adhk tarafından

Derneklerin Kapatılması ‘’Yer Altına’’ Çekilmenin Mükemmel Şartlarıdır!

Kasım 15, 2016 de ANASAYFA, GÜNCEL adhk tarafından

yeralt-mcadelesiÖzellikle bugün milletvekilleri ve belediye başkanlarının tutuklanması, basın ve derneklerin kapatılması biçiminde tanık olduğumuz azgın boyutlara ulaşmış faşist dalganın, sosyalist ve devrimci güçlerin ‘’yer altını’’ esas almasını bir kez daha en çıplak biçimde ortaya koymaktadır Devrimci çalışmada zaten stratejik ve ilkesel bağlamda esas olan ‘’yer altı’’ çalışması bugün açık alan demokratik mücadele kurumları ve örgütlenmelerinin kapatılmasıyla ok daha vazgeçilmez bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Elbette bu, açık alan demokratik mücadelesini paydos ederek derhal ve toptan yer altına çekilme olarak ele alınmamalı, alınmaz. Bilakis, açık alan demokratik mücadele biçimlerinde gerekli direniş ve mücadeleler sonuna kadar sebatla sürdürülmeli, sonuna kadar mücadele edilmelidir. Çekilme bu tavırdan sonra mümkün olmalıdır

HABER MERKEZİ (14.11.2016)-Kapatılan dernekler, silahlanan Osmanlı Ocakları Dernekleri değil, demokratik derneklerdir. Esasta demokratik medya alanında yer alan TV, Radyo ve Gazetelerdir kapatılan. ‘’Kan banyosu’’ yaptıran faşist çete yuvaları değil… İçeri atılıp yargılananlar demokratik partinin milletvekilleri, belediye başkanlarıdır.  Yolsuzluk ve hırsızlık batağına batan bakanlar ve Bilal ile babası değil. IŞİD’e  tırlarla silah ve para taşıyanlar hiç değil…

Evet, açık alanda demokratik mücadele yürüten demokratik kurum ve dernekler kapatıldı. Sırada ne var? Fişlemelerle sabitlenen hedefler susturulup kurumlarına pranga vurulduktan sonra provakasyonların devreye sokulması ve kanlı bir senaryo ile ‘’Şefi-Reisi’’ aratan şartların oluşturulup bu zeminde ‘’Reis’’ başkanlığının ilan edilmesine gidileceği görülmektedir…

‘’Reis’in Demokrasisi’’ Eşittir Faşizm!

Camiası içinde’’Reis’’ olarak addedilen Erdoğan’ın kendi sultası olarak komuta ettiği ve şimdi sivil darbe diktası olarak açık faşizmle hüküm süren mevcut iktidar altında gerçekleştirilmemiş bir tek baskı türü, bir tek zulüm ve kıyım kalmadı. Faşist diktatörlüklerin en alasını temsil ederek yasalarını dahi tanımayan bir serbesti ve keyfiyetle uyguladığı açık faşizmle askeri faşist darbelere taş söktüren bu Olağanüstü Hal ve Kanun Hükmünde Kararnameler yönetimi, tüm dönemlerin en barbar, en bağnaz, en gerici ve en faşist iktidarların başında yer alacak kadar kıdemli bir ırkçı-şoven despotizmi ve hukuksuzluğu temsil etmektedir.

Kürt ulusuna uyguladığı milli baskı, zulüm ve imha-inkar politikalarının soykırım katliamlarıyla zirve yapması, Kürt belediye başkanlarının görevden alınıp yerlerine kayyum atanarak belediyeleri halkın iradesine darbe yaparak kendilerince yönetilmesi, Kürt millet vekillerinin tutuklanması ve dolayısıyla Kürt ulusunun iradesine darbe yapılması, Cemaatin tasfiyesi bahanesiyle tüm muhalif ve demokratik güçlerin tasfiyeye tabi tutularak tek adam tekçi sultasının başkanlık rejimi doğrultusunda kadroların atarak tesis edilmesi, sosyalist, devrimci ve demokratik güçler ile geniş halk kitlelerine uyguladığı azgın sömürü, faşist baskı ve katliamlar, aynı nitelikte yer alan basın yelpazesinin kapatılması, yasaklanması ve cezalara boğulup basın çalışanlarının hapsedilmesi, burjuva basın ve gazetecilere karşı uygulanan baskı politikaları, kapatmalar ve gazetecilerin hapse atılması, şirketlere kayyumların atanarak resmen el konulup gasp edilmesi, şimdinin son adımı olarak demokratik derneklerin kapatılması biçiminde özetlediğimiz bu faşist baskı tablosu, yukarıda ifade ettiğimiz iktidarın niteliğini doğrulamaktadır, az değil doğrulamaya yeterlidir.

Bütün uygulamaları ve uyguladığı açık faşizmle hiçbir eleştiri ve farklı sese tahammül etmeyen ve sadece kendi söyledikleri ve yaptıklarını alkışlayan, ‘’yaşasın Reis’’ diye bağırıp başkanlığına mutlak biat eden tek tip bir toplum yaratmaya çalıştığı somut süreçle görülen pratik gerçektir. Tüm toplum sürüleştirilerek hızla Erdoğan sultasının karanlık dehlizlerine çekilmekte, çekilmek istenmektedir. Ancak Gezi-Haziran ayaklanmasının da gösterdiği gibi, hiçbir toplum ve ülkemiz halkları da koyun değildir. Bıçağın kemiğe dayandığı anlardır ki, Erdoğan/AKP labirentinde bulunanlar dahil, tüm toplum er ya da geç bu karanlığı parçalama eyleminde bulunacaktır. Sosyalist ve devrimci–demokratik hareketin bu süreçte yol açıcı rolü hayati önemdedir. Mevcut direniş dinamiği ve diri hareket yetersizlikler taşısa da karanlığa kıvılcım çakmak durumundadır ve bu irade yok değildir…

‘’Reis’’ kılıklı Erdoğan komutasındaki tek adam sultası, bir önce söylediklerinin bir sonra tam tersini söylese de yine ‘’haklı’’, yine ‘’doğrudur’’ ve ‘’ne yapsa, ne söylese o doğrudur’’ realitesini çıplak biçimde ortaya koymakta, toplumun önemli bir kesimine kabul ettirmektedir. (Bu kabul ettirmeyi esasta uyguladığı faşist baskılarla yarattığı korku imparatorluğu sayesinde başardığını, yani dayattığını söylemek yanlış olmaz.) Öyle ki, uyguladığı açık faşizmi gizlemeden alenen itiraf etse de ve bu faşizmi darbe girişimini bahane ederek  ‘’bunu yapmak zorundayız’’ gerekçesiyle uyguladığı faşist despotizmi beyan etse de, bütün yaptıklarını ‘’demokrasi’’ olarak atfetmekten geri durmamakta, dahası yaver ve tetikçi takımıyla savunulmasını da sağlayabilmektedirler. Ancak, seçilerek seçmenin iradesini temsil eden milletvekilleri ve belediye başkanlarının tutuklanıp hapsedildiği, burjuva basın dahil demokratik basın ve gazetecilerin susturulup hapsedildiği, demokratik derneklerin kapatılarak yasaklandığı şartlarda burjuva anlamda da olsa demokrasiden değil, olsa olsa azılı bir faşizmden söz edilebilir.

‘’Milli irade’’ safsatasını ağızlarından düşürmeyen, ‘’seçimle gelen seçimle gider’’ propagandasını eksik etmeyen bu zat ve şürekâsı, seçimle gelen milletvekillerini tutuklatıp yargılatmaktan, Kürt ulusunun milli iradesi ve daha fazlasını temsil eden milletvekillerinin temsil ettiği iradeye darbe yapmaktan sakınmamaktadır. Ayı iradeyle seçilen belediye başkanlarını tutuklayıp yargılamaktan ve yerlerine kayyum atayarak o iradeye darbe yapmaktan imtina etmemektedir. O halde açık ki, bu güruh ve ‘’Reis’i’’ milli irade derken kendi iradesini kast etmekte, öyle anlamaktadır. ‘’Seçimle gelen seçimle gider’’ derken bunu sadece kendisi ve şürekâsı için söylemektedir. İşte ‘’şefin demokrasisi’’ yani başkanlık rüyasıyla yeni Osmanlıcılığı amaç edinen ‘’Reis’’ kılıklı Erdoğan zatının ‘’demokrasisi’’ budur; ‘’Benim için demokrasi’’ ve her şartta benden yana olan ve beni doğrulayan ‘’demokrasi’’ yani faşizm olan ‘’Reis’in demokrasisi’’…

‘’Şefin-Reisin Demokrasisi’’nasıl işliyor; demokrasi olarak tercihler sunuyor ama her tercih ‘’şefi-reisi’’ doğruluyor, koruyor… Bu demokrasi, ‘’a) Şef-Reis her durumda haklıdır. b) Şefin-reisin haksız olduğu durumlarda a şıkkı geçeridir.’’ Evet ‘’Reis’’ denilen Erdoğan’ın ‘’demokrasisi’’ veya demokrasiden anladığı budur. Bu da demokrasi değil, faşizmdir. Türkiye-Kuzey Kürdistan’da hüküm süren tek adam sultasının Olağanüstü Hal ve Kanun Hükmünde Kararnameler yönetimiyle yasallaştırdığı ırkçı-şoven koyu faşist diktatörlükten başka bir şey değildir.

‘’Seçimle gelen Reisin demokrasisiyle gider.’’ ‘’Milli irade Reisin iradesidir, daha iyimseriyle Reise biat eden iradedir.’’ Bunun dışında hiçbir eleştiri, hiçbir muhalefet ve ayrık sese tahammül edilemez. ‘’Konuşacaksan parlamentoya gel ama parlamentoda benim dediklerime aykırı konuşursan milletvekili olarak tutuklanman haktır.’’ ‘’Muhalefet olarak beni ve faşizmimi onaylamaz ve desteklemezsen mahkeme kapısı seni bekler…’’ İşte Erdoğan’ın tasavvur ettiği başkanlık sisteminin aslı astarı ve faşizminin niteliği budur, bu kadar Şefçi-Reisçidir.

İktidar hakkında faşizm değerlendirmesinde bulunmanın çıplak gerçeği ifade etmenin ötesinde bir anlam taşımadığını biliyoruz. Yaptığımız tespit değil, yapılmış tespit ve çıplak gerçekliğin ifade edilmesidir. Fakat bu faşist diktatörlüğü deşifre etmek yarattığı ve yaratacağı sonuçları açıklayarak çıkarılacak tecrübeler ışığında yönelim belirlemek açısından önemlidir. Dolayısıyla faşist dalganın hız kesmeden ta ki hayal ettiği toplumsal sistem ve tekçi tek adam sultasını oluşturana dek devam edeceğini bilerek tedbir ve savunma unsurları ihmal etmeden almak ve elbette ki gerekli olan mücadele ve direniş tavrını örerek geliştirmektir. Faşizmin azgınca saldırıları ve bu saldırıların ağırlaşarak devam etmesi, yani bugün milletvekilleri ile belediye bakanlarının tutuklanması basın ve derneklerin kapatılmasına dek uzanmış olan azılı faşizm dalgası, tedbir-savunma adına kaçıp saklanmak değil, karşı mücadelenin geliştirilmesi esasına uygun olarak ele alınmak durumundadır. Elbette gerekli olan tedbirlerin alınması devrimci mücadele ve güçlerin korunması için kaçınılmazdır. Ancak bu, kaçıp saklanmak değil, bilinçli ve planlı politikalarla devrimci mücadele ve hareketin süreklilik kazanması zemininde ele alınmasını gerektirmektedir.

Özellikle bugün milletvekilleri ve belediye başkanlarının tutuklanması, basın ve derneklerin kapatılması biçiminde tanık olduğumuz azgın boyutlara ulaşmış faşist dalganın, sosyalist ve devrimci güçlerin ‘’yer altını’’ esas almasını bir kez daha en çıplak biçimde ortaya koymaktadır. Devrimci çalışmada zaten stratejik ve ilkesel bağlamda esas olan ‘’yer altı’’ çalışması bugün açık alan demokratik mücadele kurumları ve örgütlenmelerinin kapatılmasıyla ok daha vazgeçilmez bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Elbette bu, açık alan demokratik mücadelesini paydos ederek derhal ve toptan yer altına çekilme olarak ele alınmamalı, alınmaz. Bilakis, açık alan demokratik mücadele biçimlerinde gerekli direniş ve mücadeleler sonuna kadar sebatla sürdürülmeli, sonuna kadar mücadele edilmelidir. Çekilme bu tavırdan sonra mümkün olmalıdır.

Faşizm tespiti üzerinde yürütülen tespitler ile ilgili diğer önemli bir mesele de, sosyalist, devrimci güçler dışında, faşizmin mağduru olarak iktidar karşıtı kesimlerin oluşturduğu geniş bir demokratik cephenin birikim ve dinamik sağlaması gereğidir, bunun görülmesi gerekmektedir. Ki, bu süreç ilgili hayallerle faşizmi azgınca sürdürmekte sakınca görmeyen mevcut iktidarın esasta kendi mezarını kazdığı da görülmek durumundadır. İktidar karşıtları ve düşmanları her baskı ve faşist saldırganlıkla günbegün büyüyüp gelişmektedir. Bu baskılar altında oluşan potansiyel ve dinamik bu iktidarın yıkılmasına giden yolu döşemektedir. İktidar kendi eliyle bunu hızlandırmaktadır.

Ne ki, bu iktidar ve mensubu olduğu sınıflar iktidarı ve devletini yıkacak olan mücadelenin, ‘’yer altı’’ esaslı silahlı mücadele ve onun günümüzdeki ileri biçimi olan Sosyalist Halk Savaşı olduğu unutulamaz. Bu bağlamda yönümüzü Sosyalist Hal Savaşı siperlerine çevirmek zorunlu ve en devrimci yoldur. Faşizme karşı mücadelenin her biçim ve alanda geliştirilmesi es geçilemez görevdir. Bunun taşlandırılması devrimci savaştır!

http://www.halkingunlugu.org/

adhk tarafından

NASİHATLAR VE MUSİBETLER

Haziran 1, 2016 de GÜNCEL adhk tarafından

tbmmYusuf Ozan (01-06-2016) Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasının ardından kafalarda beliren sorular ortaya çıktı. Acaba milletvekilerine dava açılacak mı? Tutuklananlar olur mu? Kafalarda bu gibi sorunların belirmesi gayet olağandır. Zira, halkın milletvekilliğe ve parlemantoya yüklediği rol olması gerekenden çok fazladır. Gerici-faşist sisteme karşı olduğu düşünülen halk kesimleri arasında bile sistemi sistem içinde aşarak daha iyi bir yaşama varılacağı kanısı oldukça yaygındır. Bunun elbette tarihsel ve siyasi sebepleri var.

Bazılarımızın anlamakta zorlandığı şey, kendi kafalarımızda ve kendimizce net olan parlementonun işlevi ve rolü, genel  kitleler açısından da aynı olduğu kavrayışıdır-ki bu mevcut gerçeği tam görememektir. Şimdi sistemin teşhir edilmesi için önemli veriler ortaya çıkmış durumdadır. MKG önderiğinde alınan kararlar doğrultusunda askeriyesinden, polisine, perlamentosundan devletin diğer siyasi kurumlarına kadar Türkiye egemen sınıfları, ilerici-devrimci mevzilere karşı çılgın savaş naralarıyla ayağa kalkmış ve amansız saldırılarda bulunmaktadır. Daha henüz dün “barış, çözüm ve kardeşlik” diyen hükümet ve devlet, bugün bir kez daha ve yeniden, Kürt ulusunun ve tüm emekçilerin özgürlük ve kurtuluş umuduna karşı, kanlı saldırılarda bulunuyor. Dün yüzlerce köyü yakanlar bugün Kürt kasabalarını bombalıyor, yakıp, yıkıyor.  Bunları yaşıyoruz.

Burada asıl olarak değinmek istediğimiz şey şudur. “Şiddeti-silahı  bırakın ve demokratik yol içinde haklarınızı savunun, elde edin” çağrısı devrimci harekete ve Kürt ulusal hareketine dayatılmaktadır. “Şiddetin çıkmaz bir yol” olduğu TV programlarında yada gazetelerde konuşulmaktadır. Kalemlerinden kan damlayan yazarların bile dile getirdikleri bu sözler “silahı bırakın” oluyor. İlerici-devrimci güçler bizzat yasalarını, kurallarını devletin belirlediği sınırlar içinde seçime girdiler. “Silahları bırakın”  diyen, silahlı-silahsız bürokrasi, 7 Haziran 2015’te yapılan seçimde 6 milyon oy alarak parlementoya 80 milletvekili gönderen HDP ve ittifak güçlerine karşı başlatılan savaşın anlattığı nedir? Onların sistem sınırları ve yasal çerçevesi içinde seçimlere girerek ciddi bir sonuç elde eden ilerici-devrimci güçlere karşı  çok geçmeden ağır, yıkıcı savaş  koşulları altında 1 Kasım 2015 tarihinde yeni bir seçim daha dayatıldı. Sonuç yine tam istedikleri gibi olmadı. Ortadaki sonuçlara tahammül edemediler/edemezlerdi! Kürt ulusuna ve devrimci harekete karşı barbar bir savaş ve katliam saldırılarının yanısıra, savaşın bir parçası olarak devreye birde milletvekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması getirildi. “Demokratik yol içinde haklarınızı müdaafa edin” diyenlerin kendi “demokrasilerine” bağlı kalmadıkları bir kez daha görüldü. Bu çağrıların yalan ve palavradan ibaret olduğu görüldü. Yetmez, MKG’ya yürek ve göbekten bağlı CHP’si, MHP’si, Vatan Partisi ve bilumum faşist partiler, yazarlar ve diğerleri AKP hükümeti paralelinde “vurun vatan hainlerine” el-dil birliği içinde, kılıç-kalkan meydanlara çıktılar.

