adhk tarafından

ADHF: Almanya’da konut sorunu (2)

Temmuz 20, 2014 de ARŞİV, GÜNCEL adhk tarafından

adhf-logo-272x300

Almanya’da bir yanda konut darlığı ve konut fiyatlarının yükselmesi, diğer taraftan da milyonlarca evin boş kalması kamuoyunda tartışılan ve toplumun gündemleri içinde olan bir meseledir.

Kapitalist sermaye, çıkarları gereği konut darlığını gerekçe göstererek kapitalist tekeller tarafından konut kiralarını yükseltmekte ve konut fiyatlarını daha fazla arttırmaktadır. Borsanın konut üzerindeki etkisiyle ve bankaların konutlara verdiği kredinin belirli dönemlerde arttırılmasıyla konut fiyatlarıyla oynanarak, ihtiyacı olanlara konut satılmakta, akabinde yüksek faiz, iş koşuları ve sağlık sorunundan dolayı evin aylık taksidini ödeyemeyen emekçilerin elinden evleri geri alınmaktadır.

Bu işleyiş kapitalist sermayenin işleyişidir, bu işleyişin faturası yanlızca proletaryaya çıkarılmamakta, küçük burjuvaziye de çıkarılmakta ve dolayısıyla bu tartışmaların içine küçük burjuvazi de dahil olmaktadır. Dolayısıyla konut sorunu tartışmasının içine proletaryanın dışında diğer tabakalar da girmektedir. Onlar da barınma sorunuyla karşı karşıya olup, proletarya sınıfı gibi yüksek kira ödeyemez durumundadırlar.

Medyada manşetlerde Avrupa ülkelerinde kanalizasyon altında yaşayan insanların resimlerine yer verildi. Ev kirasını ödeyemedikleri için buralarda kaldıklarını, ayrıca kötü beslenme sonucu ve havanın kirliliği vs. sebeplerden dolayı hasta olduklarını, tedavi için ise maddi imkanlarının olmadığını burjuva gazeteleri bolca yazdı, kaldıkları yerlerin fotoğraflarına gazete manşetlerinde ve sosyal medyasında yer verildi. Bir kez daha vahşi kapitalist sistemin işleyişi, kendi yayın organlarıyla farkına varılmadan teşhir edildi.

Avrupa ve Almanya’da boş evler ve sokakta yaşayanlar

Dünya halklarının ezilmesi ve sömürülmesinde küçümsenmeyecek derecede rol oynayan, binlerce askerini dış ülkelerde bulunduran Avrupa Birliği’nde, 11 milyon ev boş dururken 4.1 milyon kişi sokaklarda, parklarda, kanalizasyon veya metrolarda yaşamaktadır. Köhnemiş düzenin bu tablosunun esas kaynağı ve arka planındaki siyasal ve politik durumun iyi okunması gerekmektedir. Emperyalist ve kapitalist sömürü ve özel mülkiyetin emekçi ve yoksullara reva gördüğü yaşamı burada görebiliyoruz.

İnsan haklarından bahseden Avrupa Birliği ülkelerinde yaşayan yoksul ve fakirlerin, yaşamlarını devam ettirebilmeleri için en doğal haklarının ellerinden alındığı ve her şeyin paraya dayandığı açık ve berraktır. Soğuk havalarda onlarca kişinin soğuktan donarak, ölü bedenlerinin parklarda, metrolarda bulunduğu burjuva medyasında yer almaktadır. Bu da kapitalizmin insan değerlerine önem vermediği, açlık pençesinde yaşayan, akşamları metrolarda, kanalizasyonlarda barınan emekçileri düşünmedikleri kapitalist mentaliteye uygundur. Sermayenin, emekçilerin kanları üzerinden elde edildiğini bu acı gerçeklerle görebiliyoruz. Küçücük bebekleri kanalizasyon altında metrolarda veya sokaklarda yaşamalarını sürdürmelerine mahkum eden, özel mülkiyet dünyasıdır.

Veriler ‘‘Fransa ve İtalya’da toplam 2 milyon ev, Almanya’da yaklaşık 1.8 milyon ev, İngiltere’de 700.000 evin boş tutulmakta olduğunu göstermektedir.. Ayrıca, Portekiz’de yaklaşık 735.000, İrlanda’da 400.000 ve Yunanistan’da 300.000 adet evde kimse oturmamaktadır. İspanya bu konuda listenin başında yer almaktadır. Ülke genelinde tam 3.4 milyon ev boştur ve bu sayı toplam konut sayısının yüzde 14’üne karşılık gelmektedir.”

Avrupa Birliği’nin başını çeken Almanya ‘da ise 2011 yılındaki istatistikler göre, 19 070 791 bina, 41.3 Milyon ev bulunmaktadır. Bu sayıdan 1.8 milyon ev boşken, 250 000 evsizin olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayının ileriki dönemde artacağı tahmin edilmektedir. Evlerin boş kalmasında baş faktör ise kiraların fazla olması.

PESTLE Enstitüsü araştırmasına göre ‘‘On büyük şehirde toplam 100 binden fazla kiralık yeni eve ihtiyaç duyulduğu… Bunlardan Münih’te yaklaşık 31 bin, Frankfurt’ta ise 17 bin 500 yeni kiralık daire yapılması gerektiği…. Araştırma sonuçlarına göre ev sorununa acil bir çözüm bulunmazsa, Almanya genelinde her yıl 130 bin yeni kiralık daireye ihtiyaç duyulacağı… Beş yıl içinde tüm ülkede toplam sayının 400 bine ulaşacağı… 2017 yılına kadar tüm vatandaşların ev ihtiyacının tamamen giderilmesi için toplam 825 bin yeni dairenin inşa edilmesi” gerektiği belirtmektedir.

Alman devleti ikinci dünya savaşı sonrası konut sorununu çözmek için devletin halktan topladığı vergilerin küçücük bir bölümünü sosyal konut alanına yatırmış, maddi durumları iyi olmayan, yani yoksulluk kapsamı içinde yaşayan kişilerin barınması için kısmi imkanlar tanımıştır. Bu durum 90’ların başına kadar devam etmiştir. 90’lar sonrası Alman emperyalizminin doğu Almanya’yı yutması ve Avrupa Birliği’nin genişlemesi, konut darlığını beraberinde getirmiş ve bu alandaki talep daha fazlalaşmıştır. “Sosyal devlet” (hiç bir dönem Alman devleti sosyal devlet olmamıştır, devletin niteliği gereği sosyal olamaz, Devlet bir sınıfın diğer sınıf üzerindeki baskı gücüdür) politikasının iflas etmesi, konut sorununda da görünmüştür. “Sosyal konutlar” olarak bilinen evlerin yapılmasına bütçe ayrılmamış veya bütçe asgari düzeye çekilerek konutlar özel tekellerin denetimine sokulmuştur. Sosyal evler olarak bilinen yoksulluk içinde yaşayan emekçilere verilen evlerin yapımı sürekli geriye çekilmiştir.

‘‘PESTLE Enstitüsü araştırmacıları, Almanya’da ev sorununun artmasına, federal yönetimin aşamalı olarak 15 yıl içinde yeni ev inşasına verdiği destekleri çekmesinin neden olduğunu düşünüyor. Eyalet yönetimleri de sosyal evlerin inşası için yaptıkları teşvikleri son on yılda yüzde 80 oranında düşürdü‘‘ğünü belirtmektedirler. Bu durum, gerek konutların pahalılaşması ve evlerin kirasının pahalı olmasını birlikte getirmiştir. Geçtiğimiz 5 yıl içinde belirli yerlerde ev kiraları yüzde 25 kadar artmıştır. Veriler “Almanya’nın yaşanan şehirlerin başında gelen Münih’te ise konut kiralamak için metrekare başına 12.20 Euro ödenirken, bankalar şehri Frankfurt’ta 10.20 Euro, Stuttgart’ta ise 9,60 Euro“ ödendiğini göstermektedir. Çalışan emekçiler gelirlerinin yüzde 60 veya 70 civarındaki kısmını kira ve evin yan giderlerine ödemektedirler.

Almanya‘da konut yapımı ve evlerin kiralanmasında zengin ve fakir mahalleleri olarak bölündüğü çok sistematik biçimde görünmektedir. Konut yapımında zengin ve fakir mahalleleri ayrımı üzerinden konut yapılmaktadır. Özelikle yabancı ve göçmenlerin belirli mahallerde toplanmalarının yolu açılarak gettolaşmanın mahalleleri yaratılmak istenmektedir. Uzun süreden beri süren gettolaşmanın  siyasal sonuçlarını  kamuoyunun da tartışması ve  gettolaşmaya karşı tavır takınması gerekmektedir. Almanya’da emekçilerin iş bulma koşullarının her tarafta ayı olmaması sorunundan dolayı belirli evlerin boş kaldıkları da ayrı bir gerçektir.

Verilen istatistiklerde, Almanya’nın bazı bölgelerinde ciddi bir konut sıkıntısı yaşanırken, birçok bölgede ise binlerce konut boş durmaktadır. Özellikle Almanya’nın doğusunda binlerce boş dairenin olduğu bilinmektedir. Buna göre Saksonya Anhalt’ta kiralık konutların yüzde 11.6’sı boş. Saksonya’da bu oran yüzde 9.7, Brandenburg’da ise kiralık konutların yüzde 8.3’üne hala kiracı bulunamıştır. Yine bir Doğu Alman eyaleti olan Thüringen’de ise boş ev oranı yüzde 7.9 iken, Doğu Almanya’daki en düşük oran yüzde 6.9 ile Mecklenburg Vorpommern’de. Batı Almanya’da ise boş konut oranı yüzde 5.6 ile Saarland’da en yüksek seviyede. NRW’de yüzde 3 olan oran, diğer eyaletlerde yüzde 2 dolayında. En iyi kiralanabilir konutlar Bremen ve Hamburg’da. Bremen’de kiralık konutların sadece yüzde 1.1’i boş. Hamburg’da bu oran yüzde 0.8 ile, ülke genelindeki en düşük seviyede.‘‘

Konut krizi ve palazlanan tekellere dair kısa bir vurgu

Kapitalist ve Emperyalist devlet, uslu proletarya yaratma, sisteme entegre etme aracı olarak herkesin evinin olması, rahat yaşamaları için kredi sistemiyle ev sahibi olmayı teşvik etmektedir. Medya manşetlerinde emekçileri özendirerek ev satın almaya teşvik ederek gelecekteki dönemde de bu evlerin nasıl geri alınacağını planlamaktadır. Aslında bu bir tuzaktı, “düşük krediyle ev sahibi olma sistemi konut fiyatlarının aniden düşüşe geçmesi, piyasa kredilerinin çökmesine ve birçok dar gelirli ailenin evlerinin elinden alınarak iflas etmelerine neden olmuştur.” 2008 yılında patlak veren bu krizin ismi konut krizi olarak tarihe geçti. Krizden yararlananlar emperyalist ve kapitalist tekkeller olmuştur. Burjuvazi bir taşla iki kuşu vurmuştur, konut kredisini ödemesi için daha fazla çalışarak emeğini ucuza satmak zorunda kalan işçi sınıfını iş gücünün gaspederk kapitalistlerin kasasına artı değer girmiştir, ayrıca tüm bunlara rağmen krizle birlikte konut kredisini ödemeyen evlere el konulmuş emperyalist tekkleler büyük karlar elde etmişlerdir.

Konut satımı ve konutlara biçilen değer diğer metalar gibi hiçbir dönem real olmadı, dönemin toplumsal koşulları içinde arz ve talep, ucuz kredi vb. diğer olanaklar dikkate alınarak fiyatlar belirlenmektedir. Özelikle banka kredilerinin faizlerinin düşük olduğu dönemde konut satın alma talebi yükselmektedir. Bu talep belirli bir sınıra varılmasının ardından kredi faizleri yüksek tutularak konut fiyatlarında düşüş sağlanmakta ve böylece de konut sahibi olan kişi krediyi ödeyemeyecek duruma getirilerek evine banka tarafından el koyulmaktadır. Verilen istatistiklere göre Almanya’da ev satın alanların %30 civarındaki kısmı kredileri geri ödemekte zorluk çekmektedir.

Sorunun Çözümü

Engels’in konut sorunu üzerine kaleme aldığı makalesi gelecek toplum sistemimizin konut sorununa yaklaşımını ortaya koymaktadır. Uzun paragraf olmasına rağmen burada aktarmak istiyoruz.

“O halde konut sorunu nasıl çözümlenecek? Günümüz toplumunda her hangi bir diğer toplumsal sorunun çözüldüğü gibi: arz ve talebin tedrici ekonomik ayarlanması ile sorunu her zaman yeniden yaratan ve dolayısıyla çözüm olmayan bir çözüm ile. Bir toplumsal devrimin, bu sorunu nasıl çözeceği, yalnızca her durumdaki özel koşullara dayanmamaktadır, ama aynı zamanda, en önemlilerinden biri, kent ve kır arasındaki çelişkinin ortadan kaldırılması olan, çok daha geniş kapsamlı sorunlarla da ilgilidir. Gelecekteki toplumun düzenlenmesi için ütopik sistemler yaratılması bizim görevimiz değildir, sorunu burada ele almak son derece boş olacaktır. Ancak bir şey kesindir; rasyonel kullanımı varsayımıyla, büyük kentlerde, herhangi bir gerçek “Konut darlığını” anında giderecek mesken için yeterli bina zaten vardır. Bu doğal olarak, ancak, mevcut sahiplerin mülksüzleştirilmesiyle, yani onların evlerine evsiz işçileri ya da bugünkü evlerinde aşırı derecede kalabalık olan işçileri yerleştirerek olabilir. Proletarya, siyasal güç kazanır kazanmaz kamu çıkarları uğruna alınacak böyle bir önlemin uygulanması, mevcut devletçe yapılan diğer kamulaştırmalar ve yerleştirmeler kadar kolay olacaktır.“

Özel mülkiyet dünyasının yaratığı sorunların çözümü ancak özel mülkiyetin ortadan kalkmasıyla mümkün olabileceği gerçeği bilince çıkararak, özel mülkiyetin olmadığı bir dünya için mücadele etmeliyiz. Konut sorunu gibi diğer sorunlarda emekçilerin kendi yaşamına direk karar verdiği kendi, kendisini komünce yönettiği bir dünya yaratmak için yarını beklemeden bugünden üzerimizdeki görevleri en iyi biçimde yerine getirmek için çalışmalıyız. Gelecek toplumun kurulmasının maddi olanakları sürekli olduğu gibi, Avrupa’nın göbeğinde metrolarda, kanalizasyonlarda, tarlalarda ve açılık sınırı içinde yaşayanların, kurulacak sosyalist komün sisteminin bugün de sosyal maddi temelidirler. Özel mülkiyet olgusu üzerinde ortaya çıkan, açlık, yoksulluk konut sorunu vs. sürekli olacaktır, dolayısıyla burjuva devletlerin, yıkılması için maddi temelleri sürekli var olacaktır.

Temmuz 2014

ADHF ( Almanya Demokratik Haklar Federasyonu )

adhk tarafından

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERLERİNE GİDERKEN ADAYLAR VE POLİTİKALARI ÜZERİNE

Temmuz 13, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

Yusuf Ozan

Bugün yüzyüze olduğumuz sorunlarının çoğu bize dünden miras kalmıştır ve şayet çözüme kavuşturulmazsa bu problemler sonraki kuşaklara miras kalacaktır. Coğrafyamızın çözüm bekleyen sorunların başında Alevilerin, Kürdlerin sorunları ve başa bela durumundaki yoksulluk gelmektedir. Halka yabancı olan bu gerici sistem içinde benzeri sorunların köklü çözüme kavuşma şansı var mıdır? Kuşkusuz bu sorunun cevabı, kişinin sahip olduğu dünya görüşü, inancı ve politik tercihine göre değişik olacaktır! Seçim döneminde sahaya çıkan politik aktörler oyunu alacağı yada oyunu almak istediği kesimlerin on yıllardır beklemede olan sorunlarını çözeceklerine dair vaadlerde bulunurlar.

Şimdi Türkiye-Kuzey Kürdistan toplumu yeni bir seçimle yüzyüze! Ülkenin cumhurbaşkanı seçilecek. Ortaya üç politik aktör çıktı. R. T. Erdoğan, Ekmeleddin İhsanoğlu ve Selahattin Demirtaş. R. T. Erdoğan’ı anlatmaya gerek olduğunu sanmıyoruz. Sevenleri, sevmeyenleri ile durumu ortadadır! Uygulamaları, sorunları ele alış tarzı biliniyor! Ya peki CHP ve kankası MHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun durumu nedir? Aslında bu sorunun sorulması bile biraz garip kaçıyor ama bu isim yeni ve pek “bilinmediği” için sorduk bu soruyu! Birde yeni bir yüz olması ve bazılarının kendisinden büyük beklentilerini göznüne aldığımızda bu soruyu sormak durumunda kalıyoruz! İlginçtir, bizim için bir kıymet-i harbiyesi olmayan ama kendileri için on yıllardır “cumhuriyet, cumhuriyetin temel değerleri, Mustafa Kemal Atatürk” diye ortalığı velveleye veren CHP, AKP’ye alternatif E. İhsanoğlu’nu keşfetti ve aday olarak toplumun önüne bu zatı sürdü! Buldu bulmasına da, bunca yıldır ettiği laflara, geçmişe, cumhuriyete dair ettiği bunca gürültüye, bağırtıya ne oldu? Kendileri için gayet kutsal olan cumhuriyet değerleri nerede kaldı? Nereye uçtu R.T Erdoğan’nın izlediği çizgiye sarf edilen bunca ağır sözler? Nitelik olarak, politik görüş olarak, dini inanç ve dini inancın politikadaki yeri olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nun R.T Erdoğan’dan farklılığı nedir? Bir kez daha anlaşılmıştır ki sistemin güzide bir kuvveti olarak CHP itirazı esas olarak AKP veya R.T. Erdoğan’ı alaşağı etme üzerinedir! Sisteme ise asla dokunmamaktadır. CHP’nin bu son tutumu üzerinde en çok Alevilerin ve CHP’yi kötünün iyisi olarak değerlendirip destekleyenlerin düşünmesi gerekir! CHP’nin cumhurbaşkanı seçiminde izlediği siyaset öylesine sıradan bir taktik siyaset olduğunu varsayanlar ağır bir yanılgı içindedirler. CHP’nin bu aday ile izlediği politikanın derinlerinde bir devlet anlayışı, bir yönetim anlayışı yatıyor. Nasıl bir toplum ve ülke özlediğinin resmi duruyor karşımızda. CHP’nin aday gösterdiği şahsın devlet anlayışı, yönetim anlayışı, şekillendirmek istediği toplum, öz olarak şimdiki hükümetten farkı nedir? Tabii bilenler biliyor bunu. Ama anlamak, bilmek istemeyenlere ne dersek diyelim davul zurna da öttürsek kar etmez. Eski klasik Kemalist devlet ile din ile bulamaç edilmiş şimdiki “zamana uydurulmuş Kemalizm” arasında özde bir fark yoktur.

Cumhurbaşkanlığı seçiminde üzerinde durulması gereken diğer önemli bir nokta ise HDP’nin tavrıdır. HDP hepimizinde bildiği gibi cumhurbaşkanı adayı olarak Selahattin Demirtaş’ı gösterdi. HDP, her ne kadar değişik gurupların, partilerin, çevrelerin ve bireylerin oluşturduğu bir yapı ve doğal olarak bu bileşenlerin yapılacak işlerin ve politikaların ortak karar verildiği belirtilsede, gerçek şudur ki HDP, İmralı adasında tutsak edilen PKK önderi Abdullah Öcalan’ın önerisi ile kurulmuş ve ana politikalarını belirleyen Öcalandır. Ve elbette HDP, eş başkanları dahil, hemen hemen bütün politikaları ve çalışmalarda izlenecek ana yol konusu Öcalan tarafından belirlendiği bilinen bir durum olarak doğrudan Öcalan ve diğer liderlerin denetiminde bulunan ilerici bir partidir. Bu nedenle cumhurbaşkanı seçimi konuşulduğunda Kürd Hareketinin durumu üzerinde konuşmak esas olmak zorundadır. Öcalan, tutsak düşürülmesinden bu yana Kürd sorunun çözümü için izlediği çizgisi komple değişmiştir. Kısa ve öz anlatırsak “ulusal devlet kurmak yanlıştır.Kapitalist modernitenin bir dayatması olan ulusal devlet savunusu çıkmazlara götürür, kanlı boğazlaşmalara ve yozlaşmalara sebeb olur” denilmektedir. Bu savunma elbette tartışmaya muhtaç durumundadır. Görüşümüzce bu bakış açısı tamamen yanlıştır. Ezilen milletlerin ayrılması ve ayrı devlet kurmasını mutlaşlaştırmak elbette doğru değildir. Bu tamamen objektif koşullara ve gelişmelere ve daha da önemlisi, o milleti esaret altında tutan egemen ulus burjuvazisinin izlediği politikaları bağlıdır. Ama ulusal devletleri ilke olarak redetmek, yozlaşma olarak görmek, kanlı boğazlaşma olarak ileri sürmek o ezilen ve esaret altında tutulan milletin/milletlerin devlet kurma hakkını baştan inkar etmek egemen ulus burjuva devleti lehine sınır çizmek demektir. Teffaruatlı bir tartışmayı gerektiren bu konuyu geçiyoruz. Burada kısaca üzerinde durmak istediğimiz konu şudur. Ulus devlet kurmayı yanlış bulan Kürd liderlerin ve arkalarında adeta sıraya girmiş sol güçlerin politik aktörlerinin, Türkiye Cumhuriyetinin başına geçmek için cumhurbaşkanlığı seçiminde aday göstermeleri ne ile izah edilecek? Türk ulus ırkçılığının temsilcisi olan ve Kürdler gibi diğer ezilen milletlerin ve halkların inkarıyla ve soykırımlarıyla ünlü bir devlet olan Türk devleti bir ulus devlet olarak görülmüyor mu yoksa? Eğer ulus devlet olarak görülüyorsa, o devletin temel gerici değerleri olduğu gibi korunuyorken, tarih içinde işlediği bütün suçları orta yerde duruyorken, Türkiye Cumhuriyeti devleti bu konuda, en azından bir özür bile dilemezken ve kısmi politik bir değişim dahi yaşanmamışken, İlerici bir partinin; HDP eş başkanını o köşke cumhurbaşkanı adaylığına götüren politik çizginin anlamı nedir?

