IŞİD VE İSLÂMCI “FEMİNİSTLER”[*]

“Cehennem boş.

Tüm şeytanlar burada…

Hiç kimse duymak istemeyen

biri kadar sağır olamaz.”[1]

Haberiniz var, değil mi, El Kaide’den doğma, AKP beslemesi uluslararası Sünnî-İslâmcı örgüt Irak Şam İslâm Devleti (IŞİD), bir aya yakın bir süredir Irak’ta Musul ve çevresini kasıp kavuruyor.

Suriye’de yol kesip durdurdukları kamyon sürücülerini “Sünnî misin Nusayrî mi?” diye sigaya çeken, “Sünnîyim” diyenlere ayet, hadis soran, sonra da hem “Nusayrîyim” diyenleri, hem de sorulara yanıt veremeyenleri oracıkta kurşuna dizen silahlı İslâmcı militanlara dair haberler, “Ne de olsa Esad rejimine karşı savaşıyorlar,” diye bizdeki İslâmcı çevrelerce, özellikle de AKP medyası tarafından suskunlukla geçiştirildi.

Sonra işi biraz daha ilerlettiler. Esad’a bağlı Suriyeli askerleri öldürüp ciğerini çıkartarak yiyen İslâmcı “savaşçıların” video görüntüleri saçıldı ortalığa. Üstelik bu görüntüler, bizatihi militanlar tarafından çekilip yükleniyordu Youtube’a.

AKP cenahında yine tıs yok.

Bu günlerde Irak’tan gelen haberler ise tüyler ürperticinin de ötesinde. Şii-Türkmen katliamı olanca şiddetiyle süregidiyor. IŞİD “milis”leri, Maliki’nin askerlerinin kelleleriyle futbol oynarken kendi filmlerini çekip, sosyal medyada yayıyorlar. Üstelik, Suriye’de sürdürdükleri vahşete ara vermeksizin.[2]

Ellerinde Musul müftüsünden aldıkları fetva var: “Malikî için çalışan bütün asker ve polislerin karıları ve kızları size helaldir. “Kadınların kitlesel göçü yaşanıyor Musul’dan Kürt vilayetlerine.[3] Musul’dan kaçamayanların tecavüze uğradığına ilişkin pek çok haber yer alıyor medyada.[4] Tecavüz mağduru Iraklı kadınların intiharına dair haberler de öyle.[5] Musul’u ele geçirir geçirmez çıkardıkları “Anayasa”da kadınların zorunlu hâller dışında evden çıkmasını yasakladılar. Zorunlu durumlarda ise ancak yanlarında mahremleri bir erkeğin eşliğinde ve İslâmî kurallara uygun giyimli olarak çıkabilmelerine cevaz var: yani çarşaflı ve peçeli. Yüzleri açık kadınlara satış yapılmayacak. Pazar yerine gitmeleri, yanlarında erkek bulunsa bile yasak.[6] Musul’da bir kadın ile kocası, kadın tüm vücudunu ve yüzünü kaplayan çarşafla peçe yerine sadece başörtüsü taktığı için, herkesin önünde kırbaçlandı, örneğin.[7]

‘The Independent’den Patrick Cockburn’ün bildirdiğine göre, ele geçirdikleri Beyci’de kapı kapı dolaşıp evlere kapattıkları kadınlara kimlik soruyor, evli olmayanları cihatçılara alıyorlar.[8] Suriye’de de, ele geçirdikleri Türkmen köylerinde evlerdeki her iki kızdan birinin IŞİD’e verilmesi kuralını koymuşlar. Kocası üç ay eve gelmeyen kadınlar da IŞİD’e verilecek…[9]

* * *

Bunlar böyle oluyor…

Yine haberiniz var, değil mi; bir süredir sarıklı, cübbeli, şalvarlı bir “maneviyat ordusu” türedi bu topraklarda. Ellerinde bildiriler, broşürler, kitaplar. İnsanları “maneviyat”a, “Allah”a, “iman”a çağırıyor, tebliğde bulunuyorlar. Maden katliamının hemen ardından Soma’da boy göstermişlerdi. Tepkili, öfkeli madenci ailelerine, Somalılara “İsyan etmeyin,” diye telkinde bulunuyorlardı. “Onlar şehit oldular!”

“Tebliğ”ciler geçtiğimiz günlerde Sakarya/Karasu’daki plajda ortaya çıktılar. Bu kez hedeflerinde denize giren, güneşlenen kadınlar vardı. Ellerindeyse, “Allah (c.c.) ve Rasulünün (S.A.V) istediği hanımefendi” başlıklı broşürler. 72 maddelik broşürde kadınlara şu “nasihat”ler veriliyordu:

* Hanım tesettürlü olmalıdır…

* Kadın çalgılı düğünlere gitmemelidir…

* Yol ortasında insanların gezdiği yerlerde oturmamalıdır…

* Fal baktırmamalı, zorunlu olmadıkça alışverişi kocasına yaptırmalı, kocasından izinsiz dışarı çıkmamalıdır…

* Kaşını aldırması, saç ektirmesi ve estetik yaptırması haramdır…

* Pantolon giymemelidir…

* Yabancı erkelerle tokalaşmamalıdır…

* Evde köpek beslemek haramdır, ince çorap giymemeli, terlikle gezmemeli, müzik dinlememeli…[10]

“Münferit”, “meczup” falan denilecektir, biliyorum. Peki, hâlen görevinin başında olan Zonguldak müftüsü Nuh Korkmaz’ın “Ramazan ayında kadın ve erkeklerin aynı yerde denize girmesinin caiz olmadığı”na dair “fetva”sına ne buyrulur?[11] Ve de, yine Zonguldak’taki Kapuz plajında, tipik bir imam-cemaat uyumu içerisinde “erkek cankurtaran istemeyiz” diye kazan kaldıran kadın tatilcilere?[12]

Bir yandan ülke içerisinde AKP iktidarının örtük, küçük adımlarla Türkiye’yi İslâmlaştırma/ Sünnîleştirme, “dinsel referanslı kültürel muhafazakârlık iklimi”ni hâkim kılma “projesi”ni hayata geçiriyor olması, diğer yandan (yine AKP destekli) Sünnî radikalizmin bölgede kaydettiği adımların, Türkiye’deki Sünnî fundamentalistleri cesaretlendirdiği, harekete geçirdiği ve yakın bir gelecekte bu tehdidin çok daha somut görünümlerle gündeme yerleşeceğini görmesini bilen gözler, görüyor.

Ama bir de görmeyenler, görmek istemeyenler var.

Örneğin, yıllar boyu bizleri “başörtüsü zulmü”ne karşı tavır almaya, bunun bir “insan hakları ihlâli” olduğunu haykırmaya çağıran İslâmcı feministler…

Belki inanmayacaksınız; AKP iktidarının 12. yılında hâlâ “tesettürlü bacılarımızın uğradığı mağduriyet”e sarılmayı sürdürenler… Dolmabahçe’de “deri eldivenli, onlarca üstü çıplak erkeğin tacizine uğrayan, yerlerde sürüklenen, bebeği tekmelenen tesettürlü hanım kardeşimiz” vaveylasını, görüntülerin ortaya çıkmasından sonra dahi sürdürenler…

Bir not düşeyim: Kemalist laikler bir yana… Feministler, sosyalistler olarak çoğumuz, kadınların giysilerini “özgürlük” sorunu kapsamında değerlendirip, üniversitelerde kadın öğrencilerin başlarını açmaya zorlanmasını eleştirdik.

Şimdi IŞİD’in ya da diğer “İslâmcı” katil çetelerinin Afganistan’da Suriye’de, Irak’ta ve İslâm coğrafyasının diğer kesimlerinde kadınlara yönelik sürdürdükleri havsalaya sığmaz saldırganlık karşısında ne dediklerini merak etmiyor musunuz?

Ben söyleyeyim, HİÇ. Ağızlarını açmıyorlar. Susuyorlar.

Örneğin CHP’lilerin plajlardaki “haşemalı”ları beğenmemesine karşı hassasiyet içinde olanlar…[13] Ya da plajlarda kadınlara ayrı bölmeler tahsis edilmesini veya kadın-erkek plajlarının ayrılmasını eleştirenlere karşı “Yahu, Allah aşkına, bu ülkede kadınların ayrı bir mekânda, bedenlerini erkeklere teşhir etme mecburiyeti olmadan denize girme hakkı yok mudur?”[14] diye efelenenler… Karasu’da mayolu kadınları kapanmaya çağıranlara karşı susuyorlar.

Haydi, plaj “tebliğciler”ine çatmamak, onların “mahallesi”nin raconundandır, diyelim. Tabandaki “hassasiyet”leri kaşımaktan kaçınmak gerek, ne de olsa.

Ya Suriye’de, Irak’ta ele geçirdikleri yerleşimlerde kapı kapı dolaşıp kadınları toplayan, “şeriat”a aykırı giyimli kadınları sokak ortasında kırbaçlayan IŞİD karşısındaki koyu suskunluğa ne demeli?

Merak ettim, “yandaş basın”ın kadın yazarlarının son bir ay içerisindeki yazılarını taradım. IŞİD konusundaki yorumlarına baktım. Neler yazmıyorlar ki?

Mesela ‘Yeni Şafak’tan Cemile Bayraktar, IŞİD’i bölgedeki Şii nüfus üzerindeki hâkimiyetini sürdürmek amacıyla, ABD ve İsrail ile ittifak içerisindeki İran’ın ve Batı işbirlikçisi Suud’un desteklediğini öne sürüp[15] ekliyor: “ABD’nin insansız hava araçlarının paramparça ettiği bedenleri görmezden gelip, Irak’ta tecavüze uğrayan kadınları görmezden gelip, bölgeyi restore için bırakılan dinamit Maliki’yi bir kenara bırakıp, IŞİD’in kafataslarıyla futbol oynadığı melun görüntüler üzerinden bu vahşeti salt Müslümanlara, Sünnîlere ihale etmenin haksızlık olduğunu düşünüyorum.”[16]

Aynı gazeteden Kevser Topkar, IŞİD’in Irak’ta Türk rehineler almasını, “Başbakan Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı ABD ve bölgemizin asıl oyun kurucu aktörü İngiltere tarafından kesinlikle istenilmeme”sine bağlıyor[17]

Özlem Albayrak, “IŞİD’in menşei konusunda şüphe uyandıracak çelişkiler”den[18] söz ederken örgütün ortaya çıkışını “şaibeli” bulduğunu ima ediyor.

Ya da ‘Star’dan Elif Çakar, IŞİD’in Irak’ta kazandığı mevzileri, “Maliki’nin yıllarca dışladığı Sünnîlerin refleksi”ne bağlıyor.[19]

‘Akit’ten Merve Kavakçı ise, IŞİD vahşetinin sıradan Suriyeli ya da Iraklı Alevi, Türkmen, giderek Sünnî kadın ver erkekleri hedef aldığını görmezden gelerek şöyle buyuruyor:

“(…) İslâm milletlerine zulmü gün be gün reva görenler, onların enerji kaynaklarına göz koyanlar, hoyratça işgal edip, yakıp yıkıp sonra yeniden yapılandıranlar karşılarına dikilen itirazcılar, işkence görmüşler, zulmedilmişler, evlerinden barklarından çıkartılıp sürülmüşleri buluyorlar. Oluşan en ufak vakum yani boşluk da bir şekilde silahlı gruplarla dolduruluyor. Bugün IŞİD de nereden çıktı diye homurdananlar cevabı dünde ve kendilerinde aramalı.”[20]

Sibel Eraslan ise, IŞİD’in de dahil olduğu mevcut durumun salt “dış güçler, sömürge politikaları ve petrol” ile açıklamanın kolaycılığını vurgulayıp, “mezhep çatışmaları”na da dikkat çekiyor.[21]

“Derinlikli” tahliller, değil mi? Hem tarihsel, hem jeopolitik, hem de diplomatik… Peki, bazıları kendi “mahalleleri”nde dahi “bi’dat”la, “feministlik”le suçlanan İslâmcı kadın yazarların, “Yahu Müslümanlar, bu ne iştir; kelle kesip futbol oynamak, kapı kapı dolaşıp kadınlara el koymak, kadınların çarşıya-pazara çıkmasını yasaklamak, saçının teli gözükenleri meydanlarda kırbaçlamak, insanları güpegündüz topluca tarayıp cesetlerini oldukları yerde bırakmak hangi kitaba sığar?” diye isyan etmemelerini neye bağlamalı?

“Samimiyet testi” bugüne dek, İslâmcı kesimlerin laikleri, liberalleri, demokratları, sosyalistleri… velhasıl kendi mahalleleri dışındakileri, “insan haklarına saygı, demokratlık, liberallik vb.” adına “sınamak” için sıkça başvurdukları bir “test”.

IŞİD karşısında bu testten kırık not aldılar.[22]

Bu “kırık not”, onların “mahallesi” dışında “Ilımlı İslâm, köktendinciliğin panzehiridir” rehavetini sürdürenler için de uyarıcı olmalıdır…

 

29 Haziran 2014 11:12:51, Ankara. SİBEL ÖZBUDUN

 

N O T L A R

[*] Kaldıraç, No:157, Temmuz 2014…

[1] William Shakespeare..

[2] “Dikkatler Musul’a çevrilmişken Suriye’de sivillere karşı katliamları sürdüren IŞİD’in, Deyr Zor kentine bağlı El-Cawla köyünde onlarca sivili başını keserek öldürdüğü ileri sürüldü.” (“IŞİD 65 Sivilin Kafasını Kesti”, Gündem, 14 Haziran 2014, s.13.)

[3] “IŞİD’in Irak’ın Musul kentinde neden olduğu çatışmalardan sonra yüz binlerce insan evlerini terk etti. BM rakamlarına göre, pazartesiden bu yana evini terk etmek zorunda kalan insan sayısı yarım milyonu buldu. Kaçanların çoğu, Erbil, Kerkük ve Duhok kentine sığınıyor. (…) Çatışma mağduru Abed’in dikkat çektiği bir nokta ise IŞİD militanlarının kadınlara tecavüz ettiği iddiasıydı. Diğer iç savaş mağdurları gibi soyadını vermekten çekinen Abed, ‘Genç kadınları tecavüz etmek veya evliliğe zorlamak için kaçırıyorlar. Ailelerimizin namusunu kirletiyorlar’ dedi.” (“Iraklı Kadınlar IŞİD Tecavüzünden Kaçıyorlar”, Radikal,14 Haziran 2014.)

[4] Ali Karataş, “IŞİD Militanları Kadınlara Tecavüz Ediyor”, Evrensel, 24 Haziran 2014, s.11.

[5] “IŞİD’den Tez İnfaz ve Tecavüz”, Taraf, 14 Haziran 2014, s.3.

[6] İşte Ertuş’un aktardığı başka “yasalar”: Tıraş makinası satılmayacak, tıraş tamamen yasak. Sadece üç gün oruç tutulacak (Savaş hâli sebebiyle). Teravih namazı camide kılınmayacak. Bayram namazı için ezan okunmayacak. Erkekler beş vakit camiye gelecekler. Keçilerin arkasına bez bağlanacak! (Lale Ertuş, “15 Yaşında Kızları Çarmıha Geriyorlar”, Hürriyet, 29 Haziran 2014… http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hayat/26701591.asp.)

[7] “IŞİD Seks Cihadı İçin Kadın Arıyor”, Cumhuriyet, 25 Haziran 2014.

[8] “Militanlar Kapı Kapı Dolaşıp Kendilerine Kadın Arıyor”, Taraf, 23 Haziran 2014, s.2.

[9] Lale Ertuş, “15 Yaşında Kızları Çarmıha Geriyorlar”, Hürriyet, 29 Haziran 2014… http://www.hurriyet.com.tr/kelebek/hayat/26701591.asp

[10] “Kadınlara ‘Kapanın’ Broşürü Dağıttılar”, Evrensel, 26 Haziran 2014, s.3. Birgün’deki haberde bu “nasihatler”e eklemeler var: Kadınlar ince çorap giymemeli, terlikle gezmemeli, müzik dinlememeli… (“Plajdaki Kadınlara ‘Kapanın’ Broşürü!”, Birgün, 26 Haziran 2014, s.6.)

[11] “Böyle Buyurdu Müftü: Kadın Ve Erkekler Aynı Yerde Denize Giremez!” Evrensel, 26 Haziran 2014, s.3.

[12] “Erkek Cankurtaran Krizi”, Cumhuriyet, 28 Haziran 2014, s.3.

[13] Bkz. Özlem Albayrak, “Çarşaf Sevgisi Bitti, Haşema Nefretine Buyurun”, Yeni Şafak, 11 Ağustos 2009… http://yenisafak.com.tr/yazarlar/OzlemAlbayrak/carsaf-sevgisi-bitti-hasema-nefretine-buyrun/18074

[14] Hidayet Şefkatli Tuksal, “Plaj mı, Utanç Duvarı mı”, Taraf, 16 Ağustos 2012.

[15] Cemile Bayraktar, “Orta Dünya’da Bir Truva Atı Olarak ‘IŞİD’ Yahut ‘Mezhep Savaşı’ [1 ve 2]”, Yeni Şafak, 24 ve 25 Haziran 2014… http://yenisafak.com.tr/yazarlar/CemileBayraktar/orta-dunyada-bir-truva-ati-olarak-isid-yahut-mezhep-savasi-2/54502.

[16] Aynı makale (2), Yeni Şafak, 25 Haziran 2014.

[17] Kevser Topkar, “İslâm İçinde İki Ayrı Din”, Yeni Şafak, 24 Haziran 2014. http://yenisafak.com.tr/yazarlar/KevserTopkar/islam-icinde-iki-ayri-din/54484

[18] Özlem Albayrak, “IŞİD’in Çelişkileri, Ortadoğu’nun Hâlleri”, Yeni Şafak, 13 Haziran 2014, http://yenisafak.com.tr/yazarlar/OzlemAlbayrak/isidin-celiskileri-ortadogunun-halleri/54306

[19] Elif Çakır, “El Kaide Olmadı, IŞİD verelim”, Star, 16 Haziran 2014, http://haber.stargazete.com/yazar/el-kaide-olmadi-isid-verelim/yazi-896499

[20] Merve Kavakçı İslâm, “Yeni Bir Dünya Düzeni”, Akit, 13 Haziran 2014. http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/merve-kavakci-İslâm/yeni-bir-dunya-duzeni-6439.html

[21] Sibel Eraslan, “Türkiye’de ve Ortadoğu’da Çözüm Süreci”, Star, 13 Haziran 2014.

[22] “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” denir Kur’an’da. (39:9.) Ve de, “Dinde zorlama olmaz”…

DAĞLAR ERİRSE – ZEVEBÂN…[1]

DAĞLAR ERİRSE – ZEVEBÂN…[1]

SİBEL ÖZBUDUN

“Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…”[2]

 

Hiç merak ettiniz mi; son zamanlarda neden en “şiir” gibi şiirler Kürt coğrafyasından geliyor? Neden suyun batı yakasının çocukları ya şiir yazmayı – ve de okumayı neredeyse hepten bırakmışken; ya da sponsorlu, bienalli, küratörlü, genellikle büyük şirketlerin adıyla birlikte anılan etkinliklerde vücut bulan “şiirimsi”lere yönelirken (teslim etmek gerekir ki şiir, sanat “alem”ini saran bu yeni kavramlardan en az nasipleneni. Bir başka deyişle, diğer sanatsal ifadelerle karşılaştırıldığında, “piyasası” en düşük olanı. Bu da şiirin şansı, herhalde…), suyun doğu yakasının çocukları, dağlarda, hücrelerde, ya da özgürce, kardeşçe yaşayacakları bir dünyayı inşa ederken şiir gibi şiiri eksik etmiyorlar yaşamlarından.

Çünkü yaşanmışlıkların hülasasıdır şiir. Yaşamak ise, hiç kuşkusuz salt soluk alıp vermek, her saniyesi sizin dışınızda birileri, dinsel, siyasal, ailevi ya da ticari bir yetke tarafından tasarlanmış bir sürece boyun eğmek değil, “başka bir yaşam mümkün”ü düşleyebilmek, kendi yolunu çizebilmek, cüret etmektir.

Acı verir elbette… Fiziksel ve tinsel… Kimi zaman bedeni, kimi zaman yüreği örselenir insanın. Soluğunuz kesilir bazen. Kimi zaman amansız bir düşkırıklığı, bir ye’is kaplar içinizi. Kimi zaman kocaman bir kayayı tepeye doğru sürüklerken, ve tam doruğa ulaşacakken kayanın gerisin geriye yuvarlanması ve her şeye yeni baştan başlayacak olmanın bezginliği…

Kimi zaman en yakınlarınız, en sevdikleriniz, omuzbaşınızda yok edilirken suskun, seyretmek zorunda kalırsınız. Bazen en yakınlarınız terk eder sizi. İhanetin ağulu şarabından tadarsınız…

Hasılı, hüzün verir, acı verir… Ve o hüzün, siz fark etmeden şiir tortuları olarak birikir yüreğinizde. Sonra da apansız, kabuğunu patlatıp ortaya çıkar.

Yani, acı ve hüzün şiirin terkibindendir. Belki de bu nedenle hedonizme yaslanan piyasaya dahil olamamaktadır bir türlü. Ve bu nedenledir ki günümüzde en “şiir gibi” şiirler, en çok suyun doğu yakasından, acılarını onlarca yıldır biriktiren Kürt coğrafyası çocuklarından gelmektedir.

Yakın bir zaman önce de Zevebân çıkageldi. Mazlum Çetinkaya’nın ilk şiir kitabı.[3] Hüzünlerden damıtılmış… Bu sancılı coğrafyanın bütün acılarına duyarlı bir sessiz çığlık olarak.

Çetinkaya’nın bir “ilk kitap” için ustaca dokuduğu metaforların gerisinde yalnız Kürt coğrafyasının değil, tüm Anadolu’nun yakın-uzak acıları yığılıyor. [gökyüzünde unutulan bir şey vardı/ acı…/ çocuklar babalarını bekler/ üzgün akmasın sular diye…/ gömleğimde kurumamış bir leke yiğitlik/ kadavralar giydirilirdi yanı başımızda dostlara…/ türküler uygun adım olmaz/parkamdaki fermuar/ acı…]

Sayfaları karıştırırken kimi zaman Cumartesi analarına bürünüyor dizeler [eller, koynunda kadınlar gibi durur güvercinler/ yağmur altında/ suskun tenha/ içlerindeki bir masalı ayrıştırır gibi/ kayıp çocuklar gibidir/ bütün kayıp heceler/ güvercinler konuyordu/ bir postane ağacının dalına/ elleri koynunda/ bir haber akıyordu/ kayıp bir cumartesi]

Bazen o kocaman gözlerini şaşkınlıkla açmış Ceylan’a, yaşayamadığı kadınlığın çilesini anlatıyor [kendimi öldürtecek katiller doğuruyorum durmadan/ göğsümdeki kırmızıyı çoğaltıyorum/ aşk’ı kilimlerin desenlerinde… ben kadınım/kavimlerin göçüyüm raylara sürülmüş/ sarı gelinin Ermeni kızıyım/ toprağa düşen bir ‘kılam sesiyim’/ doğduktan beri/ kayıp çilli küçük kızıyım Dersim’in…]

Roboskî’nin ölümün bombardıman olarak çullandığı otuzbeş gencecik can’a “ah” ediyor ardından [yine ölüm/ ölüm ölüm ölüm/ ulu(r)derede kuduruyor hayat…]

Sonra dönüp Hrant’a sesleniyor […gül kokladım üzerinde bir agosun/ bilemezsin/ ey toprağın tuzu/ bilemezsin ki/ küçük bir tırtılın kozasında/ zevebân etmek/ bir dağı dikine yürümektir aşk…]

Zevebân “erime, buharlaşma” anlamına gelirmiş. Mazlum, onu “dağın erimesi” anlamında kullanıyor, nice dağın göçtüğü bu sancılar coğrafyasında. Ve soyları kırılan Ermenilerden Dersim tertelesine, asit kuyularında yok edilen, topraklarından sürülen Kürtlerden örselenmiş kadınlara, bir daha hiç dönmeyecek babalarını bekleyen çocuklardan bir daha hiç görmeyecekleri çocuklarını bekleyen analara… zevebân’a uğramış, göçertilmiş, yüreklerinde bir dağ göçmüş insanları dokuyor şiirinin ilmeklerinde.

En çok, birikmiş acı ve hüzün tortularının patlamasıdır şiir. Bu nedenledir ki bugünlerde en çok, demir parmaklıkların arkasından, faili meçhul ölülerini arayan evlerden, halkı göçertilmiş ıssız kentlerden, topraklarından kemikler fışkıran coğrafyadan yükseliyor…

 

N O T L A R

[1] Kaldıraç, No:156, Haziran 2014.

[2] Nâzım Hikmet.

[3] Mazlum Çetinkaya, Zevebân, Düşülke Yayıncılık, Şubat 2014, 76 sayfa.

 

AVM’LER, DİĞERLERİ VE KENT HAKLARI… [*]

SİBEL ÖZBUDUN

 

“Ben buyum dersin arkadaş
Ceketim sol omzumda.” [1]

 

“Kayseri’de bir otelde kalıyordum, civarda yapacak ne var diye sorunca ‘AVM’ye gidin’ dediler. Böyle olması doğal, insanların eline kredi kartını veriyorsun, başka bir hobisi yok. Çocukları evde patırtı kopartıyor. Ne yapacak? Tiyatroya değil AVM’ye gidecek tabii.”

Ya da,

“Şehirde parklara ihtiyacımız çok, tinerci gelecek diye parkı kaldıramayız. Evsizse, gece orada yatıyorsa onun için bir hizmet koyulur, bu sosyal bir meseledir. Gezi Parkı’nı içine alan aks otellerle bozuldu, eskiden Nişantaşı’na kadar yürüyebiliyorduk parkın içinden geçip…”

 

İLK AVM ANISI…

 

Sizce bu sözleri kim söylemiş olabilir?

Hayır, yanıldınız; “müzmin muhalif” dinozor bir sosyalist, Taksim Dayanışması ya da Platformu sözcüsü, TMMOB’li bir mimar, bir çevreci aktivist, “halkına tepeden bakan” solcu bir “entel” filan değil…

Bu sözlerin sahibi, Ertun Hızıroğlu. “O da kim,” mi? Tanıyacaksınız. Carrefour ve Forum AVM’lerin mimarı. 1990’lı ve 2000’li yılları AVM projeleri çizerek geçirmiş. Şimdiyse, “AVM’ler ömürlerini doldurdu. Amerika’da işlemeyenleri hastane, büro olarak değiştiriyorlar. Bizim de bir müşterimiz aradı, ‘Acaba büro olarak değerlendirebilir miyiz?’ diye. O tür yatırımlar giderek azalıyor,” diyor…[2]

Kapitalizm böyledir. Nedamet getirmez… Özeleştiri yapmaz… “hata yaptık, yanılmışız” demez… Yatırımlarının kâr oranının düşmeye meylettiğini hissettiği anda, sırtını döner, başka alanlara çevirir dümeni… Geride bir yıkım alanı, iflas etmiş onbinlerce işletmeci, intiharlar, gözyaşları, talan edilmiş bir çevre, hiçbir işe yaramayan metruk binalar, heba edilmiş milyonlarca lira vb. bırakarak…

Yıllar önceydi, uzun yıllar. Henüz Turgut Özal Türkiye’nin ilk AVM’si Galleria’yı âla-yı vâla ile açmamış. “Süpermarket” sözcüğünü yeni yeni telaffuz etmeye başlamışız; Ferhan Şensoy “Kahraman Bakkal”ı daha kaleme almamış… Market, süpermarket deyince de aklımıza ya Tansaş geliyor, ya Gima, ya da Migros… Yani bir şeylere ihtiyaç duyduğunuzda gidip, alacaklarınızın bir kısmını unuturken sepetinizde mutlaka fuzulî birkaç kalem eşyayla çıktığınız, size veresiye defteri açmayan, ayaküstü mahalle dedikodularını değiştokuş edemediğiniz geniş dükkânlar; ama o kadar. Bakkalla, kasapla, manifaturacıyla, eczacıyla, aramız bozulmamıştı o zamanlar.

Bir vesileyle İsviçre’deydim, Zürih yakınlarında bir banliyöde, yarı-İsviçreli bir arkadaşın evinde kalıyorum. İki katlı, bahçe içinde güzel bir ev, arkasındaysa nefis bir orman var. Envai çeşit ağaç, sincaplar, kuşlar, tavşanlar, börtü böcek…

“Çok sıkıldım,” dedi bir ara arkadaşım. Kalk biraz çıkıp hava alalım.” Sevindim tabii. Ormanda bir yürüyüş; ne güzel…

Yanılmışım. Arabaya atladık, Yarım saatte Zürih’i tutmuştuk. Bir anda kendimizi kentin saçaklarında dev bir AVM’nin otoparkında bulduk.

Elimizde alışveriş arabası, 5-6 katlı merkezin koridorlarında dolanıyoruz… Vitrinlere bakıyoruz, arkadaşım fiyatları karşılaştırıyor, ufak tefek ihtiyaçlarını alıyor; yoruldukça küçük “coffe-shop”larda oturup birer kahve içiyor, acıktıkça kafeteryalarda bir şeyler atıştırıyoruz… Adımbaşı yerleştirilmiş çöp kutuları plastik bardaklar, karton kutular, kağıt peçetelerle tıkabasa dolu. Birbirine tıpatıp benzeyen, binlerce insanız. Tornadan çıkmış gibi. Arada bir birbirimize çarpıp, kimsenin duymayacağı bir sesle özür dileyip geçiyoruz. Çarptığımızın kadın mı erkek mi olduğunun ayırtına varmadan. Kameralarca gözetleniyoruz, hatta kaydedilmiş görüntülerimizi vitrinlerdeki ekranlardan izliyor, ama aldırmıyoruz. Yapay ışıklandırma, insan sesleri, müzik, anonsların oluşturduğu yapay uğultu hepimizi bir uyurgezere dönüştürmüş, adeta…

“Fena mı oldu,” diyor arkadaşım, dönüş yolunda, arabada. “Biraz hava aldık, değişiklik oldu…”

Hava mava almamıştık oysa. Zaman algısını yok edecek, günışığını görmeyecek tarzda tasarlanmış AVM’deki klimatize havayı saymazsak tabii…

Hava almak için ormana, deniz, göl, dere kıyısına, ya da kent meydanına, sokaklara değil de, AVM’lere gitmek… o sıralar Türkiye’de insanın rüyasında görse hayra yormayacağı şeylerdi…

Oysa 1983 seçimlerini kazanıp 12 Eylül darbecilerini “mat eden” (!!!) neo-liberal “tonton”un kafasında daha o sıralar bizim için “güzel” planlar vardı. “Bir kaset koy da neşemizi bulalım, Semra” kıvamında, üzerinde saatte 200 km.yle hız yapacağı otoyollar, köprüler, en doğal sitlerin, en arkeolojik alanların üzerine, en muhteşem koylara kondurulacak 5 yıldızlı kazulet tesisler, illa ki AVM’ler…

Nitekim, Galleria’yı açarken, sanırdınız ki İstanbul’u fethetmiş bir Fatih’ti…

12 Eylül rejiminin kâbusundan kurtulmakta olan insanlar, devasa bir tahakküm mekanizması altında sıfırlanmış bellekleriyle, “günü kurtarmaya”, tezgâhları dolduran, vitrinlerden taşan kiwiler, çikita muzlar, İsviçre çikolataları, Amerikan sigaraları, neskafeler, viski, rum, bacardi şişeleri arasında “günlerini gün etmeye” kırıyordu rotayı. Mücadele damarı kalın, talepkârlığı ve politizasyon düzeyi yüksek toplumları alışveriş otomatlarına dönüştürecek formül ise bulunmuştu: “AVM aç… Hem de her yere!” [Bu durum, yıllar sonra iç savaş yorgunu El Salvador’un en iç savaş yorgunu, en çok direnmiş, en fazla gerillaya “yataklık etmiş” kenti Perquin’in bir Pazar günü yer yarılıp da içine geçmişçesine ortadan kaybolan halkını ararken dank edecekti kafamıza. “İnsanlar nerede?” diye sorduğumuz tombul, mestizo polis kadın neşeyle yanıtlayacaktı: “hepsi kent dışındaki yeni açılan AVM’ye gittiler, señora! Her pazar öyle yapıyorlar…”]

 

AVM’LER CEHENNEMİ…

 

Söylenildiğine göre Türkiye’deki sayıları 310’u bulmuş![3] Yalnızca İstanbul’da sayıları şimdilik 114.[4] “Şimdilik” diyorum, çünkü İstanbul’da 32 AVM projesi inşaat için sırasını bekliyor.[5] Ankara’da ise bu sayı hızla 40’a doğru tırmanıyor. Üstelik Ankara, birçok AVM’nin “gizli ortağı” olduğuna dair söylentiler ayyuka çıkmış Büyükşehir Belediye Başkanı sayesinde, bir “Avrupa rekoru”na imza atmış durumda: Ankara, “Belediye başkanımızın övünerek söylediğine göre, bin kişi başına düşen AVM alanı sıralamasında da 215 metrekare ile sadece Türkiye’de birinci olmakla kalmıyor, Avrupa ortalamasını aşan tek il unvanını da yakalıyordu.”[6]

“Çoğunda in cin top oynuyor,” diyebilirsiniz. Haklısınız. Ancak kapitalist iktisadın mantığı sizin-benim anadan-atadan kalma “israf düşmanı” havsalamız uyarınca işlemiyor. Şöyle ki, “Açıklamalara göre, AVM’lerde gerçekleşen satış 50-60 milyar TL yani 28 milyar dolar. Türkiye’nin 2012 hanehalkı harcama tutarı 580 milyar dolar. Bundan konut, ulaştırma, eğitim, sağlık gibi harcama kalemlerini ayıklarsak, yaklaşık 385 milyar dolarlık bir tüketim harcaması ve bundan nasiplenen irili ufaklı bir ticaret erbabından söz edebiliriz. Bu durumda sayıları 310’u bulan AVM’lerden yapılan alışveriş, henüz yaptığımız harcamaların yüzde 7’si. (…) Birçok AVM, umduğunu bulamıyor. Ama, bu sonuç, birçok büyük yerli-yabancı yatırımcı için de ‘AVM’lere daha çok ekmek var’ şeklinde yorumlanıyor.”[7]

Bir başka deyişle, kapitalizm, sizin-benim doğal-tarihsel dokunun tahribi, kültüre saldırı, israf gördüğümüz yerde “potansiyelini tamamlamamış bir Pazar” görebiliyor. Bu nedenledir ki, “kâr kokusu” aldığı yere yığılıp, boğduktan sonra altta kalanlarının enkazını bırakarak başka talan alanlarına doğru çeviriyorlar dümeni… Bu nedenledir ki boş buldukları alanlara dikmeyi sürdürüyorlar AVM’lerini: Stadyumlara (Edirne – 25 Kasım Stadyumu[8]) kent ormanları ve lagünlerin üzerine (İzmir – Kemeraltı[9]) tarihî sit alanlarına (Bursa, Mudanya, antik Myrleia kenti yıkıntıları üzerine[10]) İstiklal caddesine, sel yataklarına (Samsun’da Temmuz 2013’de, 11 kişinin yaşamını yitirdiği sel sonucu tarumar olan Lovelet AVM[11])…

Peki, “ne sakıncası var AVM’lerin?” diye soranınız çıkar mı bilmiyorum. Aslında, başbakanın gözümüzün içine baka baka “Taksim Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nı da yapacağız, içine de AVM de” deyişinden sonra olan bitenleri düşündükçe, sanmıyorum da. Bardağı taşıracak son damlayı damlattığını nereden bilsin, garip?

Olsun, yine de sıralayayım. Bir kere AVM’ler küçük esnafı öl-dü-rü-yor! Nasıl mı? Şöyle: “Esnaf ve sanatkârların çatı kuruluşu olan TESK, istatistik kayıtlarını tutmaya başladığı 2005 yılı başından 31 Mayıs 2013 tarihine kadar olan dönemi incelemiş… Buna göre; 1 milyon 145 bin 641 esnaf ve sanatkâr mesleği bırakarak sicil kaydını sildirmiş. Yani faaliyete geçen her 4 esnaf ve sanatkârdan 3’ü topu atmış…”[12]

Bu durum o kadar gerçek ki, AVM’ci Başbakan Tayyip Erdoğan bile itiraf etmezlik edemiyor: İstanbul’daki bir alışveriş merkezinin açılışında “Küçük esnafın şikâyetini biliyorum. Fakat Türkiye değişiyor, bu gerçeği görüp birleşsinler. Eskiden sokak aralarında mahalle bakkalları vardı. Bugün hayatın gerçeği alışveriş merkezleri,” dememiş miydi?[13] Esnafın nasıl birleşeceği, birleşip de ne yapacağı, hızla, muazzam ölçeklere ulaşan kentsel ranta yönelen ve GYO’lar (gayrımenkul yatırım ortaklıkları) olarak yeniden örgütlenen büyük sermaye karşısında ne yapabilecekleri, son derece kuşkulu. Üstelik de siyasal iklim bütün gücüyle bu alanda büyük patronların arkasında dururken![14] Ali Ağaoğlu’nun “devletin kentsel dönüşüm projesiyle sadece İstanbul’dan trilyon doların üzerinden gelir elde ettiğini”[15] söylemesi boşuna değil!

Şu hâlde AVM’lerin ikinci büyük toplumsal zararı, muazzam sermaye temerküzüne yol açması. Ama gelin bu başlığı, az ileride “rantsal dönüşüm” başlığı altında ele alalım.

AVM’ler, küçük esnafın yıkımının yanı sıra, kentin uzağına kuruldukları ölçüde otomobilleşmeyi, bir başka deyişle bireysel araç kullanımını katmerlendiriyorlar. Yıllarca metro inşaatının üzerinde yatan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in Eylül 2013’te aşka gelip ODTÜ öğrencilerini ve 100. Yıl sakinlerini gaza, kimyasallı suya ve coplara boğarak 15-20 günde tamamladığı, ve Eskişehir yolundaki trafiği büyük ölçüde rahatlatacağı söylenen yola “ihtiyaç”, neden birden böylesine vahim boyutlara varmıştı, acaba? Bu yoğunluğa Eskişehir yolu üzerinde mantar gibi birbiri ardısıra biten AVM’ler katkıda bulunuyor olmasın?

Her durumda, AVM’lerin “otomobil uygarlığı”na katkıları, bizzat kent dışındaki, ancak otomobille ulaşılabilen dev kapalı alışveriş merkezlerinin ilk tasarımcısı Victor Gruen (ABD, 1956) tarafından, “toprağı ziyan eden park yeri denizleri”[16] olarak lanetlenecekti.

Bu kadar da değil; AVM’lerin sosyo-kültürel doku üzerinde de geri dönüşsüz tahribatları var.

İnsan ne için alışverişe çıkar? Bir ihtiyacını karşılamak için? Vitrinlere bakmak için? Sosyalleşmek için? Vakit geçirmek için? Değişiklik olsun diye? Muhtemelen… Peki ya bu faaliyet, tüm bir iç tasarımın, dekorasyonun, düzenli değiştirilen raf düzeninin sadece ve sadece tüketimciliği körüklemek olduğu, örneğin günün, alışveriş arzusunu körükleyecek tarzda, yapay aydınlatmayla uzatıldığı ve planlanmasında, dizaynında görevleri sadece ve sadece insanların daha çok, daha düşüncesizce, daha doymazca alışveriş yaptırmak olan yüzlerce, binlerce uzmanın (psikolog, sosyolog, antropolog, pazarlamacı…) görev aldığı AVM’lerde gerçekleşiyorsa? Bu durumda tezgâhlar, ihtiyaç ve/veya istek sahibi müşterinin gereksinimi karşılayan mekânlar olmaktan çıkıp, insanların zaaflarını biçimlendirip kullanan, manipüle eden simülakrlara dönüşmezler mi? Doyum sağlamak yerine sürekli ve doymak bilmez bir açlığı körükleyen? Evet, “alışveriş hastalığı” (oniomania, ya da kompülsif satın alma bozukluğu) diye bir hastalık var. ABD’de nüfusun yirmide birini etkilediği düşünülüyor.[17] Hastaların “malî durumlarını sarsan, iş yaşamlarını tehlikeye atan, evliliklerde derin sarsıntılara, birçok durumda boşanmaya yol açan, bireysel borçluluğu katlayan” ve kadınlarda teşhis oranı erkeklerin beş katı olan oniomania’nın Türkiye’de de yayıldığı da vurgulanmakta.[18] Hastalığın yaygınlaşmasında AVM’lerin katkısı, tartışmasız…

Bu kadar da değil… İçlerinde bilinçsizce gezinen insanları alışveriş otomatlarına dönüştüren AVM’ler, kentlerin en önemli sosyalleşme mekânlarından olan “plaza”ları (=piyasa; meydan), sokakları, sokak yaşamını da yok etmekte… Sokaklarda çekirdek çitleyerek gezinme, köşedeki tuhafiyeciyle hoşbeş edip geçen kış yarım kalan atkınızın yününü arama, balıkçıyla şakalaşma, kasaba fiyatların yüksekliği konusunda çıkışma, eczanede biraz soluklanıp o yılın gribinin ne kadar ağır geçtiğinden yakınma, bakkalla seçimleri, büfeciyle Galatasaray-Fener maçını kimin kazanacağı konusunda iddialaşma… Mahalle yaşamının bu lezzetleri geri dönüşsüzce yok olurken, biraz daha yalnızlaşıyor, biraz daha yabancılaşıyor insanlar. Oysa, “cenazenizi AVM değil, mahalle bakkalı kaldırır,” Oktay Ekinci’nin de Bursa’da bir panelde belirttiği üzere[19]

Ve nihayet, AVM’ler emeğin, özellikle de genç işgücünün acımasızca sömürüldüğü “taşeron cennetleri”dir. Yani, “Bütün bunların yanında, AVM’lerin, çalışma yaşamına dönük görünmeyen bir etkisi bulunuyor. AVM’lerin haftanın yedi günü de açık olması, hizmet sektörünün gelişimi olarak sunulsa da çalışanların günlük mesai saatlerinin esnetilmesi, tatil günlerinin kısıtlanması anlamına gelmektedir. Bayram, yılbaşı gibi özel gün ve tatil günlerinde hizmet vermeleri ile sadece geleneksel alışveriş modeli değişikliğe uğramıyor, aynı zamanda işçi hakları da önemli bir şekilde kısıtlanmış oluyor.”[20]

 

ANAP’TAN AKP’YE NEO-LİBERAL TALAN EKONOMİSİ

 

“Peki bütün bunlar ne için” mi?

Neo-liberalizm, kapitalizmde spesifik bir sermaye birikim rejimine denk düşmekte. Üretim ile maliye arasındaki tüm bağların koptuğu, kârın büyük ölçüde ranta ve spekülasyona dayandığı, modernist düşünürler tarafından “rasyonel” ilan edilmiş bir iktisadî sistemin olasıdır ki en “akıldışı” evresi…

Neo-liberalizm ile birlikte, yeryüzünde aklınıza gelebilecek soyut ve somut her şey: toprak, hava, su, genetik dokular, imgeler, simgeler, hayaller, fikirler, gülümseme, zayıflık, sağlık, sohbet, tarih, ırmaklar, kıyılar, adalar, ağaçlar, inançlar, ibadet, cinsellik, sanat, edebiyat, eğitim, bilgi, gençlik, zindelik, spor, oyun, dostluk, aşk… her şey ama her şey metalaşma yetisiyle donandı. Bir başka deyişle, bir kullanım değerinin yanı sıra, bir de değişim değeri edindi. Marifet onu satılabilir hâle getirmekti artık, yani pazarlamacılık; bunu becerebilen, yaşına-başına, burjuva sınıfı içindeki tarihine bakılmaksızın, Bloomberg’in “En zenginler” listesine dahil olabiliyordu – isterse bir seneliğine olsun…

Denilebilir ki kapitalizm, neo-liberalizm ile birlikte olası sonuçlarına ulaştı, içerdiği tüm olasılıkları tamamladı.

Türkiye kapitalizminin Turgut Özal ile birlikte yöneldiği yol, bu. Pazarlanabilecek her şeyi pazarlayarak sıcak paraya dayalı bir büyüme sağlamak.

Bunun en kolay yolu ise, kentsel alanları ranta dönüştürmek…

Sevda Tepesi’ni hatırlar mısınız? İstanbul Boğazı’nın en güzel manzarası… Hani İstanbul’un ANAP’lı Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’ın, Başbakanı Turgut Özal’ın talimatıyla, 250 milyon dolarlık kredi karşılığında, bir emlakçı gibi İstanbul’u dolaştırarak yer beğendirmeye çalıştığı Veliaht Prens Abdullah bin Abdülaziz’e “jest” olsun diye pazarladığı… Tepe’nin sahiplerinden Emin Dırvana’yı pazarlığa oturtup kaş-göz işaretleriyle satışa razı ettiği “Veliaht Prens’i İstanbullu yapmak bizim için onurdur. Ondan sonra bin işadamı daha gelir, ev ve iş sahibi olur…” diye diye…[21]

AKP’liler, ANAP’ın şanına layık ardılları olduklarını, o da ne kelime, “sonradan çıkan boynuzun kulağı geçtiğini” attıkları her adımda kanıtlıyorlar… Yalnızca 16. 05. 2012 tarih ve 6306 numaralı “Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun” ile, “sadece İstanbul’da 500 milyar dolar, tüm Türkiye’de ise 1 trilyon doları aşacak bir rantın oluşturulması söz konusu”[22] olduğu akıldan çıkartılmamalı!

Doğru, Bedrettin Dalan Sevda Tepesi’nin Prens’e satışını “bağlamıştı” bağlamasına ama…

Arazi 1. dereceden sit alanı olduğun için her türlü yapılaşmaya kapalıydı… Ve bugüne dek hiçbir iktidar partisi, Suudilerden gelen onca basınca karşın bu yasağı bypass etmeyi başaramamıştı…

Bugüne kadar…

AKP, İstanbul’u haraç mezat pazarlamaya, “çılgın projeler”le rantı katlamaya koyulmuşken, “Sevda Tepesi” meselesinin hâlli için de kolları sıvadı. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin AKP’li üyeleri, kaldır parmak indir parmak, bir imar değişikliğiyle Sevda Tepesi’nde “turistik tesis” iznini çıkarıverdiler. Tabii karşılıksız değil; Prens’ten bunun için bir 10 milyar dolar daha kopardıklarını[23] bizzat müstafi bakan Erdoğan Bayraktar açıklayacaktı![24] Tabii “kayıtdışı” bir girişti bu!

İş yalnızca Sevda Tepesi’yle sınırlı kalsa, haydi nice vurgunlar yemiş bir toplum olarak, yine susalım, sabredelim… Ama Yalçın Doğan’ın kısacık bir köşe yazısında, bir-iki yıllık bir zaman diliminde, üstelik yalnızca İstanbul’da gerçekleşen yağma ve rantsal talan, insanı isyan ettirmiyor mu? Buyurun:

“PARA lazım, kaynak yaratacağız, onun için sat, sat, saaaaattıııım.

Arazi belediye ya da hazineye ait. İmar planlarında ‘sosyal kültürel tesis alanı’ olarak görünüyor. İnşaat zor. Kolayı var. İmar Planında ufak bir değişiklik, haydi, hoop, önüne bir ‘özel’ lafı ekle, oluyor sana, ‘Özel Sosyal Kültürel Tesis Alanı’. Şimdi oraya ister otel yap, ister eğlence yeri, ister alış veriş merkezi.

Örnek mi, Üsküdar Çengelköy, Kartal Yakacık, Eyüp Yeşilpınar, Bağcılar Çınar Mahallesi.

Ya da yeşil alanlar. Beykoz Kavacık’ta 219 bin metrekare yer hazineye ait, yeşil alan. Planda parklar, çocuk oyun alanları, İETT oto terminali. Önce bir vakfa tahsis ediliyor. Sonra plan değiştiriliyor. Ardından hastane ve üniversite için inşaat izni veriliyor. (18.02.2011/348).

Üsküdar Kısıklı, 85 bin metrekare. 1. derece SİT alanı, inşaat hakkı yok. Koruma Kurulu birinci dereceden çıkartıyor, üçüncü derece SİT alanına alıyor. Sonra iki kat konut yapımı izni veriyor. (12.01.2012/ 107).

Pendik Çakmaklı’da Büyükşehir mülkiyetindeki park alanı ile Pendik Kurtköy’deki Pendik Belediyesi mülkiyetindeki fuar alanı akaryakıt istasyonu yapılıyor.

Boğaziçi Yasası ‘Boğaz’da buralara ağaç dikeceksiniz’ diyor, diyebilir, desin.

Çubuklu ve Burunbahçe Mesire Alanlarında inşaat yasağı varken, ‘turizm alanı’ ilan ediliyor. (16.12.2011/182 ve 183 sayılı raporlar). (…)

Otopark ihtiyacını karşılamak Büyükşehir Belediyesinin görevi. Oysa, para lazım. Kat otoparkı olarak görülen arsalarda plan değiştiriliyor, ondan kolay ne var, nasıl olsa Belediye Meclisi’nde AKP çoğunlukta, anında değişiklik, kat otoparkı yerine al sana Ticaret-Turizm Alanı.

Ticaret ve turizm alanları İstanbul’un her yanında dizi dizi. Beşiktaş 2.882, Pendik 7.118, Güngören 2.741 metrekare, Büyükşehir mülkiyetinde. Otoparklar sizlere ömür, yerlerine artık nasıl turizm alanı ise.

Daha neler, neler. Mahkemeden dönen kararlar karşısında, Büyükşehir Belediye Meclisi neler yapıyor, tutanaklarda hepsi var…”[25]

Görüldüğü üzere, AKP iktidarı, İstanbul’dan yuttuğu her lokmanın ardından eli biraz daha büyüterek zücaciyeci dükkânına girmiş bir fil misali yol alıyor: “Durmak yok, yola devam”… Sırada “3. Boğaz köprüsünden[26] Boğaz karayolu tüneline, karayolu tünellerine, Haydarpaşa Garı[27] ve Çamlıca Tepesi düzenlemelerine, Kanal İstanbul’a,[28] her biri milyonluk iki yeni kent kurulması projesine değin çok önemli projeler gündemdedir…”[29]

 

“YAŞAMAKTA DİRENMEK…”

 

Başta (yeryüzünün tüm hırsızlarının başını döndürecek ölçüde zengin bir yağma ve talan alanı) İstanbul olmak üzere tüm kentlerin AKP “projeleri” hayata geçtiğinde nasıl bir görünüm alacağını düşünmek, insanın tüylerini ürpertiyor… Ormansızlaşmış, ağaçsızlaşmış, tarihsizleşmiş, insansızlaşmış, kişiliksizleşmiş bir beton-çelik-pleksiglas yığını. Bir Dubai simülakrı… Ortalarından otoyollar geçen, uçsuz bucaksız bir AVM görünümünde kentler. Yoksulların ta dışlarına, uzağında, üst üste yığılmış bloklara tıkıştırıldığı… Her bir bucağı titizlikle “tasarlanmış”…. Her milimetrekaresi kameralarla taranan… İçinde tek “sosyal” faaliyetin alışveriş yapmak olduğu… Steril, ifadesiz, anlam-yoksunu kimliksiz “yer-olmayan”lar…[30] Kalabildiği kadarıyla sokaklarında dolaşırken nerede olduğunuza dair en ufak bir ipucu duyumsamadığınız… Cansız, nabızsız, yapay… Ve pahalı!

Bu distopya’da “kent hakları” neye tekabül eder, sizce?

Sanırım önce yoksulları olarak kent dışına sürülmeye karşı durmayı. …“Kentsel dönüşüm” adına yaşam alanlarımıza yönelen açgözlü zorbalığa karşı çıkmayı… Yaşamı savunabilmek için, çoğumuzun belki dudak bükerek hatırladığı, elinde bir bıçak ya da bir bidon benzin, gecekondusunun damında yıkıma karşı direnen kadın ya da erkeğin gözü karalığına ve ısrarına sahip olmayı Tek bir ağaç uğruna, Haziran 2013 kararlılığını göze alabilmeyi… Meydanlara, sokaklara sahip çıkmayı… Tarihî mekânlara, yeşil alanlara, yaşam yerlerimizin ortasına dikilen AVM’leri boş ve metruk bırakmayı… “Otomobil uygarlığı”na karşı soluk alma hakkını savunmayı… Parklarda, ağaçların altında iki el tavla atan, çarşıda-pazarda karşılaşıp ayak üstü dedikodu yapan, elleri cebinde, aylak aylak sokakları arşınlayan, sinemaya-tiyatroya giden, sahaftan, kitapçıdan kitap arayan, esnaf lokantasında ucuza karnını doyuran, köprüden olta atıp balık tutan, kıyıda taş sektiren, sıradan yurttaşlar olma hakkımıza sahip çıkmayı…

Çünkü ünümüzde kapitalizm bizden yalnızca emeğimizi değil, aynı zamanda soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu, ektiğimiz toprağı istediğini, yani artık salt emekle yetinmeyip, tüm bir bios’u istiyor. Ona istediğini vermemek, insan olma ve yaşama hakkını savunmaktır…

 

6 Ocak 2014 20:10:16, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Onbirinci Tez Teorik-Politik Dergi, No:1, Mart 2014…

[1] Edip Cansever.

[2] Elif İnce, “AVM’ler Ömrünü Doldurdu”, Radikal, 24 Ocak 2013. http://www.radikal.com.tr/hayat/ avmler_omrunu_doldurdu-1118332.

[3] Mustafa Sönmez, “AVM Avanaklığı ve Taksim Gezi”, 1 Haziran 2013, http://mustafasonmez.net/?p=3196.

