adhk tarafından

DHF-ADHK- ADKH-ADGH ile Ovacık ve Mazgirt Belediyeleri Heyetinin 5-7 Aralık 2014 Amed Ziyareti Gözlem Raporu

Ocak 25, 2015 de ADHK adhk tarafından

DAİŞ’in 3 Ağustos 2014 tarihinde, Ezidilerin yaşadığı Şengal kentine saldırarak gerçekleştirdiği katliam ve 15 Eylül 2014 tarihinde Rojava’nın Kobane kantonuna yoğunlaştırdığı saldırıların ardından; çeşitli yollardan Kuzey-Kürdistan’ın çeşitli yerlerinde oluşturulan ortak yaşam alanlarına yerleştirilenlerin, (yaklaşık 30.000 Şengalli Ezidi ve 200.000 Kobaneli) temel fiziki ve sosyal bakımdan sorun ve ihtiyaçları (barınma, gıda, ısınma, sağlık, güvenlik ve psikolojik vb.) Güneydoğu Anadolu Belediyeler Birliği (GABB), Demokratik Bölgeler Partisi Yerel Yönetimler Komisyonu, Demokratik Toplum Kongresi-DTK, Halkların Demokratik Partisi-HDP, Avrupa Ezidi Federasyonu, Demokratik Özgür Kadın Hareketi-DÖKH, Rojava Derneği ve Diyarbakır Tabibler Odası temsilcilerinden oluşan Merkezi Koordinasyon tarafından oluşturulan alt komisyonlarca giderilmeye çalışılmaktadır. Bu koordinasyon bünyesinde yerellerde oluşturulan alt komisyon ve komiteler içindeyse, Eğitim-Sen, SES, Psikolojik Danışmanlar Derneği gibi çeşitli sivil toplum kuruluşları, meslek odaları, öğrenciler ve kişiler bulunmaktadır.

Kuzey Kürdistan’da yerleşimleri tespit edilen toplam Şengalli Ezidi sayısı Kasım ayı itibariyle 20.603’tür. Bunlardan, kültürel yaşam biçimleri-inançları ve hassasiyetleri dikkate alınarak Merkezi Koordinasyon’un planlamasında oluşturulan yerleşim alanlarına (Amed, Mardin, Şırnak, Adıyaman, Urfa, Siirt ve Batman) yerleştirilen toplam 17.783 Şengalli Ezidi bulunmaktadır. 2.840 kişi ise Mardin’in Midyat ilçesinde kurulan AFAD (Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) Kampında bulunmaktadır.

Suruç Belediyesi ile ortak çalışan Kobane Kriz Koordinasyonu’nun belirlediği rakamlara göre, Kobane’den göç edenlerin 12 Kasım itibariyle toplam sayısı; 184.332’dir. Bunların 116.912’si ilçe ve köyler dahil Urfa’da, 54.300’ü Mardin, Malatya, Antalya, Antep, Amed ve diğer K.Kürdistan illerinde, 7000’i ise Güney Kürdistan’da bulunmaktadır.

Devletin Kobaneliler için Suruç’ta oluşturduğu 2 AFAD kampında ise, 6.120 kişi bulunuyor. Bu sayıyla birlikte T.C. Devletinin Şengal ve Kobaneliler için Midyat ve Suruç’ta oluşturduğu 3 AFAD Kampında sadece 8.960 Şengal ve Kobaneli bulunuyor.

Şengal ve Kobane’den K.Kürdistan’a göç eden kişilerin, kaldıkları yerlere göre cinsiyet ve yaş dağılımları ve diğer istatistiki vb. ayrıntılar, GABB’ın hazırladığı Kasım 2014 tarihli raporunda mevcuttur.

Heyetimizin 5-7 Aralık 2014 tarihlerinde, Amed’deki Şengal Kampı ve Silvan’da metruk-kullanılmayan evlere yerleştirilen Kobanelilerin fiziki-sosyal-psikolojik koşullarına, sorun ve ihtiyaçlarına ilişkin yaptığı ziyaret ve görüşmelerden edindiği gözlemler;

Amed-Ezidi Kampı Gözlemleri;

Barınma-Beslenme-Giyim ve Güvenlik

Amed merkez sınırları içerisinde 27.000 m²’lik alana kurulan, bugüne kadar 6000’e yakın kişinin giriş-çıkış yaptığı ve Aralık 2014 itibariyle 3.874 Şengalli Ezidinin kaldığı Kampta, 843 çadır bulunuyor. Her çadırda, yerden ısıtmalı döşeme-halı, yataklar, bir kalörifer peteği, elektrikli ısıtıcı ve yemeklerin ısıtılması için bir ısıtıcı bulunuyor. Herkesin giyim ve temel ihtiyaçları, imkanların yetersizliklerine rağmen karşılanmaya çalışılıyor. Çadırların kapısında, içinde yaşayanların ayakkabı numarasından hastalıklarına kadar çeşitli temel bilgilerin olduğu bir dosya bulunuyor. Kamp alanı 5 mahalleye ayrılarak her mahalleden bir ilçe belediyesi ( Yenişehir, Sur..) sorumlu olarak bulunuyor. Kampta ayrıca üç öğün sıcak yemeğin pişirildiği 1 büyük mutfak, çamaşır makinelerinin (12 adet-yetersiz) olduğu bir oda, banyo ve tuvalet yerleri, park, oyun sahası ve çocuklar için oyun çadırları gibi yerler bulunuyor. Kampta kalanların güvenliği için belediye zabıtaları ve gönüllü görevliler belli noktalarda ya da seyyar olarak gece-gündüz nöbet tutuyor. Bu kampta bulunanların önemli bir bölümü kadın ve çocuklardan oluşuyor, her mahallede yaklaşık olarak ortalama 100 çocuk bulunuyor.

Amed’deki Şengal Kampı’nda kalanların Gıda-giyim ve ısınma ihtiyaçları ülkeden ve Avrupa’dan duyarlı kurum ve kişilerin ve yerel esnafların yardımlarının toplandığı Gıda-Giyim ve temel ihtiyaç Deposundan temin ediliyor. İhtiyaç kalemleri güncel olarak tespit edilerek, yardım etmek isteyenlere kalem kalem ve miktarıyla birlikte aktarılarak gelen destekler ana depoda toplanıyor, aynı yöntemle ana depodan kamptaki depoya aktarılıyor. Bu destekler ayrıntılı olarak, kimlerden hangi tarihte, hangi ihtiyaçtan ne kadar olduğuna ve bunların ne kadarının depodan çıktığına varana kadar kaydediliyor. Deponun güvenliği belediye zabıtaları ve gönüllüler tarafından alınıyor.

Sağlık

Alanda sürekli olarak 2 doktor ve 2 hemşirenin bulunduğu bir sağlık merkezi ve bir hasta nakil aracı bulunuyor. Hafta içi Fakülte hastanelerinden gelen doktorlar, haftasonu ise; Tabibler odasından gelen doktorlar görev yapıyor. Sağlık Merkezinde sadece genel hastalıkların tedavisi değil, olabilecek hastalıkları engelleme amaçlı ve aile planlaması ile ilgili bilgilendirmeler de yapılıyor. Tedavisi yapılamayacak durumda olanlar nakil aracıyla çevredeki devlet hastanelerine sevkediliyor. Ancak kaçarak geldikleri için Yabancılar şubesine kendilerini tanıtacak belgeleri olmadığı gerekçesiyle bir çok konuda olduğu gibi tedavi görme konusunda da sıkıntılar yaşanıyor. Devlet hastaneleri tedavi konusunda sıkıntı çıkarmasa da, örneğin; Dicle Hastanesi’yle bu konuda sorun yaşanıyor. Yine Eczanelerden ilaç temin etme konusunda da sorunlar yaşanıyor. AFAD ile ilaçların temini için görüşmeler yapılsa da, bu konuda yardımcı olabilmeleri için Bakanlar Kurulu kararının gerektiği gerekçesiyle yardım talepleri geri çevrilmiş. Sağlık merkezinde, Kasım ayına kadar 4.500’e yakın kişinin tedavisi yapılmış. Bugüne kadar tespit edilen 256 tane ameliyat ve 100’e yakın yeni doğum bulunuyor. Kampta şimdiye kadar önemli bir salgınla karşılaşılmamış.

Kampta Sosyal-Psikolojik Durum ve Yaşam

Kampta kalan Ezidilerin %80’i DAİŞ’in katliamına direk olarak maruz kalmadan önce kaçmayı başaranlar, %20’lik bölümü ise saldırıyı birebir yaşayarak, ailelerinden insanların katledildiği, kaçırıldığı ancak buna rağmen sağ olarak kaçabilenlerden-kurtulanlardan oluşuyor. Bu kampta kalanların ellerinde, kaçış esnasında yaşadıklarının kendi cep telefonuyla çekilmiş görüntüleri mevcut ve yaşadıklarından dolayı büyük bir bölümü bir daha Şengal’e dönmek istemiyor. Katliamdan kaçış esnasında yitirilen çocuk sayısı 48.

Kampın bulunduğu ortak yaşam alanı Suruç ve diğer yerlerdeki alanlara göre daha temiz ve düzenli. İlk zamanlara göre günlük yaşam alışkanlıkları gelişmeye başlamış. İlk zamanlarda, kampta kötü yemek ve erzakların dağıtımındaki adaletsizlik nedeniyle 2 kez de eylem gerçekleştirilmiş, eylem sonrasında yapılan görüşmelerle sorun çözülmüş.

Başlangıçta yaşanan sorun ve tecrübelerden yola çıkılarak, kampta kalan Ezidilerin kapalı bir toplum ve hassasiyetlerinin olmasından dolayı, hem kamp kollektifine hem de kendilerine güven duymaları ve kolektifin parçası olabilmeleri için, yemek, erzak vb.dağıtımına ve kampta yaşanan belli başlı sorunların çözümüne kendileri de temsilcileri aracılığıyla dahil oluyorlar. Gelen eşyaların kendi elleriyle dağıtılmasına dikkat ediliyor. Kampa ilk yerleşimin başladığı sıralarda, polis ve askerin panzerlerle alanı sarıp baskın yapma girişimi, Kamp kolektifinin bütün gücüyle karşı koyuşuyla engellenmiş. Kamp kollektifindekilerin devletin kolluk kuvvetlerine karşı kendileri için direndiklerini gören kamptaki genç erkekler de direnişe katılmışlar. Kamp kollektifindekiler, bu olayın, Şengal’de yaşadıklarının da etkisiyle iyice kendi içlerine kapanan Ezidilerle kendi aralarında bir güven oluşmasını sağladığını söylüyor.

Çağlardır, farklı inanç ve kültürlerinden dolayı defalarca katliamlara maruz kalan Ezidiler, son DAİŞ katliamından sonra önemli oranda bir güven kaybı yaşıyorlar. Şengal Dağı’nda kalanlarla, katledilenlerle, tecavüz edilenlerle, kaçırılıp köle olarak satılanlarla karşılaştırıldığında kendi durumlarının burada iyi olduğunu söylüyorlar, ancak devletin kendilerini oraya götürüp yeni bir katliamın içine düşüreceği endişesini büyük oranda taşıyor ve bir daha Şengal’e dönmek istemiyorlar. Burada kalan Ezidiler, kolektif yaşam ve paylaşımın etkisiyle içlerindeki katı kuralları kısmen yıkmaya başlıyorlar. Psikolojik olarak ilk zamanlara göre rahatladıkları söylense de, güven kaybı ve korku ön planda. Yüzyıllardır yaşamış olduklarının da etkisiyle kapalı ve katı kurallara sahip olmalarının yanında, kültürel hassasiyetlerine özen gösterildikçe, gelişime açık bir toplum. Yapılan samimi ziyaretler kendilerini çok memnun ediyor.

Yaşamış oldukları travmanın etkisi büyük ve özellikle psikolojik desteğe ve güvene büyük ihtiyaç var. Sınırlılıklara rağmen temel insani ihtiyaçlar karşılanmaya çalışılsa da, özellikle kadınlara psikolojik anlamda destek sunulmada ciddi yetersizlikler var. Bu anlamda tek olumluluk, Psikolojik Danışmanlar Derneğinin bünyesinde gönüllü PDR öğrencilerinin 5 grup halinde her mahallede haftanın 6 günü, çocuklara yönelik yaptıkları 2-3 saatlik çalışmalar. Ortak çadırlarda resim, oyun vb. yöntemlerle yapılan çalışmalarla çocukların yaşadıkları travmayı atlatabilmelerine çalışılıyor. Çocukların yaşadıkları ve tanık olduklarının DAİŞ çetecileri, silah, YPG, PKK figürleriyle resme yansıtmaları, içinde bulundukları psikolojiyi kolaylıkla gösteriyor. İlk zamanlar çocukların kız-erkek ayrı çadırlarda eğitim görmelerini isteyen aileler, çocukların bu çalışmalardan sonra daha rahatlamış olarak döndüğünü görünce karma eğitimi desteklemişler.

Silvan’daki Kobanelilere Dair Gözlemler;

Amed’in Silvan ilçesindeki 3 aydan beri, kullanılmayan metruk evlere ya da mahalle sakinlerinin açtığı evlere, her mahalleye 10-15-20’şer kişilik olmak üzere yerleştirilen 95 aileden oluşan 712 Kobaneli bulunuyor. Kobanelilerin buraya gelmesinden sonra ilk etapta ihtiyaçlar, Eğitim Destek Evi bünyesinde karşılanmaya başlanmış ancak daha sonra sorun ve ihtiyaçların çeşitliliği üzerine, daha uzun vadeli ve koordineli planlamalar yapılarak Silvan komitesi oluşturulmuş. Bu komite DHF(Demokratik Haklar Federasyonu)’nin de içinde bulunduğu Belediye, SES, Eğitim-Sen, Eczacılar Birliği gibi kurum temsilcileri, sağlık memurları, cerrah, doktor, öğretmen ve gönüllü kişilerden oluşuyor. Silvan’da kalanların durumları barınma açısından çadırda kalanlara nazaran olumlu olsa da, bunun dışındaki diğer bütün sorunlar aynı şekilde görülüyor.

  • Gıda ve temel ihtiyaçlar oluşturulan Gıda Bankası üzerinden çözülüyor. Gıda malzemeleri haftalık olarak evlere dağıtılıyor, yemekler (sadece makarna, pirinç ve çorba) evlerde bulunan küçük elektrikli ocaklarla yapılıyor. Her evde halı, yatak, elektrikli ısıtıcı ve yemek pişirme malzemesi bulunuyor. Gıda bankası öteki yerlere göre oldukça yetersiz.
  • Sağlık sorunları periyodik olarak evlerde yapılan sağlık taraması yöntemiyle çözülüyor.
  • İlçedeki esnafların da desteğiyle kadın erkek yaklaşık 100 kişi, kobane’de yaptıkları işlere denk düşen işlerde çalışmaya başlamış. Kadınlar kuaför ya da terzi, erkekler ise esnaflarda, çeşitli iş kollarında çalışıyor. Bu durum hem maddi anlamda hem de manevi-psikolojik anlamda olumluluk arzediyor. Komite özellikle kadınların ucuz iş gücü olarak kullanılmamasına dikkat ederek çalışan kadın sayısını arttırmaya yönelik girişimlerde bulunuyor. Çalışanlar açısından iş koşullarının iyi olduğu söylense de, çalışma koşullarının detaylarına dair yeterli bilgimiz yok.
  • Özellikle kadın ve çocukların savaş psikolojisinin atlatmalarına özen gösteriliyor.
  • Psikolojik destek ve eğitim sorunu burada da aynı şekilde.
  • Silvan’da kalan aileler içinde, DAİŞ tarafından kaçırılan, rehin tutulan kişilerin yakınları da bulunuyor. Burada kalan kişilerden iki kişi DAİŞ’in elinden yakın zamanda (15-20 gün önce) kaçmayı başarmış, ancak babaları hala DAİŞ’in elinde.
  • Burada yaşayanlara ve komiteye, maddi ve manevi anlamda destek diğer yerlere göre daha yetersiz. Komite içinde sendikaların katılımı yetersiz, merkezi anlamda koordinasyon ve insan kaynağı eksiklikleri var.

Ezidi Kampı ve Silvan’da Genel Sorun ve İhtiyaçlar

Emperyalistlerin halklar üzerinde uyguladığı savaş ve katliam politikaları gerçekliğinde, manevi ve maddi travmalarla topraklarını terk etmek zorunda bırakılan halkların sorun ve ihtiyaçlarının, gerek Avrupa’da gerekse T.Kuzey Kürdistan gibi yerlerde çeşitli ve uzun süreli olacağı aşikar. Kuzey Kürdistan’daki ortak yaşam alanlarında yaşamaya çalışan halkların sayısı arttıkça ve geçen zamanla birlikte, kış koşullarının da etkisiyle barınma, ısınma, gıda, tıbbı malzeme, çocuk ihtiyaçları vb. temel ihtiyaç stokları tükenmeye başlıyor. Devletin AFAD’ın kontrolü dışındaki genel yaşam alanlarında yaşayanlara dair tek yaptığı şey, telefonla günlük kalan kişi sayısını öğrenmek oluyor. Amed’deki Ezidi kampı’nda bulunan 843 çadırdan sadece 117’si AFAD’a ait. Yaklaşan zorlu kış koşullarında bu çadırların yeterli olmamasından dolayı AFAD’ın elinde bulunan barınma konteynerları ise yapılan tüm girişimlere rağmen temin edilememiş. K. Kürdistan’da devletin depolarında 5000 barınma konteynerı bulunuyor. Kamp kolektifi, devlet depolarında orta vadeli temel ihtiyaçları karşılayacak kadar gıda ve giyim, tıbbi vb.malzemenin bulunduğunu, ancak yapılan bir çok girişime rağmen devletin bunları vermediğini söylüyor.

