FAŞİZMİN YOKEDİCİ BÜYÜSÜ, SEÇİMLER, YENİ MOMENT, YENİ MÜCADELE DÖNEMİ

volkanVolkan Yaraşır (03-11-2015) 1 Kasım seçimleri son derece iyi örgütlenmiş bir toplum mühendisliği ürünü oldu. Siyasi iktidarın uyguladığı savaş ve destabilizasyon stratejisi etkili sonuçlar yarattı. AKP beklenen oyların çok üzerinde bir sonuç elde etti. Siyasi polarizasyonun şiddetlendiğini gösteren bir tablo ortaya çıktı.
FAŞİZMİN ORGANİKLİĞİ VE ÇEKİCİLİĞİ
1 Kasım seçimleri bir kez daha kitleler ve faşizm üzerine düşünmeyi gerektiren ve önümüzdeki sürecin yönelimini biraz da bu ilişki üzerinden kuran tartışmaların önünü açtı. Bir karşı devrim olan faşizmin kitleri nasıl büyülediğine bakmak, bir yanıyla bugüne bakmak anlamına geliyor. Karşı devrimin kitleselleştiği ve kolektif bir ruh haline dönüştüğü günlerden geçiyoruz.
Faşizm organik, “büyülü” ve yıkıcı bir devlet biçimidir. Her devlet ve devlet biçiminde olduğu gibi ruhu sınıfsal tahakküm, konsantre iktidar ilişkileri üzerinden şekillenir. Sermayenin, finans kapitalin sınırsız tahakküm biçimi ve sınıfa yönelik stratejik saldırısı olan faşizm, arkaik bir yapı değil, modernizmin belki de en somut dışavurumudur. Faşizmle kitleler arasında orijinal, sahici ve yaşayan bir ilişki vardır. Kitlelerle faşizm arasındaki ilişki psiko-patolojik gibi görülebilir. Bu görünüm yanıltıcıdır. Psiko-patolojik faktör son derece tali bir nedendir. Faşizm gücünü sahiciliğinden, “küçük adam ve kadınların” dünyasına, ruhuna, duygularına, heyecanlarına, korkularına, komplekslerine, hatta varoluşlarına seslenebilmesinden ve yanıt üretmesinden alır. Faşizm kitleler açısından cellada karşı duyulan hayranlıktır ve celladın aklına,ruhuna ve pratiğine dönüşme halidir. Faşizm yüksek rıza mekanizmaları üreterek, imparatorluğunu kurar. Gönüllü kullarıyla kendini var eder. Kitlelerin negatif bilincinden beslenir, kitleleri çok boyutlu ürettiği negatif bilinçle şekillendirir. Faşizm enkazlaşmış ve kadavra haline getirilmiş kitlelerle yürüyüşünü sürdürür. Kitleler gönüllü kulluğu tercih etmeleriyle ve arzularıyla faşist gürüha dönüşür. Burada din, ırk, kültür tutkal işlevi görür. Mobilize ve ajite edeci faktörlerdir.
1 Kasım sonuçları bu mana da tesadüfi ya da sadece 5 aydan beri yaratılan bir atmosferin ürünü değil, kitle sosyolojisinin, Türkiye’de faşizmin tarihinin ve karakterinin somut bir göstergesi ve aktüel bir yansımasıdır. Ve içine girilen sürecin ne kadar zor ve yıkıcı olabileceğinin (modern bir “podyumda” yani parlementoda) dışavurumudur.
HALKIN YENİ AFYONU PARLAMENTO
Böylesi bir konjonktürde, sol komünist bir anlayış riskini bünyesinde taşısa da, parlamentonun büyüsüyle, faşizmin büyüsü iç içe geçmeye başladı. Parlamento ve seçim sonuçları gerektiğinde 7 Haziran’da olduğu gibi fiilen askıya alındı. Ya da 1 Kasım’da olduğu gibi milli iradeyi temsil ettiği ilan edildi. Bütün burjuva fraksiyonların bu yönde benzer açıklamalar yapması şaşırtıcı değildir. Ayrıca parlamentonun toplumsal muhalefetin, en genelde toplumsal tepkilerin bütün diriliğini ve canlılığını alan, sistem dışı her türlü dinamiği absorbe ederek, boğan bir yapı olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Özellikle HDP’nin yeni süreçte bu yönü bilerek hareket etmesi ve asla sokaktan kopmaması gerekiyor. HDP’yi bekleyen tehlike bir anlamda parlamentoda ehlileşmesi ve konformizmin bataklığına sürüklenmesi olacaktır. TC’nin bu doğrultuda zeminler hazırlaması olasıdır. Ayrıca HDP’nin çok sınıflı ve sınıflararası bir koalisyonu simgeleyen bir örgüt olmasından kaynaklı nedenlerden, HDP içinde de benzer eğilimler güçlenebilir.
AKP’nin tek başına iktidar olması yeni bir savaş hükümetinin kurulması anlamı taşıyor. Yeni süreç faşizmin derinleşmesi ve yeniden yapılanması yönünde seyredecektir. Bu sürecin bir yansıması başkanlık sistemi tartışmalarıdır. AKP’nin Anayasal değişiklik için yeter sayıyı elde edememesine ragmen, fiili Fujimori tarzı bir başkanlık sistemine geçiş yüksek bir olasılıktır. Son 4 aylık süreç bunun nasıl gerçekleşebileceğini ortaya koydu.
Seçimlerle yaratılan yüksek “meşruiyet”, karşı devrimci adımları hızlandıracaktır. Radikal neo-liberal politikalar ve sosyal yıkım politikalarıyla emekçi yığınların atomize edilmesi kaçınılmazdır.
Artık burjuva siyasal rejim içinde CHP ve özellikle MHP tamamıyla bir siyasal aksesuara dönüştü. Hatta parlamentonun kendisi aksesuar haline geldi. HDP bu noktada sokakta soluk alıp vermeye başlarsa, kendini üretebilir. Bir politik aktör olabilir ya da kalabilir. Fujimori rejimin en önemli özelliği parlamentoyu feshetmesi, bütünüyle işlevsizleştirmesi ya da bir darbe rejimi olmasıdır. Benzer gelişmelerin yaşanması halinde HDP’yi, ( her ne kadar oyları ciddi oranda düşmesine karşın, 1 Kasım’da kendini konsolide etti) sokak kurtaracaktır.
YENİ VE KOMPLEKS NİTELİKTEĶİ MOMENT
AKP’nin seçim başarısı burjuva düzenin nizamında her şeyi yoluna koymayacak. Sınıflar mücadelesinde kompleks karakter taşıyan yeni bir momente girdik.
Önümüzde çetin ve zor günler var. Savaş rejimi tüm toplumsal muhalefeti boğmak isteyecektir. Artık Batı coğrafyası savaş coğrafyasının parçası haline geliyor. Kürdistan’da savaşın derinleştirilmesi yüksek bir olasılıktır. İşçi sınıfı sistematik karşı devrimci hamlelerle atomize edilmeye çalışılacaktır.
Ama diğer taraftan rejim krizi ve bunun çıplak dışavurumu olan (parlamentoda üstünlüğüne rağmen) yönetememe krizi şiddetlenebilir. Ekonomide çoklu kırılganlık, her an yıkıcı bir ekonomik krizi tetikleyebilir. AKP’nin özellikle 2010 sonrasındaki ekonomik tercihleri, Körfez sermayesiyle ilişki düzeyi ve bağlantılı siyasi angajmanları, nepotist bir rejim inşa etmesi, kapitalist rasyonları zorlayan hamleleri, Ortadoğu politikalarının çökmesi ve NATO’nun güney kanadını riske sokacak agresyon ve İttifak politikaları büyük gelgitlere yol açabilir.
Öte yandan Kürt özgürlük hareketi, uzun soluklu ve inisiyatifini yayan mücadele tarzıyla, etkisini güçlendirdi. Kürt hareketi, Ortadoğu’nun en önemli aktörlerinden biri haline geldi. Rojava Devrimi ve PYD’nin başarıları bunun somut göstergesi oldu. Özellikle önümüzdeki dönem Suriye’deki gelişmeler TC açısından yaşamsal önem taşıyacaktır. Kobané direnişi nasıl sarsıcı etki yarattıysa Suriye, deyim yerindeyse, TC’nin Vietnam’ına dönüşebilir. İç ve dış politikanın iç içe geçtiği bu konjonktürde Suriye eksenli, TC’nin yaşayacakları alt üst edici sonuçlara neden olabilir. Kürt hareketinin Rojava’da devrimci inşa sürecini derinleştirmesi ve Suriye’nin kaderinin belirlenmesinde etkin rol alması sarsıcı gelişmeleri beraberinde getirebilir.
Taksim ayaklanması, Kobané direnişi, Kobané serhildanı, Metal direnişi ve fiili grev dalgası, HDP’nin 7 Haziran başarısı ve 1 Kasım’da oy kaybına rağmen bir aktör olduğunu göstermesi toplumsal muhalefetin önemli eşikleri oldu. Ayrıca Kürt özgürlük hareketiyle tarihsel ve stratejik ittifakın yakıcılığını gösterdi. Yapmamız gereken ortadadır.
Bütün bu birikim sokağın ve kavganın birikimidir. Ve bizim inatla, kararlılıkla, sebatla ve her şeye rağmen nerede olmamızı göstermektedir.
Sokakta olacağız. Ve stratejik bir alan olan fabrikalarda, işyerlerinde olacağız. Sokak tüm anti- kapitalist dinamik ve güçlerin şekilleneceği yerdir. Fabrikalar ise bu dinamiklerin sınıfın sosyal anaforunda birleşeceği ve kristalize olacağı yerdir. Şovenizm ve dinsel gericiliğin gerçek anlamda bertaraf edileceği alanlardır.
Bu tutum, aynı zamanda sınıf mücadelesi içinde kitlelerin dirilişini yaratacaktır. Özellikle şovenizmin yıkıcı etkisindeki Batı yakasında bir diriliş ve direniş hareketi ancak ve sadece sokakta ve kavganın ateşinde yaratabilir.
Kürt özgürlük hareketinin yarattığı enerjiyle, ortaya çıkacak bu enerjinin rezonansı ise başka bir Anadolu ve Mezopotamya demektir.
Evet sokaklar bizi çağırıyor. Bu çağrıyı manifestoya dönüştürmeliyiz.

Volkan Yaraşır

Ankara Katliamından, 1 Kasım`a HDP, Toplumsal Muhalefet ve Sokak

volkanVolkan YARAŞIR (29-10-2015) Ankara katliamı Türkiye’nin hızla iç savaş sürecine girdiğini gösteren bir moment oldu. Diyarbakır, Suruç ve Cizre katliamlarının bir devamı ve derinleştirilmesi olan katliam, stratejik bir yönelimin ve içine girilen yıkıcı sürecin en önemli pratiği olarak dikkat çekti.

Bugüne kadar Kürdistan topraklarında fiilen yürütülen iç savaş konsepti, yaratılan lokalizasyondan dolayı Batının çok da gündeminde olmadı. Bir nevi ikili bir rejim uygulayan TC, Mahir Çayan’ın kavramlaştırmasıyla açık faşizm uygulamalarının bir yansıması olarak, Kürdistan topraklarında iç savaş politikalarını şiddetlendirerek, Kürt özgürlük hareketini imha etmeyi ve Kürt halkını köleleştirmeyi arzuladı. Batı’da ise özellikle 1990’ların başından itibaren devrimci hareketin tam anlamıyla likidasyona uğraması, parlamentarizmin ve legalizmin bataklığına sürüklenmesi, Avrupa Birliği uyum sürecinin yarattığı zemin ve TC’nin restorasyon kabiliyetinin etkisiyle örtük faşizm uygulanmalarını hayata geçirdi (Bu durum devrimci sol güçler üzerinde olağanüstü bir yanılsama ve yıkıcı sonuçlar yarattı. Sol bir taraftan legalizmin anaforunda sürüklendi, diğer taraftan sol içinde açık ve örtük sosyal şoven eğilimler güçlendi. İhtilalci ruh köreldi.). Ya da başka bir ifadeyle savaş rejimi iki ayakta inşa edildi. Kürdistan’da açık ve sürekli şiddet politikaları, Batı’da ise daha rafine şiddet politikaları, parlamenter uygulamalarla birlikte hayata geçirildi. TC’ye olağanüstü hareket kabiliyeti sağlayan bu durum, Batının yalıtılmasına ve savaşın yıkıcılığını hissetmemesine yol açtı, Batı başka bir “alemde” yaşayarak, suç ortaklığı yaşadı. Şovenizmin çürüten etkisi bütün toplumu sardı. Bir çok siyasal özne marjinalitenin ve konformizmin etkisiyle bu kesif havanın parçası oldu.

Ankara katliamı yeni bir eşik olarak dikkat çekti. Artık Batı yeni savaş alanıdır ve iç savaş taktiklerinin uygulanacağı coğrafyaya dönüşmüştür. Ve savaşın toplumsallaştığı bir konjonktürü işaretlemektedir.

Ankara katliamı ayrıca izlenecek iç savaş konseptlerini de netleştirdi. Konseptleri 4K ve 1İ olarak tanımlayabiliriz. Kürtler, komünistler, Kızılbaşlar (yani Aleviler) ve kadınlar 4K’yı oluştururken, 1İ işçi sınıfını simgeliyor. Ankara katliamı bu güçlere yönelik somut ve tahammüden bir saldırıyı ve katliamı simgeliyor. Ve bundan sonra Türkiye’de yaşanacak saldırıların yönelimini gösteriyor.

İÇ SAVAŞ YA DA DARBE OLASILIĞI

2008 küresel krizinin açtığı yüksek konjonktür, Akdeniz coğrafyasını bir isyan coğrafyasına dönüştürdü. Küresel jeo-politik çelişkilerin odaklandığı, sınıfsal ve toplumsal antagonizmanın kristalize olduğu Akdeniz coğrafyası 2009’dan sonra hareketlendi. Önce Avrupa’nın güneyi mobilize oldu. 2011’de Tunus ve Mısır merkezli Kuzey Afrika isyan dalgasıyla sarsıldı. Dalga 2012’de Doğu Akdenizi sardı. Rojava Devrimi gerçekleşti. 2013’te bu sürecin bir devamı olan Taksim ayaklanması gerçekleşti. Taksim Ayaklanması bir dönüm noktası oldu.

19 muhteşem gün, AKP iktidarının hegemonyasını şiddetle aşındırdı. Taksim ayaklanması ve Kürt özgürlük hareketinin çok yönlü ve çok boyutlu mücadelesi yeni bir momentin kapılarını araladı.

Arkasından Kobané direnişi, Kobané serhıldanı ve HDP’nin başarısı hegemonyayı kırıcı toplumsal pratikler olarak öne çıktı.

Sürekli karşı devrimci politikalarla finans kapitalin en militan partisi olarak hareket eden AKP, Ortadoğu ve küresel konjonktürün avantajlarını iyi kullandı. TC’nin (küresel kapitalizmin aktüel ihtiyaçlarına uygun) restorasyonu yönünde ciddi adımlar attı. Soğuk savaş devlet yapılanmasının hantallıklarını tasfiye ederek, neo- liberal devlet yapılanmasına uygun düzenlemelere girişti. Bu süreç sistematik karşı devrimci hamleleri koşulladı. Yapılanlar devletin yetkinleştirilmiş ideolojik aygıtları ve kültür endüstrisinin operasyonlarıyla “reform” olarak sunuldu. Sol liberaller bu süreci rasyonalize etmede ciddi görev üstlendi. Yeni rejimin organik aydını olarak işlev gördüler.

“Yeni” Türkiye, en özlü ifadeyle şirket artı polis devleti olarak şekillendi. Bir anlamda akademik düzeydeki yapılan totolojiyi bir tarafa bırakarak, faşizmin yeniden yapılanması ve rektifikasyonu şeklinde gelişti. Başkanlık sistemi bu sürecin bir devamı (ya da konsantrasyonu) ve derinleştirilmesiydi. TC’nin devlet aklı, ruhu ve pratiği bu sürecin bütününde etkisini gösterdi. Her restorasyon sürecinin bir karşı devrimci süreç olduğu unutulmalıdır.

Özellikle 2013 sonrası gelişmeler AKP’yi iyice sıkıştırdı. 7 Haziran seçimleri, tam anlamıyla, yönetememe krizini tetikledi. Çıplak bir rejim krizi yaşanmaya başladı. Kürt özgürlük hareketinin olağanüstü gelişimi, bir Ortadoğu aktörüne dönüşmesi ve Batı’da toplumsal muhalefetin şekillenmesi ve yeni arayışları AKP’yi sarstı. HDP’nin seçim başarısı bu anlamda önem taşıdı. HDP burjuva egemenliğin meşruluk aracını kullanarak, hatta parti olarak kendi varlığından öte parlamenter sistemin çürümüşlüğü ve işlevsizliğini gösterdi. Bu durum milli iradeyi yansıttığı iddiasıyla bir devlet partisine dönüşen AKP’yi boşa düşürdü. Rejim krizini derinleştirdi. Parlamentonun bir aksesuar olduğu ortaya çıktı.

Bu süreç aynı zamanda düzen güçleri ve egemenler arasındaki çelişkilerin yoğunlaşmasına yol açtı. AKP’nin devletin tüm olanaklarını kullanarak kendi organik sermayesini yaratma doğrultusunda sistemli hamleleri, kapitalist rasyonları zorlamaya başladı. AKP’nin devletleşme yönündeki adımları, olağanüstü patronaj ilişkilerinin önünü açtı. Nepotist bir rejim insa edildi. Toplum modern patron-client ilişkisi içinde hızla erozyona ugratıldı. Ayrıca AKP’nin yoğun manipülasyonlarla vizyon ve imaj oluşturduğu Ortadoğu politikaları çöktü. Hatta ters sonuçlar ortaya çıktı. Bir dönem küresel finansal gelişmelere ve akımlara bağlı olarak sanal bir ekonomik büyüme gösteren Türkiye, yapısal krizin yeni evresinde sarsılmaya başladı. Ekonomide çoklu kırılganlık riski arttı. Her an şiddetli bir krizin yaşanma olasılığı çoğaldı. Bu süreç bir yanıyla da AKP’nin çökme ve çözülme süreci olarak işliyor.

Tam bu noktada AKP ve RTE açısından başkanlık sistemi önem taşıyor. Başkanlık sistem, “yeni” rejimin inşası yönünde bir sıçramayı ifade ediyor ve çökme ve çözülmenin önüne geçebilecek tek çare olarak ele alınıyor. Fujimori tarzı bir başkanlık sisteminde, gereğinde parlamento feshi gündeme gelebilir. HDP’nin 7 Haziran başarısı bu manada burjuva egemenlik sisteminde çoklu bir domino etkisi yarattı. 7 Haziran’dan beri parlamentonun fiilen devre dışı bir pozisyonda olması dikkat çekicidir. 1 Kasım’da HDP’nin benzer bir başarıyı göstermesi burjuva parlamenter sistemi ciddi derece de sarsabilir.