Bütün bu gelişmeler dünya demokratik kamuoyunun gözleri önünde olmaktadır. Elbette bu olup-bitenler kitlelerin siyasi eğitimi için önemli veriler sunmaktadır. Bu noktada bir vurguda bulunalım. Türkiye sisteminin bir yanı elbette demokratiktir. Kimin için? Türkiye egemen sınıfları için! Katliamların, hırsızlıkların, yolsuzlukların üstü örtülmekte,  sömürü-zulüm atbaşı gitmektedir. Halkın üretiği alın teri, emeği haksız-gerici barbar savaşlarda kullanılmaktadır. Geniş kitleler yoksulluğa itilmektedir. Halkın alehine olan ne kadar gerici yasa ve kanun varsa devreye “vatanın ve milletin  birliği” adı altında sokulmaktadır.  Şimdi egemenler için bundan daha iyi bir demokrasi mi olur? Yani Türkiye sistemi onlar için en güzel demokrasi değil de nedir? Zaten demokrasi dedikleri ve maalesef ilerici-demokratik güçlerin çoklarının bile dillerine pelesenk ettikleri demokrasi sözcüğünün sınıf karekterinin unutulduğunu izlemek acı vericidir. Diğer yanıyla Türkiye devleti kuruluğundan bu yana karakteri faşisttir ve elbette esasta faşist politikalar uygulamaktadır. Kime karşı? İşçi sınıfına, emekçilere, ezilen millet ve milliyetlere karşı! Soykırımlardan, toplu katliamlara kadar bu böyle olduğu görülür. Asker yada sivil darbeleri anlatmaya gerek yoktur bile.

Şimdi çıplak ve aleni yaşadığımız bu faşist saldırılara karşı özel politikalar geliştirmek şarttır. Halkların Birleşik Devrim Hareketi ve diğer ilerici-devrimci kurumlar geniş çaplı, canlı, somut ve etkili kampanyalar yürütmelidir.  Kitlelere, parlementonun faşizmin yüzünü örten cilalı bir maskeden başka bir işlevi olmadığını bizzat egemenlerin şimdi uyguladıkları örnekler verilerek  anlatılmalıdır. Kendi alternatif çözümlerimizi halka göstermek; faşist sistemin tahammülsüzlüğünü, halka düşman olan yüzünü ve uygulamalarını teşhir edebilmek ve tıpkı bugün yaptıkları gibi, atılacağımızı ve hatta tutuklanacağımızı bile bile, gerekli ve doğru zamanda parlemento da dahil, mücadele edilebilecek bütün alanlarda, egemenlerin karşısına çıkmak; gerçek çözümün devrim olduğunu geniş kitlelere kavratabilmek ve kitleleri kendi deneyleri üzerinde eğitebilmek için, açık alan çalışmalarına doğru temelde yaklaşmak ve son kertesine kadar o alanlarda direnmek yanlış olmadığını belirtelim. Anlatmak istediğimiz, son bir kaç aylık dilim içinde ortaya çıkan siyasi dersleri halk kitlelerine doğru anlatmak büyük önem taşımaktadır. En nihayetinde devrim ve sosyalizm davası tek başına ve esasen açık alan çalışmalarıyla başarılamayacağını aklımızdan bir an olsun çıkarmamamız gerekir. Egemenlerin, işçi sınıfına, ezilen millet ve milliyetlere, inançlara karşı derhal ve hiç fırsat kaçırmadan nasıl el ve gönül birliğine gittikleri iyi kavranmalıdır. Halkın emek ve ter içinde kazandığı mevzilere saldırmalarının sebeblerini anlatmak hayati bir sorundur.

Özellikle, CHP’yi “ilerici-demokrat”olarak gören ve CHP’yi  iyi-kötü halktan yana bir parti olduğuna ciddi olarak inandırılmış emekçilere açıklanması ve kitlelerin bilinçlendirilmesi; devrimin başarılması yolunda  sistemden ideolojik olarak koparılmaları için bu noktanın anlatılması önem arzetmektedir. “Bir müsibet bin nasihattan iyidir” derler. Bir değil, yüzlerce müsibet ortaya çıkmış haldedir. CHP, Deniz’lerin idamında olduğu gibi yine Kürt ve halk düşmanlığı temelinde sözde düşman göründüğü Erdoğan’ın yardımına nasıl koştuğunun arka planının halka açıklanması gerekir. 7 Haziran seçimlerinin akabinde Deniz Baykal-Erdoğan görüşmesi neyin nesiydi? Görüşme de başka kimler vardı ve neler konuşuldu ve ne tür kararlar alındı? CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu’nun kendi mebuslarından milletvekilleri dokunulmazlıklarının kaldırmasını istemesinde bu görüşmelerin payı nedir? Bu ve benzeri soruları geniş kitlelerle tartışmak görevdir.  Ve bu müsibetlerin derslerinin kitlelere kavratılması öyle bölük pörçük değil, derli toplu, bütünlüklü ve planlı siyasi kampanyalarla ele alınması görüşündeyiz.

Kürdistan’da yürütülmekte olan kanlı-barbar savaş, işgal ve ilhak edilmiş Kürdistan’ın mevcut statüsünü sürdürmek amaçlıdır. İlhak ve işgale uğramış bir ulusun kendi yurdunun kurtuluşu uğruna direnmesi tamamen meşru ve haklıdır. Devlet belki askeri olarak tutunabilir ama siyasi olarak çoktan kaybettiği aşikardır. Komünistlerin bu sorundaki tutumu yerinde ve doğrudur. Önderimiz İbrahim  Kaypakkaya’nın  bize salık verdiği “orası Kürdistan’dır ve işgalci-ilhakçı Türk kuvvetleri kayıtsız-şartsız çekilmelidir” şiarı bize yol göstermektedir. Şövenizme karşı komünist çizgi ile mücadele etmek elzemdir. Bunun yanısıra diğer ezilen inançlardan insanların taleplerini desteklemek de öyledir. Tereddütsüz desteklediğimiz bu talep ve haklar ile kendimizi elbette sınırlayamayız. Ortaya çıkan veriler veya müsibetler ışığında tüm milliyetlerden emekçilere kendi devrimci komünist çözümümüzü anlatmak bugünün acil görevleri arasındadır. Özel mülk dünyasının insanlığa bela ettiği tüm gerici ilişkiler parçalanıp atılmadan gerçek özgürlük yeryüzüne gelmeyecektir.

adhk tarafından

Emperyalist yönelim ve Ortadoğu Konsepti (2)

Aralık 19, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

ADHF (19-12-2014) Yazımızın birinci bölümünde anlatmaya çalıştığımız emperyalist ekonomik ve siyasal yayılmacılık, emperyalist devletlerin istedikleri gibi yürümemektedir. Ulusal ve uluslararasında gelişen bazı gelişmeler emperyalist hegamonya yayılmacılığı önünde engel oluşturmakta veya bu politikanın gelişmesini zayıflatmaktadır. Bu engeller emperyalist devletler içinde klik çelişkileri, Emperyalist ülkeler arası ekonomik rekabet, ezilen ulus ve emperyalistler arası çelişki ve özelikle ulusal ve sınıfsal mücadeleler emperyalist politikaların bazen iflasını getirmektedir.

ABD’nin Suriye politikasının bugüne kadar uzun sürmesi üste belirtiğimiz gelişmelerin sonucudur. Yani emperyalist devletler arası çelişkinin sonucundur. Bu çelişki Rusya ve ABD (Avrupa Birliği ABD’nin yanında  yer almaktadır) arasında sürmektedir.

Ortadoğu’da bugüne kadar süren bölgesel savaşta ABD’nin hesaba katmadığı, Kürt ulusal hareketin devrimci dinamiği ve Rus emperyalizminin rekabet gücüdür. Rus emperyalizmi ile  arasındaki çelişki emperyalist devletler arasındaki rekabet mücadelesi kategorisi içinde değerlendirdiğimiz için bu mücadele sınıf mücadelesi karşısında birleşme karşılıklı anlaşarak, birlikte Ortadoğu’daki pazarları sömürme sürecine girme ihtimalini de dikkate almalıyız.

ABD’nin Ortadoğu’nun yeniden yapılanma politikası iki olguya çarpmıştır:

Birincisi Kürt ulusal hareketin varlığıdır.  İkincisi, Ortadoğu’da dünya devrimci hareketin 68’lerde merkezi olan Filistin ulusal kurtuluş hareketidir. Bu iki Ulusal hareket Ortadoğu’da emperyalist planlamanın önündeki başlıca engellerdir. Filistin Kurtuluş Örgütü ABD emperyalistleri tarafından önemli ölçüde pasifleştirilmiştir. Ortadoğu’daki devrimci dinamikler Filistin’den Kürdistan’a kaymıştır. Ortadoğu’da devrimci hareket açısından bugün bel kemiğini Kürdistan oluşturmaktadır. 68’de devrimci hareketin merkezi Filistindi, bugün ise Ortadoğu’da Kürdistandır.

Rojava Devriminin gelecekteki önemi,

Rojava devrimi her toplumsal kesim için önemini korumaktadır. Türkiye ve K. Kürdistan’lı devrimciler için ise daha önemli bir durumdur Rojava Devrimi. Bunu kısaca açmaya çalışalım.

Kürdistan 1. dünya savaşının akabinde (1639 yılında Osmanlılar ve İran arasında Kasr-ı Şirin Antlaşmasıyla ikiye, 1923’te dört parçaya bölündü). Dört ülkenin değişik pazarlarına zorla bağlanmış ekonomik pazar ilişkisinde Türkiye, İran, Irak, Suriye pazarıyla iç içe geçmiştir. Bir ülkenin pazarları dört ülkenin pazarıyla birleşmiş, ezilen bağımlı ulus olarak dört ülkenin ekonomisiyle kaynaşmıştır.

Türkiye’nin Misak-ı Milli sırları içinde kalan Kürdistan Türkiye pazarıyla iç içe geçmiş, Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan halklar birbirleriyle kaynaştırılmıştır. Bu durum diğer parçalar için de söylenebilinir. Kürdistan’ın değişik parçalarında gelişen her hareket, ilhak eden ülkenin emekçi ve işçi sınıfını etkilemekte ve ilhak eden ülkede gelişen hareket ise Kürdistan’da  halk hareketini etkilemektedir. Bunun sebebi aynı Pazar ilişkisi içinde olmalarıdır, pazar ilişkisi sonucu her iki ulusa sahip emekçiler aynı kaderi paylaşmaktalar. (Arasındaki fark ise milli baskıdır.) Bu durum, aynı Pazar içinde yaşayan emekçi halklar arasında ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkiler sonucu, en küçük devrimci kıvılcım tüm milliyetlere sahip emekçileri sarmakta veya gerici baskı ve katliamlar sonucu halkın devrimci mücadelesini geriletmektedir. Dolaysıyla K. Kürdistan’da devrimci hareket veya ulusal hareket Kürdistan sınırları içinde kalamaz. Ayrıca Kürdistan’ın değişik parçaları arasında ortak bir yanın olmaması, zorla-kanla çizilen sınırın olması dahi Kürdistan’ın değişik parçaları arasında  sosyal ilişki, kültürel birlik, dil birliği, sürekli olmuş, yok edilmemiştir.

Kürdistan’da değişik tarihlerde gelişen ulusal hareketlere bağlı diğer parçalarda  yaşayan Kürtler, mücadeleyi sahiplenmiş, diğer parçalarla birlikte hareket etme duygusu ve istekleri gelişmiştir. Örnek verirsek,Kürt Mahabad devletinin kurulması, Güney Kürdistan’da bölgesel hükümet, PKK önderliğinde gelişen ulusal kurtuluş hareketi, Kürdistan’ın değişik parçaları arasındaki mücadeleyi sahiplenme olgusunda ivme görülmüştür. Değişik parçalarda gelişen mücadele diğer alana yayılmaktadır. Dolaysıyla bugün de Rojavada’ki mücadele Rojava sınırları içinde kalmayacağı Amed, Mardin’de yankısını bulacaktır. Türkiye’nin Mısak-ı Milli sınırları içine taşınacak ve bu hareket sınırları içinde yayılacaktır. Amed’e yayılan hareket, İstanbul’u, Ankara’yı kısacası her tarafı saracaktır.  Bu durum İran, Irak, Suriye için de geçerlidir.

Emperyalist ve kapitalist devletler başta olmak üzere Ortadoğu’daki devletlerin Rojava devrimini boğma, pasifleştirme çabaları esası budur. Rojava devrimi olarak bakmanın hatalı olduğu kanısındayız, bu hareketin geniş kapsamlı diğer farklı alanlara yayılacağı açıktır (eğer mevcut devrimci dinamiklerini korursa). Yayılmasının objektif koşulları, biraz önce anlatmaya çalıştığımız durumdur. Yani birincisi, Kürdistan’ın değişik parçaları arasında ulusal hareketi sahiplenme, Kürt ulusal hareketi ekseni içinde birleşme. İkincisi, Türkiye, İran, Suriye ve Irak pazarlarının Kürdistan pazarıyla birleşmesidir.

Türk devletinin tüm gücüyle Rojava devrimini boğma istemi bundandır. Bu sebepten dolayı Türk devleti savaş içine girmiş Rojava’da gerçekleşen yeni yaşantı biçimini yok etme veya denetimine alma uğraşı içindedir. Rojava devrimi Kürt Ulusunun kendi kaderini tayin hakkının bir parçasıdır. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı emperyalist devletler ve bölge devletleri tarafından boğulmak istenmektedir. Tarihde oynanan oyunlar bugün bir kez daha oynanmaktadır. Cellat ve papazlar bir kez daha devreye girmiş, bazıları papaz bazıları cellat rolündeler. ABD, Almanya, Fransa, Kanada vs. Kürtlere yardım adı altında havada IŞİD terör örgütünü vurma provasını yapmaktadırlar. Kürt dostu görünme çabasındalar. El altından ise IŞİD terörü örgütünü desteklemektedir.

Birincisi, IŞİD’e yardım ederek Kürt ulusal kurtuluş hareketini IŞİD’e karşı zayıf düşürerek, Kürt ulusal hareketini masa başına çekmekte, kendi isteklerini onlara dayatarak pasifleştirme etkisine  alma taktiğidir. Ki son DAHOK toplantısı akabinde emperyalistlerin IŞİD’i kısmi oranda havadan bombalamaları, Güney bölgesel hükümete ait belirli bir sayıda Peşmergenin Türkiye toprakları üzerinden Kobaneye gönderilmesi vb. durum Kürt ulusal hareketin IŞİD terör örgütünden dolayı bazı tavizlerinde verdiği açıktır.

İkincisi, ABD emperyalizminin IŞİD terör örgütüne ihtiyacı söz konusudur. Bunun gibi terör örgütleri olmasaydı ABD Ortadoğu’nun şekillenmesinde bu kadar başarılı çıkmazdı. Bu sebepten dolayı ABD IŞİD’e, IŞİD’ın ise ABD’ye ihtiyacı olacaktır, gelecek dönemde de birbirlerine ihtiyacı olacağı açıktır.

DAHOK toplantısı akabinde Kürt ulusal hareketin kendi kaderini tayin hakkının yanında olunması sorununda  bazı devrimci kesimler içinde bilinç kırılması görünmüştür.  Kürt ulusal hareketi ve Emperyalist devletler  arasındaki ilişkilere bakılarak  kendi kaderini tayin hakkının savunulmasında bilinç kırılması yaşanmıştır.

Tarihsel geleneğimizin bize verdiği ilham kaynağı ulusal hareketlerin kendi kaderini tayin hakkını, hareketin önderliğine bakmadan yanında olmamızı, desteklememizi bize öğretmiştir.

72’lerin çıkışıyla Kaypakkaya Kürt ulusal hareketinin kendi kaderini tayin hakkı konusunda şunları belirtmektedir.

“Marksist-Leninist hareket, Türk burjuva ve toprak ağaları tarafından ezilen Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkını, yani ayrılma ve bağımsız bir devlet meydana getirme hakkını her dönemde ve kayıtsız şartsız tanır ve savunur”

“Her dönemde ve kayıtsız şartsız tanır ve savunur” genel ilkesi, şartlara ve koşullara bağlanılmaz.