  • Genel olarak K.Kürdistan’a geçenlerin hepsinin devlet tarafından mülteci olarak değil “misafir” olarak görülmeleri, devletin emperyalist devletlerle giriştiği katliamları, savaş gerçeğini ve bu anlamda sorumluluklarını üzerinden atması anlamına geliyor. Bu kişilerin hukuki anlamda hiçbir statülerinin olmaması, kendilerine yaşamlarının her alanında (iltica, barınma, sağlık hakkı, eğitim, çifte sömürü, insan ticareti vb.) önemli zorluklar çıkarıyor.
  • Genel anlamda gıda, giyim, çoçuk maması ve tıbbı malzeme stoğu oldukça yetersiz. İnsan sirkülasyonunun diğer yerlere göre oldukça fazla olmasından dolayı elde bulunan stokların özellikle Suruç’a aktarılmasına öncelik veriliyor.
  • Çamaşır yıkama ve kurutma makinelerinin yetersizliğinden çamaşırlar kadınlar tarafından elde yıkanıyor.
  • Barınma, ısınma ve elektrik sorunu. Amed genelinde devlet tarafından sürekli olarak yapılan elektrik kesintileri, kamp alanında daha fazla sıkıntılara neden oluyor.
  • Çocuklara yönelik yapılan kısmi çalışmaların dışında Psikolojik-Sosyal destek çalışmalarının neredeyse hiç olmaması.
  • Eğitim sorunu; Kamp alanında genel eğitimin verildiği bir okul henüz yok. Ancak Eğitim-Sen’in Çınar’ın çıkışındaki Buğday Pazarı’nda arapça alfabesinde eğitim vermeyi planladığı bir okul projesi var. Mardin Mazıdağı’nda ise daha sistematik bir eğitimin verildiği bir okul Aralık ayında açılmış.
  • Ucuz işgücü sorunu ve Sendikal çalışmaların yetersizliği
  • Gelen yardımlarda hassas davranılmaması, eski ve yırtık giysilerin bulunması. Kültürel hassasiyetleri gözönüne alınmadan yapılan giysi yardımlarında sıkıntıların olması. (örn. Mavi renk, Marul)

Genel Önemli Noktalardan bazıları

  • Devlete 250.000 mültecinin ihtiyaçlarının karşılanması için Avrupa’dan destek geliyor. Bugüne kadar AB’den 20 milyonluk bir fon aktarılmış, 30 ila 50 milyonun daha aktarılması bekleniyor, bu paranın takibinin yapılması.
  • AFAD kamplarında çocuk ve kadınlara taciz, evlendirme adı altında kadın bedeninin pazarlanmasına yönelik iddialar. Yine AFAD kamplarında eğitim adı altında çocuklara Arapça kuran kursları verilmesine yönelik iddialar.
  • Yurtdışına çıkma girişimlerinde insan tacirlerinin rolü, çocuk dilenciliği. Ucuz işgücü…
  • Kobane’den gelen yaralıların tedavilerinin engellenmesi, yaralıların gözaltına alınmaları.

Ziyaretlerin Bizler Açısından Anlamı,

Emperyalist devletler ve Faşist T.C. devletinin DAİŞ üzerinden uyguladığı savaş ve katliam politikalarının bir sonucu olarak, 3 Ağustos Şengal Katliamı ve 15 Eylül Kobane’ye yoğunlaşan saldırılarla katliama uğrayan, tecavüz edilen, kaçırılan, köle pazarlarında satılan ve katliam tehlikesiyle yüzyüze kalan halkların topraklarını terkederek Kuzey Kürdistan’a sığınmalarıyla başlayan süreçle birlikte, fiziki-sosyal-sağlık-psikolojik-hukuksal anlamda birçok sorun ve ihtiyaçlar gündeme geldi.

İnsanı değil sermayeyi esas alan kurulu düzene karşı konumlanan ve ileri toplum projesinin bir parçası olma perspektifiyle hareket eden tüm devrimci, demokrat kurumlar gibi bizlerin de, böylesi bir duruma, ‘yetersizliklerimiz-sınırlılıklarımız’ gerekçesiyle kayıtsız kalmamız ya da “destekçi” pozisyonuyla yetinmemiz, kendi varlık gerekçemizin inkarı haline gelecekti. Gerek ülkedeki ve gerekse de Avrupa’daki kurumlarımızla süreç boyunca politik ve maddi anlamda gücümüz ölçüsünde atmış olduğumuz adımları hepimiz bilmekteyiz. T. Kuzey Kürdistan ayağında, kurumlarımız DHF, DKH, DGH ve Mazgirt-Ovacık belediyelerinin yürütmüş oldukları çalışmalar, kampanyalar, eylemlilikler ve Suruç ve çevresindeki köylere hem maddi bir destek olmak hem de oradaki kollektifin içinde var olmak amacıyla; birkaç kez yapmış olduğu ziyaretler vardı. Avrupa açısından da, yürütülen politik çalışmalarda, eylemlerde ve çeşitli maddi destek çalışmalarında yer alındı. Yine geçtiğimiz aylarda Suruç-Kobane sınırına bir de delegasyon gönderildi. Yapılan tartışmalar sonucunda meseleyi kurumsal bir kampanyayla devam ettirmeyi daha uygun bulan ADHK-ADKH ve ADGH (bu maddi destek kampanyasının Almanya bölümünde ADEF de yeralmıştır), yürütmüş olduğu maddi destek kampanyasını (özellikle Ezidilere) ulaştırmak ve ülkedeki kurumlarımızla (DHF-Ovacık ve Mazgirt Belediyeleri) ortak bir birliktelikle “destekçi” değil öznesi olma perspektifiyle bir girişimde bulunarak, oluşturulan heyetle Kuzey Kürdistan’a 4-8 Aralık 2014 tarihleri arasında bir ziyaret gerçekleştirdi.

Çıkarılan Dersler

Esas olarak mütevazi bir maddi kampanya olarak görülse de, bizler açısından daha önemli olan politik olarak o sahada kurumsal varlığımızı göstermenin önündeki engelleri aşmaktı. Bu anlamda daha önce oradaki merkezi ve yerel örgütümüzün, sınırlılıklarına rağmen yapmış oldukları girişimler, ziyaretler ve kurumsal görüşmelerin bu amacımızı gerçekleştirmemizde kolaylık sağladığını söyleyebiliriz. DHF Amed-Silvan-Siverek ve Dersim örgütlülüğü ve Ovacık Belediyesi ile ortak bir çalışma yürütüldü, planlamalar esas olarak Amed yerel örgütlülüğünün insiyatifinde gerçekleştirildi. İki ayaklı böyle bir heyetle gerçekleştirilen bu ziyaretin, oradaki yerel örgütlülüğümüz üzerinden sürecin öznesi olmamızın kanallarını açmada faydası olduğunu söyleyebiliriz. Kurumsal olarak yapılan girişimlerin ardından DHF Amed örgütlülüğü, oluşturulan Merkezi Koordinasyon’unun alt komitelerinde temsiliyetle yer aldı. Daha öncesinde Silvan Komitesi’nde de bulunuluyordu.

  • Kurumumuzun geçmiş pratikleri ve emek verenlerin ve yerelin insiyatifini gözeten samimi yaklaşımı, Koordinasyon Komitesi ve görüşmelerde bulunduğumuz kurum ve kişilerce oldukça olumlu karşılandı.
  • Basın, Sendika, Belediye, GABB, Yerel Yönetimler Komisyonu, Alt Komite temsilcileri, Kamp Kollektifi, Doktor, Hemşire, Öğretmen, Öğrenciler, gönüllü aktivistler ve katliamı bizzat yaşayan, tanık olan, kaçıp kurtulmayı başaran Şengal ve Kobanelilerle, yapabildiğimiz ölçüde bir çok görüşme ve ropörtaj gerçekleştirdik. Bu görüşmelerin yazılı ve görsel dökümanları heyetin elinde mevcuttur.
  • Maddi ve politik anlamda amaçlanan çerçevede (olabildiğince çok insan ve kampı ziyaret etmek) bir çalışmanın daha sağlıklı ve nitelikli yürütülmesi için belirlenen süre aralığının yetersiz olduğu anlaşıldı. (en az 1 hafta ila 10 gün) Suruç ziyareti de bu nedenle gerçekleştirilemedi.
  • Maddi kampanya sonuçları, komite tarafından belirlenen miktar ve kalemler üzerinden bizzat alınarak teslim edildi. (Raporlar mevcuttur.)
  • Genel olarak, zaman ve diğer anlamdaki sınırlılıklara rağmen bizler açısından, ilişkiler yakalamada, politik vb anlamda öznesi olmamızın adımlarının atılması gibi konularda yetersizliklerine rağmen, olumlu olduğunu söyleyebiliriz. Oradaki yerel kurumlarımız açısından da bir motivasyon yarattı.

ve Önerilerimiz

  • Çıkarılan dersler sonucunda yapılan ortak bir değerlendirmeyle konuyla ilgili maddi, hukuksal-sosyal-psikolojik politik bir mücadelenin somut kısa-orta ve uzun vadeli bir yol haritasını çıkarmak. Bu çalışmaları mutlaka diğer devrimci demokrat kurumlarla ortaklaştırarak sürdürmek.
  • Bu gibi çalışmaların maddi ve politik olarak sürdürülmesinin yollarını aramak. Her ne kadar bir yerel örgütlülüğümüzle orada bulunmamız önemli bir gelişme olsa da, özne olarak var olabilmek için uzun süreli bu gerçeklikte maddi ve politik varlığımızı belli aralıklarla beslememiz gerekmektedir. Bu anlamda;
  • Maddi desteğin sürdürülmesi ve insan kaynağı aktarımı. Buradaki kurum faaliyetçilerimizin –gençlik-kadın-federasyon-dernek- belli dönemlerde, (örneğin yaz aylarında) yerel komitede yer alan kurumlara destek olmak amacıyla, ülkeye gitmesi. Bu gidişlerde varsa maddi desteklerin de götürülmesi.
  • Uluslararası Mülteci Statüsüne kabul edilmeleri için devrimci-demokratlarca uluslararasında yürütülecek ortak bir hukuksal ve politik mücadelenin aciliyeti.
  • 3-4 yıl gözönüne alınarak kerpiç, prefabrik evler gibi barınma mekanları ihtiyacının acil olarak giderilmesinin yollarını aramak. Geçici olarak kış koşullarına dayanıklı konteyner ihtiyacının acilen giderilmesi.
  • Kampanya ve ziyaret sonuçlarını, kampanya çerçevesinde maddi destek sunanlara, mali raporlarla birlikte teşekkür mektubu şeklinde teslim etmek. Bu, hem kurumumuzun şeffalığı açısından bir olumluluk teşkil edecek, hem de kişilerin güven duymalarını sağlayacaktır.
  • Heyet ziyaret sonuçlarının, dernek vb. yerlerde yapılacak panel, söyleşi vb. çalışmalarla kitlemize aktarılması.

Heyet Kararı: Oradaki heyetle yakın zaman için uygun gördüğümüz planlama, 7-8 Şubat, aynı içerikte (maddi ve politik) DHF-ADHK-ADKH-ADGH Sosyalist Belediyeler’den oluşan bir ziyaret daha gerçekleştiriiecektir.

Bu konuyla ilgili ülke özgülündeki bütün planlamalar DHF bünyesindeki Yerel Yönetimler Komisyonu üzerinden yapılacaktır.

ADHK- ADKH-ADGH Heyeti

Aralık 2014

Heyetin bu kararı, ADHK Genel Konseyi tarafından onaylanmıştır ve yukarda belirtildiği gibi; 7-8 Şubat tarihlerinde ADHK, ADKH ve ADGH temsilcilerinden oluşan bir heyet tarafından ikinci bir ziyaret gerҫekleştirilecektir.

Raporun yayınlanmasında yaşanan gecikmeden dolayı özür diliyoruz.

Emperyalist haydutların beslemeleri faşist ҫeteler aracılığıyla Şengal ve Kobane’de gerҫekleştirilmek istenen soykırıma karşı direnen halklar başta olmak üzere; bu katliamlara, soykırım girişimlerine sessiz kalmayıp, bulundukları alanlarda eylemler ve etkinlikler gerҫekleştiren, maddi ve manevi dayanışmada bulunan tüm duyarlı insanları; yoldaşlarımızı, arkadaşlarımızı, dostlarımızı selamlıyoruz! Güҫlerimizi birleştirerek; daha güҫlü, daha örgütlü bir mücadele geliştirmemiz halinde, kapitalist-emperyalist sistemin efendilerinin ezilenlere reva gördüğü ҫekilmez yaşamı rededip; yerine, yaşanabilir bir dünyayı inşa edebiliriz!

-YAŞASIN DÜNYA HALKLARININ DEVRİMCİ DAYANIŞMASI!

ADHK 23. Dönem Genel Konseyi

adhk tarafından

ADHK Delegasyonunun Kobanê İzlenimleri

Ekim 6, 2014 de ADHK adhk tarafından

Almanya’dan yola çıkan heyet İstanbul üzerinden Amed’e gitti. İstanbul Havaalanı’nda karşılaştığımız İstanbul’daki Süryani Kilise Papazı Dr. Behnan Konutgan ve yanındaki Süryani Papazlardan oluşan Süryani heyeti Şengal ve Rojava’ya gitmek, orada incelemelerde bulunmak için yola çıkmışlardı. Heyet ile gelişmeler üzerinde düşünce alış verişi yaptık. Papaz Dr. Behnan Koutgan’ın “Biz Süryaniler Kürtlere güvenmiyoruz fakat PKK, PYD, PJK gibi Kürt örgütlerine güveniyoruz.” demesinde Kürtlerin din motifli olan bir toplum olduğundan dolayı yarın ne yapacakları beli olmaz anlayışı hakimdi Süryani temsilcilerinde. Heyet olarak AMED’de akşam Havaalanı’ndan indiğimizde Türk Savaş Uçaklarının birinin inip bir diğerinin kalkması oradaki herkesi dehşete çevirmişti. Tam bir savaş havasını AMED Havaalanında hissediliyordu.

Bize ayrılan otele gittiğimizde DTK (Demokratik Toplum Kongresi) temsilcisi Sayın Kerem Çelik bizi karşıladı. Çelik IŞİD çetesinin Kobanê”deki saldırıları üzerine ve son durum hakkında bizi bilgilendirdi. Bizim rahat incelemelerde bulunmamız için AMED Belediyesine ait bir minibüs tesis ettiklerini, yarın sabahtan sonra gidene kadar bize ait olduğunu söyledikten sonra ayrıldı.

AMED’de Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Yezidiler Temsilcilerinin de heyete katılımıyla sabah saat 7:30’da yola çıktık. Amed çıkışında özel hareket timleri, kontrol noktasında bizi durdurdular. Kimlik kontrolü adı altında sadece bizi değil gelip giden her aracı durdurmaktaydılar. Amed, Siverek, İlvan, Urfa giriş ve çıkışlarında heyetin içinde olduğu araç durduruldu, kimlik kontrolleri yapıldı. Urfa çıkışındaki kontrol noktasında Avrupa’dan gelen heyet olduğunu, Suruç’a oradan Kobanê’ye gitmek istediğimizi söyledik. Yol boyu heyet ile güvenlik güçlerinin arasında yoğun tartışmalar yaşandı.

Suruç’a girerken burası tam bir 12 Eylül Askeri Faşist Cuntasını anımsatıyordu. Suruç’ta bizi heyet ile ilgilenen HDP temsilcisi karşıladı.. İlk uğradığımız yer Belediyeye ait kültür merkezinin bahçesiydi. Bu bahçe Kobanê’den gelen insanlarla dolup taşmıştı. En çok göze çarpan kadın ve çocukların olmasıydı. Eli silah tutan Kobanêlilerin bir şekilde geldikleri yere geri savaşmaya gittiklerini ilerleyen zaman içerisinde öğrendik. Bahçeye serili minder, battaniye ve benzeri eşyalar üzerinde kendilerinin barınma yerleri olarak konaklamışlardı. Bunları bir arada tutan HDP’dir. Bu Partinin çok çaba harcadıklarını kendimiz de tanık olduk. HDP’nin buradaki amacı gelen insanların başka büyük şehirlere dağılmasını ve yok olup gitmesini önlemektir. Koşullar olgunlaşıp tekrar köylerine, evlerine dönmeleri için bu savaş mağdurlarını ikna etmek ve onları barındırmak, elde tutmak oldukça zor olsa gerek, ama bu partinin büyük çabalarla kazanımlar elde ettiğine inanıyorum.

Buradan ayrılıp Suruç Belediyesi’ne gittiğimizde yoğun bir kitlenin orada beklediğini gördük. Buraya gelen çeşitli Partilerden Milletvekillerin de orada olduğunu öğrendik. Belediyenin önünde halkın içinde HDP Milletvekili Aysel Tuğluk ile birebir sohbet etme olanağı buldum. ADHK’nın temsilcisi olduğumu iletince, 15 Eylül’den bu yana yoğunlaşan IŞİD çetelerinin saldırılarına karşı uluslararası destek verenlerden bölge halkı ve savaşan PYD, YPJ denetimindeki savaşçılara   büyük moral ve motivasyon olduğunu, bundan dolayı çok mutlu olduklarını, kurumumuzun bu gibi konularda sessiz kalamayacaklarını  geçmişinden bildiklerini bize ifade ettiler. IŞİD çetelerine karşı PYD ve diğer güçlerin vermiş oldukları muazzam direnişi üzerine görüş alış verişinde bulunduk. Ancak HDP Mv. Sayın Tuğluk Kobanê hakkında oldukça kaygılı olduğunu her defasında dile getiriyordu “Her an her şey olabilir. Ortam fazlası ile gergin, sular deyim yerindeyse burada sadece kaynamadı, buharlaşmaya başladı bile” diyordu.

Suruç ile Kobanê arasındaki suni sınırda IŞİD çetelerinin geliş ve gidişlerini engellemek için 15 Eylül’den bu yana sınırda boydan boya  insan zinciri oluşturulan eylemler vardı. Biz de o insan zincirine katılma, yerinde izleme ve destek vermek için Suruç-Kobanê sınır kapısına gittik heyet olarak. Dünya basını, değişik ülkelerden yazarlar, aydınlar, sivil toplum örgütleri gibi kurum ve kuruluşlar oradaydı. Burada Kobanê’den gelen halkın geri gitme konusunda talepleri vardı. Oradaki heyetler ve diğer kuruluşlar tarafından bu talebin yerine gelmesi için yoğun baskı oluşturuldu. Bu baskı sonucu kapılar açıldı, kimlik göstermek kaydıyla geçişlere izin verildi. Yer yer itişmeler olsa da esasında saldırı olmadı.  Saldırıların, Birleşmiş Milletler (UN) heyeti ve  CHP Milletvekillerinin orada oluşundan kaynaklı olmadığını düşünüyorum.

Bu sıfır noktasında ilk önce KESK heyeti basın açıklaması yaptı, sonra heyet olarak biz basına açıklamada bulunduk. Bu basın açıklamasında ben de heyetin bir üyesi, aynı zamanda da kurumumuz olan ADHK temsilcisi sıfatı ile yaptım. Tüm medya bu konuşmalarımıza yoğun ilgi gösterdi DİHA, Tv10, Sterk kanalları başta olmak üzere birçok basında da canlı naklen verdi.

KESK Genel Başkanı Lami Özgen ile tanışarak ve bilgi alış verişinde bulunduk.

Suruç Belediye Eş Başkanı Zuhal Ekmez ile görüşme:

Belediyeyi de heyet olarak ziyaret ettik. Heyet içerisindeki kurumlar tek tek kendilerini tanıtıp neden orada olduklarını anlattılar. Bu ziyaret öncesi HDP’li dostların yanımıza verdikleri, bölgeyi iyi bilen belediyede görevli rehberimiz Sabri Çelik arkadaş ile yol boyu sohbetimizde, C. Çakmak yoldaşımız ile Ankara Ulucanlar zindanında beraber kaldıklarını öğrendim. Ortak noktalarımız oluşunca Belediyede ben kendimi ve kurumumuzu tanıttıktan sonra bu dostumuzun da ADHK’yı kalkıp başkana kendisinin tanıtması sanki C. Çakmak’a bir vefa borcunu ödemiş gibi yardımcı oldu bizlere.

