Sosyalist Meclisler Federasyon’un Öğrettikleri

Kasım Koç (25-08-2017) Damarları Munzur dağların derinliklerine uzanan, Munzur Çayından beslenen bir geleneğin, engin deneyim, tecrübe ve birikime sahip olan, birikim sonucunda Meclisler üzerinde mücadelesini yürütmesi tesadüfü değildir, iradeli, bilinçli ve tarihseldir. Demokratik Halklar Platformundan (DHP) Demokratik Halklar Federasyonuna (DHF) oradan da Sosyalist Meclisler Federasyonuna (SMF) uzanan bu tarihsel yürüyüş bizimdir.

Sosyalist Meclisler Federasyonuna geçiş nicel değil nitel bir çıkıştır. Bu nitel çıkış anlayışı kitlelerin özneleştirilmesi, söz, karar ve yönetim dolaylı değil doğrudan katılmaları için bir yol açmıştır. Bu anlayışla genel olarak halk, Meclislere yürütme görevlilerini göndermede kendisi seçme hakkına kavuşmuştur. Sadece yöneticilerini seçmekle kalmıyor aynı zamanda seçtiği yöneticiyi denetliyor, geri çağıra biliyor, gerektiğinde görevden alma ve yerine atama yapma yetkisine ve hakkına sahiptir.

Bütün bunlar bir merkezden atanmış denetlenmeyen, imtiyazlı bürokrasiye karşı sosyalist anlayışa uygun örgütleme biçimidir. Zira yerel ve bölge iradesi öznelleşmiştir, işlevseldir. Dolayısıyla DHP- DHF oradan SMF’ye uzanan bu yol, kitlelerin özneleştirilmesi söz karar ve yönetime dolaylı değil doğrudan katılmaları için bir çığır açmıştır.

Temsili “demokrasi” bir burjuva modelidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi temsili “demokrasi” meclisidir. Türk burjuva Meclisine Seçilen Vekillerin maddi imkan ve olanakları olmayanların seçilme imkanları yoktur. Maddi imkanları olan kişiler seçime gire bileceği bir burjuva “demokrasi” meclis modelidir. Ankara da ki TBMM’ne Kitlelerin seçip gönderdikleri Vekillerini geri çağırma, hesap sorma, görevden alma yetkilerine sahip değillerdir. Kitleler iradelerini değişmez Vekillere teslim ederek seyirci duruma düşürülemez. Lakin böyle bir örgüt ve devlet anlayışı amaçlarımıza uygun değil-olamazda. Kısacası her meclisin geniş halk kitlelerin temsil edemeyeceğinin altını çizmek istiyorum.

Bizim açımızdan devlet ve örgüt, amaçlarımıza ulaşmak için tarihsel bir zorunluluktur, yoksa bu iki kurumda bizler tarafından kutsama abidesi değildir. Yani aşılması gereken şartlar ve koşullar zorunlu kıldığı araçlardır. Esas alacağımız Kitlelerdir, devrimde kitlelerin eseridir, devrimi sürdürme keza kitlelerin işidir. Kitlelere önderlik eden bilinç ve önderlikler elbette gereklidir. Lakin bu kitlelere rağmen tepeden atanmış, dokunulamaz şahıslar ve bir alan değildir.

SMF bu anlayış çerçevesinde ileriye atılmış nitel bir adımdır.

Gerçek bir örgüt anlayışı kültüre, kişiliğe dönüştürülmesinin yolunu açmıştır-açıktır. Bu bilinçle bu iradeyi selamlıyorum. Örgütlenmeyi tabandan koordine eden bir kominal yürüyüş olmaları sosyalist devrim için önemlidir.

SMF’nin bu tarihsel yürüyüşte ki ileriye doğru çıkışı diğer alanlar içinde örnek alınması gerekir. Söz Yetki yerel ve bölgedeki kitlelere devreden SMF diğer ötekileştirilenler açısından da önemlidir. Kendilerini ifade edebilecekleri bir Meclislerin olması, orada söz, karar sahibi olmaları kendi özgür geleceklerini ellerine almaların imkan ve olanakları sunulmuştur.

Soykırımdan geçen Dersim halkının, merkezi dikta rejiminden kurtulmanın tek yolun kendi kendisini yönetmesidir. Bunun yolu da yerel, bölge Meclisler aracılığı ile kendi kültürünü, dilini, yasama, yürütme ve yargısını SMF aracılığıyla yaşamanın olanaklarını yaratmasından geçer.

Keza Ezidi, Ermeni, Süryani, Keldani, Pontus, Alevi ve daha sayamadığım onlarca inanç ve toplulukların SMF’nin programı etrafında toparlanmalıdırlar. Milletlerin, çoğunluk sayısına göre değil, inançların hakim inanç ve ulusların çıkarları değil, hiçbir ulusun ve inancın bir başka ulus ve inancın üzerinde imtiyaz sahibi değildir, olamazda. Bunun yegane güvencesi ve yeri elbette ki Sosyalizme giden yoldaki aracımız olan Ademi Merkeziyetçilik anlayışı ile öreceğimiz SMF’dir.

Dersim Dernekleri Federasyonu, (DEDEF) bu anlamıyla kendisini Sosyalist Meclisler biçiminde yeniden organize etmelidir. Dersim de 2004 yılından bu yana “Söz Yetki Karar Dersim Halkına” şiarı işte tamda SMF programın ifade ettiği Sosyalist Meclislerde ifadesini bulmaktadır. DEDEF, en kısa sürede Sosyalist Meclisler inşa etmesi için alt yapısını oluşturmalıdır. Her rengin ve her görüşün kendisini ifade ettiği bir Meclisler artık çağımızda ki olmazsa olmazıdır. Gönül birlikteliği çerçevesinde yürütülen mücadele, büyük toplumsal meselelere de atılım olması için bir vesile olacağı muhakkaktır.

Özgür toplumları yaratmada en önemli kriter, farklılıkların birlikte mücadele etmesidir. Toplum tekleştirilemez. Toplumu tekleştirmek, ona cüret etmek sosyolojik bir gerçekliğe karşı gelmektir. Zorlan dayatılan ve toplumun sosyolojik iç dünyasının gerçekliğini görmek istemeyenler, yaşamı bloke eden, yönlendiren bir manipülasyon geniş halk yığınları böler, ezilenlerin safını dağıtır. Özgür ve eşit birlikteliği savunanlar ancak halkların gerçek birliğini sağlarlar. Bu bütün parti ve devletler içinde geçerlidir.

Sosyalist Meclislerde yatan niyet ve gerçeklik Paris Komün ruhudur. Keza Ekim devrimi ve Çin Büyük Proleter Kültür devrimin ruhunda da komünal, Sosyalist Meclisler anlayışı ve ruhu vardı. Lakin tarihsel bazı zorunluluklardan dolayı istenilen biçimde uygulanamamış olsa da esas hedef ve amaçları Meclisler ve Komündür.

Sosyalist Meclisler Federasyonuna başarılar diliyorum.

Kürdistan da ki Gelişmeler Üzerine Birkaç Söz

Kasım Koç (13-07-2017) Güney Kürdistan da ki referandum Kürt ulusun geleceği açısında önemli bir yerde durmaktadır. Bu referandum Birleşik Bağımsız Kürdistan’a giden yolun önemli mihenk taşlarını oluştura bilir. Son on yıldır başta orta doğu olmak üzere esasında da Kürdistan da önemli gelişmeler olmakta ve bölge ip üzerinde yürüyen süreçten geçmektedir…

Ortadoğu ve Kürdistan da ki emperyalist haydutların yönelimi, Kürtlere büyük acılar yaşatsa da esas itibariyle bu büyük kayıpları veren Kürtler kazanarak bu sürçten çıka bilirler. Çünkü hem büyük fırsatlar ve hem de çok büyük tehlikeler mevcut olan bir süreçtir, bu noktada öğrenecek çok büyük tecrübeler vardır. Elbette halen her şey bitmiş değil ama velakin Kürt güçlerin hareketliği, dinamikliği onların yürüyüşünde inişli çıkışları olsa da Kürdistan Ezilenlerinin kazanma zemini de oldukça güçlüdür.

Geçmişte dünya devrimi Filistin de üs haline gelmişti ancak bugün bu önemli rol Kürdistan almış durumda. Bu durumdan ötürü gerek dünya devrim açısından gerekse de karşı devrimin açısından bakıldığında iki kesiminde mevzilendiği yer Kürdistandır. Bu her iki kesimde kendisine göre bölgeyi dizayn etme planları içersindeler. Bundan ötürü çıkan fırsatları ve bundan sonrada çıka bilecek fırsatları değerlendirmek, çelişkilerden faydalanarak, derinleşen çelişkileri devrime evirme, yararlanma ve bu vesile ile de karşı devrimin planlamasını boşa çıkarmak, onların planlamalarına karşı bağımsız, devrimci bir çizgiyle durmak hayati önemdedir. Bu konuda Kürdistan da oldukça tarihsel deneyim ve tecrübe vardır.

Örneğin Muhabad Cumhuriyeti bu tarihsel yürüyüşte önemli bir derstir.

Mahabad Cumhuriyetin üzerinde 71 yıl geçti.

Kürtler Beylikler döneminden sonra dünyada ki gelişmeleri ilk defa ikinci dünya harbinin hemen akabinde yakalamıştı.

Mahabad Cumhuriyeti o dönemin günün koşullarında yerinde bir gelişme olarak Mahabad kent meydanı olan Çarçıra da kuruluşunu ilan etmişlerdi.

O dönemler dünya bloklar halindeydi, Sosyalist kampın başını çeken Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğin desteğini de alarak doğu Kürdistan da kurulan Mahabad Cumhuriyeti, maalesef ömrü kısa sürmüştü.

Sovyetler kızıl ordusu o bölgeden geri çekilince ve açık desteğini de bırakırken, gerici İran ordusu tarafından Mahabad işkal edildi. Gerici İran devletin denetimine geçince, Mahabad Cumhur başkanı olan: Kadı Muhammed,

Başbakan: Hacı Baba Şeyh ve Savunma bakanı: Muhammed Hüseyin Han Seyfi Kadı, Cumhuriyetin kurulduğu Çarçıra Meydanın da idam edildiler.

Diğer emperyalist güçlerin gerici İran devletiyle mutabakatı suç ortaklığı zaten sabittir. Bu benim açımda tartışma konusu da değildir ancak Sovyetlerin dönem açısında izledikleri taktik siyaset çıkar üzerine pragmatist bir yaklaşım sergilemişlerdir. Dönemin Sovyetleri kendi çıkarları doğrultusunda pragmatist yaklaşarak, Muahbad meselesinin üzerinde ki hatalarını ve sessizliğini de geçiştiremeyiz.

Bu da ayrı bir tartışma konusudur, şimdi ki güncel gidişat açısında bir hatırlatma vesilesiyle değindim.

Muahabd da yaşananlar, bugün de Kürdistan’ın genelinde yaşamaktadır. Yaşanlar bu tarih sahnesinde çok büyük kazana bilecek gelişmelerle yüz yüzedir. Ama aynı zamanda da büyük tehlikelerle de karşı karşıya olduğunun da altını çimekte fayda var.

Geçmişte dünyada ismi bilinmeyen Rojava, bugün bu coğrafya büyük tarihsel gelişmelerin odağına girmiş bulunuyor. Hem devrimin hem de karşı devrimin merkezi gündemine oturmuş durumdadır. Afrin de ki durum da, Türk devletinin işkal etme ve saldırıları bu planları zaten yeterince anlatıyor.

Kürdistanda ilan edilen kendi kendini idare etme, kantonlar biçiminde ki yönetimler artık beklenildiği gibi “çöktü, çökecek..düştü, düşecek” değil, tarih akışında gelişen bir dinamik olacağı açık bir realitedir.

Söz konusu Kürt dinamiklerin mevzilenmesi olumlu yerde dururken Kürdistanlı sosyalistler bir dış güç şeklinde ki destekleyicisi ve seyircisi olamazlar. Bizzat işin içerisinde Kürdistan Proletaryasını ve emekçilerin çıkarlarını temsil etme sorumluluğuyla bağımsız kimlikleriyle sürecin parçası ve öznesi olmalıdırlar.

Bu konuda DHF’ye çok önemli bir rol düşmektedir. Yerel dinamiklerin iradesi üzerinde merkezileşmiş DHF örgütlenmesi bu sürece dahil olmalıdır.

DHF, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın üst çatı örgütlemesi olarak ele aldığımızda, bölgelerin kendi özgül çalışmalarına uygun örgütlenmesi de artık kaçınılmaz bir süreç olarak önünde durmaktadır. Kürdistan da ki tarihsel gelişmelere dahil ola bilmesi açısından başta Dersim ve Kürdistan örgütlüklerin kendine özgün programlarıyla sürece dahil olmalıdır.

