Gerger: Türk Siyonizmi de vardır

haluk-gerger_11Haluk Gerger (30-06-2015) ‘’TC İsrail’in “ikiz kardeşi’dir ve Türkiye’nin asıl resmi ideolojisi, yani “Türk Siyonizmi” de vardır. Buna “Fütuhat Ruhu” deniyor ki, doğrudur. Kemalizm ve bütün Türk takılı ideolojiler bu resmi ideolojinin versiyonlarıdır’’ diyor Haluk Gerger.

‘’TC İsrail’in “ikiz kardeşi’dir ve Türkiye’nin asıl resmi ideolojisi, yani “Türk Siyonizmi” de vardır. Buna bugünlerde “Fütuhat Ruhu” deniyor ki, doğrudur. Kemalizm ve öteki bütün Türk takılı ideolojiler bu resmi ideolojinin versiyonlarıdır’’ diyor Haluk Gerger.

Prof. Dr. Haluk Gerger, Türkiye’de faşizmin daha ırkçı, militarist haliye ortaya çıktığını ve daha sinsi yöntemlerle saldırganlaştığına işaret ediyor. Türkiye’de islamın da ‘Türkçülük’le sentezlenerek bozulduğunu ve faşizmle iç içe geçtiğini vurgulayan Gerger, dinin ve “din kardeşliği”nin kullanıldığı tek alanın “Kürtleri dolandırma”nın taktik alanı olduğunu ifade ediyor.

‘’Kürt direnişine karşı, faşizmin tabanı ve hatta vurucu gücünde ciddi değişiklikler oluyor’’ diyen Gerger’e göre klasik faşizmin vurucu gücü olan lümpen proletaryadan ziyade, okumuş, Batılı yaşam tarzını benimsemiş, ekonomik/sosyal manada seçkinler arasında yer alan, modern kesimler tetikçilik yapmaktalar.

Türkiye kapitalizminin klasik bunalımları ile “Milli Mesele” birlikte büyük bir sosyal çürüme harmanlanan faşist saldırganlığın dalga dalga yükseldiğine işaret eden Haluk Gerger Yeni Özgür Politika Gazetesi’nden İsmet Kayhan’ın sorularını yanıtladı.

1990’lardaki ‘Kürt düşmanlığı’ ile 2015’teki Erdoğan Türkiyesi’ndeki Kürt düşmanlığı arasında nasıl bir fark var?

1990’larda “Kürt düşmanlığı”, inkar ve imha geleneği üzerinden inşa edilmekte, toplumsal zeminini ve meşruiyetini bu kurucu öğeden almaktaydı. Devletin bekasıyla kurulan organik ilişki, zihinleri felç edebilmekteydi. Giderek, “Tedhişci Türkçülük” o kadar geniş ve baskın bir hastalıktı ki, bırakın Kürt’ün statüsü, özyönetim ihtiyacı ya da milli/kültürel haklarını, ayrı bir etnik vakıa olarak doğrudan varlığının bile reddi söz konusuydu. İkinci olarak, arka plandaki bu faşist reddiye, “terörle mücadeleye” indirgenmeye çalışılarak farklı bir alana hapsedilmek, “Kürt sorunu” ile bağı kopartılmak isteniyordu. Tabii bir de kirli savaşın korkunç vahşeti çerçevesi içinde belirleniyordu her şey. Nihayet, devlet terörüne ve suçlarına yaygın bir biçimde neredeyse bütün sınıf ve katmanlarıyla, politik/ideolojik renkleriyle, kurumlarıyla tüm toplumun katılması söz konusuydu.

Şimdilerde faşizm, yanılsamalar eşliğinde ya da genel formülasyonlarla değil, daha çıplak, ırkçı/şoven ve militarist haliyle ortaya çıkıyor, toplumsal zemini ile somut odakları daha belirgin hatlarla tanımlanabilir oluyor. Bir de bu sefer eskinin kabalıklarıyla değil daha sinsi yöntemlerle sürdürüyor saldırganlığını.

Türkiye’deki İslamcılıkla faşizm arasında nasıl bir ilişki/geçişkenlik var? 

Türkiye’de bütün evrensel ideolojiler Türkçülük’le sentezlenerek bozuluyor. İslam da böyle. Onun için de ortaya “Türk-İslam sentezi” çıkıyor. Yani faşizmle ilişki, bu sentezlemeyle birlikte ortaya çıkıyor. Kuşkusuz ümmete değil de millete dayandırılan ve evrensel özelliklerinden kopartılan bu anlayış ile faşizm arasında engel de kalmamış oluyor,  İslami anlayışı kendi zıddına dönüştürüyor.

Türkiye’de çok farklı İslami cemaat ve yapılanmaların, ideolojik eğilimlerin büyük bölümü, “evrensel/insani” değil “milli” karaktere sahiptir ve bence özünde İslam’la çelişmektedir. Dinin ve din kardeşliğinin kullanıldığı tek alan, Kürtleri dolandırmanın taktik alanıdır.

 Bir yazınızda, “Erdoğan ve AKP iktidarı, Anadolu muhafazakarlığını bir ideolojik saldırı aracı olarak başarıyla kullandı” diyorsunuz… Anadolu muhafazakarlığı, faşizm midir? 

Anadolu muhafazakarlığının Türkçülük’le malul olduğu kuşkusuzdur. Buna “kutsal devlet fetişizmini” de eklemek gerek. Bu karakteriyle de toplumsal zemin, meşruiyet ve “vurucu güç” kaynağı oluyor. İdeolojik beyin ve politik merkez ise oradan çıkmıyor. Bu odakları başka yerlerde aramak gerek.

Türkiye’deki faşizmin, Almanya ve İtalya’daki Nazi rejimine benzer ve ayrışan yanları neler peki?

Nazi Almanyası, kriz içindeki gelişmiş ve emperyalist hedefleri olan bir kapitalist ülkenin özel koşulları içinde gelişti. Tabii faşizmin evrensel karakteristik özellikleri her yerde, zaman ve mekanda benzerlikler gösterir ama unutmamak gerekir ki, aynı zaman diliminde, aynı coğrafyada ve aynı kültürel çerçevede ortaya çıkan Alman ve İtalyan faşizmleri bile önemli farklılıklara sahipti. Bu bakımdan ırkçılık, aşırı şovenizm, militarizm, toplumsal örgütlenme, devlet yapısı, tek adam fetişi gibi genel özellikler dışında bir benzetme çabasının çok fazla yararı yok. Bu tür faşizmin bir teorisi de var, çok şey yazıldı ve söylendi bu versiyon hakkında. Oysa az gelişmiş kapitalist ülkelerdeki faşist yönetimler, “işbirlikçi diktatörlük” sloganıyla geçiştirildi ve teorik olarak ayrıntılı biçimde incelenmedi. Bu büyük teorik eksiklik, bizi zorunlu olarak karşılaştırmalara dayalı analizlere itiyor. Aslında faşizmi Üçüncü Enternasyonal’in Dimitrof kaynaklı dar tanımıyla ya da saf Nazi Almanyası örneğiyle tanımlamak da yanlış, onu her sevmediğimize yakıştıracak ölçüde geniş tanımlamak da yanlış.

Bir de, Türkiye gibi ülkeler bakımından yapısal “sürekli faşizm” tanımlaması, “uyuyan, sıradan faşizm” gibi kategoriler var, bunlar da analizlerde dikkate alınmalı.

Güney Afrika’daki ‘apartheid’ rejimi?

Güney Afrika örneği daha ilginç. Oradaki ırkçılık/faşizm, her şeyden önce karşıtını tanımlıyor, farklılığını tanıyor ve bunun üzerinden de hedefine alıyor. Yani siyaha, “Senin farklılığını kabulleniyorum, seni kendimden aşağı görüyorum, sana bu konumu uygun buluyorum ve bundan dolayı da senden ayrı yaşamak istiyorum” diyor. Zaten apartheid da “ayrı yaşamak” demek. Buradaki kabul edilemez iğrençliği tartışmak bile gereksiz ve bu, faşizmin evrensel özelliği… Ama bir incelik de var: Hedef halk bakımından bu “tanımlama ve kabul”, bir yandan ezilmenin gerekçesi, nedeni ve fakat aynı zamanda kurtuluşun da zemini. Siyah olmak, evet ezilmenin, horlanmanın, baskıların nedeni ama bu kimlik aynı zamanda kurbanın kurtuluşunu öreceği sığınak, varoluş bilinci ve özgürlük arayışının öznesi.

Oysa Türkiye’de gördüğümüz, “kimliği, doğrudan varlığı reddetmek” yani inkar, ezilme konusunda bir değişiklik getirmiyor ama kurbanı (bu durumda Kürtler) kendinden ederek kurtuluş ve özgürlük zemininden de koparıyor. Hani, “Kürdistan sömürge bile değil” denir ya, onun gibi… Kürt, ırkçılığa bile maruz değil, çünkü ırkı da tanınmıyor. Hangi tür daha kötü, siz karar verin.

Bir de çok önemli yapısal bir benzerlik var, Türkiye ile eski  Güney Afrika arasında. Bu iki hakim millet de, “dışardan gelip evdekini (bağdakini) kovmaktan beter eden” fetihçi-ilhakçı,  literatürde “yerleşimci (settler) toplum” denen mayadan. Asıl bunun üzerinde durulmalı.

