adhk tarafından

ADEF; Sivas katliamını 21. yıl dönümünde lanetliyoruz!

Haziran 30, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

sivas_sehitleri_unutmaADEF (30-06-2014) Her Ulus ve İnançtan halklarımıza!

Bundan tam 21 yıl önce, geleneksel hale gelmiş olan ‘PirSultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak üzere Sivas’ta bulunan onlarca insanın konakladığı Madımak Oteli kalabalık bir gerici güruh tarafından kuşatılmış, ardından saatler süren gösteriler eşliğinde ateşe verilerek yakılmıştı. Bu canice saldırı sonucu, aralarında aydınların, sanatçıların da bulunduğu 33 insanımız yakılarak, dumandan zehirlenerek aramızdan alınmıştı. Devlet, bütün bir güne yayılan bu caniliği dakika dakika izlememiz için adeta elinden geleni ardına koymamıştı.

Bir kültür sanat şenliği, faşizmin sokak gücü durumundaki karanlık bir güruh tarafından tam anlamıyla kara bir güne dönüştürülmüş, tarihe bir not daha düşülmüştü.

Osmanlıdan başlayarak TC Tarihine, oradanda günümüze kadar, Onların tarihi zaten hep kırımlar, yıkımlar, vahşetler tarihi değil miydi? Bu pratiklerini bir kez daha segilemiş,cinayetlerine, toplu kırımlarına bir yenisini daha eklemişlerdi Sivas da. Hem de, yine bir vahşete kurban edilmiş olan Pir Sultan adına düzenlenen bir etkinlikte yaşanmıştı bütün bunlar.

Tarih boyunca Zulme, Sönürüye, Katlim ve Soykırıma uğrayan halklarımız…

1993 yılında Madımak Oteli’nde tutuşturulan gericilik ateşi, bu gün Suriye ve Irak başta olmak üzere, koca bir coğrafyada çok daha büyük ve yıkıcı yangınlara, devasa bir insanlık ve uygarlık dramına dönüşmüştür !

Artık çok iyi bilinmektedir ki, Sivas’ta savunmasız 33 insanımızın canına kast eden gericileri kışkırtan, içimizi yakan yangını el ovuşturarak saatlerce izleyen halk düşmanı güçler, günümüzde ülkeleri kana, ateşe ve dehşete boğan gözü dönmüş canilerle aynı kökene ve aynı zihniyete sahiptirler.

Sivas yangınının hesabı gereği gibi sorulamadığı içindir ki, bu gün gericilik her alana sirayet etmeye, egemenlik kurmaya ve diri, dinamik toplum yaşamını kendi karanlık cenderesine hapsedip boğmaya başlamıştır.

Yoksulluğa, cehalete, karanlığa mahkum edilmiş toplumların, gericiliğin gelişip güçlenmesi için bulunmaz bir olanak sunduğunu tarihsel deneyimler yeterince göstermiştir. Aklı, vicdanı gericilikle, nefretle zehirlenmiş olanlar, içinde yaşadıkları toplumları kanlı, karanlık bir dünya ya sürükleyip örselemekten, ona ağır ve yıkıcı bedeller ödetmekten geri durmazlar. Bu gün özgürlüge, aydınlanmaya en çok ihtiyaç duyan toplumlar ve ülkeler nezdinde bunun çok çarpıcı örnekleri fazlasıyla yaşanmaktadır. Toplumların çağdaşlaşma, özgürlüğü, adaleti ve barışı kazanma arzusunun önü, bir ‘seçenek’ olabilirmiş gibi, bin yılların kiri, küfü ve pasıyla kesilmek istenmektedir.

Unutulmamalıdır ki, gericiliği büyük bir aymazlıkla hoşgörenler, çeşitli gerekçelerin ardına sığınarak onun gelişip güçlenmesi için zemin ve ortam yaratanlar da, günü geldiğinde bu ateş çemberinin içine düşmekten kendilerini kurtulamayacaklardır.

Gericilik, iktisadi ve politik çıkarları uğruna gözünü tümüyle karartmış olan emperyalist merkezlerin yıllardır besleyip büyütmesi, teşvik etmesi sayesinde bu günkü gücünü ve cüretini kazanmıştır. Bu açıdan bakılınca, gericiliğin aslında emperyalizmin basit bir maşası haline nasıl geldiği anlaşılır olmaktadır. Onlar, bir yandan sahte bir edayla herkes için ‘demokrasi’ , ‘özgürlük’ vadederken, öte yandan toplumların gerici temeldeki sosyal-dinsel parçalanmışlıklarını ahlaksızca kullanmakta, bu parçalanmışlıkları daha da kışkırtarak derinleştirmekte ve egemenliklerini bunun üzerine inşa etmektedirler.

Dinsel ve mezhepsel parçalanmalar üzerine şekillenen politikalar günümüz Türkiye’sinde özellikle AKP gericiliği eliyle açıktan icra edilir olmuştur. Bu gün milyonlarca Alevi ya da Hıristiyan yurttaştan da toplanan vergilerle oluşan ulusal bütçenin önemli bir bölümü, hiçbir hukuki ve ahlaki kural dikkate alınmaksızın‘Diyanet İşleri Başkanlığı’ adlı kuruma aktarılmaktadır. Bu da kafi gelmemiş olacak ki, toplum hayatında adeta bir ‘Tarikatlar Tiranlığı’ kurulmak istenmektedir.

Yıllar boyunca bu Tekçi, inkarcı Devlet politikası hüküm sürerken, Alevilerin Cem Evleri Resmi ibadet hane olarak kabul görmemiştir, inançları üzerindeki asimilasyoncu politikalar devam etmektedir.

Türk hakim sınıfları, yurtsever Kürdistan özgürlük hareketinin karşısına da aynı silahla çıkılmak istemişlerdir. Hizbullah türü kontra yapılanmalara yıllarca cellatlık görevi verilmiş olması, bu gün Rojava’da filizlenen özgürlük yürüyüşünün El Nusra ve benzeri sapkın gerici güruhlarca boğulmak istenmesi yeterince öğreticidir.

Bundan 21 yıl önce Madımak Oteli’nde işlenen toplu cinayet, bu gün Suriye’de, Irak’ta yaşanan ve hepimizi dehşete düşüren vahşete açıktan yapılmış bir çağrı niteliği taşımaktadır. Gericilik alt edilmedikçe, özgürlük de, halklar arası barış ve dostluk da, demokrasi de kazanılamaz.

Sivas’ta katledilen aydınlarımızı, sanatçılarımızı bu bilinçle ADEF adına bir kez daha saygıyla anarken, emperyalizmin maşası durumundaki gericiliği şiddetle kınıyor, tüm ilerici, vicdan sahibi insanlarımızı, halklarımızı ve Dersim toplumunu bu insanlık dışı şiddet ve katliamlara karşı birlikte ortak mücadeleye çağırıyoruz.

Avrupa Demokratik Dersim Birlikleri Federasyonu (ADEF)

30 Haziran 2014

KASIM KOÇ tarafından

ABD’nin Kanlı BOP Projesi IŞİD ve SURİYE

Haziran 30, 2014 de KASIM KOÇ KASIM KOÇ tarafından

Dünya Churchill’i şu sözleriyle tanıdı: “Bir damla petrol bir damla kandan daha kıymetlidir.” (1)

Özelikle 19. Yüzyılın başlarında sermaye güçleri büyük şirketlerin kendi aralarında açık ve gizli Petrol savaşı başlamaları Churchill’in sözlerin ne kadar doğru olduğunu tarih bize kanıtladı.

Bir damla Petrol, O bölge halkının kanından daha da değerli anlamını yükleyen sermaye güçleri orada petrol için kanın hiç bir kıymeti yoktu, olamazdı da.

Nitekim sermaye güçleri, son yüz yılı tamamen Petrol üzerinde tüm plan ve projelerini yaparak Sahra Çöllerini Cehennem kazanları misali yaktılar-yıktılar.

Koca bir asır geçmesine rağmen Petrol önemini korurken Emperyalistler de kendi aralarında ki petrol rafineleri ele geçirmek için savaşlardan savaşlara halkları sürüklediler.

19. yüzyılın başında Petrol Sanayide devrim niteliğinde gelişme kaydedince Çöllere hakim olan dönemin Osmanlı İmparatoruna Sermaye güçleri tarafından “Hasta Adam” ilan ettiler.

Ekonomisi kötüye giden Çarlık Rusya, AB, Britanya vb. dönemin büyük devletleri krizlerini atlatmak için gözlerini Çöllerin derinliklerinden yeryüzüne çıkan siyah altına diktiler ve böylece birinci paylaşım savaşı kaçınılmaz oldu.

Bulunan bu siyah altın akaryakıtı “Hasta Adamın” yıkılmasına, dağılmasına neden oldu.

Osmanlı İmparatorluğu dağılırken batılı emperyalist güçler Ortadoğu da Osmanlının işkal ettiği toprakların olduğu bölgelerde bugünkü devletleri batılı emperyalist, Kapitalist sermaye güçleri tarafından kendilerine bağımlı olarak kukla, işbirlikçi devletçikler oluşturdular.

Bir asır içerisinde bölgelerde büyük devletler tarafından bazı darbeler yaparak, yaptırarak Arap devletlerin yönetimleri el değiştirip klikleri değişse de esasında Ortadoğu da ki Arap devletleri bağımlı, uşak özelliklerini korudular.

Ancak dönem, koşullar, çağ değişti, insanlar bıktı usandı bu diktatör devletlerden. Artık bu devletleri yöneten kişi, ailelerde tıpkı Osmanlı gibi “Hasta Adama” dönüşmüşlerdi.

Kapitalist, emperyalist güçler Ortadoğu da ki bu kukla devletlerle yeni bir sayfayı açmak, onlarla yeni süreci yürümek imkansızdı. Olamazdı da.

Bundan dolayı da Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında yıllarca dünya kamuoyunu tartıştırarak yeni bir döneme hazırladılar.

Sonunda;

Arap Baharı adı altında emperyalistlerin altın tepside hazırladıkları büyük oyunu dünya kamuoyuna kanlı BOP projesini olarak sunmayı başardılar. Fakat esasında da bu BOP adı altında sundukları Arap Baharı 11 Eylül sonrası ABD’nin Irak’a yönelik başlatmış oldukları Askeri hareketin hemen akabinde denk gelmektedir.

ABD kendi işbirlikçisi, uşağı olan Saddam’ı gözden çıkarıp ‘Çöl Fırtınası’ ve benzeri adı altında operasyon başlatması ile BOP’ un da uygulamaya konmanın da zamanı gelmişti.

Karadan ve havadan başlayan hareket fiili olarak Irak’ı 9 Nisan 2003’te işkal ederek başarılı operasyonundan sonra Bağdat’ı ele geçiren ABD, Ortadoğu ve K. Afrika ülkelerinde ki kendi kukla dikta rejimleri ile artık beraber yürütemeyeceklerinin kararını vermişlerdi.

Kendilerine bağlı olan bölgelerin diktatörlerine artık ihtiyaç duymadıklarını, kendilerini yenilemeleri, reform yapmaları dahi o kukla diktatörleri kabul etmeyeceklerini, yeni sürece onlarla yürümeyeceklerini açıkça medya aracılığı ile beyan etmişlerdi.

Bundan dolayı da Bağdat düştükten sonra bu diktatörlerin kaderlerine razı olmaktan başka şansları kalmamıştı.

Biraz kısa tarihimize geri dönersek yukarıda söylemek istediklerimi rahatlıkla görebiliriz.

