adhk tarafından

ADHF: Almanya’da konut sorunu (2)

Temmuz 20, 2014 de ARŞİV, GÜNCEL adhk tarafından

adhf-logo-272x300

Almanya’da bir yanda konut darlığı ve konut fiyatlarının yükselmesi, diğer taraftan da milyonlarca evin boş kalması kamuoyunda tartışılan ve toplumun gündemleri içinde olan bir meseledir.

Kapitalist sermaye, çıkarları gereği konut darlığını gerekçe göstererek kapitalist tekeller tarafından konut kiralarını yükseltmekte ve konut fiyatlarını daha fazla arttırmaktadır. Borsanın konut üzerindeki etkisiyle ve bankaların konutlara verdiği kredinin belirli dönemlerde arttırılmasıyla konut fiyatlarıyla oynanarak, ihtiyacı olanlara konut satılmakta, akabinde yüksek faiz, iş koşuları ve sağlık sorunundan dolayı evin aylık taksidini ödeyemeyen emekçilerin elinden evleri geri alınmaktadır.

Bu işleyiş kapitalist sermayenin işleyişidir, bu işleyişin faturası yanlızca proletaryaya çıkarılmamakta, küçük burjuvaziye de çıkarılmakta ve dolayısıyla bu tartışmaların içine küçük burjuvazi de dahil olmaktadır. Dolayısıyla konut sorunu tartışmasının içine proletaryanın dışında diğer tabakalar da girmektedir. Onlar da barınma sorunuyla karşı karşıya olup, proletarya sınıfı gibi yüksek kira ödeyemez durumundadırlar.

Medyada manşetlerde Avrupa ülkelerinde kanalizasyon altında yaşayan insanların resimlerine yer verildi. Ev kirasını ödeyemedikleri için buralarda kaldıklarını, ayrıca kötü beslenme sonucu ve havanın kirliliği vs. sebeplerden dolayı hasta olduklarını, tedavi için ise maddi imkanlarının olmadığını burjuva gazeteleri bolca yazdı, kaldıkları yerlerin fotoğraflarına gazete manşetlerinde ve sosyal medyasında yer verildi. Bir kez daha vahşi kapitalist sistemin işleyişi, kendi yayın organlarıyla farkına varılmadan teşhir edildi.

Avrupa ve Almanya’da boş evler ve sokakta yaşayanlar

Dünya halklarının ezilmesi ve sömürülmesinde küçümsenmeyecek derecede rol oynayan, binlerce askerini dış ülkelerde bulunduran Avrupa Birliği’nde, 11 milyon ev boş dururken 4.1 milyon kişi sokaklarda, parklarda, kanalizasyon veya metrolarda yaşamaktadır. Köhnemiş düzenin bu tablosunun esas kaynağı ve arka planındaki siyasal ve politik durumun iyi okunması gerekmektedir. Emperyalist ve kapitalist sömürü ve özel mülkiyetin emekçi ve yoksullara reva gördüğü yaşamı burada görebiliyoruz.

İnsan haklarından bahseden Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan yoksul ve fakirlerin, yaşamlarını devam ettirebilmeleri için en doğal haklarının ellerinden alındığı ve her şeyin paraya dayandığı açık ve berraktır. Soğuk havalarda onlarca kişinin soğuktan donarak, ölü bedenlerinin parklarda, metrolarda bulunduğu burjuva medyasında yer almaktadır. Bu da kapitalizmin insan değerlerine önem vermediği, açlık pençesinde yaşayan, akşamları metrolarda, kanalizasyonlarda barınan emekçileri düşünmedikleri kapitalist mentaliteye uygundur. Sermayenin, emekçilerin kanları üzerinden elde edildiğini bu acı gerçeklerle görebiliyoruz. Küçücük bebekleri kanalizasyon altında metrolarda veya sokaklarda yaşamalarını sürdürmelerine mahkum eden, özel mülkiyet dünyasıdır.

Veriler ‘‘Fransa ve İtalya’da toplam 2 milyon ev, Almanya’da yaklaşık 1.8 milyon ev, İngiltere’de 700.000 evin boş tutulmakta olduğunu göstermektedir.. Ayrıca, Portekiz’de yaklaşık 735.000, İrlanda’da 400.000 ve Yunanistan’da 300.000 adet evde kimse oturmamaktadır. İspanya bu konuda listenin başında yer almaktadır. Ülke genelinde tam 3.4 milyon ev boştur ve bu sayı toplam konut sayısının yüzde 14’üne karşılık gelmektedir.”

Avrupa Birliği’nin başını çeken Almanya ‘da ise 2011 yılındaki istatistikler göre, 19 070 791 bina, 41.3 Milyon ev bulunmaktadır. Bu sayıdan 1.8 milyon ev boşken, 250 000 evsizin olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayının ileriki dönemde artacağı tahmin edilmektedir. Evlerin boş kalmasında baş faktör ise kiraların fazla olması.

PESTLE Enstitüsü araştırmasına göre ‘‘On büyük şehirde toplam 100 binden fazla kiralık yeni eve ihtiyaç duyulduğu… Bunlardan Münih’te yaklaşık 31 bin, Frankfurt’ta ise 17 bin 500 yeni kiralık daire yapılması gerektiği…. Araştırma sonuçlarına göre ev sorununa acil bir çözüm bulunmazsa, Almanya genelinde her yıl 130 bin yeni kiralık daireye ihtiyaç duyulacağı… Beş yıl içinde tüm ülkede toplam sayının 400 bine ulaşacağı… 2017 yılına kadar tüm vatandaşların ev ihtiyacının tamamen giderilmesi için toplam 825 bin yeni dairenin inşa edilmesi” gerektiği belirtmektedir.

Alman devleti ikinci dünya savaşı sonrası konut sorununu çözmek için devletin halktan topladığı vergilerin küçücük bir bölümünü sosyal konut alanına yatırmış, maddi durumları iyi olmayan, yani yoksulluk kapsamı içinde yaşayan kişilerin barınması için kısmi imkanlar tanımıştır. Bu durum 90’ların başına kadar devam etmiştir. 90’lar sonrası Alman emperyalizminin doğu Almanya’yı yutması ve Avrupa Birliği’nin genişlemesi, konut darlığını beraberinde getirmiş ve bu alandaki talep daha fazlalaşmıştır. “Sosyal devlet” (hiç bir dönem Alman devleti sosyal devlet olmamıştır, devletin niteliği gereği sosyal olamaz, Devlet bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki baskı gücüdür) politikasının iflas etmesi, konut sorununda da görünmüştür. “Sosyal konutlar” olarak bilinen evlerin yapılmasına bütçe ayrılmamış veya bütçe asgari düzeye çekilerek konutlar özel tekellerin denetimine sokulmuştur. Sosyal evler olarak bilinen yoksulluk içinde yaşayan emekçilere verilen evlerin yapımı sürekli geriye çekilmiştir.

‘‘PESTLE Enstitüsü araştırmacıları, Almanya’da ev sorununun artmasına, federal yönetimin aşamalı olarak 15 yıl içinde yeni ev inşasına verdiği destekleri çekmesinin neden olduğunu düşünüyor. Eyalet yönetimleri de sosyal evlerin inşası için yaptıkları teşvikleri son on yılda yüzde 80 oranında düşürdü‘‘ğünü belirtmektedirler. Bu durum, gerek konutların pahalılaşması ve evlerin kirasının pahalı olmasını birlikte getirmiştir. Geçtiğimiz 5 yıl içinde belirli yerlerde ev kiraları yüzde 25 kadar artmıştır. Veriler “Almanya’nın yaşanan şehirlerin başında gelen Münih’te ise konut kiralamak için metrekare başına 12.20 Euro ödenirken, bankalar şehri Frankfurt’ta 10.20 Euro, Stuttgart’ta ise 9,60 Euro“ ödendiğini göstermektedir. Çalışan emekçiler gelirlerinin yüzde 60 veya 70 civarındaki kısmını kira ve evin yan giderlerine ödemektedirler.

Almanya‘da konut yapımı ve evlerin kiralanmasında zengin ve fakir mahalleleri olarak bölündüğü çok sistematik biçimde görünmektedir. Konut yapımında zengin ve fakir mahalleleri ayrımı üzerinden konut yapılmaktadır. Özelikle yabancı ve göçmenlerin belirli mahallerde toplanmalarının yolu açılarak gettolaşmanın mahalleleri yaratılmak istenmektedir. Uzun süreden beri süren gettolaşmanın  siyasal sonuçlarını  kamuoyunun da tartışması ve  gettolaşmaya karşı tavır takınması gerekmektedir. Almanya’da emekçilerin iş bulma koşullarının her tarafta ayı olmaması sorunundan dolayı belirli evlerin boş kaldıkları da ayrı bir gerçektir.

Verilen istatistiklerde, Almanya’nın bazı bölgelerinde ciddi bir konut sıkıntısı yaşanırken, birçok bölgede ise binlerce konut boş durmaktadır. Özellikle Almanya’nın doğusunda binlerce boş dairenin olduğu bilinmektedir. Buna göre Saksonya Anhalt’ta kiralık konutların yüzde 11.6’sı boş. Saksonya’da bu oran yüzde 9.7, Brandenburg’da ise kiralık konutların yüzde 8.3’üne hala kiracı bulunamıştır. Yine bir Doğu Alman eyaleti olan Thüringen’de ise boş ev oranı yüzde 7.9 iken, Doğu Almanya’daki en düşük oran yüzde 6.9 ile Mecklenburg Vorpommern’de. Batı Almanya’da ise boş konut oranı yüzde 5.6 ile Saarland’da en yüksek seviyede. NRW’de yüzde 3 olan oran, diğer eyaletlerde yüzde 2 dolayında. En iyi kiralanabilir konutlar Bremen ve Hamburg’da. Bremen’de kiralık konutların sadece yüzde 1.1’i boş. Hamburg’da bu oran yüzde 0.8 ile, ülke genelindeki en düşük seviyede.‘‘

Konut krizi ve palazlanan tekellere dair kısa bir vurgu

Kapitalist ve Emperyalist devlet, uslu proletarya yaratma, sisteme entegre etme aracı olarak herkesin evinin olması, rahat yaşamaları için kredi sistemiyle ev sahibi olmayı teşvik etmektedir. Medya manşetlerinde emekçileri özendirerek ev satın almaya teşvik ederek gelecekteki dönemde de bu evlerin nasıl geri alınacağını planlamaktadır. Aslında bu bir tuzaktı, “düşük krediyle ev sahibi olma sistemi konut fiyatlarının aniden düşüşe geçmesi, piyasa kredilerinin çökmesine ve birçok dar gelirli ailenin evlerinin elinden alınarak iflas etmelerine neden olmuştur.” 2008 yılında patlak veren bu krizin ismi konut krizi olarak tarihe geçti. Krizden yararlananlar emperyalist ve kapitalist tekkeller olmuştur. Burjuvazi bir taşla iki kuşu vurmuştur, konut kredisini ödemesi için daha fazla çalışarak emeğini ucuza satmak zorunda kalan işçi sınıfını iş gücünün gaspederk kapitalistlerin kasasına artı değer girmiştir, ayrıca tüm bunlara rağmen krizle birlikte konut kredisini ödemeyen evlere el konulmuş emperyalist tekkleler büyük karlar elde etmişlerdir.

Konut satımı ve konutlara biçilen değer diğer metalar gibi hiçbir dönem real olmadı, dönemin toplumsal koşulları içinde arz ve talep, ucuz kredi vb. diğer olanaklar dikkate alınarak fiyatlar belirlenmektedir. Özelikle banka kredilerinin faizlerinin düşük olduğu dönemde konut satın alma talebi yükselmektedir. Bu talep belirli bir sınıra varılmasının ardından kredi faizleri yüksek tutularak konut fiyatlarında düşüş sağlanmakta ve böylece de konut sahibi olan kişi krediyi ödeyemeyecek duruma getirilerek evine banka tarafından el koyulmaktadır. Verilen istatistiklere göre Almanya’da ev satın alanların %30 civarındaki kısmı kredileri geri ödemekte zorluk çekmektedir.