Suruç Belediye Eş Başkan Zuhal Ekmez:

“15 Eylülde başlayan IŞİD çeteleriei en iyi psikolojik destek veren AKP ve onun yandaş medyasıdır. ‘Kobanê boşaldı’ yaygarasını psikolojik savaş ile IŞİD çetelerine destek vermektedir. Kobanê’in düşmesi hepimizin düşmesi anlamına geliyor. Bunu başaramadılar ama şimdi Tampon bölge ya da buna benzer bir işgal yapmak istiyor AKP. Buradaki kolluk güçleri saldırılarda hedef tanımıyor. TOM tacizden tutalım da her türlü küfür hakaret vb. tehditler yapmaktadır. Bir gün önce Etmane köyüne saldırı yapan özel hareket ve çevik kuvvet ilk saldırıyı basın mensuplarına yaptı. Korkunç bir saldırıydı ve saldırı esnasında ‘Kökünüzü getireceğiz, canlarınızı alacağız’ gibi bağırarak saldırı yaptılar. Bu saldırıların, yani savaşın en büyük mağdurları yine kuşkusuz ki biz kadınlar ve çocuklardır. AKP medyasının dediği gibi yüz elli bin insanın Kobanê’den göç ettiği doğru değil. Bizler de  kamuoyuna yönelik yaptığımız açıklamalarla tamamen bu AKP medyasının psikolojik savaşına karşı cevap verdik. Buraya maddi manevi destek ve katkılarınızı bizzat bölgeye gelerek sunmanızdan yanayız. Çocuk, kadın, yaşlılarımızın yani buraya gelen temsilcilerin ihtiyaçları yerinde görmek ve güçleriniz oranında kendiniz buralarda temin edilirse, bölge esnafı ve halkı da bu katkılardan faydalanacaktır diye düşünüyoruz. Gelen herkese şunu tekrar tekrar söylüyoruz, size de bir kez daha tekrar edelim: Avrupa’dan buraya elbise, yiyecek, ilaç, vb göndermeyin. Sizden tek bir isteğimiz var o da: Para toplayın ve buraya kendiniz gelip ihtiyaca göre bölgeye sığınanların nelere ihtiyaç olduklarını tespit edip yardımlarınızı sunarsanız daha yerinde ve doğru olacağı gibi aynı zamanda da bölge halkına da katkı yapmış olacaksınız.” dedi ve  konuşmasını sürdürdü.

Kurumlarımızın yapacağı yardımlar hemen, derhal yapılmalıdır aksi durum çok geç olmuş olacak. Avrupa’nın çeşitli kentlerinde yapılan etkinlikler ve kampanyalarla kurum temsilcilerimizden oluşacak bir heyet ile bölgeye gidip ihtiyacı olan halka yardımlarını sunmalıdır.

Bu görüşmnine oldukça olumlu geçtiğine inanıyorum, biz görüşmede iken yerel basın ve haber ajansları görüşmelerimizi haber olarak geçtiler.

24 Eylül 2014 DİHA Haber Ajansında geçen haberi olduğu gibi paylaşmak isterim

“URFA (DİHA) – Kobanê halkının direnişiyle dayanışmak ve IŞİD saldırılarını protesto etmek amacıyla Avrupa, Türkiye ve bölge illerinden gelen çok sayıda sendikacı ve demokratik kitle örgütü temsilcisi, Suruç’ta incelemelerde bulundu.

Avrupa Demokratik Aleviler Derneği Eşbaşkanı Ali Köylüce,

Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu temsilcisi Kasım Koç,

Almanya Türkiyeli İşçiler Federasyonu Temsilcisi Mustafa Uçar,

Kobanê’de verilen mücadelenin insanlık mücadelesi olduğunu, kendi mücadeleleri olduğunu, insanlığın hemgemonik güçlerden kurtuluşun projesi olduğunu ve sonuna kadar Kobanê halkının yanında olacaklarını dile getirdiler.”

İnsan zinciri ve on beş noktada da, aileler, sanatçılar sivil inisiyatifli dernek ve örgüt temsilcilerin katıldıkları nöbet tutma eylemleri biz oradayken de devam ediyordu.

İkinci Günümüz

İkinci günümüzde Suruç merkezinde bir araya geldik. Buraya da birçok inanç örgüt temsilcileri gelmişti ve sınır bölgesinde nöbet tutulan yerlere büyük kalabalık grup ile ABDEM ve DGB, Türkiye’deki Alevi kurum temsilcileri (ABF), DEMOKRATIK ALEVI FEDERASYONU (FEDA), Yezidi, Asuri temsilcilerinin de içinde olduğu grup ile birlikte yola çıktık. Sınır boyu nöbet tutulan yerler ve insan zincirinin oluşturulduğu bölgeleri ziyaret etmek için ilk uğradığımız yer Alişeri mevkiisi ve köyüdür. Köyün girişinde Maskeli YPG milisleri araçları durdurup kimlerin olduğunu tespiti yapıldıktan sonra devam etmesi için araçların Köye girmesine izin verdiler. Bu köyde çıplak göz ile IŞİD ile Türk Askerinin mevzilerini yan yana oldukların gördüm. IŞİD’ın yüzlerce aracı çöl arazisinde çıplak yerde mevzilenmiş bekliyordu. Gecenin karanlığını bekliyordu cehennem saçan araçlar. Sabahın erken saatlerinde Kobanê’’nin şehrin girişindeki tepesinin arkasında mevzilenen YPG savcılarına yaptıkları top atışlarının çıkarmış oldukları toz dumanının gökyüzüne doğru yükselişini benim ile birlikte yüzlerce kişi seyretti.

Köy halkı başta olmak üzere ve aynı zamanda Kobanê’den gelen insanların acı feryatlarının bir tek amacı vardı, o da bu çağda kendilerine reva görülen bu hayatın tüm dünyanın görmesini istemeleri, bu konuda da bizleri güvenilir  olarak bildikleri için bizleri adeta rehin aldılar.

Alişeri köyünde, her bir yanından terler akan İbrahim Ali isimli bir orta yaşlı bizlere anlatıyor: “Namusumu ve çocuklarımı buraya getirdim, bu gece de Hewallerin yanına gideceğim. Hewallerin moralleri gayet yerinde, dün akşam Cumali köyü etrafında savaş sürdü. İnanmazsınız ama IŞİD çetelerine mensup on beş leş o köyde yatmakta halen kaldırılmış değil. Siz haber, ajans izleyin bu söylediklerimi duyacak ve öğreneceksiniz. Şunu bilin ve tüm dünyaya da duyurun ki; Alem, yani dünya bir olsa da KOBANİ düşmez. Biz Kobanêliler, sizin aracılığınızla dünyadaki Sosyalist ve Komünistlere sesleniyoruz; savunduğunuz dünya görüşü gereği ne gerekliyse onu yerine getirin… İspanya’da Franko’ya karşı enternasyonal Komünistler neler yaptıysa, Stalingrad’a nasıl bir tavır sergiledilerse, KOBANİDE de Mazlum Kürt halkı bunu sizlerden beklemektedir.” Feryad ederek dile getiriyordu düşüncesini.

Kobanê’den gelen insanların ve aynı zamanda Alişeri köylülerinden bilgi almak için dışarıdan gelen basın ve diğer kurum temsilcileri sohbetler ederek düşünce alış verişinde bulundular. Kurumlar adına buradaki halkla konuşmayı ADHK’nın da içinde olduğu DGB temsilcisi konuşmalar yaptı.

İkinci nöbet tutulan QOP Köyüdür

Bu köy de sıfır noktada olan bir yerdedir. Geceleri köylüler burada dışarı çıkmaktan dahi korkar hale gelmiş durumdalar. Kobanê tarafından zaman zaman IŞİD mevzilerinden gelen kurşunların olduğunu söylüyorlardı. Burada da nöbet tutanlar yoğunlukla Kürdistanın başka illerinden gelen çoğu kadınlardan oluşmaktaydı.

Dewaşan Köyü

Uzun tozlu yollardan sonra bu köye vardığımızda oldukça kalabalık bir grubun nöbet tuttuğunu ve biraz daha fazla derli toplu organizeli olduklarını gördük. Burada nöbet tutanların temsilcisi yaşlı bir kadındı. Kadın Kürçe ve Türkçe dillerinden Kobanê’de olup bitenlere ve neden nöbet tuttuklarına dair açıklamalar yapıtı. Heyet temsilcileri de birer konuşmalar yaptılar.

Burada bire bir bilgi toplamak için orada nöbet tutan kadınlar ve diğer bansın mensupları ile birlikte güneşten korunmak için ağaç gölgeliğinde oturan bir grup kadın ile sohbet diyoruz. Konuştuğum Makbule Ökmen isimli kadın şöyle diyordu: “Allahu ekber seslerini duyduğum an kafam kesilecekmiş gibi dehşete düşüyorum. Ya da şimdi hangi çocuğumuzun boynunu kesiyorlar diye gözlerim çeşmeye dönüyor. Bakın top seslerine ve toz dumana. Buraya gelen Kobanêli gençlerimiz hepsi geri gitti, yanlızca kadınlar ve çocuklar kaldılar. Ya kelleleri kesilecek ya da namusunu korumak için kelle alacaklar. Şimdi burada kalan çocuklarımızın sonu ne olacak. Ben de bir anayım, oğlum on yıldır PKK saflarında. Bir kızım vardı onu okutmak için elimden ne geldiyse yaptım. Kızım kendi ayaklarının üzerinde dursun, okusun dedim ama henüz 17 yaşındaydı, Lise son sınıfında Kobanê’ye gitti. Ben de burada nöbet tutuyorum. Şilan, Kürtlerde İlkbaharın simgesidir,. Kızımın adı da Şilan’dır. Ondan dolayı da umutluyum ve gurur duymaktan başka yapacak bir şeyim yok. Kız kardeşimin tüm çocukları bu savaşa katıldılar. Kürt gençleri eskiden eğitimsizdi, kandırılıyolar deniyordu oysa şimdi hepsi eğitimli ve kendi iradeleri ve bilinçleri ile katılıyorlar mücadeleye.” diyor.

Tekrar Suruç’a dönerek izlenimlerimizi basın aracılığı ile yaptığımız  açıklamalarla ilettik.

Üçüncü Gün

Kobanê Sınır Kapısı, ( Murşit )

Özelikle Türk burjuva medyasında söylenen, ‘yüzbinlerce Kobanêli Suruç kapısından Türkiye’ye geldi’ haberleri kocaman bir yalandan ibarettir. Bu üçüncü günümüzde sınır kapısına oldukça yığınak yapıldı, gelen Kobanêliler geri gitmek istiyorlardı. Sadece gençler değildi geri gitmek isteyen,  yaşlısından bebeğine kadar herkes geri gitmek için sınıra yığılmıştı. Kobanê’ye gitmek isteyenlerin arasına karıştım bire bir sohbet ettim. Konuştuğum insanların tek ortak bir iki önemli şeyleri vardı. Birincisi, Esas IŞİD Türkiye imiş bunu iyi anladık diyorlar. İkincisi, buraya geldiğimizde Türk devleti uluslararası mülteci konumunu dahi bize uygulamadı. Bize Partimiz sahip çıktı, şimdi de öleceksek de partimizin emrinde Kobanê’de evimizi koruyarak ölmek istiyoruz. Bunlar geri gidenlerin ortak düşünceleriydi.

Buraya ayrıca CHP Milletvekilleri de gelmişlerdi, bundan kaynaklı da güvenlik güçleri fazla sorun yaratmadılar ilk etapta. Kitle sınırı zorlayınca bir yetkilnini “üst araması yaparak izin vereceğiz” demesi ile kapılar açıldı. Ancak bu arama kadın polisin olmaması üzerine, kadınları arama konusunda tartışmalar yaşandı, sonrasında arama yapılmadan geçmelerine izin verildi. Milletvekilleri bölgeden ayrılana kadar Sınır denen Misaki Milli sınırları ortadan kalkmıştı. Heyetler bölgeden ayrıldıktan sonra çevik kuvvet Kobanêli olmayan kitleye müdahale ederek iki yüz metre kadar uzaklaştırdı sınır kapısından. Orada da bulunan tüm basına ve Tv’lere canlı yayınlarında açıklamalar yaptık kurumumuz ADHK’nın plan ve projelerini anlattık.

15 Eylül’de başlayan IŞİD’ın yoğun saldırıları biz oradayken de tüm şiddeti ile devam ediyordu. ABD’nin uçaklarının Rakka ve Deir El Zor gibi bölgeleri vurması ile IŞİD’ın de Kobanê’ye yoğunlaşmasına neden oluyordu. Oysa Kobanê’de insanlık dramı yaşanırken ABD ve Koalisyon güçleri istemiş olsalar Kobanê’nin doğusunda çöl ortasında çıplak bir arazide mevzilenen IŞİD’ı rahatlıkla vurabilir ve oradaki katliam da durmuş olurdu. Kobanê ve bölge halkı kendisinden başka hiçbir gerici güce güvenmiyor.

Kürtler çıplak yürekleriyle tüm gerici güçlere karşı meydan okuyordu-okumaya da devam ediyorlar. Kobanê Filistin gibi olmayacak, Kürtler Kobanê’de ya yok olacaklar ya da silip atacaklar bu IŞİD kangrenini. Bu yüzyıl Kürtlerin kurtuluş, ulusallaşma ve tarihi haksızlıkları da ortadan kaldırma yüzyılı olacaktır.

İnsan zinciri ve on beş noktada nöbet tutma, aileler, sanatçılar sivil inisiyatif dernek ve örgüt temsilcilerinin katıldıkları nöbet tutma eylemleri biz oradayken de devam ediyordu. Bu onurlu direnişin sembolü olan Zincir eylemi ve benzeri  değişik eylemlere katılmak için Kobanê’ye… Görev Başına

ADHK Delegasyonu

4 Ekim 2014

adhk tarafından

HER YERE KOṢTURMAK DEḠİL, HEDEFE KOṢMAK….

Temmuz 2, 2014 de ADHK adhk tarafından

Tüm Federasyonlarımıza, Derneklerimize ve Komitelerimize!

HER YERE KOṢTURMAK DEḠİL, HEDEFE KOṢMAK….

Sevgili Arkadaşlar

23. Dönem Kongremizin başarıyla sonuçlandığı kamuoyunun ve hepimizin bilgisi dahilindedir. Her kongre doğal olarak geçmiş çalışmalarının bir değerlendirmesini yapar ve yapabildiklerinin ya da yapamadıklarının sebeblerini ortaya koyar ve böylelikle kongrede seçilen yeni konseyin önüne belirlediği sorunları çözmek, aşmak ve daha başarılı yönelimlere girmek amacıyla görevlendirir. İşte 23. Dönem Genel Konseyimiz 1. toplantısında kongrenin belirlediği sorunlar üzerinde tartışmış ve bazı sonuçlara ulaşmıştır.

Konseyimiz, 23. Kongre sırasında açığa çıkan sorunların kaynakları üzerinde tartışmış ve çözüm için ulaştığı bu sonuçları sizlerle paylaşma kararı almıştır.

23. Dönem konseyimiz, bazı bölgelerimizde; örneğin Almanya Biefeld, Bremen, Kassel, Mannheim, Hannover, Saarbrüken, Berlin, Ravensburg, Kirchheim, Nürnberg gibi yerlerde, ya da başka bazı diğer yer veya ülkelerde küçümsenmeyecek kitle ilişkilerimizin olduğunu: ama ADHK olarak bazı yerlerle örgütsel ilişkilerimizin olmadığı ve bazı yerlerde ise ilişkilerimizin sağlam temellere oturmadığı anlaşılmıştır. Bazı bölgelerimizin ise sorunlu olduğu görülmüşür. Almanya’da adı geçen bölgelerle Almanya Federasyon’umuzun, hemen, bir şekilde ilişki kurmasını ve komiteleşmeye gitmesini, karar altına almıştır. Hangi ülke ve bölge olursa olsun, ilişkisi olmayan ama ilişki kurmak isteyen taraftar kitlemizle ilişkilenmek acil bir görevdir. İlişkilerimizin zayıf olduğu, bağlarımızın sağlam temellere oturmadığı bölgelerde ise, bağlarımızın sağlam temellere oturtulması ve güçlendirilmesi karara bağlanmıştır.

Bütün bu görevlerimizi başarıyla yerine getirebilmemiz ve aldığımız kararları layıkıyla hayata geçirebilmemiz için; kaçınılmaz olarak pratik işlerimiz arasında bazı ayrımlar yapmak, bazı işlerimizi ertelemek, bazılarını ise iptal etmek gerekmektedir. Hepimiz hayatın canlı ve de oldukça hızlı değiştiğini gözlemleyebiliyoruz. Dünyada olsun, yaşadığımız ülkelerde ya da Türkiye-Kuzey Kürdistan’da olsun artık sınıf mücadelesi bakımından gündem eskisinden çok daha hızlı değişmekte ve bu hızlı değişim neticesinde halk kitleleri politik hayatın içine girmek durumunda kalmaktadır. Değişen ülke ve dünya gündemi, ister istemez bizi yeni pratiklere, değişik eylem biçimlerine çekmektedir. Görüşümüzce kitlelerin politik eylemlere girmesi gayet olumlu bir durumdur. Bu olumlu duruma müdahale etmeyi şayet bilinçli, planlı ve doğru ele almaz isek; kaçınılmaz olarak sadece eylemlerin arkasında sürüklenir ve örgütlenmeyi, toparlanmayı bir yana bırakır ve böylelikle de geleceğe önderlik edebilme imkan ve şansımızı asla yakalayamamış oluruz.

Biliyoruz ki, bir kitle örgütü, gelişen olaylara ve gündeme giren meseleler üzerinde bir tutum geliştirmek, eylemler örgütlemekle mükelleftir. Ve elbette bizim ADHK olarak, bu görevlerimizi yapmak gibi bir zorunluluğumuz vardır. Görevlerimizi en iyi şekilde yerine getirmeye çalışacağımız mutlak ve kesindir. Ancak biz, bütün bu işlerimizi daha planlı ve daha derli-toplu ve dahası, daha bilinçli yapmak göreviyle karşı karşıyayız. Bu noktada sorun, görevler icra edilirken uzun vadeli bir planlama ile mi hareket edeceğiz, yoksa günü kurtarmak üzere olayların arkasında gelişi güzel koşacak mıyız? Elbette yapmak istediğimiz çalışma kendiliğindenci, olayların arkasında rastgele koşmak değildir. Ne varki pratikte önemli derecede kendiliğindenci davrandığımızı görüyoruz. Biz konsey olarak, bu kendiliğindenciliğin önüne geçmek istiyoruz. Konsey olarak kararımız şudur: Pratik mücadeleden kesinlikle kopmadan, bizimle ilişki kumak isteyen, örgütlenmek isteyen kitlelerimizle bağ kuracağız ve komiteleşerek, dernekleşerek vs bu alanlarda derlenip toparlanacağız.. Bunu başarabilmek için günlük pratiklerin tümünün arkasından koşmayı bırakmak zorundayız. Çoğu kereler bölgelerimizde her olayda bayraklarımızı alarak koşturmak, gösterilere katılmak durumunda kalıyoruz. Bu iyi bir niyet olmakla beraber, doğru bir çalışma tarzı değildir. Biliyoruz ki; bir çok iş ve görev her bölgedeki belli sınırlı sayıda fedakar arkadaşların üzerinde yürümektedir. Bu ise, yapılacak işleri zevk ve şevkle yapmak yerine, bu fedakar arkadaşlarımızı ağır derecede yormakta ve yıpratmaktadır. Peki ne yapacağız ya da ne yapmalıyız? Biz, hak ve özgürlükler mücadelesinin üzerimize yüklediği görevlerden kaçacak mıyız? Elbette hayır!