Bu yönde AKP’nin savaş politikalarını derinleştirmesi ve Ankara katliamıyla etnik bir iç savaş olasılığının yükselmesi tesadüfi bir gelişmeler değil, sınıf mücadelesinin yeni seyrinin göstergesidir.

Önümüzdeki aylar olağanüstü gelişmelere gebe olabilir.

KATASTROF DALGALARI

Bu durumun dışında bir başka negatif boyut, Mısır modeli diye tanımlayabileceğimiz gelişmelerdir. Mısır ayaklanması, aşağıdan devrimin gerçekleşme imkanını yaratmıştı. Bu riske karşı Mısır oligarşisi bir restorasyon projesi olarak Müslüman Kardeşleri yani Mursi’yi iktidara taşımıştı. Mursi’nin hem kitle hareketini engelleyememesi, hem de Mısır kapitalizminin küresel sistemle uyumlu politikalar geliştirmesinin önünde engel olması, kapitalist rasyonları zorlaması ve ABD’nin Ortadoğu politikalarını riske atacak adımlar atması (Pentagon tarafından), darbenin ve Sisi’nin önünü açtı. Darbe Mısır’da restorasyonun restorasyonu oldu. Benzer gelişmeler Türkiye’de de yaşanabilir. Bugün Batı basını iki olasılık üzerinde duruyor: Birincisi, Suriye’de fay hatlarının kırılmasının bir yansıması olarak etnik bir iç savaş olasılığı, ikincisi ise, NATO’nun Güney kanadının tehlikeye girmesine karşı ordunun devreye girmesi, yani darbe olasılığı.

Türkiye’nin küresel kapitalist sistemle entegrasyon düzeyi, jeo-politik konumu, kapitalist rasyonları riske sokacak gelişmeler, NATO içinde üstlendiği misyon, egemen güçler arasında çelişkilerin yoğunlaşması, siyasal, toplumsal, ekonomik kriz senkronunu tetikleyen gelişmeler, yönetememe krizi ve burjuva siyasi fraksiyonlarının iktidarsızlığı ve siyasal yönelimleri, yine pentagon onaylı ordunun devreye girmesine neden olabilir.

Solun bir kısmının bu gelişmeden çok da rahatsız olmayacağı ortadadır.

Kısaca Türkiye hızla katastrofik bir sürecin içine giriyor.

İç savaş ya da darbe olasılığı. Bu iki katastrofik duruma karşı özellikle Batı yakası son derece örgütsüz bir durumda. Devrimci, demokrat güçler zayıf ve amorf bir karakter taşıyor. Toplumsal muhalefet bir düzeyde direniş eğilimleri taşısa da enerjisini kristalize edemiyor.

Yakın dönemde Taksim ayaklanması, Kobané serhıldanı, Metal direnişi ve fiili grevleri ve HDP’nin başarısı önemli adımlar oldu. Ve yapılması gerekenleri gösterdi: Yani ısrarla sokakta olmak ve sokakta kavgayı örgütlemek. Kürt özgürlük hareketiyle stratejik ve tarihsel ittifakın kurulması için daha fazla gayret etmek.

Kürt özgürlük hareketi ise (eşitsiz gelişim yasasının bir yansıması olarak), her gelişmeye hazır ve her gelişmeye yanıt üretebilecek kabiliyette ve güçte. Çok vektörlü ve çok boyutlu gerçekleştirdiği mücadeleyle geleceğe yürüyor.

Ankara katliamı artık iç savaş konseptleri olan 4K ve 1İ’nin yani Kürtlerin, Kadınların, Komünistlerin ve Anarşistlerin, Kızılbaşların, işçi sınıfının, tüm ezilen ve sömürülenlerin, dışlananların, ötekilerin, lanetlilerin kaderlerinin ve kederlerinin ortaklığını bir kez daha, hemde kanlarını ortaklaştırarak gösterdi.

Bütün teorik tartışmalardan öte birleşik devrimci savaşın ne kadar yakıcı önem taşıdığını acı bir şekilde hatırlattı.

Ve birliğin, mücadelelerin birliğinin öneminin altını çizdi. 102 arkadaşımıza, yoldaşımıza ancak sözümüzü böyle tutabiliriz. 1 Kasım’dan sonra karastrofik gelişmelerin hızlanması yüksek bir olasılıktır. Hazırlıklı olmalıyız ve kenetlenmeliyiz. 1 Kasım’da sonuç ne olursa olsun sokakta olmalı, sokağı, kavgayı ve öfkeyi örgütlemeliyiz.

VOLKAN YARAŞIR

KUR ŞOKLARINDAN, BORÇ KRİZİNE EKONOMİDE ANİ ÇÖKÜŞ

volkanVolkan Yaraşır (30-06-2015) Dolar’daki dalgalanmalar ve yükseliş sürüyor. Hatta Eylül ayında beklenen FED’in faiz artırımıyla, Doların 3000 Lira eşiğini geçmesi yüksek bir olasılık. Dolar, Türkiye tarihinin en yüksek seviyesini birkaç defa geçti. Yaşanan ve olası kur şokları, döviz krizini tetikleyebilir ve yapısal ekonomik sorunları olan Türkiye’yi (tahmini olarak 2025’lere kadar etkileyecek) uzun süreli bir kriz momentine sokabilir. Domino etkisiyle ekonomide ani çöküş yaşanabilir. Lira’nın hızlı değer kaybetmesi; borç çevrimini kıracağı gibi, borç maliyetlerinin artmasına ve özel sektörde seri iflaslara yol açabilir. Türkiye’nin döviz rezerv açığı 431 milyar Dolar. Kurdaki 1 kuruşluk artış, açığın 4.3 milyar Lira büyümesine neden oluyor. Önümüzdeki 12 ayda ödenecek borç yükü 166 milyar Dolara ulaştı. Merkez Bankası’nın elindeki bürüt Dolar rezervi 104 milyar Dolar. Kurdaki oynamalar, rezervin hızla erimesine yol açıyor.

YENİ GELİŞMEKTE OLAN PİYASALAR: KÜRESEL SERMAYENİN YENİ AV SAHALAR

Neo- liberal restorasyon politikaları küresel finans kapitale olağanüstü hamle ve hareket serbestliği kazandırdı.

Kapitalizmin yapısal/ genelleşmiş krizini aşmak için finans kapital ve kapitalist devletler tarafından devreye sokulan neo- liberal politikalar, “yapısal uyum programları ” adıyla hayata geçirildi. Bu politikalar sistematik bir karşı devrim niteliği taşıdı.

Çevre ülkeler (gelişmekte olan piyasalar) askeri faşist darbeler ve “borç bağımlılığı” üzerinden, programa entegre edildi.

Çevre ülkeler, küresel finansal kapital için yeni av sahalarına dönüştü. Bu süreç çevre ülkelerin yeniden sömürgeleştirilmesi anlamına geldi. IMF ve Dünya Bankası post- kolonyal kurumlar olarak öne çıktı.

Periferinin yeni av sahalarına dönüşmesi, periferinin sermaye akımlarına tümüyle açılması ve küresel piyasalara entegre olması anlamına geldi.

Yeni gelişmekte olan piyasalar yapısal ekonomik sorunların yanında, dış ticaret açığı, yüksek cari açık ve olağanüstü dış borçla karşı karşıya kaldı.

SERMAYE AKIMLARI VE KRİZ MEKANİZMASI

Bu kronik açıkların finansmanı küresel piyasalardan karşılandı. En başta ekonominin dönmesi için çevre ülkeler sıcak paraya, genelde dış kaynağa narkotik bir bağımlılık içine girdi.

Yüksek faiz uygulamalarıyla, sıcak para “gelişmekte olan piyasalara” , kapitalizmin ikinci kuşak ülkelerine çekildi.

“Küreselleşme” sürecinde aktüel bir sermaye ihracı olan bu “operasyonlar”, çevre ülkeleri faiz, cari açık, dış borç denklemi/ sarmalı içine soktu.

Küresel sermaye, kar oranları düşük merkez ülkelerde sabit sermaye yatırımları yapma yerini (manik karakterinden dolayı) maksimum kar amacıyla faiz oranları yüksek ülkelere yöneldi.

Sermaye hareketlerinde bu salınım büyük finansal karların yanında, finansal anafor ve gelgitlerin önünü açtı.

Çevre ülkelerde tam anlamıyla sermaye hareketlerinin yönelimine bağlı bir ekonomik/ finansal mimarı oluştu.

Sıcak para akışının durması ya da sermayenin “anavatana dönüşü”/ kaçışı 1980’den sonra yaşanan krizlerin temel nedeni oldu.

Kriz ve sermaye hareketleri arasında birbirini etkileyen ve tetikleyen bir mekanizma oluştu.

1981- 1982 borç krizi, 1997 Asya krizi, 1999-2001 borsa krizleri gibi krizler bu ilişkiye örnektir.

EN KIRILGAN ÜLKE: TÜRKİYE

2013’ten itibaren FED’in parasal politikalarını değiştirmesi ve faizlerin yukarıya çekmesi, küresel likidite sorununa yol açtı. Sermayenin çevre ülkelerden merkez ülkelere dönmesini ve sermaye akışında belirgin gerilemeye neden oldu.

Bu süreç, Türkiye dahil gelişmekte olan piyasalarda (başta Malezya, Şili, Güney Afrika’da) krizi tetikleyici etki yarattı.

Türkiye IMF, Dünya Bankası ve FED’in riskli ülkeler raporunda, ayrıca Ficht ve Mody raporlarında en kırılgan ülke olarak açıklandı. Kur şoklarının yanında, Yunanistan’daki krizin seyri, ülke iflası yönünde gelişmeler, küresel finansal dalgalanmalar, jeo- politik risk faktörleri, Türkiye’de siyasi belirsizlik durumu ve siyasi kriz riski Türkiye’yi krizin eşiğine getirdi.

Türk Lira’ sının hızla değer kaybetmesi,(2013’ten beri % 40’ın üzerinde değer yitirdi) ve durumun kontrol edilememesi borç çevriminin kıracağı gibi, borç maliyetlerini artıyor ve şirket iflasları yanında, hızlı çöküşlerin yaşanacağı yıkıcı bir konjonktürün önünü açıyor.

SINIFSAL ÖFKE VE KİNİN İNFİLAKI

Bu süreç toplu tensikatlar, işyeri kapatmaları, emeğin değersizleştirme operasyonları, kısaca sınıfa stratejik saldırılar anlamına geliyor. Süreç sınıfsal antagonizmayı şiddetlendiriyor.

Artık her havza ve proletarya açısından her stratejik kent, sınıfsal öfke ve kinin biriktiği ve her an infilak etmesi muhtemel coğrafyalara dönüşüyor. Havza ve Kent grevlerinin önü açılıyor. Metal direnişi ve fiili grevler, bu öfkenin gücünü,enerjisini ve yayılma kapasitesini açığa çıkardı. Sınıfın yaratıcı ve muhteşem kudretini ortaya koydu. Önümüzdeki dönem benzer dalgalanmalara gebedir. Özellikle sınıf açısında stratejik iller dikkatle izlenmelidir.

Görev sınıfsal öfke ve kinin parçası olmaktır. Ateş olmak ve ateşe dönüşmektir. Sınıfsal öfke ve kini örgütlenmek ve kristalize etmektir. Kriz tartışmalarını bu eksende ele almak gerekir.

