adhk tarafından

Roboskili ailelerden katliamın 100. Haftasında basın toplantısı

Kasım 28, 2013 de Genel adhk tarafından

Diyarbakır Barosu, Roboskî Katliamı’nın 100. Haftası nedeniyle Roboskîli ailelerle birlikte baro binasında basın toplantısı düzenledi.

HABER MERKEZİ (28.11.2013)- Roboski Katliamı’nın 100. Haftası nedeniyle Roboskili ailelerinin katılımıyla Diyarbakır Barosu’nda basın toplantısı yapıldı.

Toplantıda ilk olarak söz alan Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, Roboskî Katliamı’nın 100. Haftasına gelindiğini ifade ederek, “Bilindiği gibi 90’lı yıllarda Roboskî’de olduğu gibi binlerce insan faili meçhul cinayetlere kurban gitti. Açılan dava dosyaları Diyarbakır Savcılığı’nda raflarda bekliyor” dedi.

‘Katliamı yapanların yargısı Roboski’yi çözümleyemez’

Roboskî Katliamı soruşturmasının askeri yargıya havale edildiğini hatırlatan Elçi, “Yani katliamı yapan askeriyenin yargısına devredilmiştir. Soruşturmanın tarafsız yürütülebilmesi için sivil yargıya devredilmesi gerekiyor, o zaman gerçek bir soruşturma yürütülebilir” diyerek tepkisini dile getirdi.

Elçi son olarak faillerin tespit edilerek cezalandırılmasını talep ettiklerini açıkladı.

‘Roboski Katliamı’nı yapanların cezalandırılması talebiyle buradayız’

Basın toplantısında söz alan Roboskili ailelerin sözcüsü Veli Encü, aradan geçen bunca zamana karşın cezalandırılmayan Roboski Katliamı’nın faillerinin cezalandırılması talebiyle bu basın toplantısını düzenlediklerini açıkladı.  

Basın açıklaması şu ifadelerle başladı: “Adalet taleplerimize sessiz kalan hükümet aynı zamanda bizleri haklı mücadelemizden sindirmek ve yıldırmak için elinden gelen tüm kirli uygulamalarını seferber etmiş acımızı dindirmek içinse sadece ve sadece samimiyetsiz yaklaşımlarda bulunmuştur.”

‘Hükümet katliamı meşrulaştırmak için her yolu deniyor’

Hükümetin katliamı meşrulaştırmak için her türlü yöntemi kullandığının belirtildiği basın açıklaması, şu ifadelerle sona erdi:

 “Emine Erdoğan’dan alın da Başbakan Erdoğan’ın görüşmeleri, alt-üst komisyonlardan tutun da Meclis içerisinde oluşturulan komisyonlara kadar yapılan tüm görüşmelerin Roboskî Katliamı’nı meşrulaştırmak için kullandılar. 701 gün geçmiş ve neredeyse ikinci yılını tamamlayan Roboskî Katliamı soruşturmasının, adli ve idari olarak gelişme göstermediği gibi dosyanın askeri yargıya aktarılması ve en önemlisi de katliamın dosyasının askeri mahkemede görüldüğü tarihten bu yana mağdur ailelerine soruşturmayla ilgili hiçbir bilgi verilmemesi, adil bir soruşturma için içimizde güvensizlikler yaratmakta ve adalete olan beklentimizi de günden güne sarsmaktadır.”

‘Erdoğan katliamı gerçekleştirenleri bilmesine karşın gizliyor’

Basın açıklamasının ardından söz alan Hamza Encü’nün annesi Kadriye Encü ise iki yıldır her yerde adalet aradıklarını söyleyerek şunları söyledi: “Erdoğan’la yaptığımız görüşmede çelişkili konuştu. Bu da onun katilleri bildiğini, ortaya çıkarmadığını ve onları savunduğunu gösterdi. Biz aileler olarak şehitlerimizin failleri ortaya çıkarılıp yargılanana kadar, adalet yerini bulana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.” 

Açıklamanın ardından aileler ve avukatlar basın mensuplarının sorularını cevapladı. Açılan soruşturmalara ilişkin sorulan soruyu yanıtlayan Veli Encü, katliamdan bu yana Roboskili ailelere 3 soruşturma açıldığını, katliam yerine karanfil bıraktıkları için ailelerin her birine 3 bin lira para cezası ile kendisine 7 yıl hapis cezası ve 50 bin lira para cezası istemiyle soruşturma açıldığını belirtti.

Encü konuşmasını şu ifadelerle bitirdi: “Roboskî devletin adaletinin göstergesidir. Roboskî devletin samimiyetinin göstergesidir.” 

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

DHF Adli Tıp önünde Abdullah Kalay’a özgürlük istedi

Kasım 28, 2013 de Genel adhk tarafından

Demokratik Haklar Federasyonu, İstanbul Adli Tıp Kurumu önünde yaptığı eylemle, hasta tutsakların serbest bırakılmasını talep ederken, Abdullah Kalay’a özgürlük istedi

HABER MERKEZİ (28.11.2013)- Demokratik Haklar Federasyonu, dün saat 12.00’de İstanbul Adli Tıp Kurumu önünde yaptığı eylemle, kalbinin % 70’i çalışmayan ve ağır hastalıklarına karşın tahliye edilmeyen Abdullah Kalay’ın serbest bırakılmasını talep etti.

Yapılan eylem sırasında “Hasta Tutsaklar Serbest Bırakılsın Abdullah Kalay’a Özgürlük “  yazılı pankartı açılarak üzerinde Kalay’ın fotoğrafının bulunduğu “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın Abdullah Kalay’a özgürlük Kalbinin % 70’i çalışmıyor” yazılı dövizler taşındı.

Hapishanelerde 162’si ağır toplam 544 hasta tutsak bulunuyor

Adli Tıp Kurumu önünde yapılan basın açıklamasında hapishanelerde hak gasplarının giderek arttığı bir süreçten geçildiği ifade edilerek bu baskıların çıplak arama, sevkler ve sürgünler, arama ve görüş yasakları, ‘güvenlik’ gerekçesiyle hücrelerin içerisine kamera yerleştirilmesi vb. uygulamalar olduğu belirtildi. Bu tür baskılarla tutsaklara tecridin dayatıldığı kaydedilen açıklamada, hapishanelerde şu anda 162’si ağır olmak üzere 544 hasta tutsağın bulunduğu kaydedildi.

Basın açıklaması şu ifadelerle devam etti: “Korsakof ve ileri derecede şizofren hastası olan hapishanede olduğunun dahi bilincinde olmayan Mehmet Ali Çelebi halen hapishanede tutuluyor… Kalp rahatsızlığı, bel fıtığı, böbreklerde taş, midede ülser ve özellikle tedavi edilmediği durumda siroz veya karaciğer kanseri gibi ölümcül hastalıklara yol açacak olan Hepatit B gibi bir dizi hastalığa sahip olan Yaşar İnce hala hapishanede tutuluyor.

