adhk tarafından

Onur Toplumsal Tarih ve Kültür Vakfı’nı Destekliyoruz

Haziran 3, 2014 de ADHK adhk tarafından

Yoldaşlar,

Çoktandır eksikliği hissedilen  ve çeşitli sohbetlerde dillendirilen vakıf, kısa süre önce kuruluşunu tamamladı ve çalışmalarına başladı. Geçtiğimiz günlerde Vakfın başkanı Ahmet Cihan’ın katılımıyla  Köln’de tanıtım toplantısı yapıldı. Bu toplantıya İbrahim Kaypakkaya çizgisindeki mücadeleleri ortak payda ve ortak tarih kabul eden çok sayıda kadın ve erkek katıldı. Katılımcıların hemen hepsi, Vakfın kuruluşunu sevinçle karşıladı ve desteklemek için görev üstlenmeye hazır olduklarını açıkladılar. Örgütümüz ADHK temsilcilerinin de hazır bulunduğu toplantıda; bizler de diğer dostlarımız gibi Vakfın kuruluşunu son derece gerekli ve yararlı bulduğumuzu açıkladık ve destekleyeceğimizi duyurduk. Aynı toplantıda dayanışma çalışmalarını yürütmek üzere oluşturulan çalışma grupları, bulundukları ülke ve bölgelerde tanıtma, dayanışma ve katılım çalışmalarına başlamış bulunuyorlar.

Bu gelişmeyi, ilgi ve dayanışmalarınıza sunulmak üzere sizlere duyuruyoruz.

Değerli yoldaşlar,

Özetle: Vakıf, mücadele değerlerimizi toparlamak, arşivlemek, gelecek kuşaklara ve tarihsel hafızaya sunmak, tarihimizi (sözlü, görsel, yazılı ve başka boyutlarıyla) kayıt altına almak, yeni değerlerin üretilmesine kolaylık sağlamak, mücadele içinde hayatını kaybedenlerin yakınlarına ve her bakımdan sarsılan devrimci ailelerle ve çocuklarıyla (eğitim, hukuki destek, tedavi ve ekonomik) dayanışmada bulunmak, mücadeleye katkı amacıyla yürütülen kültürel, bilimsel ve siyasal etkinlikleri desteklemek ve olanaklarını yaratmak gibi önemli hedefler gözetmektedir. Mevcut siyasal ve hukuki sistem içinde bu işleri yapabilmenin olanakları vardır.

Yoldaşlar, 40 küsür yıllık sürede ideolojik, siyasal, kültürel ve başka alanlarda görmezden gelinmesi imkansız çığırlar açan bu mücadele tarihi; ne yazık ki; derli toplu ve bütünlüklü halde kayda alınmış değildir.  İşin en acıklı yanı, artık herbiri 60 yaşlarını geçmiş çok sayıda yoldaşımızın veya mücadele arkadaşımızın bilgi, deney ve tecrübelerini kayda geçirmeden kaybetmekte oluşumuzdur.Bunlardan ҫok azı mücadele tarihimize ilişkin kısmi şeyler yazmışlardır. Devrimci ve komünist hareketin, mücadele tarihi, çalkantılar,ilerleme ve gerilemeler,zafer ve yenilgiler, parçalanmalar, bütünleşme ve kendisini yeniden üretme gibi süreçlerden geçerek ilerlerlemektedir.Bizim tarihimizde de yaşanmış olan bölünmeler, çalkantılar, kayıplar sonucu; tarihimizle ilgili bilgiler bölük-pörçük, bütünlükten yoksun, darma dağınık durumdadır.Her bir ayrılık sonrasında tarafların elinde kalan bilgiler arşivleneceği yerde;bir süre bekletildikten sonra maalesef çöpe atılmakta, yok olup gitmektedir. Böylece meydana gelen hafıza kaybının yerini efsaneler, söylentiler ve spekülasyonlar almaktadır. Bu çalışmaların en uygun örgütlenme biçimi olarak böyle bir Vakıf şeklinde, kurumsal olarak, aynı ortak tarihe sahip olanları kucaklayacak biçimde hiç değilse bu aşamada yapılması kaçınılmaz ve zorunludur. Bu gerçeği olduğu gibi kabul etmek, tarihsel sorumluluk bilinciyle hareket etmek ve gereğini yapmak;önümüzde kaçınılmaz bir görev olarak durmaktadır.

Yoldaşlar, vakıf kurmak, ona kaynak sağlamak ve kaynaklarından toplumsal biçimde yararlanmak gibi rutin işlemlerden önce (kuşkusuz bunlar da çok önemlidir!), asıl çok önemli olan şey vakfın hedeflerine ulaşmasını kolaylaştırmaktır. Bunun için kollektif ve kucaklayıcı bir dayanışma zorunluluğu vardır. Doğrusu bu epistomolojik toplumsal hafızayı yeniden kurmak ancak böyle kollektif-bütünlüklü (bütün bölümleri kucaklayıcı) çabayla mümkündür. O yüzden herkesin esnek, yapıcı sorumlulukla  hareket etmesi, katkıda bulunması, belge, bilgi ve speksifik arşivciklerin hepsinin araştırılıp biraraya getirilmesine kolaylık sağlaması gerekir. Kayda geçirilmeye değer portreleri araştırıp bulmak ve onlarla planlı biçimde röportajlar ve söyleşiler yapmak, tek tek önemli olaylarla ilgili (örneğin, cezaevleri-direnişler, artık tarih olan ATÖF gibi kurumlarımız, yankı uyandıran büyük olaylar vs.) spesifik araştırmalar yapmak ve arşivlemek… ancak bütün yoldaşların ve dostların kollektif çabasıyla mümkündür. Bu anlamda en büyük görev Avrupa’nın hemen her yerinde çalışmaları olan örgütümüze düşmektedir. Fakat olanaklar ölçüsünde bu çalışmaları bizimle belirli aşamalarda ortak tarihe sahip dostlarla birlikte yürütmeye özen ve önem vermeliyiz. Önümüzdeki günlerde gerekli asgari teknik donanım sağlandığı andan itibaren bu aşamada yapılması gereken çalışmalar başlayacak ve sizlere de duyurulacaktır. Bütün yoldaşlar bu çalışmalara katılmalı ve dayanışma içinde olmalıdır.

Artık yarattığımız kendi tarihimizi kendimiz kayda geçirmeliyiz. Bu büyük mücadele değerlerini görünür kılmak en başta bizlere düşmektedir. Edebiyatçılara, tarihçilere, bilim insanlarına ve en önemlisi de emekçi sınıfların entelektüellerine ve yeni kuşaklarına kendimiz sunmalıyiz. Mücadelede canlarıyla, beyinleriyle yarattıkları devrimci anılarıyla bizim olan yoldaşlarımıza, „ o güzel atlarına atlayıp gidenler“imize hakkettikleri değeri, onları tarihteki yerlerine koyarak vermeliyiz. Bu büyük değerlerimizin hiç birinin unutulup gitmesine göz yummamalıyız ve onları tarihin onur tablosuna altın harflerle raptetmeliyiz. Büyük bedeller ödenerek yaratılan bu tarih bizim, ondan öğrenmek iҫin yazılı ve görsel hale getirelim.

Başarılar dileğiyle!

ADHK 23. Dönem

Genel Konseyi

31.05.2014

adhk tarafından

ADHK, devrimci nitelikli bir Demokratik Kitle Örgütüdür

Ocak 28, 2014 de ADHK, YAZARLAR adhk tarafından

Tüm bileşenlerimize ve devrimci-demokratik kamuoyuna;

Günün ihtiyaç ve çelişkilerine cevap olabilen, kitlelerle birleşen,

devrimci yenilenme perspektifi ile sürekli ilerleyen bir ADHK yaratmak için;

Örgütlenelim, Mücadele edelim!

Avrupa’da uzun bir mücadele deneyimi ve birikimine sahip olan ADHK, tarihsel tecrübeleri üzerinden kesintisiz olarak ezilenler cephesinde mücadelesine devam etmektedir. Yaratılan devrimci emek ve ödenen bedellerle bugünlere taşınan bu onurlu mücadeleyi bugünden, daha ileri bir düzeyde yarınlara taşımak, hepimizin olmazsa olmaz zorunlu görevlerinden birisidir. Bu perspektif ve bilinç üzerinden kendini sürekli yenileyerek bugünlere gelen ADHK, yaşamın ve çelişkilerin aldığı somut duruma göre kendisini sürekli ilerleterek, kitlelerin sorun ve taleplerine cevap olabilen kurumsal bir gerçekliğe bürünmek zorundadır.

Yukarıda vurgulamaya çalıştığımız bilimsel zemin ve bileşenlerimiz başta olmak üzere kitlemizin önerileri, eleştirileri ve talepleri, ADHK’nın 22. Kongresinde tartışmalar sonucunda merkezileşerek, ADHK 22.Dönem merkezi komisyonunun önüne “DKÖ anlayışımız ve perspektifimiz ne olmalıdır” gündemli konferans örgütleme görevini koymuştur. İlgili gündemi genel konsey 3.toplantısında etraflıca ele alan merkezi komisyonumuz, hem en geniş kitlemizi tartışmalara dahil etme, hem de örgütlü olduğumuz alanları denetleme perspektifi ile konfernasları bölgesel yapma kararı alarak planlama yapmıştır. ADHK’nın bileşenleri olan ADKH ve ADGH’nın da konferans planlanmalarına dahil olmalarıyla, ilgili gündemin yanısıra bileşenlik meselesi de ele alınarak tartışılmıştır. Yapılan merkezi planlama doğrultusunda; Avrupa’nın Paris, Londra, İsviçre, Viyana, İnsbruck, Stuttgart, Frankfurt, Hamburg ve Köln merkezlerinde alt konferanslar gerçekleştirilmiştir. Merkezi planlamada yer almasına rağmen, komisyonun kendi eksikliğinden kaynaklı Fransa’nın Mulhouse kentinde alt konferans gerçekleştirilememiştir. Konferanslarda tartışmalar neticesinde  ortaya çıkan sonuçları aşağıda özet olarak aktarıyoruz.

