KASIM KOÇ tarafından

7 Haziran Parlamento Seçimlerine Bir Bakış

Nisan 13, 2015 de KASIM KOÇ KASIM KOÇ tarafından

kasım koçKasım Koç (13-04-2015) Emperyalizmin bölgede geçmişte uyguladıkları sömürü, talan biçimindeki yönetme ve denetlemeyi sağlama siyaseti “Arap baharı” adı altında yürüttükleri bölgesel savaşla yeni bir biçim aldı. Geçmişte emperyalist güçlerin yürüttükleri plan, projelerin aksisine bir durum bir siyaset ortaya çıktı. Bazı emperyalist güçlerin istedikleri biçimde bu projeler yürümese de ki yürümediği muhakkak. Burada uygulanan proje sadece ABD’nin başını çektiği kliğin istediği başarıyı sağladığına inanıyorum. Çünkü bu Sermaye güçlerin bölgeyi dizayn etme gibi projelerini bölgedeki dengelerin yıkılmasına alt üst olmasına neden ve vesile oldu. ABD’nin Orta doğu, Asya ve Kuzey Afrika da izlediği siyaset sonucu bölgedeki dengelerin yıkılmasına neden oldu. Mezhep, etnik savaşlar yürüterek, bölgeyi kaosa sürükleme mikro milliyetçilik yaratarak projelerini hayata geçirmek böylece bölgeyi denetime alarak bir biçim verdi, böylece de talan projesini ABD yeniden başarmış oldu.

ABD ve diğer güçler bu projeleri başarırken onların iradesinin dışında da emekçi halklara umut olan örgütlü bir halkın nelere kadir olduklarını da tüm dünya kamuoyu Kobane de görmüş oldu. Dünyadaki tüm egemen güçler Kobane de açık ve gizli olmak kaydıyla savaş içindeydiler. Bu savaş bölgede çok kıyım ve acı yaralar açtıysa da esasında da mazlum halkların direnişi kazanmıştır. Çünkü bu bölgede yürütülen gerici savaşlarda örgütlü olan bir halkın emperyalist, kapitalist maşaları durumunda olan çetelere ve gerici devletlere karşı neleri başaracağını/başardığını tüm ezilen halklar görmüş ve büyük bir umut olmuştur Kobane de ki direniş.

Bölgemizde ki tüm bu gelişmelerde başta Türk devleti olmak üzere ve onun maskesi durumunda ki AKP bölgedeki savaşın direk bir parçası durumundaydı. Burada Türk devleti çağın Osmanlı ve Osmanlı Sultanı olma gibi ham hayaller kursaklarında kaldığını rahatlıkla söyleye biliriz.

Ancak bölge açısında tehlike halen bitmiş değil. Bölgede taşlar henüz yerine oturmamış bir durumda iken ülkemiz Parlamento seçimlerini vesile ederek modern Osmanlı Sultanı yaratmak için Başkanlık sistemini yani diktatörlüğü resmileştirmek için 400 milletvekilini çıkarmak hedefine koymuş durumda.

Gerek parlamento gerekse diğer tüm seçimlerde olduğu gibi mevcut düzen partileri yani Türk egemen güçlerin partilerin durumunu burada tartışacak değiliz. Ancak Haziran ayında yapılacak olan Parlamenter seçimlerinde ise işçi sınıfını, emekçilerin kurtuluşunu kendisine rehber edilenlerin yani sosyalist, devrimci ve Komünistlerin tavırlarını esas olarak değinmek istiyorum.

Bugün istesek de istemesek de mevcut sistem kendi yasaları gereği emekçi halkları Parlamento seçimine götüreceği muhakkak. Bu gibi durumlarda ne yapmak zorundayız, yani yılardır tartışılan parlamentoya girilir mi girilmez mi? Gibi ve benzeri çokça tartışılan ki halende yoğun bir biçimde gündemde olan burjuva ahırı olarak adlandırdığımız parlamentoya kısmen değinmek istedim.

Haziranda ki seçimler Kürt sorunu açısında önemli bir noktada durduğu muhakkak. Çünkü Kürt hareketin açık alanda ki temsilcileri bugün gelinen aşamada özelikle Kobane’den sonraki süreçte bir ulusal bütünlük kazanmış ve kendi kaderini belirleme aşamasına gelmiştir dersek yanılmayız.

Kürt ulusal mücadelesini verenler kendi düşmanı ile uzlaşma aşamasına gelse de, komünistler Kürt halkının kendi kaderini tayın etme konusunda kayıtsız şartsız desteklemek zorunda olduklarını, her defasında yayın organlarında belirttiklerini görmekte ve okumaktayız. Bu destekleme doğru ve yerinde bir karardır. Ancak Komünistler aynı zamanda da onların gideceği yerlerde, onları bekleyen tehlikeyi de söylemekten geri kalmamalıdırlar. Türk devletinin maskesi olan egemen güçlerin temsilcisi görev ve vazifesi üstlenen parlamenter, parti görünümlerinden olan CHP, MHP ve AKP gibi sermaye temsilcileri ile yapacakları “barış” yada “müzekkere” gibi görüşmeler Kürt halkının kırk yıllık mücadelesine başta olmak üzere Kürt ulusunun çıkarına zarar verecektir. Bunu her defasında Kürt özgürlük mücadelesini verenlere hatırlatmak birinci derecede devrimci ve komünistlerin görevidir.

Ancak Kürtlerin bu kastettiğimiz partilerle görüşme yada görüşmeme gibi ve muhatap almak yada almamak konusunda da tamamen Kürt hareketin sorunu olduğunu da altını çizmekte fayda var.

Bu önümüzdeki dönemde parlamento seçimleri konusunda özelikle bazı kurumların ilk defa parlamento seçimlerine katılması ve aynı zamanda HDP’nin bünyesinde gelişen ittifak konusu oldukça uzun bir dönem de bu ittifakların getirisi ile götürüsü konusunda yazılıp çizileceğine benziyor.

Sınıf eksenli mücadele yürüten bazı örgüt ve partiler de ilk defa Parlamentoya girme gibi tavır aldılar. Bunlardan biri de DHF’dir. DHF’nin de devrimci güçlerle birlikte HDP çatısı altında bu seçimlere girmesi emek cephesi açısından oldukça önemlidir.

Bugün ülkemizde demokrasinin kırıntısı varsa ve bundan dolayı da devrimcilerin dahi seçimlere girme olanakları oluşmuşsa bu da gerek ulusal ve gerekse de sosyal kurtuluş mücadelesini yürütenlerin vermiş oldukları bedeler sonucun da elde edilen haklardır. Bu kazanımları hiç kimse göz ardı etmemeli.

Ülkede dernek açma, parti kurma, sendika çalışmaları ve buna benzer haklar varsa ki var. Sadece bu da değil demokrasinin kırıntısı dahi varsa buralardan faydalanamayız gibi lükse devrimciler sahip olamazlar. Devrimci ve komünistlerin parlamentoya katılma yada katılmama gibi siyasal tavırları dönemsel, günün somut koşularına göre yani devrimci durumun orantısı ile de ilintili bir tutum ve tavır belirleme ile alakalı durumdur.

Boykot olarak uzun süre ülkemizin devrimci ve Komünistlerin baş vurdukları siyasal bir tavırdı. Ancak geçmişteki seçimleri boykot etme kararın doğru yada yanlış verilen kararların olup olmaması tamamen o günün koşullarına göre değerlendirmek zorundayız. Bu yazımızda geçmişi değerlendirmediğim için o döneme değinmeyeceğim.

Bugünü ele almadan önce de Rusya da Proletaryayı devrime götüren Bolşevik partisi ve o partinin lideri, dünya proletaryanın ustalarından olan Lenin yoldaşa başvurmak istedim, daha aydınlatıcı olması açısından. Bolşevikler 1905 seçimlerini boykot etme kararını daha sonra Lenin yoldaş bakın nasıl değerlendiriyor.

“O tarihte, bu boykot kararı, gerici parlamentolara katılmamanın genel olarak doğru bir davranış olduğu için değil, yığın grevlerinin siyasi greve ve sonra da devrimci greve ve en sonunda da Çarlığa karşı ayaklanmaya doğru hızla dönüştüğü nesnel durumun doğru olarak hesap edilmiş olmasından ötürü verilmişti.”

Bolşevikler güçlü oldukları bir dönemde boykot kararı alarak, Çarlığa karşı büyük hamleler yapmışlardır. Lenin yoldaş o günün koşullarını bilimsel olarak ele almış izlediği politika da tarihsel açıdan doğru bir tespit yapmıştır. 1905 de Bolşeviklerin en güçlü oldukları dönem de parlamenteryalist anlayışı ellerin tersi ile itmiş gerici Çarlığı yıkmak için siyasal hedefi amaçlamışlardır. Buradaki taktiksel karar stratejileri olan Sosyalizm ve nihayetinde altın çağ olan Komünizm için büyük bir hamle haline gelmiştir.

Ancak aynı Bolşevikler bir yıl sonra ki seçimlerde de boykot taktiği izlemişlerdir. Duma seçimlerine boykot kararı alarak siyasal bir tavır belirlemişlerdir. Fakat bu kararı da daha sonra ki süreçte de Lenin yoldaş şöyle değerlendirmekteydi:

“…Zaten Bolşeviklerin 1906’da Duma’yı boykot etmeleri, pek önemli olmasa da ve kolayca onarılsa da, gene de yanlış olmuştur” demişti.

Gördüğümüz gibi Lenin yoldaş yapmış olduğu taktiksel hataları da büyük bir cesaretle anlatmaktadır ve yapmış oldukları taktiksel hataların öz eleştirisel yaklaşmaktan da geri durmamıştır.

Ülkemizde de uzun yıllar devrimci örgüt ve partilerin bu burjuva ahırını (parlamento)boykot etmeleri gibi siyasal tavırlar söz konusuyken bugün aynı tarzda boykot tavrını sürdürmek ülkenin içinde geçtiği süreç itibariyle doğru bir karar değildir. Bugün açısından Parlamento seçimlerini taktiksel olarak katılmak mı yada boykot sorusuna karşı Lenin bu konuda da şöyle diyor:

“… Şuan nispeten çok daha geniş olan faaliyet alanından en geniş ölçüde mutlaka faydalanmak gerekmektedir…”

Evet Lenin yoldaşında tamda parmak bastığı bu faaliyet alanı oldukça önemlidir. Aynı makalede devamla şöyle demektedir.

“…Toplantı, basın ve dernekleşme özgürlüğünü kazandık. Bu kazanımların hiçbir şekilde güvencede olmadığı açıktır ve bu özgürlüklere güvenmek bir yanılgı hatta bir suç olacaktır. Tayin edici savaş daha önümüzde duruyor, ve bu savaşa hazırlık şimdilik ilk sırada durmak zorunda….(Lein seçme eserleri. Cilt 3. İnter yayınları sayfa 428)”

Tıpkı aktardığımız alıntıda olduğu gibi ülkemizde seçime giren Devrimcilerde diyorlar ki: 7 Haziran’a kilitlenmek ve kitlelerin umudunu parlamentoya ve oradaki burjuva partileri ile uzlaşma, entegre etmek gibi siyaset gütmek doğru değil yanlıştır, suçtur.

Yukarıda Lenin yoldaştan aktardığımız bir alıntı ile DHF ve ADHK’nın seçime girme kararın tamda örtüşmektedir. DHF ve ADHK’nın kamuoyuna deklare ettikleri bildiriden aktaralım:

“Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) ve Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu (ADHK) olarak seçime salt AKP hükümeti-iktidarına karşıtlık temelinde girme tavrında değiliz. Elbette AKP hükümeti-iktidarı somutta iktidar olma özelliğiyle öncelikli hedef durumundadır. Ancak seçimlerdeki politikamız sadece AKP karşıtlığıyla biçimlenmez. Bilakis CHP, MHP ve diğer düzen ve onun tüm temsillerine karşı bir teşhir ve karşı duruşu ifade eder. Bundandır ki, seçim çalışmalarımız devlet ve hakim sınıfların teşhirine dönük bir propagandayı da ihtiva edecektir.”

Unutulmaması gerekir ki devrimciler sadece Seçimler dönemi değil, kuşkusuz seçim döneminde ki yasal imkan olanakları kullanma ve daha geniş halk kitlelerine ulaşma gibi dönemsel bir durum, ama esasında da seçim sonrasında devrimcilerin görev ve sorumlukları vardır. Burjuvazinin girmiş olduğu bu buhranda devrimci, komünistlere düşen görev ise bu dönemi kazanma, güçlenmek için taktik bir siyaset izlemek zorundadır. Kendi stratejilerini hayata geçirmek için tali olan mücadele alanlarını da doğru bir taktik siyasetler izleyerek stratejilerini güçlenme gibi çalışmalar yürütmelidirler.

Taktik ve Strateji ilişkisini onun diyalektik bağını kurmamayanlar bunu iyi bir biçimde yakalayamayanlar zafere gitme şansları yoktur olamazda. Taktik mücadele biçimleri stratejinin hizmetine sunmazsak, her şeyi küçümser ve yukardan bakar bunlar tali şeylerdir uğraşmaya değmez gibi siyasetler komünistlerin anlayışı değildir. Sokağın nabzını tutmak, kadınları örgütlemek, gençliği militanlaştırıp onun omuzuna görev ve sorumlukları üstlenmesi için örgütlenmek ve örgütlemek ile geleceği örerek ancak kazanımlar elde edilir. Bunları yapmak başarmak içinde hiçbir mücadele biçimini küçümsemeden, onu ötekileştirmeden tüm mücadele biçimlerini proleter’yanın zaferinin hizmetine sokmak olmazsa olmazıdır. Stratejileri uygulamak için öncelikle projelerin olmalı. Bizim projelerimizde kuşkusuz devrimdir. Bu devrim yolunda ise stratejilerimizin hizmetine politik taktiklerle stratejimizi güçlendirmek zorundayız. Bu olmazsa olmaz.

Son olarak Kürt Ulusal sorunun geldiği aşamadan kaynaklı ve aynı zaman da DHF ile HDP’nin yapmış oldukları ittifaktan dolayı ülkede ve Avrupa da oylar HDP’ye.

İstanbul 1. Bölge de tüm güçlerimizle seferber olalım…

Adayımız Sayın Erdal Ataş’a başarılar diliyorum.

Kasım Koç

KASIM KOÇ tarafından

“İşte Geldim Gidiyorum Şen Kalasın Halep Şehri”

Şubat 22, 2015 de KASIM KOÇ KASIM KOÇ tarafından

kasım koçKasım Koç (22-02-2015) Halep; değişik medeniyetlere kapısını açmış, ev sahipliği yapmış, ticaret yolunun üzerinde bulunan doğu şehirlerinden en şirinidir.

Bu şehre uğrayan her medeniyet, günü gelip çekip gittiğinde ardında kendi kültürünü, sanatını bırakmıştır.

Ondandır ki Halep; tarihi, kültürü ve sanatıyla oldukça zengin bir şehirdir. Tarih boyunca bir çok imparatorunda vazgeçilmez mekanlarından biriydi Halep.

Halep sokaklarını gezdiğinizde, sanki dünyanın en iyi taş ustaları buraya toplanmış, bu şehri beyaz taşlarla işlemiş, türlü desenler, motiflerle dekor vererek burayı inşa etmiş hissine kapılırsınız. Bu şehrin sokaklarında dolaşır, lokantalarında yemek yer, kahvehanelerin de çay, acı Arap kahvesi içerken kendinizi taşlardan yapılan, taş devrindeki yerleşim şehri içinde zanneder, dehşet bir duyguya kapılırsınız.

Halep sokaklarını dolaştığınızda Romalıların, Bizansların, Osmanlıların ayak izlerini görmemek mümkün değil.

Halep deyince aklıma hemen Halep Kalesi gelir.

MÖ. İnşa edilen kale,

Bin beş yüzlerden (1500-1900) bin dokuz yüzün başlarına kadar Osmanlının denetiminde olması. Osmanlı dahil olmak üzere hiçbir imparator bu kaleyi askeri güç ile alamamıştır.

On bin kişiyi barındırma kapasitesine sahip olan kalenin içinde Hamamları, mutfakları, Camii, Kilise, Zindanları, barınma yerleri, koca bir şehirde ne varsa insanların aradığı, ihtiyaç edindiği her şey buradan temin edilir halde planlamış, mimari yapı da buna göre yapılmış.

Çeşitli ecnebi memleketlerinden gelen ırkı, dini, dili, kültürü ayrı insan topluluğunu burada bu Kaleyi ziyarete gelenleri bir arada bulmak, görmek mümkündür.

Kalenin surların en ucuna doğru yürüdüğünde, Sahranın ortasında göklere yükselen, ulaşılması olanaksız olan mucizeli bir gök cisminden aşağıya baktığını sanısına kapılırsın.

Kocaman kalenin etrafında derin hendekler ve bembeyaz taşlar, surları ören duvarları göz alan kar beyazımsı rengini görürsün.

Beyaz bir kente dönüşen, ihtişamlı, korunaklı esrarengiz, heyecanlı bir tarihi canlı canlı görmenin zevkini yaşıyor ziyarete gidenler.

Halep sadece Kalesiyle değil kilisesi, camisi, çeşmesi, çarşıları, hanları, medreseleri, hamamları, kumaşları, bezirganları, kervanları ve tüm bu zenginlikleri bağrında taşıyan kocaman taşlardan yapılan evleri, sokakları da gelir.

Halep aynı zamanda büyük efsanevi aşkların mekanıdır da.

Halep, tarihi ve mimarı bütün güzelliklerinin yanında aynı zamanda şehir için yazılan hikayeler, masallar, öyküler, romanlar, maniler, türküler, şiirlerle de ün yapmıştır.

Kerem ile Aslı’nın efsanevi aşk hikayesi, Anadolu’da başlasa da aslında Halep şehri ile özdeşleşmiş bir efsanedir.