Eğer ulus devlet bir çıkmaz ise, eğer ulus devlet halklar arası bir boğazlaşmaya yol açıyorsa, eğer ulus devlet yozlaşma getiriyorsa, böyle düşünen politik bir hareketin bırakalım bu ceberrut devletin başına geçmeye aday olamsı, tarihi katliamlarla dolu savaş makinası böyle bir devletin yanından bile geçmemesi gerekmez mi? Elbette Genel olarak Kürd hareketi ve onun bir parçası durumdandaki HDP bir dolu argüman ve bir yığın teorik laf ileri sürecektir! Politikayı anlamadığımızı, siyasette kısır olduğumuzu, reel gelişmeleri okuyamadığımızı söyleyecektir. Ve açıktırki bu argümanlarını ve teorik tezlerini geniş kitlelere kabul ettirecektir. Zira, reel politika adına doğrularda ısrar etmek, hakikatlere sarılmak yerine, sistemin dayattıklarını kabul etmek, yanlış yaklaşımlarla savunmasını yapmak maalesef ilerici-devrimci hareketin büyük çoğunluğunun bir tutumu haline gelmiştir. Bu güçler, ezilen bir milletin hareketiyle dayanışmak adına, onların doğru-yanlış neyi varsa eleştirirsiz kabul etmektedirler. Sanki ilerici-dost görülen hareketin/hareketlerin yanlış politikalarını eleştirmek düşmanlıkmış gibi propaganda ediliyor. Oysa gözlerimizi açıp Orta-Doğu’ya baktığımızda, Kürd ulusunun kendi devletini kurması için büyük tehlikelerin yanısıra, muazzam denebilecek fırsatların orta yerde durduğunu görebiliyoruz! Kürdistan’ı esaret altında tutan dört devletten her biri kendi iç dertleriyle başbaşa kalmış durumdadır. Irak’ın, Suriye’nin içerde devam eden kanlı iç savaş durumu ortada. İran, dünya egemenleriyle uğraşmaktan başını kaşıyacak durumda değil. Keza Orta Doğu’da değişen dengelerin de etkisiyle Türkiye egemenleri içindeki klikler arası çatışma, komplo, tutuklamalar ve en niyahayetinde şimdilik ve kısmen uzlaşmalar biliniyor. Yani ilhakçı ve işgalci durumdanki dört gücün Kürdistan üzerindeki zorba elleri çok zayıflamakla kalmadı, aynı zamanda kendi içlerinde de birbirlerini yemekle meşgüller! Böyle bir gelişme, Kürd ulusuna güzel fırsatlar sunmuş iken, “ben ulus devlet istemiyorum” demek ve bunu prensip düzeyinde savunmak, ortaya çıkan güzel fırsatlara sırt dönmek değilde nedir? Tartışılacak konulardan biride Kürd hareketinin uzun yıllardır Türk egemenlerine “Kürd sorununu çözelim, demokratik ulus temelinde birleşelim ve Türkiye’yi Orta Doğu’da büyük bir güç haline getirelim” önerisidir! Diyelimki böyle bir büyük Türkiye’yi yarattılar! Bu büyük Türkiye, Orta-Doğu’daki işlevi ne olacak, ne iş ne görecek? Kime karşı konumlanacak Orta-Doğu’da? Dünyanın efendilerine karşı diye bir cevap gelebilir! Bu mümkün olmamakla beraber, diyelimki bu oldu! İyi de, büyük Türkiyenin Orta-Doğu’da, dünyanın efendileri dediğimiz emperyalist güçlerine karşı hangi amaçlar için duracak? Büyük Türkiye tıpkı ABD, Fransa, İngiltere ve diğerleri gibi, oralara demokrasi ve insan hakları götürmek için gitmiş olmayacak mı? Kendi gerici çıkarları için başka halkları baskı ve zülüm altına almak ve ilhak etmek ne zamandan beri ilericilik oldu? Bu çizgi, ilerici bir hareketin yada kişilerin savunabileceğ çizgi midir? Üstelik böyle bir büyük Türkiye ulus devlet dışında değerlendirilebilir mi? Değerlendirilemeyeceğine göre bu ulus devlet içinde yer almanın açıklaması nasıl yapılacaktır? Cumhurbaşkanı seçimlerinde yer almanın politikası sadece taktik bir hata olsaydı bu hatanın düzeltilmesi onca zor olmayabilirdi! Oysa yukarda anlatılan ve sorulan sorular çerçevesinden bakıldığında Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmak kararının altında düzen içine çekilmenin yeni bir aşaması olduğu görülür. Ezilen halkların sisteme mahkum eden kötü gidaşata karşı kzıl bayrağın yükseklerde tutulması her zamankinden daha büyük bir görevdir! Büyük politika yaptığını zannedenler seçim boyunca varsın koşmaya devam etsinler! Biz hakikatleri söylemeye devam edelim! Ve elbette bu çizginin pratik sonuçlarını önümüzdeki yıllarda göreceğiz ve tartışacağız!

Temmuz 2014

adhk tarafından

Almanyada Konut Sorunu (1)

Temmuz 2, 2014 de ARŞİV, GÜNCEL adhk tarafından

Almanya Demokratik Haklar Federasyonumuz yabancılaşma yazısında ( adhk sitesinde bu yazı mevcut) Emperyalist ve Kapitalist sistemin uyguladığı vahşi baskı ve sömürü sonucu, ezilen halklar kendi kimliğinde yabancılaşmaları, doğadan da yabancılaşma vurgusunu yapmıştır.

Bu olgu dünyamız üzerinde yaşayan emekçilerin gezegenimiz üzerinde her hangi bir hakka sahip olmadıkları konut ve barınma sorununda görebiliyoruz.

Yaşlı Gezegenimiz evrimleşme sonucu ortaya çıkmış, canlıların barındığı, yaşadığı tek gezegen olarak ( en azında bugün) olma durumundadır. Özel mükiyet öncesi gezegenimiz üzerinde özel mülkiyet olmamasından dolayı konut, barınma v.s sorunlar özel mülkiyete dayalı tartışmalar çekişmeler, düşünceler olmamıştır.

Konut sorunu özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla, yani kimseye ait olmayan,her hangi bir sınıfın, tabakanın mülkiyeti olmayan topraklar paylaşılmasıyla toplumun gündemine gelmiştir. Konut sorunu vahim durum almıştır.Yaşamını devam etirmek için beslenme barınma v.s belirli bir azınlık kesimin verdiği kararlar sonucu ve onların çizdiği sınırlar içinde olmaktadir.

İnsan hakların temel deyerlerin başında her kişinin geçinmesi, barınması temel kuraldır. Bu red edilmeyen her kes için geçerli olan durumdur. Barınma sorununda sınıf farklığı aranamaz, hangi milliyete sahip olması aranamaz, her kesin barınma geçinmesi zorunludur. Kişinin ırkına, milliyetine ve sınıfına bakarak barınma sorunu ele alınmaz. Bu bizim için genel kuraliken ezen, sömüren tekkeller sömürü ve kar yani daha faza para kasalarına aktarmalari için konut sorunu sermayenin akışının parçasi haline getirmişlerdir.

Dünyamız karış karış paylaşılmış gelecek dönemde küçük ihtihmal olsa bile diğer gezegenlerde hayat olması dahilinde tekkeller o alanları yanı diyer gezegenleri de kendi denetimi altına alacaklardır.

İlk ortaya çıkmasıyla toplumsal mülkiyet olmayan gezegenimiz bu gün bir avuç kesimin denetimi altına girmiş toprak üzerinde yapılan konut kaç tane olacağı v.s belirli tekkeller karar vermekteler. Tüm ülkelerde olmasa bile yaşadığımız Emperyalist kapitalist ülke olan Almanyada bunu görebiliyoruz.

Belirtiğimiz gibi konut sorunu daha öncede olmasına rağmen sanai devrimlerin olduğu köylülerin farklılaşarak proleteryaya dönüştüğü ve ilker birikim dönemim tamamlama sürecinde olduğu dönemlerde konut sorunu daha fazla önem kazanır.

Bu dönem köylülerin, köylerden şehirlere akın ettiği ( bu bazen devletin zoruyla, bazen yeni çıkarılan yasalarla, veya yeni iş yeri bulma gayesiyle olur) iş olanakların olduğu alanlara yerleştiği dönemdir.

Yani sanayi devrimlerin oldugu ülkelerde pazarın gelişmesi, insan nufusun bu alanlara akın etmesi sonucu kanut sorunu daha fazla gündeme gelir. Zira köy ve kent diyalektik bağı bu dönemde köyler şehirlerin gelişmesinde birer parça olmuştur.

Şehir alanına biriken nüfus barınma sorununu toplumsal sorun haline gelmesi Engels şunları belirtmektedir.

“Eski kültüre sahip bir ülkenin manüfaktür ve küçük üretimden büyük sanayie, üstelik elverişli koşullarla çabuklaştırılmış böylesine hızla geçtiği bir dönem, aynı zamanda ileri düzeyde bir “konut darlığı” dönemidir. Bir yandan, kırsal işçi yığınlarını, birdenbire, sınai merkezlere dönüşen büyük kentler kendine çekmekte; öte yandan da, bu eski kentlerin yapı düzenlemeleri yeni büyük sanayi koşullarına ve buna tekabül eden trafiğe uymamakta; sokaklar genişletilmekte, yenileri açılmakta, ve kentlerin ortasından demiryolları geçirilmektedir. Tam işçilerin yığınlar halinde kentlere aktığı sırada, işçi meskenleri büyük ölçüde yıktırılmaktadır. İşçiler ve küçük tüccarlar ve müşterileri işçiden oluşan zanaatçılar için aniden ortaya çıkan konut darlığı burdan gelmiştir. En başından beri sanayi merkezleri olarak gelişen kentlerde bu konut darlığı yok gibidir; örneğin, Manchester, Leeds, Bradford, Barmen-Elberfeld. Öte yandan, darlık, o sıralarda, Londra, Paris, Berlin, Viyana’da had safhaya varmış, ve çoğunlukla süregen bir biçimde varlığını sürdürmüştür““ belirterek sanai devrimlerin olduğu dönemdeki konut sorununu anlatır. Yarı sömürge yarı fedoal ülkeler de kapitalist üretim hakim olduğu ülkelerde üste belirtiğimiz sorunlarla karşı karşıya kalacakları açıktır.

Konut sorunu daha öncede olmasına rağmen Engelsin bahs ettiyi 1848 sonrası Almanyada kendisini daha fazla his ettirmiştir. Üste de belirtiyimiz gibi bu dönem sanayi sermayesinin emeye ihtiyaç duyduğu dönemdir, geçinmesi icin emeyini satmak zorunda kalan köylülük kırsal alanda şehirlere akın eden yüzbinlerce kişinin konut sorunu ortada durmaktadir.

‘‘Konut darlığı’’ arz ve talep arasındaki dengeye göre değişmesi kapitalist politik sistemin uyguladığı politikadır, konutların yapımını engelleme ve boş olan evlerin kiralamayarak barınma sorunu darlaştırarak konut sorununa duyulan talebi toplumda üst seviyeye çıkararak konutların fiatlarını üste çekmektedir. Bu politika bugünde görebiliyoruz, yazımızın ikinci bölümünde bu gün somut durumdaki biçimini ele almaya çalışacağız.

Konut sorunun darlığı belirli dönemlerde insan olgusunun dışında olabileceğinde burda vurgulamamız gerekiyor, örneğin savaş alanında olan kitlenin savaş bölgesinde göç ederek komşu ülkenin topraklarına yerleşmesi dönemlerde de konut sorunu gündeme gelebileceği gibi, vavaş dönemlerde yıkılan yok olan evlerin çökmesi gibi dönemde de konut darlığı göndeme gelir. Veya doğa afetleri deprem, sel baskınlar v.s. Bu iki olgunun bizim tartışmamız dışında olmasından dolayı bunları geçiyoruz.

Almanyada konut sorununa geçmeden bir sorunun altını çizmek istiyoruz

Konut sorunu temeli işçi sınıfın gelişmesi veya nufüsun gelişmesiyle açıklamak eksik kalacağı kanısındayız, zira işçi sınıfın görece zayıf olduğu pazarın gelişmediği, kapitalist gelişme öncesine de de konut sorunu vardı.

Yani özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla başlıyan konut soununu bu gününe kadar devam etmekte, özel mülkiyet sürdüğü sürecede devam edecektir. Köleci ve feodal toplumlarda konutları olmayanların daha kötü kosullarda yaşayarak, değişik bulaşıcı hastalığın pencesinde yaşamını sürdürmişlerdir. Konutlar toplumsal mülkiyet halinde olmayışı gelişmis toplumlarda bazen kira bazende emeğini satarak konutlarda yaşıyan emekçilerin tarihiyle tanık oluyoruz. Bu dönem konutlarda barınma para karşılığında olmadığı emek veya ürün karşılığında olduğunu belirtmek isteriz.

Almanya Demokratik Haklar Federasyonu

2 Temmuz 2014

adhk tarafından

24 Mayıs 2014 Köln Erdoğanı Protesto yürüyüşü, Kusurlu yaklaşımlar ve bazı gerçekler

Temmuz 1, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

Devrimci, Demokratik Kamuoyuna

24 Mayıs 2014 Köln Erdoğanı Protesto yürüyüşü, Kusurlu yaklaşımlar ve bazı gerçekler

Faşist diktatörlügün AKP ile ezilenlere yönelik pervasız saldırıları devam etmektedir. Sistem karşıtı Ya da muhalif olan hemen hemen tüm toplumsal dinamiklere sistematik olarak baskı ve işkence uygulanmaktadır. Faşist diktatörlügün temsilcisi Erdoğan çeşitli siyasal meseleler üzerinden toplumu kutuplaştırarak bir yandan kendi sosyal tabanı üzerinden gerici zeminini güçlendirirken diyer yandan ise halkları karşı karşıya getirerek toplumu bir iç savşa sürüklemeye çalışmaktadır. Özellikle Kürt ve Alevi karşıtlığı ve nefret söylemleri üzerinden bir yandan toplumsal dinamikleri ayrıştırırken diyer taraftan ise milliyetçilik ve şovenizmi körüklemektedir. Bu gerici ve faşist politikalar bir yandan Erdoğanı güçlendirirken diyer yandan ve belirleyici olarak güçlü bir toplumsal muhalefet ortaya çıkarmaktadır.

Toplumsal muhalefeti birleşik,örgütlü bir güce dönüştürmek tüm demokratik güçlerin sorumluluğudur.

Faşist diktatörlügün tüm toplumsal dinamiklere yönelik pervasız saldırılarına karşı birleşik ve güçlü bir karşı koyuş örgütlemek ve bu perspektif ile hareket etmek tüm demokratik ve ilerici dinamiklerin olmassa olmaz politik görevlerinden biridir. İçinden geçmekte olduğumuz nesnel gerçekliklerde bizlere bunu dayatmaktadır. Hapimizin tarihsel anlamlar yükledigimiz ve özel vurgular yaptığımız Gezi/Haziran halk hareketinin bizlere öğrettigide budur. Bu nesnel gerçekliklerin ortaya çıkardığı politik görevlerin ve sorumlulukların gerisinde hareket eden ve toplumsal muhalefetin birleşik mücadele ihtiyacının zorunluluğunu kavramayan ve bu politik darlık ile konumlanan tüm güçlerin niyetlerden bağımsız olarak objektif ezilenlerin mücadelesini gerileten bir rol oynadıklarını belirtmek isteriz.

24 Mayıs Köln Erdoğanı protesto eylemi ve AABF’nin kusurlu politik tavrı

Bilindigi gibi Erdoğan 24 mayıs 2014 tarihinde Almanyanın Köln kentine gelmiş ve onbinlerce insanın katıldığı bir yürüyüş ile protesto edilmişti. Erdoğanın Almanyaya gelecegini öğrenen ADGBP (Almanya Demokratik Güç Birligi Plarformu) bir toplantı yaparak güçlü bir protesto örgütlemeyi hedefleyerek tartışmalar yürütmüştür. Örgütlenecek protesto yürüyüşünün ADGBP ile sınırlı kalmaması, tüm demokratik ve ilerici güçleirn de dahil edildigi birleşik,kitlesel bir eylem örgütlenmesi gerektiginin altı çizilmiştir. Bu ortak yönelim ve kaygılara rağmen AABF (Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu) protesto yürüyüşünü kendilerinin örgütleyecegini ve hazırlıklara başladıklarını belirttiler. Erdoğanın özel olarak Alevileri hedef aldığını ve bundan kaynaklı protesto yürüyüşünü AABF’nin düzenlemesinin doğru olduğunu ve diyer güçlerin ise desteklemsi gerektigini belirterek bu yaklaşımlarında kararlı olduklarını vurguladılar. Diyer bileşenleirn tümü ise AABF’nin bu yaklaşımının yanlış ve demokratik bir tavır olmadığını, Erdoğanın Alevilere dönük özel bir yönelimin olduğunun doğru fakat meseleyi sadece Alevilik düzlemi üzerinden ele almanın politik olarak kusurlu,dar ve birleşik toplumsal mücadeleyi zayıflatan bir yaklaşım olduğunu belirterek eleştirip AABF’nin kararını yeniden gözden geçirmesi ve sürecin ihtiyaçlarına cevap olabilecek politik bir tavır ortaya koyması gerektigini belirtmişlerdir. Fakat AABF tüm eleştirilere ve devrimci kaygılara rağmen geri adım atmayarak adeta kendini tüm demokratik güçlere dayatmıştır. AABF’nin bu sorunlu yaklaşımına rağmen ADGBP’nin diyer bileşenleri eleştirileri ile birlikte ve devrimci sorumluluk ve kaygılarla hareket ederek süreci zayıflatan yaklaşımlardan uzak durmuş ve AABF’yi ikna çabalarına devam etmiştir. Nihayetinde bu çabalar kendi içinde bir dizi sıkıntıya rağmen olumlu sonuçlanarak protesto çağrısı kamuoyuna ortak yapılmıştır.

Sürecin tüm olumsuzluk ve yanlışlarına rağmen ve bu zeminde yükselen haklı eleştiriler ile birlikte istisnasız olarak tüm devrimci ve demokratik güçler protesto yürüyüşüne kitlesel olarak katılmışlardır. Devrimci-demokratik güçler Erdoğan ve onun nezdinde Faşist diktatörlügü teşhir ederek birleşik devrimci mücadelenin önemine vurgu yapmışlardır. Devrimci ve Demokratik güçlerin kitlesel katılımları ve politik yönelimleri yürüyüşte belirleyici devrimci bir atmosfer yaratmıştır. AABF’nin protesto yürüyüşünün politik muhtevasını sadece alevilik düzlemine indirmesi ve yine sadece anti Tayyipçilikle sınırlandırması eleştirilmesi gereken yönler olarak öne çıkmaktadır. Miting alanında AABF adına yapılan konuşmaların tümü bu minvalde gerçekleşmiştir. Keza yine önemle vurgulanması ve eleştirilmesi gereken önemli meselelerden biride Miting alanında Toplumsal mücadele ile hiç bir alakası olmayan Burjuva Liberal Gerici kurum ve bıreylere sınırsız söz hakkı verilirken Devrimci-Demokratik kurumlara söz hakkı verilmemesidir. (Sadece ADGB adına bir konuşma olmuştur). Bu yaklaşım AABF’nin genel demokratik niteligini zayıflatan bir sonuç ortaya çıkarmıştır.

Bu açıklamalarımızın ve eleştirilerimizin devrimci-demokratik kamuoyu tarafından da bilinmesinin bir sorumluluk ve doğru olacağı kaygısı ile yapıldığını belirtmek isteriz. Keza yine amacımız toplumsal mücadelenin ihtiyaçları doğrultusunda bir araya geldigimiz dostlarımızla devrimci-demokratik bir zeminde doğru-yanlış mücadelesi yürütmenin tarihsel kaçınılmaz bir görev olduğu gerçekligidir. AABF’li dostlarımıza dönük yürüttügümüz eleştiriler bu minvalde algılanmalıdır. Sonlarken tekrardan tüm Emek ve Demokrasi güçleri ile birlikte toplumsal mücadelenin ihtiyaçları ve zorunlulukları doğrultusunda birleşik mücadeleyi yükseltecegimizi yineliyoruz.

Almanya Demokratik Haklar Federasyonu

Haziran 2014

adhk tarafından

Alevilik: „Müslüman Alevilik“ ve „Ali’siz Aleviliğ‘e kısa bir bakış

Temmuz 1, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

 

Muhafazakâr-İslam ya da ilk başlarda ılımlı İslam olarak tanımlanan AKP, günlük yaşama müdahale etmeye başlamasıyla, Kemalist modernitenin yarattığı nesilleri, Alevileri ve egemenden farklı olan diğerlerini korkutan bir tehlike durumuna gelmiştir. Dün yani cumhuriyet ile birlikte bir devlet dini haline gelen Sünnilik, bugün her yanıyla iktidarda bulunmaktadır. Dün Kemalist merkezin denetiminde çoğunluk olmanın getirdiği ve yerelde her türlü ayrıcalığını sürdüren Sünni İslam, bugün merkezide esasta ele geçirerek, merkezi ve yerel olarak bütün avantajları kullanarak bir siyasal ve maddi baskılanma ile birlikte kültürel baskı yapacak kadar tehlikeli bir duruma gelmiştir.

Kemalist Cumhuriyet ve takipçileri devletlerini laik olarak tanımlamıştır. Laikliği ise din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak yorumlanmıştı. Kemalist Cumhuriyet, 1923’te halifelik ve medrese eğitimini kaldırır, 1925’te tekkeler ve zaviyeler kapatılır, 1926 yılında „medeni nikâh“ zorunluluğu getirilir ve imam nikâhını kaldırma vb. şeriat yasalarından kopmuş olsa da Sünni Müslümanlık, Cumhuriyetten önce nasıl egemense cumhuriyetten sonrada egemen ve ayrıcalıklı olarak kaldı. Siyasal İslam, sonraki yıllarda halkın mücadelesini engelleyebilmek için siyasal, eğitimsel ve maddi olarak desteklenmiş ve balayını yaşadığı AKP ile iktidar sürecine kadar geldi, getirildi. Laiklik, Kemalistlerin yaptığı gibi sadece din ile devlet işlerinin ayrılması olarak tanımlanamaz. Laiklik dinlerden birinin egemen kılınması devlet dini haline getirilmesi hiç değildir. Gerçek anlamda bütün dinler arasında eşit mesafede durduğunda laik bir devlete dönüşmüş olur. Bildiğiniz gibi bu Türkiye Cumhuriyeti din ve devlet islerini birbirinden ayırsa da hiç bir zaman laik bir devlet olmadı. Çünkü laiklikte, düşünce, inanç, din ve vicdan sorunları bireyler arasındaki ilişkilerin konusudur ve bu alan özgür olmalıdır. Devletin görevi de, iste bu bireyler arasındaki alanın özgürlüğünü güvence altına almaktır: Herhangi bir kişi, grup ya da akımın kendi görüşünü, inancını başkalarına zorla kabul ettirmesini önlemek ; özellikle de, kendi olanaklarını, yani devlet iktidarı ve mekanizmasını, şu ya da bu inanç ve dinin hizmetine sunmamaktır.

AKP nin „Alevi açılımı“ nin aslında Aleviliği egemen olan (Sünni Müslümanlık) yani resmi ideoloji ile tanimlama hakki olmamasina rağmen tanimlamasi ve diğer yandan daha önce Aleviliği „sapkınlık“ olarak görmesine ve bugün Aleviliği müslamanlık olarak tanımlamaya çalişmasının tutarsızlığı ve bir o kadar da tehlikeli yanına „Alevilikten Devlete; Gölge Etme Baska Ihsan Istemez!“ başlikli yazimizda değinmiştik.

Erdogan‘ın yani AKP nin „Alevi açılımı“ adı altında Aleviliğin kendi icinde kimlik tanımlamasi farklılığını, bugün gelişen ve toplumsal bir hareket durumuna gelen Alevi hareketini zayiflatmak icin kullanmaktadir. Alevilerin, kendilerini doğru tanimlamalari önemlidir. Tarihsel ve siyasal çalişmalarla derinleştirilebilir.(Ki bu kapsamda calişmalar yapilmis, yapilmaya devam etmelidir) Bugün egemen olandan farkliginin (boyutu ,kapsami ve niteligi acisindan) daha doğrusu varlığının kabul edilmesi için yürütülen mücadelede parçalanmaya izin verilmemelidir.

Aleviliğin, İslamiyet ile benzerlik ve farklılığını, tarihsel olarak anlatmak bu yazinin kapsamini aşacaği icin biz sadece bazi pratik ve herkes tarafından anlaşılabilir bazı kıriterler üzerinden değerlendirme yapacagiz. Islamiyet doğuşundan sonra iki ana parçaya ayrilmıştır. Biri bilinen adiyla Sünni digeri ise Şii‘liktir. Ister Sünni olsun ister Şii olsun her ikisindede temel meselelerde bir ortaklık bulunmaktadır. Her ikisinin ibadet yeri camidir, her ikisinin ibadet bicimi namazdır ve her ikisindede aylarin sultani ramazandir, bu ayda oruclarini tutarlar..