Sorunun Çözümü

Engels’in konut sorunu üzerine kaleme aldığı makalesi gelecek toplum sistemimizin konut sorununa yaklaşımını ortaya koymaktadır. Uzun paragraf olmasına rağmen burada aktarmak istiyoruz.

“O halde konut sorunu nasıl çözümlenecek? Günümüz toplumunda her hangi bir diğer toplumsal sorunun çözüldüğü gibi: arz ve talebin tedrici ekonomik ayarlanması ile sorunu her zaman yeniden yaratan ve dolayısıyla çözüm olmayan bir çözüm ile. Bir toplumsal devrimin, bu sorunu nasıl çözeceği, yalnızca her durumdaki özel koşullara dayanmamaktadır, ama aynı zamanda, en önemlilerinden biri, kent ve kır arasındaki çelişkinin ortadan kaldırılması olan, çok daha geniş kapsamlı sorunlarla da ilgilidir. Gelecekteki toplumun düzenlenmesi için ütopik sistemler yaratılması bizim görevimiz değildir, sorunu burada ele almak son derece boş olacaktır. Ancak bir şey kesindir; rasyonel kullanımı varsayımıyla, büyük kentlerde, herhangi bir gerçek “Konut darlığını” anında giderecek mesken için yeterli bina zaten vardır. Bu doğal olarak, ancak, mevcut sahiplerin mülksüzleştirilmesiyle, yani onların evlerine evsiz işçileri ya da bugünkü evlerinde aşırı derecede kalabalık olan işçileri yerleştirerek olabilir. Proletarya, siyasal güç kazanır kazanmaz kamu çıkarları uğruna alınacak böyle bir önlemin uygulanması, mevcut devletçe yapılan diğer kamulaştırmalar ve yerleştirmeler kadar kolay olacaktır.“

Özel mülkiyet dünyasının yaratığı sorunların çözümü ancak özel mülkiyetin ortadan kalkmasıyla mümkün olabileceği gerçeği bilince çıkararak, özel mülkiyetin olmadığı bir dünya için mücadele etmeliyiz. Konut sorunu gibi diğer sorunlarda emekçilerin kendi yaşamına direk karar verdiği kendi, kendisini komünce yönettiği bir dünya yaratmak için yarını beklemeden bugünden üzerimizdeki görevleri en iyi biçimde yerine getirmek için çalışmalıyız. Gelecek toplumun kurulmasının maddi olanakları sürekli olduğu gibi, Avrupa’nın göbeğinde metrolarda, kanalizasyonlarda, tarlalarda ve açılık sınırı içinde yaşayanların, kurulacak sosyalist komün sisteminin bugün de sosyal maddi temelidirler. Özel mülkiyet olgusu üzerinde ortaya çıkan, açlık, yoksulluk konut sorunu vs. sürekli olacaktır, dolayısıyla burjuva devletlerin, yıkılması için maddi temelleri sürekli var olacaktır.

Temmuz 2014

ADHF ( Almanya Demokratik Haklar Federasyonu )

adhk tarafından

Almanyada Konut Sorunu (1)

Temmuz 2, 2014 de ARŞİV, GÜNCEL adhk tarafından

Almanya Demokratik Haklar Federasyonumuz yabancılaşma yazısında ( adhk sitesinde bu yazı mevcut) Emperyalist ve Kapitalist sistemin uyguladığı vahşi baskı ve sömürü sonucu, ezilen halklar kendi kimliğinde yabancılaşmaları, doğadan da yabancılaşma vurgusunu yapmıştır.

Bu olgu dünyamız üzerinde yaşayan emekçilerin gezegenimiz üzerinde her hangi bir hakka sahip olmadıkları konut ve barınma sorununda görebiliyoruz.

Yaşlı Gezegenimiz evrimleşme sonucu ortaya çıkmış, canlıların barındığı, yaşadığı tek gezegen olarak ( en azında bugün) olma durumundadır. Özel mükiyet öncesi gezegenimiz üzerinde özel mülkiyet olmamasından dolayı konut, barınma v.s sorunlar özel mülkiyete dayalı tartışmalar çekişmeler, düşünceler olmamıştır.

Konut sorunu özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla, yani kimseye ait olmayan,her hangi bir sınıfın, tabakanın mülkiyeti olmayan topraklar paylaşılmasıyla toplumun gündemine gelmiştir. Konut sorunu vahim durum almıştır.Yaşamını devam etirmek için beslenme barınma v.s belirli bir azınlık kesimin verdiği kararlar sonucu ve onların çizdiği sınırlar içinde olmaktadir.

İnsan hakların temel deyerlerin başında her kişinin geçinmesi, barınması temel kuraldır. Bu red edilmeyen her kes için geçerli olan durumdur. Barınma sorununda sınıf farklığı aranamaz, hangi milliyete sahip olması aranamaz, her kesin barınma geçinmesi zorunludur. Kişinin ırkına, milliyetine ve sınıfına bakarak barınma sorunu ele alınmaz. Bu bizim için genel kuraliken ezen, sömüren tekkeller sömürü ve kar yani daha faza para kasalarına aktarmalari için konut sorunu sermayenin akışının parçasi haline getirmişlerdir.

Dünyamız karış karış paylaşılmış gelecek dönemde küçük ihtihmal olsa bile diğer gezegenlerde hayat olması dahilinde tekkeller o alanları yanı diyer gezegenleri de kendi denetimi altına alacaklardır.

İlk ortaya çıkmasıyla toplumsal mülkiyet olmayan gezegenimiz bu gün bir avuç kesimin denetimi altına girmiş toprak üzerinde yapılan konut kaç tane olacağı v.s belirli tekkeller karar vermekteler. Tüm ülkelerde olmasa bile yaşadığımız Emperyalist kapitalist ülke olan Almanyada bunu görebiliyoruz.

Belirtiğimiz gibi konut sorunu daha öncede olmasına rağmen sanai devrimlerin olduğu köylülerin farklılaşarak proleteryaya dönüştüğü ve ilker birikim dönemim tamamlama sürecinde olduğu dönemlerde konut sorunu daha fazla önem kazanır.

Bu dönem köylülerin, köylerden şehirlere akın ettiği ( bu bazen devletin zoruyla, bazen yeni çıkarılan yasalarla, veya yeni iş yeri bulma gayesiyle olur) iş olanakların olduğu alanlara yerleştiği dönemdir.

Yani sanayi devrimlerin oldugu ülkelerde pazarın gelişmesi, insan nufusun bu alanlara akın etmesi sonucu kanut sorunu daha fazla gündeme gelir. Zira köy ve kent diyalektik bağı bu dönemde köyler şehirlerin gelişmesinde birer parça olmuştur.

Şehir alanına biriken nüfus barınma sorununu toplumsal sorun haline gelmesi Engels şunları belirtmektedir.

“Eski kültüre sahip bir ülkenin manüfaktür ve küçük üretimden büyük sanayie, üstelik elverişli koşullarla çabuklaştırılmış böylesine hızla geçtiği bir dönem, aynı zamanda ileri düzeyde bir “konut darlığı” dönemidir. Bir yandan, kırsal işçi yığınlarını, birdenbire, sınai merkezlere dönüşen büyük kentler kendine çekmekte; öte yandan da, bu eski kentlerin yapı düzenlemeleri yeni büyük sanayi koşullarına ve buna tekabül eden trafiğe uymamakta; sokaklar genişletilmekte, yenileri açılmakta, ve kentlerin ortasından demiryolları geçirilmektedir. Tam işçilerin yığınlar halinde kentlere aktığı sırada, işçi meskenleri büyük ölçüde yıktırılmaktadır. İşçiler ve küçük tüccarlar ve müşterileri işçiden oluşan zanaatçılar için aniden ortaya çıkan konut darlığı burdan gelmiştir. En başından beri sanayi merkezleri olarak gelişen kentlerde bu konut darlığı yok gibidir; örneğin, Manchester, Leeds, Bradford, Barmen-Elberfeld. Öte yandan, darlık, o sıralarda, Londra, Paris, Berlin, Viyana’da had safhaya varmış, ve çoğunlukla süregen bir biçimde varlığını sürdürmüştür““ belirterek sanai devrimlerin olduğu dönemdeki konut sorununu anlatır. Yarı sömürge yarı fedoal ülkeler de kapitalist üretim hakim olduğu ülkelerde üste belirtiğimiz sorunlarla karşı karşıya kalacakları açıktır.

Konut sorunu daha öncede olmasına rağmen Engelsin bahs ettiyi 1848 sonrası Almanyada kendisini daha fazla his ettirmiştir. Üste de belirtiyimiz gibi bu dönem sanayi sermayesinin emeye ihtiyaç duyduğu dönemdir, geçinmesi icin emeyini satmak zorunda kalan köylülük kırsal alanda şehirlere akın eden yüzbinlerce kişinin konut sorunu ortada durmaktadir.

‘‘Konut darlığı’’ arz ve talep arasındaki dengeye göre değişmesi kapitalist politik sistemin uyguladığı politikadır, konutların yapımını engelleme ve boş olan evlerin kiralamayarak barınma sorunu darlaştırarak konut sorununa duyulan talebi toplumda üst seviyeye çıkararak konutların fiatlarını üste çekmektedir. Bu politika bugünde görebiliyoruz, yazımızın ikinci bölümünde bu gün somut durumdaki biçimini ele almaya çalışacağız.

Konut sorunun darlığı belirli dönemlerde insan olgusunun dışında olabileceğinde burda vurgulamamız gerekiyor, örneğin savaş alanında olan kitlenin savaş bölgesinde göç ederek komşu ülkenin topraklarına yerleşmesi dönemlerde de konut sorunu gündeme gelebileceği gibi, vavaş dönemlerde yıkılan yok olan evlerin çökmesi gibi dönemde de konut darlığı göndeme gelir. Veya doğa afetleri deprem, sel baskınlar v.s. Bu iki olgunun bizim tartışmamız dışında olmasından dolayı bunları geçiyoruz.

Almanyada konut sorununa geçmeden bir sorunun altını çizmek istiyoruz

Konut sorunu temeli işçi sınıfın gelişmesi veya nufüsun gelişmesiyle açıklamak eksik kalacağı kanısındayız, zira işçi sınıfın görece zayıf olduğu pazarın gelişmediği, kapitalist gelişme öncesine de de konut sorunu vardı.

Yani özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla başlıyan konut soununu bu gününe kadar devam etmekte, özel mülkiyet sürdüğü sürecede devam edecektir. Köleci ve feodal toplumlarda konutları olmayanların daha kötü kosullarda yaşayarak, değişik bulaşıcı hastalığın pencesinde yaşamını sürdürmişlerdir. Konutlar toplumsal mülkiyet halinde olmayışı gelişmis toplumlarda bazen kira bazende emeğini satarak konutlarda yaşıyan emekçilerin tarihiyle tanık oluyoruz. Bu dönem konutlarda barınma para karşılığında olmadığı emek veya ürün karşılığında olduğunu belirtmek isteriz.

Almanya Demokratik Haklar Federasyonu

2 Temmuz 2014

adhk tarafından

Hrant Dink’in Katline 2015 Perspektifinden Bakmak Başlıklı Yuvarlak Masa Toplantısı (18 Ocak 2014, Alba Oteli, Ankara)

Ocak 30, 2014 de ARŞİV adhk tarafından

12.05 Moderatör Sibel Özbudun’un Hoşgeldiniz Konuşması.

Toplantının moderatörlüğünü yapan Sibel Özbudun konuklara hoş geldiniz dedikten sonra toplantının temel amacının Ermeni Soykırımının 100. yıldönümüne bir yıl kala Türkiye Cumhuriyeti’nin bu dönüm noktasına ilişkin yaptığı hazırlıklara verilmesi gereken yanıtın tartışılması olduğunu belirtti. Ermeni varlığına yönelik saldırı arkasındaki devlet aklının devam ettiğini ve bu sürekliliğin en yakın örneklerinin Hrant Dink’in ve askerlik görevini yaparken öldürülen Sevag Balıkçı’nın katli olduğunu, bu zihniyet devam ettiği sürece azınlıkların bu ülkede güvende olmayacaklarını ve bu yüzden devlet aklıyla hesaplaşılması gerekliliğini vurguladı. Üç oturum halinde gerçekleştirilecek olan toplantıda konuşma sürelerinin onar dakika ile sınırlı tutulacağını belirtti.