Volkan Yaraşır

KÜRESEL KARŞI DEVRİM ODAĞI ORTADOĞU HALKLARIN ŞENLİĞİ YA DA “ŞENLİKLİ TOPLUM” : ROJAVA DEVRİMİ

Volkan Yaraşır (05-01-2014) Ortadoğu, giderek dünyanın “merkezi” haline geliyor. Küresel jeo-politiğin odak coğrafyası olarak öne çıkıyor ve emperyalist hegemonya “savaşlarına” sahne oluyor.
1970’li yıllarda Orta Amerika ve Latin Amerika küresel karşı devrimin deney alanıydı. Özellikle Honduras, Guetamala, Panama, Kolombiya karşı devrim operasyonlarının ve kontr- gerilla faaliyetlerinin ana üsleri olarak işlev gördü. Kıtadaki karşı devrim operasyonları bu alanlardan yürütüldü. Ordu ve gizli polis kadroları ve para- militer güçler bu ülkelerde eğitildi. Karşı devrim dalgalarıyla (1971’de Bolivya, 1972’de Uruguay ve Honduras, 1973’te Şili, 1975’te Peru, 1976’da Arjantin’de askeri darbeler gerçekleşti) Latin Amerika ve Orta Amerika tam bir korku ve ölüm cografyasına dönüştü. Sistematik bir karşı devrim süreci olan neo- liberal politikalarla enkaza haline geldi.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın emperyalist yeniden dizaynını içeren ve bir hegemonya restorasyonunun parçası olarak 11 Eylül sonrası, devreye sokulan BOP ya da GOKAP süreci, Ortadoğu’yu küresel karşı devrim merkezine dönüştürdü.
BOP, bir dizi iç evreden geçti. Her emperyal hamle, halkların reaksiyonuyla karşılık buldu ve her evre bir konseptle tanımladı. Emperyalist agresyonun ve tahükkümünün biçim alışını, yöntemini ve bölgenin yeniden yapılandırılması amaçlayan bu “taktiklerle” Ortadoğu’nun yeniden paylaşımı amaçlandı. Emperyalist hegemonyanın yeniden tahsisi yönünde adımlar atıldı.
BOP “açık işgal”, ” açık zor ve ideolojik zorun bir arada uygulanması”, “yaratıcı kaos”,” akıllı güç”, “kontrollü kaos” ya da “vekalet savaşları” gibi konseptlerle hayata geçirildi. Birbirini içeren ya da içiçe geçmiş, bu karşı devrimci yöntemlerle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da emperyalist hamleler gerçekleştirildi.
YENİ KONJONKTÜR ARAP HALKLARININ AYAĞA KALKIŞI
Tunus ve Mısır ayaklanması kapitalizmin genelleşmiş bunalımın açtığı yüksek konjonktürle, halkların yıkıcı öfkesinin birleşmesiyle gerçekleşti. Ayaklanma yarım asırlık bir statükoyu parçaladı. Arap halkları diktatörlüğe ve neo-liberal yıkım politikalarına karşı tarihsel bir hamleyle ayağa kalktı. Aşsağıdan devrim potansiyeline rağmen, özellikle devrimci öznenin yokluğu, tarihin en yığınsal ayaklanmalarından biri olan isyanı sınırladı. Ortadoğu’da emperyal tahakkümü ve statükoyu parçalama olasılığı olan gelişmeler,  restorasyon politikalarıyla etkisizleştirilmeye çalışıldı.
Mısır ve Tunus’ ta tek örgütlü toplumsal güç olan siyasal İslamın önü açıldı. Bir karşı devrimci taktik olan restorasyon politikasıyla Mısır’da Müslüman Kardeşler, Tunus’ ta En Nahda iktidara taşındı. Böylece aşsağıdan devrim tehlikesi önlenmeye çalışıldı. Kitlelerin yıkıcı enerjisi absorbe edilmek istendi.
Kısa bir müddet sonra kitle hareketini engelleyemeyen, attığı adımlarla kapitalist rasyonları zorlayan, istikrarsızlık unsuru olarak  algılanmaya başlayan ve Mısır’ın kapitalist entegrasyon sürecini sekteye uğratan Müslüman Kardeşlere karşı, rejimin esas sahibi ve Mısır en örgütlü gücü olan ordu devreye girip, darbe yaptı. Pentagon onaylı darbeyle,  Sisi iktidara taşındı. Restorasyonun restorasyonu anlamına gelen bu operasyonla, Mısır devrimi ikinci defa “çalındı”.
Tunus’ ta süreç aynı mahiyette gelişti ama farklı işledi. En Nahda’nın miadı kısa zamanda doldu. Yapılan son seçimleri eski rejimin bütün kadrolarının yer aldığı Nida Tunus partisi kazandı. Tunus’ta restorasyonun restorasyonu darbe (Tunus’ ta ordunun siyasal yaşamda rolü etkisizdir. Tunus bir polis devletidir) yapılmadan, sandıkla gerçekleşti.
En-Nahda’nın seçimleri tekrar kazanma “korkusu” ya da “tehlikesi”, kitleleri hem alternatifsizlikten, hem de muhalefetin çok parçalı bir yapıda olmasından dolayı yeniden eski rejimin kadrolarına ve yapılarına yöneltti. Büyük kitle mobilizasyonlarına ve etkili bir sendikal örgütlenmenin varlığına karşın yeni bir çekim merkezi oluşturulamadı. Genel seçimlerden sonra cumhurbaşkanlığını seçimlerini Nida Tunus’ un adayı Sibsi kazandı. Sibsi tipik bir gerontokrasi simgesi ve Tunus’ un bağımsızlığından beri her dönemde görev almış bir isim. Tunus derin devletinin önemli siması.
Böylece, sistemin hiçbir meşruluğunun kalmamasına rağmen, temsili demokrasi “afyonuyla”, rejimin kendini yeniden üretmesinin önü açıldı. Tunus’ ta da devrim kitlelerin elinden yeniden çalındı.
Her iki ülkede, inişli ve yükselişli, bazen de durağan görünümlü, devrimci süreç devam ediyor.
LİBYA “VEKALET SAVAŞLARININ” LABAROTUVARI
Mısır ve Tunus ayaklanmaları bütün Ortadoğu’yu sarstı. Libya’da bu süreçten etkilendi. Önce Kaddafi diktatörlüğüne karşı başlayan gösteriler, emperyalist güçler ve bölge gericiliği tarafından hızla metamorfoza uğratıldı.
Libya’da başka bir karşı devrimci taktik uygulandı.”Vekalet savaşı” adı verilen karşı devrimci taktikle, ABD, Fransa, NATO ve bölge gerici güçlerinin; Suudi Arabistan, Katar, TC’nin aktif katılması ve yerel güçlere her düzeyde yapılan destek ve koordinasyonla, Kaddafi rejimi yıkıldı. Kaddafi linç edildi, linç görsel bir malzemeye dönüştürüldü. Ülke “kontrollü kaosa” uygun bir şekilde, kaotik bir sürece sokuldu ve aşiret temelini dayanan savaş ağalığı sistemi kuruldu.
Libya, Tobruk ve Trablus’ta oluşan iki ayrı hükümet, tırnak içinde iki ayrı parlamento ve iki ayrı milis gücüyle fiilen bölündü. Bu arada birçok siyasal İslamcı örgüt kendi etki alanını oluşturdu.
Tobruk’ta ABD yanlısı Abdullah El Sani hükümeti iktidara geldi. Sani hükümeti milliyetçi, laik ve liberal bir siyasal görüntü veriyor. ABD, Suudi Arabistan, Birleşik Arab Emirlikleri (BAE) ve Mısır tarafından destekleniyor ve uluslararası düzeyde tanınıyor.
Trablus’ ta ise Ömer el Hasi’nin liderlik yaptığı İslamcı bir hükümet bulunuyor. Bu iki güç arasında inisiyatif savaşları devam ediyor. El Hasi hükümeti, hükümet olarak tanınmasa da etkili bir güce sahip. Yer yer bu iki güç petrol alanlarının paylaşımı ve yeni nüfuz alanları oluşturmak için karşı karşıya geliyor. Sani hükümeti, Trablus’ un İslamcı örgütlerin üssüne dönüşmesi ve ataklarına karşı ABD, Mısır ve BAE’den destek istedi. Bu yönde 2014 Ekim’inde İslamcı milislere yönelik hava harekâtı yapıldı.
Vekalet savaşları, Libya’yı tam bir çökme noktasına getirdi. Halklar birbirinin celladına dönüştü. Savaş ağalığı sistemiyle ülke sürekli istikrarsızlaştırıldı. Cihatçı örgütlerin merkez üssü haline geldi.
Libya’dan Batı Afrika’ya kadar çok geniş bir coğrafya destabize edildi. Bu bölgelerin enerji kaynakları ve kıymetli madenler açısından stratejik önem taşıdığı unutulmamalıdır. Kontrollü kaosla bölge, sürekli istikrarsızlaştırılıp, parçalanıyor ve bunun üzerinden emperyalizmin makro tahakkümü inşa ediliyor. Kuzey Afrika’da Libya’dan, Batı Afrika’da Mali’ye, Orta Afrika’da Sudanve Güney Sudan’dan, Afrika Boynuzu’ndaki Somali’ye kadar savaş ağalığı sistemlerinin kurulması şaşırtıcı değil, Afrika’nın 21. yüzyılda yeniden emperyal paylaşımına uygun gelişmelerdir.
Bu noktada Libya’daki operasyonların nedenlerini enerji kaynaklarını kontrol etmenin yanısıra, Rusya’nın Akdeniz ‘de ikinci limana sahip olmasını engellemek, Çin’in Afrika’da nüfuz ve ekonomik alan oluşturma adımlarından biri olan Kaddafi rejimiyle kurduğu ekonomik ilişkileri kesmek ve Stuttgart’ta merkez üssü bulunan Afrika’nın NATO’su olan Africom’u kıtaya taşımak (Africom’un yeni üssü Libya’da kuruldu) olduğu vurgulanmalıdır.
SURİYE BÖLGE ÇELİŞKİLERİNİN DÜĞÜMLENDİĞİ ÜLKE
Arap halklarının ayağa kalkışı Suriye’yi de etkiledi. Baas diktatörlüğüne karşı Suriye halkları harekete geçti. Onyılların öfkesi sokaklarda, meydanlarda dışavurdu. Baas diktatörlüğüne karşı öfkeyi örgütleyecek ve tek bir hedefe kilitleyecek siyasi bir yapının olmayışı ve muhalefetin şekilsizliği, hareketin hızla manipüle edilmesini koşulladı. Libya’ya benzer bir süreç yaşandı.
Esad rejiminin çöküşü, ABD emperyalizminin Doğu Akdeniz’i bütünüyle kontrolü anlamına geliyordu. Dünya jeo-politiği ve kaynak savaşları açısından önemliydi. Doğu Akdeniz’den açılan koridor, Hazar’a ve Kafkaslara kadar uzanmaktaydı. Bu koridorun kontrolü, Rusya’nın stratejik biçimde kuşatılması anlamına gelecekti. Esad rejiminin yıkılması, Rusya’nın Akdeniz’deki tek limanını kaybetmesi ve Ortadoğu’da önemli bir nüfuz alanını yitirmesi demekti.
ABD, aynı zamanda İran’ın kuşatılması, İran savaşının önünün açılması, Şii yayının kırılması, kolayca Lübnan’a müdahale etme ve Hizbullah’ı etkisizleştirme, İsrail’in güvenliğini sağlama, Siyonist ekspansiyonu- genişleme ve yayılmasını kolaylaştırma, kontrollü kaosu yayarak Ortadoğu’yu sürekli savaş coğrafyasına dönüştürme şansı bulacaktı. Bu stratejik adımlar ABD’yi, yeni jeo-politik yönelimi olan Asya-Pasifik’te muthiş, rahatlatacaktı. İran’ın devre dışı bırakılması bir anlamda Asya kapısının açılması demekti. ABD İran’ın ön cephesi olan Suriye’yi yeniden dizayn ederek,”yaratıcı kaos” konseptine uygun (daha önce Irak’ın etnik, mezhebi polarizasyona tabi tutularak üçe, Filistin’in laik, anti-laik temelde ikiye bölünmesi gibi) parçalanmasını amaçladı.
Bu yönde ikili politika izledi. Önce Esad rejimi Mısır ve Tunus’ta izlenen restorasyon yöntemiyle  yıkılmaya çalışıldı. Bu çabanın sonuçsuz kalması üzerine, Libya modeli devreye sokuldu. Yeni “nesil” vekalet savaşıyla rejimin yıkılması amaçlandı. CIA, MI6 denetiminde, başta TC’nin yer aldığı, Katar, Suudi Arabistan’ın, BAE’nin aktif katılımıyla vekalet savaşı koordine edildi. Bölgeye başta Tunus, Mısır, Cezayir, Çeçenistan, Bosna,Türkiye ve Avrupa’dan binlerce İslamcı militan (lejyoner) transfer edildi. Suriye ve Irak’daki şeriatçı örgütler, gizli servisler tarafından koordine edildi, eğitildi, muazzam lojistik destek verildi. Özellikle TC İslamcı örgütlerin merkezi gibi hareket etti. Ulaşım, haberleşme, istihbarat, eğitim, geri çekilme, finansal ve her türlü lojistik destekte bulundu. TC, aktif taşeron rolü oynadı.
Karşı devrimin tüm güçleri Libya gibi kolay bir zaferle, Esad diktatörlüğünün yıkılacağını sandı. Ama hem bölgesel, hem küresel konjonktür ve iç dinamiklerinin etkisiyle Esad rejimi ayakta kaldı.
Esad rejimi önce alan daraltıcı taktik uyguladı ve kitlelerle bağını geliştiren tutum takındı. Dış müdahale ve “muhalif” diye tanımlanan İslamcı örgütlerin katliamları, Arap Alevileri başta olmak üzere Hiristiyan, Ermeni, Süryani halklarına karşı katliamcı politikaları, rejimin manevra kabiliyetini artırdı. Ayrıca özellikle Rusya ve Çin’le kurulan ilişkiler, rejime hamle gücü verdi.
Suriye’nin jeo- politik ve jeo-stratejik konumuna uygun uluslararası diplomasi yürüten Rusya, Libya’da yaptığı hatayı, Suriye’de yapmayarak ağırlığını koydu. Ve Çin’in aktif desteğiyle hareket ederek, ABD’nin tüm diplomatik ve psikolojik savaşa yönelik hamlelerini boşa çıkardı. Rusya’nın Suriye’de gösterdiği performans Putin iktidarının en büyük başarılarından biri oldu.
Bu sırada Esad iktidarı konumunu güçlendirdi. Bir çıkar koalisyonu ve ganimet paylaşımı üzerinden varolan İslamcı çeteleri ve ABD’ye tam angaje güçleri etkisizleştirdi. Çekildiği alanda denetimi sağladı. Özellikle şehir savaşında üstün performans gösteren Hizbullah’ın devreye girmesi, Esad’ı en çok rahatlatan faktör oldu. Lübnan ve Ürdün’de konumlanan çetelerin yeni cephe açması, Hizbullah’ın hamleleri ve darbeleriyle engellendi.
İSTİKRARSIZLAŞTIRMA “NESNESİ” VE “KONTROLLÜ KAOS”UN APARATI: IŞİD
2013 yılı, IŞİD’in Irak ve Suriye’nin geniş bir alanında etkisini yaymaya başladığı ve darbeler yemiş ve demoralize olmuş İslamcı çeteler açısından çekim merkezi haline geldiği bir yıl oldu. IŞİD devasa bir gelişim gösterdi. Sünni jeo- politiğine uygun konumlanan ve küresel ve bölgesel karşı devrimci güçlerden aktif destek alan yapı, hızla proto-devlet kimliğine büründü. Devlet olmayan ama devlet gibi hareket eden yapı, kendini iktidar boşluğunun olduğu ya da devletsiz alanda var etti. Irak Baas Partisi’nin, eski Irak ordu komutanlarının ve kontr- gerillasının artıkları, Irak  El-Kaidesi ve bir dizi İslamcı yapının kadrolarından oluşan örgüt, bir çok ülkeden gelen cihadcı militanlarla güçlendi ve  Irak’taki Sünni aşiretlerden aktif  destek aldı. Ortadoğu’da adından söz ettirmeye başladı. Psikolojik savaş taktikleri uygulayan örgüt, ekstrem şiddet kullanarak bir korku dalgası yaratmaya çalıştı.
Yerel dinamikleri olan IŞİD, pragmatik ve manipülasyonlara açık bir yapılanma. Bügün açısından çok geniş bir alanı kontrolü altında tutuyor. Başta TC, Suudi Arabistan, Katar, BAE’den her düzeyde yardım alıyor ve yönlendiriliyor. Irak ordusunun silahlarının önemli bir kısmını ellerinde tutuyor. Suriye’nin doğusu, Irak’ın orta kesimi ve batısının destabilize edilmesinde belirleyici rol oynuyor.
IŞİD, tam bir istikrarsızlaştırma “nesnesi”. Bu rol vekalet savaşlarının en temel özelliği olarak dikkat çekiyor. Benzer örgütler Libya, Mali, Somali ve Sudan’da benzer işlevler gördü.
Önce bölgelerde iktidar boşluğu ya da devletsiz alanlar yaratılarak, proto- devlet ya da devlet dışı güç odaklarının etkinliklerine açık bir ortam oluşturuluyor. Bu “nesneler” etnik, dinsel, mezhepsel, tarihsel çelişkileri kullanarak katliam ve sürekli şiddet politikalarıyla destabilize bir ortam yaratıyor. Sürekli savaş ve yıkım hali, kontrollü kaosun ruhunu oluşturuyor. Böylesi bir atmosfer hem emperyalist müdahaleyi meşru kılıyor, hem de emperyalist tahakkümü kolaylaştırıyor. Bu karşı devrimci taktikler yeni kaynak savaşlarının ayrılmaz parçası olarak devreye sokuluyor. Ayrıca küresel düzeyde, 11 Eylül konseptine uygun terörizm imgesi canlı tutuluyor. İslamofobi kolayca tetikleniyor. Özellikle Avrupa’da  yeni sağ ve faşist hareket, İslamofobiyi kitlesel korkuyu tetikleme, ötekileştirme, etnosantrizmi meşrulaştırma, kültürel ırkçılık ve diskriminasyon zemini olarak kullanıyor. Kitleselleşme olanakları kazanıyor. Artık her adımın  küresel düzeyde, çok boyutlu etkiler ve sonuçlar yarattığı bir yüksek konjonktürdeyiz.
KOBANÉ: “DİRENİŞ SANATLARI” VE ETİK MANİFESTO
IŞİD’in, Musul’u yeni Irak ordusundan savaşmadan alması kendisi açısından önemli bir hamle oldu.
Bu adım, Ortadoğu’da yeni bir tarihsel momentin önünü açan Rojava’ya yönelmesini koşulladı. Ya da hazır hale getirdi.
Çünkü Rojava Devrimi varlığı, yarattığı yıkıcı pratikler ve oluşturduğu aurayla “başka bir Ortadoğu’yu” simgeliyordu. Rojava; başta ABD, TC ve diğer gerici bölgesel güçleri ve KDP’yi rahatsız etti. Her gücün projelerini işlevsizleştirdi.
Rojava, IŞİD içinde bütün varlık temelerini yok edeci bir pratikti. Rojava, karanlığa, gericiliğe, faşizme, ölüme ve kadın düşmanlığına (mizojin) karşı; Roj, gericiliğe karşı özgürlük, faşizme karşı devrim, ölüme karşı yaşam, kadın düşmanlığına karşı kadın devrimiydi. IŞİD büyük bir kinle harekete geçti. IŞİD, tam anlamıyla koordine edilerek ve TC’nin büyük kattı ve desteğiyle Rojava Devrimi’ne yönlendirildi. Kobané Kantonu coğrafi konumuyla en zayıf bölge olarak hesaplanıp, Kobané’ye saldırıldı. IŞİD’in üstün askeri gücüyle hızla zafer kazanacağı hesaplandı. Kobané’nin Musul gibi hemen düşecegi öngörüldü. Ardından kolayca Rojava Devrimi bastırabilirdi.
Böylece bir hamleyle birçok vektörün önü açılacaktı. Başta Rojava Devrimi’nin yarattığı ve tetiklediği devrimci enerjiden kurtulunacaktı. ABD için Ortadoğu’da bağımsız her gelişme hegemonya kırıcı ya da daraltıcı faktördü.
TC önce Rojava’dan daha sonra Kandil’den kurtulmayı ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni, özgün bir Srilanka modeliyle bütünüyle çözmeyi/ tasfiyeyi/imha etmeyi hesaplıyordu. KDP’yle flört ederek kendi Kürdünü yaratmayı arzuluyordu. Ayrıca sınırların kalktığı, destabilize bir coğrafya, kendi alt emperyalist hayallerini besliyordu. Bu alanlarda petrol kaynaklarının olması iştahını artırıyordu. KDP’nin ilkel milliyetçi dünyasında Rojava yoktu ve yıkılmalıydı. Suudi Arabistan, BAE, Katar içinde Rojava katlanılacak bir şey değildi. Sünni jeo-politiğini kıran bir gelişmeydi.
Kobané’nin düşmesi, devrimin boğulmasına giden süreci açacağı hesaplandı ve bunun anlamı Kürt halkının yeniden köleleştirilmesiydi.
Kobané bir barikat ve direniş savaşına, şehrine dönüştü. Direnme savaşı 100 günü aştı, IŞİD şimdi Konbané’den püskürtülüyor. Ağır darbeler alıyor. Küçük bir şehir küresel onurun, umudun ve vicdanın merkezine döndü. Hatta bir dönem dünyanın merkezi oldu. 21. Yüzyıl’ın yeni Barcelona’sı Kobané’ydi. Küresel düzeyde, kadının tarihsel başkaldırısı YPJ saflarında manifestolaştı. IŞİD gibi “modern” Ortaçağın kadın düşmanı, soykırımcı ve cins kıyıcı bir yapıya, en net ve militan cevap kadınlardan geldi. YPJ tarihsel öfkeyle kadın devriminin olağanüstü yıkıcılığını ortaya koydu. Mermi, yürek, öfke, başkaldırı birleşti.
“ŞENLİKLİ TOPLUM” VE KADININ “TARİHE” BAŞKALDIRIŞI: ROJAVA DEVRİMİ
Rojava Devrimi, Ortadoğu devriminin bir parçası olarak doğdu. Kürt özgürlük hareketinin 40 yıla yakın bir biriktirme sürecinin somut biçim alışı oldu. Hareketin Ortadoğu’laşması ve Ortadoğu’nun en önemli devrimci dinamiğine dönüşmesi devrimci diyalektiğin önünü açtı. Bunu ayrıca Şengal’de Ezidi soykırımının  engellemesinde gördük. Şengal direnişi ve Ezidilerin kurtarılışı ahlaki bir manifesto ve insanlığın onuru oldu. O gün Şengal’in dağlarında yakılan ateşin, bügün Şengal’in kurtuluşuna doğru evrilmesi tesadüfi değil, özgürlük hareketinin ulaştığı boyutu göstermektedir.
Bakuri’de kendi özgünlügünde ikili iktidar durumu, Kürdistan dağlarında “kızıl siyasi üsler” ve şehirlerde serhildan dalgaları, Rojava’ da devrimci inşayla birleşmiş, Ezidilerin coğrafyalarına kadar uzanmıştır.
Rojava heterodoks bir devrimdir. Rojava pratiği, bu yönüyle 21. Yüzyıl’daki olası devrimlerindeki bir yönü de dışavuruyor. Rojava demokratik devrim mahiyetinde muazzam atılımları içeriyor.
Rojava, devrimin eşitsiz gelişiminin dışavurumu oldu. Beklenen yerde değil, en zayıf kabul edilen yerde yerel, bölgesel ve uluslararası konjonktürün birleşmesi ve iyi bir hazırlığın yapılması, doğru ve anında müdahale, iradi bir duruş Rojava Devrimi’nin önünü açtı. En başta Kürt halkının yok sayılmaya karşı tarihsel öfkesi, Kandilin varlığı, uzun süreye yayılan mücadele ve örgütlenme birikimi, taktik ve strateji sanatındaki maharetleri, PYD’nin  yaygın örgütlülüğü Rojava Devrimi’nin doğumunu hazırladı.
Devrime ruhunu, Kadın devrimi verdi. Zaman kadar eski bu coğrafyada ilk sınıflı toplumlar, iktidar ve tahakküm ilişkisi, kadının köleleştirilmesiyle  başlamıştı. Kürt özgürlük hareketi uzun soluklu mücadelesinin zengin pratiği içinde  bu tarihsel boyun eğdirilişe Kürdistan Özgür Kadın Partisi-PAJK gibi son derece özgün bir yapı inşa ederek ve kadın gerilla birliği- YJA-Star kurarak yanıt verdi. Dağlar ve özgürlük mücadelesi kadının kendini yeniden inşa etme, özneleşme ve özgürleşme sürecinin önünü açtı.
Mücadele gerçek anlamda bir özgürleşme pratiği oldu. Devrimci mücadele tarihinde en önemli kadın özgürleşme pratikleri gerçekleşti. Rojava bu birikiminle rengini kadın devriminden aldı. Mezapotamya’nın tarih kadar eski tahakkümcü ilişkileri en güçlü görüldüğü yerden kırıldı. IŞİDin en korkulu rüyasının, YPJ’liler olması boşuna değil. Daha Rojava Devriminin, kadın devriminin bölgede büyük sarsıntıları yeni ortaya çıkıyor. Devrimin korunması, derinleşmesi ve Ortadoğu’da anafora dönüşmesi bu ruhun yaşatılması ve geliştirilmesiyle mümkündür. Kadınlar tarihe, tarihsel yenilgilerine Kürt dağlarından, Kobané’den, Şengal’den “tarihi” yenerek cevap veriyor.
Yıkıcı bir savaş içinde doğan, yine yıkıcı savaş koşullarında varolan ve devrimci inşa faaliyeti süren Rojava Devrimi; Ermeni, Kürt, Arap, Nusayri, Süryani, Ezidi, Hristiyan halkların yaşayan bir şenliğidir. Bugün Rojava’nın her kantonunda kurulan komünler, özyönetim organları, özörgütlenmeler kısaca, hayatın her alanının devrimci yeniden inşasına yönelik faaliyetler bunun göstergesidir.
Rojava “şenlikli bir toplum” olarak başka bir Ortadoğu’yu simgeliyor. Ortadoğu devriminin imkanını bize gösteriyor. Kobané direnişinin enternasyonal bir direnişe dönüşmesi boşuna değil.
Küresel, bölgesel ve yerel karşı devrimci güçlerin Rojava’ya, Kobané’ye, Kürt özgürlük hareketine saldırması son derece stratejik bir yönelim. Karşı devrim, bütün jeo-politik yönlerin dışında, devrimin o muhteşem gücü ve yarattığı auradan korkuyor. Devrimci enerjinin Anadolu ve Mezopotamya topraklarını sarsması ve başka bir Ortadoğu ihtimalini ortaya çıkarması korkuyu daha da artırıyor.
Küresel karşı devrimin odağı haline gelen Ortadoğu’da herşeye  karşın ve her şeye rağmen devrimci diyalektik hükmünü sürüyor. Kader, Paramaz, Algan, Sarya, Arin bu diyalektiğin militan savaşçıları olarak öne çıkıyor.