Tarih 3 Eylül 2003’te Amerikalı general ve o dönemde Dışişler bakanı olan Colin Powell Şama gidip Esad’ı ziyaret ettikten sonra basına açıktan verdiği demeç aynen şuydu “İran’dan uzaklaşın, uzak durun, Hamas ile Hizbullah’a verdiğiniz desteğinizi durdurun ve derhal ilişkilerinizi de kesin” demişti.

Bu demeçte okumamız gereken esas konu şudur Şii ile Sunni inançların bölgeye hakim olma savaşların dönemi başlamış anlamına gelmektedir.

Yani mezhep, aşiret savaşları kapıdadır. Bölge ve Dünya savaşlarını göze alamayan ABD ve batılı güçler ne yapacaklardı? Kuşkusuz bölgede iç savaşları yaratarak o bölgedeki halkların arasına nifak tohumlarını koyarak onları bir birlerine kırdırtmak ve böylece de bölmek, parçalamak ve yönetmek siyasetini başarılı bir şekilde uygulamak. Ki uyguluyorlar da.

Powell ABD’nin Ortadoğu için yeni stratejilerini böylece basın aracılığı ile tüm dünya kamuoyuna sunmakla kalmayıp aynı zamanda bölgedeki kendi uşakları olan diktatörlere de “Sizlerle bundan sonra yol yürüyemeyiz” mesajını da açıktan vermiş oldu.

Powellin söylediklerin pratikte uygulanan siyasetin; Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek ve Kaddafi gibi uşakların sonu burada örnek olarak vermek mümkün.

Powell aynı mesajı Şam yönetimine de vermişti. Oğul Esad “Reform, değişim” sözü verdiyse de sadece ABD değil, Bölgedeki ABD’nin uşak AKP yöneticileri olan Dışişler bakanı Davutoğlu ve Türk Başbakanı R.T. Erdoğan dahi Esad’ın bu değişimini “Kabul etmiyoruz. Gideceksin” diyorlardı.

Tamda bu süreçte kimsenin bilmediği, tanımadığı IŞİD ve Nusra gibi örgütler ortaya çıktılar. Bu örgüt militanları dünyanın dört bir yanından toplanıp Suriye’ye getirildiler. İşte ABD’nin bölgedeki yeni politikasının ürünü olarak sadece bölge halkı değil tüm dünya halkları da böylece bu örgütleri Arap Baharı adı altında ABD’nin de altın tepside sunduğu BOP Projesini de tanımış, öğrenmiş oldular.

IŞİD denen örgüt kısa sürede palazlanıp gelişmesini, büyümesini kimse görmek istemedi, tüm bu gelişmelerden başta ABD, İsrail ve Türkiye haberleri yokmuş gibi davrandı. Oysa tüm bu gelişmeler esasında da bu üç devletin denetiminde gelişti.

Bu örgüte para kaynağı nereden akıyordu, silah ve militanlar nereden geliyordu sorusunu soran yoktu.

Türkiye de eğitilen ve her türlü destek alan bu örgüt ve militanları aynı zamanda da Türkiye sınır kapıları sonuna kadar bu örgütlere açılmıştı.

Suudi Arabistan, Katar gibi hak ve hukukun olmadığı bu ülkenin kralları ise Suriye’ye “demokrasi” getirmek için paralı militanlar gönderdiler. Militanlara istedikleri kadar para, silah ve insan gücü temin ettiler.

Afganistan’a, Irak’a, Libya’ya, Mısır’a “Demokrasi” getiren ABD şimdide Suriye’de diktatör Esad’ı devirip onun yerine IŞİD, Nusra gibi örgütler aracılığı ile “Demokrasi, insan haklarını” getirecekti.

ABD ve İsrail son anda politika değişikliğine giderek Esad’ın düşmelerini önlediler. Bu eli kanlı örgütler ileride bölgenin jandarması olan İsrail devleti için büyük tehlike arz etmekteydi. Ve ayrıca da Türkiye’de barınan beslenen bu örgütlere destek veren Türk devleti ve onun siyasi temsilcisi R. T. Erdoğan Katarın da desteğini ardına alarak ABD’nin kendisine biçtiği misyonun dışına çıkmaya çalıştı. Tamda burada ABD ve İsrail AKP’ye müdahale etti, müdahale edince Türkiye zeytinyağı gibi su yüzüne çıktı, kolu kanadı kırılan bir Türkiye siyasetini görmeye başladık. Tamda bu noktada ABD ve İsrail, Suriye politikasında değişikliğe gittiğini görüyoruz.

ABD bu IŞİD denen bir grup Terörist militanına öyle büyük misyon biçti ki, Irak da yarattığı kaos sonucu Sunni bölgesine doğru bu örgütü sürünce tüm sunilerden taban buldu ve milyonların yaşadığı kentlere hakim oldu.

IŞİD, böylece Irak da ki Cehenneme giden yolun kapısını da açmış oldu, o cehennemde sadece Şiiler değil tüm bölge halkın uzun süre yanacağı muhakkak. En çokta IŞİD ve buna benzer örgüt militanları ileride yanacaklarına inanıyorum.

IŞİD üç yıldır Suriye de yaptığı vahşilikleri ileriki dönemde ABD, IŞİD’ı gözden çıkaracağı muhakkak, işte o zaman tüm dünya kamuoyuna Suriye de yaptıkları vahşeti göstererek. O görüntülerle başta İslamiyet’i bir canavar, vahşi inançlı insanlar olduklarını batılı topluma gösterecekler. Tüm dünya kamuoyuna da bu teröristleri silip atmak “Sonsuz özgürlükler getireceğim” diyecek ve destek istiyecektir. Tıpkı Afganistan da Taliban ve El Kaide’ye yaptığı, uyguladığı siyaseti uygulayacaktır. Irak da Saddam Hüseyin’e önce kimyasal silahlar vererek kullanmasını, Kuveyt’e girmesi için teşvik etmesi ve sonrada Saddam’a müdahale etmesi için meşru olan koşullar ortaya çıkararak müdahale etmesi gibi. Yani her zamanki gibi ABD böl parçala siyasetini uygulayarak yönetmeye devam edecektir. Bölgenin geldiği sonuç ise;

IRAK: Irak’ı Sunni, Şii ve Kürt bölgesi olarak üçe bölecekler.

SURİYE: Suriye de şimdilik üç bölge haline gelmiş durumda Esad’ın denetiminde olan Şam hükümeti, IŞİD- Nusra gibi Radikal örgütlerin dışarıdan aldıkları destek ile Halep, Hama gibi şehirlerden oluşan bölge ve Kürtlerin denetiminde olan Rojava Kürdistanı.

Yüz yıl önce bölgede devletleşmeyen tek Ulus Kürtlerdi, bu dönemde emperyalistler Kürtlere sağladıkları olanaklar ile stratejik müttefikler haline getirdiler ve Kürtler ulusallaşma meselesinde kazanan Kürtler oldu Devletleşecekler. Kürdistan devleti güney Kürdistan da bağımsızlığını ilan etmek için koşullar olgunlaşmış kapıda bekliyor.

Önümüzdeki dönemlerde de bu Katil sürüsü olan IŞİD ve benzeri radikal İslam örgütleri Türkiye’nin içini karıştıran, Suudi Arabistan’ı ve Katar Emirliği’ne “Özgürlük getiriyoruz” diye ortaya çıkarlarsa hiç şaşırmayın. Bunlar seyyar birlikler gibidirler. Bu örgütler artık ABD’nin elindeki Kurt sürüsüdür. Kışın kurtlar sürekli açtırlar ve hep saldırırlar kan olmadan yaşayamazlar bunlarda tıpkı bu vaziyete dönmüşlerdir.

Devrimci dinamiklerin oldukça cılız olduğu bir dönemde Ortadoğu geçmektedir.

Ortadoğu’nun yoksul emekçi halkların nihai zaferleri oldukça uzak görünse de, devrimci mücadele zayıf olsa da, bugün açısında emperyalistlerin istediği biçimde at oynatsa da bu hep böyle gider anlamına da gelmez.

O coğrafyalar yıkılmaz nice saltanatlar yıkmıştır.

Er yada geç ABD ve diğer gerici güçlerin saltanatları da yıkılmaya mahkumdur…

Notlar

(1) Alperen Gürbüzer, Bir damla kan bir damla PETROL Kitabından

29.06.14

Kasım Koç

adhk tarafından

2 Temmuz Katliamını Unutmayacak, Unutturmayacağız!

Haziran 29, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

adhk-logo-yeni-300x300

ADHK (30-06-2014) 2 Temmuz’da Sivas’ta,Türkiye-Kuzey Kurdistan tarihinde, eşine az rastlanır, insanlık dışı bir katliam gerçekleştirildi. Katliamın yeni bir yıl dönümünde bilinsin ki, acımız kadar, öfkemiz de tüm tazeliğini, canlılığını koruyor.
Bu alçakça gerçekleştirilen katliamın 21.yıl dönümünde yine öfkeliyiz!
Öfkeliyiz, çünkü, Faşist Türk Devletinin şeriatçı katil sürüleri, tam bir kontr – gerilla eylemiyle, 33 güzel insanı yakarak katletti ve zanlıları ceza almadan halen ortalıkta geziyor. Zaman aşımıda çabası!
Öfkeliyiz çünkü, Sivas katliamının üzerinden 21 yıl geçmesine rağmen, ne ezilen inançlarıyla Aleviler, ne de ödedikleri bedellerin, hiç bir somut elle tutulur yasal karşılığı, kazanımı, dün olduğu gibi bugünde yok.
Bırakalım bunları, AKP’li politik islam pratiği yıllarında, bu katliamı gerçekleştiren şeriatçı – faşistlerin avukatları utanmadan, bol bol timsah göz yaşı dökerek, bakan ve milletvekili olarak boy gösterdiler. Adeta alay edercesine resmi devlet dini Sünni’lik eliyle; Suriye’de, Irak’ta IŞID gibi “dindaşlarıyla, Alevilerin vergilerini yardıma, desteğe tahvil edip, kelle kesen yeni “Cihat”lara destek üssü oldular, oluyorlar.
Katliamın gerçekleştirildiği Madımak otelini, katliam müzesine dönüştürmekten dahi kaçınan, bu iki yüzlü şarlatanlar, oteli kapatarak, adeta “unutun gitsin” demeye getiriyorlar.
Sivas’ ta Alevi, aydın, sanatçı, muhalif, solcu, kürt kimliğiyle yanan canlar, bugünde, Gezi sürecinde kurşunlanarak, tekmelenerek katledilip, Roboski ‘ de parçalanarak, SOMA’da ocaklarda diri diri mezara konuyorlarsa, nasıl unuturuz. Bunu istemek küstahlıktır!
Hayır, unutmayacak, unutturmayacağız!
Katliamın 21.yılında, tekbir sesleri arasında, alçakça, kalleşce katledilen canların anılarını, faşizme ve her türden gericiliğe karşı mücadelemizde güce dönüştürerek, öfkemizi biliyoruz, bilemeye devam edeceğiz.
Ezilenlerin kanıyla yazılan Dünya tarihi, binlerce kez kanıtlamıştır ki; Zalimin zulmü varsa, İsyanda, direnişte, teslim olmayan, can feda kahramanlıkta vardır. Ve boşuna tarihin ileri akışına karşı katliam bentleri örüyor, Tek’çiliği dayatıyor resmi faşist yeni-eski devlet güçleri.
Biz kurulduğu günden bu yana, her türlü faşist katliama, baskıya ve zulme karşı mücadele bayrağıyla, direniş cephesinde onurlu bir yer tutan ADHK olarak;
2 Temmuz 1993’de, yüreği aydınlık bir geleceğin coşkusuyla çarpan 33 güzel insanın katledilmesinin 21. yıldönümünde, bir kez daha haykırıyoruz! Pir Sultanlardan, Bedreddinlere, Suphilerden, Mahirlere, Denizlerden İbrahimlere devam eden devrimci mücadelenin siperlerinde, 2 Temmuz’da ölümsüzleşenlerimiz için, zafere kadar nöbet tutmaya devam edeceğiz!– 2 Temmuz Katliamının Hesabı Sorulacak!
Unutmayacak, unutturmayacağız!
Kahrolsun Faşizm ve Her Türden Gericilik!