12.12 Fikret Başkaya’nın Açılış Konuşması

Fikret Başkaya açılış konuşmasına toplantıya katılmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirerek ve özellikle yurtdışından gelenlere teşekkür ederek başladı. Ermeni jenosidinin 100 yıllık bir tabu olduğunu, bu kadar inatçı bir tabunun varlığının devletin kuruluş dönemi dinamiklerinde aranması gerektiğini belirtti. Yurtdışında doktora öğrencisiyken, 1915’te yapılmış bir katliam konusunda 1923’te kurulan bir devletin neden inkarcı bir refleks gösterdiğine ilişkin sorularla karşılaştığını, kendisinin de o zamanlar böyle düşündüğünü ancak daha sonra milli mücadeleyi yürüten kadroların bu katliamın faili olmasından dolayı devletin imajını kurtarmak için inkardan başka çareleri olmadığını anladığını ifade etti. Başkaya’ya göre, resmi ideoloji oluşturmak tahrifat ve sistemli bir hafıza kaybı gerektirir. Cumhuriyetin kurucu kadrolarının bu durumdan kendilerini kurtarma imkanları yok değildi, ancak bu gerçekleştirilemedi. Son yıllarda bu konuda bir açılma, kırılma olsa da, tabu varlığını koruyor. Yapılması gereken meselenin tüm boyutlarıyla tartışılabilir hale getirilmesidir ve bu toplantının işlevi de bu olacaktır.

BİRİNCİ OTURUM

12.20 Akonyan Aragats (Ermenistan Cumhuriyeti Milletvekili)

Forum katılımcılarını selamlayarak sözlerine başlayan Aragats, her yıl 24 Nisan’da onbinlerce kişinin çiçek bıraktığı Soykırım Anıtı’nda son altı yıldır elinde “1.5 milyon + 1” yazan bir pankartla katılan yaşlı bir kadından ve Ermeni soykırımı ile Hrant Dink’in katli arasındaki sürekliliğe işaret ederek sözlerine devam etti. Hrant’ın Türkiye’yi terk etmemesinin önemine ve asla nefret söylemi kullanmadan ettiği mücadeleye değinen Aragats, Dink’in bizlere ısrarı öğrettiğini ve Türkiye’den ayrılmayıp ölümü göze alarak, cürümü ve katliamı reddeden tüm kesimlerim mağdur olduğunu gösterdiğini belirtti. Onurlu ve özgürlükçü bir Türkiye’nin yurttaşı olarak nefret ve katliam mantığının kurbanı olan Dink’in tüm Türkiye yurttaşlarını bileştirdiğini ve son kurban olması dileğini paylaştı. Ermeniler olarak nefret geleneğine son verdiklerini, sonu olmayan bir düşmanlığa ve nefrete son vererek, adil ve iyi bir memleket üreterek doğdukları topraklara ruhen ve fiziken dönmenin önemini kavradıklarını belirtti. 1.5 milyon artı birinci kurban olarak Hrant Dink’in batı Ermenilerinin ve felaket karşısında birlikte duruşun köprüsü olduğunu, tüm bunları yaşarken karşı karşıya kaldığı yalnızlığın en hazin gerçeklik olduğunu ifade etti. Bir yandan zulüm görürken diğer yandan Ermeniler tarafından da dışlandığını, kaybının yedinci yılında onun yalnızlığını gecikerek de olsa azaltmanın en önemli görev olduğunu dile getirdi ve katılımcılara teşekkür etti.

12.31 İsmail Beşikçi

Hrant Dink’in öldürülmesi ile 1915 soykırımı arasında organik bağ olduğunu ve bu bağın anlaşılabilmesi için tüm yakın doğuya bir bütün olarak bakılması gerektiğini, bu kavramın bölge tarihi boyunca kullanıldığını ifade ederek konuşmasına başlayan Beşikçi, ancak Kürt, Ermeni, Rum ve Türklerin bir arada ele alınmasıyla anlamlı çözümlemeler yapılabileceğini belirtti. Yakın doğunun bir bütün olarak ülke ve halklarıyla imha edildiğini anlamanın önemini vurgulayan Beşikçi, İttihat ve Terakki’nin Osmanlı Devleti’ni Türk esası üzerinden kurma projesi olduğunu, 1908’den itibaren bu tercihin gizli ve açık toplantılarda konuşulduğunu belirtti. Beşikçi’ye göre İttihat ve Terakki’nin politikası Rumları sürgün etmek, Ermeni nüfusu tehcir adı altında çürütmekti. Kürtler Müslüman oldukları için asimilasyonları kolay görülmekteydi. Kızılbaşların Müslümanlaştırılması hesaplanmaktaydı. Yine aynı çizgi ekonomiyi millileştirecek, % 95’i Ermeni ve Rumlar üzerine kayıtlı taşınmaz mallara el konulacaktı. İsmail Beşikçi’ye göre, bugün burjuvazinin, Kürt bölgeleri dahil olmak üzere zenginliği el konulan Ermeni, Rum, Asuri ve Süryani varlığından gelmektedir. Türkiye bir devletin adıdır ve bu ülkelerin imhası ile kurulmuştur.

12.41 Temel Demirer

Temel Demirer, Talin Sucuyan’ın 1915’in 1916’da bitmediği saptamasını anımsatarak başladığı konuşmasında, Türk kavramının bir etnisitenin adı olduğunu ve “iye” son ekinin bir sahiplenme içerdiğini ve öncelikle bunun reddedilmesi gerektiğini belirtti. 2015’in eşiğinde herkesi bir telaşın aldığını; Taha Akyol ve benzerlerinin 2015’e ilişkin komplo teorileri ürettiğini, Bese Hozat’ın ve Abdullah Öcalan’ın Ermenilere ilişkin söylediklerinin kabul edilemez olduğunu ifade etti ve yanlışa yanlış demenin gerekliliğini vurguladı. Resmi duruşu temsil eden Kütür Bakanı Ömer Çelik’in soykırım kavramının kullanılışından istediği tavizin kabul edilemeyeceğini, Namık Kemal Zeybek’in Ermenileri Gregoryan Türkü ilan etmesinin iler tutar yeri olmadığını belirtti. Geçenlerde bir Ermeni mezarlığına piknik alanı yapılmasının ve Sevag Balıkçı’nın öldürülmesi konusundaki suskunluğun güncel durumu yansıttığını, aklı başında kimsenin bu ülkede Ermeni, Kürt ve Alevi olmak istemeyeceğini ifade etti. 24 Nisan’ı tartışırken sermayenin ele geçirilmesi boyutunun göz ardı edilmemesini, Malta sürgünlerinin yalnızca siyasal kararları ile değil ekonomik talanları ile de düşünülmesi gerektiğini ve nihai olarak yapılması gerekenin Ermenilerin kendi zenginliklerine ulaşmasının sağlanması olduğunu söyledi. Bu yolda atılacak en önemli adımın Enval-i Metruke’ye ilişkin talancı düzenlemelerin bir an önce iptali için TBMM’ ye başvurulması olduğunu belirtti. Hrant Dink’in Ermeni olduğu için değil, 1915’i tanıdığı için öldürüldüğünü tekrarlayan Temel Demirer, sorunun çözümü yolunda şu dört sorunun yanıtının kritik olduğunu belirtti: 1) 1915’in faili kim? 2) Ermenilerin mülklerine el koyanlar kimlerdir? 3) Kim özür dilemelidir? 4) Kapıların açılma ve Ermenilerin yurtlarına dönüşleri hangi koşullarda gerçekleştirilebilir?

12.56 İmam Canpolat

Hrant Dink’in tabulara dokunduğu için katledildiğini ifade eden Canpolat, Cumhuriyet’in tabu saydığı konulardan biri olan Ermeni kızı Sabiha Gökçen’in Kemal Atatürk tarafından evlat edinilmesini ve Gökçen’in Dersim kırımında aldığı rolü ilk kez Hrant Dink’ten duyduğunu belirtti. Devletin buna yanıtının Hrant’ı katletmek olduğunu ve aslında soykırımın devam ettiğini ifade etti. Soykırımın fiziki imha ile sınırlı olmadığını, resmi ideolojinin amacının asıl amacının çoklu yaşamsal yapının yok edilmesi olduğunu ve bu tercihin bugün İslami iktidarlarca da sürdürüldüğünü savundu. Bu coğrafyanın kadim halklarından Ermenilerin yok edilmesinde her türden üretim, sanat ve mimaride önde gitmelerinin ve bu durumun resmi tarihle çelişmesinin etkili olduğunu, Türkler kadar soykırımdaki Kürt feodallerinin katkısının da akılda tutulması gerekliliğinin altını çizdi. Hrant’ın yalnızca bir Ermeni direnişçisi olmayıp, inkar edilen tüm kimlikleri temsil ettiğini, Ermenilerin karşı karşıya kaldığı kıyımda Ermenilerin Müslüman olmamasının çok etkili olduğunu belirtti.

13.08 Kazım Genç

Hrant Dink’in yaşamı boyunca önce insan dediğini ve 72 millete bir nazar ile bakan Alevilik ile bu bağlamda aynı noktada buluştuklarına işaret ederek konuşmasına başlayan Genç, Alevilerin de tıpkı Ermeniler gibi mazlum ve mağdur olduklarını ifade etti. Bazı çevrelerde Ermeni ve Alevi kavramlarının küfür olarak kullanıldığını ve bunun nedeninin resmi ideolojinin Aleviler, Ermeniler ve Kürtleri tasfiye mantığı olduğunu belirtti. Türkiye Cumhuriyeti boyunca pek çok kıyımın yaşandığını, bu arada Dersim kıyımında bölgeye yerleşmiş Ermeniler de kıyıma uğradığını ancak Dersimlilerin Ermenileri devlete teslim etmediğini ifade etti. Ülke tarihi boyunca katliama bulaşan isimlerin bürokrasi ve siyaset içinde yükseltildiğini, Alevi ve Ermenilerin eşit ve özgür yurttaş olmaktan fazlasını istemediğini belirtti. Yedi yıldır Hrant Dink’in katillerinin yargılanıyormuş gibi yapıldığının ve ilk kararda örgüt yoktur denmesinin altını çizerken, Hrant yaşamdan kahpece koparılmamış olsaydı kendisinin Gezi eylemlerinde ve Gezi’de hayatını kaydedenlere ilişkin duruşmalarda yanımızda olacağına ilişkin inancını dillendirdi.

13.20 Atilla Dirim

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De girişimi sözcüsü Atilla Dirim, Hrant’ın soykırımı herkese sabırla ve son derece ikna edici bir biçimde anlattığı için birileri tarafından aşırı derecede tehlikeli bulunduğunu belirterek sözlerine başladı. Katlinden önce Hrant Dink’e karşı bir kampanya yürütüldüğünü anımsatan Dirim, bu cinayetten sonra Ermeni soykırımı hakkında daha çok ve cesurca konuşulmaya başlandığını ifade etti. Ülkede adalet duygusunun tüm boyutlarıyla zedelendiğini ve düzelmesi için Ermeni soykırımı gerçeğinin tanınmasının kritik bir öneme sahip olduğunu belirterek, bu gerçeği haykırmak gerekliliğini vurguladı ve bu konuda başlattıkları kampanyayı açıkladı.

İKİNCİ OTURUM

14.23 Nazmi Gür (Van Milletvekili)

2015 yılının soykırımın yüzüncü yılı olduğunu ve Ermenilerle her karşılaşmada bu acıyı duyumsadıklarını belirten Gür, soykırımın en önemli zararını Ermenilerden uzak kalan Türkler ve Kürtlerin gördüğünün altını çizdi. Eğer diz çöküp özür dilenecekse bunu Kürdüyle, Türküyle ortak bir biçimde ve yurdun dört bir köşesinde yapmalıyız dedi. Hrant’ın katlinde hepimiz orada olmamıza rağmen göğsümüzü ona siper edemediğimizi anımsatan Gür, ölümünden sonra da ona ve onun anısına karşı görevlerimizi yerine getiremediğimizi ifade etti. TBMM’nde 24 Nisan’ın soykırım olarak tanınmasına ilişkin bir öneri verdiklerini ve bu konuda çok tepki aldıklarını belirten Nazmi Gür, Ermeni soykırımı konusunda gelecek kuşaklara gerçeğin anlatılması gibi bir görevlerinin olduğunu ifade etti.

