TEMEL DEMİRER tarafından

TÜRKİYE İŞÇİ SINIFININ -GÜNCEL- HÂLİ

Mart 28, 2014 de TEMEL DEMIRER TEMEL DEMİRER tarafından

İŞÇİ SINIFI NEDİR, NE YAPAR?
İŞÇİ SINIFI KÜTLESİ
İŞÇİLERİN HÂL-İ PÜR MELALİ
EKONOMİK DURUM: İŞSİZLİK
“İŞ KAZASI” DENİLEN CİNAYETLER!
“İSTİHDAM” MI DEDİNİZ?
SINIFA SALDIRILAR!
TAŞERONLU, KAYIT DIŞILI ESNEK ÜRETİM
SENDİKAL ÖRGÜT(SÜZLÜK)
“SONUÇ”: DÜŞ GÜCÜNÜ EYLEME GEÇİRMEK!
TÜRKİYE İŞÇİ SINIFININ -GÜNCEL- HÂLİ[1]

TEMEL DEMİRER

“Senden yana olanların da,
sana karşı olanların da;
bir değeri yok
seni anlamadıkça.”[2]


31 Ocak 2014’de Paris’te gözlerini kapatan sürgündaşım ve yoldaşım devrimci sendikacı Mehmet Ertürk’ün[3] anısı önünde saygıyla eğilerek, Türkiye bağlamında işçi sınıfının -güncel- hâline değineceğim konuşmama, İsveçli yönetmen Ingard Bergman’ın, “Dünyayı bir tek utanç kurtarabilir,” saptamasına katılmadığımı belirterek başlamak istiyorum.

Çünkü “dünyayı kurtarmak” fiilinin “11 Tez”e mündemiç sınıfsal bir içeriği olduğundan şüphe duymayan, bunun da hâlâ işçi sınıfının tarihsel misyonunu yerine getirmesiyle mümkün olduğunu düşünenlerdenim.

Bu tavrım, işçi sınıfına (ve davasına) “Elveda” diyenler tarafından, o malum ve meş’um müstehzi tebessümle “mahkûm” edilmek istenebilir!

Ancak bunlara aldırmayıp, “Entelektüelin misyonu, dünyanın efendisi hâline gelmiş haksız ve yanlış karşısında, cümle âlem diz çökerken bile, ayakta kalıp, ona insanlığın bilinciyle karşı çıkmaktır,” diye haykıran Julien Benda’nın uyarısını asla unutmayanlardan biri olarak, hâlâ ve ısrarla Nâzım Hikmet ustanın, “ve kederli nehir yollarının,/ sürülmüş toprağın ve şehirlerin bahtı/ bir şafak vakti değişmiş olur,/ bir şafak vakti karanlığın kenarından/ onlar ağır ellerini toprağa basıp/ doğruldukları zaman” dizelerini terennüm ediyorum…

Bunları söylerken; işçi sınıfının güncel hâlini[4] “es” geçip, fetişleştirmiyorum; sadece “olması gereken” tarihsel misyonuna gönderme yapıyorum…

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC), ‘Yıllık Sendikal Hak İhlâlleri Raporu’nda, “Türkiye’nin hak ihlâllerinde Avrupa birincisi” olduğundan söz ettiğini; TMMOB Makina Mühendisleri Odası, Türkiye’nin her 100 bin çalışan başına düşen ölümlü iş kazalarında Avrupa’da birinci, dünyada ise üçüncü sırada olduğunu açıkladığını biliyorum…

Ayrıca TBMM’de İş Güvenliği Tasarısı’nın görüşüldüğü sırada Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in konuşmasında, 10 yılda iş kazalarında ve meslek hastalıklarında yüzde 4.3’lük bir azalma meydana geldiğini savunurken; TBMM’nin hemen yanında bulunan Dikmen Caddesi Merasim Sokak’ta Meclis’in atık su gideri çalışmasını yürüten üç işçiden Nadir Kekilli meydana gelen toprak kayması sonucu, gece vakti göçük altında kalarak hayatını kaybettiğini de[5] unutmuyorum…

Tarihsel ve güncel tüm öğelerin işçi sınıfı gerçeğine dahil olduğunu, göz ardı etmiyorum…

 

İŞÇİ SINIFI NEDİR, NE YAPAR?

 

Bu vurgularla “İşçi sınıfı nedir, neye yarar?” sorusuna geçersek…

XIX. yüzyılda sanayi devrimi ile ortaya çıkan işçi sınıfı; alın teriyle betimlenen ve sermaye sömürüsünün olmazsa olmazıdır…

Belirli bir ücret karşılığı emek gücünü satan ve üretim araçlarına sahip ol(a)mayandır. Tamamıyla mülksüz olan bu sınıf emek gücünü, karşılığında zorunlu geçim araçları edinmek için burjuvalara (sermaye sahiplerine) satmak zorundadır.

İşçi sınıfı, XIX. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de ortaya çıkan sanayi devriminin bir sonucu olarak doğmuştur. İşçiler, ilk aşamada, dağılmış ve rekabet yüzünden parçalanmış bir “kitle” durumundadır.

Ancak sanayinin gelişmesi bir yandan işçi sayısını arttırırken bir yandan onların yaşam koşullarını en düşük düzeyde eşitlemiştir. Bunun sonucunda işçiler, ortak sorunlara sahip olduklarını ve bu sorunlara karşı birlikte mücadele vermelerinin gerektiğini fark etmeye başlamışlardır. Böylece, tepkiler işçilerin tek tek sürdürdükleri mücadeleden işçi sınıfının yine bir sınıf olan burjuvaziye karşı verdiği mücadeleye dönüşmüştür.

Bu durum, aynı zamanda, işçilerin kendiliğinden bir sınıf olma durumundan, “kendisi için” bir sınıf olma durumuna geçtiğinin de göstergesi olmuştur. İşçi sınıfının “kendisi için” bir sınıf olmaya başlamasının en önemli sonucu ise burjuvaziye karşı verdiği sınıf mücadelesini, örgütlü bir siyasi mücadele bakış açısıyla örmeye başlamasıdır. (Türkiye için sürekli verilen bir örnekten gidecek olursak işçilerin çoğunluğunun AKP ve diğer burjuva partilere oy veriyor olması işçi sınıfı diye bir şey olmadığını kanıtlamaz.)

İşçi sınıfı tarihsel açıdan son devrimci sınıftır…

Tekrarda yarar var: İşçi sınıfını işçi sınıfı yapan kapitalist üretim sürecinde tamamen mülksüzleşmiş olmasıdır. Buradaki mülksüzleşmeden kastedilenin üretim araçlarının mülkiyeti ile ilişkili olduğunu bilmeyip “ama evi, arabası olan işçiler var” diyenler gaflet içindedirler.

Üretim araçlarının mülkiyetinin burjuvazinin elinde toplanması, toplumun geçimlik üretim yapan küçük köylülük ile burjuvazi dışındaki tüm kesimlerini işçi sınıfı kapsamına almayı gerektirir.

Evet, sadece fabrika işçileri değil, hizmet çalışanları, enformel sektörlerdeki diğer emekçiler, işsizler ve emeğin yeniden üretiminde yer alan diğer kalifiye elemanların da işçi sınıfının organik bir parçası sayılması gerekir. Bahsedilen yaşamak için emek gücünü satmaktan başka şansı bulunmayanlardır…

“İyi de işçi sınıfı neden devrimci” mi?

İşçi sınıfı tarihsel olarak devrimci bir sınıftır. Marksizm bunu öznel ve nesnel gerekçelere dayandırır.

İşçi sınıfının devrimci bir sınıf olmasının nedeni, nesnel olarak, tamamen üretim sürecindeki yerleri ile ilişkilidir. Mevcut kapitalist üretim ilişkileri içinde üretim araçlarından yoksun kalan işçi sınıfı, üretimdeki ve sömürünün kaynağındaki vazgeçilmez “nesnel” konumu gereği tek devrimci sınıftır. Onu burjuvazinin kârını arttırmak üzere her daim daha uzun çalışma süreleri ve (göreli) daha düşük ücretlere mahkûm eden koşulları, ancak devrimci mücadelesiyle değiştirebilecektir. Bu nesnel konumun bilincinin oluşmadığı kesitte işçi sınıfı henüz “kendinde sınıf” olarak tanımlanır.

Meselenin öznel yanı ise işçi sınıfının tarihsel çıkarlarının farkına varması ile ilgilidir. Marx bunun ancak karşıt sınıfla pratik bir mücadele içinde gelişebileceğini ifade etmiş ve yaşanan dönüşümün sonucunda “kendi için sınıf” hâline geleceğini vurgular.

İşçi sınıfının “son” devrimci sınıf olmasına gelince: ‘Komünist Parti Manifestosu’ okunursa görüleceği üzere, işçi sınıfının çıkarlarının kendisi dahil tüm sınıfları ortadan kaldırmak olduğu gerekçeleri ile ifade edilir. Mesele budur…

Evet işçi sınıfı, kapsamı mülkiyet ilişkileri ile belirlenmiş, mevcut düzene son verme potansiyelini “nesnel olarak” barındıran, gerçekleştireceği devrimin ardından üretim araçlarının özel mülkiyeti ilga edileceğinden kendisi dahil tüm sınıfları yok edeceği için “son” devrimci sınıftır. Çünkü işçi sınıfı kapitalizmin burjuvazi’nin karşı kutbudur.

İşçi sınıfını meydana getiren işçiler, üretim araçları üzerinde mülkiyet hakkına sahip değildirler. Sadece üretim araçları üzerinde kapitalist temellük hakkına sahip kimselere satmak zorunda oldukları iş gücüne sahiptirler.

İşçi sınıfı, genellikle yekpare bir bütün olarak bakılsa da, birçok farklı bileşenden oluşur: Tarım, hizmet, sanayi… Nitelikli, yarı-nitelikli ve niteliksiz… Kayıtlı, kayıtsız… Kamuda ve özel sektörde çalışanlar… Kadın ve erkek…Çocuk, genç, yetişkin… Göçmen, Kürt, Türk, vd’leri… Kır ve kent işçileri…

Sınıflı toplumsal yapılarda en altta yer alan çalışan gurubudur. Temelde işçi sınıfı denilince, küçük sanayiden dev işletmelere kadar oldukça geniş bir yelpaze içersinde yer alan mavi yakalı kol işçileri anlaşılır.

İşçiler, kapitalist sınıf karşısında biçimsel olarak “özgür” görünmelerine rağmen, gerçekte özgür değildirler. Kapitalist üretimin doğrudan üreticileri işçiler, üretim sürecinde kol/ kafa işçiliği yaparlar ve zenginliği üretirler.

İşçi sınıfı, kapitalizmde egemen sınıf tarafından ekonomik ve sosyal bakımdan sömürülür, politik bakımdan ezilir, ideolojik bakımdan da egemenlerin baskısı ve kontrolü altında tutulur.

Politik organizasyonlarıyla birlikte, işçi sınıfı, “kendinde sınıf” durumuna gelir; tarihi görevinin bilincine ulaşır. Sömürünün ve savaşın mevcut olmayacağı bir dünyayı, gerçek insani toplumu mücadelesinin amacı olarak alır.

Kapitalizmden komünizme geçişle, işçi sınıfının mahiyeti de değişir. Devletin sönümlenmesi yolunda sınıf olmaktan çıkar.

Burada bir parantez açarak anımsatalım: “İşçi sınıfı, toplumun, geçim araçlarını herhangi bir sermayeden elde edilen kârdan değil, tamamıyla ve yalnızca kendi emeğinin satışından sağlayan; sevinci ve üzüntüsü, yaşaması ve ölmesi, tüm varlığı emek talebine, dolayısıyla işlerin iyi gittiği dönemler ile kötü gittiği dönemlerin birbirlerinin yerini almasına, sınırsız rekabetten doğan dalgalanmalara dayanan sınıfıdır,” vurgusuyla ekler Friedrich Engels:

“Günümüzün kapitalist toplumunda, işgücü bütün öteki metalar gibi bir metadır, ama gene de, tamamıyla özgün bir meta. Yani, değer yaratan bir güç, bir değer kaynağı olmak ve gerçekten de, uygun bir biçimde kullanıldığında, bizzat kendisinde olandan daha fazlasını yaratan bir değer kaynağı olmak gibi özgün bir niteliği vardır. Üretimin bugünkü durumunda, insanın işgücü, bir günde, bizzat kendisinde bulunandan ve kendisinin malolduğundan daha büyük bir değer üretmekle kalmaz; her yeni bilimsel bulguyla, her yeni teknik buluşla, günlük üretiminin günlük maliyeti aşan bu fazlalığı artar ve dolayısıyla da işgününün, işçinin günlük ücretini karşılamak için çalıştığı bölümü azalır; öte yandan da, işgününün, işçinin karşılığını almaksızın emeğini kapitaliste armağan etmek zorunda olduğu bölümü artar. İşte bugünkü toplumumuzun tüm ekonomik yapısı budur: Bütün değerleri yaratan tek başına işçi sınıfıdır.” 

Tam da bu tabloda sorup, yanıtlar Karl Marx:

“Bugünkü toplum koşullarında serbest ticaret nedir? Sermayenin özgürlüğü;
Sermayenin özgür gelişmesini hâlâ sınırlayan birkaç engeli yıkarsanız, böylece onun faaliyetini tamamen zincirlerinden kurtarmış olursunuz, Beyler, soyut kavram özgürlükten etkilenmeyin. Kimin özgürlüğü? Bu, tekil bir bireyin başka bir birey karşısındaki özgürlüğü değildir. Bu, sermayenin, işçiyi ezmesi için özgürlüktür.”

Sonra da sıralar ‘Kapital’inde

“Kapitalist, emek-gücünü, daha üretim sürecine girmeden önce satın alır, ama karşılığını, ancak belirlenen zamanlarda, bu emek-gücü, kullanım- değerlerinin üretilmesinde harcandıktan sonra öder. Kapitalist, ürünün değerinin geri kalan kısmıyla birlikte, bir de bu değerin, emek-gücünün ödenmesinde harcanan paranın eşdeğeri olan, yani ürünün değerinin, değişen-sermayeyi temsil eden kısmına da sahip olur. Değerin bu kısmında emekçi, zaten kapitaliste, ücretlerinin bir eşdeğerini sağlamış durumdadır.”[6]

“Herhangi bir işçiyi, örneğin bir dokumacıyı alalım. Kapitalist ona dokuma tezgâhını ve ipliği sağlar. Dokumacı işe koyulur ve iplik beze dönüşür. Kapitalist, bezi alır ve onu örneğin 20 marka satar. O hâlde, dokumacının ücreti, bezin, 20 markın, kendi emeğinin ürününün bir bölümü müdür? Hiç de değil. Dokumacı, bez satılmadan çok önce belki de bezin dokunması bitmeden önce, ücretini almıştır. Şu hâlde kapitalist, bu ücreti, bezin satışından alacağı paradan değil, önceden biriktirilmiş paradan öder. Nasıl ki, işveren tarafından sağlanan dokuma tezgâhı ve iplik dokumacının ürünü değilse, aynı şey dokumacının kendi metaı, yani kendi işgücü karşılığında aldığı metalar için de geçerlidir.” 

 “Bu dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını sömüren ve tekellerine alan büyük sermaye sahiplerinin sayılarındaki sürekli azalmayla birlikte, sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü de alabildiğine artar; ama gene bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması ile eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler, yaygınlaşır. Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenliği altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler.”[7]

İş bu hâldeyken mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi yolunda Marx şu notu da düşmeyi ihmal etmez:

“Bir toplumsal oluşum; içerebileceği bütün üretici güçler yeteri kadar gelişmeden önce asla yokolmaz; yeni, daha yüksek üretim ilişkileri, maddi varlık koşulları eski toplumun bağrında olgunlaşmadan önce eskilerinin yerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar; çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da oluşmakta olduğu yerde ortaya çıkar.”[8]

Ve yine Marx devam eder:

“Proletarya, kendisini bir sınıf olarak ortaya koyacak kadar gelişmediği sürece, dolayısıyla proletaryanın burjuvaziyle olan mücadelesi siyasal bir nitelik kazanmadığı ve bizzat burjuva toplumu içinde, üretici güçler, proletaryanın kurtuluşu ve yeni bir toplumun kurulması için gereken maddi şartların varlığına işaret edecek kadar gelişmediği sürece bu teoriciler, ezilen sınıfların acısını dindirmek için hemencecik sistemler geliştiren ve ıslah edici bir bilim peşinde koşan ütopyacılar olarak kalırlar. 

Fakat tarih, akışını sürdürdükçe ve proletaryanın mücadelesi daha açık bir biçim aldıkça bunlar artık kendi kafalarında bir bilim aramak zorunda kalmazlar; sadece gözlerinin önünde olup bittiğini gözlemlemeleri ve kendilerini onu açıklamanın aracı olarak kullanmaları gerekir. Bir bilim aradıkları ve sistemler yaratmaya çalıştıkları, mücadelenin başlangıcında oldukları sürece, sefalette yalnız sefaleti görürler, fakat bunun eski toplumu yıkacak olan devrimci ve yıkıcı yanını farketmezler. Fakat bu andan itibaren, tarihsel hareket tarafından yaratılmış olan ve kendini bilinçli olarak bu hareketle birleştiren bilim, doktriner olmaktan çıkar ve devrimci hâle gelir.”[9]

Marx’ı işaret etti güzergâhta “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi”, V. İ. Lenin’in, “Eğer işçiler, somut ve güncel politik olaylar ve olgular temelinde diğer toplumsal sınıfların her birini entelektüel, moral ve politik yaşamlarının bütün tezahürleri içinde gözlemlemeyi öğrenmezlerse nüfusun bütün sınıf, katman ve gruplarının yaşam ve faaliyetlerinin bütün yönlerinin materyalist tahlil ve materyalist değerlendirmesini pratikte uygulamayı öğrenmezlerse, işçi kitlelerinin bilinci gerçek bir sınıf bilinci olmaz,” diye tanımladığı sınıf bilinçli bir yaratıcı yıkım (yani devrim) edimidir.

Burada işçi sınıfının tarihsel misyonunu tarif eden Karl Marx için; V. İ. Lenin’in, “Marx’ta ütopyacılığın zerresi yoktur; tepeden tırnağa “yeni” bir toplum türetmez o, tepeden tırnağa “yeni” bir toplum tasarlamaz. O yeni toplumun eski toplumdan başlayan doğuşunu, eski toplumdan yeni topluma geçiş biçimlerini, doğal bir tarih süreci olarak irdeler. Somut proleter yığın hareket deneyini ele alır ve ondan pratik dersler çıkarmaya çalışır”; Rosa Luxemburg’un, “Marx’ın dünya görüşü gibi onun temel yapıtı da her zaman geçerli ve nihai gerçeklerin ifadesi olan bir İncil değildir; Aksine gerçeği bulma savaşında ve araştırmalarında ileriye dönük zihinsel çalışmaları esinlendiren tükenmez bir kaynaktır,” sözlerinin de altını çizerek devam edelim…

Evet tüm zenginlikleri yaratan… Ne kadar çok değer üretirse o kadar çok değerden düşen… Zenginler için sermaye, kendisi için yoksunluk üreten işçi sınıfı aynı zamanda değiştirip dönüştüren, eskiyeni yıkıp, yeniyi kurandır…

Çünkü O; Zeus’tan ateşi çalan, Spartaküs’le zincirlerini kıran, Paris’te göğü fethe çıkarak Komün’ünü yaratan, 1917’de ayaklanandır… Dünyayı değiştirmektir, tarihin dönüştürücü gücüdür… Kapitalist karanlığı nihayete erdirerek, insanlığın geleceğini kurtaracak olandır…

Jack London’ın ‘Demir Ökçe’inde bahsettiği işçi sınıfı tarihsel olarak kapitalizmin mezar kazıcısıdır; burjuva sınıfının zorunlu düşmanıdır.

İktidarı ele geçirmesiyle birlikte kendi varlığına da son verecek olandır; gerçek güç sahibi tek varlıktır.

Ancak “kendiliğinden”liğiyle gücünün ve potansiyelinin farkında olmayan sınıftır.

Onu kendine ait kılıp, tarihin sahnesindeki merkezi rolünü oynatacak olan tek şey sınıf bilinci + sınıf örgütüdür. (Sosyalistler işçi sınıfına, işçi sınıfı sosyalistlere ulaşıp da, sosyalizm ile tanıştırıldığında devrim olur.)

İktidarı fethindeki güç vektörü konumundaki işçi sınıfı doğası gereği enternasyonalisttir.[10]

Godot değildir; gelecektir; yurdu olmayandır; bir dayanışma ve mücadele ahlâkıdır…[11]

Birileri “yok” ilan etmeye kalkışsa da, hâlen dünyayı değiştirebilme potansiyeline sahip olan yegâne güçtür.

“Üreten güç” olması yanında yıkarak yaratandır.

En ufak silkinmesinde bile egemenlerin dizlerini titreten, geleceğin kurucularıdır.

“İşçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedebileceği bir şey yok ama kazanacağı bir dünya var,” haykırışı hâlâ geçerlidir.

İşçi sınıfının esas gücü toplumdaki ezici çoğunluğu oluşturması yanında, zenginliğin üreticisi olmasından kaynaklanır. Marksistler işçi sınıfı derken yalnızca sanayi işçilerini ya da kol işçilerini değil, geçinmek için işgücünü satmaktan başka çaresi olmayan ücretli çalışanların tamamını kastederler.

Uygarlığın yükünü omuzlarında taşıyan aklın, iradenin ve geleceğin isyanıdır işçi sınıfı; kolektiftir…

Evet, evet artık kolektif proletaryadan söz etme zamanıdır. Çünkü kendi içinde de katmanlara ayrılan, ortak yönleri, işletebilecekleri herhangi bir sermayeye sahip olmadan, sadece emekleri ve buna mukabil aldıkları ücret sayesinde geçimini sağlayabilmek olan herkestir, bütün bir emekçi insan(lık)dır artık proletarya…

Bu niteliğiyle de yeryüzünde isyan etmeyi en çok hak eden sınıftır ve onun mevcut -güncel- “durağanlığı”yla ilgili paniğe kapılmamak gerek.

Nâzım Hikmet’in, “Türkiye işçi sınıfına selâm!/ selâm yaratana!/ tohumların tohumuna, serpilip gelişene selâm!/ bütün yemişler dallarınızdadır./ beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir,/ haklı günler, büyük günler,/ gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan,/ ekmek, gül ve hürriyet günleri,” dizeleriyle betimlediği işçi sınıfı(mız) günümüz Türkiye’sinde, bırakın zincirlerini kırmayı, zincirlerini kaybetmiş uyuyan devdir.

Attila İlhan’ın da, “Yerden cevahir söken, zincirin yitirmiş dev,” diye betimlediği işçi sınıfı bugüne dek Türkiye yönetiminde hiçbir zaman söz ve karar sahibi olmadı…

Kamu işletmelerini partilerinin çiftlikleri hâline getirmedi…

Kamu bankalarının kredilerini hayali ihracatçılara, borsa simsarlarına peşkeş çekmedi…

KİT ürünlerini ucuz girdi olarak avantacı sermayeye dağıtmadı…

Vergisiz, sigortasız kayıt dışı ekonomiyi icat etmedi…

Vergi kaçırmanın, üretmeden faiz kıyakçılığıyla yaşamanın yollarını göstermedi…

İşverenlerin prim borçlarını affetmedi…

Özgürlüklere karşı çıkmadı. Sendika seçme özgürlüğünü, grev ve toplusözleşme hakkını kısıtlamadı. Düşünmeyi ve düşündüğünü açıklamayı suç ilan etmedi. Cezaevlerini düşünce mahkûmlarıyla doldurmadı…

Yani hiçbir zaman iradesiyle kapitalizmin suç ortağı olmadı; sadece yabancılaşmanın dişlileri arasında öğütüldüğü Türkiye’de (ve yerkürede) kendi çıkarlarının tersine davranan, sınıf olmanın bilincine varamamışlığın “Araf”ında artı değer sömürüsüne uğrayan ücretli modern köle konumunda var oldu…

Nâzım Hikmet’in, “onlar/ onlar ki toprakta karınca, suda balık,/ havada kuş kadar çokturlar;/ korkak, cesur, câhil,/ hakîm ve çocukturlar/ ve kahreden, yaratan ki onlardır,/ destanımızda yalnız onların maceraları vardır,” dediği Onlar; topyekûn saldırı altındadır; “Uyan artık uykundan” diye anılan sınıftır da.

Devletin gücünü aşan gerçek güç sahibi insanlar topluluğu olmasına rağmen genelinde sınıf bilinci oluşmamıştır; kendi varlıklarından ve güçlerinden haberleri olmayan sınıftır.

Ancak tüm güncel negatiflere karşın tarihinde uyanması hiç bu kadar zorunlu hâle gelmemiş olan sınıf.

1 Mayıs’larda ve Tekel Direnişi’nde “Vardım, varım, var olacağım” diyen ve coğrafyamızın üstüne serpilmiş ölü toprağını bir kıpırdayışıyla, bir silkinişiyle atabilecek yegâne sınıftır hâlâ ve daima…

 

İŞÇİ SINIFI KÜTLESİ

 

İşçi sınıfının maddi varlığı yani kütlesi konusunda Mustafa Sönmez şunları der:

Ücretiyle geçinenler, yani mavi-beyaz yakalı tarım, sanayi, inşaat, hizmet sektörü çalışanları, kamu çalışanları, memurlar Türkiye toplumunda sayıca en ağırlıklı kesimi oluşturmayı sürdürüyor ve her geçen yıl da çoğalıyorlar. Nâzım’ın, “Toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar” diye yazdığından bu yana, daha da çoğaldılar.

2012 Eylül itibarıyla 25.4 milyon olan toplam çalışanların yüzde 63’ünü, yani 16 milyonunu ücretliler oluşturuyor. Bunlara “yedek işçi” olarak adlandırılan 2.5 milyon resmi işsizi ve en az 1.5 milyonu bulan “sayılmayan işsiz”i eklerseniz, sayı 20 milyona ulaşıyor. Müthiş bir ücretli ordusu aslında…

AKP rejiminde hızlı bir “işçileşme” (proleterleşme) sürecinden söz etmek gerekir. 2003’te 10 milyon dolayında olan ücretli sayısı 2012 sonuna doğru 16 milyonu buldu. Demir, kömür ve şeker /ve kırmızı bakır, ve mensucat/ ve sevda ve zulüm ve hayat… Tarımdaki gerilemenin kentlere püskürttüğü kadın ve erkek, vasıfsız, yarı-vasıflı genç emek kitlesi, inşaat, turizm, hizmetler, giyim, tekstil, gıda gibi emek-yoğun sektörlerde ücretli emek oldular. Düşük ücreti, sigortasızlığı, güvencesizliği sineye çekerek işe koşuldular.

Ücretlilerin 3.5 milyona yakını kamuda; 2.6 milyonu memur (4/C) statüsünde 850 bine yakın da kamu işçisi var (Eylül 2012). Bunlar, “kitabına uygun” çalıştırılanlar. Geriye kalan 12.5 milyon ücretliden yaklaşık 4 milyonu kaçak, yani sigortasız çalıştırılıyor. Neredeyse her 3 özel sektör işçisinden 1’i demek bu. Büyük bir ayıp, çağ dışılık!..

Ücretlilerin ücret ve maaşlarının iç açıcı olmadığı sır değil…

İstihdam edileni ve işsizi ile toplam işgücünün dörtte üçü büyüklüğe ulaşmış olmasına karşın, bu toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çok ücretlinin hem gelir bölüşümünde, hem tüm siyasi kararlarda bu kadar etkinlikten uzak, bu kadar kendine yabancılaştırılmış olmasında tabii ki örgütsüzlüğü ana etken ve bu makus talih, 2012’de de değişmedi.

Bu 16 milyon ücretliden örgütlü olup toplu pazarlık hakkını kullananların 3 yıldaki ortalaması kaç biliyor musunuz? Sadece 422 bin!.. Yani tüm ücretlilerin yüzde 2.5’i… Peki grev hakkını kullanabilen kaç kişi? Sıkı durun; 3 yıl ortalaması 700’ü ya buluyor, ya bulmuyor…

 

İŞÇİLERİN HÂL-İ PÜR MELALİ

 

Ücretli kölelik hâlâ sürüyorken, işçilerin hâl-i pür melaline gelince…

Bilindiği üzere BM, 2 Aralık’ı köleliğin kaldırıldığı gün olarak kabul etse de milyonlarca işçi, hâlâ köle koşullarında çalıştırılıyor. Kapitalizm sadece işçileri değil, çocukları, kadınları, kimlikleri ve inançları da sömürerek kölece yaşamı dayatıyor.

Resmen kaldırıldığı belirtilse de kölelik fiili olarak sürüyor. Dünyada milyonlarca işçi, güvencesiz ve ağır çalışma koşullarında sömürülüyor. Türkiye’de ise her yıl yüzlerce işçi çalışma koşulları sonucu yaşamını yitiriyor. Taşeronluk ve güvencesiz çalışma egemen sistem durumunda.

Taşeronluk sisteminin yaygınlaştırılması, kölelik büroları denilen özel istihdam bürolarının açılması gibi uygulamaların yaygınlaştığını söyleyen DİSK-AR Müdürü Serkan Öngel, köleliğin modern bir yüzle yeni baştan hayatımıza girdiğini belirterek ekliyor:

“Dünya genelinde köleliğin kaldırılmasının yıldönümü olan bir süreçte aslında köleliğin yeni baştan başka biçimlerde hayatımıza girdiğini söylemek mümkün. Gerçekten insanların edindiği vasıfların bile bir anda yok sayıldığı bir süreçten geçiyoruz. İnsanlar giderek daha ağır koşullarda çalışmaya zorlanıyorlar.

Türkiye en yoğun sendikal hak ihlâllerinin yaşandığı 20 ülke arasında. Sendikalaşma oranları da giderek aşağı doğru düşüyor. 1986’da her 4 işçiden biri sendikalıysa, bugün bu yirmide biri sendikalı…”

Söz konusu durumun coğrafyamızdaki verilerine gelince, onlar da şöyle…

İşçileşmenin yüzde 65’lere yükseldiği Türkiye’de, 16 milyon ücretlinin büyük bölümü kuralsız, işçi güvenliğinin yok sayıldığı koşullarda çalışıyor. 4 milyona yakın çalışan kayıt dışı. Ölümlü iş kazalarında Türkiye dünya üçüncüsü, Avrupa’da lider… Resmi rakamlara göre 11 milyon işçinin 650-700 bini toplu iş sözleşmesi yapabiliyor, onun da yarısı kamuda. Yani devlet ne isterse onu veriyor.

