adhk tarafından

Kobanê direnişinde bir MLKP savaşçısı yaşamını yitirdi

Aralık 31, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

alganKOBANÊ / ANF (31-12-2014) MLKP savaşçısı Algan Zafir kod adlı Oğuz Sarıhan Kobanê direnişinde yaşamını yitirdi

Yazılı bir açıklama yapan MLKP / Rojava, 30 Aralık günü sabah saatlerinde DAİŞ çetelerine karşı sürdürülen temizlik operasyonunda aralarında MLKP savaşçısı Algan Zafir kod adlı Oğuz Sarıhan’ın da bulunduğu bir grup YPG savaşçısının yaşamını yitirdiğini duyurdu.

Kobanê direnişinin zafere yaklaştığını belirten MLKP Rojava, “Kobani direnişi zafere yaklaşıyor. Canbedeli bir mücadele ile kazanılacak olan bu zafer için yeni şehitler veriyor, faşist DAİŞ çetelerine karşı, canımızla, kanımızla direniyoruz.

Adım adım zafere yürüyoruz.

Son günlerini yaşayan ve bunun için tüm kozlarını oynayan kanlı çeteler, yine de, tarihin çöp sepetine gitmekten kurtulamayacaklar” dedi.

Kobanê’nin doğu cephesinde, çetelerin varlıklarıyla kirlettikleri son mevzileri temizlemeye başlayan birliklerin çok sayıda DAİŞ üyesini imha ettiği de vurgulanan açıklamada, 30 Aralık günü, sabah saatlerinde çetelere karşı sürdürülen temizlik harekatı sırasında, aralarında MLKP Savaşçısı Algan Zafir’in de bulunduğu bir grup YPG savaşçısının yaşamını yitirdiğini vurguladı.

“Doğu cephesindeki son mevzilere doğru ilerlemekte olan birliklerimize karşı, çaresizlik içinde saldırılar gerçekleştiren faşist DAİŞ çeteleri, kırılan iradelerini ve uğradıkları bozgunu örtmeye çalışıyorlar” diyen MLKP Rojava, MLKP’nin ‘Rojava devrimini savunmaya, savaş siperlerine!’ çağrısına uyarak, yoldaşlarıyla birlikte Kobanê’deki mevzileri güçlendirmeye giden Oğuz Sarıhan’ın 6 Aralık’tan bu yana dövüşenlerden olduğuna da dikkat çekildi.

Onun büyük bir istek ve kararlılıkla eğitimini tamamlayarak, mevzilere koştuğu belirtilen açıklamada, “Şehit Paramazların, Arinlerin, Saryaların hesabını sorma bilinciyle yürüyordu faşist DAİŞ çetelerinin üstüne. Oğuz yoldaşımız, eğitimlerde kurallı, gündelik yaşamda emekçi, öne atılmakta kararlı bir savaşçıydı. Bulunduğu mevzilere varlığıyla güç katıyordu. O, genç ömrünü, onur ve özgürlük kavgasının en önünde dövüşerek tamamlarken, hepimize güçlü bir miras ve umut dolu heyecanlar bıraktı. Onun hayali olan, sosyalizmin zaferini kazanmak, özgürlükler dünyasını kurmak ve yaşatmak boynumuzun borcudur.

Yeni bir mücadele yılını karşıladığımız şu günlerde, şehitlerimizin dünya halklarına armağanı, DAİŞ çetelerinin yenilgisi ve Kobanê direnişinin zaferi olacak.

Ona ve şehitlerimize uğruna düştükleri onur ve özgürlük davasının zaferini armağan edeceğiz” dedi.

1 Temmuz 1991 doğumlu, Algan Zafir kod adlı Oğuz Sarıhan 6 Aralık 2014’ten bu yana Kobanê direnişinde savaşıyordu. Sarıhan 30 Aralık 2014 günü yaşamını yitirdi.

adhk tarafından

İnsan Hakları Derneği Cizre raporunu açıkladı

Aralık 31, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Czre2İHD Şırnak Şubesi’nin hazırladığı Cizre raporuna göre, Yasin Özer’in Akrep’in üzerinde bulunan makineli tüfekle açılan yaylım ateşi sonucu, Barış Dalmış’ın da keskin nişancı tarafından göğsünden tek kurşunla vurularak hayatını kaybettiği ifade edildi. Raporda, “Polisin halka yönelik davranışları düşmanca niteleyebileceğimiz türden olup, bunun acilen önlenmesi, bunun için en etkili denetim mekanizmalarının kullanılması gerekmektedir” denildi

HABER MERKEZİ (31-12-2014)- ANF’nin haberine göre İnsan Hakları Derneği (İHD) Şırnak Şubesi, Cizre ilçesinde 27 Aralık’ta yaşanan ve 3 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan provokasyona ilişkin raporunu kamuoyuna açıkladı.