Bu bakımdan diyorum ki, TC İsrail’in ikiz kardeşidir ve Türkiye’nin asıl resmi ideolojisi, yani “Türk Siyonizmi” de vardır. Buna bugünlerde “Fütuhat Ruhu” deniyor ki, doğrudur. Kemalizm ve öteki bütün Türk takılı ideolojiler bu resmi ideolojinin versiyonlarıdır. Kemalizm, şimdiye dek en baskın olanıdır çünkü kurucu öğedir, ideoloji olmanın ötesinde devlet yapılanmasını da inşa etmiştir, ona en fazla nüfuz edendir, en yaygın olanıdır ama sonuçta bir versiyondur. Şimdi de Osmanlı-Türk-Sünni İslam versiyonu hakim hale geliyor. Yarın bunun solcu, sosyalist hatta komünist versiyonu da yükseltilebilir, liberal versiyonu da… Aynen İsrail’deki farklı sağ, sol, dinci, liberal… parti ve ideolojilerin genel Siyonizm’in alt versiyonları olmaları gibi.

Kobanê ve Rojava’da PYD’nin direnişine ilişkin sadece klasik MHP tabanı değil, kentli, okumuş, “modern” hatta kendine sol diyen kesimlerden bile gelen “PYD-PKK’ye karşı DAİŞ’liyim” mesajları neyi anlatıyor? 

Türkiye’de çok uzun zamandır, esas olarak Kürt direnişine karşı, faşizmin tabanı ve hatta vurucu gücünde ciddi değişiklikler oluyor. Bugün klasik faşizmin vurucu gücü olan lümpen proletaryadan ziyade okumuş, Batılı yaşam tarzını benimsemiş, ekonomik/sosyal manada seçkinler arasında yer alan, modern kesimler tetikçilik yapmakta. Bu, faşizmin küçük burjuvaziyi seferber etme yöntemine benziyor ama onu aşıyor da. Bu kesimler, daha çok da Kemalist-sol, ulusalcı olanları ve ayrıca bunların “özgürleşmiş modernleşmiş“ kadınları, profesyonel kesimleri, “aydınları” müthiş bir saldırganlıkla  sokakta linçci, eylemci özellik kazanmıştır. Hem ideoloji üretmekteler hem etkin güç olarak toplumsal seferberlik yaratabilmekteler hem de doğrudan vurucu güç olabilmekteler. Yani sadece kriz cenderesinde büyük burjuvazi faşizminin pençesine düşmüş değiller, örneğin Nazi Almanyası’nda olduğu gibi. Ayrıca bunlar devlette de etkin konumdadır, dışlanmış ve ötekileştirilmiş kesimler olarak ele alınamazlar.

MHP ve ülkücü hareket bu faşist hareketin neresinde yer alıyor?

Klasik MHP kanadında, “ülkücüler” ve Anadolu’dan gelip modern kent koşullarına ve gelişen kapitalizme ayak uyduramayan, horlanan yoksul gençlerin reaksiyonunun ötesinde bir gelişme söz konusu Türkiye’de ve bu özellik onu klasik faşizm türlerinden ayırıyor. Bu kesimlerin büyük burjuvaziyi dahi aşan bir konumda oldukları, onun krizinden öte bir krize yanıt oluşturan kesimler oldukları gerçeğini unutmamak gerekir. Büyük burjuvazi ve onun faşist hareketi bunları seferber etmiyor, iki ayrı koldan ve çoğu zaman da bunlar önde, bir faşist yürüyüş var Türkiye’de. Temel nedeni de salt ekonomik/sosyal kriz değil, “sorunların anası Kürt sorunu.” Hepsi birbirini besliyor, ortak bir sinerjiyle saldırıyorlar. Yani, AKP’nin MÜSİAD’ıyla, Anadolu muhafazakarlığıyla, İslamcısıyla, laik Kemalistlerle, sol-ulusalcılarla, MHP’nin ülkücüsüyle, kendi krizini aşma çabasındaki TÜSİAD’ıyla, “beyaz Türkler”le, imtiyazlı millet solculuğuyla hepsi, Kürt’e karşı Türkçülükte ortaktır. “Milli mesele” ile Türkiye’deki faşizm arasındaki organik bağı iyi kurmalıyız ve buna tarihi, ideolojik, ekonomik, sosyal/sınıfsal öteki unsurları ekleyerek bir teorik çerçeve oluşturmalıyız. Tabii bu çerçeveye dışardan ihraç edilen militarizmi, emperyalizmle tetikçilik işbirlikçiliğini de eklemeliyiz, bütüncül bir tablo için.

Sonuç olarak, bugün “kırk katır mı, kırk satır mı” ya da “faşizmlerden faşizm beğen” türünden bir durum var ortada: Bir yanda klasik faşizm, tohumları atılmış boy veriyor; bir başka yandan doğrudan devlet (silahlı-silahsız bürokrasi) kaynaklı “tepeden inmeci” tür, Demokles’in kılıcı gibi asılı; öte yanda da AKP’nin, MÜSİAD burjuvazisi/Anadolu muhafazakarlığı/Osmanlı-Türk-İslam sentezi dolayımıyla temsil ettiği versiyon;  ve nihayet nasyonal-sosyalizm, yani Kemalist-sol ulusalcı yönelim… Bunlarla aynı kapıya çıkmak üzere, sahte (gizli milliyetçi) sol ile sinsi liberalizmin projelerini de eklersek, karanlık tablo vuzuha kavuşur.

“PYD, DAİŞ’ten daha tehlikeli”, “Sınırda Kürt oluşumuna izin yok” gibi açıklamaları nasıl değerlendirebiliriz?

Türkiye aslında ne yaptığını bilmiyor ve çaresizlik içinde çırpınıyor. Sözünü ettiğiniz sözler de bu halin hezeyanları. Türkiye’nin aslında iyi düşünülmüş, rasyonal politikaları da artık yok. Çırpınışına, karanlıklarda el yordamıyla çıkış arayışlarına, analiz yapmaya uygun hale getirmek için rasyonel davranış kalıpları, politika ya da strateji hamleleri payesi atfetmek yanlış olur. Sıkışmış, çare bulamıyor ve kriz atakları geçiriyor sistem ve toplum. Kurguladıkları tek şey var: Ortadoğu’da yeni bir Kürt statüsü, Türkiye’deki “statüsüz Kürt’e dayalı” düzeni sürdüremez hale getirir, dolayısıyla da bu neye mal olursa olsun mutlaka önlenmeli. Başka bir stratejik amaç yok. Deve kuşu kafasını kuma gömmüş, güneş doğmamış, dünya durmuş, karanlık her daim çökmüş diye hayatla inatlaşıyor. Olan biten özünde bu. Osmanlı’da elbette oyun çok ama oyunun da bir sonu var ve Türkiye bir bütün olarak, bırakın ona uygun politika, taktik ve strateji geliştirmeyi, “oyunun sonunu” hayal bile edemiyor. Bu kör bir gidiştir. Evrilinen yer, kör kuyuların karanlığıdır. Sistemin hepimizi bu kör kuyuya ya da uçuruma yuvarlaması mümkün elbette; yapıcı değil ama yıkıcı gücü hala var. Bu, bildiğimiz Türkiye’nin sonunun başlangıcı olur. Sonrasını kestirmek kolay değil fakat Kürtler, tam olarak istediklerine uygun olmasa da, kendilerini bu badireden bir biçimde kurtarabilirler ama Türkler on yıllar sürecek bir kargaşaya, savaş ağalarının iç çatışmalarının anarşisine, çok merkezli faşist odak ve hareketlerin iç savaşına, çok boyutlu çöküşlerin girdabına sürüklenmekten kurtulamaz. Kendini patlatan bu çılgınlık, bölge barış, istikrar ve refahını da son derecede olumsuz etkiler. O zaman kim bilir artık Kürtler de onlara can simidi olmaz, kardeşlik elini uzatamaz, kendi eseri olan kör kaderini değiştiremez.

Türkiye, yol yakınken Kürt’ün doğal, meşru, kaçınılmaz öz yönetim hakkını kabul ederse, eş zamanlı olarak Rojava sorun olmaktan çıkar, kendi ölümcül sorunları bakımından da çok şey değişir. Boşuna denmiyor: “Kürt’ün özgürlüğü Türk’ün de kurtuluşudur” diye… Türkler, kendi yazgılarına sahip olabilmek için, önce Kürt’ün kendi kaderini özgürce tayin etmesini kabullenmeli. Türkiye’nin nereye evrileceği, işte bu stratejik denkleme bağlı…

Ortadoğu’da tam olarak ne yapıyor, nereye evriliyor Türkiye?

Şimdilik görünen o ki, Türkiye’nin egemenleri, ekonomik krizi de, “milli mesele” krizini de, genişleyerek, bölgede ekonomik, politik, askeri nüfuz alanı açarak, hegemonya inşasıyla çözmeye çalışıyor. Bu bir yandan faşist “hayat alanı” maceracılığını ve buna bağlı militarist eğilimleri güçlendiriyor, bir yandan da sistemin krizini derinleştiriyor. Böylece de kriz içinden çıkılamaz hale geliyor; kendi kazıp içine düştükleri kuyuda iradeyi, kontrolü yitirmiş biçimde debelenip duruyorlar. Türkiye kapitalizminin klasik bunalımları ile “milli mesele”, birlikte büyük bir sosyal çürüme, toplumsal çaresizlik ve kışkırtılmış öfkeyle harmanlanıyor ve faşist saldırganlık böyle dalga dalga yükseliyor.