Hükümet, esnek çalışanların oranını yüzde 3.6’dan yüzde 18.8’e yükseltmek istiyor. Esnek çalışmada işçiye, bir işten bir işe geçerken aradaki zaman için para verilmiyor. Bu sistemde işçi, işverenin istediği zaman işe gitmek zorunda ama işveren çağırmadığı zaman, kendi bulduğu bir işe gitme hakkı yok. Esnek çalışma; örgütsüzlük, taşeronlaşma, kıdem ve yıllık iznin olmaması, düşük ücrete razı olmak anlamını taşıyor.

Haftalık çalışma süreleri bakımından yer aldığı ‘Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ (OECD) ülkeleri arasında en uzun çalışma haftasına sahip Türk işçisi, sendikalılaşma oranları bakımından ise en kötü zamanlarını yaşıyor. AKP döneminde sendikalılık oranı yüzde 46 gerileyen ülkede, sendikasızlaşma konusunda liderliğe oturmuş durumda.

Evet OECD’nin 2012 yılı raporuna göre, örgüt üyesi ülkeler arasında en çok Türk işçileri çalışıyorken; Hollandalı işçilerin haftalık çalışma süresi 30 saate, Almanlarınki 35 saate gerilerken Türk işçiler 2012 yılında haftada ortalama 48 saat çalıştı.

OECD’nin, çevre, ekonomi ve sosyal alanlara ilişkin istatistiklerin yer aldığı ‘Factbook 2013’ başlıklı çalışmasına göre, Türkiye’nin “büyük ekonomisi” çalışanların canına okuyor. Çalışanlar, yılda ortalama bin 877 saatini işte geçiriyor. Türkiye’de, dünyanın üç büyük ekonomisinden daha fazla çalışılıyor.

Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aziz Çelik’in çalışmasına göre, Türkiye’de sendikalaşma oranları konusunda resmi veriler ile fiili durum arasında büyük bir uçurum yaşandığı ve resmi sendikalaşma istatistiklerinin çok uzun yıllardır ciddi hatalar içerdiği biliniyor.

Çalışma Bakanlığı’nın Ocak 1984 ile Temmuz 2009 arasında yayımladığı sendika istatistiklerine göre Türkiye’de sendikalaşma oranları yüzde 60 civarında seyrediyor. Bu oranlar OECD ortalamasının üç katından fazla. Ancak veriler gerçek dışı. 2013’te revize edilen sendikalaşma istatistiklerine göre Türkiye’de sendikalaşma oranı yüzde 8.8. Ancak OECD, Türkiye’nin resmi sendikalaşma istatistiklerine itibar etmiyor.

OECD, 2011 için sendikalaşma oranını yüzde 5.4 olarak veriyor. Sendikalaşma düzeyindeki gerilemeye paralel olarak toplu iş sözleşmesi kapsamındaki işçi sayısının 1980’lerin ortalarından 2010’a ciddi biçimde gerilediği görülüyor.

OECD verilerine göre 11 yılda Türkiye sendikalaşmada yüzde 46 geriledi.

OECD’nin itibar etmediği Çalışma Bakanlığı verilerine göre Ocak 1984 ile Temmuz 2009 arasında sendikalaşma oranı yüzde 60 civarında seyrediyor. Kurum, 2011 için sendikalılık oranını yüzde 5.4 olarak veriyor. Türkiye bu konuda son 50 yılın en dip noktasında yer alıyor.

1987 yılında 1 milyon 400 bin civarında olan toplusözleşme kapsamındaki işçi sayısı, 2010’larda 700 bin civarına geriledi. Diğer bir ifadeyle toplusözleşme kapsamı yarı yarıya azaldı.

Türk-İş 1952 yılında kurulduğunda Türkiye’nin 21 milyonluk toplam nüfusu içinde kent nüfusunun oranı yüzde 15 (3 milyon 200 bin) idi; kamuda çalışan memurlar dışında işçi sınıfın toplam sayısı 500 bine ulaşmıyordu. Çalışanların ezici bir çoğunluğu, yüzde 80’den fazlası, kırdaydı. İşçiler bilhassa sanayi işçileri toplumun bir azınlığı durumundaydı…

2012’de tabloya baktığımızda ne görüyoruz? Yüzde 70 (51 milyon) gibi büyük çoğunluğu kentlerde yaşayan ve toplam ücretli çalışan sayısı (uzun süreli işsizlerle birlikte) 17.5 milyona ulaşan bir toplum. 1990’lı yılların sonundan itibaren ücretli çalışan sayısı ülkedeki sosyal sınıflar içinde en yüksek sayıya ulaşmıştı. 2010’lu yıllardan itibaren ise ücretli çalışan sayısı ülke nüfusu içinde sayı bakımından en büyük sınıf hâline geldi. Geldi ama bu sosyal sınıfı ne siyaseten ne sendika ne diğer örgütlenmeler (kooperatif, dernek) kapsayan bir örgütlenme oluşturulamadı. Tam tersine Türk-İş gibi sendikal örgütlenmeler çok ciddi erozyona uğradı. Sayısı artarken, siyasi, sosyal gücü ve etkisi bakımından en alt seviyeye indi.

Bu sosyal yapıya daha yakından baktığımızda Türkiye’nin “övünülen” hızlı büyümesi, bir başka deyimle muazzam sermaye birikim sürecinde çok hızlı bir işçileşme olduğunu gözlüyoruz.

10 yılda her yıl yaklaşık 525 bin kişi işçileşerek çalışma hayatına katıldı. 2002’deki 9,5 milyon, 2012’de 15 milyon 400 bine çıktı. Uzun vadeli işsizler de dahil edildiğinde bu sayı 17.5 milyona ulaşıyor. Bu, işçi sınıfının müthiş bir hızla gençleşmiş olduğuna da işaret ediyor. Sendikaları ve statüleri farklı olan yaklaşık 2 milyon ‘memur’ dışarıda tutulduğunda işçi sendikaları statüsüne tabi olabilecek ücretli çalışan kitlesi 13.5 milyondur. Buna karşılık 10 yılda, her yıl yaklaşık 45 bin işçi sendikasız hâle geldi. 2002’de 960 bin olan sendikalı işçi sayısı 2012 yılı başında 520 bine kadar geriledi.

“İşçileşme hızlanıyor, işçi sınıfının yaş ortalaması düşüp gençleşiyor ama örgütlenme, kolektif davranma, siyasete katılma eğilimleri bir dizi nesnel ve öznel nedenden dolayı yeterince güçlü değil; hatta geriliyor. Nesnel nedenlerin başında hiç kuşkusuz gerçek işsizliğin 5 milyon kişiye yaklaşan devasa sayısı ile işyerinde çalışanlar arasındaki kesin, sert, statü farkları. Kadrolu, taşeron, geçici, yevmiye, göçmen işçi gibi statüler işçilerin aynı işletmede ve aynı işkolunda ortaklaşmasının çok büyük rolü var. Bu statü farklarına Türk-Kürt, yerli-göçmen vasıflı-vasıfsız vb. ayrımları ile muazzam ölçüdeki bilinç düzeyi farklarını eklediğimizde tablo tamamlanır.”[12]

Bunlarla birlikte Türkiye’de çalışma çağındaki nüfus her yıl 800-850 bin kişi artmasına karşın, bu kişilerin ancak yüzde 50’sine tekabül eden 400-450 bini işgücü piyasasına girebiliyor.

AKP tarafından yandaş sendikalar yaratılıyor. Yandaş sendikacılığın en çarpıcı örneği ise Memur-Sen’de yaşandı. Memur-Sen’in üye sayısı 10 yılda 42 binden, 600 bine ulaştı.

AKP döneminde gerçekleştirilen grev sayısı daha önceki yıllara göre azaldı. Yıl içinde toplam 582 işçiyi kapsayan 7 işyerinde grev gerçekleşti. Bunun nedeni iş barışının sağlanması değil, sendikaların etkisizliği ve çıkılan grevlerin çoğunun milli güvenlik gerekçesi ile engellenmiş olması.

Sendikal örgütlülük düzeyi darbe dönemlerinin bile gerisine düştü. Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu ile grevsiz, yaptırımı olmayan toplusözleşme düzeni getirildi.

10 yıllık AKP iktidarında yaklaşık 11 bin işçi iş kazalarında/ cinayetlerinde hayatını kaybetti. Yani her yıl yaklaşık 1100 işçi. Her gün ortalama dört işçi iş kazaları nedeniyle yaşamını yitiriyor, altı işçi de iş göremez hâle geliyor.

2011 yılında ekonomik olarak yüzde 8.5 büyüyen Türkiye’de iş kazaları da çığ gibi büyüyor. SGK’nin yayımladığı 2011 yılına ait istatistiklere göre, 2011 yılında 69 bin 227 iş kazası yaşandı, 697 meslek hastalığı tespit edildi. İş kazalarının bin 700’ü, meslek hastalıklarının ise 10’u ölümle sonuçlandı. 2010 yılı sonuçlarıyla karşılaştırıldığında, 2011 yılında meydana gelen iş kazalarında yüzde 10, meslek hastalığı sayısında ise yüzde 31 artış yaşandı.

İş kazası sonucu malul kalanların sayısı 2003’te 1452 iken bu sayı 2011’de 2 bin 86’ya yükseldi. Hayatını kaybedenler ikiye katlanarak 1563 oldu.

İşsizlik ödeneği vermekle görevli olan İşsizlik Sigortası Fonu, amacından saptırılarak gelir kaynağı hâline dönüştürüldü. Şu ana kadar fonun 11 milyar 223 milyon 207 bin TL’lik geliri Hazine’ye aktarıldı.

Bunların yanında ‘İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin şu verileri 2013 yılında emekçilerin durumunu açık biçimde özetlemektedir: 2013 yılında 103’ü kadın, 59’u çocuk, 22’si ise yabancı göçmen işçi olmak üzere en az 1233 emekçi iş cinayetleri sonucunda yaşamını yitirmiştir.

2013 yılında emekçilerin koşulları konusunda fikir verecek bir başka veri asgari ücrettir. Asgari ücret 2013 yılının ilk altı ayında 773 TL, ikinci altı ayında 803 TL’dir. Oysa Türk-İş verilerine göre; 2013 yılında açlık sınırı ortalama bin 81 TL, yoksulluk sınırı ise 3 bin 523 TL olmuştur.

Çalışma süreleri bakımından Türkiye OECD ülkeleri içinde en uzun çalışılan ülkelerin başında gelmektedir. Yasal 45 saatlik haftalık çalışma süresine rağmen resmi kurumların rakamlarında dahi çalışma süresinin 52 saate kadar çıktığı kabul edilmektedir. Kaldı ki birçok iş kolunda haftalık çalışma süresinin 60 saate kadar çıktığı bilinmektedir.

Verilerden de anlaşılacağı gibi 2013 yılında Türkiye’de emekçiler karınlarını bile doyuramayacakları bir ücret için çok uzun saatlerde iş cinayetlerinin kurbanı olma riskiyle çalışmaktadır. Başka bir ifadeyle hiçbir sosyal ihtiyaca zaman ayırmadan ölümüne çalışmak bile emekçilerin karınlarını doyurmamaktadır. Öte yandan Türkiye, 4+4+4 eğitim sisteminin de katkısıyla çocuk işçi cenneti hâline gelmiştir. Bu eğitim sisteminde Organize Sanayi Bölgelerinde sahibi işverenlerin olduğu meslek liselerinde çocuklar, asgari ücretin üçte biri kadar ücretle 12-13 yaşlarından itibaren işçi olarak çalıştırılmaktadır. İşverenin insafına kalmış bir düzen içinde sözde eğitim alan bu çocukların da içinde yer aldığı en az 5 çocuk her ay iş cinayetlerinin kurbanı olmaktadır.

Kadın işçilerin durumu da çocuklardan farklı değildir. Büyük çoğunluğu kayıt dışındaki güvencesiz işlerde, esnek çalışma koşullarında, düşük ücretlerle istihdam edilen kadınların bu çalışma düzeni kadın istihdam paketi ile meşrulaştırılmak istenmektedir. Mevsimlik tarım işçiliğinde, ev içi işlerde, bakım hizmetlerinde çalışan kadınların pek çoğu emek süreci içinde bile kabul edilmemektedir. Belirlenebildiği kadarıyla 2013 yılında her ay yaklaşık 10 kadın iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir.

İşsizlik TÜİK’in rakamlarına göre yüzde 10 dolayındadır. Kentlerdeki gençlerin ise 22.1’i işsizdir. Resmi verilere göre bile işsizlik oranı kabul edilebilir seviyenin çok üzerindedir. Ancak bu veriler gerek hesaplanma sistemi gerekse kapsayıcılığı açısından gerçekçi olmadığı bilinmektedir. Kaldı ki açlık sınırının altında çok uzun saatlerde ölümüne çalışmanın istihdam olarak tanımlanması son derece aldatıcıdır. Zira insani koşullarda çalışma ve yaşam koşulları sağlamayan bir işin istihdam olarak kabul edilmemesi gerekir.

Net asgari ücret, açlık sınırı olarak tanımlanan tutarın yüzde 81.6’sını ve yoksulluk sınırı olarak tanımlanan tutarın da ancak yüzde 24’ünü karşılayabiliyorken; 2002-2013 döneminde AKP’nin uyguladığı politikalarla tarım da çöktü. Üretici alın terinin karşılığını alamadı. Tarımın istihdama olan katkısı yüzde 75’lerden yüzde 25’lere, GSMH’ye olan katkısı yüzde 50’lerden yüzde 8’lere geriledi. 2002-2011 döneminde toplam işlenen tarım alanı 3.5 milyon hektar, toplam tarım alanı ise 2.9 milyon hektar azaldı.

Veriler yanında Esra Açıkgöz’ün, “İşyerlerinde insan hakkı ihlâline girecek yasaklar uyguluyorlar. Ne gibi mi? Hastayken rapor almak, hapşırmak, uzun süre gülmek, paydosa yakın zamanda tuvalete gitmek,”[13]  kaydını düştüğü işçilerin hâl-i pür melalini örneklerle somutlarsak…

i) İşyerlerinde maruz kalınan psikolojik taciz ve şiddet anlamına gelen mobbing, eğitim ve sağlık sektöründe yoğun yaşanıyor. Kamu kurum ve kuruluşları ile özel sektörde giderek yaygınlaşan mobbinge maruz kaldıklarını belirten çalışanlar bir ankete göre yüzde 81, hiç maruz kalmadıklarını belirtenler ise yüzde 2…[14]

ii) Uluslararası sermayeye peşkeş çekilen Türkiyeli işçiler meslek hastalıkları ve iş kazaların tehdidi altında çalıştırılıyor. Toyota’da çalışan bir işçi parmaklarında his kaybı yaşadığı için firma aleyhine açtığı davadan 150 bin liralık tazminat kazandı. Dava sonucunu örnek alan yaklaşık 15 işçi daha şirket aleyhine dava açtı. Bu gelişme üzerine, Japonya’dan şirket merkezinden bir heyet gelerek, duruma el koydu. Heyet, Ankara’da da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bürokratları ile görüşerek, yatırımları dolaylı olarak durdurma tehdidinde bulunduğu öğrenildi…[15]

iii) Sakarya’daki Toyota Fabrikası’ndaki boya prosesinde 6 yıldır çalışmakta olan işçi Yücel Semih Akdolun fabrika deposunda intihar etti. Cesedin bulunmasından sonra adli makamlara haber veren işveren, sağlık ekipleri ve Cumhuriyet savcısının olay yerine gelmesi ve tutanakların tutulması için geçen süre zarfında üretime devam etti. İntihar eden işçinin çalışma arkadaşları bu durumu protesto etti…[16]

iv) Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD), yeni alacağı makinist, tren teşkil işçisi ve cihaz operatörlerine 7 yıl çalışma zorunluluğu getirdi. 7 yıl dolmadan kendi isteğiyle görevden ayrılanlar ise tazminat ödeyecek! Başvuru formunda adaylara “üyesi oldukları dernek ve kuruluşları” da soran TCDD, işe alımlarda hukuka aykırı dayatmalarda bulunuyor…[17]

v) Edirne’nin Keşan ilçesinde göçük altında kalan inşaat işçisi 41 yaşındaki Cengiz Demirel, kendisini kurtarmak için gelen kepçenin kazayla başını koparması sonucu feci biçimde can verdi…[18]

vi) Çalışma Bakanlığı’nın raporunda, 8 madencinin öldüğü kaza için şirkete 25 bin lira ceza önerildi… İş Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın, Zonguldak Kozlu’da 7 Ocak 2013’de 8 madencinin yaşamını yitirdiği kazayla ilgili olarak kusurlu bulduğu şirkete yalnızca “25 bin lira para cezası” istemesi aileleri ve sendikayı isyan ettirdi. Kazada ölen Satılmış Arslan’ın eşi Çiğdem Arslan, “Eğer vicdanları rahatsa ben hiçbir şey söylemiyorum” dedi ve şirketin kazadan sonra kapılarını bile çalmadığını söyledi…[19]

vii) Karabük’te ağır metal tozlarını ayrıştıran fabrikada toz maskesiyle çalıştırılan 42 kişi kurşundan zehirlendiklerini kendi çabalarıyla öğrendi. “Marzinc” isimli ağır metal baca tozlarının ayrıştırılarak geri dönüşümünün yapıldığı fabrikada çalışan 42 işçi kurşundan zehirlendi. İşçiler kendilerine hiçbir eğitim verilmediğini, normal toz maskeleri ile ağır metal tozlarının bulunduğu ortamlara sokulduklarını anlattı…[20]

viii) Hatay’ın İskenderun ilçesinde, çırak olarak çalışan M.Ç (16), işyeri sahibi tarafından dağlık bir arazide dövüldü ve arabanın arkasına bağlanarak sürüklendi. M.Ç, su tesisatı tamiri için gittiği evden altın kolye çalmakla suçlandığını anlatarak “Bana yaptıkları hâlâ gözlerimin önünden gitmiyor,” dedi…[21]

ix) Aliağa’daki gemi sökümünde sekiz ayda altı işçi öldü. Tehlikeli koşullarda çalışan işçiler, işverenin umurunda değil. Sendikalaşmak isteyen işçilere de söküm tesislerinde hayat yok…[22]

 

EKONOMİK DURUM: İŞSİZLİK

 

2013 Nisan ayında açlık sınırı 1.021 TL, asgari ücretin ise 831 TL olduğu coğrafyamızda 1 yılda 269 bin 357 kişi iş arama-bulma gerekçesiyle başka bir ile göç etti.

TÜİK’in nüfus ve konut araştırmasına göre, bir yıl önce ikamet ettiği ilden farklı bir ile göç edenlerin sayısı 2 milyon 207 bin 844 kişi. Bu kişilerin yüzde 12.2’si iş arama-bulma umuduyla göç etti.

İşsizliğin en yoğun olduğu bölge Güneydoğu Anadolu’yken; Şırnak’ta işsizlik oranı yüzde 15.3. İstihdam oranının en düşük olduğu iller sıralamasında ikinci sırada yüzde 34.9 ile Diyarbakır geliyor.

Prof. Dr. Erinç Yeldan ve Prof. Dr. Korkut Boratav’a göre Türkiye’de gerçek işsizlik oranı yüzde 15’leri buluyorken; ‘Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yayımladığı ‘2014 Küresel İstihdam Eğilimleri Raporu’na göre çalışma hayatı açısından çok zorlu geçecek. “Çalışan yoksullar”ın sayısı artacak. Türkiye’de işsizlik yüzde 10’un üzerine tırmanacak.

Bunlarla birlikte Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) bünyesindeki işveren sendikalarına üye 374 işletmede çalışan yaklaşık 160 bin işçinin yarıdan fazlasının 1-2 çocuğu bulunmaktayken; işçilerden 3 ve daha fazla sayıda çocuğu olanların oranı ise yüzde 11’de kalıyor. Geçim derdiyle boğuşan yurttaşın tercihi 2 ya da daha az çocuk…

“Nedeni” malum!

‘Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda (TTK) çalışan 1051 işçinin 4 bin 613 icra dosyası bulunup, ‘Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın verilerine göre de, TTK’de çalışan ortalama her 9 işçiden 1’inin maaşına haciz gelmiş durumda. İcralık olan her bir işçinin ise maaşında ortalama 4 farklı haciz var…[23]

Özetin özeti: İşçi sınıfı işsiz ve yoksul…

 

“İŞ KAZASI” DENİLEN CİNAYETLER!

 

SSK kayıtlarında 80 binden fazla işçinin yanında, “iş kazasında öldü” yazıyor bu ülkede…  ILO kayıtlarında dünyada her yıl ölen işçi sayısı 210 bin civarındayken; Kumru Çılgın’ın deyişiyle düzeltelim: “İş kazası değil, iş cinayeti”!

1.4 milyon işletmeyi ve 11 milyon çalışanı ilgilendiren İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu hakkında rapor açıklayan ‘İstanbul Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası’na (İSMMMO) göre, Türkiye’de yılda 69 bin iş kazasının yaşanırken; AB istatistiklerine göre, Türkiye’de iş kazası sonucu ölen işçilerin oranı AB ortalamasının 7 katı. Ülkemizde günde 172 iş kazası meydana geliyor. Bir kez daha vurgulayalım: Türkiye, iş kazalarında Avrupa 1’incisi, dünya 3’üncüsü..

Yine ülkemizde 15 yılda 17 bin 518 işçi, iş kazası sonucu öldü. Sadece 2011 yılında 1.563 işçi, iş kazasında hayatını kaybetti, bu ölümlerin 28’i de çocuk işçi olarak kayda geçti. Artık daha başka ne diyelim???

Evet Türkiye, iş güvenliği alanında, Avrupa’nın en kötüsü ve ‘Dünya İş Güvenliği Endeksi’nde ise 80’li sıralarda gezen bir ülke durumunda… Ayrıca ILO verilerine göre de iş kazalarında, Türkiey’yi sadece Hindistan ve Rusya geçiyor.

Kolay mı?

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in açıkladığı verilere göre 2002’de 72 bin 344, 2011’de 69 bin 227 olmak üzere toplam 735 bin 803 iş kazası meydana geldi. Bu dönemdeki iş kazalarında 11 bin 474 kişi hayatını kaybetti, 16 bin 693 kişi sürekli iş göremez hâle geldi ve 2 bin 360 kişi iş göremeyecek hâlde sürekli meslek hastalığına yakalandı.

Ayrıca 2012’de iş cinayetlerine kurban gidenlerin sayısı 1.100’dür! Yani AKP iktidarının 10 yılında toplam 11.000 işçiyi kaybettik! On bir bin cinayet! Bunlar kayıtlara geçenler. Yani neresinden baksanız, 30 yıl boyunca ülkede 20 bini aşkın işçi, iş cinayetlerine kurban gitti…

İşçi ölümlerinin yüzde 16’sı madencilik, yüzde 15’i inşaat ve yüzde 10’u metal sektöründe meydana geldi. 2012 yılında 878 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmişti.

Mesela 2000-2012 dönemini kapsayan verilere göre, ‘Türkiye Taş Kömürü Kurumu’ (TTK) ocaklarında 86 madenci ölürken, özel ve kaçak ocaklarda 195 işçi ölmüş. Ancak bu veriler tek başına anlamlı değil. Çünkü özel ve kamu ocaklarındaki üretim ve işçi sayıları farklı. Asıl korkunç gerçek burada ortaya çıkıyor. 100 bin ton kömür üretimine isabet eden iş cinayeti oranı TTK’da 0.24 iken özel ve kaçak ocaklarda 2.83. Bir diğer ifadeyle 2000-2012 arasında özel ve kaçak ocaklarda TTK’nın 12 katı iş cinayeti yaşanmıştır.

İşçiler, neo-liberal politikalara kurban edilmeye devam ediyorken; iş cinayetlerinin en büyük sebebinin özelleştirme ve taşeronlaştırma uygulamaları olduğunu görüyoruz.

2012 yılında en az 867 işçinin iş kazalarında hayatını kaybettiğini belirtmiştim. Bunların 15’i 14 yaş ve altı, 19’u 15-17 yaş arası çocuklar. Üstelik bu ‘iyi’ bir sene, yılda 1500 işçinin öldüğü yıllar var. En fazla canı, en sevilen sektörümüz alıyor, yüzde 30’a yakın bir rakamla inşaat. İkinci sırada yüzde 10’la madencilik ve taş ocakları, üçüncü sırada yüzde 8’e yakın bir rakamla su-elektrik-gaz işleri var.

2008 yılından 2011 yılına iş kazalarından ölüm neredeyse 2 katına çıktı. 2008 yılında iş kazaları sonucu, 865 işçi, 2009 yılında bin 171 işçi, 2010 yılında ise bin 434 işçi hayatını kaybetti.

Özetle Türkiye’de neredeyse her gün insanlar çalışırken öl(dürül)üyor. Göz göre göre gelen bu ölümler bir “cinayet”. Katilleri de belli. Bakanlığın yetersiz denetimi, patronların işçi güvenliğine dair kesintileri kâr olarak görmesi bu kazaları arttırıyor. Bedelini yılda 1500 insan hayatıyla ödüyor…

İşte çarpıcı birkaç örnek!

i) Eti Bakır Samsun İşletmesi’nde yaklaşık 300 tonluk amonyak tankının kapağının montaj sırasında işçilerin üzerine düşmesi sonucu 5 kişi öldü, 14 kişi de yaralandı…[24]

ii) İskenderun ilçesinde bir lise inşaatında meydana gelen göçük nedeniyle 3’ü ağır 8 işçi yaralandı. Sarıseki beldesinde Çelik İhracatçıları Birliği’nce yaptırılan endüstri meslek lisesi inşaatında kalıplara beton dökümü sırasında göçük meydana geldi.  Belirlemelere göre enkazda kalan 8 işçi yaralandı. İşçilerden 3’ünün sağlık durumunun ağır olduğu bildirildi…[25]

iii) Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesindeki TOKİ konutlarının inşaatında 1 işçinin yaralandığı 150 işçinin ölümden döndüğü yangınla ilgili olarak medyaya yaptığı açıklamalarda işyerinde hiçbir güvenlik önlemi bulunmadığını, sık sık iş kazaları yaşandığını anlatan işçi Kemal Erkonak işten çıkarıldı…[26]

iv) İstanbul Davutpaşa’da, 2008 yılında havaifişek atölyesinde meydana gelen, 21 kişinin ölümü ve 115 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan patlamanın altıncı yıldönümü geride kalırken; davaya ulaşan ikinci bilirkişi raporu ilkiyle çelişti. 2008’deki ilk raporda onda üç kusurlu bulunan ve ancak üst mahkemeye itiraz üzerine hakkında dava açılabilen Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın, davaya iki hafta önce ulaşan yeni bilirkişi raporunda ‘kusursuz’ bulundu…[27]

v) BEDAŞ’ta, taşeron işçi olarak çalışan ve 11 Eylül 2010’da hayatını kaybeden Erkan Keleş, eğitimsiz, eldivensiz ve kontrol kalemsiz olduğu hâlde onarım için yüksek gerilim hattına çıktığında sorumlu teknisyen yanlış trafoyu kapattığı için elektrik kesilmediğinden hayatını kaybetmişti. Keleş’in ölümünden sonra hazırlanan bilirkişi raporunda ve ek raporda; bütün BEDAŞ personeli ve taşeron şirket yetkilileri suçlu ve kusurlu bulunmuştu. Dava açılacağı sırada ise savcı değişti. Yeni savcı, dosyayı bir kez daha bilirkişiye gönderdi. İki yılı aşkın açılmayan davada şimdi de yeni bilirkişi “Vasıfsız işçi olup eğitim almadığı hâlde arızaya müdahale etmek için tereddütsüz direğe çıktı,” diyerek işçi Keleş’i suçlu buldu…[28]

vi) Esenyurt’ta 11 işçinin şantiye çadırında yanarak ölmesiyle ilgili dava başladı… İş güvenliği koordinatörü Cem Yıllar, şantiyedeki eksiklikleri patronlara ilettiklerini ancak kimsenin ilgilenmediğini savundu. Yıllar, “Bakanlıktan müfettişler geldi, inşaat alanına baktılar ama çadır alanına hiç gitmediler,” dedi…[29]

vii) Kozlu’da 2013 yılında sekiz işçinin ölümüyle sonuçlanan metan gazı patlamasıyla ilgili hazırlanan ikinci bilirkişi raporu, facianın göz göre göre geldiğini ortaya koydu. Raporda Türkiye Taş Kurumu (TTK), uzmanlığı bulunmayan şirkete birinci derecede gazlı maden ocağını teslim ettiği, şirketin, iki yıldır uyarılara rağmen gaz sondajı kurallarına uymadan işçileri çalıştırdığı vurgulanırken; faciadan üç ay önce yapılan “Üç kez sondaj yapılmadan çalışılmamalı” uyarısının bile dikkate alınmadığı dile getirildi. Ayrıca olayda ‘Star’ adlı taşeron şirketin yöneticilerinin aslî, TTK’nın da tali kusurlu olduğu ifade edildi…[30]

 

“İSTİHDAM” MI DEDİNİZ?

 

Metin Ercan, “Türkiye’de, 23.3 milyon istihdamın, sadece 1.2 milyon kişisi başkalarını çalıştıran konumundaki ‘işveren’, 14.7 milyon kişi ücretli çalışandır!” notunu düştüğü hâl; Arif Yılmaz’ın işaret ettiği gibi, “İstihdam değil, işçi sınıfının köleleştirilmesi”dir![31]

Mesela Rosa Luxemburg’un, “Mülk sahibi burjuva kadın için evi dünyasıdır. İşçi kadının evi, tüm dünyadır; acıları ve mutlulukları, soğuk barbarlığı ve dehşet verici büyüklüğüyle dünya,” notunu düştüğü kadınlar…

‘Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi’nde 136 ülke arasında 120’nci, kadınların ekonomiye katılımı ve fırsat eşitliği sıralamasında ise 127’nci sıradaki Türkiye’de her 100 kadından 53’ü güvencesiz çalışıyor.