Kaypakkaya’nın ideolojik ve siyasal yörüngesi içinde olan kurumumuz onun ortaya koyduğu bu tespiti sonuna kadar savunur, savunacaktır. Zira bu genel ilke sosyal şovenler ile bizim aramızda derin ideolojik sorundur. Her kurumun kırmızı çizileri, yani olmazsa olmaz kuralları, veya o örgütün niteliğini ortaya çıkaran siyasal tespitleri vardır. Federasyonumuzun tüzüğünde yer alan Ulusların kendi kaderini tayin hakkını her koşulda savunma tespitimiz kurumumuzun karakterini belirlemektedir. Bu konuda hiç bir tartışma veya çekimserlik içine girmeyeceğimiz açıktır.

Milli baskı sınırları içinde ezilen,( işgal eden ülkenin dilini bilmediğinden işkenceye uğrayan, coplanan, dili yasaklanan, Kürt olduğu için horlanan, katliamdan geçirilen….) ulusun kendi kaderini tayin hakkının tartışmasız savunulması, desteklenmesi her devrimci demokratik kişi ve kurumun görevidir. Bu ilkemiz, bizi sosyal şovenlerden ayıran temel kıstaslardan bir tanesidir. Sosyal şovenler ile devrimcilerin ayrıştığı temel sorun budur, ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunup savunmamasıdır, ilhaka karşı tutum alınıp alınmamasıdır.

İkinci enternasyonal önderleri, kendi ülkesinin emperyalist politikalarını desteklemiş, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını reddederek, önce hangi devletin saldırdığı gibi teknik soruna kafayı takmışlardı. Alman devletin işgalcı politikasını aklayan, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını yok sayan da bu anlayıştı. Fin ulusunun kendi kaderini tayin hakkına taraftar olmayan, burada Fin burjuvazisi var diyen anlayış da aynı şovenist anlayıştı.

Kautsky’nin burjuvazinin siyasetine yedeklenmesi, dönek olmasındaki esas sorun buydu. Avrupa’nın en teorik Marksist’inin, birinci dünya savaşında dönek olması onun beli başlıca siyasi tespitlerinin yanında, kendi burjuvazisinin yanında yer alması, Alman devletinin işgaline karşı ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını savunmamasındandı. İlhak ve işgali onaylamasındaydı.

Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı her şart altında desteklenmelidir, bunu koşullara ve şartlara bağlamak kesinlikle doğru değildir. Kürtlerin ayrılarak ayrı devlet kurması ezilen mazlum bir ulusun hakkıdır, bu hak dışardan verilen bir hak değildir. Lenin ve Stalin’in izinde yürüyen Kaypakkaya’nın bu yönlü siyasal tespitleri reformizme ve Türk şovenist eğilimlere karşı köklü eleştiri olmuştur.

Kendi kaderini tayin hakkı ile kendi kaderini tayini biri birine karıştırılmamalıdır. Birincisi bir haktır, ikincisi bu hakkın gerçekleştirmesidir. Aile içindeki kadının ayrılma hakkı sürekli vardır. İstediği zaman boşanma hakkını kullanabilir. Ancak bunun gerçekleştirildiği koşullarda aile içindeki çocukların mevcut durumu, aile içindeki psikolojik ve sosyal yansımaları dikkate alınarak ayrılmanın savunup savunulmaması sorununda görüş belirtilir. Ancak kadın ayrılmak isterse ayrılmanın önünde engel teşkil edilmez.

Kürt ulusun kendi kaderini tayini gerçekleştirmesi, mevcut içinden geçtiğimiz süreçte sınıf mücadelesi ekseni içinde değerlendirilmelidir. Ortadoğu’da Rojava devriminin yaşaması, yayılması sınıf mücadelesinin gelişmesi kitlelerin ve işçi sınıfının bilinç ve örgütlülüğü açısından çok önemli bir gelişme olacaktır. Dahası, diğer ülkelerdeki sınıf mucadelesinin gelişmesini tetikleyen Rojava devrimi, başta kenar bölgeler olmak üzere Ortadoğu’nun devrimci hareketinin kalesini oluşturacaktır. Ayrıca kürt ulusunun ayrılıp ayrı devlet kurması milli baskıyı ortadan kaldırmaları haklı meşru bir mücadeledir.Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı mücadelesi sürecinde zayıf yönlerinin olduğu bilinmektedir. Devrimci ve komünist örgütler bu zayıf yönünü eleştirmekteler. Bu durum Rojava ve K. Küdistan’da da görünmektedir.  İŞİD taşeron örgütüne karşı savaşta Kobane’de Kürt ulusal hareketinin  başta ABD ve Avrupa Birliği’nin bir bölümünün desteğini alması, üstte belirtiğimiz ulusal hareketin kırılgan durumundan ileri gelmektedir.

Bu her ulusal hareketin vardığı yerdir. Her ulusal hareket bu noktaya gelmekte veya gelecektir. Her ulusal hareketin bir başlangıcı bir de sonu vardır. Ulusal hareketi ortaya çkaran çelişkilerin çözülmesiyle, ulusal hareketin de esas muhtevası değişir veya çözülür. Bu biliçle hareket edilerek milli baskıya karşı mücadele eden Kobane’de kürt ulusunu destekleme ve onun yanında yer almamız tarihsel olarak bize bırakılan komünist hareketin tarihsel deneyleridir. Baskıya karşı duruştur. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı için mucadelesi haklı bir mucadeledir. Özelikle bir gerçeğin altını çizmek istiyoruz, Kobane’deki yönetim biçimi eski klasik ulusal hareket önderliğinde gelişen yönetim biçimi değildir, sosyalist nüveleri içinde barındıran halk yönetim biçimidir. En azından bugün için böyledir.  Bu yönetim biçiminin uzun süre sürüp sürmemesini Rojava’daki siyasal denge ve güçler belirler. Güçler dengesi Rojava devrimini güçlendirir veya tasfiye eder.

Bazı anlayışlar ABD ve diğer emperyalislerinin Kobane önderliğiyle anlaştığı veya bu hareketin arka planında emperyalistlerin olabileceği izlenimlerinden yola çıkarak desteklenip desteklenmeyeceğini tartışmaktalar.  Kürt ulusal hareketinin belirli tavizler vermesi, ( bizim böylesi bir iddamiz söz konusu değildir)  bizi milli zulme kaşı savaşan hareketi destekleme tutumumuzdan vazgeçirmez. Kürt Ulusal hareketleri sorununda Komintern’in yanlış politikasını reddeden Kaypakkaya, Türkiye ve K. Kürdistan’da Kürt ulusal sorun hakkında ayrı bir yerde durmaktadır.Türkiyeli ve K. Kürdistanlı devrimciler de idolojik olarak ayrışmaktadır.  Komintern’in dünya çapında tek tek ülkelerde kurduğu seksiyonlar da Kürt sorunu konusunda ayrışmıştır. Şeyh Sait hareketinin geliştiği dönemde ( 1925) Komintern’in Türkiye seksiyonu TKP sosyal şoven politaka izlemiştir. Kominternin dünya çapında gerçekleştirdiği dünya kongrelerinde  Kürt ulusun, ulusal hareketi destekleme yanında olma tutumu yoktur. Kominternin yanlış tutumundan dolayı 50 yıllık şovenist akım Türkiye devrimci hareketinde hakim oldu. Koçgiri, Ağrı, Dersim katliamlarına sessiz kalındı veya katliamlar desteklenmiş oldu. Şeyh Said ayaklaması, Ankara hükümetine karşı İngilizlerin planladığı bir ayaklanma olarak göründü. Şeyh Said ayaklanması gerici ayaklanma olarak göründü ve Kürtlerin ayrılıp ayrı devlet kurmasına sıcak bakmadı Komintern. Bu anlayış Türkiye topraklarında  70’lere kadar sürdü.

Tarihte komünist partileri tarafından yapılan yanlışlıklardan dersler çıkarmayan, aynı hatalara düşenler geçmişe dönüp bakmalılar. Dünya komünist hareketi tarihinde bu yönlü bariz hatalar vardır. İşte kürt ulusal hareketi karşısında Kominterin’in tutumu bu bariz hatalardan yalnızca bir bölümüdür. 1925 yılında Kuzey Kürdistan’da gelişen Şeyh Said hareketi İngiliz emperyalizminin parmağı olduğu, İngiltere emperylizminin Musul  ve Kerkük petrol alanlarına sahip çıkması için seyit Şeyh Sait hareketini yarattığı,  desteklediği anlayışından dolayı Türk devletinin katliamını desteklemiştir veya sessiz kalınmıştır.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan ve ezilen halkların Komünist önderi  İbrahim Kaypakkaya’dan  yapacağımız bir alıntıyla yazımızı bitiriyoruz.

“Bir de, Şeyh Said ayaklanmasının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağı olduğu iddiasıyla, Türk hakim sınıflarının milli baskı politikasını savunmaya yeltenen sözümona “komünistler” var. Biz burada İngiliz emperyalizminin parmağı olup olmadığını tartışmayacağız. Böyle bir iddiayla milli baskı politikasının savunulup savunulmayacağını tartışacağız. Şeyh Sait isyanının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağının olduğunu varsayalım. Bu şartlarda bir komünist hareketin tumumunun nasıl olması gerekir? Birinci olarak, Türk hakim sınıflarının Kürt milli hareketini zorla bastırma ve ezme politikasına kesinlikle karşı çıkmak, buna karşı aktif bir şekilde mücadele etmek, Kürt milletinin kendi kaderini kendisinin tayin etmesini istemek, yani ayrı bir devlet kurup kurmamaya bizzat Kürt milletinin karar vermesini istemek. Bu, pratikte dışardan müdahale edilmeksizin, Kürt bölgesinde genel oylama yapılması, ayrılma veya ayrılmama kararının bu yolla veya buna benzer bir yolla bizzat Kürt milleti tarafından verilmesi anlamına gelir. Kürt hareketini bastırmak için yollanan bütün askeri birliklerin geri çekilmesi, her türlü müdahalenin kesinlikle önlenmesi, Kürt milletinin kendi geleceği hakında kendisinin karar vermesi, komünist hareket birinci olarak bunun için mücadele eder ve Türk hakim sınıflarının bastırma, ezme, müdahale, politikasını kitlelere teşhir eder, ona karşı aktif olarak savaşırdı. İkincisi, İngiliz emperyalizminin milliyetleri birbirine düşürme politikasını, bunu her milliyetten emekçi halka, bunların birliğine verdiği zararı kitlelere teşhir eder, İngiliz emperyalizminin müdahale, içişlere burnunu sokma politikasıyla aktif olarak savaşırdı. Üçüncüsü, Kürt ulusunun ayrılmasını, “bir bütün olarak sosyal gelişmenin ve sosyalizm için proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri açısından yargılar”, bizzat ayrılmayı destekleme veya desteklememe yolunda bir karara varırdı. Eğer ayrılmamayı proletaryanın sınıf menfaatlerine uygun buluyorsa, Kürt işçileri ve köylüleri arasında bunun propagandasını yapardı; özellikle Kürt komünistleri, kendi halkı arasında birleşmenin propagandasını yapardı ve milli baskılara karşı mücadeleyi toprak ağalarının, mollaların, şeyhlerin, vb. durumunun güçlenmesiyle bağdaştırma çabasında olanlara karşı mücadele ederdi. Buna rağmen Kürt ulusu ayrılma yönünde karar verirse, Türk komünistleri buna razı olur, ayrılma isteğinin karşısına zor çıkarma eğilimleriyle kesinlikle mücadele ederdi. Kürt komünistleri ise Kürt isçi ve emekçileri arasında “birleşme”nin propagandasını yapmaya, emperyalist müdahaleyle mücadeleye Kürt feodal beyleriyle, şeyhlerle, mollalarla, burjuvazinin milliyetçı amaçlarıyla mücadeleye devam ederdi.“

Almanya Demokratik Haklar Federasyonu-ADHF

 

adhk tarafından

Emperyalist yönelim ve Orta doğu konsepti (1)

Aralık 1, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

ADHF (01-12-2014) Yaşlı gezegenimizin yerküresinde emperyalist ve kapitalist sistemden kaynaklanan bölgesel savaşlar, toplu katliamlar,soykırımlar yaşanmaktadır.Emperyalist sistem yeryüzünde hükmünü sürdürdüğü sürece bu katliamlar devam edecektir.

Zira,emperyalizmin iktisadi dayanağı sermaye dolaşımına dayanmaktadır.Sermaye dolaşımı yollarını açmak ve azami kar elde etmek için,büyük kapitalist tekeller, ezilen ulus ve halkları ezmekte, katliama uğratmakta, göç ettirmekte, dil-din-mezhep eksenli bölgesel çatışmalar yaratmaktalar.

Bölgesel savaşlar dahil mezhep temelindeki çatışmaların arka planında sürekli ekonomik sebepler olmuştur. Bugün de kapitalist tekeller pazar alanlarını genişletme,yeni pazarları elde etme,kısacası yeniden dünya ekonomisini biçimlendirme temelinde gelişen bölgesel savaşların arka planındaki iktisadi özdür.

Kapitalist tekellerin,ürettiği metanın tüketilmesi için yeni alanlara ihtiyacı vardır. Bunu ekonomik olarak yayılmacı biçimiyle yapar.Bu yönlü yapamadığı dönemde emperyalist yayılmacılığın bekçisi olan askeri yollarla bunu gerçekleştirir. Birinci ve ikinci paylaşım savaşları ve bugün süren bölgesel savaşların özü yeni pazarların büyük tekeller tarafında paylaşımıdır.

Çok kutuplu olan emperyalist sistem içindeki farklı bloklar, dünyada pazar mücadelesini sürdürmektedirler. Değişik kutupta yer alan askeri ve ekonomik olarak güçlü olan emperyalist devletler,diğer kutbun aleyhine ekonomik düzenlemeyi planlayarak, bloklar arasında ekonomik siyasal çelişkilerin kızışmasına ivme kazandırmaktadır. Son dönemde bu yarış özelikle dünyanın geleceği için önemli olan petrol üzerinde yaşanmaktadır. Petrol rezervlerinin önemli bir bölümü de Ortadoğu,dadır.

Gerilemeye giden Rusya bloğu; 2000 sonrası ekonomik ve askeri olarak atakta bulunarak ABD ve Avrupa birliği ile kapışma içine girmiş abd emperyalizminin dünya ekonomisini tek başına dizayn etmesine belirli ülkelerde engel olmuş, son dönemde Ukrayna ve Ortadoğu`da pazarlarını kaybetmeme mücadelesini vermektedir.

Bu iki kampın da aynı öze sahip olduklarını vurgulamak isteriz, ikisinin de esas amacı daha fazla kar daha fazla ekonomik rant elde etmektir. Emperyalizmin genel karakteri de budur.

Her iki kampın birleştikleri yön ise tek tek ülkelerin ekonomilerini merkezi küreselleşen ve globalleşen ekonomiye entegre etme, gümrük birliğini asgariye indirme,devlet elinde toplanan sermayenin özelleştirme ve sermaye önünde engel teşkil eden ekonomik ve siyasal engelleri indirme ve ya ortadan kaldırmadır.

Dil, din, mezhep temelinde savaşlar, çok uluslu ülkelerde emperyalist politikalar sonucu yaratılan bölgesel savaş v.s çıkarılarak oradaki ekonomiye hakim olma yönelimi bu gün dünya savaşının çıkmasını geciktirmektedir. Bugünkü dönemde bölgesel savaşlarla pazarları kontrol altına almaya çalışıyor emperyalistler.

Geçmişte birinci ve ikinci paylaşım savaşında teşhir olan emperyalistler,yeni politikalarla dünya pazarlarını bölmekte ve sömürmekteler. Yeni bir dünya savaşının çıkmayacağını söylemek istemiyoruz.Bu, dünyadaki ekonomik krizin derinliği ve yaygınlığına bağlı olan bir sorundur. Dünyada ekonomik pazarları saran ekonomik krizin bölgesel savaşlarla veya değişik ekonomik modellerle atlatılıp, atlatılmayacağı içinden geçilen tarihsel dönemde netleşir. Ancak bugünkü dönemde bölgesel savaşlar emperyalistlerin başvurduğu bir yöntemdir. Ekonomik kriz bu savaşlarla bertaraf edilmek istenmektedir.

Emperyalistler ; bölgesel savaşlarla pazarları bölmekte, bölgesel savaşları mezhep ve yatay çizilen sınırlar üzerinden sürdürüp halkları birbirine vurdurarak, akabinde kurtarıcı rolüne girip,demokrasi götüreceğiz söylemleriyle işgalleri gerçekleştirmekteler. Kafkasya, Balkanlar`da olduğu gibi bugün de Ortadoğu`da durum bunu göstermektedir.

ABD emperyalizmi ve Avrupa emperyalizmi ; Asya coğrafyasında , önce Afganistan`da Taliban ı iktidara getirdi, Bin Laden örgütünü kurup,maddi ve manevi olarak destekledi. Akabinde ikiz kardeşler iki düşmana dönüşerek özgürlük adına Afganistan`a girdi,sonra Çeçenistan`da taşeron örgüt vasıtasıyla savaşı devam ettirdiler. Kafkasya`da önemli pazar alanlarını elde eden ABD ve Avrupa Birliği NATO`nun stratejik lojistik desteğini sağlayarak balkanlara uzandı.