[4] Bir karşılaştırma için söylüyorum. Paris’te AVM sayısı 17 (Galerie Lafayatte tarzı geniş perakendecilerin sayısı ise 7. Bilgiler e.parisinfo.com’dan alındı); Berlin’de 23 (Kaynak: europe-cities.com), Zürih’te 3 (kaynak: http://www.cbre.eu/portal/pls/portal/res_rep.show_report?report_id=1672)… Bir başka deyişle, İstanbul, AVM sayısı bakımından Avrupa’nın başlıca metropollerine, deyim yerindeyse “nal toplattırıyor”!

[5] “İstanbul’da Kaç Tane AVM Var?” http://www.emlakkulisi.com/istanbulda-kac-tane-avm-var/170896.

[6] Güven Sak, “Kent Çocuk Dostu Değilse, Elbette Her Yere AVM Yapılır”, Radikal, 31 Aralık 2013, s.25.

[7] Mustafa Sönmez, “AVM Avanaklığı ve Taksim Gezi”, 1 Haziran 2013, http://mustafasonmez.net/?p=3196.

[8] “AVM’ler Esnafı Yok Etmektedir”, http://www.edirnetv.com/haber/avm-ler-esnafi-yok-etmektedir.

[9] Nehir Yüksel: “İzmir’in Akciğerlerine AVM Dikecekler”, 13 Ağustos 2013, http://www.yurtsuz.net/ News.aspx?newsid=1668.

[10] “Antik Kent Üstüne AVM İzni Çıktı!” Radikal, 6 Mart 2013.

[11] “Lovelet’in ‘alışveriş aşkını yaşatmak için tasarlanan ilk AVM’ olmak gibi bir iddiası da var. Alışveriş aşkı… Çok net bir özet değil mi? Bu sevdadan mülhem seramik kalpleri, dağı oyarak elde ettikleri duvara mıhlamışlar; şimdi yazık, hepsi çamur içinde. Laf cambazlığı değil, kullanım alanını genişletmek için dere yatağının yanındaki Toptepe bildiğiniz oyulmuş. Açılışa katılan birinden bizzat dinledim, birçok kişi çok da değerli olmayan bir arsanın dağ oyularak, ortasından geçen dere ıslah edilerek nasıl iyi bir yatırıma dönüştürüldüğünden konuşuyormuş gıptayla!” (Pınar Öğünç, “Dere Yatağında ‘Alışveriş Aşkı’…”, Radikal, 6 Temmuz 2012, s.6.)

[12] Murat Muratoğlu, “Bir AVM Aşığı Recep Erdoğan”, Sözcü, 26 Haziran 2013.

[13] Mehmet Y. Yılmaz, “Kahraman bakkal süpermarkete karşı!”, Hürriyet, 1 Şubat 2010. Yılmaz bu hatırlatmadan sonra şöyle devam ediyor: “Başbakan’ın durumları hiç iyi olmayan küçük esnafa önerebileceği çözüm demek ki bu: Birleşin! Bunun o kadar kolay olmadığını biliyoruz. Dünyanın gelişmiş bütün ülkelerinde de biliniyor. Bildikleri için de kent merkezlerinde belli bir alandan daha büyük ‘marketlerin’ açılmasına izin vermiyorlar. Eğer o dev marketlerden birini açmak istiyorsanız, kent merkezinden bilmem kaç kilometre uzağa gitmeniz gerekiyor. Birbirine yürüme mesafesinde büyük alışveriş merkezlerinin açılmasına da izin vermiyorlar. Büyük alışveriş merkezlerinin kent içinde kurulmasının, kent yaşamının ayrılmaz bir parçası olan sokak çarşılarını bitireceğini biliyorlar çünkü. Kentlerini planlarken, ‘küçük esnafın’ da o toplumda yaşamaya hakkı olduğu gerçeğini unutmuyorlar.”

[14] Nasıl mı? Örneğin, “Yıllardır gündemde bir görünen bir kaybolan Alışveriş Merkezleri, Büyük Mağazalar ve Zincir Mağazalar Kanun Tasarısı Taslağı uzun süredir “uyutuluyor”. Bu arada konunun Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı ile birlikte geriye doğru üç hükümette ilgili üç bakanı meşgul ettiğini; hepsinin görev süreleri içinde kanunun çıkarılacağını beyan ettiklerini ama bir türlü başaramadıklarını da belirtelim. AVM yatırımlarını disipline edecek kanun tasarısı her nedense, her nasılsa ve nasıl bir güç önlüyorsa, bir türlü TBMM’ye ulaşamıyor!” (Taylan Erten, “Gezi Park’ında AVM Vak’ası (Kanunsuz AVM Politikası)”, Dünya, 5 Haziran 2013.

[15] Aktaran: Fuat Ercan, “Kışla ve AVM’ye Karşı Üçbeş Ağaç: Kent ve Metalaşma Üzerine Notlar”, http://www.sendika.org/2013/07/kisla-ve-avmye-karsi-uc-bes-agac-kent-ve-metalasma-uzerine-notlar-fuat-ercan-toplumsol/

[16] “Shopping Mall”, Wikipedia, The Free Encyclopedia, http://en.wikipedia.org/wiki/Shopping_mall.

[17] http://www.myaddiction.com/news/shopping/survey-says-shopping-addiction-is-more-rampant-than-we-realize

[18] “Kadınlarda alışveriş hastalığı erkeklerin beş katı”, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Oğuz Erkan Berksun’la röportaj. Hürriyet, 14 Ekim 2013.

[19] “Oktay Ekinci: Cenazenizi Avm Değil Bakkal Kaldırır”, http://www.f5haber.com/oktay-ekinci-cenazenizi-avm-degil-bakkal-kaldirir-fotohaber-409547.

[20] “AVM Değil, Çarşı!”, Sol Haber Portalı, 10 Kasım 2013. http://haber.sol.org.tr/kent-gundemleri/avm-degil-carsi-haberi-82387.

[21] Oktay Ekinci, “Sevda Tepesi’nin Talan Öyküsü”, Cumhuriyet, 26 Haziran 2012, s.9.

[22] Mehmet Bekaroğlu, “Bir Deli Dumrul Yasası”, Radikal İki, 28 Ekim 2012, s.10-11.

[23] “Kral Abdullah’a ait Sevda Tepesi’ne imar izni çıkarılması, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar tarafından savunuldu. İktidara yakın Star gazetesinden (23 Haziran) aynen nakledelim: ‘Adam 20 küsur yıl önce satın almış, yazıktır. İmarı da çok verilmedi. Arazisi 57 dönüm, imar 3400 metrekareye verildi. Kral ailesi Türkiye’ye yardımcı oluyor. 10 milyar dolar tutarında bir yardımı oldu. Dünya piyasaları krizde ve nakit darlığı var. Şimdi Suudi devleti yeni bir yardım yapabilecek.’ ‘Esrarengiz Döviz Girişleri’ başlıklı yazısında bu konuyu gündeme getiren Prof. Korkut Boratav, ‘Suudi Kralı’nın Türkiye’ye yaptığı ‘10 milyar dolarlık yardım’ ilgi çekmelidir’ diyerek soruyor: ‘Bu dolarlar ne zaman geldi? Nereye, kime gitti? Hangi hesaba kaydedildi? Ve ekliyor: Ben bu parayı ödemeler dengesi hesapları içinde aramayı yeğliyorum. Yardım tanımına en uygun döviz girişleri, ödemeler dengesi tablolarının, cari transferler başlığı altında yer alır. Ne var ki, Suudi Kralı’nın 10 milyar dolarını bu kalemlerde bulamıyoruz. Çeşitli uluslararası kurumlardan, devletlerden, devlet-dışı kuruluşlardan TC hükümetine veya özel şirketlere, derneklere, bireylere yapılan transferlerin (ödemeler dengesi tablolarının D.1 ve D.2.2 kalemlerinde yer alan) toplamı, AKP’li yıllar boyunca 6 milyar doları biraz aşmıştır. O hâlde kralın 10 milyar dolarlık ‘yardımını’ kayıt dışı sermaye hareketlerinde aramak gerekir. 2008 krizinin patlak vermesiyle Türkiye ekonomisi, adeta ‘gökten zembille inen’ bol kepçe kayıt dışı döviz girişleriyle önce ‘kefeni yırtmış’, sonra da ‘ihya’ olmuştur. Yabancı sermaye çıkışları döviz piyasalarını sarsmaya başlarken milli gelirin yüzde 1.8’ine ulaşan ‘esrarengiz’ kaynak girişi, 2008-2009 krizinin bir finansal çöküntüye uğramasını önlemiştir. Sonraki otuz ay içinde, kayıt dışı girişler dörtnala devam etmiştir.” (Özlem Yüzak, “Suudi Kralı’nın 10 Milyar Dolar Yardımı”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2012, s.11.)

[24] “Kılıçdaroğlu: Nasıl Bir Ülkeyiz”, Cumhuriyet, 25 Haziran 2012, s.6.

[25] Yalçın Doğan, “İstanbul Haraç Mezat”, Hürriyet, 13 Temmuz 2012, s.21.

[26] Bakın Prof. Dr. Haluk Gerçek 3. köprü konusunda neler diyor: “Bir kere üçüncü köprünün yapılması, yapıldığı yer yanlış. Üçüncü köprü ve Kuzey Marmara otoyolunun güzergâh alanının yüzde 48’i ormanlık alan, su toplama havzaları, kuşların göç yollarının içinde. Dolayısıyla da burası doğal SİT alanı. (…) Zaten üçüncü köprü güzergâhının geçtiği alanların şimdiden el değiştirmiş durumda olduğunu biliyoruz. Oralarda büyük rant bölgeleri yaratıldı. Oralarda büyük yapılaşmalar olacaktır. Ayrıca Başbakan’ın kendisinin açıkladığı yeni yerleşim planları var. Örneğin Kaya Şehir. Üçüncü havaalanının hemen yanında ve Kuzey Marmara otoyoluna bitişik bir alanda nüfusu bir milyona ulaşacak yeni bir şehir planlandı ve yapımına da başlandı. Aynı şekilde, Anadolu Yakası’nda Tuzla’nın yakınında yeni bir gelişme alanı planlandı. ( 2011’de yapılan İstanbul’un Çevre Düzeni Planı’nı –b.n.) akademisyenler, plancılar, uzmanlardan oluşan kalabalık bir kurul tarafından dört-beş yıl uğraşılarak hazırlandı ve İstanbul’un geleceğini koruma amaçlı hazırlanan bir plandı. Kent kuzeye doğru gelişmeyecekti. O planda ne 3. köprü ne Harem’den Kazlıçeşme’ye gidecek karayolu otomobil tüneli ne de o yeni yerleşim alanları var. Bunlar İstanbul’un son doğal alanlarını tahrip edecek. 3. köprü ve bağlantıları bunu tetikleyecektir. (…) Üçüncü köprü bir ulaşım projesi değil. Çünkü oralarda daha yüksek gelir gruplarına hitap edecek yeni yerleşim alanlarının planları yapılıyor. Üçüncü havaalanı da oraya konumlandırıldı. (…) Üçüncü köprü yap-işlet-devret modeli. Bildiğim kadarıyla üçüncü köprüyü yapacak konsorsiyuma DPT’nin karşı çıkmasına rağmen, trafik garantisi sağlanamadığı takdirde aradaki farkın devlet tarafından ödenmesi taahhüt edilmiş. (…) Bu sadece üçüncü köprü projesinde değil İzmit Körfez geçişinde de var. Tabii bu paralar devletin cebinden çıkmayacak. (Leyla Tavşanoğlu, “İstanbul Kalmayacak”, Cumhuriyet, 21 Temmuz 2013, s.10.)

[27] Haydarpaşa Port Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı geçen hafta İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nden geçti. Plana uygun proje hazırlandığında 1 milyon metrekarelik ‘ Haydarpaşa Port’ta Harem Otogarı’ndan Kadıköy Moda’ya kadar olan kısım dev bir turizm ve ticaret merkezi hâline gelecek. Böylece tarihi kentin Anadolu yakasında yeni bir siluet oluşacak. Haydarpaşa ‘ya yeni bir kruvaziyer limanın yanı sıra, dini tesisler, konaklama ve turizm alanları yapılacak. Tarihi Haydarpaşa Garı restore edilerek konaklama ve turizm amaçlı kullanıma açılacak. 941 bin metrekarelik alanın yaklaşık 817 bin metrekaresine inşaat yapma izni getirilecek. Plan 45 gün içinde askıya çıkarak ilan edilecek ve 1 aylık itiraz süresinin ardından eğer itiraz olmaz ise ihaleye çıkılarak hayata geçecek. (Ömer Erbil, “Anadolu Yakasına Yeni Siluet Geliyor”, Radikal, 16 Eylül 2012, s.4.)

[28] İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Kadir Topbaş, “Arap ve İslâm âleminden, Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinden, İstanbul’a yatırım hareketliliği var. Özellikle Kanal İstanbul projesi büyük cazibe oluşturuyor” diyor. (“Sırada Süleymaniye Var”, Cumhuriyet, 28 Haziran 2012, s.9.)

[29] Güngör Evren, “Çevreye ve Kente Sahip Çıkma Hakkı ve Görevi”, Cumhuriyet, 12 Kasım 2012, s.17.

[30] Antropolog Marc Augé, tüm yerel/kültürel ayırt ediciliklerinden soyunmuş, dünyanın neresinde olduğuna dair en ufak bir gösteren içermeyen (beş yıldızlı otel, havaalanı, AVM gibi) mekânlara “yer-olmayan” (non-lieu) der. (Bkz. Marc Augé, Yer-Olmayanlar. Üstmodernliğin Antropolojisine Giriş, Kesit Yayınları, 1997.)

 

ONLAR ÇALIP ÇIRPTIKÇA BİZ YOKSULLAŞIYORUZ! [*]

 “İktidar yolsuzlaştırır.
Mutlak iktidar
mutlaka yolsuzlaştırır.” [1]

 

XX. yüzyılın son onyıllarında, Dünya Bankası ve diğer ulusaşırı finans kurumları, özellikle “yükselen pazarlar” olarak kutsanan neo-liberal korsan devletlerdeki rüşvet ve yolsuzlukların maliyetinin, onlara dayattıkları “yapısal uyum programları”nın getirilerini asgarîleştirdiğini gördüğünden bu yana, “yolsuzluklar” başlığını, özellikle UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) gibi “şefkat” aygıtları eliyle gündeminde tutmakta.

Öyle ya, Çokuluslu Şirketler, el sürülmemiş ya da pek az el sürülmüş uçsuz bucaksız yeni kaynaklara (petrol, doğalgaz, su, yer altı zenginlikleri, orman, tarımsal ürünler ve de aklınıza ne gelirse), el sürülmemiş ya da pek az el sürülmüş pazarlara erişmek, neo-liberal rüzgârları arkasına alıp bir an önce köşeyi dönme hırsındaki sınır tanımaz iktidarların giriştiği “çılgın” (ve ballı!) projelerden pay kapmak için ulusal bürokrasilere, siyasetçilere, aracılara, yerel yönetimlere tonla rüşvet yedirmek zorunda kalıyor; bu da yatırım maliyetlerini fena hâlde yükseltiyor. BM’nin kurumları son zamanlarda bunun derdinde…

Neo-liberal iklimin her derde deva formülü malûm, bu gibi “sosyal projeler”i olabildiği kadar sivil toplumun sırtına yıkmak. Bu alanda da büyük ölçüde öyle yapıyorlar.

BM ve paralel kuruluşların “yolsuzluk” vaazlarında popüler temalardan biri de, “toplumsal cinsiyet-yolsuzluk ilişkileri”. Konu en azından 2000’lerin başından bu yana, DB’nin gündeminde. Dönemin gözde saptaması, kadınların yolsuzluğa daha az yatkın oldukları yolunda. Örneğin Banka’nın toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki siyasa önerilerini kapsayan Engendering Development (Dünya Bankası, 2001: 96)’da, kadınların siyasete katılımıyla yolsuzluk arasında ters orantı olduğu, bunun ise kamuda kadın mevcudiyetini güçlendirme konusunda yeni bir itki sağlayacağı belirtiliyor. Williams College, Kalkınma Ekonomisi Merkezi’nden Anand Swamy ve arkadaşları da benzer bir araştırmada aynı sonuca varıyorlar (“Gender and Corruption”, Ağustos 2000): kadın kamu görevlileri, yolsuzluğa daha az bulaşıyor!

Bu teze dayalı politikaları hayata geçiren ülkeler yok değil; örneğin Peru’nun eski devlet başkanı Fujimori 1998’de Lima’da trafiğin denetimini kadın trafik polislerinin eline bırakacağını açıklamış; Meksika’da 2003’de kara ve deniz sınırlarındaki gümrük denetimi tümüyle kadın personelin eline terk edilmiş. Uganda’da ise, yerel yönetim sisteminde muhasebeye ilişkin görevler, büyük ölçüde kadınlara tevcih edilmekteymiş.

Ancak kadınların yolsuzluğa daha az karıştığı yolundaki görüşe yönelik ihtiyat payları ve eleştiriler de gecikmeksizin dile getirilmeye başlandı. Örneğin, Rice Üniversitesi’nden Justin Esarey ile Ulusal Demokratik Enstitü’den Gina Chirillo,[2] bu saptamanın kısmî bir doğru olduğunu, ancak sorunun siyasal bağlamdan soyutlanarak ele alınmaması gerektiğini vurguluyorlar. Yazarlara göre kadınların siyasal görev ve sorumluluklar üstlenmesindeki yoğunlukla yolsuzluk arasındaki ters orantı, ancak şeffaf ve “demokratik” sistemlerde geçerlidir. Otokratik yönelimli ülkelerde ise, kadınlarla erkeklerin rüşvet ve yolsuzluk karşısındaki tavırlarında bir farklılaşma gözlemlenmemektedir. Sussex Üniversitesi Kalkınma Araştırmaları Enstitüsü’nden Anne Marie Goetz ise,[3] kadınların yolsuzluklara daha az karıştıkları vb. yollu genellemelerin kadınların “daha iffetli, daha ahlâklı” vb. olduğu yolundaki sağcı söylemlerin yeniden üretilmesinden öte bir anlam ifade etmeyeceği gibi, bunun biyolojik-temelli bir önerme olduğu, kadınlar arasındaki etnik, sınıfsal vb. farklılaşmaları gözlerden gizlediği itirazlarını dile getiriyor.

Kadınların -doğaları gereği- yolsuzluğa daha uzak oldukları yönündeki saptamaya katılmak, Kösem Sultan’lara, Hürrem Sultan’lara, Semra Özal’ın Papatyaları’na, Tansu Çiller’lere ve son demlerde de kirli çamaşırları her gün internet sitelerine, gazete sayfalarına ve ekranlara saçılan Chanel tesettürlü 4×4’lü yeni sosyeteye yataklık etmiş bir ülkede, çok zor… Sorun elbette ki sınıfsal ve sınıfsal olarak ele alınmalı. Talan, yolsuzluk ve rüşvetin bir sermaye birikim rejimini desteklediği ülke ve evrelerde, politikada görünür ve (en azından görünüşte) hesap verebilir konumda olan erkeklerin, eşleri ve evlatları(nın kurduğu şirketler, üzerine yapılan gayrımenkuller sayesinde devasa servetler devşirebildiği, yabancımız değil!

Zaten, kadınlar yolsuzluklara daha az mı, daha çok mu bulaşıyorlar tarzı bir sorunun kendisi bir mugalata. Soru, yolsuzluklardan hangi toplumsal kesim(ler)in en fazla etkilendiği şeklinde sorulduğundaysa, işin rengi değişiyor.

Ergin Yıldızoğlu, rüşvet ve yolsuzluğun “bir ekonomik modelden diğerine geçerken oluşan belirsizlik ortamında, ‘yasal boşluklarda’ aniden çoğal”dığını[4] belirtirken, haklıdır. Bir adım daha atalım, yolsuzluk ve rüşvet, kapitalist sistemin farklı birikim rejimi evrelerini açan “ebelik” görevini üstlenmektedir adeta. Bizatihi kapitalizm, “ilkel birikim”ini talan, yağma ve korsanlıkla sağlamış değil midir? (Batı Avrupa kapitalizmi varlığını İspanyol, Portekiz, İngiliz korsan gemilerinin Amerika kıtasından taşıdığı altınlara borçlu değil midir?) Rüşvet ve yolsuzluk ise, iç talan biçimleridir. Ya da şöyle söyleyeyim; günümüzde yolsuzluk ve rüşvet, bürokrasinin, burjuvazinin talan aracılığıyla sermaye birikimi sağlayan kesimleriyle kurduğu ortaklığın adıdır. Sosyalist sistemin çöküşünün ardından Rusya’nın mafyatik kapitalizmi, birikimini çeteleşmiş bir bürokrasinin sınır tanımayan talanından sağlamadı mı? Türkiye kapitalizminin ithal ikameci rejimden neo-liberal rejime geçişi, Turgut Özal önderliğinde bir kleptokrasiyi “küreselleşen” Türkiye burjuvazisine eklemlemedi mi? Ve günümüzde, beş-on yıl öncesine dek Karayolları’ndan elektrik direği ihalesi aldıklarında bayram yapan müteahhitlik firmalarının bugün Kanal İstanbul, üçüncü havaalanı, üçüncü köprü, otoyollar gibi işleri kapmada yarışması, yolsuzluklardan, rüşvetten arî düşünülebilir mi?

[Başbakan’ın talimatıyla Sabah-atv’nin satışı için “salma” çıkartılıp iki ayda 630 milyon dolar toplanan şirketlere bakar mısınız: “İstanbul’un ‘Çılgın Projesi’ Kanal İstanbul’un en önemli ayağı olarak tanıtılan 3. havaalanının yapımını üstlenen müteahhitler Cengiz İnşaat, Limak İnşaat ve Kolin İnşaat, demiryolu projelerinde aldığı ihaleler ile tanınan Makyol İnşaat, IC İçtaş İnşaat ve Özaltın İnşaat, vb.”[5] Onlar bile isyan ettiklerine göre…[6]]

Hâl böyle olunca, Başbakan’ın “Ben yolsuzluk dendiğinde şunu anlarım; devletin kasası soyuluyor mu soyulmuyor mu? Ayakkabı kutusu içerisinde söylenen olaylar, Halk Bankası’ndan alınan ya da soyulan para değildir,”[7] demesi, laf-ı güzaftan ibarettir; çünkü ayakkabı kutusundan çıkan paralar, siyasal iktidar ve onunla iç içe geçmiş bürokrasinin, ormanları, havayı, suyu, ekosistemi, iklim dengesini talan, bunu yaparken de mevcut yasal düzenlemeleri (ihale yasası, ÇED önlemleri vb.) delik deşik eden müteahhitlerden (ya da genel adıyla burjuvaziden), bu talanın önünü açmak karşılığında aldığı paydır; ve tümü de halkın cebinden çıkmaktadır: vergi ve artı emek olarak.

Bir başka deyişle, yolsuzluk, emekçi sınıflardan sermaye sınıfına kaynak aktarımından başka bir şey değildir. Şu an ete kemiğe büründüğü haliyle ise, halk kesimlerinde, bırakın kalkınmayı, nisbî yoksulluğun daha da artmasına, sermaye ile emek arasındaki servet uçurumunun daha da açılmasına yol açmaktadır.

Kısacası, onlar çaldıkça, rüşvet yedikçe, yolsuzluk yaptıkça biz yoksullaşıyoruz: biz emekçiler; en çok da kadınlar.

Onlar çalıp çırptıkça, kadınlar, büzülen, küçülen aile bütçelerini sürdürebilmek adına, ucuzlayan sebze artıklarını alabilmek için akşam vakti pazar yerlerine koşuyor, ekmeği üç kuruş daha ucuza alabilmek için Halk Ekmekler önünde uzun kuyruklar oluşturuyor; doğalgazdan tasarruf için kaloriferi iptal edip sobaya dönüyor, soba zehirlenmesinden ailece can veriyor; onlar yolsuzluklarla semirdikçe, kadınlar küçülen iş yerlerinde işten çıkartılıyor, ya da boğaz tokluğuna ter atölyelerinde günde 14 saate, taşeronluğa mahkûm ediliyorlar…

Onlar bir yerlerimize “koydukça”, iflas eden esnaf, işten çıkartılan işçi, gününü kahvede pinekleyerek geçiren işsiz, hırsını evdeki karısından, çoluk-çocuğundan çıkartıyor; kadına yönelik şiddet, dizginlerinden boşanıyor…

Onlar SİT alanlarındaki yalılarının, villalarının sayısını katladıkça, icralık kiracıların sayısı artıyor; konutlar, dükkânlar boşaltılıyor…

Onlar rüşvet yedikçe, halkın kaynaklarını “haramîler”in cebine aktardıkça nedense hep bir “pasta” olarak tahayyül ettikleri “millî gelir”den aldıkları dilimler büyüdükçe büyüyor, işçileri, işsizleri, emekçileri, dargelirlileri, köylüleri ile büyük çoğunluğun payına düşen kırıntılar seyreliyor.

Ve büyüyen, genleşen yoksulluk, dönüp dolaşıp kadınları vuruyor. Toplumsal-cinsiyet duyarlı bütçe analizleri, örneğin, pek çok ülkede erkeklerin kamu harcamalarından kadınlara göre daha fazla yararlandığını gösteriyor. Kadınlara hasredilen programlara tahsis edilen bütçelerin, genel bütçe içindeki payı zaten “ihmal edilebilir” bir düzeyde. Onlar kamu kaynaklarını yağmaladıkça, bu pay daha da küçülüyor.[8]

Ve nihayet, kamu görevlileri rüşvetten, yolsuzluktan beslendikçe, gündelik işleri yürütmek için trafik polisinden hastane görevlisine, adliye memurundan karakoldaki polise rüşvet şebekeleri gündelik kamusal yaşamı sarmaladıkça, kadınların çocuklarını okutması, adlî işlerini çözümlemesi, sağlık hizmetlerinden yararlanması güçleşiyor – çocuğu için istenen kayıt parasını karşılayamadığı için okul temizletilen, yatak bulamayıp hastane hastane dolaştırılan kadınları düşünün lütfen…

Evet, sorun “çalıyorsa benden çalıyor; elâleme ne?” sığlığına sığdırılamayacak kadar boyutlu. Çünkü yolsuzluk ve rüşvet salt “siyasal etik” ile ilişkili değil, aynı zamanda sermaye birikim stratejileriyle ilgili görüngüler…

Ve birileri, elimizdeki vakada “Anadolu Kaplanları” küresel kapitalizme açılabilmek için sermaye biriktirdikçe hepimiz yoksullaşıyoruz; hele ki kadınlar!

 

12 Şubat 2014 09:24:35, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Tüm Bel-Sen Kadın Dergisi, Mart 2014.

[1] Emerich Acton.

[2] Justin Esarey, Gina Chirillo “ ‘Fairer Sex’ or Purity Myth? Corruption, Gender and Institutional Context” Politics & Gender, 9 (2013), ss.361-389.

[3] Anne Marie Goetz, “Political Cleaners: How Women are the New Anti-Corruption Force. Does the Evidence Wash?” 2003.

[4] Ergin Yıldızoğlu, “Yolsuzluğun Ekonomi Politiği”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2014.

[5] “Sabah ve ATV İçin İşadamlarından İhale Karşılığı Para Toplanmış”, Zaman, 1 Şubat 2014.

[6] “Havuz”a 115 milyon dolar veren işadamı Nihat Özdemir şu tepkiyi gösteriyor: “Ben eve geldim var ya, hanımın falan kimsenin yüzüne bakmadım. Doğru böyle soyundum yatağa girdim. Sabah uyandım. Ya bak benim burama geldi ya. Dün bana işkenceydi ya.” (Zaman, 1 Şubat 2014.)

[7]Başbakan Erdoğan Yolsuzluk İddialarına Cevap Verdi”, Cafesiyaset http://www.Cafesiyaset.com/basbakan-erdogan-yolsuzluk-iddialarina-cevap-verdi_400926.html#ixzz2t2hDelCp

[8] “Gender and Corruption: Are Women Less Corrupt?”, Uluslararası Şeffaflık Örgütü, 7 Mart 2000.

 

EVLAT-YOLDAŞ(LAR) ORÇUN(LAR) İÇİN[*]

SİBELÖZBUDUN – TEMEL DEMİRER

 

“Çok şeyler var ki çürürler, unutulur, ölürler.
Saltanat tahtı, tacı, asası gibi.
Oysa bazı şeyler var ne çürürler, ne unutulur ne de ölürler,
Charlie Chaplin’in şapkası, bastonu, ayakkabısı gibi.”[1]

 

Yakınlarımız, dostlarımız, sevdiklerimiz için yazmamaya, konuşmamaya gayret ederiz; malum ne yapılırsa yapılsın “öznellik” girer işin içine.

Kolay mı? Dünyanın en zor işidir insanın sevdikleri için yazması; zor olduğu kadar “belalı”dır da…

İş bu nedenle Ahmet Telli’nin, “Her dilden bir adları vardı onların/ ama hiçbir ülkenin kimliğini taşımadılar,” dizeleriyle betimlenen evlat-yoldaş(lar) Orçun(lar) için yazarken, bir Medine’den, bir Kürt Uğur’dan söz edercesine zorlanacağız.

Ancak, bu sefer ne denli zor olsa da yazacağız; ‘İzmir Yenikapı Tiyatrosu’nun 17 Temmuz 2013 tarihli şu açıklamasının ardından yazmak zorundayız:

“Bugün hayatın her kesiminde olduğu gibi, tiyatro alanı da yoğun bir saldırı altındadır. Tiyatro sanatını muhafazakârlığa teslim etmek isteyenler, özgürlüklerimizi, baskı, tehdit ve yasaklarla yok etmek istemektedirler.

Kurulduğu günden bu yana, oynadığı sokak oyunları, oyun anında polis tarafından kesilen, yasaklanan hatta oyuncusu “halkı askerlikten soğutma” suçlamasıyla 5 ay 20 gün cezaya çarptırılan tiyatromuz, tehditlere ve baskılara boyun eğmeyeceğini yaptıkları etkinliklerle göstermiştir.

Sanatta İşlenebilecek suç yoktur kitabı, etkinlikleriyle yüzlerce insana ulaşmış, binlerce insanı haberdar etmiştir. Dün Şehir Tiyatroları yönetmeliğini değiştirenler, devlet tiyatrosunu özelleştirmeye çalışanlar, sözde yasa taslakları ve mesleki yeterlilik tanımlarıyla özgürlük alanlarımızı elimizden almaya çalışanlar, tiyatromuza bir kez daha yargı terörü ile saldırmışlardır. (…)

2006 1 Mayıs’ında, AİHM tarafından orantısız güç kullandığı gerekçesiyle mahkûm edilen devlet, İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin aldığı kararla, Tiyatromuz emekçilerinden Orçun Masatçı’ya eyleme katılanlardan 10 kişi ile birlikte 2 yıl 2 ay 20 gün ceza vermiştir.

Orçun Masatçı, 2006 1 Mayıs’ına İzmir Yenikapı Tiyatrosu pankartı arkasında, yine tiyatromuzun bayrağı ile katılmıştır. Polis saldırısından sonra da alanda devrimci-demokrat, işçi sınıfı ile birlikte durmuştur. Tiyatromuz kurulduğu günden bu yana 1 Mayıslara, grevlere ve onlarca başka hak arama eylemine kendini ifade eden pankart ya da bayraklarla katılmaktadır. Kendimizi ifade etme hakkımızın elimizden alınmasına izin vermeyeceğiz!”

Evet, biz de kendi özgürlüğümüz ve evlat-yoldaş(lar) Orçun(lar) için ifade özgürlüğümüze el atılmasına, ambargo konulmasına “Evet” demeyeceğiz…

Ve biliyoruz ki, bizden ötede ‘İzmir Yenikapı Tiyatrosu’, Orçun(lar) bun(lar)a teslim olmayacak, boyun eğmeyecektir…

‘İzmir Yenikapı Tiyatrosu’, Orçun(lar); biz Onları tanırız…

Orçun(lar) kalbine inen faşist satırlara inat, sanatın hakkını veren devrimci sanatçılardır.

 

“SANAT” MI DEDİNİZ?

 

“Sanat” dedik…

Server Tanilli’nin ‘Yaratıcı Aklın Sentezi’ başlıklı yapıtında belirttiği üzere:

“Sanata aşina olmak, insanlığımızın bütün biçimlerine duyarlı kılar bizi. (…) Andre Malraux, ‘ölüm, yenilmez yazgısı insanın, onu alt edebileceğimiz tek yol sanattır. Sanat, yazgıya karşıdır’ diyor. Buradan kalkarak sanatçı, ölüme karşı savaşan ve umudunu daha güzel, daha insanca bir dünyaya adamış bir kişiden başka ne olabilir? (…)

Ünlü ‘Sanat sanat için midir, yoksa toplum için mi? ’ tartışmasında ise, ‘sanat sanat içindir,’ diyenlere karşı, ‘Sanat toplum içindir’ diyenlerin hatırlatacakları, başta Albert Camus’nün şu sözleri olmaz mı? ‘Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı’…”[2]

Sanat, aşk gibi tanımlanması çok zor bir şeydir.

Yaratıcının, gerçeklere yaslanan ifade tarzıdır sanat; düşünce ve duyguların dışa vurumudur; bütünü görebilen/ göstererek kucaklayandır; tabulara, yasaklara başkaldırandır.

“Ölüme karşı tek yanıt sanattır,” diyordu Andre Malraux.

Çağıran, meydan okuyan, direnendir sanat; Sıradanlığa, ortalamaya teslim olmayandır.

Görmeyenlerin gözü, duymayanların kulağıdır sanat. Ya da öyle olmalıdır.

Düşüncelerin, duyguların estetik hüviyet kazanmasıdır. Veya Ernst Fisher’in ifadesiyle, “Tılsımlı bir araçtır.”

Kolay mı? Yapıtlarının, icracılarının anlatmak istediklerinin dışında milyarlarca başka anlamda yorumlanmasıyla harika bir şey hâline geliyor sanat. Esasen bakıldığında bir sanat eserinde, sahibinin anlatmaya çalıştığı tek bir hikâye vardır; ama insanlar bu eserleri alıp değerlendirmeye başladıkları anda sonsuz sayıda farklı düşünce şekillenebilir etrafında.

Bütünüyle olsun, aralardan ufak parçalar olsun, sanatseverlerin süzgeçlerinden geçip yeniden şekillendiklerinde artık sahibinin değil, o insanların yapıtlarıdır.

Bir şarkı, bir şiir, bir roman, bir fotoğraf ya da bir yağlı boya tablo, her ne olursa olsun, bir kişinin yani ustasının malı değil, karşısına alan her insanın ürünüdür. Herkesin zihninin farklı farklı algılayıp kendine göre değerlendireceği düşünüldüğünde mantıklı geliyor. Örneğin, esasında savaşı anlatan bir parça, dinleyenlerin bazılarına aşk şarkısı gibi gelebilir. Ya da çaresizliği anlatmasını hedeflenen bir fotoğraf, güçlü duruşu sergiliyor olabilir.

Hayatı dayanılır kılan sanatın, “Bu sanattır,” diye parmakla gösterilmeye ihtiyacı yoktur, olmamalıdır.

Kim bilir sanat, belki de, “Ben sanatçıyım” diyenlerin yapamadığıdır.

İnsan(lık) için aşkınlık eylemi olarak da tanımlanması mümkün olan sanat kendimizi tanımak ve anlamak için yapabileceğimiz en iyi şeydir.

Platon’a göre sanat bir mimesistir. Hatta mimesisin mimesisidir. Yani yansımanın bir yansımasıdır. Aristoteles’e göre de bir katharsistir.

Sanat: erdemle benzer bir var oluş içerir; zamana yenilmeyendir; tüketilemeyen ve tüketilmek istendikçe çoğalandır…

Geçicide kalıcıyı yaratma çabasıdır; tanıdığımız yerlere tanımadığımız yollardan varmaktır; gerçeğin düşler prizmasında yeniden inşasıdır; bir iletişim biçimidir.

Stendhal’ın deyişiyle, “Sanat, bir mutluluk vaadini sinesinde barındırır.”

Sanat kontrolsüz yaratmaktır; görmeyi biçimlendirir; ortak hafızadır; toplum içindir.

Yaratıcılığın ve hayal gücünün ifadesi olarak tanımlanagelmişse de unutulmasın; başkaldırısız mümkün değildir.

Melih Gökçek’in, “Böyle sanatın içine tüküreyim,” diyebildiği Türkiye’de sanat tehlikeli bir eylemdir; tehlikesiz ise sanat değildir.

Sanat beyandır, tavırdır. Kısıtlı olan zamandan ve mekândan beslenir. Damarları süregiden hayata bağlıdır.

“Sanatı, hayalgücü için bir fantezi, sanat eserini vehimler (halucination) sistemi sayanlar, sanatı anlamayanlardır. Bunlara göre sanatkâr gayesiz bir sentezin yaratıcısı, sanat bir oyundur; alelâde hayat enerjisinin mahsulü bir maharet sistemidir. Şu hâlde hayat enerjisi kendi normal istikametindeki gayesizliğe doğru giderken, zekânın onu bazı şekiller ve ritmler altında toparlamasıyla, sanat eseri meydana gelir. Bu görüşe göre sanat, zekânın hayata menfaatsiz yönden bakmasıyla meydana gelmektedir.”

“(…) Diğer taraftan sanat, dış dünyadan ve tabiattan duyumlar alabilme ve bunların arasında herhangi bir seçim yapabilme kabiliyeti de değildir. Tabiat karşısında bir iktidarsızlık, sanatı doğuramaz. Sanat, hayal gücü hastalığı veya kader hâlinde karşımıza çıkan bir realite değildir. Bir bilgi veya vehim sistemi de değildir. Belki bir ideal, bir dâva, bir iradedir. Sanatkâr, eserini meydana koyan heyecanı tesadüfle bulmamıştır. Bu heyecanı, olduğu gibi isteyerek ve arayarak bulmuştur. Onda sanattan önce gelen bazı şeyler, sanat aşkından önce bulunan bir aşk vardır. Sanatın özü, eşyanın insan tarafından görünüşünden ibaret değildir. O, insan iradesinin derinlerinde ve aşkın hareketinde bulunur.”[3]

Sanat, yaratıcılığın, hayal gücünün ifadesidir; insan(lık)ın farkıdır; cesur ve taraflıdır.

Vazgeçilebilir bir şey değildir, en az hava kadar vazgeçilemezdir sanat.

“Sanat eseri sınıflı toplum koşullarında yaratıldığı gibi, sınıflı toplum koşullarında alımlanır ve yeniden üretilir. Bu ilişki, yazarın niyetlerinin de ötesinde, metni siyasal hâle getirir ve toplumsal bir işlev kazandırır. Kuşkusuz yazar bu işlevin ne derece farkında olursa o kadar iyidir, ama farkında olması metne hâkim olabileceği anlamına gelmez. Sanat eseri yaratıcısından da bağımsızlaşır. Sanatı sanat yapan, bizim için vazgeçilmez kılan o sanat eserini üreten sanatçının bile eser üzerinde mutlak iktidara sahip olamamasıdır! Sanat boyunduruğu reddeder!”[4]

Nihai kertede sanat, ideolojik bir alandır ve niyetle şekillenir, öznesi toplum değilse insan(lık)tır.

Sanat sınıfsal prizmadan yansıtır gerçekliği, ideolojik işlevi buradan gelir. Ama bilinçle oluşturulmuş bir ideoloji değildir bu. Zira siyasal anlam yapıtın dokusunda saklıdır, kendisini özerk bir biçimde göstermez. Dolayısıyla bir yapıt sadece ne anlattığıyla değil neyi nasıl anlattığıyla da önem kazanır. Nasıl anlatıldığı ise sanatçının bakış açısı, algısı ve hatta bilinçaltıyla ilgilidir. Ne yapmak istediğini ya da yapıtını nerede konumlandıracağını bilmeyen birisi sanat değil zanaat yapmaktadır.

Sanatta sorun resim yapmak sorunu değil, yaptığın resmin dünya için ne anlam ifade ettiği sorunudur.

Bu konuda Anita Taylor şunları der: “Sanatın insan üzerindeki etkisi ve önemini çok kısıtlı bir çerçeveden görüp özetlemekle yetindiğimizi düşünüyorum. Hayır, sanat sadece bir genel kültür meselesi değildir. Hayır, sanat sadece insanın ufkunu açan, bir kişisel gelişim basamağı değildir. Hayır, sanat sadece çerçeveletip duvara asılacak, büyük paralar ödenecek, elitliğinize elitlik katacak bir şey değildir. Sanat, hızla akıp giden zamanın; gittikçe kalabalıklaşan dünyanın ve ilerleyen teknolojinin gittikçe koyulaşan gölgesine ittirdiğimiz ve ruhumuzu kemiren her şeyi olduğu yerden biraz olsun kımıldatan, varması gereken yere biraz olsun yaklaştıran, hayatı biraz daha yaşanılır kılan bir tılsımdır. Basite indirgendikçe tehlikeleşen ve gün geçtikçe çok daha az insanın farkında olduğu bir merhem. Üstelik bir türlü fark edilememesine rağmen, her yerde.”[5]

Sanatın insana kazandırdıklarından birisi de deneyimdir. Sanat, bazı şeyleri yaşamadan insana öngörü sağlar. Sanat insana yaşamadan bilebilmeyi sağlar.

Bertolt Brecht’in, “Sanat gerçekliğe tutulan ayna değil, onu şekillendirmek için kullanılan çekiçtir”; Paul Klee’nin, “Sanat görüneni vermez. Onun işlevi görünmeyeni görünür kılmaktır”; Pablo Picasso’nun, “Sanat, coşkun zekânın ürettiği estetik bir obje”; Eliel Zaarinen’in, “Sanatı anlamak için önce bütün sanatların kaynağı olan hayatı anlamak öğrenmek gerekir. Yine hayatı ve sanatı anlamak için herşeyin temeline doğaya inilmelidir”; Paul Gauguin’in, “Art is either plagiarism or revolution/ Sanat ya araklamacılıktır ya da devrim,” diye betimledikleri O; sınırları aşıp, sınırsız olmaktır.

Alınıp, satılması mümkün olmayan sanat kimsenin, hiçbir iktidarın tekelinde değildir. Fiyatı olmayan şeydir Godard’ın da dediği gibi.

Günümüzde, kapitalist sermayenin çoktan eline geçirdiği yaşam formu olarak sunulan O; Guy Debord’un ‘Gösteri Toplumu’nda ifade ettiği üzere, metaların en ünlüsüdür!

Kolay mı? Artık sanat müzayedeleri milyon dolarlarla kapanıyor!

Sanat ve kültür üst kesimin kendi sudan kalitesini göstermek için yakasına taktığı birer rozet sanki!

Ama bu işin bir yanı;[6] öte yandaysa bir vicdani ret eyleminde sokak oyunu oynadığı gerekçesiyle halkı “askerlikten soğuttuğu iddiası”yla yargılanan Nazlı Masatçı’ya 5 ay ceza aldıran başkaldıran sanat vardır.

Başkaldıran ve insanî (bir meseleyle) ilgili olan sanatın hayatta karşılığı vardır; gerçeklikle ilişki düzeyi yoldaşlıktır.

Tıpkı ‘Boğaziçi Caz Korosu’ndan Masis Aram Gözbek’in tarifindeki gibi:

“Sanata dair bir şey söyleyeyim. Bunu hep söylüyorum: Sanat söylenecek sözü olan insanın işidir. Bir derdinin olması lazım… Bir şey anlatmak istemen lazım ki onu sanat yoluyla ifade edebilesin. Sanatla ilgilenen insanın içinde tutamadığı bir sıkıntısının, derdinin olması gerekiyor ki, onu o yoldan dışa vursun.”[7]

Evlat-yoldaş(lar) Orçun(lar)’un, ‘İzmir Yenikapı Tiyatrosu’nun hakkını vererek temsil ettiği sanat, budur; çünkü Onlar -teslim alınamayan- devrimci sanatçılardır.

 

BAŞKALDIRAN SANATÇI(LAR)

 

‘İzmir Yenikapı Tiyatrosu’ ile Orçun(lar), içindeki akıl almaz insanî heyecan ve coşkuyu, çığlığıyla paylaşan, başkaldıran sanatçı(lar)dır.

“Her eline mikrofon alana, bir diziye çıkıp iki rol yapana, kıssadan hisse televizyona çıkan herkese sanatçı” denilen bir bataklığın orta yerinde Onlar; özgürlükçü hayal gücüyle ve yetenekleriyle mana yaratırlar; etraflarında olup bitenin farkındadırlar.

Demet Akalın, Serdar Ortaç, Hande Yener, Sibel Can, Sinan Akçıl, Hülya Avşar, Mustafa Sandal, Hadise, Şafak Sezer, Peker Açıkalın, Tamer Karadağlı, Pınar Altuğ, Emrah, Bengü, Doğuş, Mustafa Topaloğlu, Kenan Doğulu, Seda Sayan, Nuri Alço, Nihat Doğan, Gülben Ergen gibiler için kullanılmaması gerekir “sanatçı” sıfatının (Onları esas yaptıkları meslekle anmak daha doğrudur)!

Pablo Picasso’nun deyişiyle, “Sanatçı nedir derseniz? Ressama yalnız gözleri, müzikçi ise yalnız kulakları, ozansa kalbinin her katında bir lir ve hatta boksörse, yalnız adaleleri olan bir ahmak mı? Tersine aynı zamanda siyasal bir kişidir sanatçı. Bütün varlığı ile tepki göstermesi gereken, acıklı, keskin, mutlu olayların karşısında her an bilinçli olması zorunlu olan kişidir sanatçı. Başkalarına karşı ilgi göstermeden yapabilir mi kişi… Kendisine bol bol canlılık getirenlerden kopabilir mi? Resim, odaları süslemek için yapılmamıştır. Resim düşmana karşı saldırıda ve savunmada kullanılması gereken bir savaş silahıdır.”[8]

Yaşamın sancısı çeken ve ona dokunarak taraf olandır sanatçı…

Söylenmemişi söyleyen, yazılmamışı yazan, yapılmamışı yapan, yaratandır…

Eğlence sektöründe çalışan işçi değildir sanatçı; her ne kadar günümüzde öyle sunulup, görülerek kullanılsa da.

Kime göredir neye göredir bilinmez ama, hiçbir anlam ifade etmeyen gösterilerde bulunan insanlara bile zamanımızda sanatçı denilmeye başlandı. Bu gün geçtikçe gözümüze gözümüze sokuluyor.

Televolelere çıkıp hergün sergilenen yüzler sanatçı değildirler.

Cem Kızıltuğ, “Sanatçı yara sarmaz, sanatçı kanar,” diyerek kısa ve öz bir şekilde sanatçıyı betimlerken kullanılabilecek güzel bir ölçüt vermiştir. Bu ölçüte sahip olanlara sanatçı denir.

“Sanatçının hası bir şey olmak peşinde değildir, bir şey yapmaya çalışır; yapmaya çalıştığı şey çokluk alışılmamış, olağanı aşan bir iş olduğundan üstelik terslenir durur, önüne olmadık engeller çıkarırlar, hayat hakkı tanımak istemezler: vız gelir, ipekböceğidir o, iki dünya bir araya gelse kozasını örecektir, önleyemezler.”[9]

Özetin özeti: Sanatçılar, iktidara hep muhalif olmuşlardır. Tam da bunun için “Toplumun bir mecazı, gözü/ kulağı, tanığı, muhalifi olarak addeder,” der Rene Ricard başkaldıran sanatçılar konusunda…

İş bu nedenle de himayeye “Evet” demeden, “Sanat toplum içindir” anlayışıyla; “İktidarın sanatçısı olmaz, olursa da onun adı soytarı olur,” diyen Onlar; herkesin yaptığını/ yapabildiğini, konuşabildiğini, söyleyebildiğini yapmakla, başkaldıran sanatçı olunamayacağını bilirler.

Sanatçı halkın yanında olandır. Olmayana sanatçı denmez. İktidarın yanında olana ise soytarı denir. Zira iktidarın gücünden nemalanmak için akla hayale sığmayacak soytarılıklar yaparlar. Ki gündemi takip edenler bu kişilerin soytarılıklarını fark ediyorlardır zaten.

Evet, evet iktidarın yanında yer almakla sanatçı olunmaz; muhalif değil ise kıymet-i harbiyesi olmayan, olamayandır…

Ayrıca başkaldıran sanatın, sanatçının ırkı yoktur; evrenseldir.

Gerçek sanatçılar egolu, narsist olmaz. Halktan kopuk olmamalıdırlar. Siyasetçilere, zenginlere yaltaklanmamalıdırlar. Çünkü bu onların karakterini bozar, sanatını yok eder.

Para kazanamaz çoğu sanatçı. O yüzden sanatını icra ederken, başka işler yapmak zorunda da kalır. Ama bu onu yıldırmaz. Hayatına devam eder.

Sigmund Freud, ‘Psikanalize Giriş Dersleri’nde sanatı, fanteziden tekrar gerçeğe giden bir dönüş yolu olarak tanımlarken; son sözü Oscar Wilde’a bırakalım:

“Sanatçı güzel şeylerin yaratıcısıdır. Sanatı açığa çıkarmak ve sanatçıyı gizlemek sanatın amacıdır…”

‘İzmir Yenikapı Tiyatrosu’ ile Orçun(lar) hep devrimci sanatı açığa çıkartarak, kendilerini yaptıklarının gerisine gizlemişlerdir…

 

ÖZGÜRLÜK VE 1 MAYIS(’LAR)

 

Sanatın ve sanatçının “olmazsa olmazı” özgürlüğü savunmak, böyle bir şeydir.

Bilmeyen olabilir mi? Düşünce/ ifade özgürlüğü olmazsa sanat olmaz.

Bertolt Brecht’in, “Özgürlük neye yarar,/ yaşarsa bir arada,/ özgürler ile tutsaklar,” uyarısının altını çizerek aktarıyoruz:

Özgürlük derken, özgürlükten söz ederken “Daha çok seçme olanağımız var, bu yüzden daha çok özgürlüğümüz var. Hayır. Böyle değil. Özgürlüğün esası, bir nesneyi, bir kişiyi, bir düşünceyi ya da bir çiçeği bir diğerine tercih etmek değil. Daha çok bir kucaklama, içine alma eylemi. ‘Seçme özgürlüğü’ bir kavram olarak özgürlük durumuna aykırıdır. Özgürlük, ‘ya bu ya da şu’ değil, ‘ya hep ya hiç’ ya da bir büyüme genişleme eylemidir daha çok,” der Gündüz Vassaf, ‘Cehenneme Övgü’sünde![10]

Sonra ekler Ignazio Silone, “İnsan özgürlüğü başkasından dilenemez, özgürlüğü kazanmasını bilmesi gerekir,” diye…

Ve de “Özgürlük; hayatı bütünüyle yaşamak demektir, yeterli beslenme, giyinme ve barınma konusunda, bedenin gereklerini karşılamak için ekonomik olanak, ayrıca aklın faaliyet alanını genişletmek, kişiliği geliştirmek ve kişiliğimizi ortaya koymak için etkin fırsat ve olanaklara sahip olmak demektir,” der Leo Huberman…

Niye saklayalım? ‘İzmir Yenikapı Tiyatrosu’ ile Orçun(lar) hep ve her daim özgürlüğü savunmuşlardır…

Bunun içinde darbeci Kenan Evren ve tekelci burjuvalar için “komünist bayramı” olan 1 Mayıs(’lar)da özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin, enternasyonalizmin safında olmuşlardır, olacaklardır da…

“Bahar Şenliği” değildir; işçi bayramıdır 1 Mayıs; “Amele Bayramı”dır; “uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü”dür…

Emeğin, alın terinin günüdür; “bir Mayıs, bir Mayıs/ işçinin emekçinin bayramı/ devrimin şanlı yolunda/ ilerleyen halkın bayramı”dır…

Emeğin evrensel, büyük insanlık yürüyüşüdür 1 Mayıs…

1 Mayıs deyince aklımıza hep sokaklarda esen romantik isyankâr sosyalizm rüzgârı gelir… Öyle bir rüzgâr ki ne kadar devlet terörizmine maruz kalsa da ele avuca sığmaz…

“Güzel günler göreceğiz/ güneşli günler”… “Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez”… haykırışlarıyla “sermayeye karşı emeğin savaşı”nda somutlanan ve “Hak verilmez alınır,” diye haykıranların geleneği, “gün gelir gün gelir zorbalar kalmaz gider” bilinciyle haykırır: Bijî yek gûlan!

1 Mayıs dayanışma ve mücadelenindir; 77’deki kanlı 1 Mayıs’ı nasıl unuturuz?

1 Mayıs 1886 Chicago’sunu… 3 Mayıs 1886’da Mc Cormic fabrikasının önünde toplanan işçilere ateş açılıp, bir işçinin öldürülmesini… 4 Mayıs 1886’da işçilerin düzenlediği protesto gösterisini… miting sırasında nerden atıldığı bilinmeyen bomba ile 4 işçi ve 7 polisin ölümüne neden olan provokasyonu… 8 işçi önderi sendikacı ve yüzlerce işçinin tutuklanmasını… 1.5 yıllık yargılama sonucunda August Spies, Albert Parsons, George Engel ve Adolp Fisher’in idam edilmesini… 11 Kasım 1887’de idam sehpasında August Spies’in, “Sessizliğimizin, bugün boğduğunuz seslerden daha güçlü çıktığı günler de gelecektir!” haykırışını nasıl unuturuz?