1.) ADHK, devrimci nitelikli bir Demokratik Kitle Örgütüdür

ADHK’nın niteliği ve örgütlenme perspektifi, kuruluşundan günümüze değin hep tartışılarak bugünlere kadar gelmiştir. Her dönemin toplumsal ihtiyaçları ve anlayışları üzerinden biçimlenen Demokratik Kitle Örgütü anlayışımız bazen soldan bazen ise sağdan yorumlanmıştır. Fakat kendi tarihsel sürecindeki tüm tartışmalara rağmen ADHK, mücadele zeminini ve perspektifini daima sınıf mücadeleleri gerçekliği içinde ele almıştır. Programında da belirtildiği gibi ADHK, anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-faşist ve haklı-haksız savaşlar gerçekliğinde tavrını net olarak, haklı savaşlardan yana ve haksız savaşların karşısında koyan bir kurumsal niteliğe sahiptir. Bu nitelik ADHK’yı sadece demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi ile sınırlayan anlayışın ilerisinde, varlık gerekçesini açıktan ezilenlerden yana konumlandıran devrimci bir nitelik katmaktadır.

Burada kavranması ve ileri bir bilince dönüşmesi gereken nokta, merkezi yanının esnek, demokratik yanın ise alabildiğince geniş ve kapsayıcı olmasıdır. Kurum olarak zayıflamamızı ve geniş kitlelerden kopmamızı DKÖ anlayışımızın devrimci niteliği üzerinden sorgulamak ve değerlendirmek doğru ve gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Gerilememizin nedenlerini, dünyanın konjöktürel durumu ve programımızı değişen nesnel gerçekliklere göre sürekli yenileme ve kitlelerle buluşabileceğimiz en geniş araçları yaratmadaki darlık ve tutuculuk gerçekliği üzerinden sorgulamak ve tartışmak doğru olandır. Üzerinde yükseldiğimiz sosyal taban olan göçmenlik meselesi başta olmak üzere, toplumsal yaşamdaki tüm farklılıkları ve özgünlükleri bilimsel olarak ele alan ve programını bu gerçekliklere dayalı nesnel duruma göre şekillendiren bir kurumsal çalışma ve perspektif, bizleri yeniden geniş kitlelerle buluşturabilmenin zeminini güçlendirecektir.

2.) Avrupa’daki siyasal mücadeleye yoğunlaşalım, yerli ilerici güçlerle, birleşik emek ve dmücadelesini yükseltelim

Avrupa’daki Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı göçmen işçi ve emekçilerin demokratik hak ve özgürlükleri eksneninde mücadelesini yürüten ADHK’nın somut ikili görevi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, örgütlü olduğu Avrupa’daki Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı göçmen işçi ve emekçilerin, göçmenlik başta olmak üzere yaşadıkları tüm toplumsal ve siyasal sorunlarını ele alan ve bu zeminde örgütlenen muhtevası, ikinci olarak ise çeşitli ekonomik ve siyasal nedenlerle kopup geldikleri Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki toplumsal gelişmelere karşı olan görev ve duyarlılıktır. Bu ikili görev bizlerin keyfi olarak tercih ettiği bir durum değil, tamamen üzerinde yükseldiğimiz göçmen kitlesinin nesnel durumuyla ilgili bir gerçekliktir. Bu nesnel gerçekliğe rağmen, somut ikili görevi karşı karşıya koyan yaklaşımlar doğru degildir. İkili somut perspektif ve görev kendi diyalektik bağı içerisinde bilimsel olarak ele alınmalıdır. Bu nesnel doğru gerçekliğe rağmen ADHK, tarihsel mücadelesi içerisinde esas olarak ülke perspektifi ve duyarlılığı üzerinden politikasını biçimlendirmiştir. Bunu söylerken, mücadele yürüttüğü Avrupa’daki toplumsal ve siyasal gelişmelere gözünü kapattığı ya da duyarsız kaldığı algısı çıkmamalıdır. ADHK kuruluşundan günümüze değin Avrupa da dahil dünyadaki tüm siyasal ve toplumsal gelişmelere karşı, istenilen boyutta olmasa da, politik görevlerini ve duyarlılığını ortaya koymuştur. Burada vurgulamaya çalıştığımız mesele, ADHK’nın mücadele yürüttüğü Avrupa coğrafyasında, üzerinde yükselmiş olduğu göçmenlik sorunları da dahil, bütünlüklü toplumsal ve siyasal gelişmeler karşısındaki merkezi politikasının kendiliğindenci ve atıl durumudur. Bu kendiliğindenci siyaset ADHK’yı buranın sınıf mücadelesinin parçası olma, yerli ilerici ve devrimci güçlerle birlikte mücadeleyi güçlendirme ve göçmenlerin hem genel hem de göçmenlikten kaynaklanan özgül sorunlarını ele almada zayıf bırakmıştır.

Gelinen somut gerçeklikte tüm gelişmeler ve yaşananlar, bizlerin buranın toplumsal ve siyasal yaşamına daha ileri bir perspektif ve duyarlılıkla yoğunlaşmamızı zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Avrupa’da örgütlü olduğumuz tüm alanlarda yerli ilerici ve devrimci güçlerle ilişkiler kurma, var olan ilişkileri geliştirme ve birlikte mücadelenin zeminini güçlendirme perspektifi ve çabası içerisinde olmalıyız. Bütünlüklü ekonomik, siyasal ve kültürel saldırıları ancak yerli ilerici dinamiklerle birleşik mücadeleyi geliştirerek püskürtebiliriz.Tüm bileşenlerimiz ve kurumlarımız bu perspektifle hareket etmelidirler.

3.) Bileşenlik meselesinde kavrayışımızı ilerletelim

Merkezi kurumsal çalışmalarımızın önemli sorunlarından birini de bileşenlik meselesi teşkil etmektedir. Geçmişten günümüze değin çeşitli perspektif ve boyutlarda ele alınan bileşenlik meselesi, mücadelemizin tarihsel birikimi, muhasebesi ve devrimci eleştirel yaklaşımı üzerinden bugün daha ileri bir düzeyde ele alınmaktadır. Özellikle Kadın ve Gençlik hareketimizin kendi özerk yapıları ve özgünlükleri üzerinden yürüttükleri bileşenlik tartışmaları belirleyici bir yerde durmaktadır.

Tüm bu ileri tartışmalar süreç içerisinde belli bir olgunluğa erişerek ADHK’nın 22.Kongresinde iradeleşmiş ve merkezi bir perspektife dönüşmüştür. Daha önceden ”ADHK, bileşenleri olan ADKH ve ADGH’ye perspektif sunma, (onları) sevk ve idare etmekle yükümlüdür.”şeklinde ele alınan tüzük maddesi, ADHK 22.Kongresinde kadın hareketimizin belirleyici katkıları ile ”ADHK, bileşenleri olan ADKH ve ADGH’ye perspektif sunma ve aralarındaki kordinasyonu sağlamakla yükümlüdür.” biçiminde değiştirilmiştir. Kuşkusuz ki bu ileri düzeydeki tüzük değişikliği önemli olmakla birlikte, kurumsal bir bilince ve perspektife dönüşmediğinde zayıf ve soyut kalmaktadır. Yakalanan bu ileri düzeye rağmen kurumlarımız bunu kavramada ve kurumsal bir bilince dönüştürmede oldukça yetersiz ve zayıf kalmışlardır. Bu noktada özellikle yakalanan ileri düzeyi geri çekmeye çalışan anlayışlara karşı doğru bir zeminde ikna, kavratma ve kavrama mücadelesi yürütülmelidir. Bu bağlamda bileşenlik meselesine dair tartışmalarımızı devam ettirmekle birlikte, tüm kurumlarımız ve bileşenlerimiz, merkezileşen irade ve perspektif doğrultusunda hareket etmekle yükümlüdürler

Merkezi olarak gerçekleştirdiğimiz bölgesel konferanslar tüm bu tartışmalarımızı ve yönelimimizi daha da güçlendirmiştir. Kurumsal yönelimimizi, perspektifimizi, çalışma tarzımızı ve sorunlarımızı aşmak ve daha ileri düzeylere taşımak için doğru araçlarla tartışmalarımızı kesintisiz sürdürürken, mücadelemize daha sıkı sarılarak derinleşelim ve yoğunlaşalım.

Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu (ADHK)

22. Dönem Genel Konseyi

Ocak 2014

adhk tarafından

Yükselen Irkçılığa, Ayrımcılığa, Cinsiyetçiliğe ve her türden gericiliğe karşı halkların birleşik devrimci gücünü alanlara taşıyalım!

Ocak 9, 2014 de ADHK adhk tarafından

Yükselen Irkçılığa, Ayrımcılığa, Cinsiyetçiliğe ve her türden gericiliğe karşı halkların birleşik devrimci gücünü alanlara taşıyalım!

Kapitalizm, kendi yarattığı ırkçılığı her dönemde ‘’yeni’’ argümanlarıyla tekrardan üretip tahkim ederek el ele yürüyor. Krizi derinleştikçe buna daha çok ihtiyaç duyduğundan ötürü yasalarıyla da bunun gereken arka cephesini güçlendiriyorlar. Ve bütün bunları çok kültürlülük, hoşgörülülük demogojileri eşliğinde gerçekleştirmektedirler.

Son yıllarda Almanya’dan Fransa’ya, İsviçre’den Avusturya’ya nerdeyse bütün Avrupalı emperyalist ülkelerde göçmen ve yabancılara yönelik çıkarılan yasalar bunun en açık örnekleridirler.

Tarihin her döneminde egemen sınıfların ellerindeki en güçlü yönetim araçlarından birisi, yabancı düşmanlığı üzerine kurulu ulusalcılıktır. Bu ulusalcılık kimi zaman inceltilmiş, kimi zamansa en kaba halleriyle ortaya çıkmaktadır. Dönemsel çıkarlarına hangisi yarıyorsa, onu devreye sokmaktadır. Amaç, kitlelerin bilincini bulandırarak, sınıf sorunlardan uzaklaştırıp kendisine yedeklemektir.

2008’de patlak veren emperyalist-kapitalist krizle beraber giderek artan bir tarzda, en kaba haliyle ırkçılık kışkırtılmaya başlandı. Öyleki, Almanya’da görüldüğü gibi istihbarat teşkilatının bizzat gözetim ve destegiyle göçmenler katledilebiliyor. Alman makamlarının açıkladığı resmi rakamlara göre, 50 kabul edilen ırkçı cinayetler, resmi olmayan kayıtlara göre ise, 1990-2011 arası 160-182 civarındadır. Yine karakollarda polis kurşunu ve işkencesiyle katledilen göçmenlerin sayısı onların üzerindedir.

Öteden beri yabancılara karşı hoşgörülü olarak bilinen Yunanistan’da bile krizle beraber yabancı düşmanlığı boyvermeye başladı. Göçmenlere yönelik saldırılar giderek artmaktadır.

