adhk tarafından

Ovacık Belediyesi ve DHF’nin halkla bütünleşen çalışmaları devam ediyor

Temmuz 27, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Ovacık Belediyesi ve Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) üye ve taraftarları halkla bütünleşerek çalışmalarını sürdürüyorovacik belediyesi 01

DERSİM (27.07.2014)- Dersim Ovacık’ta “Söz-yetki-karar-halka, halk-yönetime” şiarıyla, belediye başkanlığını kazandığı günden beri çalışmalarını halkla bütünleştirerek sürdüren Ovacık Halk Dayanışması, Belediye Başkanı Mehmet Fatih Maçoğlu 14. Munzur Festivali öncesinde tahrip olan ve bozulan sokakları Demokratik Haklar Federasyonu (DHF)  faaliyetçilerinin de içerisinde yer aldığı halkla birlikte yeniden düzenliyerek halkın kullanımına sunuyor. Bugün de Serdar Sokak’ta çalışmalar devam ederken, belediye başkanı Maçoğlu da belediye işçileri ve halkla birlikte çalışmalar içerisinde yerini aldı.

Demokratik Haklar Federasyonu (DHF), 14. Munzur Kültür ve Doğa Festivali çalıovacik belediyesi 03şmalarını sürdürüyor

14. Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında Ovacık’ta olusturulan programla Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) faaliyetçileri çalışmalarına devam ediyor. Köylerde örülen çalışmalar kapsamında köy halkının günlük işlerine yardımcı olan faaliyetçiler, program kapsamında munzur gözelerinde 1 hafta sürecek olan stant çalışmalarıda devam ediyor. Açılan stantta Halkın Günlüğü Gazetesi’nin yaygın dağıtımı yapılırken Kardelen Yayıncılık tarafından çıkarılan kitaplar da halka ulaştırılıyor.

ovacik belediyesi 02

 

 

 

 

 

 

 

www.halkingunlugu.net 

adhk tarafından

Cumhura cumhursuz seçim oyunları!

Temmuz 27, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

cumhur

Gazetemizin 86. Sayısında Kazım Cihan’ın “Cumhura cumhursuz seçim oyunları” başlığını taşıyan köşe yazımızı okurlarımızla paylaşıyoruz

HABER MERKEZİ (26.07.2014)- “Türkiye-Kuzey Kürdistan’da Ağustos ayında gerçekleştirilecek tekçi faşist Türk devletinin başının kim olacağına yönelik cumhurbaşkanlığı seçimler süreci yeni ayrışma ve netleşmelerle devam etmektedir.

Gerçekten cumhurun çıkarlarını temsil eden bir önderliğin tesisi midir yapılmak istenen? Yani gerçekten halkın çıkarlarını savunanlar ile halk düşmanlarının yarışacağı ve devletin de bu çerçevede kimin tarafından tesis edileceğinin doğrudan ya da dolaylı olarak halka sorulacağı bir seçim durumu mudur söz konusu olan? Kesinlikle hayır. Tüm burjuva seçimlerinin biçimsel içeriklerinin ötesinde bu seçim onlarla kıyaslanamayacak ölçüde tam bir komedi ve tam bir burjuva orta oyunudur.

Durum şudur; faşist diktatörlüğün tekçi egemenlik sisteminin yürütülmesinin başına egemen sınıf kliklerinden hangi adayın getirileceği meselesidir tertiplenen. Elbette burada dost güçler içerisinde değerlendirdiğimiz HDP’nin de bir adayı vardır. Bu aday kesinlikle halk kapsamı dahilindedir. Ancak biz Maoist Komünistlerin itirazı söz konusudur.Yukarıda tam da bahsettiğimiz tekçi devletin meşrulaştırılmaması gerekirken, bu seçim oyununa dahil olmak açıktır ki devletin demokrasi maskesine objektif olarak hizmet edecektir. Bu açıdan adaylar arasında ayırım yaparken, Maoist Komünistlerin boykot ettiği tam da bir seçim oyunu ve aldatmacısıdır. Kaldı ki bu seçimler parlamento ya da yerel seçimlerle de aynı şekilde ele alınıp tasavvur edilemez. Parlamentodan yararlanma ve bu vesileyle seçimlere girip girmeme tamamıyla taktik bir sorundur. Kaldı ki bu taktik soruna katılım gösterildiği süreçlerde kendi bağımsız ideolojik ve siyasi duruşumuzla mevzilenme, kazanma durumunda da yine aynı şekilde muhalif ve kendi politik iktidar perspektifini muhafaza ve savunma pozisyonunda kalınabilmektedir. Ancak burada tartışılamaz ve hiçbir şekilde değiştirilemez bir devletin temsilcisinin kim olacağı sorulacak ve seçilecektir. Böyle bir devletin başına adı ne olursa olsun gelecek her isim, faşist devletin cilalanmasının ötesinde hiçbir hükmü olmayan bir örtü görevinden öteye gidemeyecektir. Kaldı ki Türk Sünni egemenlik sisteminin bu seçimlerde Kemalist faşist bir rakibi bile yoktur. Ekmeleddin ve Tayyip, aynı davanın ve aynı tarihin iki figürüdür. CHP- MHP faşist partilerinin baştan itibaren iflasını ilan ettikleri bir gerçekliktir. Ki büyük ihtimalle tekçi faşist Erdoğan hegemonyasının tasdikinden ibaret olacak bu seçim, sonu belli olmayan bir macera durumu da göstermemektedir. Torbalı ‘hukuk devleti’nin Erdoğan markası bir hilafet krallığı gibi bu seçimlerde onaylatılmak istenmektedir. Selefi kardeşleriyle fetihçi strateji “Rabia” vizyonuyla tek millet- bayrak- vatan devletini Kemalistlerle zorunlu ittifak temelinde yeniden tanzim etme yönelimiyle sahnededir. Yürüyen, dinci muhafazakar bir İttihatçılıktır. Ayakkabı kutuları, havuzlu rüşvet, yolsuzluk ekonomisinin sıfırlanmaya çalışılan paraları, ezilenler için Soma mezarlığı kararlılığının ifadesidir. Sorulan da şudur; buyrun seçin. Şimdi, “sorumsuz cumhurbaşkanı” hukuki güvencesiyle, başbakanlık da dahil tüm mevzilerin Erdoğan tekeline dahil edilmesi operasyonuna ileri kitlelerin ciddi bir itirazları da vardır. Bu itirazlarla birleşecek doğru çizgi boykottur. IŞİD geçişlerine istasyon şefi olan T.C. sadece lojistik değil savaş organizatörlüğüyle de suçüstü yakalanmıştır.

Böyle bir gerçeklikte seçime “halkçı- demokrat” vs bir taraf olarak girdiklerini söyleyen dostlarımız, büyük bir yanılsama içerisindedir. Devlet kurma hakkı, tüm ezilen ulusların ve tam hak eşitliği tüm milliyetlerin tartışılamaz hakkıdır. Maoist Komünistler, merkez ve uyruk milletler perspektifini kararlılıkla reddeder. Resmi her bir millet, dil, tarih, düşünce, inanç, bayrak ayrıcalığını ve tekelini reddeder. Parçalanmış Kürdistan gerçekliğinde “ben her parçanın çerçevesinde devlet sınırlarına itiraz etmiyorum’’ diyen Kürt milli iradesine ipotek koyan bütün hegemonyalara karşı çıkar. Soma işçisinin, Roboski’nin Kürt çığlığının, Türkiye- Kuzey Kürdistan’ın ve dünya kadının, ezilen inançların zındık görülerek kıyımına karşı ezilen ve emekçi her toplumun eşit, özgür ve gönüllü birliğini yükselten proleter enternasyonalist bayrağıyla bu seçimlerde boykot perspektifiyle varız var olacağız.”

adhk tarafından

DHF’den Ovacık’ta köy çalışması

Temmuz 27, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

14. Munzur Kültür ve Doğa Festivali yaklaşırken Dersim’de çalışmalarını hızlandıran DHF Ovacık’ta köy çalışmaları kapsamında bölgedeki halkın sorunlarına dair çalışmalar yürütüyordhf calisma1

DERSİM (26.07.2014)- Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) bu yıl 14. Kez düzenlenecek olan Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında çalışmalarını Dersim merkez ve ilçelerinde hız kesmeden devam ediyor.

Bir haftadır Ovacık’ta köy çalışmaları yürüten DHF faaliyetçileri, sabahın erken saatlerinden itibaren halkla birlikte buğday toplamaya gidiyor. Akşamleyin köyde ekmek yapan kadınlar için odun toplanıyor. Her gün saat 05.00’de başlayan çalışmalar akşam saatlerinde yapılan sohbetlerle sona eriyor.

Dhf calisma2

DHF’lilere halkın ilgisi yoğundu

Köylülerin yoğun ilgisiyle karşılanan DHF üye ve faaliyetçileri, Munzur suyunun kıyısına ise “Munzur Özgür Akacak” , “Dersim’de Baraj İstemiyoruz” , “Bu Çelik Aldığı Suyu Unutmayacak” yazılı pankartları astı.