Babası tarafından Kerim’e verilmek istenmeyen Aslı’nın aniden ortadan kaybolması, Kerim’in Aslı’ya olan aşkını azaltmak bir yana daha da arttırmış ve Kerem bu aşkın narına düşerek Aslı’nın izini sürmeye başlamıştır. İşte Kerim’in dillere destan olan, asırlar boyudur kuşaktan kuşağa aktarılan yolculuğu Halep’te Aslı’yı bulmasıyla sonlanır.

Aslıyla Keremin dillere destan bu aşkları üzerine yazılan birçok türküde bugünlere kadar taşınmıştır. O türkülerden birinde şu dizeler yazılıdır;

“… Kerem’e dediler Aslın gelecek,

Gelme ecel gelme üç gün ara ver,

Al benim sevdamı götür yâre ver”

Yine Aşık Garip’in 16. Yüzyılda Halep üzerine yazdığı bir şiir de günümüze kadar önemini koruyarak ulaşmıştır;

İşte geldim gidiyorum

Şen kalasın Halep şehri

Çok nan ü nimetin yedim

Helal eyle Halep şehri

Sana derler Arabistan

Güzellerin çeşm-i mestan

Yeni haber geldi dosttan

Durmak olmaz Halep şehri

Çok garipler sana gelir

Gelir de eğlenir kalır

Her kişi muradın alır

Şen kalasın Halep şehri

Aşık Garip düştü yola

Hızır yardımcısı ola

Gözüme göründü sıla

Şen olasın Halep şehri

Halep üzerine Aşık Garip gibi daha birçok başka şair, yazar, dengbej; şiirler, romanlar, ağıtlar yazmışlardır. Halep tarihi boyunca tüm bu zenginlikleri heybesinde sürekli zenginleştirerek bugünlere taşımıştır.

Halep’in her bir karış toprağında tarihin her dönemine ait savaşın izlerini bulmak da mümkündür. Gelen her hükümdar kraliyetini kurmak için savaşmış, iktidarını kurduktan sonra, buraları tekrardan terk edene ya da hakimiyeti sona erene kadar tüm bu zenginlikleri korumuş, şehirden kültür almış, kültürünü vermiştir. Anıtlar, heykeller, insanların inanç ve ziyaret yerleri korumaya alınmış, kendi kültürünü sanat aracılığı ile Halep’e bırakarak çekip gitmiştir bütün imparatorluklar.

Ayrıca tarihsel öneme sahip olan Halep de ki El Medine kapalı çarşısı, Ortadoğu ülkelerin içinde en uzun çarşılardan biridir. Bu çarşının özeliği ise bir biri ardına yapılan ve bir biri ile kopmayan hanlardan oluşmasıdır.

Çarşıda dolaşmaya başladığında kaybolma korkusu hemen gelir akla. Gezdikçe cıvıl cıvıl olan çarşının renkli hayatı içerisinde korku uçup gider, günlerce bıkmadan dolaşabileceğin bir mekana dönüşür çarşı. Dolaştıkça gerilere doğru tarihi bir gezintiye çıkmaya başlıyor insan.

Çarşı içerisinde ilk göze çarpan, insanı kendine doğru çeken halı-kilim dükkanlarıdır. Halebin her karış toprağını değişik el emekleri ile turistlerin ilgi odağı olan dükkanlar sıra halinde uzayıp gitmekte. Bu dükkanların el emeklerin süsledikleri fenler göz kamaştırıyor. Doğadan toplatılan yüzlerce bitki çeşitlerin satıldığı dükkanlar, baharatlar, giysi, el işleri çarşıya renk katan dükkanlar arasında.

Çarşı tarihi gizemlerini duvarlarına işlenen motifler, eserler, işaretler, nakışlarda karşında diri diri durur.

Çarşının taş duvarları üzerine işlenen ve bırakılan izler ile Seninle tarih arasında bir köprü kurar.

Bir biri ardı sıra bitip tükenmeyen zengin kültürlerle dolu olan bu çarşının için de hanlarından birinde de tarihte zihinsel engellilerin tedavi merkezi olarak kullanılmasıdır.

Bimaristan olarak bilinen bu tedavi merkezinde sanat ve sanatın doğal yöntemlerle hastaları tedavi ederek günümüze kadar gelen bir kültürel miraslardan biridir.

Bu merkezde Suyun tedavide çıkardığı melodiyi ve Müzik ile ruhun dinlenmesi insan ile sanat arasında kurulan derin bağlar ile insanı yeniden tedavi eden bu mekanı görmek için dünyanın dört bir yanından gelen turistlerin akınına uğrayan yerdir.

Yakın tarihimize kadar kırk yıl Halep üzerinde nizamını sürdüren bildiğimiz BAAS rejimin diktası dahi bu değişik inanç yerlerini ve kültürlerini korumaya almıştır.

Fakat bu diktayı yıkıp kendi hegemonyasını kurmak isteyen dünyanın dört bir yanından toplanan, kültürden nasibini almamış, sanata düşman olan bir çete topluluğu ile BAAS diktası arasında çıkan çatışmalarda Halep yıkıma uğradı, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Dünya 15 Mart 2011 tarihinden bu yana Halep’i artık kurşun ve bomba patlamalarını konuşarak anmaya başladı.

Şimdi Halep’in binyılların bağrından kopup gelen muazzam zengin kültürü, tarihi bu iki gerici güç tarafından bombalarla, kurşunlarla delik deşik ediliyor… Süt veren anlamında ki Halep artık oluk oluk akan kan renginde, yıkımda.

Yukarıda zengin kültürel ve tarihsel mirası ile günümüze kadar gelen bu çok çeşitli kültürü bağrında taşıyan Çarşı Halep’in Eski Kentinde yer almaktaydı.

  1. Yüzyıla ait olan El Medine Çarşısı yanarak tarihten silinen miraslardan sadece biri.

Osmanlı döneminden kalma koridorları taşlarla desenli resimleri ile dolu olan ve o dönemden kalma ahşap binalarıyla tarihi ünlü çarşı kültürüyle beraber yobazların çıkarmış oldukları yangının alevleri arasından dumana karışarak Halep semalarına uçtu, geride sadece yanık kokusu ve kül kaldı…

KASIM KOÇ tarafından

AFRİN

Ocak 8, 2015 de KASIM KOÇ KASIM KOÇ tarafından

Kasım Koç (08- 01- 2015) Rojava Kürdistan’ın da PYD’nin oluşturup ilan ettiği Kanton yönetimleri Cizire, Kobani ve Afrin dördüncü yılında.

Rojava kantonların her birinin kendi yönetimi olmakla beraber ve aynı zamanda da bu kantonların kendi aralarında koordineyi sağlayan üst yönetim organı olarak da bir Konseyi var. Her Kanton yönetiminden üçer kişi olmak üzere toplam dokuz kişiden oluşmaktadır bu Konsey.

Ortadoğu da ki mevcut devletlerden oluşan dikta rejimlerin sınırların içinde hak ve hukukun olmadığı bir coğrafyanın tam ortasında, tüm devletlere aykırı bir yönetim biçimini Kürtler dört yıl önce ilan ettiler.

Halkın kendi kendisini yönetmesi için kurdukları kanton yönetimleri tamamen Ortadoğu’nun dokusuna aykırı bir yönetim biçimiydi.

Ortadoğu devletlerin dokusuna aykırı olan Rojava da ki Kürtlerin bu çıkışı ile kuşkusuz ki tüm dünya gericiliğinin de dikkatlerini kendi üzerine çekmiş oldu.

ABD’nin başını çektiği çok uluslu egemen güçleri ve bölgede ki gerici, faşist diktatör devletlerin ortaklaşa organize ederek oluşturdukları IŞİD, EL NUSRA, ÖSO gibi çeteleri başta bölgenin tüm emekçilerine, Sunni islam olmayan tüm inançlara ama özelde ise Kürtlerin üzerine sürmelerinin bir diğer nedeni ise bu yönetim biçimi olsa gerek. Çünkü Kürtlerin bu yönetim biçiminde devrimci bir dinamik, örgütlü olan ve örgütlenen bir halk var.

Bu çeteler dünyanın gözü önünde Kobaniyi kuşatarak eline geçirdiği Kürdün kameraların önünde boğazını keserek kamuoyuna sunması ve Yezidi katliamın devamında Yezidi kadınlarını pazarda köle olarak satışa çıkarmasına Kürtler boyun eğmedi aksine direndiler.

Rojava Kürdistanı da ki bu kanlı plana karşı Kürt halkını ve oradaki değişik inanç ve milletleri korumak için bu dokuz kişiden oluşan Konsey üyelerin aracılığı ile koordine ederek Kuşatmayı kırmaya direnişlerini de bunların aracılığı ile dünya kamuoyuna duyurmaya çalıştı-çalışmaya devam etmektedirler.

Bu konsey aracılığı ile Rojavada ki Kürtleri ben şöyle anlıyor ve okuyorum:

Kürtler diyor ki: Ben bu topraklar üzerinde yaşıyorum benimle beraber burada yaşayan her insan dini, milleti ne olursa olsun, cinsiyetine bakmaksızın tüm hakka sahiptir ve EŞİTTİR.

Ve yine Kürtler diyor ki: Bu topraklar bizim. Fakat bu toprakların üzerinde bizimle beraber yaşamak isteyen herkesindir

Ve yine Kürtler diyor ki: Biz Kürtler kimsenin topraklarını girip işkal etmedik. Hiçbir halka da saldırıp toprağını işkal ederek öldürüp köleleştirmedik. Bugün de Bizi öldürüp topraklarımızı alıp köleleştirmek isteyen her kim olursa olsun buna asla ve asla izin vermeyiz. En ağır bedeller öderiz ama özgürlüğümüzden de taviz vermeyiz.

Kürtlerin bu duruşları meşrudur, onurludur desteklenmelidir. Kayıtsız şartsız desteklenmelidir.

Rojava Kürdistan Konsey üyesi ve Afrin Kanton Başbakanı Sayın Hevin Mustafa ile görüşmem de önemli gördüğüm bazı konuları buraya aktarmak istiyorum.

Afrin Kantonun ortaya çıkışın tarihsel sürecine ilişkin sohbetimiz de sayın Hevin özetle şöyle dedi:

“Bildiğiniz gibi üç buçuk sene önce Suriye de başlayan olaylar sonucu Esad BAAS rejimi ile uluslararası güçlerin desteklediği İslami radikal örgütler arasında çıkan çatışmalar sonucunda BAAS rejimi Rojava Kürdistan’ın da çekilmek zorunda kaldı.

Yoksa BAAS Rejimi ve Esad ailesi Kürtleri sevdiğinden dolayı Rojavadan çekilmedi. Kırk yıldır iktidarda olan Esad, Kürtlerin en temel haklarını dahi kabullenemiyordu. Sonuç itibari ile iç ve dış koşullardan kaynaklı Esad Rejimi Rojava Kürdistan’ından tüm kurumları ile çekilmek zorunda kaldı. Esad bir taktik izledi ve biz Kürt Temsilcileri de bu durumu ve tarihsel koşulları iyi değerlendirdik.

Biz Kürt halkının tarihsel çıkarlarını iyi değerlendirdiğimizi düşünüyoruz, neydi bu tarihsel fırsatlar kuşkusuz ki yerel yönetimler dediğimiz ki esasında da Bağımsızlığı içeren Üç bölgede Kanton yönetimi dünya kamuoyuna ilan etmemizdi” dedi.

Rojava ve Suriye de ki savaş ve bu savaşın gidişatı konusunda neler düşündükleri sorusuna geldiğimizde tamamen bölgeye uygun bir siyaset izlediklerini öne sürerek şöyle dedi:

“Biz ne bölgedeki despot devletlerin siyaseti nede bazı devletlerin organize ettiği ve bize karşı savaştıkları çetelerin siyasetini benimsemiyoruz. Biz barıştan yanayız, barış ve demokrasi savunan herkesim ile birlikte yürürüz. Bu savaşta kazanacak olan biziz, Kürt halkı kazanacak.”

Üç bölgede Kanton ilan eden PYD’nin ne gibi tedbirler aldığı ve PYD’li olmayanların yönetimde yerlerin ne olduğunu ayrıca da savunmasını nasıl oluşturdukların konusuna geldiğinde birçok konularda kaygılarımı dile getirdiysem de Afrin Kanton başbakanı Hevin şöyle dedi:

“Evet gerçekten de kimsenin cesaret edemediği büyük bir kararlık ve cesurca bir karar aldık. Etrafımızda dikta rejimlerin olduğu bir coğrafyada Demokrasi dedik.

İlk önce Halkımızı ve burada yaşayan her kesin can güvenliğini almak için kendimizi savunmamız gerekmekteydi bunu yaptık. Önce partimizi kurduk, sonra Ordumuzu oluşturduk. Ordumuzun bir başka özelliği daha var oda Kadın savunma güçlerin olmasıdır.

Efrin, Kobane, Cezire olmak üzere üç Kanton kurduk ve bu Kantonları koordine eden 9 kişi tarafından yönetilen Konsey oluşturduk.

Biz ilk olarak ilan ettiğimiz Kantonlar ile Rojava devrimi demiştik ama şimdi rahatlıkla şunu diye biliriz; Devrim içerisinde Devrim yaptık.

Devrim anlayışım ile Afrin Başbakan’ı Hevin’nin anlayışı ve fikriyatı farklıydı ancak Başbakan Hevin şunları savunuyordu devrim olarak:

İlk bağımsızlığımızı ilan ederken dedik ki: Biz kendi kendimizi yönetmek istiyoruz, böyle başladık işe. Ancak yoğun baskı, saldırı, katliam soykırımı içeren saldırılar sonucu daha büyük hamleler yaptık. Tüm Halkımızı yönetime ortak ettik. Yüz yıllardır özgür olmayan halklarımız bu vesile ile özgürlüğü tattı. Özgürlüğü tatmış olan halkımız etrafımızda etten duvar ördü ve direndi.

Sadece Kürt halkımız değil o coğrafyada yaşayan tüm halklar bu saldırılara karşı yönetimimizin olduğu bölgeye sığındı, sığınırken de direk yönetime dahil oldu. Halk kendi savunma güçlerini oluşturarak IŞİD çeteleri başta olmak üzere diğer gerici güçlere karşı direndi. Şuan savaş halinde olmamıza rağmen insanlık için en ileri yönetimleri temsil etmekteyiz.

Kadın savunma güçlerimizin gerek savunma gerekse hayat içerisinde yaşama ortak ve müdahil olması oldukça da önemlidir. Bu anlamıyla da Rojava devrimi aynı zamanda da bir KADIN devrimidir.

PYD’nin kendisi dışındaki siyasal güçlere yönetimde yer vermiyor gibi duyumalar ve söylentiler dolaşıyor buna ne diyorsunuz? Bir soru sordum.

“Evet bizde bunları sık sık duymaya başladık. Ancak bu gerçekliği yansıtmadığı gibi bu soruyu şöyle özetlemek isterim: Genelde Rojava’ya özelde ise Kobaniye yapılan saldırı dört parçadaki Kürdistanı Kanton bölgemizde birleştirdi. Kürt tek bir ulus olarak yeniden doğdu diye biliriz.

Bölgemize gelen sadece Kürt değil kim gelirse gelsin savunma güçlerin içerisinde imkan ve olanakları çerçevesinde yer almaktadır. Biz şuan savaş halindeyiz, savaşan bir halkın yaşamı, tüm sosyal hayatı ölmemek, ayakta kalmak içindir. Gece gündüz tartışan, düşünce üreten bir imken ve olanağa sahip değiliz. Kantonumuzun dışında kalan bölgelerde ki diğer inanç ve milletler dahi bölgemize sığındılar. Nüfusumuz iki katına çıktı, bu demokrasi değil mi? Sınırlarımızın dışında insanlar geldikçe biz güçlendik.

Bu demokrasimizin gün geçtikçe hayat bulacağına ve o coğrafyada her kesim tarafından da kabul göreceğine inanıyorum. Aynı zamanda bu bizim demokrasi biçimi bölgede de savaşan güçlerin sonunu getirecektir.

BAAS rejimi yani Esad kaybetti, dikta ile gidemeyeceğini gördü. Diğer çeteler de hayat bulamadı bulamayacaklar. Komşularımıza da sesleniyoruz Türk halkı bizim düşmanımız değildir. Biz halklarla kardeşiz ve hiçbir sorunumuz da yoktur. Yüzyıllardır beraber bu halklar yaşadı bundan sonrada beraber yaşamak istiyoruz. Bu sınırları koruyan, çizen biz değiliz Türk, Fars, Arap devletlerdir.

Herkes şunu bilmelidir ki Rojava Şengal olmayacak. Kobanide büyük acılar yaşasakta kazanan biz olduk, halkımız emdiği bu özgürlüğü büyütecektir. Başta kadınlarımız olmak üzere tüm halkımız ve bizim dostlarımızla birlikte topraklarımızı savunmaya, savaşmaya hazırız.”

Afrin Başbakanı Sayın Hevin Mustafa ile ABD’nin bölgedeki durumu konusunda hem fikir olmadık, farklı farklı bakışlarımız vardı.

Sayın Hevin Kürt kadının gücünü anlatırken zaferi O Kadın örgütünde olduğunu ışıldayan gözlerinde görmek mümkündü.

Kürtleri Zafere taşıyacak olanlar Kürt KADINIDIR

Kasım Koç

08.01.2015

KASIM KOÇ tarafından

KOBANİ

Ekim 19, 2014 de KASIM KOÇ KASIM KOÇ tarafından

Kasım Koç (19-10-2014) Rojava Kürdistan’ın En Zayıf Halkasıdır.

Haki Karer, Urfa, Siverek, İlvan, Suruç, Kobani bölgesinde ilk çalışmalar yürüten PKK’nin Kadrosudur. Sonrasında Lübnan’ın Bekaa Vadisine gitmek için yola çıkan PKK kadroların yanı sıra, Abdullah Öcalan’ın da ilk gittiği yerdir KOBANİ.