Balkanlarda ABD ve AB, Rusya`nın pazar alanına girerek,Kosova, Bosna gibi ülkelerde savaşı sürdürmek için,taşeron örgüt olan Bin Ladin`in devamı olan radikal dincileri kullandı.Taşeron olarak kullandığı örgüt elemanların büyük çoğunluğu Bin Laden döneminde Afganistan`da özel kamplarda eğitilen katillerdi.

ABD emperyalizmi ve Avrupa Emperyalistleri,Balkanlar ve Kafkasya`da izledikleri stratejik yönelimin akabinde Büyük Ortadoğu projesinin uygulanmasına geçtiler.

Büyük Ortadoğu projesi üzerine kısa bilgiler :

Ortadoğu projesi ikinci paylaşım savaşı sonrası gündeme gelmiş, ancak o dönemde SSCB nin varlığı ve Avrupa kıtasında bazı devletlerin ikinci paylaşım savaşında yenilgisi sonucunda ABD,dikkatleri Avrupa üzerinde yoğunlaştırmıştı.Ayrıca ikinci dünya savaşından sonra abd emperyalizmine karşı ulusal ve sınıfsal savaşlar gelişmiş, dünya çapında ezilen halklar kinini devrimci savaşlarla sürdürmüşlerdi.Kısacası ulusal ve uluslararası boyutta abd emperyalizmi bugünkü gibi taşeron örgütleri kullanarak dünya ekonomisini dizayn etme gücünde değildi.Dolaysıyla ikinci paylaşım savaşı sonrasında gündeme gelen Ortadoğu projesinin pratikte uygulanması 2000 sonrasına kaldı.

1994 sonrası NATO pakt ile,Akdeniz ülkeleriyle bir takım anlaşma girişimleri başladı, NATO ülkeleri dışında Ürdün, Fas, Cezayir, Tunus ülkeleri NATO bloğu ile diyalog girişimi kategorisine alındı.Bu ; askeri olarak NATO`nun bu ülkelere yayılmasıydı ki, daha sonraki dönemde ABD yetkilileri ‘NATO`nun geleceği Ortadoğu`dadır’’ demişlerdi.

Bir yıl sonra AB ve Akdeniz havzası ülkeler arasında, avrupa akdeniz ortaklık girişimleri başlatıldı. ABD ise Ortadoğu ortaklık girişimi kurdu.Bu ülkeler Cezayir, Tunus, Mısır, İsrail, Ürdün, Lübnan, Fas, Suriye, Türkiye ülkelerini kapsıyordu.Avrupa birliği 1995 ve 2000 arası bu ülkelere yatırım amaçlı 9 milyar euro ayırdı. Bu 9 milyar euro kar amaçlıydı.

Akabinde bazı ülkeler dış sermayeye gümrüklerini açarak serbest ticaret antlaşmasını imzaladılar. 2001 de Ürdün, ABD emperyalizmi ile aynı antlaşmayı yaptı. Ürdün`ün Suriye devletiyle olan çelişkileri bu antlaşmayla daha da keskinleşti. ABD, Ürdün devleti üzerinden Suriye ekonomisine uzanmak istiyordu fakat başaramadı. Sonrasında Türkiye devletini devreye koyarak Beşar Esad‘la kardeşlik toplantıları düzenleyip,ekonomik olarak Suriye devletine yeniden biçim vermek istediler.Bu da olmayınca düşmanlık yeminleri edildi bugün süren konsept devreye sokuldu.

2004 de G-8, üzerinde anlaştığı Büyük Ortadoğu Projesi `nin bir bölümü ,El Hayat dergisi ile kamuoyuna yansıdı.

BOP yalnızca Ortadoğu ülkelerini kapsamıyordu, Afrika kıtasında da bir bölüm ülkeler ileAfganistan ve Pakistan`a kadar uzanan bir projeydi. Bu ülkelerde siyasal,ekonomik,kültürel yönüyle direk emperyalistlerin hegemonyasını arttıran projedir.

Ekonomik reformların uygulanması için birincil derecede siyasal yasaların değişmesi ve süreç içinde de siyasal kültürel değişimleri de sağlamaktı.

Emperyalistlerin Büyük Ortadoğu Projesi,kapsamı içine kattıkları ülkelere dayattığı yeni ekonomik kararların uygulanması için, mevcut hükümetlerin yerine daha saldırgan ve kendisine bağlı hükümetleri iktidara taşımaktaydı.Tıpkı 24 Ocak kararlarının akabinde uygulanan 12 Eylül askeri faşist cuntası gibi .

Büyük orta doğu projesinin ekonomik kararları :

Ortadoğu projesi içinde yer alan ülkelerde, özel sektörleri teşvik etme, kısa vadeli krediler verme ( 5 senelik) planlanmıştır. Kısa vadeli olmasındaki sebep, ekonomik olarak istikrarlı olmayan ülkelere emperyalistlerin uzun süreli kredi vermesinde tedirgin davranmasıdır.Çünkü buradaki yönetimlerin halk tarafından devrilmesi, sermayenin dikenler üzerinde olması,emperyalistlerin yatırım yapmasını engellemekteydi.

Emperyalistler bu ülkeleri direk denetimine almaları için Ortadoğu para fonu ve Ortadoğu kalkınma bankası oluşturma proje içinde yer almaktadır.

Raporda dikkat çekilen diğer yön ise, mali hizmetlerde devlet egemenliğini, azaltma özel hizmetlerin desteklenmesidir. ABD ve AB ; komprador burjuvazinin daha rahat hareket etmesi için, özel teşebbüsleri desteklemişlerdir.

Dış sermaye güçlü bankaların varlığını şart koşar, böylece mali sermaye ile banka sermayesi iç içe geçer.Sanayiciler ve yatırımcılar,para ihtiyacını burada karşılar. Dolayısı ile güçlü pazar ekonomisi ortaya çıkar.Güçlü bankalar olmadan güçlü pazar da oluşmaz. BOP`nde bankaların modernizasyonu ve pazar ekonomisinin gelişmesi olarak geçmektedir.

Emperyalistlerin isteği serbest bölgelerin oluşması ve sermayenin giriş-çıkışı önündeki engellerin kalkmasını sağlamaktır. Böylece, merkezi global ekonominin serbestçe genişlemesinin önündeki engeller de kalkar. Ortadoğu Projesinde bu baş kısımda yer alır. Bugün Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde serbest bölgeler yaratılmıştır.

Üstte belirttiğimiz ekonomik kararlara Fransa, Akdeniz kıyılarındaki pazarlarını Almanya,İngiltere ve ABD ye kaptırma korkusu sonucu bu projeye karşı çıkar.Mısır cumhurbaşkanı Mübarek ve 2004 de Ürdün kralı buna sıcak bakmazlar. Mübarek emperyalistler tarafından gözde çıkarılmıştı.

Avrupa`nın en güçlü ülkesi Almanya’nın dışişleri bakanı Joschka Fischer şubat 2004 te, ABD‘nin orta doğu planını destekleyeceklerini açıklamasıyla,Fransa devleti geri adım atmak zorunda kaldı ve Ortadoğu Projesinden nasıl güçlü çıkacağının derdine düştü.

Emperyalistlerin dayatması sonucu, bu kukla devletler kapitalist tekellerin sunduğu ekonomik kararları en azgın faşist yöntemlerle uygulayarak, kitlelerin yaşantısında da köklü değişikliklere yol açtı. Yoksulluk büyüdü,halk muhalefeti kısa sürede genişledi. Ayrıca bu ülkelerde tek partili yönetimin olması ve burjuva hukukundaki göstermelik hakların buralarda olmayışı, kapitalist sermayenin sıcak bakmadığı bir durumdu. Tek parti diktatörlüğü, kapitalistlerin serbest sermaye dolaşımı sağlamasında bazı engelleri oluşturmaktaydı. Aynı şekilde halklar tarafından serbest seçim istemi ve benzeri çağrışımları tek parti tarafından yönetilen devletlerde halk muhalefetlerini yükseltti.

Emperyalist devletler bu ülkeleri daha fazla sömürmek-denetimine almak ve geniş kapsamlı ekonomik siyasal projelerin uygulaması için oluşturduğu BOP’ini bu kukla devletlerin önüne koymuştur. Merkezi küresel ekonominin çıkarlarına ayak direten veya uygulamayan devletleri ise yeniden biçimlendirmek zorunda kalmıştır.

Bu biçimleme gelişen halk eylemliklerin yönelimini değiştirerek, halk muhalefetini pasifleştirip etkisini kırarak, kendi yönelimin içine alarak, bazı ülkelerde orduyu iktidara getirerek, bazı ülkelerde ise El Nusra, IŞİD ve ya Özgür Suriye Ordusu olarak adlandırılan abd emperyalizmin taşeron örgütleri gibi siyasal ekonomik biçimlenmeyle yapmaktadır. Yalnızca ekonomik paketlerle değil, toplumun tüm hayatını ilgilendiren gazete, radyo, televizyon, okul eğitimi,seçim politikası, devlet hukuku, kadınların eğitimi,çocuk eğitimi v.s geniş kapsamlı projelerle bunu yapmaktadırlar. Ülke pazarında kapitalist metanın daha fazla satılması kadın emeğini sömürerek artı değer elde etme ismeti sonucu bu geniş projelere ihtiyaç duymaktadırlar.

Ortadoğu projesini ele alarak bazı yönlerini açtık, yazımızın ikinci bölümünü Ortadoğu’da Kobane, Şengal ve Kürt Ulusal Hareketinin Kendi Kaderini Tayin Hakkı nı ele alarak sürdüreceğiz.

Almanya Demokratik Haklar Federasyonu

adhk tarafından

‘İleri Türkiye’ Aklının Parkla, Ağaçla, Yeşille ve de Zeytinle İmtihanı!

Kasım 18, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

Zafer Yılmaz (18-11-2014) Belli ki, AKP hükümeti hiç hız kesmeden, olmadık mevzularda cingar çıkarmaya, aklımızla oynayıp bizi şaşkınlığa sürüklemeye devam edecek. Dahası, yaradılanından dolayı sevilmekle yetinmek durumunda olan biz kullar, onun bu enteresan işlerinin manasını gereği gibi anlamak için epey bir süre daha didinip ter dökeceğiz sanki.

Henüz saha çalışması izni bile alınmadan altı bin zeytin ağacının kesilmesinin ardından, bu kez nikel madeni işletmesi gerekçesiyle üç milyon ağacın kesilmesi gündeme geldi.

İtikatlarının kutsal imgesi saydıkları nur’u ve onun rengi yeşili pek bi sevdiklerini, bu yüzden kendilerini bu renkle ifade ettiklerini sanıyorduk ya, tam bir ‘şehir efsanesi’ imiş meğer bu!

Görmek isteyen göz görür. Bunun kanıtı tam da, yeşilin hası olan ağaca, ormana, parka, vadiye karşı nefretle besledikleri yok etme arzularında, ameli hale getirdikleri icraatlarında saklı!

O nedenlede, takiyelerinin kabiliyetini ve kudretini hesaba katmadan onları anlamaya çalışan ‘izansız’lığına yanabilir artık koca bir ülke…

Hiç tekin değil. Durup dururken, yepeni bir gerilim konusu çıkarabiliyorlar kolayca. Dahası, bir anda devasa bir fil olup zücaciye dükkanına dalabiliyor kaygısızca.

Bir gün toplumun dokusuyla ilgili acaip laflar ederken, başka bir gün bağa-bahçeye, parka-ağaca saldırabiliyorlar. Hiç geciktirmeden akarsuların, derlerin önünü kesip bereketi kurutmaya çalışmaları da, hiç yabancısı olmadığımız bir durum yine.

Önlerine engel çıkarmaya kalkışanları polis marifetiyle bi güzel gaza toza boğmaları, başlarında joplar paralayıp kafa göz yarmaları, hapishanelere tıkmaları da cabası.

Şehirlerin zaten yetersiz olan yeşil alanlarına AVM’ler, korularına camiler, ormanlarına havaalanları inşa etmeye kalkışmak; memleketin muhtelif mıntıkalarındaki vadilerine, derlerine, hatta pınarlarına santrallar-barajlar kurmak; dağı-taşı siyanürle oyup güya maden aramak, dünyada kimselerin akıl edemediği, üstün kabiliyetli bir zekanın hüneri olsa gerek!

Daha işin başındayken, yani mağduru oynayan ağlaklıklarını diktatoryal emellerine nasıl perde ettiklerini, bu türden ‘cinlik’leri nasıl pazarladıklarını gördüğümüzde, toplum olarak anlamalıydık onların maharetlerini.

Ama olmadı işte, göremedik ve başımıza bunlar geldi sonuçta.

AKP’yi oluşturan ekip ve onun temsil ettiği vandal sınıf, ‘nur’un yeşilini falan değil, basbayagı inşaatı, onun tozunu, betonunu ve gri rengini seviyormuş meğer.

Belli ki, Türkiye’yi yönetirken ilhamlarını bu renkten ve onun kaynağından alıyor yeni efendilerimiz.

“Temizlik imandan gelir” türünden alengirli laflar etmelerine de aldanmamak gerekiyormuş esasında.

Ellerinde harita, yanlarında çıkarlarını rehber edindikleri müteşebbisleriyle, neredeyse köy köy, vadi vadi dolaşıp buldukları her dereye bir santral-baraj kurmaya kalkışmalarını, sadece yeşile karşı değil, su kaynaklarına karşı da besledikleri hasmane duyguları başka türlü nasıl anlamlandırabiliriz ki?

Onlar, icraatlarıyla her şeyi belli edeli yıllar oldu aslında. Sorun bizdeydi. Toplum olarak, basiretimiz bağlanmışçasına iyimser olmakta israr edip durduk işte!

Azmanlaştıkça azmanlaştılar, semirdikçe semirdiler, sonunda ne kural tanıdılar, ne hak, ne de hukuk.

Kendi halinde akan duru suyumuzu da, o suda oynaşan balıkları da, onunla susuzluğunu gideren cerenleri de, hayat bulan yeşili de, ‘parasal semirişleri’ne engel olduğu için taa başından beri sevmiyorlardı onlar; sevemezlerdi de zaten.

Çünkü, itikatları ve onun muhtelif bölümleri, imgeleri, kapitalizmin kuralları karşısında tamanlamıyla hükümsüzdü artık.

Buyüzdendir ki, bir yandan yaşadığımız şehirler, omurgası ‘inşaatçılık’tan oluşan bir rant ekonomisinin ‘rasyonal’ kullanımına sunulurken ve yeşil alanlarımız mezarlıklara ya da ‘askeri arazi’lere hapsedilirken, öte yandan caddeler, köprü altları, hatta otoban kenarları bile ticari bir arzuyla çiçeklendirilebilir, güllerle bezenir ve kotarılan bu ‘iş’ için kamu hesabından ayrıca milyon dolarlar harcanabilirdi.

Bütün bunlar olurken payımıza düşen şey, bunca kepazeliği ‘ileri demokrasi’nin ‘şeffaflık prensibi’ne, cambazlığına ya da cinliğine sayarak, kuzu kuzu izlemek olabilirdi ancak.

Hatta, suya hürmetlerinin bir göstergesi olarak, estetik hazlarına uyugun biçimde üretilmiş meydan fıskiyelerini, abartılı yapay şelalelerini de bu kapsamda ele alıp, artı puan olarak hanelerine ekleyebilirdik. Bizden beklentileri bu yönde oldu hep. En küçük itiraz karşısında büyük bir öfke patlaması yaşamalarının nedeni da zaten buydu.

Öyle ya, göz vardı, izan vardı.

Bu ‘kıymetli’ icraatların kadrini bilmeyip hala itiraz etmeye kalkışanlar, ‘İleri demokrasi’nin nimetlerinden keyfince yayarlanan ve ağzı olup konuşan edepsiz’ler sınıfında tanımlanabilirdi gönül rahatlığıyla.

Tam bir aymazlıkla suyu, toprağı, ağacı, yeşili, temiz havayı alıp, bolca toz, gaz, beton, çöl, çoraklık ve mali külfet yaratanlar, ‘kusursuz bir yetenek’ örneği gibi sunulup övülmeli, takdir edilmeliydi elbet.

Mevcut şirazesizlikler yetmemiş gibi, şimdilerde bir de ‘zeytin meselesi’ni tebelleş ettiler başımıza.

Zeytinle, zeytin ağacıyla, zeytin yağıyla kavgaya tutuşmak, onu itibarsızlaştırma adına olmadık abukluklara, saçmalıklara savrulmak, ancak böylesi bir iktidara ve onun aklına nasip olabilirdi. Oldu da nihayet!

Hala geçerli midir, bilinmez. Eskiden, kahvaltılık için olmasa da, Ramazan münasebetiyle evlerde zeytin bulundurulurdu genellikle ve bu adetten sayılırdı. Çünkü, tutulan oruç, kabul duaları eşliğinde bir adet zeytinle açılırdı.

Şimdi bunca zeytin ağacı düşmanlığı yaptıklarına göre, zeytinle iftar açmak da caiz değilmiş demek ki!

İftar mı edeceksiniz? Buyrun markete, alın bir paket Arabistan hurması, erin muradınıza…

Bu yüzden olsa gerek, zeytin artık külliyen itibarsızlaşıp kıymetsizleşti onların gözünde; o ‘güzelim inşaat alanları’nın luzumsuz işgalcisi sayılır oldu bir anda. Mahkeme kararı bile beklenmeden, aç gözlü bir hoyratlıkla söküldü, kesildi binlerce zeytin ağacı.