ADHK  (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu)
adhk tarafından

Mehmet Ayvalıtaş için anıt mezar yapıldı

Haziran 29, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Ant Mezar.29.06.2014Türkiye Mimar ve Mühendisler Odaları Birliği (TMMOB)’nin girişimiyle Gezi Ayaklanması sırasında hayatını kaybeden Mehmet Ayvalıtaş için Eski Çekmeköy Mezarlığı’nda bir anıt mezar yapıldı

HABER MERKEZİ (29-06-2014)- Gezi Ayaklanması sırasında şehit düşen Mehmet Ayvalıtaş için TMMOB’un girişimleri sonucu, Eski Çekmeköy Mezarlığı’nda anıt mezar yapıldı.

Anıt mezarın üzerinde Mehmet’in yanı sıra oğlunun kaybının ardından yaşamını yitiren anne Fadime Ayvalıtaş’ın silueti de yer alıyor.

Anıt mezar açılışına SODAP, KESK, ESP, Çekmeköy Halk Meclisi ve Taksim Dayanışması Platformu üyeleri katıldı.

Katledilen Gezi direnişçileri anısına saygı duruşu

Açılış Mehmet Ayvalıtaş şahsında hayatını kaybeden bütün Gezi direnişçileri anısına bir dakikalık saygı duruşuyla başladı. Daha sonra TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Süleyman Solmaz bir konuşma yaptı.

Ardından söz alan baba Ali Ayvalıtaş konuşmasında şunları söyledi: “TMMOB’a böyle bir anıt mezar yaptığı için teşekkür ediyorum. Mehmet’ime milyonlar sahip çıkıyor. Ben oğlumla gurur duyuyorum. Cumhurbaşkanlığı seçimi olacak, memleketi yönetenler bizden oy isteyecekler. Sekiz gencimizi anmayan insanlar bizden oy istemesinler.”

adhk tarafından

Mitinge Çağrı; 2 Temmuz’u unutmadık unutmayacağız

Haziran 28, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

sivas_katliamiHamburg (28-06-2014) 2 Temmuz 1993 yılında Sivasda Pir Sultan Abdal anma törenlerine katılan, yazarlar, öğrenciler, devrimci ve demokratlar madımak otelinde birebir devletin kontrolünde, dinci şeriatçı gerici güçler katliam gerçekleştirdiler. Yapılan katliamın üzerinden geçen bunca zaman zarfında bugün halen ortadoğuda Emperyalıst-Kapitalist gericilk şeriatçı güçlerin elleriyle katliamlarına devam etmektedir. Sivas katliamının yıldönümü vesilesiyle, Genelde Dünyada yaşanan katliamlar, özelde ise Dersim, Çorum, Maraş, Gazi, Liceye, Liceden Geziye ve roboskiye uzanan katliamları kınıyoruz .Tüm devrimci demokrat yurtsever duyarlı kesimleri bu vesileyle düzenliyeceğimiz bu protesto mitingine katılmaya çağırıyoruz.

TARİH: 2 TEMMUZ 2014 ÇARŞAMBA

SAAT:18:00

YER   : ALTONA MERCADO ONU

DÜZENLEYEN:   Demokratik Güçbirliği Platformu Hamburg

adhk tarafından

ADHK Genel Konseyi 1. Toplantı Sonuçlarında ADHK Kolektif Tatil Kampı

Haziran 28, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

tatil afis 2014ADHK (28-06-2014) Kamp materyalleri bölgelere dağıtıldı Keza internet üzerinden propagandası yapılıyor Şu ana kadar komiteye ulaşan bilgiye göre 150 kişiyi aşan bir katılım var. Katılımın yanısıra kamp çalışmalarını daha yeni programlarla güçlendirmeliyiz. Konsey üyelerinin kampa ve Kamp komitesine katılmalarının gerekliliğinin üzerinde duruldu Bileşenlerin kampa gereken duyarlılığı göstermeleri kendi alanlarına düşen eğitim ve kültürel faaliyet programlarını hazırlayıp sunmaları vurgusu yapıldı. Kampta yakaladığımız ilişkiler, daha sonra bölgelerde hissedilir derecede siyasal ilişkilere dönüşebiliyor. Aynı zamanda kolektif değer olarak yakalanan bu durum, keza mali açıdan da bir kazanım sağlıyor.

Konseyin 1. Toplantısından sonra gerҫekleşen ADKH Kurultayının ertesinde Kadın Hareketi Tatil Kampımızdaki faaliyetlerine ilişkin görevlendirme ve planlama yapmıştır. Bu konuda komitemiz bilgilendirilmiştir.

Kamp başlangıç tarihi: 26 Temmuz, bitiş tarihi 15 Ağustos 2014

Kamp Komitesi; Manuel, Doktor, Kirve, M.Can,  İnci, Kemal, Ali İhsan

Kolektif Tatil Kampımıza katılacak arkadaşların, 15 Temmuz 2014 tarihine kadar, ADHK’ya bağlı, Federasyon / Dernek veya doğrudan Genel Konseye kendilerini bildirmelidirler. Başta Genel Konsey, Bileşen Temsilcileri, Fedrasyonlar ve komite üyeleri faaliyet alanlarındaki katılım sayısını mutlaka 15 Temmuz 2014 tarihine kadar info@adhk.de ve adhktatilkampi2014@yahoo.com.tr mail adreslerine bildirmelidirler. Daha geniş bilgiyi adhktatilkampi2014@yahoo.com.tr adresinde ulaşabilirsiniz.

Tatil Kampı komitesiyle ilitişim: 00 34 631 782 396 (Bu numara 19 Temmuz 2014 tarihinden itibaren kullanımdadır.)

ADHK Genel Konseyi 1. Toplantı Sonuçlarında

(Haziran 2014)

adhk tarafından

Faşist T.C.ordusu Rojava sınırında bir kişiyi katletti

Haziran 28, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Rojava snr katliam.28.06.2014Kilis’ten Rojava’nın Efrîn Kantonu’na geçmek isteyen Ehmed Mihemed (18) adlı Rojavalı bir genç, dün faşist TC ordusunun açtığı ateş sonucu hayatını kaybetti

HABER MERKEZİ (28-06-2014)- Kilis’ten Rojava’nın Efrîn Kantonu’na geçmek isteyen Ehmed Mihemed (18) adlı Rojavalı bir genç, faşist T. C. Ordusunun açtığı ateş sonucu katledildi.

Mihemed, sınırı geçtikten sonra kantonun Şera bölgesinde yer alan Dêrsiwane ve Şiltehtê köyleri arasında askerlerin açtığı yaylım ateşinin hedefi oldu.

Karnından aldığı kurşunlarla ağır yaralanan Mihemed, Efrin kentindeki Avrîn Hastanesi’ne kaldırıldı. Fakat tüm müdahalelere karşın kurtarılamayarak hayatını kaybetti.

Kaynak: ANF

adhk tarafından

Evrim Konak’a 1.5 yıl hapis ‘cezası’ daha!

Haziran 28, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

EvrimKonakMKP dava tutsağı Evrim Konak’a, hapishane yönetimini sürgün sırasında sloganlarla protesto ettiği gerekçesiyle 1,5 yıl hapis ‘cezası’ verildi

HABER MERKEZİ(28-06-2014)- Elbistan Hapishanesi’nden Sincan Kadın Kapalı Hapishanesi’ne sürgünü sırasında hapishane yönetiminin keyfi tutumunu protesto ettiği iddiasıyla mahkemeye sevk edilen Konak’a 1.5 yıl hapis ‘cezası’ verildi.

Daha önceden de Sincan F Tipi Hapishanesi’nde gardiyanların işkencesine ve hücre ‘cezasına’ maruz kalan Konak, verilen hapis cezasına itiraz ederek, hapishane yönetiminin ve gardiyanların keyfi tutumunu protesto etti.

adhk tarafından

MKP’den Sivas Katliamı’na ilişkin açıklama

Haziran 27, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

MKP_bayrakMaoist Komünist Partisi (MKP) Merkez Komitesi Enformasyon Büro tarafından kaleme alınan ve elimize e-mail kanalıyla ulaşan, “2 Temmuz Sivas, Ne ilk ne de son katliam’dır! Tüm katliamların hesabını Sosyalist Halk Savaşımızla soracağız!” başlığını taşıyan açıklamayı öneminden dolayı okurlarımızla paylaşıyoruz

HABER MERKEZİ (27-06-2014)- “Dünya ve Türkiye- Kuzey Kürdistan proletaryası ve emekçilerine!

Osmanlı’dan TC’ye uzanan sömürücü ve zulümkar egemenlerin tarihi; inkar, asimilasyon, imha, katliam ve soykırımlar tarihidir. Bu yönüyle Anadolu ve Mezepotomya’nın kadim halklarının çoraklaştırılmasının tarihidir.

2 Temmuz 1993 Sivas Katliamı da bunlardan sadece biridir. Zira bu katliamlar ne ilk ne de son olmuştur. Hem öncesi hem de hala devam eden katliamlar tarihi Sünni Türk İslam bayrağı altındaki tekçi faşist Türk devletinin genel karakteristik özelliğidir. Sivas Katliamı’nın ardından 21 yıl geçmesine karşın hala ne faşist tekçi katil devlet, ne de onun yukarıdan aşağıya hiçbir sorumlusu ve tetikçileri doğru düzgün yargılanmadığı gibi, algı yönetimleri ve manipülasyonlar üzerinden kitlelere yalan söylenmeye devam edilmektedir.

Çok uluslu ve inançlı coğrafyamızda, yüzyıllarca bugün de gericilerce devam eden ‘tek inanç- tek bayrak- tek millet- tek vatan- tek dil- resmi tek tarih- düşünce’ imtiyazları ve tekeli şeklinde ifade edilen tek ulus- inanç eksenli cumhuriyet epistomolijisi uygulanmaktadır. Burada efendilere mutlak itaat istenir. Boyun eğmeyenlerin ‘katli vaciptir’ yasası işlemektedir. Dindar ve kindar nesil yetiştirme operasyonları tüm hızıyla sürmektedir. Özgün kimlik- kültür- inancın inkar edilerek, egemenlere adapte olmayanlara baskı, Osmanlı ve devamcısı Türkiye- Kuzey Kürdistan egemenlerinin önemli tarihsel özelliğidir. Fiziksel- kültürel- beyaz asimilasyon, inkar ve imhanın her türüne karşı özgür yaşam ve özgür düşünce temel yönelimimizdir. Hiçbir zorunlu inanç tanınmamalı ve bütün inançlar için tam hak eşitliği temelinde her bir inancın kendini özgür bir şekilde ifade edeceği asgari bir toplumsal sistem olarak Sosyalist Cumhuriyetler Birliği bayrağını kaldırıyoruz.