Kürtlerin oluşturmak istedikleri ulusal kongrelerini Kürdistan sosyalistlerin seyirci kalmaları doğru değildir. Kongrede, Kürdistan’ın kendi renklerinden, farklılıkların bir araya getirmek bir çatı altında farklı kimlik, etnikleri kabullenmek bu temelde bir araya gelen Kürt Kongreleri önemlidir..

Kaypakkaya’nı görüşü ve geleneği Kürdistan tarihi açısından da bir meşale olarak durmaktadır bu bir gerçeklikse ki öyledir. Geleceğin sahibi ve iradesi de bu gelenektir. Bundan dolayı ezilenlerin tüm kesimlerinde bu kaypakakya çizgisiyle geleceği yakalamaktır.

Yani bir ulusun bir başka ulus üzerinde ki imtiyazlara ve bir inancın bir başka inancın üzerinde ki imtiyazların tümüne karşı çıkan Kaypakkaya çizgisi, ezilenlerin sosyalizm perspektifliyle yürüyen emekçilerin, Kürtlerin, Süryanilerin, Dersimlilerin, Kadınların, İşçilerin, LGBT, vb. bir çatı fikriyatıdır, örgütüdür. Bilinçli bir şekilde insanı ve doğayı özgürleştirme hareketidir.

Politik araç olarak toplanan Kongrede temsil edilmek ve gerekli düşünce olarak müdahale etmek oldukça Kürt emekçileri açısında önemlidir. Çünkü bu kongre Kürt ulusun geleceğini tartışacakları en üst iradedir

Komünistler, Sosyalistler bu önemli mercide olmalı ve olacakları durumda da önemli rol oynayacakları muhakkaktır.

KNK bu konuda önemli bir rol icra içerisindedir.

DEVRİM ATEŞİNİ KUŞANAN KAYPAKKAYA 68 YAŞINDA

Kasım Koç (18-05-2017) İnsanoğlu iki ayaklar üzerine dikildiği günden itibaren yürüyen, irdeleyen, düşünen, yaratan, yarattığı tarihi ortadan bölen, ters çeviren, savaşlar çıkaran ve yürüten bir tarih yarattı. Kıtalar’dan kıtalara koşan, keşifler yapan, “medeniyetler” adı altında savaşlar yürüterek ismini tarihe yazanlar geldi geçti şu yeryüzünde. İmparatorluklar kurdular. Kurdukları saltanatlarla kendisinden olmayanları kılıçtan geçirdiler.

Asi Dersim dağlarında Jar kültürü ve inancını benimseyen, Ana Fatma diyarı olarak bilinen Kızılbaş dergahın üzerine ordular sürdüler. Kılıçtan geçirip, süngü ucuna taktılar. Munzur, Mercan, Harçik nehirleri kan kırmızı insan cesetleriyle aktı. Saltanatların kurallarına uymayan, doğadan gelip doğaya giden inancın dergahında oluk oluk kan akıttılar.

Jar’ı astılar süngü ucuna.

Gök kubbenin altında yaşayan insanoğlunun oluşturduğu zulüm kalelerine boyun eğmeyenler de vardı elbette. Kurulan o demirden imparatorlukların saltanatlarına isyan eden yıkıcılar, saray ve sultaları yıkarak tarihe adlarını yazanlarda vardı.

Demirci Kawanın Newroz ateşini 20. yüzyılda harlayarak devrim-Sosyalizme dönüştüren Kaypakkaya, Jarın Süngüye takıldığı dağlarda devrim ateşini omuzlar. Onların acılarını, dertlerini ve ezilmiş kimliklerinden ötürü soykırımların dergahını kendisine mesken eyler, bu ruhla Kaypakkaya isyan ateşini Dersim dağların zirvesinde devrimci ateşin bilinciyle harlandırarak büyütür.

Hedefine Saltanatları yıkmayı koyan ve yönünü doruklara çevirerek, dağlara sığınır. Dağlardan sultaları kuşatan ateşi yakan Kaypakkaya ve yoldaşları günlerden bir gün Munzur gözeleri olarak nam alan mekana sevda bağlarlar.

Munzur gözelerine doğru patika yolda yürüdüklerinde son baharın sararmış renkleri sarmalamıştı Munzuru. Toprak hafif don tutmuş, ılık bir rüzgarın estiği, güneşin yatay ışınların doruklarda kaybolmaya doğru gittiği vakitler de Munzur gözelerine vardılar. En önde yürüyen tüm dikkatleri üzerine çeken omzunda Kırması, bir Tüfek namlusundan ordu yaratma ruhuna sahip, Kıvırcık Saçlı, hemen arksın da Prometheus’un ve demirci Kawanın ateşini büyüten, Munzurların zirvesinde ateşi yakan Kaypakkaya, Kaypakkaya’yı bir adım geride takip eden Muzaffer Oruçoğlu vardı.

Maya çaldılar Munzurun böğründe akan süt pınarına, daha önce kurdukları partinin isimlerini o gün orada açıklayıp yürüdüler Munzur dağın bağrına. Kurdukları partinin etrafında yoksulları toparlamak için Köy köy, mezra mezra, dağ dağ dolaştılar…

Kış üstlenmesi için Konakladıkları Vartinik mezrasında Kawa’nın ateşini yaktılar. Dorukların dondurucu ayazın içerisinde ateş topun alevleri yükseldiği vakit, Fehmi Altınbilek komutasında ki müfrezesi tarafından 24 Ocak 1973’de kuşatıldı Vartinik.

Alişerlerin mavzer çattığı, Said Kırmızıtoprak’ın (doktor Şivan) asi dik yürüdüğü patikalarda Kıvırcık Saçlı dövüşerek devralmıştı kavgalarını.

Kuşatmaya gelen askeri müfrezenin, “teslim olun” çağrısına Kıvırcık Saçlı Vartinik zirvelerinde tüfeğini ateşledi. Parmağı tetik düşürdüğünde kırmanın namlusundan çıkan kurşun ayazı yaktı, sarp kayalıkları kaplayan kara saplandı. Dağın Partizan Öykülerin ilk kurşunu böyle yankılandı heybetli Vartinik dağında.

Namlulardan çıkan kurşun vızıltıları ayazda iç içe girdi.

Sis Haydaran dağını-Vartiniği içine almış, karanlık bulut kütlesine dönüşmüştü. Namlulardan çıkan alevler dağları bir aydınlatıyor tekrar karanlığa gömüyordu. Barut ve kan kokusu sise karışarak dağların kuytuluklarına çekildiğinde kurşunlar sustu. Dağlarda ıslık çalarak esen deli rüzgarın uğultusu Urartuların oydukları kayalıkların inine çekildiği vakit Kıvırcık Saçlı kar beyazını kanıyla kızıllaştırmıştı. Oracıkta, buz dağın zirvesinde emekçilerin, yoksulların gönlünde taht kurdu, ellerde düşmeyen meşale, dillerde dinmeyen bir şarkı oldu Kıvırcık.

“İnce uzun boyu, Kıvırcık saçı

Halkını sevmektir onun tek suçu,

Ali Haydar Yıldız ölmez ağlama bacım…”

Ali Haydar Yıldızın toprağa tohum olduğu Dersimin kadim dağlarında Kaypakkaya’nın sol yanı buz keser, öyle esir düşer Fehmi Altınbilek müfrezesine. Sonra Amed zindanlarında Kawanın demirinde dövülerek çelikleşen, çeliğin aldığı su ile resmi tarihi ters yüz eden, yırtıp çöpe atan bir gelenek yaratır.

Altın çağ yürüyüşünde ender komünistler unvanını alarak tarih sayfalarında yerini alır. Kaypakkaya omuzladığı tarihsel görevle, devrimin görev ve sorumlukların bilinciyle emekçilerin ateşini kuşanır, bedeni parça parça edilir ama o fikirlerinden asla taviz vermez, sır vermeme ilkesini öğretir, örnek olur…

18 Mayıs 1973’de tarihe not düşerek efsaneleşir.

18 Mayısı Unutma!

Kaypakkaya 68 yaşında, yaşıyor.

Dersim Soykırımı 80. YILINDA

Kasım Koç (04-05-2017) Kıtalara hükmeden koca Osmanlı İmparatorluğu, birinci emperyalist paylaşım harbinde dağıldı. Gelişmiş kapitalist devletlerin planları çerçevesinde Osmanlının Ahtapot ayakları bir bir kesilerek koca imparatorluğu tarihe gömdüler. Osmanlının devamcısı olduklarını ilan eden Türkiye Cumhuriyeti devleti, Uluslararası güçlerin denetiminde Lozan da, şu anki Misak-ı Milli sınırları içerisinde yeni bir ulus-devlet olarak meydana getirdiler.

Kurulan yeni ulus-devletin ırkçı düşünür Ziya Gökalp “Anadolu Türk Yurdudur” zihniyetin temelleri üzerinde şekillendirildi.

Kurulan yeni Cumhuriyette, bu sınırlar içerisinde yaşayan her kes Türktür. Türk olmayanları Türkleştirmek, Gayri Müslümleri de Müslüman yapmaktı hedefleri. Tek bayrak, tek millet ve tek devlet çatısı altında yeni bir ulus yaratmaları için değişik inanç ve ulusları asimle ederek tek ulus yaratmak istediler.

“Medeniyet” adı altında Kuzey Kürdistan başta olmak üzere bütün bir bölgede Türk-İslam olmayanları ıslah etmek için katliamlar yaptılar. Başka ulus ve inançları inkar, baskı ve imha ederek Kürtlerin dili, kültürü yasaklandı, kangren olarak gördükleri Koçgiri,  Seyh Said, Ağrı, Zilan kanlı katliamlarla binlerce Kürt katledildi.

“Şark Islah Planı” Şeyh Said isyanı kanla bastırıldıktan sonra devreye konulan bu plan çerçevesinde Dersim ıslah etme hareketini TBMM de karara bağlandı ve uygulamaya geçildi.

Alevi Kızılbaş inancın merkezi olan Dersim de diğer Kürt illerinden farklı olarak soykırım planlaması hedeflendi-yapıldı.

Bugüne kadar Türk Devleti resmi olarak bu Dersim soykırımı kabul etmiş değil. Oysa Türk devletin uluslararası alanda anlaşmalara attığı imzalara rağmen geçmişte yaptığı soykırım 1937-38 halen kabul etmediği gibi gerekeni de yapmış değil.

Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi Aralık 1948’de BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş ve Ocak 1951 de yürürlüğe girmiştir. Soykırım Sözleşmenin 2. Maddesi aynen şöyledir: “ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen şu hareketlerden herhangi biridir: grubun üyelerinin öldürülmesi; grubun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi; grubun yaşam koşullarının bunun grubun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasti olarak bozulması; grup içinde doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması; [ve] çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi *” Şeklinde tanımlar.

Yukarıda aktardığım alıntıdan sonra 1937-38 de Dersim de neler oldu ona bir bakalım.

Türk Devleti Dersim’e yaptığı “Islah” planı, siz bunu soykırım olarak anlayın. Soykırımı üç plan dahilinde ele aldı, tamda BM bildirgesinde tarif ettiği gibi ama Dersimde ki çerçeve daha da korkunç ve büyüktü.

Birinci planların da ki katliamdı, bu katliam planını en barbarcasın uygulandı. Öyle bir vahşice katliamlar yaptılar ki Nehirlerimiz halkımızın kanlarıyla aktı kan kızılımsı…

Dağlarımızın mağaralarına sığınan savunmasız, silahsız kadınlarımızı ve çocuklarımızın üzerinde kimyasal gazlar denediler. Dersimlilerin sığındıkları mağaraların önü betondan duvar örülerek canlı canlı gömdüler. Tıpkı tarihte Kuyucu Murat Paşa olarak bilinen Alevi Kızılbaş ve diğer muhalifleri canlı gömen katilin yaptığın aynısını Türk ordusu Dersimde yapmıştır.

Bu katliamda devletin askerlerin eline geçmemek için kendisini uçurumlarda atan Kadınlarımızın çığlıkları halen dağlarımızın asi uçurumlarında asılı durmakta… Hamile kadınların karınları süngü ile deşerek bebekler süngü ucuna takılmak suretiyle katledilmiştir.

Dersimin birçok bölgesinde toplu katliamların yapıldığı yerlerde ölülerin altında kurtulan insanlarımızı bire bir tanıma, görme şansına sahip oldum. Ölülerin altında yaralı kurtulan insanların vücutların da kurşun ve süngü yaralarını gördüm. Bu soykırımın mağdurlarından Halen yaşayan canlı tanıklar mevcut ve bu katliam ile ilgili birçok belgesel, kara vagon, Dersimin Kayıp Kızları vb. gibi belgeler de mevcuttur.