12 Eylül sonrasında, 1 Mayıs sessizliğini ilk olarak 1988’de bozan işçilerin polis kuşatmasına rağmen Taksim’e girmelerini… 1989 baharında ise yine alanlara çıkmalarını… Binlerce işçi ve devrimci Taksim Meydanı’na doğru yürürken saldırıya geçen polisin Mehmet Akif Dalcı adlı işçiyi katletmesini… 1990’da Taksim’deki kutlamada ise polisin kurşunlarına hedef olan Gülay Beceren’in  felç olmasını…

1996’da yüz binin üstünde katılımla gerçekleşen İstanbul Kadıköy’deki 1 Mayıs gösterileri sırasında, Söğütlüçeşme girişinde göstericiler üzerine ateş açan polisin Hasan Albayrak ve Dursun Adabaş’ı katletmesini…

2007’de, 2008’de, 2009’da Taksim için verilen mücadeleleri ve Taksim’in yeniden kazanılmasını nasıl unuturuz?

Nâzım Hikmet’in, “ve elbette ki, sevgilim, elbet,/ dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,/ dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla/ bu güzelim memlekette hürriyet…” dizeleriyle betimlenen 1 Mayıs, daha güzel günler için umudumuzun simgesidir.

1 Mayıs alanları ve mücadelesi ‘İzmir Yenikapı Tiyatrosu’ ile Orçun(lar) olmadan nasıl düşünülebilir?

Devrimci sanatın başkaldıran sanatçıları özgürlüğü ve 1 Mayıs’ı savundukları için nasıl “cezalandırılabilir”ler?

Bu mümkün müdür?

 

“SIRADAN(LAŞTIRILAN) FAŞİZAN HÂL”

 

Eğer “faşizan hâl” “sıradanlaş(tırıl)ıyorsa mümkündür!

Nasıl mı? Karl Marx’ın, “Devlet bir sınıfın bir başka sınıf tarafından ezilmesi için bir makineden başka bir şey değildir; ve bu, krallıkta olduğu denli, demokratik cumhuriyette de böyledir,” saptaması ile Bertolt Brecht’in, “Kapitalizme karşı olmadan faşizme karşı olanlar; danayı kesmeden onun etini yemek isteyen insanlara benzer. Danayı yemek isterler ama kan görmeyi sevmezler. Kasap eti tartmadan önce ellerini yıkarsa tatmin olurlar. Barbarlığı ortaya çıkaran mülk ilişkilerine karşı değillerdir, yalnızca barbarlığa karşıdırlar. Barbarlığa karşı seslerini yükseltirler, hem de bunu aynı mülkiyet ilişkilerinin yayıldığı ancak kasapların eti tartmadan önce ellerini yıkadığı ülkelerde yaparlar,” uyarısını anımsayın…

Ha bir de Buenaventura Durruti’nin, “Burjuvazi, güç elleri arasında kayıp gittiğinde, ayrıcalıklarını tekrar kazanmak için faşizmi diriltir”; Albert Camus’nün, “Hor görünün herhangi bir biçimi siyasete müdahil olursa, faşizmi ya kurar, ya da hazırlar”; Roland Barthes’ın, “Faşizm ifadeyi engellemez, belli bir ifadeyi mecbur kılar,” sözünü…

“Tarihçi Harry Harootunian, faşizmin güncelliği üzerine makalesinde faşizmi ‘karanlık odadaki kara kedi’ye benzetir. Bu metafor, faşizmi ‘aşırılıklar çağının’ arızi bir çıktısı, modern kapitalizm ve onun olağan politik kurumlarından geçici bir sapma olarak telakki eden ve nihayet liberal demokrasinin zaferini ilan etmesiyle geri dönüşsüz bir şekilde tarihin çöp kutusuna atan liberal konsensüse karşı, faşizmin farklı formlardaki tezahürlerine dikkat çekmeyi amaçlar. Tıpkı karanlık odadaki bir kara kedi gibi, onu görmüyor ya da ayırt edemiyor oluşumuz, orada olmadığı anlamına gelmez.

Ana akım faşizm yorumlarında sık görülen bir eğilim faşizmi kapitalist moderniteye karşıt ve onun olağan güzergâhından bir sapma olarak nitelendirir. Kapitalizmin olağan ve doğal siyasal formunun ‘liberal demokrasi’ olduğunu savlayan bu eğilim, faşizmi geri ya da çarpık bir modernleşmenin uç bir sonucu, arızi bir çıktısı olarak nitelendirir. Bu yaklaşım, faşizmin öz-imgesinde yer alan ve kapitalist moderniteye karşıt görünen geleneksel değerlere övgü, kaosa ve sürekli değişime karşı düzen ve istikrar aranışı, bireyin topluluk içerisinde erimesi gibi faşizmin özüne dair ifadeler olarak kabul eder. Oysa, Marx’ın dediği gibi toplumsal olgular ve aktörler kendilerini algılayış biçimlerinden yola çıkarak değerlendirilemezler.

Faşizme dair her değerlendirme, onu kapitalist ilişkiler içerisinde konumlandırmakla işe başlamak zorundadır. Faşizm, en başta işçi hareketi ve sosyalizm tehdidine karşı radikal bir çare olarak filizlenmiş ve bu tehdidin şiddeti ölçüsünde marjinal bir akım olmaktan çıkmış ve iktidara gelmiştir. Dolayısıyla tüm retoriğine karşın kapitalizmi ortadan kaldırmayı değil, kurtarmayı, yarattığı çelişkileri (en başta emek-sermaye çelişkisi) topyekûn bir mobilizasyonla absorbe etmeyi amaçlamıştır. Hem Mussolini İtalyası’nda hem de Hitler Almanyası’nda sermaye sınırının ‘komünizm belasından’ kurtulmak için faşizme verdikleri destek ve onay, bunun güzel bir kanıtıdır. Dolayısıyla şu sonuca varmak mümkündür: Kapitalizm var olmaya devam ettikçe, faşizmin defterini tam anlamıyla dürmek mümkün olmayacaktır.

İlk noktayla bağlantılı olarak benzer bir yaklaşım, faşizmle burjuva demokrasisini iki zıt kutup olarak görme ve aralarındaki ayrımı mutlaklaştırma eğilimidir. Bu bakış açısına göre, burjuva demokrasisi toplumsal ‘baskı gruplarının’ özgür bir şekilde örgütlenip çıkarlarını savunabildikleri çoğulcu bir rejimi ifade ederken, faşizm, diğer totalitarizmlerle birlikte, çoğulculuğun yadsınması olarak anlaşılır. Söz konusu yaklaşım, temel çelişkiyi burjuva demokrasisi ve totalitarizm arasında tarif ederek ve ikincisini ikna mekanizmalarının baypass edildiği zora dayalı bir iktidar stratejisi olarak kurgulayarak, bir taşla iki kuş vurmuş olur. Hem bulutsu bir totalitarizm mefhumu altında faşizm ve komünizmi eşitler, hem de faşizm ve kapitalizm arasındaki organik bağları görünmezleştirir. Oysa ne faşizm ikna mekanizmalarının bütünüyle yok sayıldığı bir zor rejimidir (Hitler’in tamamen demokratik yollarla iktidara gelişini hatırlayalım) ne de burjuva demokrasisi zordan azade bir özgürlükler dünyasına tekabül eder. Gramsci’nin yerinde tespitiyle, burjuva hegemonyasının her biçimi zor ve iknanın çeşitli bileşimlerine dayanmak zorundadır.

Faşizme dair analizlerde diğer bir sorunlu nokta, deyim yerindeyse, pür-faşizm arayışıdır. Faşizmi sadece Hitler Almanya’sı ve Mussolini İtalyası’nda vuku bulmuş özgül bir kurumsal rejim olarak gören bu bakış açısına göre, bu rejimlerin karakteristik özelliklerinden herhangi birinin eksik olduğu yerde faşizmden söz etmek mümkün değildir.

Başka bir deyişle, ancak iktidar aygıtının adlı adınca faşist bir parti tarafından bütünüyle ele geçirildiği, otoriter bir şef etrafında olağanüstü bir lider kültünün yaratıldığı, etnik ayrımcılık ve ırkçılıktan beslenen bir holokost endüstrisinin var olduğu, her türlü muhalefetin şiddetle bastırıldığı, kara gömlekli çetelerin sokaklarda terör estirdiği durumlarda faşizmden söz edilebilir. Faşizmin normatif bir tanıma ve bir var-yok listesine indirgendiği bu yaklaşım, faşizmin farklı düzeylerini, görünümlerini ve formlarını tespit etmek konusunda oldukça zayıf kalmaktadır. Bu zayıflık, günümüz dünyasındaki faşizm görünümlerini kavramanın önünde büyük bir engel teşkil etmektedir.

Günümüzde faşizmin 30’lar benzeri bir ani yükselişle iktidar alternatifi hâline geldiği küresel bir faşistleşme sürecinden söz etmek (en azından şimdilik) doğru olmasa da, faşizan dinamiklerin daha az belirgin formlarda hem gündelik hayatta hem de görünüşte liberal demokratik rejimlerin iktidar pratiklerinde yer bulduğunu ve giderek güçlendiğini söylemek mümkündür. Bazı yorumcuların neo-faşizm olarak adlandırdıkları bu dinamikler, birkaç kaynaktan beslenmektedir. Son yıllara damgasını vuran neo-liberalleşme süreci, bir yandan emekçi sınıfların gözle görülür düzeyde yoksullaşmasına ve hak kayıplarına uğramalarına, bir yandan da çevre ülkelerden merkez ülkelere muazzam bir ucuz işgücü göçüne tanıklık etmiştir. Solun ve emek hareketinin cılızlaştığı ve tepki vermekte zorlandığı bu yoksullaşma süreci, merkez ülkelerdeki emekçi sınıflar arasında göçmen karşıtlığının ve ırkçılığın ürkütücü seviyelere ulaşmasına neden olmuştur. Bu reaksiyoner tepkiler birçok örnekte faşist partiler etrafında örgütlenmiş ve bu partiler, faşizme karşı aşılı olduğu düşünülen birçok ülkede parlamentoya girmeyi başarmıştır.

Faşizmi besleyen diğer bir kaynak, emperyalizmin güncel yönelimleridir. 11 Eylül saldırılarının ardından ABD’nin benimsediği ‘küresel terörizmle savaş’ doktrini bir tür ‘olağanüstü hâl’ rejimi tesis etmiş, içeride ve dışarıda silahlanma ve güvenlik harcamalarının olağanüstü boyutlara ulaşmasına neden olmuştur. Ana akım medyanın ve kültür endüstrisinin sürekli canlı tuttuğu ‘İslâmi terörizm’ tehdidi, en temel insan haklarının askıya alınmasını, Guantanamo’yu ve sair hukuksuzlukları meşrulaştırıcı bir etki yaratmıştır.

2008’de finansal piyasaların çökmesiyle baş gösteren ve uzun süre devam etmesi beklenen küresel krizin bu dinamikleri güçlendirmemesi mümkün değildir. Avro Bölgesi’ndeki krizin giderek derinleşmesi ve kemer sıkma politikaları, en belirgini Yunanistan’da Altın Şafak Partisi olmak üzere, tüm Avrupa’da aşırı sağın yeni bir ivme kazanmasını sağlamıştır. Önümüzdeki dönemde bu tür siyasal hareketlerin iktidar alternatifi olarak ortaya çıkmaları ve topyekûn bir faşist mobilizasyon dalgasının dünyaya egemen olması ihtimal dahilindedir. Marx, tarihte bazı olayların tekerrür ettiğini, ancak ilkinde trajedi ikincisinde komedi olarak yaşandığını söylemişti. Akılda tutmakta fayda var, faşizmin şakası olmaz.”[11]

Bu tabloda Mehmet Okyayuz’un, “Faşizmi ortaya çıkaran koşullar hâlâ mevcuttur; dolayısıyla faşizm tehlikesi günceldir. Önemli olan, bu ‘yeni’ faşizmin ‘yeni’ niteliklerini ‘klasik’ faşizme bakarak ama ona yapışık kalmadan çözümlemektir. Bana öyle görünüyor ki, bu ‘yeni’ faşizm katıksız olarak uygulanmaktan ziyade, iktidarların farklı alanlarında kendini gösterecektir: siyasette, ekonomide, eğitim alanında, kültürel boyutta vs.,”[12] saptamasının altı özenle çizilirken; “Sıradan Faşizm”[13] gerçeğini “es” geçmemeye büyük özen gösterilmelidir.

Sürdürülemez kapitalizm koşullarında dört yanımızı kuşatan faşizan hâl ile “Sıradan(laştırılan) Faşizm” üst üste örtüşürken; dönüştürür…

Çünkü her şey gibi faşizm de bir dildir. Kendini dil yoluyla dile getirir…

Mesela yalan, faşizmin dilinin başlıca özelliklerindendir. Faşizm, bilime karşı olduğu için, yalana başvurmak zorundadır. Faşist, bilerek ya da bilmeyerek, dünyayı çarpık bir aynadan görür…

Gerçek kendisine ne kadar anlatılırsa anlatılsın, ideolojisi gereği, onu anlamaz ya da anlamazlıktan gelir.

Faşist dilin başkaca temel özelliklerinden bazıları öfke ve şiddettir. Fakat bu öfke ve şiddetin de ne kadarının gerçek, ne kadarının sahte olduğunu anlamak kimi kez kolay değildir.

İdeolojisinin ve kişiliğinin temel özelliği yalan ve sahtecilik olan faşistin kendisi de bunu zaman zaman karıştırabilir…

Faşizm kavramları saptırır, değiştirir. Bütün insanlık tarihinin iki büyük aşamasından biri insanın en yüce değer oluşu (hümanizm), öteki (aydınlanma da diyebileceğimiz) bilimsel akıldır. Faşizm ikisine de karşıdır.

Faşist ideolojide insanın insan olarak değerliliği ırk, ulus, ideolojinin kendisi vb. kavramlarla yer değiştirmiştir. Bilim ise insanın yaratıcı gücü olmaktan çıkarılarak faşizmin yararına çıkarcı bir teknolojiye indirgenmiştir.

Faşist dilin kavramları, bu nedenle insana, bilime, sanata, yaratıcılığın her türüne düşmancadır…

 

AKP VE TOTALİTARİZM

 

“12 Eylül’ün paltosundan çıkan AKP zihniyetinin,[14] darbecilerin başlattığı depolitizasyon kampanyasının günümüzdeki başarılı bir uygulayıcısı’[15] olduğu ne kadar gerçek ise, ‘AKP dönemini topyekûn bir faşist rejim olarak adlandırmak, mazur görülebilecek ajitatif motivasyonlar dışında, doğru olmayacaktır.

Öte yandan, faşizmin çeşitli formlarının AKP iktidarında giderek belirginleştiğini ve olağanlaştığını görmemek imkânsızdır. Devlet aygıtının çeşitli unsurlarının iktidar partisi tarafından bütünüyle ele geçirilmesi, iç güvenlik aygıtı polisin olağanüstü yetkilerle donanması ve iktidarın vurucu gücü hâline gelmesi, keyfi ve hukuksuz tutuklamalar, her türlü muhalefetin zor yoluyla bastırılması, egemen sınıf fraksiyonlarının hizaya getirilmesi, medyadaki çatlak seslerin tasfiyesi, saldırganlaşan dış politika eğilimleri, toplumsal hayatın her alanına müdahale ve nihayet ‘milli şef’ mertebesine yükseltilmiş agresif bir lider, bu formlara örnek olarak gösterilebilir.

Tüm bunları salt siyasal olgular olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. Türkiye burjuvazisinin bu uygulamalara rıza göstermesinin arkasında neo-liberal dönemde kangren hâline gelen ekonomik ve siyasal krize karşı ‘her ne pahasına olursa olsun istikrar’ arayışının belirleyici olduğunu söylemek mümkündür. Tüm bu formlardan daha önemlisi ise AKP iktidarının modus operandi’sine (işleyiş tarzı) dairdir.

Tıpkı topyekûn faşist rejimlerde olduğu gibi, AKP iktidarı da işlerin rayına oturacağı ‘istikrarlı bir denge’ mefhumundan yoksundur. Başka bir deyişle, geriye düşmemek için sürekli gaza basmak ve daha da radikalleşmek zorundadır. ‘Durmak yok yola devam’ sloganına, bir de bu gözle bakmakta fayda vardır. AKP dönemini, önceki iktidarlardan niteliksel olarak farkı olmayan, alelâde bir burjuva iktidarı olarak görmek, sosyalist hareket için ölümcül bir hata olacaktır.”[16]

Jonathan Swift’in, “Uzun süredir baskıcı bir rejim altında yaşamaya alışmış bir halk, adım adım özgürlük kavramını yitirir,” sözleriyle betimlenen totaliterliğin alâmet-i farikası olan (İslâmcıların en liberali, liberallerin en İslâmcısı!) AKP, paternalist bir iktidarın “mutlak itaat/biat”ına denk düşen çoğunlukçu[17] zorbalıktır.

Kemal İnal’ın yerli yerinde saptamasıyla, “Erdoğan… tam bir paternalist lider. Bir tür arkaik muhafazakâr ideoloji olan paternalizm, bireye, tebaaya veya halka sormadan, danışmadan onun hakkında konuşmak; onun neyi, neden, nasıl ve ne zaman yapması gerektiğini dikte etmektir. Paternalist iktidar veya yönetici, yönetimi altındakilere, onların iyiliği, refahı, mutluluğu, ihtiyaç ve çıkarları adına konuştuğunu söyler. Bunu söylerken de, tebaasını/yurttaşlarını, çocuk yerine koyar, zira çocuk-tebaa/yurttaş, akıl, bilgi ve deneyimden yoksun ve yetersiz olduğu için, rasyonel seçimlerini yapamaz.

Paternalist iktidar veya yönetici, ‘Tanrı-Kral-Baba’ erkek üçlüsü formülünü işletir. O, tam bir babacıdır-babaya mutlak itaat/biat. Erkek-egemen bir iktidar adına kadın ve çocuklar başta olmak üzere yukarıdan aşağıya bir hiyerarşinin tepesinden herkese ama mütemadiyen hitap eder. Bu konuşma sürecinde tüm halkın ‘babası-atası’ olduğu mesajını verir.

Antik Roma’dan itibaren babanın çocukları üzerindeki kutsal hakkı (patria potestas) Ortaçağ’da iyice mutlaklaşmıştı. Krallık ve ulus-devletler, yönetimlerini geleneksel bir meşruiyet temeline oturtmak için bu geleneği olduğu gibi devraldı. Örneğin, XIII. Louis, kendini Fransız halkının babası ilan etmişti. Hıristiyanlık zaten mutlak anlamda tek bir baba (Tanrı) tanıyor. Din ve gelenekle meşrulaştırılan bu bakış açısı, Osmanlı’dan alınan bir miras olarak Cumhuriyet Türkiyesi’nde de devam etti. Erdoğan da, üç çocuk meselesinde bizde paternalist tutumun devlet katında hâlâ sürdüğünün bir örneği”dir.[18]

Burada parantez açıp hatırlatalım: Totaliter sistemlerin tarihsel ve ideolojik öğeleri olabilecek özellikler üzerinde bir anlaşma/ mutabakat yoktur. Belirleyici olan ortak yön devletin/ siyasal iktidarın koyduğu hedefine ulaşmak için bütün yolları kullanması doğrultusundaki kararlılığıdır. Bundan ötürü tüm totaliter rejimler “güncel” teknik ve yöntemlerle siyasal konumlarını güvence altına almak, topluma “tek tip” ideolojik kurallar dayatmak, toplumsal yaşamın tüm yönlerini denetlemek tüm totaliter rejimlerin uyguladıkları siyasetlerin olmazsa olmazlarıdır.

Carl Joachim Friedrich gibi düşünürler ve siyasal bilimciler totaliter rejimlerin ortak özelliklerini “ütopyacı gelecek vaadi”, “bin yılcı egemenlik savı üzerine kurulmuş bir ideolojik kurgu”, “fiziksel ve/ veya psikolojik terör”, “tek lider-tek parti”, “medya tekeli”, “yaşamın her alanını kapsayan merkezi eşgüdüm” olarak göstermektedirler.

Totalitarizm, toplumun ve toplumsal gerçekliğin bütününü kavradığını iddia eder. Kendi rejiminin değişmezliğini ayırt edebilmek için bir öteki terimini icat eder ve insanları, benden olanlar ve benden olmayanlar diye ikiye ayırır.

Totalitarizmde lider tek güçtür. Her şeyi bilir, her şeye hakkı vardır. Liderin ruhunu okşayan onun lütfuna mazhar olur, eleştiren ise hiçlikte yitip gider. Bu rejimde insanın kendi geleceğini düşünmesi, tasarlaması olanaksızdır. Her şey toplumun mutluluğu içindir ve insanların ne ile ve nasıl mutlu olacağını da belirleyen liderdir.

Yani otoriterlik: Toplumun en tepesinden emirler vermek ve bunların yerine getirilmesini devlet zoruyla kabul ettirmektir. Toplumun gidişini etkileyenlerin emirleriyle, onların kafalarında oluşmuş hedeflerle sürüp gider ve buna uyulmazsa, hayır öyle değil şöyledir denirse, kısacası otoriter şeflerin ya da yöneticilerin söylediklerine karşı çıkmak, kusur bulmak hele eleştirmek yanlış sayılıyorsa, otoriterlik vardır, demektir.

Totaliterlik ise bu emrediciliği yaşamın her aşamasına yaymak demektir. Ülkemizden örnek vermek gerekirse, bazen yumuşak olarak söylenir, bazen de sert biçimde söylenir ama, “bundan böyle beyaz ekmek olmayacak” denebilir ya da beyaz ekmek o kadar pahalı yapılır ki, kimse yiyemez. Bunda bir çeşit seçme olasılığı sanki varmış gibi gözükür, ama hangi seçeneği seçerseniz seçin, sonuç aynıdır; baştakinin dedikleri yapılır. Böyle yöneticilere çok ünlü unvanlar bulunur, Almanya’da “führer” ya da İtalya’da devletin başına “il duce” denmiştir.

Şimdi karşımızdaki “il duce” karikatürü, “her şeyi en iyi ben bilirim” diyen, Kasımpaşalı geçinen biridir!

 

İNSAN OLMAK HÂLİ 

 

Buraya kadar değinmeye gayret ettiğimiz çerçevede, en doğal ve abartısızından, insan olmak hâlinin bir adı da evlat-yoldaş(lar) Orçun(lar), ‘İzmir Yenikapı Tiyatrosu’dur…

Çünkü Onlar; “Bir insan acı duyabiliyorsa canlıdır, bir insan başkasının acısını duyabiliyorsa insandır,” diyen Tolstoy’un tarif ettikleridir.

Hem de insan kirlenip; yabancılaşırken; duygularına, düşüncelerine, sevinçlerine etiket(ler) iliştirilirken…

Veya ‘Budala’sında Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin, “Bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir. Kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor. Kendisine bir ülkü edinen çok az. Umutlu birisi çıkıp iki ağaç dikse herkes gülüyor: ‘Yahu bu ağaç büyüyünceye kadar yaşayacak mısın sen?’

Öte yanda iyilik isteyenler, insanlığın bin yıl sonraki geleceğini kendilerine dert ediniyorlar. İnsanları birbirine bağlayan ülkü tümden yitti, kayıplara karıştı. Herkes, yarın sabah çekip gidecekleri bir handaymış gibi yaşıyor. Herkes kendini düşünüyor. Kendisi kapabileceği kadar kapsın, geride kalanlar isterse açlıktan, soğuktan ölsün, vız geliyor,”[19] betimlemesindeki üzere…

Yani insan olmak hâlinin çıkarcılıkla kirletilip; baskılara boyun eğdiği; önyargı ve korkulara teslim edildiği koşullarda Onlar; imkânsızı isteyen bir gerçekçi azmiyle “Başka bir dünya ve yaşam mümkün” diyorlar; hepimize bunun yolunu ve nasıl mümkün olacağını gösteriyorlar…

Hepimize, tam da ihtiyacımız olan şeyi yani isyanın gerekliliğini hatırlatıyorlar; Yaşar Kemal’in satırlarının altını çizercesine: “İnsanlar her şeye, her şeye başkaldırmalı… İnsanlar böyle uyudukça, insanlar böyle zulüm altında inlemeyi kabul ettikçe insanlığın bir sinekten ne farkı olur, insanlar, eğer en küçük bir haksızlığa, bir zulme başkaldırmayı akıl etmezlerse, insanlık bundan böyle daha da beter hâle düşecektir… İnsan soyu başkaldırmayı yemek, içmek, yaşamak, uyumak, çocuk yapmak gibi bir yaşama biçimi yapmazsa bugünden de bin beter olacak, içi boşalacak, duymayı, düşünmeyi, sevmeyi, sevişmeyi, dostluğu, arkadaşlığı, göğün, yerin, kurdun, kuşun, akarsuyun, tanyerindeki ışığın, yürekteki sıcaklığını unutacak…”[20]

Şimdilik kaydıyla ve “suçlandıkları suç(lar)” da bizimdir; onurumuzdur diyerek noktalarken dediklerimizi; “Onlar neden bu kadar önemlidir” sorusunun yanıtlarını şöylece sıralayabiliriz:

i) Bernard Malamud’un, “İnsan hayatında öyle bir zaman geliyor ki muhakkak gitmesi gerekiyor, hiç kapı veya pencere olmaması önemli değil, duvardan bile yürüyüp geçiyor,” sözünü hatırlatır bize ‘Yeni Kapı’nın militan emekçileri…

ii) Çünkü Onlar; düştükleri yolda Nikos Kazancakis gibi, “Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan!” diye haykırırlar…

iii) Ve “Dayanışma, kişinin dayanıştığı kişilerin ortamına girmesini gerektirir, radikal bir tutumdur,”[21] diye fısıldarlar kulağımıza Karl Marx’ın, “İnsan düşüncesinin objektif gerçekliğe ulaşması ya da ulaşamaması sorunsalı kuramsal değil pratik bir sorundur. İnsan doğruyu, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya ait olduğunu pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten soyutlanmış bir düşüncenin gerçekliği/gerçek dışılığı tartışması skolastik bir sorundur,” sözlerinin altını defalarca çizerek…

iv) Sonra da Bertolt Brecht’in, ‘Sezuan’ın İyi İnsanı’ (1943) oyunundaki, “Ey mutsuzlar!/ Kardeşlerinizi boğazlıyorlar, göz yumuyorsunuz./ Çığlıklar duyuluyor, ama siz susuyorsunuz./ Aramızda dolaşıp kurbanını seçiyor zorbanın teki,/ Sessiz kalırsak bize dokunmaz diyorsunuz./ Bok yiyorsunuz!/ Ne tuhaf yer burası, sizler nasıl insanlarsınız!/ Haksızlık varsa bir yerde eğer ayaklanmalı insan./ Ayaklanma olmuyorsa batsın o şehir yerin dibine./ Yansın bitsin, kül olsun karanlıklar basmadan!” repliğini yaşam biçimlerinin ahlâkına, vicdanına içerirler…

İş bu nedenlerle önemlidir Onlar; ama en aslîsi Onlar bizim her kucakladığımızda kokularını ciğerlerimize doldurmaktan müthiş bahtiyar olduğumuz evlat-yoldaşlarımızdır…

Biz Orçun(lar) ile Onların devrimci sanatı, başkaldıran sanatçılığıyla hep haklı bir onur duyduk; bu boşuna değildir; tarih/ yaşanmışlık kanıtımızdır; daha da şahidimiz olacaktır…

Bundan dostun da, düşmanın da asla kuşkusu olmasın!

 

3 Eylül 2013 16:34:48, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R

[*] Faşizme Karşı Özgür Sanat, Derleyen: Yenikapı Tiyatrosu, Ceylan Yay., 2013… içinde. 

[1] Şêrko Bêkes.

[2] Server Tanilli, Yaratıcı Aklın Sentezi,  HYPERLINK “http://www.maxkitap.com/yayinevi-alkim-kitapcilik-yayincilik.html” \o “Alkım Kitapçılık Yayıncılık kitapları” Alkım Kitapçılık Yay. ,  2006.

[3] Nurettin Topçu, İradenin Davası Devlet ve Demokrasi, Dergah Yay. , 2. Baskı, 2004.

[4] http://mimesis-dergi. org/…r-ve-basbakandan-inciler/

[5] Anita Taylor, “Ne İçin Sanat?”, http://www. yenikapitiyatrosu. com/…11/ne-icin-sanat/

[6] “Ne olursa olsun bir meta olarak tüketilmek istenmeyen her türlü sanatın amacı, hiç şüphesiz kendine ve çevresine, hayatın ve insan varlığının amacını açıklamak, yani insanlığın gezegenimizdeki varoluş nedenini ve amacını göstermek olmalıdır. Hatta belki de hiç açıklamaya bile kalkmadan onları bu soruyla karşı karşıya bırakmalıdır.” (Andrei Tarkovsky, Mühürlenmiş Zaman, Çev:  HYPERLINK “http://www.idefix.com/kitap/fusun-ant/urun_liste.asp?kid=3810” Füsun Ant,  HYPERLINK “http://www.idefix.com/kitap/agora-kitapligi/firma_urun.asp?fid=3219” Agora Kitaplığı, 2. Basım, 2010.)

[7] Cemre Can Aşamacı, “Boğaziçi Caz Korosu’ndan Masis ile Röportaj”, Kaldıraç, No:146, Ağustos 2013, s.59.

[8] Pablo Picasso, Les Letters Françaises Dergisi, 25 Mart 1945.

[9] Attila İlhan, Hangi Edebiyat,  HYPERLINK “http://www.kitapvekitap.com/turkiye-is-bankasi-kultur-yayinlari-pb1055.html” Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 2009.

[10] Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü (Gündelik Hayatta Totalitarizm),  HYPERLINK “http://www.idefix.com/kitap/iletisim-yayinevi/firma_urun.asp?fid=436” İletişim Yayınevi., 24. Basım, 2012.

[11] Melih Yeşilbağ, “Faşizmin Güncelliği”, Sol, 16 Mart 2013, s.13.

[12] Mehmet Okyayuz, “Klasik Faşizmin Işığında ‘Yeni Faşizm’i Çözümlemek”, Sol, 16 Mart 2013, s.16.

[13] Tunç Tayanç, “Bellek Tazeleme; Ama Güncel: Sıradan Faşizm”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1374, 19 Temmuz 2013, s.3.

[14] “Bizzat AKP, demokrasi yokluğunun bir sonucudur. Burası asgari demokrasinin geçerli olduğu bir yer olsaydı, ne AKP diye bir parti olurdu ne de iktidar olurdu. AKP 12 Eylül devlet terörü rejiminin serasında yetişti, yetiştirildi ve piyasaya sürüldü. Arkasında bu toplumun varını yoğunu sömüren, yağmalayan, talan eden yerli ‘iş dünyası’ ve emperyalizm var. 1923-1950 aralığında CHP, 1950-1960 arasında DP, 1960’lı 1970’li yıllarda AP, 1983 sonrasında ANAP ve 2000’li yıllarda AKP, Türkiye’deki mülk sahibi sınıflar koalisyonunun partisi oldular. Tabii ‘bal tutan parmağını’ yalar da denmiştir… AKP kendinden önce iktidar olan partiler gibi 12 Eylül zemininde yol aldı, alıyor. Değişen yegâne şey üslûptur. Elbette bir fark da yok değildi. AKP, neo-liberal küreselleşme çağında ABD ve bir bütün olarak ‘kolektif emperyalizmin’ ve yerli mülk sahibi komprador sınıfların ihtiyaçlarına cevap veren bir parti. Emperyalizmin soğuk savaş döneminden beri mayalandırdığı ‘İslâmi’ gericiliğin Türkiye’deki versiyonudur,” (Fikret Başkaya, “Polis Devleti…”,  HYPERLINK “http://www.gunzileli.com/2013/07/01/fikret-baskayapolis-devleti/” http://www.gunzileli.com/2013/07/01/fikret-baskayapolis-devleti/) der Fikret Başkaya…

[15] M. Nuri Durmaz, “Steril Gençlik, Steril Siyaset”, Radikal İki, 6 Ocak 2013, s.4.

[16] Melih Yeşilbağ, “AKP Faşist mi?”, Sol, 16 Mart 2013, s.13.

[17] “Parlamentodan her zaman ‘demokrasi’ çıkmaz; ‘halkoylamalı otoritarizm’ de (plesibiter otoriteryanizm) çıkar, XIX. yüzyılın ikinci ve XX. yüzyılın birinci yarısı bunun çok sayıda örneğiyle doludur.” (Deniz Kavukcuoğlu, “Halkoylamalı Otoriterizm”, Cumhuriyet, 5 Haziran 2013, s.19.)

[18] Kemal İnal, “Başbakanın Paternalizmi”, Radikal İki, 17 Şubat 2013, s.8.

[19] Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Budala, Çev: Nihal Yalaza Taluy, Can Yay., 2012.

[20] Yaşar Kemal, İnce Memed, Cilt:4, Yapı Kredi Yay., 2006, s.348-349.

[21] Paulo Freire, Ezilenleri Pedagojisi, çev: Dilek Hattatoğlu, 9’uncu baskı, Ayrıntı Yay., 2013.

100’E 1 KALA ERMENİ GERÇEĞİNİN TOPOĞRAFYASI

 

 

 

 

 

 

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

 

 

 

2015 EŞİĞİNDE

 

RESMÎ DURUŞ

 

DEVLETİN İNKÂR VE İMHACI TUTUMU

 

“ERMENİ AÇILIMI” DENEN ŞEY!

 

ERMENİLER HÂLİ YA DA DİYORLAR Kİ

 

24 NİSAN 1915

 

ERMENİ SOYKIRIMI

 

MALTA BELGELERİ’NİN ANLATTIĞI

 

TARİHİN RESMÎ OKUMALARI

 

SOYKIRIMDA KÜRT FAKTÖRÜ/ VEYA ROLÜ

 

“EMVÂL-İ METRÛKE”: GASPEDİLEN ERMENİ ZENGİNLİĞİ

 

MÜSLÜMANLAŞTIRILAN -GİZLİ- ERMENİLER

 

ABD PATENTLİ İLLÜZYON(LAR)

 

PARLAMENTO KARARLARI İLE “SOYKIRIMI TANI(T)MA”!

 

VE BUGÜN…

 

AHBARİK HRANT İÇİN HATIRLATMA

 

HİÇBİRİMİZ MASUM DEĞİLKEN KEFARET (TAZMİNAT) MESELESİ

 

LİBERALLERİN İŞLEVİ HAKKINDA BİR PARANTEZ

 

KAÇINILAMAZ HESAPLAŞMA/ YÜZLEŞME İÇİN!

 

 

100’E 1 KALA ERMENİ GERÇEĞİNİN TOPOĞRAFYASI[1]

 

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

 

“Ve

And

Olsun

Şart

Olsun

Yerde

Kalmaz

Ahım.”[2]

 

100’e 1 kala soru(n)larıyla Ermeni Gerçeği’nden söz etmek, yine ve yeniden adalet ile adaletsizlik meselesinin tartışma konusu edilmesinden başka anlam taşımaz. 

Bu çerçevede adalet ile adaletsizlik meselesini tartışmaya açmak ister istemez, Desmond Mpilo Tutu’nun, “Eğer adaletsizlik karşısında tarafsız kalmışsanız, zalimin tarafını seçmişsiniz demektir,” sözleriyle, Bertolt Brecht’in, “Haksızlık her yerde ve her zaman olduğu için, haklılığın karakter özelliklerini taşımaya başlar… Hatalar kötü değil. Onları düzeltmemek bile kötü değil. Kötü olan onları gizlemektir,” uyarılarını anımsamayı/ anımsatmayı “olmazsa olmaz” kılar…

Bu zorunludur. Çünkü Fikret Başkaya’nın, “Hâkim sınıfların bilinmesini istediği tarihtir. Tarihin, geçmişte yaşanmış olanın iktidar sahiplerinin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanmış versiyonudur. Bu amaçla toplumsal bellek [hafıza-ı enâm] yok edilmek, toplum hafıza kaybına uğratılmak istenir,” diye tanımladığı resmî tarihin hurafelerine karşı başka türlü radikal bir tavır alamazsınız.

Birileri, “resmî tarihin hurafeleri karşısında radikal tavır almak” önermesinden hoşlanmayıp, “sol bir abartı” olarak mahkûm etmeye kalkışabilir. Böylesi liberal itirazlara yabancı olmadığımız gibi, bunların aşılması gerekliliğinden de kuşkumuz yok.

Bunu böyle kılan “öznelliğimiz” değil; karşısına dikildiğimiz resmî tarihin nesnelliğidir.

O nesnellik ki Turgut Uyar’ın dizelerinde “- hiçbir şey artık eski açıklığında değil ki -/ yani kiliseden bozma camilerde/ yani askeriye deposu yapılmış,/ yani burda, orta yerde, ışıkta ve parada/ zaman zaman gökyüzü gecesi aralığında,” diye yansırken; Faruk Nafiz Çamlıbel’in, ‘Veraset’ başlıklı şiirinde de şöyle ifadesini bulur:

“Ninem beşyüz altına satılmış bir esirdi,/ Dedem beşyüz altını sayan bir derebeyi:/ Köpek kanı, kurt kanı birbirine girdi,/ İkisinden meydana çıktı kurt köpeği./

İki zıt cevheri var nabzımda vuran kanın,/ Biri el pençe duran, öteki durduranın./ Duygum sana taparken, düşüncem bir hayvanın,/ Sırtında bir kadınla aşar karşı tepeyi./

Ben ninemden muhabbet, dedemden kin almışım,/ Çini bir kase kadar başkadır içim, dışım./ Elini öpmek için yalvarsa da bakışım,/ Isır diye tepinir gözlerimin bebeği…”

Resmî tarih hurafeleriyle beslenen ruh hâli böyleyken; ya bu tarihin köklü inkârına denk düşen radikal bir kopuşla özgürleşirsiniz, ya da esaretiniz farklı versiyonlarıyla sürüp gider…

100’e 1 kala Ermeni Gerçeği’nin bir yanı Hrant Dink Davası, bir yanı enti püften meselelerden Torbalı Açık Cezaevi’ne kapatılan Sevan Nişanyan’ken; “Ermeniliğin bu hâlini ben seçmedim. Ama ülkende iç mihrak, dışarıda oryantalist obje muamelesi görüyorsun sadece insanken,” diyor Karin Karakaşlı…

Ya öteki yan? O da 1915 virajıyla gündem maddemiz kılınan kara bir tarihtir…

O kara tarihle yeniden radikal bir hesaplaşmaya muhtacız; hem de VIII. Paris Üniversitesi profesörlerinden Nora Şeni’nin, “Tarih belki artık hiçbir yerde, ama geçmiş her yerde,” notunu düştüğü kapsamda ve “İnsanın iktidara karşı mücadelesi, hafızanın unutuşa karşı mücadelesidir,” diyen Milan Kundera’nın işaret ettiği güzergâhta…

 

2015 EŞİĞİNDE 

 

Siz bakmayın -liberal bir Ermeni- Etyen Mahçupyan’ın, “Bugünün siyasetinin parçası hâline gelmiş olan geçmişteki olaylar hızla tarihsel niteliklerini yitirirler,” demesine…

2015, 100 yıl sonraki önemli bir eşiktir…

Egemenler bunun farkında. Örneğin “Bugünkü ‘soykırım’ iddiası politik bir savaştır, çıkmaz sokaktır,” vurgusuyla Taha Akyol, “Ermeni meselesi 2015’e doğru daha da ağırlaşacak gözüküyor,” notunu düşerken; Ermeni çevrelerin ‘Osmanlı Türkiyesi’nde Ermeni Katliamları: Tartışmalı Bir Soykırım’ başlıklı yapıtı nedeniyle kendisine “soykırım inkârcısı” ismini taktığını belirten Amerikalı tarihçi Guenter Lewy, Türkiye’yi 1915 olaylarının 100. yıldönümüne denk gelen 2015 yılında yaşanabilecekler konusunda uyarıyor.

Cemal Uşşak da, “2015’e iki yıldan az kaldı. Dünya Ermenileri 1915’in acısını büyük toplantı ve törenlerle anmaya hazırlanıyorlar. 1915’i bir ‘soykırım’ olarak tanıyan ülkeler arasında, Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve hatta kültürel ilişkileri bir hayli ciddi, bazı ‘dost’ ülkeler de var,” diye ekliyor…

Aynı konuda liberal Orhan Kemal Cengiz, “Devlet 2015 hazırlığı yaparken… ya siz? 2015 yaklaşırken hazırlıklar yapılmaya başlandı. Özellikle CNN Türk’te yayınlanan Taha Akyol’un hazırlayıp sunduğu ‘Bilinmeyen Lozan’ adlı belgeselden anlaşıldığı üzere, resmi tarihi yıkayıp yağlayıp yeniden ve yeni bir üslupla sunacaklar,” derken; “2015’in eşiğindeyiz” vurgusuyla Hasan Cemal de ekliyor:

“Türkiye, devlet olarak Ermenilerin yaşadıkları acılar karşısındaki sessizliğini artık bozmalı. Siyasal ve ahlâksal olarak bugüne kadar izlemiş olduğu hatalı, vahim çizgiyi mutlaka değiştirmeli.”

Sağcıların uyarılarını, liberallerin dilek ve temennilerini hiç mi hiç ciddiye almadan 2015’in eşiğinde resmî inkârcı faaliyetteki gözle görülür artışa dikkat edilmelidir.

Elbette “Bu faaliyetler tesadüf değil. Ama umulanın aksine, resmî tezlerin aczini her defasında ve her yerde giderek daha patetik bir şekilde gözler önüne seriyor”ken;[3] “Ermeni Soykırımı” gerçeğini sermayenin Türkleştirilmesi (yani gasp ve el koyma) ekseninde ele almakla mükellefiz.

Söz konusu mükellefiyeti “… ‘Ermeni kimliği’ meselesi, Türkiye’deki diğer kimlik talepleri gibi dikkat çekici bir hâle geliyor. 2015 gelmeden yapılabilecek olan çok şeyler var,” diyen Oral Çalışlar gibi minimalize etmek, bir “kimlik” meselesine indirgemek, sorunu müphemleştirip, karmaşıklaştırır.

“Nasıl” mı? Yanıtı Karin Karakaşlı’ya bırakıyorum:

“Eşit vatandaş olamadığı oranda Lozan azınlıkları olarak görülmüş gayrimüslimler için Kürt hareketinden gelen her tür aslî unsur anımsatması, acı bir tebessüm sebebidir

Haberin haber konusu olması, sık rastlanan bir durum değil. BDP heyetinin, İmralı’da Abdullah Öcalan’la yaptığı görüşmenin tutanakları ‘İmralı Zabıtları’ başlığıyla, Milliyet’te Namık Durukan imzasıyla yayımlandı…

‘Türkiye’de üç koldan paralel devlet çalışması var. Bu ilişkileri sabote edilmeye başladı. Sıradan lobiler değil. ABD’de Yahudi, Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her üçü de Anadolu çıkışlıdır’ diyen Öcalan, ‘Ermeni lobisi etkili. 2015’le gündem olmak istiyorlar’ diye vurguluyor.

1915’e ilişkin resmî devlet tezinin karbon kopya tekrarını ifade eden bu anımsatma, Kürtlerin tarihini aktaran şu sözlerde ise bambaşka bir boyuta zıplıyor: ‘Kürtler kendilerine yer arıyorlar. Kürtlerin devletten dışlanmaları son yüzyıldır. Abdülhamit bile onlara yer verdi. Mustafa Kemal de başta yer verdi. Devreye giren İsrail lobisi, Ermeni ve Rumlar, ‘Kürtler ne kadar dışlanırsa o kadar başarılı oluruz’ diyorlar. Bu paralel devlettir. Bin yıllık bir gelenektir… Anadolu İslâmlaştıktan sonra, bin yıllık bir Hıristiyanlık öfkesi var. Rum, Ermeni, Yahudi, Anadolu’da hak iddia eder.’

Bu nasıl bir ‘dışlama operasyonu’ ise o bin yıldan önceki dört bin yıl boyunca bu topraklarda yaşayagelmiş Ermeni halkı, bugün 50 ila 70 bin arası tahmin edilen bir nüfusa indi. Kiliseleri, okulları, bağları, bahçeleri, dükkânları, köyleri, müstakil konakları dahil buharlaşıp gitti. Buna sayıları 1500-2 bin arası tahmin edilen Rumları ve 25 bin civarındaki Yahudi’yi de ekleyelim. Bunca gayrimüslim, cumhuriyetin ilanından beri eşit vatandaşlık için umutsuzca bekleşir durur. Eşit vatandaş olamadığı oranda Lozan azınlıkları olarak görülmüş gayrimüslimler için Kürt hareketinden gelen her tür aslî unsur anımsatması, acı bir tebessüm sebebidir. Zira bizzat Osman Baydemir ve Ahmet Türk’ün kamuoyu önünde Ermeni halkından özürlerinin de anlatacağı üzere, o aslî unsur olma ve bu cumhuriyeti birlikte kurma anlatısının kökeni, kökü ortak olarak kazınmış Ermenilere dayanır. Zaten tam da bu yüzden Ermeni soykırımını es geçen hiçbir siyasi perspektifin gerçek anlamda barış tesis etme imkânı yoktur.”

Biz de tekrarlayalım: 2015 eşiğinde Ermeni Soykırımı gerçeğini “es geçen” hiçbir siyasi perspektifin, gerçek anlamda barış tesis etme imkânı yoktur

Tam da bunun için söz konusu eşikte 1915 soykırımıyla yaşananlarla, vicdan, adalet ve sermayenin Türkleştirilmesi kavramlarından yola çıkarak egemen ulus talanı açısından hesaplaşılmalıdır! 

Hesaplaşma 1915 soykırımıyla yaşananların insanî, toplumsal, ekonomik ve siyasî boyutları ve sonraki nesillerde bıraktığı ağır izlerden kurtulma ile söz konusu izlerin günümüzdeki yansımalarıyla yüzleşmeden başka bir şey değildir ve olamaz da.

“Ya aksi mi?” bu da olsa olsa, resmî duruştur…

 

RESMÎ DURUŞ 

 

İnkârcı resmî duruşun birbirini bütünleyen birkaç düzeyi vardır.

İlk düzey Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in ağzından, “Soykırım, bir gerçeğin tespit edilmesi çabası değil artık. Bir sektör, bir radikal ideoloji, bir tür hesaplaşma. Hesaplaşmanın olduğu yerde kimsenin aklına yüzleşme ve helalleşme gelmez. Bunların olması için hesaplaşma arayışlarının devreden çıkması gerekir,” diyerek yüzleşmenin önünü ne pahasına olursa olsun kesme niyetindeki devlet müdahalesidir.

Ancak resmî duruşun devlet müdahalesi abartıldığı kadar da inandırıcı değildir.

Aslında Şükrü M. Elekdağ’ın “yangından mal kaçıran” vaveylaları da buna tersinden bire kanıt oluşturuyor:

“Ermeni tarafının sahip olduğu uluslararası siyasi ve moral üstünlük her geçen gün daha da artıyor. Türkiye bu tabloyu değiştiremezse haklı davasını kaybetme ve bunun ciddi sonuçlarına katlanma durumunda kalabilecektir…”[4]

“Türkiye’nin hukukun temel prensipleri ışığında soykırımla suçlanması yargısız infazdan başka bir anlam taşımamakla birlikte, Batılı tarihçi ve akademisyenlerin yanında birçok ülke parlamentosu da ifrat derecesinde bir önyargıyla Türkiye’yi suçlamayı sürdürdüler… 1950’de yürürlüğe giren BM Soykırım Sözleşmesi hükümleri, 1915’te vuku bulduğu iddia edilen olaylardan dolayı Türkiye açısından sorumluluk yaratmaz. Kanunsuz ceza olmaz (nulla poena sine lege); yani 1915’te soykırım diye bir suç olmaması nedeniyle, o tarihteki eylemler bugün suç diye Türkiye’ye dayatılamaz…”[5]

(Burada bir parantez açıp soralım mı: Ortada bir “suç” yoksa, yasaya neden gerek duyulsun?)

“Uluslararası Adalet Divanı’nın 26 Şubat 2007 tarihli Bosna Hersek – Yugoslavya davasına ilişkin kararı Türkiye’nin tezlerini kuvvetlendiriyor… Uluslararası Adalet Divanı’nın kararında, ‘Devlet, koşullar ne olursa olsun, bir soykırım suçunun işlenmesini önlemekle zorunlu değildir’ denilmektedir…”[6]

(Elekdağ’ın mugalatası da bir parantezi hak ediyor: Bu ifadeler Ermeni soykırımının birinci dereceden fail ve sorumlularının devlet görevlileri olduğunun üzerini örtüp, 1915 olayları sanki serserilerin, başıbozukların “iş”iymiş izlenimini yaratmaya yöneliktir. Bu mantığa göre devlet, olsa olsa bu eylemleri engelleyememiş olabilir – ki bu da “suç” teşkil etmez(miş)!)

Resmî duruşun ikinci düzeyi de yandaşların “mazeret” üreten resmî ideolojik yalanlarıdır.

Bu da içinde çeşitlilik üretir.

Mesela “1915 yılında gerçekten Osmanlı Ermenilerine ne oldu ve o dönem neler yaşandı? Osmanlı tehcir kararı nasıl ve hangi ortamda alındı? Anadolu’da neler yaşandı? Ermeni iddiaları herkesin malumudur. Türkiye tarihini, bir Amerikan avukatının deyişiyle, maalesef ‘hijack’ etmişlerdir,”[7] diyen Özay Mehmet’ın satırlarındaki üzere…

Bu “böyle” ilan edilince 10 Nisan 2010 tarihli ‘Radikal’den Türker Alkan’ın şu satırları karşımıza dikilir:

“… Tehcir elbette yanlış bir karardı. İnsanlar evlerinden zorla alınıp dağlardan bayırlardan Suriye’ye sürüldü. Ölen öldü, kalan da bizim olmadı. İyi de şimdiki Yugoslavya’dan aç biilaç Manisa’ya göç ederken yollarda ölen binlerce Müslüman Türk’ün anısından kimse özür dilemeyecek mi? Kimsenin onlardan özür dilemeye niyeti yok galiba. İyisi mi ben kendi adıma özür dileyeyim. Hrant Dink de dahil olmak üzere, yalnız 1915’te değil, bundan önce ve sonra sırf Ermeni oldukları için öldürülen bütün Ermenilerden… Ermenilerin kestiği bütün Türklerden ve Kürtlerden… Bulgar ve Yunan çetelerinin öldürdüğü Arnavutlardan ve Türklerden… Kendi adıma özür diliyorum. Ne işe yarayacağını bilmesem de!”[8]

“Onlar da yaptı” diyen örtük “karşılıklılık” yaygarası yaygın bir milliyetçi “mazeret”tir ki, bu da “mukatele” ile “gerekçe”lendirilir!

Bu da “böyle” olunca Hasan Pulur ekler:

“1915’te isyan eden Ermenilere karşı, Osmanlı’nın ‘tehcir’i, yani zorla göçü devreye soktuğunu inkâr edecek değiliz, başka çare var mıydı? Elbette tartışılır, ama Ziya Gökalp’ın deyimiyle ‘mukatele’ olmuştur, yani insanlar karşılıklı birbirlerini öldürmüşlerdir…”[9]

İş bunlarla da sınırlı kalmaz. En sona saklanan “öldürücü darbe” Türkkaya Ataöv tarafından şöyle dillendirilir:

“Fransa dışında da iyi tanınan meslekten sanatçı ve şimdi Ermenistan Cumhuriyeti’nin büyükelçisi Charles Aznavour kısaca ‘soykırım sözcüğünden vazgeçelim’ diyor. Bu gerçek 1915 olayını tarihsel boyutuna indirir; başka bir deyişle, Türkleri ve İslâmı tanımayan, Haçlı vurgulu Protestan Amerikalı ve Katolik Fransız misyonerlerin ırkçı kışkırtmalarıyla Osmanlı topraklarını da bölmek isteyen emperyalist Batı’nın silah, para ve diplomatik yardımları bir yana, olaylar zincirini yalnız ‘Türklerin Ermeni soykırımı’ biçimine sokan Fransa gibi ülkeler dengesiz ‘soykırım’ sözcüğünü artık terk etmelidir.”[10]

Evet, hikâyeleri budur!

Bu egemen inkârcı hikâyenin tümleyici alt başlıklarından birisi de Ermenilerin “Gregoryan Türkler” olduğu saçmasına sarılmaktır.

Bakın ne de bu konuda Namık Kemal Zeybek:

“Ermenistan’da halkın genetik tarihçesini çıkarmak için başlatılan proje krize dönüşmüş. Projenin Sorumlu Müdürü Prof. Levon Yepiskoposyan ‘Ya ataları Türk çıkarsa korkusuyla kimse, bize kan örneği vermek istemiyor’ demiş… Böyle yazdı gazeteler… Bugünkü Ermenistan’da ya da dışarıda yaşayan Ermenilerin önemli bir kısmının atalarının ‘Gregoryan Türkler’ olduğu bilinen bir konudur.”[11]

Evet, Ermenilerin “Gregoryan Türkler” olmasıyla da yetinmeyenler anti-emperyalist söylencelere sarılırlar.