1984 de PKK’nin başlatmış olduğu Kürdistan Ulusal Kurtuluş Savaşında Kobani üzerinden Kuzey Kürdistan’a sadece gerilla sızmasını yapmış değil aynı zamanda da Kuzeyde yürütülen savaş da lojistik bölgesi durumuna gelmişti. Bundan dolayı da Kobani’nin manevi değeri Kürt özgürlük mücadelesi verenler için oldukça büyüktür.

PKK’nin yürüttüğü savaşın yükü Rojava Kürdistan’ın üzerindeydi desek yanılmayız. Öcalan’ın da Bekaa Vadisi ve Şam’da olmasından kaynaklı Kobani, Afrin, Qamışlı İllerinde örgütlenip Ulusal mücadelenin etrafında kenetlenmelerine neden oldu.

Hafız Esad ile A. Öcalan’ın İttifaklar Politikası ve siyaseti ve Ortadoğu Arenasında ki kavgaları:

Hafız Esad, Kuzey Kürdistan’ın da gelişen, büyüyen, gündemden düşmeyen Kürt sorununu da Filistin sorunun da yürüttüğü dış politikası gibi kendi hizmetine sunmak, kullanmak istedi.

Bunu yapmak için çok çabaladı ancak örgütlenen KOBANİ, Afrin ve Qamışlı buna müsaade etmedi ve Öcalan’ın Esad karşısında daha da güç haline gelmesine vesile oldu.

Hafız Esad siyaseti gereği PKK’yi eldin de, avucunda tutmak için ki bu ittifaklar siyaseti gereği PKK’nin kadrolarını, militan ve lojistikçileri tutuklayıp Zindana tıkadı. Burada ki amaç PKK’yi yada önderliğini kendi elinde tutmaya çalışmaktı. Bu belki ilk dönemler de tutan bir siyaset olduysa da zamanla bunun bir kıymet harbesi kalmadı, çünkü Kürdün kültüründe fedakarlık ve feda etme ruhu vardı.

Zamanla Esad’ın tutuklayıp zindanlara attığı kadroları PKK adeta bu kadro ve militanları, Kürdistan savaşına feda ederek gözden çıkardı diye biliriz.

Bundan dolayıdır ki İttifaklar anlayışında tarafların pazarlıkları söz konusunda ki bir birlerini ellerinde tutuma siyasetinde PKK Esad’a boyun eğmediği bir erçekliktir.

Kuzey Kürdistan da PKK önderliğin de gelişen savaş, dünya kamuoyunun gündemine oturmuştu ve dünyayı yöneten küresel sermaye güçleri dahi Kürtleri hesaba katmadan siyaset yapamaz hale gelmişlerdi.

Bundan kaynaklı da ittifaklar politikasında ki burjuva siyasetinde izlenen “ Bir birlerinden faydalanma” anlayışı esasın da bu siyaset de güçlü çıkan PKK olmuştur.

Bütün bunlara rağmen Rojava’da,

PKK ve önderi Öcalan, 400 ile 500 bin arasında kimliksiz Kürdün hiçbir hakkı, hukuku olmamasına rağmen bu sorunu ve çelişkileri Esad’a karşı kullanmadı. Rojava için hiçbir istek ve talepte de bulunmadı, bulunmadığı gibi de Örgütlü Kürt halkını da ona karşı Sokağa dökmedi.

Öcalan bunları yapmadı ama ve lakin Suriye de olduğu süre döneminde Esad ile çatışmadığı gibi Esad’dan da tere yağından kıl çeker misali Suriye’nin Ciğeri ve Oksijeni olan Rojavayı koparıp almasını bilen bir siyaset izledi.

Kürt özgürlük mücadelesinin Kuzey Kürdistan’da başlatıldığından günümüze kadar Rojava bu savaşın bir tarafı ve parçası halindeydi, direk savaşı yaşıyordu.

Binlerce Qamışlı, Afrinli, Hasaki ve Kobanili Kürt Kızları, erkekleri dağlarda destansı kahramanlıklar yaratılar. Bu savaşta yüzlerce Rojavalının mezarları dahi belli değildir. Bölgenin Oksijeni ve Jeopolitik konumundan dolayı da ayrıca bir önem kazanmıştır Rojava.

Uluslararası emperyalist güçlerin 15 Mart 2011 tarihinde Arap ülkelerinde ve dünyanın bir çok ülkesinden en fanatik Dinci İslam ruh hastasını Suriye de toparladı ve Şam’ı kuşatarak Suriye hızlan iç savaşa doğru sürükleyince Oğul Esad zorunlu olarak Rojavadan güçlerini çekti.

Bunu fırsat bilen ve Sosyalimden etkilenen PYD Rojavada kendi kendisini yöneten bir Kanton biçiminde bir çok inanç gurupların da içinde yer aldığı, ayrı ayrı düşüncelerin de savunup ama aynı zamanda bir arada yönetimde yer alabilecek bir Rojava Ortadoğu’nun göbeğinde ilan etti.

Demokrasinin beşiği olan Mezopotamya’nın tarihsel geçmişini de günümüze taşıyan Rojava, bir çok eksikleri beraberinde taşısa da esasında olumlu ve örnek bir çığır açmıştı Ortadoğu da.

Bu demokratik yönetim biçimi maalesef bölgeyi dizayn eden ABD’nin başını çektiği Çok uluslu egemen güçlerin planlarını bozmuş bundan dolayı da örgütledikleri gerici taşeron örgütleri ÖSO, El Nusra, IŞİD gibi yirmiye yakın Suni din mezhebine bağlı gurup ve örgütleri Kürdün üzerine sürdüler.

ABD’nin yeni stratejisinde bölge halkını kırdıran siyasette dünyanın en acımasız ve bitmeyen bir düşmanlık tohumlarını ekiyordu Ortadoğu halkların içine. Irksal, dinsel Mezhep savaşları dünyanın en kötü ve pis savaşlarını ABD devreye sokmuştu.

ABD ve diğer egemen güçler Suriye de konumlandırdıkları İslami örgütlerden bir çoğunu marjinal duruma getirerek IŞİD’ın gelişip güçlenmesi için yolunu açtı. IŞİD denen ruh hastası, katil sürüsünün insanı boğazını keserek “Ben geliyorum, itaat edin” dünya kamuoyuna bu korkuyu yayarak gündemine oturdu. Bu IŞİD’ın ilk hatası oldu ve zamanla bu hata onun sonunu getirecektir.

IŞİD yönünü Bağdada çevirdi burada taban bulduktan sonra da gözünü yeniden Rojavaya dikti. Qamışlı Güney Kürdistan ile olan bağından dolayı burayı sonraya bıraktı. Afrin, aslında ilk yaptıkları kuşatma bir yıl önce Afrin’e idi. Afrin’in Coğrafik yapısının da etkisi ile sivil savunma güçlerin kahramansı direnişleri ile IŞİD ve diğer çeteleri dağıtmasını başardı.

Sıra Rojavanın en zayıf halkası ve tarihsel hesapların da hesaplaşması olan Çöl Çiçeği Kobaniye gelmişti. Kobani Kum deryasının üzerinde kurulu bir şehir, ağır zırhlı araçlarla saldırıya gelen düşmanı dağıtmak, püskürtmek oldukça zordur. Bütün bu üstün silahlara rağmen IŞİD Kobanideki direnişi kıramadı.

Kürt ölümün en kötüsünü tanımış, tatmış. Dört devletin zulmünü, yüz yıldır sömürgesi altında, işkal halinde ölümlerden ölümler yaşamış ve görmüş. Bu sömürgeci devletleri besleyen ve destekleyen onlara akıl babalığı yapan uluslararası emperyalist güçlerin sayesi sonucu Kürt Kimyasal gazları ile katliamdan geçmiş Halepçe de on bin insan aynı anda beraberce ölmesini bilmiş ama asla gerici güçlere TESLİM OLMAMIŞ.

Kuzey Kürdistan da yürütülen otuz yıllık savaş ve güneydeki Kürtlerin yüz yıla varan savaşlar tarihi Kürdün dünyanın en deneyimli savaşkan bir halkı olmasına neden olmuştur.

Savaşlarda çok taktik ve stratejik hamleler vardır. Düşmanın donanım gücü, mevzilenme, Psikolojik durum, lojistik destekler ve benzeri konuları göz önüne alamayan kavgada kaybeder. Savaşlar bazen dağların doruklarında bazen çölde yada sokaklarda, şehirlerde devam eder.

Rojava da Kürde sunulan Kobani düştü düşecek psikolojik savaşları Kürdistanlılara kar etmez. Ancak devrimci dinamiklerin olmadığı, savaş içerisinde yetişmeyen Halkları etkilenir ötesine geçemez. Direk savaş içerisinde yetişen, çelikleşen Kürt halkı bu gibi söylem ve eylemlere karşı psikolojik savaş yürütmesini de artık biliyor.

Geçmişte dağ başlarında PKK Gerillaları ile Türk ordusunun arasında günlerce süren çatışmaları sadece devlet yetkililerin ağzından haber yapılmaktaydı ve bu habere göre de Psikolojik üstünlük sürekli Komprador burjuva medyasının elindeydi.

Ancak bugün direniş kalesi haline gelen Kobani için böyle diyemeyiz. Her ne kadar burjuva medyası haberleri balon yaparak yayınlasa da gelişen teknoloji karşısında Kobanide olup bitenleri bir başka sosyal medya aracılığı ile dünya kamuoyunun duymaması önünde geçemediler bundan dolayı da psikolojik savaşta Kürdün düşmanları kaybetmiş durumdalar.

Kürtler kırk yıldır izledikleri siyaset ve yürüttükleri savaştan sonra Kobaniyi kaybetselerdi Türk devleti karşısında yenilgi olarak tarihe geçecekti. Bundan dolayı da Kobanide esas çarpışan güç Türk Ordusunun siyasi temsilcisi AKP ile PKK arasında yaşandı desek yerindedir.

Kürt sorunu artık İmralı-Kandili aşmış dört parçada her Kürdün sorunu haline gelmiş ve kaçınılmaz bir ulusal bütünlüklü siyaset izlemeyenler kaybedeceklerdir.

Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi’ni (GBOP) hayata geçirmeye çalışan başta ABD, İngiltere’nin başını çektiği Katar, S. Arabistan, Türk devleti(leri) Kürt sorunu konusunda Rojavada kaybettiler.

Kürtlerin kendileri için tarihsel maneviyata sahip olan Kobanide yenilmeyerek dört parçadan Bağımsız Sosyalist bir Kürdistan ilanı için bundan sonra daha da koşullar olgunlaşmıştır.

Kürt siyasal temsilciler kendi güçlerine ve örgütlü olan Kürt halkına güven duymalı ve onların KOBANİDE ki gücünü görmelidirler.

Örgütlü Olan Kürt Halkını, Kobaniyi hiçbir gerici güç yenemez!

Kazanacak olan KOBANİDİR.

Kazanacak olan Ortadoğu HALKLARI OLACAKTIR.

KASIM KOÇ tarafından

KOBANİ

Ekim 9, 2014 de KASIM KOÇ KASIM KOÇ tarafından

Kasım Koç (09-10-2014) Uluslararası emperyalist ve bölgede ki gerici güçler ÖSO, El Nusra ve IŞİD gibi terör Örgütlerini örgütleyip dünyanın birçok bölgesinden toparladıkları ruh hastası, fanatik İslam militanlarını Türkiye sınırları içerisinde eğitip ve yine Türkiye üzerinden Suriye’ye savaştırmaya getirildiler.

Üç yıl süren Suriye kuşatmasında yüz binlerce sivil insan katledildi. Bu kuşatmada ÖSO, El Nusra gibi örgütler tavsiye edilirken, IŞİD terör örgütünü öne çıkarılıp güçlenmesi için ABD ve diğer gerici güçler tarafından desteklendi. Bu IŞİD belasının önünü Irak topraklarına doğru ABD ve denetiminde ki bölge devletleri açtılar/olanak sundular ve böylece de bölgede büyük bir güç haline getirildi.

Uluslararası gerici güçlerin Suriye de ki diktatör Esad Rejimini Nisan 2011 tarihinde Arap Baharı adı altında kuşatmaya başlayan süreç ve bu kuşatmadan kaynaklı Beşar Esad’ın da Rojava Kürdistan’nın da stratejik bir Askeri hamle yaparak Rojavadan gücünü çekmesine sebep oldu.

BAAS rejimin bu manevrasını Rojava Kürdistan’ın da ki PYD ve diğer Kürt örgütleri tarihsel fırsatı iyi değerlendirip kanton biçiminde yerel yönetimlerini ilan etmişlerdi. Bu yerel yönetimler Kürdün kendi kendisini yönetme biçimi bölgede ki gerici güçler tarafından pekte hoş karşılanmadı. Kürt yüz yıldır Türk, Arap, Fars sömürgecisi, Kölesi idi. Nasıl olurda bizim statümüze ulaşır “Bağımsız” olur. Buna benzer çok neden var ama bundan dolayı da IŞİD denen aç kurt sürüsünü sürdüler Kürdün üzerine. Yönünü coğrafik olarak Rojava’nın en zayıf halkası olan ve öyle gördükleri Kobani’ye çevirdi ve böylece de büyük bir iştahla IŞİD, Rojavaya saldırmaya başladı.

Rojavanın coğrafik olarak zayıf gördüğü doğu bölgesinde ki çöl olan taraftan Kobani’yi ele geçirmek için bu gerici, despot, taşeron organizasyon IŞİD’ın saldırması ile Kobaniyi savunan Kürt özgürlük mücadelesi veren PYD, YPG, YPJ örgütleri arasında savaş başladı.

IŞİD kele kese korku salarak geldi Kobani’ye dayandı ‘Bana itaat edin’ diyordu bu savaş yöntemiyle. Çağımız gereği korkunç bir infaz biçimini uyguluyordu, İnsan kafasını koyun keser gibi bıçakla keserek.

Kürt her türlü savaşı görmüş ve her türlü ölümü tatmış olduğundandır ki boyun eğmedi direndi. Bu direnişi dünya kamuoyunun gündemine oturmasına neden oldu. Dünya halkların gözün önünde canlı canlı her şey cereyan ediyordu.

Rojavada ki savaşta Katil IŞİD çetesinin ellerinde her türlü zırhlı savaş araçları ve füzeleri vardı. Devletlerde olupda IŞİD da olmayan sadece Savaş uçaklarıydı.

Kürtler de ise “Burası bizim topraklarımızdır ve biz kendi kendimizi yönetmek istiyoruz” diyerek bu gerici güce karşı yürekleri ve büyük kahramanlıklar yaratarak direndi.

Savaş bu kadar büyük bir dengesiz IŞİD’ın silah üstünlüğü ile başladı halende o dengesizlik devam etmektedir.

Üç noktadan birden saldıran bu yobaz sürüsüne karşı direnen Kobani bazen ilerlemeler ve gerilemeler yaşandıysa da esasında 15 Eylülde topyekun Kobani’ye yüklenmesi ile yeni bir evreye dönüştü savaş.

On binlerce Kobanili “Sınırı” geçip geldi Kuzey Kürdistan Suruç şehrine. Bu günden sonra da diğer uluslararası devrimci kurum ve kuruluşları da harekete geçmelerine vesile oldu.

15 Eylül den sonra Avrupa da çeşitli kurum ve kuruluşların yanı sıra dünya basını da o alana yöneldi. Dünyanın neresinde olursa olsun her türlü katliam, soykırım vb. gibi olaylara karşı olan ADHK bugüne kadar emperyalist-kapitalist gerici savaşlara karşı sessiz kalmadı. Bu ruh hastaların KOBANİYE saldırmasıyla da ADHK sesiz kalamazdı kalmadı da. Avrupa da ADHK’nın da içinde yer aldığı Devrimci Güç Birliğin KOBANİYE heyet gönderme kararı aldı.

Avrupa’dan Kobaniye giden heyet içerisinde bende ADHK’nın delegasyonu olarak içinde yer aldım. Heyet olarak İstanbul üzerinden ilk durağımız Amed (Diyarbekir) olmuştu.

Gırtlak kesen cani bir örgütün yürüttüğü savaş bölgesine gitmenin sonu bilinmezlik serüvenin yolculuktaki duygular vardı heyetin gözlerinde.

Amed’den yola çıktığımız da sırayla Siverek, İlvan, Urfa ve nihayetinde varmak istediğimiz Urfa’ya bağlı Suruç ilçesine kadar altı kez kontrol noktasından geçti heyet. Suruç’un girişinde kelimenin tam anlamıyla 12 Eylül Askeri Faşist Cuntayı aratmıyordu. Tank, Panzer ve diğer askeri araçların yanı sıra arazi askerlerle, her sokak başında da özel hareket timleri ve çevik kuvvet güçleri tutmuş durumdaydı.

Suruç girişinde savaşın acımasız fotoğraf kareleri, dışarıda gelenler tüm çıplaklığı ile görebilmekteydiler.

Savaşın mağdurları yine her zaman ki gibi Kadınlar ve Çocuklardı burada da o mağdurluğu anında görmek mümkündü. Umutsuzluk gelmiş çocukların bakışlarında düğümlenmiş, dışarıdan gelen her kesten umut beklemekteydi.

Kürt kadını her zamankinden daha umutlu ve daha da gururlu gördüm. Dışarıdan gelen heyet ve şahsiyetler etrafında toplandıklarını gören kadınlar zafer işaretlerini yaparak “Kanımızın son Damlasına kadar savaşacağız. Kobani bizimdir bizim kalacak. Tek bir Kürt kalsa dahi onlara yaşam hakkı tanımayız topraklarımızda” sonrası daha da keskin sloganlar atarak devam ediyor.