PETROL “SAVAŞI”: RUSYA, İRAN VE “VEKALET SAVAŞLARI”

Volkan Yaraşır (29-12-2014) Petrol fiyatlarında düşüş küresel piyasaları alt üst etti. 2014 yazında varil fiyatının 115 dolar gibi bir zirveye ulaşmışken, kısa bir zamanda fiyatın 62 dolara düşmesi küresel piyasalarda büyük spekülatif hareketlenmeye yol açtı.
Özellikle ekonomileri petrol gelirlerine dayanan Venezüella, İran ve Rusya gibi ülkeler bu spekülatif dalgalanmadan şiddetle etkilendi.
Rusya, Ukrayna -Kırım krizinden dolayı ekonomik yaptırımlar ve ambargo yaşıyordu. Zaten çok boyutlu bir ekonomik kırılganlık içinde olan Rusya, petrol “fiyat savaşlarının” başlamasıyla sarsıldı. Döviz şokları, kırılgan bir yapıya sahip  ekonomiyi hızla çökme noktasına getirdi.
Ekonomi resesyon sürecine girdi. Rusya Merkez Bankası’ nın aldığı önlemler sonuç alıcı olmadı. Rusya’nın ekonomik zafiyetleri arttı. Petrol fiyatlarında düşüşün devamı, ambargonun ve ekonomik blokajların derinleşmesi Rusya’da, yıkıcı bir krizin önünü açabilir. Spekülatif sermayenin hızla Rusya’yı terk etmesi süreci hızlandırıcı faktördür.
Dünyanın üçüncü büyük petrol rezervine sahip olan ve OPEC’in ikinci büyük petrol üreticisi olan İran’da, petrol fiyatlarının düşmesinden ciddi derecede etkilendi. Petrol ihracatının ekonomi açısından stratejik önem taşıdığı İran’da, ihracat geliri 2011yılında 120 milyar dolardı, 2013’te ihracat geliri yarı yarıya düştü. İhracatın yüzde 90’nını petrol satışlarının oluşturduğu İran’da, 2013 yılında Hasan Ruhani iktidara geldi ve ekonomide hızlı bir yeniden yapılanma sözü verdi. Ülkede 2012 ve 2013’te  devalüasyon yapılmıştı. 2014 yılının ortasından sonra, özellikle petrol fiyatlarında düşüşle ekonomik sorunlar derinleşti. 2015 yılı ihracatının son gelişmelerle (petrol fiyatının OPEC tarafından da 60 dolar bandında tutulmasıyla) 40 milyar dolara düşmesi bekleniyor. Bu durum ekonomide büyük çöküşlere yol açabilir.
Ağır ekonomik yaptırımlar altındaki İran, bölgesel bir hegomonik güç olarak Irak ve Suriye’deki savaşa müdahil oluyor. Bu müdahillik ekonomiye ciddi bir yük getiriyor.
RUSYA VE İRAN’A BÖLGEDE ETKİN BLOKAJ
21 Aralık 2014 Abu Dabi, OPEC toplantısında “fiyat savaşlarına” ilişkin tansiyon düşürücü bir karar çıkmadı. Hatta OPEC’in en önemli üyelerinden Suudi Arabistan, günlük üretim kapasitesini ısrarla sürdüreceğini açıkladı. Aleni fiyat savaşının sürecenin ilanı olan bu açıklamayla, petrol fiyatın kritik eşiğe doğru düşmesi devam etti. Küresel borsalar anında ve sert reaksiyon verdi. Fiyatın 60 doların altına düşmesi ihtimaline yönelik senaryolar oluşturuldu.
Petrol fiyatları düşmesinde tartışılan bir başka faktör, sektörde yeni teknolojilerin kullanılmasıdır. ABD hidrolik kırma tekniğiyle kendi enerji sorunun çözümünde önemli hamleler yaptı. ABD’nin hidrolik kırma tekniğini kullanması ve bu yöntemle kendi likit enerji tüketiminin ithalini yüzde 60’mıştan, 2013’te yüzde 21’e düşürmesi ve 2020’de ileri teknolojiyle petrol sıvıları üretimini iki kata ( 7.5 milyon varilden, 14.2 milyon varile) çıkarma olasılığı, petrol piyasalarını sarsması şaşırtıcı değildir. Yeni teknolojinin kullanılması petrol piyasalarını etkileyecek önemli bir faktördür. Ne var ki teknolojinin kullanımı ve rantabl oluşu mali genişleme ve stabilizasyon dönemlerine bağlıdır. Kolay kredilerin bulunduğu ve düşük faiz koşullarında rantabl olan kaya kazı ya da hidrolik kırma tekniği, mali problemlerin olduğu şartlarda bu özelliğini hızla kaydediyor.
Bu ve benzeri faktörlerin yanında esas olarak Ortadoğu merkezli gelişmeler, ağırlıkta petrol fiyatlarındaki spekülatif dalgayı tetikliyor. Burada da ABD’yle, Suudi Arabistan’ın bölgeye ve özellikle Rusya ve İran’a yönelik stratejik yaklaşımları önem taşıyor. Bir nevi petrol fiyatları savaşı, vekalet savaşının parçasına dönüştürülerek, biri küresel hegemon güç olma atağındaki, diğeri bölgesel hegemon güç olan Rusya ve İran’ın nüfuz alanları daraltmayı ve kırmayı amaçlıyor.
ORTADOĞU’DA GÜÇLER KORELASYONU
Yeni konjonktürde ekonomik zafiyetlerinin artması, Rusya’yı yıkıcı bir krizle karşı karşıya bırakabilir. Bu durum Rusya’nın özellikle Ortadoğu’da gücünü ve manevra kabiliyetini azaltacaktır.
Ayrıca Ukrayna sorunuyla batıdan kuşatılan Rusya’nın, uzun dönem iç sorunlarıyla uğraşması ve küresel politikalarda etkisizleşmesi amaçlanıyor.
Özellikle döviz şokları ve develüasyonlarla fiyatların artması ve gıdada ithal bağımlılığı önümüzdeki dönemde Rusya’da temel gıda maddelerin bulunmamasına neden olabilir. Büyük sosyal patlamaların önünü açabilecek bu durum, Putin iktidarını sarsabilir. Böylesi bir süreç, Rusya’nın tam anlamıyla içe kapanmasını beraberinde getirir.
ABD’nin hegemonya restorasyonu ataklarına uygun bu ve benzeri (petrol fiyat savaşları, ekonomik yaptırımlar gibi ) operasyonların, 2015 yılında  artması beklenmelidir. Bu gelişme bir yanıyla da ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme şansı kazanması anlamına gelecektir.
Bu süreçte İran’ın da bölgede etkisizleştirilmesi ve hamle gücünün kırılması, ABD ve bölge gericiliğinin, başta mızrak ucu olan Suudi Arabistan’ın projelerine uygundur. ( Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için Rusya’nın bölgede bir başka emperyal güç ve  İran’ın yine bir başka gerici güç olduğu vurgulanmalıdır. Bahsedilen bölgedeki güçler korelasyonuna  ve olası değişikliklere ilişkin çözümlemelerdir).
Suriye ve Suriye’deki gelişmeler bu noktada ciddi önem taşıyor. Suriye, Ortadoğu’nun yeniden dizaynının kilitlendiği ülke olarak öne çıkıyor. Rusya ve İran’ın bölgede etkisini zayıflatacak ya da kıracak gelişmeler  sistematik yıkım ve katliamlar üzerinden yürütülen “vekalet savaşlarında” yeni bir dönemin başlangıçı olacaktır.

Volkan Yaraşır

2015 BÜTÇESİ: POLİS DEVLETİ VE SİSTEMATİK SOSYAL YIKIM

Volkan Yaraşır (12-12-2014) 2015 bütçe tasarısı görüşmeleri TBMM’de başladı. Tasarı TC’nin yeni yönelimlerini çıplak bir biçimde ortaya koyuyor. Ekonomik durgunluk, büyüme oranındaki düşme ve kronik bir hale dönüşmüş işsizlik koşullarında hazırlanan bütçe, finans kapitalin 2015’teki stratejik yönelimlerini gösteriyor.
473 milyar TL tutarındaki merkezi yönetim bütçesi iki ana eksenden oluşuyor. Birincisi askeri ve güvenlik harcamaları bütçenin temel kalemlerinden biri olurken, ikincisi bütçenin bütün yükü emekçi sınıflara yükleniyor. Savunma ve güvenlik harcamaları, 52 milyar TL olarak belirtiliyor. Geçen yıla göre 2 milyar TL artan bu harcamalara, kayıt altına alınmayan giderler ve Başbakanlık inisiyatifinde olan örtülü ödenek dahil değil. Ayrıca bu tutarın (bütçenin % 11’ini oluşturuyor), büyük bir kısmının Emniyet Müdürlüğü’ne ayrılması dikkat çekiyor. Bu durum, polisin yeniden yapılandırılması ve TC’nin hızla bir polis devletine dönüşmesinin emareleri olarak değerlendirilebilir.
Bunun yanında emekçiler için yasal bir soygun olan vergi rejimi değişmiyor. Emekçiler, dolaylı ya da dolaysız vergi cenderesi içinde ezilmeye devam ediyor. 2015 yılında vergi gelirlerinin % 11 oranında artırılması hesaplanmış. Vergi gelirlerinin % 65’inin ücretlilerden sağlandığı düşünülürse, çalışanların yaşam standartlarında ciddi düşüşlerin görülmesi kaçınılmazdır.
FİNANS KAPİTALE OLAĞANÜSTÜ KAYNAK TRANSFERLERİ VE TEŞVİKLER
İşçi sınıfı için yaşamsal önemde olan asgari ücretin, insanca bir yaşam standartına yükseltilmesi yönünde hiçbir projeksiyonun yapılmadığı, kamu emekçilerinin en temel sosyal haklarının ve sendikal taleplerinin gözardı edildiği bütçede; yeni özelleştirmelerle, kamuda yeni istihdam rejimi ve kamusal yatırımların azaltılmasıyla  sosyal yıkım programları  derinleştiriliyor.
Sermayeye çeşitli teşvikler üzerinden yapılan kaynak transferleri yanında vergi afları ve vergi indirimleriyle ciddi avantajlar sağlanıyor. Hatta bazı sermaye gruplarının (AKP iktidarına yakın holdinglerin) vergi borçlarının silinmesi gündemdedir.
Bütçede radikal özelleştirmelerin devam edeceği ve özel sektöre kaynak transferlerinin sağlanacağı belirtiliyor. Bunun yanında kamuda istihdamın daraltılması ve kamu kaynaklarının tahribi ve piyasaya açılması yönünde düzenlemeler yapılacağı ortadadır. Başta elektrik ve doğalgaza ve temel tüketim mallarına yapılacak zamlarla emekçilerin ellerindeki son kuruşlara göz dikildiği anlaşılıyor.
Bütçede mali disiplin adında sağlık ve sosyal güvenliğin sistematik tasfiyesi yönünde adımlar atılıyor. Eğitimin piyasalaştırılması derinleştiriliyor.
YIKICI EMEK REJİMİ VE SÜREKLİ SOSYAL YIKIM
Bütçe neo-liberal programın kesintisiz ve “radikal” bir şekilde hayata geçirilmesindeki ısrarı dışavuruyor.
Çalışma Bakanlığı’nın bütçesinin geçen yıla göre 2 milyar TL azaltılması, 30.6 milyar TL’ye indirilmesi şöyle okunabilir: İş cinayetleri hızla artacak ve bu yönde hiçbir yapısal önlem alınmayacak. Bu durum Soma, Torun Center, Ermenek katliamalarının devam edeceğini ve yıkıcı çalışma rejiminin; sistematik güvencesizleştirme, taşeronlaşma ve esnekleştirmenin derinleşeceğini gösteriyor. Diyanete ayrılan 5 milyar 743 milyon TL’lik bütçeyle “hayırsever”/”cemaatçi” kapitalizmin ihtiyaç duyduğu idelojik hamlelerin  etkili bir şekilde sürdürüleceği ortadadır.
Türkiye ekonomisinin çok vektörlü bir kırılganlık içine girdiği koşullarda, 2015 yılı son derece riskli bir yıl olacak. Ortadoğu’da agresyon politikaları izleyen TC, yıkıcı emek rejimiyle işçi sınıfını köleleştirmeyi ve atomize etmeyi amaçlıyor. Bu yönde içerde polis devletine dönüşüyor, dışarda ise bölgesel karşı devrimci güç gibi konumlanıyor.
2015 yılı bütçesi AKP iktidarının sınıfsal tercihlerini gösteren bir metin olarak değerlendirilebilir.  Bütçe bir savaş bütçesi mahiyeti taşıyor. Aynı zamanda içerde polis devletinin inşasını içeriyor. Ayrıca bütçe finans kapitale pervasızca, inanılmaz olanaklar sunan bir ekonomik ve siyasi metin olarak dikkat çekiyor. Bunun işçi sınıfı ve emekçiler için anlamı kronik yoksulluk, sistematik güvencesizleştirme, mülksüzleştirme, taşeronlaştırma, esnekleştirme, sendikasızlaştırmadır. Kısacası sürekli sosyal yıkım programı devam ediyor. 2015 bütçesi bu anlamda bir yol haritası işlevi görüyor.
Volkan Yaraşır

IŞİD VE “YENİ” TC ORTADOĞU’DA KONTROLLÜ KAOS VE VEKALET SAVAŞLARI

Volkan Yaraşır (13-11-2013) “Yeni Türkiye”, TC’nin bir polis devletine ve bölgesel karşı devrim merkezine dönüşmesi anlamına geliyor. Ortadoğu’nun yeniden dizayn edildiği koşullarda, TC neo- Osmanlıcı bir söylemle pozisyon almaya ve bölgesel bir güç olmaya çalıştı. Bu süreç bir yanıyla da TC’nin yeniden yapılanmasını koşulladı. Sarsıcı geçen bir dönemden sonra I. cumhuriyet tasfiye edildi ve kurucu paradigması İslam olan “yeni Türkiye’nin” inşası sağlandı. Neo- Osmanlıcı söylem, İslam ve İslamı Sünnilikle özdeş tutan yorumlanışı hem “tranformasyonun” ideolojik çimentosu oldu, hem de TC’nin bölgede nüfuzunu yayma ve nüfuz etme aracı olarak kullanıldı. TC, agresyon politikalarını bu ideolojik konumlanış üzerinden yürüttü. Hayırsever/cemaatçı kapitalizmle yeni rıza mekanizmaları oluşturuldu. Yıkıcı emek rejimleri inşa edilerek, sınıf kadavra haline getirilmek istendi. Polis devleti düzenlemeleriyle zor rafine bir şekilde kullanılmaya başlandı.

AKP bu süreçte tipik bir burjuva partisi olmaktan çıktı, bir nevi devletin partisine, devletin kendisine dönüştü. Devletin ruhu, aklı ve pratiği haline geldi. Yeni komprador karakterli bir devlet yapılanmasının önü açıldı. AKP, “Yeni Türkiye’nin” kurucu aktörü gibi hareket etti.”Restorasyonun” kritik aşamaları geçildi. Kuvvetler ayrılığının devre dışı kalması, yargı ve yasamanın yürütmeye bütünüyle tabi olmasıyla (bu yönde cemaat operasyonları ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri katalizör işlevi gördü) bir iktidar yoğunlaşması yaşandı. Bu aynı zamanda oligarşik yapı içindeki daralmayı simgeledi. Yürütme erki toplumsal bedeni hızla sardı. Toplum, devlet, birey ilişkisi otoriter ve korporatist düzenlemelerle yeniden dizayn edildi. Bir anlamda devlet, parti ve kitle içice geçerek “yeni” faşizmin, siyasi sosyolojisini oluşturdu.

Hızlı bir militarizasyon süreci, içerde muazzam bir yağmayı ve kitlelerden yaygın onay alan bir hakikat rejimini koşulladı. Ya da iç politikada sosyal yıkım, yağma ve sınıfa stratejik saldırılar, dış politika da bölgesel güç olma hamlelerinin yapılmasını olanaklı kıldı. Yeni süreçte iç ve dış politika hızla içiçe geçti ve birbirini şiddetle etkilemeye başladı. Ortadoğu’daki destabilize ortam, TC’ye ciddi manevra şansı verdi. Bölgede ABD’yle yer yer ortaya çıkan (cüretsiz adımlara) sorunlara rağmen, TC ABD’ye tam angaje bir pozisyonla hareket etti.

ORTADOĞU SÜREKLİ SAVAŞ COĞRAFYASINA DÖNÜŞÜYOR

ABD, bölgenin yeniden dizaynında zorlanıyor, bir dizi küresel ve yerel faktör, hem hamlelerini daraltıyor, hem de emperyal projelerini sekteye uğratıyor. ABD sorunları çoklu bir şekilde bölgesel aktörleri devreye sokarak, son derece pragmatist ve reel politiker bir tarzda çözmeye çalışıyor. Yer yer TC’ye yaptığı gibi inisiyatif dışı gelişmeler karşısında, etkisizleştirici ve hâd bildirici adımlar atıyor. Mısır’da bu süreç Sisi’nin desteklenmesi, darbenin onaylanması şeklinde, yani restorasyonun restorasyonu şeklinde biçimlendi. ABD, Irak ve Afganistan’da yaşadığı başarısızlıklardan dersler çıkararak, son karar verici rolü oynamaya, yıpranmamaya, zaiyatlardan dolayı kendi kamuoyununu rahatsız etmemeye ve “uluslararası meşruiyeti” korumaya özen gösteriyor. Daha rafine ve seçici şiddet politikaları izliyor.