Ve Abdullah Kalay… Kalp krizi geçirip saatlerce hastaneye götürülmeyen Abdullah Kalay devrimci tutsakların saatler süren eylemi neticesinde koma halindeyken hastaneye götürülmüştür. Geç müdahale ve iki buçuk saat sonra hastaneye yetiştirildiği için kalbinde ağır tahribat oluşmuştur ve kalbinin % 70’i çalışmamaktadır. Ayrıca 1996 ölüm orucundan dolayı başka hastalıkları da mevcuttur: Vernike korsakoff, % 27 duyma kaybı, kulaklarda çınlama, romatizma, reflü, hemeroid, alerjik astım, boyunda düzleşme, bağırsaklarda ağrı, sık sık ishal, kalp yetmezliği, sık sık baş ağrısı… Ağır hastalığına rağmen infazını durdurmayan, tedavinin dışarıda sürdürülmesini onaylamayan Adli Tıp Kurumu, hastalara ideolojik yaklaşıp ölümlerini onaylamaktadır. ‘Nabzı atıyor’ , ‘Kalbi çalışıyor normaldir’ diye Abdullah Kalay’ın hapishanede hayatını devam ettirebileceğine karar verilmiştir. Adli Tıp, raporları dikkate almamıştır. Abdullah Kalay’ın tedavisinin dışarıda devam ettirilmesine ilişkin talebi reddedilmiştir. “

‘Adli Tıp Kurumu tarafsızlığını yitirmiştir’

Ali Tıp Kurumu’nun hasta tutsaklara yönelik intikamcı ve ölüme terk etme tavrını devam ettirdiği belirtilen basın açıklaması şu ifadelerle sona erdi: “Adli Tıp Kurumu’nun bu yaklaşımı daha önce birçok hasta tutsağın ölümüne neden olduğu gibi bundan sonra da birçok tutsağın tedavisinin engellenerek öldürülmesi sonucunu doğuracaktır. Zira Adli Tıp Kurumu resmi tekel bilirkişi olarak tarafsızlığını yitirmiş ve siyasal iktidarın özellikle kendisine muhalif tutsakların öldürme politikasını hayata geçiren bir kurum haline gelmiştir. Meslek etiğini ayaklar altına alan Hipokrat yeminli bu kurum, hapishanelerde ya da tahliyesi yapıldıktan sonra dışarıda ölen birçok tutsağın ölümünden sorumludur. Bu sorumluluk sadece Adli Tıp Kurumu’na ait olmayıp hapishaneleri, mahkemeleri, kolluk güçleri ve diğer mekanizmalarıyla ülkemiz egemen sınıfları özgülünde burjuva feodal sistemindir.

Demokratik Haklar Federasyonu olarak bir kez daha güçlü bir şekilde haykırıyoruz. Devrimci tutsakların haklı ve meşru direnişi direnişimizdir. Devrimci tutsakların içeride öldürülmesine sessiz kalmayacağız.”

Basın açıklamasının ardından yaklaşık 40 dakika süren bir oturma eylemi yapılarak Abdullah Kalay şahsında hasta tutsaklara özgürlük istendi.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

DKÖ (Demokratik Kitle Örgütü) Anlayışımız ve Perspektifimiz Ne Olmalıdır?”

Kasım 27, 2013 de ADHK adhk tarafından

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu) tarafından, federasyon ve bileşenleriyle birlikte

“DKÖ (Demokratik Kitle Örgütü) Anlayışımız ve Perspektifimiz Ne Olmalıdır?

başlığıyla Avrupa genelinde gerçekleştirilecek olan Alt Konferansların tartışma metnidir.

 

DKÖ (Demokratik Kitle Örgütü) Anlayışımız ve Perspektifimiz Ne Olmalıdır?

 

ADHK 22.Kongresinde delegelerimizin fikirleri ve önerileri doğrultusunda tartışılarak merkezileşen ve 22. Dönem komisyonun önüne görev olarak konulan “DKÖ anlayışımız ne olmalıdır?” gündemli konferans örgütleme kararı, 22.Dönem komisyonumuzun 3.toplantısında geniş bir şekilde ele alınarak değerlendirilmiş ve somut planlaması yapılmıştır. Kurumumuzun bütünlüklü durumundan hareket eden komisyonumuz, hem kurum ve bileşenlerimizin, hem de kitlemizin tartışmalara daha aktif katılımını esas alarak, konferansların bölgesel yapılmasını kararlaştırmıştır. Komisyonumuzun konferasnları bölgesel yapmasının bir diğer önemli nedeni ise kurumlarımızın ve bölgelerin denetlenme ihtiyacının gerekliliğidir. Yani konferasnlarımız aynı zamanda denetim içerikli bir muhteva da içermektedir.

‘DKÖ anlayışımız nedir, ne olmalıdır, nasıl yürütülmelidir, görevleri ve kapsamı ne olmalıdır’ vb. gibi konuları, bugün değil, 70’lerden bu yana tartışa geldik. DKÖ’lere biçtiğimiz misyonlar, dönemlerin hakim anlayışlarına göre şekillendi. Dönemlere göre yalpalayan bu gidişatımız, esas olarak 2002’lere kadar devam etti. Söz konusu tarihten sonradır ki, netleşerek sistemli ve istikrarlı bir hatta oturdu. Buna rağmen hala her birimiz kafamızda oluşturduğumuz bakış açılarımıza göre tartışma gündemi oluşturuyoruz. Veya kavrayıştaki sıkıntılarımızdan kaynaklı, yeniden yeniden tartışma-tartıştırma ihtiyacı görüyoruz.

Kuşkusuz ki, tartışılarak sonuçlandırılmış herhangi bir konu, ‘Hammurabi kanunlarına’ dönüşüp tekrardan tartışılmaz diye bir kural yok. Onlarca kez tartışılarak sonuçlanmış bir konu, ihtiyaç ve gerek görüldüğünde takrardan tartışılır. Ancak, bu tartışmalar belirli bir doyuma ulaşıp, çoğunluğun anlayışına ve kavrayışına dönüştüğünde genel kabul görerek tartışmalar noktalanır. Bireylerin keyfiyetlerine göre veya bakış açılarıyla uyuşmuyor diye, yeniden tartışma dayatmalarıyla kurumun tartışma gündemi olmaz, olmamalıdır da. Sonuçta biz salt tartışma kulübü değiliz. Esasta toplumsal pratiği örgütlemeyi hedefleyen ve bunun mücadelesini veren bir kurum olmamızdan sebep, bütün tartışma gündemlerimiz, sınıflar mücadelesinin bizlere yüklediği görevleri en başarılı şekilde yerine getirmenin vazgeçilmez aracı olma işlevini gördüğü ölçüde geliştirici ve ön açıcı olacaktır. Diğer biçimiyle sınırlı kaldığında, sadece zihin egsersizleri yapmış olmaktan öteye geçmeyecektir. Bu bağlamda, defalarca kez tartışmış olsak da, konuya dair kafalarımızda var olan çelişkili ve yanlış anlayışlardan kurtulmak için, bir kez daha konuya dair bakışımızı tüm kitlemize sunuyoruz.

Konuyu belli başlıklar altında ele alacağız.

1-DKÖ’ler hangi ihtiyacın ürünüdürler?