Mesela Yıldırım Koç, “Emperyalist güçler Osmanlı devletini parçalamada halkın çok etnisiteli yapısını kullandı. Emperyalistler tarafından kullanılmayı kabul eden Ermeni ve Rumlar büyük acılar çekti… Ermeniler ve Rumlar, emperyalistlerin piyonu olmanın bedelini pahalı ödediler. Onbinlerce Ermeni ve Rum hayatını kaybetti. Ermenilerin 1915 yılındaki tehciri ve Rumların önce 1922 yılında Yunan ordusunun arkasından topraklarından koparak kaçmaları ve 1924 yılında mübadele ile Anadolu’dan ayrılmaları bu bedelin ne kadar ağır olduğunu göstermektedir,”[12] derken Şükrü M. Elekdağ sazı yeniden eline alır:

“Tarihi kayıtlar, Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra, Ermenilerin millet adı altında örgütlenmelerine müsaade edildiğini, patriklerine onların ruhani ve cismani lideri statüsünün verildiğini ve XIX’uncu yüzyılın son çeyreğine kadar süren zaman diliminde Ermeni toplumunun Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşamını, millet sisteminin bahşettiği muhtariyet çerçevesinde, dinsel özgürlük, hoşgörü ve güven ortamında sürdürdüğünü göstermektedir. Bu dönemde Ermenilerin Türk toplumuyla uyum ve kaynaşmada gösterdiği başarı, onlara karşı ayrım yapılmamasını sağlamış ve her kapıyı açmıştır. Bu ortamda Osmanlı Ermenileri, bankerler, tüccarlar ve sanayiciler olarak öne çıktıkları gibi, bir de zengin Ermeni aristokrasisi oluşmuştur. Ancak, Ermenilerin esas kendilerini gösterdikleri alan kamu hizmeti olmuştur. Özellikle, Yunanistan’ın bağımsızlığından sonra Osmanlı’nın güvenini kaybeden Rumların yerini bürokraside kendilerine ‘millet-i sadıka’ unvanı verilen Ermeniler doldurmuş ve başarılı hizmetleri nedeniyle yüzlerce Ermeni, Osmanlı devlet hiyerarşisinde en yüksek makamlara atanmışlardır.”[13]

“Ermeniler Rusya, İngiltere ve Fransa’nın tahrik ve müdahaleleriyle Anadolu’da ardı arkası kesilmeyen ayaklanmalar çıkarılmıştır. Bir yandan örgütlerin taraftarları, diğer yandan kiliseler, Ermeni cemaatini silahlandırmaya, kiliseleri ve okulları silah ve cephane deposu hâline getirmeye koyuldular. Avrupalı ülkeler de Ermenilere silah, cephane ve para yardımı yapıyordu.

Berlin Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, Ermeni sorununa kendi çıkarları doğrultusunda Osmanlı Devleti’ne baskı yapmak için el atmayan büyük devlet kalmamış ve özellikle, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın tahrik ve müdahaleleriyle Anadolu’da ardı arkası kesilmeyen Ermeni ayaklanmaları çıkarılarak Türkler ve diğer Müslüman ahali ile Ermenilerin birbirlerine can düşmanı kesilmesi için her şey yapılmıştır.”[14]

“Enver Paşa’ya bağlı gizli bir teşkilât olarak kurulan Teşkilât-ı Mahsusa operasyonel bir birlikti. Teşkilât-ı Mahsusa, İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde Enver Paşa’ya bağlı olarak kurulan gizli bir teşkilâttır. Kuruluş amacı, İttihat ve Terakki’nin Türkçü ve İslâmcı görüşleri doğrultusunda özellikle yurtdışında karşı-istihbarat ve propaganda faaliyetlerinde bulunmak, örgütlenmeler oluşturmak ve operasyonlar yapmaktır.”[15]

“Tehcir ve Sevk esnasında Ermenilerin katledilmesi ve mallarının gaspı şeklinde cereyan eden olayların üzerine kararlılıkla gidildi… I. Dünya Savaşı’na ilişkin araştırmalar, bu savaşta Osmanlı ordusunu ve Ermeni, Türk ve diğer Müslüman ahalisiyle Anadolu insanlarını mahveden en büyük felaketin dehşetli salgın hastalıkları olduğunu göstermektedir.”[16]

Sonra da Taha Akyol gibi, “askeri zaruretler” diye eklerler:

“Tarih açısından, Ermenilerin 1915 Haziran’ından itibaren bir facia yaşadıkları muhakkak. Tartışma, bunun ‘soykırım’ mı, yoksa ‘savaş zaruretleri’ içinde yaşanmış bir facia mı olduğudur.

Dadrian ve Taner Akçam gibi tarihçiler, ittihatçı Osmanlı hükümetinin Ermenileri ‘temizlemeye’ I. Dünya Savaşı öncesinde karar verdiğini, savaşı fırsat saydıklarını savunurlar.

Eğer böyleyse tehcirde ‘soykırım kastı’nın bulunduğu düşünülebilir.

Öbür yanda, Standford Shaw, Guenter Lewy, Edward Erickson gibi tarihçilerle Türk tarihçilerin çoğunluğuna gelince… 1915 Mart ve Nisan ayları çok önemlidir:

Sarıkamış faciası yaşanmıştır, Çanakkale savaşları devam ederken 25.000 kişilik silahlı Ermeni gücü Van’ı ele geçirmiş, koordineli olarak taarruza kalkan Rus ordusu Van ve civarını işgal etmiştir. Bütün Anadolu’da Osmanlı lojistik sistemi de tehlikeye girmiştir. Bunun üzerine Osmanlı ‘askeri zaruretlerle’ tehcir kararı almıştır.

Böyle ise, 1915 olayları faciadır ama soykırım değildir.”[17]

“Yeter artık” diyerek burada duruyoruz!

Çünkü “Medyaya sızan haberlerden anlıyoruz ki hükümet bu ülkenin yüz yıllık ezberlerine sımsıkı sarılma konusunda hiç kimseden geri kalmak istemiyor.

Davutoğlu bir taraftan İsviçre’den Ermenistan’la sorunların giderilmesi için, perde arkasında arabuluculuk yapmasını istiyor ama öbür taraftan da diplomatik maharetlerini Ermenilerin Cenevre’de dikmek istedikleri bir anıtı engellemek için kullanıyor.

Bülent Arınç Meclis’te yaptığı bir konuşmada Ermeni soykırımının 100. yılı olan 2015 için ‘bütün dünya ülkelerini kamu diplomasisi açısından etkileyebilecek çok özel çalışmalar’ yaptıklarından bahsediyor. Sanki çok matah bir işmiş gibi…

Türk Tarih Kurumu 2015’i karşılamak için kitaplar çıkaracakmış. Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı bünyesinde bütün dünyaya ‘Türk tezlerini’ anlatmak için birimler kurulmuş…

Hiçbir konuda bir araya gelemeyen siyasi partilerimiz, konu 1915 olunca bir araya gelmişler, CHP, MHP ve AKP’li vekiller Meclis’te Türkiye’nin ‘2015 stratejisi’ni tartışmışlar…

Bu ülkede canlarını kaybetmiş, tecavüze uğramış, ruhları sayısız işkenceden geçmiş mağdurlar önünde saygıyla eğilme yürekliliğini gösteremiyorsak eğer, bari susmayı, hareketsiz kalmayı becerebilsek…”[18]

 

DEVLETİN İNKÂR VE İMHACI TUTUMU

 

Biz “Ermeni soykırımını gerçekleştirmenin, inkâr etmenin kolektif lekesini alnımızdan kim silecek?” sorusunun yanıtını ararken; devletin inkâr ve imhacı tutumu tam istim sürmektedir.

Bu konuda üç örnek yeter de artar:

İlki Muş’tan:[19] ‘Ermeni Mimar ve Mühendisler Dayanışma Derneği’ üyesi Zakarya Mildanoğlu Muş’taki tarihî Ermeni yapılarını ve yapıların durumunu anlattığı 15 Kasım 2013 tarihli konuşmasında, bölgedeki çok sayıda Ermeni kilisesi ve manastırın durumunu yerinde incelediklerini, üzerinde haç sembolü bulunan, Ermenice yazılı, işlemeli taşların kilise ve manastırlardan sökülerek köy evleri ve kamu binalarının inşaatında kullanıldığını belirlediklerini söyledi.

Muş’taki tarihî Ermeni eserlerinin mevcut durumu hakkında bilgi veren Mildanoğlu şöyle konuştu: “Muş Kırköy’de ahır, samanlık ve depo olarak kullanılan, mülkiyeti bir şahsa ait olan Surp Sarkis ve Surp Hagop kiliselerinden biri dört duvarı ve çatısıyla duruyor. Diğerinden iz bile kalmamış. Arakelots Manastırı kalıntıları hâlen bir dönemin taştan simgesi gibi. Halk arasında Kızıl Kilise olarak da bilinen Komer (Suluca) Köyü’ndeki Meryem Ana Manastırı’nın bir duvarı ve çan kulesinin ayaklarından başka bir şey kalmamış. Ortalık moloz ve taştan geçilmiyor, o kadar ki kilise binasının yerini tespit bile edemiyoruz. Son dönemde defineciler kepçeyle her yere çukurlar açmış. Muş’ta ziyaret ettiğimiz başka bir yer ise Çengilli ve Surp Garabed Manastırı kalıntıları. Surp Garabed, Ermeni tarihinin önemli merkezlerinden. 1915 sonrası yağmalanmış. Bugün bu görkemli manastırdan sadece bir iki duvar kalmış. Eşsiz zenginlikteki taş işçiliği örnekleri ise Çengilli köyü camii dahil pek çok binanın duvarlarında yer alıyor.”[20]

İkincisi de: Din değiştirerek “Müslüman olmuş” Ermenilerin nüfus kâğıtlarına kimliklerinin anlaşılmasını sağlayan bir damga vurulmasına ve polisin buna göre muamele yapmasına ilişkin…

Bilindiği üzere: 1915 Mayıs’ında, Ermenilerin büyük tehciri başladığında, önceleri Müslümanlığı kabul etmek bir seçenek olarak sunuldu. İsteyen Müslüman olabilecek ve sürgüne gönderilmeyecekti. Amerikan ve Alman konsolosları, yolladıkları raporlarda Ermenilerin devlet kapılarında büyük kuyruklar oluşturduğunu ve toplu din değiştirmelerin yaşandığını bildirirler.

Din değiştirenler gerçekten de sürgüne yollanmazlar. Sadece bulundukları vilayetin sınırları içerisinde diğer Müslüman köy ve kasabalara dağıtılırlar. Fakat Müslümanlığa geçiş sayısı tahminlerin çok ötesindedir. Hükümet, belki de bu denli büyük din değiştirme beklemediği için bu kararı durdurmak zorunda kalır.

Neden basittir; din değiştirmeye müsaade edilmesinin amacı asimilasyondur. Ama bu toplu geçişlerle, Ermenilerin gerçek kimliklerini koruyacaklarından korkulmaktadır.

1 Temmuz 1915’te bölgelere yollanan bir tamimle artık din değiştirmelere izin verilmeyeceği bildirilir. “Bunların amacı gerçekten Müslüman olmak değil, sadece sürgünden kurtulmaktır,” diyen İçişleri Bakanı Talat bu gibi başvuruların, bundan böyle hiç bir biçimde ciddiye alınmamasını ister. Çünkü bunlar Müslüman olsalar bile “fesatlıktan geri kalmayacaklardır”.

Daha sonra bölgelere sık sık tamimler yollanır ve hiçbir istisnai muameleye izin verilmeyeceği kesin olarak bildirilir.

Kasım 1915’e kadar Ermenilerin Anadolu’dan boşaltılması tamamlanır ve yoğun katliamlarla Ermeni sayısı ciddi biçimde azaltılır. İttihatçı Hükümet yeniden din değiştirmeye izin vermekte mahzur görmez. 5 Kasım 1915’te bölgelere yolladığı özel bir yazı ile, “ister gönderilmiş ister gönderilmemiş olsun, din değiştirenlerin taleplerinin kabul edileceği” bildirilir. 1916 baharından itibaren ise, din değiştirme artık zorunludur. Ermenilere, “ya Müslüman olmak ya da Der-Zor’a sürülmek” seçenekleri sunulur. Ermeniler, Der-Zor çöllerinin katliam ve imha demek olduğunu çok iyi bilmektedirler.

Bu tarihten itibaren sağ kalmış her Ermeni Müslüman olmuştur. Ermenilerin yeniden eski dinlerine dönmelerine 1918 ve 1919 yılında yayınlanan tamimlerle müsaade edilir. Şunu büyük bir rahatlıkla söyleyebiliriz ki, eğer yeniden Hıristiyanlığa dönmemişler ise, Anadolu’da hayatta kalan her Ermeni Müslüman olarak kalmıştır.

Peki, Müslüman olan Ermeniler nasıl ayırt edilecek? Hükümet, din değiştirmiş olmalarına rağmen Ermenilere hâlâ güvenmemektedir; bunlar için özel tedbirler alır ve bazı yasaklamalar getirir. Bunların başında serbest dolaşım hakkı gelir. Din değiştirmiş Ermeniler, diğer Müslümanlara verilen bu haktan yararlanamazlar. Seyahat edebilmeleri için özel izin almaları gereklidir ama bu özel izni vermek yetkisi yerel yöneticilerin elinde değildir. İzin ancak İstanbul’dan, doğrudan Bakanlık’tan alınabilmektedir.

Fakat bu yasaklamalara rağmen izinsiz seyahatler sürmektedir. Talat Paşa bölgelere sık sık emirler yollar ve Bakanlıktan özel izin almamış bu gibi kişilerin seyahat etmelerine müsaade edilmemesini ister.

Ama sorun şuradadır. Seyahat eden kişinin din değiştirmiş bir Ermeni olduğu nasıl anlaşılacaktır?

Bunu çözmenin tek yolu vardır; din değiştirmiş Ermenilerin nüfus kâğıtlarına, Ermeni olduklarının anlaşılmasını sağlayacak bir kayıt düşmek gerekmektedir. Bunun kararı alınır. Böylece, Müslüman ismi alan Ermenilerin, diğer Müslüman ahali içinde kaybolmasının önüne geçilebilecektir. Nüfus cüzdanlarına konan bu özel belirleme ile bu insanların ayrı muameleye tabi kılınmaları sağlanacak ve takip edilmeleri kolaylaşacaktır…

1916 yılı itibarıyla din değiştiren Ermenilerin, sadece nüfus kayıtları değil, nüfus cüzdanları öyle düzenlenecektir ki, bu kişilerin Ermeni oldukları anlaşılacaktır. İşte Türkiye’de bugün devam eden uygulama budur. İttihatçı zihniyet tüm bir Cumhuriyet boyunca iktidarda kalmıştır.[21]

Nihayet üçüncüsü; onu da Garabet Orunöz’den aktaralım:

“Ben dayımı 2009’da, Malatya Pötürge’nin bir köyünde gidip buldum. Dayımlar din değiştirip orada kalmışlar. ‘Yeni bir hayat kurduk, çok zor oldu ama kurduk, bozmayalım’ diyor. Kendim için değil, komşular için namaz kılıyorum diyor.”

Sonra hikâyenin hem trajik hem de komik tarafına geçiyor. “Dayımın oğlunun lakabı ‘Gâvur İmam’. Dayım, oğlunu imam hatibe göndermek istemiş. Kimse istememiş ‘gâvurun göbeli’ diye. Dışlanınca gitmemiş o da. Ama hep namazını camide kılan biri. Onun için köyün esas imamı bir yere gidecek olduğunda dayımın oğluna bırakıyormuş imamlığı. O da kıldırıyormuş, ama arkasında namaz kılan köylü, köy kahvesinde de dedikodu yapıyor tabii: ‘Bugün de namazı Gâvur İmam’ın arkasında kıldık’…”

Dayısının yıllarca onunla görüşmek istememesinin sebebi, Ermeni bir yeğeni olduğunu köye hatırlatmamak. Çünkü iyi hatıralar yok geçmişte:

“Bir dayım çok genç yaşta ölmüş. Camide namazını kılmışlar, tam mezarlığa doğru yola çıktıklarında yollarını eli sopalı kişiler kesmiş, ‘Bu ‘kefere’yi bizim mezarlığımıza gömdürmeyiz’ demişler. Dedem de dayımı almış, götürüp mezarlığın karşı tepesine gömmüş. Ondan sonra köyde ne kadar din değiştiren Ermeni rahmetli olduysa, cenaze namazları kılınıyor, camiden kaldırılıyor ama dayımın yanına gömülüyor.”

Köyde ikilik olup, mezar sayısı 20-25’e ulaşınca muhtar durumu kaymakama aktarmış. Orunöz devam ediyor: “Kaymakam köyün imamını istetmiş. ‘İlk cumaya köyün erkeklerini çağır ‘Her kim ki namaz kılıyorsa, onun cenazesi Müslüman mezarlığına gömülebilir’ dedi. İmam ‘O mezarlıklar ne olacak?’ diye sormuş. Kaymakam da ‘Oraya karışma’ demiş. İlk cumada erkeklerin hepsi camiye toplanıyor, vaaz veriliyorken, bir dozer de o 20-25 mezarlığı yerle bir ediyor.” Susuyor ve devam ediyor Orunöz: “1960 öncesi bunlar. Ha bunlar acılarımız, olmuş bitmiş, yeter ki bir kez daha yaşanmasın.”

Bu noktada sözü Birzamanlar Yayıncılık Yayın Yönetmeni Osman Köker alıp, 1914’teki nüfus verilerini hatırlatıyor: Osmanlı arşivlerine göre 35 bin nüfuslu Malatya’da 15 bin, Arapgir’de 10 bin ve Darende’de 2 bin 800 civarında Ermeni kayıtlı imiş. Toplam 28 bin kişi. Patrikliğin 1911 tarihli verileri ise sadece Malatya merkezde 25 bin Ermeni’den bahsediyor.

Garo Paylan’ın sözleri durumu çok net özetliyor: “Ben İstanbul’da doğmuş bir Ermeniyim, ama hep Malatyalıyım dedim ve hep öyle hissettim. Nerden baksanız Malatya’nın yarısıydık, sonra büyük bir kırımla, yıkımla ‘kılıç artıkları’ olarak kalakaldık. Bunu Yahudi soykırımı gibi düşünemeyiz, gelip geçmedi hiçbir şey. Çünkü o ‘kılıç artıklarına’ da düşen üç kuşak sessizlik oldu. Malatya’da şu anda kendine ‘Ermeniyim’ diyen en fazla 50-60 kişi kaldı.”

Ermeniler gibi Ermeni yapıları da nasibini almış ‘yıkım’dan. Osman Köker 1900’lerin başında Malatya’da üç kilise, bir manastır, dört Ermeni okulu ve bu okullarda okuyan 800 öğrenci olduğunu söylüyor ve ama şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor. Esen yellerde asılı kalan günahlar da var. “Malatya’da Fransız Misyonu ya da Katolik Misyonu da denen ve Ermeni çocukların da eğitim aldıkları okul, Cumhuriyet döneminde uzunca bir süre genelev olarak kullanıldı” deyince salondaki Ermenilerden değil ama Ermeni olmayanlardan tuhaf bir iç geçirme yükseliyor.

Malatya Hay-Der’in Başkanı Hosrof Köletavitoğlu da şu anda Malatya’da 65-70 yaşın üzerindekilerin oranın genelev olarak kullanıldığı zamanları hatırladığını söylüyor: “Belgesi yok, bilgisi sözlü tarihe, yaşlıların anlatısına dayanıyor. Çocukluğumda da Malatya’da genelev yoktu, ama genelev fonksiyonu olan bir yer yoktu anlamına gelmiyor bu. 1940’larda başlamış genelev olarak kullanılmaya ve 60-65’lara kadar da devam etmiş. Ermeni kiliselerinin, okullarının depo, ahır, hapishane, olarak kullanıldığını biliyoruz da genelevi bir tek burada duyduk. Yazılı, kayıtlı bir şey bulmak mümkün olmuyor. Ne tesadüf ki 100 kadar nüfus dairesi, 30 kadar tapu dairesi yanmış.”

Ama tanıklar hâlâ var. 1935 doğumlu Kapriyel Orguneser mesela: “Genelev olarak kullanılan büyük bir ahşap bina vardı. Babam derdi ki, burası eskiden Fransız kolejiydi. Surp Yerrortutyun kilisesi vardı, onun askeri depo olarak kullanıldığını hatırlıyorum ben. Sonra ahşap bir Katolik kilisesi vardı, tütün deposu olarak kullanıldı. Ortaokuldayken dozerlerle yıkıldığını kendim gördüm.” Malatyalılar, Dink’in ruhunu belki de ancak böyle şad edebileceklerini herkesten daha iyi biliyor. Geçen sene yerle bir edilen Malatya Ermeni Mezarlığı’na son dua yeri yapılmasını bile önemsiyorlar. Hrant’ın bir hemşerisi şöyle bitiriyor: “Biz hâlâ son dua yeri yaptırıyorsak, bu topraklarda kalmak içindir bu çaba.”[22]

 

“ERMENİ AÇILIMI” DENEN ŞEY!

 

Evet devletin inkâr ve imhacı tutumu tam da buyken; “Ermeni Açılımı” denen şeye gelince; ilk anımsatılması gereken şey egemenlerin “açılım” dediği her şeyin bir kilitleme/ ve gölgelemeden başka bir şey olmadığı/ ve olamayacağıdır!

“Ermeni Açılımı” denen şey Erdoğan AKP’sinin “diplomasi show’undan başka bir şey değildir.

Bu konuda Ara Toranyan’ın, “Türk hükümeti Ahtamar’daki ayinle imajını düzeltmeyi amaçlıyordu. Fakat tarihi başkentlerinin tam kalbinde yer alan en kutsal tapınaklarından birini ‘tarihsel bir kalıntı’ olarak müzeye çevirip, Ermenilere senede bir gün dua etme izni verilmesi çok da hoşgörülü bir tavır gibi görünmüyor…”[23]

Phil Gamagelyan’ın, “Ahtamar’ın 2007’deki açılışına, aldığım davetiyede kilisenin Ermeni kökenine dair hiçbir ibare bulunmazken ‘Orta Asya mimarisinin anıtlarından biri’ ifadesi kullanıldığı için katılmadım. Ancak kilisenin restorasyon süreci iyi niyetli bir adım. Eksiklikleri propagandaya alet etmemeliyiz…”[24]

Dönemin Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan’ın, “Dink cinayetinin ve Türklerin verdiği tepkinin, Türk liderleri Ermenistan’la çıkmazı devam ettiren politikalarında değişikliğe götüreceğini ummuştuk. Fakat Türkiye sırf Ermeniler soykırımdan söz ediyor diye sınırı kapalı tutmayı ve diyalog önerilerini reddetmeyi sürdürüyor…”[25]

Edvard Nalbantyan’ın, “Ermenistan’la protokolleri Karabağ sürecine bağlayan Türkiye, hem Erivan’la hem uluslararası toplumla farklı dillerden konuşuyor. Ermenistan soykırımın tanınmasını bile önkoşul olarak öne sürmezken, Ankara’nın Karabağ’ı imza sonrasında gündeme getirmesi iyi niyetli değil…”[26]

‘The Armenian Weekly’nin, Türk hükümeti, Türkiye-Ermenistan protokollerini onaylamayı başaramamasından ve sözüm ona ‘normalleşme sürecini’ esasen dondurmasından beri, hiç ilerleme kaydedilmezken sanki ilerleme varmış gibi bir görüntü yaratmanın alternatif yollarını arıyor…”[27] türünden uyarı ve eleştirileri konuyu yeterince net biçimde ortaya koyuyordu…

Söz konusu hâl yani “Türkiye, Ermenistan’la imzalanan protokoller ve Akdamar’daki ayin sayesinde AB’nin gözüne girmeye çalışırken Ermenileri iki kampa böldü. Bazı Ermeniler ayini reklamdan ibaret görürken, Türkiye İçişleri’nin İstanbul Patrikliği’nin iç işlerine karışması da bölünme yaratır”ken;[28] dönemin Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, “Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde bir yıldan kısa sürede olumlu sonuçlanacak gelişmeler olabilir,” dedi demesine de “kazın ayağı” hiçte böyle değildi…

Öncelikle “31 Ağustos 2009’da Türkiye’yle Ermenistan arasındaki ilişkilerin tesis edilip geliştirilmesini öngören mutabakatın imzalanması, Ermeni yetkililerin ciddi bir analiz ve hesap yapmaksızın kalkıştığı yeni bir macera. Bu macera Ermeni davasına çok vahim zararlar verebilir,”[29] türünden eleştirilere maruz kalan Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan, T.“C”nin “Karabağ Sorunu” ve “Hocalı Soykırımı” iddialarını ön şart olarak ileri sürmesiyle birlikte, ‘Le Figaro’ya demecinde, “Türkiye’nin açıklamaları bana bu protokolleri, yakın gelecekte onaylamayacakları izlenimi veriyor. Biz uyarıda bulunduk. Eğer, Türklerin bu normalleşme sürecini başka amaçla kullandıklarını görürsek, buna gerekli karşılığı veririz ve protokollerden imzamızı çekeriz,” diyerek Türkiye ile imzalanan ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik protokollerden imzasını çekme olasılığını dillendirdi.

Bunun böyle olması şaşırtıcı değildi. Çünkü, T.“C”nin inkâr ve imhacı tutumu bu kez de Erdoğan’ın AKP’sinde cisimleşirken T.“C” Başbakanının Ermenistan’la “yol haritasında” Dağlık Karabağ sorununun önşart olmadığı haberlerine kızan Azerbaycan’ı teskin için Bakû’ye gidip “sınırın ancak Karabağ’da çözüme bağlı olduğunu” açıklamasına Erivan’dan tepki gelmesi kaçınılmazdı.

Muhammed Nureddin, “Ermeni hükümeti tarih komisyonu kurulmasını kabul ederek diasporayı karşısına alma riskine bile girmişken, Türkiye’nin Karabağ sorununu öne sürerek tarihi protokolleri suya düşürmesinin hiçbir haklı gerekçesi yok,”[30] derken; aslı sorulursa Vicken Çeteryan’ın işaret ettiği üzere, “Erdoğan’ın, Ermenistan’la normalleşme protokollerini Karabağ’da çözümle bağlantılı kılması bir vetoydu…”[31]

Bunların yanında “Erdoğan’ın, Fransa, ABD ve İsveç’teki soykırım kararlarına yanıt olarak Türkiye’deki kaçak Ermeni göçmenleri tehdit etmesi de dehşet vericiydi…”[32]

 

ERMENİLER HÂLİ YA DA DİYORLAR Kİ

 

İfadeye gayret ettiğimiz tabloda Ermenilerin seslerine kulağımızı tıkadığımız hâli(mizi), en iyi Baruch Spinoza’nın, “Gerçek şu ki, kayıtsızlığımız arttıkça özgürlüğümüz azalıyor,” sözleri tanımlarken; avukat Patrick Devedjian Türk halkıyla devleti arasına kalın bir çizgi çekerek, sorar: “Türk hükümeti Talat Paşa’yı neden savunuyor? Neden Talat Paşa’nın avukatlığını yapıyor? Ermenistan’la sınır neden kapalı? Tüm bunlar aynı nefretin devamı olmasın?”[33]

Soru sonuna kadar haklıyken Sevan Nişanyan da ekler: “İzan sahibi Türkler inkârın boyutlarını tartışmakla meşgul. ‘Neden oldu?’ sorusunu sorabilense yok…”

Tüm bunlar “Neden oldu” sorusuna “Ama”sız, “Fakat”sız net yanıtlar verilmeliyken; Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın, Suriye’nin Deir Ez-Zor kentindeki konuşmasında altını çizdiği gerçek unutulmamalıdır: “Auschwitz, Yahudilerin Deir Ez-Zor’udur”!

Evet Auschwitz’i de, Deir Ez-Zor’u da yaratanlar aynı zihniyetten, ekoldendir.

Bunun böyle olduğunun kanıtlarından birisi de, 1915’te çıkarıldıkları ölüm yolculuğunda annesini, babasını kaybeden ve şans eseri hayatta kalan Trabzon doğumlu şair ve yazar Leon Z. Surmelian’ın, korkunç yolculukta yaşadıklarını anlattığı ‘Soruyorum Sizlere Hanımlar ve Beyler?’ başlıklı yapıtındaki haykırışı değil midir?[34]

Bunlardan dolayı Ermenistan eski Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan’ın, “Türkiye’nin soykırımı tanımakla yasal açıdan toprak vermesi gerekmeyebileceğini, ancak Ermenistan’ın maddi ve manevi zararlar için tazminat isteme hakkının saklı olduğu”ndan söz etmesi; ya da Erivan’da ‘soykırımın’ 93. yıldönümü anma törenlerinde Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın, “Ermenistan tarihi adaletin tesisi için çabalarını ikiye katlamalı. İnkârcılığın geleceği yok. Hele de pek çok ülkenin gerçeğin yanında yer aldığı günümüzde,” deyişlerinin önemi büyüktür.

Ama sakın ola, hâl bu iken, birileri kalkıp da Başbakan Erdoğan ile bir araya gelen -ve Büyükbabasının da 1915’de öldüğünü anlatan- Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu’nun, “1915 olaylarının ‘soykırım’ değil, çok samimi iki dostun arasındaki kavga” deyişinden…

Veya Oktay Ekinci’nin, “Osmanlı’nın son dönemlerinde görev yapan 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 29 paşa Ermeniydi… TBMM’de 1960’lara kadar görevli 12 Ermeni milletvekilimiz vardı; 27 Mayıs 1960 devrimiyle kurulan Cumhuriyet Senatosu’nda da 1 üye Ermeni’ydi… Bunlar arasında ilk TBMM’den itibaren 1946’ya kadar Afyonkarahisar milletvekili olarak görev yapan Berç Keresteciyan Türker’in soyadını da Atatürk’ün verdiğini nasıl unutabiliriz?” laflarından söz etmeye kalkışmasın!

Çünkü 24 Nisan, 23 Nisan söylenceleriyle uyutulanların karşısındadır!

 

24 NİSAN 1915

 

Pek haberdar olduğumuz ya da olmak istediğimiz söylenemez, öyleyse hatırlayalım. İttihatçıların yönetimindeki Osmanlı devletinin, kendi Ermeni vatandaşının kökünü Anadolu’nun her köşesinden kazıyan kararının uygulamaya başlandığı kara gündür 24 Nisan…

Hatırlayalım: Kasım 1918’de İttihatçıların yerini alan yeni Osmanlı hükümetinin Mayıs 1919’da açıklanan komisyon raporuna göre, hayatını kaybeden Ermeni vatandaşların sayısı 800.000. 1928’de Genelkurmay Başkanlığı’nın Cihan Harbi’ndeki kayıplar üzerine yayımladığı kitapta “800.000 Ermeni ve 200.000 Rum katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür” deniyor. Bu ölümlere 1918 sonrası açlık, hastalık ve katliam sonucu Kafkasya’da hayatlarını kaybedenler dâhil edildiğinde kayıplar bir milyonu aşıyor. Taner Akçam’ın 21 Nisan 2013 tarihli ‘Zaman’da verdiği rakamlar böyle.

Osmanlının tamamlayamadığı “temizlik” işini ise Kemalist Türkiye tamamlıyor. Anadolu’daki “kılıç artıklarını” İstanbul’a sığınmaya mecbur ederek ve başta kiliselerle okullar olmak üzere maddî izleri silerek.

Ermeni soykırımı, “Bir günde başlamış” ya da “bir günde zirveye çıkmış” bir trajedi değildir. 100 yıldır, varlıklarının toptan bir imhasına girişildiğini “kanıtlamaya” çalışmak zorunda bırakılan Ermeniler, bu büyük faciaya ilişkin takvime bir işaret düşmek istediklerinde, 24 Nisan 1915’i iki önemli gelişmenin yaşandığı bir gün olarak seçtiler ve işaretlediler…

24 Nisan 1915’in “güneş”i henüz doğmuşken İstanbul’da büyük bir operasyon başlamıştı: Yüzlerce aydın, yazar, sanatçı, öğretmen, avukat, doktor ve hatta Meclis-i Mebusan vekilleri evlerinden tek tek toplanıyorlardı. Ortak özellikleri “Ermeni olmaları” ve İstanbul Ermeni cemaatinin önde gelen simaları olmalarıydı… Götürüldüler… Ve bir daha asla geri gelmediler. Osmanlı ordusu üç büyük cephede I. Dünya Savaşı çılgınlığını yaşamaktaydı… Ve donanımsız ordu, Çanakkale’de halkın en yoksul çocuklarının kanlı bir ölüm oyununda barikata çevrilmesiyle sağlanan direniş dışında bozguna uğramaktaydı. ‘Turan ülküsü’yle girdikleri savaşta, önlerindeki ilk dağı aşamadan binlerce çocuğu karlara gömen İttihatçılar, ‘müflis baba’nın aç çocukları içinden birini suçlu ilan etmesi gibi, bir ‘iç düşman’a işaret ederek, hem sorumluluklarından kaçacak, hem de 1894’de sözde muarızları II. Abdülhamit’in başlattığı ‘Ermeni meselesini hâlletme’ işini tamamına erdireceklerdi. Madem kendi nefesleri Turan ülkesine yetişmiyordu, o hâlde Turan ülkesi kadim halkların 1000 yıllık ülkesine kılıç zoruyla gelip yerleşecekti!

24 Nisan 1915 günü İstanbul’dan toplanarak Haydarpaşa’dan trenlere istif edilen ve ‘bilinmeyen’ bir rotada, ‘buhar olacakları’ yolculuklarına çıkarılan Ermeni entelijensiyası; yüksek platoda; Van’da, Muş’ta, Ergani-Maden’de, Kilikya’da ve başka yerlerde, ücra köylerde, dağ yamaçlarında, tozlu vadilerde, ıslak dere yataklarında eşkıyalara boğazlatılan Ermeni çocuklarla aynı kaderi yaşadı. 24 Nisan, ‘Anadolu’nun gözlerden uzak ıssızlığında el yordamıyla hâlledilen bir işin payitahta düşmüş gölgesiydi. İkinci olarak, “Ermeni komitelerini dağıtarak” tutukladıklarını Ankara ve Çankırı hapishanelerine tıktıklarını iddia eden katliamcıların kendilerini tarihsel olarak ele verdikleri gün de 24 Nisan’dır…

İttihat ve Terakki caniliğinin üç büyük isminden olan Talat Paşa imzasıyla Osmanlı Ordusu Başkomutanlığı’na buyurulan şu “emir” de 24 Nisan 1915 tarihlidir: 

“Arzınıza, Ermeni komitelerinin Osmanlı memleketlerindeki siyasî ihtilâl teşkilâtları ile öteden beri, kendilerine idarî bir özerklik teminine yönelik teşebbüsleri, harbin ilânını takiben Taşnak Ermeni komitesinin Rusya’da bulunan Ermenilerin derhâl aleyhimize hareketine ve Osmanlı topraklarındaki Ermenilerin de ordunun zayıf düşmesini bekleyerek o zaman bütün kuvvetleri ile ihtilâle kalkışmalarına dair aldıkları kararları, her fırsattan yararlanmak suretiyle vatanın hayatına ve geleceğine tesir edecek hain hareketlere cür’etleri, özellikle devletin harp hâlinde bulunduğu şu sırada Zeytûn ile Bitlis, Sivas ve Van’da meydana gelen son isyan hareketleri ile bir kere daha kesinleşmiştir. Esas olarak merkezleri yabancı ülkelerde bulunan ve bugün unvanlarında bile ihtilalcilik sıfatını koruyan bütün bu komitelerin çalışmalarının Osmanlı devleti aleyhine olarak, her türlü sebebe ve vasıtaya başvurmak suretiyle, son emelleri olan özerkliği elde etmek amacı etrafında toplandığı, Kayseri, Sivas ve diğer yerlerde ortaya çıkarılan bombalar, Rus ordusuna gönüllü alaylar teşkil ederek Ruslarla birlikte memlekete saldıran, aslında Osmanlı uyruğundan olan Ermeni komite başkanlarının harekâtı ve Osmanlı ordusunu arkadan tehdit etmek suretiyle pek büyük ölçüde aldıkları tertipleri ve yayınları ile meydana çıkmıştır.

Bunun üzerine devletin kendisi için duygusal bir mesele teşkil eden bu cins tertipler ve teşebbüslerin devam etmesine hiçbir zaman göz yummayacağı, hoş görmeyeceği ve fesat kaynağı olan komitelerin hâlâ varlıklarını kanuna uygun kabul edemeyeceğinden, sözlü olarak da ifade edildiği gibi, bütün siyasî teşkilâtların kaldırılmasını acil ihtiyaç olarak hissetmiş ve gerekli tedbirleri almıştır. Nubar’ın Hınçak, Taşnak ve benzeri komitelerin gerek başkentte ve gerekse illerde bulunan şubelerinin derhâl kapatılmaları, evrak vesairenin kesinlikle kayıp ve imhasına imkân bırakmamak suretiyle alınması, komitelerin başkan ve üyelerinin, bu işe teşebbüs eden şahıslar ile emniyet güçlerince tanınan önemli ve zararlı Ermenilerin hemen tutuklanmaları, bulundukları yerlerde ikametlerinin devamında sakınca görülenlerin il dâhilinde uygun görülecek yerlerde toplattırılarak kaçmalarına meydan verilmemesi, gerekli yerlerde silâh aramaya başlanarak, her türlü ihtimale karşı komutanlar ile haberleşilerek kuvvetli bulunulması, uygulamaların iyi yapılmasının temini ve bitirilmesi ile ortaya çıkacak evrak ve belgelerin incelenmesi sonucunda tutuklanan şahısların askerî mahkemeye verilmeleri uygun görülmüştür. Onaylandığı takdirde, gereğinin yapılmak üzere durumun bildirilmesine izin verilmesi konusu emirlerinize arz olunur.” 24 Nisan 1915 İçişleri Bakanı Talât…”

Yeri geldi aktaralım: Türkiye ve olimpiyat deyince akla gelen ilk isimlerden Selim Sırrı Tarcan, 1912’deki Stockholm oyunlarının ardından şöyle yazmıştı: “26 farklı ülkenin en seçkin evlatları oradaydı; bir tek bizden kimse yoktu.”

Avrupa’da spor eğitimciliği okuyan Şavarş Krisyan, yayımlanmasına önayak olduğu ‘Marmnamarz/ Beden Eğitimi’ dergisinden cevap verdi kendisine: Kırgındı çünkü iki Ermeni sporcu, Mıgırdiç Mıgıryan ve Vahram Papazyan Osmanlı hilalleriyle oradaydı. Ve Krisyan, 24 Nisan 1915’te Haydarpaşa’dan kalkan trene bindirilen ve bir daha haber alınamayan Ermenilerden biriydi…

Özetin özeti: 24 Nisan 1915’te bir grup Ermeni entelektüelinin Çankırı ve Ayaş’a sürgünü ile sembolik olarak, 27 Mayıs 1915 tarihli ‘Savaş Zamanında Hükümet Uygulamalarına Karşı Gelenler İçin Asker Tarafından Uygulanacak Önlemler Hakkında Geçici Kanun’la ise resmen başlayan Ermeni soykırımı esas olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde (İTC) örgütlenmiş olan Türk milliyetçiliğinin, dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine Türk ulus devletini kurmanın ilk adımı olarak ülkeyi gayrimüslim unsurlardan temizleme ve sermayenin Müslümanlaştırılması/ Türkleştirilmesi harekâtıydı.

Böylesi büyük bir suçun işlenmesi elbette imparatorluk tebaasının önemli bir kesiminin işbirliği ile mümkün oldu. İTC, tehcir ve imhayı gerçekleştirirken, gerek Kürt, Türk, Çerkes, Gürcü, Ermeni toplumları arasındaki, gerek Alevî, Sünni, Hıristiyan, Ezidi toplumları arasındaki gerekse bölgeler, şehirler, köyler, aşiretler ve hatta kişiler arasındaki gerilimleri ustaca kullandı.

Böylece Ermenilere (ve elbette Rumlara, Süryanilere) yönelik kaçırtma ve imha hareketlerinde İTC’nin yeraltı örgütü Teşkilât-ı Mahsusa’ya ve ordu birliklerine destek veren, birçok yerde bu işleri bizzat örgütleyen ve yürüten Türk, Kürt, Çerkes, Çeçen, Gürcü gibi değişik etnisitelerden Müslüman gruplar arasında ‘nitelikli’ suç ortaklığı oluşturuldu. Geride kalan Ermeni mallarını talan eden, Ermenilerin çocuklarını besleme veya evlatlık alan, kızlarını haremlerine katan yerel eşraf ya da halk kesimleri, Ermenilerin el konulan zenginliklerini kendine sermaye yapan ticaret burjuvazisi, Ermenilerin boşalttığı alanlarda kendine iş alanı yaratan zanaatkârlar da bu büyük suçun açık ya da zımni ortakları oldular.

Kötülerden kimilerini sıralarsak…

Tehcirin eylemci ekibinde, 3. Ordu Komutanı General Mahmud Kâmil Paşa, Genelkurmay İstihbarat Dairesi’nden Albay Seyfi, Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa ve üvey kardeşi Nuri (Kıllıgil) Paşa, Musul’daki 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Sabis Paşa, teşkilâtın tetikçisi Yakup Cemil ve ‘Deli’ Halit (Karsıalan) gibi Harbiye mezunları, İTC Merkez Komitesi üyeleri Bahaeddin Şakir, Nazım ya da Diyarbakır Valisi Mehmet Reşit gibi doktorlar, ‘Sopalı Mutasarrıf’ lakaplı Trabzon Valisi Cemal Azmi, önce Erzincan Bölge Valisi, daha sonra Bitlis, Bağdat ve Musul vilayetlerinin genel valisi olan Mehmet Memduh, Maarif Nazırı Ahmet Şükrü, Emniyet Müdürü İsmail Canbolat gibi yüksek bürokratlar, Giresunlu Topal Osman Ağa ve Trabzonlu Yahya Kahya gibi eşraftan olanlar, Malatya Müftüsü Sagirzade gibi din adamları vardı.

Elbette, en korkunç suçları işleyenler tehcir konvoylarına, Osmanlı tarihinde o güne dek eşine rastlanmadık bir barbarlık içinde saldıran, konvoyları yağmalayan değişik toplumlardan gelen çete reisleri ve çete üyeleriydi. Bu barbarlığın temel nedeni, bu çeteleri oluşturan kadroların büyük bir bölümünün İTC Merkez Komitesi üyeleri Dr. Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım tarafından kana susamış caniler arasından özenle seçilmiş olmalarıydı. Bunlar, sözü edilen korkunç görevleri yerine getirmeleri kaydıyla, özel emirlerle hapishanelerden salıverilmişlerdi.

İyilerden kimilerini sıralarsak…

Buna karşılık Ermenilerin öldürülmesine karşı çıktığı için öldürülen, Ermenileri evlerinde saklayan, Ermenileri korumak için hayatını tehlikeye atan yöneticiler ve halk kesimleri de vardı. Örneğin 1914’ten itibaren sırasıyla Halep ve Konya Valiliğinde bulunan Celal Bey, vilayetindeki Ermenilerin tehcirine izin vermemişti. Kendisine bu kanlı yolculuğun ‘milli mefkûre’ olduğunu söyleyen İTC Merkez Komitesi’nin adamına “Hangi milli mefkûre? Türkler ve Müslümanlar, bu cinayetlerden dolayı kan ağlıyor, fakat engellemek için çare bulamıyorlardı. Böyle zulümlere milli mefkûre demek, millet için en büyük iftira ve hakarettir” diye cevap vermişti ve 1915 Ekiminde görevden alınıncaya kadar çevre illerden de pek çok kişinin de Der Zor’a gönderilmesini engellemişti. Ankara Valisi Mazhar Bey, vilayetindeki Ermenilerin gönderilmesine karşı çıktığı için 1915 Ağustosunda görevinden alınmıştı. Mazhar Bey tehcire neden karşı çıktığını şöyle açıklamıştı: “Ben valiyim, eşkıya değilim.”

Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali (Ozansoy), sadece kendi bölgesindeki Ermenileri sürgüne göndermeyi reddetmekle kalmadı, Balıkesir, Afyon, İzmit ve Adapazarı gibi çevre şehirlerden Kütahya’ya gelen Ermenilere de her türlü yardımı yaptı. Kütahya’ya yığılmayı önlemek için, gelenleri meslek ve sanatlarına göre çevre ilçelere ve köylere gönderdi. Himaye ettiği Ermenilerin Türk Kızılay’ına verilmek üzere aralarında topladığı 500 altını da diğer illerden Kütahya’ya sığınan Ermeni yoksullara dağıttı ve göçmenler için aşevi kurdu. Ermeni çocuklarının eğitimden yoksun kalmaması için bir okul açtırdı ve başına bir Ermeni’yi müdür olarak atadı.

Kastamonu Valisi Reşat Bey, Yozgat Mutasarrıfı Cemal Bey ve Erzurum Valisi Tahsin Bey de imha emirlerini uygulamadılar. Malatya Belediye Başkanı Azizoğlu Mustafa Ağa tehciri engelleyecek yetkiye sahip değildi ama birçok kişiyi evinde sakladı. Bir İTC üyesinin oğlu tarafından “gavurları koruduğu” için öldürüldü.

Tehcir emirlerini uygulamayı reddeden Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey, Beşiri Kaymakam Muavini Sabit Bey, Basra Valisi Ferit Bey, Müntefek Mutasarrıfı Bedii Nuri Bey ve gazeteci İsmail Mestan, İTC’nin ileri gelenlerinden Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey’in emirleriyle öldürüldüler. Mardin Mutasarrıfı Hilmi Bey ise, son anda ölümden kurtuldu.

Savur Kaymakamı Sıtkı Bey, Dominiken misyonerlerinden 200 kadar kişiyi evinde sakladı. Midyat Kaymakamı Nuri Bey, Çermikli Muhammed Hamdi Bey, Savurlu Mehmed Ali Bey, Silvanlı İbrahim Hakkı Bey Ermeni ve Süryanilere iyilikleri olan kişilerdi. Urfa’da Binbaşı Sıtkı Bey Süryani cemaatinin ve Ermeni Katoliklerinin liderlerini ölümden kurtarmıştı. Urfalı Hacı Halil, aynı aileden yedi kişiyi katliamdan kurtarmak için evinin tavan arasında saklamıştı.

Ayrıca Trabzon bölgesinin ve Kastamonu’nun bir kısım Sünni Türk halkı, Konyalı Mevleviler, Mardinli Süryaniler, Sincarlı Yezidiler ve Dersimli Kızılbaş aşiretlerinin büyük çoğunluğu Ermenileri korumuştu. Dersim’in dış çeperlerini oluşturan Arapkir, Eğin, Gürün, Kemah, Erzincan, Tercan, Kiğı ve Palu’da ise Ermenilere yönelik talan saldırıları yanında ciddi katliamlar olmuştu. Aynı şekilde Suriye’deki Zor’da pek çok Arap aşireti sürgünlere yemek ve barınak sağlarken, bazı Bedevi aşiretleri yağma ve katliamlara katılmışlardı. Res’ul-Ayn’da bazı Çeçenler Ermenilere saldırırken bazı Çeçenler de Ermenileri korumuştu.[35]

Toparlarsak: Sorunun kökeni çok eskilere dayansa da, 24 Nisan 1915 tarihi, uzun, dönüşü olmayan bir ölüm yürüyüşünün, soykırımın başlatılma tarihidir. Evet. Yalan değil; bu süreçte binlerce ev, imalathane, okul, kilise ve manastır talan edilip, Anadolu’nun Hıristiyan halkları planlı ve sistematik bir sürgünle yok edildi veya köklerinin bulunduğu topraklardan çıkarıldı. Bu olay, Türkiye burjuvazisinin sermaye birikiminin ana kaynaklarından birini oluşturup, Ermenilerden kalan mallar kurulacak olan ulus devletin sermayesini oluşturdu. Sermayenin Türkleştirilmesi politikası, cumhuriyet tarihi boyunca 1936 Beyannamesi, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Pogromu ve ‘Vakıflar Kanunu’ gibi uygulamalarla devam etti. Her yıldönümünde kaçırdığımız bir fırsat aslında: Geçmişimizle samimi yüzleşme ve hesaplaşma fırsatı, bir büyük dramın acısını yüreğimizde hissetme fırsatı.

Tarihi gerçekler çarpıtıldı, inkâr edildi. Devlet retoriğini; Kürt, Ermeni, Asuri-Süryani, Helen, Ezidi halklarının inkârı üzerine inşa etti. Halk, yalan -yanlış, uyduruk iftiralarla koşullandırıldı. Türkiye’de tekçi paradigma ve buna dayalı zihniyet; gerçekleştirdiği katliamları, vahşetleri kendi kahramanlık söylemleriyle kimi zaman kutsallaştırdı ya da en olmaz olayları sıradanlaştırdı, sıradan bir olaymış gibi yansıttı. Toplumda da böyle bir algının oluşmasını büyük ölçüde başardı ne yazık ki. Bu sayede geçmişiyle yüzleşmeyi, hesaplaşmayı değil, unutmayı, unutturmayı tercih etti.

Nietzsche: “Nefret Kültürü’nün yerleştiği ve dal budak saldığı toplumlarda, yaşamı geliştirecek ve güzelleştirecek bir yapı kurmak mümkün değildir” der. Nice şoven, milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi ve benzeri ne çok nefreti makamlı söylemlerin veri tabanına rastlarız o nefret kültüründe. Önce evde, okulda başlayan ve giderek hayatın her alanına zerkedilmiş bir zehirdir bu. Zehir sistem patentli, zerkeden ise devlet ve bilcümle avanesiydi…[36]

 

ERMENİ SOYKIRIMI

 

Soykırımı meşrulaştıran hurafe ve yalanlara karşın, öncesi ve sonrasıyla 1915 bir utanç yılıdır.

T.“C” devletinin “önceli” İttihat Terakki yönetimi 1914’de “tehcir” yasasını çıkartarak işleyeceği “soykırım”ın temelini oluşturmuştu. Her şey son derece “planlı- programlı”ydı…

1915 Şubatı’nda, Talat’ın önderliğinde düzenlenen, İttihatçıların gizli toplantısında konuşan Dr. Nazım, şunları söylemektedir: “Boş sözlerle gemi yürümez. Hızlı harekete geçmek gerekir. Ermeniler ölümcül bir yaraya benzer… Eğer bu temizlik harekâtı, genel ve nihai olmazsa, yarardan çok zarar dokunur. Ermeni halkını topraklarımızdan, kökten temizlemeliyiz. Bir kişi bile kurtulmamalı ve Ermeni ismi unutulmalıdır. Şimdi savaş içindeyiz. Bundan daha uygun zaman olamaz. Bu defaki işlem kökten temizleme olacaktır. Ermenilerden bir kişinin bile sağ kurtulmaması koşulu ile soykırım mutlaka gereklidir.”[37]

Bu bakış açısı ile 24 Nisan 1915’te Ermeni aydınlar gözaltına alınır Haydarpaşa’dan, Ayaş ve Çankırı’ya yola çıkarılırlar. Ve değişik yerlerde katledilirler. Bu olay tüm Ermenilere yönelik soykırımın, korkunç insan hikâyelerinin de başlangıcı olur.

Ermeniler, yaşamlarından, topraklarından, anılarından kopartılırlar. Ve bu büyük suç tüm sonuçları ile bugün de devam etmektedir. Toplumun “en ileri” kesimlerinin dahi çok uzun yıllar gündemine girmeyecek kadar “içselleştirilmiş” ve toplumunda ortağı olduğu bir suçtur bu!

1915’te başlatılan soykırımcı politikaların, Cumhuriyete giden yolda da izlendi. Bu da bir kıyım ve kırım olduğu kadar talandı… Ermeni cemaatinin sadece malvarlığı değildi yağmalanan, kadın ve çocuklarının bir kısmı da Müslüman Osmanlılar arasında paylaşıldı. Kaldı ki 1915 tehciri sadece Ermenilerin değil, Güneydoğu Anadolu’da Süryanilerin de büyük bir kırıma uğramasının tarihidir. Rumlara karşı Ege Bölgesi’nde 1914 öncesinde başlatılmış olan fiili tehcir politikası, çeşitli katliamlarla devam etti. Çeteci Rumlarla mücadele bahanesiyle, Karadeniz Bölgesi neredeyse bütünüyle Rum ahalisinden 1923 öncesinde temizlenmişti!

Bunlar böyleyken bakın bir haberinde Turan Yılmaz neleri aktarır:

“Hocalı kasabasında 613 Azerbaycan Türkü’nün işkenceyle öldürüldüğü kanlı olayın 20. yıldönümü nedeniyle TBMM Dışişleri Komisyonu ortak bir bildiri yayınladı. İktidar ve muhalefet milletvekilleri arasında ise ‘Hocalı katliam mı, soykırım mı?’ tartışması çıktı. CHP ve MHP ‘soykırım’ denilmesini isterken, AKP’liler, soykırım sözcüğünün meclislerde tartışılmasının yanlış olduğunu öne sürerek ‘katliam’ denilmesini istediler…”

“Nasıl”?!?!?!

Bu tür zırvalara aldırmadan devam edersek: Simgesel bir tarih olarak 24 Nisan 1915’de başlayan Ermeni tehcir ve soykırımına ilişkin olarak da en azından üç temel soru var. 

Birincisi “erkekler nerede” sorusu… Talat Paşa’nın defterinde de kaydedildiği üzere Ermenilerin, Edirne’den Kars’a onlarca kafile hâlinde yürütüldüğünü ve bunların esas olarak kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan oluştuğu konusunda söylem birliği mevcut. Öte yandan Türk milliyetçisi tarihçilerin tezine göre “aynı dönemde” Ermeni çeteleri isyan hâlindeydi ve yüzbinlerce insan öldürdüler. Acaba bu erkekler, kendi eşleri, çocukları, anne ve babaları az sayıda jandarma eşliğinde sürgüne giderken, onları niçin kurtarmaya çalışmadılar? Kafilelere saldıran çapulcu çetelere karşı niçin savaşmadılar? Ayrıca acaba bu çeteler bir araya gelip niçin bir isyan başlatmadılar?

Düşünün ki o yıllarda Ermeni nüfusu bir buçuk milyondu ve kabaca üçyüz bin eli silah tutan erkeğe sahipti. Bu sorunun yanıtı, Ermeni erkeklerin daha önceden askere alınmış olmalarıdır. Ama cevap tatmin edici değil, çünkü aileleri çöllere doğru sürüklenirken Ermeni erkeklerin askerden kaçıp onları kurtarmaya çalışmamaları pek inandırıcı olamaz. O hâlde bu durumun açıklaması ne olabilir? Belki de bunu yapamayacak durumdaydılar… Belki de büyük çoğunluğu artık hayatta değillerdi… Kısacası soykırım tanımı, sadece sürgünlere değil, aynı zamanda orduya alınmış olan erkeklerin başına gelenlere ilişkin olarak da düşünülmeli.