Bugün ellerinde iki imkan kalmış gibi görünüyor. Birincisi, çok kışkırttıkları bir şeydir: Kürdistan’da her parçanın ve oralardaki yapılanmaların aralarında ve kendi içlerinde bölünüp çatışmaları. İkincisiyse, Kuzey bağlamında “Türkiyelileşmenin”, genel olarak da her parçada merkezle ve hakim milletlerle ilişkilerin çeşitli dayatmalarla çürük zeminlerde kurulmasının, yeni tür asimilasyon aracına dönüşmesi/dönüştürülmesi riski… Bu tehlike ve risklere karşı etkin önlemler alabilirse Kürtler, düşmanlarının fazla manevra alanı kalmaz.

Kim bilir, belki de gerçekten “şerden hayır doğar” ve başta IŞİD zulmü, her yandan belen kuşatma ve tasallut, “Kürtlük bilincini” ayakta tutar ve “kendi kendinin kurdu olmak” diye özetleyebileceğimiz yüz yıllarca işlenmiş “Kürt zaafı”na karşı ulusal dayanışma dinamiklerini harekete geçirir.

Kaynak; ANF

‘Yeni Türkiye’ nereye evriliyor?

Bugünün iktidar sahiplerinin dillendirdiği “Yeni Türkiye” olgusu bir gerçekliğe işaret ediyor. Kuşkusuz henüz tamamlanmamış bir gidişten söz ediyoruz ama sürecin ilerlediği de kesin. “Yeni Türkiye”nin mimarlarınca çok mesafe kat edildi. İnşasının bütünüyle tamamlanmasının kansız yolu, AKP iktidarının 2015 seçimlerinde bir biçimde anayasayı değiştirebilecek parlamento tablosunu oluşturabilmesiyle açılacak. Çatışmacı yol ise her türden, yasal-siyasal-sosyal vb., düzenlemelerle, olupbittilerle, yeniyi, bu etapta bir anayasa değişikliğine ihtiyaç duymaksızın, fiilen dayatmak.

“Yeni Türkiye”ciler “eski TC”den müşteki olanlara ve onun enkazı üzerinden daha geniş kesimlere bir seçenek sunuyorlar ve toplumun önemli bir bölümü bunu kabul ediyor. “Eski TC” giderek bir seçenek olmaktan çıkarken, Kürtler ve bir kısım Sol, “radikal demokrasi/demokratik cumhuriyet” projesiyle muhalefet boşluğunu doldurmaya çalışıyorlar ama henüz bu gidişatı durdurmaya yetecek durumda değiller. Bugün seçenek oluşturabilecek güçte bir devrimci-sosyalist muhalefetten de söz etmek mümkün değil. Emperyalizmden kaynaklanan desteklerini ve silahlı-silahsız bürokrasi payandalarını büyük ölçüde yitirmiş “Eski”nin “Kemalist-Ulusalcı-Faşist” defans bloğunun durumunun da pek parlak olmadığı ayrıca belirtilmeli. Tüm bu nedenlerle gidişatı, henüz tamamlanmamış olsa da, ciddiye almak gerek. Yukarıda özetlenen tablo uyarınca yapılması gereken, öncelikle, “Eski” ile “Yeni”nin iyice tanımlanması. Nereden nereye doğru gidildiğini kavrayabilmek için ilk yapılması gereken bu.

‘ESKİNİN SERENCAMI’

Birinci Cumhuriyet, bir iç ve dış birlikteliğin toplumsal mühendislik ürünüydü. “Dış güçler,” Osmanlı’yı yıkan uluslararası ittifaktı, yani İngiliz-Fransız sömürgeciliğiydi. Bu bakımdan, Ortadoğu düzenini oluşturan Sykes-Picot düzenlemesi içinde düşünmek gerekir Kemalist Cumhuriyeti. Kemalist dirençle uzlaşan sömürgeciler açısından bu Cumhuriyet herşeyden önce Devrimci Sovyetler Birliği ve karmaşa içindeki Ortadoğu (giderek Asya-Afrika sömürge dünyası) ile Batı arasında bir “tampon bölge” işlevi görecekti. Ülkenin sırtı Ortadoğu’ya, yüzü ise Batı’ya dönük olacaktı. Zaman içerisinde denetim altında istikrara kavuşunca da (bağımlı kapitalist konsolidasyon) daha ileri görevlere koşulacaktı. Nitekim, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında, Soğuk Savaş ortamında ve politik-ekonomik düzlemde liberal kapitalizme geçiş hamleleriyle, önce Batı’nın sıçrama tahtasına, lojistik destek, ucuz asker ve silah depolama alanına, giderek, jandarmasına-tetikçisine dönüştürüldü, Batı’nın temel saldırı mekanizması NATO’ye entegre edildi.

İçerde ise Kemalist kurucu kadronun toplumsal mühendisliğinin temel iki hedefi, İttihat ve Terakki’yle başlayan “Türkçülük”ü olgunlaştırarak millet inşa etmek ve devlet öncülüğünde sermaye birikimi aracılığıyla bir (Türk) burjuvazi yaratmak idi.

Bu süreçte, yeni rejimin temelleri atılırken, aynı zamanda, üzerinde yükseldiği zeminde çatlaklar, çürük alanlar, çürüme noktaları oluşmaya başladı ve toplumsal muhalefetin/hoşnutsuzluğun tohumları da atılmış oldu. Dış bağlantıların ve burjuvazi yaratmaya yönelik birikim politikalarının kaçınılmaz sonuçları olarak ortaya çıkan çarpık, azgelişmiş ve bağımlı kapitalizm, kendi başına, çürük ve çürümeye eğilimli zemini oluşturmaktaydı. Hikmet Kıvılcımlı’nın deyişiyle “cin olmadan adam çarpmaya kalkan finans-kapital”, doğası gereği, dışarıya biat ederken kendi halkına “kıyıcılaşan” bir özle tarih sahnesine çıktı.

Her bakımdan birikimsiz burjuvazi devlet fideliğinde hayat bulurken bir doğum lekesi olarak bürokrat niteliklerle doğuştan tutucu, hatta karşıdevrimci oldu. Bu sınıf, kendi hakimiyetini kuracak tarihsel geçmişe, dinamizme, meşruiyet kaynaklarına, birikim ve deneyime sahip olmadığından, egemen ideoloji olarak Kemalizmin, kurumsal olarak da Silahlı Kuvvetler’in vesayetini kabul etti. Ayrıca, emperyalizme sığındı, onun hizmetine koşularak yönetim olanaklarını buldu. Kemalist devlet kapitalizminin bürokrasisi ise, suni ilhak kaynaklı konumu gereği, çarpık, yolsuzlukla malul, kapkaçcı burjuvalaşma eğilimleriyle halkın karşısında konumlandı. Böylece de, yönetemeyen birikimsiz burjuvaziyle bütünüyle sermaye birikiminin hizmetine koşulmuş ve sınıf atlamaya temayüllü zalim bürokrasi, daha baştan, “halk düşmanı” karakterle bozuldular. Bu konumlarıyla da, antidemokratik-militarist-şovenist bir projeye imza attılar birlikte.

‘BATILILAŞMA-MODERNLEŞME’

Burjuvazi yaratma sürecinde; devlet zoruna dayalı angaryayla işçileştirilen emekçiler, jandarma dayağı, ağa sömürüsü ve vergi tahsildarlarıyla inletilen yoksul köylü milyonlar, aslında ilk potansiyel “iç düşmanlar” olarak algılandılar ve bu korkuyla baskıcı devletin mekanizmaları yaratıldı.

Türkçülük ile; Anadolu’nun tüm kadim halkları, tanım gereği, “iç düşman” sayıldılar, asimilasyon saldırısıyla milyonlar bastırıldı, sindirildi ama düzeni çürüten bir yaygın muhalefetin de tohumları atılmış oldu, sistem bir de böyle bozulup salt şiddete dayanan karakterini perçinledi.

Tepeden inme “Batılılaşma-modernleşme” ile; milyonların hayat tarzıyla, inançlarıyla, toplumsal bellekleriyle, kılık-kıyafetten okuma-yazmaya yaşam biçimleriyle, onur ve haysiyetleriyle, tarihleri ve uygarlık miraslarıyla hoyratça oynandı. Horlanan, aşağılanan, maddi-manevi şiddete maruz bırakılan geniş kesimler, laikliğin ve resmi dinin dayatmasıyla da baskılandılar ve bir başka yaygın toplumsal muhalefet zeminini oluşturdular. Onlardan duyulan korku da, yeni rejimin baskıcı, şiddete dayalı antidemokratik eğilimlerini körükledi. Bu yapay, çok boyutlu (milli, dini, mezhepsel ve sınıfsal) Zor’a ve somürüye dayalı, bağımlı, geri yapılanma -eski TC- sonunda, kendi şiddeti ve yapısal krizleri içinde çürüdü…

Çürüyen gövde, nihayet siyasal/toplumsal zeminini 2002 genel seçimleriyle yitirdi, fiilen çöktü. O seçimlerde, eski dört başbakanın (Ecevit, Erbakan, Yılmaz, Çiller) önderliğindeki partilerinin toplamının oy oranı yüzde 20’yi bile bulamadı. Başbakan olarak seçimlere giren Ecevit’in partisinin oy yüzdesi 1.22 oldu ancak.