Avrupa’da oldukça geniş  bir Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı nüfus yaşamaktadır. Politik, ekonomik ve eğitim gibi nedenlerle yasal ve yasadışı yollarla gelen işçiler, emekçiler, öğrenciler, gençler ve işsizlerden oluşan bu oldukça kabarık kitle, yaşamlarını Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ikame ettirmektedir. Büyük çoğunluğunun ortak noktasını ekonomik ve siyasal zorunluluklar oluşturmaktadır. Bir başka deyişle, bu insanlar, egemen sınıfların uygulamış oldukları ve dayattıkları ekonomik-politik şartların sonucu kendi topraklarından kopup buralara gelmek zorunda bırakılmışlardır. Kimileri üçüncü veya dördüncü kuşak olmasına ve kimileri de bir daha geri dönmemek üzere gelmiş olsalar da, Türkiye-Kuzey Kürdistan’la olan ulusal, kültürel, mülkiyet ve aile bağlarını koparmamışlardır.

Bir çoğu kendisini Avrupa’lı değil, hala Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı hissetmekte ve tanımlamaktadır. Bunun çeşitli geleneksel, ekonomik, politik ve sosyal nedenleri var.

Çeşitli zorunlulukların buraya sürüklediği bu kabarık nüfusun diğer bir ortak noktası da, yaşamlarını sürdürdükleri yeni ülkelerin emperyalist-kapitalist gerçekliğidir. Bu zeminde sınıf baskı ve sömürüsünü, ekonomik ve politik sorunları niteliğine özgün çok boyutlu yaşamaktadırlar. Bunun sosyo-kültürel, sosyo-psikolojik ve politik etkileri çok yönlüdür. Emperyalist-kapitalist sistemin ekonomik ve politik krizi en önce bu göçmen kesimleri hedeflemekte ve vurmaktadır. Egemenlerin işsizlik ve yoksulluk şartlarında daha çok körükledikleri yabancı düşmanlığı, ayrımcılık, ırkçılık ve iç-faşistleşme, yerli halklarla sınıf dayanışmasını da parçalamaktadır. Devletlerin giderek artan düzeyde polis devletleri haline gelmelerinin sancılarını bu kesimler daha katmerli yaşamaktadırlar.

Bu sancılar, azımsanmayacak oranlarda vatandaşlık statüsüne geçmeleriyle de değişmiyor. Sosyo-kültürel ve ulusal uyumsuzluktan, ırkçı-faşist baskı ve tehditlere varan, nesiller boyunca ‘’yabancı’’ görülüp dışlanan, horlanan ve aşağılanan bu kesimler, varlıklarını sürdürebilmek ve bunun içinde güç olabilmek için, ulusal, kültürel, dinsel vb. gibi kurumlar oluşturmakta ve bu kurumlarda örgütlenmektedirler. Yaşadıkları sorunlardan kurtulma yolu olarak gördükleri bu sığınaklar, onları toplumsal yaşamlarında daha da daraltmakta ve yerli emekçi halklarla dayanışmasını ve birlikte hareket etmesini sınırlayan gerici bir işlev görmektedirler. Kendi içine kapanıp daralmaya yol açan ve yerli halklarla ekonomik-demokratik haklar mücadelesinde dayanışmayı engelleyen bu yönelimler, emperyalist-kapitalist devletlerin ayrımcı, yabancı düşmanlığı üzerinden yaptıkları politikalarına dayanak oluşturmakta ve hizmet etmektedir.

Oysa, bu emekçilerin çıkarları her bakımdan ortaktır. Bunların enternasyonalist bir ruhla, dayanışma, örgütlenme ve birleşik ekonomik demokratik mücadele zorunluluğu, halkların kardeşliği ve halkların demokratik mücadelesi esası üzerinden örgütlenmesi gerekmektedir. Bu yakıcı bir ihtiyaçtır. Avrupa’da emperyalizmin sömürü çarklarında öğütülen değişik ulus ve halk kitlelerinin her türlü ekonomik, politik toplumsal baskı ve uygulamaya, her türden gericiliğe, yabancılaşmaya, insan ve insanlığın uyuşturulması, çürütülmesi ve düşürülmesine, işsizliğe, uyuşturucu ve fuhuşa karşı, emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan çevre kirliliği ve tahribatına, haksız savaşlar, kıyım ve katliamlar, insanlık dışı uygulamalar ve hak ihlallerine karşı, gerçek ve haklı mücadelelerini yükseltmelerini sağlamak, bunları birleştirmeleri ve dayanışmaları, kültürel, sosyal ve sportif etkinlikler içerisinde toplumsal alternatifler üretebilmeleri gene ve ortak ihtiyaçlarıdır.

Buna, demokratik kitle örgütlerimizin yoğunluklu tabanının Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı emekçi kitleleriyle olan ulusal, kültürel, tarihsel, ideolojik bağları özgün bir boyut eklemekte. O coğrafyadaki tüm gelişmeler en direk bir şekilde bu kitlelerin de gündemi ve sorunsalı olmaktadır. Her türlü gelişmenin tarafı olma veya ilticacı kimliklerinden kaynaklı mevcut siyasal tercihleri gerçeği, Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı demokratik, devrimci ve ulusal hareketleri ve örgütleriyle de köprü oluşturmaktadır. Bu, değişik siyasal görüşlerden ve değişik perspektiflerden Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı halk kitlelerinin ekonomik-demokratik mücadelelerini birleştirme, örgütleme ve ortak, birleşik bir güç haline getirme ihtiyacıdır.

Dolayısıyla, bu ihtiyaç ve zorunluluk Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı devrimci, ilerici, demokrat, anti-faşist ve anti-emperyalist öncü güçlerin yerine getirmeleri gereken önemli görevlerinden birisidir. Ortak paydaları olan bu geniş yığınların çok çeşitli bir yelpazede ve değişik planlarda hareketleri ve mücadelelerini hem örgütleme ve hem de birleştirme ihtiyaçları diğer demokratik örgütler gibi, ADHK’yı da yaratmıştır. Kurulan DKÖ’ler bizlerin bilinç seviyesine ve şartlara göre değişik biçimler almış ve değişik işlevler görmüştür.

Amaç ve araç kavrayışımızdaki yanlışlarımız, çalışma tarzımız ve perspektifimizdeki sapmalar zaman zaman kitle örgütlerini, niteliğinin ve işlevinin dışında ele almamıza ve dolayısıyla gerçek birer demokratik kitle örgütü olmaktan çıkmamıza da yol açmıştır. Ancak demokratik kitle örgütlerine olan ihtiyacın temellerine yeniden inip sorguladığımızda, yani niteliğine ve işlevine uygun bir perspektifle ele aldığımızda, amaçlarına yabancılaşmaktan ve farklı nitelikteki araçları yerine ikame etmekten de kurtularak, onları tekrardan ayakları üzerine oturtabiliriz.

Kısacası; demokratik kitle örgütlerimiz, üzerinde kuruldukları siyasal coğrafyada yaşayan kitlelerin politik, ekonomik ve demokratik problemleri ve mücadeleleri ihtiyacı temelinde oluşmuşlardır. Bu nedenledir ki, somuta dair politikaları ve mücadele biçimleri bulundukları ülkedeki somut şartlara göre biçimlenecektir.