İkincisi “mallar nerede” sorusu… Tarihçiler doğal olarak 1915 yılı etrafında yaşananlara yoğunlaşmış durumdalar. Ancak Türk/ Ermeni meselesi bunun çok ötesinde bağlamlara oturuyor. Çünkü söz konusu mesele Anadolu’nun sadece insani, kimliksel ve kültürel bileşimini değiştirmekle kalmadı, sosyal zümre ve cemaatler arasındaki dengeleri de geriye dönülmez bir biçimde dönüştürdü. 1915 öncesinde Ermenilerin önemli bir bölümü Anadolu şehirlerinin merkezinde oturmaktaydılar ve şehir merkezlerinin nüfusu içindeki oranları çok yüksekti. Bunun anlamı merkezdeki yapı ve arazinin yine büyük oranlarla Ermenilere ait olması yanında, hemen merkez dışında da geniş topraklara yayılan manastır ve mezarlıklara sahip bulunmalarıdır. Bugün söz konusu merkez dışı geniş toprakların hepsi şehir merkezinin göbeğinde yer almakta ve en kıymetli arsaları oluşturmakta.

Acaba bütün bu zenginlik nasıl bir mekanizma içinde devşirildi? Kimlerin eline geçti? Bu insanların Cumhuriyet eşrafı ve yönetici sınıfıyla bağlantısı nedir? Ermenilerin terk etmek zorunda kaldıkları malların, yani emval-ı metruke’nin, İttihatçılarca “titiz bir biçimde” müsadere edildiği, bunların Cumhuriyet idaresi altında ‘makbul’ kişilere dağıtıldığı ve ganimet mantığının günümüze kadar geldiğini tahmin etmek epeyce gerçekçi bir varsayım olmaz mı? Kısacası soykırım konusu sadece insanlara ne yapıldığı değil, yapanların bunu nasıl işlevselleştirdiği ve buradan nasıl bir “yeniden dağıtım” sistemi ürettikleridir ve tam da bu nedenle içe dönük bir ‘Türk meselesi’ olarak da yüzleşmeyi beklemektedir.

Üçüncüsü “belgeler nerede” sorusu… Hepimiz her fırsatta arşivlerin açılmasından söz ediyoruz. Ancak İttihatçıların merkez arşivinin, Teşkilât-ı Mahsusa arşivinin, dönemin İçişleri Bakanlığı arşivinin ve tehciri organize eden bölümün arşivinin niçin kayıp olduğunu sorgulamıyoruz. Oysa 1915’in hemen sonrasında kaleme alınanlar, bunların bilerek yok edildiklerini açık örneklerle anlatıyor. Acaba Osmanlı gibi “arşivci” bir devletin yöneticileri böylesine hassas bir dokümantasyonu niçin saklamadı? Acaba geriye kalanların Genelkurmay arşivinde saklanması niçin tercih edildi?

Görülüyor ki soykırım meselesi sadece geçmişte yaşananlarla değil, bugün hâlâ süren bir devlet zihniyetiyle ve doğrudan statükoyla bağlantılıdır. 

 

MALTA BELGELERİ’NİN ANLATTIĞI

 

Ki, bunu da -kimi çarpıtma girişimlerine rağmen![38] – Malta Belgeleri’nde (Zeynep Tozduman’ın altını çizdiği üzere) tüm netliğiyle görebilirsiniz…

Malta Belgeleri’ni araştırmak, bir anlamda cumhuriyetin köklerinde var olan gerçeklikleri ortaya çıkarmaktır. Malta Belgeleri’nde adı geçen kişilerin izlerine baktığımızda, günümüze kadar uzanan yönetim zincirinde hep yer aldığını görürüz. Tehcir adı altında uygulanan katliamlarda, bazı bölgelerde görevli personelden vicdan sahibi olanların, tehciri (soykırımı) onaylamamaları yaşamlarına mal olmuştur. Bu erdemli insanlar Ermeni soykırım tarihinde her zaman beyaz sayfada anılmıştır. Örnek verecek olursak, Mardin/ Derik kaymakamı, Diyarbakır Lice kaymakamı Nesim Bey, Beşiri’de kaymakam yardımcısı Ali Sabit Es-Süveydi, tehciri onaylamamasının bedelini yaşamları pahasına ödemiştir. Şanslı olan bazı görevliler ise sadece görevlerinden alınmışlardır. Konya valisi Celal, Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali Bey azledilenler arasındadır.

Ege’de Rum kökenli yurttaşların Midilli’ye geçmelerine yardımcı olup yaşamlarını kurtaran Foça Kaymakamı Ahmet Ferit’in Rum’lara yardımdan dolayı azledildiği sicilinde kayıtlıdır. Mardin Mutasarrıfı, Mustafa Hilmi, Akşehir’de Muhacırın ve İskan Müdürlüğü’nde Sevkiyat Komisyon Üyesi Ali Fehmi Bey’in sicillerinde öldürülme nedeninin ve öldürülenlerin bulunmadığı kayıtlıdır.

Bu bölgelerde çalışıp soykırıma bulaşanlar/ arananlar, milli mücadeleye ilk katılanlar arasında yer almıştır. Üzerlerindeki kanı, başka bir kanla yıkamanın telaşıyla milli mücadeleye katılmışlardır.

Bitlis valisi Mazhar Müfit (Kansu) ve Van Valisi Haydar Hilmi (Vaner), Halis Turgut, Deli Halit paşa, General Pertev Demirhan, Sarı Edip Efe, Ardahan Mebusu Hilmi v.b gibiler soykırımdan ötürü ödüllendirilenlerden sadece bazılarıdır. İlginçtir ki bu kişilerle ilgili kayıtlar bir tarihten sonra yoktur.

1934’de çıkan Soyadı Yasası, bu gibilerin gizlenebilmesi için büyük bir kolaylık sağlamıştır. Eczacı Mehmet’in de (Bu günün Eczacıbaşı Holdingi) bir iş adamına dönüşmesi gayrımüslimlerin servetlerine el koyarak zenginleşmenin sadece bir örneğidir. Soykırımdan suçlananların ödüllendirilmesi örneklerini bütçenin vatana hizmet tertibinden maaş alanları gösteren Ç cetvelinde de görebiliyoruz.

1955 yılı cetvelinde bütçede yer alan isimlerden bazıları şunlardır, General Bahriye Nazırı Ahmet Cemal, Talat, Eski Diyarbekir Valisi Reşit, Ziya Gökalp, Gaziantep milletvekili Ali Cenani, İstanbul Milletvekili Numan Ustalar, Muş milletvekili İlyas Sami, Bitlis Valisi Mazhar Müfit Kansu, Van Valisi ve Milletvekili Haydar Vaner, Fevzi Pirinçcioğlu, Süleyman Sırrı İçöz, Rauf Orbay, Hacı Bedir, Cumhuriyet rejiminin aklayıp ödüllendirdiği, soykırım zanlıları ve Malta sürgünlerindendir.

Tarihçi Murat Bardakçı’ya göre; soykırımın baş mimarlarından olan Talat Paşa’nın karısı en yüksek maaş alanlar ve vatana hizmet aylığı ile ödüllendirilenler arasındadır.

Merkezi Umumi üyelerinin eşleri ve Teşkilât-ı Mahsusa’nın önemli mensuplarının hanımlarına da vatana hizmet aylığı bağlanmasıyla sadece kendileri değil, aile boyu yani eşler ve çocuklar da ödüllendirilmiştir. En yüksek maaşı da Enver Paşanın kızı Mahpeyker Hanım alıyordu.

Malta Sürgünleri’nin ödülleri ise katliamın çokluğuna, azlığına ve hangi kariyerde olduğuna bağlı olarak çeşitlendirilmiştir. Kimine başvekillilik, kimine mebusluk, kimine genelkurmay başkanlığı, kimine valilik, kimine de başka yöneticilik v.s düşmüştür. Bu tablodan anlaşılacağı üzere en çok katliam yapan en çok ödül almıştır.

Malta sürgünlerinden Fethi Okyar ve Rauf Orbay gibi Başbakanlar, Fevzi Pirinçcioğlu, Şükrü Kaya, Abdülhalik Renda, M. Şeref Aykut, Ali Seyit, Ali Cenani, Ali Çetinkaya gibi Bakanlar, valiler, generaller, eğitimciler çıkmıştır. Soykırıma bulaşmış eli kanlı çetelerin ortak yönleri, çok ilginçtir ki, ya okul arkadaşı, ya akraba, ya hemşerilik bağı ile birbiriyle ilişkili olmalarıdır. Diyarbakır’da Aksu’larla, Göksular akrabadır. Hacı Bedir Ağa’nın torunu bu günkü meclistedir.

Enver Paşa’nın kuzeni Hasan Tahsin Uzer’in oğlu Celalettin Uzer; 1960 darbesi sonrası 28. Hükümet’te İmar ve İskân Bakanı olmuştur. Enver Paşanın eniştesi Kazım Bey (Orbay) 1944-46 yıllarında Genel Kurmay Başkanı, (1942-1944 Ekonomik ve Kültürel kırım uygulandığında Genel Kurmay Başkanı, 1960 darbe sonrası meclis başkanıdır) Teşkilât-ı Mahsusa komutanı Fuat Bulca’nın yardımcısı General Fahri Özdilek, 27 Mayıs darbecilerinden olup ve senatörlüğe getirilen biridir. Cumhuriyetin kuruluşunda, Malta sürgünlerinin harcı bulunduğu gibi bunların uzantıları günümüze değin uzanmaktadır.

 

TARİHİN RESMÎ OKUMALARI

 

Durum bu merkezdeyken hâlâ tarihin resmî okumaları tüm vehametiyle karşımızdadır.

Mesela ABD’li siyaset bilimci ve Massachusetts Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Guenter Lewy’nin, “Ermeni soykırımı iddialarına dayanak oluşturan üç temel olguya ilişkin belge ve yorumların ‘şüpheli’ nitelik taşıdığını, kanıtlamadığını” söylemesi gibi…[39] (Sanki 1.5 milyon değil de, diyelim ki “sadece” yüz bin, ya da elli bin Eremeni’nin katledilmiş olması, “suç”u ortadan kaldıracaktır! Yani sanki olay sadece öldürülen Ermenilerden ibarettir!)

Mesela Avusturyalı yazar ve belgesel film yapımcısı Prof. Erich Feigl’in, “Ermenilerin ileri sürdüğü rakamların gerçek olmadığını, 1.5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü iddiasının saçma olduğunu” ifade etmesi gibi…[40]

Mesela François Georgeon’un, “Jön Türk Hükümeti’nin 1915 ilkbaharında Ermenilerin yok edilmesini emrettiği ileri sürülen telgrafların da güvenilirliklerinin, bugün ciddi olarak tartışma götürür olduğu söylenebilir,” demesi gibi…[41]

Mesela Sefa Kaplan’ın, “Robert Fisk’in yazısında Ermeni soykırımını kanıtlamak için kullandığı ve Talat Paşa’ya ait olduğunu söylediği mektup sahte çıktı. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Zafer Toprak, ‘Bu mektup tamamen uydurmadır. Bu mektubun ne üslubu, ne dili, ne de muhtevası Osmanlı yazışma sistemine uygun değildir’ dedi,” ifadesindeki gibi…[42]

Bunların böyle olmasında şaşırtıcı bir şey yoktur! Çünkü Türkiye, toplumsal hafızanın prangalara vurulduğu bir ülkedir. Bu prangalarla karanlık bir hücreye tıkılmış tarihlerden biri ve bence en önemlisi, 24 Nisan’dır; Ermeni Soykırımı’dır. 

Söz konusu tarihe, gerçeğe biçilen ceza, ebedî unutuştur. Umulmuştur ki, o tarihte ve sonrasında olup bitenler sonsuza dek unutulacaktır. Lakin unuttukları bir şey vardı kıyıcı muktedirlerin: Hafıza sabırlıdır, dirençlidir! Çünkü tarih boşuna yaşanmamıştır… 

Ermeniler, Osmanlı egemenliği altına girdikleri tarihten itibaren ağırlıklı olarak Vilayet-i Sitte denilen çok etnisiteli altı eyalette (Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Sivas ve Mamuretü’l-Aziz) yaşıyordu. Buralar aynı zamanda Kürtlerin de yurduydu. İmparatorluğun bütün vilayetlerinde hatırı sayılır Ermeni nüfusu olmasına karşın, Kürtler Dersim ve Kürdistan dışında sadece İstanbul’da büyükçe bir grup oluşturuyordu.

“Onlara ne oldu?” sorusunun yanıtı tarihi gerçeklerde; tarihin hafızasındadır…

Geçerken konuya bağıntılı olarak resmî tarihçilere -birbiriyle bağıntılı- iki not:

i) Rusya arşivleri, Cemal Paşa’nın Batı’nın kendisini hükümdar olarak tanımasına karşılık, Doğu Anadolu bölgesini Ermenilere bırakmayı kabul eğilimini gösteren raporlarla dolu…[43]

ii) Genelkurmay Başkanlığı’nın, 2006’da başlattığı ‘Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri’ başlıklı çalışmasının 8. cildinde yayımlanan ve Cemal Paşa’nın 1915’te 4. Ordu Komutanı iken dönemin Başkomutan Vekili Enver Paşa’ya 3 Temmuz 1915’te gönderdiği “çok gizli ve kişiye özel” telgrafta, “Sürgün edilen Ermenilerin can, mal ve namuslarının korunması” için sert tonda uyardığı ortaya çıktı…[44]

 

SOYKIRIMDA KÜRT FAKTÖRÜ/ VEYA ROLÜ

 

Bilgi Üniversitesi’nden Amed Gökçen’in deyişiyle, “1915’te yaşananlar sadece Ermeniler açısından değil, Kürtler açısından da travmatik bir durum. Bunu anne veya babaları Ermeni olan yaşlı Diyarbakırlıların Diyarbakır’daki Surp Giragos Kilisesi’nin açılışını gözyaşları içerisinde izlemesinden dahi görmek mümkün. Böylesi bir travmanın aşılabilmesi için sadece 1915’te ve sonrasındaki günlerde yaşanan olaylara değil, 1915 öncesine ve o dönemdeki genel ve yerel siyasete de bakmak gerekiyor.

Ayrıca belirli Kürt aşiretlerinin ve beylerinin 1915’teki felakette gönüllü ve planlı bir şekilde yer aldıklarının üstü hiçbir tarihsel ve siyasal ‘gerçeklik’ tarafından örtülemeyeceği gibi ‘1915’te Kürtler kullanılmıştır’ tarzındaki bir açıklama da Kürt siyasetinin mevcut sorumluluklarını hafifletemeyecektir. Fakat eğer amacımız sadece katili bulmak ise tarih disiplinini değil, güncel siyaseti takip etmek yeterlidir.”

O hâlde Ermeni Soykırımı’ndaki Kürt faktörünü/ veya rolünü “es” geçmek mümkün değildir, şöyle ki: Bugünkü dört parçalı Kürdistan haritasının tarihte aynı genişlikle, hele de 5.000 yıl gerilere uzanan bir karşılığı yoktur. Hatta 500 yıl önce bile demografik-etnolojik gerçeklik öyle değildir.

XVI. yüzyıl doğu sancaklarına dair Osmanlı tahrir defterleri çoğu yerde Hıristiyanların yarıdan fazla nüfus oranına sahip olduğunu gösterir. Ki bunun çok büyük bölümü de Ermenilerdir.

Kürt halkının çekirdeği olarak Kardaka/ Karduhi/ Karduk isimlerini alırsak, hatta kökleri onlara dayanabilir diye eski Guti’leri de hesaba katarsak, bu halkın esas oluşum alanı Zagros dağları çevresidir. Med İmparatorluğu birçok İrani kavmin birliğinden oluşmuştur. İçinde Kürtlerin, ya da o zamanki Kardukların önemli bir etkinliği olabilir, ama bu devletin uzun sürmeyen ömründe yayıldığı alanları genelde Kürt yurdu saymak mümkün değil.

Sonraki yüzyıllarda Ermenice haritaların Gortuk ya da Gorcayk diye gösterdiği bölge (Zap Suyu ile Dicle arası) ve Zagros çevreleri, yani bugünkü Türkiye-Irak-İran sınırlarının kesiştiği hatlar yine Kürtlerin esas yoğunluk alanları olmalıdır. Araplar ile Türklerin istila dönemleri arasında kurulabilen Kürt beylikleri yine buralarda, Musul’da ve Amid-Meyafarkin bölgesinde ortaya çıkmıştır.

En erken XII. yüzyılda Selçuklu hükümdarları tarafından kullanıldığı görülen Kürdistan ismi de zaten bu çevreleri ifade eder.[45]

Daha yukarıları M.Ö. VI. yüzyıldan beri komşu halkların yazılı kayıtlarında Ermenistan olarak bilinir. (Persler de ‘Armina’, Yunanlılar da ‘Armenia’ vb…) O tarihten itibaren Ermenilerin bazen bağımsız, bazen yarı bağımlı siyasi birliklere sahip oldukları alan aşağı yukarı eski Urartu sınırları ile örtüşür. En eskilerinden başlayarak coğrafyacılar da bu dağlık alana ‘Ermeni Platosu’ demiştir.

Kısa bir dönem II. Dikran’ın yayılmacı savaşları ile geniş imparatorluk hüviyetine ulaşması hariç, kendi doğal sınırları içinde küçülüp büyüyen, bir yerde sönüp bir yerde canlanan krallık ve prenslikleri görülür. Pers ile Selefki, Part ile Roma, Sasani ile Bizans arasında çoğu zaman el değiştiren ve parçalı da olsa, her hükmedenin kendi dilinde Ermenistan’a karşılık gelen isimlerle andığı bir ülkedir. Arap istilası altında yine yaşayabilen prenslikleri olmuş, Türk istilacıları en son ayakta olan Pakraduni krallığını yıkmıştır. Selçuklular, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenler, Osmanlılar da sırasıyla hâkim oldukları bu alanı Ermenistan olarak anmış, bazıları kendine Şah-ı Armen sıfatını bile vermiştir.

Camilerin, köprülerin, hanların mimarları, Kürt beylerine ait konakların ustaları kimlerdi? Oralarda daha düne kadar gösterilebilen asırlık ceviz ağaçları, dutluk ve üzüm bağları bile Ermeni işiydi.

Bakın Türklerle ortak fetihler ve sağlanan avantajlar bir yana, Ermenilerin yok edilişinden önceki son 50 yıl zarfında yapılan gasplar bile kendi başına çok şey anlatır. Başta Kürt ağaları olmak üzere Müslüman zorbalar tarafından Vilayet-i Sitte kapsamında Ermenilerden gaspedilen toprak ve mülklerin miktarı 26.185 tarla, 2.591 ev, 1.066 değişik yapı, 1.190 bağ-bahçe, 2.007 çayır, 460 mera sayılıyor ve bunların toplam genişliği 1.030.000 hektar ölçülüyordu.[46] Soykırım sonrası paylaşılan ganimetler bu hesabın içinde değil ve zaten onların haddi hesabı da yoktur![47]

Yeri geldi anımsamakta yarar var: Osmanlı Padişahı İkinci Abdülhamid, 1891’den itibaren Doğu Anadolu’daki Kürt aşiretlerinden 100’ün üzerinde alay oluşturmuş; bunlar da Ermeniler’e saldırmıştı. Ahmet Türk’ün dedesi Kanco, ‘Hamidiye Alayları’ denilen bu birliklerde yer almıştı.

Evet 1895’in son üç aylık kesitinde Sultan Hamid Ermeni halkına çok yoğun bir kan banyosu yaptırmıştı. O yıl kabul etmek zorunda kaldığı Ermeni reformlarını sabote etmenin yolu olarak kışkırttığı Müslüman ahaliyi, devlet güvenlik güçlerini ve Hamidiye alaylarını her tarafta Ermeni halkının üzerine salmıştı. 1894’te bu olayların öncüsü olan Sasun katliamı ve 1896’da artçı olarak devam eden Van, İstanbul, Egin katliamları yaşandı. Ama dönemin en büyük felaketi 1895 sonlarında toplam 10 vilayetin çok sayıda şehir, kasaba ve köylerini bir tür Cihad şeklinde saran zincirleme pogrom ve katliamlardı.[48]

Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’na kadar Diyarbakır’da önemli bir nüfusa sahip olan ama çoğunluğu savaş sırasında yok olan, kalanı da 1980’lere kadar uzanan yıllarda sahneden çekilen gayrimüslim halklar söz konusuydu.

Veriler, XX. yüzyıl başında Diyarbakır’ın 30-35 bin kadar bir nüfusu olduğunu gösteriyor. Bunların yarısı kadarını Müslüman olmayan topluluklar oluşturuyor. En büyük grup Ermenilerdi… Sonra büyüklük sırasıyla Süryaniler, Keldaniler, Yahudiler, Rumlar geliyor. Yezidiler daha çok kırsal alanda yaşıyor, Şemsiler de öyle.

‘Annuaire Oriental’ adlı bir ticari yıllık var. Bu yıllığın 1914 baskısının Diyarbakır kısmını incelediğimizde buradaki isimlerin yaklaşık yüzde 80’inin Ermenilerden oluştuğunu görüyoruz. Kuyumculukla uğraşan 12 firmanın tamamının, 11 duvar ve taş ustasının 10’unun, 9 bakır tüccarının ve ipekli kumaş üretimi yapan 10 firmanın tamamının, pamuk, ipek, tahıl, yün vb malların ticaretiyle uğraşan 38 tüccarın 29’unun Ermeni olduğu isimlerinden, soy isimlerinden anlaşılıyor.

Şehrin tek oteli de yine bir Ermeni’ye ait. Bu toplulukların kendi dinsel mekânlarının yanı sıra okulları da vardı. Ermeni okullarında okuyan öğrencilerin sayıları: 1901 yılında iki Ermeni okulunda 560’ı erkek, 324’ü kız olmak üzere 884 öğrenci okuyor ki, kız çocuklarının okullaşma oranının çok yüksek olduğunu gösteriyor bu rakamlar. Ermenice yayımlanan gazeteler, tiyatro grupları, Ermeni ve Süryani bandoları şehrin sosyal hayatının da son derece renkli olduğunu gösteriyordu.

Bunlarla birlikte Kürt illerindeki 1894-1896 ve 1909 Adana Olayları’ndaki Ermeni öldürülmeleri ise çok az dile getiriliyor. 1915-16 tehcir kırımlarının büyüklüğü nedeniyle olmalı. 1915 yılında Diyarbakır Valisi Reşit Bey, Diyarbakır eşraf ve feodallerinden oluşturduğu “milis” güçlerle Ermeni karşıtlığını ve kırımları organize etti. Cemilpaşazade Mustafa milis albay, Yasinzade Şevki Bey binbaşı, Zazazade Hacı Süleyman, Cerciszade Abdülkerim, Direkçizade Tahir, Pirinççizade Sıtkı yüzbaşı, Halifezade Salih, Ganizade Servet (Akkaynak), Muhtarzade Salih, Şeyhzade Kadri (Demiray), Piranizade Kemal (Önen), Yazıcızade Kemal, Haci Bekir milis teğmendiler…

Özetle: 1915’in asli faili Türk milliyetçiliğinin öncü örgütü İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ile onun etrafında örgütlenen asker-sivil Müslüman-Türk unsurlardır. Ancak bu kısa tarihçenin de gösterdiği gibi, 1514’ten itibaren merkezi devletle sıkı ittifak içinde olan Kürt unsurların en azından bir bölümü, bazen kendi inisiyatifleriyle bazen devletin yönlendirmesiyle veya zorlamasıyla fer’i (ikincil) failler olarak önemli roller üstlenmiştir.[50] Ve bundan da hatırı sayılır bir servet (menkul ve gayrımenkul) aktarımı sağlamışlardır.

Bunda sosyolojik açıdan garipsenecek bir durum yoktur. Ve elbette o günün suçlarından bugünün Kürtleri (aynı şekilde Türkleri, Çerkesleri vb…) hiçbir şekilde sorumlu değildir. Ancak tarihte işlenmiş bir suçla ya da suçun failleriyle açık, doğrudan ya da örtük biçimde özdeşlik kurmak, dayanışmak, onları haklı görmek vb. davranışlar, görenleri “kolektif failler” hâline dönüştürür. Hukukun değil, sosyal bilimlerin ürettiği bir kavram olan “kolektif faillik”ten kurtulmak açısından devlet adamlarının, toplum liderlerinin dahil oldukları gruplar adına diledikleri “kolektif özürler”, “geçmişle/ tarihle hesaplaşma” ya da daha doğru bir terimle ‘geçmişle/tarihle barışma’ sürecinin parçası olarak ele alındığında çok önemli işlev görür.

Nitekim Tarık Ziya Ekinci ve Naci Kutlay başta olmak üzere bazı önemli Kürt aydınları geçmiş yıllarda Kürt faillerin sorumluluğu hakkında açık yürekli konuşmalar yaptılar, yazılar yazdılar. Nokta dergisi 2007’de bu konuyu iki sayıda işledi. Son olarak DTK Eş Başkanı Ahmet Türk medya diliyle “ezber bozan” bir açıklama yaptı ve şöyle dedi:

“1915’lerde Ermeniler büyük acılar yaşadı. Burada Kürtlerin de payı var. Kürtler kullanıldı. (…) Hem Süryaniler, hem Ezidiler ile ilgili hem de Ermenilerle ilgili dedelerimiz, babalarımız kullanıldı, bu halklara zulmetti, onların eli kanlıdır dedik (…) Biz evlatları olarak, torunları olarak özür diliyoruz.”[51]

Bu önemli açıklama da diğerleri gibi kısa süreliğine tartışıldı ve hemen unutuldu. Unutuldu çünkü Ahmet Türk açıklamasını şöyle bitirmişti: “Türkiye’nin de bu büyüklüğü göstererek Ermenilerden, Ezidi ve Süryani halkından özür dilemesi gerekiyor. Bu olaylar cumhuriyetten önce olmuşsa bu sıkıntıya ne gerek var?”[52]

Hayır bu suç, cumhuriyet öncesine havale edilip örtbas edilemez! Çünkü Cumhuriyet öncesinde başlayan, Cumhuriyet ile tahkim edilerek sürdürülmüştür.

 

“EMVÂL-İ METRÛKE”: GASPEDİLEN ERMENİ ZENGİNLİĞİ

 

Evet, evet söz konusu suç, cumhuriyet öncesine havale edilerek örtbas edilemez! Çünkü Malta Belgeleri’nin vd’lerinin işaret ettiği gibi Ermeni Soykırımı ile sermaye “Emvâl-i Metrûke” yalanıyla Türkleştirilip/ Müslümanlaştırılarak Ermeni zenginliği gasp edilmiştir…

Bu konuda en çarpıcı veri Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal’in şu anısıdır:

“New Jersey’de, tutsak akıl-özgür akıl ve milliyetçilikleri konu alan konuşmam yeni bitmiş, sıra sorulara gelmişti.

Sorulardan biri, Cemal Paşa ailesi ile ilgiliydi.

Hem ailenin kökleri, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonraki hayatı merak ediliyordu.

Soruyu yanıtlarken hatırladım.

Cumhuriyet kurulduktan sonra, ancak 1920’lerin ortasına doğru Cemal Paşa ailesinin Türkiye’ye dönmesine izin verilmişti.

Aile İstanbul’da, Kurtuluş semtinde bahçe içinde müstakil bir eve yerleşmişti.

Ev, eski bir ‘Ermeni mülkü’ydü ve Atatürk’ün emriyle Cemal Paşa ailesine verilmişti. Kaç yıl sonra bilmiyorum ama ailenin hiç bitmeyen mali dertleri yüzünden de satılmıştı.

Bir yıl önce çıkan 1915: Ermeni Soykırımı kitabımda aile tarihinin bu biraz da trajik sayfasına çok kısa değinmiştim.

Konuşmadan sonra soru-cevap bölümü de bitmiş, kitaplarımı imzalamaya başlamıştım.

Sarışın bir kadın, elinde kitap yanıma yaklaştı, bana doğru eğildi, adının Anna olduğunu söyledikten sonra şöyle dedi:

‘Ailenize verilen Kurtuluş’taki ev benim aileme aitti, dedelerimindi.’

Bir an şaşırdım.

Sonra ayağa kalktım, elini sıktım.

Kısa süre bakıştık.

Sırtını döndü gitti Anna…

Ne yapabilirdim ki?”[53]

Dedik ya söz konusu suç, cumhuriyet öncesine havale edilemez; kişinin “Ne yapabilir(d)im ki?” söylemiyle ruhunu kurtarması da mümkün değildir; çünkü bugündeki “Emvâl-i Metrûke”ye mündemiçtir…

Bilindiği üzere “Emvâl-i Metrûke” kanunları, tüm bir T.“C” tarihi boyunca Ermeni soykırımının niçin yok sayıldığının da yanıtıdır. “Emvâl-i Metrûke”, “normal ve sıradan” görülen ve öyle algılanan; bu nitelikleri itibarıyla varlıkları hiç bir zaman sorgulanmamış; “doğal sayılan” kanunlardır. Çünkü bu “normallik”, yok sayma ile eş anlamlıdır. Türkiye, bir varlığın -genel olarak Hıristiyan özel olarak Ermeni varlığının- bir yokluk hâline çevrilmesi üzerine kurulmuştur.

T.“C”, Hıristiyanların varlığının yokluk hâline getirilmesi yani bir varlığın yokluk üzerine inşa edilmesidir. Coğrafyamızda “Ermeni Sorunu”nun esas olarak ulusal güvenlik sorunu olarak ele alınmasının nedeni budur. Konuyu hatırlatma veya üzerine açık tartışmaya çağrı bile ulusal varlığa ve ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak algılanır. Bunun nedeni çok basittir; kendi varlığımızı, diğerinin yokluğu üzerine kurduğumuz için, bu varlık üzerine her konuşma bize ürküntü ve korku vermektedir. Türkiye’de Ermeni sorunu üzerine konuşmanın ana zorluğu bu varlık-yokluk ikileminde yatar.

Hıristiyan-Ermeni varlığını yok etmeyi kurumsallaştırmak ise birçok başka şeyin yanında, esas olarak “Emvâl-i Metrûke” Kanunları ile gerçekleştirilmiştir. Bu kanunlar soykırımın yapısal unsurudurlar ve T.“C” dönemi hukuk sisteminin esasa ilişkin unsurlarından birisidir. Bu nedenle T.“C”nin, soykırımı kendi yapısal temeli hâline getirmiş bir rejim olduğundan söz ediyoruz. Bu da, bir hukuk sistemi olarak T.“C” ile soykırım arasındaki ilişkiye yeni bir gözle bakmamız gerektiğini bize hatırlatmaktadır.

“Emvâl-i Metrûke” Kanunları 1915 Ermeni soykırımının ve bugünkü hukuk sisteminin yapısal bir unsurudur ve bu kanunlar Ermenilerin malları üzerindeki Türk hâkimiyetini tesis etmenin aracı olmuşlar, bir başka deyişle gaspı yasallaştırmışlardır. İlgili kanun ve yönetmeliklerin büyük bir çoğunluğu T.“C” döneminde çıkartılmıştır. T.“C” ve onun hukuk sistemi, bir anlamda Ermeni kültürel, sosyal ve ekonomik zenginliğine el konulması, Ermeni varlığının ortadan kaldırılması gerçekliği üzerine inşa edilmiştir.

Bu konuda gazeteci ve iktisatçı Nevzat Onaran’ın ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-I, Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919)’ ve ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II’ başlıklı çalışmalarında şunların altı çizilir:

Akbank’ın çıkardığı Washinton kaynaklı bir kaynakta, Osmanlı’da sermayenin ve emeğin etnik dağılımı hakkında şu bilgiler verili: 1914’te sermaye yapısında Müslümanların payı yüzde 15, Rum Ortodoksların payı yüzde 50, Ermenilerin payı ise yüzde 20, Yahudilerin payı yüzde 5, yabancı ülke vatandaşlarının payı ise yüzde 10’dur. Emek dağılımında ise Rum Ortodoksların payı yüzde 60, Ermenilerin payı yüzde 15, Yahudilerin payı 10, Müslümanların payı yüzde 15, yabancıların ise sıfırdır.[54]

1915’ten sonra ise Ermenilerin sermayedeki payı neredeyse sıfıra indi. Bu tasfiye süreci Rumlar için mübadeleyle de devam etti. İstanbul mübadelenin dışında bırakılmış da olsa 1920-23 arasında pasaport alıp yurtdışında çıkanların malı mülkü de Müslüman sermayedarlara devredildi. 1914’te sermayedeki payları yüzde 15 olan müslüman Türklerin 1930’larda sermayeden aldıkları pay yüzde 90’lara çıktı. Bu tablo bize Türk burjuvasinin sermaye birikiminin kaynağının kendisinden önceki hâkim sınıfın sermayesi değil, kendi ötekisi olan Hıristiyan sermayesi olduğunu gösteriyor. 1930’larda sanayi sermayesinde yüzde 90 paya ulaşan Müslüman Türk sermayesi, bugünkü sanayileşememe sorununun da nedenidir. Bu yağmacı zihniyet nedeniyle günümüzde üretim bilgisinden yoksun bir iktisadi yaşam söz konusudur bu ülkede. Eğer sermaye birikimi daha önceki üretim biçiminin egemenlerinden gelseydi Türkiye ekonomisi ve sanayisi bugün çok farklı bir noktada olurdu. Türkiye’nin sanayileşmesiyle ilgili analizler yapılırken bu hep atlanıyor…

İttihatçı yağmalamanın Tasfiye Kanunu, 8 Ocak 1920 tarihli kararnameyle yürürlükten kaldırıldıysa da, Büyük Millet Meclisi’nin 15 Nisan 1923 tarih ve 333 no’lu kanunuyla yeniden yürürlüğe konmuş ve 8 Kasım 1988’e kadar uygulanmıştır. Cumhuriyet ilanı öncesinde yapılan bu kanuni düzenlemeyle, başında sahibi bulunmayan her mal ve mülk ‘metrûk’ ilan edilmiş ve Hazine tarafından el konmuştur. Emvâlin 1915’deki kıymetine göre satılacak olması da yağmayı daha iyi anlaşır kılmaktadır. Bu anlamda, ‘öteki’nin mülkünün tasfiyesinde İttihatçılar’dan Cumhuriyet’e bir organik devamlılık vardır.[55]

Tasfiye Kanunu ile sürülen her bir insanın malı ve mülkü fiilen Hazine adına gasp edildi. Ermeniler’den sonra kitlesel sürgün kurbanı Rumlar’dır… Rumlar, 1914 baharında Ege ve Marmara kıyısında harice kaçmak zorunda bırakılırken, harp döneminde özellikle Karadeniz’den Anadolu içine sürüldü. Hatta 1914 yazında Meclis-i Mebusan’da Rum sürgünü tartışılması sırasında Dâhiliye Vekili Talât, Müslüman muhacirlerin çöle sürülemeyeceğini söylemesinden bir yıl sonra “Ermenileri Suriye çölüne sürün” emrini vermiştir.

Tasfiye Kanunu ile gasp edilen Rum malları için sürülmelerinden iki yıl sonra yürürlüğe konulan 21 Şubat 1916’da talimatnameyle, yağmaya devam edildi. 20 Mart 1918 tarihli tarifnameyle de, Rum mallarından elden çıkarılan ve kalanın tespitine çalışıldı.[56]

1923’deki Türkiye-Yunanistan mübadele antlaşması, aslında hem yağmanın hem de 1914’ten itibaren genelinde Rumlar’ın ve özelinde 1920-1921’de Pontosluların neler yaşadığının anlaşılmasını ve tartışılmasını engellemiştir.[57]

İttihatçı hükümet, milyonlarca Ermeni ile Rum’u ve diğer milliyetten insanları sürdüğü için, geride kalan sürgün mülklerinin yani emvâl-i metrûkenin dağıtılması ve satılması için özel devlet teşkilâtını oluşturdu.

Bizzat emvâl-i metrûkeyi tasfiye etmekle görevlendirilen Tasfiye Komisyonu, Anadolu’nun her köşesinde işbaşı yaptı. Edirne’den Adana’ya, Erzurum’dan İzmid’e, Haleb’den Trabzon’a Karesi’ye 42 Tasfiye Komisyonu faaliyet gösterdi. Bunlar kadar yetkilendirilmeyen 33 Emvâl-i Metrûke Komisyonu da görevlendirildi.[58]

Cumhuriyet yıllarında da emvâl-i metrûkenin tasfiyesi için Tasfiye Komisyonu kuruldu, ama bunlardan bilinenin sadece İzmir Tasfiye Komisyonu olması, resmi perdelemenin bir faaliyetinden[59] öte bir anlam taşımaz.

Emvâl-i metrûkenin tasfiyesi için oluşturulan Tasfiye Komisyonu tüm işlemlerini kayıt altına almakla görevlendirilmiştir. Belirlenen hesap türlerine göre esas ve cari defterler, sürülen hakkında doğrudan bilgilenme kaydıdır. Bugüne kadar sürgün defterlerinin bir sayfası dahi ortaya çıkartılmadı.

Adalet Bakanlığı Uluslararası ve Dış İlişkiler Genel Müdürü Hâkim Abdülkadir Kaya’nın 25.6.2003’te Hafik Sulh Hukuk Mahkemesi’ne ve 18.8.2004’te Hafik Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği yazı ortaya koydu ki, kayıtlara ait defterin adresi Adalet Bakanlığı’dır. Bakanlık, bilgisini verdiği Sürgün Defterleri’ni açıklamalıdır.[60]

Emvâl-i metrûkenin dağıtılması ve satılması ardından yeni sahipler adına tapulandırmanın yapıldığı sıra, gündemdeki bir diğer konu da malın sahibi adına biriken paraya el konmasıdır.

1929 krizinin yoğunlaştığı bu dönemde, Maliye’de ‘emvâl-i metrûkenin sahibi’ adına ‘emanet’te toplanan paranın, 24 Mayıs 1928 tarih 1349 no’lu kanunla bütçeye aktarılmasına karar verildi. 1928 yılı bütçesine emanetten aktarılan 300 bin liradır. Benzer uygulama 1916’da bir emirle yapılmıştır. 1928-2011 dönemi sadece bütçe artışı dikkate alındığında bile o günün 300 bin lirası, 2011’in 405 milyon lirasıdır. Emanet hesabındaki para 2004 yılında Meclis’te tartışma konusu olacaktır. 1928 sonrası dikkate alındığında emanetten bütçeye milyonlarca lira aktarıldığı anlaşılmaktadır.[61]

Mal ve mülkün gaspı dışında, mazbataların ödenmemesi nedeniyle de devlet vatandaşına borçludur. Türk Kurtuluş Savaşı sırasında 5 Ağustos 1921’de TBMM Reisi ve Başkumandan Mustafa Kemal’in emriyle alınan harp vergisine karşılık verilen mazbataların ödenmesi de, 3 Nisan 1924 tarihli 459 no’lu Mahsubi Umumi Kanunla yapıldı. Cumhuriyet vatandaşı Rum ve Ermenilerin ödemede istisna tutulmasını, Encümen Reisi Hasan Fehmi (eski Maliye Vekili, Gümüşane mebusu) TBMM Gizli Celse’de şöyle açıkladı:

“Maddeden maksat tehcir ve tegayyüp (sürgün edilen ve kaybolan) Rumların ve Ermenilerin Tekalifi Milliye ve harbiye (milli ve harp vergisi) mazbatalarını mahsup etmemektir (ödememektir)… Rumları ve Ermeniler’i bu Tekalifi Milliye mazbatalarının bedellerinden müstefit etmemek (faydalanmaması) için bir çare düşünüldü. Fakat bunu açık olarak Rum ve Ermeni diyemezdik. Muhtelif şekiller ve formüller yazıldı… Nihayet en az mahzurlu veyahut mahzursuz bu şekli bulduk…”

Soykırımda Bitlis ve Haleb Valisi Mustafa Abdülhalik 1924’ün Maliye Vekili olarak, “Bize mensup olmayanlara mümkün olduğu kadar müşkilat göstereceğiz,”[62] ifadesiyle noktayı koydu.[63]

Bu tas tamam sermayenin Türkleştirilmesi/ Müslümanlaştırılmasıdır…

Bu da İttihat Terakki’nin 1910 kongresinde şekillenmeye ve sistematize edilmeye başlanan milli iktisat anlayışı, Anadolu’daki Rum ve Ermeni sermayesinin el değiştirmesine yönelik bir harekettir. Kapitalizmin dönemsel özelliği, özellikle Almanlarla oluşan ittifak, “yeni burjuvazi” hamlesini gerekli kılarken, bu burjuvazinin bürokratik olmayan yanı “sıkıntılı” bir görünüm sergilemekteydi. Sıkıntı; Müslüman ve Türk olmayan bir burjuvaziyle bürokrasinin ve partinin bağlarının uyuşamayacağı yönündeki anlayıştan kaynaklanmaktaydı diyebiliriz. Diğer taraftan, mala mülke el koyma fırsatını yakalayan bu ittihatçı güruhu, bu fırsatı kaçırmamak adına insanlık tarihinin en büyük suçlarından birini işledi. Aslında, Ermeni halkına yönelik çok önceleri başlayan katliam politikası bu dönemde sistematik hâle getirilerek uygulandı. Bu uygulamaya dair bazı sonuçlara baktığımızda, büyük felaketin iktisadi görünümü de ortaya çıkıyor.

Örneğin; 1908’de anonim şirketlerde Türk sermayesinin payı sadece yüzde 3.1923’e gelindiğinde bu oran yüzde 38. Yine aynı dönemler için ticaret yapan tüccarlara baktığımızda, ithalat ihracat işindeki Türk tüccarlar yüzde 4 civarındadır. Komisyonculukta bu oran yüzde 3’ün altındadır. Liman işleri tamamen Türk olmayanların elindedir. Toptancılık yapan tüccar oranı yüzde 15, perakende alanındaki Türk tüccar oranı yüzde 25’tir. Savaş sonrası bu oranlar dramatik bir şekilde Türkler lehine değişmiştir.

İsmail Beşikçi’den alıntı yaparsak; “1915 Yılında Ermenilere karşı sürdürülen politikanın çok önemli yönlerinden biri de sürgündür. Sürgüne gönderilen Ermenilerin mallarına çevredeki eşraf tarafından el konulmuştur. Sürgün kanlı olmuştur. Pek çok katliam, soygun yaşanmıştır. Sürgüne gönderilen Ermenilerin mallan eşraf tarafından yağmalanmıştır. Sürgüne gönderilenlerin beraberlerinde götürdükleri altın, bilezik gibi pahada ağır yükte hafif mallara el koyabilmek için insanlar yollarda öldürülmüşlerdir. Savaştan sonra sürgüne gönderilen Ermenilerin tekrar yurda dönmeleri yasaklanmıştır. Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesinden sonra, sürgüne gönderilen Ermenilerin ve Rumların bir kısmı tekrar yurtlarına dönerek mallarına ve mülklerine sahip olmaya başlamışlardır. Rumlardan ve Ermenilerden yağmalanmış bu malların tekrar onların eline geçmesini engellemek için Kuvva-i Milliye Teşkilâtı kurulmuştur. Kuvva-i Milliye’nin temelindeki en önemli sınıfsal etkenlerden biri budur. Rumların ve Ermenilerin tekrar gelmelerine ve mallarına sahip olmalarına engel olmak.”

Savaş sonrası aslında en önemli gelişme yukarıda anlatılan el koymalar sonucu gerçekleşmiştir. Ekonomide hızlı bir parasal servet artışı yaşanmış, bunun sonucunda da iç borçlanma hayata geçirilebilmiştir. Borçlanma halkın elindeki nakitlerden sağlanmış ve bu sayede yeni ekonomi önemli bir kaynağa kavuşmuştur. Bu da siyasetin ve burjuvazinin milli iktisat rotasında yürüyebilmesi anlamına geliyordu, öyle de oldu!

Eğer öyle olmadıysa; o hâlde sormak gerekir: Ermeni mallarına ne oldu?

 

MÜSLÜMANLAŞTIRILAN -GİZLİ- ERMENİLER

 

Soru, yanıtını ararken; yanıtla ilintili bir diğer mesele de “Müslümanlaştırılan -gizli- Ermeniler” alt başlığında aranmalıdır…

Yeri geldi aktaralım: 1915’te Müslümanlaştırılan Ermenilerin sayısı 200 bin civarındaydı;[64] tabii insan havsalasını zorlayan trajedilerle…

Bir kaçını hızla sıralayalım:

i) ‘Armenian Weekly’nin editörü Khatchig Mouradian anlatıyor:

“Talat’ın babası Hovsep, 1910’da Lice’nin bir Ermeni köyünde doğmuştu. Beş yaşındayken, ailesi soykırımda katledilmişti, bir şekilde canını kurtaran Hovsep’e bir Müslüman aile kol kanat germiş ve Bekir adını vermişti.

Bekir, dini bütün bir Müslüman olarak yetişti, iki kere Mekke’ye hacca gitti. Beş oğlu oldu, hatta birine Ermeni soykırımı dönemindeki Osmanlı İçişleri Bakanı’nın, yani bu suçun beyni kabul edilen adamın adını verdi: Talat…”[65]

ii) Dahiliye Nezareti’nin 26 Mayıs 1915 tarihinde Sadrazamlık makamına gönderdiği ve Ermeni meselesinin ‘esaslı bir şekilde sona erdirilmesi ve tamamen yok edilmesini’ emreden telgrafıyla resmen başlayan ‘Ermeni Tehciri’ ( ‘Ermeni Soykırımı’) sırasında resmi tarihçi Kamuran Gürün’e göre bile en az 300 bin Ermeni hayatını kaybetmişti ama ölenler bir anlamda ‘kurtulmuşlardı’ çünkü geride kalanları, özellikle de kadın ve çocukları çok büyük acılar bekliyordu.

Örneğin, 1916 yazında Cemal Paşa’nın isteği üzerine Suriye ve Lübnan’a giden edebiyatçı ve siyasetçi Halide Edip (Adıvar) Hanım, bin kadar Ermeni yetiminin kaldığı Ayn Tura Yetimhanesi’nde gördüklerini, İstanbul’da kurulan yeni kabinede Maliye Nazırı olan dostu Cavid Bey’e mektupla şöyle anlatıyordu: “…Çöllerde ot yiyerek karınları şiştikten sonra kimi anasını, kimi babasını, birçokları da çocuklarını kaybettikten sonra buraya düşmüşler. Daha doğrusu, Cemal Paşa getirtmiş (…) Dışarıda anası açlıktan ölen, babası yanında öldürülen, on iki yaşında bir Ermeni kızı geldi, iltica etti. Mahzun, büyük gözleriyle etrafımda dolaşıyor, lüzumlu lüzumsuz elimi öpüp ağlıyor. Bahçede bir facia daha var.

Oğlunu yanında öldürürlerken birdenbire dilini kaybeden bir bedbaht, öteki oğlunu ve ailesini nereye attıklarını bilmiyor. Ayakları çıplak, gözleri elem içinde, mütemadiyen işaretle felaketini haykırıyor. Bazen geceleri çocuğu ölen bir kadın gibi, başı elleri içinde döğünüyor, döğünüyor… Gündüzleri yazımı yazarken bazen hıçkırdığını işitiyorum. Pencereye koşuyorum, aşağıda bahçede ellerini sallıyor, oğlunun kalbinden kurşun geçerken çıkan sesi göklere uluyor, söylüyor. Bunlardan binlerce, yüzlerce var. Yetimhaneler hayatta bir şeyin telafi edemeyeceği şeyi kaybetmiş yarı aç bedbaht çocuklarla dolu…”

Bu çocuklardan biri olan 1904 Fındıcak doğumlu Harutyun Alboyacıyan yıllar sonra Ermeni etnolog Vergine Svazlian’a şöyle anlatmıştı Ayn Tura’da gördüğü muameleyi: “Ana-babamı öldürdükten sonra, beni ve benim gibi ergin olmayan çocukları toplayıp Cemal Paşa’nın Türk yetimler yurduna götürdüler. Benim soyadım 535’ti; adım ise Şükrü’ydü. Ermeni arkadaşım da Enver adını aldı. Bizi sünnet ettiler. Türkçe bilmeyen bir sürü çocuk vardı; onlar Ermeni oldukları anlaşılmasın diye haftalarca konuşmadılar. Eğer çavuşlar bunu duysalardı onları falakaya yatırır, tabanlarına 20-30-50 darbe vurur veya saatlerce güneşe bakmaya zorlarlardı. Bize dua ettiriyorlardı; ‘Padişahım çok yaşa!’ cümlesini üç kere tekrarlamamız gerekiyordu. Bize Türk giysileri giydiriyorlardı: beyaz entari, onun üstüne de siyah cüppe. Bir müdürümüz, birkaç bayan hocamız vardı. Cemal Paşa bize iyi bakılmasını emretmişti; zira o Ermenilerin aklını ve yeteneklerini çok takdir ediyor ve savaşı kazandığı takdirde, binlerce Türkleşmiş Ermeni çocuğun gelecekte kendi halkını yücelteceğine, bizim gelecekte kendisine destek olacağımıza inanıyordu…”

Halide Hanım ve Cemal Paşa’nın Suriye ve Lübnan’daki görevleri 1917’de bitti ama Ermeni yetimlerinin çilesi bitmedi. Ermeni Soykırımı’nın mimarı Talât Paşa’nın kara kaplı defterinde Ermeni yetimlerinin sayısının 10 bin 269 olduğu; bunların 6.768’inin yetimhanelere, 3.501’inin ise Müslüman ailelere dağıtıldığı yazılıydı. Başbakanlık Arşivi ise kız ve erkek çocukların ailelerinden alınmaları, Ermenilerin bulunmadığı Müslüman köylerine dağıtılmaları ve Müslümanlarla evlendirilmeleri veya yetimhanelere konulmaları ve özellikle Müslüman âdetlerine göre yetiştirilmeleri konusunda onlarca belge ile dolu.[66]

iii) Arjantinli gazeteci Avedis Hadjian, ‘Türkiye’deki Gizli Ermenilerin Ayak İzleri’ başlıklı haberinde Anadolu’da ve İstanbul’da sayıları yüz binlerle ifade edilebilecek Ermeni kökenli vatandaşın kimliklerini gizleyerek yaşamlarını sürdürdüklerine işaret edildi.

Hadjian’ın İstanbul, Amasya, Diyarbakır, Batman, Tunceli ve Muş’u dolaşarak yaptığı araştırmanın ilk durağı İstanbul’da Kurtuluş’ta başlıyor. Habere göre, yaklaşık 1 asırdır gerçek kimliklerini gizleyen insanların büyük çoğunluğu doğu illerinde olmak üzere, İslâm dininin Sünnilik ve Alevîlik gibi çeşitli mezheplerini benimseyerek Türk ya da Kürt kimliği altında yaşıyor. Her şeye rağmen özellikle Batman’ın Sason ilçesinin köylerinde yaşayan küçük bir topluluk, hâlen Hıristiyanlıklarını korumaya devam ediyor.

Gizli Ermenilerin sayısını tam olarak kimsenin bilmediğinin altını çizen Hadjian, birçok gizli Ermeni’nin kimliklerini açık etmekten korktuğuna şahit olduğunu anlattıktan sonra Palulu bir gizli Ermeni’nin sözlerini şöyle aktarıyor: “Türkiye, Ermeniler için hâlâ tehlikeli bir yer.”

Değişik kimlikler altında yaşayan gizli Ermeniler, kimliklerini açık yaşayan Ermeni vatandaşlarla ilişkiye girmekten de kaçınıyor. Yabancılarla ilişki kurmuyor. Hadjian, gizli Ermenilerin bir kısmının dedelerinin ya da ebeveynlerinin Ermeni olduklarını kabul etmelerine ve Türk ve Kürt komşularınca Ermeni ya da gavur diye adlandırılmalarına rağmen bunu reddettiklerini, bazılarınınsa gerçek kimliklerini kabul etmelerine rağmen bu bilgiyi kendi çocuklarından sakladıklarını anlatıyor.

Hadjian, bir kimsenin gizli Ermeni olduğunu anlamanın hiç de kolay olmadığını söyleyerek çeşitli örnekler sunuyor: Örneğin, Amasya’nın son Ermeni’si olan ve Hıristiyan inancına göre yetiştirilmiş Hrant Dink’le aynı okulu bitiren Rafel Altıncı Müslüman olup, bir Türk kızıyla evlenmiş, kızını da Türk olarak yetiştirmiş. Arıkan yıllar sonra yeni yeni kabul ediyor Ermeniliğini. Muş’un bir köyünde yaşayan Jazo Uzal, kışı geçirdiği İstanbul’da kiliseye giderken, yazın döndüğü köyünde oruç da dahil Müslüman ibadetlerini yerine getiriyor.

Öte yandan, Diyarbakırlı avukat Mehmet Arkan, yedi yaşına kadar ailesinin Ermeni olduğunu bilmeden büyüyor. Arkan, “10 sene öncesine kadar herkesten kimliğimizi saklıyorduk ama artık Diyarbakır’da Ermeni olmak tehlikeli değil” diyerek Surp Giragos Kilisesi’nin restorasyonunu örnek veriyor. Arkan, Sünni olmasının ve namaz kılmasının kendini daha az Ermeni hissettirmediğini söylüyor.