Yerine, alışılagelmiş emperyalizm destekli askeri-faşist bir yönetim dahi kurulamadı; zemin o denli çürümüş ve tahrip olmuştu. Ayrıca, emperyalizmin konumu, gücü, öncelikleri, çıkar hesapları da değişmişti. Eski’yi ayakta tutan temel iç güç Gladyo, kurucusu ABD tarafından tasfiye edildi. Eski TC artık emperyalizme de yük olmuştu. Araya öyle çelişki ve çatışkılar girmişti ki, “efendiye hizmet” imtiyazı yitirilmiş, işbirlikçi için tasfiye çanları çalmaya başlamıştı. Böylece, “Yeni Türkiye”nin, emperyalizmin denetim ve gözetiminde, yeni aktörlerce ve yeni bir toplumsal/ideolojik zemin üzerinde inşası başlatıldı.

Sözünü ettiğimiz “yeni zemin”in, üst belirleyici emperyalizm faktörünü bir yana bırakırsak, nesnel ve öznel koşullarla içiçe olarak, iki ayağı üzerinde durmak gerekir.

YENİNİN TOPLUMSAL ZEMİNİ

Önce büyük burjuvaziye bakmak doğru başlangıçtır. “Eski”nin büyük burjuvazisi, yukarıda özetlediğimiz badireleriyle boğuşur, geçmişin ağır yüklerini taşırken, bu sınıf içinde yeni bir tabaka yükselmekteydi. “Yeşil Sermaye” ya da “Anadolu Kaplanları” da denen ve Müslüman İş Adamları Derneği (MÜSİAD) adıyla eskinin örgütü TÜSİAD karşısında saf tutan bu kesim/tabaka, çok temel iki noktada eski ağabeylerinden ayrılmaktaydı. Birincisi, bu tabaka, eskinin, ideolojik-kurumsal vesayet altındaki Batıcı laik-kozmopolit-işbirlikçi-modernleşmeci konumuna karşı, Anadolu muhafazakarlığına, kozmopolit tarafı törpülenmiş milliyetçiliğe ve popüler İslam’a dayalı kendi ideolojisini hakim kılma imkanlarına sahipti. Bu özelliği onu hem dinamik bir güce kavuşturuyor, hem de, resmi ideolojiye olan vesayeti kırabildiği ölçüde, onun kurumlarına karşı özerkleştiriyordu. Böylece de, toplumla ilişkilerinde eskiye göre muazzam yol ve ön alabiliyor, büyük etkiye, desteğe sahip oluyordu.

Soğuk Savaş koşullarının esaretinde harekat alanı çok sınırlanmış eskiye karşı yeni koşullarda bu sermaye gurubu, özellikle Ortadoğu’da sıkışmış emperyalizme yeni işbirlikçilik kapıları açma imkanları sunmaktaydı. Salt Militarist-tetikçi görevler yerine, tarih, kültür ve hayata bakışı Ortadoğu halklarıyla “paylaşan”, bu mirası “yumuşak güç” olarak devreye sokabilen, bölgede pazar ve hegemonya iddiasına sahip olan “Truva Atı-Taşeron” rolüne hevesli bu işbirlikçi yükselen kesim, ihtiyaçları bakımından emperyalist odakların ve beynelmilel sermayenin yeni gözdesi olmaya adaydı. Öyle de oldu. Böylece onun siyasal temsilcisi/hizmetlisi AKP’nin de önü açıldı. Daha doğrusu, aynı madalyonun iki yüzü, ekonomik ve siyasal iktidar yapılanmasının tarafları, birbirlerinin önünü aça aça, ortak sinerji yarata yarata “yeni Türkiye”ye yelken açtılar.

“Yeni Türkiye” kurucularının kuşkusuz halk kesimleri içinde de geniş bir başka toplumsal zemini var. Bu kadronun, “Eski”den müşteki olan bütün sınıf ve tabakaları, etnik ve dinsel, kültürel yapıları, belirli ölçülerde arkasında toplamada ve iktidara yürüyüşünde seferber etmedeki başarıyı görmek gerekir.

Bu destek nasıl açıklanabilir?

Türkiye’nin 2000’li yılların başında yaşadığı çok boyutlu, ekonomik, sosyal, politik, büyük bunalımların doruk noktasına ulaştığı sırada yapılan seçimlerde, taze, denenmemiş, örgütlü ve çürüyen yapı dışında mütalaa edilen AKP’nin zaferi şaşırtıcı değil ama büyüyerek süregelen desteği ayrıca incelemek gerek.

AKP iktidarı sırasındaki ekonomik büyümenin önemli bir faktör olduğu kuşkusuz. Bu büyümeye eşlik eden sosyal harcamalar da önemli. Geniş yığınlar bakımından büyümenin çürük altyapısı ya da gelir dağılımındaki adaletsizlik yanında “sosyal harcamalar”ın geçici aldatmacalardan olması ve benzeri mülahazalar yığınların davranışları bakımından her zaman çok da önemli, anlamlı, tayin edici olmayabiliyor.

Bu bağlamda vurgulanması gereken nokta, işçiler ve emekçiler bakımından Türkiye’deki sınıflaşma olgusudur. Sınıf bilincinin gelişmediği yerlerde, işçi ve emekçiler en fazla “dar gelirli yurttaşlar”, bir partinin yandaşları ve seçmenleri olarak politik sahnede yerlerini alırlar. Bu, hiç kuşkusuz, farklı davranış kalıpları, ideolojik konum, talepler ve beklentiler demektir, politik tavırlar da buralardan kaynaklanır. Türkiye’deki yoksulların, “biraz kömür ya da makarnaya oylarını sattıkları” horlaması yerine esas olarak sınıflaşmanın eksiklikleri üzerinde durmak daha doğrudur. Ürettiğinin ve konumunun ayırdında olan sınıf bilinçli bir işçinin “hak” iddiası ile hayat gailesi içinde çırpınan dar gelirli bir mütedeyyin vatandaşın “sosyal yardım”a, “seçim rüşveti”ne, “yoksulluk kapanı”na, “eşitsizlik”e, “devlet baba”ya, “sadaka” ve “biat”a bakışları arasındaki fark, AKP oylarının sayısal üstünlüğüyle doğrudan ilişkilidir elbette. “Sadaka kültürü”nden “sınıf mücadelesi” ve “üretenin hakkı”na geçişin köprüsü “sınıf bilinci”dir ve o da bugünün Türkiye’sinde yerlerde sürünmektedir.

Buna koşut olarak, Türkiye’de işçi ve kent emekçilerinin köylülükle bağları kopmuyor. Evrensel olarak bir afete dönüşmüş tüketim çılgınlığı ve yıkıcı iletişim-propaganda teknolojisinin gelişimi, neoliberalizmin ideolojisizleştirme saldırısı gibi nedenler, özellikle örgütlü ve görece yüksek ücretli işçiler arasında küçükburjuva eğilimleri körüklüyor. Sınıf bilincinden yoksun işçi ve emekçilerin tutuculuğun, hatta gericiliğin devşirme kaynağı olması sıklıkla görülen bir olgu.

ÇARPIKLIK HÜKMÜNÜ İCRA EDİYOR

12 Eylül’ün silahlı talanı, Özal’ın “sivil” yağması ile birlikte gelişen üç haneli enflasyonunun ve ardından gelen Kirli Savaş’ın yarattığı insani tahribatın, moral yıkımın, sosyal çürümenin, toplumun kendilerini olumsuz etkilerden koruma imkanları en kısıtlı yoksul kesimleri vurması kaçınılmazdı. AKP’ye verilen destekte bunun etkilerini de görmek mümkün.

Türkiye’de çarpık “burjuva demokrasisi” başından beri elinde “oy” kozu olan seçmen ile uhdesinde “devlet imkanları/rantı” bulunduran adaylar/partiler arasında bir rüşvet ilişkisi biçiminde kurgulanmıştı. Bu çarpıklık hükmünü icra ediyor sadece. Belki buna “Müslümanlık ahlakı’ ve “cemaat dayanışması” gibi geleneksel faktörlerle bir meşruiyet örtüsü ekleniyor sadece. Ve, sonuçta, karşılığını da yığınsal destek olarak devşiriyor “Yeni Türkiye”nin mimarları.

1979 İran Devrimi, bir ölçüde 1980’lerdeki Afganistan trajedisi, ardından Sovyetler Birliği’nin çöküşü, hep birlikte, birey ve toplumsal yapıların sadakat/aidiyet odaklarında radikal değişikliğe neden oldular. Siyasal İslam’ın, milliyetçilikle birlikte, yükselişi ve sınıf/sınıf mücadelesi olgularının geri plana düşmesi de “Yeni Türkiye” sürecine uygun zemin oluşturdu. Seçeneksiz bırakılmış, krizler, çalkantılar içinde ambale olmuş toplumlar ve sınıfların “kolay yutulur lokma”lar olması yeni ve Türkiye’ye özgü değil kuşkusuz. Böyle durumlarda, çaresizlik, çıkışssızlık, güvensizlik ve korkuya boyun eğmeye, devlet ve iktidara biata, ya da, aynı kapıya çıkmak üzere, anomiye, apolitizme yol açıyor. Yükselen milliyetçilik ve dinsel bağnazlık, bütün sınıfları keserek genişliyor, Türkiye’de de geniş tabanlı yeni bir tür Türk-İslam sentezi oluşuyor, “Yeni Türkiye”nin sosyal-ideolojik altyapısını oluşturuyor, Erdoğan’ın şahsında ete kemiğe bürünüyor.