Almanya, Hollanda ve Danimarka’dan sonra Belçika’da göçmen yasasında değişiklikler yaparak aile birleşimlerin önüne geçmek için düğmeye bastı.

Elbetteki bunlar işbaşındaki hükümetlerden bağımsız değildirler. Hükümetler göçmenlere yönelik ağır yaptırımcı yasalar çıkarırken, resmi ve paramiliter güçleriylede katletme politikaları izlemektedirler. Irkçılığı önlemek için çıkarıldığı söylenen yasalar, göz boyamaktan öte bir anlam taşımamaktadır. Çünkü bu iki yüzlü politikadır. Bir yandan göçmenlerin haklarını gaspeden ve yaşamlarını çekilmez kılan yeni yeni yasalar çıkarılarak veya Fransa ve İngiltere’nin yaptıkları anlaşmaya gibi, ayda 20 bin göçmenin tutklanarak geldikleri ülkelere geri gönderilmesi gibi devletler düzeyinde bir ırkçılık yürütülmektedir. Buradan da anlaşılacağı gibi, ırkçılık, kışkırtılmış sadece yerli vatandaşlardan kaynaklanmıyor, ırkçılık artık kurumsallaşmıştır. Yani devletlerin politikaları halini almıştır.

Bunu en açık örneğini, Frankfurt mahkemesinin bu yılın başında vermiş olduğu kararı oluşturmaktadır. Mahkeme, polisin kişilerin rengine ve tipine bakarak arama, kimlik kontrolü ve sorgulama hakkının olduğuna kararını aldı.

Bütün bunların yanısıra, son günlerin gündemi haline gelen Muhammed’e hakaret eden film, inanç boyutunda yapılan başka bir ırkçılık örnegidir. Irkçılık sadece renk, dil ve ulusal kimlikler hedefleyen biçimlerde değil, inanç ve kültürel kimlikler hedef alınarakta yapılmaktadır. Bu anlamda ırkçılığı sadece etnik kimlikler üzerinden anlamak ve tanımlamak eksik ve hatalı bir bakıştır. Irkçılık ırksal, cinsel ve inançsal, renk ve diller üzerindende yapılabilir. Ki, esasta ırkçılık bu bütünlük içerisinde ele alındığında tam anlamını bulur. Diğer biçimler, sadece bir yönünü ifade ederler.

Bütün bunların birinci dereceden mağdurları olan bizler, yakınmanın ötesinde ciddi düzeyde tepkilerimizi ortaya koymuyor, buna karşı mücadele etmede tutuk kalıyoruz. Sadece şikayetleniyoruz. Şikayetlenmekle hiç bir şey elde edemeyiz ve bu saldırıları geri püskürtemeyiz. Bu saldırı ve hak gasplarını geri püskürtüp haklarımızı korumanın tek yolu vardır; o da kitlelerin bu konuda da bilincini aşmak ve onları hakları için mücadeleye dahil etmekten geçer. Tek başımıza istediğimiz kadar bağıralım, itiraz edelim şikayetlenelim, ciddi manada değişen bir şey olmaz. Ancak göçmen kitlelerin katılımı ve bu sorunu sahiplenişiyle ileri adımlar atılabilir.

ADHK olarak 21. Kongremizde, Kapitalizmin yapısal krizini ve güncel sonuçlarını politik gündemimize alarak karşı mücadeleyi somut  gelişmeleri merkeze alarak yükseltmeyi kararlaştırdık. Bu somut belirlememlerimizin bir sonucu olarak, kapitalist mali sermaye ve finans çevrelerinin eliyle  beslenerek geliştirilen ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı, yoğunlaşmış bir kitle faaliyeti biçiminde politik bir  kampanyayı planlı, merkezi ve  yoğunlaşmış biçimde yürütmeyi kararlaştırdık.

Bu çerçevede Konfederasyonumuz Avrupanın bir çok yerinde yapılacak kitle toplantıları, paneller, sokak eylemliklerinin yanısıra, ırkçılık ve ayrımcılığın ideolojik ve tarihsel köklerine yönelik kitlelerin bilinçlenmesini hedefleyen ideolojik politik  bir seferberlik perspektifiyle kampanyayı ele alacaktır.

Konfederasyonumuz, emperyalist-kapitalist sistemin,dünyanın her yerinde yarattığı yoksulluk, kriz, savaşlar, çevre felaketleri, ırkçı ve cinsiyetçi ayrımcılıkla insanlığı, en başta da işçileri, yoksulları, göçmenleri emekçileri, kadınları felaketlere, geleceksizliğe  sürükleyen bir  gerçeklik olduğu bilinciyle hareket ederek, Avrupa’daki tüm Türkiye/Kuzey Kürdistan’lı göçmen emekçiler başta olmak üzere, tüm emek güçlerini, kadınları, gençleri  ırkçılık ve ayrımcılığa karşı başlatmış olduğumuz  kampanya ekseninde birleşmeye, örgütlenmeye ve mücadeleyi yükseltmeye çağırmaktadır.

Cinsiyetçiliğe, Irkçılığa, Her Türlü Gericiliğe Karşı Mücadele İçin Seferber Olalım!

İnsanların bazıları kavimlerinden, renklerinden, ailelerinden, dinlerinden vb. başkalarına göre zeka-uygarlık açısından daha üstündür fikriyatının kökleri çok eskilere dayanır. Bu görüş açısı insanlar arasındaki eşitsizliği, sömürüyü, cins ayırımcılığını doğal bir yasa olarak addeder.

İnsanlık, ezen-ezilenler bölünmesine, kadının cins baskısına maruz bırakılmasıyla girdi. Özel mülkiyet böyle oturdu. Dolayısıyla, bu ilk yenilgi noktası aşılmadan insanlar arası eşitsizlikler (sınıf-ulus vb)  köklü bir şekilde aşılamaz.

Bir cinsin baskı altına erkek egemenliğiyle alınması, ezen-ezilen hiyerarşisini genelde doğalaştırmasının ana eksenidir. Kadının metalaştırılması, alınır-satılır-hükmedilir bir mal haline getirilmesi özel mülk dünyasının temerküz noktasıdır. Erkek iktidarıyla birlikte ve onu güvenceye alan aile kurumuyla bir itaatkar nesneye dönüştürülen kadın sömürücü devletlerin, ezilen ulusları, azınlıkları, inanç gruplarını boyunduruk altında tutan sömürgeciliği meşrulaştıran bir temel olagelmiştir. Bu, gerici ideolojik hegemonyanın da kaynağıdır. Dolayısıyla başından itibaren bir kadın devrimi zihniyetiyle hareket etmeyen bir perspektif ırkçılığa ulusal ve sınıfsal eşitsizliklere, ekolojik katliamlara, kapitalizme karşı mücadele edemez.

Zira, tüm eşitsizliklerin kaynağı kadın köleliği temelinde yükselir. Gerici iktidarları sürdürmede doğayı tahrip etmede bu durum bir doğal eşitsizlik meselesi addedilerek gerici ideolojik söylemde doğallaştırılır. Sömürgecilik, feodal kapitalist hükmetme böylece kaçınılmaz bir sosyal gerçeklik haline getirildi. Beyaz ırkçı kırımlarla sürdürülen uygarlık fetihleri böyle meşrulaştırılmıştı. Amerika’daki Kızılderililerin katledilmesi Hindistan ve Afrika’da yerlilerin boğazlanması doğal bir uygarlık eylemi ve hak olarak görülmüştü. 19. yy’da Kızılderili ve siyahileri öldürmek sadece serbest değil, ödülü gerektiren muazzam bir hizmet işiydi. Kapitalizmin ihtiyacı olan ulus devletler ve onların devlet ulusları bir medenileştirme bayrağı olarak selamlanmıştı. Kapitalist paradigmanın serüveni budur. Peki, 20. Yy temizmidir? Asla. Bu toplumun ezen-ezilenler biçiminde bölünmesinin doğasına aykırıdır. İlericilik diye gösterilen Anglo-Sakson, Bismark, Napolyon savaşlarının ezilenler açısından mahiyeti ortadadır. Ezilenleri katletmeyi gerici çıkarları garantiye almayı içeren bu operasyonlarla 20. Yy gericiliğinin ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, sömürücü serüveni herkesin malumudur. Girdiğimiz 21.yy yine gericiliğin  yoğunlaştırarak yükselttikleri ezilenleri katletme baskı altında tutma amaçlı operasyonlarıyla yürüyor. Hunnigton’ların Medeniyetler Çatışması, barbarlık ve gericiliğin terbiye edilmesi adını verdikleri stratejik planlamada sömürülenler, kadınlar, ezilen ulus ve azınlıklar “terör yuvası” olarak yine hedeflenmişlerdir. Sonuçlarını gerçekleştirilen sömürgeci işgal savaşlarında pekala görmekteyiz.

Neo-liberal ideolojik bir tearuzla birlikte sürüdürlen bu medenileştirme eyleminde ezilenlerin payına düşen kırımdan geçirilmeleridir. Gerici ideolojik hegemonyaya boyun eğmeyen herkesin katli vaciptir. Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de, Afrika’da ve dünyanın dört bir yanında cereyan eden gelişmeler bu gerçeklerden bağımsız değildir. Onlara göre geri olan uluslar, halklar, ezilen sınıflar daha üstün olan Amerika-İngiliz-Fransız-Alman-Rus  gibi “büyük tarihi medeni uluslar”  terbiye edilmeyi gerektirirler.

Ezilenler eskiden beri bu beyaz ırk üstünlüğünün ne anlama geldiğini kırımlardan geçirilerek yaşadıkları pratikleriyle öürenmişlerdi. Aparthaid’lerde öğrenmişlerdi, Maya, İnka uygarlığını sömürgeci soykırımlardan geçiren pratiklerden öğrenmişlerdi. Yine bunu, bugün inkarcı, imhacı TC devlet gerçekliğinde Kürdistan’ın yaşadıklarından öğrenmektedirler. Tarihin nice büyük filozofları bile bu üstün insan, üstün ırk, üstün cins anlayışından kopamamışlardı. Mesela, Hegel gibi büyük bir düşünür bile insanların üstün ve geri diye sınıflandırılmasında üstünlerin yönetmesinin doğallığından, Alman gibi ulusların tarihi medeni,  doğu uluslarının ise barbarlığından bahsetmişti.