Biz, bu görevlerin daha fazlasını yapmaya çalışacağız. Bunu başarmak için her olayın arkasında bayraklarımızı, flamalarımızı alıp koşmayacağız. Koşmamızın bir yararı yoktur. Her olayın arkasında koşmak yerine, gelişen ve kamuoyunda büyük gündem oluşturan olaylara katılırken ya da örgütlerken; nispeten etkisi zayıf olaylarda ise, koşturmamız hiç de gerekmeyebilir. Bu,o eylemi küçümsediğimizden değil, bize ilerde daha etkin işler yapmamızı sağlayacak işlere zaman ayırmak içindir. Bir etkinlik örgütlerken en iyisini yapmaya çalışmalıyız ama benzeri etkinlikleri aynı bölgede, çok gerekmedikçe, birden fazlasını yapmamalıyız. Şayet güncel olaylar yada etkinlikler arasında doğru ayrımlar yapabilirsek ve kalan zamanlarımızı elimizdeki faaliyetçilerimizin, aktivistlerimizin eğitimine ayırırsak ya da ilişkisiz bölgelerimizle bağlar kurmaya ayırırsak, daha verimli, planlı, ve programlı pratik içinde olmuş oluruz. Dahası, bu doğru çalışma tarzı sayesinde yeni yeni faaliyetçiler örgütlemiş, yeni insanlarla ilişkilenmiş oluruz ve doğal olarak da, önümüzdeki dönemlerde daha etkili ve kitlesel eylemlere imza atmış oluruz.

Sevgili Arkadaşlar,

Bazı yerlerde bulunmamamız boşluk yaratır gibi bir izlenim verebilir hatta kısmen boşlukta yaratabilir. Ama bunu göze almamız gerekir. Politik sahalara daha güçlü ve kitlesel dönebilmek için, bazen bazı eylemlerden feragat etmek ve bu eylemlerden geri adımlar atmak gerekli olabilir. Yeni yeni alanlarla ve bu yeni alanlardaki taraftar kitlemizle sağlıklı bağlar geliştirirsek ve toparlanırsak, emin olunuz ki, çok daha etkili ve sağlam eylemlere ve etkinliklere imza atmış oluruz. Bazı eylemlerden geri adım atmamız demek tüm eylemlerden geri çekilelim şeklinde anlaşılmamalıdır. Bir örnek verelim. Yakın zaman önce başbakan Tayyip Erdoğan Almanya’ya ziyarette bulundu ve buna karşı güçlü bir protesto gerekliydi ve bu gösteri yapıldı. Bu tip bir eylem sırasında merkezi olarak bütün gücümüzü bir merkezde harekete geçirmek ve gerçekten kitlesellikle göz doldurmak için militanca çalışmak gerekirken; bir başka eylemde, biz de olsak iyi olur ama olmasak bile, sorun olmayacak eylemlere katılmak yerine yukarda saydığımız işlerimizi veya başka işlerimizi ve görevlerimizi yerine getirmek ve tamamlamak üzere o eyleme katılmamak gerekli olabilir. Kuşkusuz bu genel yaklaşımımızı her bölge kendi somut durumuna göre ele alacak ve uygulayacaktır. Her bölgenin durumu kendine has özellikleri olduğundan dolayı, bu genel anlayışımızın bir bölümü, bir ya da birkaç bölgeye uygun düşmeyebilir, ya da kısmen denk düşebilir. Bu bakımdan, her bölgenin konseyimizin bu kararını, somut ele almasının önemini özellikle hatırlatıyoruz.

ADHK çevresinde bulunan mevcut kitle ilişkimizi sağlamlaştırmaya ve bize yakın duran ama örgütsel olarak uzak olan kitlemizi toparlamaya çabalarken; bu faaliyet içinde öne çıkan ve gelişme vaad eden arkadaşlarımızı, her bölgedeki sorumlu arkadaşlarımızın belirleyeceği bazı önemli konular üzerinde eğitim çalışmaları içine çekmek ve yeteneklerine göre görevler vermek, çok çok gereklidir diye düşünüyoruz. Sağlamlaşmak, bilinçli bir pratik yürütmek, kalıcı sonuçlar almak, ancak böyle mümkün olabilir. Kitle örgütleri kendiliğindenci ve yapabildiği kadar iş yapar mantığıyla asla büyüyemezler. Bir kaç fedakar arkadaşın çabalarıyla istenilen verimli sonuçlar alınamaz. Çalışan arkadaşlara yapabildikleri kadar ve yeteneklerine göre iş vermek, faaliyeti zevk haline getirmek, çok önemlidir. Kollektif bilinç ve girişim geliştikçe yeni yeni faaliyetçiler ortaya çıkar ve daha çok iş yapma imkanlarımızın önünü açar. Aksi halde, az sayıdaki faaliyetçimize, bütün işleri yükleyerek her yere yetişmelerini beklersek, hem arkadaşlarımızı aşırı ve gereğinden fazla yorarız ve verimlerini düşürürüz, hem de, o arkadaşlara haksızlık etmiş oluruz. Ve böylelikle de, olayların arkasında sürüklenir dururuz! Değişik gruplarla eylem birliklerimizin olduğunun farkındayız. Platformlarda o gruplarla birlikte yer aldığımızı biliyoruz. Doğal olarak; beraber olduğumuz her yapı kendi gündemlerine uygun eylemler, pratikler öneriyor. Ya da kendisince önemli gördüğü eylem kararları veya önerileri ileri sürüyorlar. Biz, bütün bunların farkındayız. Ancak biz her önerileni, her ileri sürüleni kabul etmek zorunda değiliz. Bilinçli bir faaliyet, ne yaptığını bilen bir örgüt ve önderliği, planlı ve aktif çalışmaların bizi geliştireceğini asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Biz bu gruplarla eylem birliğindeyiz. Aynı örgüt içinde değiliz.

Arkadaşlar,

Dünyaya, ülkemize, bulunduğumuz ükelere baktığımızda etrafımızda büyük olayların döndüğünü görürüz. Bazı yerlerde ve zamanlar da aktif ve militanca hareket etmemiz gerekirken bazı zamanlarda ve yerlerde görüntüde “sessiz” ve “atıl” kalabiliriz. Bu sessizlik bilinçli ve planlı ele alınmış ise, bu hiç sorun değildir. Ya da bazılarının bayrakları var “biz neredeydik” diyerek gereksiz baskılanmalar altında kalmamıza hiç gerek yoktur. Anlatmak istediğimiz, biz örgütlenerek, toparlanarak, ne yapacağımızı anlayarak en doğrusunu yapmış olacağız. ADHK olarak biz, Avrupa’da geniş kitlelere yön verme, önderlik edebilme zeminimiz fazlasıyla var. Avrupa’da geniş bir kitleye sahip olduğumuz açıktır. Ama kitlemiz önemli ölçüde atıl ve dağınık durumdadır. Kitle çalışması yapmak, evlere gitmek, bazı olayların arkasından koşmaktan daha devrimci eylemler değil midir? Ya da en az sokak pratiği kadar devrimci özelliği yok mudur?

Bu noktada tekrar tekrar vurgulayalım ki; biz, pratik eylemlerde yer almayalım, gösterilere katılmayalım demiyoruz. Bizim dediğimiz, eylemler içinde seçim yaparak yer almak olmalıdır. Yeni ilişkilerimizle sağlam bağlar kurdukça büyürüz. Kitlemizi eğitmeye çok önem vermeliyiz. Değişik konular üzerinde tartışmalar düzenlemeliyiz. Mesela her bölge kendi özgülünde haftada bir eğitim çalışması neden yapmasın? Bu da, bir tür kitle çalışması değil de nedir? Kitle çalışması içinde ise öne çıkan arkadaşlarımızı ileri çekerek görevler veririz. O zaman göreceğiz ki, yer aldığımız her eylemimiz daha kitlesel ve daha etkili olacaktır. Böyle bir durumda hem moralimiz yüksek olur, hem de etkimiz büyük olur. Bu durumumuz dost yapılanmalara da moral ve motivasyon kazandırır!

Bir kararımızdan hareketle üzerinde durduğumuz ҫalışma tarzına ilişkin bu önermemiz, kısa zamanlı bir önerme değildir. Uzun ve genel bir çalışma ilkesi olarak kafamızda bir kültüre ve tarza kavuştuğunda, biz ADHK olarak, hiç de tahmin etmediğimiz olumlu noktalara ulaşmış oluruz. Bilinçli ve programlı bir faaliyet ile bu görevlerimizi başarabiliriz. Yeterince bilgi ve tecrübemizin olduğuna inanarak söylüyoruz bunları.

Sevgili Arkadaşlar,

Bu kararımız, kimi bölge veya yerlerde bazı faaliyetçilerimiz arasında yanlış ve kendilerine göre yorumlanma durumu çıkabilir. Kararımızı bir tembellik gerekçesi haline getirmek riskinin farkındayız. Buna meyil vermemeye özellikle dikkat edilmelidir. Biz bir sorumsuzluktan, rahavetten söz etmiyor ve bunları salık vermiyoruz. Tam tersine biz, Konsey olarak, doğru bir çalışma tarzını yakalamak, kitlelerimizle bağ kurmak, ilişkilerimizi derinleştirmek ve derinden örgütlenmek üzere; yeni bir davranış ve çalışma hattından söz ediyoruz ve kararlarımızın özü de, biçimi de tamamen budur. Dışımızda kimi dost kitle örgütleri yana yana kitle örgütlemenin arayışında iken biz, hazır bizi bekleyen potensiyel kitlemiz ile bağ kurmuyorsak bu bir suç değil midir? O halde neden çalışma tarzımızı amatörlükten kurtarmayalım? Neden bilinçli bir faaliyet yerine olayların arkasından sürüklenelim? Hiç bir taraftarımızın, faaliyetçimizin yan gelip yatma ya da işi ağırdan almaya asla ve asla hakkı yoktur ve zaten buna izin de vermeyeceğiz. Başta konseyimiz olmak üzere, bütün arkadaşlarımız enerjileriyle çalışacaklardır. Ama planlı, ama sonuç alıcı olmak zorundayız. Bütün derdimiz budur. Ve öyle bir plan ile çalışalım ki, az sayıdaki arkadaşlarımızı bıktırmak, boğmak yerine, görevlerini yerine getirmekten zevk almalarının şartlarını yaratmalıyız. Saflarımıza yeni aktivistler katalım ve kitlesel olarak ise; mümkün olduğu kadar genişleyelim.

Ayrıca, her federasyonumuz, her derneğimiz, her komitemiz kendi çalışmalarının raporunu ADHK konseyinde yer alan temsilciler üzerinden Konseyimize iletmelidirler. Zayıf ve güçlü yanlarını raporlarda ortaya koymalıdırlar. Eleştiri ve önerilerini belirtmelidirler. Böylelikle konseyimiz, bölgelerimizin sorunlarını, zayıf yada güçlü yanlarını kavrayabilir ve gelen raporlar ışığında çözümler sunabilir. Bu raporlar, uzun olmamak kaydıyla konsey toplantısında hazır olmalıdır.

Son olarak; her bölge, kendi somut durumunu ele alır, nasıl uygulayacağını tartışır ve pratiğe geçirir. Anlamakta zorlandığı noktalar üzerinde konseyimizle tartışabilir. Biz daha iyisine layık bir kitle örgütüyüz ve daha iyisini yapabileceğimize gönülden inanıyoruz. Dost düşman karşısında neden güçlü bir atılıma girmeyelim?

BİRLİK-MÜCADELE-ZAFER!

ADHK 23. Dönem

Genel Konseyi

Haziran 2014

adhk tarafından

Onur Toplumsal Tarih ve Kültür Vakfı’nı Destekliyoruz

Haziran 3, 2014 de ADHK adhk tarafından

Yoldaşlar,

Çoktandır eksikliği hissedilen  ve çeşitli sohbetlerde dillendirilen vakıf, kısa süre önce kuruluşunu tamamladı ve çalışmalarına başladı. Geçtiğimiz günlerde Vakfın başkanı Ahmet Cihan’ın katılımıyla  Köln’de tanıtım toplantısı yapıldı. Bu toplantıya İbrahim Kaypakkaya çizgisindeki mücadeleleri ortak payda ve ortak tarih kabul eden çok sayıda kadın ve erkek katıldı. Katılımcıların hemen hepsi, Vakfın kuruluşunu sevinçle karşıladı ve desteklemek için görev üstlenmeye hazır olduklarını açıkladılar. Örgütümüz ADHK temsilcilerinin de hazır bulunduğu toplantıda; bizler de diğer dostlarımız gibi Vakfın kuruluşunu son derece gerekli ve yararlı bulduğumuzu açıkladık ve destekleyeceğimizi duyurduk. Aynı toplantıda dayanışma çalışmalarını yürütmek üzere oluşturulan çalışma grupları, bulundukları ülke ve bölgelerde tanıtma, dayanışma ve katılım çalışmalarına başlamış bulunuyorlar.

Bu gelişmeyi, ilgi ve dayanışmalarınıza sunulmak üzere sizlere duyuruyoruz.

Değerli yoldaşlar,

Özetle: Vakıf, mücadele değerlerimizi toparlamak, arşivlemek, gelecek kuşaklara ve tarihsel hafızaya sunmak, tarihimizi (sözlü, görsel, yazılı ve başka boyutlarıyla) kayıt altına almak, yeni değerlerin üretilmesine kolaylık sağlamak, mücadele içinde hayatını kaybedenlerin yakınlarına ve her bakımdan sarsılan devrimci ailelerle ve çocuklarıyla (eğitim, hukuki destek, tedavi ve ekonomik) dayanışmada bulunmak, mücadeleye katkı amacıyla yürütülen kültürel, bilimsel ve siyasal etkinlikleri desteklemek ve olanaklarını yaratmak gibi önemli hedefler gözetmektedir. Mevcut siyasal ve hukuki sistem içinde bu işleri yapabilmenin olanakları vardır.

Yoldaşlar, 40 küsür yıllık sürede ideolojik, siyasal, kültürel ve başka alanlarda görmezden gelinmesi imkansız çığırlar açan bu mücadele tarihi; ne yazık ki; derli toplu ve bütünlüklü halde kayda alınmış değildir.  İşin en acıklı yanı, artık herbiri 60 yaşlarını geçmiş çok sayıda yoldaşımızın veya mücadele arkadaşımızın bilgi, deney ve tecrübelerini kayda geçirmeden kaybetmekte oluşumuzdur.Bunlardan ҫok azı mücadele tarihimize ilişkin kısmi şeyler yazmışlardır. Devrimci ve komünist hareketin, mücadele tarihi, çalkantılar,ilerleme ve gerilemeler,zafer ve yenilgiler, parçalanmalar, bütünleşme ve kendisini yeniden üretme gibi süreçlerden geçerek ilerlerlemektedir.Bizim tarihimizde de yaşanmış olan bölünmeler, çalkantılar, kayıplar sonucu; tarihimizle ilgili bilgiler bölük-pörçük, bütünlükten yoksun, darma dağınık durumdadır.Her bir ayrılık sonrasında tarafların elinde kalan bilgiler arşivleneceği yerde;bir süre bekletildikten sonra maalesef çöpe atılmakta, yok olup gitmektedir. Böylece meydana gelen hafıza kaybının yerini efsaneler, söylentiler ve spekülasyonlar almaktadır. Bu çalışmaların en uygun örgütlenme biçimi olarak böyle bir Vakıf şeklinde, kurumsal olarak, aynı ortak tarihe sahip olanları kucaklayacak biçimde hiç değilse bu aşamada yapılması kaçınılmaz ve zorunludur. Bu gerçeği olduğu gibi kabul etmek, tarihsel sorumluluk bilinciyle hareket etmek ve gereğini yapmak;önümüzde kaçınılmaz bir görev olarak durmaktadır.

Yoldaşlar, vakıf kurmak, ona kaynak sağlamak ve kaynaklarından toplumsal biçimde yararlanmak gibi rutin işlemlerden önce (kuşkusuz bunlar da çok önemlidir!), asıl çok önemli olan şey vakfın hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırmaktır. Bunun için kollektif ve kucaklayıcı bir dayanışma zorunluluğu vardır. Doğrusu bu epistomolojik toplumsal hafızayı yeniden kurmak ancak böyle kollektif-bütünlüklü (bütün bölümleri kucaklayıcı) çabayla mümkündür. O yüzden herkesin esnek, yapıcı sorumlulukla  hareket etmesi, katkıda bulunması, belge, bilgi ve speksifik arşivciklerin hepsinin araştırılıp biraraya getirilmesine kolaylık sağlaması gerekir. Kayda geçirilmeye değer portreleri araştırıp bulmak ve onlarla planlı biçimde röportajlar ve söyleşiler yapmak, tek tek önemli olaylarla ilgili (örneğin, cezaevleri-direnişler, artık tarih olan ATÖF gibi kurumlarımız, yankı uyandıran büyük olaylar vs.) spesifik araştırmalar yapmak ve arşivlemek… ancak bütün yoldaşların ve dostların kollektif çabasıyla mümkündür. Bu anlamda en büyük görev Avrupa’nın hemen her yerinde çalışmaları olan örgütümüze düşmektedir. Fakat olanaklar ölçüsünde bu çalışmaları bizimle belirli aşamalarda ortak tarihe sahip dostlarla birlikte yürütmeye özen ve önem vermeliyiz. Önümüzdeki günlerde gerekli asgari teknik donanım sağlandığı andan itibaren bu aşamada yapılması gereken çalışmalar başlayacak ve sizlere de duyurulacaktır. Bütün yoldaşlar bu çalışmalara katılmalı ve dayanışma içinde olmalıdır.

Artık yarattığımız kendi tarihimizi kendimiz kayda geçirmeliyiz. Bu büyük mücadele değerlerini görünür kılmak en başta bizlere düşmektedir. Edebiyatçılara, tarihçilere, bilim insanlarına ve en önemlisi de emekçi sınıfların entelektüellerine ve yeni kuşaklarına kendimiz sunmalıyiz. Mücadelede canlarıyla, beyinleriyle yarattıkları devrimci anılarıyla bizim olan yoldaşlarımıza, „ o güzel atlarına atlayıp gidenler“imize hakkettikleri değeri, onları tarihteki yerlerine koyarak vermeliyiz. Bu büyük değerlerimizin hiç birinin unutulup gitmesine göz yummamalıyız ve onları tarihin onur tablosuna altın harflerle raptetmeliyiz. Büyük bedeller ödenerek yaratılan bu tarih bizim, ondan öğrenmek iҫin yazılı ve görsel hale getirelim.