Enerji bakanının dediği gibi, ‘ille de zetin’ diye tutturmanın ne manası vardı ki! Marketlerde zeytin bulmak pekala mümkündü ve isteyen satın alabilirdi elbette!

Peki, ya enerji? Enerji öyle miydi?

Marketlerden pil, mil satın alınabilirdi, ama enerji satıldığı görülmüş şey miydi?

Bütün bu saçmalıkların, “Keseriz zeytinlikleri, himayemizde semirmiş olan müteşebbislerimiz kurarlar santralleri, daha da semirirler olup biter,” meramına kılıf uydurmaktan başka ne anlamı olabilirdi ki? Ne diye aklımızı zorlayıp durdu ki bu iktidar?

Çocukluğumuzda, Amerika Birleşik Devletleri’nin inayetiyle okullarda öğrencilere bedava süttozu ve ayçiçeği yağı dağıtılırdı ara sıra. Okula kaplarla giden çocuklar, öğretmenlerin ya da hademelerin elinden, Amerika’dan gelme ‘nafaka’larını alır, neşeyle evlerinin yolunu tutarlardı, zeytini bol olan bu ülkede.

Belki bazı ‘haytalar’ yeterince nasiplenemediler, ama yeni yetme efendilerimiz Amerika sevgisini ve girişimcilik ruhunu taa o yıllarda ve bu ‘nafakalanma’ sayesinde edinmiş oldular herhalde.

Ne de olsa ekonomide ‘laissez faire, laissez passer’ ekolünün en baba icraatçısı Amerika olmuştu hep.

Yağmurdan kaçarken doluya tutularak, bu ekolün takipçileri sayesinde ‘İleri Türkiye’ye evrildik zamanla. Memleketin bolca enerjiye, ucuz yollarla elde edilecek madene, tüketimin hummalısını sağlayacak AVM’lere ihtiyacı vardı ya, her şey mübahtı artık!

Tarım ve hayvancılık ‘rantabl’ bir iktisadi uğraş olmaktan çıkalı yıllar olmuştu.

İşte buyüzden, zeytinle meytinle uğraşmak da boş işlerdi artık!

Derelere, ırmaklara, hatta pınarlara da, yine bu yüzden ihtiyaç yoktu zaten!

Şehirlerin yeşil alan ihtiyacı için mezarlıklar yeter de artardı bile…

Haa, ille de memleketin geleceği, kültürel varlıkları, biyolojik çeşitliliği, ekolojisi, yaşam kalitesi ve insani gelişmişlik düzeyi türünden meseleler dert mi edilecekti?

Meraklanmaya gerek yoktu ki…

Bu soruların yanıtlarını iktidarın en hararetli savunucusu Akit gazetesinin duru önerilerinde bulmak pekala mümkündü!

Ne diyordu Akit’in akıl küpü yazarı?

“Yeşili ve ormanı çok seviyorsanız, buyrun Afrika’ya gidin!’

Olmadı mı?

‘Evlerinizin iki odasını yıkıp park yapın, şahane bir yeşilliğiniz olsun!’

Kim ne derse desin, günümüz iktidarının ve egemen zihniyetinin bize sunduğu ‘yeni hayat’ın süzme özeti tam da budur işte…

Herkese akıl sağlığı o halde… Yeni bir yol, yeni bir çıkış bulup bunca melanetten kurtulmak adına olsun, aklımızı özenle koruyalım lütfen…

Zafer Yılmaz

adhk tarafından

Hazan Mevsimi

Kasım 13, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

“…

Birlikte mısralar düşüyoruz ama iyi ama kötü

Boynun diyorum, boynunu benim kadar kimse değerlendiremez

Bir mısra daha söylesek sanki herşey düzelecek

İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar

Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar

Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kuruşuna diziyorlar

Bütün Kara parçalarında

…”

Cemal Süreya

Hazan Mevsimi

Cihan Erdoğan

İlk defa böylesine büyük, kalabalık ve düzenli bir tren garı görüyordu.

İri yarı sarışın kadın ve erkeklerin arasında bir cüceden farksız görünmesinin komikliğinden ziyade, yitip gitme korkularına kaptırmıştı kendini.

Dilini bilmediği, yağmurunu tanımadığı bu ülkede, birbirine karışmış insan renklerinin, renk tonlarının ortasında kaybolup gitmişti sanki.

Tren garını altüst eden gürültülü müziğin tınılarından başka hiçbir şeyin anlamını, derinliğini çözemiyordu.

Gök gürültüleriyle birlikte boşalan yağmurun bile yabancısıydı.

Sığınacak bir sundurma aramamış olmasına değil, ortalıkta kalışına hayıflanıyor ya da  bunun biçareliğini yaşıyordu.

Üzerine üzerine gelen dev insan kalabalığı arasında kendisine benzeyen, kendisi gibi cüce olan birilerini arıyordu.

Elindeki adresi, filmlerde gördüğü ‘Almancı tipler’den birine doğru uzatabildi sonunda.

Adam bir yandan kendisine uzatılan adrese bakarken, bir yandan da onun telaşesinin derinliğini ölçmeye çalışıyor gibiydi. Tıknaz, şapkalı adamın zorlukla fark edilen bir baş hareketiyle birlikte, peşine takılıp yola koyuldu hemen.

Adamın, “

Gideceğimiz yer çok uzak değil, yakındır,” sözlerinden başka hiçbir şey duymuyor ya da duymak istemiyordu sanki.

Ama yine de adamın bu kısa yolculuk esnasında bir çırpıda anlattığı Erzincan, yol, yolculuk, gurbet, yalnızlık hikayelerinin anaforu onu sarıp sarmalamış, düş yorgunluklarının erişilmesi güç diyarlarına götürmeye yetmişti işte.

Kaosun, gürültünün, keşmekeşin içinden kopup gelmişti.

Oysa şimdi dakik şileyen tramvaylara, renkli otobüslere, birbirinden güzel duraklara, tertemiz sokaklara ve bu hoş dinginliğe afallayarak bakınıp duruyordu.

Çok değil, daha iki gün öncesinde gördükleriyle, şimdi karşılaştığı şeyler arasında düşsel köprüler kurmaya çabalarken, az önce tanışmasına rağmen hemen kanı kaynayan mihmandarı iki katlı şirin bir binanın önünde durmuş, “Aha, adres burası,”

demişti.

Adamın binayı işaret edip geri döndüğünü görünce, ‘başından bir kova kaynar su döküldü,’ deyiminin mealini iliklerine kadar hissedip tuhaf bir telaşa kapıldı. Bir an, dili de dahil, henüz hiçbir şeyini bilmediği bu sokaklarda kaybolacağı, yitip gideceği endişeyle, binanın kapısına doğru yöneldi. Kapı aralandığında, içeride büyük bir kalabalığın olduğunu gördü.

Ürkek adımlarla girdiği salonda hoşbeşleri iyi huylu, yarı sorgulayıcı muhabbetler izlemekte gecikmedi. Birkaç gün boyunca farklı evler arasında gezinip durdu. Hali vakti yerinde olan bu evlere daha ne kadar yük olacağını düşünmeye başlamıştı ki, kendisine çok daha samimi yaklaşan kısa boylu, dolgun, güleç yüzlü Dursun’un arabasına atlayıp tekrar yola koyuldu.

Biri diğerine benzeyen, ama yine de kendine has renk dokuları taşıyan köyleri, kasabaları izlerken, Dursun’un anlattıklarını kaçırıp ona mahcup olmak da istemiyordu.

Küçük, bir o kadar da şirin bir kasabaya gelmişlerdi.

Dursun, gür, siyah bıyıklarını sağ eliyle düzelterek: ‘Gözüm, belki sana şimdi biraz yabancı gelecek, ama geldiğimiz yer Langenau’dur. Burada çok fazla ilticacı var. Yabancılık çekmezsin…

’ dediğinde biraz rahatladığını hissetti.

Merdivenleri ağır ağır çıkıp birinci kattaki ilk sol kapıdan içeri girdiler. Burası da bir dernek lokaliymiş meğer.

İçeride, daha çok orta yaşlılardan oluşan bir kalabalık vardı. Elini ilk sıkan kişi: ‘Merhaba. Ben, Kareteci İsmail,’ dedi. Sonra eliyle işaret edip gülerek: ‘Aha, bu da  bizim Piro,’ diye devam etti.

Piro, başını saga sola sallayarak, alaycı bir gülümsemeyle karşıladı bu tanıştırmayı.

Seramoni uzun sürmedi.

İçeride olanların kendi aralarındaki sohbetlerden anlaşılıyordu ki, dün bu lokalde kıran kırana bir politik tartışma yaşanmıştı. HK’lilerle, ‘Kemalizm’ üzerine yürütülen tartışmanın değerlendirmesini dinlediğinde, ayakları yerden kesildi sanki.

Ağırlıklı olarak Dersim’liler olmak üzere, memleketin farklı diyarından gelmiş olan bu insanlar, çok ileri şeyleri rahat bir şekilde münakaşa edebiliyorlardı burada.

Onu asıl afallatıp güven duygusunu kabartan şey, memleketkilere oranla buradaki devrimcilerin yaş ortalamalarının daha ileri olmasıydı. Üstelik politik seviyeleri ve öğrenme merakları da oldukça iyiydi.

Bir kolunu iş kazasında kaybettiği için protez kol kullanan Piro, şakaları, debdebesi ve sempatikliği ile kalabalğın en renkli simasıydı. Piro’nun karşısında, pala bıyıklarını sıvazlayan orta yaşın üzerindeki Ali Dede oturuyordu. Onun hemen yanında ise Aşık Baba vardı.

Oturanları, tartışanları, dinleyenleri, öylesine gelip gidenleri sessizce izledi bir süre. Buradakiler işçilerden ziyada, orta sınıf insanlarını andırıyorlardı sanki.

Çoğu ya takım elbiseliydi ya da kendilerine yakışmış sade spor kıyafetler giyinmişti.

Ekonomik durumlarının iyi olmasına rağmen, sosyalist düşünceye ilgi duymaları da, ayrıca ilginç bir ayrıntı gibiydi.

Daha ilginç olanı ise, sayıları hayli kalabalık olan ‘turist’ ya da ilticacı statüsündeki insanlara ellerinden gelen her türlü yardımı yapıyor oluşlarıydı.

Bir bakıma sessiz, sedasız bir ‘güneş sofrası’ kurmuşlardı burada.

Lokalin sıcacık ikliminden çıkmak istememeleri biraz da bundandı herhal.

Böylesine canlı fikir münakaşalarını ne zamandır dinlememişti.

Piro’nun ortalığı biraz renklendirmesi, Ali Dede’nin işin şirazesini kaçırmayın bakışları, durumu daha renkli hale sokuyordu.

Dursun’un bir baş hareketiyle lokalden ayrıldılar bir süre sonra. Kısa bir yürüyüşün ardından, doğayla kucak kucağa, mütevazi köy evlerini andıran, iki katlı bir binaya vardılar.

İki bölümden oluşan bu evin bir bölümü Ali Dede’ye, diğeri ise Dursun’lara aitti. Tuhaf bir şekilde, bu evler, az önce ayrıldıkları lokalden neredeyse daha kalabalık gçbiydi.

Gözlerini, birlikte oynayan üç küçük çocuktan ayramadı bir süre. Barış, Ulaş ve Özlem…

Özellikle Ulaş’ın bakışları, mimikleri, sarışınlığı Piro’nun aynıydı sanki.

Sofra, yine güneşin sofrasıydı. Elif abla ve Zeynep ananın hünerli ellerinden çıkma ürünler etrafa pırıltılı bir şekilde gülümsüyordu adeta.

Evdeki kalabalık, etli nohut çorbasını, parğaçı, şiri ve fırında pişmiş sebzeli tavuk yemeğini Cengiz Han’ın istilacı orduları gibi silip süpürdü kısa sürede.

Üç yeni tip daha gelip takıldı onlara. Evin içinde başını eğerek dolaşan Kürmeç’li Sakallı Zabit, her dediği gülme konusu olan, ceplerini komiklikler çeşnisiyle doldurmuş Tırpani ve dostlukları uzun yıllara uzanacak olan, çekik gözleriyle Çin’lileri andıran kısa boylu Memduh.

..

Bu kasaba, ilticacı ve ‘turist’lerin terk edişine kadar hep böyle kalabalık günler geçirecekti.

Yörede yeni bir tabaka yaratılmıştı: İlticacılar.

İlticacılar içerisinde en çok ilgiyi, daha çocuksu görünümlü veya öksüz oluşu nedeniyle, Adil üzerinde topluyordu.

Gümüşhaneli Yaşar sakinliği ve ince mizahıyla, Rıza ve İmam kardeşler renkli kişilikleriyle, Erzincan’lı Veysel ise rahatlığı ve dünyanın en iyi sıgara içicisi oluşuyla ayrıca ilgi odağıydı.

Bir insanlar manzumesi, kendilerince dünyayı anlama çabası ve ciddi bir hercümerç içerisindeydiler.

Koşuşturmalar, seminerler, gazte ve bildiri dağıtımları, ev ziyaretleri, bir kargaşa halinde sürüp gidiyordu.

Uzun boylu, kıvırcık saçlı, yakışıklı Varto’lu ‘Altın Diş Hıdır,’

yıllar içinde Almanların arasına karışıp gitmiş olan, vucudu dövmelerle dolu, zamanın bir hayli hırpaladığı, saçlarına aklar düşmüş Bargin’li İmam, Laz Cemal, Türkçesi alabildiğine düzgün Zuhal ve daha akla gelmeyen bir dolu insan, pek çok şeyi yaşayıp gördükten sonra, gelip beraberce buralara takılmışlardı.

Okuyup yeni şeyler öğrenmek, gezip farklı şeyler görmek ve bunlarla harmanlanmış yeni yaşama biçimleri kurmak, daha haz verici bir atmofser oluşturmuştu. Bütün bunlara bir de küçücük bir ‘güneş sofrası’ eklenince, vaziyet bir güzel hal alıp anlaşılır olmuştu.

Bu günlerde ortalık bir de, Taner Akçam’ın vereceği konferansla ilgili haberlerle çalkalanıyordu. Galiba yurt dışına çıktıktan sonra vereceği ilk konferansı buydu Akçam’ın.

Nihayer o gün gelip çatmıştı. Konferansı dinlemek isteyen hayli kalabalı insan vardı. Bu kalabalık Akçam’a da büyük bir haz vermişti.

Meramını bazen tebeşirle tahtaya yazıyor, sonra siliyor, sanki ODTÜ’de ders veriyordu. Konu faşizm olduğundan, dönüp dolaşıp yine kürkçü dükkanına gelinmişti işte! “Kemazlizmin küçük burjuva bir hareket olduğu” yönündeki saptamayı yinelemesi salonu hareketlendirdi.

Piro, protez kolunu masanın üzerine koyup diğer eliyle masaya vurarak, “Dersim’deki kırım neydi?” diye çıkışmış,

Pala Hüseyin’in el kol hareketlerine salonu dolduranların mırıltıları eklenmişti.

Mustafa amcanın itildal çağrısından sonra salon sessizleşti.

Taner Akçam, Piro’ya, Ali Dede’ye, Pala Hüseyin’e ve diğer yaşlı insanlara afallayarak bakıyordu.

ATİF veya Partizan bu insanları örgütlemeyi nasıl  başarmıştı? Kitle psikolojisini bilen birisi için bu tip insanlarla polemik yürütmek gerçekten de zordu.

Günümüzde bolca ironi yapıp Kemalistlerle alay eden Taner Akçam, o geçmiş günlerine ne diyordur şimdi acaba?

Taner Akçam konferansından sonra, Langenau’da Dersim kırımını yarı masalımsı bir şekilde çok dinler olmuştuk. Bu tür sohbetler için en iyi ortam sağlayanlardan biri de, Gümüşhane’li Yaşar’dı. Soğuk, asude kış günlerini, şık giyimli, oldukça bakımlı olan Aşığ Baba’nın yüreğinin derinliklerinden gelen bu anlatımlar renklendiriyor, dinleyicileri derinden etkiliyordu.

Orasından, burasından çekiştirip Kemal’i biraz kurtarmaya çabalayanlar olsa da, dinleyiciler travma dolu bu hikayenin derinliklerine vakıf oluyorlardı genellikle sonunda.

İlk kez dinleyenler için bu sohbetlerde anlatılanlar çok korkunç geliyordu. Aynı şeyleri yüzlerce kez dinlemiş olan Ali Dede için ise aynı şey söylenemezdi. O, her anlatıyı yine de derin iç geçirişlerle ve dikkatle dinliyordu.

Lokalin yanında ara ara dinlenmek için Piro’nun kendine yaptığı odaya geçerek, yatağın üzerine uzanıp tavanı, duvara asılı abajürün renklerini izledi. Renkli battaniyenin yanındaki komidinin üzerinde duran gazeteye karıştırdı. Cemal Süreya’yı, onun Dersim Sürgünü ile ilgili olarak yazdığı o şiiri düşündü bir süre. Belli ki, bu şiir asırlarca anlamını yitirmeyecekti.