14.31 Baskın Oran  

Dışişleri Bakanı Davutoğlu döneminde düzenli olarak yapılmaya başlanan ve çok yararlı bulduğu yıllık büyükelçiler toplantısının en sonuncusunda Başbakan Erdoğan’ın büyükelçilerden iki konuda özel çaba istediğini, bunlardan birincisinin 17 Aralık operasyonlarının bir kumpas olduğunun anlatılmasını, ikincisinin ise 1915 hadiselerinin “bilimsel ve objektif olarak aktarabilmesi için” hazırlıklı olunmasını olduğunu belirterek konuşmasına başlayan Oran, Hrant’ın ölümünün yedinci yılında konunun örtbas edilme çabalarına örnek olarak bir MHP milletvekilinin soru önergesine Bülent Arınç’ın klasik devlet söylemini yineleyen yanıtını örnek verdi. “Asılsız soykırım iddialarına yanıt verilmesi için” yapılan çalışmalardan biri olarak Yusuf Halaçoğlu’nun kitaplarının tamamının yayınlanması tercihinin altını çizdi. Halaçoğlu’nun Ermeni meselesindeki aşırı milliyetçi tutumundan, Gomidas Enstitüsü’nden Sarafyan’ın bir araştırma izni isteğine önce olumlu yanıt vermesi ve devamında belge bulunamadı demesinden, David Gaunt’un kamuoyu önünde tartışma talebine önce gel deyip sonra fikir değiştirmesinden eleştirel bir biçimde söz eden Oran, Kültür Bakanı Ömer Çevik’in altı aşamalı planından da söz ederek devletin 2015 yılına ilişkin yoğun bir hazırlık içinde olduğunu belirtti.

14.38 Ümit Kurt

Daha çok devletin inkar siyasetinden söz edilen toplantıda Ümit Kurt tartışmayı sorunun toplumsal düzlem ve arka planına taşıdı. Türk devletinin bu hattı korumasında toplumun içinde bulunduğu durumun ve bu konuda üretilmiş rızanın dikkate alınmasının gerekliliğini vurguladı. Ermeni meselesi bağlamında Türkiye’de bir suç ittifakı olduğundan bahsetti ve Türkiye’deki Kürt siyasetinin gücünü artırmak için bu meselenin yerli yerinde değerlendirmesi gerektiğini vurguladı. Hrant Dink’in ölümünden önce ve sonraki dönemde açılan davaların işleyişinin sürece ilişkin çok şey söylediğini belirten Kurt, Dink’le ilgili raporlarda 17 kez Hrant’ın adının ölümle anılması, suikastin gelmekte olduğunun işareti olduğuna işaret etti. Zihinlere yer eden saklama eğilimi ve geçmişle yüzleşme eksikliğinin, ayrımcı dil ve yargıları geliştirdiğini ifade etti.

14.47 Şiar Rişvanoğlu

TS Elliot’un “bunca bilgiden sonra ne bağışlaması” sözleriyle, Roboski’ye ve Hrant’ın davası boyunca burjuva cephesi dışında bile yaşanan tutarsızlıklara değinerek konuşmasına başlayan Rişvanoğlu, bu sistemden adalet beklenmemesi gerektiğini, “Hrant için, adalet için” diyenlerin müzakereci tercih ve önerilerini yanlış bulduğunu ifade etti. Devletin 2015 için muazzam bir atağa hazırlandığını ve bu sınava somut adımlar atarak hazırlanılması gerektiğini ifade etti. Bu konuda iyi niyetle davrananların Hrant Dink davası konusunda hem ülke ve hem de Avrupa düzleminde mahkemelerin tutumunu lanetlemeleri gerektiğini söyleyen Rişvanoğlu, soykırımı tanıma meselesinin yalnızca Ermenilerin değil işçilerin emekçilerin meselesi olduğunu anlatıp, özür dilemeye hesaplaşmakla başlanması gerektiğinin altını çizdi. 2015 yılında bir soykırım anıtına, Türkiye’de, tercihen Kürdistan’da yapılacak bir anıta diz çökerek çiçek bırakma özlemini dillendirdi.

14.58 Cengiz Aktar

İnkarın tavan yaptığı bir döneme girildiğini, milliyetçi mukaddesatçı dilin şahlandığını, iktidardan demokratikleşme adı altında atılacak adımlardan çok bir şey beklememek gerektiğini not ederek sözlerine başlayan Cengiz Aktar, ülkenin doğusunda Sarıkamış, batısında Çanakkale merkezli ve 2015 yılını bunlarla anımsatmaya yönelik yaklaşımlara hazırlıklı olunması gerektiğini vurguladı. Hazırlanan filmleri, gezici Çanakkale Müzesini, 2015 Avustralya yılı kampanyasını ve çıkarılan TTK kitaplarını Ermeni meselesine yönelik bir devlet yanıtı olarak değerlendiren Aktar, Azeri faktörünün konunun bulandırılmasına yönelik üçüncü bir boyut getirdiğini ifade etti. Petrol Şirketlerinin dev kampanyalarına, özellikle Hocalı üzerinden soykırımı gölgeleme girişimlerine yanıt için şimdiden hazırlanmak gerektiğini vurguladı. Sarıkamış’ın bir bozgun değil de bir destan olarak pazarlanmasına, soy sop araştırmalarının artmasına karşı yeni bir söz yaratmak yolunda Kürt siyasetine çok önemli bir rol düştüğünü belirten Aktar, inkarın inkarı yolunda başta 24 Nisan anmalarının sayısını artırmanın gerektiğini vurguladı. Türkler ve Kürtlerin, Ermeni ve Süryanileri keşfetmesini olumlu bir gelişme olarak yorumladı.

15.10 Erdal Doğan

Avukat Erdal Doğan Hrant Dink’in  öldürüleceğini bilmesine rağmen ülke dışına gitmemesinin önemini vurgulayıp, katillerin kim olduğunun bilindiğini anımsatarak başladığı konuşmasında, milliyetçi müktesebatın yeniden üretilme biçimlerini ve özellikle ırkçı bir dilin akademide nasıl üretildiğini Malatya Dava dosyası üzerinden tartıştı. Kurulan 22 stratejik araştırma enstitüsü üzerinden JİTEM ve istihbarata bağlı olarak çalışan ekiplerden bahsederken, özellikle Ermeni kimliği üzerinden yürütülen bir yaftalama faaliyetine dikkat çekti. Şu anda 2015 hazırlıklarının diaspora Ermenileri üzerinden gidiyor olmasına rağmen asıl olanın Anadolu Ermenilerinin tavrı olacağını belirtirken, Anadolu’da yaşayan Ermenileri 40 bin değil 5 milyon olarak düşünmek gerektiğini ifade etti. Yapılması gerekenlerin başında verili dil ve düşünce kalıplarından arınmamızın geldiğini, örneğin Hocalı’da ne olduğunu bilmemizin zorunlu olduğunu vurgulayan Doğan, bölgeye Kürdistan denmesinin bile problemli bir tercih olduğunu belirtti.

15.22 George Aghjayan

Hrant Dink’in sadece 1915’te hayatını kaybedenlerin değil, kurutulanların deneyimini de düşünmek gerektiği görüşünü anımsatarak söze başlayan Aghjayan, Türkiye’ye ilk kez geldiği 1993 yılından itibaren yaptığı seyahatlerden birinde Kesrik, Elazığ’da kendi aile adının bilinip bilinmediğini araştırırken, yerli bir kişinin Ermenilerle ilgilenmesine hiddetlenip kendisine nasıl bağırıp çağırdığını, Palu’lu  büyükannesinin köyünü ziyaretinde ise köyden birisinin kendi büyükannesinin Ermeni olduğunu söylediğini paylaşarak, o döneme güncel yaklaşım ve anımsama tercihlerinin 1915 döneminde gösterilen tutumlar gibi çeşitlilikler arz ettiğini, kimi tepkileri verenleri soykırımcıların, kimilerini Ermeni halkına el uzatanların torunu olarak düşündüğünü belirtti. Ayrıca her hayatta kalma deneyiminin ayrı bir önemi olduğunu anımsatarak, Müslümanlaştırılmış Ermenilerin deneyiminde de sahip çıkılması gerektiğini vurguladı.

15.45 Eren Keskin

Konunun az değinilen bir boyutuna değinen Keskin, sağ kesimin olduğu kadar sol kurumların da Ermeni meselesini kavrayışta önemli eksiklileri olduğunu belirtirken, İHD çevrelerin de dahi bu konuda yorum yapma konusunda tutuk ve muhafazakar bir tutum sergilemiş olduğunun unutulmaması gerektiğini belirtti. Bu bağlamda 2015 için yapılan etkinliklerde tüm kesimlerin; sendika, parti, derneklerin özür borcu olduğunun açıkça ifade edilmesini istedi.

15.50 Yücel Demirer

Ermeni soykırımının 1915’te sonlanmadığı, günümüzde mikro düzlemlerde devam ettiğini ifade eden Demirer, büyük fotoğrafa yoğunlaşan çalışmalar yanında sıradan insanların Türkiye Cumhuriyeti tarihinin farklı dönemlerinde karşı karşıya kaldıkları mağduriyetin yapılacak araştırmalar ile deşifre edilmesi ve soykırımın sürekliliğinin gösterilmesi gerektiğini söyledi. Daha çok sayısal veri ve soykırımın detaylarına yoğunlaşan araştırmalar yanında, özellikle siyaset içinde aktif olarak bulunmayan, sosyal yaşam içinde ön sıralarda yer almayan kişilerin 1915’ten çok sonraları Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmak, evlilik kararlarını 1915’in izi üzerinden vermek, işyerinde, kışlada, okulda ayrımcılığa uğramak gibi güncel olarak yaşadığı mikro soykırım örneklerine bakılması gerekliliğini vurguladı.

ÜÇÜNCÜ OTURUM

16.32 Erkan Metin

Süryanilerin Ermenilerle tarih boyunca aynı tutulduğunu, soğanın kırmızısı ile beyazı arasında fark olmadığını belirten Erkan Metin, 2015’e giderken kimlik arayışında olanların ve travmaya maruz kalanların desteklenmesi gerekliliğine vurgu yaptı ve özellikle Kürtlerin bu konudaki kapasitesine işaret etti. Daha iyi bir ülke istiyorsak duyarlı tüm kesimlerin birbirine destek vermesi gerektiğini vurgulayan Metin bir soykırım müzesi yapılması gerekliliğini ifade etti ve Kürt belediyelerden beklentilerini belirtti. Süryani halkını diğer halklarla ve Ermenilerle karşı karşıya getirmek isteyen planlara karşı uyanık kalacaklarını ve “iyi azınlık” kategorisine girmeyeceklerini söyledi.

16.42 Fatin Kanat

Ermeni meselesi üzerine bir doktora çalışması yürüten Kanat, Çaykara’dan Van’a uzanan aile deneyim ve tarihi üzerinden, Anadolu’da etnik grupların nasıl birbirini kırmak için kullanıldığını ve konu Ermeni mallarına el koymak olunca nasıl bir Türk ile bir Kürdün Ermeni tezleri karşısında yanyana durabildiklerini anlattı.

16.47 Mehmet Can

Bu zor sorunu çalışan, yüzleşmeyi göze alabilen akademisyen, aydın ve siyasetçilerin pozisyon kaybını göze alması gerektiğini ve yapılacak verimli araştırmaların bütünlüklü bir tarih bilinci ile olanaklı olacağını vurguladı.

16.53 Huriye Şahin

Hemşin Ermenisi ve devrimci Marksist olan Şahin, sorunun köklerinin 1915’den öncesine dayandığını, Ermenilere karşı ilk katliamın 1800’ler sonunda Hemşinli Ermenilere karşı yapıldığını, 1915’in hala güncel olduğunu ve korkuların aşılabilmesinin güven veren bir sosyalist hareketten geçtiğini belirtti.