19 Temmuz’da Ziyaret Köyü’ne giden DHF’liler bir etkinlik düzenleyerek Dersim’de yapımı süren barajlarla devletin yabancılaştırma politikalarına karşı mücadele çağrısı yaptı. Yerel sanatçı Murat Akar’ın da sahne almasıyla hep bir ağızdan marşlar ve türküler söylenerek halaylar çekildi. Etkinlik sırasında “Önderimiz İbrahim Kaypakkaya” , “Dersim’de baraj istemiyoruz” , “Munzur özgür akacak” sloganları atıldı.

Çalışmalar festivale kadar aralıksız devam edecek.

Dhf calisma3

 

 

 

 

 

 

 

www.halkingunlugu.net

adhk tarafından

İsrail Siyonizmi’nin işgal ve katliamları devam ediyor!

Temmuz 27, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Gazze20

Gazetemizin 86. Sayısında yayınladığımız İsrail Siyonizminin Filistin’de gerçekleştirdiği katliamlara ilişkin analiz yazımızı okurlarımızla paylaşıyoruz

HABER MERKEZİ (26.07.2014)- 12 Haziran’da kaybolan 3 İsrailli gencin cesedi kısa bir süre önce bulunmuş ve İsrail gericiliği bunun üzerine Filistin’de 34 hedefi bombalayarak kanlı katliamlarına bu saldırıyla başlamıştır.

Bilindiği gibi İsrail Siyonizmi, 3 İsrailli genci bulmak için ‘Kardeşin Bekçisi’ isimli geniş çaplı baskınlar düzenlemişti. Ölümden Hamas’ı sorumlu tutan İsrail gerici devleti 2100’ den fazla eve baskın düzenlemiş, aralarında bakan ve milletvekillerinin de bulunduğu 566 Filistinliyi gözaltına almıştı. Yaklaşık 5 Filistinliyi ise katletmişti.

Arama baskınlarının 17. gününde 3 gencin ölü bulunmasıyla aramalar durdurulmuştu. Hamas ise kendilerine yapılan suçlamaları ‘aptalca’ ifadesiyle nitelendirmişti. Hamas’a yönelik herhangi bir cezalandırma hareketi ‘cehennemin kapılarını açacak’ diyerek açıklamada bulunmuştu.

Bu gelişmeler karşısında bir Filistinli genç de öldürülmüş ve bizzat İsrail gerici devletinin başbakanı Netanyahu bunu kınamıştı. Fakat gelişmeler yumuşama yerine daha da sertleşmeye doğru gitmiş, karşılıklı askeri eylemler ve operasyonlarla çatışmalı durum yeniden artarak yaşanmış ve hala da yaşanmaktadır.

Uluslararası emperyalist devletlerin ekonomik politik çıkarları gereği Ortadoğu ve Filistin’deki işgal, ilhak ve sömürü temelindeki haksız savaşı ve eşitsizlikleri uzun süredir İsrail’in Filistin işgali ve katliamlarıyla devam etmektedir.

Haksız savaşın faturası Filistin ve İsrail halkına çıkarılmaktadır

Gazze’deki İsrail gericiliğinin katliamları devam ederken İsrail’de ise halkın panik içerisindeki durumu da göstermektedir ki Filistin ve İsrail halk kitlelerinin hiçbir çıkarı olmayan bu haksız savaşın bütün faturası ezilen ve sömürülenlere çıkarılmaktadır. Kuşkusuz İsrail siyonizminin işgali ve ilhakı karşısında Hamas başta olmak üzere Filistinlilerin tepkileri ve mücadelesi meşrudur. Bununla İsrail işgali, ilhakı ve katliamlarını, milliyetçi ve İslam eksenli de olsa Filistinli direnişçilerin mücadelesini bir ve aynı değerlendirmiyoruz.

İsrail gerici devletinin Gazze’ye yönelik son ‘Koruyucu Hat’ adıyla gerçekleştirdiği operasyon ve katliamları devam ederken, katledilenlerin sayısı da günden güne artmaktadır. Bu operasyonla İsrail gerici devletinin 2012 yılındaki sekiz gün süren ‘Bulut Sütunu Operasyonu’ adıyla yürüttüğü saldırıdan bugüne Gazze Şeridi’ne en kapsamlı ve en şiddetli saldırısını düzenledi. İsrail’in Gazze’ye bağlı Beyt Hanun kentine yönelik saldırısıyla İslami Cihat’ın komutanlarından Hafız Hammad ve ailesinden üyeleri de katledildi. Gazze’ye şu ana kadar yaklaşık 400 ton bomba yağdırılırken Hamas ise orta ve uzun menzilli füzelerle roketleri durdurmaya çalışsa da katliamların önüne geçememiş ve bu durum karşılıklı olarak Tel Aviv, Kudüs ve Hadera gibi kentlerde de panik ve korkunun daha fazla egemen olmasına yol açtı. İsrail’in Filistin’e yönelik saldırısı aynı zamanda bir bölgesel savaş stratejisi provasıdır da. İran ve Filistin eksenli bloklaşma aslında uluslararası bir hegemonya yarışını da ifade eder. Filistin davasının haklılığına önceki satırlarımızda vurgu yapmıştık. Şu durumdaki Filistin’e yönelik saldırıda İsrail İran’ın füzelerine karşı geliştirdiği Demir Kubbe sisteminin dayanıklılığını da test etmektedir. Aynı zamanda yeni savunma ve saldırı silahlarının da denenme aşamaları yaşanmaktadır. Netanyahu karargahıyla İsrail büyük bir savaş çığırtkanlığı içerisindedir.

İsrail katliamlarına devam ediyor

İsrail işgalci ve katliamcı devletinin Hamas tarafından fırlatılan füzelere karşı ‘Demir Kubbe’ adlı roketsavar savunma sistemine karşın, İsrail’in metropollerinde yaşayan halkın tedirginliği sürmektedir. İsrail siyonist devletinin katliamlarında özellikle çok sayıda çocuk ve kadınlar da bulunmaktadır.

İslami Cihat ve Hamas’ın İsrail’ e attığı füzelere karşı İsrail gericiliği Gazze’de şu ana kadar yaklaşık 150’den fazla hedefi vururken, yüzü geçen Filistinliyi katledip, binlercesini yaraladı ve kara harekatının da her an gerçekleştirebileceğini deklare etti. Bu kapsamda hükümet orduya 40 bin yedek askeri göreve çağırma yetkisi de verdi.

Hamas ise bütün bu saldırı ve katliamlara karşı daha da sertleşmiş ve “çocukların öldüğü Han Yunus Katliamı korkunç bir savaş suçudur, artık tüm İsrailliler meşru hedef haline gelmiştir’’ açıklamasında bulundu. İsrail siyonist işgalci ve ilhakçı devleti ise ‘çok güçlü operasyon başlattık ve onlarca Hamas hedefini vurduk, saldırılar Hamas’a tam ve ağır bir bedel ödetmek için devam ediyor, herşey Hamas’ı bertaraf etmek için, İsrail şehirlerine atılan roket saldırılarına tolerans göstermeyeceğiz ve operasyonu genişletmeye hazırlanıyoruz, bu önümüzdeki birkaç gün içinde bitmeyecek’ diyerek saldırı ve katliamlara devam edeceğini beyan etti.

Faşist Türk devletinin İsrail’le stratejik ortaklığı  

Bütün bu gelişmeler karşısında Birleşmiş Milletler (BM) acilen toplandı ve genel sekreteri İsrail’in kara harekatının somut bir tehdit olduğunu belirterek Hamas’ı sorumsuz davranmakla suçlayıcı açıklamalarda uyardı. Ancak tüm bunlar bir diplomatik oyundan ibarettir. BM, İsrail’in güvenliği sorunundaki tutumuyla İsrail operasyonunun resmi kılıfı durumundadır. TC, İsrail’le stratejik ortaklığına helal getirmeyen bir timsah gözyaşı rolü oynamaktadır. Nitekim uluslararası emperyalizmin stratejik uşağı Türk devletinin başbakanı Erdoğan ise önceki ‘one minute’ şovuna uygun yanılsamalarıyla cumhurbaşkanlığı seçimlerine yatırım amaçlı İsrail’in bir an önce operasyonu durdurmasını ve önceki ateşkes koşullarına geri dönülmesini isteyip, El Fetih ve Hamas yetkilileriyle görüşürken Gazze’ye acil ilaç vb yardımın yapılacağını açıkladı.

ABD emperyalizmi ise İsrail siyonist devletinin Gazze saldırısı ve katliamlarını desteklediğini ve Hamas’ı ise suçlayıcı bildik beyanında bulundu.