‘Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü’nün (DİSK-AR), ‘Kadın İstihdamı ve Güvencesizlik Raporu’na göre, yeni işsizlerin yüzde 90’ı kadın… Eğitimli kadın hem işsiz hem umutsuz… Kadın çalışanların yarısından fazlası kayıtdışı… Kadınlar için iş imkânları azaldı…

Kadın işsizliği, dünyada yüzde 6.4 ve gelişmiş ekonomilerle AB ülkelerinde yüzde 8.3 iken bu rakam Türkiye’de yüzde 11.6. Bu oran, tarım dışı işsizlikte yüzde 17.3’e çıkıyorken; küresel ekonomik kriz ve uygulanan kemer sıkma politikalarıyla işsizlikte cinsiyet uçurumu giderek artıyor. Kadınla erkek arasında işsizlikteki cinsiyet uçurumu 2012’de 0.7 puan arttı. Türkiye’de ise yeni işsizlerin yarısından fazlasını yükseköğretim muzunu kadınlar oluşturuyor.

DİSK-AR raporuna göre çalışma çağındaki her üç kadından yaklaşık biri çalışıyor; lise ve üzeri eğitime sahip kesim arasında kadınların işsizlik oranı erkek işsizliğine göre yüzde 50 daha fazla. Kayıtlı istihdam edilen 25.3 milyon nüfusun sadece 7.4 milyonu kadın.

Yine ‘Kadın İstihdamı ve Güvencesizlik’ raporuna göre, kadınların işgücüne katılım oranı Ekim 2013’te yüzde 30.7 iken 2012 yılın aynı dönemde yüzde 0.1 puan azaldı… İstihdam edilen kadınların oranı, yüzde 27.2’den yüzde 26.7’ye geriledi… Kadın işsizliği yüzde 12.7, kentlerde yüzde 17.4, tarım dışı kesimlerde yüzde 18.5… İşgücüne katılan kadın sayısı 88 bin kişi artarken, işsiz kadın sayısı 107 bin kişi arttı… Yüksekokul mezunu kadınlarda işsizlik Ekim 2013 dönemi için yüzde 17… Umudu olmadığı için iş arama kanallarını kullanmayan kadınların sayısı 65 bin kişi arttı…

Bunların yanında kadınların işgücüne katılım oranı 1998 yılında 34’lerde iken, 2008 yılında bu oran yüzde 25 seviyelerine indi; Türkiye’de çalışan 6 milyon 973 bin kadının üçte biri, yani 2 milyon 391 bini tarımda çeşitli işlerde çalışıyor. İkinci en büyük kesimi hiçbir nitelik istemeyen işlerde istihdam edilirken yüzde 11’i hizmet ve satış, ikinci bir yüzde 11’i de büro ve müşteri hizmetlerinde çalışıyor.

Türkiye’de çalışma yaşındaki her 100 kişiden yalnızca 45’i iş bulup, bu oran kadınlarda yüzde 26’ya düşüyorken; Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Recep Akdur, kadın işçilerin erkeklere göre daha ağır sağlık ve güvenlik riski altında olduğunu ve Marmara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri bölümü öğretim görevlisi Yrd. Doç. Dr. Berna Güler Müftüoğlu da 2012 yılında toplam 868 işçinin yaşamını yitirdiğini, bu işçilerden en az 61’inin kadın olduğunu kaydederek, 1988 yılından günümüze kadar kadın istihdamında düşüş olduğuna dikkat çekiyor.

Mesela çocuklar…

Türkiye’de 12-15 yaşlarında 16 milyon çocuktan 960 bini çalışırken; kayıtsız istihdama göre bu rakamın 5 milyon dolayında.

DİSK-AR’ın araştırmasına göre Türkiye’de 893 bin çocuk ekonomik işlerde çalışıyor. Ev işlerinde faaliyette bulunanların sayısı ise 7.5 milyon. Aynı zamanda Türkiye’de toplamda çalışan çocukların, tüm çocuklara oranı ise 1999’dan bu yana yüzde 41’den yüzde 56’ya çıkmış durumda.

Türkiye’de 1994-1999 arasında istihdamdan çekilen çocuk işçi sayısının yıllık ortalamada 128 bin iken, 1999-2006 arasında yıllık ortalamada 74 bin olarak gerçekleşti. İstihdam içinde değerlendirilmeyen ev işlerinde çalışan çocukların sayısı 1999’da 4 milyon 447 bin iken, 2006 yılında bu sayı 7 milyona ulaştı.

Çocuk istihdamında sanayinin payı 1994’te yüzde 16 iken bu oran 2006’da yüzde 28’e yükseldi. 6-14 yaş grubu için bu oran yüzde 16. Ticaretin payı ise yüzde 8’den yüzde 22’ye çıktı.

Ayrıca ‘Gündem Çocuk Derneği’nin, ‘Çocuğun Yaşam Hakkı 2012 Raporu’na göre, 2012 yılında Türkiye’de 609 çocuk hayatını kaybetti; ölenler arasında 38 çocuk işçi de var.

Mesela mevsimlik gezici işçiler…

Türkiye’de mevsimlik gezici tarım işçileri oldukça zor koşullarda yaşıyor. Ailelerin çocukları için ise durum çok daha kötü. Tarlalarda günde ortalama 10 saat çalışan, yüzde 97’si okula gidemeyen çocuklar bir yandan da hastalıklarla boğuşuyor.

Başta Diyarbakır olmak üzere Güneydoğu Anadolu bölgesinde tarımda çalışacak mevsimlik geçici işçiler 2012 yılında günlük ücret olarak 25 TL aldı. Bir diğer ifadeyle bu işte çalışan bir işçiye aylık 750 TL verildi. 45 dereceye varan kavurucu sıcaklarda, 12 saati aşkın süreyle çok ağır şartlarda çalışacak olan mevsimlik işçilerin alacağı bu düşük ücret insanlık dışı bir rakam olarak nitelendiriliyor. Verilen günlüğün bir sigara ve yemek parasına denk gelmesinin yanı sıra işçilerin sigortasız çalıştırmaları da tarım işçileriyle ilgili bir diğer önemli sorun olarak karşımıza çıkıyor!

Tarım sektöründe AKP iktidarı döneminde belirginliği artan neo-liberal politikalar ve Güneydoğu’da on yıllardır süren çatışmalar sonucu ortaya çıkan mevsimlik işçi dramı, “örtülü bir katliam gibi” Türkiye üzerinde dolaşıyor.

Yaşanan dramı anlatan Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zeynep Şimşek, Türkiye’de dört kişiden birinin mevsimlik tarım işçisi olduğunu belirtti.

Prof. Şimşek’in araştırmalarına göre, Türkiye ortalamasıyla kıyaslandığında, mevsimlik işçiler arasında anne ölümleri 9 kat, bebek ölümleri de 5 kat fazla. Tarım işçilerinin neredeyse tamamı sağlıklı içme suyundan yoksun, derme çatma barakalar ve çadırlarda barınarak çalışıyor. 10 kadından 8’i 18 yaşın altında evleniyor. Tuvaletler olmadığı için insan atıkları mevsimlik işçiler üzerinde büyük tehdit oluşturuyor.

Mesela göçmen işçiler…

Çalışma Bakanlığı, 2011’de 16 bin 890 yabancıya çalışma izni verdi. Türkiye’de çalışmak için izin alanların çoğunluğu erkekler. Çinliler, Ruslar ve Ukraynalılar en çok izin alanlar arasında.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın çalışma hayatı istatistiklerine göre, yabancılara verilen çalışma izni sayısı 2003’te 855, 2004’te 7302, 2005’te 9438, 2006’da 10 bin 603, 2007’de 8930, 2008’de 10 bin 705, 2009’da 14 bin 23, 2010’da 14 bin 201 ve geçen yıl ise 16 bin 890 oldu. Çalışma izni verilen kadınların oranı 2003 yılında yüzde 30 iken bu oran yıllar içinde tırmanarak2011’de yüzde 42’ye yükseldi. Türkiye’de 2011 yılında çalışma izni alan yabancıların yüzde 58’inin erkek olduğu ifade edildi.

Çalışma Bakanlığı verilerine göre 2013 yılında “çalışma izinleri”nde ev işlerinde istihdam edilen Gürcüler birinci sırada. Kayıtlı, izin almış ve sigortaları yapılmış yabancılar listesinde ikinci sırada madenlerde çalışmaya gelen Çinliler var.

İstanbul’daki işçi pazarlarını Suriyeli, Gürcü, Bangladeşli, Afgan göçmenler doldurdu. Merdiven altı üretim yapan işyerleri adeta Birleşmiş Milletleri andırırken, Bağcılar ve Fatih gibi bölgelerde bekleyen göçmen işçiler, merdiven altı üretim yapan işyerlerinde günlük günlüğü 12 saatte 30-40 TL ücretlerle çalışıyor.

İSMMMO’nun ‘Yabancı Kaçak İşçiler ve Türkiye’ye Göç Hareketi’ raporuna göre, Türkiye’de bir yılda kaçak olarak çalışan yabancı işçi sayısı yaklaşık 200 bini buluyor.

Göçmen işçiler düşük ücretlerin yanı sıra herhangi bir sosyal ve sağlık güvencesine de sahip değiller. İşçiler ev hizmetlerinden tekstile, eğlence sektöründen madenciliğe kadar çok geniş bir yelpazede istihdam ediliyor.

Bu işçilerin kayıtdışı ekonomi nedeniyle işverenlere sağladığı haksız kazanç ise 15 yılda 22 milyar TL’yi geçti.

Türkiye sınırları dahilinde 2011 itibarıyla legal ve illegal yollardan ülkeye girmiş 350 bin civarında kaçak göçmen bulunuyor. Bu göçmenlerin 150 bin kadarı Türkiye’yi transit yol olarak kullandı.

Kaçak yabancı işçiler bulundukları sektörlere göre yerli işçilerin yüzde 55-60’ı düzeyinde bir ücret alıyor. 200 bin işçi üzerinden asgari ücret baz alınarak yapılan hesaplamada bile kayıt dışı işçi istihdam eden işverenlerin SGK primi ve gelir vergisinden elde ettikleri haksız kazanç ayda 90 milyon liradan, yılda 1 milyar lirayı aşıyor. Bu işçiler vergi ve SGK priminin yanı sıra ücret olarak da ortalama 250 dolar civarında bir aylıkla çalışıyor. Net asgari ücretin yaklaşık 180 lirasının işverenin cebine kaldığı yıllık ekstra kazanca 432 milyon lira daha ekleniyor. Böylece işverenin vergi ve ücret üzerinden sağladığı toplam kazanç aylık 124 milyon liraya, yıllık 1.5 milyar liraya kadar ulaşıyor.

 

SINIFA SALDIRILAR!

 

Sadece kadın ve erkek işçileri değil; çocuklar da dahil herkesi köleleştiren “sınıfın istihdamı”, ‘Ulusal İstihdam Stratejisi’den (UİS) kıdem tazminatı gaspına kadar uzanan bir saldırıda somutlanır…

Hatırlanır: Bölgesel asgari ücret düşüncesi, 2010 yılının şubat ayında dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı tarafından ‘Ulusal İstihdam Stratejisi Taslağı 2012-2023’ adıyla kamuoyuna açıklanan bir belgede -tıpkı kiralık işçilik ve kıdem tazminatının fona devri gibi- yer aldı. Belgenin isminin ima ettiği gibi, belgeden istihdamı arttırıcı önlemler ve politikaları geliştirmesi beklenmelidir. Ancak bölgesel asgari ücret göç ve sefalet demektir…

Türkiye’deki çalışma rejimini tamamen değiştirerek eşanlı yeni bir toplum kurgusu yaratacak olan UİS belgesi, sosyo-ekonomik hayatın “iş, işyeri, iş zamanı, iş sözleşmesi, çalışan hakları” gibi temel kavramlarını kurnazca esnetirken, Batı’dan arak terminoloji yardımıyla “iş ve işsizlik sınırlarının kaybolduğu”, muğlak istihdam modelleriyle karşımıza çıkıyordu.

Adı “Ulusal” İstihdam Stratejisi olan belgeyle küresel kapitalizmin “ucuz çalışma üslerine” katılmak oldukça ironikti… Güvenceli esnek çalışma, iş paylaşımı, esnek zamanlı çalışma, evden ve uzaktan çalışma, Özel İstihdam Büroları, geçici iş sözleşmesi, geçici işçilik, alt işveren (taşeron) gibi “konfor çağrıştıran” modern tanımlarla aslında çalışanlar, “yarı işsiz” ya da “her an işsiz kalma riski yaşayan” kalabalık güruhlara dönüştürülüyordu.

UİS belgesiyle “güvenceli, kadrolu ve sürekli iş” tanımı, zamane kapitalizminin esnek ve geçici emek ihtiyacına yönelik tanzim edilip “kısmı süreli-güvencesiz işe” yasal hüviyet kazandırılıyordu. Geçici iş modellerinin yaygınlaşması için ivedilikle Özel İstihdam Büroları kurulacak ve çalışanlar bu büroların kayıtlı kiralık elemanları olacaktı.

İşverenler iş sözleşmelerini de artık Özel İstihdam Büroları’yla yapacakları için artık çalışanların işverenle karşılıklı hiçbir insani/ hukuki ilişki kalmayacaktı. Böylelikle işverenler, kolay kiralanan- hızla ve toplu işten atacakları “çalışanların” sigorta primi ve kıdem tazminatı yüklerinden muaf hâle getiriliyorlardı.

Tabii ki UİS belgesinde yazdığı üzere amaç “temel işgücü piyasalarını esnetmekti” ve çalışan onuruna yönelik bir başka ürkütücü adım ise “taşeronlaşma başlığında” atılıyordu.

“Asıl” işlerde taşeron kullanılmasının önündeki engeller aşılırken, devlet ve özel sektörde bütün asıl iş kadroları “taşeronlaşıyor” ve “alt işveren” tabir edilen ucuzcu şirketten bu hizmet ihtiyaç süresi kadar satın alınabiliyordu.

Dolayısıyla bir özel istihdam bürosu ya da taşeron şirkette yılda birkaç ay çalışan, birkaç işyeri gezen, iş adresi ve mekânı belirsiz mesai arkadaşlarını tanıyacak kadar yakınlaşmayan, yaptığı işe “yabancılaşmış” büyük nüfuslar, Türkiye”nin küresel ucuz rekabet gücünü temsil edeceklerdi.

Bunun yanında milyonlarca işçiyi ilgilendiren kıdem tazminatı için hazırlanan taslak, çalışma hayatına köklü değişiklikler getiriyorken; “Yeni taslak sadece tazminatların fona devriyle sınırlı değil. Tazminata hak kazanma şekli de değişiyor,” diyen Prof. Dr. Şükrü Kızılot, en çarpıcı düzenlemenin işten atılanlara tazminat verilmemesi olduğunun altını çiziyor.

Kolay mı?

Hükümet işçilerin kıdem tazminatlarına gözünü dikmiş durumdayken; hükümete baskı yapanlar aslında kıdem tazminatlarını “istihdam üzerinde gereksiz yük” olarak gören işverenler. Basına sızan taslak, işten çıkarılmalarda kıdem tazminatı verilmesi uygulamasının kaldırılması, kıdem tazminatı fonu kurulması, kadınların evlenmeleri ve askerlik gibi özel durumlarda tazminat verilmemesi gibi düzenlemeler getiriyor.

Böylelikle çalışma yaşamına yıllar önce girmiş kıdem tazminatı bir kez daha tırpanlanmak isteniyor. Daha önce de iş dünyası tarafından çeşitli vesilelerle kaldırılmak ya da sınırlandırılmak istenen kıdem tazminatının bu kez de fona dönüştürülmek isteniyor.

Kıdem tazminatı tartışmaları sürerken, hükümet işçileri yakından ilgilendiren bir başka konuda daha çalışma başlattı. Hükümetin gündeminde şimdi de “taşeronluk” bir başka deyişle “alt işverenlik” var. Yapılması öngörülen yasal değişiklikle taşeronluğun tanımı değiştirilecek ve taşeronluk yapılabilecek alanlar genişletilecek. Kapsam genişlemesi en başta kamudaki 426 bin taşeron işçiyi yakından ilgilendiriyor. Taşeronluk düzenlemesi, toplamda 826 bin işçinin kaderini belirleyecek…

 

TAŞERONLU, KAYIT DIŞILI ESNEK ÜRETİM

 

Taşeronlaştırma + kayıt dışılıkta ifadesini bulan esnek üretimci neo-liberal saldırganlıkla Türkiye’de 1980’li yıllarda artmaya başlayan taşeronluğun, AKP döneminde tam bir patlama yaşadığı biliniyor. Bakanlık açıklamalarına göre 2002’de 358 bin olan taşeron işçi sayısı günümüzde 1.7 milyona ulaşmış durumda.

AKP 10 yılda büyüttüğü “taşeron canavarı”yla kamu kurumlarında 585 bin 788, özel sektörde de 419 bin 466 kişi alt işverende, yani taşeron şirketlerde çalışıyor. 2002 yılında 387 bin olan taşeron işçi sayısı, AKP ile birlikte bugün 1 milyonun üzerine çıktı.

Bunun yanında Türkiye genelinde istihdam edilen 25 milyon 960 bin kişiden 9 milyon 803 bin kişisinin kayıt dışıyken; toplam istihdamın yüzde 29.5’ini oluşturan 7 milyon 744 bin kadın çalışanın yüzde 53.4’ünün herhangi bir sosyal güvencesi olmadan çalıştırılmaktadır.

2013 Haziran döneminde kadınlar arasında kayıt dışılık oranı yüzde 53.5, erkeklerde yüzde 31’e geriledi. Haziran itibarıyla 8 milyon 18 bin kadın çalışanın 4 milyon 286 binini, erkeklerde ise 18 milyon 301 bin çalışanın 5 milyon 665 binini kayıt dışı çalışanlar oluşturdu. Bir başka ifadeyle, 2013 Haziran’ı itibarıyla 8 milyon 18 bin kişi düzeyinde belirlenen kadın istihdamı, toplam istihdamın yüzde 30.5’ini, kayıt dışı istihdamın yüzde 43.1’ini oluşturdu.

Ayrıca Yüzüncü Yıl Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Araştırma Görevlisi Mihrican Zorlu tarafından yapılan araştırma Van’da hizmet sektöründe çalışan her 10 işçiden 8’inin sigortasız olduğunu ortaya koydu.

 

SENDİKAL ÖRGÜT(SÜZLÜK)

 

Sendikalara yasaların çizdiği sınırları aşmayı öneren Avukat Murat Özveri’nin, uluslararası hukuktan da alacakları güçle meşru endüstriyel eylem hakkını kullanmayı, yetki beklemeden toplu iş sözleşmeleri yapmalarını önerdiği tabloda sendikal örgüt(süzlük)e gelince!

Devrimci Sağlık-İş Sendikası Genel Başkanı Dr. Arzu Çerkezoğlu’nun dediği gibi, “Türkiye’de sendikal hareketin krizi uzun süredir gündemde. Uzun bir aranın ardından SGK verilerine dayanarak açıklanan sendikal istatistikler, ücretli çalışanın sendikalı oranının yüzde 10’un altında olduğunu gösterdi. Bu durum kuşkusuz sermaye ve hükümet işbirliği ile işçi sınıfının sendikasızlaştırılması için yürütülen sistematik saldırıların sonucu. Ancak bizler açısından üzerinde durulması gereken diğer bu nokta da, değişen sınıf yapısını kavramakta zorlanan geleneksel sendikal anlayışın değiştirilmesi ve sınıf hareketinin bugün bu kuşatmayı ortadan kaldırması zorunludur”!

Çünkü 2013 yılı Ocak ayında 43 olan barajı geçen sendika sayısı Temmuz 2013 itibarıyla 44 olarak belirleyen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı istatistiklerine göre, Türkiye’de 20 işkolunda mevcut bulunan 11 milyon 628 bin 806 işçiden sadece 1 milyon 32 bin 166’u sendikalı. Sendikalılık oranı yüzde 8.9 düzeyinde.

Basit anlatımıyla 10 işçinin sadece 1’i bir sendikaya üye olmuş durumda.

Çalışma Bakanlığı verilerine göre, işçilerde sendikalaşma oranı yüzde 9.2’de kalırken, memurlarda sendikalaşma oranı yüzde 68.8’e yükseldi yükselmesine ama nasıl?

2002 ile 2013 yılları arasında üye sayısını yüzde 1500’den fazla artırarak 42 binden 708 bine çıkaran Memur-Sen konfederasyonuna toplu sözleşme konusunda bir rekora imza attırarak!

Biliniyor: AKP iktidarı ile birlikte Memur-Sen’e katılanların sayısında büyük artış yaşandı. Memur-Sen’in, üye sayısında patlama yaşandı. Diğer sendikalar tarafından “yandaş” olmakla suçlanan Memur-Sen’in üye sayısı 11 yılda 16 kat artarak 707 bin 652’ye ulaştı. Sadece 2012 yılındaki artış 57 bin üye oldu.

Memur-Sen, 11 hizmet kolundan 10’unda yetki aldı, Kamu-Sen 3 kolunu kaybetti, KESK bir koldaki yetkisini sürdürürken; Resmi Gazete’de yayımlanan istatistiklere göre, Türkiye’deki 2 milyon 17 bin 978 kamu görevlisinin yüzde 68.17’si sendikalı olarak çalışıyor. Ağustos 2012 istatistiklerine göre sendikalı memur sayısı 1 milyon 375 bin 661 olarak belirlendi. Konfederasyonlar arasında Memur-Sen 650 bin 328 üye sayısıyla ilk sırada yer alırken, Türkiye Kamu-Sen 418 bin 991 üyeyle ikinci, KESK ise 240 bin 304 üye sayısıyla üçüncü oldu. Birleşik Kamu-İş’in 33 bin 477, DESK’in 4 bin 577, BASK’ın 3 bin 78, Hak-Sen’in 4 bin 16 üyesi bulunurken, herhangi bir konfederasyona bağlı olmayan bağımsız sendikaların üye sayısı toplamı ise 20 bin 890…

 

“SONUÇ”: DÜŞ GÜCÜNÜ EYLEME GEÇİRMEK!

 

Aziz Çelik’in ifadesiyle, “24+12 rejimi hâlâ ayakta”yken; işçi sınıfının sendikal örgüt(süzlük)ü öncelikle devrimcileştirilmelidir.

Bunun zemini de vardır.

Örneğin X. Çalışma Meclisi’nde Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan’ın konuşması sırasında salonda bulunan bir işçi, “Taşeron şirketlere kul köle olmak istemiyoruz. Böyle sendikacılık anlayışı olmaz” diye bağırdı. Türk-İş Genel Başkanı Ergün Atalay, Türkiye’deki nüfus artışına karşın sendikalı işçi sayısının düştüğüne dikkat çekti. Bir katılımcı “Benim suçum mu” diye bağırınca Atalay, “Benim suçum” dedi. Katılımcı da “Tabii senin suçun” karşılığını verdi.

TİSK Başkanı Tuğrul Kutadgobilik’in konuşma yaptığı sırada Mehmet Öztürk adlı işçi, “Taşeron işçisiyim. Herkes işçiyi konuşuyor. Bizi kim konuşacak” diye bağırdı. Kutadgobilik’in kürsüye çağırdığı işçi “Hangi işçi, vekiller gibi 2 sene sonra emekliliği hak ediyor. Herkesin yatları, katları, arabaları var. Yatlarınız, katlarınız yetsin artık; biraz da biz kazanalım, paramız olsun ki; sizin sattıklarınızı alabilelim,” dedi.

Öztürk daha sonra Bakan Faruk Çelik’e seslenerek “Bakan, asgari ücretle geçinilebilir diyor. Nasıl geçiniliyor? Gel bize de anlat. Asgari ücretle bir ay siz geçinin” dedi. Bu sırada salondaki bir katılımcı daha fazla konuşması hâlinde işini kaybedebileceğini söyledi. Bunun üzerine Öztürk, “Neyi kaybedeceğim. Zaten kaybetmişim” karşılığını verdi.[32]

Evet sınıf hareketi her gün mücadele ederken; içten içe kendisi farkına varmasa da öfke biriktiriyor.

Bize düşen; Bertolt Brecht gibi, “Mücadele eden yenilgiye uğrayabilir, mücadele etmeyen zaten yenilmiştir,” ısrarıyla bu öfkeyi örgütlemektir.

Unutulmasın: Jean Paul Tardivel’in, “Günümüzde paraya iktidar deniyor,” betimlemesinde somutlanan bugünde her şey; V. İ. Lenin’in, “Kapital iktidarda kaldıkça, değil yalnız toprak, değil yalnız insan emeği, değil yalnız insan kişiliği, değil yalnız vicdan, değil yalnız aşk, değil yalnız bilim, her şey, her şey kaçınılmaz olarak alınıp satılacaktır,” saptamasındaki üzereyken; “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay oldu… Bu nedenle bizim hayal gücümüzün daha da güçlü olması gerekir… Düş gücü eyleme geçmeli…”[33]

O düş gücünü besleyecek maddi zemin sürdürülemez kapitalizmin krizi ile sınıf hareketinin bilumum cephelerini örgütleyen “11. Tez”ci iradedir…

 

9 Şubat 2014 20:19:20, Ankara.

 

N O T L A R 

[1] 28 Şubat 2014 tarihinde Kızılay AKA-DER (Ankara)’de yapılan konuşma… Kaldıraç, No:153, Mart 2014…

[2] Özdemir Asaf.

[3] DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler’in yol arkadaşı, Maden-İş Sendikası’nın 1974 sonrası Genel Sekreteri Mehmet Ertürk’ü kaybettik… Paris’te tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini kapattı.

DİSK’in kurucularından Maden-İş Sendikası’nın işçiler arasında çok sevilen Genel Sekreteri Mehmet Ertürk, 1974 yılında zorlu bir genel kurul sonrasında seçilmişti. Ertürk, hukuk fakültesinde okurken toplumsal mücadelenin içinde yer almak için Philips Fabrikasına işçi olarak girmişti. Kısa sürede baş temsilci ve ardından da Maden-İş Gültepe 6.Bölge Başkanı seçilmişti.

Ertürk, 1981’de yurt dışına çıktı. Orada Türkiyeli devrimciler için Avrupa işçi sınıfının örgütlü gücünü seferber etti. Mücadelesini TKP İşçinin Sesi saflarında sürdürdü…

[4] Bu hâli Paul Lafargue şöyle değerlendirir: “Ne var ki; işçi sınıfı, bütün uygar ulusların üreticilerini bağrında toplayan o büyük sınıf, bağımsızlaşarak insanlığı kölece çalışmadan kurtaracak ve insan – hayvanı özgür bir varlık durumuna getirecek olan işçi sınıfı, tarihsel görevini unutup içgüdülerine ihanet ederek, kendini çalışma dogmasına kurban etmiştir. Cezası sert ve korkunç olmuştur. Tüm bireysel ve toplumsal yoksulluk, çalışma tutkusundan doğmuştur.”

[5] “Meclis’te İş Yasası Kapıda İşçi Ölümü”, Cumhuriyet, 16 Haziran 2012, s.3.

[6] Karl Marx, Kapital, Cilt:2, Çev: Mehmet Selik, Yordam Yay., 2012.

[7] Karl Marx, Kapital, Cilt:1, Çev: Mehmet Selik, Yordam Yay., 2011, s.727.

[8] Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çev: Sevim Belli, Sol Yay., 2011, s.24.

[9] Karl Marx, Felsefenin Sefaleti, Çev: Ahmet Kardam, Sol Yay., 2011

[10] İspanya iç savaşı sırasında faşist darbeciler tarafından direniş hâlindeki işçiler üzerine Almanya yapımı el bombaları atılmaktadır. Onca bombaya rağmen bombalar patlamaz. İşçiler merak ederler, bombayı parçalarına ayırırlar. İçinden bir not: -Yoldaşlar, şimdilik bu kadar…

[11] “Proletaryaya özgü ahlâksal bir olgudan bahsedilecekse bu, direniş dönemlerinde ortaya çıkan dayanışmadır. Asıl olarak direniş anında ortaya çıktığı için de nüve şeklindedir ve ahlâk için sağlıklı bir çekirdek oluşturur. Gelecek ahlâkı için sağlam bir temel oluşturduğu ileri sürülebilecek olan dayanışma, en çarpıcı şekilde direnişin komün oluşturma aşamasında ortaya çıkıyor. Dayanışmayı geleceğin ahlâkının temeline yerleştirmek, temelinde görmek son derece önemlidir. Zira dayanışmayı proletarya üzerinden geçerek geleceğe taşımak, bölünmemiş, evvelki toplumların insanının çok temel bir duygusunu tekrar diriltmek ve geleceğe taşımak anlamına gelir.” (http://www.marksist.org/…zbek/13022-proleter-ahlaki)

[12] Erhan Bilgin, “60 Yaşındaki Türk-İş Nasıl Gençleşecek?”, Radikal İki, 9 Aralık 2012, s.10.

[13] Esra Açıkgöz, “Gülme, Esneme, Çalış!”, Cumhuriyet Pazar, No:1368, 10 Haziran 2012, s.2.

[14] “İş Yerlerinde Psikolojik Terör Var”, Gündem, 3 Temmuz 2012, s.4.

[15] “Ya Toyota Ya İşçi, Tercih Sizin”, Gündem, 31 Temmuz 2012, s.4.

[16] Ali Merdan Çelik, “Benim Patron ‘Toyota Gibi Adam’…”, Birgün, 13 Eylül 2012, s.4.

[17] Mustafa Çakır, “TCDD’de Tehditle Sözleşme”, Cumhuriyet, 21 Eylül 2012, s.14.

[18] “Kurtarma Faciası”, Milliyet, 3 Temmuz 2012, s.3.

[19] Mustafa Çakır, “İşçinin Canı Sudan Ucuz”, Cumhuriyet, 14 Nisan 2013, s.11.

[20] Mustafa Çakır, “İşçileri Zehirlediler”, Cumhuriyet, 5 Temmuz 2013, s.13.

[21] “Çocuğa İşkence”, Cumhuriyet, 26 Mayıs 2012, s.3.

[22] Yusuf Özkan, “Ölümüne Söküm”, Cumhuriyet, 13 Ağustos 2013, s.7

[23] “Madenci İcra Kıskacında”, Cumhuriyet, 11 Mart 2013, s.11.

[24] Cemil Ciğerim, “300 Tonluk Kapağın Altında Can Verdiler”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2012, s.3.

[25] “İnşaatta Göçük 8 İşçi Yaralı”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2012, s.3.

[26] Mehmet Menekşe, “İhmali Anlattı, Kovuldu”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2012, s.9.