Faşist Türk devleti bugün de kendi Alevisini, kendi Kürt’ünü, kendi işçisini ve nitekim benliğinden, ezilen ve sömürülenlerin ilerici ve devrimci tarihinden, kendi özgücü ve özgüvenine sahip kendi özgür düşünce ve yaşamından koparılarak sömürücü ve zulüm düzeninin bir parçası haline getirilip ona boyun eğen kendi insanını yaratmak istemektedir. Bu temelde tekçiliği, Sünni Türk İslam bayrağı ekseninde yeniden üretmenin teorik pratik politkaları içerisindedir. Tekçi faşist Türk devletinin Alevi çalıştayları ve ‘Ali’ siz Alevi’ operasyonu da bu anlamda tasfiye politikalarının birer halkasıdır.

Ezilen Kürt ulusunun ayrılma hakkı, azınlık milliyetler ve Aleviler başta olmak üzere ezilen inanç gruplarının özgürlüğü, her miliyetten halkların sosyalizm ve komünizm için birliğinin temel koşuludur. Türkiye- Kuzey Kürdistan coğrafyasında hedefimiz bölgesel özerklik ve yerel yerinde yönetim temelinde Sosyalist Cumhuriyetler Birliğidir.

Andımız olsun ki Osmanlı’dan günümüze tüm katliamların hesabını soracağız. 2 Temmuz Sivas Katliamı’nda yaşamını yitirenler özgülünde canlarını daha iyi ve özgür bir düşünce ve yaşam için ölümün üzerine yürüyerek ateşe verenlerin anıları önünde bir kere daha eğiliyoruz. Bütün inançlara mensup kesimlerin ve inanmayanların özgür yaşamı ve özgür düşüncesi için Türkiye- Kuzey Kürdistan işçi ve emekçileri tekçi- faşist Türk devletine karşı Partimiz Maoist Komünist Partisi önderliğiyle birleşerek Sosyalist Halk Savaşı’nı vermeye çağırıyoruz. Asla unutulmamalıdır ki Sosyalist Halk Savaşı, proletarya ve emekçilerin doğrudan kendi meşru kaçınılmaz bir savaşıdır. O halde savaşalım ve kendi kurtuluşumuzu ve özgürlüğümüzü elde edelim.

Kahrolsun 2 Temmuz Sivas Katliamı ve tüm katliamlar!

Ezilen ve sömürülenlerin haklı ve devrimci mücadelesi, katliamlarla engellenemez!

2 Temmuz Sivas, ne ilk ne de son katliamdır!

Katliamların hesabını Sosyalist Halk Savaşımızla soracağız!”

TEMEL DEMİRER tarafından

 İSYANKÂR DEĞERLER TOPLAMI: ALEVÎLİK[1]

Haziran 27, 2014 de TEMEL DEMIRER TEMEL DEMİRER tarafından

TEMEL DEMİRER

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim.”[2]

 

Alevîlerin hâli, Türkiye’nin laik olmadığının, ayrımcılık ve baskı gerçeğinin kanıtıyken; Hasan Ali Kızıltoprak’ın işaret ettiği üzere, “Alevîlik, değerler toplamıdır.”

Evet, “yürü bre hızır paşa/ senin de çarkın kırılır/ güvendiğin padişahın/ o da bir gün devrilir” diye haykıran bir değerler toplamıdır Alevîlik…

Hani Hacı Bektaş-ı Velî’nin, “hararet nardadır, saçda değil/ keramet baştadır, taçda değil/ her ne arar isen kendinde ara”!

Pir Sultan Abdal’ın, “her nereye gitsem, yolum dumandır/ bizi böyle kılan, ahd-ü amandır/ zincir boynum sıktı hayli zamandır/ açılın kapılar şaha gideyim”!

Hallac-ı Mansur’un, “bana bak, onu gör; hep aynı şeyiz!”

Yunus Emre’nin, “cem’e eğrileri giremez,/ doğru gelenlerindir!

Nesimi’nin, “ben melanet hırkasını kendim giydim eynime/ ar-u namus şişesini yere çaldım kime ne,” dizelerinde haykırdığı üzere…

Onlar “kaçıncı ölmem bu hain/ pir sultan ölür, dirilir” gerçeğiyle özdeşleşmiş Baba İshak’tır, Balim Sultan’dır, Hallac-ı Mansur’dur, Fuzuli’dir, Yunus Emre’dir, Karacaoğlan’dır, Ahmet Yesevi’dir, Dadaloğlu’dur, Hacı Bektaş-ı Velî’dir, Hayyam’dır, Kaygusuz Abdal’dır, Şah Hatayi’dir, Kul Himmet’dir, Virani’dir, Yemini’dir, Seyyid Nesimi’dir, Veysel Karani’dir, Tapduk Emre’dir, Şeyh Bedreddin’dir, Börklüce Mustafa’dır, Âşık Veysel’dir, Aşık Mahsuni Şerif’dir ve daha niceleridir…

Onlar Yavuz Sultan Selim’lerin kılıcı ve Şeyhülislâm Ebussuud’un fetvalarıyla yok edilme kastı karşısında, “sayılmayız parmak ile/ tükenmeyiz kırmak ile” diye haykıran Pir Sultan Abdal’ın nefesini Pınar Aydınlar’ın, Muhlis Akarsu’nun, Güler Duman’ın, Özlem Özdil’in, Hasret Gültekin’in, Arif Sağ’ın, Musa Eroğlu’nun, Ali Ekber Çiçek’in, Erdal Erzincan’ın, Sabahat Akkiraz’ın, Neşet Ertaş’ın, Muharrem Ertaş’ın sazı sözüyle ölümsüzleştirenlerdir…

“Alevîyim, Alevîsin, Alevî…” dedikleri için Onlar hep ezildiler, vuruldular, hakarete uğradılar, asimilasyona maruz bırakıldılar…

“Pişirdiği yenilmez” hakaretlerine maruz bırakıldılar…

Gizlice toplanmak zorunda bırakıldılar…

Korkutuldular…

Ama Onlar, “nam-ı hızır paşa, aslı devlettir/ ta ezelden beri özü zulmettir/ yakılan da asılan da emektir/ alır hızır paşa ahımız bizim,” terennümleriyle her şeye karşın semaha durmaktan vazgeçmeyen “Işık İnsanları”dır…

Alevîler tüm evren’in ışıktan yaratıldığını düşünür.

XVI. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı padişah fermanlarında ve yazışmalarında Alevîler, “Işık Taifesi” olarak anılmışlardır.

Osmanlı’nın İkinci Beyazıt döneminde “Işık İnsanları”nı katli yönünde fetva verilmiş ve ardından da Alevî olarak adlandırılmıştır.

 

“ALEVİLİK” DEYİNCE

 

Alevîlik, baskılar ve zulüm karşısında muhalif bir toplumsal bakış açısıdır.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin “Eline, diline, beline sahip olmak” düsturundan; “Ezelden ebede bildiğimiz haktır bizim. Haktan nida geldi hakka hak dedik” ve “Benim kâbem insandır,” deyişine hümanist bir anlayış ve duruştur.

İnsana “Can” derler; üstün tuttukları tek şey insandır.

Acı çektirilendir; kıblesi insandır; Egemenlerin başına daim bela olmuş mücadeleci bir topluluktur; içinde birçok kültürel öğeyi içeren kendine özgü bir kimlik…

Vicdan, iyilik, hoşgörü, barış, kardeşliktir; derdi, “İnsan-ı kâmil olma”dır.

Şamanistik inançlardan beslendiği her hâlinden belli olan bir duruştur; felsefi bir görüş ve kültürdür.

Kökenini pagan, batıni/ ezoterik öğretilerden alan bir yaşam kültürüdür Alevîlik. Senkretik bir yapısı vardır. Zerdüştlük, Mani dini, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi oldukça geniş bir spektrumdan beslenmiştir.

Yani paganizm, Şamanizm, Zerdüştlük, Hıristiyanlık, İslâm gibi semavi ve semavi olmayan dinler ile birçok Anadolu geleneğinden etkilenerek oluşan bir öğretidir.

Bir din veya mezhep olduğu tartışmalı olsa da, tıpkı Budizm gibi bir yaşam öğretisi, insanlığın yüzyıllarca biriktirdiği bilgelik pınarı olarak da görülebilir Alevîlik.

Alevîler ile Bogomiller arasında önemli bir etkilenme söz konusudur.[3]

Kültürel bir inançtır; insan odaklıdır; bir yaşam biçimidir. Kimse kimsenin inancını, ibadetini eleştiremez; “vahdet-i vücud”a inanırlar.

Nihai kertede “insan-ı kâmil olma” gayesindeki bir yoldur Alevîlik. Onu en iyi anlamanın yolu aşıkları bilmek, nefeslerini okumaktır. Hatayi, Virani, Kul Himmet, Sıdkı Baba, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre okumadan Alevî bilinemez…

İnsanı insan olduğu için seven ve insan sevgisine dayalı bir felsefe olarak Alevîlik, kadına özgürlük tanıyan öğretidir; “Enel hakk” diyendir; isyankârgeleneği içinde, Gezi/ Haziran ayaklanmasının da aktif destekçisi olmuştur.

Temel inanç(lar)ı varlıkların birliğidir; yolu bilim, dini sevgidir; kitabı, inancı insandır; 72 millete bir bakar, kadın erkek ayırmaz; mazlumun yanında olur, zalime karşı durur; her çiçekten öz alıp, bal yapar; Hz. Ali gibi, “Bin kere mazlum olsan da, bir kere zalim olma,” der.

Bunlarla birlikte İhsan Eliaçık, “Sünnîlik iktidar mezhebidir, Alevîlik ise ezilen Müslüman kitlelerin tepkisini ifade eder,” dese de; İslâm’ın bir mezhebi olarak gösterilmeye çalışılan Alevîlikte; İslâm’ın etkileri vardır. Ancak Alevîlik İslâm’la özdeşleştirilemez. O ne İslâm’ın bir mezhebi, ne de pek çok düsturunu paylaştığı Şiilik’in bir koludur.

Kolay mı? İslâm’daki “Allah İnancı” yoktur. “Kabesi insan”dır. “Enel-hak” der. İslâm’a göre bunlar “şirk”tir.

Erdoğan Çınar’ın ‘Alevîliğin Gizli Tarihi’ başlıklı yapıtında “Alevîlik ve İslâm”ın karşılıklı olarak ele alındığında dinlerin en temel noktaları olan: “- Yaradanın tanımı; – Ölümden sonrası; – Evrenin yaratılışı; – İnsanın yaratılışı” konularında bu iki bakış açısının neredeyse birbirine zıt inanışlar içinde” olduğu gösterilmektedir.

Mesela: “Yaradanın tanımı: İslâm-yaradan ve yaratılandan bahsederken; Alevîlik’te yaratılmışların bütünü yaradanın kendisidir.”[4]

Alevîliğin cenneti ve cehennemi vicdandır ve bunu da Namık Kemal Zeybek gibilerin anlaması/ anlamlandırması mümkün ve muhtemel değildir![5]

Nihayetinde tüm bu özellikleriyle tarihte, -K. Marx’ın din için işaret ettiği gibi-, “Izdıraba karşı protesto” aracıdır; öteki(leştirilenler)dir; muhalif bir kimliktir Alevîlik.

 

BİRAZ DA -YAVUZ’LU- TARİH

 

Anadolu’daki 1240’daki Babailer başkaldırısından beri tarihin acil gündem maddesi olan Alevîleri katleden Sivas, Maraş, Çorum vb pratikler ile Yavuz Sultan Selim’li tarihi gelenek arasında doğrudan bir ilişki vardır; olmuştur; olacağa da benzemektedir…

Örneğin “İçinde şeytan var” diye Anadolu’da sazı yasaklayan Şeyhülislâm Ebusuud’un, “Alevîlerin canları, malları, namusları size helaldir. Bunların evlenmesinden doğan çocuklar piçtir. Bunlar, gavurlardan daha kötüdür. Alevîlerle yapılan savaşta ölen şehittir. Bunların yaşadığı yerleri toptan yok etmek caizdir,” fetvası düşünüldüğünde İstanbul Boğazı’na yapılan 3. köprüye Yavuz Sultan Selim isminin verilmesi Alevîler için derin ve acılı bir anlam ile uyarıyı ifade eder.