IŞİD’a bağlı katil sürülerin rahat sızmalar yapmamaları için Sınırda oluşturulan İnsan zinciri, büyük bir kararlık ve özveri ile başta Kürt halkı olmak üzere ve onların dostları, savaş karşıtı kuruluş ve şahıslar, devrimciler, devrimci, Komünist Partilerin temsilciler, değişik inanç örgütleri el ele tutuşmuşlardı. Bu sınır boyu her inanç ve değişik görüşleri olan ve her renkten insanların bu ortak çabaları örnek alınması gereken bir tutumdu.

IŞİD çetelerin Türkiye’ye gelip gitmelerini önlemek amacıyla yapılan insani, savaşa karşı olan her kesin de katıldığı nöbet tutma noktaları. Nöbet tutma noktalarında ki Kürt kadınları gelen kurum temsilcilerine ve basına ne ağladılar ne de sızladılar. Kendi aralarında seçtikleri grup sözcüleri gelen her kese savaşın geldiği aşaması ve son durum hakkında ve neden orada nöbet tuttuklarını çok cesurca anlatılar. Çoğu kadınların çocukları ya Kobanide yada Kürdistan’ın bir başka cephesinde savaştaydı.

IŞİD Ruh hastaları saldırıya geçtiklerinde Tank, Top gürültüsüne karışan Allahu Ekber seslerini duyan burjuva medyası “Kobani düştü” yaygarasını koparmaya başlıyordu. Aslında bu burjuva basını da biliyordu ki Kürtler öyle kolay kolay yenilemeyeceklerini, Kobaniye de hiç kimsenin elini kolunu salaya sallaya girmesine izin vermeyeceklerini onlarda biliyordu.

Fakat bütün bunlara rağmen burjuva medyası da verecekleri haberlerle psikolojik savaşı devreye koyarak IŞİD çeteleri ile de aynı saflarda yer aldığını, taraf olduğunu aslında açıktan yansıtıyordu.

KOBANİ düştü mü? Düşmedi mi? Soruları üzerinde azda olsa kafa yoralım. Yirmi, otuz yıl önceki Kürt meselesi ve PKK ile Türk Ordusu arasında süren savaş gibi meseleye bakan varsa yanılır ve onların hesapları Bağda da kadar olur, tutmaz. Kobani’de ki savaş Kürdistan’ın Kuzeyini, Güneyini Doğusunu da içine alır.

Biraz beyin jimnastiği yapmakta fayda var hatırlatmak açısından NATO içerisinde ve Ortadoğu devletleri arasında en büyük orduya sahiptir Türk ordusu. Kürt özgürlük hareketi bu ordu ile otuz yıl savaşta yenilmemiştir.

Örgütlenen bir Halk ve o Halk örgütlenerek kendi Askeri savunmasını kurmuş ise o halkı ve onun silahlı güçlerini hiçbir gerici güç yenemez.

Uluslararası güçlerin desteği ile ortaya çıkan bu katil sürüsü IŞİD ve yine bu gerici devletlerin desteği ile Kobaniyi ele geçirdiğini düşünün.

Bu dahi nihai bir zafer, kalıcı bir Irak Şam İslam Devletin toprakların denetimine geçti anlamına gelmez.

Kürtler kendi topraklarını korumak için ne gerekiyorsa Savaş Sanatında onu yapmalıdırlar yapacaklardır da.

Gerekirse düşmanını Kobaniye çekerler Sokak savaşına girer tıpkı Stalingrat gibi.

Oda olmadı Şehirden çekilir bu defa da onlar Kobaniyi kuşatır, sızma yapar, gerilla savaşı yöntemi ile orayı bu ruh hastalarına mezar edene kadar devam eder.

Çünkü bu IŞİD yerli bir halk değil onlar yabancıdır, sonradan gelmeler yani o toprağın insanları değildir sunidirler, bundan dolayı da kalıcıda olamazlar.

Kürtler Savaş Sanatını uygulamak zorundadırlar. PYD önderliğinde ki Kobani savunma güçleri Çöl arazisinde direne bildikleri kadar direndiler kendi kısıtlı imkanları dahilinde. Şimdi sıra Çöl arazisinden çekilip düşmanını şehir içine, kendisinin hazırladığı sokaklara getirip orada ezerse bu stratejik savaşlarda kullanılacak olan en büyük Savaş taktiğidir.

Benim KOBANİ de ki Savaşta gördüğüm, anladığım ve okuduğum şudur; PYD ve onun denetiminde ki Kobani Devrimci Halk güçleri koşullarına göre Savaş Stratejilerini izleyeceklerdir.

Kobaninin bu onurlu direniş sonucu her şeye rağmen bütün Kürt özgürlük savaşçıları imha olduğunu var saysak dahi Kürtler bu savaşta kazanmışlardır.

Çünkü tarih Kürdü haklı çıkaracaktır.

Kürdün savaşı tüm onurlu duruşuna rağmen düşerse bu başta ABD, Türk Devleti, Katar ve Suudi Arabistan gibi destekleri ile IŞİD’ın zaferine neden ve sebep olmuştur…

Kürt özgürlük hareketlerin siyasi temsilcileri bu gerici devletlerden medet uma gibi açıklama ve görüşme gibi siyasetten ne kadar uzaklaşırlarsa Kürdistan o kadar erken özgürleşir inancındayım.

Kürt Kadınların dünya gericiliğine karşı verdikleri büyük devrimci irade ve kararlığı ayakta selamlarken bölge halklarına umut vericidir. Kadınların ve bütün Kürt ve Kobani halkın bu direnişi bana umut veriyor…

Kobani direnecek Halklar kazanacak

09.10.2014

Kasım Koç

KASIM KOÇ tarafından

ABD’nin Kanlı BOP Projesi IŞİD ve SURİYE

Haziran 30, 2014 de KASIM KOÇ KASIM KOÇ tarafından

Dünya Churchill’i şu sözleriyle tanıdı: “Bir damla petrol bir damla kandan daha kıymetlidir.” (1)

Özelikle 19. Yüzyılın başlarında sermaye güçleri büyük şirketlerin kendi aralarında açık ve gizli Petrol savaşı başlamaları Churchill’in sözlerin ne kadar doğru olduğunu tarih bize kanıtladı.

Bir damla Petrol, O bölge halkının kanından daha da değerli anlamını yükleyen sermaye güçleri orada petrol için kanın hiç bir kıymeti yoktu, olamazdı da.

Nitekim sermaye güçleri, son yüz yılı tamamen Petrol üzerinde tüm plan ve projelerini yaparak Sahra Çöllerini Cehennem kazanları misali yaktılar-yıktılar.

Koca bir asır geçmesine rağmen Petrol önemini korurken Emperyalistler de kendi aralarında ki petrol rafineleri ele geçirmek için savaşlardan savaşlara halkları sürüklediler.

19. yüzyılın başında Petrol Sanayide devrim niteliğinde gelişme kaydedince Çöllere hakim olan dönemin Osmanlı İmparatoruna Sermaye güçleri tarafından “Hasta Adam” ilan ettiler.

Ekonomisi kötüye giden Çarlık Rusya, AB, Britanya vb. dönemin büyük devletleri krizlerini atlatmak için gözlerini Çöllerin derinliklerinden yeryüzüne çıkan siyah altına diktiler ve böylece birinci paylaşım savaşı kaçınılmaz oldu.

Bulunan bu siyah altın akaryakıtı “Hasta Adamın” yıkılmasına, dağılmasına neden oldu.

Osmanlı İmparatorluğu dağılırken batılı emperyalist güçler Ortadoğu da Osmanlının işkal ettiği toprakların olduğu bölgelerde bugünkü devletleri batılı emperyalist, Kapitalist sermaye güçleri tarafından kendilerine bağımlı olarak kukla, işbirlikçi devletçikler oluşturdular.

Bir asır içerisinde bölgelerde büyük devletler tarafından bazı darbeler yaparak, yaptırarak Arap devletlerin yönetimleri el değiştirip klikleri değişse de esasında Ortadoğu da ki Arap devletleri bağımlı, uşak özelliklerini korudular.

Ancak dönem, koşullar, çağ değişti, insanlar bıktı usandı bu diktatör devletlerden. Artık bu devletleri yöneten kişi, ailelerde tıpkı Osmanlı gibi “Hasta Adama” dönüşmüşlerdi.

Kapitalist, emperyalist güçler Ortadoğu da ki bu kukla devletlerle yeni bir sayfayı açmak, onlarla yeni süreci yürümek imkansızdı. Olamazdı da.

Bundan dolayı da Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında yıllarca dünya kamuoyunu tartıştırarak yeni bir döneme hazırladılar.

Sonunda;

Arap Baharı adı altında emperyalistlerin altın tepside hazırladıkları büyük oyunu dünya kamuoyuna kanlı BOP projesini olarak sunmayı başardılar. Fakat esasında da bu BOP adı altında sundukları Arap Baharı 11 Eylül sonrası ABD’nin Irak’a yönelik başlatmış oldukları Askeri hareketin hemen akabinde denk gelmektedir.

ABD kendi işbirlikçisi, uşağı olan Saddam’ı gözden çıkarıp ‘Çöl Fırtınası’ ve benzeri adı altında operasyon başlatması ile BOP’ un da uygulamaya konmanın da zamanı gelmişti.

Karadan ve havadan başlayan hareket fiili olarak Irak’ı 9 Nisan 2003’te işkal ederek başarılı operasyonundan sonra Bağdat’ı ele geçiren ABD, Ortadoğu ve K. Afrika ülkelerinde ki kendi kukla dikta rejimleri ile artık beraber yürütemeyeceklerinin kararını vermişlerdi.

Kendilerine bağlı olan bölgelerin diktatörlerine artık ihtiyaç duymadıklarını, kendilerini yenilemeleri, reform yapmaları dahi o kukla diktatörleri kabul etmeyeceklerini, yeni sürece onlarla yürümeyeceklerini açıkça medya aracılığı ile beyan etmişlerdi.

Bundan dolayı da Bağdat düştükten sonra bu diktatörlerin kaderlerine razı olmaktan başka şansları kalmamıştı.

Biraz kısa tarihimize geri dönersek yukarıda söylemek istediklerimi rahatlıkla görebiliriz.

Tarih 3 Eylül 2003’te Amerikalı general ve o dönemde Dışişler bakanı olan Colin Powell Şama gidip Esad’ı ziyaret ettikten sonra basına açıktan verdiği demeç aynen şuydu “İran’dan uzaklaşın, uzak durun, Hamas ile Hizbullah’a verdiğiniz desteğinizi durdurun ve derhal ilişkilerinizi de kesin” demişti.

Bu demeçte okumamız gereken esas konu şudur Şii ile Sunni inançların bölgeye hakim olma savaşların dönemi başlamış anlamına gelmektedir.

Yani mezhep, aşiret savaşları kapıdadır. Bölge ve Dünya savaşlarını göze alamayan ABD ve batılı güçler ne yapacaklardı? Kuşkusuz bölgede iç savaşları yaratarak o bölgedeki halkların arasına nifak tohumlarını koyarak onları bir birlerine kırdırtmak ve böylece de bölmek, parçalamak ve yönetmek siyasetini başarılı bir şekilde uygulamak. Ki uyguluyorlar da.

Powell ABD’nin Ortadoğu için yeni stratejilerini böylece basın aracılığı ile tüm dünya kamuoyuna sunmakla kalmayıp aynı zamanda bölgedeki kendi uşakları olan diktatörlere de “Sizlerle bundan sonra yol yürüyemeyiz” mesajını da açıktan vermiş oldu.

Powellin söylediklerin pratikte uygulanan siyasetin; Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek ve Kaddafi gibi uşakların sonu burada örnek olarak vermek mümkün.

Powell aynı mesajı Şam yönetimine de vermişti. Oğul Esad “Reform, değişim” sözü verdiyse de sadece ABD değil, Bölgedeki ABD’nin uşak AKP yöneticileri olan Dışişler bakanı Davutoğlu ve Türk Başbakanı R.T. Erdoğan dahi Esad’ın bu değişimini “Kabul etmiyoruz. Gideceksin” diyorlardı.

Tamda bu süreçte kimsenin bilmediği, tanımadığı IŞİD ve Nusra gibi örgütler ortaya çıktılar. Bu örgüt militanları dünyanın dört bir yanından toplanıp Suriye’ye getirildiler. İşte ABD’nin bölgedeki yeni politikasının ürünü olarak sadece bölge halkı değil tüm dünya halkları da böylece bu örgütleri Arap Baharı adı altında ABD’nin de altın tepside sunduğu BOP Projesini de tanımış, öğrenmiş oldular.

IŞİD denen örgüt kısa sürede palazlanıp gelişmesini, büyümesini kimse görmek istemedi, tüm bu gelişmelerden başta ABD, İsrail ve Türkiye haberleri yokmuş gibi davrandı. Oysa tüm bu gelişmeler esasında da bu üç devletin denetiminde gelişti.

Bu örgüte para kaynağı nereden akıyordu, silah ve militanlar nereden geliyordu sorusunu soran yoktu.

Türkiye de eğitilen ve her türlü destek alan bu örgüt ve militanları aynı zamanda da Türkiye sınır kapıları sonuna kadar bu örgütlere açılmıştı.

Suudi Arabistan, Katar gibi hak ve hukukun olmadığı bu ülkenin kralları ise Suriye’ye “demokrasi” getirmek için paralı militanlar gönderdiler. Militanlara istedikleri kadar para, silah ve insan gücü temin ettiler.

Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya, Mısır’a “Demokrasi” getiren ABD şimdide Suriye’de diktatör Esad’ı devirip onun yerine IŞİD, Nusra gibi örgütler aracılığı ile “Demokrasi, insan haklarını” getirecekti.

ABD ve İsrail son anda politika değişikliğine giderek Esad’ın düşmelerini önlediler. Bu eli kanlı örgütler ileride bölgenin jandarması olan İsrail devleti için büyük tehlike arz etmekteydi. Ve ayrıca da Türkiye’de barınan beslenen bu örgütlere destek veren Türk devleti ve onun siyasi temsilcisi R. T. Erdoğan Katarın da desteğini ardına alarak ABD’nin kendisine biçtiği misyonun dışına çıkmaya çalıştı. Tamda burada ABD ve İsrail AKP’ye müdahale etti, müdahale edince Türkiye zeytinyağı gibi su yüzüne çıktı, kolu kanadı kırılan bir Türkiye siyasetini görmeye başladık. Tamda bu noktada ABD ve İsrail, Suriye politikasında değişikliğe gittiğini görüyoruz.

ABD bu IŞİD denen bir grup Terörist militanına öyle büyük misyon biçti ki, Irak da yarattığı kaos sonucu Sunni bölgesine doğru bu örgütü sürünce tüm sunilerden taban buldu ve milyonların yaşadığı kentlere hakim oldu.

IŞİD, böylece Irak da ki Cehenneme giden yolun kapısını da açmış oldu, o cehennemde sadece Şiiler değil tüm bölge halkın uzun süre yanacağı muhakkak. En çokta IŞİD ve buna benzer örgüt militanları ileride yanacaklarına inanıyorum.

IŞİD üç yıldır Suriye de yaptığı vahşilikleri ileriki dönemde ABD, IŞİD’ı gözden çıkaracağı muhakkak, işte o zaman tüm dünya kamuoyuna Suriye de yaptıkları vahşeti göstererek. O görüntülerle başta İslamiyet’i bir canavar, vahşi inançlı insanlar olduklarını batılı topluma gösterecekler. Tüm dünya kamuoyuna da bu teröristleri silip atmak “Sonsuz özgürlükler getireceğim” diyecek ve destek istiyecektir. Tıpkı Afganistan da Taliban ve El Kaide’ye yaptığı, uyguladığı siyaseti uygulayacaktır. Irak da Saddam Hüseyin’e önce kimyasal silahlar vererek kullanmasını, Kuveyt’e girmesi için teşvik etmesi ve sonrada Saddam’a müdahale etmesi için meşru olan koşullar ortaya çıkararak müdahale etmesi gibi. Yani her zamanki gibi ABD böl parçala siyasetini uygulayarak yönetmeye devam edecektir. Bölgenin geldiği sonuç ise;

IRAK: Irak’ı Sunni, Şii ve Kürt bölgesi olarak üçe bölecekler.

SURİYE: Suriye de şimdilik üç bölge haline gelmiş durumda Esad’ın denetiminde olan Şam hükümeti, IŞİD- Nusra gibi Radikal örgütlerin dışarıdan aldıkları destek ile Halep, Hama gibi şehirlerden oluşan bölge ve Kürtlerin denetiminde olan Rojava Kürdistanı.

Yüz yıl önce bölgede devletleşmeyen tek Ulus Kürtlerdi, bu dönemde emperyalistler Kürtlere sağladıkları olanaklar ile stratejik müttefikler haline getirdiler ve Kürtler ulusallaşma meselesinde kazanan Kürtler oldu Devletleşecekler. Kürdistan devleti güney Kürdistan da bağımsızlığını ilan etmek için koşullar olgunlaşmış kapıda bekliyor.

Önümüzdeki dönemlerde de bu Katil sürüsü olan IŞİD ve benzeri radikal İslam örgütleri Türkiye’nin içini karıştıran, Suudi Arabistan’ı ve Katar Emirliği’ne “Özgürlük getiriyoruz” diye ortaya çıkarlarsa hiç şaşırmayın. Bunlar seyyar birlikler gibidirler. Bu örgütler artık ABD’nin elindeki Kurt sürüsüdür. Kışın kurtlar sürekli açtırlar ve hep saldırırlar kan olmadan yaşayamazlar bunlarda tıpkı bu vaziyete dönmüşlerdir.

Devrimci dinamiklerin oldukça cılız olduğu bir dönemde Ortadoğu geçmektedir.

Ortadoğu’nun yoksul emekçi halkların nihai zaferleri oldukça uzak görünse de, devrimci mücadele zayıf olsa da, bugün açısında emperyalistlerin istediği biçimde at oynatsa da bu hep böyle gider anlamına da gelmez.

O coğrafyalar yıkılmaz nice saltanatlar yıkmıştır.