Ortadoğu’nun “Yugoslavya’laşması” yönünde soğukkanlı politikalar gerçekleştiriyor. Bu yönde herşeyin yıkımı ve herkesin birbirinin celladına dönüşmesi için her dinamiği; etnik, dinsel, mezhebi çelişkileri, tarihsel gerilimleri kullanıyor ya da tahrik ediyor. Özellikle bölgede Suudi Arabistan ve İsrail’i mızrak ucu olarak devreye sokuyor. Katar, TC ve Mısır’a da yeni dizaynın ya da “kontrollü kaosun” temel unsurları olarak, Libya, Suriye, Irak ve Filistin’de olduğu gibi rol yüklüyor. “Eşik ülkeler” diye de tanımlanan bu ülkeleri, küresel stratejilerine uygun bir şekilde konumlandırıyor. Bölgesel taşeron güçlerin risk almasını, operasyonel masrafları karşılamasını ve aktif görevler yüklenmesini sağlıyor.

ABD, 2020’leri kapsayan yeni jeo-politik yönelimini Asya -Pasifik üzerinden kurguluyor. Güney’den Rusya’yı kuşatmayı ( AB’nin de dahil olduğu, Ukrayna krizi Rusya’nın nüfuz ve ekonomik alanlarını daraltmayı, destabilize etmeyi amaçlayan bu projenin batı ayağıdır), Batıdan ve Pasifikten ise Çin’i kuşatmayı hedefliyor. Bu yönde Uzak Asya ve Pasifikte bir dizi askeri, ekonomik (APEC- Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Örgütü içindeki Çin’i etkisizleştirme hamleleri gibi ), diplomatik ataklar yapıyor. Bölge ülkeleriyle stratejik ittifaklar kuruyor.

Emperyalist hegemonya krizinin/ savaşının bir yansıması olan bu jeo-politik yönelim, Ortadoğu’nun bir savaş alanına ve sürekli savaş coğrafyasına dönüştürülmesini koşulluyor.

Kapitalizmin sistemik/ organik krizi ve bu krizin bir dışavurumu olan hegemonik güçler arasında çelişkilerin keskinleşmesi, Ortadoğu’da şiddetli yansımalar buluyor. Sistemik kriz dönemlerinde, Rosa Luxemburg’un tanımlamasıyla “düzeltici savaşlar” kaçınılmazlaşır. Ortadoğu’da bir anlamda etki alanı Afganistan’a, Pakistan’a ve hatta Rusya’ya yayılan bir ” Üçüncü dünya savaşı” yaşanıyor. Ortadoğu küresel jeo- politik bir odak olarak “düzeltici savaşların” bügünkü konjonktürdeki biçim alışı olan, bölgesel savaş merkezi haline geliyor. Savaşların, kaynak savaşlarının küresel finans kapitalin, yapısal krizlerden çıkmak için uyguladığı yöntemlerden biri olduğu unutulmamalıdır.

Emperyalizm Ortadoğu’yu yıkarak, bir savaş cehennemine çevirerek, etnik ve mezhebi jenositler yaratarak tahakkümünu kuruyor ve gücünü gösteriyor. Bölgesel gerici ve faşişt güçler bu sürecin parçaları olarak konumlanmış durumdalar.

Bölge tam bir katastrofik anaforun içine girdi. Irak bir katastrofik odak haline geldi. Libya laboratuvarından sonra, Suriye’de gerçekleştirilen taşeron savaşı özellikle Irak ve Suriye coğrafyasını bütünüyle destabilize etti.

Jeo-politik ve jeo-stratejik açıdan kritik öneme sahip bu coğrafya, küresel karşı devrimci güçlerin taşeron savaşında kullanmak için kadro transfer ettiği alana dönüştürüldü. Başta CIA, MI 6 ve bölge gizli servisleri aracılığıyla daha önce Bosna’da, Çeçenistan, Afganistan’da savaşmış ya da değişik İslâmcı örgütlenmelerle irtibatlı, binlerce kadro (ağırlıkta Selefi) alana taşındı. Yeni lejyonerler, profesyonel katilliklerini “allahü ekber” nidâlarıyla gösterirken, bölgenin hızla destabilizasyonu yönünde iç savaş ve psikoloijk savaş taktikleri uygulandı.

Esad rejiminin hızla yıkılması için başta ABD olmak üzere, bölge gerici güçlerinin her düzeydeki desteğine rağmen sonuç alınamadı.Taşeron savaşı tutmadı, geri tepti.

Kısa zamanda çökmesi beklenen Esad rejimi halk desteğini korudu, rejim coğrafi alanını daraltarak, güçlü bir alan koruma stratejisi izleyip, küresel güç ilişkilerininde ( özellikle Rusya ve Çin faktörünün ) katkısıyla ayakta kaldı.

Bu süreçte Rojava Devrimi’nin gerçekleşmesi, hızla derinleşmesi, halklaşması ve bir kadın devrimi içeriği kazanması, devrimin ruhunun bir kadın devrimi şeklinde biçimlenişi Ortadoğu’da bambaşka dinamiklerin önünü açtı.

IŞİD: DİNSEL GERİCİLİĞİN, İSLAMOFAŞİZMİN EN SAHİCİ, EN AKTÜEL BİÇİMİ

Irak’ın Sünni bölgesi ve Rojava dışında kalan Esad rejiminin inisiyatifinin olmadığı alanlarda, önce taşeron savaşını yürüten İslamcı güç ve klikler arasında inisiyatif ve hakimiyet savaşları başladı. Bir çok klik ya çözüldü ya da etkisizleşti. Bu arada Suriye ordusunun ataklarının sonuç alıcı olmaya başlaması, İslamcı lejyonerler ve çetelerin yüksek kayıp vermesine, demoralize olmasına ve hızla dağılmasına yol açtı. Klikler arasında iktidar savaşları başladı. Bu durum çözülme ve dağılma sürecini hızlandırdı.

Bu dönemde Irak Baas rejimi artıklarının yer aldığı, El Kaide’nin Irak yapılanmasının bir dizi evrim geçirmesiyle oluşan, uluslararası alanlardan transfer edilen Selefi kadrolar için çekim merkezi haline gelen ve Sunni aşiretlerin aktif desteğini alan IŞİD “ortaya çıktı”. Hibrid savaşları adıda verilen yeni sömürgeci savaşlarının bir aktörü olarak, bir nevi IŞİD’in önü açıldı ve hızla inisiyatif kazanması sağlandı. IŞİD, ABD’nin Irak ordusuna bıraktığı modern silahlarla etki gücünü yaydı. Başta TC, Katar, Suidi Arabistan’dan askeri, istihbarati, lojistik ve maddi destek alan örgüt, Irak’ın orta kesiminden, Suriye’nin içlerine kadar geniş bir bölgeyi hızla kontrol altına aldı.

Yeni Irak ordusunu, Musul’dan savaşmadan atan IŞİD, giyimleri, bayrakları ve katliamlarıyla dünya gündemine girdi. IŞİD, her ne kadar politik hattı ve önermesi olmasa da Şeriat ve halifelik vurguları ve Hz. Muhammed’in mührünü bayraklaştırmaları ve katliamlarıyla gerçek ve gerçek olduğu kadar psiko-patolojik bir dünyayı simgeliyor.

IŞİD’in psikolojik savaş taktiği aldığı, uyguladıkları dehşet stratejisiyle ortaya çıkıyor. Bu strateji bir yanıyla da etki gücünü yayma ve kitlesel bir korku yaratma ya da korkuyu kitleselleştirme aracı olarak kullanılıyor.

IŞİD kendine oryantalist bir aksiyon imgesi ya da imajı (bu kurgunun gizli servislerin ve oryantalist bir anlayışın ürünü olduğunu düşünüyorum, infaz biçimleri, şiddetin estetize edilmesi, bilinçli görselleştirilmesi, ölümün pornografileştirilmesi ve müfrit şiddetin kullanılması bir dizi psikolojik, askeri faktörün yanında, Batının algısına ve görme biçimlerine hizmet etmektedir. Batı’da toplum mühendisliği operasyonlarını ve İslamofobiyi besleyen içeriktedir. Ve özellikle emperyalizmin bölgeye müdahalesini meşrulaştıran, hatta kitlesel onay kazandıran mahiyettedir) vermeye çalışıyor. Arkaik görünümün ardında ise “modern” bir fenomen karşımıza çıkıyor.

Karşımızda Ortadoğu’nun yıkımının, enkazının yarattığı ultra gerici, faşist, konsantre bir karşı devrimci bir örgüt var. IŞİD, dinsel gericiliğin, İslamofaşizmin bir nevi en sahici ve en aktüel biçim alışıdır.

Ortadoğu küresel boyutta bir karşı devrim laboratuvarına dönüşüyor, 1970’li yıllarda, Orta Amerika ve Uzak Asya ABD’nin karşı devrim projelerinin odak coğrafları olarak işlev görüyordu. Bugün Ortadoğu emperyal paylaşımın, yerel, bölgesel ve hegenomik güçlerin inisiyatif kazanma, yeni dengelerin ve dengesizliklerin coğrafyasına dönüştü.

SÜREKLİ SAVAŞ COĞRAFYALARI VE NON- GEVENMENTAL GÜÇ ODAKLARI

2000’li yılların başından bügüne, Ortadoğu’nun yeniden dizaynını kapsayan, BOP belirli evrelerden geçti ve birbirini tamamlayan ( çıplak açık zor, açık zor ve ideolojik zorun senkronu, yaratıcı kaos, akıllı güç, taşeron savaşı ya da kontrollu kaos gibi ) konsept değişiklerini ihtiva etti.

Bu karşı devrimci süreç, kaynak savaşlarının aktüel biçim alışı oldu ve bölgesel yıkım, tahribat ve yağmanın üzerinden yürütüldü.

Etnik, mezhebi, dinsel polarizasyon üzerinden emperyalist makro tahükkümün kurulmasını sağlayan düzenlemelere gidildi. “Yaratıcı kaosla”, bölgenin balkanlaştırılması hedeflendi. Bu yönde mikro ve kanton devletler kuruldu. Irak ve Filistin deney alanı oldu. “Taşeron savaşlarıyla” süreç derinleştirildi.

Sürecin derinleşmesi sürekli kaos ve istikrarsızlaşma taktiklerini beraberinde getirdi.

İŞİD gibi oluşumlar emperyalizmin sömürgeci hamlelerle, yeni dizayn politikalarıyla, kaotik bir sürece soktuğu istikrarsız bölgelerde yerel dinamiklerin ürünü olarak doğan ve bu dinamiklerden, çelişkilerden beslenen, oluşum ve işleyiş olarak her türlü manipülasyona açık, hatta manipülatif ilişkilerden de rahatsız olmayan, son derece pragmatik ve oportünist yapılar olarak dikkat çekiyor. Uluslararası bağları olan bu yapılar, kadro ve ciddi finansal transferler yapabiliyorlar. Kuzey Afrika’da Libya’da, Mali ve Batı Afrika’da ve Ortadoğu’da bir istikrarsızlaştırma nesnesi olarak devredeler. İslam ve Şeriat bu yapıların ruhunu, ideolojik bedenini oluşturuyor.

ABD emperyalizmi izlediği yeni jeo- politikle; enerji kaynaklarını, enerji yollarını, kıymetli madenleri, kıymetli toprakları ve su kaynaklarını kontrol etmek, dünya ticaretini güvence altına almak, sermaye birikiminin önündeki her türlü engeli kaldırmak ve diğer emperyal güçlerin gelişimini engellemek istiyor. Bir hegemonya restorasyonu ve diğer emperyal güçlerin nüfuz ve ekonomik alanlarını kırmayı, daraltmayı hedefleyerek, ” Fuul Spectrum Dominance” konseptine uygun hareket ediyor. Bu yönde jeo- stratejik coğrafyaları geriğinde şiddetle istikrarsızlaştırıyor, darbeler yapıyor yada müdahalelerde bulunuyor. IŞİD gibi çeteleri şekillendiriyor, destekliyor ve yönlendiriyor.

Bazen bu yapılar proto- devlet karakterli yada non- gevenmental (devlet dışı) güç odağı, oluşumu niteliği gösterebiliyor. IŞİD bu karakterde bir yapı. IŞİD’in ciddi bir finansman gücü var, Irak’ın en önemli petrol rezervlerini elde tutuyor. Rojava’ya yönelmesinin nedenlerinden biri de petrol alanları üzerinde hakimiyet kurma isteği oluşturuyor. Davranış kotları ve repertuvarı proto- devlet özellikleri taşıyor. Şeriat kurullarını işleten IŞİD, egemenlik alanlarında iç hukuka sahip ve bir toplumsal işleyişi inşa ediyor ve denetliyor.

Ortadoğu’nun yeniden paylaşımı, emperyal hamleler ve içine girilen yüksek konjonktür, Ortadoğu’da 20. yüzyıla damgasını vuran Sykes- Picot Anlaşması’nın sonunu işaretledi. 1916’da imzalanan bu Anglo-Franch anlaşma, bir petro- politik anlaşmasıydı ve Arap halklarının ve Kürt halkının yüreğine sokulmuş hançerdi. Arap halkları bu anlaşmayla, parçalandı B. Andersen’in ifadesiyle “Hayal edilen cemaatlere” bölündü. Emperyal yönelimlere, kapitalist rasyonlara uygun, ulus devletler inşa edildi.

Kürdistan yıkıma uğratıldı ve 4 ülkenin iç sömürgesine dönüştürüldü. Bu iç sömürgeler üzerinden yeni ulus devletler inşa edildi. Kürt halkı köleleştirilmek istendi. Şiddetli asimilasyona tabi tutuldu. Katliam ve tenkil, sistematik diskriminasyon politikalarıyla yok edildi, yok sayıldı. Hatta TC dahil ulus devletler, meşruiyetini bu sömürgeleştirme ve köleleştirme stratejileri üzerinden sağlamaya çalıştı. Hayal edilmiş cemaatlerin “tutkalı” soykırım ve sömürgeleştirme hamleleri oldu.

  1. yüzyıldaki Ortadoğu’daki bütün gel gitleri, yıkım ve katliamları Sykes- Picot üzerinden okumak olanaklıdır. Yeni süreç yeni bir emperyalist paylaşımı ve savaşımları koşulluyor. Dünkü statükoların, buna ulus devletler dahil, yıkımına yol açan süreç, sürekli savaş ve sürekli istikrarsızlık üzerinden yürütülüyor. Her düzeyde yaratılan polarizasyon, mikro ya da proto devletleşmeler ya da kabilelere, aşiretlere dayalı savaş ağalığı sistemi gibi oluşumlar bu sürecin bir sonucu oluyor. Ortadoğu, Libya ve ve Batı Afrika’daki gelişmeler buna örnektir.

Ortadoğu küresel karşı devrimci stratejilerin laboratuvarına dönüşüyor. Bir katastrof odağı haline geliyor. Ortadoğu’da bir nevi “üçüncü dünya savaşı” yaşanıyor. Emperyalist güçler ve bölgesel gerici güçler ve non- state aktörlerle katastrof ve yıkım yayılıyor. Bu bir yanıyla da emperyalist hegemonyanın ve tahakkümün yeniden tahsisi anlamına geliyor.

ROJAVA: YENİ VİETNAM

Bölgede, bu yıkıcı ve alt üst edici emperyalist politikaları bozan, bloke eden dinamik Kürt Özgürlük hareketidir. Kuzey Kürdistan’da çok boyutlu yürütülen mücadele ve kendi özgünlüğünde ikili iktidarın yaşanması, Rojava Devrimi’yle taçlandı ve boyutlandı.

Gelişmeler TC’nin kurucu pradigmasını kıran boyuta geldi. Rojava Devrimi, Sykes Picot’un işlevsizleştiğini ve çözülüşünü gösteren en önemli faktörlerden biri oldu.

Rojava’da Kürt devrimi hakikâta dönüştü. Ortadoğu devriminin potansiyeli açığa çıktı.

Devrimin yaşayan bir “şey” haline gelmesi, iradeleşmesi, alternatif yaşam ve kültürün pratikleşmesi, devrimin halklaşması ve devrim içinde devrim olan kadın devrimine dönüşmesi coğrafyada olağanüstü gelişmelerin önünü açtı.

Kuzey Kürdistan’da 21. yüzyılın en diri ve en güçlü mücadelesinin gelişmesi ve yıkıcı Rojava pratiği Ortadoğu topraklarını sarsıyor. Kürt özgürlük hareketi bir Ortadoğu gücü haline geliyor. Özellikle Şengal pratiği hareketin ve insanlığın ahlaki manifestosu oldu. Ezidi soykırımın engellenmesi tarihsel bir rolün aktüelleşmesi ve erdemin vücut buluşuydu. Ardından gelen ve halen süren Kobané direnişiyle, direniş sanatlarının (bir Barcelona, bir Stalingrad gibi) en güzel örneği verildi. Ve direnişin manifestosu yazıldı. Kobané “tarihe” bir başkaldırıydı ve tarihin halklar tarafından fethini simgeledi ve simgelemeye devam ediyor.

Kobane’ye ve Rojava’ya küresel, bölgesel, yerel karşı devrimci güçlerin saldırması boşuna değil. Devrimin yıkıcı gücünün sarsıntıları ve ezilenlerin şenliği, Ortadoğu topraklarında özgürlük ateşini harladı. Kadın devriminin yarattığı olağanüstü auro, Rojava’nın ve Kobané’nin Ortadoğu’da devrimci, demokratik güçlere yol göstermesi Rojava’ya duyulan kinin temel nedenidir.

PYD’nin önderliğinde YPG ve YPJ güçleri, bugün ezilenlerin, “lanetlilerin” tarihsel öfkesini harekete geçiriyor ve onların tarihini yazıyorlar.

Vietnam 1970’lerde, sömürge halkların kolektif öfkesini ve başkaldırısını simgeliyordu. Muazzam bir güce karşı halkların isyan ve özgürlük ateşiydi. Emperyalizme karşı tarihsel bir karşı duruş ve direniş savaşıydı. Aynı zamanda “dünyanın lanetlilerinin” egemenlere, muktedirlere karşı muhteşem ayağa kalkışı ve zaferiydi.

Rojava Devrimi ve Kürt özgürlük savaşı, Vietnam Savaşının aktüelleşmiş halidir. Gerillanın halklaşması, halkın gerillalaşması bügün Kürt halkının mücadelesinde gerçekleşiyor. Rojava yeni Vietnam’dır.