Yavuz Sultan Selim, herkes için uyarıcı bir semboldür.

40 bin Alevî’yi katleden Yavuz’un ne ölçüde “gaddar” bir yönetici olduğunu, daha Trabzon Valiliği döneminden biliyoruz. Pontus- Rum İmparatorluğu’nun merkezi olduğu için, başta Rumlar olmak üzere ağırlıkla Müslüman olmayan halkların yaşadığı bir bölgenin valiliğini yapan Yavuz, Hıristiyan ahaliyi zorla Müslümanlaştırma adına şu fetvayı veriyor: “Ya şeref-i İslâm ile müşerref olalar ya da tümünü siyaset eylerim…”

Görüldüğü gibi Yavuz, daha Trabzon Valiliği döneminde, tüm yöre Hıristiyanlarını Müslüman olmaya çağırıyor ve olmadıkları takdirde tümünü “siyaset eyleyeceğini” yani kılıçtan geçireceğini söylüyor.

Yavuz, kuvvetli bir görüşe göre Babası II. Bayezid’i zehirleterek yerine geçtiği gibi, 8 yeğeni ile vali olan kardeşleri Korkud’u ve Ahmed’i katlediyor. Yönetici katliamları bununla da bitmiyor. Veziriazam Koca Mustafa Paşa’yı, Karaman Beylerbeyi Hemdem Paşa’yı katlettiği gibi; Hersekzade Ahmed Paşa’nın çadırını başına yıkıyor ve Dukaginoğlu Ahmed Paşa’yı kendi elleriyle hançerleyerek, başını kesiyor. 1514 İran seferi sırasında ayaklandıkları gerekçesiyle çok sayıda yeniçeri ağasını idam ettiği gibi; birlikte savaşa katıldığı ve sözde çok sevdiği Osmanlı aydınlarından Tacizade Cafer Çelebi’yi de İstanbul’da katlediyor.

İnsan öldürme konusunda sicili böylesine kirli olan birinin, kendisinin temsil ettiği İslâm Halifeliği karşısında sürekli dışlanan ve hemen tamamı emekçi tabakalardan gelen Kızılbaşlar’a[6] iyi gözle bakması mümkün müdür?.. Tabii ki değil!

XVI. yüzyılın ilk yarısında henüz tüm resmi kayıtlar düzenli tutulmasa bile; Yavuz’un Çaldıran seferindeki yol haritası ve sefer günlükleri dahil birçok belge bugün elimizdedir. Bize, Yavuz Selim portresi olarak sunulan küpeli, on iki dilim taçlı ve kolyeli portrenin bile Yavuz’a değil; can düşmanı Şah İsmail’e ait olduğunu bugün biliyoruz. Savaş alanının Van’ın Çaldıran’ı değil, İran’ın Çalderan’ı olduğunu da. Yavuz’un, iddia edildiği gibi bizzat savaş alanında değil, kilometrelerce geride bulunduğunu; buna karşılık Şah İsmail’in eşiyle birlikte doğrudan savaşa katıldıklarını da. Yine Şah İsmail’in karısına ve tahtına el konulduğunun, tamamen düzmece hikâyeler olduğunu da nicedir biliyoruz.

Bilinmelidir ki, 1514 İran Seferi sırasındaki Alevî katliamı, 1511’deki Şah Kulu Baba hareketinin bir devamı niteliğindedir. Tarihsel bağlamda ilk önemli bilgileri veren de, o tarihlerde Saray’da bulunan Kürt kökenli yönetici ve tarihçi İdris-i Bidlisi’dir.

İdris-i Bidlisi, Yavuz Selim’in hükümdarlık dönemini işlediği Farsça Selimname’sinde;[7] bu aşamada katledilen Kızılbaşlar’ın sayısının 50 binden fazla olduğunu şu Farsça sözlerle ifade eder: “Ve ez ibtida huruc-u an Cemaat der Vilayet-i Anatoli ta an ki Ali Paşa-yı Vezir maktul şüd mütecaviz ez pencah hezar nefs ez tarafeyn der Anatoli bekatl amed vü çendan hezar hanedar menhub ü esir şüd.”[8]

Görüldüğü üzere, gelişmelerin doğrudan tanığı olarak İdris-i Bidlisi; Yavuz’un ilk yıllarındaki katliam bilançosunu böyle veriyor. Bu rakamın 40 veya 50 bin olması da bir şey değiştirmiyor. Gerçek olan, büyük bir Kızılbaş katliamının varlığı ve bu ismin kutsanarak, Kızılbaşlar’ın da her gün gelip-geçeceği bir köprüde yaşatılmaya çalışılmasıdır… Tıpkı, Dersim Katliamcısı Sabiha Gökçen’in adının, bir büyük havalimanında yaşatılmaya çalışılması gibi…

Osmanlı’da “hoşgörü”ye dair lafazanlığı bir kenara bırakırsak: II. Bayezit’in yeni fethettiği Modon, Koron, Navarino, Mora, Draç gibi yörelere, Anadolu’daki Kızılbaş zümreleri çoluk-çocuk, kadın-erkek yüzleri demirle dağlanarak, zorla sürülerek iskâna tabi tutulurlar. Aynı tip uygulamalar Fatih döneminde Karaman ve Konya’da da olmuştur. Rum Mehmet Paşa bölgede zulüm ve katliam yapmıştır.

Fatih ve Bayezıt döneminde; Akdeniz, Ege ve İç Anadolu Alevîleri, oymaklar ve kafileler hâlinde Akkoyunlu ülkesine ve bugünkü Kuzey ve Güney Azerbaycan’a göç ederler.

I. Selim’in (1512-1520) tahta geçmesiyle Türkmen sürgün ve katliamları daha da vahim bir hâl alır. 1514’te Şah İsmail ile Yavuz Selim arasında geçen Çaldıran Savaşı öncesi ve sonrası Anadolu’da; tarihi kaynaklar 40 bin civarında Alevînin katledildiğini yazmaktadır.

Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde İslâm kabuk içinde ama çeşitli uluslardan oluşan Osmanlı Devleti tam bir “Roma İmparatorluğu” hâlini alır. Bu dönemde yine Alevîlere zulüm, şiddet ve katliamlar devam eder.

Şeyhülislâm Ebussu’ud Efendi’nin (1545-1574) verdiği fetvalarla Alevî katliamı, “İslâm şeriatı”na göre meşruluk kazanır. Bugün Sünnî ilim adamları tarafından “huşu ile anılarak evliya mertebesi” ne çıkarılan Ebussu’ud Efendi, bir zalim din ulemasıdır.

Hırvat kökenli ve Nakşibendi tarikatından Kuyucu Murat Paşa da; 6 Aralık 1606’da sadrazam olduktan hemen sonra Anadolu’da geniş çaplı Alevî katliamı harekâtı başlatır. 70 bin Alevî diri diri kazdırdığı kuyulara gömdürür.

Bunlarla birlikte Prof. Selim Deringil, II. Abdülhamit döneminde Anadolu’da genel bir Müslümanlaştırma siyaseti görüldüğüne dikkat çeker: “Aslında Anadolu’da en hızlı Müslümanlaşma XIX. ve XX. yüzyılda yaşandı. Abdülhamit döneminde gerçekleşen 1895-1896 katliamları sırasında bayağı büyük bir Ermeni nüfus zorla Müslüman yapıldı. (…)

Hanefilik her zaman Osmanlı’nın resmi mezhebi oldu. Alevîler, Osmanlı’da her zaman azınlıkta oldular. Yavuz Sultan Selim’den itibaren Alevîlere ‘içimizdeki öteki’, ‘tehlikeli’, ‘beşinci kol’ gibi tamamen yanlış algılamalarla yaklaşıldı ve zaman zaman Alevî kırımları yaşandı. (…)

Abdülhamit döneminde, Müslümanlara Hanefilik dayatıldı. Çünkü Abdülhamit’in başlıca amacı dışa ve içe karşı sırtını dayayabileceği güvenilir bir Müslüman nüfus yaratmaktı. Abdülhamit döneminde Hanefi inancını yaymak için seyyar medreseler kuruldu. Bu medreselerde genç ulema misyoner olarak yetiştirildi ve bunlar Şiileri Sünnîleştirmek üzere Irak’a, Suriye’ye gönderildi. (…) Şafiler de Hanefileştirilmeye çalışıldı.”[9]

Özetle ‘Hubyar Sultan Alevî Kültür Derneği’ Başkanı Ali Kenanoğlu’nun da işaret ettiği gibi, “Osmanlı’da ümmet olarak yaşayan Alevîler, Müslüman tebaa içerisinde kabul edilir ancak inançları gereğince de çoğunlukla sapkın inançlı kişiler olarak görülürdü. Bu sebeple de büyük çoğunlukla baskı ve zulüm altında tutulurlar, her an başlarına neyin geleceği de belirsizdir. 1800’lü yıllar Alevî-Bektaşi toplumunun görüp görebileceği tarihin en büyük zulmüyle geçmiştir. II. Mahmut dönemiyle birlikte hem Alevîler hem de Alevîlik katliama uğramış, tüm Alevî-Bektaşi dergâhları-tekkeleri Alevîlerin elinden alınmış, kimisi Sünnî tarikatlara teslim edilirken büyük çoğunluğu da yıkıma uğratılmıştır. Alevî köylerine ve dergâhlarına cami yapılmış ve Alevî gençleri medreselerde Sünnî eğitimine tabi tutularak tarihin en planlı ve kapsamlı asimilasyon politikaları uygulanmıştır. Yine bu dönemde ibadethaneleri elinden alınan Alevî inanç önderleri katledilmiştir.

Böyle bir süreci yaşayarak XX. yüzyıla gelen Alevî-Bektaşi toplumu açısından Osmanlı’nın yıkılışı Pir Sultan Abdal’ın ‘Güvendiğin padişahın, gün gelir onun da çarkı devrilir’ sözleriyle müjdelenmişti zaten. Alevî-Bektaşi toplumu Pir Sultan’ın müjdelediği o yıkılışı heyecanla karşılamış, o çarkı deviren Mustafa Kemal’i de bağrına basmıştır. Çünkü Mustafa Kemal, Pir Sultan Abdal’ın müjdesini yerine getiren kişidir.

Osmanlı’nın yıkılışıyla kurulan Cumhuriyetle birlikte Alevîler yurttaş olmuşlar ve bir nebze olsa da kendilerini öncesine göre daha güvende hissetmeye başlamışlardır…

Osmanlı’dan günümüze zaten yeraltı faaliyeti sürdüren Alevî-Bektaşi toplumuna Cumhuriyet de yerin altını layık görmüştür. Alevîler çok geçmeden Cumhuriyet projesinin de kendileri açısından bir yaşamsal güvence olmadığını anladılar. 1937-38’de Alevî inancına mensup Dersim halkına yönelik katliam, Cumhuriyet döneminde devlet eliyle gerçekleştirilen ilk kitlesel katliam olarak yaşandı. Osmanlı’nın zulmünden kurtulduğuna sevinen Alevîler bu sefer de destekledikleri, gönül verdikleri Cumhuriyet tarafından yasaklara, yok sayılmalara ve katliama maruz kaldı. Daha sonraki yıllarda yaşanan Maraş, Çorum, Sivas, Gazi gibi katliamların da devletin derin yüzünün eseri olduğu bilinmektedir.