Bu DKÖ’ler Avrupa’da kurulmuş ve burada mücadele veriyor olmakla birlikte, Avrupa’lı sendikal, mesleki, ekonomik vb. yerli kurumlarla bir ve aynı karakterde değildir. Esas olarak Türkiye-Kuzey Kürdistan’lı göçmen emekçi kitleler içinde örgütleniyor olması, onları yerli demokratik ve devrimci kurumlardan ayırt edici yanıdır. Bu fark görülmez ve onlardan her hangi biriymiş gibi davranılır ve görevleri buna göre belirlenmeye çalışılırsa, kendisini var eden esas ihtiyaçlara cevap veremez ve gereksizleşir. Herhangi bir göçmen kurum, yerli kurumların görevlerine soyunamaz. Ancak bunlar, yerli kurumlarla emekçi kitlelerin sorunlarının çözümü ve sınıf mücadelesinin gereklerini yerine getirmek için kendisine yakın bulduğu yerli kurumlarla dayanışmalara ve ittifaklara girebilirler, girmelidirler de. Bunu yapmadıkları taktirde, ulusal veya bölgeci bir tavra girmiş olurlar. 

 Klasik bir bilgiye dayanarak söyleyelim ki; örgütlenmeler ihtiyaçtan doğar ve ihtiyaç duyulmadığında ya dağıtılır, ya da yeni ihtiyaçlara göre yeniden şekillendirilir. ADHK ve benzeri ve önceli örgütlenmelerin ilk çıkış koşullarıyla bugünkü koşullar oldukça farklıdır. Ilk oluşum koşullarında ekonomik, 1980’li yıllardan 1990’lı yılların sonlarına kadar ise, çoğunlukla savaş ve siyasal koşulların zorlamasıyla yaşanan göç ve buna bağlı olarak göç edilen Avrupa ülkelerinde karşılaştıkları sorunların çözümüne yönelik çabaların doğurduğu örgütlenmeler ortaya çıkmış ve kendilerini bu göçmenlerin siyasal, sosyal ve kültürel yapılarına göre şekillenmişlerdir. Ancak özellikle 1990’ların sonu ve 2000’in başından itibaren, gerek yukarda sözünü ettiğimiz kitlenin sosyal ve siyasal duruşunda farklılıklar yaşanmaya başlamış, gerekse de burada doğup-büyüyen insanların çoğalmasıyla birlikte bugüne kadar varolan örgütlenmelerde daralma yaşanmış ve objektif olarak çevresindeki kitlenin ihtiyaçlarına yanıt olmayan örgütlenmeler haline gelmişlerdir.

Bu demektir ki; mevcut örgütlenmeler, örgütsüz olan kitleleri örgütlemekten uzaktır. Çünkü; program ve tüzüklerini bu kitlenin ihtiyaçlarına göre değil, siyasal nedenlerle göçetmek zorunda kalan insanların siyasal düşüncelerine ve geldikleri ülkelerdeki siyasal mücadelelerin hedeflerine göre düzenliyor, örgütleniyor, düşünüyor ve eylemde bulunuyorlar. Aynı perspektifle hareket eden gençlik örgütü de, örgütlemesi gereken kitle ile birleşemiyor, gerekli diyaloğu kuramıyor. Burdaki gençliği tanımak/anlamak ve onların kendilerini ifade edebilecekleri bir örgütlenme yapısından çok, onlara onların anlamadıkları dille klasik örgütlenme biçimi ve programlar dayatmaya çalışılmaktadır ve doğal olarak da sürekli daralmaktadır. 

2- DKÖ’ler Geniş ve Açık Olmalıdırlar

Yaşanan sorunlara, çelişkilere dair her bir bireyin, grubun, çevrenin, politik kitle örgütünün, siyasal partinin farklı çözüm önerileri, farklı çözüm projelerinin olması, eşyanın doğasıdır. Farklı ideolojik bakışlar, farklı siyasal çizgiler, demokratik kitle örgütlerinde ortak paydalarda, ortak ekonomik ve demokratik sorunlar temelinde mücadele birliğinin engeli değildir. Aksine onu güçlendiren ve zenginleştiren bir faktördür, böyle ele alınmalıdır. Bu DKÖ’nün işlevini ve amaçlarını doğru tanımlamak, birlik çerçevesini doğru çizmek ve bu birlik zemininde farklı görüşlerin mücadelesi temelinde hareket birliğini yakalayabilmekle ilintilidir. Bu, DKÖ’nü tek bir siyasal partinin çözüm projesinin ve perspektifinin tekeline alan, dışındakilere de kapısını kapayan bir anlayışla mümkün olmaz. Sınıflar zaten siyasal partilerde ve sınıf örgütlerinde örgütlüdürler. Belli siyasal partilerin taraftarları, belli bir siyasal çözüm projesinin yanlıları zaten politik kurumlarında örgütlüdürler. DKÖ’ler doğası gereği daha geniş toplumsal kesimlerin birlik ve ortak mücadele ihtiyaçlarının ürünü olarak, farklı nitelikte kurumlardır. Dolayısıyla bünyesinde anti-faşist, anti-emperyalist bir çok düşüncenin savunucusu ve taraftarı yer alır.

Açıktır ki, her birey ya da her grup, politik kitle örgütü veya politik örgüt, parti faaliyetçisi demokratik kitle örgütlerine katılırken, kendi doğrularını orada savunmaya ve hakim kılmaya, kendi çözüm projeleri ışığında o kuruma yön vermeye çalışır. Bir kitle örgütünde bu olması gerekendir ve en demokratik bir haktır. Farklı fikirler etrafında oluşan bloklar, demokratik kitle örgütlerinin doğasında vardır. Ancak kitle örgütünün, üyelerinin iradeleriyle ortaya çıkan bir rotası, bir siyasal çizgisi ve yönelimi vardır. Mümkündür ki, bu rota, çizgi ve yönelim her hangi bir politik örgütünkiyle paralellik arz edebilir veya ortaklaşabilir. Bu da gayet doğaldır. Eğer DKÖ, demokratik niteliğini koruyacaksa, bu tercihinden yola çıkarak kapılarını diğer farklı çözüm projelerine de kapatmamalı, diğerlerine karşı da açık, geniş ve kucaklayıcı olmalıdır. Kısacası, toplumsal, siyasal yürüyüşünü, bir sınıf örgütünden farklı olarak, daha geniş birlik temelinde yüz çiçeğin açtığı, yüz fikrin yarıştığı, herkesin kendisini özgürce ifade ettiği, kitle inisiyatifinin esas alındığı platformları sürekli kılmalı ve bunu garanti altına almalıdır.

Sınıf örgütünde daha dar olan birlik kriterleri, daha sıkı bir demokratik merkeziyetçiği gerekli ve zorunlu kılarken, merkezi disiplin daha geniş ve sert bağlayıcılığa sahipken, DKÖ’nün birlik kriterleri daha geniş ve esnek, bağlayıcılığı, kararları çerçevesinde daha dardır. Bu bağlamda, nitelikleri ve stratejik hedefleri birbirinden farklı olan bu iki örgütü aynılaştırmamak ve birini, ötekinin kuralları ve ilkeleriyle eşleştirmemek gerekir.