Bazı durumlarda gizli Ermenilik beklenmedik dönüşümler de yaşamış. Örneğin 1915 olaylarından sağ kurtulan Palu’nun Bagin Köyü’ndeki Ogasyan aşireti, Amerika’ya göçerek Rhode Island’a yerleşmiş. Tarlalarında çalıştırılmak üzere bir Kürt aşiret reisinin kaçırdığı ailenin küçük oğlu Kirkor daha sonra ağa tarafından yetim Zerman’la çok küçük yaşta evlendiriliyor. Her ikisi de Palu’nun bir köyüne yerleşip, İslâm’ı seçip, Türkçe isimler alıyor. Hacca bile gidiyorlar birlikte. Yıllar sonra ABD’deki akrabalar Kirkor ve Zerman’la bağlantı kuruyorlar. Şimdi Kirkor ve Zerman’ın bir torunu Harput’ta imam, ikinci kuşaktan yeğenleri Oshayan Cloloyan ise New York Ermeni kilisesinin başpiskoposu olmuş.

Hadjian, Tunceli ve çevresinde de gizli Ermenlerin varlığından söz ettiği yazısında Sason’da tanık olduğu olaydan bahsediyor. Raman Dağı’na hacı olmaya giden Ermeni kafiledeki 6-7 yaşındaki bir kız çocuğunun sırtındaki beyaz çuval rüzgârın etkisiyle ters dönünce Ermeni hacını gören yazar, fotoğraf çekmek için yaklaşıyor. Görüntü vermemek için yüzünü eşarbıyla gizleyen küçük kız, “Ermeni misin, ailende Ermeniler var mı?” sorularına “Biz Müslümanız” diyerek yanıt veriyor.[67]

iv) Tüm baskılara rağmen Ermeni kökenini öğrenip kimliğini değiştirenlerde son yıllarda ciddi bir artış var.

“Herkes bizi Kürt Müslüman olarak bilirdi. Babam annem dindardı. 12 yaşıma geldiğimde mahalledeki çocuklar bana ‘gavur’ demeye başladı. Anneme sordum ve Ermeni olduğumu öğrendim. Bize okulda ‘Ermeniler insanları kesti’ demişlerdi. Ermeni olduğum için ağladım. Yıllarca arada kaldım. Ve sonra asıl dinime dönmeye karar verdim. Müslümanlıkta bir laf vardır: Aslını inkâr eden haramzadedir…” Yusuf Yılmaz böyle anlatıyor “Araf”ta kalmayı ve özüne dönmeyi. Yılmaz tek örnek değil.[68]

v) “Gizli Ermeniler” kimliklerini eskisine göre daha cesurca açıklıyor. Diyarbakırlı Gaffur Türkay, “Sünni Müslüman’ım ama Ermeni’yim” diyor.

Daha önce görevden alınan eski Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu’nun, Türkiye’de yaşayan Kürtlerin Türkmen, kendilerini Kürt-Alevî olarak tanımlayanlarınsa Ermeni kökenli olduğunu söylemiş, “gizli Ermeniler”le ilgili kayıtlar olduğunu öne sürmüştü. Bu sözleri büyük tartışma yaratan Halaçoğlu, Türkay’ın sözleri için, “Sadece Diyarbakır değil, Türkiye genelinde gizli Ermeniler var ve artık kimliklerini açıklıyorlar” diyor.

Artvin ve Rize illerinde yaşayan ve Ermenice’nin bir lehçesini konuşan Müslümanlaşmış Ermeniler de kendilerini ‘Hemşinli’ olarak tanımlıyor. Kendisi de Hemşinli olan araştırmacı ve politikacı İsmet Şahin, Hemşinlilerin Hıristiyan âdetlerini koruduklarını söyledi. Tunceli’deki ailesinin Kürt-Alevî kimliğiyle yaşadığını söyleyen belgeselci Kazım Gündoğan da kimliğini gizleyen Tuncelili Ermenilerin “dualarını doğada yaptıklarını” söylüyor.[69]

vi) Yıllardır komşularının ya da iş arkadaşlarının büyük bir bölümü, onları ‘Müslüman Kürt’ olarak kabul etti; çok az kimse, “Ermeni” kökenli olduklarını biliyordu. Bilenlerin çoğu da Hıristiyan kökenlerini görmezlikten geliyordu.

Oysa, onlar yıllarca “gizli Ermeni” olarak yaşamlarını sürdürmek zorunda kaldılar. Nüfus cüzdanlarında “Müslüman”, kalplerinde ise “Hıristiyan” yazıyor, kendi aralarında evleniyorlardı. Ancak, son yıllarda ana dinlerine, ana kimliklerine dönmeye başladılar.

Özellikle 1950 sonrası artan “mahalle baskısı” sonucu dinlerini değiştirmek zorunda kalan Ermeni ailelerinin çocukları, artık kimliklerine “Hıristiyan” yazdırıyor.

Bu geri dönüşü yaşayan ailelerden biri de Türkiye Ermenileri Patrikliği Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan’ın ablasının torunları 33 yaşındaki Mesure Kaplan ve 28 yaşındaki Cihan Beskisiz. Mesure, kendisi gibi uzun süre Ermeni kimliğini saklamak zorunda kalan eşi Kudbettin Kaplan, 5 yaşındaki oğlu Mardik ve erkek kardeşi Cihan’la birlikte 19 Eylül 2010 günü Akdamar’daki ayini yönetmek için Van’a gelen dayıları Ateşyan’ı ziyaret etti. 4 ay önce nüfus cüzdanlarını değiştirerek Hıristiyan/ Ermeni kimliklerini resmîleştiren Mesure ve Cihan kardeşler vaftiz oldu.[70]

Şimdi burada durup sormalıyız: “O hâlde”?

 

ABD PATENTLİ İLLÜZYON(LAR)

 

Tanınsa da, tanınmasa da gerçek orta yerde; boylu boyunca karşımızda…

Gerçeğin varlığı kimsenin, hiçbir şeyin tanımasına “endeksli” değil ve olamaz da…

Ama bu konuda farklı düşünüp, ABD patentli illüzyon(lar)a müthiş “değer biçen”ler var.

Biz onlardan değiliz… Yani “ABD bu kez soykırımı tanıyabilir,”[71] umuduyla yaşayan Ara Nazaryan’dan farklı bir yerde duruyoruz.

Açık, açık telaffuz edelim: ABD için Ermeni Soykırımı/ Gerçeği, sadece ama sadece uluslararası ilişkilerde bir şantaj aracı/ kozudur; hepsi bu kadar…

Bu noktada Robert Fisk’in, “1939’da Hitler’in generallerine sorduğu soruyu hatırlamaya değer. Hitler doğu Avrupa’daki milyonlarca Yahudi’yi öldüreceği Polonya seferi öncesinde basit bir soru sormuştu: “Bugün Ermenileri kim hatırlıyor?” Evet, Hitler Obama’dan duymuş olmayı isteyeceği cevabı aldı,”[72] uyarısını kimsenin “es” geçme şansı yoktur; olmamıştır; olamaz da…

Tam da bu noktada İskender Aruoba’nın, ‘Soykırım Demeyecek, Garanti Veririm!’ başlıklı yazısından bir bölümü aktarmak gerekiyor:

“ABD ile epeyce ticaret yapmış ve oralarda yaşamış biri olarak ben Hüseyin İskender Aruoba, gayet net ifade edeyim! Hüseyin Yıldırım Obama asla ve kat’a ‘Soykırım’ demeyecektir!”

“Neden” mi?

Gayet basit; ABD Başkanı Barack Obama’nın 24 Nisan 2010’da “Ermeni Soykırımını Anma Günü” açıklamasına ilişkin ‘Los Angeles Times’ın yorumundaki üzere: “ABD yönetimi, Türkiye ile gerginlik istemiyor. İlişkileri gerginleştirmek ABD’nin Irak ve Afganistan’a sevkıyat rotalarını riske sokabilir, Ortadoğu barış girişimleri ve İran ile ilişkiler gibi konuları karmaşıklaştırabilir…”

Bu kadar da değil; “1915’te yaklaşık 1.5 milyon Ermeni’nin Osmanlı Türklerince kitlesel katliama tabi tutulması, XX. asrın en karanlık sayfalarından biri. Konu neredeyse bir asır sonra hâlâ yankı buluyor. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin katliamları soykırım olarak kabul etmesiyse, ABD’nin Irak, Afganistan, Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar ve Ortadoğu’daki kritik önemde bir müttefiki olan Türkiye’yle ilişkileri zedeleyebilir,”[73] notunu da düşüyor Steven A. Cook…

Bu kadar da değil; “İstenmeyen sonuçlara dikkat etmeli. ABD Kongresi’nin bir komitesinin Ermeni soykırımı üzerine onayladığı tasarı tarihsel bir yanlışı düzeltebilir, ancak bunu yaparken Ortadoğu’da barışçıl bir geleceği de tehlikeye atabilir. İsrail’in sakar anti diplomasisine kızan ve AB’den geçer notu alma başarısızlığı karşısında aşağılanmış hisseden Türkiye’nin, Batı’yla top oynamak için gerekçeleri tükeniyor. Kongre’deki oylama ve İsveç meclisindeki benzeri, Türkiye’yle Batılı müttefikleri arasında yeni bir takoz oluşmasına katkıda bulunuyor ve onu tehlikeli bir biçimde İran’a doğru itiyor,”[74] diye ekliyor Catherine Philips…

İş böyle olunca da ABD’de federal temyiz mahkemesi, 1915 olaylarında ölen Ermenilerin yakınlarına hayat sigortası kapsamında tazminat ödenmesi yönündeki eyalet yasasını, ABD dış politikasına karıştığı için iptal etti.[75]

Ayrıca Ermenilerin Türkiye Cumhuriyeti, Ziraat Bankası ve Merkez Bankası’nı dedelerinin mallarına el koymakla suçladığı davada, Türkiye egemen bağışıklık ilkesi yani “hiçbir ülke yabancı bir ülkede yargılanamaz” prensibini kullanarak savunma vermezken; Ermeniler ise insanlığa karşı işlenen suçların bunun istisnası olduğunu söyleyerek soykırım iddialarını hatırlattı. ABD mahkemesi ise davanın görülebilmesi için davacıların soykırımı kanıtlaması gerektiğini, bunun da mahkemenin yetki alanının dışında olduğuna karar verdi.

Yargıç Dolly Gee böyle bir girişimin Washington’daki federal hükümetin dış ilişkileri yürütme yetkisine müdahale olacağına hükmetti. Dolayısıyla davanın esası konusunda görüş bildirmeden dosyayı teknik nedenlerden kapattı. Eğer Beyaz Saray ya da ABD Kongresi geçmiş yıllarda soykırımı tanımış olsaydı davanın görülmesinin önünde böyle bir engel olmayacak, mahkeme direkt olarak iddiaları inceleyebilecekti. Bu durumda da zaman aşımı, mağdur olduğu söylenen kişilerin vatandaşlık statüsü gibi olgular devreye girecekti.

California’da 2010 yılında Garbis Davoyan tarafından açılan ve daha sonra benzer talepleri olan Bakaryan davası ile birleştirilen dosyada, Türkiye Cumhuriyeti, Ziraat Bankası ve Merkez Bankası’nın 1915’te el konan, satışı yapılan mallar nedeniyle haksız zenginlik elde ettiği, mal sahiplerinin ise zarara uğradığı iddia ediliyordu. Dava dilekçelerinde iki bankanın Türkiye’nin eylemlerine aracılık yaptığı savunuluyor ve soykırımın tanınması isteniyordu.[76]

ABD budur; bu kadardır; ötesi ise asla değil…

 

PARLAMENTO KARARLARI İLE “SOYKIRIMI TANI(T)MA”!

 

Yeri gelmişken bir şeyin altını daha çizelim: Ermeni Soykırımını/ Gerçeğini tanıma parlamentolara endekslenir ise, soru(n), uluslararası ilişki ve şantaj denklemlerine feda edilir…

Tarihi gerçekleri belirlemek parlamentoların ihtisas alanı değildir. Kararın “nihaî” mercii, halkların vicdanı ve baskısıdır. Parlamentolar ancak ve ancak bu vicdanın (ve basıncının) gereğini yerine getirme mercileridir.

Bu konuda tarihçi Christian Delporte şunu diyor: “Adı resmî tarih olan bir şeyin varlığına karşıyız. Peki niçin? Çünkü ortada özgür ve bilimsel araştırmaya itiraz eden engellere gerek olmadığını düşünüyoruz. Ancak ortada güç yoluyla belirli bir gerçeği dayatan bir yasa varsa, bu resmî gerçekle çelişecek sonuçlara varan tarihçilere yönelik kovuşturmalar olacaktır. Böylesine boğucu bir ortamda kim özgür biçimde araştırma yapabilir? Demokles’in kılıcı yanı başındayken kim düşünebilir? Biz neredeyiz? Tarih, her şeyden önce özgür tartışma konusudur ve böyle de kalması gerekir.”[77]

Evet kimileri için parlamentolardaki şunlar tür etkinlikler “başarı” ilan edilebilir…

i) Ukrayna’da yerel yönetimler birbiri ardına 1915 olaylarını soykırım olarak tanıyan ve Ukrayna yönetimini de soykırımı tanımaya çağıran kararlar alırken bu yönde önemli girişim, Kiev Belediyesi’nden geldi. Kiev Belediye Başkanı Leonid Çernovetski’nin yakın akrabası olan Belediye Meclis Üyesi Viktor Grinyuk tarafından Belediye Meclisi’ne sunulan öneri, üyelerin tamamına yakınının oylarıyla kabul edildi. Kararda, dünyadaki pek çok ülkenin “Ermeni soykırımı”nı tanıdığı ve Ukrayna Parlamentosu’nun ve Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in de bu yönde “gereken kararı almaları gerektiği” ifade ediliyor…[78]

ii) İsrail’de muhalefette olan merkez sol çizgideki Meretz partisi lideri Haim Oron’un, Ermenilerin 1915 olaylarıyla ilgili soykırım iddialarını bir kez daha İsrail parlamentosunun gündemine taşıyacağı belirtildi…[79]

Ancak bunlar “suya yazmak”tan öteye bir anlam ve değer ifade etmezler, edemezler… Çünkü devletler, tek Saikleri “çıkarlar” olan güvenilmez pragmatiklerdir.

“Nasıl” mı?

Örneğin İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hamid Baghaey, “Yüz yıl önce Osmanlı döneminde Ermenilere karşı soykırım uygulandı. Ermeniler Türkiye’den özür ve tazminat bekliyor,”[80] der demesine de; ardından hemen bizzat Kültür Mirası, Turizm ve El Sanatları Kurumu Başkanlığını da yürüten Baghaey, “Basın yayın organları, Türkiye ve Ermenistan arasındaki hukuki ihtilaflar konusunda özel bir tahlilde bulunduğumuzu telakki ettiler, ancak biz bu konuyu tekzip ediyoruz” ifadelerini kullanır![81]

 

VE BUGÜN…

 

Ve durmadan -içi boş- “demokratikleşme paketleri”nin açıldığı bugünde Ermeniler mi?

Sadece ‘Yerevan-Oragark’ gazetesi köşe yazarı Alin Ozinian’ın, “Türkiye sınırları içerisinde ne zaman bir gayrimüslime maddi, manevi ya da fiili bir saldırıda bulunulsa bunun mutlaka bir sebebi, yani kısaca bir ‘bahanesi’ vardır,” saptamasının altını çizerek somut birkaç şey aktarmakla yetinelim!

i) Dört Ermeni kadının art arda saldırıya uğradığı Samatya’da oturan Seta Teyze, “Ah… Biz hep korktuk bu ülkede. Bazen diyorum ki kendime keşke Ermeni olmasaydım”…[82]

ii) İstanbul Samatya’da 28 Aralık 2012’de vahşice öldürülen 85 yaşındaki Maritsa Küçük’ün kızı Bayizar Midilli ve torunu Ani Artar katil zanlısı Murat’ın cinayeti tek başına işlediğine inanmadıklarını söyledi. Midilli, adli vaka olarak gösterilmeye çalışılsa da bunun bir nefret cinayeti olduğunu ifade etti.[83]

Samatya’daki seri saldırıların faali olduğu iddia edilen Murat Nazaryan’ın sadece bir cinayetle suçlanması kafa karıştırdı: Başka saldırganlar mı var? Uyuşturucu kullanan Nazaryan, suçlandığı tek cinayetle ilgili de hiçbir şey hatırlamıyor…[84]

iii) “Türk Tarih Kurumu’nun, üniversitelerde Ermeni meselesini araştıran öğrencileri takip ettiği ortaya çıktı”… [85]

iv) Batman Gümüroğlu Jandarma Karakolu’nda askerliğini yapan er Sevag Şahin Balıkçı’nın ilkin doğrudan vurulduğunu belirtip sonradan ifadesini geri çekti. Halil Ekşi, ilk duruşmada, katil zanlısının yakını olan Bülent Kaya’nın baskısı sonucunda ve birlikte ifadesini değiştirdiğini belirterek, “Benim askerlikte verdiğim ifadede tehlikeli yerler varmış, onlara yaramıyormuş, ifademi değiştirmem gerekiyormuş,” dedi…[86]

v) Muş’ta kalan ve şehirde bir zamanlar Ermenilerin yaşadığının son kanıtı olan Kale Mahallesi, 21 Ekim 2012’de Bakanlar Kurulu kararı ile kentsel dönüşüm kapsamına alındı. Dönüşüm projesi çerçevesinde mahallede yıkılması planlanan 500 evin yerine TOKİ, 770 daire inşa edilecekti. Binaların yüzde 80’i yıkıldı…[87]

vi) Tekirdağ Malkara’da ‘Meşatlık’ adı verilen tarihi Ermeni mezarlığı tamamen yok edildi. Yıllar önce yağlı güreşler için çim saha yapılan mezarlıkta en son Malkara Belediyesi tarafından ‘ocakbaşı’ olarak kullanılacak bir bina yapıldı. Malkara’da Ermeni mezarlığının ilk tarihi hakkında kesin bilgi yok. Malkara merkeze 1.5 kilometre uzaklıkta olan mezarlık, Tapu Kütüğü’ne göre 1 Eylül 1976’da “metruk mezarlık ve yol fazlası arsa” olarak kayıtlara geçirildi. Yıllar içinde mezarlığın taşları söküldü…[88]

vii) Fındıkla’da gökkuşağı renklerine boyanan merdivenlerin griye boyanmasının ardından başlayan merdiven boyama eylemleri Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı. Bu süreçte, Agos gazetesine ve Hrant Dink’in öldürüldüğü yere yaklaşık 5 metre mesafedeki, Halaskargazi’de Şafak Sokak’ın girişindeki merdivenler de kimliği belirsiz kişiler tarafından bordo maviye boyandı…[89]

“Yeter” mi? Hayır yetmez! Bir de Ahbarik Hrant var…

 

AHBARİK HRANT İÇİN HATIRLATMA

 

Hrant’ın katledilişinin altıncı yılı için İstanbul’a gelen Noam Chomsky’nin, “Dink ifade özgürlüğü için kendisini feda etti,” dediği O; 1.500.001’inci Ermeni’dir; hâlâ Ermeni Soykırımı Meselesinin/ Gerçeğinin hâlledemediğinin kanıtıdır…

Hatırlayın: Talat Paşa kendisine Ermenileri tehcir ederek sorunu çözemeyeceklerini, yanlış yaptıklarını söyleyen İngiliz Büyükelçisine “Son Ermeni de tehcir edildi ve mesele bitti” demişti. Ama meselenin bitmediği, ne hâle geldiği gözler önündedir. Dışlamayla, kovmayla meseleler çözülmüyor…

Mesele bitmediği, mantık da değişmediği için yeni sorunlar çıktı. Yılları aşan bir süreç ve hâlen Hrant’ın katlinin gerçek sorumluları yok. Talat Paşa o zamanlar meseleyi hâllettiğini düşünmüştü. Şimdikiler de “Üç beş tane milli duygularını zaptedemeyen heyecanlı gence” havale etti ama kamu vicdanı bunu kabul etmedi.

Durum tam da ‘Utanç Duyuyorum!’[90] diye haykıran Fethiye Çetin’in ifadede ettiği üzeredir: “Devletin unutturma çabasına rağmen toplum bu cinayeti unutmuyor ve artık bu cinayetin suç ortağı olmayı reddediyor. Çünkü biliyoruz ki, bu cinayetin aydınlatılması, ülkenin aydınlatılması demektir…”

Ancak bunun hiç de kolay olmadığını ‘Demokrat Yargı Eşbaşkanı’ Yargıç Orhan Gazi Ertekin’in, “Ermeni’nin, Rum’un, sosyalistin, liberalin olmadığı bir yargı ‘müsamere’den başka bir şey değildir. Türkiye’de adalet arayışının muhatabı bir yargının olmadığı gerçeğini görmeliyiz,” deyişindeki üzere yaşayarak öğrendik!

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Hrant Dink cinayeti davasıyla ilgili temyiz kararını açıkladı: Örgüt var ama terör örgütü değil, basit bir suç örgütü. Daire “Eylemin siyasi olması terör için yeterli değil” derken; Dink davasında bir yılın özeti şu: Mahkeme, Ogün Samast’ın TİB kayıtları ve MİT’in Meclis komisyonuna gönderdiği evraklardan, “gizli olmayanları” istedi. Evraklar geldi ancak mahkeme aynı kurumlara tekrar yazı yazdı: “Bunlar devlet sırrına girer mi?”

Hâl ve gidiş tam da bu!

Evet Fethiye Çetin’in, “Dink cinayeti, öncesi ve sonrasıyla planlanmış bir cinayettir.” “Ermeni olduğu için. Yine üst düzey bir askeri yetkili şunu dedi: “Hrant Dink’i korumak cesaret ister.” Ermeni çünkü. Korumaya değer bulunmuyordu, direkt cezalandırıyordu. Çünkü o Ermeni. Azınlıklara düşmanlık. Ermenilere biraz daha fazla…” “Aslında şu anda, başlangıçtaki noktanın da daha gerisindeyiz,” haykırışlarına karşın böyledir bu!

Hem de “Dink ailesi haklı olarak isyan ediyor… Devletin oyununa alet olmayacağız… Yargı bizlerle alay etti… Bu müsamerede yokuz…” derken!

Bunlar böyleyken nasıl olur da devlet ağzı/ söylemini unutabiliriz?

 

HATIRLANMASI/ UNUTULMAMASI GEREKEN DEVLET AĞZI/ VE SÖYLEMİ[91]
GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’NDAN HRANT DİNK İÇİN AÇIKLAMA (2004) “Kendisi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilk kadın savaş pilotu olarak Türk havacılığının onursal bir ismidir.

Sabiha Gökçen aynı zamanda Atatürk’ün Türk kadınının Türk toplumu içinde bulunmasını istediği yeri gösteren değerli ve akılcı bir sembolüdür.

Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak milli bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşımdır.

Bir iddiayı, milli duygu ve değerleri de kötüye kullanarak bu şekilde yayımlamanın habercilik olarak nitelendirilmesini kabul etmek mümkün değildir.

Ulusal birlik ve beraberliğimizin en güçlü olması gereken bu dönemde milli birlik ve beraberliğimize ve milli değerlerimize yönelik bu tip yayımların ne amaçla yapıldığı Türk toplumunun büyük bir kesimince artık anlaşılmakta ve endişe ile izlenmektedir.”

CEMİL ÇİÇEK’TEN HRANT DİNK’E İTHAFEN (2005) “Birçok derneklerimiz özgürlük yok diyorlar ya… Milleti arkadan hançerleme, iftira etme özgürlüğü var. Özerk kuruluşları da göreve davet ediyoruz. Hükümet olarak yetkimiz olsaydı, gereğini yapardık…

Bu millete küfretme, bu milletin nüfus cüzdanını taşıyanların aleyhte propaganda yapma, ihanet etme dönemini artık kapatmak lazım…”

İSTANBUL VALİLİĞİ’NDE VALİ YARDIMCISI VE İKİ MİT MENSUBUNUN DİNK’E UYARISI (2006) “Hrant bey, siz tecrübeli bir gazetecisiniz. Daha dikkatli haber yapmanız gerekmez mi? Sonra böyle haberlere ne gerek var.

Bakın ortalık nasıl allak bullak oldu. Hayır biz sizi biliyoruz ama sokaktaki adam ne bilsin.

Bu tür haberleri başka bir niyetli sanabilirler. Bu tür haberlere daha dikkat etmek gerekmez mi. Sizin yazdığınız bazı yazılardan her ne kadar üslubunuza katılmasak da niyetinizin kötü olmadığını anlayabiliyoruz.

Ancak herkes bunu böyle anlamayabilir. Ve toplumun tepkisini üzerinize çekebilirsiniz.”

 

Ya “Devlet tutumu” mu?

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesini bilerek engellemeyen kamu görevlileri, cinayetin üzerinden 6 yıl 6 ay geçmesine karşın hâlâ yargı önüne çıkarılmış değil. Gizlilik kararıyla yürütülen soruşturma dosyası ise yine görevsizlik ve yetkisizlik kararlarıyla Trabzon ve Ankara’ya dağıtıldı. İstanbul’daki sorumlular hakkında ise yeniden İstanbul Valiliği’nden soruşturma izni istendi.

Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler hakkındaki suç duyurusu ise soruşturmanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yapılacağı gerekçesiyle Ankara’ya gönderildi. Dönemin İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü görevlileri Celalettin Cerrah, Ahmet İlhan Güler, Bülent Köksal, İbrahim Pala, İbrahim Şevki Eldivan, Volkan Altınbulak, Özcan Özkan, Bahadır Tekin ve dönemin İstanbul Vali Yardımcısı Ergun Güngör hakkında ise soruşturma izni için İstanbul Valiliği’ne yazı yazıldı. Valilik İl İdare Kurulu, 28 Kasım 2013 tarihli kararla soruşturma izni talebini reddetti. Karara göre, İstanbul Valiliğindeki görüşmeye ilişkin olarak, ‘görüşmenin gayet samimi ve nezaket kuralları içerisinde geçtiği’ gerekçesiyle soruşturma izni verilmedi. Valilik, son olarak 5 yıllık zaman aşımının geçmesini de kararına gerekçe gösterdi…

Bu kadar da değil! Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğü sırasında Hrant Dink’e yönelik ilk eylem bilgisine ulaşan ve Erhan Tuncel’i yardımcı istihbarat elemanı yapan Engin Dinç, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı görevine atandı!

Kimsenin kuşkusu yok; Yetvart Danzikyan’ın ifade ettiği gibiydi her şey: “Hrant Dink, devlet içi bir mutabakat ve sessizlik sonucu öldürüldü. Bunu planlayan vardı, bilenler vardı, bu cinayetin işlenmesini sessizce bekleyenler vardı.”

Ancak “Hükümet görünürde bile suçu sabit olan polis ve bürokratları terfi ettirdikçe, savcılar ve mahkemeler görevlerini savsakladıkça manipülasyonlar sürüp gidecek!

Hrant Dink katledilmekle kalınmadı. Cinayeti üzerinden hâlen psikolojik harp operasyonları polis-asker ikilemi üzerinden sürdürülmeye devam ediliyor. Cinayeti kim ve niçin adım adım örgütledi? Kim yol verdi? Kim soruşturmayı engelledi? Ya da onların insani duygulardan yoksun jargonu ile sorarsak, kafesi kim kurdu? Hangi avın izi sürülüyordu? Hangi sisli ortam beklenildi? Av için kullanılan yem de bir av mıydı? Bir taşla iki kuş mu vurulmak istendi? Bu soruların cevapları aranıp bulunması gerekirken hâlen ortalık manipülasyondan geçilmiyor.

Cinayet öncesi olduğu üzere cinayet sonrası, hükümet üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmedikçe de bu manipülasyonların sonu gelmeyecek gibi. Nasıl gelsin ki; hükümet görünürde bile suçu sabit olan polis ve bürokratları açığa alıp haklarında suç duyurusunda bulunması gerekirken terfi ettirdikçe, savcılar ve mahkemeler görevlerini savsakladıkça bunlar sürüp gidecek!”[92]

Dur denilmesi gereken de tas tamına budur!

 

HİÇBİRİMİZ MASUM DEĞİLKEN KEFARET (TAZMİNAT) MESELESİ

 

Buncasının ardından ve hiçbirimiz masum değilken; 2015’in eşiğinde, 100’e 1 kala kefaret (tazminat) meselesine gelince, bizim tavrımız: Ermeni Soykırımı kurbanlarının/ mağdurların topraklarına dönmesi ve bununla bağıntılı tüm taleplerinin karşılanmasıdır…

Bu böyle olunca ilk reddedilmesi gereken “made in USA” patentli ‘The Times’dan Tony Halpin’in, “Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanıyan Rusya’yla yakınlığı, ABD’deki olası tanımaya verdiği tepkiyle tezat oluşturuyor. Ankara’nın Ermenilere vereceği en iyi tazminat acılarını tanıyıp özür dilemek olacaktır,”[93] diye formüle ettiği tavır(sızlık) olmalıdır!

Bu elbette yetmez; bunun bir adım ötesi de kolektif bir suç olan Ermeni Soykırımı’nı “dedelerimiz” üzerinden sorgulamaktır!

Ermenilerin mallarını geri istememesi için yıllarca ülkeye sokulmadığını söyleyen tarihçi Taner Akçam, “Tapu Müdürlüğü’nün talimatı var, bilgi vermek yasak” vurgusuyla hatırlatarak ekliyor: “1950-60’lı yıllarda Suriye’den Lübnan’dan ziyarete gelmek isteyen Ermenilere Türk konsolosluklarında bir kağıt imzalattırılıyor; ‘Ben Türkiye’ye gidince mallarım hakkında hiçbir hak iddia etmeyeceğimi garanti ederim’ diye. Yani Türkiye bu insanlar içeri girip mallarını isterse, sorun çıkacağını biliyor…

Benim ana tezim şu: Şu anda bir Ermeni gelip ‘Malımı benim adıma 70- 80 yıl işletmişsin, faizini de istemiyorum, malımı ver’ dese, bunun karşısında ‘Hayır’ diyebileceğimiz herhangi bir hukuk kuralı yok. Bu nedenle Tapu Kadastro Müdürlüğü 1983 ve 2001’de bölgelere yolladığı bir tamimde ‘Birileri 1915’teki malları hakkında bilgi isterse sakın vermeyin’ diyor.

Asıl önemli olan altını çizmek istediğim de bu: Büyük bir toplumsal destek görüyor. Varlık Vergisi örneği çok meşhurdur. Devlet el koyar ama mezatta satılır eldeki mallar, İstanbul’da hangi evde mezat olduğuyla ilgili gazetelere ilan verilir. Gazetelere göre yüzlerce insan bu evlere yağmaya gider. Ben bugüne kadar herhangi bir İstanbullunun bir yerde yazdığını duymadım. ‘Dedemden, nenemden utanıyorum, çünkü haksız biçimde kolundan tutulmuş, evinden atılmış, Aşkale’ye gönderilmiş ve hatta orada ölümle karşı karşıya kalmış birisinin malını benim dedem nenem yağmaladı,’ dediğini duymadım. Ben, Hıristiyan mal zenginliği üstüne oturmanın toplumun bilinçaltında olduğuna inanıyorum.”[94]

Evet Ermeni Soykırımı’ndan herkes nemalandı; bu nedenle de masum değiliz hiçbirimiz![95]

Ermenistan Başsavcısı Hovsepyan, “Soykırımın 100’üncü anma yılı yaklaşıyor. Ermenistan devleti ve diyaspora, davamız için büyük hukuk mücadelesine hazır olmalı. Hukuk savaşının nihai hedefi soykırım mirasçılarının gereken tazminatları almasıdır. Tüzelkişi sayılan Ermenistan Kilisesi Türkiye’de şans eseri ayakta kalan kilise ve onlara bağlı mülkü geri alabilmeli. Ermenistan devleti ise malum olaylar sırasında kaybettiği toprakları geri almalıdır. Benim kanaatime göre tazminat elbette maddi olmalı.

Soykırım konusunda muhatabımız Türkiye’dir. Bu suçu Türkiye işlemiştir. Ayrıca bunu yapan Türkiye’nin yardakçıları da olmuştur. Hukukçular iyi bilir. Bu tür suçlar işlenirken başroldeki oyuncunun arkasında ona fikir babalığı yapan, kışkırtan yabancı uyruklu kişiler, örgüt ve hatta devletler olmuştur. Son dönemde bu üçüncü devletlerin kimler olduğuna dair ipuçları da yayınlanmaya başlandı,”[96] dese de; ABD Federal Temyiz Mahkemesi, 1915 soykırımında hayatını kaybeden Ermenilerin mirasçılarının, kendilerine ödeme yapılması için sigorta şirketlerine dava açamayacağına hükmetti.

San Francisco’daki 9’uncu Temyiz Mahkemesi, California eyaletinde 11 yıl önce kabul edilen ve 1915 soykırımında yaşamını yitiren Ermenilerin mirasçılarına, sigorta şirketlerine karşı dava açma yetkisini veren yasayı bozdu. Mahkemedeki 11 kişilik yargıç heyeti, oy birliğiyle aldığı kararda, Alman sigorta şirketi Munich Re AG’ye Ermeniler tarafından açılan davayı düşürdü.[97]

Meselenin çözümü ABD (ve benzerleri) tarafından kilitlenmek istense de çeşitli çözüm önerileri dillendiriliyor.

Mesela Orhan Kemal Cengiz, “Türkiye, Ermeni soykırımı konusunda hem özür dilemeli hem de Ermenilerin maddi zararlarını gidermek için ‘iç hukuk yolları’ oluşturmalı,”[98] derken “Türkiye tazminat ödemeli mi?” sorusunun altını çizen Sevan Nişanyan ekliyor:

“Bana sorarsanız 1915 için ödememeli. Ya da sembolik bir şey ödemeli. Gençliğimde sosyalisttim; belki onun kalıntısıdır, miras hakkını mutlak bir hak olarak göremiyorum. Ayrıca soykırımın ve inkârın trajedisinin para pazarlığına tahvil edilmesini ahlâken sakıncalı buluyorum. Bununla birlikte tazminat talebinin de pratikte içinden çıkılmaz sorunlara ve haksızlıklara yol açacağını düşünüyorum. Ölen ölmüş, giden gitmiş. Bu aşamada mal derdine düşmenin faydası yok.

Fakat alacağından vazgeçme hakkı borçluya değil, alacaklıya aittir. O hakka da saygı göstermek gerekir.

Daha yakın tarihte eski politikanın devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin giriştiği bazı yağmalama eylemleri, belki ayrı bir kapsamda ele alınabilir. Devlet tarafından örgütlendiği açıkça ortaya çıkan bir 6-7 Eylül 1955 talanı var. 60.000 İstanbullu ve adalı Rum’un 1963-1964’te malını mülkünü terke mecbur edilip sınır dışı edilmesi var. 1976’da Yargıtay kararıyla gayrimüslim vakıflarının 1936’dan sonra edindikleri mülklere tazminatsız el konulması var. 1980-1981 gizli kararnameleriyle Ermenilerin ve Rumların taşınmaz mallarını yok pahasına elden çıkarmaya zorlanması var. Bu olayların mağdurlarının bir kısmı hâlen hayatta. Onlarla el sıkışıp helalleşmek için vakit çok geç sayılmaz sanırım…”[99]

Ancak bunları yaparken; Ahmet Türk’ün “ne olduysa oldu, haydi özür dileyip barışın, bu iş bitsin”ci tutum(suzluğ)unu da şiddetle reddetmeliyiz!

Ve nihayet her şeyden önce unutulmamalıdır ki, mesela Harput’ta tiyatroyu 1880’de, fotoğraf stüdyosunu da 1890’da kuracak bir uygarlık düzeyini Anadolu’da gerçekleştirmiş 1.5 milyonu aşkın Osmanlı Ermenisinin Anadolu’dan silinerek bugün İstanbul’da sayılarının 55.000’e inmesini hafifletecek gerekçe aramak için insanda bir vicdan sorunu bulunması gerekir. 

T.“C”’nin, “1915 olaylarında Ermeni vatandaşların maruz soykırımın bütün Türkler’in öz acısı olduğu”nu açıklayan bir bildirimde bulunması ve kapıların açılıp ata topraklarına dönen Ermenilere -hukuki durum ne olursa olsun!- el konmuş malların tazmin edilmesi cihetine gidilmesi “olmazsa olmaz”dır…

 

LİBERALLERİN İŞLEVİ HAKKINDA BİR PARANTEZ

 

Ermeni Soykırımı Gerçeği’nde de liberallerin “hayırlı” bir rolü söz konusu değildir. Bir Bask Atasözü’ndeki gibi, “Igaroa, igaro/ Geçmiş geçmiştir” diyen onların hâl-i pür melalini 4 Aralık 2013 tarihli yazısında Ali Bayramoğlu, “Bir dönem, uzunca bir dönem Dink davasının derin devlet denen aygıtı ortaya serecek neşter olacağını düşündük,” karşılıksız beklentileri betimler!

Bunu da en iyi “Kimi liberal tarihçiler, 1915’te yaşanan olgunun bir soykırım olduğu noktasına geldiler sonunda. İnsanlığa karşı işlenen suçu, bir şekilde Osmanlı’nın üstüne yıkarak, suçun sorumluluğunu ve bu ‘kirli iş’ten modern Cumhuriyeti arındırmak olarak da anlayabiliriz bunu,” saptamasıyla Ragıp Zarakolu özetler…

Veya Etyen Mahçupyan’ın şu mırıldanma ya da iç çekişi: “Türkiye’nin Ermeni soykırımı meselesinde ilk yapması gereken, kendi insanlarına onların geçmişini de kucaklayacak bir biçimde sahip çıkması olmalı. Türkiye hem kendi yüce gönüllü Türk ve Kürt Müslümanlarını, hem de hayatta kalma uğruna ihtida eden Ermeni Müslümanlarını ‘tanımalı’… Bu tanıma, soykırımın tanınmasından çok daha önemlidir. Çünkü hem dünyaya insani değerleri öne çıkaran bir mesaj verilmesini ima eder”!

 

KAÇINILAMAZ HESAPLAŞMA/ YÜZLEŞME İÇİN!

 

Artık konuşmak, paylaşmak, araştırmak yetmez! Paulo Freire’nin, “Yüzleşme noktasında ne mutlak cahiller ne de yetkin bilgiler vardır; sadece hâlen bildiklerinden daha fazlasını birlikte öğrenme girişimi içindeki insanlar vardır,”[100] uyarısını “es” geçmeden kaçınılamaz hesaplaşma/ yüzleşmeye muhtacız…

Yaşananları değiştiremeyiz. Ama geçmişle hesaplaşabiliriz.

Bunu için de Oscar Wilde’ın, “Düşen bir çığda hiçbir kar tanesi kendisini olup bitenden sorumlu tutmaz,” uyarısını kulağımıza küpe ederek; 1915’te yaşananlara ilişkin dört temel soruyu net biçimde yanıtlamalıyız:

i) Olayların faili kim?

ii) Ermeni mülklerine kim el koydu?

iii) Kim özür dilemeli?

iv) Ne yapılmalı?

Dört yanıt “olmazsa olmaz”dır. Çünkü Ludwig Maximilian Üniversitesi, ‘Türkiye Çalışmaları’ Öğretim Üyesi Dr. Talin Suciyan’ın ifadesiyle, “1915, 1916’da bitmedi. Cumhuriyet tarihi bir tekerrürler tarihi mi?” sorusunun devreye soktuğu inkârcı korkuların kâbusu hep karşımızda olacaktır…

Nihayet unutulmamalıdır ki resmî ideolojik korkularını aşan, kefaretini ödeyen bir hesaplaşma/ yüzleşmeye hepimizi özgürleştirecek ve kardeşliği kof bir slogan olmaktan kurtarıp, muhtacı olduğumuz gerçeğe tahvil edecektir. “Bir daha asla!” diyebilmenin, Anadolu topraklarında son kalan gayrımüslimlerin, farklı etnisitelerin, Kürtlerin, Alevîlerin yaşam güvenliğini ve özgürlüğünü sağlamanın tek yolu da budur!

 

9 Ocak 2014 13:41:02, İstanbul.

 

N O T L A R 

[1] 18 Ocak 2014 tarihinde ‘Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’ ile ‘Batı Ermenileri Ulusal Kongresi’ tarafından Ankara’da düzenlenen “Hrant Dink’in Katline 2015 Perspektifinden Bakmak” başlıklı yuvarlak masa toplantısına sunulan tebliğ… Kaldıraç, No:152, Şubat 2014…

[2] Enver Gökçe.

[3] Cengiz Aktar, “24 Nisan Nedir”, Taraf, 23 Nisan 2013… http://www.taraf.com.tr/cengiz-aktar/makale-24-nisan-nedir.htm

[4] Şükrü M. Elekdağ, “Ermenistan’ın Kuşatma Stratejisi”, Cumhuriyet, 19 Nisan 2010, s.9.

[5] Şükrü M. Elekdağ, “Türkiye’ye Yapılan Yargısız İnfaz”, Cumhuriyet, 20 Nisan 2010, s.9.

[6] Şükrü M. Elekdağ, “Devlet Sorumlu Tutulamaz”, Cumhuriyet, 21 Nisan 2010, s.9.

[7] Özay Mehmet, “Anadolu’da Neler Oldu?”, Cumhuriyet, 25 Nisan 2012, s.9.

[8] Cengiz Çandar, “Rejim Çatırdarken…”, Radikal, 11 Nisan 2010, s.11.

[9] Hasan Pulur, “1915’in Türk Sosyalistleri”, Milliyet, 26 Nisan 2010, s.3.

[10] Türkkaya Ataöv, “Ermeni Aznavour’un Olumlu Atılımı”, Cumhuriyet, 28 Şubat 2012, s.2.

[11] Namık Kemal Zeybek, “Ermeniler Niye Korktular?”, Radikal, 10 Nisan 2010, s.16.

[12] Yıldırım Koç, “Osmanlı’da Etnik Kimlik Mücadelesinin Kurbanları”, Aydınlık, 28 Mayıs 2013, s.5.

[13] Şükrü M. Elekdağ, “Osmanlı’yı Parçalama Stratejisi”, Cumhuriyet, 22 Nisan 2010, s.9.

[14] Şükrü M. Elekdağ, “Ermeniler Silahlanmaya Başlıyor”, Cumhuriyet, 23 Nisan 2010, s.9.

[15] Şükrü M. Elekdağ, “Osmanlı’nın Özel Kuvvetleri”, Cumhuriyet, 26 Nisan 2010, s.9.

[16] Şükrü M. Elekdağ, “Hükümetten Radikal Kararlar”, Cumhuriyet, 25 Nisan 2010, s.9.

[17] Taha Akyol, “Akçam’dan Mektup Var”, Hürriyet, 20 Aralık 2012, s.20.

[18] Orhan Kemal Cengiz, “Erdoğan Soykırım Anıtına Gitmeyecekse…”, Radikal, 2 Aralık 2013, s.14.

[19] Aras Yayıncılık’tan çıkan Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian’ın ‘1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler’ kitabına bir göz atalım mı birlikte? Bakalım nasıl anlatıyor Muş’u: “299 kilise, 94 manastır, 53 hac yeri ve 5669 öğrencili 135 okulun bulunduğu 339 köyde, 140.555 Ermeni’yi barındıran Muş sancağı, Ermenilerin yaşadığı en kalabalık ve etnik açıdan en homojen yapıya sahip bölgeydi. Daronlu antik Mamigonyan Prensliği’nin bulunduğu bölgede yer alan sancak, beş kazaya bölünmüştü: Muş, Sasun, Manazgerd, Pulaneğ/ Bulanık ve Varto/ Gumgum… XX. yüzyılın başlarında, Muş evleri genellikle moloz taşı ve kerpiçten inşa edilmişti; hatta taş duvarlar örülerek yapılmış olanları vardı, çoğunlukla ahşap oymalı balkonları bulunan bu evler iki ya da üç katlıydı. Bütünüyle Muş Ovası’yla örtüşen aynı adlı kazada, 1914’te, 103 köy ve kasabaya dağılmış 75.623 Ermeni yaşıyordu. Bu merkezde 113 kilise, 66 manastır, 18 hac yeri ve 3057 öğrencinin okuduğu 87 eğitim kurumu bulunuyordu.”

[20] Hrant Kasparyan, “Muş’ta Bir Tarih Yok Oluyor”, Taraf, 16 Kasım 2013, s.4.

[21] Taner Akçam, “Devlet Müslüman Ermeni’nin Peşinde”, Taraf, 5 Ağustos 2013, s.10.

[22] Nazan Özcan, “Bize Kalan Üç Kuşak Sessizlik”, Radikal, 20 Ocak 2013, s.30-31.

[23] Ara Toranyan, “Ahtamar Propagandası Tutmadı”, Le Monde, 7 Ekim 2010.

[24] Phil Gamagelyan, “Ahtamar’da Güçlü Bir Tohum Atıldı”, The Armenian Weekly, 29 Eylül 2010.

[25] Vartan Oskanyan, “Türkiye Diyalog Şansını Kaçırdı”, Los Angeles Times, 7 Şubat 2007.

[26] Edvard Nalbantyan, “Protokolleri Kilitleyen Taraf Türkiye”, The Wall Street Journal, 12 Ekim 2010.

[27] “Dolma Diplomasisi Zekâmıza Hakaret”, The Armenian Weekly, 6 Ekim 2010.

[28] Edmond Y. Azadyan, “Türkiye, Ermenileri Birbirine Düşürdü”, Mirror Spectator, 6 Eylül 2010.

[29] “Erivan Yine Hesapsız Bir Maceraya Atıldı”, The Economist, 2 Eylül 2009.

[30] Muhammed Nureddin, “Karabağ Israrının Sonucu Baştan Belliydi”, Şark, 25 Nisan 2010.

[31] Vicken Çeteryan, “Türkiye, Protokolleri Dağlık Karabağ’da Gömdü”, Open Democracy internet sitesi, 20 Ekim 2010.

[32] Christopher Hitchens, “Sınır Dışı Tehdidi AB’den Gelseydi…”, Slate internet sitesi, 5 Nisan 2010.

[33] Pınar Ersoy, “Türkiye Neden Talat Paşa’yı Savunuyor?”, Milliyet, 21 Ocak 2012, s.21.

[34] Leon Z. Surmelian, Soruyorum Sizlere Hanımlar ve Beyler?, Aras Yay., 2013.

[35] Ayşe Hür, “1915 Ermeni Soykırımında Kötüler ve İyiler”, Radikal, 28 Nisan 2013, s.26-27.

[36] A. Hicri İzgören, “Soykırım ve Yüzleşme”, Gündem, 25 Nisan 2013, s.15.

[37] Recep Maraşlı, Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı, Peri Yay., 2009.

[38] “Taraf yazarı Markar Esayan’ın kaleme aldığı, 1915 olaylarından sorumlu 300 İttihatçı’yı yargılayan İstanbul’daki mahkeme bu olayın dünden bugüne ele alınış biçiminde bir sorun olduğunun ve yaşanan acıların baştan beri reddedilmediğinin delili. Yazının başlığı da dikkat çekici: ‘Aslında 1915’i yargılamıştık’. Hâlbuki soykırım iddiasını adeta siyasî slogan yapmış Ermeni diasporasının da resmî tezleri savunan yaklaşımı da aynı derecede görmezden geldiği çok önemli bir detay bu. Divan-ı Harb-i Örfi zabıtlarına göre 1919-1922 dönemini kapsayan yargılamalarda, tespit edilebilen toplam 62 adet dava sonucunda 20’ye yakın idam cezası verilmiş ve bunlardan üçü infaz edilmişti. O zamanki İstanbul gazeteleri, satırı satırına mahkeme safahatını, suçlamaları, savunmaları, tutanakları yayımlamıştı.” (Abdülhamit Bilici, “Aslında 1915 Yargılanmıştı!”, Zaman, 30 Nisan 2011, s.18.) Bu “malumat”ın atladığı “küçük” bir ayrıntı var: Soykırım sanıklarının yargılanması, Osmanlı/Türk makamlarının inisyatif ya da iradesi değil, İngiliz işgal kuvvetlerinin baskısının sonucudur!

[39] “Lewy: Soykırım Belgeleri Kuşkulu”, Radikal, 30 Ağustos 2005, s.6.

[40] Tufan Türenç, “Prof. Erich Feigl’ın Çarpıcı Gerçekleri”, Hürriyet, 22 Nisan 2005, s.18.

[41] François Georgeon, Histoire de L’Empire Ottoman (Osmanlı İmparatorluğu Tarihi) içinde “Son Çırpınış”, s.623-625, Fayard, Paris, 1989.

[42] Sefa Kaplan, “Robert Fisk’in Soykırım Mektubu Sahte Çıktı”, Hürriyet, 30 Ağustos 2007, s.7.

[43] Avni Özgürel, “Savaş Yıllarındaki Arzular”, Radikal, 24 Nisan 2005, s.11.

[44] Aydın Hasan, “Cemal Paşa’nın Dramı”, Milliyet, 11 Ekim 2008, s.24.

[45] Vahan Bayburtyan, “Kırderı, Haygagan Hartsı yev Hay-Kırdagan Haraperutyunnerı Badmutyan Luysi Nerko” (Tarihin Işığında Kürtler, Ermeni Sorunu ve Ermeni-Kürt İlişkileri), Yerevan, 2008, s.7.

[46] Hamo K. Vartanyan, “Arevmıdahayeri Azadakrutyan Hartsı yev Hay Hasaragagan-Kağakagan Hosanknerı XIX Tari Verçin Karortum” (XIX. Yüzyıl Son Çeyreğinde Batı Ermenilerinin Kurtuluş Sorunu ve Ermeni Sosyal-Siyasal Akımları), Yerevan, 1967, s.99.

[47] Hovsep Hayreni, “Soykırımla Silinen Batı-Ermenistan’ın Tarihsel Gerçekliği İnkâr Edilemez!”, 2 Ağustos 2013…  HYPERLINK “http://nabukednazar.blogspot.com/2013/11/soykrmla-silinen-bat-ermenistann.html” http://nabukednazar.blogspot.com/2013/11/soykrmla-silinen-bat-ermenistann.html

[48] Hovsep Hayreni, “Abdülhamit Kırımlarının Canlı Bir Örneği: 1895 ARAPGİR”, 1 Kasım 2013…  HYPERLINK “http://www.armenieninfo.net/hovsep-hayreni/5788-abdul-hamid-1895-ermeni-katliamlari-ve-arapgir.html” http://www.armenieninfo.net/hovsep-hayreni/5788-abdul-hamid-1895-ermeni-katliamlari-ve-arapgir.html

[49] Naci Kutlay, “Hrant Dink, Kürtler ve Ermeniler”, Radikal İki, 4 Şubat 2007, s.7.

[50] “Balo, 1910’lu yıllarda Dersim-Hozat’ta Ermenilere karşı yapılanlarda aktif rol oynamış bir ‘Dersimli’. Yakalanarak kendisine getirilenleri, bugün adına ‘Kayış Yolu’ adı verilen uçurumlardan tekmeleyerek aşağı atmasıyla ünlenmiştir… Balo’nun hikâyesindeki en çarpıcı yan ise kendisinin de bir zamanlar ölüme yolladığı insanlar gibi aynı uçurumdan aşağı düşerek can vermiş olması. Dersimliler bu durumu şimdi, “Etme kulum, bulursun zulüm” şeklinde ifade etmekte. Ne gariptir ki Ermenilere yapılan zulmün en büyük failleri, bugün kendileri de aynı zulme maruz kalan Kürtler olmuştur.” (Yalçın Çakmak, “Kürtlerde Ermeni Olmak”, Radikal, 25 Ocak 2012, s.18.)

[51] Yalçın Doğan, “BDP’den Ermenilere Çiçek”, Hürriyet, 1 Mayıs 2013, s.14.

[52] Ayşe Hür, “1915’te Kürtlerin Rolü Neydi?”, Radikal, 21 Temmuz 2013, s.14-15.

[53] Hasan Cemal, “Erdoğan, İş 1915’e Gelince İttihatçı, Kemalist Kesilmeye Devam Edecek mi?”, T24, 12 Kasım 2013… http://t24.com.tr/yazi/erdogan-is-1915e-gelince-ittihatci-kemalist-kesilmeye-devam-edecek-mi/7819

[54] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-I, Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919), Evrensel Yay., 2013, s.252-253.

[55] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II, Evrensel Yay., 2013, s.155-162, 362-372.

[56] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-I, Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919), Evrensel Yay., 2013, s. 222-234 ve 310-329.

[57] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II, Evrensel Yay., 2013, s.60-90, 256-265.

[58] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-I, Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919), Evrensel Yay., 2013, s.329-353.

[59] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II, Evrensel Yay., 2013, s.164-180.

[60] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-I, Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919), Evrensel Yay., 2013, s. 344-347 ve 347-353.

[61] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II, Evrensel Yay., 2013, s.417-425, 551-560 ve Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-I, Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919), Evrensel Yay., 2013, s.366-367.

[62] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II, Evrensel Yay., 2013, s.182-196.

[63] Ferda Balancar, “Türkiye’nin Gayriresmi İktisat Tarihi”, Agos, 9 Aralık 2013… http://agos.com.tr/haber.php?seo=turkiyenin-gayriresmi-iktisat-tarihi&haberid=6261

[64] Nazan Özcan, “… ‘Gavur Sara’ Direndi Ama…”, Radikal İki, 10 Kasım 2013, s.11.

[65] Khatchig Mouradian, “Talat Adında Bir Ermeni”, Radikal, 26 Temmuz 2013, s.17.

[66] Ayşe Hür, “1915’ten 2007’ye Ermeni Yetimleri”, Radikal, 20 Ocak 2013, s.32-33.

[67] “Anadolu’nun ‘Gizli’ Ermenileri”, Radikal, 16 Şubat 2013, s.6-7.

[68] Mine Tuduk-Tarık Işık, “Ermeni Kimliğine Dönenler Artıyor”, Radikal, 20 Kasım 2010, s.12-13.

[69] Vercihan Ziflioğlu, “Ermeniyiz Elhamdülillah”, Radikal, 25 Haziran 2011, s.8.

[70] Okan Konuralp, “Artık Kimliklerine Hıristiyan Yazdırıyorlar”, Hürriyet, 21 Eylül 2010, s.17.