Rojava Devrimin direniş ve devrim diyalektiği ve Rojava’nın bir kadın devrimi şeklinde

derinleşmesi, tarihsel bir birikimdir. Kobané enternasyonal başkaldırının ön cephesi, küresel ve yerel karşı devrimci güçlere karşı ihtilalci ruhun ayaklanması ve hayatın geleceği fethetmesidir.

7- 8 EKİM SERHİLDANLARI

TC bu süreçte top yekün imha politikası izliyor. IŞİD’i bir imha gücü ve aparatı gibi kullanmaya çalışıyor. Kobané’de direnişi kırarak, kendi özgünlüğünde bir Srilanka modelini hayata geçirmek istedi.

Kürt özgürlük hareketini enkazlaştıma ve iradesizleştirme stratejisinin parçası olarak, IŞİD’e askeri, teknik, lojistik, istihbari destek veriyor. Geri çekilme, yeniden toparlanma olanakları sunuyor. Kürt özgürlük hareketinin Kobané’den başlayacak imhasını, Kuzey Kürdistan’a yaymayı amaçlıyor.

TC’nin “restorasyon” süreci bir iç savaş stratejisi şeklinde gelişiyor. Kobané direnişinin, Kürt illerinde yarattığı serhildanlara ve Batı yakasındaki kitlesel tepkilere karşı gösterilen refleks, izlenen yöntemler, bu yönde uzun bir hazırlık yapıldığını ve kontr- gerilla ve paramiliter güçlerin yeniden yapılandırıldığını ortaya koyuyor.

TC hem Batı yakasında, hemde Kuzey Kürdistan’da sürekli karşı devrimci politikaları hayata geçirmeye çalışıyor. Kürdistan’da Hizbul- kontranın legalleşmesi ve daha rafine ve koordineli bir paramiliter güce dönüştürülmesi, TC’nin bir Kürt iç savaşı hazırlığı içinde olduğunu ortaya koyuyor. Kürdistan topraklarında devlet güçlerinin yanında, paramiliter güçlerin stratejik bir şekilde devreye sokulması Kürt iç savaşının somut verileri olarak değerlendirilebilir.

Kobané direnişine destek serhildanlarını, TC iç savaş yöntemleriyle bastırmaya çalıştı. TC yeni dönemdeki bu ilk provasıyla, önümüzdeki sürece nasıl hazırlandığını ortaya koydu.

“Yeni” Türkiye, hızlı militarizasyon süreci içinden inşa ediliyor. “Yeni” Türkiye, TC’nin içerde polis devleti ve dışarda (Şah dönemi İran ya da apertehid dönemi Güney Afrika gibi) bölgesel karşı devrimci güç oluşunu simgeliyor. Her polis devletinin aynı zamanda bir iç savaş devleti olduğu unutulmamalıdır.

Ortadoğu bir bölgesel savaş coğrafyasına dönüşüyor. Bu savaşın her aktörü için bunun anlamı, ülke içinde iç savaştır. Çünkü kırılan her fay hattından ortaya çıkacak enerji, her aktörü altüst edici boyuttadır. Ayrıca artık bir Ortadoğu gücüne dönüşmüş, Kürt özgürlük hareketinin yeni atılımları TC’nin bütün hamlelerini boşa çıkarıyor. Onun kuruluş saiklerini sarsıyor. Özellikle Rojava devrimi, bu yöndeki muazzam bir gelişme oldu. Rojava Devrimi, Ortadoğu halklarını özgürlük ateşiyle sardı. Rojava Devrimi, yeni emperyal yıkım anlamına gelecek ikinci Syks-Picot’un tartışıldığı koşullarda, Ortadoğu halklarının toplumsal ve ulusal kurtuluş mücadelesinde izlenecek yolu gösterdi.

Devrim içinde devrim olan kadın devrimi ise Ortadoğu’da başka bir tarihin, iktidarların tarihine karşı “lanetlenmiş” bir cinsin, aşsağıdan kendi tarih yapıcılığını ortaya koydu. İktidarların, erkek egemenlikle beslenen, içselleşmiş yönüne karşı, kadının yüzyılları kapsayan öfkesini açığa çıkardı. Bugünü kazanmanın ve geleceği fethetmenin yolunu gösterdi. Kadın devriminin etkileri önümüzdeki dönem daha sarsıcı hissedilecektir. Kadın devrimi, Ortadoğu devrimin en önemli ve en yıkıcı yönünü ve ruhunu oluşturuyor.

KOBANÉ, DİYALEKTİĞİN TEZAHÜRÜ

Diyalektik yıkıcı ve yaratıcı bir süreçtir. Çelişkilerle kendini dışavurur. Çelişki, diyalektir. Diyalektik çelişkinin ruhudur. Çelişkiler bütünselliğidir. Bazı anlarda, yüksek konjonktürlerde küçük bir direniş, küçük bir barikat, küçük bir şehir, bir coğrafyanın bütün çelişkilerini, “dengelerini” üzerinde toplar. Çelişkiler düğümlenir, yoğunlaşır. Nesnel ve öznelin diyalektiği kristalize olur. O direniş ya da şehir, bir nevi tarihsel eşiğe dönüşür. Diyalektik gerilimin ya da döngünün nabzı orada atar. Katastrof ya da umut bıçak sırtı gibi kendini orada gösterir. Yeni bir momente oradan geçilir.

Kobané direnişi gerçek bir diyalektiğe dönüştü. Bir moment oldu. Bu küçük şehir erdemin, onurun, iradenin, boyuneğmezliğin simgesi haline geldi. Coğrafyadaki bütün dengeleri alt üst etti.

Kobané direnişi Ortadoğu halklarının önüne özgürlük, onur ve erdemi koyuyor. Umudun ve direnişin gücünü ve bu direnişte kadınların, YPJ’nin muazzam azmini, yaratıcılığını, ayağa kalkışını gösteriyor. Kobane direnişi yani yıkılmış, harap olmuş ama her köşesinde umudun silahlandığı ve ayaklandığı küçük bir şehir, dünyayı özgürlüğün rüzgarlarıyla sarıyor ve dünyayı güzelleştiriyor.

Direniş gücünü tarihten, tarihsel öfkeden, haklı olmadan alıyor. Kobané bir anlamda devrimle, küresel karşı devrimci güçlerin çarpıştığı coğrafyaya dönüştü. Rojava’nın inançını, inadını, yaratıcılığını gösterdi. Aşsağıdan devrimin ve kadın devriminin sarsıcı gücünü ortaya koydu. Ve onun barikatı oldu.

Bu barikat ve Rojava devrimi ve Kürt özgürlük hareketinin mücadelesi Ortadoğu’da başka bir tarihi yazıyor. Ortadoğu’da devrimini besliyor, devrimi güncelleştiriyor. Diğer tarafta ise halkların yeni boyunduruğu ve köleleştirilmesi anlımına gelen, emperyalist hegemonyanın yeni tahsisi olacak ikinci Sykes- Picot var.

Yani diyalektik işliyor. Ya katastrof, ya umut… Ya modern barbarlık, ya devrim.. Ya kölelik, ya direniş… Ortadoğu giderek dünyanın “merkezi” haline geliyor.

Volkan Yaraşır

KOBANÉ: GEÇİT YOK, GEÇİT YOK…!

Volkan Yaraşır (07-10-2014) Tarih ve devrim kaotik bir süreçtir. Atılım ve geri dönüşleri içinde taşır. Rojava Devrimi, Kürt Özgürlük hareketi kadar Mezopotamya ve Anadolu coğrafyasında sarsıcı etkiler yarattı. Ortadoğu’nun hegemonik güçler tarafından yeniden dizaynını engelleyen en önemli faktör olarak öne çıktı. Aslında Rojava pratiği yıkıcı etkilerini yeni gösteriyor. Bir nevi devrim, dalgasal ve dip sarsıntılarını dışavurmaya başladı. Özellikle alternatif toplumsal ilişkilerin inşası ve Şengal’de gösterilen insanlık onurunun yüceltilmesi ve Ezidi soykırımına karşı ayağa kalkış ve gerçekleştirilen etik manifesto yeni bir momenti simgeledi. Bütün salınımlarına rağmen, Devrimin derinleşmesi ve yaratılan olağanüstü yeni deneyimler ve pratikler, Ortadoğu halklarına umut ve yeniden dirilişin yolunu gösterdi.

Rojava’nın umudu ayaklandırması ve silahlandırması, zaman kadar eski coğrafyada kadim halkların esaret ve boyunduruk zincirinden nasıl kurtulucağını işaretledi. Bu yıkıcı gelişmeler, bir karşı devrim labarotuvarı olan Ortadoğu’da küresel ve bölgesel karşı devrimci güçleri harekete geçirdi. Rojava’ya duyulan büyük öfkenin ve yok etme isteğinin arkasındaki saikler, egemenlerin tarihsel tahakkümüne karşı kitlelerin boyun eğmezliği ve başkaldırısıdır.

Bügün IŞİD’ın dehşet stratejisi uygulayarak ölümü pornografileştirmesiyle, İspanyol faşiştlerinin “yaşasın ölüm” sloganları arasındaki bağ sanıldığından daha yakındır. Bu faşizmin hayata taarruzudur. Umudu yok etme ve umudu öldürme isteğidir.

Rojava umuttur, yanlızca bu yönüyle bile Rojava ezber bozucu ve yıkıcı bir dinamiktir ve insanlığın direniş ruhudur. 1936’da İspanyol halkının taşıdığı bayrağı, büğün Kürt halkı yüreğini bütün halklara, devrimcilere ve komünistlere açarak taşımaktadır.

Kobane’deki her barikat, her sokak tarihin, bügünde yaşaması ve geleceğin bügünden kurulmasıdır. İspanya İç Savaşı için Avrupa tarihi böylesi bir üç yıl bir daha yaşayamayacak denir. Bügün Kobane pratiği ve barikatları içinde, benzer şeyler söylenecek. İnsan erdeminin ve onurunun en güzel ve en somut örnekleri Kobene’de pratiğe dönüşüyor.

Rojava Devrimi’nin küresel jeo- politiğin en önemli odağında gerçekleşmesi, başka bir dünyanın arayışı ve kitlelerin yaratıcı zenginliğinin ifadesi olması, küresel ve bölgesel karşı devrimci güçlerin hınçına ve seferberliğine yol açtı. Bu şiddetli taarruz, işbirlikçilik, riya, ikiyüzlülük, kalleşlik ondan.

Halkların başkaldırısı karşısında tüm bölgesel ve küresel gerici ve faşist güçler seferber olmuş durumda. Kürt halkı tarihsel bir duruş ve direniş sergiliyor. Kobene’ye yeni Stalingrad denmesi boşuna değil. Nazi faşizminin yenilgisinin başlangıcıdır Stalingrad. Stratejik bir savunma hattıdır, Stalingrad metre metre, ev ev savunulan bir direniş destanıdır. Kobane ülke ve özgürlük için Stalingrad’laşıyor. YPG,YPJ güçleri stratejik savunma hatlarını şehir savaşına hazır bir biçimde oluşturuyor.

ROJAVA “YAŞAYAN” DİYALEKTİKTİR

Rojava yaşayan diyalektiğe dönüşüyor. Devrim ve karşıdevrim sarmalının keşiştiği cografya olarak, olağanüstü dinamikler biriktiriyor. Bu büyük direniş, Ortadoğu’da yeni bir tarihsel momentin kapılarının aralandığını gösteriyor.

Evet, tarih ve devrimin kaotik bir süreç olduğunu yaşayarak görüyoruz. İleri atılımların ve geri çekilişlerin yaşandığı kaotik bir süreç. Rojava Devrimi ve Kobane kantonundaki direniş ve barikatlar, bu anlamıyla tarihin bügünde yaşanması ve bügünde yapılmasıdır. Yaşanacak her düzeydeki olasılığa karşı barikattakiler yani bizimkiler şimdi, şu anda tarihi yapanlardır. Her sıkılan mermi, her tutulan kabza faşizme karşı bizim tarihimizin örülmesidir ve Ortadoğu halklarının özgürleşme pratiğidir.

Rojava Devrimi heterodoks bir devrimdir.

Uzun bir biriktirme döneminin ardından, Suriye devletinin bir savunma strateji olarak Batı Kürdistan ‘dan çekilmesi ve doğan iktidar boşluğu karşısında kitleler kolektif inisiyatifleriyle toplumsal yaşamın her alanını müdahale ederek, hayatı yeniden ördüler. Rojava hızla farklı etnisitelerin, mezhebin ve dinin kardeşleştiği bir coğrafya olarak, küçük ve alternatif Ortadoğu’ya dönüştü.

Yılların öfkesi ve özgürlüğün yaratıcı zenginliğiyle, alternatif toplumsal ilişkiler hızla hayata geçilerek, hayatın her alanında fiilen devletsiz bir işleyiş hakim olmaya başladı. Kendi özgünlüğünde komünal ilişkiler ve değişik kooperatifleşme adımları atıldı. Topraklar kooperatifler şeklinde örgütlenmiş halka dağıtıldı. Bir yandan özel mülkün varlığına ve ticaretin sürmesine karşın, öte yandan komünal adımların kök salması dikkat çekici oldu. Evet ortada parodoksi bir durum var ama süreç devam ediyor ve olağanüstü koşullar sürüyor. Herşeyden önce insanların yaşamları ciddi bir tehlike altında.

Bir savaş süreci yaşansa da kitleler her koşulda alternatif ilişkilerin kurulmasında aktif rol oynuyor. Merkezi bir devlet yapısının yokluğu tahakküm ve iktidar ilişkilerinden kurtulma ya da hesaplaşmanın önünü açıyor. PYD işçilerin, köylülerin, gençlerin özellikle kadınların aktif rol oynaması için çeşitli örgütlenmeler yaratılıyor. Kadın örgütlenmeleri attığı büyük adımlarla göz dolduruyor. Rojava devrimi (sorunlu ve ileri noktalarıyla), devrimci bir direnişle birlikte sürüyor ve kitleler sürecin bütününe müdahale ediyor.

Rojava’da devletin nesnel olarak varlık zemininin ortadan kalkması başlıbaşına muhteşem bir gelişme olarak dikkat çekiyor. Asayiş örgütlenmesi gibi oluşumlar hızla işlevsizleşmeye çalışıyor. Özsavunma birlikleri görev yükleniyor. Halk komiteleri ve alternatif örgütlenmelerle hayatın her alanı örgütleniyor ( bu durum eğitim, güvenlik ve adalet vb. alanlarda bil- fiil görülüyor). Halkın silahlanması devrimin güvencesi ve korunması olarak dikkat çekiyor.

Farklı komünal örgütlenmeler, ekonomik yaşamın kooperatifler şeklinde örgütlenmesi ( uzun vadede küçük mülk sahipliğini rasyonalize etme riskine rağmen), toprak dağıtımı ve toprağın işlenmesinde komünal adımlar ve kadının toplumsal yaşamda hızlı, etkili ve patriarkalı, feodal kıskacı ve toplumsal cinsiyet rollerini parçalayan hamleleri, Rojava’nın devrim içinde bir devrim olarak kadın devrimi biçiminde gelişmesi tarihsel önem taşıyor. Kürt özgürlük hareketinin olağanüstü bir birikimi oluyor.

Rojava pratiği, devrimin eşitsiz gelişimine tipik bir örnek oluşturuyor. Devrimin özgürlük hareketinin en gelişmiş olduğu coğrafyada değilde, beklenilmeyen bir bölgede, Rojava’da gerçekleşmesi eşitsiz gelişimin bir göstergesi olarak dikkat çekiyor. Kürt özgürlük hareketinin taşıdığı potansiyeli dışavuruyor. Kürt halkı, uluslararası konjonktürün, bölge konjonktürünün yarattığı boşluğu ve zemini iyi değerlendirdi. Uzun bir biriktirme ve hazır olma sürecinin avantajlarını iyi kullandı. Ayrıca Kuzey Kürdistan’da yürütülen çok boyutlu ve etkin mücadele ve özellikle Kandil faktörü Rojava’ya çok büyük olanaklar sağladı.

Devrim, tam anlamıyla Kürt özgürlük hareketinin ulaştığı yeni boyutu simgeledi. Hareketin Ortadoğu’laşmasının somut adımı oldu. Özellikle Şengal pratiği bu yönün uluslararası kamuoyu tarafından da kabulü anlamına geldi.

Rojava devrimi, kendi özgünlüğünde demokratik devrim süreci yaşaması ve devrimin heterodoks karekteri, Ortadoğu yeni tarihin yazılmasına yol açtı. Bölgede tarihsel momentlerle, sosyal momentlerin birleşme olanaklarını çoğalttı. Ortadoğu’daki devrimci, demokratik birikimlere güç verdi.

Küresel ve bölgesel karşı devrimci güçlerin Rojava’ya saldırmasının asıl nedeni; bir dizi jeo-politik ve jeo- stratejik faktörden öte devrimin yıkıcılığı ve alt üst ediciliğidir.

Kobane bu anlamıyla insanlık adına, umut ve gelecek adına büyük bir direniştir. Düşmana İspanyol devrimciler gibi sesleniyoruz: Geçit Yok…!, Geçit Yok…!

Ayrıca Spartakistler proletaryaya seslenişleriyle son sözlerini söylemişler, bizde tekrarlıyoruz: “…Ayağa kalk! Savaşa! kazanacağın koca bir dünya var önünde ve savaşacağın koca bir dünya! Buradan insanlığın en yüce amaçları uğruna, dünya tarihinin sınıf savaşımında, düşmana söyleyeceğimiz tek şey şu: ‘ göze göz, dişe diş’ ”

Volkan Yaraşır

SINIFIN “ESTETİK” YIKICILIĞI: MAKİNA KIRICILARI

Volkan Yaraşır (18-09-2014) ” Makinalar, tüm diğer mülkiyet türleri kadar yasanın koruması

altındadır.” Yargıçlara cezai yaptırımların artırılması

için yollanan genelge (1830- İngiltere).

” En büyük güçlük, isyancıların hareketleri ve niyetleri

üstünde bilgi toplamanın hemen hemen imkansız olmasıdır.

Herşeyleri gayet iyi düzenlenmiş ve kararları o kadar büyük

gizlilik içinde yerine getiriyorlar ki…

Yakalanmaları mümkün olmuyor.” (Newcastle dükü)

İşçi sınıfının mücadele tarihi, küçük muharebelerin yanında muthiş isyanların, öfke patlamalarının, sarsıcı ayaklanmaların ve büyük ve hüzünlü yenilgilerin tarihidir. Bu tarih bir anlamda diyalektiğin tezahürüdür ve diyalektik zenginliğin açığa çıkışını simgeler.