“Bir yük vagonunda açtım gözlerimi,

Bizi kamyona doldurdular,

Tüfekli iki erin ne zaretinde,

Sonra o iki  erle yük vagonuna doldurdular,

Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar,

Tarih öncesi köpekler havlıyordu,

Aklımdan hiç çıkmaz o yolcuyluk,o havlamalar,o polisler,

Duyarlılığım birazda o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki.

Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.”

Bu büyük şair, çocuk bedeniyle, Dersim’den ailesiyle birlikte sürgün yollarına düşmüştü. Bu nasıl bir travmaydı ki, şiirlerinin derinliklerine kadar sirayet edebilmişti? Sürgünde babasını ve annesini kaybetmişti.

Anlattıkları ve anlatılanlar, babaların, dedelerin, annelerin, nenelerin ya da çok yakın tanıkların bizzat gördüklerine, yaşadıklarına dayanıyordu.

38’in evveliyatı da vardı.

1915 kırımı da, yine bu topraklar üzerinde yaşanmıştı. Dersim, ateşin ve kan kokusunun yükseldiği bir yangın yeriydi.

Kırımdan arda kalabilenler sürgün yollarına düşüyor, Peri Çayı ve Harput’tan yol alarak, Der-i zor’a, bugün ateşin ve kanın dünyayı ayaklandırdığı Rojava’ya varıyorlardı.

Hemen hemen bütün mitolojilerde dağların zirvesine yerleşen tanrılar, zamanla erişilebilir hale geldiklerinden, yine insan soyu tarafından en erişilmedik yerlere, yani gökyüzünün yedi kat yukarısına çıkarılmışlardı.

Anadolunun küçücük, kadim topraklarında yaşanan bu trajediyi arşı ala’dan seyreden tanrıların gözleri, kulakları yokmuydu acaba? Hiç mi görmediler bu trajediyi, hiç mi duymadılar acaba, katlarına kadar yükselen bu feryadı?

Bu kıyım, bu yangın, bu kadim topraklara neden reva görüldü?

Bütün bu yaşananları dinledikçe, insanın bu tanrıları gökyüzünün erşilmez sidre ‘makamlarından‘ indirip, yerin en derinliklerine gömmesi gerekirdi.

Langenau’da zemheri kendisini iyi his ettirirdi. Diz boyunu aşan kar, bu küçücük ve sevimli yeri bembeyaz gelinlik giymiş alımlı bir genç kıza çevirirdi.

Dersim’de yaşanan vahşet Langenau’nun ayaz dolu geceleri boyunca değişik anlatıcılardan dinlenir, kıyımın fazlasıyla yaşandığı Hozat bir çok köyüyle birlikte, dinleyenler için daha yakından bilinir, tanınır olmuştu.

Aşığ Baba’nın olmadığı günlerde anlatıcı daha çok Piro olurdu. Hozat’ın Çölkireg, Pixami, Hopik, Mixsor, Bargini, Zimex, Pakire, Qerece, Zankirek, Tawuğ, Mezrasur, Gevrasur, Peyik, Devres Cemal ve diğer köylerinin adlarını nerdeyse herkes ezberlemeye başlamıştı.

Şu yırtık coğrafyanın başka bir yerinden gelmiş olsanız da, dinledikleriniz bir bakıma bilinç altlarınıza ateş tuğlaları gibi yerleşmiş oluyordu.

Güneşin yüzünün gülümsediği şirin bir sabah vaktiydi. Memduh, kırmızı opel arabasıyla gelip Dursun gilin kapısına yanaştı.

Siyah takım elbiselerini düzeltip, elindeki iri taşlı tesbihle oyalana oyalana gelen Ali Dede, “Yine nereye, Memduh kardeş?” diye seslendi.

“Arkadaşlar biraz da Stuttgart’ı görsünler istedim,” dedi Mahmut.

Öksüz Adil, Gümüşhaneli Yaşar, yol boyunca uzanan köyleri, biri birinden güzel kasabaları ve şehirleri su içer gibi kana kana izlediler. Yerleşim yerlerinin temizliği, doğanın yeşilliği başdöndürücü ve büyüleyiciydi.

İçerisi hınca hınç dolu bir dernek lokaline girmişlerdi. Uğultudan hiçbir şey anlaşılmıyordu.

Memduh, kısık sesle birilerine bir şeyler anlatıyordu.

Gri kadife pantolonlu, güleç yüzlü birisi, gelenlere “Merhaba” dedi.

Proleter’di bu… Daha çok Karadenizliler’i andırıyordu. Bilgisi ve derinliğinden anlaşıldığı kadarıyla, bu bölgenin en ileri kadrolarından biriydi o.

Sonra ‘Osman Dayı’ adında biri gelip yanlarına oturdu, hal hatır sordu.

Memduh’un Osman Dayı’yı büyük bir saygı ile dinlediğine gören Yaşar, “Bu da ileri kadrolardan biri olmalı,” diye fısıldadı Yaşar.

Memduh onu onaylayarak, “Almanya’da devrimci hareketin ilk kadrolardır,” dedi gururla.

Şaşırmışlardı… Haklıydılar şaşırmakta. Kendilerinden çok yaşlı devrimcileri görmek hem hoşlarına gitmiş, hem de onları biraz kıskanmışlardı sanki.

Öte uçtan, zayıf, uzun boylu, kıvırcık saçlı Bedi Avcı, tabanına basarak yaylana yaylana yürüyüp onlara doğru yaklaşıyordu.

Bu yabancı değildi gelen kişi… Nerede gördüğünü düşünmeye başlamıştı ki, Memduh’un, “ATİF’den Bedi” demesiyle hatırladı onu; gazete de görmüştü.

“Bir apartman dairesinde, bolca sigara dumanı içerisinde TİKKO’cuların ATİF’i kurdukları,”mealinde bir haberle birlikte, Bedi’nin bir fotoğrafı yer almıştı gazetelerde.

12 Eylül cuntasını protesto mitingine binlerce insan katılmıştı.

ATİF kortejinin bir ucu gözüküyor, öte ucu gözükmüyordu…

Avrupa’nın bir ucundan diğer ucuna, kar taneleri gibi dağılmışlardı.

Aradan geçen yıllar, dağılma yılları da oldu ne yazık ki.

Önce, sessiz sedasız bir şekilde Proleter çekip gitmişti.

Osman Dayı, Bedi Avcı da vakur bir edayla veda etmişlerdi…

Geçenlerde duydum…

Aynı sessizlik ve vakurla, Piro ve Ali Dede de, Hozat’a doğru yola çıkmışlar…

Fütursuz, çıkarsız, payesiz bir erdemle mücadeleye omuz verdiler onlar…

Sen ölüm!

Seni hiç düşünmeden yaşadık

Seni hiç düşünmeden yaşayacağız bundan sonra.

Edip Cansever

Bu geleneğe yetmişli yıllarda büyük emek verenler artık Hazan Mevsimindedir…

Hazan Mevsimindeyiz.

Cihan Erdoğan

adhk tarafından

Tarihsel Bellek Olarak Kafkasya ve Sürgün

Kasım 4, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

Zafer Yılmaz (04-11-2014) Kadim rivayetlerin dediği odur ki, ‘efsaneler silsilesi’ ve ‘insanoğlunun belleğidir,’ Kafkasya.

Ateşi çaldığı gerekçesiyle, Prometeus’u burada zincire vurmuştur Vulcain.

Devler tarafından kovulunca yurdundan, soluğu buradaki ulu dağlarda almıştır Cronos. Çoban Kaukassos’u burada öldürmüştür üstelik, keskin bir orak darbesiyle.

Rivayetlere göre, Cronos’un kıydığı o çobandan, cinai bir hatıradan almıştır adını bu dağlar…

Antik Yunan’da ‘Doğu’nun öbür ucu’ diye tariflenen Medeia’nın sevgili yurdu Kolkis de burada mukimdir bir zamanlar. İleride başına gelecek onulmaz felaketleri, ‘Bu güne kadar ne yaptımsa, sevda işiydi derim hepsine… Medeia’yım ben şimdi… Acıdır benim özümü özüm yapan,’ diyerek savuşturacak kadar yürekli olan o efsane kadının sevgili yurdu yani. Medeia’nın gönlünü aşkla çelen İason ve beraberindeki Argonotlar, burada ele geçirmişlerdir Altın Post’u. Gündüzlerin yakıcı güneşi, gecelerin serin ayışığı altında süren çetin bir yolculuktan sonra götürebilmişlerdir nihayet, taht vadeden Altın Post’u ülkeleri Korintos’a… Aynı rivayetlere bakılacak olursa, ‘Avrupa’ adı bile, Kafkasyalı bir prens tarafından armağan edilmiştir koca bir kıtaya.

Daha neler olmuştur, neler…

Söylencelere, masallara, efsanelere boğulmuştur bu topraklar.

Bu yüzdendir ki, ‘ilk başta Kafkasya vardı,’ diye başlar söze eski anlatılar; ve ‘insanlığın belleği’ diye tanımlanır bu coğrafya kısaca.

***                                 ***                           ***

Artık adları bile neredeyse zor anımsanan Çerkeslere, Abhazlara, Ubihlere, Adigelere, Terekemelere de yurt olmuştur bu topraklar.

Yüzyıllar boyunca, herkes ondan bir şeyler almış ve ona bir şeyler katmıştır kendinden. Rüzgarla yarışan yağız atların, karyaditleri kıskandıran güzel kadınların, şen şakrak müziğin, hayranlık uyandıran dansların, neredeyse köyden köye değişen dil ve kültür ikliminin; ille de mavi gökyüzünü yırtan, çiçeklerle süslenmiş görkemli dağların, o dağlarda maviliklere kanat çırpan kartalların, büyülü destanların, efsunlu söylencelerin, masalların yurdu diye anılmıştır bu topraklar…

Ateşi kutsal, suyu, toprağı ve güneşi aziz bilmiştir buralarda yaşayanlar.

Düşküne el vermek, zorbaya başkaldırmak erdemlerin hası bellenmiştir hep.

Kendi yağıyla kavrulan, saf, temiz, dağlı bir yaşamdır burada süren aslında. Kimseye zararı dokunmamıştır burayı yurt belleyenlerin; kimseden zarar gelsin istememişlerdir bu yüzden.

Ama olmamıştır yine de…

Gün gelmiş, uzun kış gecelerine heyecan katan masalların korkutucu kahramanları olan o Tepegözler, o Kaftar Küsküler, bir dudağı yerde, biri gökte dolaşan o tuhaf devler sahicileşmiş sanki, işgal orduları donuna bürünüp dikilivermiş karşılarına. El koymuş Kafkas halklarının yurduna, yuvasına.

Bu da yetmemiş, ‘Gideceksiniz buralardan’ demişler. ‘Terk edeceksiniz bu toprakları…’

Bundan sonradır ki, sürgün ve ölüm, uğursuz bir lanet, amansız bir düşman olup yapışmıştır bu topraklarda yaşayanların yakalarına.

Kimi kaynaklar bir milyon, kimileriyse bir buçuk milyon insanın sürgün yollarına düştüğünü anlatır olmuştur sonraları.

Taa 1820’lerde başlayan sürgün, 1864’lerde büyük bir ivme kazanmış, 1920’lere kadar devam etmiştir kesintisizce.

Karadeniz’i kullanmışlardır daha çok, hedeflerine ulaşmak için sürgünler.

Kırık dökük takalardan ibaret sayılmıştır ulaşım araçları.

Sürgünün bir kolu dağlara vurmuştur yönünü mecburen; çıplak beden, yalın ayakla üstelik. Salgın hastalıklar, çerik-çürük takaları kolayca yutan Karadeniz’in soğuk suları almıştır aralarından on binleri.

Açlık bir başka bela olup kast etmiştir ömürlerine.

Eğer karada iseler hala, ölen canlarını oracıkta gömüvermişlerdir toprağa. Olur da bir gün dönerlerse, terk edilen yurda uzanan yolun nişanesi saymışlardır sevdiklerinin mezarlarını.

O kadar çok ölmüşler ki, Karadeniz’in kıyıları onların kemikleriyle dolup taşmıştır bir zaman boyunca.

Denizde balıklar, karada kuzgunlar, akbabalar bolca beslenip semirmiştir ölülerinin etleriyle. Kuşlar yuvalarını onların saçlarından, sakallarından yapmıştır yıllarca.

Küsmüşlerdir bu yüzden cümle balıklara, hayatta kalabilenleri. Her şey, denizin soğuk sularına karışan ölülerini anımsatmıştır onlara.

Yakınlarından bile geçmemişlerdir bir daha kuş yuvalarının.

Sürgün, gözlerine sinmiş kapkara bir keder, iç dünyalarına yerleşmiş onulmaz bir sızı olarak kalmıştır ömürleri boyunca…

***                             ***                             ***

Denilmiştir ki, her sürgün bir yitimdir aynı zamanda; bir yok oluş, bir köksüzleşme…

Yine denilmiştir ki; bir boyun eğiş, çaresiz bir diz çöküş, yürek burkan bir feryad ve arkada bırakılana yakılmış bir ağıttır sürgün…

Çürümeye başlayan güne, özlemle anılan geçmişe, hatıraya, yitirilmiş olana yakılmış içli, hüzünlü bir ağıt…

“Bir insanı sürgüne gönderdiniz. Tamam. Ya sonra?” diye sormuştur, sürgün denen zalimliği düşünürken Victor Hugo.

Sorusunu yine kendisi yanıtlamıştır en iyimser haliyle: “Bir ağacı köklerinden ayırabilirsiniz, ama gündüzü gökyüzünden koparamazsınız. Yarın yine güneş doğacak!”

Çarlık Rusyası’nın zulmü, Osmanlı’nın ikiyüzlülüğü, dönemin özelliklerini kavramayan, engin bir bakış açısından yoksun oluşları nediyle sadece yurtlarını kaybetmekle kalmamışlardır onlar; bir de açıktan telef edilmişlerdir sürgün yollarında.

Ülkelerinden, köklerinden zorla koparılıp yabancısı oldukları çöllere kadar sürülmüşlerdir nihayetinde. Ama yine de yüreklerindeki Kafkasya sevgisi sökülüp atılamamıştır kuşaklar boyu.

Bu büyük yıkımın ardından, zaman zaman rahat yüzü görse de, bir daha kaderi hiç değişmemiştir bu güzel toprakların. Savaşlar, işgaller, kıyımlar, sürgünler yakasından hiç düşmemiştir Kafkas halklarının.

Bu nedenle olsa gerek, 1800’lerde başlayan Rus istilasını, ‘Uygarlığın barbarlık tarihindeki en trajik bölümü’ olarak tanımlamıştır Jean Carol.

  1. Engels’e yazdığı 7 Haziran 1864 tarihli mektubunda, ‘Bana göre, şu iki mesele, Polanya ayaklanmasının bastırılması ve Kafkasya’nın işgali; 1815’ten bu yana Avrupa’da yaşanan en önemli iki olaydır,’ demiştir Karl Marks.

***                        ***                         ***

Çarlık Rusyası tarafından Kafkasya’nın işgali sonrasında büyük bir çaresizlik yaşamıştır bura halkları. Karşılarında, astığı astık, kestiği kestik zalim bir despotun silahlı güçleri vardır. Dağları, dağlardaki aulları, kasabaları, kentleri kuşatılmıştır bu despotun silahlı orduları tarafından. Sınırlı imkanlarıyla ve neredeyse bir yüzyıl boyunca, yine de direnmiştir bu saldırganlığa karşı Kafkas halkları. Yorgun düşmüştür sonunda ama. Bir sığınak, bir soluklanma alanı, bir destek aramışlardır umarsızca.

‘Dağların öte yanı’ dedikleri bir yerde, Osmanlı İmparatorluğu vardır o zamanlar. ‘Dost’, ‘kardeş’ ve ‘dindaş’ bilmişlerdir onu hep. Ondan medet umar oluşları bundandır zaten. Yaşayacakları yeni felaketlerden habersiz, ona sığınmaya karar vermişlerdir sonunda. Antlaşmalar yapılmış, kapıları açılmıştır ‘kurtarıcı’ Osmanlı’nın.

Nasıl bir oyuna kurban edileceklerinden habersiz, onun himayesinde ‘gün yüzü’ görecek olmuştur güya, bu yorgun halk.

Umutla düşmüştür sürgün yollarına.

Onbinlerini, yüzbinlerini kaybetmeleri yetmezmiş gibi, bir kısmı soluğu taa Filistin’de, Ürdün’de almıştır ne yazık ki. Bunun nasıl bir felaket olduğunu fark etmiş, umut bağladıkları ‘kurtarıcı’larına ilişkin gerçekleri anlamaya başlamışlardır kısa sürede. Ama çok geç olmuştur artık.

Anadolu topraklarında kalabilenlerin bahtına, imparatorluğun sürekli savaş halindeki ordularına ‘taze kan’ olmak düşmüştür. En civanları, ellerine tutuşturulan silahlarla, ön saflarda sürülmüşlerdir kanlı cephelere.