ETNİK, MİLLİ, DİNİ, SINIFSAL AİDİYETLER

Bu noktada bir başka yaşamsal önemde gerçekliğe daha dikkat çekmek gerekmektedir. “Eski Türkiye”nin pek çok düzlemde ezilmiş, horlanmış, yoksul ve yoksun bıraktırılmış milyonları, uzun süre büyük zulüm gördüler. Bir tür işgal altında yaşamak zorunda bırakıldılar ve etnik, milli, dinsel, sınıfsal aidiyetlerinden dolayı büyük acılar çektiler. Bu ezilen yığınlar, büyük oranda, şimdi “Yeni Türkiye” kurmaya koşulanlara destek veriyorlar.

Bu insanların büyük bölümü şimdi kendi öz devletlerine, iktidarlarına, hatta burjuvalarına, işadamlarına kavuştuklarını sanıyorlar, kendilerini “kurtulmuş” addediyorlar. Bu insanlar “kendi kapitalizmleri/düzenleri” algısını yaşamak, o büyük yanılsama çemberinden geçmek durumundaydılar. Dolayısıyla, henüz “kırk katır mı, kırk satır mı“ ikileminin ayırdında değiller ve ancak yaşayarak, kendi deneyimleriyle öğrenecekler, “kendilerinin” saydıklarının ne kadar yabancı, ne kadar uzak, ne kadar düşman olduğunu. Öğrendikçe özgürleşecekler. Özgürleştikçe, kendileri kendi düzenlerini inşa etmeye başlayacaklar… Kızmak yerine anlamak gerek…

Elbette, Lenin’in anlatımıyla söylersek, “insanlar her zaman aldatılmanın ve kendi kendini aldatmanın saf kurbanları olmuşlardır ve herhangi bir ahlaki, dini, politik sosyal safsata, açıklama ve vaadin arkasında şu ya da bu sınıfın çıkarlarını aramayı öğrenmedikleri sürece kurban olmaya devam edeceklerdir.” Marks’ın belirttiği gibi, kapitalizmin kaçınılmaz sonucu olarak her yerde “bir uçta varlık birikirken, öte uçta da cehalet, değer yitimi, moral çöküntü birikiyor.” Yoksul yığınlar, işçi, köylü ve emekçiler acımasız dünyaya “kurban” ediliyorlar…

Bu çerçeve içinde, “Yeni Türkiye”yi belki en iyi dört kavram üzerinden anlamaya çalışmaya başlayabiliriz.

ANOMALİ VE RESTORASYON

Başbakan Davutoğlu, “Yeni Türkiye”yi, “anomali” ve “restorasyon” kavramları ile örtük biçimde tanımlıyor.

“Anomali” kavramını kullanırken “Eski”yi kastediyor, yani onu “normal olandan bir sapma”, “sürmesi gerekenden bir savrulma” olarak görüyor.

“Eski TC”den geçişi, yani “sapma/savrulma”dan “normal olan”a dönüşü de “restorasyon” kavramıyla tanımlıyor. “Restorasyon”un bir anlamı, “eski haline getirmek.” Politik literatürde “restorasyon”, eski kral/padişahın yeniden tahta çıkmasını ya da eski rejimin yeniden ihdasını anlatıyor. O’nun “Osmanlıcılık” düşlerini de gözönüne alınca, geride bir “rejim değişikliği” ve buna bağlı olarak devlet ve toplum yaşamının bütün kritik alanlarında köklü yapısal dönüşüm heveslerinin yeni iktidar sahiplerinin gönlünde yattığı açıkça görülebiliyor, bu iki kilit kavramın kullanımından.

Sovyetler Birliği’nin tasfiyesi ve Rusya Federasyonu’nun kurulması sürecinde de bu iki kavram çok kullanılmıştı. Sovyet karşıtlarına göre, Sovyetler Birliği “anormal”di ve Rusya ile Rus halkı kapitalist restorasyonla “normalleşme”ye dönüş yapmıştı. Burada geçiş, Cumhuriyet’ten Çarlığa değil, “sosyalizm”den kapitalizme idi. Yani, salt bir rejim değişikliği değil, çok daha kapsamlı bir toplumsal dönüşüm sözkonusuydu ve “devlet yapısı” onun sadece bir parçasıydı. Rusya, tarihsel kökenlerine geri dönmüştü; bütün kurumlarıyla, ekonomisi, siyaseti, sosyal yapısı, kültürel yönü, hayat projesi ve ahlakıyla. Yeni Rusya’da “özel mülkiyet”, “ilkel birikim” dönemlerini hatırlatan “vahşi kapitalizm” uygulamaları, muazzam bir özelleştirme yağması, belki de son ikiyüz yıldır ilk kez bir ülkede “ortalama ömür süresi”nin düştüğü bir sosyal yıkım ve Putin-Medvedev düetiyle sahnelenen otoriter başkanlık sistemi, yeni düzenin yapıtaşları oldu…

“Yeni Türkiye”de de elbette Osmanlı Hanedanı’nın restorasyonu değil murat edilen. Rusya’nın yeni çarları benzeri, Sultan kişi ve yanındaki Şura erbabı çerçevesinde, bir rejimin, sosyo-kültürel mekanizmaları, ideolojisi, değerler sistemi ve dünya görüşüyle, hayat tarzıyla yeniden yapılandırılması, reenkarnasyonu, yeni koşullara uygun biçimde yeniden inşasıdır sözkonusu olan. Buna tekabül eden “eski”yse, Osmanlı’nın Düvel-i Muazzama’nın oyuncağı olduğu çöküş-çürüme zamanındaki zavallı varoluştur. O zamanlarda da, “Bütün İslam Alemi” yakıştırmasının içi boş, zemini çürük şaşaası ile Payitaht’ta görkemli bir duruş sergileniyor, “Merkezi Hükümet”in aczi öteki millet ve dinlere “muhtariyet,” “hoşgörü,” “ademimerkeziyetçiliğe gidiş” olarak pazarlanıyordu. Parasız askerliğe ve savaşa can havliyle çaresiz sürüklenişin adı da, paylaşım savaşında pay kapmak, genişlemek, büyümek olarak yutturuluyordu. Böylece, Sultan ve eteklerindeki biat şürekası kendilerini ve zavallılaşmış halkı kandırıyorlardı. “Yeni Türkiye”, bu karikatürün karikatürü olmanın adıdır aynı zamanda.

DEVAM EDECEK

Haluk Gerger

11.09.2014

Ortadoğu dersleri

Bizim coğrafyamızda bugünlerde ABD’den dersler, “bir IŞİD ile kaç kuşun vurulacağı” üstüne.

1950’lerin ilkel Hollywood kovboy filmleri için şöyle denirdi: “Esas oğlan” “masum kız”ı “kötü adamlar”dan kurtarır ama sonunda da onların yapamadığını kendisi yapar- ama bu kez kızın rızasıyla!

Ya da yakın siyasi tarihten bir örnek verebiliriz. Taliban, Reagan için “özgürlük savaşçısı”ydı. Amerikan silahlarıyla Amerika’nın ayırdığı alanlarda Amerikalı hocalarca eğitildiler. Sonra, gün geldi, ABD Afganistan’ı Taliban’dan “kurtardı.”

ABD, bugün de, Ortadoğu’yu IŞİD’den “kurtarıyor.”

Amerika işin kolayını bulmuş; Frankeştayn’ı yetiştirip ortalığa salıyor, sonra da “kurtarıcı”yı oynuyor; “ondan kaçan kapanıma düşsün” diyor. Karlı iş doğrusu. Elbette kendi oyununa düşme, silahın ters tepmesi gibi sorunlar da olmuyor değil ama borsa ülkesinde risksiz kar yok. Girişimci ruhu az riskle çok kar etmeyi öngörüyor, hiç risk almamayı değil.

Şimdi yakından bakalım. IŞİD’in Amerikan Devleti’ne verdiği tek bir zarar gösterilebilir mi? Herhalde kafası kesilen Amerikalılar bu kategoriye girmez. ABD sözcüsü zaten söylüyor: “IŞİD doğrudan Amerika’ya tehdit oluşturursa vururuz” dedi geçenlerde. Bir “tehdit” o da gösteremiyor.

Yararlarıysa IŞİD macerasının saymakla bitmez.

– İran’ı nasıl terbiye ettiğini gördük. Can düşmanı saydıkları Barzani’ye bile silah vermiş Mollalar.

– Yüzüne gözüne bulaştırıp neredeyse İran’a kaptırdığı Irak’ta da yol aldı ABD. Her şeyden önce, Maliki’den kurtuldu ve ülkeyi en azından hükümet düzeyinde yeniden “dizayn” etme imkanına kavuştu. Bu işten meşru direniş de zarar gördü.

– “Hazırol“da biraz kıpırdanan Türkiye’nin de hizaya sokulduğunu görüyoruz.

– Güney’deki Kürtler de, ABD istekleri doğrultusunda, kendilerini “merkezi hükümet”e bağlayan bir senaryoya katılmak zorunda kaldılar. Bağımsızlık projesinin, “kendi başına askeri-politik güç oluşturma zemini” bakımından “yetersiz” olduğu imajı neredeyse Kürtlerin kendilerinin algısına bile yerleşti. Böylece Kürtler en hassas yerlerinden vuruldular, en meşru haklarından yoksun bırakılmanın argümanlarıyla kuşatıldılar içten ve dıştan. Üstelik, sadece Irak’ta “merkezi hükümet’e değil, özellikle Türkiye’ye de mecbur ve mahkum oldukları yönünde bir başka yanılsama yaratıldı. Ne büyük bir tuzak ve ne hazin bir durum. Amerikalılar yarın Rojava’yı da Esad güçleri ve Türkiye ile “kurtarma”ya kalkarsa, artık “ört ki ölem” demekten başka bir çare de kalmayabilir.