Er yada geç ABD ve diğer gerici güçlerin saltanatları da yıkılmaya mahkumdur…

Notlar

(1) Alperen Gürbüzer, Bir damla kan bir damla PETROL Kitabından

29.06.14

Kasım Koç

KASIM KOÇ tarafından

DERSİMDE Kİ YEREL SEÇİMLERE BİR BAKIŞ

Nisan 11, 2014 de KASIM KOÇ KASIM KOÇ tarafından

30 Mart 2014 Yerel Seçimlerin startı verildiğinde geçmişte olduğu gibi bu dönemde ittifak siyaseti ve anlayışı gündeme oturdu. Kurumların geçmişleri ile hesaplaşıp karşılıklı bir birlerine özeleştiri yapmadan bu karşılıklı hata ve eksiklikler halka açık bir biçimde giderilmeden yeniden ittifak tartışmaları gündemin ilk maddesi ilk sırada yerini aldı. Yine her zamanki gibi bu ittifak sorununda da DHF hiçbir kaygı gütmeden dost gördüğü ilerici güçlerle masaya oturdu.

Hiçbir çıkar gözetmedik dediklerimiz nelerdi bunlar; öncelikle adayını belirlemeden, il ve meclis üyelerini ve başkan yardımcısını seçmeden kendi kitlesini öncelikle ittifak üzerine hazırladı ve diğer devrimci demokrat güçlerle bir araya geldi.

Masada beklentilerimiz nelerdi: Birincisi 2009 yerel seçimlerin özeleştirisini karşılıklı yapılması. Bu özeleştiriyi verme konusunda BDP kabul etti ve geçmişi tazeleyip, deşmektense özeleştiri vererek kapatmayı uygun görmüştü. Bu doğru bir yaklaşımdı. Fakat ittifak olmayınca kendi siyasal karakterleri gereği özeleştiri yapmadılar oda onların hanelerine yazılan yeni bir eksi puan daha oldu.

İkincisi; yani en önemlisi DHF’ nin hazırlamış olduğu Programın kabul görmesi. Bu programda tartışmaya açık olmak kaydı ile eklemeler ve çıkarmalar olabilirliği açık bırakarak, fakat bu programda DHF’ nin ısrarcı olduğu şiar ise şuydu “ SÖZ YETKİ KARAR DERSİM HALKINA” şiarıydı.

DHF’nin bu savunduğu şiarın esası ise Belediyeyi Devrimci Halk Meclisleri aracılığı ile yönetmek istemesi idi. Programdan aktaralım:

“Devrimci Halk Meclisleri; eşitlikçi, demokratik ve katılımcı bir anlayışla kente yaşayan insanlarımızın temsiliyet hakkını sahiplenecek, gerektiğinde de Belediye Başkanını ve yöneticileri görevden ALABİLECEK mekanizmaları yaratan ve Dersim halkı ile bütünleşen devrimci bir organdır.” Bu sadece programdan aktardığım bir maddedir.

BDP, Partizan, Emep ve ESP gibi kurumlardan oluşan Devrimci Güç Birliğin temsilcisi ve esası ise BDP idi. BDP ile masa başında ittifak konusunda esasında mutabakata varıldı ancak BDP ‘nin merkezden eş başkanında atamasından sonra tarafımızca da kabullenilemezdi ve fiili olarak görüşmeler sona erdi.

DHF kendisine dayatılan tekçi, ben merkezci anlayışları geçmişte nasıl kabullenmedi bundan sonrada kabullenmeyeceği bu görüşmelerde de göstermiştir. Biz, tekçi, ben merkezci, gücü esas alan zihniyete her zaman karşıydık ve bu defada bu anlayışlara karşı durduk. Durmaya da devam edeceğiz. Çünkü; güçler arası ittifaklar irade temsiliyle ortaya çıkar. BDP kendi dışında başka bir irade istemiyor, EMEP, ESP ve PARTİZAN bunu kabullenmiş, aynı zamanda uyguladılar.

Ancak BDP’li dostlarımız bizleri her zaman sözlü olarak haklı olduğumuzu belirtmelerine rağmen, fakat pratikte Dersim kamuoyuna görüşmelerin esasını her fırsatta değişik bir biçimde çarpıtarak yansıttılar. Gerçeği yansıtmayan hile ve yalan siyaseti adeta künyelerine kazmıştır bu dostlarımız. Bunu yaparken “mazlumu”iyet rolide elden bırakmıyordu.

Bu Seçimde bir kez daha tüm kamuoyu gördük ki DHF hiçbir gücün ne arka bahçesidir nede BDP’nin yeni mahallesindeki bir koludur. Bu kurumun kökleri derindir. Geçmişe dayanır. Munzur’a kırk yıl önce çalınan berrak, net bir mayaya sahiptir. Bundandır ki en zayıf dönemde ‘bunlar baldırı çıplaktır’ diyenlere 30 Mart seçimlerine tek başına bağımsız adayını çıkararak devam ederek cevap oldu.

DHF’yi zaman kaybına uğratan bu ittifak anlayışından kaynaklı istenen düzeyde seçime hazırlıklı giremedi. Biz bu zaman kaybından dolayı mahallelerde kitlemizi toparlayarak ön seçime gidip merkezileştirerek aday adaylarımızı seçme olanağımız zaman açısından yapamadık. Buda bizim ayrı bir eksikliğimizdi.

Bu zaman kaybından dolayı da DHF Dersim Halkına çağrıda bulunarak her kese açık bir biçimde tartışarak DDHD‘ sını kurdu. Burada her kesimden olan insanlar yer alarak aday adaylarını seçmek için tartışmalara katılarak en demokratik bir yöntem ile adayını seçtiler.

DHF sadece Dersim merkezde değil aynı zamanda Dersimin üç ilçesinde de aday gösterdiğini belirtelim.

DHF’nin Seçim boyunca kesinlikle hiçbir biçimde müttefik olarak baktığı kurumlara karalama ve benzeri gibi söylem ve çalışma çabası içerisine girmemiştir. Bu süre içerisinde zehirli oklarını burjuva partilerine çevirerek onları teşhir etmiştir.

Fakat bu anlayışı dostlarımız yani BDP ve diğerleri gösteremediler. Selahattin Demirtaş’ın dersim mitinginde dahi “burada iki güç var biri DGB diğerleri de Devlet partileridirler” demesi dahi DHF’in inkarıdır. Devletin DHF yi inkar etmesini anlaşılır da “dostların” inkarına anlam vermek oldukça zor. “Bize vermezseniz CHP alır” yaygarasını koparan BDP Halkın üstünde bir psikolojik baskı yaratma çabasını son güne kadar sürdürdü.

Oysa BDP’yi Gezi sürecindeki ve AKP- Fethullah hoca efendi meselesinde ilerici kamuoyu bunların pratik ve siyasal tavırlarını bilmektedir. CHP ile flörtleri de ortada olmasına rağmen. Eğer bu burjuva partileri ile ittifaka resmiyette girmiş olsaydı o zaman BDP ne diyecekti? Siyasal meselelerin devrimciler arasında hiç bu kadar revize edilmemişti.

Tekçi zihniyet ve anlayışlarda olduğu gibi maalesef bu dostlarımızda da kendi hata ve eksiklerini görmeme gibi anlayışlara sahiplerdi BDP ve onlarla ittifak edenler. BDP bir kez olsun dönüp Dersim iline bakma gereği duymadı. İki dönemdir Belediye ellerinde olmasına rağmen kentin sorun ve problemleri ile ilgilenmeden Belediye Zabıtaları ve memurları ile yönetmenin yanlışlığını dahi kabullenmedi. Hata ve eksiklerini görmediği gibi bu eksiklikleri kapatmak içinde kendisinden olmayan Devrimcileri karalayarak süreci atlatmaya çalışması anlaşılır değil.

Tüm bu ve buna benzer değişik metotlar yetmediği gibi, dağ baskısını devreye koyması kentin üzerinde karabasan bir korku hakim hale geldi. BDP’nin dışında “kimseye Belediyecilik yaptırmayız” tehditleri ile halkı baskı altında tutarak, zorun yolu ile oy alma neyin anlayışıdır? Bugün bu baskı ve korku metotları kendisine özgürlükçü diyen hangi anlayışa sığdıracaksınız. Nereye kadar her şeyi gizleyerek başkalarını suçlayarak “özgürlük”çü tarafta kalabilirsiniz? Ne zamana kadar bu tehditlerle bu halkı baskı altında tutacaksınız?

Halka ulusal ve sınıfsal bilinç vermeden, onları örgütlemeden korku ve baskılarla kitleleri sindirmek devrimcilerin anlayışı olamaz. Bu yöntemler kalıcı zaferler değil kısa planlar için, küçük ve geçici hesaplar peşinde olan küçük burjuvazinin fanatik kesimin başvurdukları yöntemler ve siyasetidir. Günü kurtarma siyaseti yapanlar gelecekleri hüsran olur. Tarihte bunların örneklerle dolu çokça kanıtları vardır.

Sizler böyle çalışırken DHF nasıl çalışmış ve neler başarmıştır birde buna göz atalım.

DHF bir buçuk yıl önce tutuklanan faaliyetçi kadrolarından sonra uzun bir dönem istenen düzeyde çalışmalar yürütemedi. Bu dönem zarfında sekteye uğrayan faaliyetler seçim sürecine doğru gidildiğinde, kimsenin bu kurumun seçime gireceğini dahi tahmin dahi edemez bir durumdu. Görüşme süreçlerinde de dostlarımız bizlere ‘baldırı çıplaklar’ diye söylediklerini duyar gibi oluyorduk. Bu baldırı çıplaklar tarihlerinden aldıkları ve öğrendikleri ile birleştirip cüret ettiler. Tüm eksiklerine rağmen Dersim halkıyla birlikte dostları şaşırtırken düşmanı korkutan bir pratik sergilemişlerdir.

DHF Seçim sürecine yüzden fazla aktivisti ile dersimin çalışmalarını son bir ayda hız katarak yoğunlaştı. Gitmediği ev kalmadı, hatta her Dersimlinin evi en az iki kez olmak üzere ziyaret edildi. Bu normal bir ev ziyareti yada salt oy isteme değildi ve öylede algılanmamalı. Bu yapılan ziyaretler ideolojik, politik bir çalışmaydı.

DHF bu çalışma ile birlikte kitlesiyle buluşmuş, kitlesini de aşan tüm kesim ile meselleri masaya yatırmış, yerel yönetimler konusunda amaç ve hedeflerini en geniş kesimlere tartışmıştır. DHF, Dersimin Kadim toprakların üzerinde oynana oyunların günümüzde bunların nasıl ve hangi metotlarla uygulanmak istendiğini deşifre etmeye çalışmıştır.

Dersimde 2009 da ki seçim çalışmalarını yürüten DHF’lilerin bugün uzun yıllar cezalar almasının nedenlerini anlatılmış. DHF’in ve faaliyetçileri devletin korkusu haline gelmesinin sebeplerini ve bu sebeplerden biri ve önemlisi de Dersimde dönen kara paranın deşifre edilmesi olduğunu anlatılmış. Kamuoyu tarafından da bilinen bu mesele Dersimde Fethulla Gülen’in BİM gibi büyük marketler, okul, yurt gibi yöntemlerle Dersime değişik biçimlerle girmesi, uyuşturucu, fuhuş vb. gibi Dersime yerleştirilmek istenen bu beli başlı devletin politikalarına karşı dik durup teşhir ve deşifre eden DHF, bundan sonrada bu kapitalist sisteme karşı nasıl durulacağı konusunda propagandasının çalışmasını yapmıştır.

Bilinmelidir ki; DHF seçimleri stratejik değil, taktiksel olarak ele alır. Yürüttüğü çalışmayı da devrime katkı sunacak bir biçimde geniş bir kitle çalışması yürütmüş, demokratik kurumların devrimdeki önemini kitlelere bire bir buluşturarak siyasal çalışmasını başarıyla tamamlamıştır seçim sürecinde. Bu çalışma kitleler içinde bir bilinç sıçraması getirmiştir.

DHF Seçimde istenen oyu almadığı doğrudur. Başarı ve başarısızlıkları biz sandıkta oy sayımına bakmadığımızı bir kez daha altını çizerek belirtmekte fayda görmekteyiz. Keza henüz sandıkları başına gitmesine iki hafta vardı ki DHF Dersim örgütlüğü kamuoyuna yönelik yapmış olduğu açıklama vardı “Biz ne burjuva partileri CHP, AKP ve nede diğer güçlerle yarışmıyoruz. DHF Fiili olarak kazanmış durumdadır” diye bir açıklama yapmıştı. İlgi duyanlar bilirler bilmeyenlerde internetten bu açıklamayı bula bilirler. Bu açıklamaya zorlayan koşullar nelerdi? DHF adayını basın açıklaması ile duyurma kararı aldığında, açıklamaya yüzlerce kişi beklenirken iki bin civarında kitle katıldı. Sonrasında büro açılışında bu katılım artarak devam etti. 8 Mart dünya Emekçi Kadınlar gününde Dersimin Kadınları alana sığmadılar. Ve yine son olarak yapılan yürüyüş ve miting keza kitle sayı olarak katlanarak devam etmiştir. Berkin Elvan kardeşimizin ülke genelindeki nasıl ki toplum doğal tepkilerini göstermiş ise, Dersimde de DHF militanca duruş sergilemiştir. Mahallelerde ki meşaleli yürüyüşler, Newroz kutlaması, halk toplantıları gibi çalışmalarla DHF ivme kazanarak yoluna devam etmiştir bütün engellemelere rağmen. Dersimde Kapitalizme ve emperyalizme karşı kitleleri örgütleyen ve DHF Seçimi devrim lehine çevirme çabası içerisine girerek çalışmalarını yükseltmiştir. Bundan dolayıdır fiili olarak kazanmıştır diyoruz. Bu çalışmalar tek bölge ve küçük bir başarı olarak ele alınmamalıdır. Bu küçük başarılar büyük başarılara yelken açan devrimi yeniden örgütlemek için çelikleşen bir kıvılcım olabilir ileriki dönemlerde.

DHF Dersimde dört bağımsız adayla seçime girmiş, bunlardan ikisini almış, Hozat’ı çok az bir oyla kayıp etmiştir. Dersim merkezde rakamsal olarak esasen oy kaybı yaşanmıştır. Matematiksel bakıldığında dahi esasen başarıdır. Ve yarınlar içinde büyük deneyimler elde etmiştir DHF ve kitlesi.

DHF yerel Seçimlerde Dersim de ki bu kazanımlarına ek olarak Mazgirt’i korumuş Ovacık ilçesini de kazanımlarına kazanç katarak Ovacığın asi dağların her karış toprağında Kadınlarımızın, gençlerimizin emek ile yoğrulan alın terlerini yeşertmiştir.

DHF ne Dersim nede Mazgirt ve nede Ovacık halkına şirketler kuracağına vb. gibi vaat sözü vermedi. Çünkü DHF’nin ne bir şirketi, ne bir fabrikası yada fabrikatörleri nede Ankarası yada başka bir dayandığı gerici güçleri yoktu-olamazda. Tek dayandığı kaynak, tek bir pınarı vardı oda Halktı.

Tek bir vaat sözümüz vardı oda Söz Yetki Karar Halka idi.

Ve bununla beraber halkı; Devrimci Halk Meclisleri ile Belediye yönetimine ortak etmek vaati vardı.

Oy peşine düşerek kavga etmek değil esas olan devrimi örmektir, onun gereklerine hizmet etmek amacı ile kitlelere gitmektir. Geçmişte olduğu gibi bugünde bu kurum esas olarak önüne koyduğu sosyalizm ve komünizmi savunmak ve bunun ihtiyacına göre mevzilenmek görevi ile geniş halk kitlelerine örgütlemeye çalışmıştır.

Ovacık ve Mazgirt ilçelerimizden başlayarak öreceğimiz komünal yaşam ile dünyanın sosyalistlerin merkezi haline getirerek örnek bir bölge haline dönüştürmek ne hayal nede zordur.

Bu çelik aldığı suyu unutmadığı bir gerçekliktir…

Kasım Koç

KASIM KOÇ tarafından

TÜRKİYE’DE KLİKLERİN DÖVÜŞ DANSI VE GERÇEKLER:

Mart 12, 2014 de KASIM KOÇ KASIM KOÇ tarafından

Türkiye ve Dünya

Faşizm İtalya’da bir olgu olarak ortaya çıktığında henüz 1920 yılıydı, başta Komünist Parti olmak üzere aydınlar bu hareketin güç kazanabileceğine pek ihtimal vermiyorlardı. Ancak iki yıl içinde faşizm inanılmaz hızla büyüdü ve iktidarı aldı.

Almanya’da Hitler zavallı bir tipti. Bu adamın marjinal bir hareketin başı olarak kalacağına olan inanç yaygındı. 1928 seçimlerinde 800 bin oyu ancak almıştı. 1930 seçimlerinde oyları 6.4 milyona çıktığında kamuoyu hâlâ “daha fazla ilerleyemezler” diyordu. Ama 1933’te 17 milyon oy almışlardı. Bundan daha fazla ilerleyemezlerdi elbet, çünkü bir daha seçim yapılmayacaktı!

Bu iki partinin iktidardan gitmesi için bir “dünya savaşı” gerekecek ve ancak aldıkları oyun iki misli insanın -40 milyon- ölümüne yol açtıktan sonra yıkılacaklardı.

İkinci Dünya Savaşı bitip de faşizm defteri rafa kaldırıldığında, insanlar acılarını sararken, nasıl olup da bu faşistlerin toplumdan destek alabildiğini bir türlü çözememişlerdi çünkü faşistlerin peşinden gitmek düpedüz akıldışıydı.

 

İşte Bu Akıldışı Türkiye’de Devletin Ana Temelidir.