[71] Ara Nazaryan, “ABD Bu Kez ‘Soykırım’ Diyebilir”, The Armenian Weekly, 16 Nisan 2010.

[72] Robert Fisk, “Hitler Cevabını Aldı”, The Independent, 6 Mart 2010.

[73] Steven A. Cook, “… ‘Soykırım’ ABD’ye Pahalıya Mal Olur”, Council of Foreign Relations, 5 Mart 2010.

[74] Catherine Philips, “Tasarılar Türkiye’yi İran’a Yaklaştırıyor”, The Times, 18 Mart 2010.

[75] Elçin Poyrazlar, “Ermenilere Tazminat Darbesi”, Cumhuriyet, 22 Ağustos 2009, s.10.

[76] Pınar Ersoy, “ABD Soykırımı Tanısaydı Sonuç Farklı Olabilirdi”, Milliyet, 29 Mart 2013, s.23.

[77] Christian Delporte, aktaran: Haşim Salih, “Tarihi Gerçekleri Belirlemek Meclisin İhtisas Alanı Değil”, Şark ül Evsat, 24 Aralık 2011.

[78] Deniz Berktay, “Bir Tanıma Kararı da Kiev Belediyesi’nden”, Cumhuriyet, 5 Mayıs 2010, s.10.

[79] “Ermeni İddiaları Knesset’e Gidiyor”, Cumhuriyet, 28 Mart 2010, s.11.

[80] “… ‘Soykırım’a Üst Düzey Tanıma”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2010, s.11.

[81] “Baghaey’den Ermeni Tekzibi”, Radikal, 30 Ağustos 2010, s.11.

[82] “Ah Keşke Ermeni Olmasaydım”, Taraf, 28 Ocak 2013, s.5.

[83] Zeynep Kuray, “Adli Vaka Değil, Nefret Suçu”, Birgün, 4 Temmuz 2013, s.2.

[84] İsmail Saymaz, “Samatya’da Birden Fazla Saldırgan mı Var?”, Radikal, 24 Mayıs 2013, s.9.

[85] Billur Özgül, “Ermeni Araştırmaları Fişleniyor”, Taraf, 13 Aralık 2013, s.10.

[86] İsmail Saymaz, “Er Sevag’ın Tanığı: İfademi Baskıyla Değiştirdim”, Radikal, 20 Aralık 2013, s.8.

[87] Ayça Örer, “Muş’taki Ermeni Mirasının Yıkımı Durdu”, Radikal, 30 Temmuz 2013, s.4-5.

[88] “Ermeni Mezarlığına ‘Ocakbaşı’…”, Radikal, 11 Temmuz 2013, s.6-7.

[89] “Merdivenler Bordo-Mavi Renklere Boyandı”, Cumhuriyet, 9 Eylül 2013, s.5.

[90] Fethiye Çetin, Utanç Duyuyorum!, Metis Yayınevi, 2013.

[91] Hayko Bağdat, “TC”, Taraf, 5 Ekim 2013, s.4.

[92] Erdal Doğan, “Polis-Asker İkileminde Hrant Dink Cinayeti”, Taraf, 17 Aralık 2013, s.12.

[93] Tony Halpin, “En Değerli Tazminat Özür”, The Times, 5 Mart 2010.

[94] Tuğba Tekerek, “Vicdanları Tapuya Gömdüler”, Taraf, 23 Temmuz 2013, s.9.

[95] “Finans kapitalin dini, imanı ve vicdanı yoktur,” (Ragıp Zarakolu, “Finans Kapitalin Dini, İmanı ve Vicdanı Yoktur”, Günlük, 5 Şubat 2011, s.6.) vurgusuyla ekliyor Ragıp Zarakolu: “Toplam 103 sigorta şirketine Osmanlı Ermenileri’nin sigorta işlemi yaptırdığını söyleyen ABD’li Ermeni asıllı Avukat Vartkes Yeghiayan, “Avrupa’dan 100, ABD’den 3 sigorta şirketi, Osmanlı imparatorluğunda poliçe satmaktaydı” dedi. Ve uluslararası sigorta şirketleri Osmanlı yurttaşlarına ayrımsız hiçbir şey ödemedi. Kısacası Ermeni soykırımından onlar da nemalandılar.” (Ragıp Zarakolu, “Kirli Olmayan Yok”, Günlük, 25 Mart 2011, s.11.)

[96] “Toprak Alalım”, Hürriyet, 7 Temmuz 2013, s.22.

[97] “Ermenileri Yine Yüzüstü Bıraktılar”, Gündem, 25 Şubat 2012, s.13.

[98] Orhan Kemal Cengiz, “Hukuk, Tazminat ve Çözüm”, Radikal, 10 Nisan 2012, s.18.

[99] Sevan Nişanyan, “Hukukçunuz Diyor ki”, Radikal, 4 Ocak 2012, s.19.

[100] Paulo Freire, Ezilenleri Pedagojisi, çev: Dilek Hattatoğlu, 9’uncu baskı, Ayrıntı Yay., 2013, s.68. 

 

“AKADEMİSYEN” SORUMLULUĞU [1]

SİBEL ÖZBUDUN

 

“En büyük bilgelik kendine egemen olabilmektir.”[2]

 

1. Entelektüel üretimin akademiye ve belli şablonlara sığdırılmaya çalışıldığı günümüzde, sizce akademi dışında entelektüel bir üretim zeminin oluşturulma imkânları nelerdir? Bu bağlamda Özgür Üniversite deneyimini nasıl değerlendirirsiniz?

 

Öteden beri, akademinin entelektüel üretime pek katkı yaptığını düşünenlerden değilim. Hatta zaman zaman mevcut potansiyelin gelişmesini engelleyici bir rol üstlenebildiğinin de -en azından sosyal bilimlerde- tanığıyım. Siyasal baskılar/ etkilenimler, üniversiteleri kıskacına alan cemaatçi-muhafazakâr kadrolaşma, en üretken unsurlar olan genç akademisyenler, doktora adayları üzerindeki bölüm başkanı, danışman zorlamaları, öğretim elemanları üzerindeki ders yükü, bitmez tükenmez bürokratik angaryalar… tüm entelektüel hevesin daha ilk yıllarında kekre bir bezginliğe, düşkırıklığına, müstehzi bir blasé’liğe dönüştüğü bir aşınım sürecidir akademik yaşam.

Buna son on-onbeş yıldır Türk(iye) akademia’sında da ağırlığını olanca şiddetiyle hissettiren “üniversitelerin piyasalaşması” sürecinin etkileri de eklendiğinde – akademik yükselmenin çoğunlukla neo-liberal “aklın” hegemonyası altındaki anaakım dergilerde yayın yapma koşuluna bağlanması, bölümlerin entelektüel “çıktı”larını piyasadan gelen siparişlere endekslemesi, bilimsel merakı kemiren “projecilik” salgını… Tüm bu etkenler -ve bu listeye eklenebilecek niceleri- akademi ile entelektüel üretim kavramlarını birbirleriyle ters orantılı kılmakta…

Ancak, akademinin en uygun, en destekleyici koşulları sağladığını varsaysak dahi, entelektüel üretim saik(ler)i her zaman için akademi dışından gelir. Tek bir örnek vereceğim: Haziran 2013 kalkışmasının akademik camiada, özellikle de öğrenciler ile genç akademisyenler arasında yarattığı dalgalanmayı, yaratıcılık ve üretkenlik patlamasını düşünsenize!

Aslında bizatihi Haziran 2013, entelektüel üretim ve paylaşımın giderek sklerotikleşen üniversitelerin dışına taşınmasının ne denli hayatî bir önemi haiz olduğunu gösterdi. Toplumsal devinimler sosyal bilimciler için eşsiz laboratuarlardır; ama devinime geçen kitleler için de bitimsiz bir öğrenme arzusunu ve potansiyelini harekete geçirirler. Sosyal bilimcilerle kitlelerin birbirinin öğrencisine/ öğreticisine dönüştüğü muazzam momentlerdir bunlar.

Ve mutlaka kendi mekânlarını yaratmalıdırlar: Özgür üniversite, sokak akademileri, meydan okulları, kültür evleri, sendikalar, dernekler, parti okulları… Yani katılımcıların çeşitliliğinin getirdiği esnekliği sergileyebilecek, değişkenliğe hazırlıklı her türlü oluşum.

Özgür Üniversite deneyiminin bu açıdan önemli olduğunu düşünüyorum, çünkü özgür üniversite de ilginç bir toplumsal hareketlilik momentinin, Kürt hareketinin yükselişi ile 1990’ların başında işçi sınıfı içerisinde baş gösteren hareketlilik ve öğrenci hareketinin özgül dinamikleri çerçevesinde biçimlendi. Üniversitelerde kendilerine öğretilenlerden, resmî ideolojiden, “ideolojilerin sonu/ elveda proletarya/ elveda Alyoşa” söylemlerinden bezmiş bir genç kuşağın öğrenme açlığına denk düştü.

1990’ların ortalarında, kayıtların başladığını duyurduğumuzda Ankara Özgür Üniversite’nin Bayındır Sokak’taki merkezinin önündeki kuyruğun Sakarya Caddesine dek uzadığını hatırlarım. Özgür Üniversite devlet üniversitelerinde birikimleri üzerindeki baskı ve sınırlamalardan bezmiş sol görüşlü hocalar, sosyalist aydınlar, çeşitli alanlardan aktivistler ile devletin ve piyasanın kendilerine sunduğu “bilgiler”den, ezberlerden bıkmış bir genç kuşağın buluşma mekânıydı. Sanırım üzerinde topladığı ilgiyi kısmen de hiçbir “fraksiyon”un propaganda aygıtı olarak çalışmamasına, solun tüm eğilimlerine, renklerine açık olmasına borçluydu: Leninistler, Troçkistler, Maoistler, anarşistler, Kürt yurtseverleri, ayrıca farklı eğilimlerden Kürtler, yeni solcular, feministler, çevreciler arasında bir diyalog mekânı olmayı başardı…

Bugün bir Özgür Üniversite deneyimi tekrarlanabilir mi, bilemeyeceğim. Ama sanırım Haziran kalkışmasının doğasına uygun yeni biçimler üzerinde düşünmeliyiz… Herkesin birbirine öğreteceği, herkesin birbirinden öğrenebileceği bir şeyler oldu artık. Buna uygun formlar üzerine düşünmeli, derim.

 

2. Uzun yıllar akademide yer alan biri olarak akademide kadının ve LGBTİ bireylerin geçmişten günümüze konumlarında nasıl bir değişim gerçekleştiğini düşünüyorsunuz?

 

Genel (ve de hayli iyimser) kanı, akademinin kadınlar için “vaat edilmiş topraklar”ı oluşturduğu, kadın akademisyen sayısının her yıl katlandığı, akademinin giderek “kadınlaştığı” vb. yönünde. Oysa veriler hiç de öyle göstermiyor. Bugün Türkiye üniversitelerinde kadın ve erkek araştırma görevlilerinin sayısı neredeyse eşitlenmiş gözükse de, akademik unvanlar yükseldikçe, kadınlar bir çeşit darboğaza maruz kalıyor. Örneğin 2010-2011 öğretim yılında Türkiye üniversitelerinde erkek araştırma görevlisi sayısı 19.059, erkek yardımcı doçent sayısı ise 13.371 iken, kadınlarda bu sayılar sırasıyla 17.508 ile 7.682 idi. Bir başka deyişle, kadınlar araştırma görevlisi pozisyonlarında yığılırken, daha ileri pozisyonlarda ciddi bir ayıklanmaya tabi tutulur gözüküyorlar.

Bir de şu var: kadın akademisyenler, akademik ilerleme koşullarının çok daha çetrefilli olduğu merkez üniversitelerde yığılmış durumdalar. Büyük bir bölümü AKP iktidarı döneminde, yani 2000’li yıllarda kurulan “taşra üniversiteleri” ise çok daha “erkek”.

Ve nihayet, kadın öğretim elemanları, son olarak formasyon hakkından da yoksun bırakıldıkları için öğrencilerin giderek daha az tercih ettiği sosyal bilimlerde yoğunlaşmakta.

Bu üç veri, kadınların “akademik geleceği” konusunda nicel açıdan olsun pek iyimser olamayacağımızı gösteriyor.

Üstelik sorun bundan ibaret değil. Biliyorsunuz, mobbing uygulanan işyerleri arasında üniversiteler ön sıralarda. Cinsiyetler arası işbölümü konusundaki görüş ve değerleri son derece yavaş değişen bir toplumun üyeleri olarak ev işleri, çocuk bakımı vb. konusunda kendi annelerinden ya da yanlarında çalıştırdıkları yardımcılardan başka bir dayanağı olmayan (çoğunluğu genç) akademisyen kadınlar bir yandan akademik ve domestik yaşamları arasında bir denge kurma, bir yandan da çoğunlukla mağduru oldukları mobbing ile baş etme sorunlarıyla karşı karşıya.

LBGTI bireyler konusunda merkez üniversitelerde kısmî bir “gevşeme”den söz edilebilir, sanıyorum. En azından, bugün farklı cinsel yönelimler konusunda bunları bir “hastalık”, “sapkınlık”, “anomali” vb. olarak nitelemeyen tezler hazırlanabiliyor, araştırmalar yapılıyor. Merkez üniversitelerin bazılarında LBGTI akademisyenler cinsel yönelimlerini gizlemek zorunda kalmadan görev yapabiliyor. Bilebildiğim kadarıyla kimi üniversitelerde LBGTI öğrenci toplulukları da var. Ama yalnızca birkaç üniversitede…

Polisin “kızlı-erkekli” oturan öğrencilere sürek avı düzenlediği, cemaatler arasında paylaşılmış muhafazakâr AKP üniversitelerinde ise iklimin bu denli “liberal” olmadığı ise, malûm.

Ama burada şu kaydı düşmeme izin verin, LGBTI hâli, sonuçta cinsel yönelime ilişkin bir durum. Üniversite ise, cinsellikle ilişkinsiz bir faaliyet alanı; öğrenme ve araştırma mekânları. Sanırım bu kalemde üniversiteden beklenti, cinsel yönelim dahil her türlü ayırımcılığa karşı çıkmaktan ve özel hayatın dokunulmazlığından ibaret olmalı.

 

3. Yurtdışında eğitim görme ya da bir süre araştırma yapma şartı genellikle akademik kriterler arasında yer almakta, siz kendi deneyimlerinize dayanarak yurtdışında eğitim görmenin önemli bir gereklilik olduğunu düşünüyor musunuz? Türkiye’de ve yurt dışındaki üniversite eğitimi arasında nasıl bir karşılaştırma yapabilirsiniz?

 

Benim yurtdışı öğrenciliğim, 1970’li yıllarda kaldığı için, böyle bir karşılaştırma yapabilecek durumda değilim. Ama doğrudan söyleyeyim, böyle bir kriteri doğru bulmuyorum. Tam da, bir zamanlar görev yaptığım üniversitenin rektörlerinden birinin araştırma görevlilerine yurtdışında bulunmanın “faydalarını” anlatırken söyledikleri yüzünden: “Yurtdışında bulunmanızı istiyorum, çocuklar,” demişti şevkle… “Medeniyet görmeniz, nasıl oturulur, nasıl kalkılır, nasıl sosyal ilişki kurulur, onu öğrenmeniz için…” Sonra da ilave etmişti: “Tabii yurtdışı derken, İran’ı, Azerbaycan’ı filan kastetmiyorum. ABD’ye gidin, Kanada’ya gidin, İngiltere’ye gidin, Fransa’ya gidin…” Rektör, Batı üniversitelerinin Hacettepe Üniversitesi’nin küçük, yabani araştırma görevlileri üzerindeki “uygarlaştırıcı” etkilerini önemsiyordu!

Bu anekdot, öğretim elemanlarının atama ve yükseltme kriterleri arasında yer alan “yurtdışı” koşulunun gerisindeki kompleksleri açığa çıkartıyor. Bu kompleks, aynı zamanda çeper üniversitelerinin Batı (günümüzde ABD)-merkezli bir bilimsel hiyerarşinin aparatları olarak eklemlendikleri bir üniversiter sistemi bedenlendirmekte. SCI, SSCI vb. endeksli dergilerde yayın zorunluluğu da benzer bir duruma işaret etmiyor mu?

Bu anlayışla, kendi üniversitenize ve kendi akademik elemanlarınıza ancak merkezi Kuzey Amerika/Batı Avrupa üniversitelerinde konumlanmış bilimsel bir hiyerarşinin montaj sanayi misyonunu biçmiş olursunuz.

Elbette, “biz bize benzeriz”ci, “bize özgü”cü bir “bilimsel otarşizm”i savunuyor filan değilim. Farklı üniversiteler arasında, farklı bilimsel deneyim ve birikimler arasında yatay, eşitlikçi ve özgürce bir iletişim, etkileşim kuşkusuz tüm katılımcılar açısından son derece yararlı bir şey. Ama bu “merkez” ile “çeper” arasında hiyerarşik bir ilişki olarak kurgulandığında, bu, “çeper”deki bilimi, “montaj sanayi” düzleminde tutmak anlamına gelir.

 

4. Bir meslek olarak akademisyenliğin siyasi sorumluluğu sizce nedir?

 

Galiba öncelikle, akademisyenliği bir “meslek” olarak görmemek!

Akademisyenliğin bir dezavantajı var: üç-beş mimar, avukat, mühendis vb. kamuda ya da özelde, şu ya da bu nedenle tutunamadıklarında, bir araya gelip bir büro kurabilmekte ve mesleklerini kendi olanaklarıyla hizmete sunabilmekte, ekmeklerini de kazanabilmekte.

Akademisyenlerin böyle bir lüksü yok! Akademisyen, “mesleğini” sürdürebilmek için, kamu, vakıf ya da (kapıda bekliyor ya) özel, bir üniversite (ya da enstitü vb.) tarafından istihdam edilmek durumunda. Bu, akademisyenlik “mesleğini” sürdürebilmesi için, kamu, vakıf ya da özel, bir “patron”un koşullarını kabullenmek durumunda olduğunu gösterir. Hiç kuşku yok ki örgütlü mücadele, toplumsal muhalefet dalgasının yükselmesi vb. neticesinde akademisyenler konumlarına kısmî güvenceler sağlayabilirler, ancak bunların ne denli “palyatif” olduğunu son dönemlerin “piyasayla bütünleşik üniversite modeli” bize gösterdi.

Bir meslek ya da değil; bilim insanının siyasal, daha doğrusu ontolojik sorumluluğu, emekten ve hayattan (bios’tan) yana olmaktır. Hayata karşı bilim olmaz. Bilim, bilimsel etik gereği, ölümü üretmede kullanıl(a)maz. Bilim emeğe karşı da olamaz; yani bilim insanı emeğin üretkenliğini ya da kâr payını arttırma gerekçesiyle, yani kapitalist sistemi sürdürebilme adına hareket etmemeli.

Hayata ve emeğe karşı sorumluluğuBu, bilim insanının üç düzlemde bağımsız olmasını gerektirir: devletten, sermayeden ve dinden.

“Akademi” ise, günümüzde yapısal zorunluluklarından dolayı bu üç bağımlılık düzleminden birini yeniden üretecek tarzda örgütlenmekte. 2000’li yıllardan önce her yıl MASK’a (Milli Stratejik Askerî Konsept) göre yeniden dizilime tabi tutulan üniversitelerin 2000’li yıllardan sonra ise, cemaat-tarikat isterleri doğrultusunda hizalanmaya başladığını hatırlatmak, yetecektir.

Bu durumda, bilim insanının hayata ve emeğe karşı sorumluluklarını yerine getirmesi, “meslekî” açıdan risk almasını gerektirir (hakkında dava açılması, cezalandırılması, ya da 1970’li yıllarda sıkça olduğu üzere “faili meçhul”e kurban gitmesi vb. “riskler”i burada söz konusu etmiyorum)… Akademisyenin “sorumluluk” bilinci onun “akademisyenlik” mesleğinden olmasına yol açabilir; “bilim insanı” niteliği ise, bakidir: Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes, Fikret Başkaya, İsmail Beşikçi, Haluk Gerger, Sungur Savran vd’leri… “bilim insanı” onurlarını akademisyenlik “mesleğini” riske atarak savunabilmişlerdir.

 

15 Ocak 2014 17:13:35, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R

[1] Newroz, Yıl:7, No:246, 1 Şubat 2014…

[2] Euripides.

 

“ÖZERKLİKÇİ” ANAYASA SONRASINDA BOLİVYA DERSLERİ [1]

SİBEL ÖZBUDUN

 “Anayasacıların öncelikle
önemsedikleri şey, otorite
ve gücün sınırlandırılması
ve dağıtılmasıdır. Bu sınırlamalar
felsefe ve ahlâki tartışmaların
geniş alanından beslenir…”[2]

Ağustos 2011’de, Yuracare, Moxeno ve Chiman topluluklarına mensup 1000-1500 kadar yerli protestocu, yaşam alanlarını oluşturan, Beni eyaletindeki Isibore Secure Yerli Teritoryası ve Ulusal Parkı’nı (TIPNIS) boydan boya kat edecek otoyol inşaatı projesine karşı, Beni’nin merkezi Trinidad kentinden başkente doğru yürüyüşe geçti. 25 Eylül 2011 günü göstericiler, Beni’nin Yukuma bölgesinde güvenlik güçleri tarafından, şiddetli bir çatışmanın ardından durdurularak dağıtıldı.

Latin Amerika’daki toplumsal hareketleri izleyenler için sıradan bir haber. Kıtanın yerli halklarının, devlet ya da çokuluslu şirketlerin topraklarındaki faaliyetlerine karşı mücadeleleri, son 20 yılın en diri toplumsal muhalefet hareketlerinden birini oluşturmakta.

Olayı “sıra dışı” kılan ise, geçtiği ülke: başını yerli halkların çektiği yaygın ve kapsamlı mücadeleler sonucu 2005 yılında tarihinin ilk “yerli” başkanını göreve getiren ve 2009’daki referandumla kabul edilip yürürlüğe giren Anayasası’nda sınırları dâhilindeki yerli topluluklara geniş bir özerklik tanıyan Bolivya[3]

Bolivya’nın yeni Anayasası, bir yandan sınıfsal, bir yandan da kimliğe ilişkin (“kültürel”) düzenlemeleriyle, neo-liberalizme karşı toplumsal mücadelelerde gerçekten de son derece önemli bir dönemeci oluşturuyor.[4] Ülkeyi “özgür, bağımsız, egemen, demokratik, kültürlerarası, adem-i merkezi ve özerkliklere sahip üniter, sosyal, çokuluslu, komünoter bir hukuk devleti” (md. 1) olarak tanımlayan Anayasa, ikinci maddesinde de “özgün köylü yerli ulus ve halkların sömürgecilik öncesi döneme dayalı varlığı ve kendi toprakları üzerindeki kadîm hâkimiyetini göz önünde bulundurarak, devletin birliği çerçevesinde kendi kaderini özgürce tayin haklarını garanti altına” almaktadır. Anayasa’nın 190-191. maddeleri ise “özgün köylü yerli ulus ve halkların[5] kendi kaderini tayin hakkını nasıl hayata geçireceklerine dair düzenlemeleri içerir.

Bolivya’da yerli halkların autonomía’sının nasıl hayata geçirileceğini tanımlayan çerçeve yasa, Ley Marco de Autonomías y Descentralización (LMAD – Özerklikler ve Adem-i merkezîleşme Çerçeve Yasası) ise 2010 yılında kabul edildi. Bu yasalar ve onların hayata geçirilmesine yönelik düzenlemeler ile birlikte, kıta yerlilerinin, Bolivya örneğinde yıllardır (hatta kimi yorumlara göre yüzyıllardır: Beyaz Avrupalılarca sömürgeleştirildiklerinden beri) mücadelesini verdikleri kendi teritoryalarında kendilerini, kendi örf ve adetlerine (usos y costumbres) göre yönetme talebinin hayata geçirilmiş olduğunu varsaymak, mümkün hâle gelmişti…

Ya da çok değil, bir-iki yıl önce, neo-liberal küreselleşme karşıtları koalisyonunda hâkim olan duygular, bu yöndeydi.

Ne ki, Evo Morales’i ve iktidardaki MAS (Movimiento al Socialismo = Sosyalizme Doğru Hareket) partisini son yıllarda sıkıştıran muhalif eylemlere[6] eklenen TIPNIS kalkışması, Bolivya Anayasası’nın (ve ilişkin çerçeve yasanın) yerli taleplerini karşılama kapasitesinin ve bu alanda oluşan iyimserliğin sorgulanmasına yol açacaktı.

Sol cenah genelde, Bolivya’daki gelişmelere ilişkin iki kestirmeden birine yönelmekte. Bunlardan ilki, Jeffery Webber’in (2012) tutumunda örneklendiği üzere, Morales yönetimini “neo-liberal modelin sürdürücüsü” olarak zemmetmek; ikincisi ise, bazı MAS yöneticilerinin, hatta bizzat Evo Morales’in yaptığı üzere, yerliler dâhil tüm muhalif unsurları “darbecilik, Amerikan ajanlığı, karşıdevrimcilik, AID’den yardım almak”la suçlayıp lanetlemek[7]

Oysa Bolivya’daki gelişmeler, bu iki kestirmeyle açıklanamayacak kadar karmaşık, ve küresel neo-liberal kapitalizme karşı sosyalist bir alternatif arayışında olanlar açısından son derece önemli derslerle yüklü. Bu nedenledir ki bu yazıda, iki uçlu kestirmeciliğe düşmeksizin, 2009 Anayasası sonrası Bolivya’daki durumu, “yerli özerkliği”ne ilişkin sorunlar çerçevesinde irdelemeye çalışacağım.

Bu sorunları, dört düzlemde toplamak mümkün gözüküyor:

1) Doğulu oligarkların isyanı ve özerklik talepleri ile yerli özerklik talepleri arasındaki örtüşme olasılığı;

2) Ülkenin yerli topluluklarının çeşitliliği ve bölünmüşlüğü;

3) Yerli iç hukukunun kimi vakalarda İnsan hakları ile çelişmesi;

4) “Sol” kalkınma paradigması/Buen vivir çelişkisi.

Ancak bu başlıklara girmeden önce, Evo Morales ve MAS yönetiminin uyguladıkları ekonomi politikaların niteliği konusunda bir fikir edinmek gerekiyor.

 

Bolivya: “Sosyal Soslu Kapitalizm” mi?

 

2000’li yılların başlarında patlak veren halk ayaklanmalarının ardından işbaşına gelen Morales/MAS iktidarının, Bolivya’da sosyalist bir rejimi kurmadığı, bilinen bir durum. Ülkenin ekonomik yaşamı ve stratejik kaynakları, hâlen doğu eyaletlerinde (Oriente: Santa Cruz, Beni, Tarija, Panda) konuşlanmış olan oligarkların kontrolü altında. Çokuluslu şirketler, üzerlerindeki denetim sıkılaşmış olsa da faaliyetlerini sürdürüyorlar. Ve Bolivya, toprak bölüşümündeki adaletsizliklerle ünlü Latin Amerika kıtasının en vahim durumdaki ülkesi olmayı sürdürüyor.

Buna karşılık Morales yönetimi, servetin yeniden dağıtımı ve çokuluslu şirketlerin faaliyetlerinin denetim altına alınması konusunda oldukça ileri adımlar attı: Örneğin Mayıs 2006’da yayınlanan 28071 sayılı yönerge ile petrol ve doğalgaz sanayileri kısmen kamulaştırıldı ve bu alanda faaliyet gösteren çokuluslu şirketler ülkenin en büyük iki doğalgaz alanındaki kâr payını yüzde 50’den yüzde 82’ye çıkartan yeni sözleşmeleri imzalamak zorunda kaldı. Böylelikle ülkenin doğalgaz gelirleri, beş yıl içinde on kat artarak 2005’teki 608 milyon dolardan 2010 yılında 6 milyar dolara yükseldi. MAS yönetimi, bu gelirin önemli bir bölümünü “Ulusal Kalkınma Planı” gereği kamusal yatırımlara ve ülkenin en dezavantajlı kesimlerini (okul çocukları, yaşlılar, hamile kadınlar) hedefleyen toplumsal destek programlarına aktarmakta. Bu aktarımlar sonucu, kamusal yatırımlar kısa sürede hissedilir bir biçimde artarken (2005’te 629 milyon, 2009’da 1.9 milyar dolar) istihdamda hızlı bir artış yaşandı. Dahası, iktidar Bolivya’nın yeni oluşan “Topraksızlar Hareketi”nin doğu eyaletlerindeki oligarkların ellerinde yoğunlaşan işlenmeyen toprakları işgalini destekleyen bir “Tarım Reformu”nu da devreye soktu.[8] Böylelikle Morales yönetimi, ilk beş yılı içinde, 900 000 yerli-köylüye, 41 milyon hektar toprak dağıttı.

Bu kadar da değil. Bolivya’nın halkçı-sol iktidarı, bağımsızlıkçı, antiemperyalist konumuyla da dikkatleri üzerinde toplamakta. Federico Fuentes (2012), Morales Bolivyası’ndaki gelişmeleri şöyle değerlendiriyor:

 

“Bolivya devleti kapitalist olmayı ve hükümet derinlemesine kök salmış kapitalist kültür ve toplumsal ilişkiler çerçevesinde işlemeyi sürdürse de, başarılı bir seçim ve ayaklanma mücadeleleri bileşimi aracılığıyla günümüzde yerli-popüler güçlerin devlet içerisinde önemli iktidar konumlarını denetimleri altında tuttuğu da aynı ölçüde doğrudur. Bu konumlardan, çeşitli stratejik sektörlerde gerçekleştirilen kamulaştırmalardan kaynaklanan devlet gelirlerindeki artışı yabancı hükümetlere bağımlılıktan kurtulmaya başlamak üzere kullandılar. Bu güçlü iktisadî konum, Bolivya devletini yönetenlerin, emperyalist hükümetler ve uluslar arası malî kurumların borç karşılığında talep ettikleri her türlü dayatmadan uzak bir tarzda kendi iç ve dış politikalarını yürütmelerine olanak sağladı. ABD ordusunun Bolivya ordusuyla olan bağları kopartıldı.”

 

“Yarımay” Oligarklarının İsyanı: Autonomía!

 

Dünyanın en yoksul ve gelir dağılımı en bozuk ülkelerinden birinde[9] Morales yönetiminin bu “mütevazı” hamleleri dahi, ülkenin doğu yarısında yer alan (ve “yarım ay: Media luna” olarak adlandırılan) dört eyalette üstlenmiş ve ülke ekonomisinin büyük bölümünü kontrol eden oligarkların ayaklanmasına yetti.

Santa Cruz eyaletinin başı çektiği, Beni, Panda ve Tarija eyaletlerinden oluşan “Yarımay”ın iktisadî yükselişi, gerçekte göreli yeni bir olguydu ve zengin maden (özellikle de kalay) yataklarıyla ünlü ülke batısında madenciliğin gerilemesine koşut olarak gerçekleşmişti. Büyük bir bölümü, ülkenin gevşek göç yasalarından yararlanarak gelip yerleşmiş Avrupalılardan oluşan “Yarımay” zenginleri, bir yandan bölgedeki zengin doğalgaz, petrol ve orman kaynaklarının açığa çıkması, bir yandan da Bolivya’nın neo-liberal yönelişinin dümenini eline geçiren öz evlatlarının[10] Bolivya neo-liberalizminin açığa çıkardığı ekonomik fırsatları bu eyaletlere yönlendirmeleri sayesinde hızla yükselmişlerdi. Ne ki “neo-liberal saltanat” kısa ömürlü oldu ve 2000’li yılların başlarından itibaren yerli toplulukların başını çektiği bir dizi halk ayaklanması, Morales’in sol-halkçı iktidarını görev başına getirdi.

Bu altüstlük süreci, bir yandan oligarşinin partilerini bir anda siyaset sahnesinden silip süpürürken, Morales’in yerli (Chapere bölgesi koka yetiştiricilerinin) sendikal hareketinden doğan partisi MAS’ın oy tabanını istikrarlı bir biçimde genişletmesine yol açacaktı. Böylelikle, ülke çapında siyasal sahneye çıktığı 2002 seçimlerinde oyların yüzde 21’ini alan MAS, 2005’teki başkanlık seçimlerinde oy oranını yüzde 53’e, 2009 seçimlerinde ise yüzde 64’e yükseltmeyi başaracaktı. Bu, Doğu oligarklarının merkezî siyaseti etkileme umudunu tümüyle yitirmeleri anlamına geliyordu. Böylelikle yerel iş çevreleri, toprak sahipleri ve siyasal elitlerden kendilerine geniş (ve kabul etmek gerekir ki “militan”[11]) bir “toplumsal taban” devşirdikleri bölgesel siyasete yöneldiler. Bu yönelişin siyasal ifadesi ise, Autonomía/Özerklik talebi olacaktı. Santa Cruz elitlerinin başını çektiği bu özerklik hareketi, doğal kaynaklar ve vergilendirme dâhil tüm alanlarda siyasaları belirleme konusunda bölgesel yetke talebi etrafında örülmekteydi.

İşin çetrefilli yanı ise, “Yarımay” oligarklarının Doğu bölgesinde yaşayan yerli toplulukları etkileme girişimleriydi.[12]

Bu, kritik bir konudur; çünkü Bolivya’nın nüfusunun yüzde 60 kadarı kendini “yerli” olarak tanımlarken, kısmen ya da tamamen Quechua ya da Aymara kökenli olduklarını söyleyenlerin oranı % 32 dolayındadır. Yerli nüfusun geri kalanı, çoğu ülkenin Doğu kesiminde ve güneydeki Chaco bölgesinde yaşayan 34 yerli grubu arasında bölünmüştür. Çoğu Amazon kökenli pek çok farklı kültür ve dile sahip bu gruplar arasında 180 000 kadar Guarani’nin yanı sıra, Moxos, Sirionó, Yuracaré gibileri ön plana çıkmaktadır.[13] Doğu/Güney yerli topluluklarıyla Batı’nın yayla bölgelerinde yaşayan Aymara ve Quechua halkları arasındaki, az ileride ele alacağım farklılık ve çelişkiler, “Yarımay” yerlilerini kimi durumlarda Santa Cruz, Beni, Pando ve Tarija elitleriyle aynı saflara düşürmektedir.

Şu hâlde, Bolivya siyasal yaşamında “Özerklik” konusunun taalluk ettiği sorunlardan biri, Doğulu oligarkların talep ettiği özerklik ile yerli halkların mücadelesini sürdürdükleri özerklik talepleri arasındaki örtüşme olasılığıdır. Morales yönetiminin “Yarımay” oligarklarının bölgesel kaynakları yönetme ve vergileri bölgesel yönetimleri finanse etmede kullanma taleplerine yanıtı, Anayasa’daki (gerçekte yalnızca yerliler öngörülerek formüle edilmiş) özerklik ilkesini, Çerçeve yasası ile oldukça karmaşık, çok-katmanlı bir hâle getirmek olmuştur. “Bu yeni özerklik biçimleri, daha fazla adem-i merkezîleşme gereksinimini iktidarı bölgesel elitlerin elinde yoğunlaştırmaksızın karşılıyor. Yeni Anayasa’da Bolivya devleti doğal kaynaklar, toprak dağıtımı ve ekonomik politikalar konusunda tam denetimi elinde tutarken, alt yönetim biçimlerine göreli küçük idarî sorumluluklar ve yasama erkleri tevdi etmektedir.” (Rice 2012).

Ancak yerel yönetimlere “sınırlı sorumluluk” yükleme anlamındaki bu tasarrufun anlamı, bir yandan yerel birimlerin özerklik uygulamasına geçişini son derece zor ve karmaşık kılan bir bürokratik işlemler dizisinin kurallaştırılması,[14] bir yandan da özerklik uygulamasının kültürel (kültürel mirasın yönetimi, eğitim, dil) ve (kısıtlı ve tartışmalı bir biçimde) hukuksal (medenî ve ceza hukuku) alanla sınırlı kalması olacaktır.[15]

Ne ki sorunlar bununla bitmemektedir. Bir başka sorunlar dizisi, gerek Bolivya Anayasası, gerekse Çerçeve Yasa’nın, ülke yerlilerinin karmaşık ve son derece çeşitli bir yapı sergilediği gerçeğinin üzerinden atlamasından kaynaklanır.

 

“Tektip” Bir Yerlilik mi?

 

Yeni Bolivya Anayasası’nın özerklik düzenlemelerinin esin kaynağı, Uluslar arası Çalışma Örgütü (ILO)’nün 1989 yılında, yerli toplulukların bünyesinde yaşadıkları modern toplumlarla sancısız bir şekilde entegrasyonunu öngören 109 sayılı Konvansiyonu’nun yerine kabul edilen ve yerlilerin “farklılık” hakkı ile “kendi kaderlerini tayin hakkı”nı tanıyan 169 sayılı Konvansiyonu ile BMÖ Genel Kurulu’nda 2007 tarihinde kabul edilen, aynı ilkeleri haiz “Yerli Halkların Hakları Bildirgesi”dir.

Kıta yerlilerinin uzun soluklu mücadeleleri sonucu biçimlenmiş bu uluslar arası belgelerin temel zaafı, yerlileri parçalanmamış, türdeş, çelişkilerden arî bir kültürel bütün olarak kavramalarıdır. Uluslar arası toplumun “yerli” tanımı, az çok şöyledir:

 

“Yerli cemaatler, halklar ve uluslar, kendi toprakları üzerindeki istila öncesi ve sömürge öncesi toplumlarla tarihsel sürekliliğe sahip olup, kendilerini bu topraklarda başat olan toplumların diğer sektörlerinden farklı gören gruplardır. Günümüzde toplumun başat-olmayan sektörlerini oluştururlar ve ata topraklarını, etnik kimliklerini, kendi kültürel örüntüleri, toplumsal kurumları ve yasal sistemleriyle uyum içerisinde, halklar hâlindeki varoluşlarının temeli olarak korumaya, geliştirmeye ve gelecek kuşaklara aktarmaya kararlıdırlar.”[16]

 

Bolivya Anayasası’nın “yerli” tanımı da yaklaşık olarak böyledir. Örneğin, Yedinci Bölüm 289. maddesi yerli özyönetimini “toprağı, kültürü, toplumsal ve iktisadî örgütlenme ya da kurumları paylaşan” yerli halklara tanımaktadır. 290. madde ise, yerli özyönetiminin her bir yerli halkın “normları, kurumları, yetke ve işlemleri” doğrultusunda uygulanacağını belirtmektedir.

Anayasa uyarınca özerkliği hayata geçirmeye yetili halkların bu “türdeşlik” tahayyülü, (“toprağı, kültürü, toplumsal ve iktisadî örgütlenme ya da kurumları paylaşma” koşulu), kısmen Doğu oligarklarının özerklik taleplerinin önünü kesmek için formüle edilmiş olabilir. Kısmen ise, yerli toplulukları, Beyazların araçsal uygarlık tahayyüllerinden “farklı”, Pachamama (“Toprak Ana”) ile yeryüzü canlılarının birliğine dayalı bir cosmovisión’a sahip, eşitlikçi, paylaşımcı cemaatler olarak sunan yerli söylemine dayanmaktadır.[17] Ancak kaynağı ne olursa olsun, Bolivya’nın yerli halklarının çoğunluğunun günümüzde yaşamakta olduğu heterojen kentsel mekânları Anayasa’da öngörülen yerli özerkliğinden yoksun bırakıp özyönetimi göreli türdeş, tecrit kırsal cemaatlere özgü kıldığı, ortadadır. (Cameron 2012)

Öte yandan, bu özselci “yerli” imgesi, birkaç bakımdan gerçek-dışıdır: Öncelikle, yerli cemaatlerin geleneksel olarak sunulan pek çok pratiği, yakın zaman önce “icat edilmiştir”. Yerli cemaatler, ihtiyaç oldukça sürekli olarak yeni pratikleri benimser. İkinci olarak, yerli cemaatler kültürel ve normatif çatışkılardan bağışık değillerdir. Dahası, cemaat içi çelişkiler, son yılların, farklı cemaat ve inançlardan yerlileri bir araya getiren kentleşme süreçleri ile birlikte yoğunlaşmıştır. Üçüncü olarak, yerli hukuk sistemlerinin çoğu, sömürge çağından itibaren sömürge (ve ardından da devlet) hukukuyla, dinamik ve eşitsiz bir ilişki içerisinde biçimlenmiştir ve “saf, katışıksız” olmanın çok uzağındadır. (Van Cott, 2000).

Tüm bunların yanı sıra, Bolivya’nın “yerli, köylü ve özgün halk ve ulusları”nın tekil bir “yerli” klişesiyle karakterize edilemeyecek kertede çeşitlilik gösterdiğini vurgulamak gerekir. Örneğin, ülke nüfusunun önemli kesimini oluşturan Quechua ve Aymaralar ülkenin Batı yarısında yaşarlar, geniş ölçüde kentleşmişlerdir; uzun madenci geçmişleri ve mevcut koka yetiştiricisi konumlarıyla Bolivya’nın toplumsal mücadelelerinin ana gövdesini oluştururlar. Buna karşılık Doğu kesiminde yaşayan yerli grupları, küçük dilsel cemaatler hâlinde çeşitlenmiştir; kentleşme oranı düşüktür; bir bölümü kendilerine ayrılmış ortak alanlarda (Tierras Comunitarias de Origen = Köken Ortak Topraklar: TCO’lar) geçimlik tarımla uğraşır, vb.

Anayasal düzenlemeler, Doğu ile Batı yerli yaşam tarzları arasındaki bu farklılığın üstesinden, özerkliğe geçişin iki tipini ayırt etmekle gelmeye çalışmaktadır. Batı bölgelerinde nüfusun çoğunluğunu yerlilerin oluşturduğu yerel yönetimler referandumla kabul edilmesi durumunda özerk yerli yönetimlerine dönüşebilirken, Doğu kesiminde özerkliğin uygulanacağı birim, TCO’lardır. Ancak her durumda, bu proje bir yandan (sömürgeciliğin ve ulus-devletlerin kendilerine dayattığı sınırları kabul etmeyen yerli talep ve tahayyüllerinin tersine) özerkliği sınırları belli kendiliklere hasrederken, bir yandan da “özerklik” talebinin kendisini “belediyecilik” işlemlerine indirme riskini içerir

Günümüz Bolivya’sındaki özerklik tartışmaları, bu iki farklı kesimi karşı karşıya getirmişe benzemektedir. Morales ve MAS’ının kitle tabanının oluşturan ülkenin batısındaki halklar çoğunlukla hükümetin özerklik projesini yeterli bulurken Oriente’deki yerli kuruluşları bu tasarıma ağır eleştiriler yöneltmektedir.

Ancak Doğu ve Batı yerlileri arasındaki çelişkiler salt özerkliğin nasıl yorumlanışıyla sınırlı değildir. Yaşam ve geçim tarzları arasında temel çelişkiler söz konusudur: Örneğin yazının başında sözünü ettiğim TIPNIS’i kat edecek karayolu projesi, TIPNIS sakinleriyle bölgenin tarıma açılmasından ve ürün nakliyatının olanaklı hâle gelmesinden çıkar sağlayacak koka yetiştiricisi Aymara ve Quechua yerleşimcilerini karşı karşıya getirmiş, taraflar arasında yer yer çatışmalar yaşanmıştır.[18]

 

“Yerli Hukuku” “Evrensel Hukuk”a Karşı mı?

 

Bolivya, 2007 Anayasası’ndan da önce, daha 1990’lı yıllarda gerçekleştirilen Anayasa değişiklikleri aracılığıyla yerli cemaatlerin kendi içlerinde kendi örfî hukuklarını uygulama hakkını tanımış, bir başka deyişle hukuksal çoğulculuğu[19] uygulamaya sokmuştu. Böylelikle, cemaatlerin, kuramsal olarak iç sorunlarında “atasal” adaletlerini (“Yerli Cemaat Adaleti”) gerçekleştirebilme olanağı ortaya çıkmıştı.

Ancak bu hukuksal çoğulculuk, cemaat örflerinin (evrensel) İnsan Hakları çerçevesiyle çelişmesi ölçüsünde, İnsan hakları, özellikle de kadın hakları savunucularının şiddetli eleştirilerine maruz kalacaktı. Çünkü bireysel hak ve sorumluluklara dayanan “evrensel” (?) hukukun tersine, cemaat hukukunun temel ilkesi, cemaat dayanışması ve bütünlüğünün korunması idi ve bu uğurda, idam, cemaatten ihraç, kırbaçlama gibi fiziksel cezaları içeriyordu.

Bunun yanı sıra, örneğin Evrensel (= Batı) hukuk(u) nezdinde suç oluşturmayan “büyücülük”, ikiz (ya da engelli) doğum, din değiştirmek gibi “fiiller” yerli cemaatlerinden bazılarında infaz, işkence, fiziksel ceza, cemaatten kovulma ya da (engelli, ikiz ya da kız bebekler ve yaşlılarda olduğu üzere) ölüme terk edilme gibi “müeyyide”lerle karşılaşırken, kızların ilk aybaşı gördüklerinde başlık parası karşılığında yaşlı erkeklerle evlendirilmeleri “suç” ya da “kabahat” sayılmak bir yana, teşvik görmektedir.[20]

Bu durum, Bolivya hukuk sistemini, yerli cemaatlerin örfî hukuklarını uygulamasına olanak sağlama yükümlülüğü gibi bir “temel (kolektif) hak” ile bireysel özgürlük, beden bütünlüğü, kadın hakları gibi temel bireysel haklara ilişkin taahhütleri arasında bir ikilem içerisinde bırakmaktadır. Merkezî yönetimin bu alanda ortaya çıkan sorunlara yanıtı ikili olmuşa benzemektedir: yerli hukuku konusunda içtihat(lar) oluşturup faaliyetlerini düzenleyerek “ulusal” hukuk ile Yerli Cemaat Adaleti’ni bağdaştırma görevini yeni kurulan (ve üyeleri, şaşırtıcı bir kararla halk tarafından seçilen) Anayasa Mahkemesi’ne tevcih etmek; ve yeni düzenlemelerle (özellikle 2010 tarihli Çerçeve Yasa ile) Yerli Cemaat Adaleti’nin etki alanını sınırlandırmak. Yeni yasa ile cemaat adaleti ancak toprak anlaşmazlıkları ve küçük suçların yargılanmasıyla sınırlandırılırken tecavüz, cinayet ya da uyuşturucu kaçakçılığı gibi suçlar merkezî mahkemelerin görev alanına bırakılmıştır.[21]

[Öte yandan, “Yerli Cemaat Adaleti” nosyonunun, bir önceki başlık altında ele almaya çalıştığım, “homojen, bütünleşmiş, çelişkisiz” bir cemaat tasarımından malûl olduğu bir kez daha vurgulanmalı. Günümüzde hiçbir “cemaat”, (elitlerinin iktidar konumlarını payandalayacak ideolojik bir söylem olmanın dışında) çelişkilerden arî, türdeş kendilikler olma iddiası güdemez. Gençlerle yaşlılar, kadınlarla erkekler, geleneksel önderlik konumlarıyla modern hareketlerin (sendikalar, kooperatifler vb.) sağladığı pozisyonlar, kırsal yerleşimlerle kentler, eğitimlilerle eğitimsizler, farklı dinsel aidiyetler… yerli “cemaati” içerisindeki farklılaşmış konumlara tekabül etmektedir, bu konumların “adalet”e ilişkin nosyonlarının farklılaşması da şaşırtıcı olmayacaktır. Burada kanımca önemli olan, cemaatlerin bu farklılığın kabulüyle kendi adalet sistemlerini, kendi girişimleriyle dönüştürmeye teşvik edilmesidir. Sayıları hızla artan yerli hukukçular bu konuda uygun kanaat önderleri işlevini üstlenebilir.]

 

Kalkınmaya Karşı “Buen Vivir”

 

Ne ki yerli Morales’in başkanlığındaki iktidarla kimi yerli grupları arasındaki mayınlı araziler bunlardan ibaret değil. Taraflar, aynı zamanda ülke kaynaklarının bölüşümü ve kullanımı konusunda –belki de en iyi, yerli liderlerin Morales’i “bir And mallku’su olarak değil de solcu bir sendika lideri olarak davranmakla”[22] eleştirmesinde ifadesini bulan- farklı mantıklardan hareket etmektedir.

Gerçekten de MAS, ana gövdesini kentli Aymara ve Quechua’ların oluşturduğu, Bolivya’daki emek hareketinin XX. yüzyıldaki iki ana ekseninin, 1950-60’lı yılların maden işçileri aktivizminin [ve onların etkin sendikal örgütü COB (Central Obrera Boliviana = Bolivya İşçi Merkezi)’un] ve onun ardından yükselişe geçen koka yetiştiricileri eylemciliğinin buluşmasından oluşmuş bir siyasal partidir. Evo Morales ise, bilindiği üzere, koka yetiştiricileri hareketinin önderi. MAS’ın hazırlanmasında önayak olduğu yeni Anayasa, yerli dünya görüşünü temel düstur kabul eder,[23] ama dibacesinde ülkenin sınıf mücadelesi geleneğine bağlılığını ilandan geri durmaz:

 

Çoğulcu bir birleşim olan biz Bolivya halkı, tarihin derinliğinde geçmiş mücadelelerden, sömürgeciliğe karşı yerli ayaklanmasından ve bağımsızlık döneminde halkın özgürlük mücadelesinden, yerlilerden, sosyal ve emek yürüyüşlerinden, su ve “Ekim” savaşlarından, ülke ve bölge için yapılan mücadelelerden esinlenerek, bu mücadelelerde şehit düşenlerin anısıyla yeni bir devlet inşa ediyoruz.

 

Bolivya Anayasası’nın girişindeki şu ifadeler ise, “emek eksenli” ve “yerli” cosmovisión’ları bağdaştırma girişimidir:

 

Bu devlet, herkes arasında saygı ve eşitlik temelinde, egemenlik, saygınlık, tamamlayıcılık, dayanışma, uyum ve toplumsal ürünün hakkaniyetli yeniden dağıtımı ilkelerine dayalı, bu topraklarda yaşayanların iktisadi, toplumsal, hukuksal, siyasal ve kültürel çoğulluğuna saygı temelli iyi yaşam arayışının hâkim olduğu, herkesin su, iş, eğitim, sağlık ve konuta erişebildiği kolektif yaşam üzerine yerleşir.

 

Bolivya, bugün kapitalist üretim ilişkilerini kıramamış, ancak ilerleyen bir devletleştirme/kamulaştırma yoluyla refahı tabana yaymaya çabalayan, sosyal adaletçi/halkçı bir “kalkınma” projesi görünümündedir. Morales ve MAS yönetimindeki devlet, toprakları üzerindeki ve altındaki kaynaklar üzerindeki denetimlerini, emperyalizme bağımlılıktan kurtulmak, yoksulluğu ortadan kaldırmak ve halkın refah düzeyini yükseltmek amacıyla kullanmaya öncelik vermektedir.

Buna karşılık, yerli hareketler, Immanuel Wallerstein’ın deyişiyle, “kendi kaynakları üzerinde daha fazla denetim ve yalnızca ulusal-olmayan aktörlerle değil, aynı zamanda kendi ulusal hükümetleriyle daha iyi düzenlemeler elde etmeye çalışmaktadır. Genelde hedeflerinin iktisadî büyüme değil, PachaMama’yla, yani Toprak Ana’yla uyum sağlamak olduğunu söylerler. Yeryüzü kaynaklarını daha fazla kullanmayı değil, ekolojik dengelere saygı gösteren daha sağlıklı bir yaşama ulaşmayı hedeflediklerini savunurlar. Peşinde oldukları buen vivir’dir: iyi yaşam.”[24]

Gerçekten de sorun, gelir dağılımı dünyanın en adaletsiz, en yoksul ülkelerinden birinde, sanıldığından daha karmaşıktır: doğusunda üstlenmiş oligarkların nüfuz ve etkilerini kırma yetisini sergileyemeyen, emek eksenli ve sosyalizm esinli bir iktidarın, ülkenin doğal kaynakları üzerinde tedricen denetimi sağlayarak onları “bağımsızlık ve gelişme” yolunda istihdam etme girişimi karşısında, teritoryal kaynaklar üzerinde (yerel çıkarlar ya da “iyi yaşam” adına) daha fazla denetim hakkı isteyen bir özerklik talebi…

Latin Amerika’nın, toprakları üzerinde önemli bir yerli nüfusa sahip ve iktidara gelişlerinde yerli hareketlerinin önemli rol oynadığı halkçı-sol yönetimlerinin tümü bu ikilemle karşı karşıyadır; özellikle de uzun sömürgecilik ve emperyalizme bağımlılık tecrübeleri sonucunda kırsalın hemen tümüyle tahrip olduğu, kentsel nüfusun aşırı şiştiği ve büyük ölçüde üretkenlikten çıktığı, kapsayıcı ve derinleşen yoksulluk koşullarının hüküm sürdüğü, kaynakların son derece hoyrat ve kirletici bir tarzda kullanıldığı… bir toplumsal manzarada…

Bu (ve benzeri) koşullarda, bu gibi çapraşık soru(n)lara getirilecek Correa’varî çözümler,[25] ancak palyatif bir nitelik taşıyacaktır…

* * *

Bolivya’nın (ve genelde Latin Amerika’nın) halkçı-sol iktidarı ile özerklikçi hareketleri karşı karşıya getiren, yukarıda anahatlarıyla özetlemeye çalıştığım bir dizi sorunun, ekoloji ve kimlik eksenli hareketler için olduğu kadar, sınıf temelli/sosyalist hareketler için de önemli olduğunu düşünüyorum. Bu sorunlar, neo-liberal müdahale ve ona eşlik eden postmodern yönelişin birbirinden kopartıp karşı karşıya getirdiği “sınıf” ve “kimlik” eksenlerini yeniden bağdaştırma yükümlülüğüyle karşı karşıya olan günümüz antikapitalist muhalefeti için hayatî bir önem taşımaktadır ve “Kahrolsun!” ya da “Yaşasın!” kestirmeciliğinden fazla bir ilgi ve kafa yormayı hak etmektedirler…

 

7 Temmuz 2012 10:42:24, Ankara.

 

N O T L A R

[1] Bu yazı, Bolivya Anayasası, Hukuk, Demokrasi, Özerklik (Der.: M. Fevzi Özlüer, I. Özkaya Özlüer, T. Şirin, N. Sinan Odabaşı – Phoenix Yayınları, Kasım 2012, ss. 41-62) başlıklı kitapta yayınlandı… Kaldıraç, No:151, Ocak 2014…

[2] Andrew Vincent, Theories of State/ Devlet Teorileri.