Şu çok açık ki bizzat Filistin toprakları da dahil Filistinlilerin aleyhine başından itibaren gerçekleştirilen katliamları kökten durduracak ve eşitsizlikleri ortadan kaldıracak asla onu yaratan emperyalistler ve onun bir parçası olan İsrail Siyonizmi gibi işgalci, ilhakçı ve sömürücüler ve onlara yedeklenerek bir yedek baskılanma ve diplomatik gücü olan BM vb kurumlar olmayacaktır. Hatırlatmak isteriz ki geçmiş süreçlerdeki dünyanın başka birçok ülkesiyle coğrafyaları da dahil Afganistan, Irak, Fildişi, Libya vb vd lerine yönelik saldırı, işgal ve katliamlar, emperyalist dünya sistemi ve onun sömürücü ve zulümkar burjuva sınıfları ve devletleri tarafından gerçekleştirildi. Emperyalist dünyanın bütün bu haksız savaşları, işgal, ilhak ve katliamlarına karşı ezilen uluslar ve halkların isyanı ve savaşı, son derece meşru ve haklıdır. Filistin ulusunun kendi kaderini tayin hakkı temelindeki mücadelesi ve savaşı son derece haklı ve meşrudur. Emperyalizme ve İsrail siyonizmine karşı, Filistinlilerin mücadelesi ve savaşı haklıdır ve Maoist Komünistler olarak Filistinlilerin yanında olduğumuzu bir kere deklare etmek isteriz.

www.halkingunlugu.net

adhk tarafından

‘Mendilimde kan sesleri’

Temmuz 27, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Geyiksuyu’nda düzenlenecek festival ile Dersim halkının siyanürle altın arama ve HES’lere karşı mücadelesine ilişkin okurumuz tarafından gönderilen yazıyı paylaşıyoruz

HABER MERKEZİ (26.07.2014)- “İnsan yaşadığı yere benzer o yerin suyuna o yerin toprağına benzer, suyunda yüzen balığa toprağını iten çiçeğe, dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine” diyerek ne de güzel söyler Edip Cansever. İnsanın yaşadığı yerle olan uyumu ancak bu kadar güzel ifade edilir, ancak bu kadar yürekten bürünür anlam kelimelere, cümlelere. Yaşadığımız yerlere benzememiz, o yerlerde koca bir hayatı eskitmemizden ileri geliyor, o yerlerde ölülerimizi gömdüğümüz, o yerlerde acılarımızla, sevinçlerimizle yankılanan dağlarımız, sessizce çağıldayan çeşmelerimiz, tarlasıyla tapanıyla, bostanıyla ektiğimiz, biçtiğimiz, bizlere bu yaşamı sunan bereketli topraklardan ileri geliyor. Değişen zaman, gittikçe zorlaşan hayat, geçim derdi derken memleketi terk-i diyar eyledi insanlar. Göç başladı. Büyük şehirlere yeni bir yaşam umuduyla göç etmek zorunda kaldı insanlar. Doğal bir süreç değildi bu durum köyümüz açısından, alternatifsiz seçim yapmaya zorlandı insanlar. Yaşam kaynakları zarara uğratıldı, köylüler üzerinde baskı kuruldu. Yeri geldiğinde bir torba unu alıp merkezden köye ulaştırmak bile epey sancılı oldu, köye vardığında da yarım torba ancak kalıyordu elde. Bedel her defasında halka ödetildi. Dersim bir bütün olarak zarar gördü, merkezi, köyleri, ilçeleri paralel bir şekilde tahakküm altındaydı. Daha acil, daha yaşamsal sorunları olan köylerimizde en acil ihtiyaç olarak karakollar, karargahlar kuruldu, köyler baskı cenderesine alındı, köy halkı askerlerle iç içe yaşadı yıllarca, yaşıyor da hala. Son yıllarda da bu sistematik saldırıların adı yozlaştırma, barajlar ve siyanürle altın aramalar oldu. Bir bütün olarak baktığımızda devletin Dersim’e olan yaklaşımı açısından bu saldırılar oldukça manidardır.

Devletin baskısı çeşitli şekillerde devam etti

Merkeze bağlı olan Geyiksuyu köyümüz de bu minval üzerine gündemde, üretim anlamında yaşam pek hareketli sayılmaz Geyiksuyu’nda. Deşt merkez olmakla birlikte bütün civar köy ve mezralarda ikamat eden insanlar zorunlu göç sonucu burada toplandı. Haliyle ani nüfus artışı zaten Deşt’te olanlarla sonradan gelenler arasında bir uyuşmazlık yarattı. Zira ani nüfus artışı eldeki kaynaklar adına hızlı bir tüketimi de beraberinde getirmiş oldu. Köyün uzun yıllardır çözülemeyen bazı yaşamsal sorunlarının yanı sıra bir de eldeki kaynakların hızla tüketimi uyuşmazlığın her zaman tazeliğini korumasını sağladı. Bu durum şu zamana kadar, ortak yaşama adına birlik, beraberlik ve dayanışmayı sekteye uğrattı. Bütün sorunlara karşın köylüler Deşt’te de bir yaşam kurmayı başardı, köydeki gibi toprak damlı evleri yaparak başladı işe, çevresini düzenledi, evlerinin etrafına ağaçlar dikti, bostanlar ekti. Devlet yetkilileri bir zaman sonra zorunlu göç sonucu gelen köylülere ev yapacağını ve tapusunu da vereceğini iddia etti, yaptılar da, verdiler de.. Sorun şu ki, bu insanları önce köylerinden etti, maddi manevi açıdan zaten dumura uğrayan bu insanların elde ettiği ikinci yaşama hakkına da müdahale etmiş oldu. Deşt’te eski yatılı okula doğru sadece belli bir sayıda seçmece usulü ev iskeleleri yapıp para karşılığında dağıttı. Köylülerbir kez daha emek harcayıp bu evleri de yaşanabilecek yer haline getirdi. Yine kendilerince eksik fazla bahçeler düzenleyip bostanlar ekti, gel zaman git zaman bu sefer de bu oluşturulan bağ bahçe için bedel istendi, tapu verildi. 2B yasası da bu durumun üzerine iyice tuz biber ekmiş oldu. Bağ, bahçe, yetmezmiş gibi ortak kullanılan meralar, otlaklar ve hatta dağlar kiralanacak derken, köylüleri birbirine düşürdü. Yöre insanı maalesef bu politikalar karşısında etkin bir rol oynayamazken, yapılan müdahaleye genelde boyun eğdi. Zira Deşt’in politik geçmişi açısından bu apolitik tavırlar, köy halkı adına düşündürücü oldu. Ayrıca gerek Dersim merkezde, gerekse Dersim dışında bu yönlü mücadele eden çevre dernekleri veya politik kurumlar olsun maalesef Geyiksuyu adına pek politika geliştiremedi ve bu köyün sorunlarına duyarsız kaldı. Bu duyarsızlık Geyiksuyu köylüleri kadar Dersim merkezde veya dışarıda, bu yönlü mücadele veren politik kurumlar ya da çevreci yöre derneklerini de (özellikle de Dersim Dernekleri) oluşacak zarara karşı sorumlu kılacaktır.

Siyanürle altın arama çalışmaları halkın yaşamını etkileyecek

Geyiksuyu halkının yaşamına yapılan bu saldırı yıllar geçtikçe haddini iyice aşarken, devlet halkın topraklarına el uzatmaya kadar işi vardırdı. Yabancı sermayeli şirketler şimdilerde göç vermiş köylerimizde pervasızca gezinmektedir. Aslında hararetli çalışma birkaç yıl öncesine kadar başlamıştı, köylerimizde, mezralarımızda koca koca arazi araçları, yabancı mühendisler, tercümanlar peyda oldu. Keçilerimizi, ineklerimizi bir zamanlar zar zor otlatmaya götürdüğümüz tepelere, dağlara yol götürdü, her tepeye sondaj çalışmalarıyla çukurlar açtı. Köylüler bile bu çalışmalara işsizlik bahanesiyle bilinçsizce dahil oldu. Geçmişte kalan bu çalışma şimdi veriyor meyvesini; Geyiksuyu’na bağlı Sin köyünde siyanürle altın arama melaneti start alacak. Türlü türlü entrikalarla bir yaşamı yok edenler şimdi bir umutla belki geri döneriz diye hayal kurduğumuz köylerimizde nefes borularımızı kesmek üzere. Zira siyanür oldukça tehlikelidir ve sonuçları yaşamsal tehdit oluşturacak kadar vahimdir. Bugün dünyadaki altının ne yazık ki % 82’si siyanürle aranmakta ve üretilmektedir. Bu yöntemin zararları bilinmekte ve sözüm ona çeşitli önlemler alınmaktadır ancak bu önlemlerin yeterli olmadığı da bilinmektedir. Siyanürle üretim yapan işletmeler prosedür gereği siyanür için arıtma tesisleri kurar, siyanüre hava, su ve kükürtdioksit verip siyanata çevirir. Ancak bu yöntem pek çok bilim insanına göre siyanürü zararlı etkilerinden arındırmak değil, sadece ve sadece farklı zehirli bileşenlere ayrıştırmaktır. Yani siyanür zehrinin yok edilemediğinin kanıtıdır bu durum. Bir de doğaya, çevreye, canlı yaşamına verdiği zarar açısından bakınca bir yaşam hakkımızın olduğunu, bir tane dünya olduğunu, bunun geri dönüşümünün olmadığını bilelim ve yaşam hakkımızı savunalım.