Alevilik ıle İslamiyetin bu temel konularinda bir benzerlik var mi ona bakmamız gerekir. Ancak Aleviliğin parçali olmasindan bazi yerlerde İslamiyetin temel yanlarına uyanlar bulundugu gibi buna uymayanlar da bulunmaktadir. O zaman bu pratik kıriterlere göre değerlendirme yapmak sonuçlarının doğruluğuna gölge düsürmez mi? Evet doğru bir şekilde alınmadığında karmaşıklaştırmaktan başka bir şeye yaramaz. Alevilerin yaşadigi bölgeler arasindaki farklılıkları bilimsel bir yöntemle incelenerek ayrıştırılabilinirse dogru sonuçlara varılabilir. Dogada, bugün yaşayanlarin ve geçmiste yaşamis, nesilleri ortadan kalkmis canli türlerinin tanimlamada yardimci olan fosiller bulunmaktadir. Bu fosiller yardımıyla milliyonlarca yil öncesine gidilebilmektedir. Bu fosillerin çürümeden bugüne kadar gelmesi hava ile ilişkisinin kesilmesinin sonucudur. Alevilik hakkinda yazili belgeler olmadığı ve sadece sözlü tarihe sahip olmalarının yaninda, günümüzde çeşitliliğe sahip olmasi işi biraz daha karmaşıklaştırmaktadır.   Alevi topluluğunda gecmisten bugüne en az olarak bozulmadan gelen yerleri tespit etmemiz gerekir.. Aleviler dağınık olduğu ve çoğunlukla Sünni topluluklarla iç içe yaşadığı için etkileneceklerdir. Ancak bu birbirinden etkilenme doğal bir seyir izlememiştir. Egemen ve çoğunluk olanın baskısı sonucu aleviler bir dönüşüm (daha dogrusu asimilasyon) yaşamıştır. Nasıl ki hava ile temasa girmeyen canlı ölüleri fosil değeri kazanmışsa, alevilikte fosil değerı taşıyan yani bozulmanın en az olduğu yerleri tespit etmemiz gerekir. Bunu tespit edebildiğimizde doğru sonuçlara yaklaşmış oluruz. Alevilerin çoğunluk olarak yaşadığı tek yer Dersim‘dir. Dersim aleviligi aslinda bizi geçmis orjinal alevilige götürmemizi saglayacak önemli bir alandir. Nasil ki bir fosil yüzyillar öncesi bir canli tipini tanimamızı sağlıyorsa, Dersim Aleviliğinin böylesine bir önemi vardir. Aleviler tek Dersim‘de esas çoğunluga sahip bir yerde yaşadiklarından ve egemen olandan etkilenme olasılığının en az olduğu yer olmasından kaynaklıdir.

Şimdi sorumuzu sorabiliriz; Dersım Aleviliginde, Şiilik ve Sünnilikte esasta aynı olan ibadet yeri, ibadet biçimi ve ramazan orucu varmıdır? Dersim aleviliğinde yukarida saydığımız, ibadet yeri , ibadet biçimi ve oruç vb. İslamiyetin temel meselelerinde hiç bir benzerliği bulunmamaktadir. Alevilik ile islamiyet arasindaki mesafeyi anlamak açısından şu fıkrayı burada anlatmak yerınde olacaktır. “ Bir gün bir kizilbas. sunni olan köylülere yakalanir. Yakaladiklari kizilbasa sorarlar. Söyle bakalim sen müslümanmisin? Tabii hemen kizilbas , elhamdulıllah müslümanim der. O zaman ikinci soruyu sorarlar: o zaman İslamin şarti kaçtir? Bizimki düsünür, düsünür, düsünür ve onbeş der. Bu cevap üzerine başlarlar kizilbaşi dövmeye. Dövülen kizilbaş bir ara bir firsatini bulur ve ellerinden kaçar ve yakalayamayacakları kadar yüksek bir yere çıktığında döner ve bağırır: Onbeş az geldi herhalde, yüz nasil yüz’ der. Dersim alevileride, yukaridaki kizilbaş gibi kendilerini müslüman olarak görürler. Onlarin müslümanlığı sadece sözde kendini oraya bağlamaktan başka hiç bir anlamı yoktur. Ali’ye bağlarlar, kerbelaya bağlarlar ama onlarin temel konulardaki yaklaşımları ile hiç bir benzerligi bulunmamaktadır. Şiiler Alevilerle Ali ve Ehlibeyte ortak olsalarda, ibadet yeri, ibadet biçimi ve ramazan orucu vb.noktalarda alevilere uzak ancak Sünnilik ıle esasta ortaktırlar. Yukarida belittiğimiz gibi ramazan orucunu tutar. Namaz kilar ve cami si vardir. Alevilikte, kendilerini Ali ve Kerbalaya bağlamak dişinda bunlarin hiç biri yoktur.

Osmanlının yayılma süreci aynı zamanda müslümanlığın yayılması anlamına gelmektedir.Bu başta Aleviler ve farklı olanın kılıçtan geçirilmesi ve katledilmesidir. Alevilerin, Ali ve Ehli beyit (kerbala ) ile kendini tanımlamaları (asimilasyonu) en belirgin dönem olarak Osmanli ile Şah İsmail arasındaki siyasal çelişkilerde Şah İsmail safında yer almaları sürecinde başlamıştır. Osmanlının Sünni- İslam dinini kabul etmeyerek, Şah İsmail döneminde Şiilikle kurdukları iliski sonucu onlardan etkilenerek evlerinin üzerine Ali ve Ehlibeyit çatısını inşa etmişlerdir. Ellhamdulillah Müslüman olma daha sonra artan katliamların korkusu ile bu daha fazla söylenen ve egemen (Sünni-İslam) olanla aynı olduğunu söylemeleri, kendi kimliğini gizleme ve onun gibi davranma daha da artmıştır.

Dersim Aleviliğinde, cami, namaz, ramazan orucu, hac vb.hiçbir benzerliklerinin olmaması şu anlama gelmektedir: Aleviliğin müslümanlıkla bir alakası yoktur. Evlerinin üzerine kurdukları çatının bir Şii projesı olması ve evlerin dış çeperine yazdıkları‘ elhamdulillah müslümanız‘ disinda hiç bir ortaklığının olmaması, bize Aleviliğin, Ali‘siz Alevilik olarak tanımlanmasını daha gerçekci ve doğru olduğunu göstermektedir.

Aleviligi, islamiyettin aydinlanmaci hali olarak görmek bizce yine dogru degildir. Dedigimiz gibi Alevilik islamiyetin reforma edilmis hali degildir. Hic bir din kendi icinde yasadigi bu degisikliklerle (reform vb.) onun ibadet yeri, ibadet bicimi, oruçlarina , dini liderlerine takilan ünvanlardan hiç birinde bir değişiklik yaratmamıştır.. Sadece onun yorumlanmasinda ortaçağin ürünü olan kendini çağa uygun hale getirmesi yaşanmistir. Alevilikten olmayan bir şeyle ondan kopulduğunu söylemek Aleviliğin yanlış tanımlanmasına neden olur. Ayrıca Alevilerin geri ve orta kesimini İslamyetle birleştirmekten başka bir şeyede yaramaz.

Yukaridaki yaptigimiz kisaca değerlendirmeler bizce Alevilik, kendilerinin dediği gibi “elhamdulillah müslümaniz“ seklinde niteleme disinda müslümanlikla hic bir alakasi olmayandır.

15/06/2012   Aras Tekin

‚Alevi Açılımı‘ yürüttüğünü ileri süren AKP hükümetinin dün yürürlüğe koyduğu ‚[Mekansal Planlar Yapım Yönetmeligi‘ne göre yerleşim planlarında150 metre arayla mescit, 250 metre arayla cami yapımına izin çıktı. İmar Kanunu ibadethanelerin yapımı konusunda ‚lüzumlu yerlere yapılabilir‘ derken,yeni kanunla birlikte yürürlükten kaldırılan yönetmelikte de sadece ibadethaneler için ayrılacak alan büyüklügü veriliyor. Ayrıca yeni yönetmelik ibadethane olarak sadece cami ve mescitleri sayarken, cemevlerine yer vermiyor.]

Cemevlerini ibadethane olarak görmeyen AKP, kendi ibadethaneleri olan cami ve mescit için kısa mesafelerde inşa edilmesinin kanunlarını çıkarırken, [çocuk bahçesi, oyun alanı, kreş.anaokullar ve ılkokullar için 500 metre; ortaokullar için bin metre ve liseler içinse 2500 metre olarak belirliyebiliyor.]

-Köşeli parantez içinde olan bölüm 15.06.2014 te www.ınternethaber.com‘da haber olarak gecmiştir.

adhk tarafından

Alevilerden Devlete; Gölge Etme Başka İhsan İstemez! (1)

Haziran 5, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

Gezi`den bugüne öldürülen gençlerin alevi olması, aslında AKP’sinin hükümet olmasından bugüne kadar ona muhalefet tutum içerisinde olup protestoların esas bileşeni olarak-demek abartı olmaz-sokaklara çıkmanın bedelini ödemektedirler.

T.C. nin, genetiğinde problemli olan sorunları “köklü“ olarak „çözme“ iddiasında olan AKP nin, Alevi sorununu (ki onlar bu meseleye böyle görmemektedirler) „Alevi acilimi“ile çözmek istediğini dile getirmektedir. Ancak bastan beri böylesine köklü bir sorunu Alevilerin hassasiyetini ve beklentilerini gözeten bir yaklaşımdan öte, Aleviliğin ve Alevilerin adinin her vesileyle demokratik hakları için sokaklara çıktıklarında „terör“, „illegal örgütler“ , „uçta gruplar“, „bölücü terör örgütü“ vb. tarafından kullandığı veya kışkırttığı seklinde suçlayarak sorunu manipüle etmeye çalışıyorlar yâda birileri “Alevi ayaklanması çıkarılmak isteniyor“(2) yaklaşımlarıyla aslında dün bu soruna nasıl bakılıyorsa bugünde özde ayni bakılmaktadır.

Ancak Erdoğan KÖLN gezisi sonrası (KÖLN de on binler Erdoğan`in protesto etmişti) gazetecilere yapmış olduğu açıklamalar, AKP nin Alevi sorununa nasıl baktığını , “Alevi acilimi“ nin kapsamını ve bundan sonra devletin ne yapmak istediğini deşifre ettiği için önemlidir. Yapılan bu açıklamalardan sonra önümüzdeki döneme ilişkin, demokrasi güçleri- demokratlar, sosyalistler, Kürt ulusal hareketi ve en basta da tüm alevi örgütleri- bir yol haritası çıkarmak zorundadır.

Erdoğan`in Köln gezisinde, Basta Avrupa alevi örgütü olmak üzere diğer demokrat ve sosyalistlerin organize ettiği onbinlerce kişinin katıldığı kitlesel bir protestoyla karşılanmıştı. Köln gezisi dönüsü gazetecilere yaptığı açıklamaların ardından birileri bunu „Yeni Alevi acilimi yolda „(3) seklinde köselerine taşıyarak iyimser bir tablo çıkarmaya çalışmaktadırlar. Erdoğan`in gazetecilere yaptığı açıklamada ifade ettikleriyle, Alevi sorununu nasıl gördüğünü, Alevileri parçalamak icin Almanya Alevi Birlikleri Fedarosyunu(AABF) yöneticisi(leri)ni hedef olarak gösterdiği bu zihniyet ile degil „Yeni Alevi acilimi yolda“, yasallaşsa da sorunun kendisini çözmekten uzaktır.

Bugüne kadar „Alevi acilimi“ yaparak bu sorunu çözeceğini iddia etse de, soruna resmi İslam (Sünni ama Şii değildir) tarihsel yaklaşımından kopmadığını ve hatta kendilerinin muhafazakâr-İslam (ilimli İslam) kimliğinden kaynaklı Alevilerin şüpheyle ve kuşkuyla yaklaşımlarında hakli olduklarını göstermektedir. Aleviler, AKP nin kimliğinden kaynaklı olarak samimi olmadığını düşünmekte ve kuşkuyla yaklaşmışlardır. Çünkü bu yaklaşımın oluşmasında birinci olarak, tarihsel bir arka planı bulunmaktadır. İkinci olarak, tarihsel güvensizliğin yanında AKP`nin eski zihniyetin tavizsiz bir devamcısı olduklarını söylemlerinde ve pratikte Alevilerin hassasiyetini ve beklentilerini gözeten bir yaklaşım görülmediği gibi onların inciten söylem ve pratiklerinden kaynaklı olarak hakli olarak şüpheyle bakmakta ve karsısında durmaktalar. Bugün Alevilerin oy dağilimi bu tabloyu bütün çıplaklığıyla açığa çıkardığından Erdoğan`dan aktaralım.

„Aleviler, partinizi destekliyor mu?

Şu anda bizim Alevi vatandaşlarımızdan oy noktasında çok ciddi bir destek aldığımızı söyleyemem. Ama CHP den sonra yine en fazla desteği biz alıyoruz. Yüzde yetmisin üzerinde CHP`nin aldığı bir destek var. Biz yüzde 9 civarında bir destek alıyoruz.“(4) Diyor.

Bizce yüzde 9 civarında oy aldıkları da şüphelidir, abartıyor. Çünkü Alevi olmak ile Erdogan`in savunduğu zihniyet, birbiriyle gece ve gündüz gibi farklılık taşımaktadır. Yüzyıllardır egemen olan Erdogan ve AKP´nin resmi zihniyeti (Kemalist cumhuriyette ayni zihniyet ile inşa olmuştur) hep Alevileri lanetlenmis ve katletmiştir. Bugün de ayni zihniyeti devam ettirdiğini ve bu zihniyetin devamcısı olduğundan Aleviler icin AKP ile birlikte olmak, yok olmak demektir.Bu acidan bakildiginda Alevilerin oylarını neden AKP ye vermediği anlasilir.

Ancak, Aleviler AKP `ye oy vermiyor ama sistemin diğer bir partisi, onları, Dersim ve Koçgiri`de katleden CHP`yi seçmelerinin Alevilere yüklenen bir olumsuzluk olarak nitelenmektedir. Aslında bu durum, ezilenlerin ve emekçilerin kendi çıkarlarının gerçek savunucusu olan öncüleriyle değil sistem partilerinden birini tercih etmelerini eleştirmek, suçlamaktan öte, önyargısız olarak onları anlamak (Erdogan bunu anlayamaz, zaten onun sorunu değildir) ve onlara karsı görevlerini hatırlatmaktadır. Ancak, Alevilerin geri ve orta kesimlerinin CHP ye oy vermesini „Stockholm sendromu“(5) olarak nitelendirilmiştir. AKP ve onun çeperindeki yazarların bu şekilde değerlendirmeleri, hem Alevileri hastalıklı bir grup gibi göstermek ve aşağılamak için nitelenmekte hem de kendi rakibi olan diğer sistem partisi olan CHP`ni zayıflatma amacı taşımaktadır. İkincisi, CHP den Alevilerin soğutulması ve koparılması için diğerinin söylediklerinden demokrasi güçleri yararlanabilinirken, diğerine yani Alevileri aşağılamasına karşı çıkmak zorundayız. Devrimci çevrelerde de bu şekilde yada buna yakin eleştiriler yürütülmesi aslında objektif ve bilimsel olarak ele alma yerine keskin, önyargılı bir şekilde haksiz değerlendirmeler söz konusu olmuştur. Bu şekilde yaklaşımlar, Alevileri incittigi icin birleşmelerine engel olabilmektedir.

Türk olan Alevilerin cumhuriyet ile birlikte „Türk“ olmalarından kaynaklı bir sorunları olmasa da Alevi kimliklerinden kaynaklı itilmeleri Kürt Alevileri ile ayni ortak kaderi paylaşmışlardır. Ancak Kürt Alevileri ise hem Kürt hem de Alevi olmalarından kaynaklı cifte baskı görmüşlerdir. Kürtlerin Sünni olanlarının gördükleri baskıya göre yine daha katmerlidir. Alevi Kürtler, devlet tarafından cifte baskı görmektedirler. Hiç bir zaman resmi olarak kabul edilmediği gibi sürekli itilmeleri lanetlenmeleri ve katledilmeleri egemenleri arasında bir mesafe koymuşlardır. Alevi Kürtlere karşı, Egemen olan zihniyetin ve yaklaşımın Sünni Kürtlerin üzerindeki etkisinde itici ve önyargılı yaklaşımları tarihte ayaklanmalarını birleştirmesinin önüne engel olmuştur. Ayni zamanda Alevi Kürtlerin Sünni Kürtlere mesafeli yaklaşımlarına neden olabilmektedir.

Kürtlerin Sünni olanlardan geri ve orta kesimlerinin dün ve bugünde AKP ile birliğini sağlayan İslami ortaklıktır. Bunların Kürt Sünnilerinin AKP ile birleşmesi bir „Stockholm sendromu“ olarak görülmemesi(ki öyle değildir) Kürt katliamlarını yapanların Cumhuriyetin kurucuları ve partisi olan CHP nin olmasındandır. Ancak bu şekilde değerlendirmek bilimsel bir bakış olmadığı gibi devletin ve temsil ettiği sınıflar acısından ele almamaktan kaynaklıdır ve bu bakış açısı kitleleri, sistem partilerinden bir diğerine yedeklenmesine açacağı için daha da tehlikelidir.

Aleviler cumhuriyetin hemen ardından CHP ile bir ortaklik kurduğu yanlış bir bilgidir. Alevilerin CHP yi seçmeleri daha sonraları başlamaktadır. Bu birlikteliği oluşturan oluşmasını sağlayan ortamı anlamak hatta bugün hakim sınıfları arasında ki (bugün AKP ile CHP ve onun yeni çeperinde olan Mustafa Kemalin askerleri arasındaki mücadeleyi anlamamıza sağlamaktadır bn.) mücadeleyi anlamak için CHP nin tek başına iktidar olduğu ve daha sonraki döneme göz atmamız yerinde olacaktır: “Kurtuluş Savaşından sonra, hakim sınıflar (komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları) arasında iki siyasi kamp doğmuştur.

Birinci kamp; emperyalizmle işbirliğini gittikçe geliştiren ve palazlanan yeni Türk burjuvazisi, ittihat ve Terakkici komprador burjuvazinin bir kesimi, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, toptancı tüccarların, tefecilerin bir kısım, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakasını oluşturuyordu.

İkinci kamp ise; tamamen tasfiye edilemeyen eski komprador büyük burjuvazinin, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların baksa bir kesimi, saray mensuplari, din adamlari, eski ulema sinifi artiklarindan meydana deliyordu.

…İkinci kampa mensup olanlar, örgütlenme imkânına kavuştukları zaman, Terakki-perver Fıkra da ve Serbest Fıkra da yer alarak örgütlendiler; bu imkânı bulamadıkları zamanlarda ise, CHP içinde yuvalandılar. İkinci kampta, hilafetçi ve padişahçı unsurlar (eski feodal bürokrasi, ulema artıkları, din adamları, vs.)da vardı. Fakat bunlar, ne o zaman, ne de daha sonra, mensup oldukları siyasi kampın hâkim unsurları olamadılar. Hâkim olanlar, komprador büyük burjuvazi ile bir kısım toprak ağaları, tefeciler, vurguncu tüccarlar, vs…. idi. Ayni hilafetçi unsurlar, tali bir güç olarak DP ve AP içinde yer aldılar.Daha sonraları bunların MNP yi kurduklarını hepimiz biliyoruz. Yani bu hâkim kamp arasındaki mücadele, başından beri, esas olarak cumhuriyet temeli üzerinde kalmak üzere, komprador ve büyük burjuvazi ve toprak ağaları arasında bir iktidar mücadelesi olarak cereyan ediyordu; Sultanlığı ve hilafeti geri getirmek isteyenlerle cumhuriyetçi burjuvazi arasında, karşı-devrim ve devrim taraftarları arasında değil. Bu dönem geride kalmıştı artik! Tekrar edelim ki bu emelleri besleyen de vardı, ama onlar, dediğimiz gibi kamplardan birine yamanmış, zayıf ve tali bir güçtü.

Bir yandan hâkim sınıfların iki kampı arasındaki mücadele, öte yandan halk sınıflarıyla bunların tamamı arasındaki mücadele ederek, İkinci Dünya Savası yıllarına gelindi. Bu arada, CHP ne ve iktidara hâkim olan gerici klik, önce İngiliz- Fransız emperyalistleriyle, 1935`lerden itibaren de değişen dünya şartlarının zorlamasıyla Alman emperyalizmiyle işbirliğine girişti. Daha sonra, İkinci Dünya Savası nin baslarında olan sudur: Faşist Alman emperyalistleri, Türkiye ye tamamen hâkim olmuşlardır. CHP ne hâkim olan klik, tamamıyla ve kesinlikle Alman emperyalistlerinin elinde bir oyuncak haline, onların uysal bir kölesi haline gelmiştir. Bu klik, dünya çapındaki kamplaşmada Alman faşizmin safında yer almıştır. Açıkça onun safında savaşa girmediyse, buna sebep, dünya çapındaki güçler dengesinin buna müsait olmaması, Sovyetler Birliği deki sosyalist iktidarın baskısı, savasın Alman emperyalizmin aleyhine dönmesi, vs… dır. Eğer şartları elverişli görseydi, bu klik, aynen İttihat ve Terakkici selefleri gibi, Almanların safında savaşa girmekte bir an bile tereddüt etmezdi. Dünya güçler dengesi, onun bu isteğinde kursağında bıraktı. Saraçoğlu Hükümetinin kurulması, sadece bu gelişmenin, Alman işbirliği yolunda 1935`lerden beri atılan adımların tabii ve kaçınılmaz sonucudur. Yani bu gelişme, kesin bir Alman işbirlikçisi iktidarın gerçekleşmesiyle, doruğuna ulaşmıştır.

…Daha sonra DP yi meydana getirecek olanlar, CHP içindeki bu Almancı hâkim klik değil, , tersine bu hâkim kliğe karşı öteden beri, Terakkiperver ve Serbest Fırka dönemlerinden beri mücadele edenlerdir. Bunların öteden beri savundukları „çok partililik“ ve „serbest secim“ sloganları, yeni tarihi şartlarda, CHP nin faşist Alman emperyalistlerin kesin işbirlikçisi haline gelerek, daha da faşist bir hüviyet kazandığı şartlarda, kötülerin iyisi haline gelmiştir.

… İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve savaştan sonra dünya çapında ABD emperyalizmi nasıl „demokrasi“ havariliğine çıktı. Türkiye de DP ve onun kadrosu, „demokrasi“ havariliğine cıktı. CHP nin faşist uygulamalarına karşı bayrak açtı, …Halkın, Alman faşizmin kuklası ve CHP iktidarın kızgınlığı, DP nin barajına akıtıldı. Böylece 1950 de komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının Alman faşizmine bağlı kliği iktidardan inerken, Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine girişen bir başka kliği, iktidarı ele geçirdi. Bunda ABD emperyalizmin savaşın galipleri arasında bulunmasının çok önemli rolü vardır.

1950 de DP nin basa geçmesi, ne devrimdir, ne de karşı-devrimdir. Hâkim sınıflarının öteden beri devam edip gelen iki siyasi kliği arasında bir iktidar değişikliğidir. Öte yandan bu değişiklik, Alman emperyalizmine bağımlı, tek partili askeri diktatörlüğün yerine, daha çok sivil gerici kuvvetlerden destek alan, Amerikan emperyalizmine bağımlı, „çok partili“ diktatörlüğü getirmiştir.

…. DP, Amerikan emperyalizmin dümen suyunda, halka ve Aydınlara karşı CHP den daha aşağı kalmayan azgın bir saldırıya girişince, Türkiye yi ABD emperyalizmine peşkeş çekince NATO gibi ABD emperyalizmin saldırgan aleti olan örgütleri Türkiye ye sokunca, Kore de haklimizi haksiz ve gerici bir savaşta kırdırınca, milli bir karakter taşıyan orta burjuvazi ve demokrat aydınlar, DP den soğumaya ve uzaklaşmaya, CHP ne doğru dümen kırmaya başlamıştır.“ (6)

İkinci Dünya savaşının ardından ABD emperyalizmin denetiminde süren soğuk savaş döneminin politikası olarak hayata uygulanan Komünizme karşı Mücadele dernekleri ve yeşil kuşak politikaları esasta bu ikinci klik üzerinden hayat bulmuştur. Bu kamp sürekli birinci kampa karşı, “ devlet kuvvetlerini ve orduyu kendi hizmetine koşmaya çalışırken, öte yandan, esas kuvvetini taşradaki toprak ağalarından, tefeci bezirgânlardan ve din adamlarından aldığı için ve bunlar vasıtasıyla geniş köylü kitlelerine hükmettiği için „çok particilik“ ten ve „secim“ lerden yana olmuştur… DP ve daha sonra AP, daha çok sivil gerici kuvvetleri harekete geçirerek, onları kullanarak zorbalığını yürütmektedir. Demirel, 200 bin halkın silahlanmasından bahsederken, gerçekte taşradaki ağaların, tefecilerin ve din adamlarının beslediği gerici örgütleri, imam hatip okullarında, Kuran kurslarında, vs. yetiştirilen faşist kuvvetleri ve benzerlerini kastediyordu.“ (7) Daha sonra bu, askeri darbeleri ile daha güçlendirilerek devam ederek AKP dönemine kadar gelmiştir.