Türkiye de, parlamento her zaman faşizmin ayıbını örten bir incir yaprağı gibidir. Göstermeliktir. Kararlar sürekli orduyla birlikte alınmakta, perde arkasında alınan kararlar, sadece parlamentoda göstermelik tartışılıp oylamaya sunulup yürürlüğe konmaktadır. Demokrasi adına partiler serbesttir.

Ancak Türkiye’de kapatılan parti sayısı dünyanın başka ülkelerinde yoktur. Türk şovenizmiyle şaha kalkan faşizmin Kürt ulusunun ve diğer azınlıklarının örgütlenmelerine ve legal partilerine karşı nasıl bir uygulama içinde olduğu açıktır. Kapatılan Kürt legal partilerinin bir çok yöneticisi katledilirken, bir çoğu yüksek cezalara çarpıtılarak yılarca cezaevlerinde tutuldu. Keza muhalif devrimci ve komünist güçler göstermelik bağımsız mahkemelerde yargılanmakta, bazen beraat kararları da çıkmaktadır. Ancak faşizminin özel silahlı (kontrgerilla) güçleriyle devrimci ve komünist muhalefet güçleri ortadan kaldırılmaktadır. Hala naaşları bulunmayan binlerce insan kayıptır. Yine yayın serbestliği vardır. Ancak bu yayınlar her an polis denetimde olduğundan istenilen zaman bu yayınlar kapatılmakta, büroları basılmakta, çalışanları tutuklanmakta ve onlarca yıl hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır.

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ TÜRK ŞÖVENİST CUMHURİYETİDİR.

 

T. C. Devlet yapısı içinde, kapitalizmin bir ürünü olarak ve burjuva devrimleri ile birlikte doğmuş olan “yurttaşlık” kavramı ve ideolojisi, kelimenin tam anlamı ile şovenizm ve faşizm olarak şekillendirilmiştir. O nedenle dindarlarda da, ulusalcılarda da şovenizm ve faşizm topyekun bir ideoloji olarak şekillenmiştir…

Türkiye de yaşayan Kürtleri, Ermenileri, Süryanileri, Zazalar, Arapları, Lazları, Çerkezleri, Keldanileri “ yurttaş “ olarak görüp, onların kendi kimlikleri ile yurtlarında bir “yurtsever- yurttaş” olarak yaşamalarına asla olumlu bakmadılar. Onlara göre en iyi Ermeni, Kürt, Laz, Çerkez vb. en iyi asimile olmuş olandır. Bu zihniyeti İslam a da kabul ettirdiler… O nedenle, ulusalcılık adına topyekun bir şovenizm ve faşizm üreterek devletin resmi ve gayrı resmi ideolojisi haline getirdiler. Buna rağmen devletle Fethullah Gülen Cemaatinin en iyi uyumu Erdoğan ve Hükümeti döneminde gerçekleşti. Söz konusu bu uyum bütün demokrasi güçlerine zarar verdi!…

Özgürlük Hareketi, dini-askeri ve politik saldırılara en çok bu dönemde maruz kaldı. Uçaklar her gün Kandil ve diğer Kürdistan dağlarını bombalarken, camilerde komünist ve Kürt hareketine karşı fetvalar veriliyordu. “KCK davası” adına, “paralel devlet yapılanması” imha gerekçesi ile komünist, demokrasi ile Kürt hareketi`nin yetkin bütün kadroları cezaevlerine konuldu. Bütün bunlar, sadece Cemaatin “paralel devlet yapısı” tarafından yapılmadı. Bu kesin…Cemaat-Erdoğan ve Hükümeti ile tam bir uyum ve iş birliği içinde yapıldı. Bu bağlamda bir ayrım yapılacaksa “al birini vur ötekine” şeklinde yapılabilir.

Yakın döneme kadar birlikte hareket eden AKP ve Fethullah Gülen Cemaati birbirlerine girmiş durumdadır. Çıkar hırsı sonucu birbirlerini hedef alan hakim sınıf kliklerinin bu ayrışması ve çatışması bir kez daha onların gerçek yüzünü ortaya koyuyor. Yeri geldi mi, çıkar uğruna birbirlerine saldıran bu güruhların gerçek kimliği bir kez daha açığa çıkmıştır. Hakim sınıf klikleri arasındaki bu kapışmada elbette taraf olamayız. Karşı devrimci, halk düşmanı kliklerin bu kapışmasında tavrımız halkımızın deyimiyle “Al birini vur ötekine” tavrıdır.

AKP’nin Ve Cemaat’in Aynı Mevzide Yer Aldığı Dönem

Bilindiği gibi bu güruhlar halkın sömürüsünde ve ezilmesinde emperyalizmin güdümünde birlikte yer almışlardır. ABD’nin başını çektiği emperyalist sistem esnek üretim tarzı ve esnek para politikasını -tüm dünya pazarlarında olduğu gibi 2000’in hemen başlarında Türkiye’de de şiddetli biçimde uygulamaya başladı. Bu Türkiye halkına reva görülen sömürünün daha derinleşmesini ve halkın daha da yoksullaşmasını beraberinde getirmiştir. Türk devleti tarafından halka ve devrimci demokrat kesime, Kürt ulusuna reva görülen baskı doruk düzeye çıkarılmıştır. Bunun sonucudur ki, ABD’nin uygulamaya koyduğu politikalar adım adım AKP hükümetince yerine getirilmiştir.

Bu durum devletin yeniden düzenlenmesini beraberinde getirmiştir. 12 Eylül AFC’siyle uygulamaya konulan borsanın istikrara kavuşturulması ve sıcak paranın kısa aralıklarla girip çıkabildiği bir işlerliğin oluşturulmasına ihtiyaç duyulmuştur.

Bu ekonomi-politikanın istikrarlı bir zeminde uygulanabilmesi için yeni düzenlemelere gidilmiştir. Dolayısıyla geçmişin İthal ikameci sürecini terk eden TC devleti, girilen neo-liberalizm dönemine göre yeniden dizayn edilmiştir. Bunun sonucu 2000’li yıllarda mevcut hükümetin ABD’nin güdümünde öne çıkarılmasına ve geçmişte MGK içinde etkin olan ordunun ise yeni sürece göre yeniden işlerliğe kavuşturulmasına gidilmiştir.

Tüm bunlar ABD kumandasındaki hükümet ile yargı kurumları üzerinden yerine getirilmeye çalışılmıştır. Bunun sonucunda Balyoz soruşturmaları ve Ergenekon Davası açılmıştır. Geçmiş dönemin kilit noktalarında yer almış asker ve sivil birimler üzerinden tutuklamalara gidilerek yeni dönemin yeniden yapılanmasına gidilmiştir. Ancak devletin yeniden yapılanmasına bu sefer geçmişin klasik askeri darbeleri üzerinden gidilmemiştir. Bu sefer piyasaya sürülen dijital veriler ve kasetler üzerinden açılan Balyoz ve Ergenekon davaları üzerinden gidilmiştir. Böylece bu girişim yeni döneme ters düşen eski devlet görevlilerinin tutuklanmalarını ve etkisiz hale getirilmelerini beraberinde getirmiştir. Bir başka deyişle eski klasik askeri darbelerin misyonu, -tabiri caizse- emperyalizmin güdümünde gerçekleştirilen dijital darbeler üzerinden yerine getirilmiştir.

Fethullah Gülen Cemaati ve AKP; Türk Kürt ve çeşitli milliyetlerden Türkiye halkına yönelik oluşturulan yeni baskı ve saldırıların yerine getirilmesinde birlikte hareket etmişlerdir. Temsilciliğini yaptıkları emperyalizmin ve hakim sınıfların çıkarları doğrultusunda birlikte yer aldıkları devlet kademelerine iyice yerleşmişlerdir. Ve bu birlikteliklerini yakın zamana kadar sürdürmüşlerdir…

AKP Ve Cemaat’in Aralarının Açılması…

Geçmişte aynı mevzide yer alan AKP ve Gülen Cemaati emperyalistlerin güdümünde birlikte yer almışlardır. ABD tarafından oluşturulan esnek-üretim ve esnek-para politikası AKP Hükümeti ve devletin tüm kurumları tarafından uygulanmış, kol ve kafa emekçilerinin sömürüsü doruğa çıkmıştır. Kürt sorunu devletin mevcut klasik yöntemleriyle günümüze kadar devam ettirilmiştir. Kürt ulusal hareketi önderliğinde Kürtler sistem içi bazı haklar elde etmişlerse de sorun varlığını devam ettirmiştir.

TC’nin Aleviler üzerindeki klasik baskısı bunlar döneminde devam ettirilmiştir.

Kadınlara yönelik baskı ve yaptırımlar daha üst boyutlara tırmandırılmıştır.

Kısacası AKP hükümeti ve Gülen Cemmati yakın döneme kadar birlikte hareket etmişlerdir.

Ancak son dönemlerde araları açılmıştır. Bir zamanlar birlikte hareket eden bu iki yapı artık birbirlerine karşı hasım olmuşlardır. Birbirlerini teşhir etmeye ve pisliklerini deşifre etmeye başlamışlardır. Birbirlerine karşı ayrı kutuplarda mevzilenmeye gitmişlerledir.

Aralık operasyonu ile birlikte hakim sınıf klikleri olarak birbirlerine karşı iktidar kavgasına girişmişlerdir. AKP ve Cemaat arasındaki çıkar ve mevzi savaşı son dönemde doruğa tırmanmıştır. Sömürdükleri ve zulmettikleri ülke halkını ezen ve baskı uygulayan devlet mekanizmasını ele geçirmek isteyen hakim sınıfların karakteri, yeri geldi mi onları birbirlerine yöneltiyor. Nitekim son dönemlerde yaşadığımız nesnel gerçeklik bunun göstergesidir.

Ancak bu çıkar çatışması emperyalistlerden kopuk değildir. Bu gerçeklik görülmelidir. Aksi takdirde bu çelişkinin ve çatışmanın gerçek nedeni görülemez.

AKP artık ABD emperyalizminin çıkarlarını temsil edecek düzeyde değildir. Dış politikada ve iç politikada artık ABD finans kapitalinin bölgedeki çıkarlarını yerine getirmekten uzak kalmaktadır. Bu durum özellikle Gezi İsyanı ile iyice açığa çıkmıştır. Yıllarca kafa ve kol emekçilerine, Kürtlere, Alevilere, kadınlara uygulanan katmerli baskılar, belli bir birikim sonucu sosyal patlamaya neden olmuş ve zaman içerisinde halk hareketine dönüşmüştür ve halk tüm ülke çapında sokaklara dökmüştür. Halkın bu başkaldırısı AKP Hükümetini her alanda sarsmıştır. İçte sarsılan AKP Hükümeti, Ortadoğu’da da emperyalistlerce kendilerine yüklenen rolleri yerine getirme vasfını yitirmişlerdir. Tüm bu gelişmeler sonucu ABD emperyalizminin gözünden düşmüşlerdir. ABD ve Avrupa emperyalistlerin eleştirilerine maruz kalmışlardır. Onların nezdinde AKP misyonunu kaybetmiştir.

Bunun sonucu olarak ABD’nin payandasındaki Gülen Cemaati de AKP hükümetine yönelik o bilinen müzmin saldırı furyasını başlatmıştır. Üç bakana çocukları üzerinden yolsuzluk suçlaması, bir bakana ise doğrudan rüşvet suçlaması getirilerek AKP hükümeti sarsılmıştır. Hükümet resmen suçlu durumuna düşürülmüştür. Bu saldırı karşısında sarsılan AKP de savunma psikolojisiyle karşı bir saldırıya geçmiştir. Her ne kadar soruşturmayı yürüten savcılara ek olarak iki savcı atamışlar ve Cemaatin güdümündeki polisleri görevden almışlarsa da ve bir çok memurun görev yerlerini değiştirmişlerse de bu savunma refleksinden başka bir şey değildir.

Görüldüğü gibi bir dönemler aynı mevzide ve aynı yöntemle hasımlarına karşı birlikte yer alan devlet tepesindeki bu gerici klikler, bugün karşıt kutuplarda yer almışlardır. ABD tarafından örgütlenen dijital darbe Fethullah Cemaati üzerinden AKP’yi hedef almıştır. Bunun sonucu piyasaya sürülen kasetler üzerinden onların bazı pislikleri şimdiden deşifre edilmeye başlanmıştır. Ve hükümete karşı daha nice tehditler, şantajlar yapılmaktadır…

Ayrıca bu arada ABD ve CHP arasında görüşmeler yapılmıştır, yapılmaktadır. Beraberinde CHP ve Cemaat temsilcileri ile ABD’de yapılan görüşme ve kurulan ilişkiler dikkate alınmalıdır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın cemaate yakın olduğu izlenimleri önümüzdeki sürecin tepede daha çok kaos bir sürece girileceğinin göstergeleri olsa gerek…

 

Kısa bir  Hatırlatma

 

Türk devletin tarihi (bütün devletlerde olduğu gibi.) katliam ve soykırımlar tarihidir. Bu tarihte, Osmanlıdan sonra CHP’yle başlar. CHP Türk devletin ana temelidir. Bugün sadece verilecek mücadele AKP ile sınırlı tutan zihniyet devrimci olmadığı gibi demokratlıkla da bağdaşılamaz. Tek yönlü AKP’yi hedef alan her eylem CHP’ye hizmettir, CHP’yi parlamento da iktidara getirmektir.

Eğer gerçekten hırsızlıktan, yağma ve talandan, yolsuzluktan, rüşvetten kurtulmak, din ve askeri yönetimlerden kurtulmak, eşitlikçi demokratik, adaletli, insan haysiyetine yaraşır bir toplumda yaşamak istiyorsak, yapılacak iş çok basit: Gerci düzen ve kapitalizmi dert etmek ve vakitlice kapitalizmden çıkmak için kolları sıvamak. Zira, kapitalizmin olduğu yerde eşitlikten, adaletten söz etmek abesle iştigal etmektir. Çünkü kapitalizm demek, sömürü, yağma ve talan demektir. Sömürü ve yağmanın olduğu yerde de demokrasi, adalet, eşitlik, kardeşlik, dayanışma gibi kavramlara yer yoktur…

 

Türkiye’nin sayılı Komprador Burjuva gazetesi olan Milliyet gazetesinin Köşe yazarlarından Can Dündar’ın köşesinde yayınladığı Türkiye’nin gerçekliğini buraya aktarmak istiyorum.

 

Bakalım

 

Türkiye’de 67 bin okul var.

1220 tane hastane var.

6 bin 300 sağlık ocağı var:

 

Peki kaç cami var?

85 bin…

Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.

 

* * *

Türkiye’de 77 bin doktor var.

 

Peki kaç din görevlisi var?

90 bin…

Türkiye’de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.

Eğitim-Sen’e göre Türkiye’nin 200 bin öğretmen açığı var.

* * *

Türkiye’de 1435 kütüphane var.

 

Türkiye’nin 13 kentinde devlet tiyatrosu var.

 

Kaç kentte kuran kursu var?

81…

Bu kursların toplam sayısı kaç?

3852…

* * *

Türkiye’de 1 opera derneği var; 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.

Peki kaç tane “cami yaptırma derneği” var?

35 bin…

* * *

Sadece Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi ne kadar?

1.3 katrilyon…

8 bakanlığın bütçesi kadar…

22 üniversitenin toplam bütçesine denk…

* * *

Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım:

1997′de 66 trilyon.

1998′de 119…

1999′da 180…

2000′de 270…

2001′de 302…

2002′de 553…

2003′te 771…

2004′te 1 katrilyon…

2005′te 1 katrilyon…

2006′da 1,3 katrilyon…

2007′de 2.7 katrilyon…

 

Evet Burju Patronların kalem şörü dahi zaman zaman gerçekleri yazmak zorunda kalmaktadır.

 

Oysa biz biliyoruz ki sadece Türkiye de değil mevcut tüm devletlerde Askeri kurumlar ve bütçesi bu verilerin çok çok üstündedir. Askeri harcamalar sınırsızdır. Buna kimse hesap soramaz ve tartışamaz. Askeri harcamaları net ve doğru bir bilgiye sahip olmak mümkün değil.

* * *

Bir ülke, Diyanet’e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor ve bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?”

İnsan Hakları ve Demokrasi böyle bir ülkenin neresinde olabilir acaba?

 

Kasım Koç

KASIM KOÇ tarafından

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ayaklanma tarihine kısa bir bakış -3-

Şubat 4, 2014 de KASIM KOÇ, YAZARLAR KASIM KOÇ tarafından

Muhammed Hüsnü Said Mübarek Dönemi

Hüsnü Mübarek  Ve Mısır Gidişatı:

1981 Ekimin de Arap-İsrail Savaşının yıl dönümünü kutlarken, Askeri bir konvoyun geçişi sırasında, radikal dinci Cihad Örgütün İslamcı militanları tarafından otomatik silahlarla yaylım ateşine tutuldu, Enver Sedat´ın vücuduna tam 72 kurşun isabet ederek öldü. On bir yıllık iktidarlık dönemindeki Emperyalizmin bölgedeki ödevini-görevini yerine getirirken onun faturasını 72 kurşun ile ödedi. Böylece Muhammed Enver el Sedat dönemi kapanmış oldu.

Bu suikast sırasında Hüsnü Mübarek (Muhammed Hüsnü Said Mübarek) tamda Enver Sedat’ın yanında oturuyordu. Olaydan sağ çıktı ve 14 Ekim 1981 de devlet başkanlık koltuğuna oturdu.  Hüsnü Mübarek, Enver Sedat’ın politikasından sapmadı onun yapmış olduğu uluslararası anlaşmalar yani iç ve dış siyasetini uyguladı.

İlk başarısı iktidara geldiğinde Arap dünyasında Kaybolan Mısırın “itibarını” geri getirdi. Neydi bu başarı: Mısır, Arap Birliğinden E. Sedat’ın İsrail ile olan ilişkisi yüzünden çıkarılmıştı. Mübarek döneminde 1989´da tekrar Mısır Arap Birliğine geri alındı, Merkezide Mısırın Kahire kentine taşındı.