Siyanürle altın aramaya karşı mücadeleyi yükseltelim

Köylerimize, memleketimize sahip çıkalım. Zira altın madenciliğinde siyanür kullanımı diğer alanlarda kullanımından daha da tehlikelidir. Altın üretimi yapılan işletmeye taşınan siyanürün dökülmesi ve devrilmesi sonucunda ya da işleme sırasında borulardan veya çeşitli sızıntılarla sulara karışmasıyla oluşan tehlikenin boyutu yaşamımızın yok olması tehlikesine eşittir. Siyanürün nehir sularına karışmasıyla nehirdeki canlılar ölecek, tarlalardaki sulama sularına karışmasıyla meyve ve sebzelere karışıp insan sağlığını direkt olarak tehdit edecektir. Ayrıca altın madeni çıkarılma sırasında kullanılan siyanür havaya da karışmaktadır. Solunması ve vücuda herhangi bir şekilde alınması sonucunda zehirlenmeye yol açar. Beyin, akciğer ve kalp üzerinde hızlı bir zehirleme etkisi vardır. Canlılar üzerinde ölümcül etkileri olan siyanür kullanımı maalesef tehlikeli boyutlardadır. Ülkemizde de siyanürle altın arama çalışmaları giderek artmaktadır. Gözü dönmüş para babaları, dağ başındaki köyümüze dahi göz dikecek duruma geldi. Doğanın dengesini bozan bu haramiler, istediklerini aldıktan sonra arkalarına bakmadan çekip gidecek. Bizlerin payına düşecek olan ise yine yeni bir göç dalgası olacaktır. Ya topraklarımızın bekçiliğini devralıp sahip çıkacağız ya da bu haramilerin yaşam kaynağımızı yok etmesine göz yumacağız. Köylük yerdeki bütün sorunlarımızı bir yana bırakıp köylerimiz için birleşelim, örgütlenelim. Şimdi dayanışma ve uyanık olma zamanıdır. Tüm Geyiksuyulular ve Dersimliler olarak birleşelim. Dersim içerisinde, dışında, hatta yurt dışında yaşam süren köylülerimize Geyiksuyu gençleri olarak çağrımızdır, gelin birleşelim,topraklarımıza ve doğamıza sahip çıkalım. Dersim bir bütündür, onu parçalara bölerek yok etmek isteyenler bilsinler ki memleketimiz sahipsiz değildir, Munzur’da baraj istemiyoruz! Tağar Çayı üzerinde hidroelektrik santrali istemiyoruz! Peri suyu üzerinde hidroelektirik santrali istemiyoruz! Geyiksuyu köyünde siyanürle altın aramalarını istemiyoruz!

Dün nasıl direndiyse atalarımız bugün de bizler direneceğiz.

29 Temmuz’da başlayıp 30-31 Temmuz’a kadar sürecek olan 2. Geyiksuyu ve Çevre Köyleri Festivali’nde bir araya gelelim, barajlara, siyanürle altın aramaya ve yozlaştırma oyunlarına dur diyelim ve isyanımızı hep birlikte haykıralım.

www.halkingunlugu.net

adhk tarafından

Halk Kurtuluş Ordusu gerillaları anlatıyor

Temmuz 26, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

 Halkın Günlüğü Gazetesi ‘nin 86. sayısında yayınlanan, “MKP 3.Kongresi’nin ardından bölgedeki faaliyetlerine hız veren HKO gerillalarıyla” yapılan röportajdır. 

HABER MERKEZİ (26.07.2014)-

MKP’nin 3. Kongresi başarıyla tamamlandı. HKO’nun yeni yöneliminden kısaca bahseder misiniz?

Kapitalist ülkelerdeki silahlı savaşımların sürdürülmesi meselesi noktasında komünist hareketin çokça tartışmaları mevcut olup, bu meselenin derinliğine dair MLM bakış netliği çeşitli analiz ve sentezlere tabi gerçekliği vardır. Kapitalist ülkelerde uzun süreli ‘barışçıl mücadeleden’ dolayı genel olarak tartışmaların özünü zor kavramının doğru analiz edilememesinden ve silahlı savaş ile gerilla savaşının sığ bir savunusu neticesinde ilerlemiştir. Kapitalist veya yarı feodal-yarı sömürge statüsündeki ülkelerde devrim modellerine ilişkin tartışmalar dünde vardı bugünde var ve yarın da devam edecek. Bundan dolayı da partimizin Türkiye Kuzey Kürdistan’ın sosyo-ekonomik yapısını kapitalist değerlendirmesinden dolayı, genel olarak bilinen bu fikirlerin devreye girmiştir.  Söz konusu olan eğer Türkiye Kuzey Kürdistan kapitalist ise bu anlamıyla da barışçıl mücadele yürütüleceği veya Gerilla Savaşı’nın tasfiye edileceğine, askeri örgütlemelerin lağvedileceğine dair belirli söylemler ortaya atılıyor ve bu söylemler üzerinden tartışmalar yürütülüyor. Bunda eski fikir temelinde bir kopuş olmamasının etkisi olduğunu veya eski fikir temelinde ele alışın söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Temelinde bu yatıyor.

Esasta burada anlaşılması gereken mesele MKP 3. Kongresinin kapitalist ülkelerde Sosyalist Halk  Savaşı teorisiyle Merkezi Birleşik Savaşın kendisini toplu ayaklanmaya bağlı Gerilla Savaşı meselelerini anlamak ve bunun üzerinden bir değerlendirme yapmak gerekiyor. Bu çözümlemelerin Türkiye-Kuzey Kürdistan gerçeğinde somut bir karşılığı olup olmadığını tartışmasını yürütmek gerekiyor. Yoksa afaki tanımlamalar üzerinden veya diyalektik metoddan kopuk sözüm ona Marksist geçinenlerin fikirleri üzerinden MKP’yi değerlendirmek ve MKP’nin bu yola sürükleyeceğini söylemek gerçekten de nesnel, objektif olmayan temelleri zayıf meselelerdir. Esasta MKP’nin ne söylediği üzerinden MKP’yi tartışmak, eleştirmek veya önerilerde bulunmak gerekiyor. Bu teorik meselelerden dolayı uluslararası komünist hareket, kapitalist ülkelerdeki mücadelenin yol ve yöntemlerindeki bilinen teorik yaklaşımı birçok kez tartışıldı ve tartışılmaya da devam edecek. MKP, hem ülke hem de dünya üzerinde gelişen sınıf mücadelesinin sorunlarına dair derin bir birikimi mevcuttur. MKP bağrında taşıdığı organlarıyla ve 40 yılı aşkın süredir kesintisiz sürdürdüğü sınıf mücadelesindeki deneyim ve tecrübeleriyle enternasyonal komünist harekete yönelik, zorunlu bilimsel ödevlerini yerine getirmeye devam edecektir.

İkinci mesele olarak şu konuyu belirtmek gerekiyor. Dağlarda savaşmamız, gerilla mücadelesi yürütmemiz, HKO’nun gerilla ordulaşmasının temelinde ilerlemesi fikrimiz, Türkiye Kuzey Kürdistan’da gerillanın devrimin gerçekleşmesindeki rolü ve anlamından dolayıdır. Biz birilerini tatmin için duygusal anlamda ya da bildiğimiz tek savaş budur şeklinde gerilla savaşları yürütmüyoruz. Sosyalizm ve komünizm mücadelesi içerisinde Partinin savaş siyaseti o günün koşullarına göre neyi emrediyorsa o savaş siyaseti hiçbir baskı altında teslim olmadan yürütülmesi gerekir. Yoksa komünistlerin neyi amaçladığı belli olmayan Gerilla Savaşı ya da silah alışkanlığı yoktur. Bu konuda bilimsel davranılması gerekiyor. Meselenin özünün anlaşılması gerekiyor, biz birilerini tatmin etmek için Gerilla Savaşı yürütmüyoruz. Bunun altını özellikle çizmek gerekir. Biz Gerilla Savaşı’nın Türkiye Kuzey Kürdistan’daki sosyalist devrimde rolü olduğu ve gerilla ordulaşmasının silahlı halk ayaklanmasını önemli bir parçası olduğu için bu savaşı yürütüyoruz. Bunun da net anlaşılmasını istiyoruz.

MKP’nin siyasi savaş yönelimi ülkemiz ve dünya devrimci hareketi açısından sınıf mücadelesine yeni bir enerji katacak. Bu siyasi savaşın etkilerini şimdiden kendini göstermeye başladı. Öncelikle siyasi iradeden yoksun kesimlerin MKP’ye yönelik saldırıları başladı. MKP önderliğinde savaşan HKO üzerine çeşitli anti bilimsel yaklaşım ve söylentilerle etki çevresine güvensizlik aşılanmaya çalışılıyor. Değişime nasıl yaklaşılması gerekiyor?