Nitche gibi filozoflar böyle üstünlük fikriyatlarına yer vermişlerdi. Üstün olan ırkların yönetme ayrıcalığını doğal bir hak olarak göstermişti. Nazizm, tüm bunları önemle sistematize etti. Şüphesiz tüm bunlar bazı kötü niyetlerin münferid bir sapması değil, özel mülk dünyasının ruhundaki olgulardı. Egemenler, her zaman hegemonyalarını sürdürmede  dini, milliyetçiliği, bilimi bir hizmetkar bir sektör olarak kullanmışlardır-kullanacaklardır. Dünün köleci sömürücüleri, feodal imparatorlukları, papaz, halife desturlarıyla köle ticareti feodal boyunduruğu caiz ilan etmemişler miydi? Kant gibi büyük filozoflar siyahları “yeteneksiz-tembel” olarak değerlendirmemişler miydi? Nice büyük filozof, biyolojik farklılıklarla kadın cinsinin geriliğini savunmamış mıydı?

 

Bu geleneksel epistemolojik doktrinlerden köklü bir kopuşu sağlayacak bir bilince ve onunla birleşmiş kitlelere ihtiyaç her zamankinden daha acildir.

Gerici ideolojik hegemonyaların “bilimsel” vitrinleri parçalanmazsa yol alınamaz. Darwin’in büyük bir usta olduğunu biliyoruz. Ama açıklarını üretilen sosyal Darwinizmdeki rolünü de biliyoruz. Darwin’in önemini yadsımadan bu açıkların sistemleştirilmesini ifade eden sosyal Darwinizm şöyle diyordu: doğada da, toplumda da güçlülerin zayıfı yemesi doğal bir harekettir. Üst ulus-birey ırk toplumları vardır, nasıl doğada doğal bir ayıklama söz konusuysa toplumlarda da ileri olanın geriyi-barbarı her yolla terbiye etmesi bir ayıklama durumudur. Kızılderililer, siyahiler genetik olarak suç eğilimlidirler, dolayısıyla yok edilmeleri bir uygarlık tesisidir. Yahudi, Roman soykırımları böylesi ideolojik argümanlarla maşrulaştırılmadı mı. Kadın zayıftır, entegre edilmesi haktır desturu bugün en devrimciyim diyen insanlarda bile etkisini göstermiyor mu? Bir namus, devredilemez bir mülk olarak görüldüğünden ötürüdür ki onun iradesi olamaz. O sadece güdülecek bir nesnedir.

Toplumlarda hiyerarşi doğal bir kaidedir. Erkeğin üstünlüğü de böylece doğal bir ayrıcalıktır. Sömürücü düzenlerin kendilerini yeniden ve yeniden üretiminde bu ideolojik kaynak son derece önemli bir yer tutar. Zira, özel mülk ve sömürü doğanın katledilmesinde bu külliyat tüm rezillikleri aklar ve paklar. İşte, ırkçılık, cinsiyetçilik ve sömürücülük böylece rahat yüzü görebilir. Bu açıdan, düşünceye vurulan insanın yaratıcılığını, inisiyatifini teslim alan bu egemen düşünceye kökten meydan okumayan ve bunu kendisinden de başlatmayan bir yürüyüş özgür insan, doğa düşmanı olmayan bir toplum geleceğine çıkamaz. Sorun sadece çıplak ırkçılık ve cinsiyetçiliğe kaba tekçi, inkar ve imhacılığa karşı çıkmakla bitmiyor. İmparatorların, gerici devlet hakimiyetlerine karşı çıkmakla bitmiyor. Onların bir etkisi olarak üzerimizdeki ve saflarımızdaki gizli ırkçılığa, üstünlük fikriyatına da karşı olmalıyız. Yabancılaşmaya karşı gerçek bir mücadele içinde olmalıyız.

Cinsiyetçiliğe karşı mücadeleyi içermeyen bir mücadele ırkçılığa karşı mücadele edemez. Böyle bir ırkçılık baştan sakatlanmış durumdadır. Düşünün, Avrupa kapitalist modernitesi ve çok övülen gerçekten bilimsel ilerleme açısından önemlide olan Avrupa aydınlanması esasta kadını toplumsal hayattan dışlamıştır. Aydınlanmanın “koca koca”  bilim adamları gerçekten bir koca misali biyolojik ve ruhsal olarak zayıf olduğu gerekçesiyle kadının yeri evidir demişlerdir. Ve o “büyük bilimsel” buluşlarını vicdani ve koruma amaçlı bir şefkat olarak göstermişlerdir. Erkek hep üst kimlik olmuştur. Kapitalist sömürü, kapitalist Pazar, ulus devlet, kapitalist sömürgecilik, beyaz ırkın medeniyeti hep bir doğal argüman haline gelmiştir. Bu durum mağdurlar arasında bile kendini var etmiştir. ABD’nin sömürgeci işgalciliklerini bir demokrasi diye selamlama, bu yayılmayı kabul edilebilir, insanlığa hizmet eden demokratik bir sömürgecilik olarak karşılama açık bir gerçek değimlidir. Neo-liberal ideolojinin ezilenler safındaki etkilerine karşı mücadele görevini hiçbir şekilde atlayamayız.

Naziler, arı ırkının yüceliği teorisinden hareket ettiler. Üstün ve aşağı ırklar var dediler. Katliamlarını bu ideolojik temelden beslenerek sosyal bir gereklilik olarak gördüler. Bu kölecilikten bu güne kadar insanlık tarihinin bildiği bir söylemdir. Sömürgeciler, beyaz ırk üstünlüğü ve beyaz adam misyonerliğiyle hareket ederek yerli halkların kırımını meşrulaştırdılar.

Irkçılığı, özelliklede ideolojik hegemonya yoluyla toplumsallaştırdılar. Sorun sadece insan öldürüyorsa biri ırkçı değilse değil meselesi değildir. Gizli ve ince ırkçılık bugün hayatın her alanında okulda, işyerinde, yerleşim alanında sözde eşitlik vitrini altında neredeyse doğallaştırılmış, içselleştirilmiş yeniden bir üretimle sürdürülmektedir. Aşağılama nezaket perdeleriyle hatta ırkçılığı sözde yasaklayan yasalar bayrağı altında fiilen sürdürülür durumdadır.

Asya ve Afrika’nın Avrupa’da yaşayanları hem kanunen yabancıdır hem de dolayısıyla yabancılar kanununa tabidir. Avrupa ve Amerika’nın sömürülenlerinin onların kötü hayat koşullarını nedeni bu yabancılardır. Avrupa ve Amerika işçilerinin sorunlarının kaynağı da onlardır. Amerika’da Amerika’yı geri almak için çay partileri, Almanya’da Nazi Partisi, Fransa, Japonya vd yerlerdeki çıplak Nazi atılımlarını genel toplum içerisindeki etkisi de açık bir olgudur. Oslo’daki ırkçı katliamın temelini de  Türkiye’de fındık toplamaya giden işçilerin linç edilmesini de kapitalizmden ayrı ele alamayız. Sorun sapkın bir Oslo Briywik eylemi değildir. Şimdiki durumda bu katliamların kaynağı yeni emperyalist savaş stratejileridir.

Dolayısıyla, döner cinayetleri, Oslo pratiklerinden ötürü sözde özürler bir emperyalist “demokratik” savaş taktiğidir. Faşist çetelerin temel kaynağı emperyalizmdir. Faşizm de emperyalizm kaynaklı bir kapitalist modernite yürüyüşüdür. Türkiye’de alevi evlerine konan işaretler, ramazan tutmayanları fişleyen uygulamalar bir Türk-İslam sentezi hortlamasıdır.

1915 Ermeni, 1937-38 Dersim soykırımı emperyalist savaştaki Yahudi soykırımı, Hrant Dink cinayetleri, lezbiyen-gaylar, bisexüellere yönelik saldırılar, Avrupa’da Romanlar gibi topluluklara yönelik baskılar, Uludere Roboskı’ler, tümü bugün kapitalizmin kaynaklık ettiği sonuçlardır. Bunların tümü kapitalist modern, uygarlık ideolojisi, kapitalist modern devlet ve onun merkezileşmiş-yoğunlaşmış neo liberal küresel emperyalizm meyveleridir. Onlara göre iyi olan emperyalizmdir-kapitalizmdir. Soy ayırımlarını bu yolla doğallaştırdılar. Bu yolla emperyalizm ve emre amade uşakları dışındakileri barbar gösterdiler. Romanlar gibi ezilenler, engelliler, eşcinseller, kadınlar, ezilen ulus ve halklar, sömürülenler modern paradigmaya uyum göstermeyen sapkınlar olarak gösterildiler. Ve şimdi uyguladıkları politikalar dünkü gibi bu temele dayanmaktadır. Ötekileştirme, ezen milletlere özel bir anlam atfetmeler hatta genetik bilimleri bile kullanarak sınıfları, ırkları, ırkçılıkları meşru ve kaçınılmaz gerçek olarak göstermeler bilinen bir durumdur. “Tembel, suçlu, vahşi, pis” göçmenler onlara göre mutlaka ezilmelidirler. “Güvenlik konseptleri” iç faşistleşme, yönetimlerini sürüdürülebilir hale getirme temelindeki bir ırkçılık uygulamasıdır. Ve toplumu böylece zehirleyerekten yol almaya çalışıyorlar.

Kapitalizmin hizmetinde disipline edilen pozitif bilimlerin de yardımıyla, kapitalizmin ihtiyacı olan merkezi-üniter cumhuriyetler ve eski köleliğin yeniden üretimini ifade eden yurttaşlık ve buna rıza göstermenin sözleşmesi olan anayasalar, hep ilericilik olarak gösterildi. Aydınlanmacı felsefe de bu son derece bariz bir olgudur. Nitekim, bu yanlış anlayışlardan kopamamaktan ötürüdür ki, Türkiye Kuzey Kürdistan coğrafyasında Kemalist faşist cumhuriyet ordularının Dersim soykırımı, Kürt katliamları ortaçağ karanlığına karşı bir aydınlanma hareketleri olarak desteklene geldi.