Bilmedikleri topraklarda, kendileri için olmayan savaşlarda; çürüyen, kokuşan, yıkılmaya yüz tutan bir imparatorluğun ömrünü uzatma adına kurban edilmişlerdir bu kez de.

Karyaditleri kıskandıran güzellikteki kızlarının, bir ‘zevk çukuru’ olan padişah haremine alınışını kahredici bir çaresizlikle izlemek zorunda kalmışlardır üstelik.

Sonraki yıllarda, soydaşları Ethem’le yaşadıkları kavgayı bahane eden dönemin muktedirleri tarafından etnik adlarının önüne ‘ihanetçi’ sıfatının nasıl eklendiğine de tanıklık etmişlerdir hüzünle.

Saldırgan bir zalimle tutuştukları amansız ve eşitsiz kavgada, bir başka zalime güvenmenin- sığınmanın bedelini çok ağır şekilde ödemiştir Kafkas halkları.

Bakmayın siz, bu gün hiçbir şey olmamış gibi davranılmasına.

Bir daha asla dönememişlerdir, kovuldukları o masalsı yurtlarına. İçlerini kavuran ateş hiç sönmemiştir bir daha…

Bir halkın iki yüz yıla yayılan öz savunusu ve meşru özgürlük arayışı, bir yanda saldırgan Rus despotizmi, öte yanda sözümona ‘dost’ bellenen Osmanlı’nın türlü hesaplarıyla tam bir trajediye dönüştürülmüştür zaman içinde.

Hala çözülmemiştir bu sorun, hesabı görülememiştir henüz ve öylece durmaktadır insanlığın önünde…

***                                   ***                                  ***

Ne demişti eski rivayetler?

‘İnsanoğlunun belleğidir Kafkasya!’

adhk tarafından

Ezidiler, Kadınlar ve Kürtler karşısında gericilik, emperyalizm ve IŞİD

Ekim 3, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

Önce Saddam’in kizi bir aciklama yapti bunlar„babamin ve amcam Raghad El Duri’nin askerleridir“ diye. Biz daha Saddam kimin askeriydi sorusuyla hafizamizi tazelemeden ISID Islam-Sam Devleti adi altinda Petrol üzerinden cizdigi haritayla kimlerin parali katilleri oldugunu acikladi. Haritanin kendisinin uluslar arasi resmiyeti oldugunuda,- ISID denilen katillerin CIA ve MOSSAD ajanlariyla birlikte oturup kalktiklarini- gazetelerden ögrendik. Yüzyili askin süredir emperyalistler kendi cizdikleri ortadogu haritasindan bir türlü memnun olamadilar. Aslinda binlerce kez memnunlar. 1.dünya savasini bitirirken baris adina cizdikleri bu ortadogu haritasi aslinda binbir cesit inancin, kültürün, halklarin ve uluslarin icine hapsedildigi ve baslarinada ayni TC.devleti gibi Katliam ve sürgün yapma görevleride olan Iran, Irak, Süriye, Israil gibi gardiyanlarin atandigi bir hapishaneye cevirdiler. Kendi gardiyanlarindan da memnun olmayan emperyalistler önce ortadoguda Saddam’la baslayarak neredeyse tüm kuzey Afrika ülkerinde gardiyanlarinin degisiminie gittiler. Simdi görüyruz ki Gardiyan degisimleride onlar icin yeterli olmadi.

Cünkü onlar yüzyil önce ortadogu haritasini cizerken zaten kriz ve savasin hic durmamasi icin cizmislerdi.

Cünkü onlar yarattiklari politik-diplomatik krizi asamadiklarini söyleyip gidip isgal edenlerdir, Cünkü onlar, önce uluslari birbirine karsi kiskirtip halklari birbirilerine katlettirirken barisi saglamak icin gidip kendileri katliam yapanlardir.

Cünkü onlar kendi kurduklari kimyasal silah fabrikalarini kendi gardiyanlarinin gizli silah fabrikalariymis gibi gösterip gidip isgal edenlerdir.

Cünkü onlar eger hicbir sey bulamazlarsa El Kaide ve ISID gibi ceteler olusturup kargasa ve kaosu yaratarak “baris gücleri“, „kurtaricilar“ vb. olarak „güvenlik koridoru“, „tampon bölge“ adi altinda kendi cikarlarina uygun istedikleri müdahaleyi yapanlardir.

Cünkü onlar kendi cetelerini silahlandirip halkalarin üzerine birakirken diger yandanda, orada halklarin savunmasini hic geciktirmeden   savunmaya gecen ve günümüzün gercek anlamdaki demokrasi gücü kürtlere hem silah yardiminda bulunup hemde terör listesine ismini yazan ayni emperyalist güclerdir.

Artik bunlarin hicbirinin günümüzde dünya halklari acisindan kabul edilebilecek gerekceler olmadigini ve halklari kandiramayacagini emperyalistler kendileride anladilar. Ömürlerini baska savas bicimleri ile uzatmak istiyorlar. Ekonomik Krizler, bölgesel savaslar ve en savunmasiz olanlari (Ezidiler gibi ) katledecek katiller ordusu EL Kaide ve ISID gibi ceteler emperyalizmin beslenme kaynaklari ve dünya halklarina karsi baslattigi 3.dünya savasidir. Hickimse 1. ve 2. dünya savasi gibi emperyalistlerin birbirleriyle savasacagi bir 3.dünya savasi beklemesin . 3. dünya savasi Emperyalistlerle dünya halklari arasindaki savasin adidir. Avrupada iktidar krizi yasayan Ukrayna ve ekonomik krizle calkalanan kitanin bir bütünü ve özeldede güney ülkeleri, Amerikanin siyahilerinin hic durmadan kendilerini savunmak icin sokaklarda carpismak zorunda kaldiklari irkcilikla dünyanin her yerinde süren bir savastir 3.dünya savasi.

1.dünya savasinin emperyalistler tarafindan parcalanip paylasilan Osmanlinin Ermenileri katletmesi gibi, 2.dünya savasinda emperyalistler Alman irkciligi Nazilerle, Sovyetleri cökertmek icin baslattigi savas icinde   tüm avrupayi isgal edip, özeldeYahudileri katletmesi gibi. Simdide emperyalistler ortadoguda kendi beslemeleri ISID cetesiyle Ezidi Halkini katletmeye basladilar. Ezidilerinde katledilen Ermeni ve Yahudiler gibi ne devlet nede bir ordu ve ülkeye sahip olmamalari tarihsel olarak bir tesadüf degildir. Aksine savaslar, katliamlar ve sömürünün olusturdugu bu sistemin, gene halklar icinde en zayifi ve yanliz olani Ezidileri secmesi, onun kendini nasil beslediginin karakteridir. Her zaman saraylarinin karsisindaki kilise ve camilerinde tuttuklari ve Istediklerinde bir cellada cevirdikleri Din ile dünün ortacag avrupasinin cadi avlarindaki amaclari ne ise bugünün Ezidileri ve bölge ve dünya kadinlari icinde durum aynidir. Kendi icinde bir birligi olmayan ve mezheplere göre, toplumlarin basina dikilen kukla devletlerin resmi dini olarak, müslümanligi kullanmaktalar. Hic bir sekilde reform gecirmeyip kendini insanligin ilerleyisine göre düzenlemeyen müslümanligin, bin yillardir biriktirdigi en geri en cürümüs kadin bakis acisiyla sekillendirdikleri vaftiz edilip sünnetlenmis ISID ile dünya genelinde kadinlara karsi en eski silahlarini kullanmaktadir. Bir yandan dünyanin dört bir yanindan kadinlari icine sürükledigi Cihad Evliligi adli dini fuhusla uluslararasi kadin ticaretini müslümanlastirarak diger yandan basta Ezidiler ve kendine göre dogru müslüman olmayan erkekleri ve cocuklari katlederek kadinlarina tecavüz ederek, satarak ve öldürerek genelde dinlerin kadin hakkindaki iki yüzlülügünü acikca ilan etmistir. Tüm emperyalistlerin patentinde ortak oldugu ve gardiyanlarindan basta Türkiye, Israil ve tüm bölge devletlerinin destegiyle büyüttükleri bu canavar ile bölgedeki amaci acik ki gelismelerden hosnut olmamasidir.

Hosnut olmadiklarinin basinda Ortadogu gibi yüzyillardir belirsizligin icine sürüklenmis bir bölgede, bölge halklari icin kendi gücünü örgütleyerek bir umut ve güc durumuna gelmis olan ve kendi icinde bir birlik olusturmaya calisan Kürt gercekligi, Bölgede PKK icinde ordulasmasiyla baslayip bugün Rojava direnisiyle toplumsal bir iradeye dönüsen Kürt kadininin, her inanc, kültür ve milletten kadin kitleleri icin bin yillarin geleneklerine, din ve her türden gericilige ve illede erkek egemen iktidarlara karsi actigi savas, Kürtler özgülünde bugün ortadogunun baris ve demokrasi yürüyüsü, hicbir kosulda emperyalistlerin cikarlarina uygun degildir. Demokrasinin her inanc, kültür ve ulus icin ayni oldugu bir cografyada halklari birbirine karsi kiskirtip düsüremezler ve baris olursa savas cikartamazlar ve beslenemezler.

Bunun icin; tek Uluslu devletleri olusturulup bölgedeki diger ulus (basta Kürt ulusu) ve azinliklarin varligini inkar eden ve kendi ülkerinde hapseden milliyetcilige ve emperyalizme karsi tek ulus-devlet yapilanmalarinin iptal edilmesi ve tüm ulus ve azinliklarin esitligi üzerinden gelisecek yeni demokratik toplumlarin yaratilmasini,Tek devlet-tek din resmiyeti üzerinden devletin tüm olanaklarini sadece kendi mezhepinden olanlar icin kullanarak her alanda sadece onlara is olanagi sunan ve ibadet alani acarak basta alevilere, diger inanc ve kültürlere hic bir olanak tanimayan din baskisina ve ayrimciligina karsi, birey ile inanci arasina devlet ideolojisi koyularak olusturulan din fasizminin ortadan kaldirilmasi icin resmi din adi altinda dinlerin devletlestirilmesinden vazgecilmelidir.

Gene egitimde kürtce basta olmak üzere anadilde egitime karsi cikanlar imam hatipler araciligiyla insanin insana yabancilasmasinda en büyük rolü oynayan kiz ve erkek cocuklari arasinda ayrimcilik yapmaktadir. Kadinin saci dahil tüm bedenini günah sayip kapatarak kadinin bedenine yabancilasmasini ve üzerindeki dini baskiyi egitimle mesrulastirarak kadin erkek arasindaki esitsizligi besleyerek insan haklarini ihlal etmektedirler. Bunun icin egitimde dinin kullanilmasi kaldirilmali ve devlet eliyle imam hatipler gibi okullarin acilmasindan vaz gecilmelidir.

Dinin siyasal bir arac olarak kullanilmasi ve partileri iktidara tasiyarak ISID gibi cetelere her türden destegi saglamasinin önüne gecilmelidir. Basta AKP olmak üzere Kürtlerin hakli mücadelesini bastirmak icin dini siyasal amaclari dogrultusunda kullanan tüm partilerin ve kurumlarinin halk düsmani oldugu biliniyor.

Ezidilerden baslayarak tüm kürt illerinde saldiriya gecen bu katliamci ceteye, kendi devlet ve siyasal cikarlarina denk düstügünden dolayi sessiz kalan, yardim eden ve her türden destegi veren AKPnin hem „iyi müslüman“ olup hemde ISID gibi katil ceteleri besleyen ikiyüzlülügüyle halklari daha fazla kandirmasina izin verilmemelidir.

Kendine müslümanim diyen herkes, müslümanlik adina ISIDli katillerin kürt illerinde gerceklestirdikleri bu katliamlara sessiz kalarak müslümanlik bu degil degip kenardan seyrederek „iyi müslüman „olamaz. ISID`in yaptiklarinin dünya kamuoyuna yansimasindan kaynakli kendini savunmaya gecen müslümanlar, basta camiiler olmak üzere heryerde bu müslümanlik degil derken hicbir pratik adim atmamaktadirlar. Esas görevlerinin müslümanligi ISID`in elinden almak icin ISIDe karsi mücadele etmek ve katlettigi basta Ezidiler olmak üzere saldiriya ugrayan tum inanclardan insanlara destek olmak ve sahip cikmak oldugunu neden görmezlikten geliyorlar. Dini siyaset araci olarak kullanan AKP`nin, dini savas araci olarak kullanan ISID`i desteklemesiyle, aslinda aralarinda bir fark olmadigini neden kabullenmiyorlar. Dini siyaset araci olarak kullananlara oy vererek dini savas aracina dönüstürenleri beslediklerini bilmelidirler.

Tüm bunlarin ortaya cikardigi görevler ise iste bu kadar acik Emperyalistlerin ISID ve kukla devletler üzerinden binbir türlü hilekarlik ve ikiyüzlülükleriyle bogmaya calistiklari kürt ulusal hareketini bugün daha cok sahiplenmek zorundayiz..Ezidi halkini ISID`ten korumak icin kürtleri desteklemek ayni zamanda emperylizme karsi savasmaktir.

PKK terör listesinden cikartilmali ve Rojova ile birlikte uluslararasi alanda taninmalidir. Emperyalizmin ISID ile baslattigi dini Isgali durdurmak icin her alanda Uluslarin kendi kaderini tayin hakkini savunmak ve kürt ulusal hareketini bugün ISID adi altinda emperyalizme karsi desteklemek bir görevdir.

Emperyalistlerin din maskeli ISID ile yaptigi Kürdistan isgaline karsi halklarin birlesik cephesinin örgütlenmesi günün acil Enternasyonalist görevidir.

Ezidileri korumak icin Kürtleri destelemek, insanligin gelecekteki toplumsal yasam biciminin ifadesi olan kadinin özgürlügü icin dinci ISID ve hertürden gericilige karsi Emperyalizme karsi savasmak ENTERNASYONALIZMDIR

02.09.2014

SILA DOGRU

adhk tarafından

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ, PARÇALANANI BİRLEŞTİRME ÇABALARI VE BOYKOT ÜZERİNE BİR KEZ DAHA!

Ağustos 4, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

                                                                                                                                                                                                                                                                                                         Yusuf Ozan

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ, PARÇALANANI BİRLEŞTİRME ÇABALARI VE

 BOYKOT ÜZERİNE BİR KEZ DAHA!

Cumhurreis seçim yarışı bütün hızıyla devam ediyor. Az zaman kala, birbirlerine sataşmalar, daha iyisini ben yaparımlar, devleti değiştireceğim, demokratikleştireceğim diyenler vs. Muazam bir yarış ki sorma gitsin! Tayyip ve Eklemeddin efendiler didişselerde birbirlerine o kadar”çok benzeşmektedirler ki insan bazen ayırt edemiyor bunları!

HDP adayı Selahattin Demirtaş ise “siz paramparça etmişsiniz biz birleştirmeye çalışıyoruz” diyor. (31 Temmuz-2014-Yeni Özgür Politika) Tuhaf bir durum! Şimdi söylemler ters yüz olmuş! Dün ayrılmalıyız, ayrılmaya karşı çıkanları “misak-ı millicisiniz” diye eleştirenler, şimdi büyük birleştiriciler durumuna gelmişler! Nedir birleştirilmeye çalışılan?

Bugüne dek başka bir dünya için yola çıkanlar, ezen ile ezilen sınıfları birleştirmeyi değil sınıf farklılıklarını aşmayı ve bunun için parçalamayı, ezen ulus ile ezilen ulusu birleştirmeyi değil ulusal baskıya son vermek için bölmeyi, ezen cins ile ezilen cinsi birleştirmeyi değil, gerçek bir  özgürlüğe ulaşmak için ayrıştırmayı, ezen inanç ile ezilen inancı entgre etmeyi değil, farklılığını olduğu gibi kabul etmeyi, egemen olanın tahakküme son vermek için egemenliğine son vermeyi savunur ve öyle hareket ederdik. Zira, yukarda saydığımız iki farklı sınıfın, ulusun, cinsin ve inancın çıkarları, istemleri, arzuları birbirlerinden tamamen farklı ve birbirlerine tamamen zıttır. Birinciler her daim “üstün” olmuşlardır. İktidar onlardır. İktidarın bütün olanakları onlarda olmuştur.Tarih boyunca yönetme avantajları nedeniyle tecrübelidirler ve egemenlikleri paramparça  edilmedikçe, bunlar ne yapar eder, uluslararası güçlü dayanaklarının da yardımıyla, uzlaşmaları ve gelişmeleri kendi lehlerine çevirirler. Bunun böyle olduğu dünyada yaşanan tecrübelerle sabittir. İspanya’daki, İngiltere’deki, ulus meselelerine bakın. Nikaragua, Nepal ve başka yerlerdeki sınıf ve başka yerlerdeki sınıf hareketlerine bakın bunu görürsünüz! İster sınıf, ister ulus, ister cins ve isterse inanç olsun, gerçek durumun tamamen böyle geliştiği aşikardır. Bu nedenle, bunlarla birleşmeye çalışmak, bunlarla entegre olmaya çalışmak, tamamen egemen olanların arzusu ve çabasıdır. Egemen olanların bütün olanaklarından mahrum edecek sosyal-siyasal bir devrim hedefe konulmadıkça ve doğrultuda inadına yürünmedikçe, yaşadığımız tüm bu kötülüklerin son bulması imkansızdır. Ve bu devrim, bir kaç kuşak sonra gerçekleşse bile, yine de hedefimizden asla çıkarılmaması gerekir. Bazıları “bizim hedeflediğimiz zaten budur ve bu nedenle siyaset sahnesinde yer alarak, siyaset sahnesinin bir parçası olan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yer alarak ve böylelikle güç toplayarak devrime yürüyoruz” diyorlar! Niyet bu olabilir. Ama gerçek gidişat bu yönde değildir. Ezen ile ezileni birleştirme çabası asla devrime taşımaz. Ezileni ezen ile birleştirme garetleri, yeni bir dünyaya doğru götürmez.