Bu söylemler gerçekten sipekülatif olup nesnel olmayan sübjektif teorik geriliğin yol açtığı bir durumdur. Kendi niyetleriyle konuşmalar, durum tanımalardır. Esasta burada partinin devrimci meseleleri çözümlememesindeki yol ve yöntemlerin, söylemleri dikkate alınarak onun üzerinden tartışılması gereklidir. MKP’nin ne söylediğine hiç umursamadan MKP’nin toplumsal zemindeki sınıf ilişkileri ve bunların çözümlenmesine dair yol yöntem ve araçlarını ortaya koyuşunu hiç değinmeden MKP’nin Gerilla Savaşı’nı sonlandıracağını ve gerillasını çekeceği yönünde ortaya atılan meseleler değerlendirilecek zeminde durmuyor, bu anlamıyla kıstasları yok, kişilerin algı ve niyetleri üzerinden yapılan bir tartışmadır ki bu tartışma geri ve yetersizdir. Teorik bir kavrayış sorunu olduğu açıktır ve bunun üzerinden durulması gerekiyor.

Partinin gerçekleştirmiş olduğu 3. Kongrenin izi nedir yönelimi nedir? Bu konuda HKO, MKP’nin siyasi, örgütsel, askeri, politik ve ideolojik önderliğini tanıyor. Kongrenin bütün kararları HKO’nun ana görevi ve yönelimidir. Gücü ve yetenekleri çerçevesinde görevlerini yerine getirmeyi, Kongrenin somut hayata karşılıklarını yaratma hedefiyle mücadele yürütüyor. Ülkemiz devrimci hareketi doğaldır ki partimizi yakından takip etmek ve geliştirdiği siyasi ve politik mücadeleden etkilenmek ve etkilemek durumundadır. Diyalektik süreç açısından kaçınılmaz olan etkilenme süreci devam edecektir. Doğru çizgi mutlak zaferle taçlanacaktır. Diğer yandan belli birtakım kişi ve kişilerin Partimize ve organlarına yönelik bilimsellikten uzak küçük burjuva ideolojinin kuşanmışlığıyla eleştire adı altında karalama saldırıları mevcut olduğu gerçekliği vardır. Bunların dışında ise proletarya ve halkın düşmanlarının partimizi darbelemeye yönelik saldırıları devam etmektedir. Partimiz tüm organlarıyla hiçbir görevine ötelemeden dostlarımıza ve düşmanlara gerekli hassasiyeti göstererek, çözüme dayalı siyasi ve politik cevapları verecektir. Dosta güven vermeye devam ederken, düşmanın korkusu olmaya da devam edeceğiz. Bunun kitlemiz ve halkımız tarafından bilinmesini istiyoruz.

MKP 3.Kongresine yönelik eleştiri adı altında karalamalar mevcut. Özellik Kongre’nin meşruluğuna gölge düşürülmek isteniyor. MKP’nin organlarıyla yürüttüğü iç tartışmaları dışında kitlesine yönelik açık açık teşhir ve deşifre tarzında ilerleyen birtakım gruplar mevcut, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Taban kitlemiz içerisinde belli bir çalışma yürüten kişiler de var bundan haberdarız. Öncelikle buradaki bir meselenin gerçekten açığa çıkması gerekiyor. Objektif olmayan durumlar halkımıza kitlemize yansıtılıyor. Bu konuda;

1- Kongrenin meşruluğu meselesidir!. Parti 3. Kongre sonuç bildirgesini kararlarını açıkladığı zamanda, kongrenin hem iradi hem de oy anlamıyla net toplanmadığına dair söylentiler var. Partimiz sınıf mücadelesinin en yüksek siyasi savaş aracıdır, bu nedenle sokakta, kahvede ve sosyal grupları içerisinde devrimci ciddiyetten yoksun tartışmaların partimize yön vereceğini düşünenler akıllarını kaçırmıştır. Bu grup ve kişiler bu tavırlarından derhal vazgeçmelidir. Bu konuda yapılan tartışmalar geri  ve gerçeği yansıtmayan tartışmalardır.

2- İrade meselesinde, Kongrenin katılım ve örgütlenme meselesinde partimizin çabası ortadadır. Bu çaba HKO tarafından biliniyor. Ama bu çabaya yeteri kadar cevap vermeyen, bu çaba sürecinde parti bütünlüğü tarzında hareket etmeyip ve kendini özel bir durum içerisine koyup süreci sahiplenmekte zayıf kalanların, bugün partiyi bu zeminde eleştirmeye kalkmaları, sürece katılmamaları, esnek ve akışa göre davranmaları ve süreci bu kadar olumsuzlamaları şaşırtıcı bir yaklaşımdır. Kendisine hapsolmuş olanlar, partinin sınıf mücadelesindeki geniş ufkunu, kendi dar ufkuyla kıyaslıyor. Buradan gözlemlediğimiz kadarıyla komik duruyor. Belirtmek gerekir ki geniş kesimlerin  bu noktada  yeterince bilgiye sahip olmaması kafa karışıklığına yol açıyor. İllegalite koşulları bizim için esastır. Bu tarz fantastik söylem ve kitlelerin elinde silah olan parti tüzüğü ihlalleriyle netleşmiş yaklaşımların küçük burjuva anlayışta pirim yapmasını, siyasetin doğal reaksiyonu olarak karşılıyoruz.

Biz doğru ve yanlış mücadelesi temelinde parti içerisinde iki çizgi mücadelesini savunuyoruz. Başkan Mao’nun derin bir felsefeyle dediği gibi “herkes bir partidir”. Tüzüğümüz ve programımızın kıstaslarını belirlediği ölçülerde yer alan farklı fikirleri olanlar MKP içerisinde irade ve eylem birliğini boşa çıkarmadan mücadele edebilir ve fikrini örgüt ve organ içerisinde hukuk ihlali yapmadan örgütleme hakkına sahiptir. Partimiz bunu garanti altına almıştır. Maoizmin temel ilkelerinden biri de budur. Partimizde ve onun oluşturduğu alt organlarda hiçbir fikir bastırılamaz, yasaklanamaz, kota koyulamaz. Bu anlamıyla herkesin açık ideolojik mücadeleyle fikrini örgütleme hakkı var. Aranması gereken bir hak varsa parti içerisinde aranmalıdır. Bu hakkı biz vermiyoruz, bu hak kişilerin temel hakkıdır.

Burada bir noktanın altını çizmek gerekiyor, önemli ve bizimde hassas olduğumuz bir mesele; politik ve ideolojik eleştiri, örgütsel deşifrasyon zeminine dönüştürülmemelidir. MKP 3. Kongresine dair devrimci olmayan yöntemler ve söylemler kullanılıyor. İşin teorik ve ideolojik yanından ziyade, farklı ilgisi olmayan tanımlamalarla tartışmalar yürütülüyor. Devrimci bir hareketin çalışmalarını geriletme zemininde karalama yönelimine düşen söylemler gerçekleştiriliyor. Eylem ve faaliyetlerini gerileten çağrılar yapılıyor. Bu çiğ yaklaşımlar zamanla müdahale edilmediği takdirde, bir devrimci hareketin devrim mücadelesini sürdürmesi önündeki engeller durumuna yükseliyor. Devrimcilerin komünistlerin çalışmalarını engelleyen, ancak karşı devrimci zeminde duranlar olabilir. Objektif olarak bu teorik kavrayışsızlıktan gelmektedir. Özellik bu dostların 1. Kongreyi kavramadıkları ve anlamadıklarından kaynaklı bir durumdur. Parti tarihinin muhasebe belgelerinde bahsedilen yöntem ve anlayışları anlamadıkları gibi, dar grupçu zihniyete yönelik partimizin geliştirmiş olduğu perspektif ve eleştirileri de anlamadıklarını söyleyebiliriz. Başkan Mao’nun söylediği gibi “kızıl bayrağa karşı kızıl bayrak çekme” politikası altında geri bir ideolojik teorik yaklaşım ve zemin yaratılmaya çalışılıyor.

Bir meseleyi aktarmakta fayda var; partimizin sürecini karalayan, olmadık süreci varmış gibi gösteren, parti kitlemiz içinde sürdürdüğü tartışmaları partiden kopuş gibi göstermeye yönelik örgütsel adımlar atmaya çalışmak; örgütlü faaliyetlerimiz içerisinde spekülasyonlar yaratmak, bilfiil eylem ve etkinliklerine sabotajcı tavırla yaklaşmak, objektif olarak devrim cephesine hizmet etmemektir. Bu tarzı devrimcilik adına meşrulaştırmak isteyenler tam da düşmanın devrimci hareketi geriletme siyasetinin inceltilmiş hattına kaymıştır.