Ulus devlet eksenindeki barbarlıklar ibdidai toplulukların medenileştirilmesi diye alkışlandı. Tenkil ve tehcir hareketleri barbarların uygarlaştırılması olarak telakki edildi. Ulus devletin tekçilik temelli merkezi tek devlet-tek bayrak-tek millet projesi kapitalizmin bir versiyonuydu. Şimdiki durumda da aynı projeler yürütülemez olan sistemlerin Türk-İslam sentezi gibi uygulamalarıyla yeniden cilalanmaktadır. Ezilenler, cemaati müslüme çağıran cihad savaşlarıyla yeniden gadre mahkum edilmektedirler. Temel mesele şudur: aslolan kapitalizmin ulvi çıkarlarıdır. Gerisi ise teferruattır. Şimdi Türkiye’de herkes islamdır. Ve Türk-islamdır. Bu çerçeveye gelmeyenler kafirdir. Dün de kaynaşmış sınıfsız kitle uydurmasıyla korporatif Mussolinicilik şu durumda  yeni Osmanlılar tarafından yeniden üretilmektedir. Sömürücü mezalimcilerin inkarcı-ırkçı-soykırımcı tarihlerinin ezilen ulus ve azınlıkların varlığına tahammülsüz genositlerini bugünde yaşamaktayız.

Ezen ve ezilen uluslar küresel emperyalist ideologların iddia ettikleri gibi tarihte kalmadı. Ulusal eşitsizlikler günümüz emperyalist dünyasının da diri bir gerçeğidir. Kapitalizmin ürünü olan uluslar ve ulusal eşitsizlikler sorunu şüphesiz toplumsal gelişmeye bağlı olarak sosyal ve siyasi içeriği itibariyle köklü değişiklikler göstermiştir. Başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz. Bu açıdan, milli baskıya karşı tüm uluslar için tam hak eşitliği üstün ulus, üstün din-ırk anlayışlarına karşı mücadele proletarya enternasyonalizminin gereğidir. Emperyalist-kapitalist ülkelerdeki gerici yurtseverlik bayrağı altında ezilen ulusların boyundurukluk altında tutulmasında ayrıcalıklar edinen sosyal şovenizme karşı da mücadele önemli bir görevdir. Ezilen ulus ve halkların meşru başkaldırısını desteklenmek durumundadır. Sınıfsallık adına ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkına itina göstermeyenler beylik lakırdılarla emperyalist boyundurukluğa objektif olarak evet demektedirler. II. enternasyonal ihaneti de bu temele dayanmıştır.

Emperyalistlerin ve uşaklarının her tür işgal ve ilhakına hayır. Gerçek Devrimcilik ilhak ve işgal koşullarını devrimle parçalanmasını ön koşul olarak görür. Ulusal eşitsizliklere böyle son verilebilir. Eşit-özgür birlikteliğin yoluna böyle girilebilir. Sömürücü egemenlik sisteminin hiçbir şekli kabul edilemez. Resmi dil ve üst kimlikli ulus yutturmacılarıyla ezilen ulus ve halklar için özgürlük tesis edilemez.

Kapitalizmin çerçevesini aşmayan hiçbir konsept ezilen ulusları kurtuluşa taşımaz. Tüm uluslar için tam hak eşitliği proletarya ve ezilen ulus ve halkların birliği, dayatılmış ayrıcalıklı ulus eksenli merkezi üniter cumhuriyetler değil, bölgesel özerklik ve özerk yönetim ekseninde, tüm halkların eşit-özgür birlikteliği çerçevesinde Kürdistan’da ve her bir yerdeki mücadelelere proleter enternasyonalist elimizi uzatmak zorundayız. Anayasal demokrasi hayalleriyle kitlelerin aldatılmasına hak-hukuk oyalanmalarıyla alıkonulmalarına müsaade edilemez. Egemenlerin işgal ve ilhakını özgür yurttaş, bireysel haklar biçimindeki argümanlarla yeniden üreten projeler göğüslenmek durumundadır. Zincire vurulmuş ezilen ulus, azınlık ve inanç gruplarının egemenlik sistemi içinde özgürleştirilmesi mümkün değildir.

Sermayenin aşırı merkezileşmesi ve yoğunlaşması gerçekliğinde ayak bağı statükoların yeni ihtiyaçlar temelinde kırılması ve yeniden yapılandırılmasını halklara dostluk gibi görenler egemenlerle müzakerelerden medet umanlar yerel yönetim karşı devrim reformlarını alkışlayanlar büyük bir yanılgı içerisindedirler.Tüm bunlar neo-liberal stratejik yapılanma ve tasfiye planının farkında değillerdirler. Kapitalist-emperyalist saldırganlığın yeni bir medenileştirme projesiyle karşı karşıyayız.

Sermaye temelli üretim sürecinin bir sonucu olan kapitalist kriz, bugün de tüm çıplaklığıyla ortadadır. Tarih, Marksist tarihi yeniden ve yeniden doğrulamaktadır. Küresel adına “serbest piyasa” denilen işleyişin ve bu işleyişin yeni birikim modelini ve onun çokuluslu şirketlerinin egemenlik konseptinin yürüyemeyen hali, faturayı yine halklara çıkarıyor. Günah keçisi yine göçmenler, yine terbiyeye gelmeyen ezilen ulus ve halklar ve yine proletarya. İMF, DB kontrollü şok -terapi önlemleri ticaret ve ekonomideki liberalizasyon emekçilere yönelik büyük bir saldırı dalgasıdır. Bu dalga ırkçı, cinsiyetçi ideolojik bir saldırganlıkla el ele yürütülmektedir. İşte onların demokratik uygarlık dedikleri emekçilere yönelik vahşi barbarlık, teröre karşı mücadele dedikleri saldırganlık adalet vitriniyle örtülmeye çalışılmaktadır. Bu sisteme ve onun adaletine hukukuna sonuna kadar hayır perspektifiyle ayağa kalkalım.

Bu yaşadıklarımız kader değildir, dayatılan bu kaderi değiştirebiliriz. Soykırımcı ırkçıların eskimiş dünyasını alt edebiliriz. Bu tanrılara itaat hiçte mecbur değiliz. Onların dayattığı bu dünyayı Sovyet-Çin-Paris Komünü gerçekliğinde olduğu gibi altetmiştir-edebiliriz.

Modern hukuk-anayasa vitrinli kapitalist modern devletlerde  hak ve hukuk burjuva egemenliğin süründürülmesine geçirilmiş bir demokrasi örtüsüdür. Tabir edilen bu demokrasi emekçiler açısından sadece diktatörlüktür. Ve bu diktatörlük , sivil toplumculuk, parlamentoculuk gibi olgularla kabul edilir kılınmak isteniyor. Eşit olmayan ezen ve ezilenler gerçekliğinde yurttaşlık etiketi ile aldatılan sisteme rıza gösterir hale getirilmek istenen emperyalist ve uşağı devletlerin sınıf niteliğini gizleyen biçimsel yasal eşitlik ve temsiliyet denilen hükümetlerle emekçilerin boyundurukluğa razı edilmesi  ırkçılığı gizleyebilirmi.

Onların cumhuriyeti, yurttaşlığı, uygarlığı tamı tamına ezilenlere düşmanlıktır. Egemenliği aöaç edinmiş, adı ne olursa olsun her devlet, ezenleri imtiyazlı kılar. Ezileni fizikken-maddi-manevi her açıdan öldürür. Ezme ve ezilme meşrulaştırılır. Gerek ulus devlette, gerek ümmetçi-dinci devletlerde sözde reformcu her tür gelişmede Protestan ve Kalvinist  yada laisizm örneklerinde görüleceği gibi, gericiliğin çıkarları hep yükselen bayrak olagelmiştir. Emekçiler, kapitalizmde sermaye birikiminin ihtiyaçlarına göre  her zaman tanzim edilmesi gereken bir kriminalizm olgusu olarak ele alınmışlardır. Burjuva uygarlık örtüsü ile ezilenlerin tarihi mirası hep aşağılanmıştır. En iyi halde söylenen şudur; kapitalizm bir ilerleme konseptidir, bir ilericilik bayrağıdır. Bu ideolojik hegemonya emperyalist-kapitalist barbarlığı emekçilerin lehine gören savunulara yol açmıştır. Irkçılığa karşı mücadele bu çerçevenin tamamıyla dışına çıkma çağrısıdır. Kapitalist misyonerliğe karşı ezilenlerin mücadelesi bu temelde anlamlı olabilir. Böyle bir bilinç yoksa ezilenlerin mücadelesi objektif olarak hiçleşir. Evet, biz ezilenlerin mucizeler yaratan tarihsel mirasını sahipleniriz. Bu miras ancak doğru bir bilinçle geleceğe taşınabilir.

Kapitalist “devrimcilik” ırkçılığın-cinsiyetçiliğin-sınıf farklılıklarının özüne dokunmayan sistemi onarmanın ötesine geçmeyen bir çizgiyi ifade eder. Ezilenlerin kurtuluş mücadelesine bu temelde sahip çıkılamaz. Liberalizmin-jakobenizmin her türüne karşı bir devrimci bayrak geleceğe yürümede elzemdir. Jakoben aydınlanmacılığı, liberal modernleşmenin karşısına gerçek sınıfsız toplum projesiyle çıkılabilir.

Tekniği, makineyi, üretici güçlerin gelişme seviyesini ilericilik-gericilik saflaşmasında temel unsur olarak görmüş olanlar her zaman kapitalist uygarlık ve ideolojisi karşısında secde etmişlerdir. Ona karşı mücadeleyi de gerici bir refleks olarak değerlendirmişlerdir. Komünist saflarda bile II. Enternasyonal dönekliğinde  ve hatta Komüntern’de bile bunun etkilerini görmek mümkündür. Kapitalist cumhuriyet ve uygarlık karşısında eğilenler kapitalizmin ihtiyacı çerçevesindeki saldırganlığı neredeyse meşrulaştırmışlardır.

ADHK’nın beslendiği gelenek bu bilinen epistomolojiye karşı büyük bir mücadelenin adıdır. Tarihte Kaypakkaya’nın çıkışı kalkınmacı, ilerlemeci, cumhuriyetçi sözde devrimci paradigmaya karşı halkların-ezilenlerin gerçek kurtuluş seçeneğidir.

Sömürgeciliğin her türü böyle deşifre edildi. Adına buluş-icad denilen Cristof Kolomb istilacılığının yerli halkları talan eden-kıyımdan geçiren uygarlığının vahşi mahiyeti böyle açığa çıkarıldı. Batının uygarlığının ezilen ulus ve halkların boyundurukluk altında tutulması üzerinden yükseldiği onların korkunç yoksulluğunun ifadesi olarak bu uygarlığın böbürlendiği açık değimlidir.