– Kendisi bakımından hepsinden de önemlisi, ABD Bölge’ye yeniden, istediği ölçülerde, askeri müdahalede bulunma ve silahla yerleşmenin zeminini oluşturmuş oldu. Şimdilik öncelik hava saldırılarında. Yarın Türkiye üzerinden bir NATO Müdahale Gücü’ne de sıra gelirse kimse şaşırmasın.

– Başka yararlar da var elbette. Sadece silah stokları erimiyor, ekonomi genel olarak durgunluktan çıkıyor. Dünya karışınca her yerden sermaye Amerika’ya koşuyor, ekonomi canlanıyor, dolar değerleniyor, dünyanın nimetleri ucuza kapatılıyor. Petrol fiyatının yükselmesi artık daha çok Amerika’nın rakiplerini vuruyor. Gevşeyen iç disiplin vidaları yeniden sıkılıyor, “yüzde 99” korku belasına, militarist propaganda ve şovenizmin etkisiyle geri çekilirken “yüzde 1” rahatlıyor. Dışarda da, başta Avrupalılar, ikircikli tüm “Batı Bloku” tıpış tıpış ABD’nin arkasında saf tutuyor…

Siyonist ortakla birlikte Bölge’deki temel Amerikan stratejisi, Ortadoğu’yu sürekli bir kaos ortamı içinde felç halinde tutmak. Türkler buna “iti ite kırdırtmak” diyor. Amerikalılar daha nazik; “yumurtaları kırmadan omlet yapılamaz” diyorlar. Bunun jargondaki Condoleezza Rice’dan kalma teknik terimi, “yaratıcı kaos” (“constructive chaos”): Halklar birbirini kırsın ve efendiler omletlerini yesin…

ABD’den “dersler” böyle.

Peki ya tarihin dersleri?..

Kendini kurtaramayanların, başkalarınca kurtarılınca, nasıl sefil bir varoluş içine düştüklerinin acıklı örneklerini tarih dersleri bize öğretiyor.

Hayat ve tarih bize gerçek kurtuluşun derslerini de öğretiyor.

İlk ders olarak diyebiliriz ki, Ortadoğu’nun sömürge düzenekli düzeninin çökertilmesi kurtuluşun ilk adımı olabilir. Bu noktada, bu düzenden müşteki iki halkın, Filistinlilerin ve Kürtlerin, mücadelesi öne çıkıyor. Ötekilerin şimdilik ya zaten niyetleri yok, ya da imkanları, kapasiteleri, yetenekleri. Bu bakımdan Kürt ve Filistin direnişi yaşamsal önemde.

Bir Filistin Devleti’nin kurulması, düzenin dengelerinde sarsıntıya neden olup kimi gedikler açabilir ama, tarihsel bir haksızlığı kısmen azaltmanın dışında, iki nedenden dolayı tek başına radikal bir değişim anlamına gelmez. Birincisi, Ortadoğu Düzeni’nin son düzenlenmesinde zaten böyle bir devlete cevaz vardı, yani burada antagonistik bir çelişki yok. Aslında bu, düzenin devamı için bir sigorta niteliğindeydi. İkincisi, cari proje kapsamında bir Filistin Devleti kurulursa, Filistinlilerin genel bölge düzeninde değişiklik talepleri de kalmaz, onlar da büyük çoğunlukla bu düzenin bir parçası olmakla yetinirler. Filistin milliyetçiliğinin Arap milliyetçiliğiyle kardeşliği böyle olumsuz bir sonuç doğuruyor.

Kürtlerin durumu ise farklı. Ancak her parçada, koşullara göre, özerk-federe-bağımsız Kürdistanların kurulmasıyla bölgesel düzende kökten değişim ve dönüşümlerin tektonik sarsıntıları ortaya çıkabilir. Ortadoğu cehennemine giden yolların taşları yerlerinden böyle oynar, genel statükonun toptan tasfiyesi de böyle başlar. Bölge halklarının kurtuluşuyla Kürtlerin özgürleşmesi arasındaki organik bağlar tam da bu nedenle ortaya çıkıyor.

ABD, bir IŞİD taşıyla pek çok kuş vuruyor, kölelik cehennemine giden uğursuz taşları döşüyor. Özgürleşmiş bir Filistin, hele hele bir Kürdistan ile de, bölgenin tüm ezilenleri, pek çok zalim vurur, kurtuluşa giden yolları açar.

Yeter ki, Filistinliler direnmeyi sürdürsün, başka mazlumlara, örneğin Kürtlere, yüreğini kapatmasın; yeter ki, her parçada Kürtler sağlam dursun, milli haklarından bir milim geri adım atmasın; ve yeter ki, onların her milliyetten dostları, insanlık görevlerinden, mazlumla karşılıksız dayanışmadan, ortak mücadeleden kaçınmasın…

Tarihin ve hayatın dersleri de işte böyle buyuruyor…

Haluk Gerger

30.08.2014

Kürtlerin Zayıf Noktası

Ben Türk devlet aklını biliyorum. Türkiye, geleneksel toprak bütünlüğü siyasetini Suriye ve Irak için bütün gücüyle devreye sokacaktır ve stratejisinin merkezi hedefi yapacaktır. Bu arada Kürtleri bölmek.

IŞİD tehlikesini ABD’nin bölge politikasına bağlayan ve yaşanan durumu, “ABD işgaline karşı ortaya çıkan direnişin bozulmuş/çürümüş halini ifade ediyor” sözleriyle tanımlayan Haluk Gerger,mevcut durumda Kürtlerin konumunun stratejik önemde olduğunu söyledi. Kürtleri “bölge modernitesinin garantisi” olarak değerlendiren Gerger, tehlikelere karşı da Kürtlerin yegane güvencelerinin iç birlikleri ve bölge halklarıyla kuracakları demokratik birliktelik olduğunu söyledi.

Musul’u ele geçiren IŞİD’in Bağdat’a yönelik ilerleyişini sürdürmesi bölgedeki dengeleri yeniden sarstı. Türkiye yönetiminin IŞİD ile problemli ve tartışmalı ilişkileri sonrasında IŞİD’in bu kadar palazlanması beraberinde pek çok yeni tartışmayı da getirdi. Ayrıca IŞİD karşısında Rojava’da YPG, Güney’de Peşmergenin direnç göstermesi ve yaşanan yeni durum sonrasında Kürtler arasındaki kısmi yakınlaşma da değişik yorumlara neden oluyor. Ortadoğu Uzmanı Haluk Gerger IŞİD tehdidini ve Kürtlerin yeni pozisyonuna ilişkin DİHA’nın sorularını yanıtladı.

* IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi ve Bağdat’a doğru ilerlemesi bölge açısından nasıl bir duruma işaret ediyor? Bu durum nasıl bir politikanın sonucu ve birikimidir?

– Yeni durum, Amerikan işgalinin hemen sonrasında Irak’ta ve giderek bütün Arap/İslam aleminde ortaya çıkan Direnişin bugün gelmiş olduğu bozulmuş/çürümüş aşamayı ifade etmektedir. Elbette sorunun kaynağı ABD’nin Irak işgali ve Bölge’yi yeniden yapılandırma/köleleştirme stratejisidir. İşgal sonrasında yeniden yapılandırılan Irak’ta ortaya çıkan Şia hegemonyası, Bölge’de İran nüfuzunun artmasıyla birleşti. Bu, Irak’taki milli direnişe bir mezhepsel boyut da kattı ve dağınık, silahlı, yerel Baas-Sunni muhalefet odaklarını güçlendirdi. Bölge bakımındansa, bir yandan hegemonik tehdit olarak ABD projesi BOP’un karşısına İran dikilmiş oldu, öte yandan da Körfez’deki Amerikan petrolünün vekilharçları konumundaki feodal despotik rejimlerin dengesi bozuldu.

ABD’nin genel bölgesel projesinin Afganistan’dan Irak’a direnişle karşılaşması ve bozguna uğraması, emperyalizmin Bölge’yi bir kurgulanmış mezhep çatışmasıyla denetim altına alma sorumsuzluğuna kadar gitti ve ABD mezhepsel bölünmeyi tam kaşımaya başladı. Kendi Kürt politikasının bir uzantısı olarak Türkiye de bu cepheye katıldı.

Suriye’deki olaylarla da, iş iyice çığrından çıktı, mezhepsel çatışmaya müsait ortam tam olarak yerleşti, bunun jeopolitik bir başka alanı ortaya çıktı. Afganistan’ın dinamikleri de uzaklardan benzine ateş döktü. Sonuçta, bütün dünyada olduğu gibi, kökenleri Sovyetlerin dağılmasına kadar giden, sınıfsal ve öteki laik aidiyetlerin berhava olması, neoliberal ideolojisizleştirme saldırısının meyvelerinin alınması, yeryüzünün umarsız yığınlarının öfkesinin yaygınlaşmasıyla birlikte, Bölge’nin payına bu durum düştü.

* Yaşananlar ABD’nin eseri değilmiş gibi mevcut tablo karşısında birçok çevre ABD’nin nasıl bir pozisyon alacağını merak ediyor.