[27] İsmail Saymaz, “Sanık Başkan Suçsuz, Ölen Patron Suçluymuş”, Radikal, 1 Şubat 2014, s.6-7.

[28] İsmail Saymaz, “Ölen İşçi Sorumlu!”, Radikal, 26 Kasım 2012, s.26.

[29] Burcu Purtul, “Çadır Faciasında Şok İddia!”, Vatan, 14 Temmuz 2012, s.15.

[30] İsmail Saymaz, “8 İşçi Ölüme Gönderilmiş”, Radikal, 8 Şubat 2014, s.7.

[31] Arif Yılmaz, “İstihdam Değil, İşçi Sınıfının Köleleştirilmesi”, Kaldıraç, No:140, Şubat 2013, s.37-40.

[32] Mustafa Çakır, “İşçiden Bakana: Asgari Ücretle Siz Geçinin”, Cumhuriyet, 27 Eylül 2013, s.9.

[33] Karen Mirza, aktaran: Ayşegül Özbek, “Düş Gücü Eyleme Geçmeli”, Cumhuriyet, 10 Ocak 2014, s.15.

adhk tarafından

Tarih çarpıtıcılığı ve gerçekler

Mart 28, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Tarihc17Demokratik Haklar Federasyonu Dersim örgütlülüğü, 26 Mart 2014’te ANF’de yayınlanan “Konak: Hozat bize inanıyor, biz de Hozat’a” başlıklı röportaja, Hozat Halk Dayanışması ve onun örgütlü bileşeni DHF’yi ilgilendirmesi boyutuyla bir açıklama yaptı. Bu açıklamayı öneminden dolayı okurlarımızla paylaşıyoruz

HABER MERKEZİ (28-03-2014)- Demokratik Haklar Federasyonu Dersim örgütlülüğü. 26 Mart günü ANF’de yayınlanan “Konak: Hozat bize inanıyor, biz de Hozat’a” başlıklı röportaja, Hozat Halk Dayanışması ve onun örgütlü bileşeni DHF’yi ilgilendirmesi boyutuyla bir açıklama yaptı. Bu açıklamayı öneminden dolayı okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Sevgili Hozat halkı; bu yazımızı başlıkta da öne çıkardığımız gibi devrimci, halkçı, şeffaf ve ilkeli yerel yönetimler siyasetimizin temel gereği ve zorunlu bir sonucu olarak sizlerle paylaşıyoruz.

Müjgan Halis imzalı ve ANF’de 26.03.2014’te yayınlanan ‘Konak: Hozat bize inanıyor, biz de Hozat’a’ başlıklı röportaja, Hozat Halk Dayanışması ve onun örgütlü bileşeni olan DHF’yi ilgilendirmesi boyutuyla zorunlu bir cevap olarak sizlere sunuyoruz.

Bizler DDHD programının ve onu yaratan iradenin Hozat’taki temsilcileriyiz. Bu iradenin ortaya koyduğu doğru politikanın bir sonucu olarak Hozat’ta nerdeyse bir asırdır hüküm süren ve yerel yönetimleri gerici düzen partilerinin örgütsüzlüğüyle, yozlaşmayı ve rantçılığı esas alan anlayışını parçalama iradesini gösterdik. Bu yürüyüşümüzde 2004 yerel seçimlerinde her türlü feodal, mezhepçi, gerici yerel ilişkileri dağıtan programımızla hareket ettik. Halkı ve dost güçleri programımız etrafında kenetleyip gerici gidişata dur dedik. Bir bütün olarak da belli esneklikler de tanınarak dost devrimci anlayışları yerel yönetim siyasetimizde temsil ettirdik.

2004 ve ardından 2009 seçim sürecinin başarıyla sonuçlanmasının ardından dost devrimci güçlerin de dahil olduğu ve halkın temel sorunlarına bu program doğrultusunda örgütlü güçler anlamında DHF’nin temel bileşen ve belirleyen olduğu, muhatap görüldüğü ve kanıksandığı gerçekliği inkar edilemez. İnkar edilemez çünkü; röportajda sanki Devrimci Güç Birliği denilen oluşumun 2004 ve 2009’da çerçevesi ve hukuku belli bir şekilde tüm süreci yönettiği gibi bir yanılgı yaratılıyor. Cevdet Konak’ın şahsına münhasır bu açıklama ne yazık ki bugünkü Güç Birliğinin üç bileşeni tarafından da henüz düzeltilmedi. Bu sebeple her ne kadar bu yanlış beyan Dersim dışında bir yanılgı yaratsa da Dersim’de karşılık bulmayacak kocaman bir yalandır. Dersim halkı bir bütün olarak Hozat’taki yerel yönetimler algısını değiştiren iradenin eksikliklerine karşın, kimlerin eseri olduğunu çok iyi biliyor.

Bu konu üzerine Devrimci Güç Birliği’nin yerel örgütlülüğü (BDP, EMEP, PARTİZAN, ESP) ne yazık ki kamuoyunu yanlış bilgilendiren bu tutuma seyirci kalmakta, devrimci hukuku kişinin (Cevdet Konak) inisiyatifine terk etmektedir. Bu dostlarımızın her bir bireyi Cevdet Konak’ın hatalı ve olumsuz her türden yaklaşımını on yıllık süre boyunca DHF’ye yönelik bir eleştiriye dönüştürmüştür. Her fırsatta, her olumsuzluğu ‘sizin hatanız – doğruyu ise sizin doğrunuz’ şeklinde tarif etmiştir. Tüm Hozat halkı da bu tartışmaların şahididir. Madem Konak, Güç Birliğinin adayı idiyse neden belediye ve Konak üzerinden yapılan her tartışmanın muhatabı DHF ve Hozat Halk Dayanışması oluyordu. Madem 10 yıl boyunca Hozat’ta Güç Birliği’yle yürüyen bir belediye vardı, neden İstanbul, Ankara, Dersim ve Avrupa’da DHF’nin ve konfederasyonumuzun örgütlediği gece ve çeşitli dayanışma etkinlikleriyle Hozat’a katkılar sağlanıyordu? Devrimci Halkçı Yerel Yönetimler Sempozyumları’nda Cevdet Konak’ın tüm katılımcıların gözleri önünde ‘DHF’li Hozat Belediyesi’ diye başladığı sözler ve tüm demokrasi güçleriyle birlik ve dayanışma içerinde yüründüğü ifadeleri kayıtlarımızda mevcuttur. Lakin bu emeği ve gerçeği şimdiki durumla, zorlama bir biçimde farklı yansıtma siyasetiyle halkı kandıracağını sananlar, halk nezdinde gerekli cevabı alacaklardır. Hozat’ta Devrimci Güç Birliği’nin 10 yıllık bir pratiğinin olduğunun altını çizen ve bu birliğin içerisinde BDP, EMEP, PARTİZAN, ESP gibi güçleri tarif eden Konak’a sormak lazım: DHF neredeydi bu süre boyunca? Sen ne çabuk unuttun ‘Ben Mercan’dan 17 tas su içtim. Bu görevi layıkıyla sonuna kadar taşımak en temel görevimdir’ sözlerini. Hatırlatırız, çıktığı kalıba yabancılaşanlar hayatının kalan kısmını ‘tutunamayanlar’ olarak geçirirler.

Her ne hikmetse röportajın son paragraflarında ne olduğu tam olarak belirtilmeyen, adeta çamur at izi kalsın burjuva siyaset tarzı olarak nitelendirdiğimiz bir yaklaşımla sözlerine son veriyor sevgili Cevdet Konak. DHF Hozat’ta yerel yönetim tartışmalarını tam olarak Dersim merkezde de başladığı süreçte eş güdümlü başlatmıştır. Bu süreç Ekim ayına tekabül etmektedir. Önce kendi tabanı sonra HHD’yi örgütleyerek halka geniş katılım çağrılarıyla yaklaşık on toplantı düzenlemiştir. Bu toplantılardan Hozat’taki tüm demokrasi güçlerinin de haberi olmuştur. Öyle ki bazı dost kurumlarımızla neden katılıp HHD’nin bir bileşeni olmuyorsunuz? Sorularımıza bu dostlarımız Dersim merkezde süren ittifak görüşmelerini mazeret göstererek katılmamışlardır.

Sözgelimi Konak da aynı beklentiyle hareket etmiş, ne kendini yeniden kurumumuzun iradesine sunmuş ne de toplantılara katılmıştır. Dolayısıyla son paragrafta yürüttüğü ve cevabını istediği tartışmalar bir bütün olarak Hozat halkının bilincinde cevabı çok açık sorulardır. Bizimle TKP tartışmasını haber kanalları üzerinden yürüten Konak’a sorumuzdur: 2004 yerel seçimlerine girilirken, İl Genel Meclis ve Belediye Meclis adayları seninle o zaman hangi partiyle seçimlere girdi. O zaman devrimciliği Marksist-Leninist ilkeleri bilmiyor muydun?

Evet, Kahraman Kılıç 2009 Yerel Yönetimleri sürecinde tıpkı Cevdet Konak gibi kurumumuza başvurarak aday olma talebini iletmişti. Bu sürecin Kahraman Kılıç açısından olumsuz sonuçlanmasının ardından ne yazık ki CHP’den aday olmuştur. O sürece kadar Kahraman Kılıç ile CHP arasında organik herhangi bir ilişkiye rastlanmamaktadır. Bu ifadelerimizin ardından şunu ifade edelim ki, bizim kişilerin değişip dönüşebileceklerine olan inancımız tamdır. Yeter ki kişiler bu konuda dürüst ve ilkeli hareket etsinler. 2009 sürecinin kurumumuz ve Kahraman Kılıç açısından muhasebesi yeterince yapılmıştır. Kılıç’ın o sürece ilişkin öz eleştirel yaklaşımı kurumumuzda yazılı olarak da mevcuttur. Konak, isterse bu bilgilere rahatlıkla ulaşabilir. Ki halkımızı da bu konularda bir bütün olarak bilgilendirdik. Biz halkımıza ve dost tüm güçlerimize karşı şeffaf, denetlenmeye ve sorgulanmaya çok açık bir model sunuyoruz. Yerel yönetim çalışmalarımızı da örgütlü ve devrimci ilkelere uygun bir şekilde yürütüyoruz. Konak’ın öncülüğünde ve tam olarak Ocak ayı ortalarında başlayan Hozat Güç Birliği’nin bu konudaki tutarlılığı tartışmaya açıktır. Ne yazık ki dostlarımız bu konuda siyasal etiğe sığan ve geliştiren herhangi bir tartışma yürütmezken, Konak’ın kişisel hırs ve kanaatlerinin arkasına sığınarak yürüttüğü süreci desteklemektedir.

Ve ilan ediyoruz biz bu yürüyüşümüzü başarılı ve ilkeli bir tarzda yürüttük, gerisi Hozat halkının sandıktaki iradesine kalmıştır.

Biz kazanacağız

Halk kazanacak

Halkın örgütlü gücü kazanacak”

adhk tarafından

Partizan bir tarihtir

Mart 28, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Partizan20Dostlarımıza daha önceden ifade ettiğimiz şeyi yeniden ifade etme gereksinimi duyuyoruz. Bizler Partizan geleneğinin yaratıcıları ve devamcıları bir kurumuz. Bir tarihi kendisinden muaf görenler tarihi çarpıtarak halka sunanlardır. Partizan bir tarihtir, bu tarih kimsenin tekelinde olmayıp, kimse de bu noktada uyarı yapma lüksüne sahip değildir

HABER MERKEZİ (27-03-2014)- Demokratik Haklar Federasyonu’nun Dersim’deki yerel seçim çalışmalarına dair Özgür Gelecek sitesinde çıkan yazıyla ilgili, DHF Dersim örgütlülüğü bir açıklama yaptı. Açıklamayı öneminden dolayı okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Asılsız ve dayanağı olmayan iddialar devrimci olamaz!

Devrimci siyaset yürüten kurumlar ve kişiler iddia ettikleri söylemleri temellendirmek ve bilimsel yöntemle sunmak zorundadır. Kulaktan dolma eleştiriler yapılamayacağı gibi bilimsel metottan uzak yöntemlerle de doğruya ulaşılamayacağı kesindir. Bizi doğruya ulaştıracak tek metot meseleleri özüyle kavrayıp daha sonra bir sonuç çıkarmaktır. Doğru olan, her daim dayanağı olan bilimsel olandır.

Özgür Gelecek sitesinde “Dersimde Seçim Çalışmaları… Devrimci Olan Gerçeklerdir”  başlıklı bir haber yayınlanmış, yayınlanan haber içerisinde DHF’ye yönelik eleştirileri barındıran bir yazı kaleme alınmıştır. Bahsini ettiğimiz yazının bir amaçtan kopuk, bütünselliği olmayan, eleştireyim de gerisi önemli değil mantığıyla kaleme alındığı görülüyor.

Bu yazıda daha önceden de yabancısı olmadığımız bir meseleyi ele alınmıştır. Yerel seçim süreci içerisinde DHF’nin politik kitle çalışmalarında Partizan vurgusu yaparak oy toplamaya çalıştığı iddia ediliyor…. Dostlarımıza daha önceden de ifade ettiğimiz şeyi tekrardan ifade etme gereksinimi duyuyoruz. Bizler Partizan geleneğinin yaratıcıları ve devamcıları bir kurumuz. Bir tarihi kendisinden muaf görenler tarihi çarpıtarak halka sunanlardır. Partizan bir tarihtir, bu tarih kimsenin tekelinde olmayıp, kimse de bu noktada uyarı yapma lüksüne sahip değildir.

‘İsim’ üzerinden siyaset yapanlar politika üretemeyenlerdir, ilkelerinden taviz verip meselelere pragmatist yaklaşanlardır, doğruyu gördüğünü iddia edip yanlış tutum belirleyenlerdir. Köy köy dolaşıp ‘Onlar Partizancı değil, asıl Partizancı bizleriz’ deyip siyaset yapanlardır. Bu tarz DHF’nin değil Özgür Gelecek’in tarzıdır. Bu tarz bugüne özgü bir tarz değildir, on yıllardır alışılagelmiş bir tutumdur. Bu tutumlarında ısrar edenler gerçeği görmek istemeyenlerdir. Bu siyaset tarzı özünü küçük burjuva dokusundan almıştır.

Bizler siyaset yaparken ‘İsim’ üzerinden değil ideolojik politik duruşumuz ve ilkelerimizle siyaset yaparız. Bu bağlamda bizi kitlelerle bütünleştiren ‘İsim’ değil siyasetimiz ve politikamızdır. Bizler Kaypakkaya geleneğinden geldiğimizi ispatlama çabası içerisinde değiliz. Bu çabaya girenler ise tereddüt ve kaygıları olanlardır.

Özgür Gelecek’in bir diğer iddiasında ise DHF’nin çarpıtma yaparak ve dedikodu geliştirerek kafa bulanıklığı yaratma çabası içerisinde olduğu ifade ediliyor.Bakalım bunu temellendirmek için ne diyorlar… ( Nazimiye’den aday çekme pratiğini masaya koyarak halktan oy istemekteler. Güç birliğinden çekildiğimiz yönlü dedikoduları belli zaman aralıklarında tazeleyerek kitlemizi etkilemeye çalışmaktalar) diye yazı devam etmektedir. Özgür Gelecek’in iddia etmiş olduğu durumun somut hiçbir karşılığı olmadığı gibi kulaktan duyma ifadeler ve bilimsellikten uzak duygusal refleksler üzerinden kendini var etmiştir. Özgür Gelecek bir siyaseti temsil etmektedir. Doğal olarak kendine özgü siyasi bir hedefi ve taktik politikaları vardır. Bu politikalar içerisindeki tutumu bizatihi Özgür Gelecek’in sorunudur. Adaylarını çekip çekmemesi kendi bileceği bir meseledir. Bizi bu tip sığ tartışmalara çekerek kendi politik hata ve yanlışlarını örtbas etme çabası güdülmektedir. Yine DHF cephesinden Özgür Gelecek’in Güç Birliği’nden çekilip çekilmemesi tarafımızca çok önem arz etmemektedir. Bizi güçlendirecek olan Güç Birliği’nden çekilmeniz değil, bizim ideolojik politik çizgimizdir. Siyaset yaparken farklı devrimci bir siyaseti dışlayarak ve karalayarak siyaset yapılmayacağını dostlarımızın bilmesi gerekir. Dedikodu yapıldığı iddianız var ise eğer bunu ilk olarak somutlaştırmanız ve somut bilgiler üzerinde eleştirmeniz gerekmektedir. Ve böylesi durumlarda ifade ettiğiniz olguların gerçekliği var ise hukuksal iletişim kanallarını kullanıp bu noktada görüşmeler yapmanız gerekirdi. Aksine böyle bir görüşme yapılmamış, politik olmayan reflekslerle hareket edilmiştir. Evet, Özgür Gelecek’in de dediği gibi yalana ve dedikoduya dayalı siyaset yapılmaz. Ve buna paralel olarak mesnetsiz iddialar ve temeli olmayan söylemler üzerinden de eleştiri sunulmaz. Eleştiriler gerçekçi ve tutarlı olmak zorundadır.

Sonuç olarak yazılan yazı sadece eleştiri sunmak adına yazılmış, kısır tartışmalara yol açan ve öngörüsü olmayan bir yazıdır. Bu tablo kendi karmaşıklığını göz önüne sermiştir. Doğru, gerçek ve bilimsel olanla hareket etmek elzemdir. Bundan bağımsız geliştirilen her tutum devrimci siyasetten uzak küçük burjuva anlayışların yansımasıdır.

DHF olarak kullandığımız dil, girmiş olduğumuz pratik esasta ifade edilen gibi ayrıştırıcı değil bütünleştirici ve yapıcıdır. Bizler yerel seçimleri ele alırken politik kitle çalışması olarak ele alırız. Buradaki esas amacımız kitlelerle ilişkileri ileri noktaya taşımak ve onları politikleştirmektir. Meseleye oy olarak bakmadığımızı Özgür Gelecek de bilmektedir. Çalışma tarzımızı çarpıtmaya çalışan anlayış gerçeği görmek istiyorsa olaylara objektif bir gözle bakması yeterlidir. Bundan dolayıdır ki dostlarımızın da eleştirisi suyu bulandırmaya yönelik değil berraklaştırmaya yönelik olmak zorundadır.”

TEMEL DEMİRER tarafından

DEVLET, SİYASAL “SUÇ”, HUKUK(SUZLUK) VE TERÖR(İST)

Mart 26, 2014 de TEMEL DEMIRER TEMEL DEMİRER tarafından

İKTİDARIN ADALET(SİZLİĞ)İ VE “SUÇ”
DEVLET VE HUKUK(SUZLUĞ)U
TERÖRÜN KAYNAĞI: SINIFLI SÖMÜRÜCÜ TERÖRİST DEVLET
“HUKUK(SUZLUK) MU”? DEDİNİZ!
TMK: TOPLUMLA MÜCADELE KANUNU
TÜRKİYE’DEKİ DURUM YA DA EGEMENLİK VERİLERİ
DEVLET(İN) HUKUK(SUZLUĞ)U
TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)UNUN ŞECERESİ
DEVLET TERÖRÜ YA DA TERÖRİST DEVLET
“SONUÇ YERİNE”: BİRKAÇ NOT
DEVLET, SİYASAL “SUÇ”, HUKUK(SUZLUK) VE TERÖR(İST)[1]

TEMEL DEMİRER

“İnsanın temel özgürlüğü, yaşamını
daha iyi kılma özgürlüğüdür.”[2]

Hayatımızı doğrudan müdahale ederek, zorbaca biçimlendiren egemenlik kavramlarının pratiğine ilişkin söz etmeden önce, bu konuda “Şeytanın Avukatlığı”na soyunan ve egemen zorbalık karşısında bunu layığı ile yapan ve geçenlerde bizi bırakıp giden Jacques Vergès’i anmadan geçmemeliyim.

‘Savunma Saldırıyor’ başlıklı yapıtında egemen hukuk(suzluk)un çifte standardına, “Devlet güçlü olduğu sürece adalet gerçekten bir devlet meselesidir; ama buhran içine düşmeye görsün, yeniden büyük harfli oluveren Adalet’e hesap vermek zorunda kalır,”[3], saptamasıyla dikkat çeken O, bu sözleriyle adeta değineceklerimizin de çerçevesini çizmiş olur.

 

İKTİDARIN ADALET(SİZLİĞ)İ VE “SUÇ”

 

“Suç”, iktidarın bekasına karşı olana atfedilen sıfattır; “düzen”in, “uygunsuz” ilan ettiğidir.

“Olağan”ın bekası için hukuki bağlamda, cezanın öngörüldüğü davranış biçimidir.

Yasa koyucu iktidar, kimi davranış biçimlerine ceza getirerek “raison d’etat”sını meşrulaştırır…

Metin Altıok’un, ‘Hançerin Sapı’ın da, “darasıdır suç oysa/ yaşadığımız dünyanın”; Vittorio Alfiereri’nin de, “Suçu toplum hazırlar birey işler” diye tanımladığı düzlemde iktidarın düzeni açısından “ceza” veya “güvenlik tedbiri” yaptırımına bağlanmış fiildir.

Bu bağlamda ceza hukukunun “olmazsa olmazı” ilan edilen “suç”un tanımlamasındaki zorluk öznel algı ile nesnel durumun birbiriyle çatışmasından kaynaklanır.

Ama bu noktada Karl Marx’ın saptamaları imdadımıza koşar:

“Bir filozof fikirler, bir şair dizeler, bir rahip vaazlar, bir profesör ders kitapları vs. üretir. Bir suçlu suç üretir. Fakat bu son üretim dalı ile toplumun bütün üretici faaliyeti biraz daha yakından incelenirse, insan birçok önyargısını terketmek zorunda kalır. Suçlu yalnızca suç değil, aynı zamanda ceza hukukunu da üretir, ceza hukuku dersleri veren profesörü, hatta ve hatta profesörün içinde derslerini piyasaya bir meta olarak çıkardığı kaçınılmaz ders kitaplarını da üretir. Bizzat yazarın bile kendi ders kitabından aldığı… Zevkten tamamıyla ayrı olarak, maddi servette bir artış meydana gelir.

Ayrıca, suçlu bütün polis ve ceza mahkemesi aygıtını, dedektifleri, yargıçları, cellatları, mahkeme kurullarını (jüri), vs.’yi üretir ve toplumsal işbölümünün bunca kategorisini oluşturan bütün bu meslekler, insan ruhunun farklı farklı yeteneklerini geliştirirler; yeni ihtiyaçlar ve onları giderecek yeni yollar yaratırlar. Bizzat işkence, işkence aletlerinin üretimini çok sayıda dürüst işçi çalıştırarak en zekice mekanik icatların yapılmasına imkân vermiştir.

Suçlu, bazen ahlâki, bazen acıklı bir izlenim yaratarak halkın ahlâki ve estetik duygularını harekete geçirmekle bir ‘hizmet’ görmektedir. O, ceza hukuku üzerine ders kitapları ve bizzat ceza hukukunun kendisini ve böylece kanun koyucuları üretmekle kalmaz, aynı zamanda sanat, edebiyat, roman ve trajik oyunları da üretir. Suçlu, burjuva yaşamının tekdüzeliğini ve güvensizliğini bozar. Böylece onu durgunluktan korur ve yokluğunda bizzat rekabet uyarısının körleneceği o dur durak bilmez gerilimi, ruh hareketliliğini yaratır. Bundan dolayı üretici güçlere yeni bir itilim verir. Suça karşı açılan savaş fazla nüfusun bir parçasını emerken, suç, emek pazarından aynı nüfusun bir başka parçasını çekip alır, işçiler arasında rekabeti azaltır ve bir dereceye kadar da ücretlerin asgarinin altına düşmesini önler. Bundan dolayı suçlu, tam bir denge sağlayan ve bütün bir ‘yararlı’ meslekler perspektifi açan doğal ‘dengeleyici güçler’den biri olarak görünür.”[4]

Karl Marx’ın kapitalist toplumda bir “katalizör” işlevi yüklediği “suç”, bir başka tanımla, bir yerde iktidara/ sosyal düzen(in)e karşı bir protestodur.

Söz konusu çerçevede “ceza”lardan oluşan işleyişe, iktidara karşı direniştir “siyasal suç”…

Mesela, birini hukuka aykırı şekilde hürriyetinden mahrum edersen, devlet, seni hukuka uygun şekilde hürriyetinden mahrum eder ve bunlardan sadece biri suçtur.

Dostoyevski’ye (ya da Raskolnikov’a) göre suç, “Âlâlade bir insanın, kendini fevkâlâde sanması”; Karl Menninger için de “Herkesi cezbeden bir çekim”ken; unutulmamalıdır ki, “suç” diye betimlenen, düşünülen, sunulan veya varsayılan her ne varsa; suçun ortaya çıkmasını sağlayan sebepler yok edilmediği sürece, asla yok edilemeyecektir.

Ali Akay’ın, “Hukuk otoritenin hakikâtini açıkladığı zaman, açıklanan felsefi bir hakikât olmaya başlayacaktır artık; hukuk değil: yani, aranan gerçek: quid juris/yasa nedir?” notunu düştüğü çerçevede “Adalet” kavramı evrensel olmakla birlikte, bu evrenselliğin kapsamı ve içeriği konusunda bir mutabakat gerektiriyor. Bu mutabakat ise bu adalet kavramının dayandığı “hakikât”e (en temel ilkeye) sadakat üzerinden şekilleniyor. Örneğin, liberal demokratik toplumda, hırsızlığı cezalandırmak kolaydır, bir dilim ekmek çaldığı için birkaç yıl yatmaya mahkûm olanların durumu bile açıklanabilir. Bu toplumun adaleti özel mülkiyete sadakate dayanır.

Buna karşılık, devrimi yapmakta olan hareketin adaleti ile devrimi bastırmakta olan iktidarın adaleti birbirine taban tabana zıttır. Her iki kesimin adalet kavramının içeriğini oluşturan sadakatler birbirini dışlarlar. Bu durumda her iki adaleti kıyaslayacak bir üçüncü bakış noktası da bulunamaz.

Modern toplumlarda bir zanlının, suçlamaları dinleyip kendini savunmadan (yargılanmadan) cezalandırılamayacağı, hele idam edilemeyeceği konusunda bir mutabakat olduğu söylenebilir. Buna karşılık, ABD hükümeti, salt bir istihbarat verisi üzerinden bir yerdeki bir grup insana, çoluk çocuk öldürmek pahasına roketli saldırı düzenleyebilmekte, bunu da dünyaya anlatabilmektedir. Böyle durumlarda da “mutabakat” değil, La Fontaine’in Kurt ile Kuzu masalındaki, “zor” ve haklılık ilişkisi geçerlidir.[5]

Evet, evet “suç” ve “adalet” denilen şey iktidar yani devlet gerçeğiyle doğrudan ilintilidir.

 

DEVLET VE HUKUK(SUZLUĞ)U

 

Öncelikle anımsatalım: Mihail Aleksandroviç Bakunin’in, “Hukuk iktidarın fahişesidir”; Kropotkin’in, “Yasalar adalet duygusunu geliştirmemiştir, onu mahvetmiştir”; Michel de Montaigne’nin, “Adaletin yasalarında bile mutlaka adaletsiz bir taraf vardır”; Max Stirner’in, “Devlet, kendi şiddetine hukuk; bireyinkine ise suç adını verir,” diye tanımladığı gerçek, son tahlilde sınıflı-sömürücü iktidarın hukuk(suzluk)udur ve devlet gerçeğinin ürünüdür.

Friedrich Nietzsche’nin, “Bütün canavarların en soğuğuna devlet denir… ‘Ben ulusum, milletim ben’ işte böyle bağırır o soğuk canavar…

Devlet, o heybetli eşitliğinde zengine de fakire de ekmek çalmayı ve köprü altında yaşamayı yasaklayan bir kurumdur,”[6] diye tanımlanan baskı aygıtı, egemen(ler)in “tek meşru şiddet uygulayıcısıdır”.

Yerküredeki en kurumsal terörist örgütlenme biçimi olan sınıflı-sömürücü devlet, egemen şiddetin (ve terörün) kaynağıdır.

Katil kavramının vücut bulmuş hâlidir devlet; kendi eliyle, zihniyle canımıza kastedendir.

Arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi döverek öldürendir, gözaltında kaybedendir.

Üzerimize bombalar yağdıran, toprağımıza mayınlar döşeyendir.

Münferit diye örtbas edilmeye çalışılan her vahşetin azmettiricisidir.

Canımızı bizden alandır devlet.

Bir an hatırlayın: Milyonlarca insanın gözü önünde Abdullah Cömert’i, Ethem Sarısülük’ü, Ali İsmail Korkmaz’ı, Medeni Yıldırım’ı, Mehmet Ayvalıtaş’ı, Ahmet Atakan’ı, Hasan Ferit Gedik’i katletmiştir o; ama bir tane bile katil yok ortada…

Devlet örgütlü terördür; Thomas Hobbes’a göre, “Ejderha”dır.

Burjuvazinin elinde sömürüsünü meşrulaştıran bir araçtır; bir sınıfın diğerini ezmek için kullandığı aygıttır.

Sınıflı sömürücü devlet, baskı altına alarak mülksüzleri yoksullaştırmakta ve zenginleri daha da ayrıcalıklı hâle getirmektedir.

Egemen sınıfın çıkarlarını koruyan tüzel varlık. Varsa meclisi de egemen sınıfın çıkarını düşünür, anayasası da, hükümeti de, başkanı da…

Devlet bir şeyleri yasaklar; bir şeyleri zorunlu kılarken; insanlık tarihinde; toprağa yerleşme ile mirasın ve özel mülkiyetin korunması için geliştirilmiş kurumdur.

Organize olmuş en büyük silahlı örgütken; yüzyıllar içerisinde işlevleri ve gücü artmıştır.

Marx’ göre, var oluş sebebi özel mülkiyettir. Özel mülkiyet ortadan kalktığında kendisi de ortadan kalkacaktır.

‘Komünist Manifesto’daki pek sade biçimiyle, kapitalist toplumda “Modern devlet iktidarı tüm burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir kuruldan başka bir şey değildir”.

Siz bakmayın Klasik Fransız Kamu Hukuku’ndaki, “Devlet, milletin hukuki kişilik kazanmış biçimidir”; Hans Kelsen’in, “Devlet, etkili olarak yürürlükte bulunan bir hukuki normlar sistemidir”; Hegel’in, “Devlet, tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşüdür”; Habermas’ın, “Devlet ‘kamu erki’dir, bu sıfatını kendi hukukuna tabi olanların ortak selametini sağlama görevine borçludur,” tanımlarına!