Aztek-Maya uygarlığını yaratan Meksika halkının %90’ının kırımı üzerinde yükselen Peru’da İnka uygarlığını soykırımla göğüsleyen zalimlerin yücelttikleri uygarlığın manası artık tamamıyla açıktır. Aptallığın-tembelliğin üssü olarak görülen ezilenlerin ve emekçilerin “kurtarıcısı” emperyalist ABD, Japonya ve Avrupalıların üstünlüğünün insanlık ve doğa düşmanı yüzü ortadadır. Ari ırkının tahrip olmaması için meşrulaştırdıkları ırkçı-sömürücü-cinsiyetçi ideoloji ile kesinkes ve köklü bir hesaplaşma çağrısının hizmetinde olan kampanyamız için her alanda seferber olmak insanlığa ve doğaya bir hizmettir. Bu hizmet, proletarya, ezilen ulus ve halkların meşru hak ve görev olan mücadeleleriyle bir dayanışma çağrısıdır da. Tanrılaştırdıkları kapitalist-emperyalist ulus devlet fikriyatına karşı proletarya ve egemenlerin devrimci savaşla iktidarlarını tesis etmesi ve sınıfsız topluma yürümelerine mütevazi de olsa bir katkıdır.

Kampanyamız, dayatılan burjuva resmi düşünce ve resmi tarihle hesaplaşma çağrısıdır. Milliyetçilik, İslamcılık ve cinsiyetçilikle zehirlenen kitleleri gerçek devrimci bilinçle birleştirme çabasıdır. Biz, sultanların, patronların, askeri kapıkulu olmayı reddedersek ki bu reddediş devrime sarılmayı gerektirir, onlar olamaz.

Kapitalizm hiçte insanlık için bir seçenek olamaz. İnsanlık hiçte böyle bir toplumsal aşamaya hiçbir gerekçeyle boyun eğmek durumunda bulunamaz. Tüm rezaletleriyle ortada olan bu cinsiyetçi-ırkçı toplumu gelişmenin zorunlu ve mutlak bir evresi diye selamlayanlar bugün onun doğrudan vurucu gücü haline gelmişlerdir. Onun, kadın-erkek eşitliği yalanıyla gizlediği devletlerini sürdürme aleti, aileyi ve burada kadının ödenmeyen ev emeğini doğal bir işleyiş olarak gösteren anlayışını görmek durumundayız. Erkek-beyaz- Avrupa merkezci- ilerlemeci tüm anlayışlara meydan okumalıyız.

Bunu bir beyan olmaktan çıkarıp pratikleştirmeliyiz. Her alan bir karargah, bir üs bölgesi olmak durumundadır. Üs bölgelerini yeni karargahlarla tahkim etme seferberliğiyle ezilenleri işyeri, mahalle, şehir, bölge, komite, meclis, platform gibi araçlarla seferber etmeliyiz. Görevlerde nasıl yapacağımızla bellidir. Görev başına.

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu)

http://www.adhk.de      e-mail: info@adhk.de

Eylül 2012

adhk tarafından

DKÖ (Demokratik Kitle Örgütü) Anlayışımız ve Perspektifimiz Ne Olmalıdır?”

Kasım 27, 2013 de ADHK adhk tarafından

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu) tarafından, federasyon ve bileşenleriyle birlikte

“DKÖ (Demokratik Kitle Örgütü) Anlayışımız ve Perspektifimiz Ne Olmalıdır?

başlığıyla Avrupa genelinde gerçekleştirilecek olan Alt Konferansların tartışma metnidir.

 

DKÖ (Demokratik Kitle Örgütü) Anlayışımız ve Perspektifimiz Ne Olmalıdır?

 

ADHK 22.Kongresinde delegelerimizin fikirleri ve önerileri doğrultusunda tartışılarak merkezileşen ve 22. Dönem komisyonun önüne görev olarak konulan “DKÖ anlayışımız ne olmalıdır?” gündemli konferans örgütleme kararı, 22.Dönem komisyonumuzun 3.toplantısında geniş bir şekilde ele alınarak değerlendirilmiş ve somut planlaması yapılmıştır. Kurumumuzun bütünlüklü durumundan hareket eden komisyonumuz, hem kurum ve bileşenlerimizin, hem de kitlemizin tartışmalara daha aktif katılımını esas alarak, konferansların bölgesel yapılmasını kararlaştırmıştır. Komisyonumuzun konferasnları bölgesel yapmasının bir diğer önemli nedeni ise kurumlarımızın ve bölgelerin denetlenme ihtiyacının gerekliliğidir. Yani konferasnlarımız aynı zamanda denetim içerikli bir muhteva da içermektedir.

‘DKÖ anlayışımız nedir, ne olmalıdır, nasıl yürütülmelidir, görevleri ve kapsamı ne olmalıdır’ vb. gibi konuları, bugün değil, 70’lerden bu yana tartışa geldik. DKÖ’lere biçtiğimiz misyonlar, dönemlerin hakim anlayışlarına göre şekillendi. Dönemlere göre yalpalayan bu gidişatımız, esas olarak 2002’lere kadar devam etti. Söz konusu tarihten sonradır ki, netleşerek sistemli ve istikrarlı bir hatta oturdu. Buna rağmen hala her birimiz kafamızda oluşturduğumuz bakış açılarımıza göre tartışma gündemi oluşturuyoruz. Veya kavrayıştaki sıkıntılarımızdan kaynaklı, yeniden yeniden tartışma-tartıştırma ihtiyacı görüyoruz.

Kuşkusuz ki, tartışılarak sonuçlandırılmış herhangi bir konu, ‘Hammurabi kanunlarına’ dönüşüp tekrardan tartışılmaz diye bir kural yok. Onlarca kez tartışılarak sonuçlanmış bir konu, ihtiyaç ve gerek görüldüğünde takrardan tartışılır. Ancak, bu tartışmalar belirli bir doyuma ulaşıp, çoğunluğun anlayışına ve kavrayışına dönüştüğünde genel kabul görerek tartışmalar noktalanır. Bireylerin keyfiyetlerine göre veya bakış açılarıyla uyuşmuyor diye, yeniden tartışma dayatmalarıyla kurumun tartışma gündemi olmaz, olmamalıdır da. Sonuçta biz salt tartışma kulübü değiliz. Esasta toplumsal pratiği örgütlemeyi hedefleyen ve bunun mücadelesini veren bir kurum olmamızdan sebep, bütün tartışma gündemlerimiz, sınıflar mücadelesinin bizlere yüklediği görevleri en başarılı şekilde yerine getirmenin vazgeçilmez aracı olma işlevini gördüğü ölçüde geliştirici ve ön açıcı olacaktır. Diğer biçimiyle sınırlı kaldığında, sadece zihin egsersizleri yapmış olmaktan öteye geçmeyecektir. Bu bağlamda, defalarca kez tartışmış olsak da, konuya dair kafalarımızda var olan çelişkili ve yanlış anlayışlardan kurtulmak için, bir kez daha konuya dair bakışımızı tüm kitlemize sunuyoruz.

Konuyu belli başlıklar altında ele alacağız.

1-DKÖ’ler hangi ihtiyacın ürünüdürler?

Avrupa’da oldukça geniş  bir Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı nüfus yaşamaktadır. Politik, ekonomik ve eğitim gibi nedenlerle yasal ve yasadışı yollarla gelen işçiler, emekçiler, öğrenciler, gençler ve işsizlerden oluşan bu oldukça kabarık kitle, yaşamlarını Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ikame ettirmektedir. Büyük çoğunluğunun ortak noktasını ekonomik ve siyasal zorunluluklar oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, bu insanlar, egemen sınıfların uygulamış oldukları ve dayattıkları ekonomik-politik şartların sonucu kendi topraklarından kopup buralara gelmek zorunda bırakılmışlardır. Kimileri üçüncü veya dördüncü kuşak olmasına ve kimileri de bir daha geri dönmemek üzere gelmiş olsalar da, Türkiye-Kuzey Kürdistan’la olan ulusal, kültürel, mülkiyet ve aile bağlarını koparmamışlardır.

Bir çoğu kendisini Avrupa’lı değil, hala Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı hissetmekte ve tanımlamaktadır. Bunun çeşitli geleneksel, ekonomik, politik ve sosyal nedenleri var.

Çeşitli zorunlulukların buraya sürüklediği bu kabarık nüfusun diğer bir ortak noktası da, yaşamlarını sürdürdükleri yeni ülkelerin emperyalist-kapitalist gerçekliğidir. Bu zeminde sınıf baskı ve sömürüsünü, ekonomik ve politik sorunları niteliğine özgün çok boyutlu yaşamaktadırlar. Bunun sosyo-kültürel, sosyo-psikolojik ve politik etkileri çok yönlüdür. Emperyalist-kapitalist sistemin ekonomik ve politik krizi en önce bu göçmen kesimleri hedeflemekte ve vurmaktadır. Egemenlerin işsizlik ve yoksulluk şartlarında daha çok körükledikleri yabancı düşmanlığı, ayrımcılık, ırkçılık ve iç-faşistleşme, yerli halklarla sınıf dayanışmasını da parçalamaktadır. Devletlerin giderek artan düzeyde polis devletleri haline gelmelerinin sancılarını bu kesimler daha katmerli yaşamaktadırlar.

Bu sancılar, azımsanmayacak oranlarda vatandaşlık statüsüne geçmeleriyle de değişmiyor. Sosyo-kültürel ve ulusal uyumsuzluktan, ırkçı-faşist baskı ve tehditlere varan, nesiller boyunca ‘’yabancı’’ görülüp dışlanan, horlanan ve aşağılanan bu kesimler, varlıklarını sürdürebilmek ve bunun içinde güç olabilmek için, ulusal, kültürel, dinsel vb. gibi kurumlar oluşturmakta ve bu kurumlarda örgütlenmektedirler. Yaşadıkları sorunlardan kurtulma yolu olarak gördükleri bu sığınaklar, onları toplumsal yaşamlarında daha da daraltmakta ve yerli emekçi halklarla dayanışmasını ve birlikte hareket etmesini sınırlayan gerici bir işlev görmektedirler. Kendi içine kapanıp daralmaya yol açan ve yerli halklarla ekonomik-demokratik haklar mücadelesinde dayanışmayı engelleyen bu yönelimler, emperyalist-kapitalist devletlerin ayrımcı, yabancı düşmanlığı üzerinden yaptıkları politikalarına dayanak oluşturmakta ve hizmet etmektedir.