Aleviler bu kampın içinde bir bütün olarak yer alma şansı olmadığı gibi, ilginç olan Türk Alevilerinin, ırkçı, Türkçü, Turancı olan MHP de, Türk olmalarına rağmen örgütlenme şansı bulunmamaktadır. Bu faşist parti, Türk milliyetçiliğini İslam kimliği ile birleştirdiği için, Türk olsalar da Alevi olduklarından burada yer alma şansı yoktur.

Yukarıda açıkladığımız egemen sınıfların iki kampı arasında süren mücadele de ikinci dünya savaşından sonra ABD emperyalizmin desteğiyle, bugün esasta AKP nin temsil ettiği kamp muhafazakâr-İslam`in etkin olduğu kitleleri kendi destekçisi olarak kullanmıştır. CHP ise Atatürk „devrimlerinin „ sürdürücüsü olarak kendini ilan ettiği için gerçek anlamda laik olmasa da (Diyaneti kurmaları ve bunu Sünni mezhebi üzerinde inşa etmeleri) birleşebilecek bir kitle olarak Aleviler durmaktaydı. Aleviler için Laisizmin karikatürü de olsa, varlığın devam ettireceği bir yasam alanı açılmasından dolayı CHP ile birleşme bu şekilde başladı. Bu süreçte karşılıklı ihtiyacın sonucu; CHP için bulunmaz bir kitle olduğu için Alevilere yer açtı, Aleviler ise kimliklerine rağmen devlet içerisinde, siyasette, bürokraside vb. yer edinecekleri ve yaşayacakları bir ortam doğduğu için CHP ye kaymış oldu. Aleviler bu birlikteliğin sonucu bugüne kadar bu sistemde soluk alarak yasayabilmiştir. Aleviler ve CHP nin birlikteliğini oluşturan bu koşulların kendisidir. Başka alternatiflerin olmadığı yerde oluşan bu birliktelik, tam da doğa ve toplum yasaların bir uygunluğunun sonucudur. Bu durumu bilimsel olarak ele alma yerine „Stockholm sendromu“ ve Alevileri incitecek suçlayacak şekilde ele almak Alevilerin CHP ile birliğinin devam etmesine neden olacaktır.

AKP nin „Alevi açılımına“ rağmen neden birleşmek bir yana Alevilerin tarihsel kuşku ve endişelerini devam ettirmelerinin maddi zeminin değişmediğine birde su acıdan bakarsak anlayabiliriz:

„Simdi iktidar sürekli olarak Alevilere karşı olmadığını söyleyip, sürekli Alevi acilimi yapıyor, ama bunlar samimi mi? değil mi? öğrenmek için su soruların yanıtını almak isterim.

1-Türkiye de 81 Vilayet var. Bunlardan kaçının Valisi Alevi?

2-Türkiye de 919 ilce var. Bunlardan kaçının kaymakamı Alevi?

3-Türkiye de 26 bakanlık var. Kaç Alevi Bakanı var?

4-Bu bakanlıklardan kaç bakan yardımcısı Alevi?

5-26 bakanlığın kaçının müsteşarı Alevi?

6-Bu bakanlığa bağlı yüzlerce genel müdürlükten kaçının basında Alevi Genel Müdürleri var?

Bu sorulara verilecek yanıt, tabii verilirse, Türkiye de „Alevi açılımının“ ne noktada olduğunu göster.“(7) digi gibi, aleviler ile AKP arasındaki mesafenin, aleviler aslında asimile olmadan var olma kavgası olduğu anlaşılabilir.

Kürtlerin durumu anlatılırken „Bu ülkede bir Kürt, başbakan da, cumhurbaşkanı da olabilir, ama Kürt olamaz“ deniliyordu. Ancak bir Alevi Türküde Kürdü de, Alevi olmaktan kaynaklı Kürdün olabileceğini olamıyordu. Bir Türkün, Kürdü küçümseyen yaklaşımları, Kürdü ne kadar incitiyorsa bir Türk veya Kürt olsun İslam`in bu topraklarda egemen ve ayrıcalıklarıyla bakan yavuz yaklaşımı ve yavuzvari yaklaşımlar Alevileri incitecektir. Demokrasi güçlerinin Alevileri kazanmasının yolu sadece onları doğru bir tarif etmek yetmez, onlara karşı doğru, titiz, hassas ve hatta taviz vermede aşırıya kaçmakla olabileceğini anlamaktan geçer.

AKP nin açılımının ne olduğunu ve neyi kapsadığını Erdoğan su şekilde ifade etmektedir:

„mesela dün bir paket getirdiler. Birçok konular var. Mesela diyorlar ki maaş. Diğer grup kalkıyor diyor ki, biz bu devletin maaşlı memuru haline gelemeyiz. Mesele diyorlar ya cem evleri falan… Cami yi devlet yaptırmıyor ki, cem evlerini devlet yaptırsın. Yer noktasında aslında belediyelerimiz her türlü tahsisi yapıyor, burada bir sıkıntı yok. Ama tanımlamalar konusunda sıkıntı var. Diyanet bu noktada diyor ki; „Biz buna mabet diyemeyiz.“Çünkü Türkiye de Alevi vatandaşlarımızın kahir ekseriyeti ne diyor? “Ben müslümanim“ diyor. Türkiye deki Alevi vatandaşlarımız „Ben Müslümanim dediğine göre, o zaman bir bölünmeye zemin hazırlamamak gerek.“(8)

Erdoğan`in yukarıdaki cümleleri, yüzyılların resmi zihniyetini her bicimde devam ettirmektedir. Alevilerin AKP ye ve açılımına kuşkuyla ve mesafeli durmalarının haklılığını göstermektedir. Hiç mi değişiklik yok var bunu inkâr etmemek gerekir. Alevileri, „kılıçtan geçirilmesi gerekenler“, “bilmem kaç tanesi öldürüldüğünde cennete gidileceği“,“mum söndürdüğünde neler neler yapıyorlar …” çirkin nitelemeler, “kurban kesildiğinde murdardır, yenilmez“ vb. çoğaltılabilecek şekilde „lanetlemislerdir“. Bugün açıklamalara göre Erdoğan Alevileri, Müslüman olarak görüyor. Aslında görüyor mu oda şüpheli. Çünkü „Alevilerin kendilerinin Müslüman gördüklerini“ ve bu tanımlamayı tutuyor ve onun üzerinden siyaset yapıyor. Bölücülük yapılmaması gerektiği, hepimiz müslümaniz, hepimizin ibadet yeri Camidir diyor. O, Alevilerin ibadet yerlerini cem evleri olarak tarif etmelerini doğru bulmuyor. Bunu bir bölünme olarak görüyor ve bölücülükle suçluyor. Aslında egemen olan Sünni ayrıcalığından ödün vermek istemiyor. Çünkü kendisini var eden ve güçlü kılan bu ayrıcalık Erdoğan in bindiği dalı keseceğinden sorunu ret ediyor. Aslında AKP nin „Alevi Acilimi“ bu sefer kılıç zoruyla değil, Alevilerin kendi aralarında ki çelişkilerinden yararlanarak onları asimile etmeye çalışıyor. Devletin olanaklarından yararlanmak istiyorsanız kendinizi inkâr ederek Müslümanlıkla(Sünnilikte) birleşme çağrısı yapıyor.

Erdoğan in derdi ve amacı, Alevilerin kendi zihniyeti arasındaki ayrılığı, basit Müslümanlığa küsmeleri gibi göstermeye çalışmaktadır. Bu zamana kadar Alevilerin egemen zihniyet tarafından yapılan tüm haksizlik ve katliamları, Alevilerin sucu ve Müslümanlıktan uzaklaşması olarak göstererek, aslında egemen zihniyetten zerrece bile kopulmamistir. Kopulmadigi içindir, Alevilerin ibadet yerini Diyanete dayandırılırken açıklamaktadır. Kopulmadigi içindir, Alevi acilimi adi ilahiyetten gelme bir bakan yoluyla yapılıyor. Sünni zihniyetle Alevi sorunu „çözülmeye „ çalışılıyor.

Aleviler veya diğer inançlar kendilerini nasıl tanımlıyorsa, nereleri ibadet yeri olarak görüyorsa ve ibadetini hangi bicimde yapıyorsa o onun sorunudur. Hiç kimse onun hele bir devlet, sen su ya da bu sun, diye kimlik tartışmasına giremez. Onlara ibadet yerinin neresi olacağını belirleyemez. Onlar kendilerini nasıl görüyorsa, nereleri ibadet yerleri olarak görüyorsa onu tanımak ve yasal haklara kavuşturarak, bütün inançlara ve inacsizlara eşit mesafede durarak, çoğunluğun bir diğeri üstünde baskı oluşturmasına engel olacak bir pozisyona dönüştüğünde demokratik bir devlete dönüşmüş olur.

Ancak Erdoğan bu yaklaşım yerine (demokrat olmadığı için) basit bir siyaset oyunu ile „Alevi acilimi“ yaptığı yanılsaması yaratıyor diğer taraftan Aleviler arasındaki tanımlamadaki farklılığından kendi egemen zihniyetine yakin olanı „Ben müslümanim“ diyeni tutarak, hepimiz müslümaniz, hepimizin ibadet yer camidir, diyanet içerisinde maaşlı alevi hocalar yetiştirerek, Alevileri asimile etmeye çalışıyor. Bunu başarabilmek için Alevileri bölmek ve bölünen aleviler için kendisi için en tehlikeli olanı teshir ederek, kriminalize ediyor. Bunun nasıl yaptığını, Erdoğan in su cümlelerine bakmak yeterlidir sanırım:

„“Almanya da gerek bölücü terör örgütü, gerekse „Alisiz Alevilik“ diye bir çalışma var. Ülkemizde nüfus etmenin gayreti içerisindeler. Bunu şefaatle Alman yönetimine bildirdik.“Hassas olunmasında fayda var“ dedik“.(9) Erdoğan ayni şikâyeti Almanya Cumhurbaşkanı Jochim Gauckin Türkiye gezisinde eleştirileri üzerine dile getirmişti. Erdoğan bilinçli bir şekilde AABF yi teshir etmeye ve krimanilize ederek etki gücünü zayıflatmaya çalışıyor. Benzer yaklaşımını su şekilde devam ettiriyor:

„Biliyorsunuz, Alevi vatandaşlarımızın arasında aslında Türkiye de bir yekparelik yok. Çok farklı gruplar var. Almanya`dakilerin durumu ise, Türkiye deki Alevi vatandaşlarımızdan çok daha farklı isim vermeyeceğim, ama bir ara CHP den aday olmak istemişti. Sonra başarılı olamadı, bir kişi var. Almanya da bu isi kurcalayan karıştıran o. Tabii Türkiye ile bunların kopuk olması oradan geliyor.“(10)

Yapılan kitlesel protestodan sonra Avrupa Alevi örgütü ve yöneticisini açık hedef olarak göstermesi sadece yapılan bu gösterinin sonucu değildir. Aslında Erdoğan korkutan ve saldırmasına nedeni asimilasyona karşı çıkması ve Avrupa da yasayan Alevileri hiç bir yerden bir destek almadan Alevilerin ortak sorunları etrafında bütün çeşitliliğiyle (Türk, Kürt, yöresel ve siyasal düşüncelerin ve tanımlamadaki farklılığına rağmen) örgütleyerek birleştirebilmesindedir. Avrupa’da önemli örgütlü bir güç durumuna gelen Alevileri, doğallığıyla Alevileri asimile etmek isteyen Erdoğan istememektedir. Erdoğan`i korkutan tabii ki sadece Alevilerin örgütlü olması değildir. Ayni zamanda Avrupa alevi örgütünün devletten gölge etme başka ihsan istemez yaklaşımı ve dostlarını doğru tarif etmesidir. Egemenlere mesafeli dururken alevi sorununu Türkiye nin demokratikleşme mücadelesinin bir parçası olarak görüp, sosyalistler, KUH hareketine, demokratlarla birlikte hareket etme yaklaşımıdır. Erdoğan`in hedef olarak gösterdiği Avrupa Alevi örgütü ve yöneticisi-leri ile bir dayanışma içerisinde olmak bütün demokrasi güçleri ve Alevilerin aksatmaması gereken bir görevdir.

Alevilik sorunu bir Kürt sorunu gibi en yakıcı şekilde kendini dayatmaktadır. AKP alevi meselesini, Alevilerin kendi aralarındaki parçalanmış durumunu kendi lehine kabul edilebilir olanı alarak geçiştirmek istiyor. Dün aleviler hakkında her türlü karalamalar yapanlar, bugün siz kendinizi Müslüman görüyorsunuz o zaman bir bölünme yaratılmamalıdır diyebiliyor. Aleviler kendilerini nasıl tanımladıkları ve nereleri ibadet yeri olarak gördükleri Alevilerin sorunudur. Bunu kendi içlerinde tartışabilirler ve bu tartışmalara başkaları da katılabilir, ancak bir devlet kimin ne olacağını tanımlamasına girip haklarından mahrum etme hakki ile yaklaşamaz. Dün Kürtleri, dağ Türkleri olarak tanımlayanlar ve yürütülen mücadelenin sonucu Kürtlüğü kabul etmiş ancak haklarını vermemekte ayak diremektedir. Dün Aleviliği sapkınlık olarak lanetleyen ve katleden zihniyet bugün sizde Müslümansınız diyerek kendilerinin tanımladıkları asimilasyoncu bir acilim yapmaktadırlar.

Erdoğan`in Köln gezisi sonrası söylediklerinden sonra, AKP nin Alevi açılımının ne olduğu açığa çıkmıştır. Erdoğan`nin bu sinsi, asimilasyoncu, her zaman denedikleri böl parçala ucuz siyasetine karşılık olarak, Önümüzdeki dönemde su ortak hedefler etrafında birleşmek zorundadır. Alevilerin kendi hakları için mücadele ederken ve onların gerçek dostları olan demokratlar, devrimciler, sosyalistler ve KUH (Kürt Ulusal Hareketi) destek vermelidir.

1-Öncelikle Resmi zihniyet(Müslüman-Sunni) bugüne kadar kendisi dışındaki inançlara (ki uluslara, azınlık vb.) yapmış olduğu katliam ve asimilasyonları kabul etmelidir.

2-Diyanet kaldırılmalıdır.

3-Alevilik ve diğer inançlar kendilerini nasıl tanımlıyorsa, ibadet yeri ve ibadet biçimini nasıl yapıyorsa, o inancın tasarrufunda olacağı kabul edilmelidir. Bütün inançların eşitliği Anayasal garanti altına alınmalıdır. Devlet bütün inanç ve inançsızlığa karşı eşit mesafede kalarak, eşitsizlikler ayrıcalıklar kaldırılmalıdır.

4-Alevi diğer baskı altında olan inançların ödedikleri vergiler, bu inançların kurumlarına Tanzimat olarak geri ödenmeli ve önümüzde ki yüzyıl bu inançların kurumları vergiden muaf tutulmalıdır.

Yukarıdaki ortak hedefler etrafında mücadele yürütülürken Erdoğan`in sinsi teshirini parçalamak için “Hepimiz Aleviyiz, Hepimiz AABF örgütüyüz.” Alevileri parçalamaya yönelik „Dirlik birliktir, birliğimizi güçlendirelim“ ve Alevileri asimile etme çabasını boşa çıkarmak için „İnancımı tanımlamaktan, İbadet yerimin neresi olduğunu bana göstermekten Vazgeç“ seklinde kampanyalar yürütülmelidir.

31. 05. 2014

ARAS TEKİN

Alıntılar numara sırasına göre

1.   Ruşen Çakır, 26.05.14, Vatan gazetesi

2.   Engin Ardıç, 25.05.14, Sabah gazetesi

3.   Hüseyin Yayman,26.05.14,Vatan gazetesi

4.   age..

5.   Stockholm sendromu, rehinenin kendisini rehin alan kişiyle olası diyalog sürecinde olan, duygusal anlamda sempati ve empati oluşması olarak özetlenebilecek psikolojik durumu anlatan literatür terimdir. Psikiyatri Nils Bejerot tarafından adlandırılan sendrom, ismini 1973 yılında İsveç in başkenti Stockholm de yaşanan bir olaydan almaktadır. Banka soyguncusu tarafından altı gün boyunca rehin tutulan bir kadın, soyguncuya duygusal olarak bağlanır. Serbest kaldığında soyguncuyu savunmakla kalmaz, nisanlısını terk ederek kendisini rehin alan banka soyguncusunun hapisten çıkmasını bekler.

6.   İbrahim Kaypakkaya, Seçme Eserler, sf.147-48

7.   age……..sf.138

8.   F.Altaylı,28.05.14,Haber Türk

9.   Hüseyin Yayman,26.05.14,Vatan gazetesi

10. age….

adhk tarafından

Bir kez daha hapishaneler gerçeği ve sonuçlarına dair…

Haziran 4, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

Yaşamda sosyal düzen, intizam sağlama iddiası olan her aygıt, ideoloji, parti, devlet vs gerçek niteliğini, adalet anlayışıyla açığa vurur. Bir devletin ya da örgütün ihanete- haksızlığa uğrama hezeyanı / gerçekliği veya kendisine tabi insanların haklarını koruma gerekçesiyle karşıtlarına takınacağı ve reva göreceği tutum onun adaletidir. Adalet sadece ceza değil, ödülü de kapsar. Bu adaletin niteliği, adalet sağlayıcının ideolojisi ve sınıfsal tavrıyla belirlenir. Hiçbir ideoloji veya sosyal grup, kendi ideolojik yeterliliğinin üstünde bir adalet anlayışı savunamaz ve sergileyemez. Bu durum salt adalet anlayışı için değil, tüm refleks ve davranışlar için de geçerlidir.

Gerici, faşist bir sistemin halklara adalet ve huzur dağıtması mümkün değildir. Örneğin, kapitalist üretim ilişkilerinin hakim olduğu bir yerde, işçi emeğinin sömürülmediğini iddia etmek akılcı mıdır? Örneğin, şeriatın hüküm sürdüğü bir ülkede kadınlara, gayrimüslimlere, eşcinsellere, devrimcilere vs adil davranılması mümkün müdür?

Devlet en sert önlemleri, daima kendi varlığını tehdit eden akımlara veya kişilere karşı almıştır. Onun için milyar dolarların çalınması, siyasi yolsuzluklar vs çok da kayda değer şeyler değildir. Ancak üretim ilişkileri üzerinden yapılan eleştiriler ya da adil bir yaşam talebi, onun için en sert önlemlerin alınması gereken sorunlardır. Bu nedenledir ki, güçler arası eşitsizlikler dahi dikkate alınmadan, basit bir üretim atölyesindeki işçi eylemi bile çok ciddi bir refleksle karşılaşıyor, işçiler darp edilerek gözaltına alınıyor. Sonrası ise herkesin malumu…

Tutsaklar cezalandırılmak isteniyor

Adil ve yaşanılır bir dünya isteği ve bu istek için mücadele etmek “adaletin” olmadığı ülkelerde en insani tepkidir ve meşrudur. Yüzlerce, binlerce devrimci, demokrat, sosyalist ve yurtsever tutsak, işte bu insani tepkiyi göstermiş ve karşılığında “adalet dağıtıcılar” aracılığıyla, bedensel olarak özgürlüklerinden olmuştur. Her ne kadar alıkoyma ve yalıtma belli bir hukuki ritüele göre yapılıyor gibi görünse de, esasen tüm bu süreç direkt cezalandırmanın bir biçimi olarak işletilmektedir. Örneğin, gözaltı sürecinden önce başlayıp hapishanede sona eren tüm basamaklar bireyler için birer ceza yöntemi halini alabiliyor. Hatta bireyler “sağlıksız ve insani olmayan koşullarda bırakılmak” suretiyle başka bir şekilde de cezalandırılmaktadır. Yazımızın konusu nedeniyle cezalandırmanın sağlıkla ilgili olan kısmına değineceğiz.

Belirttiğimiz gibi, hapishaneler, tutuklu ve hükümlüleri sağlıklarından ederek cezalandırmanın en ağır şeklini yaşatmaktadır. Uzun yıllar sağlıksız koşullarda tutulan bireyler kaçınılmaz olarak ve kimi zaman yaşamlarına mal olacak sağlık sorunlarıyla cebelleşmektedir. Öncelikle mevcut koşulları, uygulamaları, bu koşullarda bireyleri bekleyen sağlık sorunlarını ve önerilerimizi paylaşalım. Türk Tabipleri Birliği, Türkiye İnsan Hakları Derneği ve İnsan Hakları Derneği başta olmak üzere kimi örgütler, hapishanelerle ilgili çok sayıda inceleme yaparak rapor düzenleyip kamuoyuyla paylaştı. Hapishane koşullarıyla ilgili bilgilerimizin kaynağını bu raporlar ve tutuklu ve hükümlülerin yazı-mektupları oluşturmaktadır.

Devrimci irade teslim alınamaz

İnsan sağlığı, genetik özellikler göz ardı edilirse, yaşam ortamından bağımsız değildir. Hatta kişinin yaşayışı ve yaşam koşullarıyla sıkı sıkıya ilişkilidir. Bu mantıkla değerlendirildiğinde, tutuklu ve hükümlü bireylerin fiziki ve sosyal yaşam alanlarını bilmek, sağlık durumları veya gelecekte kendilerini bekleyen sağlık sorunlarıyla ilgili tahminlerde bulunmamızı kolaylaştıracaktır. Hapishaneler, nezarethaneler, mahkum koğuşları, revirler vs vs ayrı ayrı incelendiğinde ciddi sağlık sorunları oluşturacak şartlara sahip olduğu bilirkişilerce defalarca tespit edilmiş ve kamuoyuna deklere edilmiştir.

Tecrit ve tretman politikalarıyla hedeflenenler

Hapishaneler, yapılma amaçları ve gerekçeleri gereği, kişiyi yalıtma, tecrit etme, cezalandırma ve tredmana tabi tutma amacı gütmektedir. En ince ayrıntısına kadar planlanan tüm koşullar, bireyi pişman etmeye, bireyin iradesini kırmaya ve güce itaat etmesine yönelik dizayn edilmiştir. Orada insancıl bir çaba veya önlem yoktur. Alınan tüm önlemler yine sistemi korumaya yöneliktir. Hapishanelerin ne kadar modern tesisler (!) olduğuyla övünen siyasiler / bürokratlar, insanlarla dalga geçercesine F tipi hapishaneleri villalarla eş tutmuştu. Oysa bizler her iki katlı yapının villa olmadığını çok iyi biliyoruz, bunu öğrettiler. Yapılış mantığı ve fiziki yapısı itibarıyla zaten ciddi bir ceza şekli olan hapishaneler, adalet mercilerince eklenen kimi uygulamalarla iyice yaşanılamaz hale gelebilmektedir. Hapishanelerde tutuklu ve hükümlü bireylerin karşılaşabilecekleri sağlık sorunlarını tartışırken, öncelikli olarak meselenin psikolojik boyutuyla başlamak daha çarpıcı olacaktır. Hapishanelerde uygulanan en büyük işkencelerden biri hücre cezası veya kişiyi herhangi bir şekilde yalnız bırakmaktır. Zaten toplumdan yalıtılmış bireyin, hücre cezası gibi uygulamalarla bir kez de içeride tecride maruz kalması, o bireyin çok ciddi psikolojik problemler yaşamasına sebep olmaktadır. Birey dışsal uyaranlardan mahrum bırakıldığında, iç dünyasına ait uyaranları (hayaller, rüyalar, kurgular vs vs), dışsal uyaranlardan yani gerçeklikten ayırt edememeye başlayabilmektedir. Bu durum bireyin gerçekle olan bağını zayıflatır ve bireyi idrak etme ve tahlil etme yeteneğinden soyutlayabilir. Zira istenen tam da budur. Bu süreç bireyde, işitsel (en sık), görsel halüsinasyon (olmayan bir şeyi varmış gibi görme veya duyma), agresif-saldırgan davranış, güvensizlik, asosyal kişilik, depresyon, uyku bozukluğu, baş-boyun-mide ağrısı, konsantrasyon bozukluğu, çevreye ve karşı cinse karşı ilgisizlik, madde kullanımı, korku ve intihar girişimi gibi çok ciddi sorunlara sebep olmaktadır. Hapishanedeki ölümlerin yaklaşık yarısı intiharlardandır ve intiharların üçte biri izolasyon odalarında gerçekleşiyor. Çocuk tutuklular elbette ki yetişkinlere göre çok daha fazla etkilenmektedir. Türkiye hapishanelerinde yapılan istatistiğe göre çocukların % 65-75’ i en az bir ve daha fazla psikiyatrik bir hastalık tanısı almaktadır.