İHD Şırnak Şubesi’nin hazırladığı raporda, Şırnak’ın Cizre ilçesinde 27 Aralık 2014 tarihinde sabah saat 04.00 sıralarında halk arasında “Akrep” denilen polis aracı öncülüğünde özel harekât polisleri ve bir grup sivil şahıs tarafından, İlçe Kültür Müdürlüğü binasının üst katına yerleştirilmiş “keskin nişancıların” desteğinde, Nur Mahallesi’nde evlerinde bulunan sivil halka yönelik saldırıların gerçekleştirildiği açıklandı. Açıklamada, saldırının silahla yapılarak mahallenin yaylım ateşine tutulduğu kaydedildi.

İHD heyeti hastanede yaralıları ziyaret etti

İHD Heyeti, 27 Aralık’ta Cizre’de Cizre Devlet Hastanesi’ne giderek yaralılar ve yakınlarıyla bir araya gelmesinin yanı sıra, aynı zamanda saldırıların yaşandığı mahalleyi de ziyaret ederek halkla bir araya geldi.

Saldırının mağdurlarından Hâkim Kasırga adlı kişinin aktardığı bilgiler raporda şöyle ifade edildi:”Sabah 04.00 saatlerinde başlayıp sabah 10.30’a kadar devam eden saldırı olayı şöyle gerçekleşmiştir. Akrep isimli polis aracının öncülüğünde sivil giyimli kişiler ve özel harekât timleri sokaklarda dolaşarak gördükleri her şeye ve herkese rastgele ateş etti. Ben de evimin önündeydim, polislerin geldiğini fark edemedim. Ateş edildiği esnada bir anda bileğimden ve kasık bölgemden yaralandığımı anladım. Feryat etmem üzerine akrabalarım tarafından hemen hastaneye götürüldüm.”

Saldırılar sırasında yaralanan Hâkim Budak’ın akrabaları ise şunları söyledi: “Olaylar başka bir sokaktaydı. Bizim kaldığımız sokakta olaylar yoktu ama silah sesleri geliyordu. Polis sokaklarda gezerken gördüğü herkese rastgele ateş etti. Saçma tanesi Hâkim’in burnuna isabet ederek ensesinden çıkmış. Hayati tehlikesi halen sürüyor.”

Raporda saldırının keskin nişancılar tarafından gerçekleştirildiği belirtildi

Raporda, Zeki Alar adlı kişinin yaralanan Hâkim Kasırga’yı hastaneye götürmek isterken arabadan iner inmez keskin nişancı tarafından vurulduğu belirtilirken, yaşamını yitirenlere ilişkin şu bilgilere yer verildi: “Yasin Özer adlı kişi Akrep’in üzerinde bulunan makineli tüfekle açılan yaylım ateşi sonucu hayatını yitirmiştir. Ancak Yasin, o sırada olayların olduğu yerde değildir. Herhangi bir müdahale ya da güvenlik amacı taşımaksızın ateş edilerek ölümü gerçekleştirildiği belirtilmektedir.

Barış Dalmış (15), tepedeki keskin nişancı tarafından göğsünden tek kurşunla vuruluyor, acilen özel bir hastaneye götürülüyor, hastanedeyken yaşamını yitiriyor.

Abdullah Deniz’in (65) ailesinden herhangi biriyle görüşme sağlanamadı. Ancak olaylar sırasında öldürüldüğü biliniyor.”

‘Yasin Özer Akrebin üzerinden açılan yaylım ateşi sonucu hayatını kaybetti’

Cizre Devlet Hastanesi’nde adını vermek istemeyen bir kişi de, Yasin Özer’in Akrebin üzerinde bulunan makineli tüfekle yaylım ateşi açılması sonucu hayatını kaybettiğini belirtti. Aynı kişi, Özer’in, o sırada saldırıların olduğu yerde olmadığını, herhangi bir müdahale ya da güvenlik amacı taşımaksızın ateş edilerek ölümünün gerçekleştirildiğini açıkladı.

Rapor şu ifadelerle devam etti: “Yaptığımız araştırma ve incelemede ilçe merkezinde provokasyon amaçlı çatışma ortamı yaratılmaya çalışıldığı görülmektedir. Gerek bu olayda, gerekse diğer bütün olaylarda polis tarafından gerekçesiz bir şekilde ve ne kadın ne çocuk, ne esnaf ne de sivil kişilere karşı en küçük bir hassasiyet göstermeden biber gazıyla sık sık müdahaleler yapılmakta, bu olaylar esnasında ise polisin rastgele ateş etmesi sonucu bizzat polisten kaynaklı ciddi olarak kamu düzeni bozulmuştur.

Polis araçlarından yüksek sesle hücum marşları (Ölürüm Türkiyem gibi) çalınarak vatandaşlar tahrik edilmekte, sık sık Türklük vurgusu yapılıp Kürtlere yönelik aşağılayıcı ve küçültücü ifadeler kullanılarak vatandaş tahrik edilip olaylara zemin hazırlanmak istenmektedir.”

