangl/

[11] Zengin gümüş yataklarıyla bir zamanlar Avrupa’nın kalkınmasını finanse etmiş olan Potosi, bugün yoksul Bolivya’nın en yoksul bölgelerinden biridir. Dünya lityom kaynaklarının yüzde 50’sinden fazlasını barındıran bölgede bebek ölüm oranı, binde 101 ile son derece yükseklerde seyretmektedir. (Federico Fuentes, “Bolivia: Social Tensions Erupt”, 16 Ağustos 2010, http://zcomm.org/znetarticle/bolivia-social-tensions-erupt-by-Federico-fuentes/

[12] Federico Fuentes, “Bolivia: When Fantasy Trumps Reality”, 30 Mayıs 2010, http://zcomm.org/znetarticle/ bolivia-when-fantasy-trumps-reality-by-Federico-fuentes/

[13] Bolivya’nın ilk yerli devlet başkanı, koka yetiştiricileri sendikası başkanı Evo Morales ve partisi Movimiento al Socialismo (MAS), 2005 yılında oyların yüzde 53.7’sini alarak iktidara geldi. Bu, devlet başkanlarının genellikle yüzde 14-22 arası oyla seçildiği Bolivya tarihi için bir ilkti. Morales iktidarı, 9 milyonluk ülke nüfusunun yüzde 60 kadarını oluşturan yerlilerin başını çektiği ayaklanmalardan ve MAS’ın anti-neoliberal söylemlerinden paniğe kapılan, ülkenin dört doğu eyaletinde (Tarija, Pando, Beni ve Santa Cruz) üslenmiş Beyaz Bolivya oligarşisini, CIA’nin denetlediği USAID ve NED gibi “STÖ”lerin desteklediği bir dizi sabotaj, ayaklanma ve darbe girişimine sevk etti. Örneğin, yalnızca 2007 yılında Bolivya’da çoğu sol sendikalar ya da MAS bürolarına yönelik sekiz bombalama olayı gerçekleşmiş, 2008’de ise sağcı militanlar hükümet binalarını ve insan hakları örgütlerinin bürolarını yakıp Pando eyaletinde 20 kadar MAS yandaşı çiftçiyi katlettiler. (Ben Dangl, “Decolonization’s Rocky Road: Corruption, Expropriation and Justice in Bolivia”, 17 Mart 2009, http://zcomm.org/znetarticle/decolonizations-rocky-road-corruption-expropriation-and-justice-in-bolivia-by-ben-dangl/) Ancak Morales’e destek artmayı sürdürecek, 2009 seçimlerinde MAS oyların yüzde 68’ini toplayacaktı.

[14] Jean Ortiz, “Bolivia: Evo Morales’ ‘Manifesto of the Island of the Sun”, 1 Ocak 2013, http://truth-out.org/news/item/13643-bolivia-evo-morales-manifesto-of-the-island-of-the-sun . Ayrıca bkz. W. T. Whitney Jr. “The Promises and Challenges of Bolivia’s Socialist Government”, 15 Ocak 2013, http://zcomm.org/znetarticle/the-promises-and-challenges-of-bolivias-socialist-government-by-w-t-whitney-jr/

[15] James Petras, “Bolivia: Between Colonisation and Revolution”, Canadian Dimension, Ocak/Şubat 2004.

[16] Federico Fuentes, “Bolivia: Between development and Mother Earth”, http://zcomm.org/znetarticle/bolivia-between-development-and-mother-earth-by-Federico-fuentes/

[17] Federico Fuentes, “Bolivia: Nationalisation Puts Wealth In Hands Of The People”, 30 Mayıs 2013, http://zcomm.org/znetarticle/bolivia-nationalisation-puts-wealth-in-hands-of-the-people-by-federico-fuentes/

[18] Jeffry R. Webber, “Managing Bolivian Capitalism”, Jacobin, sayı 13, https://www.jacobinmag.com/ 2014/01/managing-bolivian-capitalism/

[19] 2006-2012 arasında Bolivya’nın büyüme hızı yüzde 4.8’dir. Bu oran yüzde 6.1 ile 2008’de zirve yapmış, 2009’da ise yüzde 3.4 ile en düşük seviyede kalmıştır. Bolivya büyüme hızını 2011’den itibaren maden fiyatlarının uluslar arası piyasadaki düşüşüne rağmen korumaktadır. (Jeffry R. Webber, “Managing Bolivian Capitalism”, Jacobin, sayı 13, https://www.jacobinmag.com/ 2014/01/managing-bolivian-capitalism/)

[20] “Gerek IMF gerek Dünya Bankası, Morales’in ‘sağduyulu’ olarak nitelendirdikleri makroekonomik politikalarından övgüyle söz ediyor. Morales Latin Amerika’nın sol cenahındaki yerine sapasağlam tutunuyor tutunmasına ama birçok ekonomik konuda da bölgedeki eğilime paralel olarak, ideolojik katılıktan uzaklaştığı bir gerçek. (…) Morales’in Dünya Bankası’na karşı tavrı, bankanın kinoa çiftçilerini destekleyen projesini açıklamasından sonra değişmiş görünüyor. Bankanın internet sitesindeki bir yayına göre Morales, ‘Dünya Bankası artık şantaj yapmıyor, bize bazı koşulları dayatmıyor,’ demiş. Üstelik bunu kutlamak için bankanın başkanı Kim Jong Kim’le de bir futbol maçı oynamış.” (William Neuman, “Bolivya Ekonomik İstikrara Kavuşuyor”, Sabah-NYT, 9 Mart 2014, s. 6).