Başarılar dileğiyle!

ADHK 23. Dönem

Genel Konseyi

31.05.2014

adhk tarafından

ADHK, devrimci nitelikli bir Demokratik Kitle Örgütüdür

Ocak 28, 2014 de ADHK, YAZARLAR adhk tarafından

Tüm bileşenlerimize ve devrimci-demokratik kamuoyuna;

Günün ihtiyaç ve çelişkilerine cevap olabilen, kitlelerle birleşen,

devrimci yenilenme perspektifi ile sürekli ilerleyen bir ADHK yaratmak için;

Örgütlenelim, Mücadele edelim!

Avrupa’da uzun bir mücadele deneyimi ve birikimine sahip olan ADHK, tarihsel tecrübeleri üzerinden kesintisiz olarak ezilenler cephesinde mücadelesine devam etmektedir. Yaratılan devrimci emek ve ödenen bedellerle bugünlere taşınan bu onurlu mücadeleyi bugünden, daha ileri bir düzeyde yarınlara taşımak, hepimizin olmazsa olmaz zorunlu görevlerinden birisidir. Bu perspektif ve bilinç üzerinden kendini sürekli yenileyerek bugünlere gelen ADHK, yaşamın ve çelişkilerin aldığı somut duruma göre kendisini sürekli ilerleterek, kitlelerin sorun ve taleplerine cevap olabilen kurumsal bir gerçekliğe bürünmek zorundadır.

Yukarıda vurgulamaya çalıştığımız bilimsel zemin ve bileşenlerimiz başta olmak üzere kitlemizin önerileri, eleştirileri ve talepleri, ADHK’nın 22. Kongresinde tartışmalar sonucunda merkezileşerek, ADHK 22.Dönem merkezi komisyonunun önüne “DKÖ anlayışımız ve perspektifimiz ne olmalıdır” gündemli konferans örgütleme görevini koymuştur. İlgili gündemi genel konsey 3.toplantısında etraflıca ele alan merkezi komisyonumuz, hem en geniş kitlemizi tartışmalara dahil etme, hem de örgütlü olduğumuz alanları denetleme perspektifi ile konfernasları bölgesel yapma kararı alarak planlama yapmıştır. ADHK’nın bileşenleri olan ADKH ve ADGH’nın da konferans planlanmalarına dahil olmalarıyla, ilgili gündemin yanısıra bileşenlik meselesi de ele alınarak tartışılmıştır. Yapılan merkezi planlama doğrultusunda; Avrupa’nın Paris, Londra, İsviçre, Viyana, İnsbruck, Stuttgart, Frankfurt, Hamburg ve Köln merkezlerinde alt konferanslar gerçekleştirilmiştir. Merkezi planlamada yer almasına rağmen, komisyonun kendi eksikliğinden kaynaklı Fransa’nın Mulhouse kentinde alt konferans gerçekleştirilememiştir. Konferanslarda tartışmalar neticesinde  ortaya çıkan sonuçları aşağıda özet olarak aktarıyoruz.

1.) ADHK, devrimci nitelikli bir Demokratik Kitle Örgütüdür

ADHK’nın niteliği ve örgütlenme perspektifi, kuruluşundan günümüze değin hep tartışılarak bugünlere kadar gelmiştir. Her dönemin toplumsal ihtiyaçları ve anlayışları üzerinden biçimlenen Demokratik Kitle Örgütü anlayışımız bazen soldan bazen ise sağdan yorumlanmıştır. Fakat kendi tarihsel sürecindeki tüm tartışmalara rağmen ADHK, mücadele zeminini ve perspektifini daima sınıf mücadeleleri gerçekliği içinde ele almıştır. Programında da belirtildiği gibi ADHK, anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-faşist ve haklı-haksız savaşlar gerçekliğinde tavrını net olarak, haklı savaşlardan yana ve haksız savaşların karşısında koyan bir kurumsal niteliğe sahiptir. Bu nitelik ADHK’yı sadece demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi ile sınırlayan anlayışın ilerisinde, varlık gerekçesini açıktan ezilenlerden yana konumlandıran devrimci bir nitelik katmaktadır.

Burada kavranması ve ileri bir bilince dönüşmesi gereken nokta, merkezi yanının esnek, demokratik yanın ise alabildiğince geniş ve kapsayıcı olmasıdır. Kurum olarak zayıflamamızı ve geniş kitlelerden kopmamızı DKÖ anlayışımızın devrimci niteliği üzerinden sorgulamak ve değerlendirmek doğru ve gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Gerilememizin nedenlerini, dünyanın konjöktürel durumu ve programımızı değişen nesnel gerçekliklere göre sürekli yenileme ve kitlelerle buluşabileceğimiz en geniş araçları yaratmadaki darlık ve tutuculuk gerçekliği üzerinden sorgulamak ve tartışmak doğru olandır. Üzerinde yükseldiğimiz sosyal taban olan göçmenlik meselesi başta olmak üzere, toplumsal yaşamdaki tüm farklılıkları ve özgünlükleri bilimsel olarak ele alan ve programını bu gerçekliklere dayalı nesnel duruma göre şekillendiren bir kurumsal çalışma ve perspektif, bizleri yeniden geniş kitlelerle buluşturabilmenin zeminini güçlendirecektir.

2.) Avrupa’daki siyasal mücadeleye yoğunlaşalım, yerli ilerici güçlerle, birleşik emek ve dmücadelesini yükseltelim

Avrupa’daki Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı göçmen işçi ve emekçilerin demokratik hak ve özgürlükleri eksneninde mücadelesini yürüten ADHK’nın somut ikili görevi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, örgütlü olduğu Avrupa’daki Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı göçmen işçi ve emekçilerin, göçmenlik başta olmak üzere yaşadıkları tüm toplumsal ve siyasal sorunlarını ele alan ve bu zeminde örgütlenen muhtevası, ikinci olarak ise çeşitli ekonomik ve siyasal nedenlerle kopup geldikleri Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki toplumsal gelişmelere karşı olan görev ve duyarlılıktır. Bu ikili görev bizlerin keyfi olarak tercih ettiği bir durum değil, tamamen üzerinde yükseldiğimiz göçmen kitlesinin nesnel durumuyla ilgili bir gerçekliktir. Bu nesnel gerçekliğe rağmen, somut ikili görevi karşı karşıya koyan yaklaşımlar doğru degildir. İkili somut perspektif ve görev kendi diyalektik bağı içerisinde bilimsel olarak ele alınmalıdır. Bu nesnel doğru gerçekliğe rağmen ADHK, tarihsel mücadelesi içerisinde esas olarak ülke perspektifi ve duyarlılığı üzerinden politikasını biçimlendirmiştir. Bunu söylerken, mücadele yürüttüğü Avrupa’daki toplumsal ve siyasal gelişmelere gözünü kapattığı ya da duyarsız kaldığı algısı çıkmamalıdır. ADHK kuruluşundan günümüze değin Avrupa da dahil dünyadaki tüm siyasal ve toplumsal gelişmelere karşı, istenilen boyutta olmasa da, politik görevlerini ve duyarlılığını ortaya koymuştur. Burada vurgulamaya çalıştığımız mesele, ADHK’nın mücadele yürüttüğü Avrupa coğrafyasında, üzerinde yükselmiş olduğu göçmenlik sorunları da dahil, bütünlüklü toplumsal ve siyasal gelişmeler karşısındaki merkezi politikasının kendiliğindenci ve atıl durumudur. Bu kendiliğindenci siyaset ADHK’yı buranın sınıf mücadelesinin parçası olma, yerli ilerici ve devrimci güçlerle birlikte mücadeleyi güçlendirme ve göçmenlerin hem genel hem de göçmenlikten kaynaklanan özgül sorunlarını ele almada zayıf bırakmıştır.

Gelinen somut gerçeklikte tüm gelişmeler ve yaşananlar, bizlerin buranın toplumsal ve siyasal yaşamına daha ileri bir perspektif ve duyarlılıkla yoğunlaşmamızı zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Avrupa’da örgütlü olduğumuz tüm alanlarda yerli ilerici ve devrimci güçlerle ilişkiler kurma, var olan ilişkileri geliştirme ve birlikte mücadelenin zeminini güçlendirme perspektifi ve çabası içerisinde olmalıyız. Bütünlüklü ekonomik, siyasal ve kültürel saldırıları ancak yerli ilerici dinamiklerle birleşik mücadeleyi geliştirerek püskürtebiliriz.Tüm bileşenlerimiz ve kurumlarımız bu perspektifle hareket etmelidirler.

3.) Bileşenlik meselesinde kavrayışımızı ilerletelim

Merkezi kurumsal çalışmalarımızın önemli sorunlarından birini de bileşenlik meselesi teşkil etmektedir. Geçmişten günümüze değin çeşitli perspektif ve boyutlarda ele alınan bileşenlik meselesi, mücadelemizin tarihsel birikimi, muhasebesi ve devrimci eleştirel yaklaşımı üzerinden bugün daha ileri bir düzeyde ele alınmaktadır. Özellikle Kadın ve Gençlik hareketimizin kendi özerk yapıları ve özgünlükleri üzerinden yürüttükleri bileşenlik tartışmaları belirleyici bir yerde durmaktadır.

Tüm bu ileri tartışmalar süreç içerisinde belli bir olgunluğa erişerek ADHK’nın 22.Kongresinde iradeleşmiş ve merkezi bir perspektife dönüşmüştür. Daha önceden ”ADHK, bileşenleri olan ADKH ve ADGH’ye perspektif sunma, (onları) sevk ve idare etmekle yükümlüdür.”şeklinde ele alınan tüzük maddesi, ADHK 22.Kongresinde kadın hareketimizin belirleyici katkıları ile ”ADHK, bileşenleri olan ADKH ve ADGH’ye perspektif sunma ve aralarındaki kordinasyonu sağlamakla yükümlüdür.” biçiminde değiştirilmiştir. Kuşkusuz ki bu ileri düzeydeki tüzük değişikliği önemli olmakla birlikte, kurumsal bir bilince ve perspektife dönüşmediğinde zayıf ve soyut kalmaktadır. Yakalanan bu ileri düzeye rağmen kurumlarımız bunu kavramada ve kurumsal bir bilince dönüştürmede oldukça yetersiz ve zayıf kalmışlardır. Bu noktada özellikle yakalanan ileri düzeyi geri çekmeye çalışan anlayışlara karşı doğru bir zeminde ikna, kavratma ve kavrama mücadelesi yürütülmelidir. Bu bağlamda bileşenlik meselesine dair tartışmalarımızı devam ettirmekle birlikte, tüm kurumlarımız ve bileşenlerimiz, merkezileşen irade ve perspektif doğrultusunda hareket etmekle yükümlüdürler

Merkezi olarak gerçekleştirdiğimiz bölgesel konferanslar tüm bu tartışmalarımızı ve yönelimimizi daha da güçlendirmiştir. Kurumsal yönelimimizi, perspektifimizi, çalışma tarzımızı ve sorunlarımızı aşmak ve daha ileri düzeylere taşımak için doğru araçlarla tartışmalarımızı kesintisiz sürdürürken, mücadelemize daha sıkı sarılarak derinleşelim ve yoğunlaşalım.

Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu (ADHK)

22. Dönem Genel Konseyi

Ocak 2014

adhk tarafından

Yükselen Irkçılığa, Ayrımcılığa, Cinsiyetçiliğe ve her türden gericiliğe karşı halkların birleşik devrimci gücünü alanlara taşıyalım!

Ocak 9, 2014 de ADHK adhk tarafından

Yükselen Irkçılığa, Ayrımcılığa, Cinsiyetçiliğe ve her türden gericiliğe karşı halkların birleşik devrimci gücünü alanlara taşıyalım!

Kapitalizm, kendi yarattığı ırkçılığı her dönemde ‘’yeni’’ argümanlarıyla tekrardan üretip tahkim ederek el ele yürüyor. Krizi derinleştikçe buna daha çok ihtiyaç duyduğundan ötürü yasalarıyla da bunun gereken arka cephesini güçlendiriyorlar. Ve bütün bunları çok kültürlülük, hoşgörülülük demogojileri eşliğinde gerçekleştirmektedirler.

Son yıllarda Almanya’dan Fransa’ya, İsviçre’den Avusturya’ya nerdeyse bütün Avrupalı emperyalist ülkelerde göçmen ve yabancılara yönelik çıkarılan yasalar bunun en açık örnekleridirler.

Tarihin her döneminde egemen sınıfların ellerindeki en güçlü yönetim araçlarından birisi, yabancı düşmanlığı üzerine kurulu ulusalcılıktır. Bu ulusalcılık kimi zaman inceltilmiş, kimi zamansa en kaba halleriyle ortaya çıkmaktadır. Dönemsel çıkarlarına hangisi yarıyorsa, onu devreye sokmaktadır. Amaç, kitlelerin bilincini bulandırarak, sınıf sorunlardan uzaklaştırıp kendisine yedeklemektir.

2008’de patlak veren emperyalist-kapitalist krizle beraber giderek artan bir tarzda, en kaba haliyle ırkçılık kışkırtılmaya başlandı. Öyleki, Almanya’da görüldüğü gibi istihbarat teşkilatının bizzat gözetim ve destegiyle göçmenler katledilebiliyor. Alman makamlarının açıkladığı resmi rakamlara göre, 50 kabul edilen ırkçı cinayetler, resmi olmayan kayıtlara göre ise, 1990-2011 arası 160-182 civarındadır. Yine karakollarda polis kurşunu ve işkencesiyle katledilen göçmenlerin sayısı onların üzerindedir.

Öteden beri yabancılara karşı hoşgörülü olarak bilinen Yunanistan’da bile krizle beraber yabancı düşmanlığı boyvermeye başladı. Göçmenlere yönelik saldırılar giderek artmaktadır.

Almanya, Hollanda ve Danimarka’dan sonra Belçika’da göçmen yasasında değişiklikler yaparak aile birleşimlerin önüne geçmek için düğmeye bastı.

Elbetteki bunlar işbaşındaki hükümetlerden bağımsız değildirler. Hükümetler göçmenlere yönelik ağır yaptırımcı yasalar çıkarırken, resmi ve paramiliter güçleriylede katletme politikaları izlemektedirler. Irkçılığı önlemek için çıkarıldığı söylenen yasalar, göz boyamaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Çünkü bu iki yüzlü politikadır. Bir yandan göçmenlerin haklarını gaspeden ve yaşamlarını çekilmez kılan yeni yeni yasalar çıkarılarak veya Fransa ve İngiltere’nin yaptıkları anlaşmaya gibi, ayda 20 bin göçmenin tutklanarak geldikleri ülkelere geri gönderilmesi gibi devletler düzeyinde bir ırkçılık yürütülmektedir. Buradan da anlaşılacağı gibi, ırkçılık, kışkırtılmış sadece yerli vatandaşlardan kaynaklanmıyor, ırkçılık artık kurumsallaşmıştır. Yani devletlerin politikaları halini almıştır.

Bunu en açık örneğini, Frankfurt mahkemesinin bu yılın başında vermiş olduğu kararı oluşturmaktadır. Mahkeme, polisin kişilerin rengine ve tipine bakarak arama, kimlik kontrolü ve sorgulama hakkının olduğuna kararını aldı.

Bütün bunların yanısıra, son günlerin gündemi haline gelen Muhammed’e hakaret eden film, inanç boyutunda yapılan başka bir ırkçılık örnegidir. Irkçılık sadece renk, dil ve ulusal kimlikler hedefleyen biçimlerde değil, inanç ve kültürel kimlikler hedef alınarakta yapılmaktadır. Bu anlamda ırkçılığı sadece etnik kimlikler üzerinden anlamak ve tanımlamak eksik ve hatalı bir bakıştır. Irkçılık ırksal, cinsel ve inançsal, renk ve diller üzerindende yapılabilir. Ki, esasta ırkçılık bu bütünlük içerisinde ele alındığında tam anlamını bulur. Diğer biçimler, sadece bir yönünü ifade ederler.

Bütün bunların birinci dereceden mağdurları olan bizler, yakınmanın ötesinde ciddi düzeyde tepkilerimizi ortaya koymuyor, buna karşı mücadele etmede tutuk kalıyoruz. Sadece şikayetleniyoruz. Şikayetlenmekle hiç bir şey elde edemeyiz ve bu saldırıları geri püskürtemeyiz. Bu saldırı ve hak gasplarını geri püskürtüp haklarımızı korumanın tek yolu vardır; o da kitlelerin bu konuda da bilincini aşmak ve onları hakları için mücadeleye dahil etmekten geçer. Tek başımıza istediğimiz kadar bağıralım, itiraz edelim şikayetlenelim, ciddi manada değişen bir şey olmaz. Ancak göçmen kitlelerin katılımı ve bu sorunu sahiplenişiyle ileri adımlar atılabilir.

ADHK olarak 21. Kongremizde, Kapitalizmin yapısal krizini ve güncel sonuçlarını politik gündemimize alarak karşı mücadeleyi somut  gelişmeleri merkeze alarak yükseltmeyi kararlaştırdık. Bu somut belirlememlerimizin bir sonucu olarak, kapitalist mali sermaye ve finans çevrelerinin eliyle  beslenerek geliştirilen ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı, yoğunlaşmış bir kitle faaliyeti biçiminde politik bir  kampanyayı planlı, merkezi ve  yoğunlaşmış biçimde yürütmeyi kararlaştırdık.

Bu çerçevede Konfederasyonumuz Avrupanın bir çok yerinde yapılacak kitle toplantıları, paneller, sokak eylemliklerinin yanısıra, ırkçılık ve ayrımcılığın ideolojik ve tarihsel köklerine yönelik kitlelerin bilinçlenmesini hedefleyen ideolojik politik  bir seferberlik perspektifiyle kampanyayı ele alacaktır.

Konfederasyonumuz, emperyalist-kapitalist sistemin,dünyanın her yerinde yarattığı yoksulluk, kriz, savaşlar, çevre felaketleri, ırkçı ve cinsiyetçi ayrımcılıkla insanlığı, en başta da işçileri, yoksulları, göçmenleri emekçileri, kadınları felaketlere, geleceksizliğe  sürükleyen bir  gerçeklik olduğu bilinciyle hareket ederek, Avrupa’daki tüm Türkiye/Kuzey Kürdistan’lı göçmen emekçiler başta olmak üzere, tüm emek güçlerini, kadınları, gençleri  ırkçılık ve ayrımcılığa karşı başlatmış olduğumuz  kampanya ekseninde birleşmeye, örgütlenmeye ve mücadeleyi yükseltmeye çağırmaktadır.

Cinsiyetçiliğe, Irkçılığa, Her Türlü Gericiliğe Karşı Mücadele İçin Seferber Olalım!