Bu, DKÖ’lerin liberal uzlaşma veya koalisyon platformları olduğu anlamına gelmez, gelmemelidir de. Herkesin kendi özgün varlıklarını ve farklılıklarını, siyasal kimliklerini ve ilkelerini koruyarak, kendi fikirlerini özgürce ifade edebildiği platformlarda, doğru düşüncelerle yanlış düşüncelerin mücadelesi olarak görülmelidir. Bu, ortak paydalarda buluşarak, ortak hareket tarzını geliştirerek ve bir araya gelinmesi ve örgütlenmesi anlamına gelir.

 

3- DKÖ’müyüz, Politik Kitle Örgütü müyüz?

 

Kurumsal olarak, esasta ne menem bir niteliğe sahip olduğumuz sıkça tartıştığımız gündemlerimizden birisidir. Dönemlerin egemen düşünceleri doğrultusunda nitelik belirlemeleri yapageldik. Kah sıradan bir DKÖ olduğumuz kararına vararak sağa savrulduk, kah sınıf partisi rolünü oynamaya çalıştık sola savrulduk.

Şu artık açık olarak görülmelidir; evet, kuruluşumuzun ilk evrelerinde, her türden gerici, ilerici, devrimci veya faşistin de içinde yer aldığı, konsoloslukların da ilişkilerinin olduğu derneklerdik. Yani sıradan DKÖ’lerdik. Ancak Türkiye-Kuzey Kürdistan’da gelişen devrimci hareketin buralardaki etkilerinden sonradır ki, dernekler teker teker devrimcilerin denetimine geçer. Ki, o dönem, kurumların başını çekenlerin Kaypakkaya çizgisiyle buluşmaları, bu kurumların da adım adım nitelik değişimine neden olmuştur. İlerleyen yıllarda bu niteliği daha da netleşerek, günümüze kadar devam ettirilmiştir. Sıradan DKÖ kimliğinden koptuğu oranda, politik kitle örgütü olma kimliğini kazanmıştır. Faaliyet yürüttüğümüz emperyalist kapitalist devletler de bu kimliğimizi biliyor, Türk faşist devleti de biliyor, yerli devrimci ve komünist güçler de biliyor, sıradan kitleler de biliyor.

 

Bu tarihsel gerçek orta yerde dururken, hangi dönem kendimize ne dersek diyelim, yönelimimizi hangi anlayışla yeniden tanımlamaya çalışırsak çalışalım, değişen hiçbir şey olmadı, olmuyor, olmayacak da. Çünkü, bu kurum Kaypakkaya çizgisiyle buluştuğu 70’lerden bu yana, sıradan DKÖ kimliğini çıkarıp atmış, politik-ideolojik tercihini yaparak niteliğinin ne olduğuna da karar vermiştir. Bu nitelik, politiktir. Bu nitelik, devrimcidir. Bu nitelik, belirli ideolojik bir yönelimi ifade eder. Bunları değiştirebiliyor muyuz? Çok denedik, değişmiyor, değiştiremiyoruz. Adımızı ve bileşenlerimizin adlarını değiştirdik, yine de aynı niteliklerimizi koruduk ve devam ettirdik. Herhangi bir kuruma niteliğini kazandıran sınıfsal, politik, ideolojik, kültürel ve inançsal tercihleri ve yönelimleridir. Bu temel yanları değişmeden, kurum nasıl tanımlanırsa tanımlansın, özde değişen bir şey olmaz. Gerçeğine uymayan tanımlamalar hep eğreti durur. Yani biçim öze uygun olmalıdır, özü yansıtmalıdır. Dolayısıyla kendimizi bu gerçekliklere göre tanımlamak zorundayız. Bu geçekliği görmeyen veya üstünden atlayan yaklaşımlar ve biçilen misyonlar, nasıl ki bugüne kadar bizi sağa veya sola savurduysa, bundan sonra da aynı sonuçları yaratacaktır.

 

Bu niteliğimizden yola çıkarak, “biz sınıf örgütüyüz” demek de bir o kadar yanlıştır. Elbette yakınlık duyduğumuz sınıf örgütü olacaktır. Bunun olmaması, eşyanın doğasına aykırıdır. Ancak biz devrimci demokratik bir kurumuz. Niteliğimiz budur.

Kurumumuzun kamuoyuna deklare ettiği amaçları ve hedeflerinden de niteliği bellidir. Anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-faşist, anti-şovenist; her türlü ırk, din, dil, cins ayrımına ve ayrıcalığına karşıyız; haksız savaşların karşısında, haklı savaşlarınsa destekçisiyiz. Kapitalizmin doğayı tahribine, yerli ve göçmen emekçi halkların emeklerinin sömürüsüne, her türlü siyasal ve ekonomik hak gaspına karşı örgütlenme ve mücadele etme perspektifiyle hareket etmekteyiz. Bütün bunlar sıradan bir DKÖ’nün amaç ve görevlerinin üstündedir. Sırf bunlar bile niteliğimizi net olarak ortaya koyup tartışılmaz kılmasına karşın, post-modernist yaklaşımla sivil toplumcu bir duruş ve hareket tarzı dayatmalarına asla taviz verilmemelidir.

 

Bu niteliğimiz, bizi demokratik olmaktan çıkarmaz, politik bir parti konumuna da yükseltmez. Yukarıda da değinildiği gibi, karşılıklı saygı çerçevesinde her türden anti-emperyalist, anti-faşist, anti- şövenist her türden düşünceden kitleye açık, kapitalizm tarafından hakları gaspedilmiş kesimleri kucaklayan, bunlarla ortak paydalar etrafında buluşmuş, bunların düşüncelerini özgürce ifade edecekleri platformlar kurmuş olmak, kurumsal kimliğimizin demokratik yanını ortaya koymaktadır.

 

 

 

‘Nasıl bir örgütüz?’ sorusuna verilen yanıtlar, ‘nasıl olmamız gerekir’den çok “böyle olduk ve böyle kalacağız ne yapalım/ yapacak bir şey yok” şeklindeki durumu kabullenme anlayışından başka birşey değil. DKÖ’ler devrimci-demokratik niteliklere sahip olarak ve bu niteliklerini koruyarak da en geniş kitlelerle ilişki kurabilir, onları talepleri ve hedefleri doğrultusunda örgütleyebilir. Eğer bir örgüt sadece aynı düşünceyi savunan bireylerden oluşuyorsa ve oldukça daralmışsa; bu örgütün kitle örgütü olup olmadığını sorgulamak gerekiyor. Bir kitle örgütünün başarısı, onun kendi siyasi bakış açısını ne kadar kitlelere iletebildiği, ne kadar harekete geçirebildiği, ne kadar geniş kitleleri örgütleyebildiği; diğer bir deyişle, ne kadar nefes borusu olduğuyla ölçülür. Onun ne kadar “militan” göründüğüyle değil. ADHK’nın bugünkü yapısını herkes biliyor ve ne kadar “kitle örgütü” olduğunu da biliyor. Zaten tartışılmak istenen de “biz bu halimizle kitlelerle ne kadar geniş ilişki kurabiliyoruz ve kurabiliriz, ne kadar kitleyi ve ne için harekete geçirebiliriz?” sorusudur. ADHK dar anlamda örgütlenmiş ve hedefleri de dar olan bir devrimci örgüttür, ama kitleleri kucaklayan bir “kitle örgütü” değildir. Kitlelerle buluşmaya çalışmasına rağmen, yanlış bir yol ve yöntem denediği için bunu başaramamaktadır. Bu kurumun mevcut olan bakıs açısı ve yapısıyla, mevcut halini değiştirebilmesi oldukça zordur. Yeni yapılanmalara ihtiyaç var, ama gerçekten yaşadığımız koşulların ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bir yapılanma olmak zorunda. Yoksa onun da geleceği nokta aynı olur.