[21] Bolivya devlet başkan yardımcısı Álvaro García Linera politikaya adımını 1979’da dictator Hugo Banzer’e karşı direnişe katılarak attı. Bir süre sonra Meksika’ya giderek burada matematik öğrenimi gördü ve Orta Amerika Dayanışma Hareketi’ne katıldı. Bolivya’ya döndüğünde, Bolivya kırsalında faaliyet gösteren Tupac Katari Gerilla Ordusu (EGTK) kurucuları arasında yer aldı. Örgüt 1990’ların başlarında, liderlerinin tutuklanması sonucu dağıldı. Beş yıl cezaevinde kalan Linera serbest kaldıktan sonra La Paz Üniversitesi sosyoloji bölümüne katıldı. Aynı yıllarda sol entelektüellerin çevresinde toplandığı Commune kolektifi üyeleri arasında yer aldı. Linera 2005 seçimlerinden sonra Başkan Morales’in yardımcısı oldu. (Linda Farthing, “Thinking Left in Bolivia: Interview with Alvaro Garcia Linera”, 3 Ağustos 2009, http://boliviarising.blogspot.com.tr/2009/08/thinking-left-in-bolivia-interview-with.html)

[22] Linda Farthing, “Thinking Left in Bolivia: Interview with Alvaro Garcia Linera”, 3 Ağustos 2009, http://boliviarising.blogspot.com.tr/2009/08/thinking-left-in-bolivia-interview-with.html.

[23] Jeffry R. Webber, “Revolution against “progress”: the TIPNIS struggle and class contradictions in Bolivia”, International Socialism, sayı 133, Ocak 2012.

[24] Jeffery R. Webber, “Bolivia under Evo Morales: The Pace and Depth of Social and Political Change”, 13 Aralık 2009, http://zcomm.org/znetarticle/bolivia-under-evo-morales-the-pace-and-depth-of-social-and-political-change-by-jeffery-r-webber/

[25] Jeffry R. Webber, “Revolution against “progress”: the TIPNIS struggle and class contradictions in Bolivia”, International Socialism, sayı 133, Ocak 2012.

[26] Eski hidrokarbon bakanı Andrés Soliz Rada, “Gasolinazo petrol şirketlerinin ülke üzerinde yeniden denetim kurduğu duygusunu yarattı,” diyor ve bunun altı yıl önceki hidrokarbon millileştirilmesinin etkilerini neredeyse nötralize ettiğini belirtiyor. (Raul Zibechi, “Bolivia After the Storm”, 5 Nisan 2011, http://zcomm.org/ znetarticle/bolivia-after-the-storm-by-raul-zibechi/)

[27] Federico Fuentes, “Bolivia: When Fantasy Trumps Reality”, 30 Mayıs 2010, http://zcomm.org/ znetarticle/bolivia-when-fantasy-trumps-reality-by-frederico-fuentes/

[28] James Petras, The Most Radical Conservative Regime: Bolivia under Evo Morales”, 30 Aralık 2013, http://petras.lahaine.org/?p=1968

[29] James Petras, “The Most Radical Conservative Regime: Bolivia under Evo Morales”, 30 Aralık 2013,http://petras.lahaine.org/?p=1968

[30] James Petras, “Evo Morales/Bolivia: Populist gestures and neo-liberal substance”, Rebelión, 29 Aralık 2005.

[31]Patricia Rey Mallén, “Bolivia Announces Partnership Offer For Mutun Iron Mine, Biggest In Country, After Indian Company Jindal Pulls Out”, International Business Times, 4 Eylül 2013. http://www.ibtimes.com/bolivia-announces-partnership-offer-mutun-iron-mine-biggest-country-after-indian-company-jindal

[32] “Brezilya’nın günlük malî gazetesi Valor’a (26 Aralık 2005) göre Lula devlet kredileri açarken Evo’nun ‘yatırımlar için istikrar iklimi oluşturması’nda ısrar etmektedir. Dev Brezilya şirketi PETROBRAS, uluslar arası düzeylerin çok altında fiyatlarla günlük 25 milyon metreküp doğalgaz                çıkarımında yüzde 15’in altında vergi ödemektedir. Lula ‘yardım’ın Brezilya ÇUŞ’unun değerli enerji kaynaklarının düşük maliyetli işletimini derinleştirip yaygınlaştırmasını umuyor. Bu arada La Paz’da gaz, Sao Paolo’dakinden üç kat pahalıya satılıyor.” (James Petras, “Evo Morales/Bolivia: Populist gestures and neo-liberal substance”, Rebelión, 29 Aralık 2005.)