İnsanların bazıları kavimlerinden, renklerinden, ailelerinden, dinlerinden vb. başkalarına göre zeka-uygarlık açısından daha üstündür fikriyatının kökleri çok eskilere dayanır. Bu görüş açısı insanlar arasındaki eşitsizliği, sömürüyü, cins ayırımcılığını doğal bir yasa olarak addeder.

İnsanlık, ezen-ezilenler bölünmesine, kadının cins baskısına maruz bırakılmasıyla girdi. Özel mülkiyet böyle oturdu. Dolayısıyla, bu ilk yenilgi noktası aşılmadan insanlar arası eşitsizlikler (sınıf-ulus vb)  köklü bir şekilde aşılamaz.

Bir cinsin baskı altına erkek egemenliğiyle alınması, ezen-ezilen hiyerarşisini genelde doğalaştırmasının ana eksenidir. Kadının metalaştırılması, alınır-satılır-hükmedilir bir mal haline getirilmesi özel mülk dünyasının temerküz noktasıdır. Erkek iktidarıyla birlikte ve onu güvenceye alan aile kurumuyla bir itaatkar nesneye dönüştürülen kadın sömürücü devletlerin, ezilen ulusları, azınlıkları, inanç gruplarını boyunduruk altında tutan sömürgeciliği meşrulaştıran bir temel olagelmiştir. Bu, gerici ideolojik hegemonyanın da kaynağıdır. Dolayısıyla başından itibaren bir kadın devrimi zihniyetiyle hareket etmeyen bir perspektif ırkçılığa ulusal ve sınıfsal eşitsizliklere, ekolojik katliamlara, kapitalizme karşı mücadele edemez.

Zira, tüm eşitsizliklerin kaynağı kadın köleliği temelinde yükselir. Gerici iktidarları sürdürmede doğayı tahrip etmede bu durum bir doğal eşitsizlik meselesi addedilerek gerici ideolojik söylemde doğallaştırılır. Sömürgecilik, feodal kapitalist hükmetme böylece kaçınılmaz bir sosyal gerçeklik haline getirildi. Beyaz ırkçı kırımlarla sürdürülen uygarlık fetihleri böyle meşrulaştırılmıştı. Amerika’daki Kızılderililerin katledilmesi Hindistan ve Afrika’da yerlilerin boğazlanması doğal bir uygarlık eylemi ve hak olarak görülmüştü. 19. yy’da Kızılderili ve siyahileri öldürmek sadece serbest değil, ödülü gerektiren muazzam bir hizmet işiydi. Kapitalizmin ihtiyacı olan ulus devletler ve onların devlet ulusları bir medenileştirme bayrağı olarak selamlanmıştı. Kapitalist paradigmanın serüveni budur. Peki, 20. Yy temizmidir? Asla. Bu toplumun ezen-ezilenler biçiminde bölünmesinin doğasına aykırıdır. İlericilik diye gösterilen Anglo-Sakson, Bismark, Napolyon savaşlarının ezilenler açısından mahiyeti ortadadır. Ezilenleri katletmeyi gerici çıkarları garantiye almayı içeren bu operasyonlarla 20. Yy gericiliğinin ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, sömürücü serüveni herkesin malumudur. Girdiğimiz 21.yy yine gericiliğin  yoğunlaştırarak yükselttikleri ezilenleri katletme baskı altında tutma amaçlı operasyonlarıyla yürüyor. Hunnigton’ların Medeniyetler Çatışması, barbarlık ve gericiliğin terbiye edilmesi adını verdikleri stratejik planlamada sömürülenler, kadınlar, ezilen ulus ve azınlıklar “terör yuvası” olarak yine hedeflenmişlerdir. Sonuçlarını gerçekleştirilen sömürgeci işgal savaşlarında pekala görmekteyiz.

Neo-liberal ideolojik bir tearuzla birlikte sürüdürlen bu medenileştirme eyleminde ezilenlerin payına düşen kırımdan geçirilmeleridir. Gerici ideolojik hegemonyaya boyun eğmeyen herkesin katli vaciptir. Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Afrika’da ve dünyanın dört bir yanında cereyan eden gelişmeler bu gerçeklerden bağımsız değildir. Onlara göre geri olan uluslar, halklar, ezilen sınıflar daha üstün olan Amerika-İngiliz-Fransız-Alman-Rus  gibi “büyük tarihi medeni uluslar”  terbiye edilmeyi gerektirirler.

Ezilenler eskiden beri bu beyaz ırk üstünlüğünün ne anlama geldiğini kırımlardan geçirilerek yaşadıkları pratikleriyle öürenmişlerdi. Aparthaid’lerde öğrenmişlerdi, Maya, İnka uygarlığını sömürgeci soykırımlardan geçiren pratiklerden öğrenmişlerdi. Yine bunu, bugün inkarcı, imhacı TC devlet gerçekliğinde Kürdistan’ın yaşadıklarından öğrenmektedirler. Tarihin nice büyük filozofları bile bu üstün insan, üstün ırk, üstün cins anlayışından kopamamışlardı. Mesela, Hegel gibi büyük bir düşünür bile insanların üstün ve geri diye sınıflandırılmasında üstünlerin yönetmesinin doğallığından, Alman gibi ulusların tarihi medeni,  doğu uluslarının ise barbarlığından bahsetmişti.

Nitche gibi filozoflar böyle üstünlük fikriyatlarına yer vermişlerdi. Üstün olan ırkların yönetme ayrıcalığını doğal bir hak olarak göstermişti. Nazizm, tüm bunları önemle sistematize etti. Şüphesiz tüm bunlar bazı kötü niyetlerin münferid bir sapması değil, özel mülk dünyasının ruhundaki olgulardı. Egemenler, her zaman hegemonyalarını sürdürmede  dini, milliyetçiliği, bilimi bir hizmetkar bir sektör olarak kullanmışlardır-kullanacaklardır. Dünün köleci sömürücüleri, feodal imparatorlukları, papaz, halife desturlarıyla köle ticareti feodal boyunduruğu caiz ilan etmemişler miydi? Kant gibi büyük filozoflar siyahları “yeteneksiz-tembel” olarak değerlendirmemişler miydi? Nice büyük filozof, biyolojik farklılıklarla kadın cinsinin geriliğini savunmamış mıydı?

 

Bu geleneksel epistemolojik doktrinlerden köklü bir kopuşu sağlayacak bir bilince ve onunla birleşmiş kitlelere ihtiyaç her zamankinden daha acildir.

Gerici ideolojik hegemonyaların “bilimsel” vitrinleri parçalanmazsa yol alınamaz. Darwin’in büyük bir usta olduğunu biliyoruz. Ama açıklarını üretilen sosyal Darwinizmdeki rolünü de biliyoruz. Darwin’in önemini yadsımadan bu açıkların sistemleştirilmesini ifade eden sosyal Darwinizm şöyle diyordu: doğada da, toplumda da güçlülerin zayıfı yemesi doğal bir harekettir. Üst ulus-birey ırk toplumları vardır, nasıl doğada doğal bir ayıklama söz konusuysa toplumlarda da ileri olanın geriyi-barbarı her yolla terbiye etmesi bir ayıklama durumudur. Kızılderililer, siyahiler genetik olarak suç eğilimlidirler, dolayısıyla yok edilmeleri bir uygarlık tesisidir. Yahudi, Roman soykırımları böylesi ideolojik argümanlarla maşrulaştırılmadı mı. Kadın zayıftır, entegre edilmesi haktır desturu bugün en devrimciyim diyen insanlarda bile etkisini göstermiyor mu? Bir namus, devredilemez bir mülk olarak görüldüğünden ötürüdür ki onun iradesi olamaz. O sadece güdülecek bir nesnedir.

Toplumlarda hiyerarşi doğal bir kaidedir. Erkeğin üstünlüğü de böylece doğal bir ayrıcalıktır. Sömürücü düzenlerin kendilerini yeniden ve yeniden üretiminde bu ideolojik kaynak son derece önemli bir yer tutar. Zira, özel mülk ve sömürü doğanın katledilmesinde bu külliyat tüm rezillikleri aklar ve paklar. İşte, ırkçılık, cinsiyetçilik ve sömürücülük böylece rahat yüzü görebilir. Bu açıdan, düşünceye vurulan insanın yaratıcılığını, inisiyatifini teslim alan bu egemen düşünceye kökten meydan okumayan ve bunu kendisinden de başlatmayan bir yürüyüş özgür insan, doğa düşmanı olmayan bir toplum geleceğine çıkamaz. Sorun sadece çıplak ırkçılık ve cinsiyetçiliğe kaba tekçi, inkar ve imhacılığa karşı çıkmakla bitmiyor. İmparatorların, gerici devlet hakimiyetlerine karşı çıkmakla bitmiyor. Onların bir etkisi olarak üzerimizdeki ve saflarımızdaki gizli ırkçılığa, üstünlük fikriyatına da karşı olmalıyız. Yabancılaşmaya karşı gerçek bir mücadele içinde olmalıyız.

Cinsiyetçiliğe karşı mücadeleyi içermeyen bir mücadele ırkçılığa karşı mücadele edemez. Böyle bir ırkçılık baştan sakatlanmış durumdadır. Düşünün, Avrupa kapitalist modernitesi ve çok övülen gerçekten bilimsel ilerleme açısından önemlide olan Avrupa aydınlanması esasta kadını toplumsal hayattan dışlamıştır. Aydınlanmanın “koca koca”  bilim adamları gerçekten bir koca misali biyolojik ve ruhsal olarak zayıf olduğu gerekçesiyle kadının yeri evidir demişlerdir. Ve o “büyük bilimsel” buluşlarını vicdani ve koruma amaçlı bir şefkat olarak göstermişlerdir. Erkek hep üst kimlik olmuştur. Kapitalist sömürü, kapitalist Pazar, ulus devlet, kapitalist sömürgecilik, beyaz ırkın medeniyeti hep bir doğal argüman haline gelmiştir. Bu durum mağdurlar arasında bile kendini var etmiştir. ABD’nin sömürgeci işgalciliklerini bir demokrasi diye selamlama, bu yayılmayı kabul edilebilir, insanlığa hizmet eden demokratik bir sömürgecilik olarak karşılama açık bir gerçek değimlidir. Neo-liberal ideolojinin ezilenler safındaki etkilerine karşı mücadele görevini hiçbir şekilde atlayamayız.

Naziler, arı ırkının yüceliği teorisinden hareket ettiler. Üstün ve aşağı ırklar var dediler. Katliamlarını bu ideolojik temelden beslenerek sosyal bir gereklilik olarak gördüler. Bu kölecilikten bu güne kadar insanlık tarihinin bildiği bir söylemdir. Sömürgeciler, beyaz ırk üstünlüğü ve beyaz adam misyonerliğiyle hareket ederek yerli halkların kırımını meşrulaştırdılar.

Irkçılığı, özelliklede ideolojik hegemonya yoluyla toplumsallaştırdılar. Sorun sadece insan öldürüyorsa biri ırkçı değilse değil meselesi değildir. Gizli ve ince ırkçılık bugün hayatın her alanında okulda, işyerinde, yerleşim alanında sözde eşitlik vitrini altında neredeyse doğallaştırılmış, içselleştirilmiş yeniden bir üretimle sürdürülmektedir. Aşağılama nezaket perdeleriyle hatta ırkçılığı sözde yasaklayan yasalar bayrağı altında fiilen sürdürülür durumdadır.

Asya ve Afrika’nın Avrupa’da yaşayanları hem kanunen yabancıdır hem de dolayısıyla yabancılar kanununa tabidir. Avrupa ve Amerika’nın sömürülenlerinin onların kötü hayat koşullarını nedeni bu yabancılardır. Avrupa ve Amerika işçilerinin sorunlarının kaynağı da onlardır. Amerika’da Amerika’yı geri almak için çay partileri, Almanya’da Nazi Partisi, Fransa, Japonya vd yerlerdeki çıplak Nazi atılımlarını genel toplum içerisindeki etkisi de açık bir olgudur. Oslo’daki ırkçı katliamın temelini de  Türkiye’de fındık toplamaya giden işçilerin linç edilmesini de kapitalizmden ayrı ele alamayız. Sorun sapkın bir Oslo Briywik eylemi değildir. Şimdiki durumda bu katliamların kaynağı yeni emperyalist savaş stratejileridir.

Dolayısıyla, döner cinayetleri, Oslo pratiklerinden ötürü sözde özürler bir emperyalist “demokratik” savaş taktiğidir. Faşist çetelerin temel kaynağı emperyalizmdir. Faşizm de emperyalizm kaynaklı bir kapitalist modernite yürüyüşüdür. Türkiye’de alevi evlerine konan işaretler, ramazan tutmayanları fişleyen uygulamalar bir Türk-İslam sentezi hortlamasıdır.

1915 Ermeni, 1937-38 Dersim soykırımı emperyalist savaştaki Yahudi soykırımı, Hrant Dink cinayetleri, lezbiyen-gaylar, bisexüellere yönelik saldırılar, Avrupa’da Romanlar gibi topluluklara yönelik baskılar, Uludere Roboskı’ler, tümü bugün kapitalizmin kaynaklık ettiği sonuçlardır. Bunların tümü kapitalist modern, uygarlık ideolojisi, kapitalist modern devlet ve onun merkezileşmiş-yoğunlaşmış neo liberal küresel emperyalizm meyveleridir. Onlara göre iyi olan emperyalizmdir-kapitalizmdir. Soy ayırımlarını bu yolla doğallaştırdılar. Bu yolla emperyalizm ve emre amade uşakları dışındakileri barbar gösterdiler. Romanlar gibi ezilenler, engelliler, eşcinseller, kadınlar, ezilen ulus ve halklar, sömürülenler modern paradigmaya uyum göstermeyen sapkınlar olarak gösterildiler. Ve şimdi uyguladıkları politikalar dünkü gibi bu temele dayanmaktadır. Ötekileştirme, ezen milletlere özel bir anlam atfetmeler hatta genetik bilimleri bile kullanarak sınıfları, ırkları, ırkçılıkları meşru ve kaçınılmaz gerçek olarak göstermeler bilinen bir durumdur. “Tembel, suçlu, vahşi, pis” göçmenler onlara göre mutlaka ezilmelidirler. “Güvenlik konseptleri” iç faşistleşme, yönetimlerini sürüdürülebilir hale getirme temelindeki bir ırkçılık uygulamasıdır. Ve toplumu böylece zehirleyerekten yol almaya çalışıyorlar.

Kapitalizmin hizmetinde disipline edilen pozitif bilimlerin de yardımıyla, kapitalizmin ihtiyacı olan merkezi-üniter cumhuriyetler ve eski köleliğin yeniden üretimini ifade eden yurttaşlık ve buna rıza göstermenin sözleşmesi olan anayasalar, hep ilericilik olarak gösterildi. Aydınlanmacı felsefe de bu son derece bariz bir olgudur. Nitekim, bu yanlış anlayışlardan kopamamaktan ötürüdür ki, Türkiye Kuzey Kürdistan coğrafyasında Kemalist faşist cumhuriyet ordularının Dersim soykırımı, Kürt katliamları ortaçağ karanlığına karşı bir aydınlanma hareketleri olarak desteklene geldi.

Ulus devlet eksenindeki barbarlıklar ibdidai toplulukların medenileştirilmesi diye alkışlandı. Tenkil ve tehcir hareketleri barbarların uygarlaştırılması olarak telakki edildi. Ulus devletin tekçilik temelli merkezi tek devlet-tek bayrak-tek millet projesi kapitalizmin bir versiyonuydu. Şimdiki durumda da aynı projeler yürütülemez olan sistemlerin Türk-İslam sentezi gibi uygulamalarıyla yeniden cilalanmaktadır. Ezilenler, cemaati müslüme çağıran cihad savaşlarıyla yeniden gadre mahkum edilmektedirler. Temel mesele şudur: aslolan kapitalizmin ulvi çıkarlarıdır. Gerisi ise teferruattır. Şimdi Türkiye’de herkes islamdır. Ve Türk-islamdır. Bu çerçeveye gelmeyenler kafirdir. Dün de kaynaşmış sınıfsız kitle uydurmasıyla korporatif Mussolinicilik şu durumda  yeni Osmanlılar tarafından yeniden üretilmektedir. Sömürücü mezalimcilerin inkarcı-ırkçı-soykırımcı tarihlerinin ezilen ulus ve azınlıkların varlığına tahammülsüz genositlerini bugünde yaşamaktayız.

Ezen ve ezilen uluslar küresel emperyalist ideologların iddia ettikleri gibi tarihte kalmadı. Ulusal eşitsizlikler günümüz emperyalist dünyasının da diri bir gerçeğidir. Kapitalizmin ürünü olan uluslar ve ulusal eşitsizlikler sorunu şüphesiz toplumsal gelişmeye bağlı olarak sosyal ve siyasi içeriği itibariyle köklü değişiklikler göstermiştir. Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz. Bu açıdan, milli baskıya karşı tüm uluslar için tam hak eşitliği üstün ulus, üstün din-ırk anlayışlarına karşı mücadele proletarya enternasyonalizminin gereğidir. Emperyalist-kapitalist ülkelerdeki gerici yurtseverlik bayrağı altında ezilen ulusların boyundurukluk altında tutulmasında ayrıcalıklar edinen sosyal şovenizme karşı da mücadele önemli bir görevdir. Ezilen ulus ve halkların meşru başkaldırısını desteklenmek durumundadır. Sınıfsallık adına ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkına itina göstermeyenler beylik lakırdılarla emperyalist boyundurukluğa objektif olarak evet demektedirler. II. enternasyonal ihaneti de bu temele dayanmıştır.

Emperyalistlerin ve uşaklarının her tür işgal ve ilhakına hayır. Gerçek Devrimcilik ilhak ve işgal koşullarını devrimle parçalanmasını ön koşul olarak görür. Ulusal eşitsizliklere böyle son verilebilir. Eşit-özgür birlikteliğin yoluna böyle girilebilir. Sömürücü egemenlik sisteminin hiçbir şekli kabul edilemez. Resmi dil ve üst kimlikli ulus yutturmacılarıyla ezilen ulus ve halklar için özgürlük tesis edilemez.

Kapitalizmin çerçevesini aşmayan hiçbir konsept ezilen ulusları kurtuluşa taşımaz. Tüm uluslar için tam hak eşitliği proletarya ve ezilen ulus ve halkların birliği, dayatılmış ayrıcalıklı ulus eksenli merkezi üniter cumhuriyetler değil, bölgesel özerklik ve özerk yönetim ekseninde, tüm halkların eşit-özgür birlikteliği çerçevesinde Kürdistan’da ve her bir yerdeki mücadelelere proleter enternasyonalist elimizi uzatmak zorundayız. Anayasal demokrasi hayalleriyle kitlelerin aldatılmasına hak-hukuk oyalanmalarıyla alıkonulmalarına müsaade edilemez. Egemenlerin işgal ve ilhakını özgür yurttaş, bireysel haklar biçimindeki argümanlarla yeniden üreten projeler göğüslenmek durumundadır. Zincire vurulmuş ezilen ulus, azınlık ve inanç gruplarının egemenlik sistemi içinde özgürleştirilmesi mümkün değildir.