Savruldukları zemini hızla terk ederek, her türlü meseleyi partiyle tartışmaları gerekmektedir. Parti organlarını deşifrasyonuna yönelik özel bir hassasiyetimiz var, uzun zamandır bu meseleleri tartışıyoruz. Deşifrasyonun nedenlerini ortadan kaldıran bir dizi politik kararlarımız mevcuttur. Dahası 3. Kongrenin de gündeminde özel olarak güvenlik politikasının tartışıldığı bir süreçte, parti güvenliği zemininde bu kadar pervasızca deşifrasyon zeminine kapı açılmasına asla müsamaha göstermeyeceğimizi bilmeleri gerekmektedir. Çünkü bizimle tartışmak isteniyorsa teorik ve ideolojik yanlarıyla bizimle tartışmalar yürütsünler, başka konuları tartışma konusu bile yapmasınlar. Örgütümüzün ve partimizin örgütsel güvenliğini deşifre edecek yöntemlere başvurmasınlar. Bu konular, parti hukukunun dışında kalanların gireceği konular değildir. Fikirlerini buyursunlar, açık ideoloji mücadeleyle tartıştırsınlar, dün de yürüttük bugün de yürütme hazırız. Herkesin örgütlenme hakkı elbet olacaktır, ama biz bu tartışmaları parti içerisinde yürütmelerini istiyoruz. Devrimci zeminde durmaları gerekiyor. Bu zeminde durmadıkları sürece, devrimci cepheyi zayıflatırlar. Devrimci çalışmaları erozyona uğratmaya çalışıyorlar. Neye sebep olduklarına dikkat edilmelidir. Bu kadar aklı kör söylemlerde bulunmamalıdırlar.

2012 Yılında 24 HKO gerillası T.C ordusu tarafından esir alındı. Bu konu HKO’nun kitlesi üzerinde bir güven bunalımına neden oldu. Bu konu hakkında kamuoyuna açıklayabileceğiniz politikalarınız nelerdir?

Esas olarak Parti 3. Kongremizin, 40 yıllık savaşın askeri ve siyasi çizgisinin muhasebe edilmesi yönünde kararı var. Buna bağlı olarak yakın dönemde askeri değerlendirmeler yapıldı. Biz 24leri değerlendirirken birkaç açıdan değerlendirmek istiyoruz.

1-Dünya genelinde reformist yönelimin etkili olduğunu tespitini  yapmış olduğumuz gibi diğer devrimci güçlerde bu tespiti yapmıştır. Lakin bu tespiti yapmakla birlikte reformizmin geriletilmesi ve devrimci gücün güçlendirmesi konularında bazı sonuçların alınması sorunuyla birlikte sonuç alamadığımız, yeterince reformist zemini kurutamadığımız olaylar ve gelişmeler de yaşandı. Bu dalgada reformist kuşatma dalgasından Parti olarak biz de bağımsız değiliz. Sonuç itibarıyla düşünsel fikirler ve onun duruş biçimi bizim saflarımızda da yaşanan bir sorundur.

Bu anlamıyla Parti 3. Kongremiz ise Partimizin iki kongre arasındaki politik pratik sürecini de değerlendirirken esas itibarıyla bu dönemi örgütsel sol bir yönelim olarak beyan etti. İkinci döneminde ise örgüt meselelerinde gelişen sağ bir yönelimde olduğunu beyan etti. Bu bir doğal tanımlamaydı. Bizim gerçeğimize uyan bir tanımlamadır, dolayısıyla sağ pasifist hattın gelişmesi, devrimci militan zeminin erimesi, kitle militanlığında gerileme, cüret sorununun açığa çıkması her alana yansıyor ve belirli sonuçlar ortaya çıkıyor. Bu anlamıyla sorunun ideolojik teorik arka planında yatan reformizmin cereyan hallerine yeterli cevap olamadığımız bir zeminde çalışmaların yürütüldüğü idelojik, politik ve askeri önderliklerin zayıf kaldığı gerçeğinin bir izdüşümüdür 24’ler. Esasta bu zeminden değerlendirmek gerekir.

Tüm parti ve önderlerin reformist kuşatmaya yeterli düzeyde cevap verememesi,parti zemininin devrimci reflekslerinin erimesi,tüm üye, kadro, sempatizanlar ve savaşçıların devrimci zemini geliştirme noktasındaki yeterli olmayan çabalarının bütünüyle sonucudur; 24’ler. 24’ler sadece gerilla alanıyla başlayıp, gerilla alanıyla biten bir olgu değildir. Tüm partinin ve yetersizliklerin dışa vurumudur! Böyle anlamak gerekiyor. Buradan algılarsak doğru sonuçlar çıkarabiliriz ve partiyi daha güçlü silahlandırarak sınıf savaşında hak ettiği niteliğe getirebiliriz.

2.si 24’ler sorunu, askeri taktik yetersizliktir. Askeri taktik yetersizlik belli boyutlarda gücün eğitilmesinde ve gücün konumlandırılmasında belirli sorunlar yaratmıştır. Bir kış kampı basit bir örnektir. Bir kış kampının bu derece bir operasyona maruz kalmasını doğallaştıracak askeri bir izahatı yoktur. Çünkü kamplarda esas olarak savunma ve saldırı stratejisi, en üst seviyededir. Olası düşman saldırılarında savunma ve geri çekilme yöneliminin, uygun olması gerekiyor. Çıplak kayalar arasında kamp kurmak ciddi bir askeri tecrübesizlik veya askeri olarak düşmanı kendini karşı yöneliminde ciddiye almamanın bir sonucudur. Kendini bilmeme, koruyamama noktasındaki sorun olarak cereyan eden sonuçlar çıkmaktadır. Esas olarak yönelimimizdeki eksiklik, kurmay bir bilinç ve kurmay bir perspektif eksikliğidir. Kurmay perspektif dediğimiz olgu, profesyonelleşmiş bir gerilla mantığıdır, aynı zamanda savaşın geleceğini okuma, güçlerini savaşın geleceğine göre yapılandırma ve seferber etmektir. Savaşın geleceğini üzerinden planlar yürüterek sürekli savaş halinde olmak, bu bağlamda taktiksel bir zeminde durmayı gerekli kılmaktadır. Bu noktada taktiksel yetersizlikler ve kavrayış problemleri açık bir şekilde görülmüştür.

Bir diğer sorun ise;gücün büyük bir kısmının yeni olması, bu konuda daha korunaklı sağlam yerlerde durulmasını gerekli kılarken, bu konudaki gerçeklik hiç düşünülmeden rastgele, askeri hareket tarzına uygun olmayan bir konumlanma tarzı vardır. Gücün zayıf olduğu dönemlerde savunma pozisyonu, gerilla birliklerinde üst seviyelerde seyreder. Bu tarz yenilgilerin özünde yer alan belirleyici kriterlerden biri, çalışma süreci içerisinde gizlilik kurallarının hafifletilmesidir. Parti ikinci ve üçüncü kongremiz illegal çalışma tarzı sorunlarında önemli tartışmalar yürütmesine karşın, örgüt zemininde yer alan kimi birimler buna yeterli özeni gösterememiştir. Buradan net olarak söylemek gerekir ki deşifrasyonu bu kadar üst seviyede tartışan çalışma tarzı sorunu, bu kadar üst seviyede tartışan bir örgütün üst kadroları, militanları, savaşçıları, sempatizanları, taraftarları olarak söylemlerimize ve duruşumuza yeni bir biçim vermek zorundayız. 2012 Kış Kampı’nın örgütlenmesi çalışma tarzında, bütünüyle eleştirilen ne varsa uygulanması zemininde olmuştur. Gizlilik kuralları uygulanmamış-riayet edilmemiştir. Olabildiğince çalışmalar esnek ve açık yürütülmüş, kendi durumuyla bir operasyona yol açan bir duruma ulaşılmıştır.

Genel olarak kitlemizde ve devrimci hareketin kendisinde, ilerici devrimci kitleler üzerinde 24lerin teslimiyet sorununun, nasıl bir demorolizasyon zemini yarattığının farkındayız. İdelojik, teorik ve askeri gerilikleri belirttik. Teorik zeminde bedel ödendi denilen olgu ve bedelle devrimi inşa edilmesi sorunu salt bir söylem veya basit bir kararlılık ve deklarasyon sorunu değildir. Pratikte yaşanan gerçekliklerin ürünüdür. Bir şeyleri değiştirmek istiyorsanız yüksek sertliklere karşı dayanıklı ve işin doğasına göre hareketi gerektiriyor. Devrim milyonların bedeliyle inşa edilen bir harekettir, kitlelerin gerçekleştirdiği askeri ve siyasal bir hareketliliktir. Bunun silahını kuşanmış olanlar bu an geldiğinde devrim için tereddütsüz bedel ödeme kararlılığını göze almalıdır. Dünyayı değiştirecekseniz, bunun uğruna bir davanın insanları olacaksınız, böyle bir pratik sergileyeceksiniz ya da dünyayı değiştirmek isteminiz sadece sizin iyi niyetli insanlar olarak bırakacaktır. Pratik zeminde devrimci  komünist olamazsınız. Komünist önder ve baş komutanımız İbrahim Kaypakkaya’dan, Mehmet Zeki Şeritlere, Ahmet Muharrem Çiçeklerden,Seyfi Batar ve 17’lere kadar birçok yoldaşımızın zindanlarda ve dağlarda ödediği bedeller sonucunda, dünyada ve ülkemizde komünist hareket içerisinde saygın bir yeri olan  partimizin, 24’ler sonucuyla karşılaşması, her açıdan basit bir analizle anlatılmayacak kadar ciddi bir sorundur.