Sosyal izolasyon dış ortamdan gelen uyaranları engellediği için belli bir süreden sonra tecrit edilmiş bireyde algı ve duyu bozukluğu yaparak, işitme ve görmede azalma, sağırlık, kulak çınlaması gibi rahatsızlıklara sebep olmaktadır.

Tecritteki tutsakların yaşadığı sağlık sorunları

Tutuklu ve hükümlü bireyler, psikiyatrik sorunlar dışında da çok sayıda sağlık sorunu yaşamaktadırlar. Havalandırma, ısınma-nem, temizlik-hijyen, beslenme, spor yapamama, güneş ışığından yeterince faydalanamama vb gibi problemler direkt olarak, ortamda yaşamak zorunda olan bireylerin sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. En sık karşılaşan sağlık sorunları mide ağrıları, kas-eklem ağrıları, baş ağrıları gibi ciddi sayılamayacak sorunlardır. Ancak uzun vadede aynı sağlıksız ortama maruz kalma nedeniyle birçok kronik hastalık ortaya çıkmakta ve kimi tutuklu-hükümlünün ölümüne ya da sağlığını yitirmesine neden olmaktadır. Bu kronik rahatsızlıklar denildiğinde akla ilk kanser grubu kronik hastalıklar gelmektedir. Şu an hapishanelerde 200’e yakın ağır hasta tutsak bulunmakta ve bunların içinde çok sayıda kanser hastası da var. Tecrit şartlarında bağışıklık sisteminin hastalıklara cevabının iyi olmadığı tespit edilmiştir. Bu nedenle bu bireyler enfeksiyona yatkın olmakla beraber çok sık kansere yakalanmakta ve yakalandıkları kanserler çok hızlı seyir göstermektedir.

Hapishane koşullarında kadınların yaşadığı sağlık sorunları erkeklerle aynı olmakla beraber, kimi farklılıklar da göstermektedir. Bu farklılıklar özellikle kadının biyolojik cinsel kimliğini belirleyen östrojen gibi bazı hormonların salgılanma bozukluğu nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Belli bir düzen ve yeterlilikte salgılanması gereken bu hormonlarda herhangi bir düzensizlik olduğunda, adet düzensizliği ya da amenore (hiç adet görememe), kıllanma, erken menapoz gibi belli başlı sağlık sorunları ortaya çıkmaktadır. Bu hormon düzensizlikleri kadını cinsel kimliğinden uzaklaştırmakta ve başka birçok hastalığa da ön ayak olmaktadır. Örneğin adet görememe ve erken menopoz, kadınlarda kanser riskini arttırmaktadır.

Kötü beslenme, yeterince spor yapamama, sigara kullanımı ve stres yine önemli kimi hastalıklara yol açmaktadır. Solunum sıkıntıları, bağışıklık problemleri, kanser, kalp krizi, kalp yetmezliği gibi hayat kalitesini bozan ciddi hastalıklar da tutuklu ve hükümlülerin sık yakalandıkları hastalıklardır

Abdullah Kalay mücadelesini sürdürüyor

Örneğin, Abdullah Kalay’ın kalp krizi geçirmesi ve ardından kalp krizi nedeniyle kalp yetmezliği yaşaması… Abdullah Kalay’ın kalbinin çalışma performansını gösteren EF (ejeksiyon fraksiyonu) değeri % 30 olarak raporlanmıştır. Sağlıklı bir insanda bu değer % 60-70 olmalıdır. Bu durumda Kalay ancak günlük aktivitelerini yapabilir, ağır iş ve spor yapamaz. Kalay ve onun gibi onlarca tutuklunun yeniden eski sağlığına kavuşması da tıbben mümkün değildir. Onlar için yapılması gereken, mevcut durumlarının kötüleşmesini engellemek ve hastalıklarına uygun bir yaşam sürmelerini sağlamak olmalıdır ve bu durum ancak bu bireylerin tahliye olmalarıyla mümkündür. Çünkü içeride hasta tutsaklara uygun tıbbi bakım, uygun yeme-içme, istirahat ve moral desteği sağlanamaz. Özellikle ağır ve kronik hastalığı olan tutsakların her an tam teşekküllü bir sağlık merkezine götürülmeleri gerekebilmektedir. Bu haliyle hasta tutsakları içeride tutma çabası ancak bir tür pasif infaz girişimi olabilir.

Hasta tutuklu-hükümlülerin adalet ve sağlık sisteminde karşılaştıkları tek problem hapishaneler ve hapishane koşulları değildir. Hapishaneden hastanelere sevk işleminden hastanelerdeki mahkum koğuşlarına kadar tüm basamaklar, hastalar için eziyet niteliğindedir. Hastanelerde bulunan mahkum koğuşları, genellikle en alt katta, morga yakın, karanlık ve basık mekanlar olarak tercih edilmiştir. Normal durumlarda bile sağlık hizmeti almaya uygun mekanlar değildir. Tercih edilen mekanlar ve yöntemler, devletin tutuklu ve hükümlülere sağlığa erişimden söz ederken, insanın, ihtiyaç duyduğu kadar, nitelikli, en kısa zamanda ve ücretsiz sağlık hizmeti alması akla gelir. Sağlıklı olma hakkı ise, her bireyin en temel haklarındandır. Sağlıklı olma hakkı, salt sağlık hizmetlerine ulaşım değil; temiz-hijyenik ortamda yaşama, temiz yeme içme ve kısaca insani bir yerde yaşamayı kapsar. Uluslararası hukuk normlarına göre, tutuklu-hükümlü bireyin “yaşam ve vücut bütünlüğünü korumak, sağlık ve mülkiyet hakları” devletin güvencesi altındadır. Bireyi tedbir veya ceza amacıyla alıkoyan devlet, o bireyin tüm sorumluluğunu almış demektir. Hapishane koşulları yüzünden hastalanan, sakat kalan ve hayatını kaybeden tüm insanların sorumlusu, insanca yaşam ortamı sağlamayan ve keyfi bir şekilde insanları alıkoyup tahliye etmeyen devlettir.

4 Haziran 2014

adhk tarafından

Almanya Demokratik Haklar Federasyonumuzun 35. Kongresinde aldığı siyasal kararlar

Mart 19, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

35. Kongremizde ’’Hak gasplarına, Fişlemeye, Irkçılığa ve Militarizme karşı halk isyanları ile ele ele’’ şiarını bir kez daha yüksletmeye çağırıyoruz..

Almanya Demokratik haklar Federasyonun 35. Kongresinin siyasal kararları.

Ferederasyonumuzun 35. Kongresi dernek delegelerimizin tartışmaları sonucu bir senelik yürüteceyimiz faliyetleri netleştirmiştir,  derneklerimiz, kongremizin iradesiyle tesbit edilen bir senelik faliyetler ve görevlere bağlı kalarak ’’Hak gasplarına, Fişlemeye, Irkçılığa ve Militarizme karşı halk isyanları ile ele ele’’ şiarıyla  faliyetlerini yoğunlaştıracaktır.

Federasyonumuz bu güne kadar duruşu anti emperyalist anti faşişt ve her türlü gericiliğe karşı perspektifiyle faliyetlerini yürütmüştür. Dünya, Avrupa ve Kuzey Kürdistanda gelişen anti faşişt anti emperyalist  hareketlerin aynında olmuştur. Konumlandığı alanda enternasyonal görevleri yerine getirmiştir. Bunlar bizim varlığımıza temel teşkil nedenlerdir.

35. Kongremiz ‘’Emperyalist-kapitalist barbarlığın dizginsiz pervasızlığı, karşısında, ezilen dünya halklarının başkaldırısını ve devrimci isyanını bulmaktadır. Dünyanın degişik yerlerinde ezilenler farklı çelişki ve taleplerle dünya gericiliğine meydan okumaktadır. Yeryüzünün farklı coğrafyalarında ellerini ve umutlarını birleştiren baldırı çıplaklar bizlere yeni bir dünyanın umudunu muştuluyor.  Belirterek, Emperyalist-kapitalist dünya gericiliği kendi sömürü politikaları doğrultusunda dünyayı yaşanamaz hale getirmiştir. Avrupa kıtasında yoğun sömürü ve geliştirilen ırkçı faşist politikalarla işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçiler, göçmenler ve ezilenler için yaşam tam bir cendereye dönüştürülürken, geri bırakılmış sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ise işgaller, savaşlar, darbeler ve türlü türlü gerici politikalarla ezilen halkların yaşamı adeta zindana çevrilmiştir. Emperyalist-kapitalist dünya gericiliğinin pazarlara hakimiyeti üzerinden cerayan eden çatışma ve kapışmaları, günümüzde esas olarak bölgesel kamplaşmalar ve savaşlar biçininde vuku bulmaktadır. Suriye üzerinden gerçekleşen dalaş bu gerçekliğe en yalın ve somut örnektir. Emperyalizm kendisini artık bölgesel birlikler ya da bloklar şeklinde örgütlemektedir.’’ Vurgusu yaparak, siyasi perspektif ışığında kongremizin  siyasal kararları kamuoyununa sunuyoruz.

Almanya Demokratik Haklar Federasyonumuzun 35. Kongresinde aldığı siyasal kararlar,

  1. Almanya Demokratik Haklar Federasyonu olarak; Emperyalist bloklar arasındaki çelişki ve dalaşın kâr amaçlı olduğu bilinciyle hareket ederek, Alman devleti ve diğer emperyalist güçlerin  geri kalmış ülkelerdeki  sömürünün tüm biçimlerine karşı çıkmalıyız. Büyük tekellerin sadece kâr amaçlı hareket etmelerinden kaynaklı, bu ülkelerdeki yer altı zenginlikleri, doğal denge hiçbir şekilde dikkate alınmadan, siyanür ve benzeri çalışmalar sürdürülerek çıkarılmakta ve bu şekilde insansızlaşmış bölgeler yaratılmaktadır. G8’ler ve benzeri degişik isim altında kurulan diğer emperyalist kurum ve örgütlerin tümüne karşı tavır alınmalı, bu tavır yalnızca düşünsel ve teorik düzeyde olmamalı, sokaklara da taşınmalıdır.
  2. Almanya Demokratik Haklar Federasyonu olarak; Geri kalmış ülkelerin işçi ve emekçileriyle Enternasyonal faaliyetlerimizi geliştirerek, yasadığımız ülkelerdeki demokratik kitle örgütleriyle ilişkiye geçerek enternasyonal faaliyete ağırlık vermeliyiz. Emperyalist sistemin ablukası altında olan geri kalmış ülkelerdeki emekçi halkların emperyalizme karşı mücadelesini destekleme görevini yürütmeliyiz. Zira kapitalist sistemin geçmişe oranla ulus ve milliyetleri önemli oranda birbirine daha fazla yakınlaştırdığı bu dönemde, enternasyonal faaliyetler daha önemli hale gelmiştir. Bu görevler enternasyonal mücadelemizin bir bölümüdür.
  3. Emperyalist-kapitalist ekomominin, işleyişi gereği belli dönemlerde bunalım ve krizler gündeme gelir,  bu kapitalist ekonomin kaçınılmaz sonucudur. Üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyet biçimi, üretimin dağılımında da düzensizliğe neden olmaktadır. Bu sebepten dolayı Alman ekonomisinin yanlış işleyişi sonucu ülke içinde de emekçi halklara çıkarılan ağır fatura halen devam etmektedir. Geçtiğimiz senelerde ’’Agenda 2010’’ olarak bilinen ekonomik ve siyasal paket kapitalistlerin siyasal organı olan Alman Parlementosu tarafından hala uygulanmaktadır. Toplumun ezilenlerine çıkarılan zam faturası işçi haklarının da budanmasıyla birleşmiş, sonuçta emekçilerin ekonomik koşulları kötüleşmiştir. Zengin ve fakir arasındaki uçurum büyümüştür.
  4. Kurum olarak: Kapitalist ekonomik krizin sebeplerini, ekonomik ve siyasal tahribatıni kitlelere anlatmamız, somut örnekleri vererek kapitalist sistemi teşhir etmeliyiz. Bu konuda devrimcilerin düzeni teşhir edecek önemli araçlar ve malzemeleri vardır. Daha önceki kongrelerimizde vurguladığımız gibi, ekonomik kriz devrimci dalgayı yaratacağı gibi karşı devrimci örgütlemelerin sosyal tabanını da genişletir, ki neo-nazi örgütemelerinin genişlemesinin ekonomik krizin  sonucu olduğunu  biliyoruz
  5. Almanya Demokratik Haklar Federasyonu olarak; Almanya’da yaşayan tüm bireylerin özel hayatına denk düşen bilgi ve belgeler ve siyasal düşüncesi ve yaşam tarzından dolayı polis devletinin elde ettiği tüm bilgi ve belgelerin toplanılması, denetlenmesi ve dinlenilmesine  kesinlikle karşı çıktığımızı burada vurgulamak isteriz. Alman devletinin Millitarist özü, Almanyada yaşıyan emekçileri fişleme emekçilerin tüm bilgilerini bir bankada biriktirerek önümüzdeki dönemde emekçilerin özel hayatındaki tüm bilgileri toplamayla örtüşmektedir.
  6. Ayrıca Alman devletinin dış ülkelerdeki militarist tavrından dolayı tüm asker ve polisini dış ülkelerden geri çekmesi taleplerimiz arasında olmalı, ulusların kendi kaderini kendilerinin tayin etme hakkı  için mücadele etmeliyiz. Almanya’da bu yönlü gelişen hareketlere aktif katılmalıyız. Bu talepler doğrultusunda kendimize yakın gördügümüz diger partilerle birlikte bazı görevleri önümüze koyabiliriz.
  1. 7.      Almanya Demokratik Haklar Federasyonu olarak; Kiralık fırmaların yasaklanmasını savunmalıyız, ancak bunun kısa sürede ortadan kalkmayacağını da bilmeliyiz. Kiralık firmada çalışanlar da dahil asgari üzretin en az 12€ olması ve hangi iş yerinde çalışırlarsa çalışsınlar orda çalışan diğer işcilerle aynı haklara  sahip olmaları taleplerimiz içinde yer almalıdır.
  2. Almanya Demokratik Haklar Federasyonu olarak: Ana okulu dahil olmak koşuluyla, okullarda çocukların masrafları( tüm masraflar; anaokulunda ödenen ücret, yemek masrafı v.s) bizim devlete verdiğimiz vergilerden karşılanmalı, okul eğitimi zenginlerin tekelinden alınarak herkesin okuyabileceyi imkânlar sunulmalıdır. Keza üniversitededeki masrafların da devletin bizden aldığı vergilerden temin edilmesi, üniversite kapılarının herkese açık olması ve eğitimin özgür ve tarafsız olması talebimizdir.
  3. Göçmen emekçilerin, Alman Devletinin ekonomik  kalkınması da dahil olmak üzere Alman devletinin kasalarına giren paranın önemli bir kesimini bu emekçileri sömürürerek elde ettiğini biliyoruz. Alman ekonomisinde göçmen ve yabancı emekçiler önemli bir faktör oluşturmaktalar. Ancak  göçmenlerin siyasal alanda çok cüzi  bir katılımı olmakta, kendi hak ve taleplerini siyasal mücadele yoluyla dile getirme faaliyetinde eksik kalmaktadırlar. Meslek kurumları, sendika, dernek, spor kulüplerine katılma, siyasi partilerde yer alma gibi yabancı ve göçmen işçilerin emekçilerin haklarını dile getirmeleri yeterli olmamaktadır . Önümüzdeki dönemde bu yönlü çalışma alanına mutlaka ağırlık vermeliyiz.
  4. Kurum olarak, Kongremizi yaptığımız bir sürece denk gelen sözde neo nazi katillerin yargılanmalarıdır, Almanya´da yargı önünde sözde yargılanan neo-Nazilerin bir bölümü kamuoyunda medya vasıtasıyla deşifre edilmiş, bu deşifre olanlar  yargı önünde sözde yargılanmaktalar. Ortaya çıkmayan yani isimleri  gizli tutulan neo-Naziler halen görevinde ve devletin şu veya bu organında çalışmaktalar. Neo-Nazilerin  bir bölümünün, kamuoyunda ortaya çıkan isimlerin neo-Nazi örgütlemelerinin yalnızca bir kısmınin olduğu bilinmektedir. Bilinen bir veya iki neo-Nazi örgütlemesiyle bu gelişmeleri açıklamak faşist gelişmelerin diger kesimini saklama ve  koyunlarında büyütmektir. Tıpkı geçmişte olduğu gibi.Kurum olarak neo nazi örgütlemelerin dağıtılması, yasaklanması kapatılmasını istiyoruz.

Sonuç olarak, Yaşamakta olduğumuz tarihsel gerçeklik bizlere bulunduğumuz tüm alanlarda örgütlenmeyi ve mücadele etmeyi zorunlu kılmaktadır. Federasyonumuzun 35.Kongresi vesilesi ile, ’’Hak gasplarına, Fişlemeye, Irkçılığa ve Militarizme karşı halk isyanları ile ele ele’’ şiarını bir kez daha yüksletmeye çağırıyoruz .

Almanya Demokratik Haklar Federasyonu.

Mart 2014

adhk tarafından

Yabancılaşma ve emeğin özgürleşmesi üzerine:

Ocak 12, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

“….Gerçek emek, zenginler için harikalar yaratır, ama işçiler için yoksunluk üretir. Emek zenginler için saraylar, ama fakirler için mezbeleler üretir. Emek zenginler için güzellik, ama fakirler için kararıp solma üretir. Emek emeğin yerine makineleri geçirir,ama böylece işçilerin bir bölümü barbarlık tarzı emeğe geri döndürür, öteki bir bölümünü de  makine durumuna getirir. Zenginler için zeka ama işçiler için budalalık, aptalık üretir.’’

Yabancılaşma kavramının içeriğinin geniş kapsamlı ve çok yönlü olmasından kaynaklı, bu kısa yazımızda emeğinden yabancılaşmanın tüm yönleri üzerinde durma imkanımız olmayacak. ”Yabancılaşma” boyutu çok yönlü, geniş kapsamlıdır. Özelikle içinden geçtiğimiz süreçte her nesnenin kar amaçlı olduğu bir coğrafyada yabancılaşma ve emeğin özgürleşmesi üzerine daha fazla durulması gerektiği kanısındayız.

Bu yazımızla bizler kısa yönleriyle yabancılaşmanın bazı yönlerini açmaya çalışacağız. Zira gün geçtikçe yabancılaşmanın boyutu gelişmekte, toplumdaki üretici güçlerin kendi aralarındaki sosyal ilişki kar amaclı olmakta ve doğanın esas sahipleri olanlar  arasındaki sosyal politik bağ azalmaktadır.

Bu sebepden dolayı bizler bu kısa yazımızla yabancılaşmanın bazı sorunlarına dikkat çekmek istiyoruz.

“Yabancılaşma”  bugüne özgü değildir. Toplumun sınıflara bölünmesi, değişik iş bölümünün ortaya çıkması, toplum dinamiğini oluşturan tarih yaratıcıları arasında da “yabancılaşma”  başladı. Yani emeğin gasp edilme olgusunun toplum sahnesine ilk olarak çıkmasıyla yabancılaşmanın temeli de oluştu.

“Yabancılaşma”nın ekonomik temeli emeğin gasp edilişi olmasına rağmen bu süreçden kısa bir dönem öncesi kadın cinsin erkekler tarafından ötekileştirme çabasını unutmamak gerekiyor, çünkü özel mülkiyet ortaya çıkmadan kısa bir dönem önce de kadınlar üzerinde cins baskısı vardı. Kadın cinsi ötekileştirilmişti, yani kadın cinsinin ötekileştirilmesi sınıfların ortaya çıkmasından daha önce başlamıştı. Erkek ve kadın arasında görev bölümü kadın cinsi ile erkek cinsi arasındaki yabancılaşmanın temelini oluşturdu, zira kadının sömürülmesi bu görev bölümü üzerinde yükseldi.

Toplum ve doğadaki  yasaları  araştıran filozoflar  bu soruna eğilerek yabancılaşmanın siyasal, piskolojik ve ekomomik kaynağını araştırmış, ancak ayrı farklı sonuçlara varmışlardır.  Değişik sonuçlara varsalar da bunların tümünü iki kampta  toparlamak mümkündür.

Birinci kampta yer alan Hegelciler, daha sonra Durkheim, Simmellerdir. Hegel okulunda okuyan filozoflar yabancılaşmayı şu şekilde tarif etmekteydiler:

Doğa  başta olmak üzere çevre kültürü ruhun sonucu olduğunu anlamadıkları için insanalar  yabancılaşmışlardır. İnsanlar ruhun her şeyi yarattığını anladıkdan sonra yabancılaşmadığını belirtmekte, yabancılaşma olgusunu  metafizik  cephede değerlendirmekteler. Tinin, her şeyin üzerinde olduğu başlıca esas veri olduğunu savunmaktalar. Yabancılaşmanın da bu veri üzerinde geliştiğini belirtmekteler.

Hegelin okulunda okuyan ve onun ilk planda görüşlerini savunan  Ludwig Feuerbach yabancılaşma konusunda Hegelden uzaklaşmışsa da köklü kopuş sağlamamıştır, Feuerbach yabancılaşmanın din ile ilişkisini  ele alarak, insanlar ne kadar tanrıdan uzaklaşırsa o kadar yabancılaşmadan uzaklaşır veya insan tanrı için ne kadar çalışırsa kendisi için o kadar az çalışır demekteydi. Hakikata varmaya çalışan Feuerbach sorunun ekonomik temelini görmekten uzaktı. Yabancılaşmanın maddi temelini göremedi, dinin yabancılaşmanın üzerindeki etkisini ancak görebildi, ki o dönemin koşullarında kiliseler tarafından  sevilmiyen birisi olarak tarihe de geçti.

Feuerbach, Hegel ve Marx arasında bir köprüydü, Feuerbach siyasal çıkmazı onun kendi yaşantısında ekonomik olarak yaşadığı zor koşullarda belkide aramak gerekiyordu. Öldüğünde, ölüsünün örümcüklerle kaplı evde olması kötü koşullar içinde yaşamasının sonucuydu.

İkinci kutupta yer alan metaryalistlerdi. Karl Marx emeğin yabancılaşmasının  teorik temelini oluşturduğu, emeğin de  yabancılaşmayı din eksenli sorundan uzaklaştırıp, ekonomik temelin özünü ortaya çıkararak, Yabancılaşmayı kapitalist ekonominin emeği gasp edilişine indirgiyerek, Hegelin teorisini bu konuda da ayaklar üzerine oturttu.

Karl Marks‘a göre yabancılaşma, insanın kendi emeğinin gasp edilmesiyle ortaya çıkmış, insanın kendi emeğine yabancılaşması  ilk bu dönemde başlamıştır. Yabancılaşma, emeğin üretim süreci içinde başkaları tarafinda gasp edilmesi maddi temeli üzerinde yükseldiğini belirtmiştir. Emeğin başkaları tarafından gasp edilmesi, emekçinin mal içinde nesnelleştirdiği emeği karşısındada yabancı duruma gelir. Yani emeğinde yabancılaşır, uzaklaşır. Bu sorunu yazımızın ileriki bölümlerde açıklamaya çalışacağız.

İlkel toplumun Köleci topluma dönüşmesi ile insanlık tarihinde yeni bir dönem başladı, Köleci toplumda köleler kendileri için nesnel güç olma özeliğine sahip değildi, bir başkası için yaşamaktaydılar. Keza feodal toplumda da toprak ranta dayanan feodal sömürü üretim faliyeti içinde çalışanlar kendi emeğine de  yabancılaşmıştı. Siyasi bağlılık ilişkisi sonucu köylülük, sosyal yaşantısında kendisi için değil toprak beyi için yaşantısını sürdürmekteydi. Fiziksel, ruhsal, sosyal ve iktisadi olarak toprak ağası ile bağlılığı sürdürürken, o kadar da kendisinden kopuyordu.