Sınıf gerçek bir yapıcıdır. Sınıf eyleyerek yapar. Sınıf bir tarih yapıcısı olarak otonomisinden beslenir. Sınıfsal antagonizma, bir tarihsel süreçteki “yaşayan” diyalektiktir. Sınıf antagonizmanın bir tarafı olarak, otonomisini “kurar” ve otonomisinden beslenir. Antagonizmanın varlığı, nasıl ki sınıfın varlık koşulunu yarattıysa, sınıfın yaratıcı, yıkıcılığını da ortaya çıkarır.

Sınıf, çıplak yenilgi dönemlerinde bile yıkıcı kimyasını biriktirir. Göstermez, hissettirmez ama sabırla patlayacağı günü bekler. Sınıf bünyesinde diyalektiğin yaratıcılığını taşır. Sınıflar mücadelesi antagonist bir muharebedir. Sınıf her an ve her şart altında bu muharebenin tarafı ve yürütücüsüdür. Buradan kendini yeniden ve yeniden kurar, muharebenin içinde, ateşinde öznel ve nesnel olarak şekillenir.

Tarih sınıfın muazzam çıkışlarına ve isyanlarına sahne oldu. Bu büyük eylem repertuarı içinde sarsıcı bir iz bırakan ve burjuvaziyi şiddetle korkutan, ona yok olma hissi yaratan ve sınıfın olağanüstü yıkıcı öfkesini ve estetik “şiddetini” gösteren eylem biçimi/ isyan hali Makina Kırıcıları’dır.

Bu muhteşem eylemcilerden çok söz edildi ama yine en anlaşılan onlar oldu.

MAKİNA KIRICILARI, SINIFIN İLK GERİLLALARI

Gerilla eylemi muazzam bir güce karşı, iyi, konsantre olmuş, sayıca az, moral, motivasyon ve hareket kabiliyeti yüksek bir güçle, makro gücün acıyan yerine vuran, onun icazetini ve zaifetini açığa çıkaran ve yığınlara gücün aslında kendileri olduğunu eylemin içeriğinde gösteren, etkisini ve efsanesini vur- kaç’tan alan bir savaş tarzıdır. Gerillanın yalnızca vurması yetmez, hem vuracak, hem ” kaçacak” bir kabiliyete haiz olması gerekir. Gerilla savaşının ezilenlerin, yoksulların ve proletaryanın savaş tarzı olması boşuna değildir. O güce karşı kafa tutma, asla pes etmeme ve gücü dize getirme yöntemidir.

Makina kırıcıları sınıfın ilk gerillalarıdır. Burjuvazinin acıyan yerine vuran ve “kaybolan”, “gerçek” bir efsaneye dönüşen gerillalardır. Tıpkı ilk grevleri örgütleyen, köy köy dolaşarak grev çağrısı yapan seyyar ve mobilize militan grevciler gibi…

Makina kırıcılığı, 17. yüzyılın ilk çeyreğinde İngiltere merkezli başlayan, 18. yüzyılda Fransa’da da etkisini gösteren 100 yıla yakın (1830’lara kadar) süren bir işçi hareketi ve bir eylemler zinciridir. Makine kırıcılığı, yalnızca sanayide değil, tarımda da gerçekleşen radikal ve militan çeşitli eylem biçimlerini içeren bir ayağa kalkıştır.

Sanayi devrimi öncesi ve sanayi devriminin ilk dönemine damgasını vuran makina kırıcıları, sınıfın ilk büyük öfke hareketidir. Yanlış anlaşılmasın öfke makinaya değil, sınıfın yaşadığı vahşi ve ölümcül şartlaradır. Koşulların yokediciliği ve sınıfın en temel ihtiyaçlarını karşılama ve (başta çalışma hakkını) koruma refleksi, hareketin spontane bir şekilde ortaya çıkmasını ve spontane bir şekilde yayılmasını sağlamıştır.

Her şeyden önce 17. ve 18. yüzyılın, bir alt üst oluş dönemi olduğu unutulmamalıdır. “Sıradan insanların” kaderlerine müdahale etmeleriyle tarih başka türlü akmaya başlar. Makina kırıcılar, artık her sanayi şehrinde ve hemen hemen her kapitalist çiftlikte varlığını gösterir.

Makina kırıcılığı, bir sınıf olmanın ve korkusuzca kafa tutmanın eylemler zinciridir. Makina kırıcıları, sınıfın yıkıcı bir isyan hareketidir.

Hareket, hem içi dönük bir hamleyi içerir ( sınıf dayanışmasının güçlendirilmesini ve korku kıskacının parçalanmasını amaçlar), hem de sermayeye karşı muazzam bir sınıfsal öfke ve kinin dışavurumudur. Hareket, genellikle Ludizm olarak anılsa da, Ludizm makina kırıcılarının içinde sadece bir oluşumun adıdır.

Makine kırıcıları bünyesinde tarım işçilerinin, denizcilerin, maden işçilerin ve dokuma işçilerin yer aldığı, malikane, ambar, ürün yakma ve tarım aletlerini imha etme gibi eylemlerin yanında, maden ocaklarının girişlerinde makinelerin parçalanması, madenlerin havaya uçurulması, farklı sabotaj teknikleriyle madenlerin işlemez kılınması, dokuma tezgahlarını kırma, dokuma, iğ makinalarını parçalama, hammaddeye zarar verme gibi eylemlerle kendini gösteren, gemilerde farklı sabotaj yöntemleriyle kendini dışavuran, ayrıca malikane sahiplerinin evlerini, depolarını ateşe verme, tehdit etme gibi eylem tarzlarını da içeren, yaklaşık bir asır süren, farklı işkollarında dalgasal olarak gerçekleşmiş; bazen yükseliş, bazen de düşüş aşamaları yaşamış yaygın ve etkili bir eylemler bütünselliğidir. Ludizm bu bütünselliğin içinde, 1800 başlarında İngiltere’de ortaya çıkmış, belirli bir bölgede etkisini göstermiş makina kırıcılarına verilen addır. Efsanevi Led Ludd’dan adlarını alırlar.

MAKİNA KIRICILIĞI, BİR DOĞRUDAN EYLEMDİR

Doğrudan eylem, (kolektif ya da birey) bir öznenin kendi iç potansiyeliyle hedefe kilitlenmesi, karşısındaki gücün direkt odağına, bütün varoluşsal imaj, yapı ya da işleyişine yönelerek, o gücü felç edecek hasar vermesi ya da bloke olmasını sağlamasıdır. Etkili ve kudretli bir eylem tarzıdır.

Doğrudan eylem sınıfın en önemli ve yıkıcı silahlarından biridir.

Makina kırıcıları sabotaj ve doğrudan eylemle özel mülke yönelmiş, ona zarar vermiş, tahrip yada imha etmiştir. Özel mülk kapitalizm ontolojini oluşturur. Hele bu özel mülk, üretim aracıysa sermaye açısından yaşadığı sarsıntı daha da yıkıcı olur. Zaten de öyle de olmuştur.

Doğrudan eylemin en önemli yanlarından biri alt üst edeci olması ve etkisinin şiddetidir. Sınıfın doğrudan eylemle yıkıcı gücünü, doğrudan demokrasiyle de kurucu niteliğini açığa çıkardığı unutulmamalıdır. Doğrudan eylem sınıfın özneleşme sürecini besler.

Makina kırıcıları, doğrudan eylemcilerdir.

Makina kırıcıları uzun, çok boyutlu ve kompleks bir süreç olan işçi sınıfının oluşum sürecinin ayrılmaz parçasıdır. Makina kırıcıları her şeyden önce son derece radikal (çokca ifade edildiğinin tersine, hedefini iyi bilen ve iyi hesaplanmış) sınıfsal bir tepki ve hak alma bilincinin en sert dışavurumudur. Sınıfın eylem gücünü gösterdiği gibi, örgütlenme kapasitesini ortaya çıkarmış, sınıf kimliği ve sınıf bilincinin gelişmesine ciddi kattılar yapmıştır.

MAKİNA KIRICILIĞI, SADECE MAKİNALARI KIRMAK DEĞİLDİR

Makina kırıcılığı salt makinaları kırmak degildir, o bir ruh, başeğmezlik ve isyandır.Sınıfın özgürlük tutkusudur. Ayrıca sınıfın en “tabii” hali ve içindeki enerjinin en sert biçime bürünmesidir. Kinetiğe dönüşmesidir.

Makina kırıcılığı bir hareket olarak biçimlendiği yüz yıllık süreçte, ağırlıkta iki yönelimde gelişti. Birincisi ve hareketin genel yönelimi olan tarzı, çok geniş (yukarıda belirttiğimiz) makina kırma eylem repertuarı olan ve sermayedarlara sınıfın gücünü ve kudretini göstererek, onları dize getiren, söke söke hakların alınması ve korunmasını içeren eylemler dalgasıdır.

Makinaları kırma iyi ayarlanmış, sarsıcılığı hesaplanmış, karşıdaki gücün zaafları iyi görülmüş eylemler sinsilesidir. Her ne kadar çok sert ve radikal eylemler olsa da sermayedarları dize getirme, hakkını koruma ve hakkını geliştirme ve sınıfa güven ve güç verme, dayanışma ruhunu geliştirme esastır.

Sınıf, burjuvaziye kısaca şunu demiştir,”senin acıyan yerini biliyorum”. Eylemlerin, barışcıl olmaması zaten eylemlerin gerçek kudretidir.

İkinci yönelim ise yine doğal bir refleks şeklinde ve korunma amaçlı gelişen ve varoluşuna yönelik saldırılara (emek piyasalarındaki daralmalara, işten atılma, işini kaybetme ve ücretlerin katlanılmaz seviyeye düşürülme riskine) karşı makina karşıtlığı temelinde gelişen, makinaları kırma ve parçalama tarzındaki eylemlerdir.

Hedef makinalar kırılarak gösterilmiştir. Kırma eylemi bir hesap sorma ve öfkenin somut olarak simgeleşmesidir.

Bu yönelimde son derece makul, anlaşılır, haklı ve gerçekçi bir yönelimdir. Sınıf hissettiği varoluşsal tehdite, son derece meşru ve militan bir karşılık vermiştir. Eylemler söylendiği üzerine bilinçsiz değil, tam tersine son derece iyi hesaplanmış ve iyi hedef gözetilmiş ve başarıyla uygulanmıştır.

Aslında iki yönelimde benzer saikler, duygu ve eğilimlerden doğmuştur. Ortada son derece vahşi bir şekilde hükmünü sürdüren bir sömürü sistemine vardır, sınıf otonomisinin aldığı güçle varlık mücadelesini en net ve en sert, hatta “doğasına” en uygun bir tarzda göstermektedir. Burada doğasına uygunluk, sistemin sınıfı dizginleyecek hiç etkisinin olmaması, hatta her hamlenin daha büyük öfke patlamalarına yol açması anlamındadır. Sınıfsal antagonizmanın sınıfta yarattığı yıkıcılık anlaşılmak isteniyorsa, makina kırıcıları bakmak yeterlidir. Hareket, tarihsel olarak sınıfsal öfke ve kinin en muhteşem kristalizasyonudur.

Kapitalizm “modern” adledilen gelişim sürecinde, aşsağı yukarı 180 yılda 9 nesil tükenmiş, yoğun çocuk işgücü (2 yaşındaki çocukların bile) çalıştırılmış, makinaların çarkları ömür, alınteri ve acı öğütmüştür. Böylesi sistem ve koşullarda işçi sınıfından “nezaket” beklemek, son derece ahlaksız bir tutumdur. Sınıf otonomisinin zenginliğiyle, varoluşsal bir şekilde ayağa kalkmış ve bu “canavarın” acıyan yerine, gerçek anlamda acıyan yerine vurmuştur. Ona ontolojik bir korku yaşatmıştır. Ayrıca sınıfın bu sistemi alt üst edecek, tek devrimci sınıf olduğunu makina kırıcıların eylemlerinden ve yarattığı auradan görebiliriz. Makina kırıcıları, erken dönem bir eylem manifestosudur. Makina kırıcıları, sınıfın radikal ve militan ruhunun çıplak bir dışa vurumudur.

“İLERLEMECELİK” KAPİTALİST RASYONALİZASYONUN PARÇASIDIR

Makina kırıcıları 1718 ve 1724’te Batı İngiltere’de (Wiltshire, Devon, Gloucestershire gibi kentlerde) dokuma işçilerinin işyeri tahrip etme,yıkma ve patronların evlerini yakma gibi hak eylemleriyle kendini göstermeye başladı. 1726 ve 1727’de dokuma işçilerinin ayaklanmaları sürdü. Grev kırıcılarını fiilen engellemek, patronların evlerini basmak, yünleri kullanılmaz hale getirmek, dokuma tezgahlarını kırmak, makinaları parçalamak gibi eylemler gerçekleşti. 1738’de yine Batı İngiltere’de dokuma işçileri ayaklandı.

Dokuma tezgahları tahrip edildi. İşçiler ücret düşürülmesine, işsizlik tehlikesine, ağır çalışma koşullarına karşı ayaklanarak, bir nevi fiili toplu pazarlık yapıyorlardı. Bu fiili, militan hak alma, haklarını koruma ve sert korunma refleksi makina kırıcı hareketin genel yönelimi olarak gelişti. Aslında sınıfsal kinin ve öfkenin saf, arı, en doğal ve en çıplak (ya da en yıkıcı) haliydi, makina kırıcıları…

Makina kırıcıların geniş, yaygın, spontane bir karekterde gelişen ve uzun bir tarihi kesiti kapsayan eylemleri içinde kısaca öne çıkanlar şunlar oldu:

1740’da maden işçileri, Northhumberland’da ayaklandı. Ocakların girişindeki makinaları tahrip edip, yaktı. İsyan ücretlerde önemli iyileşmelerin yapılmasıyla sonlandırıldı. Bu isyan dalgasını 1765’teki maden havzalarına yayılan yeni bir isyan izledi. Makinalar hemen her ocakta maden işçileri tarafından parçalandı. Çıkarılan kömürler sabote edilerek, ateşe verildi.

1778 isyanlarında bu sefer dokuma işçileri, ücretlerin indirilmesine karşı yaygın makina, dokuma tezgahlarını kırma eylemleri yaptı. Ayrıca 1778 isyanları, Ludizmin tarihsel öncülü kabul edilmektedir.

Diğer büyük isyan dalgası,1812-1813 yılında gerçekleşti. Tarım krizi, ayaklanmayı tetikleyen gelişme oldu. Tarım krizi, bankaları etkiledi, iflaslar birbirini izledi. Makina kırıcıları işsizliğe, ücretlerin düşürülmesine, patronların baskılarına karşı harekete geçti. Ludizm diye de anılan, bu ayaklanma büyük bir askeri güçle ve şiddetle bastırıldı. Çıkarılan yasayla (1812), makinaları kırma eylemi, “suçu”, ölümle cezalandırılmaya başlandı. Binlerce ludist asıldı. Katledildi, mahkum edildi, sürgüne yollandı. Ludist hareket, 1816’ya kadar etkisini gösterdi.

Ölüm cezalarına, sürgünlere rağmen makina kırıcılarının öfke ve cesaretleri engellenemedi. Her şeye rağmen, Makina kırıcıları müthiş konspirasyon ustalıklarıyla mücadelerini ve etkili eylemlerini sürdürdü. İdamlara, ağır mahkumiyetlere ve sürgünlere rağmen 1830’lara kadar varlıklarını korudular. Ve sermaye sahiplerinin korkulu rüyaları olmaya devam ettiler. Hareket bu tarihten sonra yavaş yavaş sönümlenmeye başladı.

Makina kırıcıları, bir hareket olarak tarih sahnesinden çekilirken, sınıfın kollektif hafızasına inanılmaz izler bıraktılar.

Uluslararası düzeyde işçi hareketinin, sınıf mücadelesinin olağanüstü momentlerinde bu silahı kullanması şaşırtıcı ya da tesadüf değildir, bu kolektif hafızanın ve sınıfın otonomisinin muhteşem dışavumudur. Tarihin bügün olmasıdır.

1811-1812 isyanları ve isyanın gerçekleştiği dönem, makina kırıcıları üzerine yapılan yorumların merkezinde yer almaktadır. Hatta makina kırıcılığı deyince genel olarak bu dönem öne çıkarılır. İsyanın hızlı ve sert gelişmesi ve büyük bir şiddetle bastırılması, hareketin aldığı darbeler sonrası toparlanamaması beraberinde palyatif ve spekülatif yorumları getirmiştir.

Yorumların ağırlığı “ilerlemeci” ve endüstrialist içeriktedir. Makinalar bu yorumlara göre, Walter Kiaulehn’in ifade ettiği gibi “demir melekler”di. Bir tarihsel ilerleme ve kudreti simgeledikleri gibi, geleceği işaretliyorlardı. Makina(lar) gelecekti. Ona direnme, boş bir çabaydı. Makina kırıcılığı anlaşıbilir bir reaksiyondu. Ama arkaik bir tavırdı ve yenilgileri kaçınılmazdı. Öyle de olmuştu. Zafer, endüstrinin ya da yeni toplumsal formasyonun, kaçınılmaz “ilerlemenindi”.

İşin ilginci bu yorumların çeşitli versiyonlarının Marksist kesimler tarafından da yapılmasıdır. Makina kırıcılık işçi sınıfı tarihinde bir sapma ya da daha yumuşak bir ifadeyle geçmişe özlemdi. Bu yorumların ağırlıktaki ele aldığı deneyim (hareketin bir dönemine tekabül eden) Ludizm’dir. Ludist hareketin büyük bir şiddetle ve hızla yenilmesi ve ardından makinaların zaferinin gelmesi ya da kapitalist ilişkilerde görülen hızlı gelişme bu yorumlara güç kattı. Yine aynı süreçte sınıf hareketinde görülen yeni örgütlenme arayışları, Çartizm ve sendikal örgütlenmelerin güçlenmesi gibi gelişmelerin yaşanması, bu örgütlenmelerin kitleselliği ve makina kırıcılığı gibi son derece meşru şiddet yerine, daha “barışcıl” yöntemlerle hareket etmeleri ve bu eğilimlerin giderek güç ve etki kazanması, makina kırıcılarını tarihin labirentlerine hapsetmeyi kolaylaştırdı.

SINIF ONTOLOJİSİYLE BUGÜNE MÜDAHALE EDER, GELECEĞİ FETHEDER

Makina kırıcılarına yönelik genel kabul gören, ortodoks yaklaşım ise eylemlerin kapitalizmin ön dönemine (manifaktür kapitalizm dönemine) ait bir hareket olduğudur. Eylemler, proleterleşme sürecinin yansımaları olarak değerlendirilir. Hatta sınıf mücadelesinin gerçek boyutlarının daha ortaya çıkmadığına vurgu yapılarak, “gidenin”, yani ara katman ve tabakaların reaksiyonu olarak görülür.