17.01 Erdal Doğan

Müslüman Ermenilerin kimlik sıkıntısının soykırımın devamı demek olduğunu, sayısı beş milyonu bulan Ermenilerin geri dönüşü konusunda somut adımlar atılması gerektiğini ve 25 Nisan’lara odaklanmış bir yaklaşım tarzının önemini vurguladı.

17.04 Şiar Rişvanoğlu

Akçay’da bilinç dışı bir biçimde Türkçe bir isim bekleyip, Sarin Roza isimli çocuğun adını defalarca tekrarlattırması kişisel deneyiminden duyduğu rahatsızlığı örnek vererek minör hikayelerin, sıradan deneyimlerin önemini vurgulayan Rişvanoğlu, kurulu hukuk sisteminden Hrant’ın davasıyla ilgili umutlu olmadığını belirtti. Sonuç getirici bir hesaplaşma için Russel Mahkemesi gibi uluslararası bir mahkeme kurulmasını önerdi. Ayrıca tazminat meselesi ve geriye dönüşün somut dayanaklara kavuşturulması gereğine işaret eden Rişvanoğlu, ihale peşinde koşan burjuvazinin soykırım tazminatı ödemesi gerektiğini söyledi.

17.10 Mahmut Konuk

Hrantın katledildiği gün devletin adaletinden bir şey beklemediğini söylediğini anımsatarak sözlerine başlayan Konuk, önerisinin Hrantın bıraktığı yerden devam etmek olduğunu ve emeğini bu yönde kullandığını ifade etti. Hem Kürt, hem de Ermeni kimliğiyle uğradığı ayrımcı uygulamalardan örnekler veren Konuk, Kürtlerin de bu konuda tarihleriyle hesaplaşmaları gerektiğini, yağma ve talancı deneyimin Kürtler tarafından kabulünün gerekliliğini anımsattı. Abdullah Öcalan’ın siyaset felsefesi yaparken kullandığı kavramların gündelik mücadeleye taşınırken çok dikkat edilmesi gerektiğinin altını çizen Konuk, soykırımcı mantığın güncel örüntülerine örnekler verdi. 2015 eşiğinde halkların eşit ve özgür yaşadığı bir ülkenin ancak açıklık ve kolektif emekle kurulabileceğini ifade etti.

17.21 Fatin Kanat

Garbis Altınoğlu ile paylaştığı hapishane deneyimi üzerinden, Garbis’in bir Ermeni olması nedeniyle nasıl farklı gerekçelerle yargılandığını anlattı ve Ermenilere yönelik ayrımcılığın diğer ayrımcılık örneklerinden çok daha ağır olduğunu belirtti.

17.24 İmam Canpolat

Bu coğrafyadaki uyanışta Kürt özgürlük hareketinin payı olduğunu, her daim kullanılan maşa, bölücü, terörist ve benzeri kavramların değişik şekillerde kullanılmaya devam ettiğini belirterek, Kürt Hareketine yönelik eleştirilerde kantarın topuzunun kaçırılmaması gerektiğini, Kürt Belediyelerle çalışma taleplerini yerinde bulduğunu ifade etti. Ülkenin Ermeni meselesinde yerli Jean Paul Sartre’lara ihtiyacı olduğunu dile getirdi.

17.29 Zakarya Mildanoğlu

Mikro düzeydeki çalışmaların önemine ilişkin söylenenleri desteklediğini belirterek başladığı konuşmasında Mildanoğlu, bir Türkle evli olduğunu, kendi ailesinin deneyiminin de mikro çalışmaların gerekliliğini gösteren örneklerle dolu olduğunu ifade etti. Özellikle Hrant Dink’in toparlayıcı diline sahip çıkılmasını ve sürdürülmesini öneren Mildanoğlu, üç ay önce yaptığı Muş seyahati üzerinden Türkiye’de halen ayakta olan Ermeni kültür ve varlıklarına ulaşmanın yaratıcı olanaklarına değindi. Kürtler yanında son yılların etkili siyasal gücü olan Müslümanları da içeren bir siyasal dilin gerekliliğine vurgu yapan Mildanoğlu, sorunların tümünün kesişim noktasında yer alan eğitim problemimizin altını çizdi.

17.42 Ramazan Gezgin

2015’e bir kala neler yapılabileceğini tartışan Gezgin, özellikle dans ve müzik gösterileri ile film gösterileri gibi olanaklara değindi.

17.45 Sait Çetinoğlu

Mor Gabriel Manastırı’na el koyan ailelerin korucu, Ak Partili, o bölgedeki Mor Avgin  kilisesinin topraklarına  el koyanların BDP’li olduğunu vurgulayarak sorunun karmaşıklığına ilişkin somut bir örnekle söze başlayan Çetinoğlu, siyasal muhalefetin ve bu arada sol hareketin de Ermeni meselesinde sorunlu bir geçmişi olduğunu ifade etti. Yalnızca insanlarla sınırlı kalmayan, her türden kültürel mirasa yönelik top yekün bir saldırı ve talanın varlığına değinen Çetinoğlu, Sevan Nişanyan’a ödül verilmesi gerekirken hapse atılmasını ve yedi yıldan bu yana Hrant Dink cinayeti davasının sonuçlandırılmamasını bu bağlamdaki sürekliliğe örnek olarak verdi. Son olarak liste halindeki önerilerini okudu.

NELER YAPILMALI: KAPANIŞ BÖLÜMÜ  

18.01 Oktay Etiman

Kürtler ve Türklerin hepsinin katliamlara katılmadığını, bu konu tartışılırken üretilen söyleme dikkat edilmesini, karşı tarafta milliyetçilik duygusunu artıracak bir dil kullanmamaya özen gösterilmesini ve tersten bir milliyetçiliğe düşülmemesini istedi. Ermeni soykırımına ilişkin kampanyaların Kürtlerin yaşadığı yerlerden çok Türklerin yaşadığı yerlerde yapılması gerektiğini belirtti.

18.09 Baskın Oran

Ermenilerin 1915’te yaşadığı kıyımı “soykırım” değil, “kırım” kavramıyla tanımladığını ve bu tercihin altında kitlelere sesini daha iyi duyurabilme kaygısı olduğunu belirten Oran, herkesin duyacağı kapsayıcı bir dilin gerekliliğine ve Ermeniler yanında Süryanilerin yaşadığı mağduriyetin de tanınması gerektiğine vurgu yaptı. Toplantı sırasında bazı konuşmacılarca önerilen “tazmin” yerine “sembolik tazmin” kavramının kullanılmasından yana olduğunu ifade etti.

adhk tarafından

Abdullah Kalay için suç duyurusuna soruşturma açıldı

Ocak 13, 2014 de ARŞİV adhk tarafından

Abdullah2MKP dava tutsağı Veysel Kaplan, gazetemize gönderdiği faksla kalbinin % 70’i çalışmayan hasta tutsak Abdullah Kalay’ın, Kocaeli Üniversitesi Sağlık Kurulu’nda devam eden işlemlerini geciktiren Kandıra 2 No’lu F Tipi Hapishanesi idaresi hakkında, toplu olarak suç duyurusunda bulunduklarını belirtti. Kaplan bu suç duyurusu nedeniyle haklarında disiplin soruşturması açıldığını açıkladı

HABER MERKEZİ (13.01.2014)- MKP dava tutsağı Veysel Kaplan, gazetemize gönderdiği faksla hapishanelerde yaşanan hak gasplarına dikkat çekerek F tipi tecrit ve tretman saldırılarının yoğunlaşarak devam ettiğini belirtti. Kaplan, Sincan, İzmir, Bolu ve Kastamonu vd. hapishanelerde havalandırmalara hücrelerin içerisini görecek şekilde kameraların takılması saldırılarının özünde, devrimci tutsakların yaşam alanlarına yönelik bir saldırı olduğuna dikkat çekti.

Bu saldırıların genel merkezi politikalar olduğunu belirten Kaplan, yıllardır politik tutsaklar üzerinde sürdürülen tecrit ve tretman politikasının yoğunlaştırılmış bir biçimi olduğunu belirtti. Kaplan, devrimci tutsakların bu saldırıları boşa çıkarmak için uzun süreli ve sistemli bir çalışma yürütmesi gerektiğini açıkladı.

Savcılığa suç duyurusunda bulundukları için soruşturma açıldı

Kaplan hapishane girişinde çıplak aramaya direnmek, marş söylemek, keyfi aramalara karşı çıkmak, slogan atmak, devrimci önderlerin resimlerini hücrelere asmak ve açlık grevi yapmak gibi pek çok gerekçeyle tutsaklara ‘cezalar’ verildiğini hatırlattı. Bu gerekçelere savcılığa dilekçe yazmanın da eklendiğini belirten Kaplan, savcılığa toplu olarak suç duyurusunda bulundukları için haklarında disiplin ‘cezası’ verildiğini açıkladı.

Kaplan gönderdiği faksta, kalbinin % 70’i çalışmayan ve kalp yetmezliği teşhisi konulan hasta tutsak Abdullah Kalay’ın, Kocaeli Üniversitesi Sağlık Kurulu’nda devam eden işlemlerini geciktiren Kandıra 2 No’lu F Tipi Hapishanesi idaresi hakkında, toplu olarak 26.12.2013 tarihinde suç duyurusunda bulunduklarını açıkladı.

Kocaeli 2 Nolu F Tipi Hapishanesi’nin 26.12.2013 tarihinde hakkında soruşturma açtığını belirten Kaplan, soruşturmanın gerekçesi olarak şu ifadelerin kullanıldığını belirtti: “Ceza İnfaz Kurumumuz aracılığıyla Kocaeli Cumhuriyet Savcılığı’na hitaben yazmış olduğunuz dilekçeyle diğer tutuklu ve hükümlülerle gruplaşarak kurum idaresi hakkında ithamlarda bulunduğunuz anlaşılmış olup; 5275 sayılı yasanın 38.maddesine göre hakkınızda soruşturma açılmıştır.”

Veysel Kaplan’a iletişimden men ‘cezası’ verildi

Kaplan bu ifadelerle hapishane idaresinin, savcılığın yerine kendisini koyarak suç duyurusunda bulunmayı da ‘cezalandırdığını’ açıkladı. Bu saldırılar karşısında şaşırmadığını belirten Kaplan, Türk devletinin duvar siyasetini, Rojava’da sürdürdüğü savaşı protesto etmek için yaptıkları 3 günlük açlık grevini basına ve arkadaşlarına yazdıkları için savcılığa haklarında suç duyurusunda bulunan idarenin de aynı idare olduğunu belirtti.

Kaplan suç duyurusunda bulundukları için ifade vermek üzere savcılığa çağrıldığını belirterek başkalarını eyleme teşvik ettiği iddiasıyla kendisine iletişimden men ‘cezası’ verildiğini açıkladı. Bir ay boyunca yazdığı her mektuba el konulduğunu belirten Kaplan, hak gaspları, tecrit ve tretman saldırılarının hız kesmeden devam ettiğine vurgu yaparak devrimci demokrat kamuoyundan duyarlılık çağrısı yaptı.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

DDHD Dersim’de yerel seçimler toplantısı düzenledi

Ocak 12, 2014 de ARŞİV adhk tarafından

Dersim yerel2Dersim Demokratik Halk Dayanışması (DDHD), Mart ayında yapılacak olan yerel seçim çalışmaları kapsamında; “Söz, yetki, karar Dersim halkına” şiarıyla toplantı düzenledi

DERSİM (12-01-2014) – Dersim Demokratik Halk Dayanışması (DDHD), Mart ayında yapılacak olan yerel seçim çalışmaları kapsamında; “Söz, yetki, karar Dersim halkına” şiarıyla toplantı düzenledi.

Dün saat 15.00’de Dersim Kültür  Derneği’nde düzenlenen toplantı, DDHD Yerel Seçimler Komisyonu adına yapılan ön sunumla başladı.