Max Weber’in deyişiyle, “Devlet, belli sınırlar içerisinde meşru fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulunduran aygıttır.”

Weber’in devlet tanımına göre, “Belli bir kara parçası üzerinde fiziksel gücü meşru olarak kullanma tekeli”nden hareket edendir.

Bu tanımın anlamı kabaca şudur: Bir kanunu ihlâl edersen, polis gelip seni bir güzel coplayabilir. Ama polis kanunu ihlâl ederse sen onu coplayamazsın. En fazla mahkemeye verirsin. Ama mahkemeyi kazansan da yine coplayamazsın. Ama ertesi gün tekrar kusurlu bir iş yaparsan o seni yine coplayabilir. Ama sen onu yine de coplayamazsın…

1918 yılında N. Buharin’in, “Devlet, tıpkı sermaye gibi, bir nesne değil, toplumsal sınıflar arasındaki bir ilişkidir. Devlet, yönetenle yönetilen arasındaki bir ilişkidir. Devletin özü bu ilişkidir,” notunu düştüğü devlet konusunda Proudhon da ekler:

“Yönetilmek, her işlemde kaydedilmek, sicil almak, deftere geçmek, vergilendirilmek, damgalanmak, ölçülmek, sayılmak, değerlendirilmek, yasaklanmak, yola getirilmek, düzeltilmek ve cezalandırılmaktır. Bu kamu yararı bahanesiyle ve genel çıkar adına; tekel altına alınmak, gasp edilmek, aldatılmak, soyulmaktır. En küçük sızlama ve direnme karşısında bastırılmak, cezalandırılmak, aşağılanmak, tacize uğramak, izlenmek, tutuklanmak, yargılanmak, vurulmak, sürülmek, onursuzlaştırılmaktır. İşte devlet budur. Onun adaleti budur. Onun ahlâkı budur,” demiştir.

V. İ. Lenin’e göre, “Hâkim sınıfın en örgütlü hâli” olan ve “Kitlelerin gücünü silahlı ve örgütlü bir azınlığın gücüne bağımlı kılan kurum” olarak “Devlet, sınıf karşıtlıklarını dizginleme ihtiyacından, ama aynı zamanda bu sınıflar arasındaki çatışmanın orta yerinde doğduğu için, çoğunlukla, en güçlü, ekonomik açıdan egemen konumda olan, devlet aracılığıyla siyasi açıdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar elde eden sınıfın devletidir.”

Bu çerçevede “Devlet, egemen sınıfın en örgütlü yapısıdır,” diyen V. İ. Lenin ekler: “Devlet varsa özgürlük yoktur. Özgürlük olduğunda devlet olmayacaktır”…

Örgütlenmiş ve sistemli bir zor aygıtı olan ve “Toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bir güç” olarak devletin de bir hikâyesi vardır; onu da, “Devlet bir sınıfın bir başka sınıf tarafından ezilmesi için bir makineden başka bir şey değildir, ve bu, krallıkta olduğu denli, demokratik cumhuriyette de böyledir,”[7] diyen Friedrich Engels şöyle anlatır:

“Demek ki, devlet düşünülemeyecek bir zamandan beri varolan bir şey değildir. İşlerini onsuz gören, hiçbir devlet ve devlet erki düşünü bulunmayan toplumlar olmuştur. Toplumun sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı bulunan belirli bir iktisadi gelişme aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk durumuna getirdi. Şimdi, üretimde, bu sınıfların varlığının yalnızca bir zorunluluk olmaktan çıkmakla kalmayıp, üretim için gerçek bir engel olduğu bir gelişme aşamasına hızlı adımlarla yaklaşıyoruz. Bu sınıflar, vaktiyle ne kadar kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıktılarsa, o kadar kaçınılmaz bir biçimde ortadan kalkacaklardır. Onlarla birlikte, devlet de kaçınılmaz bir biçimde yok olur. Üreticilerin özgür ve eşitçi bir birlik temeli üzerinde üretimi yeniden düzenleyecek olan toplum, bütün devlet makinesini bundan böyle kendine layık olan yere, bir kenara atacaktır: âsâr-ı atika müzesine, çıkrık ve tunç baltanın yanına.”[8]

O hâlde sınıflı sömürücü devletin “sui genneris” özelliklerinden hareketle, hukuk(suzluğ)unun da onu var eden şiddetten (terörden) bağışık olduğu düşünülemez.

 

TERÖRÜN KAYNAĞI: SINIFLI SÖMÜRÜCÜ TERÖRİST DEVLET

 

Peter Ustinov’un “Yoksulların zenginlere karşı verdiği savaşa terörizm, zenginlerin yoksullara uyguladığı terörizme de savaş denir,” notunu düştüğü yerkürede “terör/ terörizm” yaygaraları çifte standartlı kapitalizmin elinde, çıkar amacı güden bir bahaneler silsilesinin ilk maddesidir.

Terörün kaynağı her zaman sınıflı sömürücü devletken; sormadan geçmeyelim: ABD’nin Japonya’ya atom bombası atması, ayrım gözetmeksizin binlerce insanı katletmesi bir terör eylemi değil midir?

O hâlde “terör nedir”, “terörist kimdir” cidden?!

Sözü Kadir Cangızbay’a bırakalım: “Terör, tam tamına dehşet, terörizm ise tedhiş (hedefine ulaşmak üzere etrafa dehşet salma) anlamına gelir ve bu kelimeler aşağı yukarı yarım bin yıldır dilimize yerleşmiş bulunmaktadırlar; ama ne olursa olur, son 20 yıl içinde önce resmi metinlerden, sonra da günlük dilden kovulup batılı karşıtlarıyla ikame edilirler ki, her hangi bir batılı, terörist, terörizm derken işin temelinde mutlaka ve mutlaka ‘insanları dehşete düşürüp yıldırmaya yönelik bir şiddet eylemi’ bulunduğunu doğrudan doğruya anlarken, Türkçe kullanan insanlar yüzlerce yıldır sahip oldukları bu imkândan kısa sürede mahkûm kılınıp, ülkedeki egemenlerin kendi işlerine gelmeyen her şeyi ‘terör suçu’ ilan etmeleri şeklindeki alçakça bir çarpıtma/yönlendirmenin tümüyle donanımsız avları hâline getirilmiş olurlar.”

Konuyu açmayı daha önce dediklerimizi aktararak sürdürürsek:

“Etimolojik açıdan Latince kökenli olan terör, korku yaratma, dehşete düşürme, sarsıntı yaratma anlamına geliyor. Terör, sürekli korku altında tutmak amacı içeren siyasal şiddet hareketleri,[9] hükümet kararlarını ve kamu politikalarını uygulama veya bunlara karşı çıkma amacıyla kişilere ve mala yönelik fiziki bakımdan zarar verici ve yıkıcı eylemler veya eylemlerde bulunma tehdidi,[10] toplumlarda korku, heyecan ve aşırı öfke yaratarak siyasal amaçlar için insanlar arasında güvensizlik duygusunu gerçekleştirmeye yönelik eylemler[11] olarak tanımlanabiliyor. (…)

Clutterbuck’un[12] gözdağı vermenin öldürücü formu olarak nitelediği ‘terörizm’ ise, politik, ideolojik veya dinsel amaçları gerçekleştirmek için korku yayarak, gözdağı vererek veya baskı yaparak planlı şiddet veya şiddet tehdidi kullanma,[13] siyasal amaçlar için örgütlü, sistemli ve sürekli terör kullanmayı yöntem olarak benimseyen strateji anlayışı,[14] gelişmiş kitle iletişim ağından yararlanarak bir davaya ya da siyasal bir anlaşmazlığa dikkat çekmek için başvurulan radikal bir duyuru yöntemi[15] olarak açıklanabilmektedir. (…)

Şiddet, sınıflı-sömürücü iktidarın yapışık ikizidir. İktidar, şiddeti elinde tuttuğunu göstermesiyle temsiliyet kazanır ve kendini onaylatır. Yani terör burjuva iktidarın koruyucusudur. Sınıflı-sömürücü yapının ve kurumların savunma aracıdır. Foucault’nun ifadesindeki üzere, ‘Suç yasa sınırları içinde dolaşır, bazen yasanın bu yanındadır, bazen ötesindedir, üzerinde ve altındadır; suç, iktidar etrafında bulunur, bazen iktidarın karşısındadır, bir başka zaman iktidarın yanındadır.’

Ezenlerin şiddeti karşısında, ezilenler açısından sessiz kalmak, ezenlerin şiddeti ile mutabakat hâlindeki sessiz şiddettir, onaydır, suç ortaklığıdır. Çünkü modern (kapitalist) toplumun gözeneklerinden şiddet fışkırır. Ve de onun tüm örgütlenmesi şiddet dengesi üzerine kuruludur. (…)

Ancak unutulmamalıdır ki ezilenlerin şiddetinin tarihi, ezen şiddetinin örgütlenmiş biçimi devlet’in tarihiyle atbaşı yol alır. Bilindiği gibi ‘(Devletin-b.n) ayırdedici özelliği, kendini silahlı bir güç olarak örgütleyen topluluğa doğrudan denk düşmeyen bir kamu gücü’nün oluşturulmasıdır. (…) Devlet içindeki sınıf karşıtlıkları keskinleştikçe, ve komşu devletler genişleyip nüfusları arttıkça o (kamu gücü) da güçlenir.’[16]

Yetkin bir ‘terör örgütlenmesi’ olan kapitalist devlet, durmadan ‘terör’ü üretir ve uygular. Ancak uyguladığı sürekli terörü hep mazur göstermeye ve meşrulaştırmaya çalışır. Örneğin burjuvaziye göre, boksörler arasındaki yumruk dövüşü, kavga eden iki kişi arasındaki yumruk dövüşünden daha az tecavüzkârdır. İlkinde maçı kazanmak ve ekmeğini kazanmak için bir başkasına zarar verme vardır, ikincisinde ise bir başkasını ‘sadece incitmeyi istemek’ vardır. Bir cerrahın kullandığı bıçak, bir katilin kullandığı bıçaktan daha az tecavüzkârdır; polisin kullandığı zor, ‘terörist eşkıya’ ilan edilenlerin kullandığı zordan daha az tecavüzkârdır! Ancak ‘kazın ayağı hiç de böyle değil’; çünkü şiddetin iki düzeyi, karşıt kutuplarda (dikotomiler) birbirini gerektirir. Yani her biri, içkin olarak ötekini devreye sokar. Ezenler/ezilenler ya da ‘yasal’/’yasadışı’nın kutupsallığı, şiddeti, sosyal düzenin bir ürünü (aracı) olarak var eder. Kutupsallığın bir ucu (egemenlerin yasal şiddeti) bir sosyal düzenin kurulması ve sürdürülme tarzıyla ilgiliyken, aynı zamanda da egemen hukukun ihlâllerine karşılık düşer. Böylelikle öteki kutbun (yani ezilenlerin ‘yasadışı’ ilan edilen) şiddetini reddeder. Ancak ezenlerin resmi şiddet üzerinde kurulu olduğu sınıflı-sömürücü toplumda öteki, yani ezilenlerin şiddeti, kendilerini ifade etmek için kaçınılmazdır.

Toplumun sınıf gerçeğiyle tanışmasıyla, ‘şiddet araçlarına sahip siyasal iktidar’ (F. Engels) oluştu. Ve o günden beri iktidar, en gelişkin şiddet örgütlenmesidir. ‘Efendi/köle’ ayırımını üreten ve pekiştiren iktidar, Marx’ın ‘1844 El Yazmaları’nda ifade ettiği gibi, daha ‘sosyalleşmiş bir kurgulanım’ içinde, ‘yöneten/yönetilen’ ayırımını derinleştirirken irrasyonel özelliklerini pekiştirir. Gerçek karşısında gerileme ve güçsüzleşmesi insanın, diğer insanlar karşısında da korku duymasına, onları kendisine hasım olarak görmesine yol açar. Şiddet, böylelikle, yaşanan hayat tarzının dokusuna sindirilir. Yani şiddet egemen bireyin (efendinin), bağımlı bireye (köleye) uyguladığı eski zamanların basit şiddeti olmaktan çıkarak, sistem uyguladığı topyekûn şiddete dönüşür.

Ancak ‘şiddet’ veya ‘terör’ kavramları karşısında ne yönsüz, ne de yansız olmak mümkün olmadığı gibi, egemenlerin genellemeleriyle de yetinmek doğru değildir. Siyasal şiddeti yaratan ve örgütleyen sınıflı toplum iktidarıdır. Sınıflı toplumlardaki devlet, en yetkin şiddet örgütlenmesidir. İnsan(lık)ı siyasal şiddete iten, sınıflı toplum örgütlenmesidir. Toplumsal ve tarihsel zorunlulukları dıştalayan bir ‘terör’ yoktur. Siyasal şiddeti, insanları ezen, sömüren sınıflı örgütlenmeler yarattı. O günden beri ‘terör’, farklı sınıflar için farklı anlamlar kazanan siyasal bir gerçektir.

İktidarın (yani ezenlerin), haklarını elinden aldığı güçsüzlerin (yani ezilenlerin), kendilerini varetmek ve haklarını savunmak için başvurdukları (saldırgan) eylemleri meşru bulmamak mümkün değildir. ‘Terör’ kavramını, kendine ve ‘hukuk’una göre izaha gayret eden ‘YDD’nin sınıflı-sömürücü ‘hukuk’unun içinde çürüyen, aşağılık ve kirli bir şeyler vardır. Ezilenlerin özgürleşmeleri yolunda ‘kurucu şiddeti’ reddeden ve ‘suç’ ilan eden bu ‘hukuk’, aslında ‘tutucu şiddet’in kılıfından başka bir şey değildir. Sınıflı-sömürücü iktidarların örgütlü şiddetine ve tepeden tırnağa terörist konumuna yanıt vermeden, soyut bir genellemenin ‘terör ve terörist’ tanımlarıyla tarihten güncele yanıtlar vermek olanaklı değildir. Ne devletin ya da tahakküm edenlerin şiddeti ile ezilenlerin şiddeti aynı kefeye koyulabilir, ne de ezilenlerin saldırgan tarz-ı siyasetleri ‘terörizm’ olarak mahkûm edilebilir…

‘Şiddet’ bir tecavüz ise, tecavüz amaç değil, araç olabilir; kurmak için ‘yıkmak’ üzere zora başvurulabilir. Zor kullananlar, düzene zarar vermeyi değil, düzeni arındırmayı, düzeltmeyi, frenlemeyi, yeniden kurmayı veya restore etmeyi istiyor olabilirler. Şiddet içeren davranışa girme sıklıkla, hatta belki genellikle, bir yeniden kurma girişimidir. Sınıflı-sömürücü hiç bir uygarlık türü zulmü aşamamış, aksine yetkinleştirerek derinleştirmiştir. (…) Tarih ve siyaset üzerine düşünenler için, şiddetin insanlık tarihinde oynayageldiği muazzam rol inkâr edilemez. Hobbes, ‘Kılınç olmaksızın sözleşmeler sözcükten başka anlam taşımaz’, diyordu. (…)

O hâlde ‘YDD’nin dıştalayıcı terörist-otoriter devletinin küresel terörün yegâne nedeni olduğunu; ve ‘YDD’nin tekelci hükümranlık koşullarında kamuoyu ve sivil katılımı artık kocaman aldatmaca olduğunu bir an dahi göz ardı etmeden Lasson’un şu uyarısını anımsamalı/anımsatmalıyız: ‘Devlet herhangi bir hukuk düzenine tabi olamaz. Genel olarak deyimlemek gerekince de, kendi iradesinden başka bir irade ile bağlanamaz… Devlet, bencil iradenin sınırsız bir görünüşüdür.’

İşte bunun içindir ki; ‘ABD emperyalizmi = CIA + Gladio + Kontgerilla’ formülü ya da ‘T.C = Susurluk + Özel Harp Dairesi’ formülleri gerçek hayatın ta kendisidir…

Çünkü Max Weber’e göre, devlet, ‘yasal fiziki şiddet tekelini’ kontrolünde tutan bir aygıttır. Sınıflı-sömürücü devleti ayakta tutan aslî işlevsellik illegaldir. Bir ucu mafyaya, diğer ucu da CIA’ya dayanan para-militer örgütlenmelerle ayakta kalır. Tüm bunlara da ‘Raison d’Etat’ der! (…)

Basit bir saptamayla 6 milyarlık dünya nüfusunun 3’de 2’sini yani 4 milyarını 2 dolarlık yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkûm eden emperyalizm en yaygın ve yoğun küresel terörün baş sorumlusu olmuyor mu?

Ya küresel ısınma (iklim değişimi) ile devreye sokulan ekolojik felakete ne demeli?

Gerçek terörist, sınıflı sömürücü toplum ve onun bekasını hedefleyen şiddet örgütlenmesidir (yani devlet’tir.)!

Uzağa gitmeyin, bir an Irak’ı (Felluce’yi) düşünün… Şehirlere, hastanelere bombalar yağdırılır, sivil, yaralı, silahsız insanlar öldürülür veya hükümetlere darbe girişimleri düzenlenir. Bunları yapanlar asla egemen terör/ terörist tanımlaması kapsamına sokulmaz. Çünkü, onlar güçlüdür…”[17]

Nihayet “Şiddet kullanarak politik güç elde etmek isteyen kişi/ kurum” olarak sunulan “terörist” meselesine gelince; öncelikle Robert Fisk’in, “Terörist sözcüğü basının manipüle edilmesinde kullanılıyor. Batı’nın hiç bir medyası, İsrailli askerler için asla ‘katil’ ve ‘terörist’ sözcüklerini kullanmıyor,” saptaması unutulmamalıdır.

Bir şey daha: Dünyanın gerçek teröristleri gece yarısında karanlıklarda buluşmazlar veya bazı vahşi eylemlerden önce savaş nidalarını haykırmazlar. Dünyanın gerçek teröristleri 5.000 dolarlık takım elbiseler giyerler ve finans dünyasının, hükümetlerin ve iş hayatının en yüksek kademelerinde çalışırlar!

 

“HUKUK(SUZLUK) MU” DEDİNİZ!

 

Buraya kadar işaret ettiklerimiz ekseninde, Esra Açıkgöz’ün, “Yargı adalet değil korku salıyor!” notunu düştüğü “Türk(iye) Hukuk(suzluk)”una gelince…

Taha Akyol’un bile, “Türkiye toplum olarak sert bir kutuplaşma sürecinden geçiyor, iktidar ise gittikçe daha sertleşiyor, otoriterleşiyor. Böyle durumlarda ‘bağımsız ve tarafsız yargı’ her dönemden daha fazla önemlidir,” demek zorunda kaldığı; ya da Nurullah Öztürk’ün, Adalet ve özgürlüğün olmadığı, ya da bu iki temel insan hakkına herkesin kendi amaçları ve düşüncelerine göre şekil vermeye çalıştığı ortamlarda her türlü ‘kaos’ ve ‘terör’ eksik olmaz,” diye betimlediği tabloda hukukun temel iddiası olan temel haklar ve özgürlüklerin bireyi devlet gücüne karşı korunması yerine devlet bireyin (ve haklarının) karşısına teröristçe dikilmiştir.

Oysa “Hukuk Devleti” iddialarının iki aslî bileşeni vardır: Bunların ilki, bireyin medeni ve siyasi özgürlüklerinin korunması, güvenceye alınması; diğeri ise anayasa çerçevesinde konmuş hukuk kurallarının devlet gücünü bağlamasıdır.[18]

Ancak bunlar Roma Hukuku’ndaki “Iniquatati proxima est severitas/ Sertlik haksızlığa çok yakındır,” uyarısını “es” geçen Türk(iye) hukuk(suzluk)u için böyle değildi ve hâlâ da değildir!

Çünkü Orhan Gazi Ertekin ile Kemal Şahin ifadesiyle, “Münhasıran hukuk ve yargı tartışmalarında ciddiye alınabilir bir düşünsel geleneğimiz maalesef yok”ken; ve “Yargı, esas olarak, devletin toplum tarafından sınırlandırılması tecrübesine denk gelirken; Türkiye’de devletin, toplumu sınırlandırmasının ve denetlemesinin bir aracıdır.”[19]

Bu bağlamda “İktidarlar, bize kendi ‘adalet’lerine rıza göstermek dışında yol bırakmıyor”ken,[20] günümüzde yaşananlar hepimize Almanya örneğini anımsatmaktadır.

MIT’de kürsüsü bulunan ekonomist Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nun, “Türkiye’de hukuk devleti yok”; Ahmet İnsel’in, “Türkiye’de serbest tartışma ortamının önündeki en büyük engel, yargının muhalif görüşlere karşı aldığı sistemli tavır,” notunu düştüğü Türkiye’de “suçu” yargı değil iktidar tanımlıyor.

Siz bakmayın Yalçın Yılmaz’ın, “Ulusalcı paradigma ve Kemalist meta anlatı iflâs etti. Hukuk, üst hukuk kurallarına yönelerek dayatmacı ahlâkın sultasından kurtuldu ve sivil toplum, toplum mühendisliği politikasına galip geldi,”[21] zırvasına!

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesi’nin kuruluş yıldönümü nedeniyle düzenlenen törendeki 24 sayfalık konuşmasında ağırlıklı olarak dinsel vurgular yaparak, “Temel hak ve özgürlüklerle, adalet duyusunu içinde barındıran insanlık onuru, yaratıcıdan iz ve işaretler taşıması nedeniyle de ilahi dinler başta olmak üzere tüm inanç sistemlerinin ve medeniyetlerin de koruması altına alınmış en yüce değerdir,” dediği koordinatlardaki “dinsel bakış”la klasik hukuk teorisi yan yana konulabilir mi?

Elbette konulamaz; tıpkı Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) klasik hukuk teorisiyle bağdaş tutulamayacağı gibi…

Nihayetinde Türk(iye) “hukuk(suzluk)”u, olağanüstünü olağanlaştıran bir adaletsizliktir.

Egemenlerin menfaatlerini güvence altına almak için temel hak ve özgürlükleri askıya alan bu “hukuk(suzluk)”, sınıf mücadelelerinin seyr-ü seferine göre biçimlenir.

Yani toplumsal mücadeleler hukuku da şekillenir.

Cumhuriyet dönemi boyunca, toplam 25 yıl 9 ay 11 gün sıkıyönetim, 15 yıl olağanüstü hâl uygulanmıştır. Bu, 90 yıllık cumhuriyet döneminin neredeyse yarısıdır.

 

TMK: TOPLUMLA MÜCADELE KANUNU

 

Olağanüstünü olağanlaştıran Türk(iye) “hukuk(suzluk)”unun en olgun örneklerinden birisi olarak, 12 Nisan 1991’de kabul edilip Resmi Gazete’de yayınlanan TMK, ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayan; cezaları artıran; birçok fiili terör suçu kapsamına alan özellikleriyle “toplumla mücadele yasası”ndan başka bir şey değildir.

Egemen terörün kendisi olarak TMK göre: “Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, anayasada belirtilen cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, türk devletinin ve cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.”

Burada söz edilen “terör suçu”, iktidarın sınıfsal egemenliği tahkim etmek için itiraz ve muhalefeti “kriminalize” edip, ötekileştirmesidir. TMK’da böylesi bir ötekileştirme ve dışlamayı, “siyasi suç” tanısıyla kurumsallaştıran aksesuarıdır.

“Siyasi suç” denilen şey de, yönetilenlerin, egemenler tarafından dayatılan düzen anlayışına karşı gelmesi, başkaldırısı, itirazı, muhalefeti olarak tanımlanabilir. Kaldı ki siyasal eylemlerin suç hâline getirilmesi çabasından başka bir şey olmayan TMK, “Terör Ne? Terörist Kim?” sorularının yanıtını gölgeleyen egemen manipülasyon değilse nedir ki?

Halkın temel taleplerini ve direnişini bastırmayı hedefleyen TMK, rejimi “korumak” adına hazırlanmıştır; ancak rejimin neden “korunması gerektiği” gerçeğini görmezden gelerek! TMK, “Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle …” diye başlasa da; Haziran İsyanı’nda, devletin terörü yukarıdaki tanımın kat kat fazlasıyla halka yönelttiğini “es” geçer…

“Yasa önünde eşitlik” ilkesini tamamen ortadan kaldıran TMK sayesinde, Ethem Sarısülük ve Ali İsmail Korkmaz’ın katilleri serbest bırakılırken, eylemcileri tutuklanmıştır. O hâlde TMK’na göre, genç bir insanı döverek katleden kişi terörist değil; ama protesto hakkını kullanan, teröristtir.

Toparlarsak: AKP ve yargısı, DGM’lerden miras aldığı insan düşmanı yargı pratiğini ve çocuğu (giderek şampiyonu) olduğu küreselleşmeci neo-liberal politikalarını adalet sisteminde fütursuzca uygularken en çok “terör/ terörist/ terörizm/ terörle mücadele” kavramlarını kullanmaktayken; Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun hazırlanmasında Adalet Komisyonu’na danışmanlık yapan İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Adem Sözüer, “terörist” tanımının içeriğinin belirgin olmaması nedeniyle ceza hukukuna tecavüz eden bir kavram olduğunu altını çizdi[22] ve Kadir Cangızbay da ekledi:

“Terör, insanları dehşete düşürüp yıldıracak eylemlerde bulunmak, tedhiş etmek demektir. Terörizm ise, bir devletin veya herhangi başka bir örgütlü grubun kendi hedeflerine ulaşmak üzere bu yola başvurması anlamına gelir: Terörizm, liberalizm, nasyonalizm, komünizm veya anarşizm gibi bir ideoloji değil, sadece ve sadece bir eylem biçimi olup, yegâne eylem biçimi ve nihaî hedefi terör olan bir örgüt türünden söz etmek de olanaksızdır.

En başta devletler, çok çeşitli örgütler hedeflerine ulaşmak için teröre başvururlar; kalıcı veya geçici ‘terör timleri’ oluşturabilirler; ama dedik ya, tek eylem/faaliyet biçimi de, nihaî hedefi de terör olan bir örgüt olamaz.

Terör örgütü kavramı, XX. yüzyılın son çeyreğinden bu yana en büyük sıklıkla kullanılan siyasal manipülasyon aracıdır; tabiî, ‘terörle mücadele’ yasa ve faaliyetleri de: Amerika Kaddafi’nin çadırını, Kaddafi de kendi halkını bombalarken hep terörle mücadele et-miş/mektedirler; tabiî bizimkiler de Dilan’ı, Berivan’ı, Uğur’u ve on binlercesini yok ederken.

‘Terörle mücadele’, devletlerin her türlü yasal, hukukî, ahlâkî ve vicdanî ölçüt, kural ve yükümlülükten kendilerini azade kılmak üzere kendi kendilerine verdikleri açık çektir. Bu durumda, ‘terörist’ de, birey veya kolektivite olarak, hak öznesi olmaktan tümüyle düşürülmüş olmaktadır.

‘Terör örgütü’ diyen, “enkizisyon’a geri döndük’ de demiş olur. Enkizisyon’a geri dönüş ise, suçu da cezayı da somut fiilden kopartıp, ‘yasayla tanımlanmamış suç olmaz’ ilkesini ihlâl etmenin en yüzsüzce yolu.

Örgütü bir kere ‘terörist’ ilân ettiniz miydi, artık her istediğinizi de “örgüt de bunu istiyordu, bundan bahsetti, bunu telkin, tavsiye veya emretti” diye, adam isterse insanlara çiçek dağıtmış olsun, teröre destek vermekten mahkûm edebileceksiniz demektir: terörle mücadele yasası, doğrudan doğruya insanlığı ‘habeas corpus’ ilkesinin gerisine götüren bir vahşet yasasıdır.”

Ve “TMK’ye göre herkes ‘terörist’tir…”[23]

 

TÜRKİYE’DEKİ DURUM YA DA EGEMENLİK VERİLERİ

 

Bir “hukuk devleti” olduğu yalanına sarılan T.“C”, ‘Bloomberg’in verilerine göre, dünyanın kişi başına en çok polis düşen ülkeleri listesinde ikincidir.

T.“C” bir “hukuk devleti” değil, somut verilerin ışığında bir polis devletidir.

Örneğin bütçesi Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) yaklaşan Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM), 2012 yılında 12 milyar liralık rekor bütçeyi deldi, 1 milyar da ek ödenek aldı. Sayıştay paranın nereye harcandığını bulamadı. 10 yılda ödenek artışlarıyla bütçesi TSK’ya yaklaşan polise para dayanmıyor. EGM, 2012 yılında kendisine ayrılan 12 milyar TL’lik rekor bütçe yetmeyince, ek 1 milyar TL’lik ödenek daha aldı.

Ayrıca Bilgi Üniversitesi’nin ‘Türkiye’de Sosyal Koruma Harcamaları: 2006-2013 Raporu’na göre de, 2013’te düşürülmesi planlanan iç güvenlik harcamaları devasa miktarda arttı. Sebebi ise İçişleri Bakanlığı ve EGM harcamalarının artması. Gizli hizmet harcaması: Yeni karakol yapımı ve 2013’te kullanılan gaz bombası, “iç güvenlik” adı altında verilen harcamaları artırdı. İç güvenliğe 2010’da 19 milyon TL harcama yapılırken bu rakam 2011’de 21 milyon 198 bin TL’ye 2012’de ise 25 milyon 311 bin TL’ye fırladı. 2013 için kanunlaşan harcama tutarı 27 milyon 328 bin 556 TL. 2012 yılı “iç güvenlik” harcamaları 7 yılın en yüksek seviyesine çıktı.

İç güvenlik harcamalarında en büyük pay EGM’ye ait. Yıllara göre, EGM’nün harcamaları da şöyle: 5 milyon 161 bin 782 TL (2006), 6 milyon 59 bin 708 TL (2007), 6 milyon 885 bin 824 TL (2008), 8 milyon 12 bin 844 TL (2009), 9 milyon 402 bin 56 TL (2010), 11 milyon 394 bin 398 TL (2011), 13 milyon 119 bin 577 TL (2012). Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 2013 yılı kanunlaşan harcama tutarı ise 14 milyon 777 bin 121 TL. 2014 yılı için bütçe öngörüsü 16 milyon 216 bin 641 TL, 2015 yılı için 17 milyon 652 bin 981 TL…

Bunlar böyle olurken Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, “örgüt üyeliği” suçlamasıyla mahkûmiyet bir yılda yüzde 75 arttı. Sol örgütlere de uygulanmakla birlikte, ağırlıklı olarak PKK-KCK davasında ve Kürtlere karşı işletilen 314. Madde’den yargılanan ve mahkûm olan sanık sayısındaki dikkat çeken artış Bakanlığın verileriyle ortaya çıktı. Verilere göre, 314. Madde’de düzenlenen silahlı örgüt kurma-üyelik suçlamasıyla, dört yılda 38 bin kişi sanık oldu, bunlardan 20 bin 265 kişi mahkûm edildi. Mahkûm edilen sanık sayısı 2012’de bir önceki 2011 yılına oranla yüzde 75’lik bir artışla 4 bin 700’den 8 bin 224’e yükseldi.