Bu dönem yabancılaşmanın en acı boyutunu kadın cinsi yaşamaktaydı. Onlar geleceğe dahil ve kendi vücudu üzerinde her hangi bir hakka sahip degildiler. Kendi gelecegini belirlemede söz hakkı yoktu. Kendi vucudunu yönlendirmede kendi bilinci ve aklıyla yol alamıyordular, bir başkası onu yönledirmekteydi, her davranış ve eylem biçimi kendisine tersdi, yani kendisi için değil başkası için yaşıyordu, kendisi nesnel olarak kendisine  yabancılaşmıştı. Bu dönemde yabancılaşmanın siyasal ve psikolojik tahribatı kadınlar üzerinde çok ağırdı.

Kapitalist üretim biçimi doğal ekonomiyi yıkarak, toplumsallaşmış üretimi yarattı. Üretim, merkezileşerek bölgeler arasındaki sınır çizgilerini yıktı, büyük üretim dallarında işçi sınıfını yan yana getirdi, işçiler arasında sosyal ilişkiler sağlandı. Böylece işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin maddi temeli de yaratıldı,kapitalistler kendi mezarlarını kendilleri de kazdı.

Küreselleşme veya globalizm olarak belirtilen emperyalist sistem, üretim ve tüketim olmak üzere toplumsal üretimin değişik dallarını oluşturdu. Her üretim dalı içinde üretici kesimini bölerek değişik iş alanına dağıttılar. Çünkü aynı iş alanında toplu çalışan işçiler arasındaki sosyal ilişkilerin işçilerin örgütlemesinde önemli fakför olmasından dolayı küçük üretim birimlerine bölerek aynı iş kolunda çalışanları biri birinde yabancılaştırma politikası gütdüler. Böylece üretici güçler arasındaki dayanışma ruhunu yok etmek istediler. Dolayısıyla aynı iş yerinde emekçiler  arasında kalın çitler koyarak sosyal ilişkileride biri birinden yabancılaştırma politikasını uyguladılar.

Emperyalist ve kapitalist sistemde üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin olmasından dolayı, üretim dağılımı da eşitsizce olmaktadır.Üretim araçlarının azınlığın elinde olması daha fazla üretici güçlerin emeği sömürülürken daha fazla üretim üretilmektedir. Fazla malın üretilmesi üreticinin mal içinde emeğinin nesnelleşmesi ve ürettiği mal karşısında emekçinin değersizleşmesidir. Daha fazla emekçinin kendi emeğinden yabancılaşmasıdır.Burada şu denklem ortaya çıkmaktadır.

“ işçi ne kadar çok zenginlik üretirse, üretim güç ve büyüklük bakımında ne kadar artarsa, o kadar yoksullaşır. Ne kadar çok meta üretirse, o kadar ucuz bir meta olur. İnsanların dünyasının değersizleşmesi, şeyler dünyasının değerinin artmasıyla doğru orantılıdır. Emek sadece meta üretmekle kalmaz,aynı zamanda,genel olarak meta ürettiği nispette kendini, ve işçiyi de meta olarak üretir.’’

Fazla üretim, işçi sınıfının daha fazla sokaklarda açık veya gizli işsizler ordusuna katılmasına yol açar. Kapitalist sistem, işçinin emeğini  onu yaratan emekçinin karşısına çıkarır, ürettiği malı emekçiden uzaklaştırır. Üretici ürettiği mal karşısında ondan yabancı bir nesne gibi ancak onu uzakta yakında görür, ne kadar sevimli ne kadar güzel veya tatlı bir şey olduğunu söyler, ancak ürettiği mala sahip olamaz, üretici ürettiği malı kullanamaz, kendi geçimleri gereği olsa bile onu elde edemez, kendi soyut ve somut, fiziki ve bedensel emeğiyle ürettiği mal başka bir sınıfın denetimi altına girmiş ve emekçi kendi emeği sonucu ürettiği malla yabancı olmuştur.Üretim içinde çalışan işçi harcadığı kendi emeğinine sahip değildir. Emeğine sahip olamıyan emekçi de özgür olamaz, özgürlüğün emeğin özgürleşmesinden geçtiğini biliyoruz. ( Burada bir paragraf açmak istiyoruz, bu gün Türkiye, K .Kürdistanda bu sistem yıkılmadan sistem içinde kalarak özgülleşme teorisini savunan örgüt ve partiler vardır. Bunun mümkün olmayacağını tarihsel tecrübeler ve bunca acı deneyler bize göstermiştir, zira emeğin özgürleşmediği, işçi ve köylü sınıfı başta olmak üzere ezilen halkın kendi emeğinden yabancı olduğu bir sistemde özgürlüğü savunma veya bu fikirleri yaymak emekçilerin özgürleşmesi önünde engeldir.)

Çünkü emek, mal içinde nesneleşmiş fiziki ve bedensel nesnedir.Fiziki ve bedensel faaliyetle herhangi bir nesne içinde var olur. O nesnenin var olması emeğin iki kısmın içinde olmasını zorunlu kılar, aksi biçimde nesne yani mal üretilemez. Emeğin ürünü olan nesnenin emekçi sınıfından yabancılaşması ‘’’Emeğin üretiği nesne, yani emeğin ürünü, emeğin karşısına yabancı bir şey olarak, üreticiden bağımsız bir güc olarak çıkar’’

Emperyalist kapitalist sistemde emeğin ürettigi nesnenin kendi emeğinin karşısına yabancı nesne olarak çıkması, üreticinin dokunmaz biçime bürünmesi en yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Bu sorunun anlaşılması açısından iki örnek vermek istiyoruz. Araba üreten Opel fabrikasında çalışan işçilerin ve teknisyenlerin somut ve soyut emeği sonucu Opel arabaları üretilmekte. Tüm zorluklar altında çalışan emekçiler değişik iş bölümü sonucu üretimde arabalar üretmektedir, fabrikada çıkan, arabalar üreten, ancak  üreten, arabanın yanına yaklaşarak nasırlı eliyle dokunmakta, arabanın üzerinde yazılı olan fiatdan dolayı satın alamamaktadır.

Veya ekmek fabrıkasında çalışan emekçi tüm emeğini harcayarak ekmek üretmektedir. Ancak ürettiği nesneyi yanı ekmeği kendi evine götürememekte her gün binlerce kişi açlıktan ölmektedir, yani kendi ürettiği nesne emekçiden yabancılaşmıştır, üretici ürettiği mala sahip olamamakta mal onun karşısına yabancı bir meta olarak çıkmaktadır. Bu, yabancılaşmanın ekonomik ve sosyal temelini oluşturmaktadır.

Karl Marks buna iki sivri ucu gibi iki degişik yönde açı meydana getirir demektedir ve şunları belirtmektedir.

‘’’…..Gerçek emek,zenginler için harikalar yaratır, ama işçiler için yoksunluk üretir. Emek zenginler için saraylar, ama fakirler için mezbeleler üretir.Emek zenginler için güzellik, ama fakirler için kararıp solma üretir.Emek emeğin yerine makineleri geçirir,ama böylece işçilerin bir bölümü barbarlık tarzı emeğe geri döndürür, öteki bir bölümünüde  makine durumuna getirir. Emek zenginler için zeka ama işçiler için budalalık, aptallık üretir.’’

Marksın üstte belirtiği “Emek zenginler için zeka ama işçiler için budalalık, aptalık üretir”, belirlemesini kısaca açmak istiyoruz.

Yabancılaşma olgusunu tartışanların üzerine vardıkları sonuç dünya gezegeni üzerinde yaşayan insanların büyük bölümü ( Hatta% 90 olduğunu söyleyenlerde var)  kendilerine  yabancılaşmış bunun sebebi ise kapitalist ve emperyalist sistemin siyasal, kültürel, idolojik, ekonomik dayattığı yaşantı sonucu olduğunu belirtmekteler. İnsanların kendisi, dünyada yaşayan değişik türsel varlıklardan ve doğadan yabancılaşması emperyalist  sisteminde kaynaklanmaktadır. Burjuvazi daha fazla azami kär için işçileri kendi varlık koşullarında uzaklaştırmış, emekçi halkların kendi haklarına sahıp çıkma bilincini bulanıklaştırmış, onları modern köle olmaya zorlamıştır. Sistemin kırıntlarıyla bizleri oyalama sistemin parçası haline getirmekteler. Özgürlük, demokrasi söylemleriyle karnımızı doyuracak dualarla köle durumuna getirme çabaları tüm yönleriyle sürmektedir. Karl Marks´in belirttiği ‘’Moden dünyada her birey, aynı zamanda hem köle hemde topluluk üyesidir. Ama burjuva toplumun köleliği,görünüşte en büyük özgürlüktür, çünkü bu, kendi yaşamının, örneğin mülkiyet, sanaii, din,v.b gibi kendi yabancılaşmış öğelerin –genel ya da insan bağlarından kurtulmuş-dizginsiz hareketini kendi öz özgürlüğü olarak gören bireyin görünüşte bireysel bağımsızlığıdır. Oysa gerçekte bu, onun kölelığinin ve insan dışılığının tamamlanmasıdır. Hukuk burada ayrıcalığın yerini almıştır.’’

Burjuvazinin bize dayattığı, iş ve ev hayatı arasında ömürlerimizi geçirme, bizi biliçli üretken yaşamdan uzak tutma istemleridir. Üretken yaşam içine girmeyen kişi burjuvazinin sınırları ve imkanları içinde güzel yaşama, güzel geçinme koşulları ve şartları aramaktadır. Burjuvazide bunu istemektedir. Yanı yaşamı değiştirme faaliyetinden uzak olmayı  bizlere dayatmaktadır. Bu sebepten dolayıdır ki, devrimci hareket içinde bir dönem aktif olan veya hareketin önderliğini yapan dost ve arkadaşlar tarihin belirli bir döneminde bilinçli üretken yaşamı terk ederek, evlerine çekilmekte veya yoz gerici yaşam içine girebilmektedir. Bir dönem fikirlere denk düşen düşüncelerde küçük burjuva heyacanı onların gericiliğe karşı duruşdaki uzun sürmeme sonucunu doğurdu. Burjuvazinin istediği olmustur aslinda.

Biraz daha açarsak, Bizim istediğimiz yalnızca yaşamak değildir, yaşamak canlı olan herkesin yaptığı faliyetdir, aslında, bizim yaşam faaliyetimiz  kendimizi koruma, yaşatma, besleme faliyeti olamaz ve olmamalıdır. Doğada hayvanların da yaşam faaliyeti içinde oldukları biliniyor, ancak üretken yaşam faaliyeti içinde olmadıklarıni biliyoruz. Onlarda beslenme, korunma, gelecek nesilini büyütme ve besleme faaliyeti sürdürmektedirler, kanguraların belirli bir süre bebeklerini kendi koynunda taşımaları, kartalların kendisini yenileyerek ömrünü ikiye katlaması, karıncaların ve arıların yaşam faaliyetinin nasıl olduğu biliyoruz ancak  ‘’ hayvan kendi yaşam faalıyeti ile doğrudan doğruya özdeştir. Hayvan kendisini yaşam faaliyetinden ayrı görmez. Hayvan kendisi yaşam faaliyetidir,  İnsan ise kendi yaşam faaliyetini, kendi irade ve bilincinin nesnesi durumuna getirir. İnsanın bilincili yaşam fáaliyeti vardır….’’

Bilinçli yaşam faaliyeti içinde olanlar, hakim sınıflar için tehlikeli olduğundan dolayı gözaltında, işkencehanelerde öldürülmekte, onlarca yıl zindanlara  atılmakta, onların bilinçli faaliyetiyle yabancılaşmayı ters çeviren teorik ve pratik faaliyetleri engellenmektedir.

Çünkü biliçli yaşam içinde olanlar yalnız kendisinin özgürlüklerini, yaşam biçimini düşünmezler, onlar, dünyanın değişik kıtalarında haksızlığa karşı mucadele etmeyi kendi mesleği olarak görmektedir. Halkın acıları onların acısı, halkın sevinçleri  onların sevincidir.

Yanı Che´ nin;

‘’Dünyanın neresinde olursa olsun, haksız yere birisinin suratına atılan tokatı, kendi suratında hisetmeyen kişinin insanlığından süphe ederim.’’ belirtmesi gibi.

Burada belirtilen bilinçli yaşamdır. Ezilen yoksul kesimin baskı ve sömürü altında yaşadığı süreci, bu sömürü ve baskı katlıamını biz kendi benliğimizde hissetmeliyiz.

Beni ilgilendirmez, benden  uzak olsun gibi gerici anlayışlar terk edilmelidir. Bu kapitalist ve emperyalist kültürün emekçilere aşıladığı kültürdür. Marks´ın “Emek zenginler için zeka ama işçiler için budalalık, aptallık üretir “dediği de budur. Yanı kapitalist sistemin, emekçileri kendi sınıf dayanaklarından uzaklaştırarak, sistemin parçası haline getirme çabası sonucudur. Sistemin getirdiği budalılık boyun eğme kültürüne karşı çıkan, on binlerce onurlu insan Türkiye zindanlarında mahkum edilmiş, onların teorik ve siyasal düşüncesine zincir vurulmak isteniyor. Çünkü doğru siyasi düşüncelerle donanan kişiler  toplumun dönüşmesinin belirli süreçlerinde objektif rol oynamaktadırlar. Sürecin ilerlemesi veya gerilemesinde belirleyici olurlar. Dolayısıyla,Toplumların değişmesinde subjektif öğe olan bilincli faaliyet yanlızca subjektif öğe olmakla kalmamakta keza objektif öğedirde. Toplumların değişmesinde biliçli faaliyet toplumdaki değişimin dinamigi teşkil etmektedir.

Özel mülkiyeti elinde bulunduran kapitalist ve emperyalist tekeller, doğa üzerinde de özel mülkiyet kurmuş, doğaya karşı yabancılaşma sağlanmıştır.

Doğa insanların yaşamları ve geçim araçları olarak imkan sağlamaktadır.Barınma geçinme olanakları insanlara sunar. Güneş, su, ağaç doğanın sunduğu yiyecek olmak üzere canlıların kendi türlerini devam ettirmek için imkanlar sağlar. Bu imkanlar olmadan insanların yaşayamayacağı gibi canlılar da yaşamaz. Kapitalistler doğanın insanlara sunduğu nimetleri tekelleştirerek özel mülkiyet denetimi altına almıştır,kapitalist tekeller dünyanın sonuyla oynamaktalar. 200 yıl önce doğanın insanlara sunduğu yaşam araçları paralı olacağı söylenseydi, o dönemin koşullarına göre deli olmak yeterliydi. Ancak bugün canlıların en temel yaşam aracı olan havanın seneler sonra paralı olamayacağını söylememek için deli olmak gerekiyor. Çünkü kapitalistler doğa üzerinde her şeyi metaya dönüştürmüş, doğayı kendi tekelleri altına tutarak azamı kär sağlamakta bu sebepden dolayı insan sağlığını düşünmeden dünyamızı çöp kutusu haline getirmişlerdir. Ayrıca doğanın bize sunduğu her şeyi havanın dışında metaya dönüştürmüşlerdir su,ağaç… v.s. Hatta hava kirliliği bazı ülkelerde öylesine hat safhaya ulaşmış ki, kirli havadan dolayı maskeyle gezen insanları görüyoruz. Bu kirliliği yapan kapitalist tekellerin ürettiği üretim sonucu insan sağlılığını ve doğanını kirliliğini gözetmemektedirler.

Toplumsal mülkiyete ait olan araçlar kirlenmis insan oğlu kendi araclarına sahip çıkma kendi denetimine almamasından dolayı doğanın kirlenmesi devam etmektedir. Dağlar, ormanlar, sular, denizler parsellenmiş, emperyalist devletlerin denetimi altına girmiş,kısacası doğa emekçilerden yabancılaşmıştır.

Sosyal faliyet içinde yabancılaşmaya karşı mücadelemizi

Yoğunlaştırmalıyız.

İnsan sosyal bir varlıktır. Eglenme, gülme, sohbet etme, sosyal aktivelere katılma insan olmanın temel özelikleri arasındadır. Bu olgudan hareketle bilinçlerimizin tazelenmesi yeni bilinç öğenin elde edilmesinin diğer ayağıda belirttiğim sosyal faaliyete katılıp tartışma, sohbet etme yoluyla elde edilecektir. Maonun kitlelerde kitlelere belirtiği yanancılaşmaya karşı panzehirinin olduğunu burada belirtmemiz gerekiyor, Sosyal alandaki yabancılaşmanın getirdiği bireysellik ve sosyal siyasal faaliyetlerden uzak kalma toplumda önemli şekilde kendi varlığını devam ettirmektedir.

Sosyal faliyetlerde yer almamız kitleleri daha yakın tanımamız onlarla siyasal ve toplumsal sorunları tartışmamızı sağlayacaktır.

Sistemin getirdiği yoksullaşma ve fakirleşme sosyal zeminin daralmasına yol açmaktadır. Çünkü yoksulluk emekçilerin daha fazla çalışmasını sağladığı gibi ağır iş koşulları sosyal faaliyete katılmayı engellemektedir. Özelikle bilinçli biçimde kapitalistler kitlelerin sosyal faliyetlerini engellemekte, soysal faaliyet sağlanan alanlar kapatılmakta veya özelleştirilmekte. Almanyada her mahallede olan kütüphaneler, gençlik evleri, çoğu mahallelerde kapatılmıştır. Gençlerin buluşmaları ve okumaları burjuvazi tarafında bilinçli engelenmekte, sistemin biliçli politikasıyla bunlar kötü alanlara yönderilmektedir. Böylece toplumda süren yabancılaşma sosyal ilişkilerde de boyutlanmıştır.

Tolumsal üretim faaliyeti içinde pratik hayat yaşamımızla yabancılasmaya karşı mücadelemizi kararlılıkla yürütmemiz, teorik ve siyasal düşüncelerimizin öznesi olmamız gerekmektedir. Her haraketimizi buna göre biçimlendirmemiz gerekiyor, bu da teori ve pratik arasındaki diyalektik ilişkinin bağlantılı olması, pratigimizin teori ve siyasal düşüncelerimizin denetimi altında olmasıdır. Yani yaşam biçimimiz biliçli ve bizi yönlendiren bilincimizin denetimi altında olmalıdır. Aksi taktirde söylem ve pratik arasında kocaman fark ortaya çıkar, teorik düzeyde esas doğru sözler söylenir veya sol görünür, pratikte de tersi durum ortaya çıkar. Yani söylemlerimize inanmama durumu aynaya yansır. Yaşantımızda, sohbetimizde bazıarkadaslarımızın  çok konuştukları plan ve programlarda çok nasihat ettiklerıni biliyoruz, buna karşı değiliz, yapılsın, yapılmalı da ,ancak buna uygun hareket edilmelidir. Aksi durum söylenen şeyler inandrıcı olmayacak  söylenen şeyler kendisine de yabancı olur. Üste emekçinin üretim süreci içinde emeğini satarak karşılığında olan mala sahip olamdığını vurguladık, yanı emek ile onun emeği sonucu elde edilen ürün arasında kocaman fark ortaya çıktığını belirttik ve emekçi kendi emeğine sahip olmadığından ondan yabancılaştığını belirttik.Tıpkı onun gibi saatlerce fiziksel ve ruhsal enerjisini harcayarak teorik söylemlerde bulunan arkadaşların bu teorik söylemlere bağlı olmaması kendi nesnesine yabancı olması sonucudur. Dolaysıyla yabancılaşma belirttiğimiz teori ile pratik arasındaki ilişkilere de yansıyor. İnsanların  üretim mücadelesi yalnızca her hangi fabrikada çalışmakla özdeş degildir, toplumsal hareket içinde yazma, resim yapma, toplantı düzenleme kısacası toplumsal üretim mucadelesının degişik biçimleridir. Kişi, fiziki enerjisini kullanarak konuşur, yanı bir emek verir, eğer bu verdiği emeğe sahip çıkmazsa emek ondan yabancılaşır, o kişinin pratik hattı ile sarf ettiği emek arasında derin ucurumlar olur, burada yabancılaşma daha fazla görünüyor, zira fikirde dik duruş genel ilkelerdeki dik duruşu sağlamaz, Bir an heyecanıyla dönemin getirdigi küçük burjuva heyacanlanma belirli dönemde devrimci faaliyette bazi yoldaşlarımızı ön plana çıkarması eğer onların bu fikirleri kendi davranış ve hayat yaşantısına göre düzenleyerek genel ilkelere bağlılığı sağlanmazsa kısa süre sonra devrimci mücadeleyi terk edeceklerdir. Fikir, davranış ve hayat kosullarını değiştiremiyorsa fikire denk düşen anlayış, pratikte doğru ve uzun süreli duruş sağlayamaz.

‘’Ama ayağa kalmak için,tinin yalın gevşek getirmeleri ile yıkılamayacak gerçek ve duyulur boyunduruğu gerçek ve duyulur kafası üstünde egemen bırakarak, düşüncede ayağa kalkmak yetmez’’ Ayağa kalmak burjuvazinin baskı ve katlıamlarına karşı durma, ideolojik ilkelere bağlılılık ve buna göre degişme ve dönüşmeyi zorunlu kılar.

Sonuç olarak, burjuva sistem içinde Yabancılaşmış emek,Yabancılaşmış insan,Yabancılaşmış yaşama karşı mücadele ederken, kapitalist sistemin yerine baskının sömürünün olmadığı bir dünyanın yaratılmasıyla yabancılaşmanın ortadan kalkacağı bilinciyle hareket edilmelidir.

 

Almanya Demokratik Haklar Federasyonu

adhk tarafından

Almanya’da gelişen neo-Nazi Faşist Örgütlenmesinin Gelişimi

Ocak 9, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

Almanya’da gelişen neo-Nazi Faşist Örgütlenmesinin Gelişimi 

 

Bu yazıda  Neo Nazi Örgütlenmesi´nin  siyasal ve teorik bölümlerine geniş detaylı girmeyeceğiz.  Bu yönlü geçmiş kongrelerimizde geniş kapsamlı açılım yapılmış, Faşist gelişme, ırkçılık, milliyetcilik üzerine geniş teorik açılımlar kongrelerimizde yapılmıştır. Ayrıca; ırkçılık ve milliyetçilik üzerine ADHK´ mız bülten çıkarmıştır. ADHK mızın internet sayfasında ırkcılık ve milliyetçilik üzerine yazılan  yazı bulunmaktadır.

 

Bu yazıda ki amacımız Neo Nazi örgütlenmelerinin somut durumunu medyada çıkan bilgilerle, dosya biçiminde açılımıni sağlamaktır.

 

Uzun süreden beri Almanya´da  tartışılan neo-Nazi olarak belirtilen faşist akım, ikinci dünya savaşında millyonlarca kişiyi fırınlarda öldüren Adolf Hitler´in takipçileri ve onun ideolojisini benimseyen ve uygulayan kesimdir, bunlar da  aynen adolf Hitler gibi millyonlarca işçi, emekçi ve göçmeni fırınlarda yakarak katletmek istemektedirler.

Adolf Hitler takipçileri yeniden hortlamış, yürüyüş, miting, toplantı yapma hakkı elde etmişlerdir. Son dönemde Alman Devleti bunlara izin vererek legal çalışmalarını yürütmektedirler. Hatta yapılan yürüyüş ve mitinglerde Alman Devleti bunları korumakta, neo-Nazi yürüyüşlerini engelleyen barışçıl kitleyi çoplamakta, gaz atmakta, tutuklamaktadır. Aksi tavır da Alman Devleti´nden  beklemek eşyanın tabiatına aykırıdır. Zira, burjuva diktatörlük ile faşist diktatörlük tekelci burjuvazinin halk üzerinde uyguladığı baskı biçimleridir. Tarihsel koşullarda hangi diktatörlük biçiminin uygulanacağı, içinden geçildiği koşullar belirliyici olur. Ekonomik kriz v.b koşullarda genelikle tekelci dıktatörlüğün baskı biçimi olan burjuva diktatörlüğü  faşizan biçime bürünür.  Devlet organları ( yasama, yürütme, yargı ) bu faşizan biçime göre yeni kanun ve yasalarla  faşistleştirilir. Son dönemde Almanya´da görülen de ( özelikle neo-Nazi olaylarınin akabinde ) budur.   Yanliş anlaşilmaya yol açılmaması açısından, bizler ,Almanya´da faşizmin olduğu anlayışında degiliz, ancak faşist gelişmeleri de yazıda da belirttiğimiz gibi görüyoruz.