Bu geri alınan itibar karşısında Hüsnü Mübarek ABD ´den yılda 1,3 Milyar dolar yardım almaya başladı. Bu yapılan açık yardımdı, gizli ödeneklerden tabii ki haberimiz yok. Bundandır ki çok kabadayıca himayesindeki ülkenin yani Mısırın yer-altı ve yer-üstü zengin kaynaklarını ve Jeopolitik konumunu emperyalizme peşkeş çektirdi.

1990-1991 deki Körfez savaşında ABD’nin bölgedeki politikasını başarılı bir şekilde yerine getirdi. Üstün bir çaba ile o dönemde ABD ve diğer Emperyal güçler ile Arap ülkeleri arasında arabuluculuk yaptı. İsrail-Arap devleti ve İsrail-Filistin örgüt ve yöneticileri arasında da aynı görevi arabuluculuk görevini çok iyi bir şekilde yerine getirdiğini tarih bize gösterdi.

H. Mübarek bu ara-ayak işlerini gayet güzel bir şekilde başarılı yerine getirdiğini bu ve buna benzer emperyalist güçlerin kendisine biçtiği ev ve bölge ödevini yerine getirmede oldukça başarılı olduğunu onun tarihine baktığımızda görmekteyiz.

H. Mübarek iktidara geldikten sonra dört kez halkı sandık başına götürdü. Mısırın anayasasında devlet başkanlığına bir başka adayın seçilmesi zaten söz konusu değildi. Çünkü kanun ve yasaları buna ta Nasır döneminden bu yana izin vermiyordu. Ondan dolayı da genelde yüzde 99.99 yada yüzde 99.95 gibi oylarla yeniden seçiliyordular ki Mübarekte hep yeniden seçildi-seçiliyordu. Arap ülkelerin tümünde Halk sandık başında polisin denetiminde her zamanki gibi açıktan oy kullanmak zorundaydı. Sandıkların içindeki oyların sayımı ise gizliydi. Bu yöntem sadece Mısır ve Arap ülkelerine has bir olay değildi. Bugün halen dünyanın çeşitli bölgeleri başta olmak üzere ve esasında da konumuz itibari ile Kuzey Afrika, Ortadoğu ülkelerin birçok gerici, despot, diktatör rejimlerde de bu seçim yöntemi halen böyle devam etmektedirler.

80 milyonluk nüfuslu Mısır en parlak dönemde dahi nüfusun % 40’ının günlük geliri yaklaşık 2 ABD Dolarıydı. Daha önceki yazımızda da belirtiğimiz gibi bugünü analiz eden günlük gelir ile eş anlamındadır. Hatta bugün daha da kötü şartlarda Mısır halkı yaşadıkları kesindir.

Hüsnü Mübarek’e isim koymak gerekirse şöyle bir tespit yerinde olacaktır:

Kendi döneminde ülkesinin ve bölgesi açısından emperyalist güçlere açıktan peş-keş çektiren, aynı zamanda kendi halkını açlık ve sefalete sürükleyen bir devlet adamıydı. İnsan hakların olmadığı, en temel hak ve özgürlükleri yasakladığı, Olağan Üstü Hal, işsizlik, düşük askeri ücretler, sansürler, yiyecek sıkıntısı, açlık, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, inanç özgürlüğü, zindan, katliam, baskı vb. gibi başlıklar altında topladığımızda kocaman bir zulüm KALESİ oluşmaktadır Mübarek dönemi.

BOP’un Mısır Operasyonu

Şimdiye kadarki dizi halinde yazdıklarım aslında bir devletin kısa tarihi idi. Bu devletin kısa tarihine öncelikle ele almanın sebebi son dönemdeki Halk ayaklanmaların daha rahat anlaşıla bilmesi içindir.

Uzun bir zamandan beri tartışılan BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) esasında da son yıllarda hız kazanarak bu tartışmalar devam etti. Ortadoğu’nun BOP projesini ABD’nin başını çektiği emperyalistlerin nasıl bölgeye uygulayacakları ise oldukça tartışmaya açık bir meseleydi. Ta ki Tunus da olayların tırmanmasına kadar sürdü bu tartışmalar. Tunus da başlayan ayaklanmalar kısa sürede Mısıra ve diğer Arap ülkelerine de sıçrayarak devam etti.

BOP yada ABD‘nin bölgedeki ayağı, kolu, nefesi, karakolu olan İsrail devleti ile olan projesi yani İBOP (İsrail’in Büyük Orta Doğu Projesi) olarak adlandıracağımız kapsamlı proje Halkın ayaklanması ile de ABD devreye koydu ve hayata geçirmeye başladı.

Mısır da Halk 25 Ocak 2011 de Kahire de sokağa çıkarak gösteri düzenledi.

Kahire, Süveys, İskenderiye ve İsmailiye gibi bir çok şehirde ayaklanmalar yapıldı. Asya ile K. Afrika’yı bir birine bağlayan önemli bir bölgededir Mısır. Emperyalistler ve bölge devletler için olduğu kadarda tarihte de İmparatorların sevgilisi olmuştur Mısır. Mısırı işkal etmek oraya Hükümdar olmak gerçekten de ayrıcalıklıydı tıpkı İstanbul gibi.

Bugünde emperyalistler orayı kırıp dökmeden ameliyata yatırıp çıkarmak istiyorlardı. Öylede yaptılar ilk ameliyat onların istediği gibi gitmese de, ikinci ABD-İsrail-Siyonist proje gündeminde yeniden ameliyata alındı.

Mısırda 6.650 km uzunluğundaki Nil nehrin taşkınlığı gibi Mısır Halkı taşkın sele döndü meydanlara sığmaz oldu. Tıpkı Nil ve Mara nehirlerine döndü, ünlü Tahrir meydanına Halk sığmıyordu.

Sanki Piramitlerde çalışan beş yüz bin ölü köle ayağa kalkmış özgürlüğünü haykırıyordu.

Firavun’ a karşı ayağa kalkan köleler yine plansız, hesapsız, örgütsüz, yine başkaları tarafından isyanla ayağa kaldırılmıştı. Yeni Firavunların peşinde gittiklerin farkında değillerdi, bir başka Firavunun denetiminde yeniden uyutulmak üzere ayağa kaldırılan (ölülerdi) kitlelerdi.

25 0cak da başlayan gösteriler ve dış baskıların sonucunda 10 Şubat 2011 de yetkilerinin çoğunu yardımcısı Ömer Süleyman’a devrettiğini açıkladı Hüsnü Mübarek. 11 Şubatta da görevini orduya ve anayasa mahkemesine devir ederek istifa etti.

ABD ve diğer Emperyalist güçlerin denetiminde olan veya olanlar ile ekonomik-siyasi olarak bağımlı olanlar, bunların zayıf müttefikleri ve bunlar ile işbirliği yapan devlet veya liderlerin, bunlar tarafından desteklenip iktidara getirenlerin mutlaka bir kullanım süreleri vardır. Bu kullanım sürelerin zamanı geldiğinde yani süreleri dolduğunda tarihin bataklığında yine bunlar tarafından gömüleceği yada idam edilecekleri muhakkaktır. Tıpkı H. Mübarek örneğinde olduğu gibi.

30 yıl bölgede Emperyal güçlere hizmete kusur etmeyen Hüsnü Mübarek, hizmeti karşılığı ilk olarak dar bir kafese kapatıldı. Bundan sonra ki işbirlikçi devlet adamların akıbeti H. Mübarekten farklı olmayacağı açıktır.

Mısır da emperyalistlerin denetimin dışında gelişebilecek olası bir kaosun önlemini almak için öncelikle kendisi ile işbirliği içinde olanları bir arada toparladı bunlar ile de diğer kendi ezeli düşmanlarını da ortak ederek bir seçimde yani “demokrasi” gereği olan sandıkta buluşturdu. Nitekim M. Kardeşleri ile diğer gurup ve partileri ve ordu ile öncelikle bir araya getirdi. “Demokrasi” adı altında seçimlere götürdü Mısırı.

Bunu yaparken milyonlarca dolar gözü kapalı yardım yaptı. Bu milyonlarca doların sadaka için muhalefet parti ve guruplara verilmediğini herkes de bilmektedir.

BOP artık tez elden uygulanmalıydı, bu işin dönüşü yoktu. Kim nasıl düğmeye bastı yada nasıl patlak verdi onlar için hiçte önem yoktu çünkü onlar artık zamanı geçmiş bu rejimlerin modellerini değiştirmek zorundaydılar. Bu eski rejimlerden daha kötü, daha geri bir iktidarlar bölgeye getirdiler. Mısır ve diğer ülkeler kaosa sürüklendi. BOP projesi ile sonu gelmeyen iç kargaşa ve savaş hükümetleri ve rejimlerini oluşturdular. Fakat ABD için önemli olan halkın gözündeki o eski rejim rengini silip atmaktı bunu yaparken de onlar için önemli olan halkın buna inanmasıydı. Yeni model olarak da bu rejimlerin yerine sözde demokrasi ve barış huzur getirmek için vaatler verdiler bunu da başardılar.

Bu başarıya nasıl yürüdü ABD, ABD-İsrail ile birlikte bu operasyonu Suudi Arabistan ve Katar aracılığı ile ilk başta beraber yürütmeye başladı. Ayrıca da bölgede model olarak İslam toplumuna sunulan Türkiye de iktidarda olan AK Parti modeliydi. Bundan dolayı da Türkiye’ye de misyon biçildi. Ancak bu Türkiye’ye verilen bölgesel rol daha sonra da kendi aralarındaki dengelerin değişmeleri sonucu Suriye de ki AKP’nin ve Katar politikasından dolayı Katar ve Türkiye’yi devre dışı bıraktılar.

Mısırda ki halk ayaklanması içerisinde insani, temel hak özgürlükler içeren referandum talepleri olmasına rağmen ABD ve onun denetimindeki güçlerin medyası bu talepleri mevcut rejimlere yani yek diktatörlere karşı olduğu için Halk sokaklara çıktı diye yansıttılar.

Bu halk hareketlerine Arap Baharı deseler de esasında meselenin ana özü bellidir.

Beli olan şu ki o bölgeyi Ekonomik, Siyasal, Kültürel olarak kendi denetiminde tutmak. O ayağa kalkan örgütsüz halkı yeniden bir araya getirip bir başka yöntem ile yönetmektir. Burjuva siyasetçilerin ağzında sakız gibi eksik olmayan BOP kısa ve öz itibari ile budur. Yani o coğrafyayı çağına göre yenilemek ve orayı talan etmeye devem etmektir, geçmişte olduğu gibi bugünde tek mesele budur.

ABD Mısır da ki ılımlı İslam içerisinde en Radikal ve bölgede en köklü hareket ve tarihe sahip olan Ihvan Müslümün (Müslüman kardeşler) iktidara getirdi. Bu istekle yeniden radikal İslam örgütleri kendi denetiminde toparlamak, bunların nezdinde itibarı kötüleşen ABD’nin imajını da yenilemek ve böylelikle yeniden eskisi gibi kendi kukla örgütlerine çevirmekti esas amaç. Bundan dolayı da M. Kardeşleri hükümete-iktidara getirmeyi uygun gördüler.

Ayrıca da Müslüman kardeşlerin ilk çıktıkları yer Mısırın kırsal kesimidir. Bu hareket oradan yayıldı diğer ülkelere. Yine burada bu hareketi iktidara getirip model olarak diğer İslami gruplara sunmaktı, diğer ülkelerdeki İslami Radikal örgütleri de Mısır da ki M. Kardeşlerin ekseninde toparlayıp denetlemekti.

Amaç buydu ve bu açıktan sunulan bir görüştü emperyalistler tarafından İslami örgütlere.

Ancak hesapta olmayan bir başka güçlerinde Nil kıyısında yerleşen Mısır üzerinde hesapların olduğunu kestirememişti ABD. ABD’nin Mısır da ki M. Kardeşler üzerindeki projesine Katar çomak soktu.

Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad bin Halife es-Sani tarafından desteklemesi sonucu Müslüman Kardeşler hareketi kısa bir süre içinde iktidarlarını pekiştirdi ve kendi rejim anlayışını uygulamaya koyuldu. İktidara getirilen Müslüman kardeşler hareketin lideri olan ve aynı zamanda da seçim yolu ile iktidara gelen Mısır cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ABD ve İsrail’in kontrollerin dışına çıktı.

Bu sıradan bir kontrol dışı değildi, yüzlerce Camiye imam yetiştirme merkezleri kuruldu. Binden fazla Camii de tam bir örgütlü güç haline geldiler ve bu binlerce cami tamamen M. Kardeşlerin denetiminde ibadete oturup kalkmaya başladı Mısırlılar. Onlarca özel Okullar, Hastaneler bazılarını kendileri kurdu diğer bir çoğunu da yönetici değişikliğine giderek kendi elemanlarını yerleştirdiler. Yetim Haneler, bu Yetim hanelere özel ilgi gösterdiler bu merkezlerde yetim ve kimsesiz çocukları istedikleri gibi yetiştirip birer gözü dönmüş radikal İslami militan yapmaktı amaçları. Bu sadece bizim okuya bildiğimiz bilgilerdir daha bizim ulaşamadığımız birçok örgütleme alanları oldukları muhakkaktır.

Yoksul Mısır halkın içine M. Kardeşler nasıl girip ahtapot gibi sardıklarını yukarıda kısacada olsa gördük. Bu çalışmayı oranlara vurmaya kalktığımızda oldukça da geniş bir tabana yayıldığını ve örgütlendiğinin göstergesidir.

ABD bu gidişatı durdurmak için darbeden başka seçeneği de kalmamıştı. ABD’nin de desteği ile Mısır Genelkurmay Başkanı Abdülfettah el Sisi 3 Temmuz 2013 tarihinde ülkede ki seçim yolu ile gelen M. Kardeşler hükümetini devirerek mevcut yönetime el koydu.

Mursi Cumhurbaşkanı olduktan sonra bir çok bürokratı görevden aldı. Bu tasfiye hareketini sessiz sedasızca yürüttü, yıldırım hızı ile görevden alma işlerinden biride gene kurmay başkanı olan Tantavi idi. Tantaviyi görevden aldı onun yerine daha dindar olan El Sisiyi getirdi görev başına. Mursi belki de siyasi hayatında hiçte bu kadar basit hata yapmamıştır, bu görev değişikliği ile de kendi kaderini de kendi eli ile çizmiş oldu.

ABD’nin de desteği ile bu örgüte yapılan darbe de Müslüman Kardeşler örgütü daha da güçlendirilmiş bir hareket olarak daha dinamik sokağa çıktı. Bu darbe ile de Mısır da halkı karşı karşıya getirdiler. Bir taraftan ‘biz meşru bir hükümetiz, seçim yolu ile iktidara geldik’ diyen M. Kardeşler örgütü ve taraftarları ve bir diğer taraftan da öcü olarak gösterilen M. Kardeşler örgütüne alternatif halka tek seçenek bırakılan ve kurtarıcı olarak sunulan Zalim Mısır Ordusuydu. Böylece de Halkı bir birine kırdırma siyaseti güdülerek Mezhep savaşların önü açılmış oldu.

ABD ve İsrail’in Mısır üzerinde uygulamak istedikleri yeni BOP projesi esasında tutmamıştır. Bu bölgeyi yeniden iktidarı değiştirme, Halkın iktidarlara karşı kaybolan imajlarını yeniden sağlamak için yapılan ilk uygulama başarısız olmuştur Mısırda. Bundan dolayı da ve esasında da Siyonistlerin A, B gibi planların olduğu kesindi ki bu planların A’sı başarısız oldu. Ceplerinde gizli tutuklar B planı devreye koydular. Nedir bu B planı ?

Yeni İBOP yapmak istedikleri Ortadoğu’da İsrail devletinin güvenliği için küçük küçük devletçikler oluşturmak istemeleri idi. Bunu uygulamak içinde ülkeler içinde iç savaşlar yaratmak, iç savaşın esasını da Mezhep savaşlarını yaratmaktı, mezhep savaşları ile yılar yılı halklar içine kin nefret tohumlarını ekmekti, bunu da en azında şimdilik başardılar.

İsrail lobisi kendi devletlerini oluşturdukları günden beri uygulamak istediği Mezhep savaşların projesini o coğrafyaya böl parçala ve yönet anlayışıydı. Kocaman Ortadoğu coğrafyasını yeniden dizayn ettiler.

Burada önemle üzerinde durmakta fayda gördüğüm bir başak husus daha var. İsrail devletinin bu coğrafyada tüm bu iç kargaşa-savaşlar yürütülürken oldukça suskun durması idi. Bu dönemde İsrail devlet yetkileri çok zorunlu kalmadıkça hiçbir açıklama yapmadılar. Mısırda yapılan son darbe ile Müslüman Kardeşleri güçlendirdi lakin aynı zamanda Mezhep çatışmasının başlaması içinde düğmeye de basmış oldular. Siyasi olarak zayıf düşmüş gücü, hükmü kalmayan bir Mısır haline getirildi. Arap dünyası içerisinde bir köprü görevi gören Mısır böylece de bu köprünün de bir etki yaptırım gücü kalmadığı gibi yıkmış oldu.

Sonuç olarak şöyle toparlaya biliriz; mevcut Mısırda ki Halk Hareketi kendi öz örgütlenmesinden oldukça uzak görünmektedir. En azında şu kısa bir süre için de değil de önümüzde ki bir 30-40 yıl daha emperyalistlerin bölgede ki Jandarması olan Siyonizm’in aracılığı ile Mısırı yönetme başarısı sağlanmış gibi görünüyor.

Devrimci dinamiklerin çok zayıf- yok denecek kadar olması ABD’nin bu projeleri daha da sağlıklı ve kolay uygulamasına vesile olmaktadır.

Mısırın yoksul emekçi halkın omuzlarına yüklenen tarihsel misyonunu kan can pahasına örgütsüz olarak isyanlarını Halk Hareketine çevirerek ayağa kalktı.