DDHD gündemine geçmeden önce, daha önce yapılan toplantıdan günümüze kadar olan çalışmalar anlatıldı. İlçelerdeki son durum hakkında bilgiler verildi.

Yerel seçimler komisyonları yeniden ele alındı

DDHD’nin daha önce oluşturduğu yerel seçim komisyonları tekrar ele alınarak daha fazla nasıl genişletileceği noktasında öneriler tartışıldı. Ardından komisyonlara dahil olmak isteyenlerin seçim sürecinde ne gibi çalışmalara katılacağı tartışıldı.

Toplantıda son olarak 15 Ocak 2014’te açıklanacak adayın ayın 18’ine ertelenmesi ve bu ertelemenin nedenleri üzerine fikirler dile getirildi.

DDHD adına yapılan açıklamada aday adaylarının başvuru tarihinin 15 Ocak’ta son bulacağı ifade edilerek, 18 Ocak günü ise adayın açıklanacağı belirtildi.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Ankara’da Binler Yolsuzluğa Dur Dedi

Ocak 11, 2014 de ARŞİV adhk tarafından

ankara_mitng_2ANKARA (11-01-2014) – KESK, DİSK, TMMOB VE TTB’nin çağrısıyla Ankara’da  “Özgürlük, Barış, Demokrasi, Adalet ve Emek” mitingi düzenlendi.

Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasının birçok ilinden katılımla gerçekleşen mitingde, saat 09.00 da Ankara Hipodromu ve Ankara Tren Garı önünde toplanan kitle 09.30 da Sıhhiye Meydanı’nda buluşmak üzere yürüyüşe geçti.

12.00’de Sıhhiye Meydanı’nda toplanılmasının ardından miting programına geçmeden önce Haziran ayaklanmasında hayatını kaybedenler ve Roboski’de katledilenler için saygı duruşunda bulunuldu.  Tertip komitesi adına ilk konuşmayı KESK Genel Başkanı Lami Özgen gerçekleştirdi. Ardından sırasıyla DİSK Genel Başkanı Kani Beko, TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı ve TTB Genel Başkanı Özdemir Aktan birer konuşma yaptı.

Yapılan konuşmalarda genel olarak son dönemlerin gündemi olan yolsuzluğa değinilirken, kıdem tazminatının gaspı ve TMMOB üzerindeki baskılarda teşhir edildi. Konuşmaların ardından yapılan müzik yayınları ve çekilen halaylarla son bulan mitingde 23-24 Ocak’ta görülecek olan KESK’li tutsakların davalarına ve Yatağan işçilerinin Ankara’da düzenleyeceği eyleme katılım çağrısı yapıldı.

“Ayakkabı Kutusunda Saklanan Köhnemiş Düzenin Ta Kendisidir!” pankartı ile mitingde yer alan DHF kortejinde, “Her yer rüşvet, her yer yolsuzluk”, “Zafer direnen emekçinin olacak” “Roboski’nin katili faşist TC devleti” “Önderimiz İbrahim Kaypakkaya” sloganları sık sık haykırıldı.

Ayrıca miting alanında “CHP’ye ve cemaate yol verme” pankartı ile yer alan KÖZ ile CHP arasında, pankartın indirilmeye çalışılması nedeniyle başlayan ve diğer devrimci kurumlarında müdahil olduğu arbede yaşandı.

http://www.demokratikhaklarfederasyonu.org/

adhk tarafından

Katliama karşı onbinler Paris’te buluştu

Ocak 11, 2014 de ARŞİV adhk tarafından

paris uc kadinPARİS (11-01-2014) Fransa’nın başkenti  Paris’te bir yıl önce katledilen üç Kürt kadın devrimci için bugün Avrupa’nın her tarafından gelen onbinlerce kişi, katliamın yapıldığı yerde toplandı.

9 Ocak 2013’te Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in katledildiği Kürdistan Enformasyon Merkezi yakınında bulunan Gare du Nord’da bir araya gelen kitle, Rebupblique Meydanı’na doğru yürüyecek.

Sabah saatlerinden itibaren otobüsler, trenler ve özel araçlarla gelen onbinler, yürüyüş öncesi gruplar halinde katliamın gerçekleştiği 147 rue la Fayette adresindeki Enformasyon Merkezi’nin önünü ziyaret ederek kapının önüne çiçekler ve mumlar bırakıyor.

Almanya, Hollanda, İsviçre, İngiltere başta olmak üzere çok sayıda Avrupa ülkesinden gelen eylemciler “Hesap soruyoruz”, “Adalet istiyoruz”, “Siyasi katliamlara son” yazılı dövizlerin yanısıra, katliamda hayatını kaybeden üç kadın ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın fotoğrafları ve bir çok kurum ve örgütün bayrağını taşıyor.

KCK, KJB ve Komelen Ciwan flamlarının dalgalandıran kitle, slogan ve pankartları ile 9 Ocak katliamını protesto ediyor.

Kürt esnafın yoğun olarak bulunduğu Gare du Nord yakınındaki Strasbourg Saint-Denis semtinde esnaf kepenk kapattı.

Fransız örgütlerin de yoğun destek verdiği eylemde yürüyüş öncesi konuşmalar da yapılıyor.  Irkçılığa Karşı Halkların Dostluk Hareketi MRAP’tan Rene Lemignon, “Nelson Mandela da terörist olarak görülüyordu. Biz bugün PKK ve Öcalan’ın da terörist olmadığını söylüyoruz” dedi.

Asıl terörist olunın Cansız, Doğan ve Şaylemez’i katledenler olduğunu söyleyen Lemignon, “Yapılacak işbirliği anlaşmalarında Kürt halkının çıkarları, ekonomik çıkarlara peşkeş çekilmemelidir” diyerek konuşmasını sürdürdü.

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande’ın Ocak ayı sonunda Türkiye’ye ziyarette bulunacağını hatırlatan Lemignon şunları belirtti: “Utanç anlaşmalarına son verin çağrısında bulunuyoruz. Barış görüşmelerine destek verin. Sakine, Leyla, Fidan, o karanlık güçler sizi öldürmedi, sizi ölümsüzleştirdi.”

ANF

adhk tarafından

DHF ve Hozat Halk Dayanışması adayını açıkladı

Ocak 11, 2014 de ARŞİV adhk tarafından

HozattaDemokratik Haklar Federasyonu (DHF) ve Hozat Halk Dayanışması “Söz Yetki Karar Halka” şiarıyla gerçekleştirdiği toplantıda seçime hangi adayla gireceğini kamuoyuna açıkladı

Dersim ( 11-01-2014)- Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) “Söz Yetki Karar Halka” şiarıyla gerçekleştirdiği toplantıda seçime hangi adayla gireceğini belirledi.

Saat 18.00’de Hozat Kültür ve Dayanışma Derneği’nde Hozat halkının katılımıyla düzenlenen toplantı, Dersim Demokratik Halk Dayanışması (DDHD) yerel seçimler komisyonu adına yapılan konuşmayla başladı.

Yerel seçim  komisyonu üyesi yaptığı konuşmada, uzun zamandan bu yana yürütülen çalışmalar sonucunda programda yer alan ön seçimin, Hozat halkı ve aday adaylarıyla yapılan görüşmeler sonucu DDHD’nin aldığı kararla belirlenmesi gerektiği ifade edildi.

Aday adayları hangi aday belirlenirse karara saygı duyacaklarını açıkladı

Aday adaylarına söz verilen toplantıda, her iki aday adayı da DDHD’nın aldığı kararın esasta belirleyici olduğunu belirterek hangi aday belirlenirse ona göre hareket edeceklerini ve karara saygı duyduklarını belirtti.  Hozat halkının çıkarlarını esas aldıklarını belirten aday adayları, bu çerçevede aday adaylıklarını sunduklarını söyledi. DDHD’nin programının kendi cephelerinden anlamlı olduğunu belirten aday adayları, bunu hayata geçirmek için hareket edeceklerini ifade etti.

Yerel seçim komisyonu üyesi yaptığı konuşmada şu ifadelere yer verdi:“Hozat’ta yaptığımız çalışmalar neticesinde açığa çıkan durum Kahraman Kılıç arkadaşımızın daha ağırlıkta olduğunu gösteriyor. DHF ve DDHD olarak genel araştırma ve verilerin sonucu Kahraman Kılıç arkadaşımızla süreci devam ettireceğiz.”

“Söz yetki karar Hozat halkına” şiarıyla yerel seçimler çalışmalarına başlandığı ve bu şiarı daha da güçlendirerek kazanımın geleceği ifade edilerek toplantı sonlandırıldı.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Üç fidan Erzurum’da anıldı

Ocak 11, 2014 de ARŞİV adhk tarafından

uc fidan9 Ocak 2013’de Paris’te katledilen Sakine Cansız, Leyla Şaylemez ve Fidan Doğan Erzurum DÖKH tarafından düzenlenen eylemle anıldı

ERZURUM (11-01-2014)- 9 Ocak 2013’de Paris’te katledilen Sakine Cansız, Leyla Şaylemez ve Fidan Doğan Erzurum DÖKH tarafından düzenlenen eylemle anıldı.

Erzurum Mahalle başı BDP İl Binası önünde bir araya gelen kitle, “Devrimci kadınlar ölümsüzdür” , “Yaşasın devrimci dayanışma” , “Katil devlet hesap verecek” , “Önderimiz İbrahim Kaypakkaya” , “Şehit namırın” sloganlarıyla Mahalle Başı Meydanı’na yürüdü.

‘Katliam Türk devletinin güdümünde gerçekleştirildi’

Meydanda yapılan basın açıklamasında Sakine Cansız, Leyla Şaylemez ve Fidan Doğan’ın Türk devleti ile Avrupa devletlerinin işbirliğinde katledildiği ifade edildi.

Basın açıklamasında şu ifadeler yer aldı: “Soykırım tarihiyle dolu olan Türkiye, bu sefer yiğit Kürt kadınını hedef almıştır. Kadın sorununun evrensel boyutlara ulaştığı dünyamızda kadına ve kadın özgürlüğüne yeteri kadar önem veren kadim bir halk, komplolarla soykırım yapan evrensel güçlerin ittifakların güçlerini bozacaktır. Üç kadın yoldaşımızı yasak ülkelerinden uzakta Paris’te katledişleri, halkların ve kadın özgürleşmesine olan kinin ve öfkenin ne denli büyük olduğunu göstermiştir. Egemen güçlerin ittifakları Paris’te bir kez daha görülmüştür. Türkiye güdümlü hain planlar Kürt kadınının imha ve inkârı üzerine kurulu bir örneğidir. Üç yoldaşımızın katledilişi başta AKP, Cemaat, MİT ve emperyalist ülkelerin elleriyle olmuştur. Suçlu kim olduğu ortadayken evrensel insan haklarının askıya alınması mantık dışıdır. Tüm sorumluluk Türk devletindedir. Bilinmelidir ki kadına ve kadının özgürleşmesine yönelik bu acıması soykırım cezasız kalmayacaktır.’’