2009’da 4 bin 599, 2010’da 6 bin 323, 2011’de 7 bin 150, 2012’de ise 8 bin 316 sanık hakkında 314’ten davası açıldı. Dört yılda bu suçtan mahkemelik olan sanık sayısı 26 bin 388’e ulaştı. Aynı sürede Başsavcılıkların soruşturmaya başladığı, ancak dava açmadığı toplam sanık sayısı ise 12 bin 191 olarak açıklandı. 2009’da haklarında kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilen sanık sayısı bin 812 iken bu sayı geçen yıl 6 bin 116’ya çıktı.

Verilere göre, karara bağlanan davalarda silahlı örgüt kurma-yöneticilik ve üyelik suçlamasıyla 2009’da 3 bin 17 kişi, 2010’da 4 bin 319 kişi mahkûm edildi. Bu sayı 2011’de 4 bin 705’e yükseldi. 314 mahkûmiyetleri 2012’de ise 2011 yılına kıyasla yüzde 75’lik artışla 8 bin 224’e ulaştı. Dört yılda 314’ten cezalandırılanların sayısı böylece toplamda 20 bin 265’e yükseldi.

Yani “Güvenlik Devleti”, “kontrolü”, “suçu” artırdı; cinayetleri çoğalttı; hele polisinkini…

 

DEVLET CİNAYET(LER)İ[24]

1) Ramazan Dağ, 1988 Hakkâri, 13 yaşında… 21) Onur Şahin, 1999, Elazığ, 11 yaşında…
2) Fatma Kayran, 1990, Basa, 15 yaşında… 22) Welat Şedal, 2000, Yüksekova, 10 yaşında…
3) Faruk Aktuğ, 1990, Silopi, 13 yaşında… 23) Uğur Kaymaz, 2004, Mardin, 12 yaşında…
4) Salih Talayhan, 1991, Şırnak, 17 yaşında… 24) Mahzum Mızrak, 2006, Diyarbakır, 17 yaşında…
5) Behzat Özkan, 1991, Diyarbakır, 14 yaşında… 25) Caziye Ölmez, 2009, Şırnak, 16 yaşında…
6) Mehmet Evren, 1992, Cizre, 12 yaşında… 26) Ceylan Önkol, 2009, Lice, 12 yaşında…
7) İsmet Arvas, 1992, Van, 16 yaşında… 27) Ahmet İmre, 2010, Şırnak, 12 yaşında…
8) Nebat Kakuç, 1992, Şırnak, 17 yaşında… 28) Ferhat Taruk, 2010, Lice, 17 yaşında…
9) Fatma Kaçmaz, 1992, Yüksekova, 4 yaşında… 29) Özcan Uysal, 2011, Roboskî, 15 yaşında…
10) Şivan Çığırga, 1992, Cizre, 3 yaşında… 30) Cemal Encü, 2011, Roboskî, 15 yaşında…
11) Gürgiz Bayındır, 1993, İdil, 5 yaşında… 31) Şivan Encü, 2011, Roboskî, 14 yaşında…
12) Hürriyet Sevgili, 1993, Bahçesaray, 12 yaşında… 32) Fatma Erboz, 2013, Reyhanlı, 3 yaşında…
13) Lokman Zoğurlu, 1993, Lice, 18 yaşında… 33) Nihal Şimşek, 2013, Reyhanlı, 25 yaşında…
14) Bilavşan Asper, 1994, Tatvan, 17 yaşında… 34) Medeni Yıldırım, 2013, Lice, 18 yaşında…
15) Tuncer Güler, 1994, Ağrı, 11 yaşında… 35) Ali İsmail Korkmaz, 2013, Eskişehir, 19 yaşında…
16) Selma Solhan, 1994, Kızıltepe, 7 yaşında… 36) Mehmet Ayvalıtaş, 2013, İstanbul, 20 yaşında…
17) Mehmet Emin Aslan, 1995, Mardin, 18 yaşında… 37) Abdullah Cömert, 2013, Hatay, 22 yaşında…
18) Berivan Bayram, 1996, Adana, 4 yaşında… 38) Ethem Sarısülük, 2013, Ankara, 26 yaşında…
19) Hatice Bozaslan, 1996, Derik, 17 yaşında… 39) Ahmet Atakan, 2013, Hatay, 22 yaşında…
20) Fedai Öğürce, 1997, Pasinler, 4 yaşında… 40) Hasan Ferit Gedik…

 

Yeri gelmişken birkaç örnek aktaralım:

i) Mersin’in Şevket Sümer Mahallesi’nde polis merkezi önünde oyun oynayan 8 yaşındaki D.Ö, “arkadaşına vur” diyen polis memurunun isteğini kabul etmeyince feci şekilde dövüldü. Dayaktan baygınlık geçirince karakolda eli yüzü yıkanan çocuk hastane yerine evine gönderildi. İç organları zarar gören D.Ö, iç kanama riskiyle 1 haftadır hastanede tedavi görüyor. Olayı doğrulayan Mersin Emniyet Müdürlüğü ise adli ve idari soruşturma başlatıldığını açıkladı…[25]

ii) İki polis memuru, Adana’da yardım isteyen 16 yaşındaki kız çocuğuna 3 saat gezdirdikten sonra, ekip aracında tecavüz etti. Kızın şikâyeti üzerine 2’si polis 4 kişi hakkında 7 yıldan 29 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı ancak polisler serbest bırakıldı…[26]

iii) İzmir’de para karşılığı erkeklerle ilişkiye giren S.B., adlı kadınla zorla ilişkiye girip, parasını aldığı iddiasıyla tutuklanan Emniyet Müdürlüğü Yabancılar Şube’de görevli polis memuru A.Ç. hakkında 20 yıl hapis cezası istemiyle ağır ceza mahkemesinde dava açıldı…[27]

iv) Antalya Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şubesi’nin 4 Ağustos’ta düzenlediği operasyonda Astsubay Çavuş M.A, Uzman Çavuş E.G, erler H.Ö. ve İ.B. ile sivil T.A. gözaltına alındı. Uyuşturucu satıcılarına yönelik yaptıkları operasyonun ardından ele geçirdikleri uyuşturucu maddenin bir kısmını tutanak dışı bırakarak zehir tacirlerine sattılar…[28]

v) Hozat’ta fişleme skandalına ilişkin çalışma yapan İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin görüştüğü muhtarlar Albay Namık Dursun’un 2004 yılında kendileriyle yaptığı toplantıda fişlemenin ipuçlarını vererek tehditler savurduğunu söyledi. Vekillere aktarılan bilgilere göre, Tunceli’nin yüzde 80’ini terörist ilan eden Dursun, “Köyünde terörist tespit ettiğim muhtarın başını ezerim” demiş…[29]

vi) Muğla’da üniversite öğrencisi Şerzan Kurt’u silahla ateş ederek öldüren ve ‘olası kastla adam öldürme’ suçundan 8 yıl hapse çarptırılan polis Gültekin Şahin’e, emniyet tarafından “meslekten ve memuriyetten çıkarma” cezası verilmesi gerekirken, 24 ay uzun süreli kıdem durdurma cezası verildiği ortaya çıktı…[30]

vii) Polisin tabancasından çıkan kurşunla vurularak öldürülen Mahir Zorbey Demirkaya davasında, savcının “kasten adam öldürme” suçundan en az 20 yıl ceza istediği katil zanlısı polise, 2 yıl 2 ay 20 gün hapis cezası verildi…[31]

viii) Çorum’da 2004 yılında DHKP-C’ye yönelik operasyonda tutuklanan Melek Serin’e gözaltında işkence yaptıkları iddiasıyla yargılanan 11 jandarma personeline 20 ay hapis cezası verildi ancak cezalar ertelendi. Yaşadığı işkence nedeniyle psikolojik tedavi gören Serin ise 2012 yılında Atina’da yaşamına son vermişti…[32]

ix) DİSK’e bağlı Limter-İş Sendikası eğitim uzmanı Süleyman Yeter’in işkenceyle ölümüne neden olmak suçundan yargılanan eski komiser yardımcısı Ahmet Okuducu, “failin birden fazla olması” nedeniyle, 10 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Okuducu önce 15 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Ceza, failin birden fazla olması ve asli maddi failin tespit edilememesi gerekçesiyle 10 yıla indirildi…[33]

 

DEVLET(İN) HUKUK(SUZLUĞ)U

 

Bunların böyle olması Ali Akay’ın, “Polisiye baskı pratiklerinin ışığındaki gördüklerimiz hukuksuzluğun bir göstergesi olarak nereden gelmekte? Bu gücü nasıl işletebilmekte?” sorusu eşliğinde devletin keyfi hukuk(suzluk)unu devreye sokuyordu…

Mesela Başbakan Erdoğan’ın 13 Haziran 2013’de Gezi eylemleriyle ilgili olarak “Biz yürütme olarak gereğini yapacağız. Yargıdan da üzerine düşeni yapmasını bekliyorum” açıklamasının ardından “yargı da gereğini yapmaya” başlaması gibi…

Ankara ve İstanbul’da şafak vakti evlere düzenlenen operasyonla çok sayıda kişi gözaltına alındı. Ankara’da şüpheliler için aramalarda polise 72 saat süre verildi. Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne gönderilen şüpheliler için mahkemeden 24 saat avukatlarıyla görüştürülmeme kararı alındı. Yani “Yargı gereğini yaptı”, İstanbul’da 64, Ankara’da 26 kişi gözaltına alındı. Polis pilates bandına bile el koydu![34]

İş bununla da sınırlı kalmadı… Eski savcı ve Adalet Akademisi görevlisi Mehmet Yücesoy “Gezi Parkı göstericilerine TCK 312’den yani ‘Cebir ve şiddet kullanarak hükümeti ortadan kaldırma ve görev yapmasını engelleme’ suçundan iddianame hazırlanmayışına” üzüldüğünü açıkladı. Kendisi olsa bunu yaparmış. Bu maddeye verilecek ceza “müebbet hapis”ti! Ve bu şahıs “adaleti” öğretiyordu, varın gerisini siz düşünün!

Yalnız bunlar mı? İşte birkaç çarpıcı örnek!

i) “Ankara’da Halkevi kadın sekreteri Dilşat Aktaş’ı yaralayarak sol bacağının kısalmasına neden olan polis memurları, olayın ardından 2 yıl 4 ay geçmesine karşın yargı önüne çıkarılmadı”…[35]

ii) Ankara Barosu, Dikmen’deki gösteriler sırasında 25 yaşındaki Eylem K’nin polis tarafından Akrep içinde taciz edilmesi ile 12 yaşındaki bir çocuğun gözaltına alınması olaylarına ilişkin savcılığa suç duyurusunda bulundu…[36]

iii) Antalya’da Gezi eylemler sırasında, attığı gaz fişeği 18 yaşındaki Vedat Oğuz’un sağ gözünü kör eden polise 16 ay kıdem durdurma cezası verildi…[37]

iv) Mersin’deki Gezi eylemlerine destek amacıyla yapılan gösteriye katılan 54 kişi hakkında Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı dava açtı. İddianamede bazı şüpheliler “gitar ve davul çalarak grubu motive etmek”le suçlandı. İddianamede herhangi bir şikâyetinin olmamasına rağmen CHP’li Mersin Yenişehir Belediyesi de müşteki olarak yer aldı…[38]

v) Taksim’de gözaltına alınan ve haklarında tutuklama kararı verilen 8 kişinin “Gösteri ve Yürüyüş Kanunu’na muhalefet etmek” ve “polise mukavemet” etmekle suçlandı. Tutuklanan 8 kişinin yanında bulunan baret, deniz gözlüğü ve eldiven gibi eşyalar suç delili sayılırken, tutuklu kişilerin avukatları da adliyede darp edildi…[39]

vi) Şikâyete rağmen palalı saldırgan S.Ç. ve eli sopalı şahıs serbest bırakıldı. Taksim Dayanışma üyelerinin evleri ise kilit kırılıp arandı…[40]

vii) Mahkeme tarafından hakkında yakalama kararı çıkartılan Gezi Parkı eylemcilerine Talimhane’de pala ile saldıran Sabri Çelebi’nin kararın çıkmasından bir gün önce Fas’a gittiği ortaya çıktı. Eşi Fas vatandaşı olan Çelebi’nin 10 Temmuz Çarşamba günü saat 16.50’de Fas Hava Yolları ile THY’nin orta uçuşunda Kazablanka’ya gittiği, buradan da Fas’ın başkenti Rabat’a geçtiği öğrenildi…[41]

viii) Gezi Parkı olayları sırasında göstericilere “pala” tabir edilen bıçakla saldıran Sabri Çelebi, 29 Ağustos 2013 gecesi saat 1 civarlarında Sabiha Gökçen Havaalanı’nda gözaltına alındı. Geceyi emniyette geçiren ve hakkında 27 yıl hapis cezası istenen Çelebi, 30 Ağustos 2013’de çıkarıldığı Adliye’de serbest bırakıldı…[42]

ix) Lise ikinci sınıf öğrencisi 14 yaşındaki B.F., 4 Ağustos 2013 tarihinde sabaha karşı Taksim’de polislere küfür ettiği, “Polis onurlu yaşa simit sat” sloganı attığı gerekçesiyle gözaltına alındı…[43]

x) Metris Cezaevi’nde gardiyanlarca dövülerek öldürülen Engin Çeber’in gözaltına alındığı gün yanında olan Cihan Gün, Özgür Karakaya ve Aysu Baykal, ‘polise direnme’ ve ‘hakaret’ suçlarından 1 yıl 9 ay hapis cezası aldı…[44]

xi) Bingöl’de 2011 yılında polis aracına düzenlenen ve bir polisin yaralandığı olay nedeniyle yargılanan 20 yaşındaki Gülsüm Koç’a gizli tanık ifadesi ve polis tutanakları dışında delil bulunmamasına karşın ömür boyu hapis cezası verildi…[45]

xii) KCK davasından iki yıldır tutuklu olan Dicle Haber Ajansı Ankara Temsilcisi Kenan Kırkaya’nın dava dosyasında nüfusa Kürtçede yer alan harflerle kaydedilen kızı Hevi Jiyan’ın ismi suç delilleri arasında yer aldı…[46]

xiii) Şırnak’ta ev baskınlarında gözaltına alınan üniversite öğrencisi Serhat Çelikay’ın, sms mesajları suç sayıldı. Roboskî katliamıyla ilgili arkadaşına attığı duygu yüklü mesajlar nedeniyle “örgüt üyesi” olduğuna hükmedilen Çelikay, “halkı devlete karşı kin ve düşmanlığa sevk etmek”ten tutuklandı…[47]

xiv) İnsan Hakları Derneği eski İstanbul Şube Başkanı Avukat Eren Keskin’in başkanlığını yaptığı “Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Projesi” başlıklı rapora göre, son 16 yılda gözaltında cinsel saldırıya ve tacize maruz kalıp başvuranların sayısı 384’e yükseldi. 384 kadından 84’ü tecavüze uğradı… Cinsel şiddet ve tecavüz mağdurlarından 47’si ise çocuk… Rapora göre, kadına yönelik cinsel işkence suçunu işleyenlerin başını polis ve asker çekiyor. Faillerin 279’u polis, 100’ü jandarma, 20’si özel tim, 17’si korucu, 49’u infaz koruma memuru…[48]

xv) Tecavüze uğradığını iddia eden bir kadın, bunu inkâr eden bir adam. Olayda, fiili livata (ters ilişki) gerçekleştiğine dair Adli Tıp raporu. 4 yıldır açılmayan/açılamayan dava. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na şikâyet edilen bir savcı… İşte, adalet…[49]

xvi) Zonguldak’ta, 14 yaşındaki M.A.’ya tecavüz ettiği iddiasıyla yargılandığı davada 21 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Kısmet K., yeniden hâkim karşısına çıktı. Kısmet K.’nın cezası ‘iyi hâl’den 17 yıl 3 aya düşürüldü…[50]

xvii) Başkentte düzenlenen Gezi eylemlerine ilişkin sivil savcılığın yürüttüğü soruşturmada gözaltına alınan Ufuk B’nin tutuklanması sürecinde hukuk skandalı yaşandı. Ufuk B. hakkında yakalama kararını Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi verdi. Ancak tutuklama kararı “yetkili olmadığını” belirtmesine karşın Ankara 7. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından uygulandı. Ufuk B, Gezi eylemleri sırasında bir kafede oturuyordu. Polisin göstericilere sert müdahalesini görünce TOMA’nın önünü kesen Ufuk B, “İnsanlara bunu neden yapıyorsunuz?” sözleriyle tepki gösterdi. Bu sırada bir kişi, Ufuk B. ile tartıştı.

İddiaya göre Ufuk B, sonradan sivil polis olduğunu öğrendiği kişiye olay sırasında yumruk atıp, hakaret etti. Gözaltına alınan Ufuk B, 21 Haziran’da çıkarıldığı mahkeme tarafından serbest bırakıldı. Savcı Erdoğan Gökçek karara itiraz etti. Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi, “kamu görevlisini darp, hakaret, görevli memura direnmekle” suçlanan Ufuk B. hakkında yakalama kararı çıkardı.

Ankara 7. Sulh Ceza Mahkemesi’ne çıkartılan eylemci, ağır cezanın kararına dayanılarak tutuklandı. Ufuk B’nin ağabeyinin, kararı veren yargıç Ökten’in “Emir büyük yerden. Adaletsiz bir karar ama yapacağım bir şey yok” şeklinde konuştuğunu duyduğunu söyledi…[51]

 

TÜRK(İYE) HUKUK(SUZLUĞ)UNUN ŞECERESİ

 

Bu vukuatlarıyla Türk(iye) hukuk(suzluğ)unun şeceresi gelince…

Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in verdiği bilgilere göre, 2009 yılından 2012 yılına kadar geçen üç yıllık sürede “silahlı örgüt kurma ve yönetme, örgüt üyeliği” suçlarından hakkında dava açılan sanık sayısı 2 kat arttı. Buna göre, 2009 yılında 4 bin 599 kişi hakkında dava açılırken 2012 yılında bu sayı 8 bin 316’ya yükseldi; Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2008-2011 yılları arasında toplumsal olaylar da dahil 11 yaş altındaki 14 bin 65 çocuk ile 18 yaş altındaki toplam 299 bin 93 çocuk hakkında polisiye işlem yapıldı. Başta Adana olmak üzere 22 kentte 830’u aşkın çocuk “politik suç” nedeniyle işlem konusu oldu. Çocukların karıştığı iddia edilen olaylar çeşitlilik arz ederken, dört yılda hakkında işlem yapılan çocukların sayısında ciddi bir artış söz konusu!

Özetle 10 yıllık AKP iktidarı boyunca mahkemelerdeki dosya sayısı 6 milyon 511 bine çıktı. Başsavcılıklardaki dosya sayısı ise 6 milyon 285 bine yükseldi. Bir hâkime 2012 yılı sonu itibariyle 907 dava düştü. Bakanlık, bu verilerden hareketle, hâkim başına düşen dava sayısının yüzde 11.6 oranında arttığını belirtti. Bir hâkime düşen yıllık dava sayısı ise 2003 yılında 813 iken, 2012 yılı sonu itibariyle bu sayı 907’ye yükseldi.

Düşündüğünü ifade eden, protesto eden, yürüyen, hak arayan, örgütlenen herkesin terör şüphelisi sayıldığı Türkiye’de terör davası sayıları da doğal olarak arttı. AKP döneminde Terörle Mücadele Kanunu 10. Madde ile görevli Ağır Ceza Mahkemeleri Cumhuriyet Başsavcılıkları’na gelen dosya sayısı 10 yılda yüzde 41.9 oranında arttı. Başsavcılıklara gelen dosya sayısı 2012 yılında 38 bin 295’e kadar yükseldi. Bu rakamlar ülkede özgürlükler aleyhine estirilen devlet terörünün boyutlarını da ortaya koymuş oluyor.

İş bunlarla da bitmiyor! Adalet Bakanlığı 2012 istatistiklerine göre bir hâkimin 1 yılda 907 davaya bakması gerekiyorken; Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün 2012 istatistiklerinde yar alan bazı çarpıcı veriler şöyle:

i) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, önceki yıldan devreden ve yıl içinde gelen 937 bin 582 dosyanın 632 bin 937’sini karar bağladı. 304 bin 645 dosya ise 2013’e devredildi.

ii) Yargıtay’da ceza dairelerindeki 770 bin 815 dosyadan 429 bin 279’u karara bağlanırken, 341 bin 536’sı bu yıla aktarıldı. Yargıtay hukuk dairelerindeki 659 bin 742 dosyadan 494 bin 228’i hakkında karar verilirken, 165 bin 514’ü 2013’e devretti.

iii) Danıştay dairelerine ulaşan 350 bin 142 dosyanın 140 bin 815’i karara bağlandı, 209 bin 327 dava ise bir sonraki yıla kaldı.

iv) Cumhuriyet başsavcılıklarına gelen dosya sayısı, önceki yıllardan devredenlerle birlikte 3 milyon 282 bin 595 oldu.

v) TMK’nın (Terörle Mücadele Kanunu) 10. maddesiyle görevli Ağır Ceza Mahkemeleri Cumhuriyet Başsavcılıklarına, 38 bin 295 dosya geldi.

vi) Önceki yıldan devreden, yıl içinde açılan ve Yargıtay tarafından bozularak gelen dosyalarla ceza mahkemelerindeki dava sayısı, 3 milyon 180 bin 194’u ulaştı. Bu rakam hukuk mahkemelerinde, 2 milyon 797 bin 566, bölge idare, idare ve vergi mahkemelerindeki ise 533 bin 426 oldu.

Tablo böyle olunca da Türkiye, AİHM’nin ihlâl kararları doğrultusunda 180.9 milyon TL tazminat ödedi.

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, 2002-2012 yılları arasında Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) toplam 50 bin başvuru yapıldığını, 2012 yılının ilk altı aylık dilimine kadar AİHM’nin verdiği ihlâl kararları çerçevesinde ödemek zorunda olduğu tazminat miktarının 180.9 milyon lira olduğunu bildirdi.

AİHM’ye Türkiye aleyhine 2002 yılında 3 bin 862, 2003 yılında 3 bin 538, 2004 yılında 3 bin 669, 2005 yılında 2 bin 486, 2006 yılında 2 bin 249, 2007 yılında 2 bin 812, 2009 yılında 4 bin 452, 2010 yılında 5 bin 792, 2011 yılında 8 bin 656 ve 2012 yılında 9 bin 53 olmak üzere toplam 50 bin 249 başvuru yapıldı.

İhlâl kararları çerçevesinde hükmedilen tazminat miktarlarına ilişkin ödemeler ise 2004 yılı Mayıs ayı itibarıyla 22.2 milyon, 2005 yılında 16.2 milyon, 2006 yılında 13.8 milyon, 2007 yılında 26.2 milyon, 2008 yılında 10.3 milyon, 2009 yılında 11.6 milyon, 2010 yılında 33.1 milyon, 2011 yılında 37.1 milyon ve 2012 yılının ilk altı ayında 10.1 milyon TL oldu. Böylece 2012 yılının ilk altı aylık dilimine kadar AİHM’nin ihlâl kararları çerçevesinde hükmedilen tazminat miktarlarına ilişkin ödemeler 180.9 milyon TL’ye ulaştı.

Yeri geldi aktaralım: AİHM sözleşmesinin 60’ıncı yıldönümünün kutlandığı gün, AİHM de rutin bir şekilde önüne gelen şikâyetlerin bir bölümü daha sonuçlandırdı, web sitesinde aldığı en son 9 kararı açıkladı. İlginçtir ki, bu dokuz karardan altısı Türkiye’den gelen başvuruları konu alıyordu. Ve artık şaşırtıcı olmayan bir şekilde her birinde de en az bir kez “ihlâl” verilmiş, yani Türkiye mahkûm edilmişti.

Bu kararları başlıklar hâlinde şöyle aktarabiliriz:

 

MEYDİN ATHAN 2006’da PKK üyesi olduğu gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra poliste işkence gördüğü şikâyetiyle Türkiye’yi AİHM’de dava etmiş. AİHM kötü muameleden ihlâl vermemekle birlikte, vatandaşın şikâyeti ilgili makamlarca etkin bir şekilde soruşturulmadığı için Türkiye’yi mahkûm etti.
ŞADIR ÇADIROĞLU Van’da seyyar sokak satıcısı olarak gözlük satarak hayatını kazanmaya çalışıyordu. 1999 yılında iki polisin sokak satıcılarını kovalaması sırasında hayatını kaybetti. 16 yaşındaydı. Ailesi, polisin vurması soncu düşerek öldüğünü ileri sürerek AİHM’ye başvurdu. Mahkeme, Çadıroğlu’nun ölümü etkin bir şekilde soruşturulmadığı için Türkiye’ye ihlâl verdi.
HALİL DURDU Silahlı Kuvvetler’de uzman çavuş olarak görev yaparken Ekim 2008’de ölü olarak bulundu. Hazırlanan resmi raporun silahın “orta menzilden” ateşlendiğine işaret etmesine karşılık, askeri savcılık olayın intihar olduğuna hükmederek dosyayı kapattı. Ailenin başvurusu üzerine AİHM bu olayda devletin Durdu’nun ölüm nedenini etkin bir şekilde soruşturmadığına hükmetti.
NİHAT KONAK TKP/ML-TİKKO yöneticisi olmak suçlamasıyla yargılandığı davada 2004 yılında mahkûm oldu. Konak, 1998’de gözaltına alındığı sırada avukatıyla görüşmesine izin verilmediği için savunma hakkının kısıtlandığını belirterek AİHM’ye başvurdu. AİHM, Konak’ın savunma hakkının kısıtlandığına kanaat getirerek Türkiye’ye ihlâl verdi.
GÜLİZAR TUNCER GÜNEŞ 2005 yılında evlendikten sonra kızlık soyadını korumak için yaptığı başvuru mahkeme tarafından reddedildi. Bunun üzerine AİHM’ye gitti. Mahkeme, AİHS’nin özel hayat ve aile hayatına ilişkin sekizinci maddesiyle bağlantılı olarak ayrımcılığın yasaklanmasına ilişkin 14’üncü maddesinden ihlâl verdi.
ÜMİT BİLGİÇ 2003 yılında Adana’da zorla akıl hastanesine kapatıldığı ve ayrıca mahkemeye hakaret ettiği iddiasıyla hakkında açılan davada haklarının çiğnendiğini belirterek AİHM’ye başvurdu. AİHM, şikâyet sahibini haklı buldu, hastaneye kapatma kararının yasal dayanağının olmadığına, ayrıca ifade özgürlüğünün ihlâl edildiğine hükmetti.

 

Nihayetinde Sedat Ergin’in deyişiyle, AİHM’nin bir gün içinde 6 ihlâl vermesi Türkiye’nin mahkemedeki olumsuz sicilini teyit eden rutin bir durumdur aslında. 60’ıncı yıldönümü kutlanan sözleşmeyi geçen süre içinde en çok hangi ülke ihlâl etti diye baktığımızda, Türkiye’nin 2012 sonuna kadar verilen yaklaşık 16 bin karar içinde 2 bin 521 ihlâl kararıyla Avrupa birincisi olduğunu görüyoruz.”

 

DEVLET TERÖRÜ YA DA TERÖRİST DEVLET

 

Bunların hepsi “doğal”dır. Çünkü, Türk(iye) hukuk(suzluk)u devlet terörüyle malûl bir terörist devletin mamulatıdır…

Zümray Kutlu’nun ifadesiyle, “31 Mayıs 2013’den sonra yaşananlar, devletin yaptığı zulmün ne kadar sınırsız, ne kadar fütursuz olabileceğini, hesap vermeden nasıl da can alınabileceğini daha fazla insana gösterdi.”

“Nasıl” mı?

İstanbul Çevik Kuvvet Şube Müdürü Fatih Sarıyıldız’ın, Gezi Parkı’ndaki polis müdahalesini, “Çanakkale Destanı’ndan sonra ikinci destanı sizler yazıyorsunuz,” diye nitelediği; Taksim Gezi Parkı eylemlerinde görev alan polislere verilmesi kararlaştırılan ikramiyelerin hesaplara yatırıldığı; Hollanda’daki Rotterdam İslâm Üniversitesi (IUR) Rektörü Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün, “Gezi Parkı olayları, ikinci bir 31 Mart olayıdır. Orada hedef Sultan Abdülhamid Han’ı iktidardan indirmek ve Osmanlı devletini dağıtmak idi ve irticacılar çıkardı diye birinci Halk Partisi olan İttihat ve Terakki tarafından gerekçelendi. Bu ise dinsizler, PKK’liler, sarhoşlar, faizciler ve CHP zihniyeti tarafından tertipleniyor. Yani dinsiz bir 31 Mart Olayı’dır” görüşünü savunarak, “Hükümetle görüşmek için teşkil edilen komisyona bakarsanız anlayacaksınız: Cami düşmanı mimarlar, komünist sendika liderleri, Müslümanları katleden Esadçılar, Alevilikten nasibi olmayan ve o adı kullanan dinsizler. Yani kısaca Avrupai hayat yaşayan ailelerin çocukları, Ermeniler gibi Türk ve Müslüman olmayan aile çocukları olması dikkat çekmektedir,” diye haykırdığı bir tablodan söz ediyoruz!

Söz konusu tabloya dair somut verilerin dökümü tek kelimeyle korkunçtur!

Örneğin Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın, Gezi Parkı sürecinde kendisine bağlı tedavi merkezlerine başvuran 169 kişiden elde ettiği bulgular raporuna göre, 159’u gaza maruz kalmış, 87’sinin doğrudan vücuduna biber gazı fişeği atılmış. Bunlardan 48’inde kafa travması, kafa kemiği, göz çevresi kemiği ve burun kırığı ve görme kaybı var. Beş kişide plastik mermi yarası görülürken, 26’sı değişik biçimlerde dövülmüş. Revirlerde çalışan kadın sağlık görevlilerinin polisçe cinsel tacize uğradığı, İzmir’de bir öğretmenin kaçırılıp işkenceye uğradığı, Ankara’daki sivil sağlık görevlilerinin dövüldüğü bilgisine yer verildi.