Bir taraftan Alevîliği yasaklayıp bir taraftan da arada bir katliamlara maruz bırakan sistem, diğer taraftan da şeriat korkusu ile köşeye sıkıştırdığı Alevîleri bu Cumhuriyete bekçi tayin etmiştir.”[10]

Ve Can Dündar’in ifadesiyle, “Alevîler, modern, ilerici, hoşgörülü yaklaşımlarıyla Türkiye’de demokrasinin, laikliğin sigortası olmuşlardır,” olmasına da bu “sigorta” niye Dersim, Sivas, Maraş, Çorum, Gazi Mahallesi vd’lerindeki gibi biteviye atmıştır?

Bu sorunun yanıtı mutlaka bulunmalıdır!

 

MUHTELİF SAPTAMALAR

 

Evet tam da bu nedenle Alevîlere ilişkin, “Cumhuriyet bekçiliği” saptaması kilit önemdeyken; çözümlenmeye de muhtaçtır.

Markus Dressler’in Alevîliği inceleyen, ‘Writing Religion/ Dini Yazmak’ diye çevirebileceğimiz, altbaşlığı ise ‘Türk Alevî İslâmın İnşası/ The Making of Turkish Alevî İslâm’ olan yapıtında, “Bugünkü Alevîlik kavramının 1910’lardan 1930’lara kadar etkili olan Türk milliyetçiliği tarafından oluşturuldu”ğuna dikkat çekilmesi müthiş öğretici ve yol açıcıdır.[11]

Sabiha Gökçen Havalimanı isminden de, III. Köprü’ye verilen Yavuz Sultan Selim isminden de rahatsız olması gereken Alevîlerin Kemalizm ile ilişkileri, “Stockholm Sendromu”ndan muzdariptir.

Yani kültürel kimliklerini tahrip etmesine rağmen, Alevîlerin birçoğu bugün koyu Kemalist’tir. Oysa biraz tarih bilen bilinçli Alevîler Kemalist olamaz. Genelde tarih bilinci olmayan, gelenekleriyle bağı kopmuş Alevîlerdir Kemalist olanlar.

Mesela İsmail Beşikçi’nin, “Alevîler, Kerbela’da katledilen 72 kişiyi unutmadılar, ama Dersim’de katledilen 72 bin kişiyi unutmak üzereler,” dediği tabloda 1938’deki büyük kıyımı bilen Alevî, Kemalist olamaz.

Osmanlı’dan T.“C”ye Alevî olarak doğmak hayata 1-0 yenik başlamaktır.

Mesela… Mülakatlar da elenme nedenidir Alevî olmak.

Tarihte hep ezilen olmaktır. Öteki olmaktır. Canı yanan ve susan olmaktır.

Örneğin AKP kurucusu, ilahiyatçı Hidayet Şefkatli Tuksal’ın, CNN Türk’teki ‘Tarafsız Bölge’ programında, “Sivas’ta Alevî yurttaşları yakanların da mağdur olduğunu” söylemesi gibi!

Gerçekten ne demeleri gerekiyor Alevîlerin? Mesela… “Sivas’ta yakıldığımız için özür dileriz” mi?

Avrupa Birliği’nin ‘İlerleme Raporları’nda “etnik azınlık” olarak tanımlananlar; aslında hiç de azınlık değildirler. “Az” görünüyorlarsa, hâlâ kendilerini saklamak zorunda bırakıldıklarındandır.

Mesela… Türkiye’deki şehirli Alevîlerin en eskisi, 1950’lere gider. Çünkü öncesindekiler hep yüksek dağ köylerinde saklanarak yaşamışlardır.

Özetle Türkiye’deki tablo: Bir yanda “İncitsen bile incitme”, “Eline, beline, diline hâkim ol”; öte yanda “Beş tanesini gebertince cennete gideceğiz”, “Alevîler’in yemekleri haramdır,” diyenlerden müteşekkildir!

Çünkü Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın belirttiği gibi, “İktidar Sünnî hegemonya altında”dır.

Ve iktidar “Sünnî soslu bir Alevîlik” ya da “Devlet Alevîliği” yaratmanın yoğun gayretindedir ve bu faaliyetlerini de “Alevîmsilik” diyebileceğimiz (düşkün) deformasyonla hayata geçirmeye çalışıyor.

Örneğin “CEM (Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi) Vakfı Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın,[12] ‘İnanç Önderleri Toplantısı’nda yaptığı konuşma, cami-cemevi projesi AKP-cemaat ve İzzettin Doğan üçgeninde Alevîliğe dair ne tür toplum mühendisliği çalışmalarının yapıldığını deşifre eden ve gelecekle ilgili ipuçları veren çok kıymetli bilgiler içeriyor.

Bir Sünnî cemaat, Alevîler adına Alevîliğe yapacağı müdahaleler için vakıf kuruyor, cami ve cemevini aynı avluda buluşturuyor. Murat edilen, Sünnîleri ve devleti mutlu eden ‘makûl bir Alevîlik’…”[13]

 

“MAKÛL ALEVİLİK” DEMAGOJİLERİ VE GERÇEK(LER)

 

Siz bakmayın düzenin “makûl Alevîlik” arayışlarıyla betimlenen demogojilere!

Mesela… Başbakan Erdoğan’ın, muharrem iftarında, yeni bir torun beklediklerini ve torunun bir adının da Ali olacağını açıklaması gibi… (Hani “şecaat arz ederken…” derler ya! Başbakan “Ali” adını torununa vermeyi, Alevîlere yönelik bir lütufmuş gii sunarken, isme yönelik Sünnî fobisini de faş ediyor!)

Ya da Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in, evlerine işaret konulan Alevîler için “Gerekirse o evlerin önünde beklerim” mesajı verip, Malatya’daki olayla ilgili de “Hiç kimse inancından ötürü şiddete maruz kalmamalıdır.” “Hâlâ bir Alevî vatandaşımız sırf Alevî olduğu için bir ayrımcılığa tabi tutulursa, toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan bir kurumun Başkanı olarak kusurlarımızın olduğunu kabul ederim,” demesi gibi…

Veya Vahap Coşkun’un, “Araştırmalar, AKP tabanının Alevîlere ilişkin yenilikçi adımlara hazır olduğunu gösteriyor. Ne var ki sorunu siyasi değil dini olarak algıladığı için AKP’nin hâlen eli kolu bağlı,” demesi gibi…

Bunlar kurusıkı lafazanlıklardır!

Kim biz(ler)e CNN Türk’teki ‘Tarafsız Bölge’ programında AKP Milletvekili Mehmet Metiner’in, “Cemevlerini ‘terör yuvası’ olarak” nitelediğini…

Başbakan Erdoğan’ın demokratikleşme paketinde, Nevşehir Üniversitesi’nin isminin Hacı Bektaş-ı Velî Üniversitesi şeklinde değiştirilmesinin dışında Alevîlere ve Alevîlerin eşit yurttaşlık taleplerine yönelik hiçbir madde yer almadığını…

AKP’li MEB tarafından onaylanmış bir kitapta, “Evvel zamanda, insanlar daha hayvanlara pek yakın iken, ferdi izdivaç yokmuş. Sürü hâlinde yaşarlarmış. Kabilenin bütün erkekleri, bütün kadınların musavi surette kocası imiş.

Nazan şaştı: Olur iş değil…

Neye? Basit bir teşkilâtın basit neticesi? Doğan çocukların anası babası da kabilenin, bütün halkı imiş. Bu hâl ayin gibi hâlâ bazı cemaatlerde devam eder. Mesela Kızılbaşlar gibi… Ne ise…”[14] ibarelerinin hâlâ yer aldığını unutturabilir?

Sünnî İslâm tarafından sürekli olarak şiddet ve asimilasyona maruz bırakılan Alevîler, ayrımcılıktan muzdariptirler…

Hep aşağılanmış, defalarca katliamlara maruz kalmışlardır. İkinci sınıf muamelesine maruz bırakılmışlardır.

Örneğin AKP yanlısı ‘Alevî-Bektaşi Araştırmaları Merkezi’ Direktörü Şenol Kaluç’nun şu malum ve meş’um satırlarında kayıtlı olduğu üzere:

“Bugün Cemevlerinde fiilen ikili bir yapı mevcuttur. Bir yanda samimi bir şekilde inancının gereklerini yerine getirmeye çalışan Alevîler varken -bunlar genel toplumun yüzde 80’nini oluşturur- diğer tarafta ise militanca bir takım modern ideolojileri savunan ve Cemevlerini yuvalanma ve örgütlenme merkezi gören, Alevîliği bir amaç olmaktan çok araç olarak gören bir kitle var. Bu nedenle Cemevlerinin ibadethane olarak tanınması konusundaki direniş sadece ve sadece bu ikinci kesime yarar.”[15]

 

DEVLET BASKILARI

 

Devlet, Alevîler ve Alevîlik konusunda müthiş bir riyakârlıktan malûldür.

Başbakanın, Alevîlere, “Ehlisünnet dışı sapık bir mezhep” dediği;[16] “Kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu, en büyük, en kutsal savaştır. Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur. Alevîlerin namusları malları Müslümanlara helaldir,” fetvasını veren Ebussuud Efendi’yle “gurur duyduğu”nun açıkladığı verili tabloda “Alevî Açılımı”nın amacı, olsa olsa, Alevîliği devletleştirmektir…

Kolay mı?

Sistematik olarak yok edilme kastına maruz bırakılan Alevîliğin tarihi, yıldırmaların, asimilasyonun, katliamların tarihi olmuştur. “Günah Keçisi” ilan edilmişlerdir.

Mesela… Osmanoğlu elinde katledilenler, ki sayısı bilinmeyecek kadar çoktur…

Mesela… Cumhuriyet boyunca öldürülenler: Dersim’de, Ortaca’da, Elbistan’da, Kırıkhan’da, Malatya’da, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Gazi Mahallesi’nde yok edilenler!

Mesela… 2 Temmuz 93’te yakılarak insanlık tarihine nakşedilen o kara leke!