Oysa, bu emekçilerin çıkarları her bakımdan ortaktır. Bunların enternasyonalist bir ruhla, dayanışma, örgütlenme ve birleşik ekonomik demokratik mücadele zorunluluğu, halkların kardeşliği ve halkların demokratik mücadelesi esası üzerinden örgütlenmesi gerekmektedir. Bu yakıcı bir ihtiyaçtır. Avrupa’da emperyalizmin sömürü çarklarında öğütülen değişik ulus ve halk kitlelerinin her türlü ekonomik, politik toplumsal baskı ve uygulamaya, her türden gericiliğe, yabancılaşmaya, insan ve insanlığın uyuşturulması, çürütülmesi ve düşürülmesine, işsizliğe, uyuşturucu ve fuhuşa karşı, emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan çevre kirliliği ve tahribatına, haksız savaşlar, kıyım ve katliamlar, insanlık dışı uygulamalar ve hak ihlallerine karşı, gerçek ve haklı mücadelelerini yükseltmelerini sağlamak, bunları birleştirmeleri ve dayanışmaları, kültürel, sosyal ve sportif etkinlikler içerisinde toplumsal alternatifler üretebilmeleri gene ve ortak ihtiyaçlarıdır.

Buna, demokratik kitle örgütlerimizin yoğunluklu tabanının Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı emekçi kitleleriyle olan ulusal, kültürel, tarihsel, ideolojik bağları özgün bir boyut eklemekte. O coğrafyadaki tüm gelişmeler en direk bir şekilde bu kitlelerin de gündemi ve sorunsalı olmaktadır. Her türlü gelişmenin tarafı olma veya ilticacı kimliklerinden kaynaklı mevcut siyasal tercihleri gerçeği, Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı demokratik, devrimci ve ulusal hareketleri ve örgütleriyle de köprü oluşturmaktadır. Bu, değişik siyasal görüşlerden ve değişik perspektiflerden Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı halk kitlelerinin ekonomik-demokratik mücadelelerini birleştirme, örgütleme ve ortak, birleşik bir güç haline getirme ihtiyacıdır.

Dolayısıyla, bu ihtiyaç ve zorunluluk Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı devrimci, ilerici, demokrat, anti-faşist ve anti-emperyalist öncü güçlerin yerine getirmeleri gereken önemli görevlerinden birisidir. Ortak paydaları olan bu geniş yığınların çok çeşitli bir yelpazede ve değişik planlarda hareketleri ve mücadelelerini hem örgütleme ve hem de birleştirme ihtiyaçları diğer demokratik örgütler gibi, ADHK’yı da yaratmıştır. Kurulan DKÖ’ler bizlerin bilinç seviyesine ve şartlara göre değişik biçimler almış ve değişik işlevler görmüştür.

Amaç ve araç kavrayışımızdaki yanlışlarımız, çalışma tarzımız ve perspektifimizdeki sapmalar zaman zaman kitle örgütlerini, niteliğinin ve işlevinin dışında ele almamıza ve dolayısıyla gerçek birer demokratik kitle örgütü olmaktan çıkmamıza da yol açmıştır. Ancak demokratik kitle örgütlerine olan ihtiyacın temellerine yeniden inip sorguladığımızda, yani niteliğine ve işlevine uygun bir perspektifle ele aldığımızda, amaçlarına yabancılaşmaktan ve farklı nitelikteki araçları yerine ikame etmekten de kurtularak, onları tekrardan ayakları üzerine oturtabiliriz.

Kısacası; demokratik kitle örgütlerimiz, üzerinde kuruldukları siyasal coğrafyada yaşayan kitlelerin politik, ekonomik ve demokratik problemleri ve mücadeleleri ihtiyacı temelinde oluşmuşlardır. Bu nedenledir ki, somuta dair politikaları ve mücadele biçimleri bulundukları ülkedeki somut şartlara göre biçimlenecektir.

Bu DKÖ’ler Avrupa’da kurulmuş ve burada mücadele veriyor olmakla birlikte, Avrupa’lı sendikal, mesleki, ekonomik vb. yerli kurumlarla bir ve aynı karakterde değildir. Esas olarak Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı göçmen emekçi kitleler içinde örgütleniyor olması, onları yerli demokratik ve devrimci kurumlardan ayırt edici yanıdır. Bu fark görülmez ve onlardan her hangi biriymiş gibi davranılır ve görevleri buna göre belirlenmeye çalışılırsa, kendisini var eden esas ihtiyaçlara cevap veremez ve gereksizleşir. Herhangi bir göçmen kurum, yerli kurumların görevlerine soyunamaz. Ancak bunlar, yerli kurumlarla emekçi kitlelerin sorunlarının çözümü ve sınıf mücadelesinin gereklerini yerine getirmek için kendisine yakın bulduğu yerli kurumlarla dayanışmalara ve ittifaklara girebilirler, girmelidirler de. Bunu yapmadıkları taktirde, ulusal veya bölgeci bir tavra girmiş olurlar. 

 Klasik bir bilgiye dayanarak söyleyelim ki; örgütlenmeler ihtiyaçtan doğar ve ihtiyaç duyulmadığında ya dağıtılır, ya da yeni ihtiyaçlara göre yeniden şekillendirilir. ADHK ve benzeri ve önceli örgütlenmelerin ilk çıkış koşullarıyla bugünkü koşullar oldukça farklıdır. Ilk oluşum koşullarında ekonomik, 1980’li yıllardan 1990’lı yılların sonlarına kadar ise, çoğunlukla savaş ve siyasal koşulların zorlamasıyla yaşanan göç ve buna bağlı olarak göç edilen Avrupa ülkelerinde karşılaştıkları sorunların çözümüne yönelik çabaların doğurduğu örgütlenmeler ortaya çıkmış ve kendilerini bu göçmenlerin siyasal, sosyal ve kültürel yapılarına göre şekillenmişlerdir. Ancak özellikle 1990’ların sonu ve 2000’in başından itibaren, gerek yukarda sözünü ettiğimiz kitlenin sosyal ve siyasal duruşunda farklılıklar yaşanmaya başlamış, gerekse de burada doğup-büyüyen insanların çoğalmasıyla birlikte bugüne kadar varolan örgütlenmelerde daralma yaşanmış ve objektif olarak çevresindeki kitlenin ihtiyaçlarına yanıt olmayan örgütlenmeler haline gelmişlerdir.

Bu demektir ki; mevcut örgütlenmeler, örgütsüz olan kitleleri örgütlemekten uzaktır. Çünkü; program ve tüzüklerini bu kitlenin ihtiyaçlarına göre değil, siyasal nedenlerle göçetmek zorunda kalan insanların siyasal düşüncelerine ve geldikleri ülkelerdeki siyasal mücadelelerin hedeflerine göre düzenliyor, örgütleniyor, düşünüyor ve eylemde bulunuyorlar. Aynı perspektifle hareket eden gençlik örgütü de, örgütlemesi gereken kitle ile birleşemiyor, gerekli diyaloğu kuramıyor. Burdaki gençliği tanımak/anlamak ve onların kendilerini ifade edebilecekleri bir örgütlenme yapısından çok, onlara onların anlamadıkları dille klasik örgütlenme biçimi ve programlar dayatmaya çalışılmaktadır ve doğal olarak da sürekli daralmaktadır. 

2- DKÖ’ler Geniş ve Açık Olmalıdırlar

Yaşanan sorunlara, çelişkilere dair her bir bireyin, grubun, çevrenin, politik kitle örgütünün, siyasal partinin farklı çözüm önerileri, farklı çözüm projelerinin olması, eşyanın doğasıdır. Farklı ideolojik bakışlar, farklı siyasal çizgiler, demokratik kitle örgütlerinde ortak paydalarda, ortak ekonomik ve demokratik sorunlar temelinde mücadele birliğinin engeli değildir. Aksine onu güçlendiren ve zenginleştiren bir faktördür, böyle ele alınmalıdır. Bu DKÖ’nün işlevini ve amaçlarını doğru tanımlamak, birlik çerçevesini doğru çizmek ve bu birlik zemininde farklı görüşlerin mücadelesi temelinde hareket birliğini yakalayabilmekle ilintilidir. Bu, DKÖ’nü tek bir siyasal partinin çözüm projesinin ve perspektifinin tekeline alan, dışındakilere de kapısını kapayan bir anlayışla mümkün olmaz. Sınıflar zaten siyasal partilerde ve sınıf örgütlerinde örgütlüdürler. Belli siyasal partilerin taraftarları, belli bir siyasal çözüm projesinin yanlıları zaten politik kurumlarında örgütlüdürler. DKÖ’ler doğası gereği daha geniş toplumsal kesimlerin birlik ve ortak mücadele ihtiyaçlarının ürünü olarak, farklı nitelikte kurumlardır. Dolayısıyla bünyesinde anti-faşist, anti-emperyalist bir çok düşüncenin savunucusu ve taraftarı yer alır.

Açıktır ki, her birey ya da her grup, politik kitle örgütü veya politik örgüt, parti faaliyetçisi demokratik kitle örgütlerine katılırken, kendi doğrularını orada savunmaya ve hakim kılmaya, kendi çözüm projeleri ışığında o kuruma yön vermeye çalışır. Bir kitle örgütünde bu olması gerekendir ve en demokratik bir haktır. Farklı fikirler etrafında oluşan bloklar, demokratik kitle örgütlerinin doğasında vardır. Ancak kitle örgütünün, üyelerinin iradeleriyle ortaya çıkan bir rotası, bir siyasal çizgisi ve yönelimi vardır. Mümkündür ki, bu rota, çizgi ve yönelim her hangi bir politik örgütünkiyle paralellik arz edebilir veya ortaklaşabilir. Bu da gayet doğaldır. Eğer DKÖ, demokratik niteliğini koruyacaksa, bu tercihinden yola çıkarak kapılarını diğer farklı çözüm projelerine de kapatmamalı, diğerlerine karşı da açık, geniş ve kucaklayıcı olmalıdır. Kısacası, toplumsal, siyasal yürüyüşünü, bir sınıf örgütünden farklı olarak, daha geniş birlik temelinde yüz çiçeğin açtığı, yüz fikrin yarıştığı, herkesin kendisini özgürce ifade ettiği, kitle inisiyatifinin esas alındığı platformları sürekli kılmalı ve bunu garanti altına almalıdır.

Sınıf örgütünde daha dar olan birlik kriterleri, daha sıkı bir demokratik merkeziyetçiği gerekli ve zorunlu kılarken, merkezi disiplin daha geniş ve sert bağlayıcılığa sahipken, DKÖ’nün birlik kriterleri daha geniş ve esnek, bağlayıcılığı, kararları çerçevesinde daha dardır. Bu bağlamda, nitelikleri ve stratejik hedefleri birbirinden farklı olan bu iki örgütü aynılaştırmamak ve birini, ötekinin kuralları ve ilkeleriyle eşleştirmemek gerekir.