– ABD, esas olarak “eski düzen”in yani kökenleri Birinci Dünya Savaşı’nda Sykes-Picot anlaşmasıyla atılan sömürgeci statükonun devamını istemektedir. Arap isyanlarıyla birlikte ABD bu amacı kimi yeni aktörlerle pratiğe yansıtmaya çalıştı, eskinin yıpranmış hizmetlilerinin, Mursi, hatta Erdoğan gibi “taze” işbirlikçilerle değiştirilerek bu statükonun yeniden üretilmesini denedi. Ne var ki, Suriye’deki kaosta iyice palazlanan silahlı radikal dinci yapılar, Libya’daki Elçilik baskını, Mursi (ya da Erdoğan) gibi yeni aktörlerin istikrarsızlıkları, Irak ile İran ittifakının olupbittisi benzeri gelişmeler, Mısır darbesinde olduğu ve Suriye’deki muhaliflere yardımların bir biçimde askıya alınmasında görüldüğü gibi, Amerika’nın geleneksel siyasetine dönme eğilimine girdiğini gösterdi. Şimdi ABD’de “radikal İslama” karşı geleneksel eski türden ilişkileri ve müttefikleri yeniden devreye sokarak statükoyu koruma yönündeki eğilim güçleniyor ve zaten böyle düşünen neo-conların etkinliğini arttırıyor. Doğrudan askeri müdahale dışında, Obama yönetimi bu köşeye doğru sıkışma belirtileri gösteriyor.

IŞİD’in güçlenmesi yada Suriye’deki “sakıncalı” muhalefetin palazlanması bu eğilimi besliyor elbette. Böyle olunca da ya Sisi gibi “eski” türden müttefikler devreye sokuluyor, ya İsrail daha fazla inisiyatif kazanıyor yada devletle özdeşleşen Erdoğan aracılığıyla, Türkiye gibi geleneksel ittifaklar zincirinin halkalarına daha fazla başvuruluyor.

Özetle, ABD, Bush döneminin bölge statükosunu sarsmaya yönelik “radikal ve yenilikçi” siyasetinden (doğrudan silahlı müdahale hariç) geleneksel yollarla düzeni yeniden üretmenin, tahkim etmenin yollarını arıyor. Hedef de nettir aslında; yeni düşman “Radikal İslam”ın yenilgiye uğratılması ve eski sömürge kökenli statükonun yeniden üretilmesi.

* Türkiye’nin IŞİD ile olan sorunlu ilişkisi hep tartışıldı ve IŞİD’in palazlanmasında Türkiye’nin payı da konuşuluyor. Siz nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye, Güney Kürdistan’daki “kırılmadan” sonra, bir de Rojava’da Kürtlerin statü kazanmasının Bölge düzeninin “statüsüz Kürt” payandasının çökmesi anlamına geleceğini, bunun da kendi statüsüz Kürt düzeninin sürdürülmesini olanaksızlaştıracağını gördü ve bunu kendi kuruluş felsefesi ve beka anlayışına karşı ölümcül bir tehlike olarak yorumladığı ölçüde de bütün stratejisini Rojava oluşumunu önleme üzerine kurdu. Bu noktada şeytanla dahi işbirliği yapması kaçınılmazdı ve öyle de yaptı.

Bugün hem Suriye’de, hem IŞİD ilişkilerinde Amerikan baskısı sonucu kerhen geri adım atmış olması, elbette sorumluluklarını ortadan kaldırmıyor. Bence, bu ruhi şekilleniş devlet, hükümet ve toplum nezdinde değişmiş değildir.

* Bir de Türkiye ile IŞİD arasında Musul olayında bir danışıklı dövüş olduğu konuşuluyor.

En azından kaçırılmış ve gözaltına alınmış Konsolos ile devlet yetkililerinin telefon görüşmesi yaptığını biliyoruz. Yani ortada bütünüyle hasmane bir ilişki yok gibi. Belki IŞİD, Amerikan baskısı altındaki hükümete “ilişkileri dondursan da bana bulaşma” mesajı veriyor. Belki, Erdoğan hükümetini ABD nezdinde “aklıyor” hedef almış gibi yaparak. Tabi karanlık yapıların, karanlık ilişkilerin içyüzünü tam bilemeyiz ve spekülasyon yapmanın da faydası yok. Somut gelişmelere bakmak lazım. Erdoğan zaten “bu konuda fazla sert şeyler yazıp çizmeyin” yani “IŞİD’le aramızı bozmayın, bir tehlike söz konusu değil” dedi.

* IŞİD’e karşı bir hava harekatı Musul ve Irak’ta sonuç verir mi?

Amerikan müdahalesinin askeri boyutunu hava saldırıları oluşturacaksa ki öyle görünüyor şimdilik, bunun pek etkisi olmaz. Savaşlarda son sözü kara harekatları söyler. Aynı biçimde, istihbarat, eğitim gibi unsurların sahada kısa vadeli etkileri olmaz. Psikolojik hamleler de Amerikan çaresizliği karşısında pek etki yapmaz.

* Peki, bu durumda nasıl Kürtlerin pozisyonunu ve rolünü nasıl değerlendirmek gerekir?

Şayet mesele bölge düzenini doğrudan ilgilendiren bir boyut kazandığını söylüyorsak, o zaman, bu düzenin en müşteki tarafı olan Kürtlerin konumu stratejik önemde demektir. Bırakın devletsiz bırakılmayı, parçalanmış ve her parçada da statüsüzlüğe mahkum edilmiş Kürt gerçekliği bölge statükosunun temel gerçekliğidir, en önemli temel taşıdır.

Bir başka ifadeyle, bölge düzeni bir anlamda bu payanda üzerinde yükselmektedir. Bunun düzenin altından çekilip, alınması sadece “Kürt statüsü”nü etkilemez. Bunun üzerine inşa edilmiş, sınırları, rejimleri, giderek, devletleri bir anda işlevsiz kılar, köksüz, dayanaksız ve temelsiz bırakır ve bu dolayımla doğrudan bölge düzeninin çökmesi anlamına gelir. Yani ana stratejik mesele burada yatmaktadır.

* Nasıl bir stratejik öneme işaret ediyorsunuz?

Pek çok yorumcu bu durumdan en kazançlı çıkan unsur olarak Kürtleri gösteriyor. Gerçekten de, Kürtler bölgede bir istikrar ve modernite dinamiği olarak görülmeye başlandılar. Onlara yapılan tarihi haksızlıklar ve devletsizlik anamolisi dikkatleri daha fazla çekmeye başladı. Kerkük ise bir başka kazanım olarak büyük heyecana neden oldu. Şayet Irak devleti yıkılırsa, bir parçada olsun bir bağımsız Kürt Devleti’nden bile söz edilir oldu. Bölge statükosu değişince de, Kürdistan’ın birleşmesi bile kimileri bakımından hayal olmaktan çıktı.

* Bu avantajların yanı sıra Kürtleri bekleyen tehlikeler nelerdir?

Birincisi, çöken merkezi yapıların yarattığı kaosun IŞİD gibi sonuçları ortaya çıktıkça, merkezi devletlerin güçlendirilmesi eğilimi de öne çıkıyor. Bu eğilim, Suriye’de Esad rejiminin bile işine yarıyor. Bu iki ülkede merkezin güçlendirilmesi projesinin Kürtlerin aleyhine sonuç vereceği açık. İkinci olarak, ABD’nin bugün İran ve Türkiye işbirliğine olan ihtiyacının faturasının da Kürtlere çıkarılacağı kesin. Bu iki devletin de pazarlık portföyünde Kürt hakları yada bunların biçilmesi de yer alacaktır kuşkusuz.

Batı’nın eski düzeni yeniden üretme siyasetinin Kürtlerin aleyhine olan düzenin sürmesi anlamına geleceği açıktır. Bu stratejik yaklaşımın Güney’e de dayatılacağı kesindir. Ve nihayet, ateş çemberi içindeki Güney Kürdistan’ın kendini koruma ve tahkim gereksiniminin istismar edileceği, bir tür havuç-sopa, tehdit-santaj-vaatler-sözler politikasıyla baskı altına alınacağını da varsayabiliriz.

Ben Türk devlet aklını biliyorum. Türkiye, geleneksel toprak bütünlüğü siyasetini Suriye ve Irak için bütün gücüyle devreye sokacaktır ve stratejisinin merkezi hedefi yapacaktır. Bu arada Kürtleri bölmek, PKK’yi yalnızlaştırmak, bu yolda Güney yönetiminin baskılar ve vaatlerle kışkırtmak, Türkmen kartını devreye sokmak, kadim ve sağlam temelleri olan Kürtlere karşı Arap-Türk-Fars ittifakını yeniden üretmek ve Amerikan gücüne eklemlemek temel hedefler olmayı sürdürecektir. Yeni durum bu konularda Türkiye’ye de ek imkanlar sağlamaktadır.

* Ya Kürtlerin dostları?

Bölge ülkelerindeki toplumsal muhalefetin ve halkların çok önemli bölümü ne yazık ki sadece lafta demokratik yada devrimcidir, dolayısıyla Kürtler bu noktada da elverişsiz koşullar içine kıstırılmış durumdadırlar.

* Böyle bir dönemde Kürtler arasındaki ilişkiler açısından neler görüyorsunuz?