Mesela… Alevîliğe yönelik bitip tükenmeyen iftiralardan birkaç örnek…[17]

 

Yıl 1923: (Son baskı 1999): Türk edebiyatının önemli isimlerinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun, ‘Nur Baba’ başlıklı romanındaki bölüm başlıklarından biri şöyle: ‘Bir Bektaşi Tekkesinde Mumlar Nasıl Söner’…
Yıl 1971: Reşat Nuri Güntekin’in Alevîler’i aşağılayan ‘Balıkesir Muhasebecisi Tanrı Dağı Ziyafeti’ başlıklı yapıtının 13. sayfasındaki diyalog şöyledir: “Karı amma vurdu ha. Eh bu da olur… Kızılbaşların mum söndü gecesi gibi töbe olsun…” Kitap MEB tarafından basılır ve dağıtılır…
Yıl 1973: Hüseyin Rahmi Gürpınar ‘Toraman’ adlı romanında şöyle yazar: “Tanrım insanı bir kere şaşırtmasın. Herif artık bu hırtlamba karının yüzüne bakmaktan bıktı. Karşısında dolaşan ay gibi evlatlığı görünce kendini tutamadı. Mezhebi geniş adam… Kızılbaş mıdır nedir?”…
Yıl 1977: Prof. Nebahat Küyel için ‘Felsefeye Başlangıç’ adlı kitabında Alevîler’e hakaret ettiğinden dolayı dava açıldı…
Yıl 1988: ‘Zaman Gazetesi’nin bulmaca köşesinde soruyor; “Ehlisünnet dışı sapık bir mezhep?” Cevap: Alevîler…
Yıl 1989: Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulunun 2 Mart 1989 tarih ve 1420 sayılı yasa ile eğitim ve öğretim açısından uygun bulduğu İngilizce sözlükte Ensest sözcüğünün Türkçe karşılığı şöyle yazılmış: “Akraba ile zina, Kızılbaşlık”! Aynı ifade Milli Eğitim Bakanlığı FONO Açık öğretim kurumu tarafından Aydın Karaahmetoğlu ile Ali Bayram’a hazırlatılan Fransızca-Türkçe sözlükte değişmeden yer almış: “Akraba ile zina, Kızılbaşlık”…
Yıl 1994: Güner Ümit 9 Ocak tarihinde televizyon programında hamile bir kadın rolündeki arkadaşına sanki çok doğalmış gibi “Sen Kızılbaşlar gibi babandan mı aldın o çocuğu,” der…
Yıl 1997: Dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan, “Aydınlık Türkiye İçin Bir Dakika Karanlık” eylemleri için “Mum söndü oynuyorlar,” dedi…
Yıl 2005: Haldun Taner’in Milli Eğitim Bakanlığı tarafından ilk ve ortaöğretim öğrencilerine önerilen 100 Temel Eser arasında yer alan ‘Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu’ başlıklı (yeni baskı) kitabında yer alan iki cümle ise şöyle: “Bırak alasen müdür bey. Bazen kanıma dokanıyor vallaha. Sen onun oruçlu olduğuna inanıyor musun? O ne hinoğluhindir o, ne kahpe dinli Kızılbaştır o! Müslüman olsa acımak bilir.” … “Ve işte o anda, tövbeler olsun, abla-kardeş, Kızılbaşlar gibi sarmaş dolaş oluverdik”…
Yıl 2007: Yer Almanya ve ARD televizyonu: Bir dizi filmde bir Türk ailesi Alevî olarak gösteriliyor ve “mum söndü” çağrışımı işleniyor…
Yıl 2007: İnternetten Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne girip “mum söndü” diye yazdığınızda karşınıza şu cevap çıkıyor: “Cem ayinlerinde, aydınlatmak için kullanılan mumun tören bitiminde söndürülmesinin yanlış yorumlanmasıyla ortaya çıkmış bir inanış”…
Yıl 2009: Star TV’de bir programda kendisinden küçük bir kadınla evlendirilmek istenen kişi sunucuya sorar: “Kızım ben Kızılbaş mıyım?”
Yıl 2010: Yer yine Star TV, bu kez Mehmet Ali Erbil sorar: “Mum söndü mü yapıyoruz burada?”

 

Tekrarlamakta yarar var: Evet “Alevî Açılımı”nın amacı Alevîliği devletleştirmektir…

Örneğin Hükümet Muharrem ayı dolayısıyla Alevî dedelerini Avrupa’ya gönderdi. Diyanet’ten Sorumlu Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, 65 Alevî dedesinin Avrupa’ya gönderilmesi talimatı verdi. Avrupa’ya gönderilecek dedelerin uçak bileti dahil bütün harcamaları devlet tarafından ödenecekti. Dedeler Almanya başta olmak üzere Alevî vatandaşların çoğunlukta olduğu Avusturya, Fransa ve Belçika gibi ülkelere gönderilecekken; ‘Pir Sultan Abdal Derneği’ Başkanı Kemal Bülbül tarafından, “Bu bir misyonerlik çalışmasıdır… Bu çalışma alanıyla Türk-İslâmcılığını dünyada yaygınlaştırmak istiyor. Çalışmalarının alt başlıklarından biri ise Alevîleri Sünnîleştirmek… Bu çerçevede yapılmış bir çalışmadır,” diye eleştirilmektedir.

Bülbül haklıdır. Çünkü aynı devlet Alevîlerin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinden cemevlerine kaynak ayrılması talebine izin vermedi. Yargı (Ankara 17. İdare Mahkemesi), cemevlerine kaynak ayrılmasının “anayasanın eşitlik ilkesine” aykırı olduğunu savunarak, “Diyanet’in herhangi bir mezhebe, siyasi düşünceye, kültür ve inanca göre yeniden yapılandırılması anayasanın 10. maddesine aykırıdır,” dedi.[18]

Bunun yanında zorunlu din dersinin, eleştirel düşünceye (hakkına) saldırı özelliği taşıdığı Türkiye’deki mevcut din eğitimi, öğrencilerin eleştirel düşünme, sorgulama, tartışma, karar verme haklarının, devletin dinsel kimliğine feda etmelerini talep ediyor. Gerçek manada laiklik uygulamaları ve zihniyetinden mahrum bırakılmış ülkemizde, inanç özgürlüğünü sağlamak yerine, inancı kamulaştıran, dini/inancı ait olduğu vicdana ve ibadet yerine değil, devletin kurumlarına hapseden bir ucube siyaset ve buna uygun bir din eğitimi kabul edilemez bir uygulamadır.

Din eğitiminde zorla dayatılan İslâm’ın Sünnî mezhebinin kurallarıdır. Farklı din ve inançlar hakkındaki anlatımlar da, Sünnî bakış açısıyla düzenlenmiştir. Mevcut din eğitiminde Sünnîlik esas alındığından, farklı inanç mensuplarına ve inanmayanlara bu dersi zorla dayatmak, din, vicdana ve inanç özgürlüğüne aykırıdır.

Tüm bunların yanında “Kadim bir devlet geleneği olarak fişlemelerin Alevîlerle ilgili kısmıyla birlikte AKP iktidarları döneminde… ‘Alevîlik’ kategorik olarak fişlendi,” Kelime Ata’nın da altını çizdiği gibi…

 

BASKILARA ÖRNEK(LER)

 

Baskılara üç eksende örnek(ler) sunacağım; ilki fişleme, işaretleme, kayıt altına alma…

i) Emniyet, Gezi eylemlerinde şüpheli olanların yüzde 78’inin Alevî kökenli olduğunu rapora yazdı. Hukukçular, bu durumu anayasal suç olarak niteledi. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Gezi eylemlerine ilişkin hazırladığı raporda “şüphelilerin yüzde 78’inin Alevî kökenli” olduğunun belirtilmesi fişleme tartışması yarattı. Ankara Barosu Başkanı Sema Aksoy, bu süreçte gözaltına alınanlara kişilerin mezhebiyle ilgili soru sorulmadığına işaret ederek “O zaman bu rakam nasıl belirlendi? Demek ki özel bir araştırma yapmış. Bu da kişilerin tek tek fişlendiğini gösteriyor. Bu yasadışı bir uygulamadır ve anayasal suçtur,” dedi…[19]

ii) Yeni Mahalle 2690 Sokak’ta oturan bazı Alevî vatandaşların evlerinin kapılarına iddiaya göre 1 Aralık 2013’de gece kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından kalemlerle çarpı işareti konuldu. Adıyaman Merkez Yeni Mahalle’de 1 otomobil ve sokak lambası ile 13 ev ve işyerinin kapısı, kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından işaretlendi. 2012 yılında da benzer bir olayın yaşanmıştı…[20]

iii) Dönemin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Başbakanlık İdareyi Geliştirme Başkanlığı tarafından yürütülen “Kamu Memnuniyet Anketi”nde yurttaşların fişlendiği iddialarına yanıt verirken; T.C. kimlik numaralarının veri tabanında tutulmadığını savunup, hemen ardından da, “Bunun yerine, sisteme girilen TC kimlik numaraları özel olarak şifrelenerek farklı karakterlere dönüştürülerek veri tabanında tutulmaktadır,” diye ekledi… [21]

İkincisi etnik ayrımcılıktan malûl baskılar…

iv) Çorum’da 13 yaşındaki A.R.Ç., din kültürü ve ahlâk bilgisi dersinde konuştuğu iddiasıyla okul müdürü Şeref Bilal tarafından feci şekilde dövüldü. Kulağından kan gelen A.R.Ç. hastaneye kaldırıldı. Baba Tanju Ç., Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulundu. Baba Tanju Ç., “Biz Alevîyiz. Çocuğum din dersini dinlemediği için dövüldü. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorum,” dedi…[22]

v) Gazi Üniversitesi Rektörlüğü, kantinleri kapattığını gerekçe göstererek 12 işçinin işine son verdi. Üniversitenin kantinlerinde 100 çalışan arasından tümü Alevî olan 12 işçinin işten çıkarılması konusunda bir işçi, “Bizi zaten oradan oraya sürüyorlardı. İşten çıkartıldığımız konusunda tebligat için rektörlüğe gittiğimizde de Alevî olduğumuz için işten çıkarıldığımız belirtildi” ifadelerini kullandı…[23]

vi) Suriye’deki çatışma nedeniyle Hatay’da yaşanan kaygıların Alevîlik boyutunu gözler önüne seren Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) raporunda Arap Alevîsi bir kadın, “Savaş, Alevîleri ve Alevî kültürünü hedef alıyor” derken, bazı Alevî yurttaşların, “Dinci muhalifleri tehdit olarak görüyoruz. Muhalifler kıymetli, insanımız değersiz,” diyerek isyan etmesi dikkat çekti. Bir yurttaş ise “Çarşıya çıktığımız zaman Suriye’de gördüğümüz görüntüler gibi her an karşımıza bir katil çıkıp, bizi bir kenara çekecek mi, bir organımızı kesecek mi diye kaygıyla dolaşıyoruz,” diye ekledi… [24]

Nihayet üçüncüsü kendini her yerde hissettiren Müslüman-Sünnî-Türk-Erkek devlet gerçeğinin marifetleri…

viii) Tuzluçayır’da inşasına başlanan cami – cemevine karşı çıkan mahalleli anneler, “Bu inşaatta çocuklarımızın kanı var” diyerek, projeyi protesto etti. Tuzluçayırlı annelere polis, 1 TOMA ile çok sayıda Akrep aracı ile müdahalede bulunurken kadınlar yere düştü. Polislerin müdahale ederken “Allah Allah” diye bağırmaları dikkat çekti…[25]

ix) Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nde Pir Sultan Abdal kartpostalına “terör örgütü simgesi” olduğu iddiasıyla el konuldu… Ercan Yıldız isimli mahkûm, üzerinde Pir Sultan Abdal’ın resmi bulunan kartpostalı mektup aracılığıyla göndermek istedi. İdare, önce mektupta sakıncalı bir durum tespit etmedi. Ancak Cezaevi Disiplin Kurulu Başkanlığı, Pir Sultan Abdal’ın ünlü bağlamalı figürünü gösteren kartpostala sakıncalı olduğu gerekçesiyle yasakladı…[26]

x) Öğrencisini Alevî diye döven öğretmene yedi yıl sonra ceza verildi. Para cezası verildi, ceza ertelendi. Burak Kul adlı çocuk, yedi yıl önce Esenyurt Ali Kul Çok Programlı Lisesi’nde okurken, öğretmeni Zeki Yılmaz tarafından “Siz Alevîler neden oruç tutmuyorsunuz! Benden çekeceğin var” diyerek tehdit edilip dövülmüştü…[27]

xi) Sivas Katliamı davasının zamanaşımından düşürülmesine karşı pankart açan öğrencilere yapılan saldırıya ilişkin iddianame hazırlandı. Ağırlıklı olarak, demir çubuklarla saldırıya uğrayan öğrencilerin suçlandığı iddianamede “yaktık, yine yakarız”, “yaşasın şeriat” sözleri suç sayılmadı… Sivas Katliamı davasının zaman aşımından düşürülmesine karşı 15 Mart 2012’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde pankart açan öğrencilere, saldırıya uğramalarının ardından dava açıldı. Savcı, öğrencilerin “Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine silah veya 23. maddede belirtilen aletlerle katılma”, “yaralama, basit yaralama, kemiklerin kırılmasına sebebiyet verecek şekilde kasten yaralama” suçlarından ceza verilmesini talep etti. Müslüman Gençlik grubu, fakülteyi basarak öğrencileri demir çubuklarla dövmüştü…[28]