Makinaların ortaya çıkması sonucu, üretimde verimliliğin artması ve bir düzeyde standardizasyonun sağlanmasıyla, usta, kalfa ve zanaatkarların yaptığı işlerin niteliksizleşmeye başladığı belirtilir. Bu durum karşısında hızla ücretli işçiye ( bazen işsiz yığınlara) dönüşen bu kesimlerin sert reaksiyon vererek, makina kırıcı eylemlere giriştikleri açıklanır.

Yine ağırlıkta, 1812 ve 1813 Ludizm deneyimi baz alınarak yapılan bu yorumlara, aynı kesimlerin “altın çağ” yitimine uğradığı ve toplumsal statü ve konum kaybetmelerinin getirdiği faktörlerde eklenir.

Daha önceden kendilerinin belirlediği çalışma saat ve koşullarının ortadan kalkmasıyla, bir nevi bu kesimlerin yaptığı işlerinin değersizleşmesi ve niteliksizleşmesi hareketi tetikleyen faktörler olduğu belirtilir. Bu bağlamda makina kırıcıları, daha gerçek çelişkilerin ortaya çıkmadığı (yoruma göre, sınıf mücadelesinin sınırlılığından dolayı) bir ara dönemin hareketi olduğu, kapitalist formasyondaki gelişmeye bağlı olarak, sınıfın “gerçek” örgütlenme ve eylem biçimlerinin doğduğu vurgulanır. Yine de Ludistlerin, bir sınıf dinamiği taşıdığından anlayışla karşılanmaları gerektiği ama hareketin bir tarihsel döneme ait, (örtük ve açık bir biçimde) arkaik karekterli olduğu açıklanır. Kapital ve Komünist Manifesto’dan yapılan alıntılarla bu yorumlar güçlendirilir.

Böylesine bir bakış ve değerlendirme, en başta sınıfı bir nesneler yığını olarak görmektir. Sınıfı dolaylı ya da direkt edilgenleştiren, tarihin nesnesi yapan bir içeriğe sahiptir. Kapitalist transformasyondan (ilerlemeci bir perspektifle) tarihi okuma, yönelimler ve sonuçlar çıkarmayı koşullar.

Kapitalist sistemde sınıfsal antagonizma, sınıfın otonomisinin beslendiği temel noktadır. Sınıf antagonizmanın bir tarafı olarak kendini kurur, kendi diyalektiğini inşa eder. Bu süreç aynı zamanda otonomisini şekillendirir. Sınıf otonomisinin yaratıcı, yıkıcılığıyla hareket eder. Tarihsel özneliği, otonomisinin içinde saklıdır.

Sınıf, sınıflar mücadelesinin içinde çok boyutlu ve çok katmanlı özellikler kazanır. Sınıflar mücadelesi sınıfın yıkıcı gücünü ve devrimci kimyasını açığa çıkarır/besler. Sınıfsal antagonizma ve antagonizmanın tarafı olma sınıfa diyalektik bir zenginlik ve güç kazandırır. Otonomi, sınıfın kendiliğinden ve kendisi için sınıf olma potansiyelinin nesnel zeminlerini oluşturur.

Sınıfı antagonizmanın pasif bir tarafı (“öznesi”) olarak değerlendirme, sermayeyi tarihi devindiren bir aktif özne olarak ele alma ve evrimini aktif bir süreç olarak değerlendirme pozitivist, determinist ve evrimci bir yaklaşımın ürünüdür.

Böylesi bir anlayış, son tahlilde sınıfın devrimci bir sınıf olma özelliğini reddeder. Bu anlayış özünde metafizik bir yaklaşım yada en fazla metafizik materyalist bir anlaşıyın dışavurumudur. Bu aynı zamanda bir metafizik, pozitivist bir tarih anlayışıdır.

Makina kırıcıları, her şeyden önce bir asır süren militan ve radikal bir işçi hareketidir. Sınıfın yıkıcı öfke ve muazzam özgürlük tutkusunun çıplak göstergesidir. Bu hareketi farklı biçimlerde tek boyutlu, anokronik ya da arkaik bir eylem olarak görmek, buradan kalkarak sendikal ya da benzeri oluşumları daha gelişmiş sınıf örgütlenmeleri olarak değerlendirmek, eksik ve yanlış bir yorumdur ve sınıf dinamiklerini kavramamaktır. Sınıfın yıkıcı gücünün beslendiği çıplak, doğal ve alt üst edici yönlerini anlamamak ya da küçümsemektir.

Bunun yanında kapitalizmin absorbe etme gücünü hafife almaktır. Kapitalizm müthiş ve çok boyutlu bir absorbe etme gücüne sahiptir. Sistem olağanüstü supleks yapısıyla, kendi karşıtını etkisizleşmeyi, kontrol etmeyi hatta karşıtından beslenerek, dönüşebilmeyi başarır.

Sendikalar sınıfın özörgütlenmesidir. Anarşist, komünist, sendikalist militanların muazzam fedakarlık, özveri ve üstün mücadeleleriyle inşa edilen, harcında kan , gözyaşı ve ölümlerin olduğu sahici bir sınıf örgütüdür.

Bu radikal, kitlesel ve sınıfsal dinamik, başından itibaren çatalağzı bir gelişme özelliği gösterdi. Bir taraftan sendikalar, kendi bağımsız dinamiğiyle gelişti, diğer taraftan tek tek patronların katı ve rijit tutumlarının dışında, sermayenin kolektif çıkarlarını ve gücünü temsil eden bir aparat olarak kapitalist devlet tarafından enterne edilmek ve taşıdığı devrimci potansiyel eritilmek istendi. Bu yönde korporatist, kliyentalist ve klerikal taktikler uygulandı. Süreç içinde düzen sınırları içine çekilme, ehlileştirilme anlamında ciddi başarılar elde edildi. II. Enternasyonal’in politik çizgisini ( düzen içilik, sınıfın devrimci kimyasının bozulması ve kendini evrimsel sosyalizm olarak gösteren kapitalist tranformasyona duyulan hayranlık, reformizmin öldüren cazibesi ve bunun yarattığı politik çizgiyi) bu yönde okumak gerekir. Sendikal hareketin tarihi bu iki yönelim içinde gelişti.

Kısaca sermaye tarihi gelişimi içinde emeği tahakküm altına almaya, tüm dinamiklerini köretmeye çalıştı.

Emeğin ücretli emek- işgücü haline dönüşmesi, her ne kadar sermayenin tahakkümünü koşullasa da aynı süreç paradoksi bir şekilde sınıfsal öfke ve kinin biriktiği zeminleri yaratır.

Makina kırıcıları bu tahakküme karşı, G.P Thomson’un ifadesiyle toplumsal isyan odağı olan (o dönemin) fabrikalarda ( yani manifaktürlerde, madenlerde, tarımda, gemilerde) muazzam bir ayağa kalkış, sınıfın özgürlük tutkusunun çıplak bir dışavurumu, militan bir ruhun silahlanması, sınıfsal öfke ve kinin en doğal ve en radikal biçim alışıdır.

100 yılı aşan bir işçi hareketi olarak, sınıfın dizginlenemeyen yıkıcı gücünün ve yıkıcı öfkesinin en konsantre ifadesidir. Makina kırıcıları, militan, radikal, alt üst edici, sınıfın dizginsiz doğasını açığa çıkaran kitlesel bir isyan hareketidir.

Sendikal hareketin özellikle ilk dönemi benzer dinamiklerle gelişti. Sınıfın çıplak öfkesi ve kini, hareketin mayası oldu. Hareketin kurucu ve taşıyıcı kadroları olan komünist, anarşist, sendikalist, devrimci militanlar bir dava , bir kavga adamları ve kadınları olarak son derece radikal pratikler ve örgütlenmeler gerçekleştirdi. Kapitalizmin acıyan yerine vurdular. Onlarda şiddeti estetik bir biçimde kullandı. Sermayeyi felç edici eylemler (farklı sabotajlar, üretimin bloke edilmesi, barikat ve sokak çatışmaları gibi) gerçekleştirdi.

SINIF TARİHSEL SİLAHLARINI UNUTMAZ

Sınıflar mücadelesinin her momenti zengin deneyimler ve pratiklerin doğmasını beraberinde getirir. Geçmişin birikimleri, yeni momentte ışık tutar. Yol gösterir. Ruhunu belirler.

Sınıf eylemle öğrenir, eylem muhteşem bir yaratıcılıkla sınıfı kavrar, ruhunu kuşatır.

Sınıfın her eylemi, enternasyonal bir mahiyet taşır. Bu sınıfın doğasının dışa vurumudur.

Sınıfın ontolojini belirleyen temel yön enternasyonalizmdir. Enternasyonalizm sınıfın kapitalist sisteme karşı gerçekleştirdiği mücadelenin özünü oluşturur. Devrimci kimyasının beslendiği temel zemindir. Enternasyonalist eylem sınıfı, yıkıcı bir güç ve kollektif bir özne haline getirir.

Enternasyonalist eylem sınıfın kolektif hafızasını besler, silinmez izler bırakır. Aslında sınıfın her eylemi ( küçük ve dar düzeyde, yerel görünümde bile olsa da) enternasyonal içeriktedir ya da enternasyonal içerikte gelişir.

Sınıflar mücadelesi bir biriktirme sürecidir. Her eylem bu süreci besler. Ve her eylem dolaylı ve direkt enternasyonal ruhu şekillendirir. Özellikle makina kırıcılığı gibi bir isyan hareketinin, tarihsel boyutunun dışında sınıflar mücadelesinin kritik momentlerinde yeniden doğması, her ülkenin sınıf tarihi pratiğinde yeniden ortaya çıkması tesadüfi değildir.

Enternasyonalizm sınıfın ruhunu silahlandırdığı gibi kolektif hafızasını da besler. Sınıf mücadelesinin seyri, yüksek konjonktür dönemleri sınıfın tarihsel silahları yeniden eline almasına yol açar. Kısaca makina kırıcılığı içeriği, eylem repertuarı ve sınıfın kolektif hafızasının dışavurumu olarak “aktüeldir”

Kapitalizmin genel bunalımın yaşandığı konjonktürde makina kırıcılığı gibi sınıfın saf öfke ve kininin açığa çıktığı, konsantre ve sarsıcı militan eylemlerinin önü açılmaktadır. Bir anlamda efsane geri dönebilir.

Kapitalist sistemin ruhu olan özel mülkiyete ve onun en konsantre biçimine yönelik saldırıların gerçekleşeceği bir konjonktürün içindeyiz. Sınıfsal antagonizmanın küresel düzeyde keşkinleştiği ve derinleştiği koşullarda, sınıfsal öfke ve kin birikir.

Artık yıkıcı patlamalar dönemine girdik. Çıplak ve yıkıcı öfke patlamaları gündemdedir.

Yakın dönemde farklı ülkelerde militan öfke patlamaları yaşanırsa şaşırmamak gerekir. Sınıf açısından “zamanın ruhu” değişmeye başladı. Artık umut, onur ve haysiyet ayaklanmalarınının ve isyanların gerçekleştiği bir konjonktüre girdik. Bu konjonktürde “tarih geri gelir”, tarih bugün olur, tarihsel silahlar “gömüldüğü yerden” çıkartılır.

Kolektif hafıza, sınıflar mücadelesine tüm birikimlerini sunar

Sınıf bu birikimlerin ışığında hareket eder, yolunda yürür. Makina kırıcıların ruhu ve eylem repertuarı bir hazine gibi sınıfın ruhunda, doğasında, reflekslerinde ve kollektif belleğinde saklıdır. Mücadele ve mücadelenin ihtiyaçları bu hafızayı, refleksleri harekete geçirir, tetikler.

Bolivya madencilerin sokak ve barikat savaşları, İspanya madencilerin sokak savaşçılarına dönüşmesi, Güney Kore otomobil işçilerinin fabrika işgali ve polisle her eylemde molotoflarla çatışmaları, Güney Afrika elmas madeni işçilerin mermilere çıplak vücutlarıyla direnmesi, herşeye rağmen muhteşem grevleri ve Topkapı Şişecam işgali, Greif işgali, Fen-İş fabrika işgali gibi pratikler yeni bir döneme girişin ilk işaretleridir.

Kapitalizm genel krizi küresel düzeyde (sınıfsal antagonizmanın şiddetlenmesi ve sınıfın otonomisine bağlı olarak) sert ve şiddetli sınıf savaşlarının önünü açıyor. Sınıfın en yıkıcı ve en sarsıcı eylemleri artık, aktüeldir. Makina kırıcılığı yıkıcı bir isyan hareketidir. Sınıfın otonomisi muazzam eylem biçimlerinin ve isyan dinamiklerinin rahmidir. Artık sarsıcı “doğumlar” zamanına girdik.

Tarih bügüne dönüşüyor. Tarihin diyalektiği olağanüstü zenginliğiyle kendini dışavuruyor.

 

Volkan Yaraşır

 

Kaynaklar:

– Eric Hobsbawn, Sıradışı İnsan; Bulut Yay

.- Volkan Yaraşır, Uluslararası İşçi Hareketleri; Tümzamanlaryayıncılık, 1997.

– E.P. Thompson, İngiliz İşçi Sınıfın Oluşumu; Birikim Yay., 2004.

– ( Ed.) Ira Katanelson, İşçi Sınıfının Oluşumu; TanYay., 2012

– Jurgen Kuczynski, İşçi Sınıfı Tarihi; E Yay., 1968.

– Volkan Yaraşır, Sendikalı İşçinin Ders Notları; Tez. Koop. İş Sendikası.

– Dirk J. Struik, Komünist Manifesto’nun Doğuşu; Sol Yay., 1976.

– Karl Marx, Kapital I; Sol Yay., 1993.

– Walther Kiaulehn, Demir Melekler; Remzi Kitabevi, 1971.

– F. Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu; Sol Yay., 1997.

– G. Lucacs, Lenin’in Düşüncesi- Devrimin Güncelliği; Belge Yay., 1998.

Taşeronda, güvencesiz işçiler arasında, marjinal sektörde “DUVARDAKİ SARMAŞIK GİBİ” ÖRGÜTLENMEK

Finans kapital sınıfa çok boyutlu ve konsantre bir biçimde saldırıyor. Sistematik esnekleştirme, güvencesizleştirme, işsizleştirme, sendikasızlaştırma, mülksüzleştirme, yoksullaştırma, taşeronlaştırma operasyonlarıyla sınıf hızlı ve tam anlamıyla kuşatılmak ve kadavralaştırılmak isteniyor. Maksimum kar stratejisinin bir parçası olarak devreye  sokulan kompleks saldırılar, ontolojik bir mahiyet taşıyor.
Sınıfı güçsüz, örgütsüz, iradesiz bırakmayı, atomize ve amorfe etmeyi amaçlayan bu hamleler, inşa edilen Çin çalışma rejimiyle bütünleştiriliyor.
Çin /Vietnam çalışma rejiminin özü maksimum sömürü, makro tahakküm ve sınıfın köleleştirilmesine dayanır. Bu enkazlaştırma stratejisinin temel halkalarından biri taşeronlaştırmadır.
Sınıf açlık ve işsizlik tehdidiyle, taşeron cehenneminin tutsağı ediliyor. Esaret, çalışma rejimi haline geliyor.
Taşeronlaşma öz olarak sınıfın bügünün yıkımı ve geleceğinin gaspıdır. Sınıfın bilinç ve kimliğini erezyona uğratan, örgütlenme ve eylem gücünü aşındıran taşeronlaşma, sınıfa tahammüden saldırıdır. Sınıfı felç eden ve varoluş dinamiklerini sarsan bu saldırılara geleneksel yöntemlerle ve örgütlenme biçimleriyle cevap vermek mümkün değildir.
TOTAL ÖRGÜTLENME
Enformalleşme ve taşeronlaşma, “yaşayan” kapitalizmin en karakteristik özelliğidir.Yıkıcı bir enformel işleyiş olan taşeronlaşmaya, ancak supleks bir özelliğe sahip enformel örgütlenmelerle karşılık verilebilir.
Ancak enformel bir örgütlenmenin, fiili ve militan bir mücadale tarzının hayata geçirilmesiyle taşeron “vebası” yeninebilir.
Ve bu vebanın yarattığı güçsüzlük ve yenilgi duygusu ve teslim olma hali aşılabilir.
“Duvardaki sarmaşık” gibi en olmaz, imkansız gibi görülen işyerinde, tohumun yeşereceği çok küçük bir toprak parçası(sınıf mücadelesinin kendisi, gündelik akışı) sarmaşığın büyümesine, kendisi için ölüm anlamına gelen duvarda yaşayabilmesine yolaçmaktadır.
Taşeron işyerlerinin dağınık olmasına, taşeron işçilerinin bir araya gelme koşullarının olağanüstü kısıtlılığına rağmen, işyerleri stratejik önemdedir.
Bu alanda kurulacak taban örgütlenmeleri işyerinin nabzı, sınıfsal öfkenin ve kinin odağıdır. ” Bir şey yapmalı?” sorusu, taban örgütlenmelerinin başlangıcıdır.
Son derece esnek, somut sorunlar ekseninde (zorunlu olarak yarı- legal) kurulucak bu yapı, taşeron işçisini iradeleştirmeleştirmeyi amaçlar.
İzlenecek yöntem “suya atılan taş stratejisi” olmalıdır. Taşın suda yarattığı dalga senkronuna benzer tarzda, örgütlenme en güvenilir işçiden başlayarak örülmelidir.
7/24 – ÇALIŞMA ALANLARINDAN, YAŞAM ALANLARINA VE BOŞ ZAMANIN ÖRGÜTLENMESİNE
7/24, yani haftanın 7 günü 24 saat işçinin ontolojisiyle bütünleşmek ve böylesi bir  örgütleme tarzı devrimci- komünist bir duruşun ya da stratejik bir duruşun ifadesidir. Özellikle taşeron örgütlenmesinde bu yaklaşım yaşamsal niteliktedir.
İşçiyi çalışma alanından, olmuyorsa yaşam alanından yakalayan ve işyeri merkezli bir ilişkilenme ve örgütlenme,  taşeronda yaşanacak iletişim ve ilişkilenme sorunlarının aşılmasını sağlar.
Taban örgütlenmelerine dayanan, Total Örgütlenme olarak tanımladığım bu örgütlenme tarzıyla, son derece esnek, supleks bir yapıyla sınıfa nüfuz etmenin koşulları doğar.
Ama unutulmasın sınıf çalışması meşakkâtli, zor, yoğun bir emek ve stratejik duruş (söylem ve eylem) gerektiren bir çalışmadır. Bügünden yarına bir sonuç alınmaz. Bir biriktirme sürecidir. Total örgütlenme geleceği örme stratejisidir. Ve sınıfla ontolojik bir bütünleşmeyi zorunlu kılar.

Volkan Yaraşır