[3] Aslına bakılırsa, sınırları dahilinde yaşayan yerli topluluklara şu ya da bu ölçüde özerklik sağlama fikri (ve uygulaması) Latin Amerika ülkelerinde neo-liberal siyasaların (sivil hükümetler eliyle) hayata geçirildiği 1990’lara rastlamaktadır. Bolivya dahil pek çok Latin Amerika devleti, XX. yüzyılın son onyıllarında, Anayasal ve yasal düzlemlerde değişiklikler gerçekleştirerek, uluslarının “çoğul uluslu, çokkültürlü vb.” yapısını tanımış ve yerli toplulukların kültürel kimliklerini tanıyan düzenlemelere gitmiştir. Ancak bu neo-liberal düzenlemelerin yerli halklardan çok, yaşadıkları bölgelerdeki kaynaklara erişme çabasındaki şirketlere yaradığı, yerli örgütlerinin temel eleştirilerinden biri olmuştur. “Cemaatlerin çoğunluğu için,” diyor örneğin Nancy Grey Postero, “çoğu yerli-olmayan yerel elitlerin siyasal gücünü büyük ölçüde arttırdı. Bunun pratikteki anlamı, bugün siyasal partilerin belediye, hatta cemaat işlerine karışmalarıdır. Devlet Bolivya’da en ücra köye ulaşmıştır.” (akt. Schabus 2004).

[4] Anayasa’yı ve toplumsal mücadeleler açısından getirilerini tartışan bir yazı için bkz. Özbudun (2009).

[5] Konuya yabancı olanlara gereksiz bir tekrar gibi gelebilecek “özgün köylü yerli ulus ve halklar” terimi, gerçekte Bolivya Anayasası’nı hazırlayan Kurucu Meclis’te yaşanan uzun tartışmaların ardından varılan uzlaşıyı yansıtmaktadır. Bolivya’da yaşayan (ve bizim burada kısaca “yerli” olarak tanımladığımız) halkların pek çoğu indigena (yerli) terimi ile tanımlanmayı reddederek, “originario” (özgün/ilk) ya da “campesino” (köylü) tanımını yeğlemektedir. (Cameron, 2012) Bu “anlaşmazlık” dahi, yerli halklar arasındaki ileride ele alacağım bölünmelerin bir işaretidir.

[6] Bolivya’da Morales yönetimine karşı tek muhalefet, TIPNIS’i kat edecek otoyol inşaatına karşı çıkan yerli topluluklarından gelmiyor. Ülkenin (“Yarımay” olarak adlandırılan) doğu yarısındaki oligarkların zaman zaman darbe girişimlerine dek uzanan sert muhalefetine ek olarak, son dönemlerde işçi sendikaları, kamu çalışanları, sağlık görevlileri çeşitli vesilelerle sık sık protesto gösterileri düzenliyorlar. Öyle ki, AIN (Andean Information Network = Andlar Bilgi Ağı, 2012) adlı medya kuruluşu düzenli olarak bir “barikat ve protesto takvimi” yayınlamaya başladı.

[7] Bkz. BoliviaBella.com; Achtenberg (2011).

[8] Rice, 2012.

[9] 2007 yılında ülke nüfusunun en yoksul yüzde 20’lik dilimi toplam gelirin yüzde 2.2’sini alıyorken, en zengin yüzde 20’lik dilimin payı yüzde 59.7 idi. En zengin yüzde 10 ise, toplam gelirin yüzde 42.7’sine el koymaktaydı. [Statistical Yearbook of Latin America and Carribeans, (2010)]

[10] Örneğin askerî diktatörlüğü döneminde (1971-1978) neo-liberal uygulamaların önünü açan Hugo Banzer, Santa Cruz’luydu ve hükümetinde cruceño’lara (Santa Cruz sakinleri) ağırlıklı yer vermişti. 1980’li yıllardan itibaren neo-liberal konumlara kayan ve 20 yıla yakın bir süre Banzer’in partisi ADN (Milliyetçi Demokratik Hareket) ile birlikte başkanlığı elinde tutan MNR (Movimiento Nacionalista Revolucionario = Milliyetçi Devrimci Hareket) de Santa Cruz’da üstlenmişti. (Eaton, 2011).

[11] “Yarımay” oligarklarının muhalefeti genellikle açlık grevi, grev, barikatlarla yol kapatma vb. biçimler alıyorsa da, paramiliter eylemler de eksik olmuyor. Bunlar arasında en kötü şöhretlisi, Morales yönetiminin direniş önderlerinden Santa Cruz valisi Rubén Costas ile sıkı ilişkiler içindeki ABD büyükelçisi Philip Goldberg’i sınırdışı etmesinin ertesi günü, Pando’nun muhalif kaymakamı Leopoldo Fernández’in bir protesto yürüyüşü yapan MAS yandaşı yerli-köylülere yönelik katliamdır. Katliamın bilançosu, 19 ölü, en az 53 yaralıydı. (Rice 2012)

[12] Santa Cruz elitlerinin eyalet yerlilerinin “yandaş gösterileri”ni örgütlemek üzere eyalet cemaatlerine gıda ve diğer yardım vaatlerinde bulunması sıkça eleştiri konusu yapılmaktadır. Santa Cruz “sivil toplumu”nun şemsiye örgütü Santa Cruz Yandaşı Komite (CPSC), bölge elitlerinin ırkçı konumlarına karşın, özellikle Guarani yerlileri arasında yandaş devşirmek üzere çalışmaktadır. (Eaton, 2007)

[13] “34 of Bolivia’s 36 Ethnic Groups March Against Indigenous President” BoliviaBella.com

[14] Bu işlemlerin ayrıntılı bir anlatısı için bkz. Cameron 2012.

[15] Cameron (2010) başka bir yerde Çerçeve Yasa’nın Anayasa’da öngörülen özerklikleri ciddi bir biçimde daraltırken, özerklik işlemlerinin karmaşık yerel yönetim süreçlerine dahil ettiği yerlileri de bu yolla Bolivya devletinin idarî işlev ve mantığına tabi kıldığını tartışır.

[16] BM’nin Azınlıklara Karşı Ayırımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Altkomisyonu’nun tanımı, akt.: Van Cott, 1995: 23, dn. 3.

[17] Van Cott (2000) yerli liderlerin “kuşaklar boyu aktarılan tutunumlu, üzerinde uzlaşılmış, tartışmasız norm ve işlemler, kültürel saflığını koruyarak devletten özerk olarak işleyegelen sistemler” imgesini vermeye çalıştığını, bu hukuk sistemlerinin “yerli halklara özgü uyumlu bir yaşam tarzını destekleyip koruduğu” izlenimini vermesine özen gösterdiklerini vurguluyor. Bu, Spivak’ın (1987) “stratejik özselcilik” olarak tanımladığı görüngüye denk düşmektedir.

[18] “Bolivia: TIPNIS Marchers Face Accusations and Negotiations”, 26 Ağustos 2011, Bolivia Rising.

[19] Aslına bakılırsa “hukuksal çoğulculuk”, sömürgeciliğin bir mirasıdır. Van Cott’dan (2000) aktaracak olursak, “hukuksal çoğulculuk, tekil bir teritorya üzerinde ayrı normatif sistemlerin varlığına işaret eder; bu genellikle sömürge yönetimleriyle bağlantılandırılan bir durumdur. Sömürge yönetimlerinde, devlet-altı hukuk sistemlerinin uygulanışı genellikle devletin taraf olmadığı kültürel ya da kişisel konularla sınırlıydı ve örfî pratiklerin Avrupalı yargıçların duyarlılıklarını rencide olması durumunda, “tiksinti hükmü” yürürlüğe sokulurdu. Hukukçular 1970’lerden bu yana hemen tüm toplumların hukuksal çoğulculuğun kimi veçhelerini sergilediklerini kabullenmektedirler. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da sömürge iktidarlarını izleyen ve Avrupa-tarzı yasal sistemleri benimseyen pek çok çok-etnili devlet, özellikle dinsel azınlıkları ve coğrafî açıdan tecrit, kültürel açıdan da yabancılaşmış yerli halkları hususunda belli ölçülerde örfî hukuk uygulamasına gitmiştir.”

[20] Bkz. Keillor, (tarihsiz). Her ikisi de “hukuksal çoğulculuğu” hayata geçiren Bolivya ve Kolombiya’nın karşılaştırmalı bir incelemesi için bkz. Van Cott (2000).

[21] Alpert (2012).

[22] Mallku, And bölgelerinde konsensüs yoluyla yöneten geleneksel cemaat önderleridir. Lucero (tarihsiz).

[23] “Devlet çoğul toplumun şu etik ve ahlakî  ilkelerini  kabul eder ve geliştirir: ama qhilla, ama llulla, ama suwa (tembel olma, yalan söyleme, hırsızlık yapma), suma qamaña (iyi yaşa), ñandereko (uyumlu yaşa), teko kavi (iyi yaşam), ivi maraei (kötülüğü olmayan toprak) ve qhapaj ñan (soylu yol ya da yaşam).” (Bolivya Anayasası, madde 8/1).

[24] Immanuel Wallerstein, (2010).

[25] Ekvador’un halkçı-sol devlet başkanı ülkenin Amazonlar bölgesinde yer alan koruma altındaki Yasuni’nin petrol kaynaklarını işletmeye açma kararı yerli örgütlerin şiddetli muhalefetiyle karşılaştığında, çözümü, zengin Kuzey ülkelerinden Amazonları koruma adına bir çeşit “tazminat” talep etmekte bulmuş, Almanya, İspanya, Belçika, Fransa ve İsveç, Yasuni petrollerinin işletmeye açılmaması koşuluyla, Ekvador’un bu korumadan doğacak zararlarını tazmin etmeyi kabullenmişti. (Wallerstein, 2010)

 

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Achtenberg, Emily (2011). “Bolivia: TIPNIS Marchers Face Accusations and Negotiations”, , Bolivia Rising, 26 Ağustos 2011.

AIN (Andean Information Network) (2012). http://ain-bolivia.org/2012/02/ains-calendar-of-bolivian-blockades-and-protests/

Alpert, Emily (2012). “In Bolivia, Many Indigenous Communities Turn to Vigilantism to Fight Crime”, Indian Country, 8 Şubat 2012, http://indiancountrytodaymedianetwork.com/2012/02/08/in-bolivia-many-indigenous-communities-turn-to-vigilantism-96576.

Cameron, John D. (2010). “Is this What Autonomy Looks Like? Tensions and Challenges in the Construction of Indigenous Autonomy in Bolivia,” 6-9 Ekim 2010 tarihlerinde Toronto’da (Kanada) toplanan Latin Amerika Araştırmaları Derneği’nin toplantısı için hazırlanan tebliğ.

– (2012). “Bolivia’s Contentious Politics of ‘Normas y Procedimientos Propios’”, 23-26 Mayıs 2012 tarihleri arasında San Francisco’da (ABD) toplanan Latin Amerika Araştırmaları Derneği’nin 30. Kongresi için hazırlanan tebliğ

Eaton, Kent (2007). “Backlash in Bolivia: Regional Autonomy as a Reaction Against Indigenous Mobilization”, Politics & Society.

– (2011). “Conservative Autonomy Movements. Territorial Dimensions of Ideological Conflict in Bolivia and Ecuador”, Journal of Comparative Politics, cilt 43, sayı 3.

Fuentes, Federico (2012). “The Morales Government: Neoliberalism in Disguise?”, International Socialism, 11 Nisan 2012. http://www.zcommunications.org/the-morales-government-neoliberalism-in-disguise-by-federico-fuentes

Keillor, Doug (tarihsiz). “Ensuring International Individual Rights to Due Process and Groups Rights to Autonomous Indigenous Institutuions: Indigenous Community Justice Under Bolivia’s Plurinational Constitution”, American University International Law Review, http://lexopus.yiil.org/lexopus/works/1170-1.pdf.

Lucero, José Antonio. “The Paradoxes of Indigenous Politics”, Quarterly Americas, http://americasquarterly.org/node/2439.

Özbudun, Sibel (2009). “ ‘Eşitlik’ ile ‘Özgürlük’, ‘Sınıf’ ile ‘Kimlik’, ‘İktisat’ İle ‘Kültür’ Bağdaşabilir mi? Ya da Nasıl Bir Anayasa (Bolivya Anayasası Örneği)”, Birgün, 7-8 Ekim 2009, s. 10 ve 12.

Rice, Roberta (2012). “Regional Autonomy and Municipal Politics in Post-Neoliberal Bolivia”, 23-26 Mayıs 2012 tarihlerinde San Francisco’da (ABD) toplanan Latin Amerika Araştırmaları Derneği’nin 30. Kongresi için hazırlanan tebliğ.

Schabus, Nicole (2004). “Indigenous Autonomy. To Fit into the Status Quo or Challenge It”, 2004, http://www.latautonomy.org/EstudioPolitico_NSchabus.pdf.)

Spivak, G. C. (1987). In Other Worlds: Essays in Cultural Politics, New York, Methuen.

Statistical Yearbook of Latin America and Carribeans, (2010). http://www.eclac.org/cgi-bin/getProd.asp?xml=/publicaciones/xml/7/42167/P42167.xml&xsl=/deype/tpl-i/p9f.xsl&base=/tpl-i/top-bottom.xslt

Van Cott, Donna Lee (1995). “Indigenous Peoples and Democracy: Issues for Policymakers”, Donna Lee Van Cott (der.), Indigenous Peoples And Democracy In Latin America, St. Martin’s Press, New York.

– (2000) “A Political Analysis of Legal Pluralism in Bolivia and Colombia”, Journal of Latin American Studies, 32: 207-234.

Wallerstein, Immanuel (2010). “The Latin American Left and Indigenous Autonomy”, Climate & Capitalism, http://climateandcapitalism.com/2010/08/17/the-latin-american-left-and-indigenous-autonomy/

Webber, Jeffrey (2012). “Revolution Against ‘Progress’”, International Socialism, Ocak 2012, http://www.isj.org.uk/?id=780

“34 of Bolivia’s 36 Ethnic Groups March Against Indigenous President”, BoliviaBella.com

 

Latin Amerıka’dan ”Barış Süreçleri”: El Salvador Örneği[*]

“Anlaşıldı: Savaş artık Barış demek. Öyleyse bundan böyle domuzlara at, kız çocuklarına erkek deyip geçelim…”[1] El Salvador’da iç savaşın tarihi, 1970’li yıllarda, topraksız köylülerin, kent yoksullarının, işçilerin, öğrencilerin sokaklara dökülen muhalefeti karşısında ABD destekli ordunun kanlı operasyonlarına dayanır.

Bu süreçte ordu, El Salvador halkına karşı ağır insanlık suçları işlemiştir. Ordunun yanı sıra, ABD destekli paramiliter ölüm mangalarının eliyle hem kentlerde hem de kırsalda katliamlar, yargısız infazlar, faili meçhuller, tecavüz, işkence kol gezmiştir.

1980 başlarında ülkede sol güçler (gerilla örgütleri ve siyasal partiler), 1930’lu yılların antiemperyalist halk kahramanı Farabundo Martí’nin adına atfen Farabundo Martí Ulusal Kurtuluş Cephesi (FMLN) adını alan cephe örgütünün şemsiyesi altında birleşti. İç savaş ise, resmen 1980 Martı’nda El Salvador’un Kurtuluş Teologu Başpiskoposu Oscar Romero’nun Monsenyör Oscar Romero’nun San Salvador Katedrali’nde yaptığı bir konuşma sırasında öldürülmesi, 30 Mart’taki cenaze törenine katılanlara bombalı saldırı düzenlenmesiyle başladı.

Nikaragua’daki devrimin Orta Amerika’ya yayılmasından kaygı duyan ABD’nin eğitim, lojistik, silah ve personel olarak desteklediği El Salvador ordusu ve ona bağlı olarak sivil halk üzerinde operasyonlarını sürdüren paramiliter ölüm mangaları ile FMLN arasındaki iç savaş, 12 yıl sürdü. Ve Ocak 1992’de BM’nin gözlemciliğinde, El Salvador hükümeti ile FMLN yöneticileri arasında Mexico City’deki Chapultepec kalesinde imzalanan barış anlaşmasıyla resmen sona erdi.

İç savaş, geride her birinde yüzlerce kişinin katledildiği onlarca katliamın [ki bunlar arasında en kötü şöhretlileri 1981’deki, bini aşkın kadın, erkek, çocuk ve ihtiyarın öldürüldüğü El Mozote ile Ağustos 1982’deki, aralarında çok sayıda bebek ve yaşlının bulunduğu 200 kişinin vahşice öldürüldüğü El Calabozo katliamlarıdır] acılarını, binlerce ölü, yaralı, işkence mağduru, tecavüze uğramış binlerce kadın, yüzlerce boşaltılmış, yakılmış köy bırakarak sonlandı. Nüfüsü ancak 7 milyonu bulan ülkede iç savaşın ölümcül bilançosunun 75 000 kişi olduğu hesaplanmaktadır: yani nüfusun yüzde biri iç savaş sırasında katledilmiştir!

El Salvador’daki “barış süreci” ya da hükümetle FMLN arasındaki görüşmeler, katliamların uluslar arası tepki çekmeye başlaması, ABD Kongresi’nin ülkenin ordu ve ölüm mangalarının faaliyetlerindeki rolünü tartışmaya açması ve kıta ölçeğinde yaygınlaşan neo-liberal siyasalara “demokratikleşme” söylencelerinin eklemlenmesi sonucunda, BM gözetiminde başlayacaktı.

Müzakereler sonucunda imzalanan barış anlaşması, ülkenin belli başlı yapı ve kurumlarının reforme edilmesi için bir takvim belirlemenin yanı sıra, geçmişteki ihlâllerin kovuşturulması ve gelecekteki ihlâllerin önüne geçilmesine yönelik bir Hakikât Komisyonu’nun tesisini karara bağlıyordu.

Barış anlaşmasının öngördüğü reformlar arasında:

– El Salvador’un kamu güvenliği kuvvetleri Ulusal Polis, Milli Muhafızlar ve Hazine Polisi’nin tasfiye edilip yerine orduyla hiçbir kurumsal bağı olmayan, eğitimli ve insan haklarını düzenleyen yasalara bağlı bir ulusal sivil polis gücünün kurulması;

– Ordunun sivil otoriteye ve yasalara tabi olacak şekilde yeniden düzenlenmesi – birliklerin sayılarının azaltılması, Milli İstihbarat dairesinin tasfiyesi, askerin polis görevi görmesine olanak veren mevzuatın değiştirilmesi;

– FMLN eski militanlarına, terhis edilen askerlere ve kiracı konumundaki 25 000 köylüye toprak dağıtılmasını sağlayan bir toprak reformu bulunuyordu.

Ancak sanırım, en önemlisi savaş suçlarını araştıracak, suçluların tespitini ve yargı önüne çıkartılmalarını sağlamakla yükümlü Hakikât Komisyonu’nun kurulmasıydı.

Kolombiya eski devlet başkanı Belisario Betancur başkanlığında, bir Venezuelalı ve bir ABD’li üç üyeden oluşan komisyon, sekiz ay içerisinde binlerce birincil ve ikincil tanık dinleyip binlerce belgeyi değerlendirdi. Komisyonun “Çılgınlıktan Umuda: El Salvador’da 12 Yıllık Savaş” başlıklı raporu 15 Mart 1993 tarihinde yayınlanacaktı.

– Raporda belgelenen 22 bin şikâyetin yüzde 60’ı yargısız infazlar, yüzde 25’i kayıplar, yüzde 20’si ise işkenceyle ilgiliydi.

– İncelenen şiddet vakalarının yüzde 85’i devlet kaynaklıydı.

– Raporda insan hakları ihlâlcilerinin isimleri tek tek veriliyor, suçlu subay ve memurların görevden alınarak kamu hizmetlerinden yasaklanması tavsiye ediliyordu.

– Rapora ayrıca geniş çaplı hukuksal reformlar tavsiye edilmekteydi.

– El Salvador yasal sisteminin kovuşturma yetisinden yoksun olduğu gerekçesiyle, faillerin kovuşturulması temennisi raporda yer almaktaydı.

– Bunun yanı sıra, kurbanların zararlarının tazmini öngörülüyordu.

– Komisyon raporunda ayrıca, El Salvador ceza hukukunda bir dizi köklü reform yapılması tavsiyesinde bulunulmaktaydı: yargı bağımsızlığının güvence altına alınması, El Salvador’un tüm uluslar arası insan hakları sözleşmelerini imzalayıp onaylaması gibi düzenlemelere öncelik verilmesi öneriliyordu.

El Salvador hükümetinin BM’nin girişimleri ve Hakikât Komisyonu’nun tavsiyeleri karşısındaki ilk tepkisi, raporun yayınlanmasından beş gün sonra, 20 Mart 1993’te, savaş suçları dahil olmak üzere raporda insan hakları ihlâllerine adı karışan herkes için koşulsuz “genel af” ilan etmek oldu. Bu, katliamları, işkenceleri, yargısız infazları gerçekleştirmiş, tecavüz, köy yakma, talan, insan kaçırma vb. suçlara karışmış ve bu eylemlerin emrini vermiş, onları örgütlemiş on binlerce asker ve paramiliterin dokunulmazlık zırhıyla toplum içine karışması anlamına geliyordu.

Bu affın yanı sıra, Barış anlaşması gereklerinin ya da komisyon tavsiyelerinin pek azı yerine getirilecekti.

Daha önce silahlı kuvvetlerle iç içe geçmiş, çeteleşmeye teslim, yolsuzluklara boğulmuş polis örgütlerinin tasfiye edilip yerine yeni bir “Ulusal Sivil Polis” teşkilâtı kurulmuş olsa da, bu örgüt tasfiye edilen polis teşkilâtlarından unsurlarla doldurulmuş, orduyla ortak operasyonların sürdürülmesinin de etkisiyle, fazla bir etkinlik göstermemiştir. Barış anlaşmalarında öngörülen toprak reformu, ülke topraklarının büyük bölümünü elinde tutan elitin direnişiyle karşılaşınca, askıya alınmıştı. İç savaş kurbanlarının zararının tazmini kararı da, kaynak yetersizliği gerekçesiyle uygulamaya sokulamamıştır.

Ancak El Salvador’daki “Barış Süreci”nin en acılı sonucu, hiç kuşku yok ki, barışın nihayet tesis edileceği ve ülkede koşulların normale dönmesini sağlayacağı varsayılan 20 Mart 1994 seçimlerinde, sokak ortası infazların, insan kaçırmaların, işkencenin, ölüm tehditlerinin, yani paramiliter terörün olanca hızıyla sürdüğü hileli bir kampanya sonucunda, sivil halk üzerindeki baskı ve terörün, katliamların baş sorumlusu faşist ARENA partisi adayının (Armando Calderon Sol) oyların yüzde 49.2’sini alarak devlet başkanı seçilmesi oldu. Calderon Sol’un El Salvador’daki iç savaşta sivil halka uygulanan vahşetten sorumlu olduğu, bizzat CIA belgeleriyle açığa çıkmıştı!

Seçim kampanyası sırasında, Barış anlaşmasıyla birlikte siyasal partiye dönüşen FMLN’in onlarca adayı öldürüldü (Barış anlaşmasından seçimlere kadar öldürülen FMLN aktivisti sayısı: 40); sendika militanları ve insan hakları aktivistleri kaçırıldı, işkenceden geçirildi…

Bir başka deyişle, Chapultepec anlaşması, El Salvador’daki iç savaşı yalnızca “resmen” sona erdirmişti. “Barış”, FMLN’in silahlı gücünün büyük ölçüde tasfiye edilmesine yol açarken, karşısındaki faşist şiddet, özellikle de paramiliter güçler üzerinde fazla etkili olamamıştı. El Salvador’un ölüm mangaları, 1993 affının kendilerine sağladığı dokunulmazlık zırhı altında, zamanla suç çetelerine evrildiler. Önceden latifundistlerin, hükümet güçlerinin ve ordunun hizmetine sundukları güçlerini, doğrudan kendi çıkarları için kullanmaya koyuldular.

Bugün 7 milyonluk El Salvador, uyuşturucu kaçakçılarından silah kaçakçılarına, oto hırsızlarından organ mafyasına, kadın tacirlerinden fidye çetelerine, organize suça teslim olmuş durumdadır. 100 000’de 69 ile El Salvador, cinayet oranının en yüksek olduğu ülkeler arasındadır (2011 verisi). Suçları “kovuşturacağı” varsayılan emniyet ve yargı kurumları ise, genellikle ya sindirilmiş, ya da rüşvetle teslim alınmış durumdadır.

El Salvador 2009’daki seçimlerden bu yana, FMLN’in adayı, gazeteci Mauricio Funes’in devlet başkanlığında yönetiliyor. Ancak, “ne solculuk, ne de sağcılık yapacağım. Hedefim ülkeyi ileriye taşıyacak bir program,” diyen Funes, iç savaş canilerinin yargı önüne taşınmasını sağlayacak adımları atmakta belirgin bir şekilde ayak sürümekte. Belki öncelikle bu yetki kendisinde değil de Anayasa Mahkemesi ve özerk Cumhuriyet başsavcısında olduğu için; belki El Salvador parlamentosunda çoğunluğun hâlâ başta ARENA olmak üzere sağcı partilerde olması nedeniyle; belki orduda tedirginliğe yol açmamak için; belki de yeniden açılacak davaların FMLN’in başına patlamasından çekindiği için…

Her durumda, El Salvador’da “barış süreci”nin katliam, infaz, işkence, tecavüz ve diğer savaş ve insanlık suçlarının faillerini isim isim belgeleyen Hakikât Komisyonu raporuna karşın, somut bir getiriyle sonuçlandığı söylenemez.

El Salvador iç savaşı, toprakların ve ülke servetinin büyük bölümüne sahip, yüzde 2’lik bir oligarşiye karşı yükselen halk muhalefetini ABD destekli devlet ve kontra terörüyle bastırma girişimine karşı başlatılan silahlı mücadelenin bir sonucuydu. Ne ki “barış”, iç savaşa yol açan iktisadî ve toplumsal koşullarda fazla bir değişikliğe yol açmadı. Dahası, “barış süreci”yle birlikte, hızlanan (neo)liberalizasyon süreci, gelir dağılımındaki eşitsizlikleri daha da büyüterek pekiştirecekti: Ülke bugün nüfusun yüzde 50’sinin işsiz ya da yarı-işsiz olduğu, 10 işçiden yalnızca 2’sinin nizamî olarak istihdam edildiği, ticaret açığında Latin Amerika birincisi, kırılgan bir tablo sergilemektedir. 2011 yoksulluk verilerine göre El Salvador’da kentsel nüfusun yüzde 35.4’ü, kırsal kesimde ise yüzde 50.2’si yoksulluk koşullarında yaşamaktadır. Yüksek suç oranları, yolsuzluklar ve sağlık ve eğitim gibi temel kamusal hizmetlerin tasfiye edilmesinin yol açtığı toplumsal kırılganlaşma da cabası…

O hâlde, şu saptamayı rahatlıkla yapabiliriz: El Salvador’daki “barış süreci”nin kazananı, (çoğu Latin Amerika ülkesinde olduğu üzere) neo-liberalizm olmuştur. “Süreç”, El Salvador halkını iç savaş öncesi içinde bulunduğu iktisadî ve toplumsal açmazlardan, yoksulluk ve yoksunluk kıskacından kurtulmasının önünü açmak bir yana, bir mafya kapitalizminin kurumsallaşarak ülkedeki eşitsizlikleri, gelir dengesindeki bozuklukları ve devlet kaynaklı gündelik terörü daha da kökleştirmesiyle sonuçlanmıştır.

İç savaş ya da çatışmalardan çıkış yolu arayan halk güçlerinin El Salvador deneyiminden çıkartabileceği en önemli ders, sonucun ancak adaletli olması, bir başka deyişle, çatışma ve/veya iç savaşa yol açan koşulların, ezilenlerden yana köklü bir biçimde dönüştürülmesini sağlaması durumunda “barış” adını hak edeceğidir. Bunun dışındakiler, madunların, halk(lar)ın, ezilenlerin değil, zorbaların, efendilerin, egemenlerin “çözüm”üdür.

Yoksa döner dolaşır, İtalyan yazar Giuseppe di Lampedusa’nın işaret ettiği kapana kısılırız: “Her şeyin aynı kalması için her şeyin değişmesi gerekir…”

N O T L A R

[*] 1 Aralık 2013 tarihinde İstanbul Pangea’da yapılan konuşma… Newroz, Yıl:7, No:244, 25 Aralık 2013…

[1] Arundhati Roy.

SİBEL ÖZBUDUN

Bir kez daha “Terör mü?”

[1]

 

SİBEL ÖZBUDUN

 

“Dünyayı fethetmek zorunda değiliz.

Bize onu baştan yaratmak yeter.”[2]

 

2013-2014 Adli Yılı’nın başlaması vesilesiyle düzenlenen törende Yargıtay Başkanı Ali Alkan’ın yaptığı açılış konuşması devletin tüm kurumlarıyla rezonansa girmiş durumdaki siyasal iktidarın önümüzdeki dönemde izleyeceği (ya da “izlemeyi sürdüreceği” mi demeli?) “iç güvenlik politikası” konusunda yeterli fikir veriyor. Hatırlayın, ne demişti Yargıtay Başkanı, Gezi protestolarını kast ederek? “Devletin meşru erklerini ve temel organlarını hedef alan ve organize biçimde cebir, şiddet, tehdit, korkutma, yıldırma ve sindirme yoluyla işlenen eylemler terör eylemleridir. Hiçbir çağdaş hak ve özgürlük sistemi kendisini tehdit eden eylem ve yöntemlere göz yummayacak ve bunlara müdahaleden geri durmayacaktır.”[3]

Bu sözler son derece önemli. Çünkü bunlar, devletin Haziran 2013’deki protesto eylemlerini ve önümüzdeki dönemde yoğunlaşması beklenen gösterileri “terör eylemi” kapsamına sokma hazırlığı içerisinde olduğuna işaret ediyorlar.

Burada hemen bir parantez açıp iddia ediyorum; Mayıs 2013 sonunda İstanbul’da başlayıp tüm Türkiye’ye yayılan protesto gösterileri, “organize biçimde cebir, şiddet, tehdit, korkutma, yıldırma ve sindirme yoluyla işlenen eylemler” olmak bir yana, süre ve çapları göz önünde bulundurulduğunda, göreli “barışçı” sayılabilir. Hele ki XXI. yüzyıla damgasını vuran diğer protesto gösterileriyle kıyaslandığında…

Açımlayayım: Haziran 2013 boyunca 79 ilde yapılan eylemlere, İçişleri Bakanlığı’nın hesabına göre yaklaşık 2.5 milyon kişi katıldı. Valiliklerden gelen bilgilere göre hazırlanan hasar tespit raporunda ise olaylarda toplam “58 kamu binası, 68 MOBESE kamerası ve 337 işyerinin tahrip edildiği, 90 belediye otobüsü, 214 özel araç, 240 polis aracı ve 45 ambulansın kullanılamaz hâle geldiği anlaşıldı. Eylemlerde, biri CHP binası olmak üzere 14 parti binasının zarar gördüğü toplam zararın ise 140 milyon lira olduğu belirlendi. Bu zararın yaklaşık yüzde 90’ının İstanbul, Ankara, Adana, İzmir, Antalya, Artvin, Bursa, Edirne, Eskişehir, Hatay, Kocaeli, Mersin, Samsun, Kayseri, Manisa ve Tunceli’de yaşanan olaylarda gerçekleştiği tespit edildi.”[4] İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasını doğru kabul ederek basit bir hesaplama yapalım: Olayların en yoğun olduğu 10 ilin her birinde bir ayı aşkın süre içerisinde ortalama 5-6 kamu binası, 6-7 MOBESE kamerası, 30 kadar işyeri zarar görmüş, 9 belediye otobüsü, 21 özel araç, 24 polis aracı ve 4-5 ambülans kullanılamaz hâle gelmiş. Söz konusu ilin, örneğin trafik kazaları bilançolarıyla karşılaştırıldığında devede kulak…

Ama biz başka bir karşılaştırma yapalım. Bildiğiniz gibi, 2009’dan bu yana ekonomik krizin pençesindeki Yunanistan’da, başta Atina olmak üzere benzeri protesto gösterileri ve ayaklanmalar eksik olmuyor. Bunlardan birinde, Şubat 2012’de gerçekleşen ayaklanmanın iki-üç gün içinde yalnızca Atina kentinde 9’u tarihi ve mimarî açıdan değere sahip olmak üzere 93 binada ciddi, 150 kadar binada ise hafif hasara yol açtığı, Atina Ticaret Odası’nın açıklamasına göre 170 kadar dükkânın zarar gördüğü, zarar maliyetinin 50 milyon Euro’yu (yaklaşık 135 milyon TL) bulduğu açıklandı.[5]

XXI. yüzyıl ayaklanmalarının ilk işaret fişeklerinden birinde, G-8 zirvesine karşı Cenova kentinde düzenlenen gösterilerde (21 Temmuz 2001) ise, Cenova Belediyesi’nin açıklamalarına göre, iki günde “83 otomobil, 41 mağaza, 34 banka, 9 postane, 16 benzin istasyonu, 6 süpermarket, 6 otobüs durağı, 9 telefon kabini, 23 işaret levhası ve 22 büyük çöp kutusu zarar görmüş, 8 kamu ve özel kurum faaliyet gösteremeyecek hâle gel”mişti. Kentte meydana gelen hasarın bilançosu basında 50 milyar liret (yaklaşık 35-40 milyon TL) olarak açıklanmıştı.[6]

Bu verilerle karşılaştırıldığında (ve -bir kez daha vurgulayayım- olayların kapsamı ve boyutu göz önünde bulundurulduğunda), Haziran kalkışmasında isyancılardan kaynaklanan kamusal ve özel zarar, oldukça “sıradan” ve hafif gözüküyor. Ne İtalyan, ne Yunanistan ne de Batı dünyasındaki yönetimlerden hiçbirinin protestoları “terör suçu” olarak tanımlamayı akıl etmediğini de geçerken anımsatayım.

Buna karşılık, olayları bir “ayaklanma” olarak algılayıp “isyan bastırma” stratejisiyle bastırmaya kalkışan iktidar güçlerinin verdiği zarar, sözünü ettiğim Batı dünyasındaki diğer gösterilere karşılaştırıldığında fazlasıyla “orantısız” gözükmekte.

Yine açımlayayım. Bugüne dek, 1990’ların sonlarından bu yana Batı kentlerinde küreselleşme karşıtı gösterilerde (“Arap Baharı” kalkışmalarını dışında tutarak söylüyorum) -New York’ta Occupy Wall Street eylemleri sırasında polisin müdahalelerinde 17 kişinin yaşamını yitirdiğini Tayyip Erdoğan’ın kulağına kim fısıldadı, bilmiyorum ama- polis şiddeti sonucu yaşamını yitirenlerin sayısı topu topu iki kişidir: Cenova’da (Temmuz 2001) Carlo Giuliani ile Atina’da [Mayıs 2010’da göstericilerin yaktığı bankada yaşamını yitiren üç kişi ve Ekim 2011’de arbedede ölen bir kişi dışında] polisin kurşunladığı Aleksis Grigoroppoulos (Aralık 2008)… Ve bu iki ölüm, bildiğiniz üzere dünyayı ayağa kaldırmaya yetmiştir.

Hemen ekleyeyim, protesto gösterileri ve kitlesel eylemlerde polis şiddeti sonucu ölümlere, daha çok, pek de “demokrat”lıklarıyla maruf olmayan ülkelerde rastlanır: “(neo-liberal) demokrasiye geçiş” öncesi Balkan ve/veya Latin Amerika ülkelerinde ya da “Arap Baharı” kalkışmalarında olduğu üzere. Bir başka deyişle, göstericilerin polis kurşunuyla -ya da copuyla, sopasıyla, gaz bombasıyla ya da her nesi ise- can vermesi, Tayyip Erdoğan’ın kriter ve hedef kabul ettiğini sıkça vurguladığı “Batı demokrasisi” (ya da gelin şuna “neo-liberal demokrasi” diyelim) ile dahi pek uyarlı değildir. Protesto gösterilerini “rejime karşı kalkışma” sayarak ona göre önlemler almak ve ayaklanma bastırma stratejileriyle karşılık vermek, otoriter rejimlere, diktatörlüklere, ya da T.C. başbakanı nasıl anılmak istemiyorsa onlara mahsustur…

* * *

Bir kez daha vurgulayayım: İktidar Haziran 2013 Baharı protestolarına zücaciyeci dükkânında debelenen bir filin refleksleriyle yanıt verdi. Sonuç ortada: polis kurşunuyla, güvenlik güçlerine destek olan paramiliter şiddetle, gazın tetiklediği kalp kriziyle yaşamını yitiren altı kişi…

Başına aldığı gaz bombası şarapneliyle aylardır bilinci kapalı, komada yatan, kalbi hâlâ durup durup çalıştırılan 14 yaşındaki bir çocuk…

Yaralandığı ya da gazdan etkilendiği için tıbbî destek gören 11 bini aşkın gösterici…

Gözünü kaybeden 11 kişi…

Beş bini aşkın gözaltı, cezaevlerinde kışkırtılmış adlî tutuklularla aynı koğuşlara yerleştirilen, çıplak aramalara maruz bırakılan “Gezi tutsakları”…

Hitler’in Adalet Bakanı Ernst Janning’e parmak ısırttıracak, polis tutanaklarından “kes-yapıştır” iddianameler…

Başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere tüm kamu sektöründe protesto gösterilerine katılanlara yönelik soruşturma sağanağı…

Öğrencilere muhbirlik baskısı…

Gazetelerde, TV kanallarında sürdürülen sürek cadı avları,[7] tasfiyeler…

Sosyal medyanın, e-postaların, cep telefonu mesajlarının abluka altına alınışı, banka hesap hareketlerini, cep telefonu konuşmalarını, uçak yolcularını, tapu dairesine işi düşenleri, apartman aidatı yatıranları, okula kayıt yaptıranları… Yani tüm yurttaşları kapsama alanı içine alan “büyük gözaltı/fişleme” operasyonu[8]

Yargıtay Başkanı’nın sözleri, bütün bu olayların birer rastlantı ya da arızî önlemler, hatta paranoyak bir tepkinin tezahürleri olmadığını gösteriyor. İktidar, Yargıtay başkanının ağzından kendisine yönelik kitlesel protestoları “terör eylemi” kapsamında değerlendireceğini açıklıyor. Böylelikle de, giriştiği/girişeceği bastırma harekâtlarına uluslar arası bir hukuksallık kılıfı uydurmaya çalışacağını açık ediyor.

O zaman uluslar arası hukuka 11 Eylül saldırısından bu yana dahil edilen ve kapitalist devletleri “güvenlik” konseptine kilitleyen “terör” görüngüsü karşısında, “Terör ne, terörist kim?”[9] sorusunu bir kez daha gündeme getirmek gerekir.

El Kaide’nin 2001’deki ABD saldırısı, Batılı kamuoyunun bilinçaltına, başında türban, sakalı belinde, maşlahlı, eli bixi’li Müslüman fundamentalist imgesinin “terörist”in prototipi olarak yerleştirileceği bir sürecin miladını oluşturur. Bir “Uygarlık Projesi” olarak Batı dünyasının bir yandan “piyasa ekonomisi” kültünü kabul eden “ılımlı İslâm”la uzlaşarak/işbirliği yaparak, bir yandan da “güvenlik” adına özgürlükleri alabildiğine budayıp yurttaşların “nefes alışları”nı izleyen bir gözetim ve denetim mekanizmasını yürürlüğe sokarak koruma altına alınabileceği fikri, böylesi bir ortamda yaygınlaşma zemini buldu. Gözetim ve denetim, yalnızca “Müslüman terörist” imgesine yönelik değildi, kuşkusuz; neo-liberal kapitalizm uygulama girdi gireli hayat ve çalışma koşulları güvencesizleşen, istikrarsızlaşan, yoksullaşan (göçmenler dâhil) alt sınıflara yönelikti aynı zamanda.

İslâm ülkelerinin bu “köktendinci/İslâmcı terörist” imgesine ilk tepkisi ise onu tersine çevirmek olacaktı: “esas terörist”in “Müslüman savaşçı” değil ABD emperyalizmi ve/veya Siyonist İsrail olduğu retoriği çeşitli tonlardan İslâmî hareketler içinde kısa sürede yaygınlık kazanacaktı.

Ancak bu söylemin savunucu/defansif yönünün ağır bastığı kabul edilmeli. Size yöneltilen bir suçlamayı tersine çevirerek muarızınıza yöneltmek… “Ben değilim esas sensin!” refleksi. Ajitatif değerinin dışında fazla işlevsel olduğu söylenemez.

“Liberal-demokrat” kisvesi son dönemlerde fazlasıyla aşınıp İslâmcı yüzü giderek daha fazla açığa çıkan AKP iktidarı, “terörist” söylemini proaktif bir tarzda kullanmakla, bir bakıma kavramın iktidar konumu açısından işlevselliğini yeniden üretmeyi üstlenmektedir.

AKP’nin kavramı nereden/kim(ler)den devraldığı belli: Kürt hareketi, 1990’lı yılların ortalarından itibaren “askerî vesayet rejimi”nden (ya da “derin devlet”ten ya da nasıl isimlendirirseniz o) “terörist” damgasını yemiş; kavramın uluslar arası iticiliği ve “terörizme karşı mücadele”nin uluslararası meşruluğu, kanlı bir “ayaklanma bastırma” operasyonuna kalkan olarak kullanılmıştı.

AKP, “Kürt sorununu çözüme kavuşturma/demokratikleşme” retoriklerine karşın, bu söylem ve bastırma yöntem(ler)ini devraldı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün“Protestoyu Terör Suçu Saymak – Göstericileri Yargılamak ve Hapsetmek İçin Terörle Mücadele Yasalarının Keyfi Kullanımı” başlıklı raporundaki ifadelerle,

“2006 Temmuz’unda 1991 Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan değişiklikler Meclis’ten geçti. Raporun konusuyla ilişkili olan ‘terör örgütü propagandası yapmak’la ilgili olan Madde 7/2’de yapılan değişiklikle bu madde göstericilere ve yazılı ya da yayın yoluyla ifade ile suç işlemiş kişilere daha doğrudan uygulanabiliyor. Bu madde bugün Kürt meselesi hakkında şiddet içermeyen ifadeyi olduğu kadar yasadışı silahlı sol örgütlerle ideolojik bağları olan yasal sol örgütlerle ilişkili kişilerin şiddet içermeyen görüşlerini yargılamak için de yaygın olarak kullanılıyor. Madde 7/2’nin sol görüşlülerin şiddet içermeyen ifadelerini kısıtlamak amacıyla yaygın biçimde kullanılması ayrı bir çalışmayı hak ediyor.”[10]

ve,

“2005’ten bu yana yapılan yasal değişiklikler ve 2008’den beri varolan içtihatlar sayesinde Türkiye’de mahkemeler göstericileri ağır terörle mücadele yasaları uyarınca, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) iki maddesini Terörle Mücadele Kanunu’yla birlikte kullanarak, mahkûm edebiliyor.”[11]

Bir başka deyişle, “terör” kavram ve “suç”u, Türkiye’de Kürt hareketini bastırma savaşımı içinde imal edilmiş ve oradan da, “terörle mücadele yasası”nı sivil protesto gösterilerini kapsayacak kertede genişleten AKP eliyle, her türlü muhalif gösteriye karşı kullanılabilir hâle gelmiştir. Nitekim, Haziran 2013 protestoları için hazırlanan polis fezlekeleri ve “kes-yapıştır” iddianamelerde tutuklanan göstericiler, “terör örgütü mensubu” ya da “örgüte üye olmamakla birlikte “örgüt adına suç işleyen” ya da “terör örgütünün ya da amacının propagandasını yapan” kişiler; toz maskesi, baret, talsid, sapan, bilye, deniz gözlüğü vb. ise “suç aleti” olarak sunulmaktadır.

AKP’nin bugün bu kavramı (ve ithamı) Haziran direnişçilerine yöneltmekle iki (hatta üç) kuş vurmayı hedeflediğini söyleyebiliriz: bir yandan “terörist” sözcüğünün içerdiği güçlü duygusal münderecatı protestoculara yönelterek kovuşturulmalarındaki (ve AKP’nin ayaklanma olarak algıladığı süreci bastırmasındaki) şiddete meşruiyet kisvesi sağlamak; “terörist” töhmetini köktenci İslâmcı’dan seküler protestocuya doğru çevirerek İslâm(cıy)ı aklamak. Üçüncü “kuş” ise, bu ülkede devlet tarafından özgül olarak Kürt ayaklanmasına yöneltilen bir söylemi temellük ederek “devlette devamlılığı” tesis etmek ve devlet içindeki konumunu muhkim kılmak olarak yorumlanabilir.

* * *

Yapılmaya çalışılan, ortadadır: önce kamuoyunu ikna etmek üzere “terör” adı altında bir heyula yaratır, medyada bunu dehşet salıcı biçimleriyle sergiler, bu korkutucu imgelerin insanların bilinçaltına nakşolmasını sağlarsınız. Ardından da iktidarınıza karşı tehdit saydığınız her şeyi adım adım “terör suçu” kapsamına sokarsınız: karakol basan, güvenlik güçleriyle çatışmaya giren, ya da örneğin ABD elçiliğine saldırı düzenleyen silahlı eylemcileri; onlara lojistik destek sağlayan örgüt mensuplarını; bu eylemleri propaganda unsuru olarak kullanan, örneğin sayfalarında, internet sitelerinde aktaran yayın organlarını; bu sayfaları gerçek ya da sanal ortamda başkalarıyla paylaşan okurları; bu olayları onaylar doğrultuda yazı yazan yazarları, derslerinde bu olayı söz ederken lanetlemeyen öğretmenleri, üniversite hocalarını; kahvehanede olayı tasvip eder tarzda konuşan kişileri; bu olayı düzenleyen örgüte mensup olmamakla birlikte, örgütün başka görüşlerini paylaştığını düşündüğünüz başka eylemcileri; örgütün “ölü ele geçirilmiş” militanlarının mezarına çiçek koyan öğrencileri; örgütün silahlı eylemlerini onayladığına dair ağzından en ufak bir söz çıkmasa da, onun genel amaçlarını paylaştığını düşündüğünüz aydınları, sanatçıları… Velhasıl, frenleri patlamış bir kamyon gibi, “terör/ist” suçlamalarının da dur-durağı yoktur.

Nitekim, hiçbir polisin, hiçbir istihbaratçının, hiçbir savcının ya da hiçbir yargıcın herhangi bir “terör örgütü”yle ilişkili olduğunu somut verilerle kanıtlayamayacağı Haziran 2013 direnişinin sanıkları da, üstlerinden sapan/bilye/talcidli su/baret vb.nden başka bir “silah” bulunmamış da olsa, “terör” heyulasına kurban edilmek istenmektedir.

Bu bakımdan “terör/ist” terimi Ernesto Laclau’nun deyimiyle bir “boş gösteren”dir; yani “kendi somut gerçekliğini aşan farklı gösterilenlerin de göstereni olabilme”[12] özelliğine sahiptir. Şiddet ediminin kendisi, şiddet ediminin medyada yansıtılışı, medyada yansıtılan şiddet edimi konusunda olumlu söz söylemek; şiddet edimi gerçekleştirildiği ileri sürülen kişilerin imgelerini bulundurmak (resim, afiş vb.); şiddet edimini gerçekleştirenlerle aynı dergileri/kitapları okumak, şiddet eylemini gerçekleştirdiği öne sürülen kişilerin mensubu olduğu öne sürülen örgütün katıldığı ya da destek verdiği kitlesel eylemlere katılmak… her biri ve daha niceleri “terör suçlusu” ilan edilmek için yetecektir. Üstelik de bu bir “mantık oyunu” değildir; bu suçlamalar, onbinlerce kişinin yıllarını cezaevlerinde geçirmelerine neden olmaktadır bu ülkede.

Bir kavram/ gösteren bu kadar şişirilirse, işlevsizleşmiş demektir. Gündelik dil, siyaset, edebiyat ya da genel olarak söylem/ retorik sanatları açısından değeri ne olursa olsun, bir nüansın kişiyi onlarca yıl hapse mahkûm ettirebildiği ya da aklayabildiği hukuk literatüründe “terör” kavramının yeri olmaz, olamaz.

Bu durumda, ancak hukuk sistemini teslim alan “terör” kavramı heyulasından kurtulabildiğimizde, zor ya da şiddet edimi, amacı, ölçeği ve meşruiyeti üzerinde konuşmaya başlayabileceğimizi söyleyebiliriz.

Haziran 2013 direnişinde göstericilerin başvurduğu “şiddet”in, kendilerine yönelik devlet şiddeti karşısında meşru bir savunma, kendilerini “Ergenekoncular, darbeciler, dış güçlerin ajanları” söylemleriyle düşmanlaştıran, “Polis destan yazmıştır” sözleriyle katilleri, zorbaları taltif edilen, onlarca yıldır dışlanan, haksızlıklara maruz bırakılan, yoksullaştırılan, yaşam alanları yağmalanan kesimlerin birikmiş öfkesinin meşru (ve yeniden belirtmeli, son derece ölçülü[13]) bir patlaması olduğunu, ancak “terör/ist” kavramını hukuk literatüründen sildikten sonra konuşmaya başlayabiliriz.

 

20 Eylül 2013 08:11:39, Ankara.

 

N O T L A R

[1] Halkın Hukuk Bürosu tarafından 28 Eylül 2013 tarihinde İstanbul Armutlu’da “Avukat Fuat Erdoğan Anısına düzenlenen “Ekmek, Adalet, Özgürlük Mücadelesinde ‘Devrimci Avukatlık’…” başlıklı ‘ III. Uluslararası Hukuk Sempozyumu’nda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:149, Kasım 2013…

[2] Subcomandante Marcos.

[3] “Gezi’ye ‘Terör’ Dedi”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2013, s.4.

[4] Tolga Şardan, “2.5 Milyon İnsan 79 İlde Sokağa İndi”, Milliyet, 23 Haziran 2013.

[5] “Atina’da 50 Milyon Euro’luk Zarar”, 14 Şubat 2012 (http://www.yoltv.eu/dunya/atinada-50-milyon-euroluk-hasar-h121.html).

[6] “Olaylı Genova Zirvesi Bitti, İşte Hasarın Bilançosu”, Milliyet, 23 Temmuz 2001, http://www.milliyet.com.tr/2001/07/23/son/sondun10.html

[7] İş o raddeye vardı ki, Radikal’den Cüneyt Özdemir dahi rahatsızlığını ifade etmeden geçemiyor: “Eylül ayı itibariyle Türkiye’de televizyon kanalları yeni yayın dönemine girdi. Bu vesileyle medyada kartların yeniden dağıtıldığını net görebiliyoruz. Ekran yüzleri kanalların yeni sahiplerine göre değişmeye başladı. Değişen tek şey sadece ekran yüzleri değil. Programların içerikleri, dizilerin konuları hatta sit-com’ların ilişki durumları bile bu yeni ‘el değiştirmeden’ payına düşeni almış. Benzer bir durum basılı medyada da yaşanıyor. Gazetecilik duayenlerinin gazetelerinden tek tek kovulduklarını ve yerlerine yeni dönemin yeni köşe yazarlarının yerleştiğini görüyoruz. Medya sermayesi birkaç köklü ve tecrübeli ismi saymazsak güneşe bakan ayçiçekleri gibi iktidara yüzlerini döndürmüşler. Zaten bunu saklamıyorlar. Tam tersi altını ne kadar çizerlerse devlet nezdinde ‘işlerinin’ o kadar ‘tıkırında’ gideceğinin farkındalar.” (Cüneyt Özdemir, “AKP Yüzde 50 ile Marjinalleşir mi?” Radikal, 3 Eylül 2013)

[8] Ki Maliye Bakanı tarafından bir televizyon programında “itiraf” edilmişti: “Bakan Şimşek fişlemeyi doğruladı”, Türkiye Havadis, 24.8.2013, http://www.turkiyehavadis.com/bakan-simsek-fislemeyi-dogruladi.html

[9] Bkz. N. Chomsky, T. Demirer, E. S.Herman vd. Terör Ne Terörist Kim? (2 cilt), Ütopya Yayınları, Ankara, 2000.

[10] Human Rights Watch, “Protestoyu Terör Suçu Saymak – Göstericileri Yargılamak ve Hapsetmek İçin Terörle Mücadele Yasalarının Keyfi Kullanımı”, 2010, s.21

[11] a.y. s.1.

[12] Cem Kaptanoğlu, “Hegemonyanın Koşulu: Boş gösteren İnşası”, http://yarinhaber.net/author/ cemkaptanoglu/312.

[13] Nitekim, ABD Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone “bile”, “Gezi protestolarının AKP’yi devirmeye yönelik olmadığını belirtip, ‘Türk demokrasisi tehlikede değil. Sağlam ve orada duruyor,’ diyor.” (Cumhuriyet, 19 Eylül 2013, s.8)