 

“SONUÇ YERİNE”

 

Alevîlerin, Alevî olmaktan kaynaklanan kimlik soru(n)larına ilişkin olarak öncelikle, “AKP’nin “Alevî Açılımı”na ihtiyacımız yok; ilişmesinler yeter…” denmesi gerekirken; laik, demokratik olmayan T.“C”de, yakındır, başına gelenlere karşı ezilenlerin başını kaldırması…[29]

Unutulmasın: Laik bir ülkede anayasal kanunlarla benimsenen bir din olmaz…

Laik bir ülkede dini bayramlar resmî bayram olarak kabul edilmez…

Laik bir ülkede inançsal tüm azınlıklar aynı temel haklara sahiptirler…

Laik bir ülkede ibadethaneleri devlet açmaz, burada görev yapan din görevlilerini memur olarak atayıp, maaşlarını bizlerden topladığı vergilerle vermez. Laik toplumlarda ibadethaneler belli başlı insanların bir araya gelip oluşturdukları fon ile yapılır. Bu topluluk orada görev yapan din görevlisinin maaşını kendileri verirler, devlet aygıtı bu işe karışmaz…

Laik bir ülkede devlet dini okullar açıp, burada eğitim veren öğretmenlerin maaşlarını ödemez, yine ayni şekilde bu işi bir araya gelen topluluklar yapar. Ancak bu okulun ders müfredatı ilgili bakanlığın kontrolünde yapılır…

Laik bir ülkede eğitim müfredatında din kültürü ve ahlâk bilgisi dersi bir zorunluluk olarak sunulmaz…

Laik bir ülkede farklı etnik gruplardan alınan vergiler tüm inanç grupları arasında ihtiyaçları oranında pay edilir…

Tam da bunun için cemevleri statüye kavuşturulsun…

Zorunlu din derslerine son verilsin…

Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilsin…

Alevî köylerine cami yaptırma politikasından vazgeçilsin…

Madımak müze olsun…

Başta Hacı Bektaş dergâhı olmak üzere bu türdeki değerler ve mekânlar Alevî yurttaşların örgütlerine iade edilsin…

Kamuda çalışan Alevîlerin kimliklerinin saklanmasına neden olan baskılara hemen son versin…

Bunun için de “demokrasiyi, eşitliği, kardeşliği” sadece kendileri değil; herkes için istemek zorunda olan ezilenlerin, yoksulların, işçilerin, köylülerin, inkâr edilenlerin, hasılı öteki(leştirilen)lerin ve elbette Alevîlerin, “ezilenlerin tarihsel bloku”nu gerçekleştirebilmek için Spartaküs’lerin, Bedrettin’lerin, Karmati’lerin, Deniz’lerin, İbo’ların, Mahir’lerin, Mazlum’ların, 15-16 Haziran’ların “Zincirlerimizden başka şey yok” haykırışıyla direnenlerin yolunda “aşk ve akıl ile ilerlemesi, birleşmesi “olmaz olmaz”dır…

Alevîler de bu yolun yolcusudur… Sırf bu yüzden asırlarca “sapkın” sayıldılar… Osmanlı’nın ölüm fetvaları ile yok edildiler… Ovalara yerleşemediler… Dağ diplerinde gizlendiler… Osmanlıdan sonra “yaşama hakkı” alacaklarına inanıyorlardı… Ancak “Cumhuriyet” de onlara Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi katliamlarını reva gördü… CHP başta olmak üzere yıllarca Alevîlikle ilgili tek bir yasal düzenleme yapılmadı… Alevîler yok sayıldı… Alevîler devlet kadrolarına alınmadı; “alınan numuneler” de Alevî olduklarını “zinhar” inkâr etti…

Alevîler özgürlük sevdası ile “devrimci mücadeleye” evlatlarını verdiler… Zindanlarda, sürgünlerde, faili meçhullerde bedel ödediler…

İşin garip tarafı “Hacı Bektaş” senliklerine “devlet adına” ilk kez bir sağcı muhafazakâr cumhurbaşkanı Süleyman Demirel katıldı…

CHP bir Alevî (Kürt) katliamı olan “Dersim’e gereken yapılmıştır” diyen Onur Öymen’e sessiz kalırken; AKP de, “Alevî Çalıştayı”na Maraş Katliamı davasının bir numaralı sanığı Ökkeş Şendiller’in katılmasına sessiz kaldı…

Alevîleri bizzat kendi içinden çıkan bazı “ağır ağabeyler”i (örneğin İzzettin Doğan) ikinci koridordan birinci koridora sokmaya çalıştılar… Suya sabuna dokunmadan, içinde yasadıkları devletleri, sistemleri, baskıları, sömürüyü sorgulamadan yaşamaya zorladılar..

İnsanlığın on binlerce yıllık özgürleşme, güzele ulaşma ve eşit bir dünya sevdasının çığlığıdır Alevîlik… İşte bu yüzden dünyanın neresinde bir özgürleşme varsa, mücadele varsa orası Alevîdir…

O, egemenler tarafından bir türlü yola getirilemez. Çünkü isyankâr değerler toplamı olarak Alevîlik bir yoldur…

Ve tüm ezilenlere olduğu gibi, Alevîlere de yeni bir dünya, yeni bir cumhuriyet gerekmektedir…

 

23 Nisan 2014 13:09:13, Ankara.

 

N O T L A R

[1] 26 Nisan 2014 tarihinde ‘Belleville Pir sultan Abdal Kültür Merkezi’nin Lyon’da düzenlediği toplantıda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:156, Haziran 2014…

[2] Nâzım Hikmet.

[3] Londra Üniversitesi Warbug Enstitüsü’nden Yuri Stoyanov Doğu Hıristiyan ve İslâm heterodoks -yani çoğunluğun dinsel inancından gayrı-din ve mezheplerine ait yaradılış efsanelerini inceleyerek ilginç sonuçlara ulaşmıştır… Stoyanov’a göre, Bogomillerin İslâm’ı kolay benimsemesinde kendi inanç sistemlerinde Bulgarların Asya’dan Balkanlara göçleri sırasında taşıdıkları bazı kültür ve dinsel unsurların, Alevî-Bektaşi inanç sisteminde de yer almasıydı. (Selçuk Erez, “Alevîler ve Bogomiller”, Cumhuriyet Dergi, No:863, 6 Ekim 2002, s.14.)

[4] Erdoğan Çınar, Alevîliğin Gizli Tarihi, Kalkedon Yay., 2007.

[5] Bkz: Namık Kemal Zeybek, “Alevîlik ve İslâm”, Radikal, 10 Temmuz 2010, s.12; Namık Kemal Zeybek, “Alicilik, Muaviyecilik”, Radikal, 24 Eylül 2008, s.8; Namık Kemal Zeybek, “Yine Alicilik, Muaviyecilik Üzerine”, Radikal, 27 Eylül 2008, s.8.

[6] Bkz Krisztina Kehl-Bodrogi, Kızılbaşlar, Çev: Oktay Değirmenci-Bilge Ege Aybudak Ayrıntı Yay., 2012.

[7] Osmanlı literatüründe 25 adet Selimname vardır.

[8] Bkz: Selimname’den aktarılarak, Prof. Dr. M. C. Şehabeddin Tekinda,: Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi, İst. Ed. Fak, Tarih Dergisi, No:22, Mart 1967.

[9] Oral Çalışlar, “II. Abdülhamit, Alevîler ve Misyonerler”, Radikal, 8 Ekim 2013, s.14.

[10] Ali Kenanoğlu, “Bekçiliğine Terfi Ettiğimiz Cumhuriyet”, Radikal, 29 Ekim 2013, s.6.

[11] Markus Dressler, Writing Religion, Oxford University Pres, 2013.

[12] Oysa bu zat şunları da demişti: “Türkiye laik değil, Sünni bir devlettir. Eğer Diyanet İsleri Başkanlığı gibi devasa bir kuruluş, temel hak ve özgürlüklerle ilgili belirlemede ana rolü oynuyorsa, Alevî yurttaşların ibadethanesi olarak görülen Cemevleri için TBMM kararı için Diyanet’e soruluyorsa ve bu cevap gerekçe olarak görülüp hükümet bunu reddediyorsa devlet yapısının laik olduğundan söz edilemez.” (İzzettin Doğan, http://t24.com.tr/…oktasinin-nedeni-Alevîler/204094)

[13] Kelime Ata, “Kardeşliğin Değil Alevîliğin İnşası…”, Radikal İki, 29 Eylül 2013, s.6.

[14] Ömer Seyfettin, Harem, s.29… kaynak: http://Alevi.wordpress.com/

[15] Şenol Kaluç, “Alevîlik Sorunu Neden Çözülmeli?”, Yeni Şafak, 12 Ekim 2013, s.18.

[16] bkz: http://telgrafhane.com/başlıklar/siyeset/4066

[17] http://odatv.com/…du-hakaretini-yapanlar-0910101200

[18] Mesut Hasan Benli, “Yargıdan Cemevine Bütçe Çıkmadı”, Radikal, 23 Mayıs 2013, s.13.

[19] Alican Uludağ, “Alevîleri Fişlediler”, Cumhuriyet, 26 Kasım 2013, s.5.

[20] “Adıyaman’da Alevî Evlerine İşaret”, Cumhuriyet, 2 Aralık 2013, s.4.

[21] Mustafa Çakır, “İktidar Konuştukça Batıyor”, Cumhuriyet, 4 Aralık 2013, s.9.

[22] Seyfettin Mete, “Alevî Öğrenciye Din Dersi Dayağı!”, Cumhuriyet, 10 Ocak 2014, s.9.

[23] “… ‘Gazi’de Alevî İşçi Kıyımı”, Cumhuriyet, 25 Kasım 2013, s.7.

[24] İklim Öngel, “Alevîler Tehdit Altında”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2013, s.7.

[25] “Polis ‘Allah Allah’ Diyerek Saldırdı”, Cumhuriyet, 29 Eylül 2013, s.7.

[26] Mehmet Menekşe, “Pir Sultan Örgüt Simgesi Sayıldı”, Cumhuriyet, 22 Eylül 2013, s.8.

[27] İsmail Saymaz, “Öğrenciye ‘Alevî’ Dayağı İçin Karar Çıktı”, Radikal, 15 Mart 2014, s.6.

[28] Elif Örnek, “… ‘Sivas’ta Yaktık, Yine Yakarız’ Suç Değil mi?”, Sol, 14 Aralık 2013, s.5.

[29] Şöyle bir uyarıyı dillendirir Paulo Freire: “Ezen azınlık bir çoğunluğa boyun eğdirdiği ve egemen olduğundan, iktidarda kalmak için çoğunluğu bölmek ve bölünmüş hâlde tutmak zorundadır. Azınlık kendine halkın birliğini hoşgörme lüksünü tanıyamaz; çünkü bu, hiç kuşku yok ki hegemonyasına ciddi bir tehdit demek olurdu. Dolayısıyla, ezenler, ezilenlerde biraz olsun birleşme ihtiyacı uyandırabilecek her tür eylemi tüm araçlarla (şiddet dâhil) önlerler. Birlik, örgütlenme ve mücadele gibi kavramlar derhâl tehlikeli olarak damgalanır.” (Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, çev: Dilek Hattatoğlu, Ayrıntı Yay. 2. baskı., s.118-119.)