“Anti-faşist, anti-emperyalist ve anti-şovenist olan herkese kapımız açık ve herkes kendini ifade edebilir” deniliyor. Bu güzel, ama gelgelelim ki; herkes senin belli bir düşüncenin hedefleri doğrultusunda örgütlendiğini ve şekillendiğini biliyor ve diyor ki; “onlar hepsi aynı kafanın insanları, benim kendimi rahat ifade edebilmem mümkün değil. Hele bir de işin içinde demokratik-merkeziyetçilik  varsa hiç şansım yok.” Bizim asıl sorunumuz bu da değil. Asıl sorun, herhangi bir toplumsal, siyasal gelişme olduğunda; hangi ve ne kadar kitlenin bizim tavrımızı merak ettiği konusudur. Biz bunun için kafa yoruyor muyuz. Yani geniş kitleleri dikkate alarak mı çalışıyor ve politika üretiyoruz, yoksa dar bir grubu idare etmek için mi?

 

Tartışmalara başlarken;

 

22. Kongre iradesinin kararıyla tartışmaya açılan bu konu, varlık nedenimiz olan göçmenlik meselesi başta olmak üzere, emek, demokrasi mücadelesi vb. özgül toplumsal meseleler çerçevesinde faaliyet yürüten kurumlarımızın siyasetini, programını ve pratiğini değişen dünya koşulları ve çelişkileri bağlamında günün ihtiyaçlarına cevap olabilecek şekilde daha ileri bir seviyeye taşımayı hedeflemektedir. Bu anlamda, yapılacak olan alt konferanslardaki tartışmalarda, dernek-bileşen üyelerinin ve çevrelerinin, özellikle gençlik ve kadınların düşüncelerinin, değerlendirmelerinin ve istemlerinin doğru bir yöntemle irdelenmesi, nasıl bir örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğunu ortaya çıkarılabilmemiz açısından önemlidir.

 

Bu sebeple yukarıda ifade ettiğimiz düşünce ve çözüm perspektifleri, yapılacak olan tartışmalara kapı aralayan, katılımcıları belli bir düşünce çemberine sınırlamayıp, onların düşüncelerini rahatlıkla sunarak tartışmalara her açıdan katkıda bulunmalarına teşvik edici olması bakımından ele alınmıştır. Bu tartışma sürecini örgütleyen ya da her bakımdan bilfiil içerisinde yer alan bütün katılımcıların da  meseleye bu açıdan bakarak gereken önemi ve hassasiyeti göstermesini bekliyoruz.

Konferanslarımızın başarılı ve öğretici bir şekilde örgütlenmesi temennisiyle…

 

14 Kasım13

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu) 22. Dönem Konseyi

adhk tarafından

Kadına Yönelik Şiddet Devam Ediyor, İsyan Büyüyor!

Kasım 26, 2013 de Genel adhk tarafından

Zürich (26.11.2013) İsviçre Demokratik Kadın Hareketi ve Yeni Kadın’in örgütleyicisi oldugu, 25 Kasım “Kadına Yönelik Şiddet” günü ile ilgili, aynı gün Isviçre’nin Zürich Kantonu’nda, Paradeplatz’da saat 18:00’de yogun bildiri dağıtımı yapılarak, kısa bir açıklama okundu. Her iki kurum “25 Kasım Kadına Yönelik Şiddet” günüyle ilgili kendi açıklamasından belli kesitler okudu.

Açıklamanın ardından ayrıca, Avrupa Demokratik Kadın Hareketi’nin, geçtigimiz Eylül ayında “Cinsel Sömürüye Sessiz Kalma, Diren, Mücadele Et” şiarıyla başlattığı kampanyasıyla ve Yeni Kadın’in da “Ev İçi Emegi ve Esnek Çalışma Sistemi” şiarıyla başlattığı kampanyasıyla ilgili de bildiri dağıtımı da yapıldı.

İsviçreli kadın örgütleri de destek verdigi açıklamaya, “Keine Frau ist Illegal” (Hiçbir Kadın Illegal Degildir) pankartı açtı.

adhk tarafından

Cinsel Sömürüye karşı Diren Mücadele Et Paneli yapıldı

Kasım 26, 2013 de ARŞİV adhk tarafından

Frankfurt (26.11.2013) ADKH; Cinsel Sömürüye karşı Diren Mücadele Et!  Sloganıyla başlatmış olduğu  kampanyanın bir parçası ve aynı zamanda kadına yönelik şiddete karşı mücadele ve uluslar arası dayanışma günü vesilesiyle Almanya Frankfurt kentinde ilk panelini düzenledi.

Panele LGBTT İstanbul Temsilcisi Cirüsk (Kıvılcım) Arat, Almanya’da Sosyal Pedagog  Seyhan  Taşdemiroğlu ve ADKH Temsilcisi katıldı.

Fuhuş sektörüne bakış açısı, Fuhuş, seks işçiliği ve köleliği ,  ataerkillik kavramları, aile ve ahlak tanımları, LGBTT’lere bakış açısı ve yaşadıkları sorunlar, göç ve fuhuş  konuları ele alındı.

Her Türlü Şiddetiniz ile Barışmayacağız

 Avrupa Demokratik Kadın Hareketi temsilcisi, kadın mücadelesi için  neden böyle bir kampanyaya ihtiyaç duyduklarını amaç ve hedeflerini anlatan sunumundan sonra kutsal fahişelikten bugüne uzanan tarih, toplumsal bakış açısı ve bugün  dünyanın üçüncü kar sektörü haline gelen insan (beden) ticaretine karşı  mücadele yöntemlerini aktardı.  ‘’ Bu kampanya ile amacımız gözler önünde olan ama görülmeyen boyutu göstermek istedik. Fuhuşu  gönüllü yada zorla yapan kadını ötekileştirmeden  çözümü veya ortadan kaldırılması noktasında ne kadar aciliyet  taşıdığını birlikte tartışalım istedik. Cinsel Sömürüye Sessiz Kalma Diren Mücadele Et şiarıyla kampanyamızı başlattık. Ve cinsel sömürünün bir kısmı olan, bedenlerin metalaştırıldığı fuhuşu ön plana çıkardık. Ama vurgulanması gerekir ki, cinsel sömürü  sadece  fuhuş alanında değildir. Kadın bedeninin medyada sunuluş biçimi, pornografik içerikli reklam panolarında obje olarak kullanılması ve bunu normal olarak gösterilmesi de cinsel sömürüdür’’  vurgusunda bulundu.

Patronsuz Pezevenksiz Bir Dünya İstiyoruz!

LGBTT temsilcisi  Cirüsk  (Kıvılcım) Arat ;  bu sorunları konuşurken  ataerki ve patriarkal tartışılmadın geçilemeyeceğini vurguladı. Ancak günün özgünlüğünden dolayı esas sunumunu  genel anlamda translara uygulanan şiddet,  devlet şiddeti  ve LGBTT’lilerin yaşadığı  sorunlar, maruz kaldıkları saldırı ve cinayetlerin  sistem  ve hukuku aracılığıyla nasıl cezasız bırakıldığını vurguladı.