Sermayenin aşırı merkezileşmesi ve yoğunlaşması gerçekliğinde ayak bağı statükoların yeni ihtiyaçlar temelinde kırılması ve yeniden yapılandırılmasını halklara dostluk gibi görenler egemenlerle müzakerelerden medet umanlar yerel yönetim karşı devrim reformlarını alkışlayanlar büyük bir yanılgı içerisindedirler.Tüm bunlar neo-liberal stratejik yapılanma ve tasfiye planının farkında değillerdirler. Kapitalist-emperyalist saldırganlığın yeni bir medenileştirme projesiyle karşı karşıyayız.

Sermaye temelli üretim sürecinin bir sonucu olan kapitalist kriz, bugün de tüm çıplaklığıyla ortadadır. Tarih, Marksist tarihi yeniden ve yeniden doğrulamaktadır. Küresel adına “serbest piyasa” denilen işleyişin ve bu işleyişin yeni birikim modelini ve onun çokuluslu şirketlerinin egemenlik konseptinin yürüyemeyen hali, faturayı yine halklara çıkarıyor. Günah keçisi yine göçmenler, yine terbiyeye gelmeyen ezilen ulus ve halklar ve yine proletarya. İMF, DB kontrollü şok -terapi önlemleri ticaret ve ekonomideki liberalizasyon emekçilere yönelik büyük bir saldırı dalgasıdır. Bu dalga ırkçı, cinsiyetçi ideolojik bir saldırganlıkla el ele yürütülmektedir. İşte onların demokratik uygarlık dedikleri emekçilere yönelik vahşi barbarlık, teröre karşı mücadele dedikleri saldırganlık adalet vitriniyle örtülmeye çalışılmaktadır. Bu sisteme ve onun adaletine hukukuna sonuna kadar hayır perspektifiyle ayağa kalkalım.

Bu yaşadıklarımız kader değildir, dayatılan bu kaderi değiştirebiliriz. Soykırımcı ırkçıların eskimiş dünyasını alt edebiliriz. Bu tanrılara itaat hiçte mecbur değiliz. Onların dayattığı bu dünyayı Sovyet-Çin-Paris Komünü gerçekliğinde olduğu gibi altetmiştir-edebiliriz.

Modern hukuk-anayasa vitrinli kapitalist modern devletlerde  hak ve hukuk burjuva egemenliğin süründürülmesine geçirilmiş bir demokrasi örtüsüdür. Tabir edilen bu demokrasi emekçiler açısından sadece diktatörlüktür. Ve bu diktatörlük , sivil toplumculuk, parlamentoculuk gibi olgularla kabul edilir kılınmak isteniyor. Eşit olmayan ezen ve ezilenler gerçekliğinde yurttaşlık etiketi ile aldatılan sisteme rıza gösterir hale getirilmek istenen emperyalist ve uşağı devletlerin sınıf niteliğini gizleyen biçimsel yasal eşitlik ve temsiliyet denilen hükümetlerle emekçilerin boyundurukluğa razı edilmesi  ırkçılığı gizleyebilirmi.

Onların cumhuriyeti, yurttaşlığı, uygarlığı tamı tamına ezilenlere düşmanlıktır. Egemenliği aöaç edinmiş, adı ne olursa olsun her devlet, ezenleri imtiyazlı kılar. Ezileni fizikken-maddi-manevi her açıdan öldürür. Ezme ve ezilme meşrulaştırılır. Gerek ulus devlette, gerek ümmetçi-dinci devletlerde sözde reformcu her tür gelişmede Protestan ve Kalvinist  yada laisizm örneklerinde görüleceği gibi, gericiliğin çıkarları hep yükselen bayrak olagelmiştir. Emekçiler, kapitalizmde sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre  her zaman tanzim edilmesi gereken bir kriminalizm olgusu olarak ele alınmışlardır. Burjuva uygarlık örtüsü ile ezilenlerin tarihi mirası hep aşağılanmıştır. En iyi halde söylenen şudur; kapitalizm bir ilerleme konseptidir, bir ilericilik bayrağıdır. Bu ideolojik hegemonya emperyalist-kapitalist barbarlığı emekçilerin lehine gören savunulara yol açmıştır. Irkçılığa karşı mücadele bu çerçevenin tamamıyla dışına çıkma çağrısıdır. Kapitalist misyonerliğe karşı ezilenlerin mücadelesi bu temelde anlamlı olabilir. Böyle bir bilinç yoksa ezilenlerin mücadelesi objektif olarak hiçleşir. Evet, biz ezilenlerin mucizeler yaratan tarihsel mirasını sahipleniriz. Bu miras ancak doğru bir bilinçle geleceğe taşınabilir.

Kapitalist “devrimcilik” ırkçılığın-cinsiyetçiliğin-sınıf farklılıklarının özüne dokunmayan sistemi onarmanın ötesine geçmeyen bir çizgiyi ifade eder. Ezilenlerin kurtuluş mücadelesine bu temelde sahip çıkılamaz. Liberalizmin-jakobenizmin her türüne karşı bir devrimci bayrak geleceğe yürümede elzemdir. Jakoben aydınlanmacılığı, liberal modernleşmenin karşısına gerçek sınıfsız toplum projesiyle çıkılabilir.

Tekniği, makineyi, üretici güçlerin gelişme seviyesini ilericilik-gericilik saflaşmasında temel unsur olarak görmüş olanlar her zaman kapitalist uygarlık ve ideolojisi karşısında secde etmişlerdir. Ona karşı mücadeleyi de gerici bir refleks olarak değerlendirmişlerdir. Komünist saflarda bile II. Enternasyonal dönekliğinde  ve hatta Komüntern’de bile bunun etkilerini görmek mümkündür. Kapitalist cumhuriyet ve uygarlık karşısında eğilenler kapitalizmin ihtiyacı çerçevesindeki saldırganlığı neredeyse meşrulaştırmışlardır.

ADHK’nın beslendiği gelenek bu bilinen epistomolojiye karşı büyük bir mücadelenin adıdır. Tarihte Kaypakkaya’nın çıkışı kalkınmacı, ilerlemeci, cumhuriyetçi sözde devrimci paradigmaya karşı halkların-ezilenlerin gerçek kurtuluş seçeneğidir.

Sömürgeciliğin her türü böyle deşifre edildi. Adına buluş-icad denilen Cristof Kolomb istilacılığının yerli halkları talan eden-kıyımdan geçiren uygarlığının vahşi mahiyeti böyle açığa çıkarıldı. Batının uygarlığının ezilen ulus ve halkların boyundurukluk altında tutulması üzerinden yükseldiği onların korkunç yoksulluğunun ifadesi olarak bu uygarlığın böbürlendiği açık değimlidir.

Aztek-Maya uygarlığını yaratan Meksika halkının %90’ının kırımı üzerinde yükselen Peru’da İnka uygarlığını soykırımla göğüsleyen zalimlerin yücelttikleri uygarlığın manası artık tamamıyla açıktır. Aptallığın-tembelliğin üssü olarak görülen ezilenlerin ve emekçilerin “kurtarıcısı” emperyalist ABD, Japonya ve Avrupalıların üstünlüğünün insanlık ve doğa düşmanı yüzü ortadadır. Ari ırkının tahrip olmaması için meşrulaştırdıkları ırkçı-sömürücü-cinsiyetçi ideoloji ile kesinkes ve köklü bir hesaplaşma çağrısının hizmetinde olan kampanyamız için her alanda seferber olmak insanlığa ve doğaya bir hizmettir. Bu hizmet, proletarya, ezilen ulus ve halkların meşru hak ve görev olan mücadeleleriyle bir dayanışma çağrısıdır da. Tanrılaştırdıkları kapitalist-emperyalist ulus devlet fikriyatına karşı proletarya ve egemenlerin devrimci savaşla iktidarlarını tesis etmesi ve sınıfsız topluma yürümelerine mütevazi de olsa bir katkıdır.

Kampanyamız, dayatılan burjuva resmi düşünce ve resmi tarihle hesaplaşma çağrısıdır. Milliyetçilik, İslamcılık ve cinsiyetçilikle zehirlenen kitleleri gerçek devrimci bilinçle birleştirme çabasıdır. Biz, sultanların, patronların, askeri kapıkulu olmayı reddedersek ki bu reddediş devrime sarılmayı gerektirir, onlar olamaz.

Kapitalizm hiçte insanlık için bir seçenek olamaz. İnsanlık hiçte böyle bir toplumsal aşamaya hiçbir gerekçeyle boyun eğmek durumunda bulunamaz. Tüm rezaletleriyle ortada olan bu cinsiyetçi-ırkçı toplumu gelişmenin zorunlu ve mutlak bir evresi diye selamlayanlar bugün onun doğrudan vurucu gücü haline gelmişlerdir. Onun, kadın-erkek eşitliği yalanıyla gizlediği devletlerini sürdürme aleti, aileyi ve burada kadının ödenmeyen ev emeğini doğal bir işleyiş olarak gösteren anlayışını görmek durumundayız. Erkek-beyaz- Avrupa merkezci- ilerlemeci tüm anlayışlara meydan okumalıyız.

Bunu bir beyan olmaktan çıkarıp pratikleştirmeliyiz. Her alan bir karargah, bir üs bölgesi olmak durumundadır. Üs bölgelerini yeni karargahlarla tahkim etme seferberliğiyle ezilenleri işyeri, mahalle, şehir, bölge, komite, meclis, platform gibi araçlarla seferber etmeliyiz. Görevlerde nasıl yapacağımızla bellidir. Görev başına.

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu)

http://www.adhk.de      e-mail: info@adhk.de

Eylül 2012

adhk tarafından

DKÖ (Demokratik Kitle Örgütü) Anlayışımız ve Perspektifimiz Ne Olmalıdır?”

Kasım 27, 2013 de ADHK adhk tarafından

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu) tarafından, federasyon ve bileşenleriyle birlikte

“DKÖ (Demokratik Kitle Örgütü) Anlayışımız ve Perspektifimiz Ne Olmalıdır?

başlığıyla Avrupa genelinde gerçekleştirilecek olan Alt Konferansların tartışma metnidir.

 

DKÖ (Demokratik Kitle Örgütü) Anlayışımız ve Perspektifimiz Ne Olmalıdır?

 

ADHK 22.Kongresinde delegelerimizin fikirleri ve önerileri doğrultusunda tartışılarak merkezileşen ve 22. Dönem komisyonun önüne görev olarak konulan “DKÖ anlayışımız ne olmalıdır?” gündemli konferans örgütleme kararı, 22.Dönem komisyonumuzun 3.toplantısında geniş bir şekilde ele alınarak değerlendirilmiş ve somut planlaması yapılmıştır. Kurumumuzun bütünlüklü durumundan hareket eden komisyonumuz, hem kurum ve bileşenlerimizin, hem de kitlemizin tartışmalara daha aktif katılımını esas alarak, konferansların bölgesel yapılmasını kararlaştırmıştır. Komisyonumuzun konferasnları bölgesel yapmasının bir diğer önemli nedeni ise kurumlarımızın ve bölgelerin denetlenme ihtiyacının gerekliliğidir. Yani konferasnlarımız aynı zamanda denetim içerikli bir muhteva da içermektedir.

‘DKÖ anlayışımız nedir, ne olmalıdır, nasıl yürütülmelidir, görevleri ve kapsamı ne olmalıdır’ vb. gibi konuları, bugün değil, 70’lerden bu yana tartışa geldik. DKÖ’lere biçtiğimiz misyonlar, dönemlerin hakim anlayışlarına göre şekillendi. Dönemlere göre yalpalayan bu gidişatımız, esas olarak 2002’lere kadar devam etti. Söz konusu tarihten sonradır ki, netleşerek sistemli ve istikrarlı bir hatta oturdu. Buna rağmen hala her birimiz kafamızda oluşturduğumuz bakış açılarımıza göre tartışma gündemi oluşturuyoruz. Veya kavrayıştaki sıkıntılarımızdan kaynaklı, yeniden yeniden tartışma-tartıştırma ihtiyacı görüyoruz.

Kuşkusuz ki, tartışılarak sonuçlandırılmış herhangi bir konu, ‘Hammurabi kanunlarına’ dönüşüp tekrardan tartışılmaz diye bir kural yok. Onlarca kez tartışılarak sonuçlanmış bir konu, ihtiyaç ve gerek görüldüğünde takrardan tartışılır. Ancak, bu tartışmalar belirli bir doyuma ulaşıp, çoğunluğun anlayışına ve kavrayışına dönüştüğünde genel kabul görerek tartışmalar noktalanır. Bireylerin keyfiyetlerine göre veya bakış açılarıyla uyuşmuyor diye, yeniden tartışma dayatmalarıyla kurumun tartışma gündemi olmaz, olmamalıdır da. Sonuçta biz salt tartışma kulübü değiliz. Esasta toplumsal pratiği örgütlemeyi hedefleyen ve bunun mücadelesini veren bir kurum olmamızdan sebep, bütün tartışma gündemlerimiz, sınıflar mücadelesinin bizlere yüklediği görevleri en başarılı şekilde yerine getirmenin vazgeçilmez aracı olma işlevini gördüğü ölçüde geliştirici ve ön açıcı olacaktır. Diğer biçimiyle sınırlı kaldığında, sadece zihin egsersizleri yapmış olmaktan öteye geçmeyecektir. Bu bağlamda, defalarca kez tartışmış olsak da, konuya dair kafalarımızda var olan çelişkili ve yanlış anlayışlardan kurtulmak için, bir kez daha konuya dair bakışımızı tüm kitlemize sunuyoruz.

Konuyu belli başlıklar altında ele alacağız.

1-DKÖ’ler hangi ihtiyacın ürünüdürler?

Avrupa’da oldukça geniş  bir Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı nüfus yaşamaktadır. Politik, ekonomik ve eğitim gibi nedenlerle yasal ve yasadışı yollarla gelen işçiler, emekçiler, öğrenciler, gençler ve işsizlerden oluşan bu oldukça kabarık kitle, yaşamlarını Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ikame ettirmektedir. Büyük çoğunluğunun ortak noktasını ekonomik ve siyasal zorunluluklar oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, bu insanlar, egemen sınıfların uygulamış oldukları ve dayattıkları ekonomik-politik şartların sonucu kendi topraklarından kopup buralara gelmek zorunda bırakılmışlardır. Kimileri üçüncü veya dördüncü kuşak olmasına ve kimileri de bir daha geri dönmemek üzere gelmiş olsalar da, Türkiye-Kuzey Kürdistan’la olan ulusal, kültürel, mülkiyet ve aile bağlarını koparmamışlardır.

Bir çoğu kendisini Avrupa’lı değil, hala Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı hissetmekte ve tanımlamaktadır. Bunun çeşitli geleneksel, ekonomik, politik ve sosyal nedenleri var.

Çeşitli zorunlulukların buraya sürüklediği bu kabarık nüfusun diğer bir ortak noktası da, yaşamlarını sürdürdükleri yeni ülkelerin emperyalist-kapitalist gerçekliğidir. Bu zeminde sınıf baskı ve sömürüsünü, ekonomik ve politik sorunları niteliğine özgün çok boyutlu yaşamaktadırlar. Bunun sosyo-kültürel, sosyo-psikolojik ve politik etkileri çok yönlüdür. Emperyalist-kapitalist sistemin ekonomik ve politik krizi en önce bu göçmen kesimleri hedeflemekte ve vurmaktadır. Egemenlerin işsizlik ve yoksulluk şartlarında daha çok körükledikleri yabancı düşmanlığı, ayrımcılık, ırkçılık ve iç-faşistleşme, yerli halklarla sınıf dayanışmasını da parçalamaktadır. Devletlerin giderek artan düzeyde polis devletleri haline gelmelerinin sancılarını bu kesimler daha katmerli yaşamaktadırlar.

Bu sancılar, azımsanmayacak oranlarda vatandaşlık statüsüne geçmeleriyle de değişmiyor. Sosyo-kültürel ve ulusal uyumsuzluktan, ırkçı-faşist baskı ve tehditlere varan, nesiller boyunca ‘’yabancı’’ görülüp dışlanan, horlanan ve aşağılanan bu kesimler, varlıklarını sürdürebilmek ve bunun içinde güç olabilmek için, ulusal, kültürel, dinsel vb. gibi kurumlar oluşturmakta ve bu kurumlarda örgütlenmektedirler. Yaşadıkları sorunlardan kurtulma yolu olarak gördükleri bu sığınaklar, onları toplumsal yaşamlarında daha da daraltmakta ve yerli emekçi halklarla dayanışmasını ve birlikte hareket etmesini sınırlayan gerici bir işlev görmektedirler. Kendi içine kapanıp daralmaya yol açan ve yerli halklarla ekonomik-demokratik haklar mücadelesinde dayanışmayı engelleyen bu yönelimler, emperyalist-kapitalist devletlerin ayrımcı, yabancı düşmanlığı üzerinden yaptıkları politikalarına dayanak oluşturmakta ve hizmet etmektedir.

Oysa, bu emekçilerin çıkarları her bakımdan ortaktır. Bunların enternasyonalist bir ruhla, dayanışma, örgütlenme ve birleşik ekonomik demokratik mücadele zorunluluğu, halkların kardeşliği ve halkların demokratik mücadelesi esası üzerinden örgütlenmesi gerekmektedir. Bu yakıcı bir ihtiyaçtır. Avrupa’da emperyalizmin sömürü çarklarında öğütülen değişik ulus ve halk kitlelerinin her türlü ekonomik, politik toplumsal baskı ve uygulamaya, her türden gericiliğe, yabancılaşmaya, insan ve insanlığın uyuşturulması, çürütülmesi ve düşürülmesine, işsizliğe, uyuşturucu ve fuhuşa karşı, emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan çevre kirliliği ve tahribatına, haksız savaşlar, kıyım ve katliamlar, insanlık dışı uygulamalar ve hak ihlallerine karşı, gerçek ve haklı mücadelelerini yükseltmelerini sağlamak, bunları birleştirmeleri ve dayanışmaları, kültürel, sosyal ve sportif etkinlikler içerisinde toplumsal alternatifler üretebilmeleri gene ve ortak ihtiyaçlarıdır.

Buna, demokratik kitle örgütlerimizin yoğunluklu tabanının Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı emekçi kitleleriyle olan ulusal, kültürel, tarihsel, ideolojik bağları özgün bir boyut eklemekte. O coğrafyadaki tüm gelişmeler en direk bir şekilde bu kitlelerin de gündemi ve sorunsalı olmaktadır. Her türlü gelişmenin tarafı olma veya ilticacı kimliklerinden kaynaklı mevcut siyasal tercihleri gerçeği, Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı demokratik, devrimci ve ulusal hareketleri ve örgütleriyle de köprü oluşturmaktadır. Bu, değişik siyasal görüşlerden ve değişik perspektiflerden Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı halk kitlelerinin ekonomik-demokratik mücadelelerini birleştirme, örgütleme ve ortak, birleşik bir güç haline getirme ihtiyacıdır.