 

Bu faşist ideoloji, degişik ülkelerde, degişik biçimlerde, degişik araçlarla uygulanmaktadır. Dünyanın bir çok ülkesinde farklı biçimlerde uygulanan faşist diktatörlük  kapitalist emperyalisler ve onların uşakları olan komprador ve toprak ağası diktatörlüğü  olduğunu belirtmek istiyoruz. Degişik ülkelerde isimler değişik olmasına rağmen özü aynıdır Faşizim.

Alman Devleti´nin belinde  kambur oluşturan neo-Nazi örgütlenmeleri, 9 göçmen emekçinin öldürülmesi ve onlarca kişinin yaralanmaları aklanamaz bir durumdur, bu olaylarda Alman Devleti´nin payının olmasını,  her ne kadar katilleri  yargı önünde yargılaması, bu kamburu atmaya çalışsa da tarih affetmeyecektir.

 

Faşist örgütlemenin  bir kolu olan Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) Örgütü´nün azgın katillerinin  bu kadar elini kolunu sallayarak hareket etmesi, 9 göçmeni öldürmesi  Alman Devleti´nin bunlara sağladığı avantajlar  ve Alman Devleti´nin yürütme, yargılama, yasama organlarında faşist partilerle ilişkileri olmasının sonucudur, ki faşist partilerin beslenmesinin devlet organlarının vasıtasıyla ve kapitalist tekellerin verdiği yardımla olduğu açıktır. Burjuva basını ve daha sonra kurulan araştırma komisyonu, devlet organları ile faşist neo-Nazi arasındaki ilişkilerin bir bölümünü deşifre ettiler.

 

Kapitalist tekellerin ihtiyaci gereği olarak yaşatılan bu faşist partiler kapitalist tekellerin ihtiyaçlarını yerine getirmektedirler. Sermaye kendisini yeniden şekillendirmek için Neo Nazi örgütlemeleri yaratır ve korur. Daha önce  nasıl Adolf Hitler´i yaratmış ve sermayenin yeniden yapılanmasını sağlamışsa  bu gün de yeni Hitler´i yaratarak sermayenin  azami kazancıni sağlamak istemektedir. Sermaye birikimindeki her kısmi  gerilemenin akabinde göçmenleri sorumlu tutmaları, göçmenlere saldırmaları, ekonomik ve demokratik hakları emekçilerin elinden almaları, saldırının ekonomik temelini göstermektedir. Faşizimde bu olgunun üzerinden yeşermektedir.

 

Alman  Devlet´i  tarafından  neo-Nazi faşistlerin korunduğu biliniyor. Geçmişte de aynı yargılamalar göstermelik olarak oldu, katillere  mahkeme tarafından komik cezalar verildi, akabinde salıverildiler. Bu gün de,  yargı önünde yargılanan kişiler hangi cezaya çarpıtılırsa çarpıtılsın Alman Devleti´nin öldürülen göçmenlerin ölümünde payı oldugu gizlenemez. Devlet yetkilileri  ile bu neo-Naziler arasındaki ilişki kamuoyunda bilinmektedir. Kendilerinin bile ‘‘ daha ciddi önlem alınsaydı bu kadar kişinin ölümünün önüne geçerdik´´ söylemleri,  ölümlerde birinci derecede payları olduğunu net olarak açıklamaktadır. ( Peki önlem niye alınmadı? Bu soruyu herkesin kendisine sorması gerekmektedir.) Eğer önlem alınsaydı bu gün katiller tarafından öldürülen 9 emekçi yaşamış olacaklardı.

Aşağıda verecegimiz örneklerde de olduğu gibi  neo-Nazilerin bir kısmı Alman Devleti tarafından  aranmalarına rağmen, devlet tarafından bu kişiler tutuklanmıyor, önlem alınmıyor, bu kişiler 9 göçmenin vurulmasında rol oynuyor veya direk tetikçiler.

 

Almanya´da yargı önünde sözde yargılanan neo-Nazilerin bir bölümü kamuoyunda medya vasıtasıyla deşifre edilmiş, bu deşifre olanlar  yargı önünde sözde yargılanmaktalar. Ortaya çıkmayan yani isimleri  gizli tutulan neo-Naziler halen görevinde ve devletin şu veya bu organında çalışmaktalar. Neo-Nazilerin  bir bölümünün, kamuoyunda ortaya çıkan isimlerin neo-Nazi örgütlemelerinin yalnızca bir kısmınin olduğu bilinmektedir. Bilinen bir veya iki neo-Nazi örgütlemesiyle bu gelişmeleri açıklamak faşist gelişmelerin diger kesimini saklama ve  koyunlarında büyütmektir. Tıpkı geçmişte olduğu gibi.

 

Geçmişte de hakim sınıflar aynı taktikle ve aynı propagandayla kitlenin önüne çıkmaktaydılar, neo-Nazi   örgütlemelerinin  bir takım kendini bilmez kişiler olduğunu geçmişte söylemişlerdir, bu söylemle faşist örgütlenmeyi saklamışlardır.

 

29 Mayıs 1993’de de Solingen´de  Genç ailesinin oturduğu evi kundaklayan  ırkçı faşistler   9 yaşındaki Hülya Genç, 12 yaşındaki Gülistan Öztürk, 18 yaşındaki Hatice Genç, 27 yaşındaki Gürsün İnce ve 4 yaşındaki Saime Genç´i katletdiler. O dönemde devletin yetkili kişileri tarafindan bu katillerin serseri olduklari söyleniyordu. Yani bu faşislerin dayandığı örgüt olan neo-Nazi örgütünü saklayarak, bir takım serseri kişilerin olduğunu beyan etmekteydiler. Böylece neo-Nazi örgütünü kitlelerden gizleyerek kitlelerin dikkatini başka yöne çekmekte, Nazi örgütlemesinin gelişmesine destek vermekteydiler.

 

Peki gerçek böyle miydi?  Gerçekte katillerin neo-Nazi örgütlerle ilşkisi yok muydu? Bir takım serseri olan neo-Nazi örgütlerle ilişkisi olmayan insanlar mıydı?

Alman medyasında ve Evrensel gazetesinde çıkan bir haberi burada aktarmak istiyoruz. Solingen  katliamını kast ederek, ‘‘Basın ve güvenlik birimleri katliamın kendini bilmez bir kaç neo-Nazi genç tarafından işlendiğini propaganda etse de, gerçek hiç de öyle değil. Zira saldırıya katılan neo-Nazi´lerin üçü Berd Schmitt’in sahibi olduğu ve dövüş sporlarının öğretildiği “Deutschen Hochleistungs kampfkunstverbandes” (DHKKV) adlı derneğe gidip geliyordu. 1992’de yasaklanan Milliyetçi Cephe’nin başkanı Meinolf Schönborn’ın inisiyatifiyle kurulan bu derneğin amacı, “Milliyetçi Saldırı Komandosu” yetiştirmekti. Bu dernekteki dövüş sporları derslerine katılanların bir çoğunun ırkçı çevrelerden olduğunu bilmeyen yoktu. Derneğin yöneticisi Schmitt, aynı zamanda Eyalet Anayasayı Koruma Teşkilatı hesabına çalışıyordu. Yani, Anayasayı Koruma Örgütü’nün ajanı Solingen’de ırkçılara dövüş sporları öğretiyordu. Bu durum defalarca gündeme getirilmesine rağmen dava sırasında ne ajanların ne de ırkçı örgütlerin rolü soruşturulmadı. Sonuçta Genç Ailesi’nin evi “kendini bilmez dört ırkçı” tarafından yakıldığı savıyla kaldı.‘‘

Solingen katlıamınin akabinde saklanan gerçekler 9 emekçi göçmenin öldürülmesiyle de sürdü. Hep gerçekler saklandı. Solingen katlıamında doğru, tarafsız araştırma olsaydı, Anayasa koruma teşkilatı ile neo-Nazi´leri yetiştiren kurumlar arasındaki ilişki ortaya çıkardı, veya bu gerçek gizlenmezdi. Hakim sınıflar bu gerçeği sürekli gizlediler.

Bu günde bu faşist örgütlemenin ortaya çıkan insanlardan ibaret olduğunu göstererek diğer faşist  örgütlemeleri gizlemekteler. Almanya´da fasişt gelişme ve  ortaya çıkan neo-Nazi örgütlemelerle açıklamanın inandırıci yönü olmaz. Ki NSU davasında da görüldüğü gibi devletin istibarat örgütü ve yargı organları, yürütme organları, NSU davasında şu veya bu biçimde isimleri geçmektedir. Binlerce üyesi olan büyük tekellerle ilişkisi olan neo-Nazi ırkçı parti ve örgütler halen  varlığını sürdürmektedir. NPD  bu partilerden bir tanesidir.  Bizim verdiğimiz vergilerden de milyonlarca € devlet kademelerınden para almaktadır.

Ayrıca faşist gelişme bir kaç kişiyle açıklanacak durum degildir, olamaz da. Böyle olsaydı, son dönemde anti kapitalist yürüyüşler polisler tarafında provaka edilip, yürüyüşe katılanlar coplanmazdı, üzerine gaz atılmazdı. Yurt dışına Alman askerleri ve polisi gönderilerek geri kalmış halklar ve uluslar  koyu baskı ve katliamla ezilmezlerdi.Yeni kanunlarla faşizan baskının yolları açılmazdı.

 

Bu kısa vurgudan sonra bu faşist örgütlemenin Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU  örgütünün geçmişten bu güne kadar mevcut durumunu burada kısaca açmak istiyoruz.

İkinci dünya savaşında ikiye bölünen Almanya´da, kısa süre DDRde halk demokrasisi yönetimi sürdü, 1950  ortalarına doğru yani Stalin´in ölümü sonrası SSCB  ekseni içinde kalan DDR´de  uyguladığı gerici, karşi devrimci diktatörlükler sonucu  halk  muhalefetiyle yıkılmıştır. Bir  nevi  Alman devleti tarafında satın alınmıştır.

 

Duvarların yıkılmasından önce  ‘‘DDR zamanında Jena da aşiri sağ olaylar sahneleniyordu, ancak çok gizli yapıldığından kamuoyuna asla bir şey gösterilmiyordu.‘’ Spiegel.

Bu eylemleri yapan DDR ´deki neo-Nazi faşist örgütlerdi. . Özelikle  DDR de yaşayan göçmenlere karşı saldırılar sürüyordu. Bu eylemler devlet tarafında izleniyordu ancak kamuoyuna yansıtılmıyordu.

Batı Almanyada ise ikinci dünya savaşında yenilen Hitler diktatörlüğü kısa süre sonra tekrar diriltmek isteniyordu.

Batı Almanyadaki faşişt partilerin gelişmesiyle ilgili Vikipedia´ de yer alan makaleyi konumuzla bağlantılı olduğı için burada sunmak istiyoruz.

‘‘1949’da Batı Almanya‘da Sosyalist Reich Partisi (Sozialistische Reichspartei – SRP) isimli bir neo-Nazi parti kuruldu. Parti, II. Dünya Savaşı’nda görev yapmış subay Otto Ernst Remer ve tümgeneral Fritz Dorls tarafından kurulmuştu. Yaklaşık 10.000 üyesi olan ve Aşağı Saksonya ile Bremen parlamentolarında sandalye kazanmış olan bu parti 1952’de nasyonal sosyalizmi savunduğu için kapatıldı. SRP’nin kapatılması üzerine neo-Naziler Alman Reich Partisi‘ne (Deutsche Reichspartei – DRP) katıldılar. 1950’de kurulan Alman Reich Partisi ilk zamanlarda neo-Nazist bir pozisyonda değildi, 1952 ve 1953 yıllarında çok sayıda neo-Nazinin partiye katılmasıyla neo-Nazi bir partiye dönüştü. DRP’yi 1953’e kadar Bundestag‘ta 5 milletvekili temsil etti, 1951 ve 1955 yıllarında Aşağı Saksonya parlamentosunda, 1959’da ise Renanya-Palatina parlamentosunda sandalye kazanmayı başardılar. Parti, Almanya genelinde pek başarılı olamadığı için 1964’te kendini feshetti.‘‘

Almanya devleti ikinci dünya savaşında yenik düşmesi hemen akibinde faşist partilerin kurulması, Adolf Hıtlerin devlet organları içindeki kalan kadrolar odaklıydı, yenilen faşist parti kendisini yeniden diriltmek istiyordu . 1964 yılında kendisini fehs eden SRP nin yerini Friedrich Thielen 1964’te NPD‘yi kurdu.  1964 de kendisini fest eden nazi örgütün yerine  bir baska parti kurulumustur.‚‘‘ Bremen doğumlu Thielen, Almanya’da bir hızar operatörü olarak çalışmaktayken 1943’te askere çağrıldı ve II. Dünya Savaşı‘nın sonuna kadar Ukrayna’da görev yaptı. Savaş bittikten sonra Bremen’de inşaat mühendisi olarak çalışmaya başladı ve siyasete atılması da aynı döneme rastgeldi. 1946’da CDU’ya katıldı ve 1958’e kadar bu partide siyaset yaptıktan sonra Alman Partisi’ne katıldı. 1964’te NPD‘yi kurdu. 1967’ye kadar NPD genel başkanı olarak görev yaptıktan sonra görevi Adolf von Thadden‘e bıraktı.‘‘

İkinci dünya savaşından sonra bu güne kadar  neo nazi örgütler sürekli var olmuşlardır, kendi yapısını korumuşlardır, ancak deyişik isimler altında kendilerini isimlendirmişlerdir. Üste aktardığımız paragrafda bu daha iyi görünmektedir.  Sosyalist Reich PartisiAlman Reich PartisiNPD ve daha farkli isimler altında kurulan  faşist partiler, NPD bugün halen varlığını sürdürmekte, yerel parlementolarda milletvekillerı yer almaktadır.  9 emekçi göçmenin katledilmesinde NPD ile NSU arasında ilişkilerin olduğu basında yer aldı. Bu ilişkilerden  bir tanesi Milliyetçi Demokratik Partisi’nin (NPD) eski yöneticisi Ralf Wohlleben dir. NSU nun cinayetleri işlemesine yardımcı olmuştur.

 

( NPD ´nin kisa gecmisine bakarsak,  irkçi, milliyetçi parti olan NPD 1964´de  kuruldu, bu güne kadar çeşitli dönemde yasaklanma dilekcesi verilmesine rağmen, Alman Anayasa Savcisi tarafindan engellendi, yasaklanmadi.  2011 da  NPD resmi üye sayisi 6300dir.  En fazla sosyal tabani olduğu yerler Sachsen, Mecklenburg-Vorpommern, yerel parlemento seçimlerinde Sachsen (5,6 Prozent, 2009) und Mecklenburg-Vorpommern (6,0 Prozent, 2011) oy  almış parlementoya girmiştir.Merkezi seçimlerde 2009  bu nazi parti 1,5 Prozent oy almıştır. Özelikle önemli gençlik tabanı da söz konusudur. Ayrıca  devletden  burjuva partileri gibi NPD ırkçı ve milliyetçi parti de  2012 yilinda 1,436 Millionen Euro yardım almıştır.)

1990 sonrası  Batı Almanya emperyalist devleti  DDR´i  satın aldı, İki Almanya´nin birleşmesiyle  ‘‘ aşırı sağ düşünen birey ve gruplar oluşarak, Bati Almanya ile ilişki kurdu, Naziler bu birey ve gruplar ile ilişkiye geçerek    „arkadaşlik“ grupları kurularak eylemler yapti, neo-Nazi´lerin en fazla  buluşma yerleri Thüringen de, Jena, Stadtroda, Saalfeld-Rudolstadt ve Gera şehirleri idi, bu alanda   faaliyetlerine başladılar. Yabancilara karşı düşmanlık, şiddet motifli olarak yeni boyutlara ulaştı.- Spegel.

 

‘‘Eylül 1991 de Hoyerswer de antlaşmalı gelen yabanci işçilerin kaldığı yurt (wohnheim), ve ilticaciların kaldığı iltica yurdu saldırılara uğradı. Agustos 1992 de Rostock-Lichtenhagen de yapılan saldırı  2.Dünya savaşi sonrası yabancılara karşı yapılan en ağır düşmanca uygulanan şiddet eylemiydi.‘‘- Spiegel.

 

1992 de 22-26 Ağustos arası yanı tam beş gün aralıksızca, Neo-Naziler Rostock kentinin Lichtenhagen semtinde Viatnam´li ilticacıların  oturduğu yurt evine civar bölgede gelen yüzlerce neo-Nazi  Vietnamli göçmenlere saldırmış, beş gün süren bu saldırı  devletin makamlarının gözü önünde olmuş ve polis seyirci kalmıştır. Her gün Nazi´lerin saldırısına uğrayan Vietnam´lı sığınmacılar kendi imkanlarıyla korunmuşlardır.  Faşistler en son gün molotof kokteyli ile binayi ateşe vermeye çalışmışlardır. Saldırının hemen akabinde ZDF kameramanı olayı haber yapmış, kamuoyu yaratmıştır. Akabinde soruşturma açılmış, sorumlu faşist ırkçılar tutuklanmış 12 ve 18 ay cıvarında  komik cezalara çarpıtılmıştır. Ikinci dünya savaşından sonra en büyük olay olarak berlirtilen, kısaca üstte belirtiğimiz durumdur. Yani beş gün boyunca polisin gözü önünde yüzlerce neo-Nazi saldırısında karşı yaşam mücadelesini veren Viatnam´lı emekçilerin çapalarıydı. Demokrasi beşiği olarak bilinen, hak ve özgürlüklerden dem vuran Alman Devleti ise süren saldırılar karşısında sessiz kalmış, Viatnam´lıları koruma gücüne sahip olmamıştır.

 

Almanya´nın birleşimi neo-Nazi örgütlemeleri de geliştirdi,güçlendirdi;birincisi neo-Nazi örgütleri  yoksulluğu iyi kullandılar, ikincisi irkçılık milliyetçilik hızla gelişti. Irkçılık ve milliyetçilik esası şu argumanlar üzerinde gelişiyordu: Yabancıların burada oluşu sonucu işsızligin geliştığı, devlet kasalarındaki paranın çoğunun yabancılara harcandığı, iş yerlerinde yabancıların çalıştığı, Alman yerlilerine iş koşullarınin kalmadığı, yabancı nüfusun fazlaca artması sonucu Almanya´nın yabancıların denetimine gireceyi  palavrasıydı.  Bu gerici faşist propagandalar Avrupa Birliği´nin birleşimi ve tek para birimi olan €´nun  tahvüle çıkmasıyla daha fazla arttı, yoksulluk, fakirlik v.b durumunuda propagandalarında kullandılar.  Dolayisıyla neo-Nazilerin sosyal tabanı gelişti.

 

Üstteki argumanlarla NSU hücresi içinde yer alan ve faşist ırkçılar,  göçmen emekçilere karşı şiddet uygulamış ve ırkçı ve milliyetçi neo-Nazi saldırılar sonucu 167 civarında  emekçi- göçmeni öldürmüş, yüzlerce kişiyi yaralamışlardır. Bu bile neo-Nazi örgütlerin genişliğini anlatmakta, üç veya dört kişiyle kapsamlı olmadığıni bize göstermektedir.

 

Devlet şunu iyi bilmektedir ki Almanya´nın ekonomik olarak gelişmesinde göçmenlerin emeği olduğu, onların emeği üzerinden  Alman ekonomisinin gelişmektedir. DDR de duvarların yıkılmasıyla alman emekcilere olduğu  gibi göçmen emekçilerede  ağır yük getirilmiştir, DDR  ekonomisinin düzeltilmesi için devlet milyarlarca harcama yapmıştır. Yapılan bu harcamalar emekçilerin sırtına yüklenmiştir.  Bu giderlerin faturası yine halka çıkarılmıştır, tamda bu dönem yardımlaşma  (solidaritet) vergisi kanunu yasallaştırılmış, çalışan kişilerden her ay belirli bir para miktarı banka hesabindan kesilmiştir. Bu kesinti isteye bağlı degildi, devletin çıkardığı kanundu. Bir nevi zorla alınan vergiydi. Kendi geçimini sağlamakla zorluk çeken emekçi zorunlu olarak bu vergiye tabi idi.

Neo-Nazi propagandalara yer veren Alman medyasi, göçmenlerin Alman ekonomisinin kalkınmasındaki payına yer vermemektedir.  Hatta her ekonomik krizde yabanci ve göçmenler  hedef seçilmekte, yerli emekcilerin dikkatleri  yabanci ve göçmenlere yönelmekte, hedef gine göçmenler gösterilmektedir, akabinde neo-Nazi ırkçılar göçmenlere saldırı düzenlemektedir. Yani saldırı adresini siyasi parti temsilcileri ve burjuva medyası göstermektedir. Adres ilk planda  Almanya´da yaşayan göçmenler, ikinci planda Alman devrimcileri ve sosyalistleri, üçüncü planda Alman emekçileri v.s böylece devam edecektir; tıpkı Hitlerin yaptığı gibi.

 

Neo-Nazi NSU  tarafından  vahşice öldürülen emekçilerin ismi ve öldürüldükleri yerler,

09 Eylül 2000- Nürnberg- Enver Simsek –  Çicekçi
13 Haziran 2001- Nürnberg- Abdurrahim Özüdogru-  Terzi
27 Haziran 2001- Hamburg -Süleyman Tasköprü-  Bakkalci
29 Agustos 2001- München- Habil Kilic-Bakkalci
25 Subat 2004- Rostock- Mehmet Turgut- Dönerci
09 Haziran 2005- Nürnberg -Ismail Yasar-  Dönerci
15 Haziran 2005- München- Theodoros Boulgarides-  Anahtarci
04 Nisan 2006- Dortmund-  Mehmet Kubasik- Gazete bayii
06 Nisan 2006- Kassel- Halit Yozgat-  Internet cafe
25 Nisan 2007- Heilbronn- Michèle Kiesewetter- Polis Memuru

09 Haziran 2004 Köln Türkiyeli esnafların yoğunluklu olduğu Mülheimer Keupstraße ye atılan Çivili bomba 4’dü ağır  toplam 22 kişinin yaralamıştır.

 

Neo Nazi  katillerin   göçmenlere saldırarak göçmenleri öldürmesi akabinde  devletin yetkili organları tarafından döner cinayeti, daha sonra  ise alacak verecek gibi iddaları ortaya atarak  dikkatler sürekli faşist odaklı örgüt ve gruplardan  uzak tutuldu, faşistlerin yaptığı kundaklamalar başka yöne çekildi, yangınlar gizlendi veya katiller aile içinde arandı, ayyaş, sarhoşların yaptığı söylendi. Tüm bunlar fasist katillerin saklanması, faşist katliamlara yol açtırdı.  Bilinçli biçimde yapılan bu gerici karşı devrimci propagandalar faşist odaklı gelişmenin yolunu açtı. Bu faşist gelişmeler Alman Anayasasını Koruma Örgütünün bilgi dahilinde iken bunlar saklandı veya göz yumuldu. NSU, faşist neo-Nazi grubun eylemleri yaptığıni  biliniyordu, ancak bu faşist odaklara sessiz kalınıyordu. Yani bir öncesi katliama göz yumularak gelecek bir katliamın yolu açılıyordu.

 

Eylül 1991 de Hoyerswer saldırısinın üzerine gidilseydi, 29 Mayıs 1993’de Solingen´de 5 emekçi göçmenin öldürülmesi engellenirdi, 29 Mayıs 1993’de Solingen  katlıamınin üzerine gidilseydi, 9 göçmen emekçinin ölümü engellenebilinirdi. Maalesef, Alman Devletinin ırkçı ve milliyetcilere karşı uyguladığı -duymadım,  görmedim- gelenekselleşen politıkası devam etti. Bu politika sayesinde  katiller 100´ün üzerinde emekçiyi katletti.