Cirsük (Kıvılcım) Arat  daha sonra şöyle devam etti  ‘’ toplumsal yaşamın tüm kapılarının kapandığı bir alanda geriye tek bir seçenek kalıyor (biz bunun başına zorunlu kelimesini koyuyoruz) oda zorunlu seks işçiliği. Peki bu toplumsal yaşamın tüm kapılarını kapatanlar kimler; genel ahlakın iki yüzlü bekçileri yani erkekler, erk sistemidir.. Şimdi artık şiddete karşı ses çıkarırken bir kez daha düşünmek gerektiğine inanıyorum. Zulmün, katliamın ve acının hayatın birer parçası olduğu bir coğrafyada özgürlük, adalet, hak temelli arayışların toplumun tüm kesimleri için olmalıdır. Çünkü bir kesime uygulanan şiddet dönüp dolaşıp toplumun tüm kesimlerini vurur. O şiddet dönüp dolaşıp kadınları, LGBTT bireyleri, Kürde, Alevi’ye,  devrimciye, Romen’e, Çerkez’e, Laz’a ulaşıyor. Ve bir bakıyorsunuz ki yaşadığımız coğrafyanın her yeri şiddetle iç içe. Patronsuz ve pezevenksiz bir dünya istiyoruz,  yani sınıfsız bir dünya istiyoruz.Yaşamak istiyorsak örgütleneceğiz.’’

Kapitalizmi ayakta tutan militarizmdir

Seyhan Taşdemiroglu: ‘’Irkçılık Şovenizm ve militarizm kapitalizmi ayakta tutuyor. Bir kadının toplumda tek başına yaşama ve ayakta durma özgürlüğü vardır. Kadına günümüzde değersiz damgasını  kapitalist olan egemen ataerkil sistem tarafından vuruluyor. Erkek egemen toplumun temel noktalarından bir tanesi kapitalizm ve onu  ayakta tutan sistemlerden biride militarizmdir. Bunun 4. sütun noktası ise kadın sömürüsüdür. Bu durumda kapitalizm, ırkçılık ve sekssizim ortaya çıkıyor. Bu üç nokta koloniyel  kapitalist anlayışın ırkçı şovenist düşüncenin sonucudur. ‘’ şeklinde ifade etti.

Panel soru ve  fikirlerin beyan edildiği ve farklı tüm fikirlerin özgürce ifade  edildiği  tartışma süreciyle  sonuçlandırıldı..

adhk tarafından

Duisburg’da ‘’Kadına Yönelik Şiddete Hayır’’ Mitingi Gerçekleştirildi.

Kasım 26, 2013 de Genel adhk tarafından

Duisburg (26.11.2013) ADKH(Avrupa Demokratik Kadın Hareketi), Kürt Kadın Hareketi, SOLWODi, Yeni Kadın, MLPD, Courage, TKSE, IGM,Ver-di kurumlarının ortak organize ettiği 25 kasıma yönelik “kadına yönelik şiddete hayır” mitingi saat 17.00 de Duisburg merkezinde gerçekleştirildi.

Açılış konuşması ve söylenen marşla başlanan mitinge, katılımcı tüm kurumların konuşmalarıyla devam edildi. Konuşmalarda; cinselliğin metalaştırılması, savaşlarda kadının durumu, insan ticareti, kadınlara yönelik işyerlerinde mobbing  uygulamaları ve Suriye-Rojava’daki kadınların durumu ön plana çıktı.Yapılan tüm konuşmalarda kadın mücadelesinin ortaklaşması vurguları yapılarak,kadın dayanışmasının ön plana çıkması çağrıları yapıldı. Erkek egemen anlayışın her alanda kırılması ve emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı şiddete karşı, kadının sözleyeceği sözün daha yüksek çıkması gerektiği belirtildi.

ADKH; kurduğu standla katıldığı mitingde, yürütmüş olduğu “Cinsel Sömürüye Sessiz Kalma, Diren Mücadele Et! “ kampanyasının broşürlerini ve 25 Kasım’a dair çıkardığı bildirilerin dağıtımını yaptı. 

Miting; coşkulu sloganlarla ve kısa bir yürüyüşle sona erdi.

adhk tarafından

İnnsbruck’ta kadına yönelik şiddete karşı sempozyum

Kasım 26, 2013 de Genel adhk tarafından

Tirol Demokratik Kadın Platformu 22 Kasım cuma aksamı Innsbruck Üniversitesi’nde, Kadına Yönelik Her Türden Şiddete Son Sempozyumu’nu yaptı

İNNSBRUCK (26.11.2013)- Tirol Demokratik Kadın Platformu 22 Kasım cuma aksamı Innsbruck Üniversitesi’nde, Kadına Yönelik Her Türden Şiddete Son Sempozyumu düzenledi. Yeni kadın temsilcisi “Ev içi görünmez emeği görünür kıl”, ADKH temsilcisi “Fuhuşa ve çocuk pornosunu durdur, bedenimiz bizimdir” konu başlıklarında sunumlar yaptı. İstanbul LGBT Derneği Temsilcisi Kıvılcım Arat da ötekileştirilen LGBT’lerin genel sorunlarına değindi. Sempozyumun sonunda dinleyicilerden gelen sorular yanıtlanırken, yeni düşünceler de dile getirildi. 

Fuhuşa karşı mücadele yöntemleri tartışıldı

Sesiyle sanatçı Ajda Varli de sempozyuma destek verdi. Fuhuşa karşı alternatifler ve Seks köleliği-İşçiliği kavramları üzerinde sıklıkla sorular yöneltilirken, ortak yapılan bu eylemin devamının getirilmesinin önemine dikkat çekildi.

Toplantıyı ortaklaştıran kurumların isimleri şöyle: Avrupa Demokratik Kadın Hareketi, Yeni Kadın, LIlith Innsbruck, Dersim eyaleti Doğa ve Kültür Derneği, Sosyalist Innsbrucklu Öğrenciler Derneği.

25 Kasım Pazartesi günü ise gerçekleştirilen sokak etkinliğinde 11-17.30 arası İnfostand 17.30’dan itibaren ise yürüyüş gerçekleştirildi. Bütün gün süren bu etkinlikte ise Avusturyalı gençlerin yoğun katılımı dikkat çekti.

adhk tarafından

Köln DHD olağan kongresini gerçekleştirdi.

Kasım 25, 2013 de Genel adhk tarafından

Köln (25.11.2013) Uzun yıllardır Almanya`nın Köln şehrinde Demokratik Hak ve Özgürlükler mücadelesi yürüten Demokratik Haklar Derneği gerçekleştirdiği olağan kongresi ile çalışmalarını ve örgütlenme perspektifini yenileyerek mücadele kararlılığını bir kez daha ilan etti.