Değerlerimizi ve devrimi korumanın bu noktada daha sağlam bir perspektifle ele almanın büyük bir öneminin farkında olmak gerekiyor. Bizim 24’lerden çıkardığımız ideolojik ve askeri dersler vardır. Bu noktada düşmanın bu kadar basit zaferler elde etmemesine yönelik özel olarak gerçekleştireceğimiz çalışmalar olacaktır. Kurmay mantıkla profesyonel bir gerilla anlayışıyla düşmandan daha az darbe yiyen ve saldırdığında kesin darbe ilkesi temeline uygun bir gerilla savaşı ve düşmana ciddi darbeler vuran yeni bir şekilleniş yaratılacaktır. Parti 3. Kongremizin askeri çizgi temelindeki yürüttüğü tartışmalar bu şekildedir. Bunun pratikleştirilmesi için bir çaba sürecimiz olacak ve bizim yönelimimiz de böyledir.

www.halkingunlugu.net

adhk tarafından

ADHK Tatil Kampı Hazırlıkları Tamamlandı

Temmuz 25, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

kamp1

Geleneksel olarak düzenlediğimiz 11. ADHK Kolektif Tatil Kampımızın hazırlıkları tamamlandı ve dostlarını bekliyor.  26 Temmuz Cumartesi günü başlayacak olan kampın ön hazırlıkları tamamlanmış durumda.

Gelişlerin her gün devam ettiği kampımızda şu an itibariyle gelmiş olan dostlarımızla güzel bir ortamda tatil devam ederken aynı zamanda da yapılacak olan açılışında planlamaları da ayarlanıyor.

Katılmak  isteyen tüm dostlarımızı kampımıza davet ediyoruz.

Kamp Komitesi

adhk tarafından

ROJAVA DEVRİMİNİ SAVUN, SEÇiMLERİ BOYKOT ET

Temmuz 21, 2014 de GÜNCEL adhk tarafından

Yusuf Ozan

ROJAVA DEVRİMİNİ SAVUN, SEÇiMLERİ BOYKOT ET!

İŞİD, El Nusra ve diğer bilcümle paramiliter-şeriatçı faşist güçler, emperyalizmin ve yerel gerici işbirlikçilerin desteğiyle, Rojava-Kürdistan’ındaki başkaldırıyı kan banyosunda boğmaya büyük bir gayretkeşlikle devam etmektedirler. Karanlık bir Orta-Doğu gerçekliğinde bölgeye ışık saçan Rojava Mìlli direnişini ezmek istemelerinin elbette önemli sebebleri vardır.

Eşine ender rastlanan İŞİD ve diğer çetelerin bu vahşetini besleyen, kollayan, eğiten, silahlandıran Suudi Arabistan, Katar gibi ülkelerin yanısıra, ek olarak bu çeteleri doğrudan yönlendiren Türkiye Cumhuriyeti devletinin Erdoğan hükümetidir. Elbette Erdoğan hükümetinin Rojava politikasının yanına CHP, MHP gibi faşist partileri eklemek gerekir. Bütün klikleri ile; gerici bütün kurumları ile Kürdistan’daki Türk işgalcilerinin Rojava devrimine karşı tutumlarında en ufak bir ayrılıkları yoktur! Zira, bunlar için Kürt ve Kürdistan’ın varlığı en korkutucu şeydir.

Rojava’daki gelişmenin karakteri açıktır ki haklı ve desteklenmesi gereken bir Kürt başkaldırısıdır. Emperyalist sermaye çıkarı gereği dünyaya, özellikle de Orta-Doğu’ya yeniden şekil vermekten kaynaklı olarak Kürdistan’nın özgürlük ve kurtuluş mücadelesine objektif olarak olumlu bir ortam yaratmıştır. Yanlış bir anlamaya yol vermemek için hemen belirtelim. Bu objektif gelişme, emperyalizmin iyi olduğundan veya Kürtlere yaptığı iyilikten değil, objektif olarak yol açtığı bir sonucun açıklamasıdır. Rojava devriminin Orta-Doğu’da ezilen halklara olumlu bir örnek olduğu dönemde AKP hükümetinin ve bütün kurumlarıyla Türk devletinin bu meşru ve milli demokratik başkaldırıyı kan deryası içinde boğmaya çalısması bir tesadüf müdür? Tesadüf olmadığı halde ve Rojava- Kürt devrimini boğmaya, bu başkaldırıyı ezmeye yemin etmiş bir hükümetin içerde Kürtlerin barış arzusuna ve ulusal demokratik haklarının kabulüne olumlu bir cevap olacağını düşünebilir miyiz?

Geçmişte yapılan ateşkesler bir yana, 2013 Newroz’undan günümüze, Kuzey-Kürdistan Kürt Ulusal Hareketi ile AKP hükümeti arasında barış ve çözüm sürecinin başlatıldığı kamuoyuna deklare edildi. Geçmiş bir yıllık süreçte çözüm denilen gelişme içinde ezilen Kürt ulusu için ne gibi kazanımlara yol açtı? Kürtler lehine, anayasa ve/veya yasalarca kabül gören, resmiyete bağlanan, garanti altına alınan herhangi demokratik bir hak veya gelişmeyi duyan, bilen var mıdır? Bu soruya, Erdoğan ve tayfası hariç, hiç kimse evet diyememektedir! Bu bir yıllık zaman diliminde Kürtlerin en temel bazı haklarını kabul etmek bir yana, AKP ve Türk devleti, Kuzey-Kürdistan’ın iç ve “sınır” kesimlerine yüzlerce karakol veya kalekollar inşa ettiğini, korucu sayısını arttırdığını ve ateşkesin yarattığı rahatlama sayesinde yerel seçimlerde pozisyonunu pekiştirdiğini söylemek abartı olmayacaktır. Bununla beraber, hükümet ve başbakan Erdoğan, Gezi-Haziran ayaklanması sırasında, halk kitlelerinden yediği sarsıcı sillelerin etkilerini de önemli ölçüde tamir ederek psikolojik üstünlüğü yeniden yakaladığını da belirtmek gerekir.

Barış ve çözüm süreci denilen gelişmenin gerçekliği ve yarattığı sonuçlar tamamen böyle iken ve bu gerçeklik içinde Kürt ulusunun demokratik hak arama eğilimine ve barış arzusuna ters gelişmeler yaşanırken, yakın zaman önce barış ve çözüm denilen sürecin ikinci evresine; müzakere aşamasına geçildiği açıklandı!

Birincisi,müzakere denilen ikinci evrede neler olabileceğini anlamak için, birinci aşamada nelerin olup bittiğine bakmak gereklidir diye düşünüyoruz. İkincisi, Rojava-Kürdistan’ında çetelerin kanlı saldırılarının arkasında yer alan güç, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti değil midir? Peki “kendi sınırları dışında” yaşayan Kürtlere tahammül edemeyen bir hükümetin, ülke içinde Kürtlere nasıl bir çözüm sunacağını anlamak çok zor olmasa gerek?

Şimdi Erdoğan ve tayfası bir yanda Kürt sorununu çözeceğinden dem vurmaktadır,diğer yanda ise cumhurbaşkanlığı seçimlerine yüklenmiş durumdadır. Ateşkesin yarattığı rahat ortamında yardımıyla, yerel seçimlerde elde ettiği başarının yeni ve daha kapsamlısını kazanmanın sevincini yaşamaktadır. Bu arada Kürtlere sataşmaktan da geri durmamaktadır. Saldırı sinyallerini daha şimdiden vermektedir. Doğrudan sıcak bir çatışmaya dönüşmesi durumu tamamen Kürt hareketinin tutumuna bağlı olduğunu bilmek zor değil! Gerekli hazırlıklara sahip oldukları aşikardır.

Anlaşılması zor olan şey Erdoğan hükümetinin ve genel olarak Türk egemenlerinin tavrı değildir. Onlar öteden beri benzeri taktik manevraları hep yaptılar. Anlaşılması zor olan şey, gözleri kör edecek olan gerçekliğe rağmen Kürt hareketinin sağırlara oynayan tutumudur. “Ulus devlet istemiyoruz, ulus devlet kapitalist modernitenin bir projesidir ve halklar arasında boğazlaşma yaratıyor, yozlaşmadır” çizgisi ve hatalı bakış açısının neticesinde, şartların Kürtlere sunduğu önemli fırsatları kullanamamaktadır. Oysa belkide tarih, ezilen Kürt ulusuna hiç bu kadar olumlu fırsat sunmamıştır! Tarihin Kürde sunduğu bu güzel melodiyi anlamamak ve kaçırmak büyük bir kayıp olacaktır. Bu fırsatı kullanmanmakta kendisini azade gören bir Kürt hareketi, en ceberrut, soykırımcı, katliamcı olan Türkiye Cumhuriyetinin başına ise reis olmak için atağa geçmiş? Bu büyük bir paradokstur! Ulusların Kendi Kaderini Tayin Etmek Hakkı olan devlet kurmayı elbette mutlaklaştıramayız. Ama çeşitli hatalı teorik argümanlarla bu hakkı prensip olarak tamamen redetmek büyük bir çıkmazdır. Kürtlerin elini-kolunu bağlamaktır. Bunu söyleyen bir Kürt hareketi hakkında şunu belirtme hakkımız vardır. Birincisi, ya Kürt hareketi TC’yi bir ulus devlet olarak görmüyor, yada ikincisi, Kürt hareketi, Kürt burjuvazisinin kısmı bazı küçük haklar karşılığında,Türk burjuvazisinin ırkçı-faşist siyasal sistemi içine yeniden girmek arzusunun temsiline soyunmuştur. İkinci şık bize daha gerçekçi görünmektedir.