Basın açıklamasının ardından kitle 5 dakikalık saygı duruşunda bulundu. Eyleme Demokratik Gençlik Hareketi, BDP ve İHD destek verdi.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

IRKÇILIĞA, AYRIMCILIĞA VE EMPERYALİST SALDIRGANLIĞA KARŞI;

Ocak 10, 2014 de ARŞİV adhk tarafından

YENİ BİR DÜNYANIN MÜMKÜN OLDUĞUNU HAYKIRMAK İÇİN BULUŞALIM!
Merhaba Değerli Dostlar, Delegeler, Yoldaşlar.
Küresel kriz, eski hızını kesmesine karşın, daha büyük krizi içten içe biriktirmeye devam etmektedir. Krizi atlatmaya yönelik atılan adımlar bir türlü istenen ve arzulanan sonuçları üretemedi,üretemiyorda. Aksine, çözüm için yazılan reçeteler ve atılan adımlar yeni ve bir başka sorunun oluşup gelişmesine zemin hazırladı, hazırlamaktadırda.
Krizin uç verdiği ilk zamanlarda Amerika başta olmak üzere patlak veren ve giderek başka ülkelerede yayılan banka ve tekel iflasları, en zayıfların döküldüğü dönemdi. Sözkonusu süreçte yıkılma riski taşıyan banka ve tekellerin güçlüler tarafından, birleşme adı altında kapışıldığı ön sarsıntı atlatıldı. Artçı sarsıntıları devam etmekle birlikte (dünyanın en eski bankası denilen İtalya Merkez Bankasının iflasın eşiğine gelmesi gibi), krizin ilk evresi kapanmış oldu. Şimdi, krizin ikinci evresindeyiz. Genel kural olarak sıra şimdi güçlü görünen tekellerin, yani üretim yapan tekellerin kendisine gelmiştir. Dünyanın en büyük tekeli durumundaki General Motor gibi, alanının büyüklerinden sayılan Opel gibi otomotif sanayiindeki orta şiddetli kriz, önümüzdeki süreçte bir çok büyük dünya tekelini daha içine alarak kendisini ortaya koyacaktır.
Yayınlanan ekonomik veriler bunu çok net olarak ortaya koymaktadır. Örneğin bütün emperyalist ülkelerde ekonomik büyüme ivmesi her yıl giderek dahada gerilemekte ve yapılan hesapların hiç birisi tutmamaktadır. Her çeyrekte hesaplamalar yeniden revize edilmektedir. Bunu somutlamak için OECD’nin verilerine bakmak yeterlidir.
OECD’nin 2012 yılına ilişkin son verilerine göre emperyalist ülkelerdeki büyüme oranları şöyledir; ABD 2,2; Almanya 0.9 (2011 yılında Almanyanın büyüme oranı 3,1’di) yani önceki yıllara göre bir daralma, bir küçülme yaşandı. Fransa 1,7’den 0,2’ye gerilemiş. Holanda 1,1’den -0,9’a; Avusturya ise 2,7’den 0,6’ya gerilemiş. İngiltere 0,9’dan -0,1; Belçika ise 1,8’den -0,1’e düşmüştür. Bilindiği gibi bu ülkeler dünya ekonomisine damga vuran ve motorları durumundaki önde gelen emperyalist ülkelerdir. Bu büyük oranlı gerilemeler krizin önümüzdeki süreçlerdeki seyri hakkında bizlere yeterli oranda bilgiyi fazlasıyla vermektedir.
Yine bu ülkelerdeki borç yüküde doğası gereğiyıkıma ters orantılı olarak artmaktadır. Yine OECD verilerine göre; 10 trilyon 158 milyar dolar. Bu 2 tirilyon 481 milyar dolarılık bütçesinin dört katı büyüklüğünde. Fransa’nınki 2.8 tirilyonluk bütçesini ikiye katlayan 5 tirilyon 633 milyar dolardır düzeyindedir. Avrupanın üretim motoru durumundaki Almanya’nın 5 tirilyon 674 milyonluk borcu, 3,6 trilyon tutarındaki GSMH’nın yüzde 156’sına ulaşmaktadır. Amerikan’nın dünyanın en borçlu ülkesi olduğunu zaten bilmeyen kalmadı.
Ha keza, işsizler ordusu her geçen gün katlanarak büzümektedir. Emperyalist kurumlardan IMF’nin verilerine göre oranlar şöyledir; Fransa9,51;ABD 9,44; İngiltere 7,75; Almanya 6,00; Hollanda 4,20;Avusturya 4,10;İsviçre 3,44. Bu rakamlar resmi olan rakamlar. Gayri resmi rakamlar bunların dahada üstündedir. Burjuva ideologlar eğer çözüm bulunamazsa bu rakamların 2013 ve sonrası yıllarda giderek daha da artacağını açıklamaktadırlar.
Krizin yarattığı bütçe açıklarını azaltmak için akıllarına ilk gelen çözüm, kamu harcamalarındaki kesintidir. Bu, eğitim ve sağlık alanlarına, konut ve ulaşım vs. alanlarındaki yatırımlardır. Buralardan yapılan kesintiler, toplumun emeğinden yapılan gasplarla, yani daha önceki tarihlerde alınanlardan daha fazla ücretlendirmelerle veya vergilendirmelerle giderilmeye başlandı. Kendi ülkemizden çokca aşinası olduğumuz zamlar ve bununla birlikte yükselen enflasyon da bu emperyalist ülkelerin daha çok gündemi olmaya başladı. Ki, zaten bunları kendi yaşamımızdan biliyoruz.
Dünyanın bugünkü ekonomik durumu bu. Bu verilerdende anlaşılacağı üzere, yoksulluğun giderek artacak ve buna bağlı olarakta hem emperyalist cephesinde hem de halklar cephesinde daha çelişki ve çatışmaların giderek kızışıp keskinleşecek, emekçi yığınlar sokaklar da daha çok görülecektir.
Yunanistan ve İspanya’nın durumu malum. Atanmış teknokrat hükümetleri üzerinden yönetmeye çalışıyorlar. Ha bire milyarlarca euro aktarıyorlar ki, gelişmeleri kontrol altında tutup yönetebilsinler. Ama emekci kitleler sokakları savaş alanlarına çevirmektedirler. Aynı biçim ve düzeyde olmasa da gelecek süreçlerde emperyalist kalelerde de benzeri gelişme ve görüntülerin ortaya çıkması kimseyi şaşırtmamalıdır. Ki, bu türden hareketlerin daha çok gelecek güvensizliği, ayrımcı ve ırkçı uygulamalar daha çok muhatap olan, krizin faturasının en çok kendine kesilen göçmeler bu sürecin en ileri çıkacak olan aktif özneleri olacaktır. Yerli proleterler ve emekçi yığınları bu süreci daha geriden takip edecektir. Sürecin hangi hatta evrileceğinide esasta bu yerli proleterya sınıfı ve emekçi kitleleri belirleyecektir.
Kapitalist krizin hasta çocuğu ırkçılık ve ayrımcılık Avrupa ülkelerinde tehlike çanları çalarak yükselişe geçti!
Eğemenler, gelişecek olan sınıf dayanışması ve birliğini içten parçalayıp, bölerek zayıflatıp etkisizleştirmek için, bilindiği gibi yerli ve göçmen emekçiler arasında ırkçılık politikalarına başvurmaktadırlar. Daha önceki dönemlerde dar ve belirli çevrelerle sınırlı olan ırkçı saldırı ve kamu kurumlarında uygulanan ırkçılıklar, krizin patlak vermesinden sonra çok daha yaygın bir hal aldı. Kriz derinleştikçe bu hal giderek, daha farklı biçimler altında hızlandırılıp, toplumsal yaşamın hemen her alanına adım adım sirayet edecektir. Yunanistan ve İspanya’da işsizliğin ve yoksullaşmanın müsebbibi olarak görülen göçmenlere yönelik saldırılar, buralarda da göncel yaşamımızın parçası olmaya büyük adaydır. Doğal olarak bunun esas mağdurları, biz Türkiye-Kuzey Kürdistanlılar ve diğer göçmen emekçiler olacağız. Dolayısıyla, geliştirilen ırkçı ve ayrımcı politikalara karşı en uyanık ve boşa çıkaracak politikaları bizler üretmek ve çalışmarını yürütmek zorundayız. Bunuda sadece kendimizle sınırlamadan, diğer göçmenlerle birlikte ve yerli emekçi sınıfları da bu çalışmaların aktif parçaları kılınmalıdırlar.
Avrupa proleteryası, bilindiği üzere kendisine hangi siyasal kimliği takarsa taksın -bugün için- eğemenlerin hizmetindeki bürokrat burjuva sendikaların önderliğine hapsolmuş durumda. Bu sendika burjuva patronları, şişen balonun patlamaması için zaman zaman sınıfı sokaklara çıkarmaktadır. Ancak buna rağmen içten içe mayalanmakta olan ve burjuva sendikalarının sınırlarını zorlayan ve yer yer uç veren kendiliğinden gelişen hareketlerinide görmek durumundayız. Yirmibeş Avrupanın ülkesinden proleterler, Opel işçileriyle dayanışmak ve aynı zamanda krizin kendilerine yüklediği faturaya karşı seslerini yükseltmek için geçen kasım ayında eş zamanlı eylem ortak bir eylem ortaya koydular. Bu eylem 1960’lardan bu yana Avrupa’da ortaya konulan ilk eylemdir. Bu eylem daha sonra gelişecek olan uluslar arası proleter dayanışmasının ve mücadelede ortaklaşmasının ipuçlarını vermiştir. Bunu görmeyen ve bu eylem karşısında sessiz kalan bizler, bundan sonraki aynı türden gelişmeler karşısında, daha duyarlı ve aktif olmaka yükümlü olduğumuzu unutmamalıyız.
Rusya ve Çin emperyalistleri cephesinde de, işler çokta yolunda gittiği söylenemez. Her ne kadar Avrupa ve Amerşkan emperyalistlerinin başına musallat olan boyutlarda olamsa da ve göreli olarak bunlardan rahat gibi görünüyorlarsa da, onlarda da krizin etkileri giderek artmaktadır.Yükselen borç yükleri, işsizlik, yatırımlardaki gerileme vs. hiçte azımsanmayacak boyutlarda artmaktadır.
Arap baharı diye adlandırılan, Arap halklarının on yılları bulan diktatörlüklere kendiliğindenci başkaldırısı sonraki aşamalarında emperyalistlerin kontrolüne geçti. Ve emperyalistlerin çıkarlarına hizmet edecek biçimlerde sonuçlanmışlardı. Ancak kan ve yıkımlar üzerine inşaa edilen yeni düzenlemeler arzuladıkları gibi gütmiyor. Her kalkışma her ne kadar kendiliğindenci de başlasa, önderliğini burjuvazide yapsa, devrimci önderliklerden mahrumda olsa, süreç içinde devrimci nüveleri oluşrur ve geliştirir. Devrimci güçlerin gelişmesinin koşullarını yaratır. Bugün yine Mursi’ye karşı Tahrir meydanını dolduranlar ve polisle çatışanlar bu tarihsel gerçeği bir kez daha gösterdi. Evet, Hüsnü Mübarek’e karşı gelişen başkaldırı sürecinde esamesi bile okunmayan devrimci güçler, bugün için ideolojik-politik olarak ne kadar zayıf ve geri olsalarda, kitleyle buluşmuş ve bir devrimci önderlik olarak ortaya çıkmıştır.
Bugün Tahririn başını çekenlerde bu devrimci güçlerdir. Mısırda’ki bu gelişmeler dünya devrimci hareketi açısından bir kazanımdır. Ancak fitilin ilk tutuşturulduğu Tunus ve sonrasındaki Libya’da aşiret ve mezhep savaşları, feodal-burjuva güçlerin iktidar ve zenginlikleri paylaşım kavgaları biçimini almış durumdadır. Bu savaş ve kavgalarda emekçi halklar yine mollaların, feodal-burjuvaların peşinden sürüklenmekte ve boğazlanmaktadırlar.
Suriye, şuan için halkların kıyımları üzerinden yürütülen bir kapışma alanı. Kapışmanın bir yanında, ”Suriyeye müdahale, Rusya’ya müdahale demektir” diyen ve ve savaş gemilerini Suriye açıklarına demirleyen Rusya ve müttefiği Çin. Diğer yanında ise Avrupa ve ADB emperyalistleri yer almaktadır. Avrupa emperyalistlerinin hedefi Rus ve Çin emperyalistlerinin hakimiyet alanlarını ellerinden alıp, hareket alanlarını daraltmak ve Akdeniz havzasını tümüyle denetimlerine almak. Arkasından büyük doğalgaz ve petrol rezervlerine sahip olan İran’ı hedef tahtasına oturtmak. Rus ve Çin emperyalistlerinin hedefi ise, alanlarını rakiplerine kaptırmamak ve akdenizi bunlara bırakmamak. Zengin doğalgaz ve petrol yataklarını kontrolleri altında tutmaya devam etmek. İlk adım olarak Suriye üzerinteki bu kapışmanın nasıl ve nereye evrileceği, bu rakip blokların kendi aralarında yürütülen pazarlığa bağlıdır.