[33] Raul Zibechi, “Bolivia After the Storm”, 5 Nisan 2011, http://zcomm.org/ znetarticle/bolivia-after-the-storm-by-raul-zibechi/

[34] Örneğin bu kabinede yer alan Bayındırlık Bakanı Salvador Ric Riera Santa Cruz’lu mülti-milyoner bir iş adamıdır ve para aklamakla suçlanmaktadır. Sağcı parti UCS’den son dakikada MAS’a transfer olan ve Madencilik Bakanı olan Walter Villarroel, dünyanın en büyük demir madenlerinden birini yöneten Bolivya Madencilik Şirketi’nin özelleştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Devlet havayollarının özelleştirilmesinde rol alan Walker San Miguel Rodriguez Savunma Bakanlığı’na, IMF, Dünya Bankası ve Inter-Amerikan Kalkınma Bankası ile bağlantılarıyla tanınan ve yapısal uyum programlarının uygulanmasında görev alan Luis Alberto Arce Maliye Bakanlığı’na getirilmiştir… (James Petras, “Inside Evo Morales’s Cabinet”, http://​www​.coun​ter​punch​.org/​p​e​t​r​a​s​0​2​0​4​2​0​0​6​.​h​t​m​l)

[35] Ocak-Mayıs 2013 arasında Bolivya’nın doğalgaz ihracatından edindiği gelir, 5 milyar doları buldu; bu tutar, 2012’nin aynı dönemindeki gelirden yüzde 15.6 daha fazladır. Ulusal İstatistik Enstitüsü verilerine göre doğalgaz ihracatı 2013’ün ilk dört ayında toplam ihracatın yüzde 52.8’ini oluşturuyor. (Diğerleri sırasıyla sınaî mamuller: yüzde 24.2; madenler (yüzde 17.2) ve tarım (yüzde 4.5). (Jeffry R. Webber, “Managing Bolivian Capitalism”, Jacobin, sayı 13, https://www.jacobinmag.com/ 2014/01/managing-bolivian-capitalism/)

[36] “Meksika’dan Şili’ye diğer mülksüzleştirme vakalarında olduğu gibi, Bolivya’da, tarımsal-sınaî ürünlerin yetiştirilmesi olduğu gibi (ki bunun çoğunluğunu Brezilya sermayesinin denetimi altındaki soya üretimi oluşturmaktadır), gaz ve maden çıkartımını yaygınlaştırmak üzere el atılan coğrafyalar, sınaî ve ticarî faaliyetten göreli arî son bölgeler olan, koruma altındaki biyo çeşitlilik alanları ya da yerli teritoryalarıdır ve bunlar şimdilik ekolojik açıdan sürdürülebilir ekonomilere tabidir.” (Jeffry R. Webber, “Managing Bolivian Capitalism”, Jacobin, sayı 13, https://www.jacobinmag.com/ 2014/01/managing-bolivian-capitalism/

[37] Aktaran: Federico Fuentes, “Bolivia: Challenges Along Path Of ‘Governing By Obeying The People’” 20 Şubat 2012,http://zcomm.org/znetarticle/bolivia-challenges-along-path-of-governing-by-obeying-the-people-by-federico-fuentes/

[38] Aktaran: Federico Fuentes, “Bolivia: Between development and Mother Earth”, http://zcomm.org/znetarticle/bolivia-between-development-and-mother-earth-by-Federico-fuentes/

[39] Kuşku yok ki, Bolivya’nın hâlen üstesinden gelemediği temel sınıfsal çelişkisi budur: Büyük çiftlikler (haciendalar) Bolivya topraklarının yüzde 90’ına sahipken hemen tümü yerli olan milyonlarca küçük çiftçi ve topraksız köylü toprakların yüzde 10’undan geçinmeye çalışmaktadır. Kabaca 400 aile verimli toprakların yüzde 70’ini elinde tutarken, 2.5 milyon topraksız köylü, açlık sınırında yaşamını sürdürmeye çalışıyor.

[40] Jeffry R. Webber, “Revolution against “progress”: the TIPNIS struggle and class contradictions in Bolivia”, International Socialism, sayı 133, Ocak 2012

[41] Ben Dangl, “Decolonization’s Rocky Road: Corruption, Expropriation and Justice in Bolivia”, 17 Mart 2009, http://zcomm.org/znetarticle/decolonizations-rocky-road-corruption-expropriation-and-justice-in-bolivia-by-ben-dangl/