Ayrıca ‘Gündem Çocuk Derneği’, Gezi Parkı direnişinde çocukların yaşadığı hak ihlâllerini raporlaştırdı. Derneğin Çocuk Hakları Koordinatörü Ezgi Koman, “Ankara’da 78, İstanbul’da 35, Adana’da 130, İzmir’de 34, Kayseri’de 2, Mersin’de 15, toplamda ise en az 294 çocuk gözaltına alındı,” dedi.

Yine İçişleri Bakanlığı’nın Gezi Parkı süreciyle ilgili raporuna göre, Gezi eylemlerine 3 milyon 545 bin kişi katıldı… 20 twitter hesabı, günde 5 bin tweetle olayları örgütlerken, 2.5 milyon İngilizce tweet atıldı…

En fazla gözaltı olayı Ankara’da yaşandı. Başkent’te 280 olayda 905 kişi gözaltına alınırken, İstanbul’da olay sayısı Ankara’nın 3 katı olmasına rağmen gözaltı sayısında 872 ile Ankara’dan sonra ikinci sırada yer aldı. Olaylarda 160 kişi ise tutuklandı. İzmir’de 50, İstanbul’da 40, Ankara’da 37, Bursa’da 8, Erzincan ve Malatya’da 7, Kocaeli’nde de 6 kişi tutuklandı.

Taksim’de başlayarak 80 ile yayılan Gezi olayları sırasında en sağduyulu il ise Bayburt oldu. Bayburt, Gezi ile ilgili hiçbir olayın yaşanmadığı tek il olurken, Türkiye genelinde 4 bin 725 eylem yapıldı. Söz konusu eylemlere, 3 ay boyunca bütün mükerrer katılımlar dahil yaklaşık olarak 3 milyon 545 bin kişi katıldı.

Olaylarda 4 bin 312 sivil vatandaş, 694 güvenlik görevlisi yaralandı. En çok katılım 1 milyon 153 bin kişiyle İstanbul olurken bu şehirde 733 etkinlik ve eylem düzenlendi. Olaylara en ciddi katılım 1 Haziran, 7 Temmuz ve 13 Temmuz tarihlerinde yaşandı.

Söz konusu kesitte devletin terörist yüzü tüm netliğiyle ortaya çıktı. İşte inkârı mümkün olmayan somut verilerden kimileri:

i) Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Gezi Parkı olayları sırasında gaz bombalarının mermi gibi kullanıldığına dikkat çekerek “Türkiye, doğrudan insanların üstüne biber gazı atılmasının yasaklandığını yönergelerde açıkça vurgulamalıdır” çağrısında bulundu. HRW Türkiye uzmanı araştırmacısı Emma Sinclair-Webb, polisin uygulamalarına ilişkin “en tepeye kadar ulaşacak” kapsamlı bir soruşturma yapılması gerektiğini belirterek “Kıdemsiz memurlarca gerçekleştirilen ihlâlleri kovuşturmak, polisin gelecekte de aynı şekilde davranmasını engellemek için yeterli değildir,” dedi…[52]

ii) Gezi Parkı olaylarındaki polis müdahalesini inceleyen İçişleri Bakanlığı müfettişleri, bir çok kez orantısız güç kullanıldığını tespit etti…[53]

iii) Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün Kızılay’daki Gezi eyleminde Ethem Sarısülük’ün öldürülmesine ilişkin şüpheli polis Ahmet Şahbaz’ı suçsuz çıkarmak için lehe rapor hazırlayıp savcılığa gönderdiği ortaya çıktı…[54]

iv) Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna, Ali İsmail Korkmaz’ın ölümüyle ilgili eylemcileri suçladı. Vali Tuna, “Bunu yapan kesinlikle Türk polisi değil. Kendi arkadaşlarına bile zarar verip ‘polis yaptı’ süsüne büründürmeye çalışıyorlar,” dedi…[55]

v) İzmir Emniyet Müdürü Ali Bilkay, kentteki Gezi Parkı protestolarına katılanlara müdahale eden sivil giysili eli sopalı kişilerin, sivil polis olduğunu kabul etti. Kentin farklı noktalarında toplanan protestocular, polisin yanı sıra eli sopalı, taşlı siviller tarafından da şiddete uğramıştı. İzmir Valisi Mustafa Toprak, 3 Haziran 2013 günü “Polisin enstrümanı ve kıyafeti bellidir,” demişti…[56]

vi) Başbakan Erdoğan’ın “kahramanlık destanı” olarak lanse ettiği Gezi direnişinde uygulanan polis şiddetinden çocuklar da paylarına düşeni fazlasıyla aldı. Bunlardan biri de 14 yaşındaki Berkin Elvan. Berkin 15 Haziran 2013’de Okmeydanı’nda ekmek almaya giderken polis tarafından gaz bombasıyla başından vuruldu. Komada ve hayati tehlikeyi atlatabilmiş değil…[57]

vii) Gezi Parkı olayları sırasında 16 Haziran 2013 günü evden ekmek almak için çıkan ve polisin attığı gaz bombasıyla başından yaralanan B.E’nin (14) ailesinin Taksim Meydanı’nda yapmak istediği basın açıklamasına polis, plastik mermi ve biber gazı ile müdahale etti…[58]

viii) Dikmen’deki eylemde gözaltına alınan kadın, Akrep’te ‘cinsel saldırı’ya uğradı… Dikmen’de düzenlenen eylemde gözaltına alınan yüksek lisans öğrencisi Eylem K., “Akrep’e bindirilirken taciz edildim. Bir polis göğsümü sıkarken diğeri ise kalçamı ve cinsel bölgemi elledi,” dedi…[59]

ix) Gezi eylemlerinin en küçük gözaltısı Alperen Aydoğdu, gözaltına alındığı akrep aracında 1.5 saat dolaştırıldı ve şiddet gördü. Alperen’in annesi Derya Aydoğdu, “Başbakan, ‘Polise emri ben verdim,’ diyor. Demek ki benim oğluma akrepte işkence edilmesini de o emretmiş. Şikâyetçi olacağım,” dedi…[60]

x) İstanbul Sancaktepe’de servis şoförü Hakan Yaman’ın, eylemlere katılmadığı hâlde evine giderken, beş polis tarafından feci şekilde dövülerek sol gözünü kaybetti…[61]

xi) Taksim Gezi Parkı eylemlerinde 8 Temmuz 2013 günü polis müdahalesi sırasında Tarlabaşı’nda başına isabet eden gaz bombasıyla ağır yaralanan ve Taksim İlkyardım Hastanesi’ne kaldırılan lise öğrencisi Mustafa Ali Tombul’un (17) hayati tehlikesi sürüyor. Olay sırasında Tombul’un yanında bulunan Tuğçe Taşkit, Tombul’un polisin yakın mesafeden nişan alması sonucu yaralandığını belirterek, Tombul’un Taksim Hastanesi’nde can güvenliğinden endişe ettiğini kaydetti…[62]

xii) Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde araştırma görevlisi Dr. Burak Ünveren ile aynı okulda okuyan Selim Polat, gaz bombası fişeği ve plastik mermiyle yaralandı. 31 yaşındaki Ünveren, 2 Haziran 2013 gecesi Ihlamurdere’deki gösterilere müdahale eden polislerin sıktığı gaz bombası fişeğiyle sol gözünden yaralandı. Gözüne fişek gelen Ünveren, Şişli Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Dr. Ünveren sağ gözünü kaybederken, sağ gözünün kurtarılmasına çalışılıyor…[63]

xiii) Ankara’daki Gezi protestoları sırasında yaralanan üniversiteli Dilan’ın, polisin plakasız Akrep aracından atılan gaz bombasıyla yaralandığını kaydeden kamera görüntüleri ortaya çıktı…[64]

xiv) Kadıköy’de polis ekipleri cadde ve sokaklarda saatlerce gösterici aradı. Polisler sırt çantası içerisinde baret, solüsyon, gaz maskesi, deniz gözlüğü ve sprey bulunduran 25 kişiyi gözaltına aldı…[65]

xv) “Gizli hizmet alımı” için 537, biber gazı için 37 milyon harcandı… Hükümetin Gezi Parkı eylemlerinde uyguladığı biber gazı ve gaz bombası şiddetinin, devletin mühimmat alımlarını da “gazladığı” ortaya çıktı. Resmi rakamlara göre, ocak ayındaki mühimmat alım harcaması “sıfır” iken Gezi Parkı eylemleriyle birlikte bu harcama 8 kat artarak 30 milyon TL’yi aştı. Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanan 2013 Merkezi Yönetim Konsolide Bütçe İstatistikleri’ne göre, 2013’ün ilk beş ayında, “gizli hizmet giderleri” başlığı altında 537 milyon TL harcandı…[66]

xvi) Gezi Parkı eylemlerinde yaklaşık 130 bin biber gazı fişeğinin kullanılması ve bazı TOMA’ların zarar görmesi nedeniyle planlama dışı gaz ve TOMA ihalesine çıkılacak… Taksim’deki Gezi Parkı’nda başlayan ve yurt geneline yayılan protesto eylemlerinde yoğun biçimde kullanılan biber gazı stokları azalan Emniyet Genel Müdürlüğü, planlama dışı 100 bin biber gazı alımı için harekete geçti. Polisin, protesto eylemlerinde 130 bin dolayında gaz fişeği kullandığı belirlendi…[67]

xvii) Gezi Direnişi’ne katılan gençlere 17 yıl hapsin istendiği, 130’dan fazla çocuğun karakolda sorgulandığı AKP Türkiye’sinde yurttaşlara saldıran palalı, geldiği gibi serbest kaldı…[68]

xviii) Gezi olayları sırasında eylemcilerin sığındığı Dolmabahçe’deki Bezm-i Alem Valide Sultan Camii’nin müezzini Fuat Yıldırım’ın bir kez daha tayini çıktı. Yıldırım’ın Dolmabahçe’deki camiden Kayabaşı Camii’ne gönderildiği 21 Eylül’de ortaya çıkmıştı. Aradan bir ay bile geçmeden Yıldırım, ikinci kez başka camide görevlendirildi…[69]

 

“SONUÇ YERİNE”: BİRKAÇ NOT

 

Diyeceklerimi tamamlıyorum.

AP Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten’in dahi, “Yargı, siyaseten bağımsız değil. Tarafsız değil,”[70] diye betimlediği T.“C” devleti hükmedilmek, izlenmek, dinlenmektir… Denetim altına alınmak, telkin edilmektir… Sansürlenmek, fişlenmektir… Azarlanarak “yargılanmak”, mahkûm edilmek, hapsedilmektir… Dolandırılmak, kandırılmaktır… Çünkü devlet egemenin, ezilenler üzerinde terör estirme aracıdır…

Söz konusu çerçevede Bertolt Brecht’in ifadesiyle: “Gardiyanları ve yargıçları ve savcıları/ hepsi halka karşıdır/ kanunları, yönetmelikleri, bütün kararları/ hepsi halka karşıdır/ dergileri, gazeteleri, bütün yayınları/ hepsi halka karşıdır// panzerleri, kelepçeleri, bütün silahları/ hepsi halka karşıdır/ zindanları, tutukevleri, işkenceevleri/ hepsi halka karşıdır/ borsaları ve şirketleri ve iktidarları/ hepsi halka karşıdır.”

Kolay mı? Karl Marx’ın altını çizdiği üzere: “Devlet bir sınıfın bir başka sınıf tarafından ezilmesi için bir makineden başka bir şey değildir ve bu, krallıkta olduğu denli, demokratik cumhuriyette de böyledir”!

Buraya kadar izaha gayret ettiklerimiz ekseninde Maksim Gorki’nin, “İnsan, ne onurlu sözcük”; Bertolt Brecht’in, “İnsan olmak büyük bir şeydir,” uyarılarını bir an dahi göz ardı etmeden; S. Freud’ün, “Bu kadar çok insanı doyumsuz kılan ve başkaldırmaya zorlayan bir uygarlığın kalıcı olması beklenemeyeceği gibi, kalıcılığı hak ettiği de söylenemez,” uyarısını unutmadan; Erasmus’un, ‘Deliliğe Övgü’sündeki, “İnsanlığın tüm zincirlerinden kurtulmasını ve salt özgürlüğe ulaşmasını sağlayan delilik değil midir?” sözlerini yüksek sesle telaffuz ederek; soru(n)ların çözümünün Jean Paul Sartre’ın, “Şiddeti inkâr eden, şiddet karşıtı şiddet,” formülasyonundan; yeni bir uygarlıktan geçtiğini; bunun yolunun da Roland Escarpit’in, “Acın şöleni yemek, mahpusluğun şöleni firar, ezilenin bayramı isyandır,” saptamasında gizli oldu anlaşılmalı/ anlatılmalıdır…

Hem de Yaşar Kemal’in uyarısı unutulup/ unutturulmadan: “İnsanlar her şeye, her şeye başkaldırmalı… İnsanlar böyle uyudukça, insanlar böyle zulüm altında inlemeyi kabul ettikçe insanlığın bir sinekten ne farkı olur, insanlar, eğer en küçük bir haksızlığa, bir zulme başkaldırmayı akıl etmezlerse, insanlık bundan böyle daha da beter hâle düşecektir… İnsan soyu başkaldırmayı yemek, içmek, yaşamak, uyumak, çocuk yapmak gibi bir yaşama biçimi yapmazsa bugünden de bin beter olacak, içi boşalacak, duymayı, düşünmeyi, sevmeyi, sevişmeyi, dostluğu, arkadaşlığı, göğün, yerin, kurdun, kuşun, akarsuyun, tanyerindeki ışığın, yürekteki sıcaklığını unutacak…”[71]

 

19 Kasım 2013 17:20:29, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 22 Kasım 2013 tarihinde Çağdaş Hukukçular Derneği’nin, 24-25-26 Aralık 2013’de Silivri’deki duruşmaya çağrı için Ankara Yüksel Caddesi’ndeki basın açıklamasında yapılan konuşma… İstanbul’da 24 Kasım 2013 tarihinde İstanbul Forumlar Koordinasyonu bünyesindeki ‘Siyasi Tutsaklara Özgürlük Çalışma Grubu’nun “Hepsi Özgürleşene Dek Hepimiz Tutsağız!” başlığıyla düzenlediği forumda “Siyasi Suç Nedir-Siyasi Suçlu Kimdir? Terör Nedir-Terörist Kimdir?” alt başlığında yapılan konuşma… Newroz, Yıl:7, No:247, 23 Şubat 2014…

[2] Bertolt Brecht.

[3]  Jacques Vergès, Savunma Saldırıyor, Çev: Vivet Kanetti, Metis Kitap, 4. Basım, Eylül 2013.

[4]  Karl Marx, Theories Of Surplus Value, Part 1, s.387-388/ s.189-190.

[5]  Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Adalet’ Üzerine Notlar”, Cumhuriyet, 14 Ağustos 2013, s.4.

[6]  Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Çev: Mustafa Bahar, İskele Yay., 2009.

[7]  F. Engels, K. Marx’ın Fransa’da İç Savaş’ına Önsöz’ünde, Çeviren: Kenan Somer, Sol Yay., 2005.

[8]  Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2010.

[9]  Y. Altuğ, Terörizm, T.C. İçişleri Bak. Yay., Ankara 1989, s.14.

[10]  R. Keleş -A. Ünsal, Kent ve Siyasal Şiddet, AÜSBF Yay., 1982, s.2.

[11]  D. Tezcan, Uluslararası Terör Olayları, Uluslararası Terörizm ve Gençlik, MEB Yay., 1987, s.109.

[12]  R. Clutterbuck, Terrorism and Guerilla Warfare, Routledge Pub, London 1990, s.7.

[13]  T. İtil – G. Omay, Teröristlerin Demografik ve Psikolojik Hedefleri, Gen. Kur. Başk Yay., 1983.

[14]  M. Bozdemir, “Terör mü Terörizm mi?” AÜSBF BYYO Yay., 1982, s.526.

[15]  D. Ergil, “Terörizm Mantığı ve Hedefi”, AÜ SBF Dergisi, Ocak-Haziran, 1991, s.172.

[16]  F. Engels, Origin of the Family, Private Property and The State/Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni, Karl Marx and Frederick Engels, Selected Works in three volumes, c. 3, s.327, Moskova, Progress Publishers, Dördüncü Basım, 1977.

[17]  Temel Demirer, “Terörün Analizi”, Almanak: 2004 Analizleri, Sosyal Araştırmalar Vakfı Yay., Kasım 2005; Kavramlar Sözlüğü-Söylem ve Gerçek, Özgür Üniversite Kitaplığı: 54, Maki Yay., 2005.

[18]  Hayrettin Ökçesiz, Sivil İtaatsizlik, Legal Yay., 4. Baskı, 2011, s.114 vd.

[19]  Muzaffer Şakar, “Türkiye’de Yargı Var mı?”, Radikal İki, 8 Eylül 2013, s.6.

[20]  Orhan Gazi Ertekin, “Ergenekon Öldü, Yaşasın Ergenekon!”, Radikal İki, 11 Ağustos 2013, s.1-12.

[21] Yalçın Yılmaz, “Gezi Parkı ve Hukukun Üstünlüğü”, Yeni Şafak, 25 Eylül 2013, s.18.

[22] Prof Dr. Adem Sözüer: Terörist Tanımı Ceza Hukukuna Tecavüz Eden Bir Kavramdır”, Kaypakkaya Partizan, 21 Ocak 2013… http://www.kaypakkayahaber.com/haber/prof-dr-adem-sozuer-terorist-tanimi-ceza-hukukuna-tecavuz-eden-bir-kavramdir

[23] Serkan Kurt, “TMK’ye Göre Herkes ‘Terörist’…”, Gündem, 12 Nisan 2013, s.5.

[24] Sezai Temelli, “Bir Göz de Sen Ol!”, Gündem, 11 Eylül 2013, s.4.

[25] “8 Yaşındaki Çocuğa Polis Dayağı”, Milliyet, 18 Eylül 2013… http://gundem.milliyet.com.tr/8-yasindaki-cocuga-polis-dayagi/gundem/detay/1765173/default.htm?ref=yahoo

[26] “Utanç Tablosu!”, Milliyet, 14 Eylül 2013… http://gundem.milliyet.com.tr/utanc-tablosu-/gundem/detay/1763489/default.htm?ref=yahoo

[27] Bahri Karataş, “Gasptan Yargılanan Polise 20 Yıl İstendi”, Milliyet, 21 Ekim 2013… http://gundem.milliyet.com.tr/gasptan-yargilanan-polise-20-yil/gundem/detay/1779718/default.htm

[28] “Uyuşturucu Karakol Çatısına Çıktı”, Cumhuriyet, 28 Eylül 2012, s.3.

[29] Mahmut Lıcalı, “Fişleme 2004’te Başlamış”, Cumhuriyet, 19 Ocak 2013, s.5.

[30] İsmail Saymaz, “Şerzan Kurt’u Öldüren Polise Ödül Gibi Ceza”, Radikal, 7 Haziran 2013, s.15.

[31] “Mahir’i Öldüren Polise Sadece 2 Yıl Ceza!”, Evrensel, 5 Haziran 2013, s.2.

[32] Seyfettin Mete, “Öldüren İşkenceye Kötü Muamele Cezası”, Cumhuriyet, 11 Ekim 2013, s.5.

[33] Canan Coşkun, “İşkenceyle Ölüme Ceza İndirimi”, Cumhuriyet, 23 Ekim 2013, s.8.

[34] “İnsan Avı”, Cumhuriyet, 19 Haziran 2013, s.5.

[35] Hilal Köse, “Linci Soruşturan Yok”, Cumhuriyet, 31 Ekim 2013, s.4.

[36] Alican Uludağ, “Barodan Çifte Suç Duyurusu”, Cumhuriyet, 30 Haziran 2013, s.6.

[37] “Gezi Eylemlerinde Kör Eden Gazı Atan Polise 16 Ay Kıdem Durdurma Cezası”, Radikal, 18 Eylül 2013, s.8.

[38] Mesut Hasan Benli, “Davul ve Gitar Çalarak Grubu Motive Etmek”, Radikal, 13 Ekim 2013, s.6-7.

[39] “Deniz Gözlüğü ve Baret Suç Delili”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 2013, s.5.

[40] İsmail Saymaz, “Adli Kriterler Şaşırttı”, Radikal, 10 Temmuz 2013, s.6-7.

[41] İsmail Sağıroğlu, “Soluğu Fas’ta Aldı”, Radikal, 13 Temmuz 2013, s.8.

[42] İsmail Sağıroğlu, “… ‘Palalı’ Serbest Bırakıldı…”, Radikal, 30 Ağustos 2013, s.9.

[43] “Onurlu Yaşa Simit Sat”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2013, s.6.

[44] “İşkenceci Polise de, İşkenceye Direnene de İki Yıl Hapis…”, Birgün, 17 Ağustos 2013, s.10.

[45] Mahmut Oral, “Gizli Tanık İfadesiyle Ömür Boyu Hapis”, Cumhuriyet, 22 Şubat 2013, s.6.

[46] Gökçer Tahincioğlu, “Kızının Kürtçe İsmi Dosyada Delil Sayıldı”, Milliyet, 23 Eylül 2013, s.14.

[47] Elçin Yıldıral, “34 Kişiydik, Üzerimizden F16 Geçti”, Birgün, 12 Ocak 2013, s.6.

[48] Havva Kesimal, “Devlet Tacizciyi Koruyor”, Taraf, 25 Ağustos 2013, s.5.

[49] Toygun Atilla, “4 Yıldır Adalet Bekleyen Dava”, Hürriyet, 24 Mayıs 2012, s.9.

[50] Gürkay Gündoğan, “Dövmeden Sarığa Geçen Tecavüz Hükümlüsüne ‘İyi Hâl’ İndirimi”, Radikal, 13 Mart 2013.

[51] Alican Uludağ, “Gezi’de Skandal Tutuklama”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2013, s.6.

[52] “Polis Gazı Mermi Gibi Atıyor”, Cumhuriyet, 18 Temmuz 2013, s.4.

[53] “Gezi Eylemlerinde Orantısız Güç Kullanıldı”, ntvmsnbc, 2 Eylül 2013… http://www.ntvmsnbc.com/id/25463891/

[54] Alican Uludağ, “Kurşunu Görmediler”, Cumhuriyet, 14 Temmuz 2013, s.5.

[55] Can Hacıoğlu, “Valinin Geleceği Parlak: ‘Polis Yaptı Süsü Veriyorlar’…”, Cumhuriyet, 12 Temmuz 2013, s.5.

[56] “Eli Sopalılar Sivil Polismiş”, Cumhuriyet, 5 Haziran 2013, s.8.

[57] Can Bursalı, “Ancak Aciz Bir Devlet Çocuklara Saldırır”, Birgün, 27 Haziran 2013, s.3.

[58] “Ailesine de Gaz!”, Cumhuriyet, 1 Ağustos 2013, s.7.

[59] Alican Uludağ, “Polisten Cinsel Taciz”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2013, s.6.

[60] Mehmet Bilber, “13 Yaşındaki Çocuğa Akrepte 1.5 Saat Dayak”, Radikal, 15 Temmuz 2013, s.6.

[61] “Sancaktepe’de Polis Vahşeti”, Evrensel, 27 Haziran 2013, s.5.

[62] “Lise Öğrencisi Yaşam Savaşında”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 2013, s.5.

[63] İsmail Saymaz, “Hoca ile Öğrenci Gözlerini Kaybetti”, Radikal, 4 Haziran 2013, s.8.

[64] Türker Karapınar, “Dilan’ı Plakasız Akrep Vurmuş”, Milliyet, 5 Eylül 2013… http://gundem.milliyet.com.tr/dilan-i-plakasiz-akrep-vurmus/gundem/detay/1759178/default.htm?ref=yahoo

[65] “Polis, Kadıköy’de Eylemci Aradı”, Milliyet, 14 Eylül 2013… http://gundem.milliyet.com.tr/polis-kadikoy-de-eylemci-aradi/gundem/detay/1763423/default.htm?ref=yahoo

[66] Fırat Kozok, “Para ‘Gaz’a Gitti”, Cumhuriyet, 30 Haziran 2013, s.6.

[67] “Devletin Gazı 20 Günde Bitti”, Milliyet, 19 Haziran 2013, s.21.

[68] “Adaletin Bu mu!”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2013, s.8.

[69] “O Müezzin İkinci Kez Tayin Oldu”, Hürriyet, 18 Ekim 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24937462.asp

[70] Cansu Çamlıbel, “AP Türkiye Raportörü Ria Oomen-Ruijten: 18 Yaşın Üstüne Hükümet Karışamaz”, Hürriyet, 18 Kasım 2013, s.14.

[71] Yaşar Kemal, İnce Memed, Cilt:4, Yapı Kredi Yay., 2006, s.348-349.

 

SİBEL ÖZBUDUN tarafından

ONLAR ÇALIP ÇIRPTIKÇA BİZ YOKSULLAŞIYORUZ! [*]

Mart 26, 2014 de SİBEL ÖZBUDUN SİBEL ÖZBUDUN tarafından

 “İktidar yolsuzlaştırır.
Mutlak iktidar
mutlaka yolsuzlaştırır.” [1]

 

XX. yüzyılın son onyıllarında, Dünya Bankası ve diğer ulusaşırı finans kurumları, özellikle “yükselen pazarlar” olarak kutsanan neo-liberal korsan devletlerdeki rüşvet ve yolsuzlukların maliyetinin, onlara dayattıkları “yapısal uyum programları”nın getirilerini asgarîleştirdiğini gördüğünden bu yana, “yolsuzluklar” başlığını, özellikle UNDP (Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı) gibi “şefkat” aygıtları eliyle gündeminde tutmakta.

Öyle ya, Çokuluslu Şirketler, el sürülmemiş ya da pek az el sürülmüş uçsuz bucaksız yeni kaynaklara (petrol, doğalgaz, su, yer altı zenginlikleri, orman, tarımsal ürünler ve de aklınıza ne gelirse), el sürülmemiş ya da pek az el sürülmüş pazarlara erişmek, neo-liberal rüzgârları arkasına alıp bir an önce köşeyi dönme hırsındaki sınır tanımaz iktidarların giriştiği “çılgın” (ve ballı!) projelerden pay kapmak için ulusal bürokrasilere, siyasetçilere, aracılara, yerel yönetimlere tonla rüşvet yedirmek zorunda kalıyor; bu da yatırım maliyetlerini fena hâlde yükseltiyor. BM’nin kurumları son zamanlarda bunun derdinde…

Neo-liberal iklimin her derde deva formülü malûm, bu gibi “sosyal projeler”i olabildiği kadar sivil toplumun sırtına yıkmak. Bu alanda da büyük ölçüde öyle yapıyorlar.

BM ve paralel kuruluşların “yolsuzluk” vaazlarında popüler temalardan biri de, “toplumsal cinsiyet-yolsuzluk ilişkileri”. Konu en azından 2000’lerin başından bu yana, DB’nin gündeminde. Dönemin gözde saptaması, kadınların yolsuzluğa daha az yatkın oldukları yolunda. Örneğin Banka’nın toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki siyasa önerilerini kapsayan Engendering Development (Dünya Bankası, 2001: 96)’da, kadınların siyasete katılımıyla yolsuzluk arasında ters orantı olduğu, bunun ise kamuda kadın mevcudiyetini güçlendirme konusunda yeni bir itki sağlayacağı belirtiliyor. Williams College, Kalkınma Ekonomisi Merkezi’nden Anand Swamy ve arkadaşları da benzer bir araştırmada aynı sonuca varıyorlar (“Gender and Corruption”, Ağustos 2000): kadın kamu görevlileri, yolsuzluğa daha az bulaşıyor!

Bu teze dayalı politikaları hayata geçiren ülkeler yok değil; örneğin Peru’nun eski devlet başkanı Fujimori 1998’de Lima’da trafiğin denetimini kadın trafik polislerinin eline bırakacağını açıklamış; Meksika’da 2003’de kara ve deniz sınırlarındaki gümrük denetimi tümüyle kadın personelin eline terk edilmiş. Uganda’da ise, yerel yönetim sisteminde muhasebeye ilişkin görevler, büyük ölçüde kadınlara tevcih edilmekteymiş.

Ancak kadınların yolsuzluğa daha az karıştığı yolundaki görüşe yönelik ihtiyat payları ve eleştiriler de gecikmeksizin dile getirilmeye başlandı. Örneğin, Rice Üniversitesi’nden Justin Esarey ile Ulusal Demokratik Enstitü’den Gina Chirillo,[2] bu saptamanın kısmî bir doğru olduğunu, ancak sorunun siyasal bağlamdan soyutlanarak ele alınmaması gerektiğini vurguluyorlar. Yazarlara göre kadınların siyasal görev ve sorumluluklar üstlenmesindeki yoğunlukla yolsuzluk arasındaki ters orantı, ancak şeffaf ve “demokratik” sistemlerde geçerlidir. Otokratik yönelimli ülkelerde ise, kadınlarla erkeklerin rüşvet ve yolsuzluk karşısındaki tavırlarında bir farklılaşma gözlemlenmemektedir. Sussex Üniversitesi Kalkınma Araştırmaları Enstitüsü’nden Anne Marie Goetz ise,[3] kadınların yolsuzluklara daha az karıştıkları vb. yollu genellemelerin kadınların “daha iffetli, daha ahlâklı” vb. olduğu yolundaki sağcı söylemlerin yeniden üretilmesinden öte bir anlam ifade etmeyeceği gibi, bunun biyolojik-temelli bir önerme olduğu, kadınlar arasındaki etnik, sınıfsal vb. farklılaşmaları gözlerden gizlediği itirazlarını dile getiriyor.

Kadınların -doğaları gereği- yolsuzluğa daha uzak oldukları yönündeki saptamaya katılmak, Kösem Sultan’lara, Hürrem Sultan’lara, Semra Özal’ın Papatyaları’na, Tansu Çiller’lere ve son demlerde de kirli çamaşırları her gün internet sitelerine, gazete sayfalarına ve ekranlara saçılan Chanel tesettürlü 4×4’lü yeni sosyeteye yataklık etmiş bir ülkede, çok zor… Sorun elbette ki sınıfsal ve sınıfsal olarak ele alınmalı. Talan, yolsuzluk ve rüşvetin bir sermaye birikim rejimini desteklediği ülke ve evrelerde, politikada görünür ve (en azından görünüşte) hesap verebilir konumda olan erkeklerin, eşleri ve evlatları(nın kurduğu şirketler, üzerine yapılan gayrımenkuller sayesinde devasa servetler devşirebildiği, yabancımız değil!