Bazı küçük haklar karşılığında sistem içinde kalmayı yeğleyen bir Kürt hareketi, Türkiye Cumhuriyeti devletine reis olmaya bu kadar gönüllü ve heyacanlı olması ve hararetle seçim çalışması yapması yetmiyormuş gibi, gerçek devrimcilerden de oy desteği bekliyor. Özgür Kürdistan, özgür Türkiye ve bu temel gerçekten hareketle halkların kardeşliğini ve birliğini yükseltmek ve yaratmak yerine, seçimden meded ummak halkı oyalamaktan başka bir işe yaramayacaktır. Son günlerde demokratik Türkiye türküsü adeta moda oldu. Oysa ezilen haklar için gerçek manada özgür ve demokratik bir Türkiye ancak özgür bir Kürdistan ile yaratılır. Marks’ın o ünlü “bir ulusu ezen bir başka ulus özgür olamaz” sözünün anlamı bizim gerçekliğimizde bir kez daha yerli yerine oturmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimlerine bu noktadan yaklaşmayanlar elbette komünistlere bir yığın teorik laflar edecekler. Komünistleri, dar yaklaşımlarla, meseleleri anlamamakla, doğmatik davranmakla eleştireceklerdir. Hatta ağır ithamlarla suçlayacaklardır. “Kendi projelerimizi anlatıyoruz. Siz boykot diyerek yan çiziyorsunuz” diyeceklerdir. Kendi projelerimizi anlatmanın tek yolu sadece seçimlere katılarak mı oluyor? Teknolojinin, teknolojik imkanların hayli yüksek olduğu bir realite içinde projelerinizi anlatmayı seçimlere sıkıştırmak, darlığın ta kendisi değilde nedir? Boykot taktiğini benimseyerek sokaklarda, meydanlarda ne düşündüğünüzü anlatmak neden aklınıza gelmiyor mesela? Boykot taktiğini benimsemek ve halkların gerçek kardeşliğini ve birliğini yaratacak olan özgür Kürdistan, özgür Türkiye şiarını yükseltmek ve bu doğru şiar ile meydanlara çıkarak meramınızı anlatmak yerine “devlet istemiyoruz, en iyisi sistemin sivri yanlarını törpüleyerek ne kadar hak elde edebilirsek” gibi tamamen hatalı stratejik siyasi yöneliminizin ne olduğu anlaşılmıyor mu? Rojava’nın elde ettiği mevzileri savunmanın doğru manası, gerici-faşist AKP ve halkların can düşmanı Türk devletiyle olmayan bir barış sürecinde ısrar etmek değil, Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimine sarılmaktır. Kürt kitleleri önemli ölçüde sistemden kopmuş durumdadır. Kürt kitleleri Rojava kazanımlarını savunmaya ve korumaya hazır durumdadır. Yeter ki kitleleri zincirlerinden boşandıracak doğru politikalar devreye konulsun!

Sonuç olarak çok biliyoruz ki seçimleri Türk egemen sınıflarının temsilcileri kazanacaktır. İster Erdoğan kazansın, ister Ekmeleddin kazansın, bu durum, ezilen Kürt ulusunun ve diğer emekçi halkarın tamamen aleyhinde olacaktır. Seçimler sonrasında Türk egemenlerinin temsilcileri iç ve dış kamuoyuna “bakın Türkiye gayet ileri demokratik bir ülkedir. İçinde bölücüler, aşırı uçlar da olmak üzere, toplumun bütün kesimleri dahil olduğu demokratik temelde seçim yapıldı ama gördüğünüz gibi biz kazandık. Bu,Türk demokrasisinin üstünlüğüdür” vaazını yineleceklerdir.

Halkı temsil etmek adına seçimlere katılan dostlarımız, tüm iyi niyetlerine, yoğun çabalarına rağmen “ileri demokratik Türkiye” yalanını örtmeye sadece ve sadece yeşil bir yaprak vazifesi görmektedirler. Ve zaten Türkiye’nin geniş halk yığınları arasında derinden yer etmiş olan “ne yapacaksan seçimler yoluyla yap ve sistemi değiştir” kültürünü dahada pekiştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Tabi seçim heyacanı içinde kalanların ve demokratik mevziler elde etmeyi benimsemiş olanların bizim söylemek istediklerimizi anlayabileceklerini sanmıyoruz!

21.07.2014

 

adhk tarafından

‘Filistin halkı yalnız değildir’

Temmuz 21, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

dayanisma

DİSK’e bağlı Nakliyat İş Sendikası’na üye işçiler, iş bırakma eylemi gerçekleştirerek Gazze’deki katliamı ve İsrail Siyonizminin saldırılarını protesto etti

HABER MERKEZİ (21.07.2014)- Topkapı Nakliyeciler Sitesi’nde DİSK’e bağlı Nakliyat İş Sendikası’na üye yaklaşık 1000 işçi, sabah saatlerinde iş başı yapmayıp Nakliyat İş’in İstanbul Şubesi önünde bir araya gelerek İsrail Siyonizmi’nin Gazze’de gerçekleştirdiği katliamı protesto etti.

İsrail Siyonizmi lanetlendi

İş bırakma eylemi sırasında yapılan basın açıklamasında İsrail’in Filistin halkına yönelik saldırıları protesto edilerek İsrail Siyonizmi, emperyalistler ve işbirlikçileri lanetlendi.

Filistin halkının yalnız olmadığının belirtildiği basın açıklamasının ardından İsrail bayrağı yakıldı.

Nakliyat İş Sendikası ülke genelinde iş bırakma eylemindeydi

İş bırakma eylemi sırasında işçiler, “Filistin halkı yalnız değildir” , “Yaşasın halkların kardeşliği” , “Kahrolsun İsrail siyonizmi” , “Kahrolsun emperyalizm” sloganlarını attı.

Sendikanın örgütlü olduğu Araç Muayene İstasyonları, Kocaeli, Gebze, Adapazarı Zonguldak, Karabük ve lojistik işyerlerinde, iş bırakma eylemleri yapılarak DİSK’ in hazırlamış olduğu bildiri okundu.

www.halkingunlugu.net

adhk tarafından

Birecik’te askerler Kobane’ye destek çadırlarına saldırdı

Temmuz 21, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

birecik

IŞİD çetelerinin saldırıları altında bulunan Kobane’ye destek vermek için Urfa’nın Birecik ilçesine bağlı Zehri ve Ziyaret köyleri arasında kurulan direniş çadırlarına bu sabah saat 05.00 sıralarında Türk askerleri tarafından saldırı düzenlendi. Saldırılar sırasında 2 ağır olmak üzere 10’dan fazla kişi yaralandı. Halk bugün de yakılan çadırları yeniden kuracak

HABER MERKEZİ (21.07.2014)- Urfa’nın Birecik ilçesine bağlı Zehri ve Ziyaret köylerinde IŞİD’in Kobane’ye yönelik saldırılarını protesto etmek için kurulan çadırlara bu sabah saatlerinde Türk askerleri tarafından saldırı düzenlendi. Bu sabah saat 05.00 sıralarında jandarmalar tarafından yapılan saldırıda, akrepler ve TOMA’lar kullanıldı. Küfürlü anonslarla gaz bombaları atarak direniş çadırlarına saldıran askerlere, kitle havai fişekler ve ses bombalarıyla karşılık verdi. Kobane’ye destek çadırları ateşe verildi Çatışmaların yoğun olarak yaşandığı saldırıda askerler alanda bulunan çadırları da ateşe verdi. Çadırların bulunduğu yerdeki sivil araçları da ellerinde demir çubuklarla tahrip eden askerler, an az 4 aracı da küfürler eşliğinde yaktı. Askerler Ziyaret köyündeki bazı evlere de gaz bombası atarken, köy halkı evlerini terk etmek zorunda kaldı. Askerler 2’si ağır en az 10 kişiyi yaraladı Askerler saldırı sırasında yakaladığı 2 kişiyi linç edercesine döverken, 2 ağır 10’dan fazla kişiyi yaraladı. Çadırların bulunduğu yerdeki kitlenin büyük bir çoğunluğu Birecik kent merkezine yürüyüşe geçerken, alanda bulunan hakim bir tepeyi ele geçiren kitlenin askerlere karşı direnişi devam ediyor. Ziyaret köyündeki direniş çadırına da dün sabah aynı saatlerde benzer bir saldırı düzenlenmiş ve kitlenin karşılık vermesiyle çatışmalar yaşanmıştı.  Çatışmada aralarında gazetecilerin de olduğu çok sayıda kişi yaralanırken, askerler saldırının ardından geri çekilmek zorunda kaldı.  Sökülen ve yakılan çadırları halk bugün yeniden kuracak.

www.halkingunlugu.net