Bu tablo içinde ana mesele zaten, bana göre, Kürtlerin milli dayanışmasının zayıflığı, hatta bu bakımdan bölünmüşlüğüdür. Kürtlerin bugünkü bölünmüşlüğü sadece coğrafi değil. Politik tasavvurlar, stratejik öncelikler, ideolojik konumlanışlar, taktik yaklaşımlar, uluslararası ilişkiler ve ittifaklar bakımlarından da derin bir ayrışma söz konusudur. Bunlara bir de güvensizlik, çatışmacı ilişkiler, çelişki ve anlaşmazlıklar, yıkıcı rekabetler de eklenince tablo daha da vahimleşmektedir. Oysa özellikle bu tarihsel fırsat momentinde ve yazgısal dönemeçte tüm bunların aşılması zorunludur.

* Güney yönetiminin tavrını nasıl buluyorsunuz?

Burada Güney parçası kilit parçasındadır. Güney Kürt yönetiminin kendisini, hem bölgesel/uluslararası konjonktür bakımından, hem de politik/psikolojik ve stratejik açılardan ana muhatap gördüğü merkezi Irak hükümetine (devletine) karşı avantajlı konumda görüyor olması anlaşılabilir bir olgu. Aynı zamanda, doğrudan bağımsızlık hedefi bakımından olmasa da, sağlam ekonomik/politik/askeri/diplomatik temellere dayanan gerçek bir federe devlet amacı açısından güçlü konuma geldiğini algılıyor Barzani yönetimi. Bu durumun ona, Kürtler arası rekabette ve bütün parçalardaki Kürt toplumu içinde dinamik destekler sağladığını da düşünmesi anlaşılabilir ama bunu bir Kürtler arası iç avantaja dönüştürme güdüsü ortaya çıkarsa, zararlı olmaya başlar.

Böyle bir algı, Güney yönetimini salt kendi kazanımlarını stratejik düzeyde öne çıkartmak, geri kalan Kürt sorunlarına karşı en hafifinden duyarsız kalmak gibi bir tavra iterse, dış baskılar da bu yolda etki yaparsa, bence bütün Kürtler kaybeder. Güney’in böyle yapacağını söylemiyorum. Sadece bir tehlikeye işaret ediyorum.

Oysa Kerkük modeli bir kazanım, farklı biçimde elde edilmiş Rojava kazanımı ile birleştirilebilir. Bu noktada dar çıkar kar-zarar hesapları elbette yapılamaz. Kazanımları ortaklaştırmaksa, her iki stratejik mevzide de ortak savunma hatları kurmakla olur.

İşte o zaman Kürtler yakın tarihlerinin en büyük kazanımlarına, stratejik avantajlarına, ulusal zaferlerine kavuşmuş olurlar. Burada bütün Kürt yapıları, bir bütün olarak Kürt milleti ve Kürdistan kazanır.

* Her ne kadar Kürtlerin yalnız olduğunu söyleseniz de Kürtlerin diğer halklarla demokratik birliktelik arayışları da var.

Aslında bu konuda, Kürtlerin önünde birbirini tamamlayan iki yol vardır. Birincisi, yaşamsal bir koşul olarak, kendi milli dayanışmalarını örerek mücadelelerini en ileri perspektiflerle birlikte yükseltmelidirler. Sonuçta Kürtlerin kurtuluşu kendi eserleri olacaktır. Kürtler, ikinci olarak, gelecek kuşakların sağlam sigortası olarak, düşmanlarla çevrili bir adacıkta tecrit kalmamak için, bölgenin öteki halklarıyla en ileri demokratik ittifakları da zorlamak durumundadırlar, o halkların bugünkü bütün olumsuzluklarına rağmen. Bunu yaparken ama asla onların demokratik/devrimci muhalefetleri içinde ulusal kimliklerini ve perspektiflerini eritmemeli, tam milli eşitlik prensibi üzerinden dayanışma ilişkileri geliştirmeli, kendi kurtuluşlarının o halklara da özgürlük getireceğini iyi bilmelidirler. Bu bakımdan Kürtlere ihtiyacı olan aslında hakim halkların kendileridir. İttifak ilişkilerinin ve bölgenin statükosunun ve gerici iç düzenlerinin değiştirilmesi, demokratik bir öze kavuşturulması salt Kürtlerin sırtına yüklenemez ve sadece onların da çıkarına hizmet etmez. Hakim uluslar bunu iyi anlamalıdırlar ve kendi özgürlükleri için onlar Kürtlerle dayanışma içine girmelidirler, yükleri üstlenmelidirler.

Haluk Gerger

22 Haziran 2014

KENAN KIRKAYA ANKARA (DİHA)

Ortadoğu denklemi

HALUK GERGER
Kürtler bağlamında, Ortadoğu denkleminin, birbirini tamamlayan, yeniden üreten iki yanı var. Birincisi, “statüsüz Kürt”lü bölgesel statüko. İkincisi, “statüsüz Kürt”e dayalı Türkiye düzeni. Kürdün sırtında birbirine “cuk oturan”, birbirine payanda iki düzlem.

Tek başlarına sürdürülebilmeleri olanaksız…Birlikte oluştular, birbirlerini besleyegeldiler…

Ama denklemin bir başka işlevi daha var. Bu ikiliyi birbirine raptetmiş bağ dolayımıyla, denklemin bir yanındaki kırılma da öteki yana yansıyor, onu olumsuz etkiliyor…

Son dönemde önce denklemin Ortadoğu bacağında, Güney Kürdistan olgusuyla, büyük bir çatlak meydana geldi. Kürdistan fay hattında ikinci büyük kırılma da şimdilerde Rojava’da ortaya çıkıyor. Bu durum, bölgesel depreme, öncü sarsıntılara işaret ediyor.

Tektonik yarılma yakındır. Sosyal depremleri önceden görmek mümkündür…

Bu durumda, denklemin doğası gereği, sürdürülemez bölgesel statüko, Türkiye’nin iç yapısını da sürdürülemez hale getiriyor… Denklemin bir yanı çöküyor, bağ sarsıntıyı taşıyor, Türkiye düzeni aktarılan basınca dayanamaz, kendini idame ettiremez hale geliyor…

Giderek bağ kopuyor ve denklemin iki yanındaki uyum, birbirini besleme hattı, çökmüş oluyor. Her iki yan da kendi ağırlıklarını tek başlarına kaldıramaz hale geliyorlar.

Oluşmakta olan yeni bölgesel düzen ile iç yapılanma arasında bu sefer bir çelişki, bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor. Birinden biri ötekini kendisiyle uyumlu hale getirmek zorunda. Türkiye bölgeye silahla müdahale edemiyor. Bölgeyi değiştiremeyince, değişmek zorunda kalan durumuna düşüyor.

“Çözüm” arayışları da böylesi sarsıntılarla birlikte gündeme geliyor.

Şimdi biraz geriye gidelim…

Önce, denklemin Türkiye bacağı sarsıldı. 12 Eylül bastırması bunu durduramadı.

Egemen blok içinde çatlak sesler ortaya çıktı. Liberallerin Özal’ın şahsında bulduğu formül, ABD gölgesinde “neo Osmancılık”la sarsıntıyı denetim altına almaktı. Bölgede, Kürdistan’ın parçalarını kapsayacak bir hegemonya, “Kürt reformları”na zemin oluşturabilirdi. Nihayet, Osmanlı tahakkümü altında Kürtler az çok “muhtar” değilller miydi? Bu Türkcü vesayete dayalı “muhtariyet”, bir cülus gibi verilebilirdi mızmızlanan Kürtlere…

Tabii kurnaz hesap tutmadı…

Ardından, “doğal olan”a, şiddete geri dönüldü…

Irak işgalinden sonra, bu sefer sarsıntı Bölge’de ortaya çıktı…

AKP “açılım”ı bu fay hattı yırtılmasının kontrol edilemeyeceği belli olunca başlatıldı. Şimdiki, “İmralı Süreci” de Rojava hattındaki kırılma belirtilerinin öncü sarsıntılarıyla bağlantılı. İçerde de çatırdayan temel, denklemin öte yanındaki zemin kaymalarına dayanacak halde değil. Türkcü yapının kendi üzerindeki “sabit yük”ün taşınması zorlaşmışken, bir de dış kaynaklı “hareketli yük”ün baskıları yeni arayışları kaçınılmaz yaptı.

Şimdiki formül de, Özal’ınkinden çok farklı değil. Bu sefer de “neo Osmancılık” projeleri denenmekte. İsrail’le kapışma numaraları, Filistin duyarlılığı, “Arap Baharı” katarına atlama kurnazlıkları…Ve elbette emperyalizme sığınmalar…

Osmanlı’daki gibi, tahakküm altında kavrulmaya mahkum “muhtar kerbelalar diyarı” bir Kürdistan hayal edilen.

Çağdaş özyönetim değil de, köhne Osmanlı türünden “vesayet altında Kürdistan” reformu… Güneyi, Kuzeyi, Batısıyla Hacir altına alınmış Kürdistan…

Ulusalcı “Musul’u almazsak Diyarbakır’ı kaybederiz” anlayışının liberal versiyonu…

Şimdi sorun şu: Neydi Bölge statükosunun kaynağı? Sömürgeci İngiliz-Fransız kumpası…

Ya Türkiye’nin düzeni? Onu kaskatı biçimlendiren, bekasını başkalarının inkarına-imhasına dayandıran dinamik ne?..

Bölge’deki gibi emperyalizm değil. Bir uyum sözkonusu elbette ama asıl kaynak içerde.

Bu “kaynak” sadece Anadolu’nun öteki halklarının trajedilerinin değil, aynı zamanda, Türkiye’nin krizinin de kaynağı…

Kaynağa doğru devam edeceğiz…

8 Şubat 2013