Bu, DKÖ’lerin liberal uzlaşma veya koalisyon platformları olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir de. Herkesin kendi özgün varlıklarını ve farklılıklarını, siyasal kimliklerini ve ilkelerini koruyarak, kendi fikirlerini özgürce ifade edebildiği platformlarda, doğru düşüncelerle yanlış düşüncelerin mücadelesi olarak görülmelidir. Bu, ortak paydalarda buluşarak, ortak hareket tarzını geliştirerek ve bir araya gelinmesi ve örgütlenmesi anlamına gelir.

 

3- DKÖ’müyüz, Politik Kitle Örgütü müyüz?

 

Kurumsal olarak, esasta ne menem bir niteliğe sahip olduğumuz sıkça tartıştığımız gündemlerimizden birisidir. Dönemlerin egemen düşünceleri doğrultusunda nitelik belirlemeleri yapageldik. Kah sıradan bir DKÖ olduğumuz kararına vararak sağa savrulduk, kah sınıf partisi rolünü oynamaya çalıştık sola savrulduk.

Şu artık açık olarak görülmelidir; evet, kuruluşumuzun ilk evrelerinde, her türden gerici, ilerici, devrimci veya faşistin de içinde yer aldığı, konsoloslukların da ilişkilerinin olduğu derneklerdik. Yani sıradan DKÖ’lerdik. Ancak Türkiye-Kuzey Kürdistan’da gelişen devrimci hareketin buralardaki etkilerinden sonradır ki, dernekler teker teker devrimcilerin denetimine geçer. Ki, o dönem, kurumların başını çekenlerin Kaypakkaya çizgisiyle buluşmaları, bu kurumların da adım adım nitelik değişimine neden olmuştur. İlerleyen yıllarda bu niteliği daha da netleşerek, günümüze kadar devam ettirilmiştir. Sıradan DKÖ kimliğinden koptuğu oranda, politik kitle örgütü olma kimliğini kazanmıştır. Faaliyet yürüttüğümüz emperyalist kapitalist devletler de bu kimliğimizi biliyor, Türk faşist devleti de biliyor, yerli devrimci ve komünist güçler de biliyor, sıradan kitleler de biliyor.

 

Bu tarihsel gerçek orta yerde dururken, hangi dönem kendimize ne dersek diyelim, yönelimimizi hangi anlayışla yeniden tanımlamaya çalışırsak çalışalım, değişen hiçbir şey olmadı, olmuyor, olmayacak da. Çünkü, bu kurum Kaypakkaya çizgisiyle buluştuğu 70’lerden bu yana, sıradan DKÖ kimliğini çıkarıp atmış, politik-ideolojik tercihini yaparak niteliğinin ne olduğuna da karar vermiştir. Bu nitelik, politiktir. Bu nitelik, devrimcidir. Bu nitelik, belirli ideolojik bir yönelimi ifade eder. Bunları değiştirebiliyor muyuz? Çok denedik, değişmiyor, değiştiremiyoruz. Adımızı ve bileşenlerimizin adlarını değiştirdik, yine de aynı niteliklerimizi koruduk ve devam ettirdik. Herhangi bir kuruma niteliğini kazandıran sınıfsal, politik, ideolojik, kültürel ve inançsal tercihleri ve yönelimleridir. Bu temel yanları değişmeden, kurum nasıl tanımlanırsa tanımlansın, özde değişen bir şey olmaz. Gerçeğine uymayan tanımlamalar hep eğreti durur. Yani biçim öze uygun olmalıdır, özü yansıtmalıdır. Dolayısıyla kendimizi bu gerçekliklere göre tanımlamak zorundayız. Bu geçekliği görmeyen veya üstünden atlayan yaklaşımlar ve biçilen misyonlar, nasıl ki bugüne kadar bizi sağa veya sola savurduysa, bundan sonra da aynı sonuçları yaratacaktır.

 

Bu niteliğimizden yola çıkarak, “biz sınıf örgütüyüz” demek de bir o kadar yanlıştır. Elbette yakınlık duyduğumuz sınıf örgütü olacaktır. Bunun olmaması, eşyanın doğasına aykırıdır. Ancak biz devrimci demokratik bir kurumuz. Niteliğimiz budur.

Kurumumuzun kamuoyuna deklare ettiği amaçları ve hedeflerinden de niteliği bellidir. Anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-faşist, anti-şovenist; her türlü ırk, din, dil, cins ayrımına ve ayrıcalığına karşıyız; haksız savaşların karşısında, haklı savaşlarınsa destekçisiyiz. Kapitalizmin doğayı tahribine, yerli ve göçmen emekçi halkların emeklerinin sömürüsüne, her türlü siyasal ve ekonomik hak gaspına karşı örgütlenme ve mücadele etme perspektifiyle hareket etmekteyiz. Bütün bunlar sıradan bir DKÖ’nün amaç ve görevlerinin üstündedir. Sırf bunlar bile niteliğimizi net olarak ortaya koyup tartışılmaz kılmasına karşın, post-modernist yaklaşımla sivil toplumcu bir duruş ve hareket tarzı dayatmalarına asla taviz verilmemelidir.

 

Bu niteliğimiz, bizi demokratik olmaktan çıkarmaz, politik bir parti konumuna da yükseltmez. Yukarıda da değinildiği gibi, karşılıklı saygı çerçevesinde her türden anti-emperyalist, anti-faşist, anti- şövenist her türden düşünceden kitleye açık, kapitalizm tarafından hakları gaspedilmiş kesimleri kucaklayan, bunlarla ortak paydalar etrafında buluşmuş, bunların düşüncelerini özgürce ifade edecekleri platformlar kurmuş olmak, kurumsal kimliğimizin demokratik yanını ortaya koymaktadır.

 

 

 

‘Nasıl bir örgütüz?’ sorusuna verilen yanıtlar, ‘nasıl olmamız gerekir’den çok “böyle olduk ve böyle kalacağız ne yapalım/ yapacak bir şey yok” şeklindeki durumu kabullenme anlayışından başka birşey değil. DKÖ’ler devrimci-demokratik niteliklere sahip olarak ve bu niteliklerini koruyarak da en geniş kitlelerle ilişki kurabilir, onları talepleri ve hedefleri doğrultusunda örgütleyebilir. Eğer bir örgüt sadece aynı düşünceyi savunan bireylerden oluşuyorsa ve oldukça daralmışsa; bu örgütün kitle örgütü olup olmadığını sorgulamak gerekiyor. Bir kitle örgütünün başarısı, onun kendi siyasi bakış açısını ne kadar kitlelere iletebildiği, ne kadar harekete geçirebildiği, ne kadar geniş kitleleri örgütleyebildiği; diğer bir deyişle, ne kadar nefes borusu olduğuyla ölçülür. Onun ne kadar “militan” göründüğüyle değil. ADHK’nın bugünkü yapısını herkes biliyor ve ne kadar “kitle örgütü” olduğunu da biliyor. Zaten tartışılmak istenen de “biz bu halimizle kitlelerle ne kadar geniş ilişki kurabiliyoruz ve kurabiliriz, ne kadar kitleyi ve ne için harekete geçirebiliriz?” sorusudur. ADHK dar anlamda örgütlenmiş ve hedefleri de dar olan bir devrimci örgüttür, ama kitleleri kucaklayan bir “kitle örgütü” değildir. Kitlelerle buluşmaya çalışmasına rağmen, yanlış bir yol ve yöntem denediği için bunu başaramamaktadır. Bu kurumun mevcut olan bakıs açısı ve yapısıyla, mevcut halini değiştirebilmesi oldukça zordur. Yeni yapılanmalara ihtiyaç var, ama gerçekten yaşadığımız koşulların ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir yapılanma olmak zorunda. Yoksa onun da geleceği nokta aynı olur.

“Anti-faşist, anti-emperyalist ve anti-şovenist olan herkese kapımız açık ve herkes kendini ifade edebilir” deniliyor. Bu güzel, ama gelgelelim ki; herkes senin belli bir düşüncenin hedefleri doğrultusunda örgütlendiğini ve şekillendiğini biliyor ve diyor ki; “onlar hepsi aynı kafanın insanları, benim kendimi rahat ifade edebilmem mümkün değil. Hele bir de işin içinde demokratik-merkeziyetçilik  varsa hiç şansım yok.” Bizim asıl sorunumuz bu da değil. Asıl sorun, herhangi bir toplumsal, siyasal gelişme olduğunda; hangi ve ne kadar kitlenin bizim tavrımızı merak ettiği konusudur. Biz bunun için kafa yoruyor muyuz. Yani geniş kitleleri dikkate alarak mı çalışıyor ve politika üretiyoruz, yoksa dar bir grubu idare etmek için mi?

 

Tartışmalara başlarken;

 

22. Kongre iradesinin kararıyla tartışmaya açılan bu konu, varlık nedenimiz olan göçmenlik meselesi başta olmak üzere, emek, demokrasi mücadelesi vb. özgül toplumsal meseleler çerçevesinde faaliyet yürüten kurumlarımızın siyasetini, programını ve pratiğini değişen dünya koşulları ve çelişkileri bağlamında günün ihtiyaçlarına cevap olabilecek şekilde daha ileri bir seviyeye taşımayı hedeflemektedir. Bu anlamda, yapılacak olan alt konferanslardaki tartışmalarda, dernek-bileşen üyelerinin ve çevrelerinin, özellikle gençlik ve kadınların düşüncelerinin, değerlendirmelerinin ve istemlerinin doğru bir yöntemle irdelenmesi, nasıl bir örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğunu ortaya çıkarılabilmemiz açısından önemlidir.

 

Bu sebeple yukarıda ifade ettiğimiz düşünce ve çözüm perspektifleri, yapılacak olan tartışmalara kapı aralayan, katılımcıları belli bir düşünce çemberine sınırlamayıp, onların düşüncelerini rahatlıkla sunarak tartışmalara her açıdan katkıda bulunmalarına teşvik edici olması bakımından ele alınmıştır. Bu tartışma sürecini örgütleyen ya da her bakımdan bilfiil içerisinde yer alan bütün katılımcıların da  meseleye bu açıdan bakarak gereken önemi ve hassasiyeti göstermesini bekliyoruz.

Konferanslarımızın başarılı ve öğretici bir şekilde örgütlenmesi temennisiyle…

 

14 Kasım13

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu) 22. Dönem Konseyi