Soykırımın cehenneminden kurtulan O değerli insanlarımızdan şu an parmaklan sayılı kadar az insan aramızda yaşamaktadır. Ölenler ise süngü ve kurşun yaraları ve acılarını kendileri birlikte de mezara götürdüler.

Devlet bu katliamı başarılı yaptıktan sonra, Soykırımın esas ve en önemli ayağını başarmış oldu.

Soykırımın ikinci ayağı ise Sürgündür.

Kırım da ölmeyip de yaşamayı, ayakta kalmayı başaran diğer Dersimlileri de topraklarından koparılarak diline, kültürlerine yabancısı olduğu bilinmeyen bölgelere sürdüler.

Dersim Halkı için SÜRGÜN:

Sürgün, dünyanın en acımasız cezasıdır.

Sürgün, Toprağına, evine ne zaman döneceği belli olmayan meçhul bir hayattır.

Sürgün, kara vagonlarla gidip de dönmemekti.

Sürgün, gidenler Nesiller boyu yaşadıkları topraklara hep yabancı kaldılar.

Sürgün, yabancı diyarlarda Küçük kızlarımızı hizmetçi olarak ve pazarda satılmak demekti. Kadınlarımızın akıbeti bilinmemek demektir.

Sürgün, Süngü ucuna takılı bir yüreğin dinmeyen kanaması gibidir…

Böylece devlet açısında en rahatı olan bu sürgünü de devlet uyguladı ve ikinci ayağını da başarıyla bitirmiş oldu.

Üçüncü aşama ise Silahlı Asimilasyondur.

Devlet Dersim halkını baskı altına aldıktan sonra Dersimin en ücra dağ köylerine dahi okular kurarak Türkçeyi resmi dil ilan etti.

Dersimlilerin kendi ana dillerini konuşmaları yasaklandı.

Türk suni İslam dini, dilini, kültürünü, inancı dayatıldı.

Suni İslam kültürüne uzak olan Kızılbaş Aleviliği, diğer inanç ve doğa inançlarını yasaklayıp, İslam kılıcı ile Türk İslam merkezli Soykırımın üçüncü aşaması da böylece tamamlandı.

Soy Kırımın tanımı olarak bilinen Katliam, sürgün ve asimilasyon tamamlandığında dünya bu kırıma kulaklarını tıkadı.

Dersim de olan bu hadiseyi kimse gündeme almadı, bunun hesabını da sormadı.

30-40 yıl Dersim halkı korkunç bir baskı ve asimle ile yaşamak zorunda kaldı.

Yukarıda BM Soykırımı tanıma bildirgesinden alıntı aktarmıştım. Dersimde yaşanan onca katliam, sürgün, asimilasyon BM bildirgesinde yazılanların yüz bin kat fazlası dersimde yaşandı. Dersimde yaşanan Soykırımın üzerinden 80 yıl geçmesine rağmen BM tek bir adım atmış değil. Edemez çünkü BM bileşenlerin tümü bu konuda kirlidirler. Temiz bir tarihe sahip olmadıkları gibi bugünde dünyanın birçok bölgesinde kapitalist, emperyalist devletler tarafından soykırımlar yapılmaktadır. Geçmişte kendileri yapıyordular ama bugün kendilerin oluşturdukları piyon, maşa gibi örgütlere bu soykırımları yaptırmaktadırlar. IŞİD, EL NUSRA vb gibi örgütlerin Ortadoğu da yaptıkları.

Bugün Türk devletinin Dersimde ki konumlamasına bakalım: Türkiye Cumhuriyeti 1938 de işkal ettiği Dersim, 1980-82 de günün koşullarına göre yeniden kendini organize etti. Soykırımı Vali Kenan Güven vb. askeri operasyonlarla pekiştirdi. Bugünde, OHAL adı altında Dersim tam bir kuşatma içerisine alınmış durumda.

Munzur Vadisi acele kamulaştırma kararlarıyla dört baraj ve beş HES (Hidroelektrik Santrali) yapılmak isteniyor. OHAL çerçevesinde KHK’lerle baskı, tutuklama, keyfi uygulamalar, görevden alma ve men etme gibi operasyonları ile Dersim halkı sindirilmeye çalışılıyor. Dersim halkın iradesiyle seçilen Merkez Belediye başkanı ve yöneticileri tutuklandı, onların yerine Kayyum atamaları ile tüm sivil kurumları valiliğin denetimine almaktır hedefleri.

Tüm bu baskı ve sindirme politikalara karşı da Dersim halkın ve kurumları daha da kenetlenerek bu sürece cevap olmaya çalışmaktadırlar. 4 Mayıs 1937-38 soykırım davasında Dersim kurumları bir birini destekliyor, dayanışma ruhunu geliştirmiş, birçok etkinliği ortaklaştırılmış durumdadır. Avrupa da 2-3 Haziran da düzenlenecek olan 2017 Avrupa Dersim Festivali de bu sürecin bir parçasıdır.

  1. yılında Dersim Soykırımını unutmadık, unutmayacağız.

Taleplerimiz yerine gelene kadar ki bu taleplerimiz bellidir:

1.Uluslar arası soykırım sözleşmeleri çerçevesinde soykırıma uğrayan halkımızın mağduriyeti kabul edilmeli ve giderilmelidir.

  1. Türk devleti kendi yasama, yürütme ve yargılarını Dersimden çekmelidir.

Söz Yetki Karar Dersim Halkının olmalıdır.

Referandum

Kasım Koç (10-04-2017) Hiçbir şey emperyalist devletlerden bağımsız değildir anlayışını altını çizersek, Türkiye ve bölgedeki gelişmelere yön veren de emperyalist-kapitalist devletlerdir. Dünyada ki gelişmeler, sermayenin yeniden yapılanması ve hareketliği doğallığın da Türkiye’yi de direk etkilemektedir. Ortadoğu da ki gelişmeler ve radikal değişimler Türkiye’de ki hantal bürokrat devlet yapısını da hedef haline getirdi. Son dönemlerde Türk devletinin içerisinde yaşanan hareketlik ve gelişmeler, çok uluslu Sermayenin Ortadoğu da yoğunlaşması ile direk bağlantılıdır.

Emperyalistlerin Türk gerici egemen güçlere dayattığı Anayasa Referandumuna sayılı günler kaldı. 2016 yılında iktidarda ki gerici Türk egemen kliği 7 Haziran da yapılan genel seçimlerde halkın iradesine saygı göstermedi, kendi hukuk yasasına dahi uymayarak ülkeyi kontrolü iç savaşa sürükledi. 1 Kasım genel seçimleriyle de bugün dayatılan Evet yada Hayır referandumuna hız katarak bunun koşullarını hazırlandı.

1 Kasım öncesi ve sonrasın da ki gelişmeler, 15 Temmuz ile başlayan süreç esasında bölgede ki emperyalist sermayenin direk müdahalesidir. Yani daha açık bir ifade ile emperyalist-kapitalist tekellerin Türkiye de ki dizayin operasyonuydu. Bu operasyon ile iktidarda kalmaya çalışan Türk gerici egemen kliklerin kendi aralarında ki iktidar mücadelesi kızışarak devam etmesi beraberinde 15 Temmuz da silahlı radikal çatışmayı getirdi. 15 Temmuz kliklerin final kavgasıydı. Bu rövanş maçı olarak adlandırdığımız kavgada AKP kliği kazanmış oldu.

15 Temmuz gecesi AKP’nin galip çıkması ile başlayan süreç ve sonrasında (darbe girişimi) OHAL ilan eden AKP, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yasaları devreye koydu. Bu yasa çerçevesinde on binlerce kişi tutuklandı, işten atıldı, ihraç edildi… Türk ordu kademesinde ki tutuklanma hareketliği, İran asılı iş adamı Reza Zarrab başta olmak üzere, ABD den dönerken tutuklanan Halk Bank Genel Müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın tutuklanmaları, bunların tümü tesadüfü değildir.

Çokuluslu sermayenin, AKP’nin özellikle de R.T. Erdoğan kliğin önüne bunları koymamış olsaydı AKP bu kadar kabadayıca tek başına yada sıradan bir devlet kliğini yanına alarak bütün bunları başara bilir miydi? Elbette ki başaramazdı.

Bütün bunlar Bölgede ki emperyalist sermayenin Türk devleti-AKP kliğin önüne koyduğu planlardır. Yoksa Başkanlık sistemi için AKP bu kadar kabadayıca tek başına yada sıradan bir devlet kliğini yanına alarak yetmiş beş yıllık bir devletin temelleriyle oynamak için operasyonları düzenleyemezdi.

Bölgede ve Türkiye de ki Emperyalist planlama çerçevesinde ki gelişmelerin siyasal sonuçlarına elbette Tayyip Erdoğan ve ailesinin can ve malını garantiye almak açısından önemlidir. Lakin bu sadece R.T. Erdoğan’ın henüz istediği başarıyı sağlamış değildir. Yarın burjuva kliklerin el değiştirdiği taktirde başına nelerin geleceğin korkusunu halen yaşamaktadır.

Türk devleti-AKP’nin girmiş olduğu süreç dönüşü olmayan bir yol halini aldı. KHK yasalarıyla Kürt il ve ilçelerini adeta yeniden günün koşullarına göre işkal edildi. Kürt yönetici ve aktivistleri uyduruk gerekçelerle tutuklandı. Günlük başlayan polis baskınları zamanla binlere varan polisin evlere, mahalle ve köylere tutuklama, baskı operasyonları düzenlendi. Bu askeri ve polis baskın operasyonları bir yıla vurduğumuz da geniş halk kitleleri korkutma, sindirme ile amaçlarına ulaşmak istediklerini hedeflediler. Böyle bir süreçte Türk devleti-AKP kliği Halklara anayasayı onaylatmak için halklara Referandumunu dayattı.

Bu korku kalesi ile yaratmak istedikleri; Halkların büyük bedeller sonucu kazandıkları hakların tümü OHAL çerçevesinde KHK (Kanun Hükmünde Kararname) ile gasp ederek, yaptıkları ve yapacakları bu insanlık suçunu da halkların oylarıyla da yasal bir statü kazandırmak isteniliyor. Hak gasplarını resmileştirmek için halkı sandık başına götürerek sözde “demokrasi” uygulayarak iktidarlarını sağlamlaştırmaktır amaçları. Referandum da ki en büyük tehlike halkların oyunu kazanarak yapacakları zulümleri halkın istek ve talepleriymiş gibi göstermeleridir. Tarihte yaşana birçok dikta rejimlerinde bunların örnekleri oldukça çoktur.

AKP-MHP ve diğer Şer kliklerin kurdukları ittifakı, Irkçı Türk-İslam sentezi üzerindedir. Bu şer ittifak hedefine; Kürt, Alevi Kızılbaş, Ermeni vb. sosyalist ve komünistleri hedefine koyarak işe başladı. Ötekileştirilmiş, bütün ezilenler Türk devletin tarihinde ki buna benzer yönelimlerini farkında. Bundan dolayı da Referandumda “EVET” çıktığı taktir de başlarına nelerin geleceğini Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar ki panoramadan bilmektedir.

Referandum starı verilemeden ve verildikten sonra Türk devleti ve devletin yürütmede ki resmi partisi olan AKP, arkasına aldığı devletin imkan ve olanakları ile halklara korku yayarak sindirme operasyonları düzenledi. Bu baskı ilk etapta istenen seviyenin üzerinde “EVET” potansiyelini yarattıysa da, bu korku geçiciydi. Bugün gelinen aşamada durum öyle R. T. Erdoğan ve diğer müritlerin TV ekranlarında attıkları nutuklar gibi olmadığını sokağın nabzını tutan her kesim tarafında artık bilinen bir gerçekliktir.

Gerici egemen sermayenin desteklediği İslam-Türk ırkçı kliğin şer planları Rojava da Kürtlerin zaferi ile dumura uğratıldı. Dumura uğrayan bu gerici AKP-devlet kliği Kuzey Kürtlerine savaş ilan ederek il ve ilçelerde taş üzerinde taş, duvar üzerinde çatı bırakmayan bu savaş hükümeti, o yarattığı korku ile şimdi de “EVET” oyunu istiyor. Sandıklarda HAYIR çıkması halinde kaçınılmaz olarak “iç savaş çıkacak” gibi açıklamalarla açıktan tehdit etmektedir.

Ezilenlere dayatılan Evet yada Hayır referandum karşısında, emekçilerin HAYIR cephesinin etrafında toparlanmaları baskı ve şiddet ile yaratılan korku kalesi zamanla kendi zıddını yarattı.