Medyada  şunlar yer almaktadır,  1990 dan beri neo- Nazi katiller  Uwe Böhnhardt, Uwe Mundlos und Beate Zschäpe in der Neonazi-Szene Thüringens çevresinde aktif faliyet yürütmektedirler. Bunlar  Thüringer Heimatschutz (THS), içinde yer almaktalar ve  NPD  kontakları vardı. Alman anayasasını  koruma organlarında  THS, ilişkileri var keza bazıları buraya üyeler , buradan gelen informasyonu Alman Gizli Örgütüne satmakta veya vermekteler. Ancak ilk olarak 2011 sonrasi ´döner cinayeti´ olarak bilinen ölümler neo- Nazilerin üzerine dikkati çekiyor. -Stand: 24.04.2013 11:37 Uhr  Von Patrick Gensing, tagesschau.de

Üstte belirtilen şudur, Alman Koruma Örgütü elamanları Vatan koruma grubu içindeler bilgileri Alman Koruma Örgütüne vermektedirler, ancak buna rağmen 2011´e  kadar gelen bilgiler ya saklanıyor veya sessiz kalınıyor. Eğer 1990 da bu faşist gruh engellenseydi 9 göçmen bu gün yasamış olurlardı.

Ki 1998 başlarında ‘‘Anayasa Koruma Örgütü (Gizli Haber Alma Servisi) tarafından haftalarca gözlenen bu üçlü, nihayet aranmaya başlanıyor. Jena da Zschäpe tarafından kıralanmış bir `garaj´ aranıyor. Aramada Böhnhardt da vardır, fakat sonradan polis tarafından gözardı edilerek arama dışında kalıyorlar. Zschöpe ye ait bu garajda çok sayıda ırkçı propaganda malzemesi, bomba yapımı için ham malzeme ile 1,4 Kilo TNT bulunuyor. Böhnhardt, aramadan haberi olmayan Zschöpe ve Mundlos‘u durumdan haberdar ederek gizlenmelerini sağlanıyor. Haklarında tutuklama kararı çıkartılır fakat uygulanamaz.Ya da uygulanmak istenmez.

Ancak bu katiller elini kolunu sallayarak 9 göçmenini öldürüyor.  Çok açık biçimde  faşist katillerin Alman Devleti kurumlarıyla  ilişkilerinin olduğu gerçegini bile  siyasi partilerin yöneticileri  saklama durumuna düşememişlerdir. Bu gün mahkemede yargılanan  Zschäpe kiraladığı garajde bu kadar yüklü malzemenin çıkmasına rağmen tutuklanmaması devletle arasındaki ilişkilerin sonucudur.

Bazı iddialarda, bu faşist katillerin yer altına çekildiği ve güvenlik birimlerinin bunların nerede olduğunu bilmediğinden dolayı tutuklamadığını dile getirmekteler. Evrensel Gazetesi´nde ve Alman medyasında bu iddia hakında Federal Meclis Araştırma komisyonunun bunu yalanladığı haberine yer veriliyor  ve devamla   “NSU örgütünün üç üyesi Uwe Böhnhardt, Uwe Mundlos ve Beate Zschaepe’nin 1998 yılından itibaren yeraltına saklandığı ve terör eylemleri düzenledikleri ve güvenlik birimlerinin onların nerde olduklarını bilmediği iddiaları gündeme getirilmişti. Söz konusu iddialar, Neonazi katillerin cinayet olaylarındaki siyasi sorumluları araştıran Federal Meclis Araştırma Komisyonunu kızdırdı. Konu hakkında açıklama yapan Sosyal Demokrat Partili Milletvekili Dorothea Marx, polisin gizli bilgileri neo-Nazi´lere sızdırmasını ‘skandal’ olarak niteledi. Marx, bu belgelerin yıllarca çekmecelerde kaldığını söyledi ve Thüringen İçişleri Bakanlığına neo-Nazi´lere bilgi sızdırma işleminden haberdar olduğu suçlaması yaptı.
Marx, Thüringen İçişleri Bakanlığının geçen hafta neo-Nazi sempatizanı muhbirin neo-Nazi saldırılarından sonra polislik görevine geri döndüğünü doğruladığını kaydetti.- Evrensel. 

 

Federal Meclisin Araştırma Komisyonunu  açıklamasından sonra yeniden bir skandal ortaya çıkmış, polisin  faşistlere gizli bilgi sızdırdığını ve bu kişinin halen görevde olduğu  ortaya çıkmıştır, ancak bunun devede kulak olduğunu vurgulamak isteriz.

 

Üstte medya da yer alan makalelerde göründügü gibi, Alman Gizli Servisinın bu katliamda payınin büyük olduğu açıktır. THS içinde yuvarlanan neo-Nazi katiller yaptığı katliamlarla Alman Gizli Servisin haberinin olmaması düşündürücüdür. Ayrıca, arama sırasında Zschöpeye ait garjda ortaya çıkan bomba malzemelerıne rağmen bunların yakalanmamasının tesadüfü olduğu söylenilemez.

Neo-Nazi içinde faaliyet yürüten V mannların olduğu bunlar vasıtasıyla  gizli servise bilgi toplandığı kendileri belirtmişlerdir. Alman basınında çıkan şu haber keza aynı vurguyu yapmaktadır.

 

“1996 yılında Thüringen Vatan Koruma Grubu kuruldu. Öncelikle bu grupta yer alan neo-Nazi Tino Brandt bu organizasyonda aktif olarak görevliydi, Brandt´ in  V-Mann (Ajan) olduğu Anayasayi Koruma Örgütü adına çalıştığı bilinir. Bu üçlü çete ile de çalıştığı, onları yönlendirdiği ve NPD kadrolari içinde yer aldığı da bilinmektedir. Anti-Antifa Doğu Thüringen gibi alt gruplar kurarak, Özgür ag (Freien Netz) çatısı altında Bayern, Thüringen ve Sachsen Eyaletlerinde NPD´yi örgütlemişlerdir.““

Üste ortaya çıkan gerçek şudur, Tino Brandt, Katillerle aynı kurum içinde çalışmakta, keza bu kişi alman gizli sevisine bilgi veren kişidir. Burada ortaya çıkan ismi belirtilen şahısın dışında da farklı kişilerinde gizli servise çalıştıkları kendileri belirtmektedirler, peki buna rağmen katiller 9 göçmeni bir polisi, onlarca yaralama gerçekleştiriyorlar.

Bu gerçek durum  Evrensel Gazetesi´nde şu sekilde haber yapılmıştır. “Almanya’da 8’i Türkiye, biri Yunanistan kökenli olmak üzere toplam 9 göçmen esnafı ve bir Alman’ı katleden ırkçı Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü (NSU) ile ilgili bir skandal daha ortaya çıktı.
Alman Birinci Devlet Kanalı ARD’nin ‘Report Maiz’ adlı programında ele alınan gizli bir belgeye göre, güvenlik birimleri NSU daha ilk cinayetini işlemeden önce takibe alınmış ancak ilgili kurumlar gereğini yapmamış.
Programda 28 Nisan 2000 tarihli bir gizli belgeye dikkat çekiliyor. Söz konusu belgede Uwe Böhnhardt, Uwe Mundlos ve Beate Zschaepe’den oluşan neo-Nazi grubun Saksonya Eyaleti’nin Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından tespit edildiği belirtiliyor.
Belgede, “stratejik terörist grup, iş bölümü yaparak ortak bir amaç için hareket ediyor” şeklindeki ifadelere yer veriliyor. Ayrıca “Özgür, demokratik düzene karşı ağır suçlar işliyorlar” notu da düşülüyor.
Belge dönemin Saksonya İçişleri Bakanı Klaus Hardrath başta olmak üzere çok sayıda görevliye gönderiliyor. Ancak dönemin görevlileri söz konusu belgenin gereğini yapmak yerine, belgeyi hasır altı etmeyi tercih ediyor.

NSU’nun 6 Mayısta Münih’te başlayan davasında Beate Zschaepe ve çeteye yardım eden 4 sanık yargılanıyor. Çetenin iki üyesi Mundlos ve Börnhardt, 2011 yılında bir karavanda ölü bulunmuştu.

Biraz daha derinlere giderek bu katillerin yaptığı belli olan eylemlere değinelim:

1996 da Thüringen Vatan Koruma Grubu kurulduktan sonra akibinde neo-Nazi örgütlerde göçmenlere saldırı, yaralama, yakma, bombalama v.b saldırılar sürdü.  Daha önce de bu saldırıların  oldugu açıktı, ancak Adolf  Hitler sonrasi  geniş kapsamlı saldırılar bu dönemde olmuştur.

Kısaca  NSU´nun  bir kaç eylemlerini sayarsak, altda belirtdiğimiz eylemler Alman basınında  yer alan eylemlerdır. Bu eylemlerin dışında da hangi eylemleri yaptıkları meçhüldür.

Ocak 1998 üstte vurgu yaptığımız garajda bomba ve patlayıcı maddeler bulunuyor, ancak  katiller tutuklanmıyor.

Ekim ve kasım 1999:  Chemnitz de  çok sayıda postahane  soyuyorlar.

27  Temmuz 2000:  Düsseldorf  S bahnında patlayıcı madde atılıyor,  26 yaşında  hamile bir göçmen bayan bu saldırıda ölüyor.
Ocak  2001:  Köln şehir  alış veriş merkezinde   bomba koyuluyor, 19 yaşında bir genç yaralanıyor.

9  Haziran  2004: Köln merkezinde bomba koyuyorlar, 22  kişi yaralanıyor,

3 Eylül 2006  ve 3 eylül  2011 de  Saarland da  Türk ve K. Kürdistanlı, İtalyan, Afrikalı göçmenlerin oturduğu evleri yakarlar ve tahmince 20 kişi  yaralanmıştır.

25 Nisan 2007 de Heilbronn da Polis Michèle Kiesewetter  öldürürler.

Üstte vurgu yaptığımız bazı eylemler NSU katillerinin yaptığı eylemlerin yanlızca bir bölümüdür.

Peki bu eylemler olurken polis katilleri nerede aradı, O dönemin gazete manşetleri ve polisin açıklamaları NSU lu  faşist katillerin yaptığına kesinlikle uzaktı. Katilleri ev içinde aramışlar, mahallede ayyaşlar içinde aramışlar, müslüman radikal dinci gruplar içinde aramışlardır,NSU´lu  katillerin hakında yeterli bilgi ellerinde olmasına rağmen bu bilgiler saklanmıştır. Bu olaylarla ilgili kurulan komisyonun açıklaması da NSU  hakkındaki bilgileri hasir altı ettikleri, yakıldığı belirtilmiştir.

Tasadüfen ortaya çıkan katiller:

04 Kasim 2011 de iki adam Eisenach da Sparkasse´ yi soyar ve 70 bin Euro gasp ederler. Bu iki kişi soygundan üç saat sonra yaşadıkları mobil evi (Wohnmobil)  patlayici ile yakarlar, kendilerini de öldürürler. Yangından çıkarılan cesetler Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt´dir. Wohnmobilde bulunan ilginç bir şey ise  25 Nisan 2007 de Heilbronn da öldürülen Polis Michèle Kiesewetter in tabancasıdır. Banka soygunundan 6 saat sonra ise, olay yerinden 180 km uzaklikta Zwickau´da bir ev yanar, evi yakan Beate Zschöpe´dir. Yakılan evin ortak kullanılan örgüt evi olduğu ögrenilince yapılan araştırma ve aramalarda 11  tabanca, çok sayıda mermi, ırkçı propaganda materyalı, ırkçı muzik Cd leri başta olmak üzere 140 sayfalik bulunan malzeme listesi polis tarafindan hazırlanmıştır. -Kaynak spiegel.

Bu tarihten sonra Alman Devleti NSU çetelerin sorgulaması ve tutuklamasını başlatır ve dava açar, olayın geniş kapsamlı olmasından dolayı araştırma komisyonu kurar.

Bu ırkçı terör çetesinin yıllarca nasıl kaçak yaşadığı ve işlediği cinayetleri aydınlatmak için kurulan sorusturma komisyonu tarafından, Thüringen, Sachsen, ve Bayern eyaletlerinden toplanılan dökümanlar meclise verilir. Sadece Erfurt tan toplanan döküman 5000 dosyadan oluşurken, şimdiden bilinen o ki; sorusturma ve istihbaratda sorunlar‘‘ var.

Mart 2013 de Berlin´de sorusturma komisyonuna açıklama yapan eski İç Işleri Bakanı Otto Schily, „ Benim görev dönemimde  ciddi yanlışlar oldu, politik sorumluluğu benimdir. En çok NSU’nun öldürme olayları da bu dönemdedir „.  demesine rağmen bu konunun soruşturmasını eline yüzüne bulaştırdıkları günlük medyada bile yer aldı.

Araştıma komisyonu çalışmaları sürdürmesi sürecinde basında NSU hakkında bilgilerin ortaya çıkmaması için bazı güvenlik elamanları neo- Nazi hakında hazırladıkları dosyayı yırttıkları tartışması başlar,

 

28 Haziran 2012 de  Agusburger Allgemeine gazetesinin haberine göre,“ anlaşılan Anayasayı Koruma Örgütü  neo-Nazi cinayetlerinin  belgelerini  imha etti.” yazar. Bu konuda Stuttgarter Nachrichten gazetesinin haberi ile ortaya çıkan olay, NSU’nun işlediği cinayetlerin aydınlatılması amacıyla oluşturulan Federal Meclis Araştırma Komisyonu üyesi Eva Högl doğruladı. Högl, Almanya’nın iç istihbarat teşkilatı olan Anayasayı Koruma Dairesi muhbirlerine ait 6 dinleme protokolünün imha edilmesi yönünde talimat verildiğini söyledi.‘‘Milliyet gazetesi.

Açık ve net olan gelişme  neo-Nazi faşist NSU örgütü, Anayasa Koruma Örgütü ve polis teskilatı içinde yer alan bazı kişiler tarafından sürekli korunduğu NPD ile ilişkileri olduğudur ve NSU ortaya çıkınca da sorgulama sürecinde bu faşistlerin yaptığı eylemlerde dahil olmak üzere bunlar hakında ve bunlara yardım edenlerin hakında belgelerin yakıldığı yok edildiğidir,  araştırma komisyonu üyeleri bu gerçeği belirtmiştir.

NSU  ile Almanya Anayasa Koruma Örgütü arasındaki ilişkileri dile getiren sol parti şunları belirtmiştir. 2003 yılında başarısızlıkla sonuçlanan yasaklama girişimi sonrası NPD içinde görevlendirilen anayasayı koruma görevlileriyle gerçek Naziler arasında hiçbir fark kalmadı. Anayasayı Koruma Kurumu ve hükümetler Solingen, Rostock ve Hoyerswerda katliamlarından beri Almanya’da neo-Nazi terörünü tehlikesiz gösteriyorlar, varlığını inkar ediyorlar ve bile bile cesaretlendirip destekliyorlar. Bu iki kurumun faşist katillerin cezalandırılmamasındaki rolleri  bağımsız bir heyet aracılığıyla kamuoyu önünde ve hiçbir karanlık nokta kalmadan açığa kavuşturulmalıdır. Şimdiye kadar yapıldığı gibi gizli kurullarda değil… Şimdilerde tartışılan gizli haber alma teşkilatı bataklığı, sözüm ona  anayasayı koruma makamlarının net ideolojik bir hatlarının olduğunu da deşifre etti; onlar sadece antifaşistleri ve Sol Parti’yi takip etmekte ve sağ gözleri de kör!  Anayasayı koruma kurumları ve diğer gizli haber alma örgütleri demokrasi ve hukuk devletiyle bağdaşmadıkları bir kez daha ortaya çıktığı için dağıtılmalıdırlar.‘‘ Bazı gazeteler aynı  kanı elde derek bu yönlü haber yaparlar.  Keza Die Linke (Sol Parti) Federal Parlamento Grubu Entegrasyon Göç ve Uluslararası İlişkiler Sözcüsü sunlari söylemektedir.

BELGELER VE BİLGİLER SÜREKLİ İMHA EDİLDİ

İstihbarat örgütleriyle faşist terör örgütü arasındaki sıkı ilişki ortaya çıktıkça, bu kez devreye var olan belgelerin imha edilmesi girdi. Hem Federal Anayasayı Koruma Örgütü (BfV) hem de Askeri İstihbarat Örgütü (MDA), konuyla ilgili dosyaları, tam da tartışmaların yoğun olduğu sırada birer birer ‘yok ettiler’. Böylece katillerin de istihbarat elemanı olup olmadığına dair şüphelerin gün yüzüne çıkması engellenmeye çalışıldı. Bu koruma çabası kamuoyundan yoğun tepkiler alınca, bu kez istihbarat örgütlerinin yöneticileri görevden alınarak, sis perdesinin aralanması engellenmiş oldu………. En az on kişinin kendine Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) adını veren örgüt tarafından öldürülmesinin yıllar boyu gizlenmiş olması ve Anayasayı Koruma Kurumunun cinayetlerdeki rolü, Almanya’da neo-Nazi şiddetinin boyut ve yoğunluğunu bir kez daha gözler önüne serdi. İnanılamayacak bir olay: Halit Y., Kassel’deki bir İnternet kafede NSU’lu bir neo-Nazi tarafından öldürüldüğünde Hessen Anayasayı Koruma Kurumu görevlilerinden biri de kafedeydi.  Evinde yapılan aramada o kişinin aşırı sağa sempati duyduğu belirlendi. Yaşadığı Hofgeismar’da „Küçük Adolf“ lakabıyla tanınan sözde anayasayı ,aslında Nazileri koruyan kişi uzun araştırmalar sonunda yakalanabildi.‘‘

Fasist örgütlerin kulandigi argumanlar, ve yaptigi propagandalara kısaca değinmek istiyoruz, zira yoksul emekci kesimin bir bölümü karşı devrimci faşistlerin söylemlerine inanarak belirli dönemde faşist örgütlemenin gerçek yüzlerini görmemektedirler, faşist ve karşı devrimci partiler ise ezilen kitlelere hoş görünmek için onların içinde bulunduğu yoksulluğu kullanmaktadır.

 

Neo-Nazilerin son dönemde €´ya  karşı çıkmaları, kitlelerin yoksulluk ve fakirlik içinde yaşadıklarını  söylemeleri, yani bu gerçek olaylara karşı çıkmalarındaki amaç at izini it izine dönüştürme çabasıdır. Yoksulluk, fakirlik kapitalist tekkellerin karakteri gereği halka biçtikleri faturadır. Kapitalist tekeller azami kar elde ederken emekçileri açlıktan ölmemesi, yaşamaları için onlara asgari ücret –gelir- vermekte diger kazancı kendi kasalarına atmaktadırlar. Emekçi halkın içinde bulunduğu bu durumu tersine çevirip kısmi de olsa  onların kendi genel refah düzeyini yükseltmek  (yani yoksulluk fakirlik özgürlük v.s) kapitalist tekellere karşı mucadele etmek ve karşı durmakla olur. Tekelci kapitalistlerin paralarıyla geçinen, onların, sermayesinin birer aracı olan neo-Nazi faşist partiler kitlelerin  içinde bulunduğu duruma çözüm üretemezler; kitlelerin en ufak haklarını savunamazlar ancak ve ancak bu talepleri kendi faşist çıkarları için malzeme yaparak, kullanarak yeniden emekci halkları ve yoksul kesimi fırınlarda yakarlar. Geçmişte hitlerin yaptığını bugün neo-Nazi faşisler  yapmaktadırlar.

 

Neo-Nazi örgütlemeler dahil karşı devrimci partilerin, emekçi halkların sorunlarıni çözemedikleri açıktır, bu sorunları  yaratanlar zaten onlardır, bize açlık yoksulluk dayatanlarin bizim sorunlarımızı çözeceklerine  inanmak zavallılıktır.

 

Neo-Nazi örgütlemeleri esası internet üzerinde; yazılı ve sözlü propagandalarını yapmaktalar,  esas kulandıkları araçlar internet araçları ve yazılı sözlü propagandadır, internet üzerinden millyonlarca kişiye ulaşmaktalar, ayrıca son dönem ekonomik krizi kendi lehine kulanarak bazi Avrupa ülkelerinde yoksul kesime yardım vermektedirler; günlük yemek, ücretsiz spor yerleri, ücretsiz sosyal yerleri açarak  geniş kesimle ilişkiler sağlayarak sosyal tabanını genişletmektedirler. Neo-Naziler Almanya´da da bu tür sosyal etkinlikleri yürütmektedirler.

 

Üstte de belirtiğimiz Solingen katilleri bu spor alanlarında yetişmiş; ortaya çıkmışlardır.

Tüm bunlar  olurken polis devleti olan Almanya´da yeni teknik araçlarla veya devletin kendi imkanlarıyla bunları ortaya çıkarma imkanı olmadığını söyleyemeyiz, her telefon görüşmeleri, mail ve sms lerin kayıt edildiği açıkken neo-Nazi örgütü içinde olanların açığa çıkarılmamasınin veya çıkanların yargılanmamasınin düşünülmesi gerekiyor.

Üstte belirttiğimiz katillerin mahkemesi devam etmektedir, mahkeme sürecinde de bazı skandalların  ortaya çıktığıni basından okuyoruz.

 

Spıegel´de çıkan bir haberde „devlet tarafından mahkemenin ve katillerin avukat masraflarınin ve  harcamalarınin  karşılanmasinin 20 milyon € mal olacağı, bunun da emekcılerın verecegi vergilerden karsilanacağı vurgulanmıştır. Yani emekçilerin parasıyla öldüren Neo Nazi çetelerin yargılanmasında  neo-Nazi çetelerin avukat paraları yine biz emekçiler tarafında karşılanmaktadır.

 

Mahkemede bu ırkçı gruh kendi karekterini şu söylemlerle göstermiştir. Carsten Schultze, “Eğlence olsun diye dönerci büfesi yakıyorduk” demistir. Evet onlar için eğlence olsun diye göçmenleri vuruyorlar. Tıpkı Hitler dönemi gibi!

Münih´de yargılanan çete ve ırkçıların bu güne  kadar katletdikleri insan sayısınin, 1990 den bu güne kadar 169 kişi olduğu tahmin ediliyor. Ancak, maalesef  ırkçıların yanlızca küçük bir bölümü yargılanmakta bugün.

 

Mahkemenin çok uzun süre sürecegi açıkken, yargılama döneminde neo-Nazi faşistlerin Ceza evinde şebekesiyle şifreli haberleştiğinin ortaya çıkması, neo-Nazi örgütlerinin yanlızca dışarda bir iki kişinin örgütlemesi olmadığı, devlet destekli gelişme olduğu açıktır.

Bu sebepden dolayıdır ki Rostock, Solingen ve diğer alanlarda faşistler mahkemede nasıl komik bir ceza verildiyse bunun da böyle olacağı açıktır.

 

Yukarıda geniş olarak sunmaya çalıştığımız,Almanyadaki ırkçı-Faşist örgütlenmelerin tarihsel sürecini ve bu örgütlenmelerin Alman burjuvazisi ile olan kopmaz bağını belgeleri ile ortaya koymaya çalıştık.Bu Politik gerçekliklerden hareketle,Alman burjuvazisinin gerici niteliginin bir olgusu olan ırkçılık ve Yabancı düşmanlığına karşı doğru perspektif ve bu perspektif ışığında yürütülecek mücadele önemli bir yerde durmaktadır.Yürütülecek mücadelenin mahiyeti mutlaka ve mutlaka Alman burjuvazisini hedef ve teşhir eden bir Politik içeriğe sahip olmalıdır.Çünkü Almanyada ırkçı-faşist örgütlenmeleri bizzat örgütleyen,destekleyen ve önünü açan Alman burjuvazisidir.Bu anlamda belirttigimiz Politik mahiyette bir mücadelenin örülmesi önümüzdeki sürecin belirleyen yanlarından birini oluşturacaktır.Bunlarla birlikte Almanyada ırkçılığa,yabancı düşmanlığına ve her türlü gerici saldırganlığa karşı,yerli ilerici ve devrimci güçlerle birleşik bir mücadele hattı örmek kaçınılmaz bir gerçeklik olarak kendisini dayatmaktadır.ADHF ve bütün kurumlarımız bu Politik gerçeklikle hareket etmelidirler.Örgütlü olduğumuz bütün alanlarda,Göçmen ilerici kurumlarının yanısıra,yerli ilerici ve devrimci dinamiklerle bu perspektif doğrultusunda bir araya gelmek ve birleşik bir mücadele hattı örmek ADHF ve tüm bileşenlerinin önemli görev ve sorumluluğudur.
Almanya Demokratik Haklar Federasyonu  

19.07. 2013