Mesela Türk egemenlerini ele alalım. Bunların ayrıcalıklarından vazgeçeceklerini, Kürtlerin ve diğer ezilen azınlıkları kendi ülkelerinde, topraklarında özgürce yaşamalarına saygı duyacacaklarını kim söyleyebilir? Yada bu devletin, iki ulusun ve diğer azınlık milliyetlerin, inanç guruplarının, gönüllülük  temelinde eşit yaşamaya razı olacaklarını mı düşünüyorsunuz? Kürdistan’ın zenginliklerini Kürtlere bırakacaklarını mı düşünüyorsunuz? Türkiye Cumhuriyeti devleti ilhakçıdır, işgalcidir. Bırakalım Kürdistan’ın özgür olmasını, bu devlet, Orta-Doğu’ya göz dikmiş, Yeni Osmancılık hayalleriyle yeniden egemen olmak için ortalıkta cirit atıyor. Başka coğrafyaları tahakküm altına almaya çalışan bir devlet aklı içerde barış ister mi? Bunca Karakol, kalekol ne diye inşa edildi dersiniz acaba? Alevilerin en sıradan demokratik haklarını dahi kabullenmemeyi bir yana bırakın, bu topluluğu susturmanın planları içerisinde değil midir? İŞİD ve benzeri yapılanmalar örgütlenmelerine büyük bir hız vermiş! İŞİD ve benzeri kanlı katil örgütlenmelerin en önce saldıracakları kesimin kafir dedikleri Aleviler olacağını söylemek için çok bilinçli olmaya gerek var mıdır?  İŞİD’in arkasında duran güç Türkiye devleti değil midir? Böyle bir devlet yöneliminden barış beklemek kendimizi aldatmaktan ve yeni bir savaş türüne hazırlıksız yakalanmaktan başka ne işe yarar? Bu devlet çözülebilecek en basit sorunları bile çözmemesi bir yana, içinden daha çıkılmaz hale getirmiştir.Yaşadıklarımızla bunlar ıspatlıdır! Tarihi kanlı katliamlarla dolu bir sistemin demokrasisine, barış severliğine, huzur getiriciliğine inanmak en basit açıklama ile bu devleti tanımamaktır.

Rojava’yı inceleyin çok şey görürsünüz. Rojava Kürdistan’ını İŞİD üzerinde kuşatmaya alanların barış projeleri yoktur! İŞİD’i eğitenlerin, katillerini tedavi edenlerin, onları silahlandıranların ve barındıranların, artık bir Kürdistan sorunu olan Kürt meselesini içerde çözmek maksatlı müzakere aşamasına  kadar geldiklerini söylemek büyük yanılgıdır! Mecliste son yasaya değer verenler hatırlatırızki, bu yasa ile kendilerini sağlama aldılar. Yani “terör örgütleriyle görüşme yapmak durumunda kalan MİT elemanları ve devlet bürokratları yargılanamaz” yasasından başka bir şey değildir. Tıpkı Kenan Evren’nin kendilerinin yargılanmasını engellemek için anayasaya koydukları 5. Madde gibi. Ortada ne barış süreci var, ne buna göre ilerleyen bir çözüm var! Devlet sadece ve sadece zaman kazanmaktadır. Bu zaman içinde kendini tahkim ediyor. Kendi açıklarını kapatma gayretlerine son derece hız vermiştir. Olmayan, hedeflenmeyen bir barıştan söz etmeye inanmak kandırmacadır!

Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti denen bu savaş makinasının “içine sızıyoruz, deliği büyütüyoruz, imkanları zorluyoruz, ve böylelikle adım adım değiştiriyoruz” diyenler ve bu politik yönelim doğrultusunda cumhurbaşkanlığı seçimlerine giren dostlarımızın yolu çıkmaz bir yoldur. Halk için reis seçimi bir yalandır. Faşist sistem tepeden tırnağa ezilen halklar, uluslar ve azınlıklar alehine kurulmuştur. Cumhurbaşkanı seçilen kişi aynı zamanda Türk ordusunun başkomutanı oluyor. Hani şu Kürdistan’da katliamlar  yapan, 20 bin insanı/muhalifi gözaltında kayıp eden, binlerce köy boşaltan ve yüzlercesini yakan ordu yok mu? Onun başına komutan oluyor reis seçilen! Bu sevda iyi bir sevda değil ve özgürlük buradan çıkmaz asla! Ve bu nedenle sahte ve yalandan ibaret olan bu seçimi BOYKOT etmek tek doğru ve devrimci tavırdır!

adhk tarafından

ROJAVA DEVRİMİNİ SAVUN, SEÇiMLERİ BOYKOT ET

Temmuz 21, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

Yusuf Ozan

ROJAVA DEVRİMİNİ SAVUN, SEÇiMLERİ BOYKOT ET!

İŞİD, El Nusra ve diğer bilcümle paramiliter-şeriatçı faşist güçler, emperyalizmin ve yerel gerici işbirlikçilerin desteğiyle, Rojava-Kürdistan’ındaki başkaldırıyı kan banyosunda boğmaya büyük bir gayretkeşlikle devam etmektedirler. Karanlık bir Orta-Doğu gerçekliğinde bölgeye ışık saçan Rojava Mìlli direnişini ezmek istemelerinin elbette önemli sebebleri vardır.

Eşine ender rastlanan İŞİD ve diğer çetelerin bu vahşetini besleyen, kollayan, eğiten, silahlandıran Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerin yanısıra, ek olarak bu çeteleri doğrudan yönlendiren Türkiye Cumhuriyeti devletinin Erdoğan hükümetidir. Elbette Erdoğan hükümetinin Rojava politikasının yanına CHP, MHP gibi faşist partileri eklemek gerekir. Bütün klikleri ile; gerici bütün kurumları ile Kürdistan’daki Türk işgalcilerinin Rojava devrimine karşı tutumlarında en ufak bir ayrılıkları yoktur! Zira, bunlar için Kürt ve Kürdistan’ın varlığı en korkutucu şeydir.

Rojava’daki gelişmenin karakteri açıktır ki haklı ve desteklenmesi gereken bir Kürt başkaldırısıdır. Emperyalist sermaye çıkarı gereği dünyaya, özellikle de Orta-Doğu’ya yeniden şekil vermekten kaynaklı olarak Kürdistan’nın özgürlük ve kurtuluş mücadelesine objektif olarak olumlu bir ortam yaratmıştır. Yanlış bir anlamaya yol vermemek için hemen belirtelim. Bu objektif gelişme, emperyalizmin iyi olduğundan veya Kürtlere yaptığı iyilikten değil, objektif olarak yol açtığı bir sonucun açıklamasıdır. Rojava devriminin Orta-Doğu’da ezilen halklara olumlu bir örnek olduğu dönemde AKP hükümetinin ve bütün kurumlarıyla Türk devletinin bu meşru ve milli demokratik başkaldırıyı kan deryası içinde boğmaya çalısması bir tesadüf müdür? Tesadüf olmadığı halde ve Rojava- Kürt devrimini boğmaya, bu başkaldırıyı ezmeye yemin etmiş bir hükümetin içerde Kürtlerin barış arzusuna ve ulusal demokratik haklarının kabulüne olumlu bir cevap olacağını düşünebilir miyiz?

Geçmişte yapılan ateşkesler bir yana, 2013 Newroz’undan günümüze, Kuzey-Kürdistan Kürt Ulusal Hareketi ile AKP hükümeti arasında barış ve çözüm sürecinin başlatıldığı kamuoyuna deklare edildi. Geçmiş bir yıllık süreçte çözüm denilen gelişme içinde ezilen Kürt ulusu için ne gibi kazanımlara yol açtı? Kürtler lehine, anayasa ve/veya yasalarca kabül gören, resmiyete bağlanan, garanti altına alınan herhangi demokratik bir hak veya gelişmeyi duyan, bilen var mıdır? Bu soruya, Erdoğan ve tayfası hariç, hiç kimse evet diyememektedir! Bu bir yıllık zaman diliminde Kürtlerin en temel bazı haklarını kabul etmek bir yana, AKP ve Türk devleti, Kuzey-Kürdistan’ın iç ve “sınır” kesimlerine yüzlerce karakol veya kalekollar inşa ettiğini, korucu sayısını arttırdığını ve ateşkesin yarattığı rahatlama sayesinde yerel seçimlerde pozisyonunu pekiştirdiğini söylemek abartı olmayacaktır. Bununla beraber, hükümet ve başbakan Erdoğan, Gezi-Haziran ayaklanması sırasında, halk kitlelerinden yediği sarsıcı sillelerin etkilerini de önemli ölçüde tamir ederek psikolojik üstünlüğü yeniden yakaladığını da belirtmek gerekir.

Barış ve çözüm süreci denilen gelişmenin gerçekliği ve yarattığı sonuçlar tamamen böyle iken ve bu gerçeklik içinde Kürt ulusunun demokratik hak arama eğilimine ve barış arzusuna ters gelişmeler yaşanırken, yakın zaman önce barış ve çözüm denilen sürecin ikinci evresine; müzakere aşamasına geçildiği açıklandı!

Birincisi,müzakere denilen ikinci evrede neler olabileceğini anlamak için, birinci aşamada nelerin olup bittiğine bakmak gereklidir diye düşünüyoruz. İkincisi, Rojava-Kürdistan’ında çetelerin kanlı saldırılarının arkasında yer alan güç, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti değil midir? Peki “kendi sınırları dışında” yaşayan Kürtlere tahammül edemeyen bir hükümetin, ülke içinde Kürtlere nasıl bir çözüm sunacağını anlamak çok zor olmasa gerek?

Şimdi Erdoğan ve tayfası bir yanda Kürt sorununu çözeceğinden dem vurmaktadır,diğer yanda ise cumhurbaşkanlığı seçimlerine yüklenmiş durumdadır. Ateşkesin yarattığı rahat ortamında yardımıyla, yerel seçimlerde elde ettiği başarının yeni ve daha kapsamlısını kazanmanın sevincini yaşamaktadır. Bu arada Kürtlere sataşmaktan da geri durmamaktadır. Saldırı sinyallerini daha şimdiden vermektedir. Doğrudan sıcak bir çatışmaya dönüşmesi durumu tamamen Kürt hareketinin tutumuna bağlı olduğunu bilmek zor değil! Gerekli hazırlıklara sahip oldukları aşikardır.

Anlaşılması zor olan şey Erdoğan hükümetinin ve genel olarak Türk egemenlerinin tavrı değildir. Onlar öteden beri benzeri taktik manevraları hep yaptılar. Anlaşılması zor olan şey, gözleri kör edecek olan gerçekliğe rağmen Kürt hareketinin sağırlara oynayan tutumudur. “Ulus devlet istemiyoruz, ulus devlet kapitalist modernitenin bir projesidir ve halklar arasında boğazlaşma yaratıyor, yozlaşmadır” çizgisi ve hatalı bakış açısının neticesinde, şartların Kürtlere sunduğu önemli fırsatları kullanamamaktadır. Oysa belkide tarih, ezilen Kürt ulusuna hiç bu kadar olumlu fırsat sunmamıştır! Tarihin Kürde sunduğu bu güzel melodiyi anlamamak ve kaçırmak büyük bir kayıp olacaktır. Bu fırsatı kullanmanmakta kendisini azade gören bir Kürt hareketi, en ceberrut, soykırımcı, katliamcı olan Türkiye Cumhuriyetinin başına ise reis olmak için atağa geçmiş? Bu büyük bir paradokstur! Ulusların Kendi Kaderini Tayin Etmek Hakkı olan devlet kurmayı elbette mutlaklaştıramayız. Ama çeşitli hatalı teorik argümanlarla bu hakkı prensip olarak tamamen redetmek büyük bir çıkmazdır. Kürtlerin elini-kolunu bağlamaktır. Bunu söyleyen bir Kürt hareketi hakkında şunu belirtme hakkımız vardır. Birincisi, ya Kürt hareketi TC’yi bir ulus devlet olarak görmüyor, yada ikincisi, Kürt hareketi, Kürt burjuvazisinin kısmı bazı küçük haklar karşılığında,Türk burjuvazisinin ırkçı-faşist siyasal sistemi içine yeniden girmek arzusunun temsiline soyunmuştur. İkinci şık bize daha gerçekçi görünmektedir.

Bazı küçük haklar karşılığında sistem içinde kalmayı yeğleyen bir Kürt hareketi, Türkiye Cumhuriyeti devletine reis olmaya bu kadar gönüllü ve heyacanlı olması ve hararetle seçim çalışması yapması yetmiyormuş gibi, gerçek devrimcilerden de oy desteği bekliyor. Özgür Kürdistan, özgür Türkiye ve bu temel gerçekten hareketle halkların kardeşliğini ve birliğini yükseltmek ve yaratmak yerine, seçimden meded ummak halkı oyalamaktan başka bir işe yaramayacaktır. Son günlerde demokratik Türkiye türküsü adeta moda oldu. Oysa ezilen haklar için gerçek manada özgür ve demokratik bir Türkiye ancak özgür bir Kürdistan ile yaratılır. Marks’ın o ünlü “bir ulusu ezen bir başka ulus özgür olamaz” sözünün anlamı bizim gerçekliğimizde bir kez daha yerli yerine oturmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bu noktadan yaklaşmayanlar elbette komünistlere bir yığın teorik laflar edecekler. Komünistleri, dar yaklaşımlarla, meseleleri anlamamakla, doğmatik davranmakla eleştireceklerdir. Hatta ağır ithamlarla suçlayacaklardır. “Kendi projelerimizi anlatıyoruz. Siz boykot diyerek yan çiziyorsunuz” diyeceklerdir. Kendi projelerimizi anlatmanın tek yolu sadece seçimlere katılarak mı oluyor? Teknolojinin, teknolojik imkanların hayli yüksek olduğu bir realite içinde projelerinizi anlatmayı seçimlere sıkıştırmak, darlığın ta kendisi değilde nedir? Boykot taktiğini benimseyerek sokaklarda, meydanlarda ne düşündüğünüzü anlatmak neden aklınıza gelmiyor mesela? Boykot taktiğini benimsemek ve halkların gerçek kardeşliğini ve birliğini yaratacak olan özgür Kürdistan, özgür Türkiye şiarını yükseltmek ve bu doğru şiar ile meydanlara çıkarak meramınızı anlatmak yerine “devlet istemiyoruz, en iyisi sistemin sivri yanlarını törpüleyerek ne kadar hak elde edebilirsek” gibi tamamen hatalı stratejik siyasi yöneliminizin ne olduğu anlaşılmıyor mu? Rojava’nın elde ettiği mevzileri savunmanın doğru manası, gerici-faşist AKP ve halkların can düşmanı Türk devletiyle olmayan bir barış sürecinde ısrar etmek değil, Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimine sarılmaktır. Kürt kitleleri önemli ölçüde sistemden kopmuş durumdadır. Kürt kitleleri Rojava kazanımlarını savunmaya ve korumaya hazır durumdadır. Yeter ki kitleleri zincirlerinden boşandıracak doğru politikalar devreye konulsun!

Sonuç olarak çok biliyoruz ki seçimleri Türk egemen sınıflarının temsilcileri kazanacaktır. İster Erdoğan kazansın, ister Ekmeleddin kazansın, bu durum, ezilen Kürt ulusunun ve diğer emekçi halkarın tamamen aleyhinde olacaktır. Seçimler sonrasında Türk egemenlerinin temsilcileri iç ve dış kamuoyuna “bakın Türkiye gayet ileri demokratik bir ülkedir. İçinde bölücüler, aşırı uçlar da olmak üzere, toplumun bütün kesimleri dahil olduğu demokratik temelde seçim yapıldı ama gördüğünüz gibi biz kazandık. Bu,Türk demokrasisinin üstünlüğüdür” vaazını yineleceklerdir.

Halkı temsil etmek adına seçimlere katılan dostlarımız, tüm iyi niyetlerine, yoğun çabalarına rağmen “ileri demokratik Türkiye” yalanını örtmeye sadece ve sadece yeşil bir yaprak vazifesi görmektedirler. Ve zaten Türkiye’nin geniş halk yığınları arasında derinden yer etmiş olan “ne yapacaksan seçimler yoluyla yap ve sistemi değiştir” kültürünü dahada pekiştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Tabi seçim heyacanı içinde kalanların ve demokratik mevziler elde etmeyi benimsemiş olanların bizim söylemek istediklerimizi anlayabileceklerini sanmıyoruz!

21.07.2014