Bütün bu hak gasplara ve daha da büyük felaketlere yol açacak olan referandum planların karşısında yoksul mazlum halkların tavır almaları ileri bir adımdı. Örgütsüz, dağınık olan Türk emek cephesi tek insan diktasına karşı büyük bir oranın HAYIR demesi önemli bir hamledir. HAYIR muhalefeti moral üstünlüğünü kazanacak ve bu kazanım AKP-MHP şer kliği dağılmasına ayrıca da AKP kendi içerisinde dağılmaya yaşayacak. Bu Partinin içerisinde FETO olarak adlandırılan örgütün mecliste ki ayağı da AKP ile bir birine gireceği muhakkak.

Alevilerin, Kürtlerin, ilerici, devrimci muhalif güçlerin geniş halk kitleleri ile ortak paydada buluşmaları ileri ve devrimci bir tavırdır. Ancak bazı Türk gerici burjuva parti ve kliklerin de dediği HAYIR ile geniş halk kitlelerinde algı karışıklığına da yol açtı. Saadet Partisi, CHP vb. gibi aynı anlam ve manada Hayır demediğimizin altını kalın çizgilerle çizmemiz şarttı. Çünkü bu burjuva partileri Türkiye Cumhuriyetin kuruluşu olan tekçi, faşist ana yasanın kalmasını istiyorlar. Oysa biz bu anayasaya da HAYIR diyoruz. 1924 anayasasında ve 12 Eylül 1982 de ki tekçi, inkarcı, tek Milet, tek Vatan, tek bayrak üniter devlet zihniyet olan anayasaya da HAYIR diyoruz. İşte biz Ermeniler, Kürtler, Aleviler, sosyalistler ve tüm ilerici muhalif kesim, Türkiye Cumhuriyetinin bu faşizan yasama, yürütme ve yargısına da HAYIR diyoruz.

Referandum sürecinde yürüttüğümüz siyasal kampanya ki HAYIR, ama neye ve nelere HAYIR dememiz gerektiğini kısa sürede istenen seviyede de olmasa da önemli bir mesafe alındı. HAYIR platformu önüne koyduğu siyasal kampanya çalışmaları Sokaklarda, yazılı, görsel basın ve sosyal medyada ki propaganda vb. çalışmaları bu farkı istenen düzeyin de üzerinde bir seviye yakaladığı inancındayım.

Bugün geniş halk kitleleri bu korku kalesini şimdiden kendi iç dünyalarında yıkarak sandık başında tavır takınacaklarına inanıyorum. Ezilenler son on yılda bu iktidar partisi ve onun Cumhurbaşkanını çok iyi tanımıştır. Sadece iç politikası ile değil dış siyasette ve komşu ülke Suriye, İran, Irak, Kürdistan bölgesel Kantonlar, Rusya ile son 5-10 yıldır sorunludur bu iktidar partisi. Tüm bunları ve daha da çoğaltacağımız olumsuzlukları bir araya getirdiğimizde işçinin, köylünün kısacası tüm katmanların çoğunluğu HAYIR diyecek inancındayım.

Halk oylamasın da HAYIR çıktığı taktir de ne olacak?

Referandum da HAYIR çıktığında her şeyin güllük gülistanlık olacağını sananlar da yanılacaklarını yukarıda kısa da olsa cumhuriyetin temeli olan anayasaya değinmiştim. Ekonomisi dibe vurmuş, ekonomik ve siyasi kriz yaşayan bir ülkede yeni yeni yasalar yazarak yada eski yasalarla yönetilemez. Bu yazdıklarımızda rahatlıkla şunu görmemiz gerekiyor; Kürt sorunu, Alevilerin, Ermeni ve diğer ötekileştirilmiş inkar edilen inanç ve ulusların tümünü büyük tehlikeler bekliyor. Arap çölünde gelen sıcak paralarla bir ülke idare edilemez. Siyasi olarak komşu ülkelerin tümü ile savaş halinde olan bir ekonomiden medet ummak ancak kafası kuma gömülü olanlardır.

Sonuç olarak açıkça şunu söylemek zorundayız: Bugün HAYIR ile bu Başkanlık sistemini geri püskürtsek de buna emekçilerin, ezilenlerin kalıcı zaferidir diyemeyiz. Bunun kalıcı olması ancak halkların örgütlenerek emperyalist haydutların dünyaya yayılan ahtapot ayağından birini Ortadoğu cehenneminde koparmaktan geçer. Aksi durumda bu haydutların dinamik, hareketli savaş konseptli ekonomik planlamaları sonucu Başkanlık sistemi mutlaka gelecektir. Çok uluslu sermayenin istem ve talebidir bu. Dünya artık eski hantal ve kalıplara sığdırılmış bir dünya değil…dünyada ki hareketliği ilk önce İşçi Sınıfın Öncüleri görmeli ve buna göre mevzilenmelidirler…

Beyaz Dağ’dan Bize Kalan Xıde Mışt ile EMOŞ

kasim-kocKasım Koç (18-11-2016) Askeri Süvariler köyü kuşattıklarında gün perdesi aralanmamıştı henüz. Güneş Tavşan Dağı’nın silmesinden renkli ışınlarını bırakmamıştı, vadinin ağzında kurulu Zımeq köyüne. Köylüleri, köy meydanlarında bir araya getirmeleri yarım saat gibi bir zaman almıştı. Daha önce kaçıp dağlara sığınanlara uymayan, kimsenin malına mülküne de dokunmayan, kendi halinde karnını doyurmaya çalışan köylüler o an dağlara kaçıp saklanmadıklarına pişman olmuşlardı. Başlarına nelerin gelebileceği üzerine yükselen homurtular birden bıçak gibi kesildi. Sessizce akan zamanın içerisinde, gökyüzünden renkli ışıklar hücum etti köy meydanına. Kadınlar içten içe dualarını ettilerse de huzur bulamadılar.

“İçinizde Türkçe bilenler bir adım öne çıksın” dedi askerlerin başı.

Askerden yeni terhis olan birkaç kişi öne çıktı. Bunlardan biri de Xıde Mışt’ın babasıydı. Bildikleri Türkçe beş on cümleden ibaretti ve bunları da askerken zorla öğrenmişlerdi. Kendilerini takdim ettiklerinde askerden yeni geldiklerini eklemeyi de ihmal etmediler, “Türkçeyi vatani görevi yaparken öğrendik” dediler.

Uzun bir zamandır çevre köyleri, Hozat, Deşt ve Mameki’den yayılan haberlere göre, devlet ordusunu sürmüş Dersim’de katliamlar gerçekleştirecekti. Bu haberlere kulak asıp ciddiye alanlar silahlarıyla dağlara sığınmıştı. “Koca devlet bizden ne ister ki, biz ne yaptık ki bizi kılıçtan geçirsin” diyenler de olmuş ve bunlar da evlerini terketmemişlerdi. Koca dağların içerisinde kimi kimsesiz kalan Zımek köylüleri birbirlerinin gözlerine bakarak çare aradılar. Tanımadıkları, bilmedikleri bu askerlerin namlularını neden kendilerine çevirdiklerine bir anlam veremediler. ‘Suçumuz ne, suçumuz sadece burada doğmak mı?’ diye sormak isteyenler olduysa da, içlerindeki soruları kendilerinden başka ne duyan ne de anlayan oldu.

“Fotoğraflarınızı çekip sizi yeni cumhuriyetimizin üyesi yapacağız. Mustafa Kemal Atatürk Paşamız sizleri bu zalim ağalardan kurtaracak” dedi askerlerin başında olan rütbeli. Çat pat Türkçe bilenler rahat bir nefes alsalar da konuşmaların yumuşak olmadığını rahatlıkla anlayabiliyorlardı. Askeri zihniyetin ne demek olduğunu askerde iyi tanımışlardı.

“Medeniyetler adı altında böyle işgal ederler başka ulusları ve toplumları böyle yok ederler” dedi köyün en yaşlı bilgesi. Bu yaşlı adama inanmak istemeseler de adam ta Amerika’ya gidip gelmiş, dünyayı gezmiş, şu koca dağların ardında bir başka dünyanın olduğunu görmüş biriydi. Kendi kültürlerini ileri görüp övünen, diğer kültürleri kanla yok ederek ilerleyen bir tarihi medeniyetler silsilesi dediği insanları görmüş tanımıştı yaşlı bilge. Atlar üzerinde kaçıp başka yerler arayanlar şimdi bu topraklara hükümdar olmaya gelmişlerdi.

Dünyanın ne kadar büyük ya da küçük olduğu, düz mü yuvarlak mı olduğu gibi soruları sormadıkları bir devirde yaşıyordu Zımeq köylüleri. Hareketlerinin ya da bileşiminin nasıl olduğunu düşünmeksizin, onlardan aldıkları enerjiden dolayı kutsadıkları güneş, ay, toprak, su ve hava bu insanlar için birer tanrıça ve tanrılardı.

Askerler etrafını çevirdikleri ve ikişerli sıra haline getirdikleri köylülerin yönlerini Beyaz Dağ’a çevirdiler. Zımeq köylüleri Beyaz Dağ’ın eteklerindeki kutsal saydıkları Kırk Göz ziyaretinin yanına vardıklarında hep bir ağızdan, “ya Xızıre Xozat to esta, ya Çöwres Çımı to bê comerdi” (Sen varsın ey Hozat Xızırı, ey Kırk Göz sen büyüksün, büyüklüğünü göster) duaları yükseldi. Zımeq köylüleri bu ziyarette kurban kesmiş, niyazlarını burada dağıtmışlardı. Burası onların Jârıydı. Adak verdikleri bu Jârın kendilerini koruyacağına inanırlardı. Fakat bu defa iş ciddiydi. Kırk Göz’de su içip bez bağlayıp, mum niyetine yağlı bez yakıp dua etmelerine izin vermedi askerler.

Askerlerin namlularının altında yürüdüler. Beyaz Dağ’ın zirvesine varmalarına yakın bir yerde Xeç, Ko, Kılancık, Aşkışor köylüleriye karşılaştılar. Karşılaştıkları diğer köylülerle biraraya gelmeleri Zımeq köylülerine daha bir güven vermiş, yüzlerce insanı birarada öldürmelerinin imkansız olacağına inanmaya başlamışlardı.

“Gazi Mustafa Kemal Atatürk Paşa bizi ağalardan korumak istiyormuş” dedi Xeç köyünden gelen Türkçe bilenlerden biri.

Beyaz Dağ’ın ormansız tepesi, korunaksız ve kimsesizliğiyle yetim dağları andıran çırılçıplak bir araziydi. Güneşin cılız ışınlarıyla gözlerini yummak üzere olduğu vakitlerdi. Yüzlerce kişiyi ard arda dizip, “bekleyin fotoğrafınızı çekeceğiz” dediler. Derin bir sessizlikten sonra aniden ağır makinalı silahların sesleri ve çığlıklar… Silah sesi düştüğü an Xıdo’nun annesi oğlunu altına alıp kapandı çocuğun üzerine. Cehenneme dönen Beyaz Dağ’dan makinalı tüfeklerin eşliğinde çığlıklar yükseldi gökyüzüne. Güneş ağladı, koşup Kırmızı Dağ’ın ardına saklandı.

Yedikleri kurşunlarla etten bir kale örmek istercesine birbirlerinin üzerine düşen kocaman cüsseli insanlar, cesetten kaleler oluşturdular. Lav savuran, savurdukça da ortalığı cehenneme çeviren silahlar sustuğunda Beyaz Dağ derinden inleyişleri duyuldu.

“Kurşunlara yazık, süngü takın, tek canlı kalmasın” talimatı yankılandı ölüler üzerinde. Talimatın üzerine kadınların rahmindeki bebeler süngü uçlarına takılarak semaya doğru kaldırılıp Beyaz Dağ’ın kayalıklarına savruldu. Süngünün acısı kurşun acısına benzemezdi, süngüye takılanların Beyaz Dağ’ın derinliklerini daha bir sarsan inlemeleri ve çığlıkları gökyüzünde dolanıp durdu.

Gece perdesi henüz dağları örtmeden, yüzeyinden derinliklerine akan insan kanlarıyla kırmızı dağa dönüşmüştü Beyaz Dağ. Korkunç bir sessizlik başladı, ölüm sonrası sessizliğiydi. At kişnemeleri, süvarilerin yavaş yavaş uzaklaştıklarının habercisiydi.

Xıdo kendisine geldiğinde kalkmak istediyse de başaramadı. Uzun bir süre üzerine düşen annesinden kurtulmaya çalıştı. Annesinin altından çıktığında kan deryasının içerisinden doğan çocuklara dönüşmüştü. Kan ve barut kokusu çıldırtıyordu Xıdo’yu. Annesini ölülerin altından çıkarmak için uğraşırken çevresine bakındı yardım edecek birilerini aradıysa da ölüm dağında sadece inleyenler vardı onları da Xıdo artık duymuyordu. Çevresine bakınmaya devam etti, ağlayan birkaç çocuğun dışında kimse ayakta görünmüyordu. Kimsesiz, biçare zavallı bir çocuk olmuştu, kendisini koynuna alacak o koca annesi ve babası artık yoktu.