Zaten, kadınlar yolsuzluklara daha az mı, daha çok mu bulaşıyorlar tarzı bir sorunun kendisi bir mugalata. Soru, yolsuzluklardan hangi toplumsal kesim(ler)in en fazla etkilendiği şeklinde sorulduğundaysa, işin rengi değişiyor.

Ergin Yıldızoğlu, rüşvet ve yolsuzluğun “bir ekonomik modelden diğerine geçerken oluşan belirsizlik ortamında, ‘yasal boşluklarda’ aniden çoğal”dığını[4] belirtirken, haklıdır. Bir adım daha atalım, yolsuzluk ve rüşvet, kapitalist sistemin farklı birikim rejimi evrelerini açan “ebelik” görevini üstlenmektedir adeta. Bizatihi kapitalizm, “ilkel birikim”ini talan, yağma ve korsanlıkla sağlamış değil midir? (Batı Avrupa kapitalizmi varlığını İspanyol, Portekiz, İngiliz korsan gemilerinin Amerika kıtasından taşıdığı altınlara borçlu değil midir?) Rüşvet ve yolsuzluk ise, iç talan biçimleridir. Ya da şöyle söyleyeyim; günümüzde yolsuzluk ve rüşvet, bürokrasinin, burjuvazinin talan aracılığıyla sermaye birikimi sağlayan kesimleriyle kurduğu ortaklığın adıdır. Sosyalist sistemin çöküşünün ardından Rusya’nın mafyatik kapitalizmi, birikimini çeteleşmiş bir bürokrasinin sınır tanımayan talanından sağlamadı mı? Türkiye kapitalizminin ithal ikameci rejimden neo-liberal rejime geçişi, Turgut Özal önderliğinde bir kleptokrasiyi “küreselleşen” Türkiye burjuvazisine eklemlemedi mi? Ve günümüzde, beş-on yıl öncesine dek Karayolları’ndan elektrik direği ihalesi aldıklarında bayram yapan müteahhitlik firmalarının bugün Kanal İstanbul, üçüncü havaalanı, üçüncü köprü, otoyollar gibi işleri kapmada yarışması, yolsuzluklardan, rüşvetten arî düşünülebilir mi?

[Başbakan’ın talimatıyla Sabah-atv’nin satışı için “salma” çıkartılıp iki ayda 630 milyon dolar toplanan şirketlere bakar mısınız: “İstanbul’un ‘Çılgın Projesi’ Kanal İstanbul’un en önemli ayağı olarak tanıtılan 3. havaalanının yapımını üstlenen müteahhitler Cengiz İnşaat, Limak İnşaat ve Kolin İnşaat, demiryolu projelerinde aldığı ihaleler ile tanınan Makyol İnşaat, IC İçtaş İnşaat ve Özaltın İnşaat, vb.”[5] Onlar bile isyan ettiklerine göre…[6]]

Hâl böyle olunca, Başbakan’ın “Ben yolsuzluk dendiğinde şunu anlarım; devletin kasası soyuluyor mu soyulmuyor mu? Ayakkabı kutusu içerisinde söylenen olaylar, Halk Bankası’ndan alınan ya da soyulan para değildir,”[7] demesi, laf-ı güzaftan ibarettir; çünkü ayakkabı kutusundan çıkan paralar, siyasal iktidar ve onunla iç içe geçmiş bürokrasinin, ormanları, havayı, suyu, ekosistemi, iklim dengesini talan, bunu yaparken de mevcut yasal düzenlemeleri (ihale yasası, ÇED önlemleri vb.) delik deşik eden müteahhitlerden (ya da genel adıyla burjuvaziden), bu talanın önünü açmak karşılığında aldığı paydır; ve tümü de halkın cebinden çıkmaktadır: vergi ve artı emek olarak.

Bir başka deyişle, yolsuzluk, emekçi sınıflardan sermaye sınıfına kaynak aktarımından başka bir şey değildir. Şu an ete kemiğe büründüğü haliyle ise, halk kesimlerinde, bırakın kalkınmayı, nisbî yoksulluğun daha da artmasına, sermaye ile emek arasındaki servet uçurumunun daha da açılmasına yol açmaktadır.

Kısacası, onlar çaldıkça, rüşvet yedikçe, yolsuzluk yaptıkça biz yoksullaşıyoruz: biz emekçiler; en çok da kadınlar.

Onlar çalıp çırptıkça, kadınlar, büzülen, küçülen aile bütçelerini sürdürebilmek adına, ucuzlayan sebze artıklarını alabilmek için akşam vakti pazar yerlerine koşuyor, ekmeği üç kuruş daha ucuza alabilmek için Halk Ekmekler önünde uzun kuyruklar oluşturuyor; doğalgazdan tasarruf için kaloriferi iptal edip sobaya dönüyor, soba zehirlenmesinden ailece can veriyor; onlar yolsuzluklarla semirdikçe, kadınlar küçülen iş yerlerinde işten çıkartılıyor, ya da boğaz tokluğuna ter atölyelerinde günde 14 saate, taşeronluğa mahkûm ediliyorlar…

Onlar bir yerlerimize “koydukça”, iflas eden esnaf, işten çıkartılan işçi, gününü kahvede pinekleyerek geçiren işsiz, hırsını evdeki karısından, çoluk-çocuğundan çıkartıyor; kadına yönelik şiddet, dizginlerinden boşanıyor…

Onlar SİT alanlarındaki yalılarının, villalarının sayısını katladıkça, icralık kiracıların sayısı artıyor; konutlar, dükkânlar boşaltılıyor…

Onlar rüşvet yedikçe, halkın kaynaklarını “haramîler”in cebine aktardıkça nedense hep bir “pasta” olarak tahayyül ettikleri “millî gelir”den aldıkları dilimler büyüdükçe büyüyor, işçileri, işsizleri, emekçileri, dargelirlileri, köylüleri ile büyük çoğunluğun payına düşen kırıntılar seyreliyor.

Ve büyüyen, genleşen yoksulluk, dönüp dolaşıp kadınları vuruyor. Toplumsal-cinsiyet duyarlı bütçe analizleri, örneğin, pek çok ülkede erkeklerin kamu harcamalarından kadınlara göre daha fazla yararlandığını gösteriyor. Kadınlara hasredilen programlara tahsis edilen bütçelerin, genel bütçe içindeki payı zaten “ihmal edilebilir” bir düzeyde. Onlar kamu kaynaklarını yağmaladıkça, bu pay daha da küçülüyor.[8]

Ve nihayet, kamu görevlileri rüşvetten, yolsuzluktan beslendikçe, gündelik işleri yürütmek için trafik polisinden hastane görevlisine, adliye memurundan karakoldaki polise rüşvet şebekeleri gündelik kamusal yaşamı sarmaladıkça, kadınların çocuklarını okutması, adlî işlerini çözümlemesi, sağlık hizmetlerinden yararlanması güçleşiyor – çocuğu için istenen kayıt parasını karşılayamadığı için okul temizletilen, yatak bulamayıp hastane hastane dolaştırılan kadınları düşünün lütfen…

Evet, sorun “çalıyorsa benden çalıyor; elâleme ne?” sığlığına sığdırılamayacak kadar boyutlu. Çünkü yolsuzluk ve rüşvet salt “siyasal etik” ile ilişkili değil, aynı zamanda sermaye birikim stratejileriyle ilgili görüngüler…

Ve birileri, elimizdeki vakada “Anadolu Kaplanları” küresel kapitalizme açılabilmek için sermaye biriktirdikçe hepimiz yoksullaşıyoruz; hele ki kadınlar!

 

12 Şubat 2014 09:24:35, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Tüm Bel-Sen Kadın Dergisi, Mart 2014.

[1] Emerich Acton.

[2] Justin Esarey, Gina Chirillo “ ‘Fairer Sex’ or Purity Myth? Corruption, Gender and Institutional Context” Politics & Gender, 9 (2013), ss.361-389.

[3] Anne Marie Goetz, “Political Cleaners: How Women are the New Anti-Corruption Force. Does the Evidence Wash?” 2003.

[4] Ergin Yıldızoğlu, “Yolsuzluğun Ekonomi Politiği”, Cumhuriyet, 11 Şubat 2014.

[5] “Sabah ve ATV İçin İşadamlarından İhale Karşılığı Para Toplanmış”, Zaman, 1 Şubat 2014.

[6] “Havuz”a 115 milyon dolar veren işadamı Nihat Özdemir şu tepkiyi gösteriyor: “Ben eve geldim var ya, hanımın falan kimsenin yüzüne bakmadım. Doğru böyle soyundum yatağa girdim. Sabah uyandım. Ya bak benim burama geldi ya. Dün bana işkenceydi ya.” (Zaman, 1 Şubat 2014.)

[7]Başbakan Erdoğan Yolsuzluk İddialarına Cevap Verdi”, Cafesiyaset http://www.Cafesiyaset.com/basbakan-erdogan-yolsuzluk-iddialarina-cevap-verdi_400926.html#ixzz2t2hDelCp

[8] “Gender and Corruption: Are Women Less Corrupt?”, Uluslararası Şeffaflık Örgütü, 7 Mart 2000.

 

adhk tarafından

Hamburg’da Çocuk Gelişimi ve Psikolojisi paneli yapıldı

Mart 26, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

downloadfile-2Hamburg (26-03-2014) Avrupa Demokratik Kadın Hareketi-Hamburg Bölgesi’nin organize ettigi  „Çocuk Gelişimi ve Psikolojisi“ konulu panel uzman Pedagog Emine Gülsüm Akbayır ve konukların katılımı ile 23 Mart 2014 tarihinde Migration Zentrum-Hamburg’da gerçekleştirildi.

Özellikle kadınların yakın alaka gösterdiği panelde, çocuk gelişimi ve psikolojisinin çocuğun ilk doğduğu andan itibaren her yaş döneminde farklılıklar arz ettiğine değinerek ele alan Pedegog E.G.Akbayır’ın, konuklarla iletişimde katılımcı-interaktif methodu uygulaması panelin oldukça canlı ve verimli geçmesini sağladı. Anne ve babaların çocuklarıyla iletişim noktasında, özelikle çocukların psikoljik gelişimini olumsuz etkileyebilecek  yöntemlerden uzak durmaları gerektiğine ve ebeveyn-çocuk ilişkisinin karşılılı bir öğrenim süreci olduğuna vurgu yapıldı. Ayrıca çocukların eğitiminde, onların özgüvenleri gelistirecek, saglamlastiracak, yaratici yönlerini aciga çıkarmalarını sağlayacak ortam ve koşulların oluşturulmasına özen gösterilmesi gerektiğine dikkat çekildi.

Karşılıklı görüş ve önerilerinin de sunulduğu panel, hem uzman arkadaş hem de katılımcı arkadaşlar açısıdan memnun edici bir atmosferde tamamlandı.

adhk tarafından

Katledilişinin 41. Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Yoldaşı Anıyoruz!

Mart 26, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

almanyaKatledilişinin 41 Yılında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya Şahsında Devrim-Sosyalizm-Komünizm yolunda ölümsüzleşen sıra neferlerimizi Anma Etkinliklerine Katılalım!

Avrupa (26-03-2014) Köklerine sıkı sıkıya sarılamayanlar, esen hafif rüzgârlar karşısında dahi dik duramaz ve güçlü fırtınalara karşı göğüs geremeyerek savrulup giderler.

Sınıflar mücadelesinde ilerici, yurtsever, devrimci ve komünistler kendi tarihsel verili koşulları içerisinde baskı ve sömürünün türlü biçimlerine karşı çeşitli düzeylerde can bedeli mücadele yürütmüşlerdir.Onlar, ardıllarına son derece stratejik ve temel yönelim olarak doğru,bilimsel bir tutum ile diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemi büyük bir miras olarak bırakmışlardır. İçlerindeki Komünistler ise bilimimizin ulaştığı nitel ilerleme seviyesi Marksizm- Leninizm- Maoizm’ in yaşayan canlı ruhunu ifade eden somut koşulların somut tahlili ilkesini teorik ve pratik olarak sürekli ilerleme yürüyüşünü yol eylemişlerdir.

Parti ve Devrim Şehitleri haftası itibariyle, bütün öncellerimizden öğrenelim ve mücadelemizin onur abideleri olarak onları devrimci savaşımızda yaşatarak ilerleyelim.

Bağımsızlık, Devrim, Sosyalizm ve Komünizm uğruna canlarını veren sıra neferlerimiz, bizlere farklı ve bir o kadar da önemli tecrübeler bıraktılar. Nicel ve nitel birikimler-sıçramalar üzerinden mücadele yürütülmüş ve nice zaferler elde edilmiştir. Ve yine aynı mücadeleler içerisinde sağ ya da sol sübjektif hata ve zaaflarımız üzerinden de yenilgiler alınmıştır.

1920 lerden 1970 lere uzanan 50 yıllık Türkiye- Kuzey Kürdistan devrimci ve komünist hareketini karabasan gibi cenderesinde eriten sağ tasfiyeci reformist , pasifist, legalist ve parlamenterist döneme karşı Büyük Proleter Kültür Devrimi ile iyice doruğa çıkan halkların devrimci atılımı;  genç devrimci- komünist hareket dinamiklerin yeniden nitel olarak doğru, bilimsel temeller üzerinden yükselmesine yol açmıştır. Çünkü kabına sığdırılamayan halkların kendiliğinden akan coşkun seli devrimci yeni ve nitel ilerlemelerin de fışkırmasına yol açmıştır. Yeşermeye hazır tohumlar olarak halk kitlelerinin toprağında ekilerek köklü ve derinlikli devrimci damar ve tarihin taşları örülmüştür.

İşte Partimiz Maoist Komünist Partisi 3. Kongresi de aynı tarihsel köklere ve aynı öze sarılarak Devrim, Sosyalizm ve Komünizm yürüyüşünü doğru- bilimsel temeller üzerinden somut ve güncelde sürdürme kararlılığını göstermiştir. Ölümsüz sıra neferlerimizden aldığımız güçlü ve onların yol göstericiliğinde Marksizm- Leninizm- Maoizm bilimi perspektifiyle emperyalist kapitalist dünya, bu temeller üzerinden şekillenen Türkiye- Kuzey Kürdistan’ ın sosyo-ekonomik yapısı, sınıfların tahlili, devrimin niteliği, yolu ve stratejisi, demokratik halk devrimi- sosyalizm ve komünizm anlayışımız, önderlik, ordu örgütlenmesi, illegal alan-açık alan çalışması, ulus ve azınlıklar, inanç sistemleri, kadınlar ve cinsel yönelimler, gençlik, birlik ve eylem birlikleri, enternasyonal alan, ajitasyon- propaganda araçları, çevre ve ekoloji, hapishaneler, kültür- sanat, yerel yönetimler, bilim- kültür- siyaset akademileri, Gezi Parkı- Taksim Direnişi Haziran ayaklanması dersleri, örgütlenme, güvenlik, muhasebe, program, tüzük vd. son derece önemli ve temel meseleler üzerine somut,güncel konu ve sorunlar tartışılarak bir dizi kararlar,perspektifler ve önümüzdeki dönemsel süreçlere yönelik izlenilecek somut politikalar merkezileştirilerek başarılmıştır. Başta bütün yoldaşlarımız olmak üzere, devrimci kamuoyu ve halk kitlelerinin katılımıyla Parti 3. Kongre kararlarını Kavra- Kavrat temelinde yürüttüğümüz kampanya son derece önemlidir. Komünist bilimimizin yaşayan canlı ruhu olan somut koşulların somut tahlili ilkesinden hareketle güncelleştirdiğimiz Parti 3. Kongre kararları, 42 yıllık parti tarihimiz açısından da son derece önemli temel stratejik hususlarda doğru ve bilimsel temeller üzerinden yükselmenin somut,güncel pratik adımlarını atarak Komünizm mücadelesinde nitel ve stratejik kararlılığını bir kere daha dosta düşmana göstermiştir. Parti ve Devrim ölümsüz sıra neferlerimizden aldığımız  güç ve somutta gerçekleştirdiğimiz Parti 3. Kongremiz ile Halkla birleşip Partiyle bütünleşerek Sosyalist Halk Savaşı ile Sosyalist Cumhuriyetler Birliğine ulaşacağız. Bu temelde ve bu bilinçle başta kurucu komünist önder Kaypakkaya yoldaş olmak üzere, tarihsel köklerimizin lafzına değil özüne sarılarak ilerliyoruz.

Bunun için TKP(ML)’ den MKP’ ye Bu Tarih Bizim’ dir diyerek köklerimize doğru ve bilimsel yaklaşım  üzerinden yükselerek ilerledik ve yürüyüşümüzü sürdürdük. Kaypakkaya, her şeyden önce somut koşulların somut tahlili ilkesinden hareketle Komünist bir teori, ideoloji, yöntem ve bilimselliktir. Burjuva medeniyetçi paradigma ve onun tarih anlayışı, felsefesi, çizgisi ve siyasetinden köklü olarak koparak nitel ilerlemedir. Bu temelde Parti ve Devrim Şehitlerimizden öğrenelim, mücadelemizde kalıcı kazanımların ve zaferlerin elde edilmesi için onların stratejik önemini doğru kavrayalım.

İdeolojik, siyasal, örgütsel ve askeri olarak sağ politik yönelim ve her türlü oportünist- liberal eğilimlerin daha da genişletilerek yaygınlaştırıldığı içerisinden geçtiğimiz süreçte, politik iktidar perspektifinden kopmadan Devrim, Sosyalizm ve Komünizm yürüyüşümüzde ısrar edelim. Bu yürüyüşte pasifizm ve reformizme karşı radikal devrimci dinamizm, legalizm ve her türlü düzen içi savrulmalara karşı illegal ve iktidar hedefli, sağ ve sol oportünist politikalara karşı Marksizm- Leninizm- Maoizm rehberliğinde diyalektik ve tarihsel materyalizme sıkı sıkıya sarılarak objektif ve sübjektif koşullara yönelik somut,güncel, nesnel durum analizi ve sentezler üzerinden yükselerek doğru ve gerçekçi politikalar yürütelim. Parti 3. Kongre kararlarımız bu temelde görev ve sorumluluklarımıza sarılarak doğru,bilimsel temeller üzerinden hareket ederek somut-gerçekçi doğru mücadele, araç, yöntem ve politikaların yolunu açmıştır. Parti ve Devrimin ölümsüz sıra neferleri, bizlere bunu emrediyor. Halklarımız bizlere bunu emrediyor. Devrimci dostlarımız bizlere bunu gösteriyor.

Bizler de Devrim, Sosyalizm ve Komünizm yolunda sağlam ve emin adımlar ile ölümsüz sıra neferlerimizden aldığımız güçle hareket edelim. Hayatın her alanında onları Sosyalist Halk Savaşı Stratejimizde yaşatalım ve halk kitlelerinin elinde güçlü bir silah haline getirelim.

Bu bilinçle Avrupa’nın farklı bölge ve alanlarında başta Partimiz Maoist Komünist Partisi olmak üzere Türkiye- Kuzey Kürdistan proletaryası ve emekçi kitlelerin Komünist önderi İbrahim Kaypakkaya özgülünde gerçekleştireceğimiz Parti ve Devrim Şehitlerini Anma etkinliklerine katılalım.

Tertip Komitesi

Nisan 2014

viyanaalmanyaisviçre

adhk tarafından

MKP dava tutsakları Newroz’u selamladı

Mart 25, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

MKP dava5Kocaeli Kandıra 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde tutulan MKP dava tutsakları, gazetemize gönderdiği mektupla, halkların zulme karşı başkaldırısını ve direnişini simgeleyen Newroz’u selamlayan bir açıklama yaptı

HABER MERKEZİ (25-03-2014)- Kocaeli Kandıra 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde tutulan MKP dava tutsakları, gazetemize mektup göndererek, halkların zulme karşı başkaldırısını ve direnişini simgeleyen Newroz’u selamlayan bir açıklama yaptı. Bu açıklamayı öneminden dolayı okurlarımızla paylaşıyoruz.

“Çeliğin suyu kandır

Örsü-çekici candır

Ne gözyaşı

Ne de yas

Tek kurtuluş isyandır.

Demirci Kawa’nın örsü ve çekicinden çıkan kıvılcımla dağlarda yakılan ateş, halkların isyanında meşale oldu.

Halkın özgürlüğü halkın iktidarıyla olur. Emperyalizm ve işbirlikçi sınıflara halkın devrimci iktidarı için Newroz ateşini büyütelim…

Yaşasın halkların kardeşliği!

Biji bratiya gelan!

Newroz piroz be!

Biji Newroz!”

adhk tarafından

Dersim’de binler DDHD mitinginde buluştu

Mart 24, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

dersim 23 mart miting 2Dersim Demokratik Halk Dayanışması (DDHD)’nın devrimci halkçı yerel yönetimler için “Söz yetki karar Dersim halkına” şiarıyla Seyit Rıza Meydanı’nda düzenlediği mitinge binlerce kişi katıldı. Coşkulu ve kitlesel geçen mitingde Grup Munzur, İsmail Hakkı Demircioğlu, Şenol Akdağ gibi sanatçılar şarkılarıyla halkı coştururken yapılan konuşmalarda 30 Mart’ta Dersim halkının kazanacağı vurgusu yapıldı

DERSİM (23-03-2014)- Bugün saat:13.00’de Sanat Sokağı’nda bir araya gelen binler  “Söz Yetki Karar Dersim Halkına” şiarıyla devrimci halkçı yerel yönetimler için Okullar Caddesi’nden yürüyerek Seyit Rıza Meydanı’ndaki miting alanına geldi. Burada Berkin Elvan, Gezi Şehitleri ve devrim şehitleri anısına bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Saygı duruşunun ardından DDHD sözcüsünün yaptığı açılış konuşmasında şu ifadelere yer verildi: ”Kerbeladan günümüze 1500 yıllık süreçte zalime, zulme uğrayan Dersim’in yürekli insanları hoş geldiniz. Mustafa Suphilerden, Denizlerden, Mahirlere mücadele ruhu vardır. Bizde Diyarbakır zindanlarında bedenini ölüme yatıran lime lime parçalanan komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın mücadele ruhu vardır. 2004’te sizlerin katkısıyla Munzur’un kenarına bir fide ektik bunun adı Dersim Demokratik Halk Dayanışması oldu. Bugün zindanlara tutsak edilen arkadaşlarımız var. Bugün aramızdan edebiyen ayrılan başta Bedri Es arkadaşımız olmak üzere tüm devrimci tutsaklara selamlarımızı yolluyoruz”.

Mitingde TKP adına da bir konuşma yapıldı. TKP temsilcisi konuşmasında şunları söyledi:“Sosyalist devrimci adaya destek olmak için geldik. Korkuyorlar bunlar. Bakın bunlar tiwiteri kapattılar, korkuyorlar korktukça telaşa düşüyorlar, yürüyüşlerden, emekçilerden Berkinlerden ve siz Dersimlilerden korkuyorlar. Dersim’in dağlarından sesleniyorum günlerin sayılı Tayyip, bu halk sana cevabı 30 Mart’ta verecek. Bizim evlerimizde para sayma makineleri yok. Bizim yatak odalarımızda kutular içinde paralarımız yok. Bunlar hırsızlar hırsız, bunlar haramiler köylerimizi yaktılar, derelerimize HES’ler yapıyorlar, çocuklarımızı 5 (beş) yaşında okula alıp dindar yetiştirmeye çalışıyorlar. Bu haramiler ülkemizi sattılar. Bu haramilere cevabı 30 Mart’ta vereceğiz.Haziran güneşiyle hepinizi selamlıyorum”

Tacar: Biz kazanacağız halk kazanacak, halkın örgütlü gücü kazanacak!

Ardından bir konuşma yapan Dersim Demokratik Halk Dayanışması Bağımsız Belediye Başkan Adayı Ali Tacar ise şöyle konuştu:“Bizler Düzgün Baba’ya, Ana Fatma’ya sahip çıkmaya geliyoruz. Gezi ruhuyla sizleri selamlıyorum. Gezi ruhu ve direnişiyle sizleri selamlıyorum. Korkunç amaçları üzerinden iradesini teslim edenler iradesiz olanlar siz Dersim genelinde alamayacaksınız. Küçük hesaplar peşinde koşanlar sizler gelecekte olmayacaksınız çünkü gelecek direnenlerin olacaktır. Bizden önce bayrağımızı onurluca taşıyanlara bin selam olsun. Bizler bugün burada kazanacağız ve zaferle taçlandıracağız. Dersim 60 yıldır burjuva ve dost partiler tarafından yönetildi ve  hala çarpık yerleşim söz konusudur. Biz bu çarpık yerleşimi sizlerle beraber düzenleyeceğiz. Yaşasın Dersim halkı, yaşasın devrimciler, yaşasın tutsak yoldaşlar, yaşasın bu uğurda toprağa düşenler. Biz kazanacağız halk kazanacak, halkın örgütlü gücü kazanacak”.

DHF: Bu ülkeye özgürlüğü demokrasiyi getirecek olan işçiler, köylüler ve emekçilerin ortak mevzide birleşip alanları tutuşturarak isyana çevirmesi olacaktır

Ali Tacar’ın ardından konuşan DHF temsilcisi ise baskılara ve tutuklamalara karşı halkın örgütlü gücüyle karşı konulacağını söyleyerek şöyle konuştu: “Bizler tarihi kararlılığımız üzerinden mücadelemizi devam ettiriyoruz. Dostlar bizleri görmemezlikten gelemezler. Tutuklamalarla bizleri bastırmaya çalışanlara buradan cevabımızı siz değerli Dersim halkının gücüyle veriyoruz. Bizleri yıldıramayacaksınız çünkü örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez.  Devrimciler, komünistler, sosyalistler, halk aday arıyor. Köylüler, yoksullar işçiler ezilenler oldukça devrimciler var olacaktır. Korkularını büyütmeye devam edeceğiz. Özgürlüğü getirecek olanlar Taksim’de barikatlarda direnenlerdir, özgürlüğü getirecek olanlar Dersim’de barikatlarda savaşan işçiler ve köylülerdir. Ceylan’ı, Berkin’i katledenleri tanıyoruz. Emekçiler biliyorlar ki; Berkin’i katledenler bu ülkeye ne özgürlüğü ne de demokrasiyi getirebilirler. Bu ülkeye özgürlüğü demokrasiyi getirecek olan işçiler, köylüler ve emekçilerin ortak mevzide birleşip alanları tutuşturarak isyana çevirmesi olacaktır.”

Konuşmaların ardından  Nihat Behram şiirlerini okurken ve Grup Munzur, Yılmaz Çelik, Vedat Baran, Nurettin Güleç, İsmail Hakkı Demircioğlu ve Şenol Akdağ sahneye çıkarak kitleyi ezgileriyle coşturdu.

“Önderimiz İbrahim Kaypakkaya” , “Berkin Elvan ölümsüzdür”, “,Söz yetki karar Dersim halkına”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur”, “Dersim faşizme mezar olacak”, “Direne direne kazanacağız”, “Hırsız Tayip” sloganlarının atıldığı mitinge Dersim Çarşı, Tek Yumruk, Solaçık taraftar grupları da destek verdi.

dersim 23 mart miting 1dersim 23 mart miting 4

dersim 23 mart miting 6dersim 23 mart miting 9

adhk tarafından

Paris’te Mart ayı katliamları protesto edildi

Mart 24, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

photo 1Paris (24-03-2014) Paris Demokratik Kitle Örgütleri Tarafından yapılan cagrıyla, 16 Mart Halepçe ve IÜ Beyazıt katliamı, 12 Mart Gazi katliamı, her yıl oldugu gibi, bu yılda protesto edildi.

Protesto etkinligi, katliamda hayatını kaybedenler şahsında, devrim şehitleri için yapılan,1 dakikalık saygı duruşuyla başladı. Daha sonra Platform tarafindan hazırlanan metnin Türkçe ve Fransızca okunmasıyla devam edildi.

Hazırlanan ortak metinde;  “Mart  ayı sınıflar mücadelesi açısından ülkemizde ve dünyada bir çok önemli gelişmeye tanıklık etmiştir. Bir taraftan büyük katliamlar diğer taraftanda büyük direnişler doğallığında içiçe yaşanmıştır. İnsanlık Halepçe , Gazi, Beyazıt ve Paris Komünü’nde  eğemen sınıfların katliamlarına tanıklık ederken  aynı zamanda işçi ve emekçi halkların direnişine ve Paris Komünü’nde olduğu gibi bu karşı koyuşu iktidar deneyimiyle taçlandırmasına da tanıklık etmiştir. Yine bu ay  Kürt halkının Demirci Kawa önderliğinde esarete karşı baş kaldırışınında ayıdır. Mart ayı aynı zamanda proletarya ve emekçilerin  büyük öğretmeni Karl Marxın aramızdan fiziken ayrıldığı bir ay olmuştur.” denildi.

Mart ayının aynı zamanda, başta Kürt Halkı olmak üzere, tüm Orta Dogu halklarının diriliş ve direniş bayramı olan Newroz’a da ev sahipligi yaptıgı belirtilerek, Kürt Direnişinin artarak devam ettigine vurgu yapıldı. Ortak Metin; ” Berkin Elvan Kavgamızda Büyüyecek !

16 Mart Beyazıt Şehitleri Ölümsüzdür ! 12-15 Mart Şehitlerini Unutmadık Unutturmayacağız! Halepçe Soykırımını Unutma , Unutturma ! Karl Marx Yolumuzu Aydınlatmaya DevamEdiyor ! Yaşasın / Biji Newroz ! Yaşasın Paris Komünü ! Devrim Şehitleri Ölümsüzdür! Katil Devlet Hesap Verecek! ” şiarlarıyla bitirildi. Türkçe ve Fransızca sloganların atıldığı eylemde, Katliamların sorumlusu Türk Devletidir şeklindeki, Ortak fransızca pankart açıldı.

Platform bileşenleri, kendi bayrak ve flamalarıyla, günün anlamına uygun, bir devrimci eylem birligini daha gerçekleştirerek, eylemlerini sonlandırdılar.

photo 2p 3