24 Kasım günü Dernek lokalinde gerçekleşen kongreye dernek üyeleri başta olmak üzere kitlesel bir katılım gerçekleşti. Açılış konuşması, saygı duruşu, divan seçimi yapıldıktan sonra Dernek YK’sının kongreye sunduğu gündem taslak önerisi oylamaya sunulup kabul edildikten sonra kongreye devam edildi. Siyasal taslak ve faliyet raporunun okunmasından sonra  bu gündeme ilişkin tartışmalara geçildi. Oldukca canlı tartışmaların yaşandığı bu gündem gelen eleştiriler ve öneriler ile birlikte iradeye sunularak ve olumlu değerlendirilerek onaylandı. Sonrasında ise denetim ve mali durum hakında bilgilendirmeler yapıldıktan sonra kongre yeni yönetim organlarının seçimi ile devam etti. 6 kişilik asıl YK’nın seçildiği kongrede 3 kişiden oluşan denetim kuruluda seçildi.

Kongrede bulunan kardeş kurum olan Tohum Kültür Merkezinden bir yoldaş da söz alarak kongreyi selamlayarak başarı dileklerini sundular. Kongre birlikte mücadelenin daha ileri bir düzeyde geliştirilmesi ve örgütlenmenin zorunluluğuna dair yapılan vurguların ardından başarılı bir şekilde sona erdi.

adhk tarafından

Dersim’de Seyit Rıza ve arkadaşları anıldı

Kasım 24, 2013 de ANASAYFA adhk tarafından

DEDEF ve Dersim Kültür Derneği 16 Kasım’da “Seyit Rıza ve arkadaşlarını 76.Yılında anıyoruz” şiarıyla bir etkinlik düzenledi

DERSİM (23.11.2013)-  “Seyit Rıza ve arkadaşlarını 76.yılında anıyoruz’’ şiarıyla 16 Kasım Cumartesi günü   DEDEF ve Dersim Kültür Derneği tarafından bir anma etkinliği düzenlendi.

Tunceli Kapalı Spor Salonu’nda saat 18.00’de düzenlenen anma sırasında Grup Munzur, Bülent Çetindağ, Mehmet Ekici, Murat Ateş, Şenol Akdağ, Vedat Aldemir, Yılmaz Çelik, Zeynep Kılıç sahneye çıkarak ezgilerini kitleyle paylaştı. Anmada sine vizyon gösteriminin yanı sıra kurumlar adına konuşmalar da yapıldı.

Yaklaşık 3 bin kişinin katıldığı anma bir dakikalık saygı duruşuyla başladı. Saat 19.38’de salonun ışıkları kapatılarak 1937-38’de katledilenler için mumlar yakıldı.

Mazgirt Belediye Başkanı Türkel, halkın direnişine dikkat çekti

Anma sırasında söz alan Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel şunları söyledi: “Dersim’de yaşayıp ta zulüm görmeyen, acı çekmeyen, zorbaya zalime direnmeyen tek canlı kalmamıştır. Bu coğrafyada hayat bulan her canlı mutlaka bir şekilde birilerinin zulmüne karşı direnmiştir. Bir yandan kiminle, ne için, nasıl olduğunu bilmediğimiz bir barış süreci yaşanırken, bir yandan da sosyalist, devrimci, ilerici, aydın ve AKP’ye muhalif olanlara, saldırı ve gözaltılar hiç hız kesmeden devam etmektedir.”

Türkel son olarak birlik ve beraberlik çağrısı yaparak konuşmasını bitirdi.

Ardından söz alan DEDEF temsilcisi Özer Tekinoğlu konuşmasında şu ifadeleri kullandı: “1938’soykırımının, 1994 köy boşaltmalarının, baraj ve HES’lerin, maden ocaklarının, siyanürün ortak amacı Dersim’i insansızlaştırmaktır. Geri dönüşler sağlansın boşaltılan köylerin köy tüzel kişiliği geri verilsin ve Dersim’de 15 binin üzerinde olan mayınların temizlenmesini talep ediyoruz”

‘Dersim halkı hiçbir paşaya, sultana, zorbaya ve zalime boyun eğmedi’

Dersim Kültür Derneği Başkanı Ahmet Balkıs ise konuşmasında Dersim halkının örgütlü mücadelesinin önemine dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı: “Bugün burada bizi bir araya getiren, atalarımızın bundan 76 yıl önce çektiği acıları unutmadığımızı, onların kemiklerinin sızlamaması için halen onlara zulmü reva gören zihniyet teslim olmayıp yapılanların hesabını soracağımızı göstermek içindir. Sistemin egemenlerin bu kirli hesaplarını bozan Dersim Kültür Derneği üyelerini anmadan geçmek istemiyorum. Ali Mükan, Evrim Konak, Murat Kur, Mustafa Aytaç, Hıdır Yıldız, Deniz Kırbağ, Tuğçe Özgül bildiğiniz gibi tutuklular. Onları tutuklayarak bu direnişi kıracaklarını ve bizleri susturacaklarını sandılar. İşte buradayız. Son olarak Dersim civarında kurulan her devlet, her imparatorluk Dersim’e seferler düzenlemiş fakat Dersim’in fatihi olmak hiçbir paşaya, sultana, zorbaya, zalime nasip olmamıştır, olmayacaktır da.”

Anma etkinliği sanatçıların ezgilerini halkla paylaşmasının ardından sonlandırıldı.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Devrim Emekçisi Ahmet Polat’ı Unutmayacağız

Kasım 23, 2013 de Genel adhk tarafından

ADHK (23.11.2013) Devrim ve demokrasi mücadelesi binlerce, onbinlerce emekçinin alınteri, yarattığı değerler ve ödediği bedellerle bugünlere taşınmıştır ve taşınmaya devam edecektir. Devrim ve demokrasi mücadelesinde harcanan her emek ve yaratılan her değer, tartışmasız ve ikirciksiz bir şekilde kollektif olarak sahiplenilmelidir. Olumlu ve olumsuzlukları ile birlikte; bir bütün olarak bu emeğin ve değerin yaratılmasında katkısı olan her birey, sahiplenilmeyi en ileri düzeyde hak etmektedir. ADHK, devrim ve demokrasi mücadelesi gerçekliğini bu bütünsellik ve bilinç üzerinden ele almaktadır.

Devrim ve demokrasi mücadelesinin bugünlere taşınmasında küçümsenmeyecek derecede emekleri olan, değerler yaratan ve bedeller ödeyenlerden biri de Ahmet Polat’tır. 70’lerin ortalarından itibaren TKP(ML) saflarında örgütlenerek mücadeleye katılan ve yakın döneme kadar da Kaypakkaya güzergâhının yılmaz bir savaşçısı olarak mücadelesini sürdüren Ahmet Polat, yakalandığı kanser hastalığına 19 Kasım günü Ankara’da yenik düşerek aramızdan ayrıldı. 12 Eylül askeri faşist cuntası başta olmak üzere; mücadele yaşamı, gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler ve zindan direnişleri ile geçen Ahmet Polat, Kaypakkaya geleneğinin direniş kültürünün bugünlere taşınmasında önemli katkıları olan bir devrim emekçisidir.

Onun şahsında, onun gibi tüm devrim emektarlarının yarattığı devrimci emek ve değerleri sahiplenmek ve daha ileri düzeylere taşımak, bizlerin olmazsa olmaz devrimci sorumluluklarımızdan birisidir. Bu bilinç ile bir kez daha, Ahmet Polat’ın devrimci anısı önünde saygıyla eğiliyoruz.

Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu ( ADHK )

22 Kasım 2013