Ölülerin altından yaralı bir kadın, ağlayarak ordan oraya dolanıp anne ve babalarını arayan çocuklara “kaçın kaçın, yoksa gelir sizi de öldürürler” dedi hırıltılar içerisinde. Konuşmaya gücü yetmediğinde, gitmeleri için el işareti veriyordu. Sonra aniden sesi ve hareketleri kesildi kadının.

Annesinin altında süngü yarası alan çocuklardan Emoş da ölülerin altından, kan gölünün içinden çıktığında kadının el işaretini görmüş ve söylediklerini duymuştu. Çevresine bakındı güveneceği, sığınacağı birisini bulmuş gibi gelip Xıdo’nun elini tuttu. “Gidelim” dedi Emoş. Xıdo’ya birkaç defa gidelim dediyse de karşılığını almayınca eliyle Xıdo’yu ardından sürüklercesine çekti, “gidelim” dedi tekrar. Xıdoysa son bir umutla annesine, “urcı urcı şimi” (kalk kalk gidelim) diyerek feryat ediyordu. Bu acımasız dağın başında ağlayarak birbirlerine sarıldı iki çocuk. Askerler, koca dağlar gibi asi duruşları olan pos bıyıklı amcalarını ve dedelerinin hepsini öldürüp üst üste atmışlardı.

Bu topraklara yabancı olanlar, bir ordu ile bu toprakların sahiplerin üzerine gittiler, kimisinin kellesini kesip gövde üzerinde baş bırakmamışlar, kimilerini süngülere takmış, diğerlerininse üzerine kurşun yağdırmışlardı.

Çıplak bir dağın zirvesinde yorgansız uykuya dalmışlardı, üşüyeceklerdi. Oysa insanların sonsuz uykuya yatacakları yer toprağın altı olmalıydı, üstü değil. Toprak ile insan hikayesi, devri daim aşkıydı, insanın aşkı, yorganı topraktı. Gece olmak üzereyken, gökyüzünün mavi boşluğu Beyaz Dağ’ı bir yorgan gibi kanatlarının arasına alıp kapandı üzerine.

Öldürülen bu kadar insanı çıplak ve savunmasız Beyaz Dağ’da bırakarak aşağıya doğru koştular. Kurtulanalar aşağı Zımeq’e oradan da dağlara doğru kaçıyordu. Xıdo ile Emoş da onların arkalarından el ele tutuşarak aşağılara doğru ağlaya ağlaya koştular.

Beyaz Dağ’da Türk ordusu tarafından kurulan ağır silahlı makinalar sonucunda sağır olan Xıdo, duyma yetisini yitirmeden önce o cehennemi çığlıkları duymuş ve insanların nasıl acı çekerek can verdiklerini görmüştü. Silahlar çalışmaya başladığında yükselen korkunç çığlıklar, sel gibi üzerine kapanan kan ve bütün bunları bıçak gibi kesen kan kokusu… Annesi Xıdo’yu öyle bir altına almıştı ki kıpırdayamıyordu. Şimdiyse o cehennemden kurtulmuş, ancak ölülerin çığlıkları hâla beyninde dolanıp duruyordu. Kan kokusu ile ceset kokusu iç içe geçmiş Zımek semalarında dolanıyordu. Semalarda asılı kalan çığlıklar beyninde zonklayan Xıdo koşuyor, koştukça koku ve çığlıklar da onunla birlikte koşuyordu. Kafatası ortadan yarılmak üzereydi, çığlıklar ok gibi saplanmıştı beynine.

Ölmek mi? Yaşamak mı? İkisinden hangisi şanslı olmakla eşdeğer sayılacaktı bu dünyada. Çocukluğunu çamurla oyun oynamakla geçiren Xıdo ilk defa büyükler gibi kendisine sorular sormaya başlamıştı.

Zımeq deresine vardıklarında çığlıklar ve ölü kokusu da koca vadinin asi kayalıklarına saklandı. Vadiye sığınan Xıdo, kendisiyle birlikte çığlıkların da gelip oradaki asi kayalıklarda saklandığını biliyordu. Duyma yetisini yitirdiğini farkettiğinde pek aldırış etmedi, hatta sevinmeye bile başladı. Zımek deresinden daha da derinlere Dere Gomiye doğru gittiler. Onlar yürüyüp derinliğe doğru gittikçe Beyaz Dağ’daki silah takırtıları, çığlıklar, kan kokusu ve süngü uçlarına takılan bebeklerin feryatları da onlarla birlikte Dere Gomiye geldi.

Ölümün çemberinden kurtulup buraya sığınan insanlar gelen sesleri duyduklarında saklandılar. Vadi derin bir sessizliğe gömülmüştü. Kurşundan, süngü uçlarından kurtulan bu insanlar çocukları tehlike olarak görüyorlardı. Kimse saklandığı yerde bir çocuğun olmasını istemiyordu, çocukların ağlamaları saklananların da can güvenliğinin tehlikeye girmesine neden oluyordu çünkü. Sadece korkudan değildi çocukları istememeleri, kendileri dayanabilirdi fakat o çocuklar ne yiyeceklerdi? O minnacık yürekleri tedavi etmeye kimin gücü yetecekti.

Xıdo ile Emoş o gece vadinin içerisinde buldukları küçük bir mağaraya sığındılar. Bir müddet birbirlerine sarılarak ağlamayı sürdürdüler, ancak sabaha karşı bitkin bedenleri yorgunluğun karşısında yenik düştü ve birkaç saat kabuslarla dolu derin bir uyku çektiler. Uyandığında tüm yaşananların bir kabustan ibaret olmasını istiyordu. Gözlerini açmadan önce annesinin kokusunu almaya çalıştı. Gözkapaklarını araladığında annesini yanıbaşında uyuyor görmek, ona sarılmak doyasıya öpmek istiyordu. Fakat gözlerini açtığı an tüm hayal dünyası uçtu gitti. Annesini o kanlı Beyaz Dağ’da nasıl bıraktığını anımsadı.

Sonra, Emoş’un keçe gibi kurumuş kanlı elbiseleriyle  nasıl da iki büklüm olup koynuna sığındığını farkedince kendi derdini unuttu, Emoş’un haline acıdı.

Korkarak, ürkek gözlerle mağaradan dışarı çıktı, çevresini kontrol etti. Güneş ışınları Veroc’dan doğduğunda Xıdo ilk ışığın düştüğü toprağa kafasını gömdü öylece ağladı, toprağın üzerine düşen ışınları doyasıya öptü, öptü. Kafasını ve ellerini vadinin üzerindeki semanın boşluğuna kaldırdı duaya durdu sonra tekrar kapandı güneş ışınlarının düştüğü yere. Öptüğü yerden bir avuç toprak alıp ağzına attı. Bu çocuk yaşta güneşi tanrı olarak görmeyi nasıl idrak ettiğine Emoş da anlam veremedi. Annesi ve babasından gördüklerini, Beyaz Dağ’da yaşadıkları sonrasında taklid eden Xıdo kocaman bir adam gibi davranmaya başlamıştı. Ayakta kalabilmenin başka da şansı yoktu.

Kanlı Zımeq’ın ikinci gününde ayakta duracak takatları kalmayan Xıdo ile Emoş, kanlı elbiselerini ve kırmızıya boyanmış saçlarını yıkamak ve kan kokusundan kurtulmak için dereden akan suyun başına indiler.

Büyük dere kan kırmızı akıyordu. Yukarılarda bir yerlerde ölülerin bir kısmını dereye attıkları anlaşılıyordu.

Akan kan deresi ağlıyor, yukarıdan aldığı çığlıkları ile Rebet Vadisi’ne oradan Munzur Suyu’nun içine doğru ağlaya ağlaya aktı…Açlığa dayanamayıp avuç avuç toprak yiyen bu çocukları, saklandıkları kayalıkların arasından gören insanlar saklandıkları yerlerinden çıkıp onları yanlarına aldılar.

İkinci gün, akşam gölgelikleri henüz Zımeq köyüne düşmeden gökyüzünde alevler yükseldi. Alevler öyle kocamandı ki, gökyüzüne doğru uzanan Barık Dağı’nın silme zirvesini geçmişti.

O güne kadar ısınmış, yıkanmış, beslenerek faydalanmış oldukları ateş ilk defa yükselen alevleriyle Zımeq köylüleri için düşmana dönmüştü. Alevler içerisinde kalan köydeki evlerle birlikte bütün anılar da uçup gitmişti. Gerçi bunun da bir değeri kalmamıştı artık. Kimsesiz kalmış, ölüleri ortada kalan bir çocuk anıların peşine düşemezdi. Önce Beyaz Dağ, sonra silah takırtıları, süngüler sonra ateş tüm anılarının ve gelecek hayallerini küle çevirip öldürdü. Geçmişi silinip gitti alevler içerisinde.

Vadideki çeşmeden su içerek, geceleri de saklananların içinde en atik ve cesurlarının çıkıp dere yataklarında buldukları üzüm, üzüm yaprakları, meyve ve ot çeşitleriyle açlıklarını gidermeye çalıştılar. Kurşun ve süngü yaralarının acılarını yüreklerine bastılar, taştan bir koca yüreğe döndüler tek “ah” diyen olmadı. Yaralarına kurt girdi, iltihaplar bağladı, ateşler içerisinde yandılar, her şeye kendi iradeleriyle ve doğadan derman arayıp bulup tedavi oldular. Xıdo ile Emoş da bu yaralı, yetim kalan çocukların aralarındaydı. Kim yetim değildi ki, Koca bir Dersim yetim kalmıştı ve dünya olan bitene sırtını çevirmiş bir sağır sultan misaliydi.

Askerlerin bölgeden çekip gittiğine emin olana dek birkaç ay dağda ve vadide saklanarak hayatta kalmaya çalışan Zımeq köylüleri, devletin askerleri köylerden ve dağlardan çekildikten sonra yanmış köylerine geri gelmeye başladılar. Bazı aileler tamamen yok olmuşlardı, bazılarındansa ancak birkaç kişi kalmıştı. Geride kalanlar birbirlerinin yaralarına derman olurken, insani ihtiyaçlarını gidermek için birlikte yaşayarak ayakta kalmayı başarabilmişlerdi. Bir yıl sonra yeniden toprağı işlemeye başlayarak yaşamlarını idame etmeye çalıştılar.

Ölülerin altından birlikte çıkıp kurtulduktan sonra birbirine sığınan Xıdo ile Emoş hayatın zorluklarını birlikte karşılamaya başlamışlardı. Köylülerin yardımıyla tek gözlü bir ev yapılıp oraya yerleştirildiler. Önceleri minnacık yürekleriyle birbirine sokulmuş kardeş gibiyken, sonraları birer can dost ve arkadaş olup birbirlerine aşık oldular ve evlendiler.

Xıdo büyüdükçe diyaloğa girme, muhabbet etme gibi şeylerden uzak durdu, bütün bunlar kendisi için anlamsızlaşmıştı. Duymayan kulakları ile belki de köyün en mutlu insanıydı. Kimsenin feryatlarını duymadı, çığlık atanlara kulakları kapalıydı. O, yüreğini bu dünyaya kulakları aracılığıyla kapamıştı sanki. Çocukları oldu, sonra torunları. Xıdo zorunlu kalmadıkça hiç kimseye soru sormadı, konuşmadı. Soru soranları da kestirmeden cevaplar vererek geçiştiriyordu. Hiç kimsenin evine gidip misafir olmadı, yatıya kalmadı. Yıllar yılı küs yaşadı bu dünyaya. Azraili o kadar çok bekledi ki, 82 yıl Beyaz Dağ’ın acılarıyla yaşadı. Son yıllarında torunu Devrim’i kucağına alarak saklıyor, korumaya çalışıyordu, “dışarı çıkma seni öldürecekler. 38 gibi katledecekler hepimizi, sen dayanamazsın o çığlıklara, kimsesizliğe dayanamazsın, yetimliğe göğüs gelemezsin Devrimim” derdi. Beyaz Dağ katliamının yıl dönümünde Azrail’in yolunu gözledi, bekledi, içten içe yalvarırcasına arzuladı gelmesini.