Ayağa kalkan örgütsüz bir Halkın nerelere gidebileceğini Proletaryanın Ustası ve Büyük Ekim Devrimin Liderinin sözü ile noktalamak istiyorum.

“Kendi hareketini örgütleyecek ve önderlik edecek siyasal önderlerini ve gelişkin temsilcilerini yetiştirememiş bir sınıfın iktidar konumuna geldiği tarihte görülmemiştir.” LENİN

Kasım Koç

KASIM KOÇ tarafından

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ayaklanma tarihine kısa bir bakış -1-

Ocak 9, 2014 de KASIM KOÇ KASIM KOÇ tarafından

-1-

Tunusun Sidi Bouzid bölgesinde Bilgi Sayar mühendisi işsiz bir genç olan Muhammed Boaziz´in 17 Aralık 2010 da bedenini ateşe vermesi ile ilk halk ayaklanmaları başladı. Patlamaya hazır bir bomba gibi olan Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerin toplumları deyim yerindeyse Muhammed Boaziz ayaklanmaların bombanın pimi oldu. Bir alev topuna dönüşen Muhammed 4 Ocakta kaldırıldığı hastanede öldü. Bu gencin bedeninde tutuşan alev, insan seline dönüştü halk sokaklara çıktı. Cenazesine katılan binlerce kitle “intikamını alacağız. Bugün senin için ağlıyoruz, ölümüne sebep olanları da ağlatacağız ” diye slogan attılar. Bu genç için yapılan eylem Zalim bir diktatörün 23 yılık iktidarda olan Zeynel Abdin Bin Ali rejiminde sonu oldu.

Bu gencin eylemi aynı zamanda Arap alemin de yeni bir döneme girmesine vesile oldu, bu vesileden dolayı değişen dengeleri ilkin kaleme aldığımız yazı dizi Mısırı konu alan bir yazı dizisidir. Çünkü Mısır hem o bölgenin jeopolitik olarak ve aynı zamanda bölge devletler açısından önemli stratejik bir bölge konumundadır. Mısırı irdelerken esasında da o bölgedeki tüm dengelerin nasıl değiştiğini de Mısır özgülünde işleyeceğiz.

Tunus da başlayan ayaklanma “bahar devrimleri” adını alarak diğer ülkelere de değim yerindeyse domino taşları gibi düşerek devam etti. Bu halk ayaklanmalarını bazı çevreler tarafından ‘ABD ve AB emperyalistleri Arap dünyasındaki ayaklanmalar karşısında şoke oldular ve taraf tutmaktan zorlandılar’ diye idda edenler oldu. Bu düşünceleri halen savunanlar dahi vardı ki halen o düşünce de ısrar edenler de var olduğunu biliyoruz. Bu anlayış ve tez yerinde değil yerinde olmadığı gibi sakat bir anlayış ve yanlıştır. Evet şunu hatırlatmakta fayda var Tunus’ta başlayan Halk ayaklanmaları emperyalistlerin denetimin dışında ilk başta patlak verdiği bizce de doğru. Çünkü kendini yakan genci CIA yada MOSSAD gibi istihbarat teşkilatları gelip de o gencin bedenine benzini döküp yakmadılar. Yılların baskı ve zulmüne artık dayanamayan halk bu gencin eylemi sonucu öfke ile ayağa kalktı. Buraya kadar kendiliğinden bir gelişmedir. Aslına bakılırsa ki şunu baştan belirtmekte fayda var; hiç bir şey aniden kendiliğinde gelişemez, her şeyin bir değişime uğraması uzunca bir süreci vardır. Bu süreçler yaşanmadan kendiliğinden hiçbir şey değişemez, her şeyin bir değişime uğrama nicel süreci vardır bu zaman dilimi tamamlamadan nitel bir değişime uğrayamayacağı muhakkaktır çünkü bu diyalektiğin yasasıdır. Bundandır ki Tunus da patlak veren ayaklanmanın da yarım asır bir geçmiş sürece dayanan bir temeli bir alt yapısı vardı halkın ayağa kalkması için. Bu olaylarında patlak vermesinin bir tarihi süreci vardı, bu tarihi süreç belki de gecikmeli olmuştur sonuçta o gencimizin eylemi ile tüm halkı ayağa kaldırdı. Bu genci tetikleyen esas neden ve en önemli nedenler ise hızla değişen dünya koşularında, özelliklede teknik, teknolojik bir dönemde despot diktatörlerin kendi saltanatlarını sürdüre bilmeleri için her şeyi yasaklayarak geçmişteki gibi yönetmeye devam etmeleri idi. Ki bu zihniyet ve yönetme biçimi artık İslam toplumunda ısrarın iflasıydı. Mısır da değim yerindeyse ekonominin iflası ise yılar yılı devam etti. Ki bu dönemde ise Times gazetesinin Raporu göre Mısır nüfusunun %40’ının günde 2 Doların altında gelirle yaşıyor. Ancak %40’ın günde 2 Dolar gelirin altında yaşaması ve dolayısıyla %60’ının da 2 Doların üstünde gelirle yaşaması ülke ortalamasını 2 Dolar dahi değildir. (Bkz. konula ilgili Financial Times raporu) Gelir ne kadar adaletsiz ve ne kadar yoksulluk, açlık sınırın altında olduğunun göstergesidir. Bütün bu verileri bir araya toparladığımızda artık bu mevcut diktatörler eskisi gibi geniş halk kitlelerini yönetemez bir hale geldiklerini görürüz (tek nedenler bunlar olmamak kaydıyla). Lakin örgütsüz olan bir halkın dayanılamaz koşullarına karşı isyan etmesi ne kadar doğru ve yerindeyse. Bir o kadarda emperyalistler bu olaylara seyirci kalmayacakları da doğru ve yerinde bir belirlemedir. Emperyalist güçlerin bu gibi olaylarda dünyanın neresinde olursa olsun gelişen halk ayaklanmaların karşısında kesinlikle seyirci kalmadılar bu tarihi ayaklanmalar karşısında da kalmadığını en azın da bugün açısında biliyoruz. Seyirci kaldıkları taktirde o ülkenin yada o bölgenin kendi sermaye güçlerini ortaya çıkacağı ve Pazar burada el değiştireceğinden dolayı asla ve asla gelişmelere seyirci kalmaz. Bundan dolay da Emperyalist güçler gelişen halk ayaklanmaların öncülüğünü yapan muhalefeti önceden ciddiyetini gördü bundan kaynaklıda bu muhalefete kendileri yön verdiler. Eski muhalefeti de yanlarına alarak, ayaklanan halkıda genelde Ordu içerisinde kendilerine has uşak olanların denetimine soktu. Bölge devletlerin ki tüm silahlı kuvvetler esas olarak da işbirlikçi kurumlardır. OLAGAN ÜSTÜ HAL yada buna benzer Monarşilerle yönetilen Arap Halkları ve bu devletlerin Silahlı kuvvetlere yani Orduya ve onun denetiminde toparladığı muhalefete bu uğurda milyonlarca dolarlarla vererek muhalefeti beslediler. Yıllar yılı oradaki halka zulüm eden Ordu nasıl oldu da kendiliğinden tarafsız bir tavır takındı? Burada sorgulamamız gereken esas mesele yatmaktadır, tüm dünya kamuoyunun nezdinde tarafsızlık tavrına bürünen ordu çok masum hane bir tavır sergileyerek gerek kendi halkını gerekse dünya halkların gönlünde temiz ve masum olma ününü alma peşine düştü. Tamda burada şu soruyu hem kendimize ve hemde herkese sormak gerekir: Bağımlı olan bir ülkenin sadece devlet başkanlarına işbirlikçidir demek doğru olur mu? Doğru olmadığı gibi buna doğru demek kolaycı bir siyasettir. Devlet bir kurumdur bu kurum ekonomik ve politik olarak kapital güçlere bağımlıdır. Yasaması, yürütmesi ve yargısı ile bağımlı ve uşaktır, sadece bir şahsiyet diktatördür yada bir aile diktatörlüğü ile günümüzde tanımlamak bizi yanılgılara götürür. Emperyalistler vitrine Arap devletlerinde ki iktidar biçimlerini bize tek bir şahıs yada aile diktatörleri olarak göstermektedir bu gösterideki gibi meseleyi ele alırsak yüzeysel olacaktır. Çünkü kendi çıkarları gereği sadece bir aile ve bireyi öne çıkarak vahşi bir diktatör olarak çıkarmasının esas nedeni ki bu çok önemli bir neden o yetiştirdiği diktatörü yeri ve günü geldiğinde vitrindeki uşağını rahat bir şekilde harcaya bilmeli. Nitekim tarihte hep öyle yaptı geçmişte olduğu gibi bugünde böyle yaptı ve yapmaya devam edecek. Ayrıca günün koşullarına artık bu “aileler” (DiKTATÖRLER) cevap veremedikleri gibi bunlarla da BOP (büyük orta doğu projesi)projesi uygulanamazdı. Gelişen olayları yani patlak veren ayaklanmaları da bir bahane eden emperyalistler bunu yeni simalarla BOP Operasyonunu yılardır yapamadıklarını bu vesile ile orta-doğu ve kuzey Afrika ülkelerine ameliyat yatırıp uygulamaya başladılar bile. Gelişen halk ayaklanmaları bu çerçevede kendiliğindendi ancak emperyalistler hemen muhalefeti örgütledi yön verdi ve kısa süreden sonra her şey ABD ve diğer devletler denetimine geçti ve böyle gelişerek devam eti günümüze kadar süre geldi diye biliriz. Esasında da ABD’nin orta doğu bölgesinde ki jandarma karakolu olan İsrail devletin güvenliğini, denetimi ve planlamasının çerçevesinde gelişmeleri izleyip uygulamaya koydular desek daha yerinde ve doğru bir tespit olur. Bu halk ayaklanmaların Mısıra yayılması başta Mısır ve çevre ülkelerdeki gelişmeleri değinerek yazımıza devam edelim. Mısır da ki Halk ayaklanmalarına konu olan yazının tarihsel gelişmelere değinerek Mısırın kısa bir tarihini inceleyerek gün yüzüne çıkararak o bölgedeki Jeopolitik dengelerin nasıl alt üst olduğuna bakalım.

Kuzey Afrika ve Orta doğu’ nun kalbi Mısır.

Birinci Arap- İsrail savaşı ikinci dünya savaşından hemen sonraya tekabül etmektedir. O dönem Filistin de İngiliz mandasının rejiminin hemen sonrasında (14 Mayıs 1948) O zaman Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi İsrail Devleti’nin kurulduğunu bir bildiri ile ilan etmesi. İsrail devletin ilanından hemen sonrasında o dönemin süper güçler olarak bilinen ABD hemen, ve ertesi gün de Sovyetler Birliği İsrail devletini uluslararası alanda resmen tanıdıklarını açıkladılar. İki ezeli “düşmanın” aynı devleti ki bu devlet Siyonist bir devletti iki süper güç birden tanımaları oldukça manidar olsa gerek!

İsrail Devleti’nin kuruluşunun ilanı demek o bölgeyi dünyanın savaş merkezi haline getirmekle eş anlamlıydı. Ki zaman bize gösterdi o tarihten günümüze kadar o bölgede değişik biçimlerle ulusal, sosyal ve mezhep savaşları hiç durmadı. Uluslararası güçlerin İsrail devletini tanımaların hemen ardında Arap Birliği İsrail’e savaş açtı. Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak kuvvetleri üç yönden İsrail güçlerine havadan ve karadan saldırıya geçtiler. Diğer birçok Arap devletleri de bu savaşa katılanları lojistik olarak da destek verdiler. Savaşın sonucunda İsrail topraklarını genişletmiş uluslararası camiada da resmen tanınan meşru bir devlet haline geldi. İsrail’in galibi ile başlayan Arapların da Mağlup olarak sonuçlanan savaşta Ortadoğu ve Kuzey Afrika da dengelerde değişmeye ve iç kargaşa gündeme geldiği gibi ekonomik olarak da bölge halkları açlık sınıra sürüklenirken yeniden sistem kendisini yenilemek zorunda kaldı.

Arap-İsrail savaşı başladığında Cemal Abdül Nasır Hüseyin, birinci Arap-İsrail savaşında Mısır kraliyetin sadece bir subayı olarak katılmıştı. Bundan dolayı da yazımıza tamda bu dönemde Mısırın ve bölge devletlerin geleceği ile oynayan şahsiyetlerden Cemal Abdül Nasır Hüseyin’in döneminden başlayarak devam edelim. Kamuoyu tarafından bilinen Mısır devlet başkanı Nasır, Mısırda kurdukları gizli Hür Subaylar örgütün üyesiyken, gizli oluşturdukları Devrim Konseyi adına 23 haziran 1952´de askeri bir darbe ile yönetime el koyar. Bu darbe ile kraliyet döneminin kapandığına ve yeni bir dönemin başladığın anlamına geliyordu. Bölgedeki devletlerin despot, feodal gerici, dikta devletlerin arenasına Mısırda Nasır ile beraber darbeler ülkelerin arasına girmiş oldu. Nasır darbe yolu ile iktidara geldiği gibi verdiği demeçler sonucu aşırı bir milliyetçi olarak siyaset sahnesine çıktı. Böylece dünya onu ırkçı söylem ve demeçleri ile tanımaya başladı bundan kaynaklı da ilk elden PAN Arap Milliyetçiliğine soyundu.

İslam toplumuna önderlik yapmanın biricik yolu her siyasetçi; Siyonizm’e ve Emperyalizme karşı ilk başta radikal militan bir tutum sergilemesi gerekiyordu. Nasır da bu tutumunu iktidara geldiği andan itibaren radikal söylemleri ile fazlasıyla sergiledi. Irkçı söylemler o günün koşuların da Arap dünyasının kamuoyunun desteğini almasına neden oldu. Çünkü o dönem de dünya iki kutupluydu. Batılı güçlere karşı verdiği demeçler sayesinde Nasır, Sovyetler Birliği ile ilişkilerini geliştirdi bunun sonucunda da Mali, Teknik ve Askeri malzeme yardımını almayı başardı. Abdül Nasır, birinci Arap-İsrail savaşı olduğunda 1948-1949´da Mısır kraliyetin sadece bir subayı olarak katılmıştı. Lakin bu dönemde de kendi iç kargaşasını bastırmak, ekonomi sorunlarını çözmeden o bölgede yeni kurulan İsrail devlete karşı yeni bir savaş sürecine girmiş oldu. Bu dönemde koşullar tamamen farklıydı Nasır direk savaşın bir tarafı ve yöneticisi konumundaydı çünkü devlet başkanıydı.

Kendi döneminde yaptığı tüm çalışmanın temelinde (Devlet başkanlığı dönemde) bölge imparatoru olma peşindeydi. İmparator ola bilmek için öncelikle ülkesinin içinde bazı yeniliklere gitmesi gerekiyordu. Nasır Haziran1953´de Mısırı Cumhuriyete geçtiğini ilan etti. Cumhuriyeti ilan ettikten sonra kendisine en güçlü muhalif olan Müslüman Kardeşler (Ihvane Müslümin) olarak bilinen örgüte yöneldi, katletti, zindanlara tıkadı, sadece militanlarını değil o örgütün sempatizanlarını, taraftarları da başta olmak üzere hiçbir hukukta yeri olmayan yöntemler uygulayarak ezdi.

Oluşturmak da olduğu dikta rejimini sürdüre bilmek için, olabilecek her türlü muhalif rakiplerini anti demokratik yöntemlerle saf dışı bırakmayı başardı. 1956´da da tek partili sisteme geçtiğini ilan etti. Bu yeni oluşturduğu anayasada kendisi geniş haklara sahip idi. Anayasada kendisine verilen yetkilere dayanarak seçime tek aday olarak Abdül Nasır girdi. Oyların % 99.95´ni aldı. Aslında bu seçim sistemi tarih de diktatörlerin sürekli baş vurdukları bir yöntemlerden biriydi. Ülkeyi demir yumrukla yönetenler, tek aday olarak da seçime katılırlar Kitleleri de polis ve istihbarat denetiminde zorlan oy kullanmaları için baskı uygularlar. Nitekim Nasırda aynen bu yöntemleri uygulayarak kamuoyu nezdinde sözde demokrasi yöntemleri diye bilinen seçimle başa gelen bir temsilci görünümünü verdi. Kısa bir not düşerek devam edelim: Türkiye dahil olmak üzere hiç bir bölge devletlerinde dahi demokratik bir seçim yasasına ve kanunlarına sahip değillerdir. Tüm bunlardan sonra 1958´de Mısır ve Suriye’nin Birleşik Arap Cumhuriyeti adı altında iki ülkeyi birleştirdi. Bu ırkçı Nasırın idealleri için PAN Arap milliyetçiliği önemli bir başarı adımıydı.(Bu Mısır-Suriye ittifakı 1961´de Suriye tarafında bozuldu.)

Orta-doğuda tarihe not düşmek yada bölgeye hakim olmak isteyen devlet adamı, siyasetçi bunun yolu kuşkusuz ki İsrail devletini hedef almak, İsrail’e karşı savaş planlamasına gitmek zorunda idi. Ancak o zaman İslam alemin güvenini alabilirdi. Nasırda aynen öyle yaptı. İsrail´e savaş açtı, altı gün olarak bilinen bu savaş da ABD ve İngiltere’nin de desteğiyle İsrail bu muharebeden galip çıktı. Nasırın, savaş birlikleri henüz harekete geçmeden İsrail uçakları Mısırın askeri güçlerine ağır darbe vurarak yenilmesine neden oldu. Böylece Nasırın hanesine başarısızlık yazılırken, bölgenin çıban başısı olan İsrail daha da güçlenmiş oldu. Nasır 28 eylül 1970 de bir kalp krizi sonucu öldü. Ve böylece Cemal Abdül Nasır Hüseyin dönemi de kapanmış oldu.

devam edecek