Dolayısıyla, bu ihtiyaç ve zorunluluk Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı devrimci, ilerici, demokrat, anti-faşist ve anti-emperyalist öncü güçlerin yerine getirmeleri gereken önemli görevlerinden birisidir. Ortak paydaları olan bu geniş yığınların çok çeşitli bir yelpazede ve değişik planlarda hareketleri ve mücadelelerini hem örgütleme ve hem de birleştirme ihtiyaçları diğer demokratik örgütler gibi, ADHK’yı da yaratmıştır. Kurulan DKÖ’ler bizlerin bilinç seviyesine ve şartlara göre değişik biçimler almış ve değişik işlevler görmüştür.

Amaç ve araç kavrayışımızdaki yanlışlarımız, çalışma tarzımız ve perspektifimizdeki sapmalar zaman zaman kitle örgütlerini, niteliğinin ve işlevinin dışında ele almamıza ve dolayısıyla gerçek birer demokratik kitle örgütü olmaktan çıkmamıza da yol açmıştır. Ancak demokratik kitle örgütlerine olan ihtiyacın temellerine yeniden inip sorguladığımızda, yani niteliğine ve işlevine uygun bir perspektifle ele aldığımızda, amaçlarına yabancılaşmaktan ve farklı nitelikteki araçları yerine ikame etmekten de kurtularak, onları tekrardan ayakları üzerine oturtabiliriz.

Kısacası; demokratik kitle örgütlerimiz, üzerinde kuruldukları siyasal coğrafyada yaşayan kitlelerin politik, ekonomik ve demokratik problemleri ve mücadeleleri ihtiyacı temelinde oluşmuşlardır. Bu nedenledir ki, somuta dair politikaları ve mücadele biçimleri bulundukları ülkedeki somut şartlara göre biçimlenecektir.

Bu DKÖ’ler Avrupa’da kurulmuş ve burada mücadele veriyor olmakla birlikte, Avrupa’lı sendikal, mesleki, ekonomik vb. yerli kurumlarla bir ve aynı karakterde değildir. Esas olarak Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı göçmen emekçi kitleler içinde örgütleniyor olması, onları yerli demokratik ve devrimci kurumlardan ayırt edici yanıdır. Bu fark görülmez ve onlardan her hangi biriymiş gibi davranılır ve görevleri buna göre belirlenmeye çalışılırsa, kendisini var eden esas ihtiyaçlara cevap veremez ve gereksizleşir. Herhangi bir göçmen kurum, yerli kurumların görevlerine soyunamaz. Ancak bunlar, yerli kurumlarla emekçi kitlelerin sorunlarının çözümü ve sınıf mücadelesinin gereklerini yerine getirmek için kendisine yakın bulduğu yerli kurumlarla dayanışmalara ve ittifaklara girebilirler, girmelidirler de. Bunu yapmadıkları taktirde, ulusal veya bölgeci bir tavra girmiş olurlar. 

 Klasik bir bilgiye dayanarak söyleyelim ki; örgütlenmeler ihtiyaçtan doğar ve ihtiyaç duyulmadığında ya dağıtılır, ya da yeni ihtiyaçlara göre yeniden şekillendirilir. ADHK ve benzeri ve önceli örgütlenmelerin ilk çıkış koşullarıyla bugünkü koşullar oldukça farklıdır. Ilk oluşum koşullarında ekonomik, 1980’li yıllardan 1990’lı yılların sonlarına kadar ise, çoğunlukla savaş ve siyasal koşulların zorlamasıyla yaşanan göç ve buna bağlı olarak göç edilen Avrupa ülkelerinde karşılaştıkları sorunların çözümüne yönelik çabaların doğurduğu örgütlenmeler ortaya çıkmış ve kendilerini bu göçmenlerin siyasal, sosyal ve kültürel yapılarına göre şekillenmişlerdir. Ancak özellikle 1990’ların sonu ve 2000’in başından itibaren, gerek yukarda sözünü ettiğimiz kitlenin sosyal ve siyasal duruşunda farklılıklar yaşanmaya başlamış, gerekse de burada doğup-büyüyen insanların çoğalmasıyla birlikte bugüne kadar varolan örgütlenmelerde daralma yaşanmış ve objektif olarak çevresindeki kitlenin ihtiyaçlarına yanıt olmayan örgütlenmeler haline gelmişlerdir.

Bu demektir ki; mevcut örgütlenmeler, örgütsüz olan kitleleri örgütlemekten uzaktır. Çünkü; program ve tüzüklerini bu kitlenin ihtiyaçlarına göre değil, siyasal nedenlerle göçetmek zorunda kalan insanların siyasal düşüncelerine ve geldikleri ülkelerdeki siyasal mücadelelerin hedeflerine göre düzenliyor, örgütleniyor, düşünüyor ve eylemde bulunuyorlar. Aynı perspektifle hareket eden gençlik örgütü de, örgütlemesi gereken kitle ile birleşemiyor, gerekli diyaloğu kuramıyor. Burdaki gençliği tanımak/anlamak ve onların kendilerini ifade edebilecekleri bir örgütlenme yapısından çok, onlara onların anlamadıkları dille klasik örgütlenme biçimi ve programlar dayatmaya çalışılmaktadır ve doğal olarak da sürekli daralmaktadır. 

2- DKÖ’ler Geniş ve Açık Olmalıdırlar

Yaşanan sorunlara, çelişkilere dair her bir bireyin, grubun, çevrenin, politik kitle örgütünün, siyasal partinin farklı çözüm önerileri, farklı çözüm projelerinin olması, eşyanın doğasıdır. Farklı ideolojik bakışlar, farklı siyasal çizgiler, demokratik kitle örgütlerinde ortak paydalarda, ortak ekonomik ve demokratik sorunlar temelinde mücadele birliğinin engeli değildir. Aksine onu güçlendiren ve zenginleştiren bir faktördür, böyle ele alınmalıdır. Bu DKÖ’nün işlevini ve amaçlarını doğru tanımlamak, birlik çerçevesini doğru çizmek ve bu birlik zemininde farklı görüşlerin mücadelesi temelinde hareket birliğini yakalayabilmekle ilintilidir. Bu, DKÖ’nü tek bir siyasal partinin çözüm projesinin ve perspektifinin tekeline alan, dışındakilere de kapısını kapayan bir anlayışla mümkün olmaz. Sınıflar zaten siyasal partilerde ve sınıf örgütlerinde örgütlüdürler. Belli siyasal partilerin taraftarları, belli bir siyasal çözüm projesinin yanlıları zaten politik kurumlarında örgütlüdürler. DKÖ’ler doğası gereği daha geniş toplumsal kesimlerin birlik ve ortak mücadele ihtiyaçlarının ürünü olarak, farklı nitelikte kurumlardır. Dolayısıyla bünyesinde anti-faşist, anti-emperyalist bir çok düşüncenin savunucusu ve taraftarı yer alır.

Açıktır ki, her birey ya da her grup, politik kitle örgütü veya politik örgüt, parti faaliyetçisi demokratik kitle örgütlerine katılırken, kendi doğrularını orada savunmaya ve hakim kılmaya, kendi çözüm projeleri ışığında o kuruma yön vermeye çalışır. Bir kitle örgütünde bu olması gerekendir ve en demokratik bir haktır. Farklı fikirler etrafında oluşan bloklar, demokratik kitle örgütlerinin doğasında vardır. Ancak kitle örgütünün, üyelerinin iradeleriyle ortaya çıkan bir rotası, bir siyasal çizgisi ve yönelimi vardır. Mümkündür ki, bu rota, çizgi ve yönelim her hangi bir politik örgütünkiyle paralellik arz edebilir veya ortaklaşabilir. Bu da gayet doğaldır. Eğer DKÖ, demokratik niteliğini koruyacaksa, bu tercihinden yola çıkarak kapılarını diğer farklı çözüm projelerine de kapatmamalı, diğerlerine karşı da açık, geniş ve kucaklayıcı olmalıdır. Kısacası, toplumsal, siyasal yürüyüşünü, bir sınıf örgütünden farklı olarak, daha geniş birlik temelinde yüz çiçeğin açtığı, yüz fikrin yarıştığı, herkesin kendisini özgürce ifade ettiği, kitle inisiyatifinin esas alındığı platformları sürekli kılmalı ve bunu garanti altına almalıdır.

Sınıf örgütünde daha dar olan birlik kriterleri, daha sıkı bir demokratik merkeziyetçiği gerekli ve zorunlu kılarken, merkezi disiplin daha geniş ve sert bağlayıcılığa sahipken, DKÖ’nün birlik kriterleri daha geniş ve esnek, bağlayıcılığı, kararları çerçevesinde daha dardır. Bu bağlamda, nitelikleri ve stratejik hedefleri birbirinden farklı olan bu iki örgütü aynılaştırmamak ve birini, ötekinin kuralları ve ilkeleriyle eşleştirmemek gerekir.

Bu, DKÖ’lerin liberal uzlaşma veya koalisyon platformları olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir de. Herkesin kendi özgün varlıklarını ve farklılıklarını, siyasal kimliklerini ve ilkelerini koruyarak, kendi fikirlerini özgürce ifade edebildiği platformlarda, doğru düşüncelerle yanlış düşüncelerin mücadelesi olarak görülmelidir. Bu, ortak paydalarda buluşarak, ortak hareket tarzını geliştirerek ve bir araya gelinmesi ve örgütlenmesi anlamına gelir.

 

3- DKÖ’müyüz, Politik Kitle Örgütü müyüz?

 

Kurumsal olarak, esasta ne menem bir niteliğe sahip olduğumuz sıkça tartıştığımız gündemlerimizden birisidir. Dönemlerin egemen düşünceleri doğrultusunda nitelik belirlemeleri yapageldik. Kah sıradan bir DKÖ olduğumuz kararına vararak sağa savrulduk, kah sınıf partisi rolünü oynamaya çalıştık sola savrulduk.

Şu artık açık olarak görülmelidir; evet, kuruluşumuzun ilk evrelerinde, her türden gerici, ilerici, devrimci veya faşistin de içinde yer aldığı, konsoloslukların da ilişkilerinin olduğu derneklerdik. Yani sıradan DKÖ’lerdik. Ancak Türkiye-Kuzey Kürdistan’da gelişen devrimci hareketin buralardaki etkilerinden sonradır ki, dernekler teker teker devrimcilerin denetimine geçer. Ki, o dönem, kurumların başını çekenlerin Kaypakkaya çizgisiyle buluşmaları, bu kurumların da adım adım nitelik değişimine neden olmuştur. İlerleyen yıllarda bu niteliği daha da netleşerek, günümüze kadar devam ettirilmiştir. Sıradan DKÖ kimliğinden koptuğu oranda, politik kitle örgütü olma kimliğini kazanmıştır. Faaliyet yürüttüğümüz emperyalist kapitalist devletler de bu kimliğimizi biliyor, Türk faşist devleti de biliyor, yerli devrimci ve komünist güçler de biliyor, sıradan kitleler de biliyor.

 

Bu tarihsel gerçek orta yerde dururken, hangi dönem kendimize ne dersek diyelim, yönelimimizi hangi anlayışla yeniden tanımlamaya çalışırsak çalışalım, değişen hiçbir şey olmadı, olmuyor, olmayacak da. Çünkü, bu kurum Kaypakkaya çizgisiyle buluştuğu 70’lerden bu yana, sıradan DKÖ kimliğini çıkarıp atmış, politik-ideolojik tercihini yaparak niteliğinin ne olduğuna da karar vermiştir. Bu nitelik, politiktir. Bu nitelik, devrimcidir. Bu nitelik, belirli ideolojik bir yönelimi ifade eder. Bunları değiştirebiliyor muyuz? Çok denedik, değişmiyor, değiştiremiyoruz. Adımızı ve bileşenlerimizin adlarını değiştirdik, yine de aynı niteliklerimizi koruduk ve devam ettirdik. Herhangi bir kuruma niteliğini kazandıran sınıfsal, politik, ideolojik, kültürel ve inançsal tercihleri ve yönelimleridir. Bu temel yanları değişmeden, kurum nasıl tanımlanırsa tanımlansın, özde değişen bir şey olmaz. Gerçeğine uymayan tanımlamalar hep eğreti durur. Yani biçim öze uygun olmalıdır, özü yansıtmalıdır. Dolayısıyla kendimizi bu gerçekliklere göre tanımlamak zorundayız. Bu geçekliği görmeyen veya üstünden atlayan yaklaşımlar ve biçilen misyonlar, nasıl ki bugüne kadar bizi sağa veya sola savurduysa, bundan sonra da aynı sonuçları yaratacaktır.

 

Bu niteliğimizden yola çıkarak, “biz sınıf örgütüyüz” demek de bir o kadar yanlıştır. Elbette yakınlık duyduğumuz sınıf örgütü olacaktır. Bunun olmaması, eşyanın doğasına aykırıdır. Ancak biz devrimci demokratik bir kurumuz. Niteliğimiz budur.

Kurumumuzun kamuoyuna deklare ettiği amaçları ve hedeflerinden de niteliği bellidir. Anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-faşist, anti-şovenist; her türlü ırk, din, dil, cins ayrımına ve ayrıcalığına karşıyız; haksız savaşların karşısında, haklı savaşlarınsa destekçisiyiz. Kapitalizmin doğayı tahribine, yerli ve göçmen emekçi halkların emeklerinin sömürüsüne, her türlü siyasal ve ekonomik hak gaspına karşı örgütlenme ve mücadele etme perspektifiyle hareket etmekteyiz. Bütün bunlar sıradan bir DKÖ’nün amaç ve görevlerinin üstündedir. Sırf bunlar bile niteliğimizi net olarak ortaya koyup tartışılmaz kılmasına karşın, post-modernist yaklaşımla sivil toplumcu bir duruş ve hareket tarzı dayatmalarına asla taviz verilmemelidir.

 

Bu niteliğimiz, bizi demokratik olmaktan çıkarmaz, politik bir parti konumuna da yükseltmez. Yukarıda da değinildiği gibi, karşılıklı saygı çerçevesinde her türden anti-emperyalist, anti-faşist, anti- şövenist her türden düşünceden kitleye açık, kapitalizm tarafından hakları gaspedilmiş kesimleri kucaklayan, bunlarla ortak paydalar etrafında buluşmuş, bunların düşüncelerini özgürce ifade edecekleri platformlar kurmuş olmak, kurumsal kimliğimizin demokratik yanını ortaya koymaktadır.

 

 

 

‘Nasıl bir örgütüz?’ sorusuna verilen yanıtlar, ‘nasıl olmamız gerekir’den çok “böyle olduk ve böyle kalacağız ne yapalım/ yapacak bir şey yok” şeklindeki durumu kabullenme anlayışından başka birşey değil. DKÖ’ler devrimci-demokratik niteliklere sahip olarak ve bu niteliklerini koruyarak da en geniş kitlelerle ilişki kurabilir, onları talepleri ve hedefleri doğrultusunda örgütleyebilir. Eğer bir örgüt sadece aynı düşünceyi savunan bireylerden oluşuyorsa ve oldukça daralmışsa; bu örgütün kitle örgütü olup olmadığını sorgulamak gerekiyor. Bir kitle örgütünün başarısı, onun kendi siyasi bakış açısını ne kadar kitlelere iletebildiği, ne kadar harekete geçirebildiği, ne kadar geniş kitleleri örgütleyebildiği; diğer bir deyişle, ne kadar nefes borusu olduğuyla ölçülür. Onun ne kadar “militan” göründüğüyle değil. ADHK’nın bugünkü yapısını herkes biliyor ve ne kadar “kitle örgütü” olduğunu da biliyor. Zaten tartışılmak istenen de “biz bu halimizle kitlelerle ne kadar geniş ilişki kurabiliyoruz ve kurabiliriz, ne kadar kitleyi ve ne için harekete geçirebiliriz?” sorusudur. ADHK dar anlamda örgütlenmiş ve hedefleri de dar olan bir devrimci örgüttür, ama kitleleri kucaklayan bir “kitle örgütü” değildir. Kitlelerle buluşmaya çalışmasına rağmen, yanlış bir yol ve yöntem denediği için bunu başaramamaktadır. Bu kurumun mevcut olan bakıs açısı ve yapısıyla, mevcut halini değiştirebilmesi oldukça zordur. Yeni yapılanmalara ihtiyaç var, ama gerçekten yaşadığımız koşulların ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir yapılanma olmak zorunda. Yoksa onun da geleceği nokta aynı olur.

“Anti-faşist, anti-emperyalist ve anti-şovenist olan herkese kapımız açık ve herkes kendini ifade edebilir” deniliyor. Bu güzel, ama gelgelelim ki; herkes senin belli bir düşüncenin hedefleri doğrultusunda örgütlendiğini ve şekillendiğini biliyor ve diyor ki; “onlar hepsi aynı kafanın insanları, benim kendimi rahat ifade edebilmem mümkün değil. Hele bir de işin içinde demokratik-merkeziyetçilik  varsa hiç şansım yok.” Bizim asıl sorunumuz bu da değil. Asıl sorun, herhangi bir toplumsal, siyasal gelişme olduğunda; hangi ve ne kadar kitlenin bizim tavrımızı merak ettiği konusudur. Biz bunun için kafa yoruyor muyuz. Yani geniş kitleleri dikkate alarak mı çalışıyor ve politika üretiyoruz, yoksa dar bir grubu idare etmek için mi?

 

Tartışmalara başlarken;

 

22. Kongre iradesinin kararıyla tartışmaya açılan bu konu, varlık nedenimiz olan göçmenlik meselesi başta olmak üzere, emek, demokrasi mücadelesi vb. özgül toplumsal meseleler çerçevesinde faaliyet yürüten kurumlarımızın siyasetini, programını ve pratiğini değişen dünya koşulları ve çelişkileri bağlamında günün ihtiyaçlarına cevap olabilecek şekilde daha ileri bir seviyeye taşımayı hedeflemektedir. Bu anlamda, yapılacak olan alt konferanslardaki tartışmalarda, dernek-bileşen üyelerinin ve çevrelerinin, özellikle gençlik ve kadınların düşüncelerinin, değerlendirmelerinin ve istemlerinin doğru bir yöntemle irdelenmesi, nasıl bir örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğunu ortaya çıkarılabilmemiz açısından önemlidir.

 

Bu sebeple yukarıda ifade ettiğimiz düşünce ve çözüm perspektifleri, yapılacak olan tartışmalara kapı aralayan, katılımcıları belli bir düşünce çemberine sınırlamayıp, onların düşüncelerini rahatlıkla sunarak tartışmalara her açıdan katkıda bulunmalarına teşvik edici olması bakımından ele alınmıştır. Bu tartışma sürecini örgütleyen ya da her bakımdan bilfiil içerisinde yer alan bütün katılımcıların da  meseleye bu açıdan bakarak gereken önemi ve hassasiyeti göstermesini bekliyoruz.

Konferanslarımızın başarılı ve öğretici bir şekilde örgütlenmesi temennisiyle…

 

14 Kasım13

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu) 22. Dönem Konseyi