Azrail Xıde Mışt’dan önce onun hayat arkadaşı Emoş’u ondan koparıp aldı. Bu da ayrı bir acıydı Xıdo için. Kapandı dünyasına bekledi zalim Azraili. 2015’te Azrail Zımeq’e inerek, “seni Beyaz Dağ acılarından kurtarmaya geldim” diyerek Xıdo’nun huzuruna çıktı. Gecikmiş bir kurtuluştu, cevap vermedi Azrail’e, gözlerini yumdu. Xıdo gözlerini bu dünyaya ebediyen kapattığı an kurtuldu, Beyaz Dağ’da dolanan çığlıklardan, gökyüzünde süngü uçlarında damla damla kanayan bebeklerin asılı kanlı yüreklerinden…

Xıdo ve Emoş şahsında 1938 Dersim soykırımı yaşayanların anısına saygıyla…

15 Kasım ‘16

Kasım Koç

TC tarihi darbeler ve krizlerin tarihidir

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurulduğunda, siyasi ve iktisadi krizler aynı döneme denk düştüğü söylersek yanılmamış oluruz. Bu krizlerin temeli kapitalist ekonomideki eşitsizliktir. Bu eşitsizliği emekçi halkın karşısında koruyan TC anayasasın da yasama, yürütme ve yargıdan oluşur.

Ülkemiz de krizler yaşadığı her dönem bu devlet yasaların kendisine vermiş olduğu yetkilere dayanarak baskılarla halkı sindirerek geçicide olsa buhranlarını atlatıyordu. Ekonomi ve siyasal kriz sorununda her zaman olduğu gibi burjuva liberal ekonomistleri tüm bu sorun ve sıkıntıların temelini kapitalist sistemin dışında ararlar. Sorunun kaynağının gerçeğini kitlelerden gizlerler. Aksine tüm suçu kitle hareketlerine ve iç muhalefete, sözde dışarıdan kışkırtmalara mal ederler.

Tıpkı beyaz ırkın tüm uğursuz ve kötü olaylara sebep olan siyahımsı ırkı sorumlu tutması, doğa felaketleri dahil tüm sorun ve problemlerin, savaşların olmasını dahi siyahımsı ırka mal etmesi-yüklemesi gibi.

Burjuva devletin yöneticileri de tüm sorunu kendisinden olmayan, kendisi gibi düşünmeyen ve bunlar gibi yaşamak istemeyen, kendi ırkından ve dininden olmayanlara tüm sorun ve problemleri yükler.

Gezi eylemlerinde olduğu gibi kendi asalak siyasetin sonuçlarını, kendisinde, sisteminden aramaz-aramadılar. Hep dışarıda arar ve kitlelerin, işçi ve emekçilerin dikkatlerini, “dış mihraklara” çeker, orada arar sorunu.

Oysa Karl Marks, kapitalist sistemin asalak bir sistem oluşunu tamamen onun doyumsuz üretimine bağlar. Bundan dolayı da kapitalist sistemde ki sorun ve problemleri de o sistemin içerisinde gizli olduğunu işaret eder.

İşte tamda bu önemli meselede, kapitalist “değer yasası” der Marks ve kendisi ile burjuva kapitalist sistem arasında kalın çizgilerle ayrım koyar.

TC devleti de kuruluşundan günümüze kadar siyasi ve iktisadi olarak bağımlı bir devlettir. Emperyalist-kapitalist devletlere göbekten bağımlı olduğundan dolayı da ne zaman siyasi ve ekonomik krize girse sırtını dayadığı İMF, DB ve Arap çölünden gelen sıcak paralarla atlatmaktadır. Durumu böyle idare ederek atlatmaya çalıştı-çalışıyor. Ancak bu çaba geçicidir, çünkü bu çaba idari bir tedbirdir, ekonomi yasaları ile alakası yoktur.

Ekonomiyi iç dinamiklere dayanarak gelişmesini engelleyen bir burjuva aygıtı ve bu aygıt sermayenin yeniden üretime dönmesini engellemektedir. Bu engellendikçe idari ve diğer tüm tedbirler daha fazla borçlanmaya ve ülkenin iktisadi, siyasi olarak batmasına neden ve sebep olmaktadır. Geçmişte olduğu gibi bugünde böyledir, yarında bu sistemin ekonomi planlamasının sonu böyle olacaktır.

Bir veya birkaç ekonomi olarak gelişmiş büyük ülkeye sırtını dayayarak o ülkelerden sıcak paranın akmasını sağlayarak ülke ekonomisi düzeltilemez. Aslına bakarsanız gelişmiş emperyalist ve kapitalist sistemlerde tartışılan “para, meta, para kendi dinamikleri üzerinde iç pazarı oluşturmaktadır. Lakin Türkiye de ki ekonomi ve siyasal çıkmazlık yaşandığı dönemlerde kimse sermayenin kanunların neden ve sonuçlarını tartışmaz. Bunları gündemine dahi almaz ve bu krizlerin kaynağına inerek tartışmaz.

Burjuva liberal aydınları dahi bizim ülkede bu buhranlarda ekonominin yasalarını tartışmazlar. Aksine her zaman ki gibi askeri darbeler, OHAL, sıkıyönetimler aracılığı ile bu çıkmazlıklarını aşmaya çalışırlar. Yani toplumu baskılarla kontrolde tutmaya çalışırlar, başarsalar da bu geçici bir başarıdır. Eğer bu başarı gerçekten kendi ideolojilerin doğru olduğunu kanıtlamış olsaydı her seferinde-on yılda bir ülkemizde bu darbeler yaşanmazdı. Bundan dolayı iflas eden siyaset kapitalizmdir, ülkemizde ki kapitalizmin resmi ideolojik temsilcisi tekelci komprador burjuvazidir.

Evet, işte 15 Temmuz da ki darbe girişimi ve sonrasında yaşananlar bu söylediklerimizin göstergesi ve sonuçlarıdır-kanıttır. Her kriz dalgası yaşandığın da geniş halk yığınlarına umudu burjuva partilerine bağlayıp tek kurtuluşun seçim ve TBMM olduğunu göstererek atlatsalar da Türk büyük burjuvazisi aynı zaman da kendi sonlarını da hazırlamış olacaktır.

Devletleri yöneten klikler ve bunların klikler çatışmalarını farklı gösterseler de ekonominin yasaların gerçekliği başka nehirlerde akar ve bu akıntı onların gerici bentlerini yıkar.

“Vatanın bölünmez bütünlüğü…” ile yönetilen bir ekonomi her daim tökezler. Anayasanın kendilerine yüz yıl önce dünya da yaşanan derin kriz içerisinde çıkmış bir ülke de bu anayasa olarak Türk burjuvazisine armağan etmiş olabilir ama velakin bu yüz yıl önce ki anayasa ile kitleler idare edilemez.

Türk devletin yasama, yürütme ve yargı ile idare eden ana yasasının hükmüne göre parlamento da ki partiler bu anayasa çerçevesinde çalışmak zorundadırlar. Çünkü bu burjuva partiler de anayasa çerçevesinde kurulu ve bu anayasayı korumak ile yükümlüdürler. Bundan dolayıdır ki bu partilerin birinci ve esas görevleri kapitalist-devletin gerçek yüzünü ‘demokrasi’ maskesi ile korumaktadırlar.

Devlet demek siyasi-ekonomi krizler silsilesi, sömürü, talan, baskı ve işkence demektir. Her siyasal, ekonomik çıkmazı bu partilerden birine, ‘beceriksiz’, ‘ekonomi politikası yanlıştı’ gibi yaygaralarla kitleleri kandırıp yeni bir parti servis edilerek kurtarıcının yeniden TBMM’ni gösterilmektedir.

Böyle gösterilse de gerçek başkadır.

Nedir gerçek? Yukarıda da bahsettiğimiz gibi bu krizlerin temelinde yatan kapitalist düşünce ve sitemdir. Kapitalist sistemde ki üretimdir, ihtiyaca göre değil tamamen kar hırsı ile yapılan üretimin sonuçlarıdır.

TC tarihine bakın krizler, bunalım, buhranlarla dolu bir tarihtir. Hiçbir dönem de bu devletin kalemşörleri dönüp kendisine bakmamıştır. Kendilerinden kaynaklı tek kelime etmedikleri gibi her daim yüz yıl önce ki Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal’i göstermektedirler. Oysa iflas eden zaten Kemalizmdir.

TC devletin yetkilileri hiçbir zaman problem ve sıkıntının TBMM ve ona yetki veren anayasada olduğunu söylemediler. Aksine TBMM ve onun ANAYASASI kutsal olarak öğretildi topluma.

Cumhuriyet kuruluşundan günümüze kadar TBMM ve anayasayı milli eğitim aracılığıyla bizlere zehirli şırınga ile zehirlediler. Kaç nesil demokrasiyi TBMM olarak bildi ve halende öyle eğitilmektedir toplum.

Devletlerin, ailenin, dünyanın temel çarkını belirleyen ekonomidir. Ekonomi temel olduğuna göre bir binanın inşası için örnek vermek mümkündür. Temeli sağlam olmayan binanın her an bir tarafı çatırdar, koca koca yarıklar çıka bilir. Bundan dolayıdır ki kapitalizm ekonomi planlaması dünyada da kaybetmiştir.

Ülkemizde ki burjuva devlet aygıtın siyasal temsilcileri her dönemde ki krizin faturasını başka kesimlere çıkarsalar da gerçek böyle olmadığını tarih kanıtlamıştır. Kitleleri bu konularda yıllarca suni meselelerle oyaladıkları bir gerçekliktir.

Halk muhalefeti zayıf olduğu dönemlerde bu krizlerin yarattığı sıkıntı-tahribatlar sonucunda devlet kurumları bir birine girmekte ve bir birini öldürerek iktisadi-siyasi krizlerini atlatmak ve kendi iktidarlarını sağlamlaştırarak devletin yeniden yapılandırmaya-temize çıkarmaya çalışmaktadırlar.

Tıpkı 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında olduğu ve olacağı gibi. İşte 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasın da ki İslami kanat ile Kemalistlerin kol kola girerek atağa geçip sivil darbe gerçekleştirmeleri bu klikler arasında ki savaştır. Bu klikler arası savaş aslında kapitalizmin ekonomi yasaların bir sonucudur. Siyasal planlamaları da burada ki ekonomik yasalara göre yürütülmektedir.

Toparlarsak, enteresandır günümüzün demokrasi düşmanı, demokrasiye karşı olan ve kendi yasaların Kur’an-ı Kerim olarak gören ve bunun kavgasını veren AK Parti, öyle bir hale geldi ki kitleleri kendi etrafında toparlayarak ‘demokrasi’ temsilciliğine soyundu.

Bugün AK Parti kendi koltuğunu gerek emekçilere karşı gerekse kendisine muhalif burjuva kliklerine karşı kendi koltuğunu öyle sağlamlaştırdı ki; beton döktü koltuğun ayaklarına, adeta tepretilemez kadar güçlü sağlamlaştırdı.

Bunların yaptıkları bunca tedbirler zamanın akışı, tarihsel koşulların ve ekonomi yasasının karşısında sağlamlaştırdıkları koltuklar kırılacak-yıkılacaktır.

Bunlar benim istek ve taleplerim ile alakadar bir şey değildir tamamen diyalektik yasaların öğretisidir. Diyalektik yasaları değişim ve dönüşüm yasasıdır. Betonlama ile idari tedbirlerle bu yasanın önüne geçilemez. Bundandır ki Türk büyük burjuvazi ve onu besleyen yeşil sermayeye istediği kadar sırtını dayasın ve koltuklarını bu çöle dayanarak gerilsin.

Arap çölün de ki Katar, Suudi vb. devletlerin kendi iç muhalefetlerini betonlara gömdükleri biliniyor.

Bu dikta rejimler ne kadar insanları betonlayıp gömerlerse gömsünler ne kadar sosyalistleri-komünistleri varillerin içine betonlayarak denizlerin derinliğine atarlarsa atsınlar. Bütün bu yaptıkları sadece idari tedbirlerdir. Bu tedbirler-yasaları, ekonomi yasası karşısında kaybedecektir.

Ülkemizde TC devleti ve AK Parti de betonladığı, betonlamak istedikleri doğanın yasasıdır bundandır ki Türk büyük burjuvazinin plan ve projeleri bu tarihsel ekonomi yasaların akışın önünde param parça olacaktır.

İşte esas itibariyle kapitalist gerici tekellerin kendi elleri ile bu despot gerici faşizan yasalarla yarattıkları krizler ile burjuva siyasi parti temsilcilerin meydanlarda ki gövde gösterileriyle atlatamayacakları bir gerçekliktir.

TBMM ve anayasanın ne kadar kutsal ve ilerici gösterip bu yöntemlerle halkı kandırsalar da kaybetmeye mahkumdurlar. Demokrasi temsilciliğine soyunan sistemin-düzen partileri halka yeni yeni vaatler (yalanlar) söyleyerek, toplumu uyutmaya, denetimde, kontrolde tutmaya çalışsa da bu geçici olacağı muhakkak.