Orta Doğu tarihsel olarak emperyalistler arasında hep kapışma alanı olma özelliği taşımaktadır. Sovyet sosyalizminin Kuruşçev’le sosyal emperyalist bir hatta girmesiyle bu kapışmada yeni bir aktör olarak sahnedeki yerini aldı. Böylelikle bölgenin dengeleri yeni biçimler almaya başladı. Dengeler kansız ve kıyımsız olmaz. Kapışmaya dahil olan yeni aktörle orta-doğu daha kanlı bir sürece girdi. İsrail’in ”vaadedilmiş kutsal topraklar”a yeniden dönüş hayali, yani Filistinlileri yurtlarından söküp atma savaşı da bu kanlı kapışmada önemli bir faktör olma işlevi gördü ve bugünkü kapışmada da aynı işlevi görmeye devam atmektedir. Sosyal-emperyalist bloğun bölgeye girmesiyle, Arap milliyetçiliği sırtını yaslayacağı ve İsrail karşısında destek alacağı güce doğru bir eğilim göstererek dönamin Mısır’lı lideri Abdul Nasır’ın fikir babalığını yaptuğı BAAS politikasıda daha aktif olarak Araplar arasında güç kazanmaya başladı. Böylece bölgenin dengeleri tümüyle sosyal-emperyalistler lehine döndü. Duvarların yıkılışından sonra dengeler bir kez daha değişti. Bugün kartlar yeniden karılıyor. Büyük kapışma İran üzerinden gelişme eğilimi taşımaktadır.
Fransız emperyalizminin Mali’deki uşakları, bir yandan din savaşlarıyla, bir yandan da Berberiler’in bir kolu olan Tuarek’lerin ulusal kurtuluş savaşıyla artık yönetemez duruma gelmişti. Nükleer bomba ve enerji üretiminin ham maddesi olan uranyumun zengin yataklarını güvenliği tehlikeye girmişti. Tehlikeyi bertaraf etmek için Maliyi işgal etti. Başta ABD ve Almanya olmak üzere tüm emperyalistler desteklerini açıkladılar. Burada da, faşist diktatörlerin yıllar yılıdır zulmü altında, vurgun ve talanı altında yaşayan emekçi halklar, devrimci önderliklerden yoksun olduklarından dolayı, işgal ordularına karşı ehveni-şer bir tutum aldı. Buna şaşırmamak gerekir. Çünkü kendilerini kurtuluşa taşıyacak olan devrimci güçlerden yoksun halklar, zulüm ve yoksulluktan kurtulma umutlarını başkalarına bağlarlar. Bu ülkelerinin işgalcileri olsa bile. Onlara teslim olurlar. Hatta onların destekçisi ve askeri olurlar. Libya’da olan buydu, Malide olan da budur.
TÜRKİYE- KUZEY KÜRDİSTAN’DA DURUM
Türk egemenleri Kürt ulusal meselesinde yeni bir yola girdi. Görünen o ki, her ne kadar bu yol, yöntem olarak bizzat Öcalan muhatap alınmış olsa bile, dayatılan yine teslimiyettir, tasfiyedir. Kürt halkının otuz yılı bulan savaşta ödemiş olduğu bedeller, kazanılmış olan birkaç kültürel hakka heba edilecektir. Ki, zaten üzerinde muzakere yapılmakta olan haklar, inkarcı ve asimilasyoncu Türk egemenlerininde kabul etmek zorunda kaldıkları, savaşın fiili kazanımlarıdır. Genel kural olarak, kazanılmış olan haklar üzerinden pazarlık, geleceği kazanmada içine düşülen umutsuzluk ve inançsızlığın yarattığı teslimiyeti ifade eder. Bu da, hareketin burjuva karekterinin doğal sonucudur. Miili burjuvazinin temsilcisi konumundaki bir hareketten, bugünün dünya ve ülke koşullarında bundan daha ileride bir şeyler beklemek, sınıflar mücadelesi tarihinden bi-haber olmak anlamına gelir.
On binlece can ve kan bedeliyle kazanılmış olan hakların, resmi bir statüye kavuşuyor olmasına, elbetteki karşı çıkamayız. Aksine bunu savunur ve destekleriz. Destekliyoruzda. Ancak bu hakların -hangi biçimiyle olursa olsun- anayasal bir statüye kavuşturulması, Kürt ulusunun kurtuluşu olmayacağını da çok iyi biliyoruz ve buna karşı çıkıyoruz.
Ne yazık ki, kendi kendi ideolojik politik hattına güveni kalmayan kimi devrimci güçler de, söylemleri hangi düzeyde ve keskinlikte olursa olsun, bu sürecin peşine takılmış gidiyorlar. Kendi iddialarında vaz geçen bir tutum sergiliyorlar. Kimileri açık açık, kimileriyse utangaç bir uslupla İmralı’da yürütülen teslimiyet müzakerelerini onaylıyor ve savunuyorlar. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki, hangi prağmatik gerekçelerle olursa olsun, böylesi bir sürece yedeklenenler, sürecin altında kalacaklardır ve tarih bunları affetmeyecektir.
Faşist diktatörlük bir yandan Kürt halkına ve savaştan bıkmış olan türk emekçi yığınlarına barış umudu aşılarken, diüer yandan da Kürt evlatlarının üstüne bombalar yağdırmaya devam ediyor. Ulusal hareketin önderlik kadrolarına yönelik suikast planları hazırlayıp, gerçekleştirecek olan eli kanlı katillerinide -Paris katliamı örneği- göreve yolluyor. KCK operasyonlarıyla hemen her gün onlarca Kürt siyasetçi tutsak ediliyor. Özcesi, Türk faşist diktatörlüğü, tarihsel miras olarak Osmanlıdan devraldığı, ikiyüzlülük oyunlarına hala devam ediyor.
Türk egemenleri, Suriye sorununda bir yanıyla efendileri tarafından kendilerine biçilen rolü oynarken, diğer yanıyla da, Batı Kürdistan’da ortaya çıkan fiili durumun yeni bir Güney Kürdistan’a dönüşmesi korkusuyla, savaş kışkırtıcılığı yapmaktadır. Kışkırtıcılığında ötesinde, çapulculardan oluşan çeteleri gerek teknik malzeme temin ederek ve gerekse örgütleyip eğiterek, savaşın fiili yürütücüsü durumundadır.
”Komşularla sıfır sorun” ,”barış ve kardeşlik içinde, karşılıklı güven ve işbirliği” demogojisi, İran, Irak ve Suriye özgülünde yerle bir oldu. Hepsiyle sorunlu ve savaş halinde.
Türk eğemenleride, esasta AB ve ABD’nin hedefindeki İran işgaline hazırlanmaktadır. Patriotlar, sadece Suriye için değil, esasta İran’la tutuşulacak savaş için yerleştirilmiştir. Tüm hazırlıklar buna yöneliktir. Efendilerine ne kadar iyi hizmet ederlerse, ağızlarına sürülecek balın, o kadar çok olacağının hayalini kurmaktadırlar. Tüm acurluklarına rağmen Libya’da başlarına gelenden yeterince ders almamışlar. Hatırlanacağı üzere, orada da en ateşli şekilde ortaya çıkmışlardı, ama umduklarını bulamadıkları gibi, Libya’da iş yapan firmaların alacaklarını bile alamadılar.
Demokrasi havariliği hızlarını kesmiş değiller. Yeniden yapılanmanın ayaklarından biri olan ”Demokratik Anayasa” teraneleriyle, kitleleri uyutmaya ve peşlerinden sürüklemeye devam ediyorlar. Bunu, toplum üzerinde egemen kıldıkları korkular üzerinden daha da güçlendiriyorlar. Yani, ölümü gösterip sıtmaya razı etme politikasıyla gerçekleştiriyorlar. Ancak biliniyorki, korkununda bir sınırı vardır ve o sınır aşıldığında Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da, Yunanistan’da görüldüğü gibi, emekçi halklar, kendi kaderlerinin sahipleri olduğunuda en haşmetli halleriyle gösterirler. Toplumlar ve sınıflar mücadelesinden biliyoruzki, emekçi halkların, hakları ve kendi dünyalarını kurmak için kavgayı öğrendikleri okul, sokaklardır.
”Teğet geçti” denilen kriz, yoksullaşmayı giderek artırmıştır. Gelecek olan ikinci dalga ise bunu daha çok artıracaktır. Şuan için kendi kabuğuna çekilmiş ve düzenden umudunu kesmiş olan emekçiler, doğru politika ve taktikleriyle fitili ateşleyecek olanı yalnız bırakmayacaktır. Bunun yoluda, hiç kuşkusuz ki, gelişmeleri önceden öngörebilmek ve buna hazırlıklı olabilmekten geçmektedir. Bunu beceremeyenler, hangi mükemmel çizgiye sahip olurlarsa olsunlar, akıp gidenin arkasında seyirci kalmaktan kurtulamazlar.
Sonuç olarak;
Bu açık ve genel geçer gerçekleri söyleyen sadece bizler değiliz. Burjuva ideologlar ve kalemşörler ha bire yazıp duruyorlar. Önlemek içinde çareler bulmaya çalışıyorlar. Onlar kendi çıkarları açısından çareler ararken, bizlerde kendi sınıf açımızdan, süreci önceden karşılamak ve süreci kendi lehimize çevirmek için politikalar üretmek zorundayız. Çözüm politikalarımız, durum tespiti olmakla sınırlı kalınmamalıdır. Bugüne kadar sadece durum tepiti yapmakla yetindik. Durum tespitini düşünen ker insan kendisine göre zaten yapıyor. Bu anlamda durum tespiti yapmak bir başına yeterli değil ve olamazda. Mesele bu durum tespiti üzerinden bizi bekleyen sorunlar ve bu sorunlara müdahale etmede mevcut gücümüzün elverdiği oranda pratik-politik alanda neler yapacağımızın veya yapabileceğimizin siyasal ve örgütsel planlarını bu kongrelerde karara bağlamaktır. Bu bağlamda, alışıla gelen tartışma ve durum değerlendirmesi yöntemimizi bir adım ileri taşıyıp; neyi, nasıl ve hangi güçlerle ne yapacağımızı, mevcut güçlerimizi nasıl konumlandıracağımızı, işbaşına gelecek olan Genel Konseyin tasarrufuna bırakmadan, net bir şekilde karara bağlamalıyız.
Bu anlayıştan dolayı bir kaç karar önerisi yapmayı uygun bulmaktayız.
1) Krizden kaynaklı gaspedilen ve gaspedilecek olan haklarımızı korumak ve geri almak için, öncelikle kendi kitlemiz başta olmak üzere, yerli ve göçmen kitlelerle daha sıkı ilişkiler geliştirerek, gelişecek olan her ekonomik-demokratik eylemde yerimizi almak. Bunun içinde dil bilenlerden bir dış ilişkiler komisyonu oluşturulmalıdır.
2) Krizle birlikte yükselen devlet destekli ırkçılığa karşı, geçen dönem başlatılan ve tamamlanamayan, katılımcıları sadece biz olan paneller daha profesyonelce ele alınıp, konunun uzmanı olan yerli katılımcılarla devam ettiririlmelidir.
3) Her federasyon kendi alanındaki sınıf hareketleri ve kurumlarıyla ilişkilenmeli ve buralardaki gelişmeler karşısında tutum alıp, bunu kamuoyuna duyurmalıdır. Aynı zamanda alanındaki tüm gelişmeleri ve gelişmeye dair kendi tutumunu ve önerilerini raporlar halinde Genel Konseye sunmalıdır.
4) Her dernek, bağlı bulındukları federasyonla birlikte, kriz ve bu krizin yaratacağı sonuçlarına dair, yine katılımcısı sadece biz olmamak ve konunun uzmanı yerli birininde katılımı kaydıyla, alanlarında bu yıl içerisinde en az bir panel düzenlemelidir.
5) Kriz ve sonuçlarına dair, Genel Konsey bir broşür çıkarmalıdır.
Bu karar önerileri, elbetteki öneri olmaları itibariyle tartışmaya açıktırlar. İrade tarafından genişletilebilecekleri gibi, reddedilebilirlerde. Somut yeni karar önerilerle çoğaltılabilirlerde.
Mücadelenizde başarı dileklerimizle…
ADHK 21. Dönem
Genel Konseyi
Mart 2013