Mevcut burjuva devlet aygıtı param parça olmadan asla gerçek özgürlük gelmeyecek. Bundandır ki kapitalist sistemin yıkılması emekçiler açısından büyük bir kazanımdır.

Kapitalist ekonomi yasalarına karşı ortak mücadele etmek biz yoksulların birinci ve asli görevimiz olmalı. Bu kapitalist sisteme alternatif olarak da Sosyalizmi dememiz gerek.

Çünkü sosyalizm de üretim araçların tümü topluma aittir.

Kasım Koç 

Zincirlerini Kıran Dersim, Özerk ve Devrimci Halk Meclisi ile Yönetilmeye Hazır Olmalıdır

kasım-koçKasım Koç (17-06-2016) Baskı, zulüm, işkence ve katliamlar görmüş, yaşamış bir halkın derdine derman olmak oldukça zordur.

Yara almış, gerici, zorba Ordular tarafından yerinden yurdundan edinmiş, dağıtılmış, sürgünler yaşamış bir halkı bir araya getirmek, onların acılarını yeniden deşip derman olmak kolay değil.

Dersimin Beyaz dağında, Çukur, Laç Deresi, Halvori ve daha bir çok bölgelerinde 1937-38 de Türk ordusu vahşi katliamlar geçekleştirmişti.

Bu katliamlarla Dersimlilerin kanları bir birine karışıp Munzur çayına aktı.

Bu vahşi katliam ile biz Dersimlilerin çığlıkları kadim topraklarımızda bir birine karışınca bütün mezhep ve aşiretlerin üyeleri o an kan kardeşi oldular.

Bundandır ki Dersimliler aynı aile ocağından gelmedirler, akrabalar.

Sadece inanç boyutu ile değil, aynı Pag dan gelen soyun birer üyeleri haline geldiler.

Aynı Jarda ibadet eden Dersimler aynı süngü uçlarına takıldılar.

Türk ordusunun süngülerinde ki kanları bir birine karıştı.

Ölülerimiz üst üste düştü, topluca aynı mekanda gömüldüler…

Çığlıklarımız uçurumlarda asılı kaldı… halen o asi uçurumlarda duruyor çığlıklarımız…

Kanımız kadim topraklarımıza oluk oluk akarken Jar kültürümüz ve inancımız gereği akraba, ikrar olduk.

Değer yargılarımız bu ikrarlık üzerine kurduk…

Değerlerimiz kanladır, ondandır ki Dersimlerin kadim yarası ile asla kimse oynamamalıdır.

Çünkü Dersimler bu kanayan yaranın Ocağın dan gelmeler…

TC’nin “Dersim Urdur neşter ile kesilip atılmalıdır” bayraklaştırdıkları, başardıkları bu katliam sonrasında,Türk ordusunun süngülerinden kurtulan Atlarımızı bekleyen daha da büyük acılar vardı.

Sürgün.

Kırımın esas ve en önemli ayağı olan katliam tamamlanmış Sürgün planı devreye konmuştu.

Sürgün Kırımın ikinci ayağıdır.

Katliam da ölmeyip de yaşamayı, ayakta kalmayı başaran diğer Dersimlileri de topraklarından koparılarak diline, kültürlerine yabancısı olduğu bilinmeyen bölgelere sürüldüler.

Sürgün, dünyanın en acımasız cezasıdır.

Sürgün, Toprağına, evine ne zaman döneceği belli olmayan meçhul bir hayattır.

Sürgün, kara vagonlarla gidip de dönmemek üzere yapılan en büyük zulümdür.

Sürgünde kalmak, onun acısını yılarca kanayan bir yara gibi acı çekmek demektir.

Sürgüne, gidenler Nesiller boyu yaşadıkları topraklara hep yabancı kalmak demektir.

Sürgün, uzak diyarlarda Küçük kızlarımızı hizmetçi olarak aldıkları, pazarda sattıkları kadınlarımızın akıbeti bilinmemek demektir.

Sürgün, Süngü ucuna takılı bir yüreğin ölene dek kanaması gibidir…

1937-38 de Türk devletin yürüttükleri katliam ve Sürgün tamamlanmış üçüncü plan devreye konmuştu.

Asimlasyon.

Üçüncü ayak Asimlasyondur, Soykırımın eksik kalan ayağıydı.

Dersimin en ücra köylerine Türk milli eğitimi için okular açıldı.

Zorlan, şiddetle Dersimlilere Türk dili öğretildi.

Türkçe resmi dil olarak Dersimlilere zorunlu hale getirildi, bu zorunluluk bir silahlı asimlasyondu.

Okullarda dayak altında bilmedikleri bir dili zorlan öğrenmek ömür boyu üzerlerinden atamadıkları, atamayacakları silahlı bir baskı metoduydu.

Dersim “Aşiretlerden oluşan bir konfederasyondur. Cumhuriyete ayak uyduramıyor, katli vaciptir” dediler gerici egemenler.

Dersimliler Sahipsiz, kimsesiz bir halk olarak kendi başına kalmış, dünya bu vahşete karşı sessiz, sağır olmuştu.

Kimse halkımızın çığlıklarını duymadı-duymak istemedi.

Hayatta kalan Dersimliler derin yaraları ile baş başa bırakılarak, yıllarca ölüm kol gezdi topraklarımızda.

Zorlan Türk Dilini, Kültürünü öğrenmek istenmeyenin cezası da belliydi ya ölmek ya da Türkleşmek idi ama Dersimliler Türkleşmediler.

İşte 8. Avrupa Dersi Kültür Festivali de tam da TC devletin eski soykırımına ve modern soykırımına karşı bir tavır ve bir duruştu.

Türkleşmedikleri bu Festivalde görüldü, renge reng açan çiçekleri ile Düzgün Bavo dağından Munzurlara oradan Beyaz Dağa, Dinardan Harçiğe.

Kutu Deresinden Zel Dağına, Ali Boğazdan Kırmızı dağına Dersimin bütün renkli elleri buluştu.

El ele tutuşan bu renkler ile 8. Avrupa Dersim Kültür Festivalini gerçekleştirdik.

Diline, kültürüne, coğrafyasına sahip çıkan etkinliklerle Dersimin modern soykırımına dur dediler Avrupa da ki Dersimliler.

Kendi değerleri olan topraklarından renkli görüntülerin sergilendiği festivalimizde en ilgi çeken yöremizin Warvara, Sımsımenin gösterisiydi.

Unutulan düğünlerimizi sembolik olarak da olsa Davul Zurna eşliğinde zılgıtlarla Gelin dışarı çıkarıp gezdirme ve sonrasında da Damat ile Mısayıbın (Sağdıç) elma atmaları binlerce kişinin alkışları arasında gerçekleştirildi.

Dersim Halkı bu festivalde kendi iradesini burada Frankfurt dan yana beyan etti.

Binlerin iradesini buradan yana tavır alması Dersimlerin birlik ve beraberlikten yana olduğunu göstermiştir.

Binlerin katıldığı Frankfurt da ki Festivali böyle okuyor ve böyle anlıyorum.

Bu temelde halkın bu tavrını mutlaka Dersim kurumları dikkate almalıdır ve diğer Dersim kurum ve kuruluşları ile ilişkiye girmelidirler.

Bizler Halkımızın bu tavrın karşısında savunacağımız tek bir şiar olmalıdır.

O da şudur: Söz Yetki Karar Dersim Halkına.

Bu şiar ile BİRLİK anlayışını en ön sayfaya almak zorundayız…

Esas görev ve sorumluklarımızın arasında BİRLİK anlayışımız olmalıdır.

Devletin yok saydığı, inkar ettiği Kürdistan için yaşasın Özgür Kürdistan şiarımızı yüksek sesle haykırmalıyız.

Sonuç olarak da diyoruz ki: TC devleti Zincire Vurmak istediği Dersim için şiarımız: Özerk Dersim ve Devrimci Halk Meclisleri olmalıdır.

Özerk Dersim artık abartı değildir.

Bu taleplerimizin koşuları vardır ve biz bunları savunmak zorundayız.

Zincirlerini Kıran Dersim artık özerk ve Devrimci Halk Meclisi ile Soykırımla Hesaplaşmak zorundadır.

Söz Yetki Karar Dersim Halkına Şiarını her yerde bayraklaştırmak zamanı…

Önümüz de ki yıl gerçekleştireceğimiz 9. Avrupa Dersim Kültür Festivalin de ki şiarlarımızın içerisinde kimliğimize, Kültürümüze, Dilimize ve Coğrafyamıza daha güçlü sahip çıkmak için Özgür, Bağımsız Özerk Dersim şiarımızı şimdiden haykırmalıyız.

Bunları gerçekleştirmek içinde DERSİMLİLERİN BİRLİĞİ şart.

KAYPAKKAYA, RESMİ TARİHTEN KÖKLÜ BİR KOPUŞTUR…

kasım koçKasım Koç (19-05-2016) Anadolu topraklarında kurulan Türkiye Cumhuriyetin kuruluş aşaması, öncesi ve sonrasında ki döneme ilişkin analizleri, tespitleri ile tamamen uluslararası komünist harekete ve Coğrafyamızda ki devrimci örgüt, parti ve liderleri ile ayrı düşer KAYPAKKAYA.

Lenin önderliğinde gerçekleşen 1.Uluslararası doğu kurultayında, Ermenilerin başka devletlerle iş birliğine gitmişlerdir anlayışı ve zihniyeti ile Ermeni soykırımını görmezden gelinmiş. Kürt ayaklanmalarını bastırmaları dahi devrimci, ilerici olarak görülmüş. Kürtler geri, barbar, feodal olarak değerlendirilmiştir.

İttihat Terakki liderlerinden Talat, Enver Paşaların katıldığı ve Mustafa Kemalin de kurultaya gönderdiği delegeler uluslararası 1. Doğu kurultayına verdikleri raporları Uluslararası komünistler tarafından esas alınmıştır.

Bu esas aldıkları raporlar sonucunda Uluslararası komünist hareket burada yanlışa düşmüş bundan dolayı da Kemalist harekete devrimci bir misyon yüklenilmiştir.

Bu biçilen misyon sonucudur ki Mustafa Suphi ve yoldaşları hayatları ile ödemişlerdir.

Jön Türkleri, İttihat Terakki ve Kemalizmin hatalarını görmezden gelen Uluslararası komünistlerden dolayı da zamanla bu hatalar coğrafyamızda ki devrimciler tarafından da bir çizgi haline geldi ve bu yanlışta ısrara edildi…

Lenin, Mao, Stalin vb. komünistlerin Kemalist Harekete yükledikleri ilerici misyon sonucu coğrafyamızdaki devrimci liderler de Kemalizme devrimci, ilerici misyon yükleyerek Kemalizm onlarında hayranı durumun geldi.

“Milli Kurtuluşçu” “Anti Emperyalist…” “Bağımsızcı..” gibi belirlemelerle devrimci bir rol biçildi Kemalist Harekete…

Kaypakkaya işte tamda böyle bir süreçte, komünist hareketlerin resmi tarihi ile uzlaşmayan bir kişilik ile ortaya çıktığını görüyoruz.

Ezberi bozmuş, ezen ile ezilenler meselesinde Marksizm kendisine neyi emrediyorsa öyle tarihi ele alan bir Kaypakkaya görüyoruz.

Komünistlerin yapmış oldukları hatalı tespitleri ve göremedikleri hataları ile uzlaşmamış dünyada olmayan bir ilk çıkışı İbrahim Kaypakkaya böylece yapmış oluyordu.

Bundan dolayı da İbrahim Kaypakkaya bir devrim gerçekleştirmiştir, yapmıştır.

İbrahim Kayppakkaya, Tamda bu ortamda diyalektik materyalist metodu kullanarak, bu Felsefe ile tarihe baktığını görüyoruz.

Nedir bu felsefede ki öz; Ezen ile Ezilen, ileri Geri, haklı haksız ayrıştıran Komünistlerin olmazsa olmazı olan diyalektik materyalist metodu esas almıştır.

Pragmatist davranmamış, uzlaşmacı siyaset benimsememiş…

Ordu-Devlet denen baskı, sömürü aygıtından köklü kopmuştur.

Ermeni, Dersim vb. soykırımlarına sahip çıkmış.

Kürt Ulusal sorunu tarihsel olarak ela alıyor ve devletin resmi ideoloji olan Türk-İslam faşist niteliklerini deşifre ediyor.

68 kuşağı ve 71 devrimci çıkış olarak bilinen tarihlerde ki devrimci parti ve liderlerden de bu temel ve esaslar üzerinden köklü kopuşa gidiyor.

Sadece 71 devrimci çıkış ile değil dünya proletaryasının ustalarından dahi yukarıda yazdığım onların bazı eksik ve hatalarından köklü kopuş sağlamıştır İbrahim Kaypakkaya.

Kaypakkaya anılacaksa sadece kaba bir Ser verip sır vermeyen bir devrimci olarak değil, o aynı zamanda dünya da ki komünistlerin göremediklerini görmüş bunun üzerinde kavgasını şekillendiren ender Komünistlerden biridir.

Burjuva devletlerine biçilen ilerici misyonları kendisine rehber edinmemiş.

Rehber olarak gördüğü Tarihte ki Halk hareketleri olmuştur.

Tarihten öğreniyor ve görüşlerini bu temel üzerinde şekillendiriyor:

Beş Temel Belge ve on bir ilke olarak görüşlerini toparlıyor Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimin yolunu bu kopuş üzerinde şekillendirmiş ve devrimin yolunu böyle çizmiştir…

71 militan devrimci çıkış yapan Kaypakkaya, böylece büyük bir cüret ederek dünyada bir ilkini başarmış ve coğrafyamızda ki Komünist harekete nitel bir katkı sunmuştur.

Marksizim-Lenizm ve Moaizmin bilimsel tezlerini coğrafyamıza indirgemiş yeni bir doğuşa neden olmuştur.

Bu bilimsel diyalektik materyalist metodu ile Çin Büyük Proleter Kültür Devrimi ürünü olduğunu tüm dünya kamuoyu nezdinde Komünist Partisini kurduğunu ilan ediyor.

Kaypakkaya böylece ülkemizde yeni bir devrimci çığırı açmasına vesile olmuştur.

Bundandır ki Fikirleri halen günceliğini koruyor.

Bundan dolayıdır ki Metodu ve tarihe bakışı ve bizlere bıraktığı miras geniş halk kesimi ile benimseniyor.

Kaypakkaya fizikken ayrılsa da onun görüşleri yaşıyor…

O, AMED zindanlarında katledildi lakin görüşlerini imha edemediler…

Bu düzen böyle devam ettiği müddetçe Kaypakkaya’nın görüşleri de Tarlada… Fabrikada… Barikatlarda dalgalanmaya devam edecek…

PALMİRA- TETMUR ZİNDANLARI

kasım koç“korku senfonisi”

Kasım Koç (31-03-2016) “Ölüm olağan bir hadiseyse her gün karşılaşılan, işkencede boğularak, sıra dayağıyla, göz oymayla, kırılan kol ve ezilen parmaklarla gelen… Ölüm doğrudan yüzüne odaklanmış ve şans eseri ıskalaya bileceğin bir şeyse eğer, kim istemez hayatının merhametli bir mermiyle son bulmasını!”

Bu satırlar 1999 yılında Uluslararası Af Örgütü tarafından yayınlandı.

Palmira-Tedmur ve Setnaye Zindanların da ölmemek için inadına direnerek ayakta kalmayı başaran, yıllarını bu zindanlarda binlerce Tutsaklar gibi geçiren, inanılmaz işkenceler gören ve yaşayan bir grup Suriye Komünist Emek Partisi’nin Tutsakların af örgütüne ulaştırdıkları mektuptan okuyoruz.

Palmira bu kentin uluslararası ismidir, Araplar bu şehre Tetmur derler ve öyle bilirler. Palmira şehri Çölün ortasın da kervan yollu üzerinde uçsuz bucaksız çöllün sarı kum deryasının korkunç sıcaklığın içerisin bir yerdedir. Bu yerde hayattın, yaşamın sembolü olan Suyun olmasından kaynaklı “Çöl Gelini” unvanını almasına neden olmuştur.

Kıtalar arası köprü görevi gören ticaret yolun üzerinde olması kervanların, dinlenme, barınma imkanlarını sağlayan tarihte ticaret için vaz geçilmez bir kenttir Palmira. Çöllere düşen ticaret dünyası için ise bu şehir “Çölün İncisi” anlamına gelir ve böyle de anarlar.

Bugün ki Suriye bölgesinin sınırları içerisin de olan eski yerleşim yerlerden biridir Palmira. Orada gelmiş geçmiş bir çok uygarlığa ait kalıntılar bulmak mümkün, bu tarihi zenginlik yaşanan onca savaşlarda, bu tarihi kent hep zarar görmüştür. Yaşanan savaşın tahribatı geçmişte tamiri olmuş olmasına da, bu dönem nasıl olacak konusunda ki soru halen kafalarda netleşmiş değil.

Birkaç gündür Suriye Arkeoloji uzmanların açıklamaları her ne kadar “Tarihi eserler de fazla bir tahribat yoktur” deseler de gerçekler tam tersini söylediğini bir yıl içerisinde hep birlikte gördük ve yaşadık.

2011 yılın da uluslararası gerici güçlerin kuşatması ile başlayan savaş ile Suriye’nin coğrafik ve jeopolitik yapısı bu savaş sonucunda değişti. İnsanlıktan nasibini almamış olan İslami radikal örgütlerin kuşatması içerisinde olan Suriye 2015 Mayıs ayın ortaların da Palmira olarak bilinen Tetmur şehrini IŞİD ele geçirerek BAAS Esad rejimin güçlerin elinden almıştı.

Son bir yılda insanlık sadece Palmira antik kentinde bulunan Tarihi eserlerin tahribi üzerine görsel ve yazılı medya seyretti ve tartıştı. Çünkü bu tarihi zenginlik sadece bu kente, bu kente yaşayan insanlara ve bu ülkeye ait değildir. Bu eserler dünyanın zenginlikleridir ve tüm insanlığın ortak değerleridirler. İki bin yılık bir geçmişe ait olan Aslan heykeli ve daha buna benzer eserlerin IŞİD haydutların nasıl yıktıklarını, tahrip ettiklerini hep birlikte onların video kameraların aracılığı ile izledik.

Çünkü bu haydutlar göre, İslam öncesi Putlara tapan insanların yanlış yolda olması ve tanrıdan başka hiçbir yere ibadet etmemeleri gerekir inancı ile bütün tarihi eserleri tahrip ediyorlar.

Palmira-Tetmur da ki bu Aslan heykelini param parça ettiklerinde kameraya aynen şöyle konuşuyordu IŞİD militanı:

“Peygamber bize tarihi kalıntılar ve heykellerden kurtulmamız gerektiğini öğütlüyor. Peygamberin yolunda gidenler de fethettikleri ülkelerde bunun aynısını yapmıştır” diyor.

Aynı bu IŞİD haydutları Palmirayı ele geçirdikleri Mayıs 2015 tarihinde Tetmur da ki Roma Antik Tiyatrosu sahnesinde 20 insanı bu tarihi yerde idam etti. İdam edilen bu şahsiyetler o bölgede seçici insanlardı, bilim ile uğraşan, aydın ilerici bilinen şahsiyetlerdi, idam esnasında çekim yaparak dünya kamuoyu bu idamları canlı canlı izledi.

Bu hafta diktatör Esad’ın emri ile Suriye ordusu Palmiraya yürüdü ve bir yıl sonra tekrardan Palmirayı IŞİD haydutların elinden aldı. Palmira yeniden el değiştirince dünya gündemine yeniden oturdu. Bundan dolayı da bu yazıda okuru Palmira’nı kısa bir tarihi gezintisini yapmak istedim.

(M.Ö)Milattan Önce tarihini değil, Romalılar yada Palmira krallığını bu yazıda değinmeyeceğim bu yazıda Palmiranın son yüz yılın yakın tarihinin sadece bu yazıyı ilgilendiren bölümün kısa tarihçesine değineceğim.

Osmanlı imparatorluğu yıkıldığın da bölgede yeni haritalar çizildi, yeni devletler tarih sahnesine çıktılar. Bugün ki Suriye bölgesi de 1920 de Fransa devleti tarafından işkal edilir. Osmanlıdan kurtulan Suriye halkları Fransızların bu işkaline karşı da bağımsızlık mücadelesini verir.

İşte tamda burada Palmira olarak bilinen Tetmur tarihte üstlendiği kervan, ticaret yolun konaklama, barınmadan dolayı “Çöl gelini”, “Çöl İncisi” olmaktan çıktığı bir dönemdir. Fransız işkalinden sonra Palmira’nın Çöl ortasında korku kalesinde oluşan zindanlar inşa edilir.

Fransa işkaline karşı savaşan Suriyeli savaşçıları, muhalifleri Fransızlar esir olarak aldıkları bu tutsakları Tetmurun Şehrin dışında Çöl ortasın da inşa ettikleri zindanlarında gün yüzü görmeyecek, akla hayale gelmeyen vahşi işkenceler ederler.

Nasıl ki her ulusun Ulusallaşma aşamasın da ki milli mücadele hikayeleri, kahramanlıkları varsa işte Suriye’nin de bu milli mücadele de ki kahramanlıkları sadece Şam’ın meydanın da kurulan mahkemeler değil aynı zamanda Palmira zindanları da Şam da kurulan bu mahkemeler kadar önem arz etmektedir. Bundan dolayıdır ki Suriye’nin de milli mücadelesin de Palmira önemlidir ve önemli bir yerde durmaktadır.

1946 da Fransız’ların fiilen işkali bittikten sonra bu zindanlar da ki Suriye’nin milli mücadele kahramanları özgürleşir.

Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra kısa bir dönem burası kapanır. Ama velakin bu kapanma kısa sürer bu defada Suriye devleti kendisine muhalif olan şahsiyetleri, örgüt, parti, militan, kadro ve aydınları tutuklayarak Tetmur zindanına koyar.

Kendi muhaliflerini oraya kapatmakla kalmadı aynı işkenceleri hatta daha katmerlisini kendi vatandaşlarına uygulamaya başlar. Palmira zindanların da ne kadar sosyalist, komünist öldürüldüğü kimse net olarak bir rakam veremiyor, vermeleri de mümkün gibi görünmüyor.

Suriye Komünist Emek Partisi tutsaklarından bir grup zindandan dışarıya uluslararası af örgütüne mektup yolladıkları ve bazıların da çıktıktan sonra değişik ülkelere kaçıp uluslararası af örgütü ile görüşüp yaşadıklarını anlatmışlardı.

Palmira ve Setnaye zindanların da devrimcilerin neler yaşadıkların buraya sadece binde birini dahi yansıtamıyorum olsam da, ben o vahşeti buraya yazma ve kamuoyuna duyurmak, onları bu vesile ile anmak ve hatırlamak önemlidir.

Palmira ve Setnaye zindanlarından ölmeden kurtulan bu komünist, devrimcilerden kısa kısa alıntılar vererek Palmira tarihin de ki insanların zihinlerinde ki o bilinen “Çöl Gelini” nerden nereye geldiği daha iyi anlaşılacaktır.

Ferec Bayraktar tutuklanmadan evvel iki şiir kitabı olan şair ve gazetecidir. Suriye Komünist Emek Partisi militanıdır, Setnaye ve Tedmur zindanların da 13 yıl kalır.

Diktatör Hafız Esad ölümünden sonra uluslararası alanda yürütülen bir kampanya neticesinde serbest kalır.

Gördüğü işkenceler yüzünden yardım almadan yürüyemez durumdadır, şuanda kendisi de İsveç’te yaşıyor.

-“Esad rejiminin cezaevleri cehennemin bir türü. Yüz binlerce insan bu cehennemden geçti. On binlercesi ise ya işkenceler ya da uyduruk askeri yargılamalar neticesinde can verdi” diyor.

Ali Ebu Dehn Tetmur ve Setnaye zindanları için bakın ne diyor:

“Burası dünyanın en kötü cezaevlerinden. Buraya ilk gittiğimizde bizi karşılayan gardiyan “Hafız Esad buraya Tanrı’nın girişini yasakladı. Burada Tanrınız yok. Tanrı biziz! Size hayat veren de, hayatınızı sonlandıran da biziz!”

Bir başka tutsak da diyor ki:

-“korku senfonisi”

-“Dil burada yaşananları anlatmaya yetmez” diyor. “Korku her yerdedir ve işkence seansı yaklaştığında gözlerden fışkırır.”

-“Cehennem”

Bara Serrac adlı Tutsak:

-“Ölümle yaşam arasında asılısındır burada, burası öyle bir yer ki avlusunda 12 yıl boyuna infaz eksik olmadı” diyor.

İşte Palmira- Tetmur ve Setnaye zindanlarında ölüm saçan sadece birkaç kişiden birkaç satır ile resmini çizmeye çalıştım.

Palmira Çölün Gelini, IŞİD haydutlarından kurtuldu kurtulmasına da özgürlük, insanca yaşam ne zaman gelecek?

Çölün Gelini ne zaman kendi isteği ile Gelin olacak onun orası kaf dağın ardında görünüyor.