‘Saldırılar provokasyon yaratmaya yönelik bir adımdır’

Raporun sonuç bölümünde ise, “27 Aralık 2014 tarihinde Cizre ilçesinde güvenlik görevlilerinin sivil giyimli kişilerle birlikte Nur Mahallesi’ne yönelik saldırısı sonucunda rastgele ateş açılması ve keskin nişancı tüfeği kullanılarak yapılan saldırıda 3 kişi yaşamını yitirmiş, 10’un üzerinde kişi yaralanmıştır” denilerek, Heyetin bu saldırıların tipik bir provokasyon yaratmaya yönelik polis içerisindeki bir çete yapılanması tarafından organize edildiğini düşündüğü aktarıldı.

‘Polisin halka yönelik tavrı düşmancadır’

“Polisin halka yönelik davranışları düşmanca niteleyebileceğimiz türden olup, bunun acilen önlenmesi, bunun için en etkili denetim mekanizmalarının kullanılması gerekmektedir. Olayların etkili bir şekilde soruşturulup, sorumluların açığa çıkarılması gerekmektedir” ifadelerinin yer aldığı raporda, “barış ve çözüm sürecinde” bu tip provokasyon yaratmaya yönelik saldırıların bir daha yaşanmaması için ‘hükümetin’ etkili tedbirler alıp özellikle polis ve asker içerisindeki her türlü yasa dışı yapılanmayla etkili bir şekilde mücadele etmesi gerektiği vurgulandı.

http://www.halkingunlugu.org/

adhk tarafından

Erzincan’da faşist saldırılar devam ediyor!

Aralık 31, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Erzincan saldrlarmansetErzincan’da dün akşam saatlerinde Kürt öğrencilerin evlerini basan polis, 10 üniversite öğrencisini işkenceyle gözaltına aldı Gözaltına alınan üniversiteliler sabaha karşı saat 05 00’de serbest bırakıldı

ERZİNCAN (31-12-2014)- Erzincan’da dün akşam saatlerinde KYK yurdunda organize olan polis ve faşist çeteler, Kürt öğrencilere saldırarak yurda girişlerini engellemek istedi. Yaşanan saldırının ardından öğrencilerin bir araya gelmesiyle faşist çeteler yurttan uzaklaştı. Ardından polisin bir araya gelen öğrencilere saldırarak bir öğrencinin parmakları kırarken, çok sayıda öğrenci de darp edildi.

Gözaltında işkenceler devam etti

Saldırının ardından Kürt öğrencilerin evlerinin önünde nöbet tutan polis akşam saat 20.00 civarında 10 üniversite öğrencisini işkenceyle gözaltına aldı. Plastik kelepçeyle kolları arkadan kelepçelenerek gözaltına alınan öğrencilere karşı işkenceler Siyasi Şube’de de devam ederken, üniversite öğrencileri gözaltı süresince emniyette ayakta bekletildi. Kontrol amaçlı hastaneye götürülen öğrencilere de herhangi bir darp raporu verilmedi. Gözaltındaki öğrenciler sabaha karşı saat 05.00’de serbest bırakıldı. Burjuva ve yerel medyada ise Kürt öğrenciler “PKK üyesi” denilerek hedef gösterildi.

‘Öğrenciler ve halk üzerinde baskı kurularak sindirilmek isteniyor’

Konuyla ilgili Halkın Günlüğü Gazetesi’ne bilgi veren Erzincan Özgür Öğrenci Derneği (EÖ-DER) temsilcisi, “Bizleri fişleyerek, evlerimizin önünde nöbet tutarak faşistlere hedef göstermek istiyorlar. Öğrenciler ve halk burada sindirilmek isteniyor.” sözleriyle tepkisini dile getirdi.

Erzincan’da polis ve faşist çeteler organize hareket ederek halka tedirginlik vermeye ve var olan kazanımları gasp etmeye çalışırken, Erzincan Valiliği’nin “sıkıyönetim” kararı 12 Ocak’ta sona erecek.

http://www.halkingunlugu.org/

adhk tarafından

Avrupa Demokratik Gençlik Hareketi 8. Kolektif Eğitim Kampı Sonuçlandı

Aralık 30, 2014 de ADGH, ANASAYFA adhk tarafından

genAlmanya (30-12-2014) Avrupa Demokratik Gençlik Hareketi-ADGH merkezi eğitim kamplarının 8.sini Almanya’nın Güney bölgesinde 25-28 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirdi. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden 14-30 yaş arası gençlerin katılım gösterdiği kamp, tartışma forumları, workshoplar, kültür-sanat atölyeleri biçiminde organize edildi.

ADGH’nın, mevcut ekonomik-toplumsal sisteme nasıl bir anlam yüklediği ve bu toplumsal sistemde kendini nasıl konumlandırdığının anlatımıyla başlayan tartışmalarda, ‘Nasıl bir dünyada yaşıyoruz’ ve ‘nasıl bir gençlik örgütlenmesi’ ana başlıklarında 2 forum ve 4 workshop başlığıyla ele alınarak, emperyalist-kapitalist sistemin toplumsal yaşamın birçok dinamiği ve doğa üzerinde yarattığı çelişkiler, tahribatlar, bunların nedenleri ve çözüm yöntemleri tartışıldı.

Forumlarda, nasıl bir dünya ve toplumda yaşadığımızı, böyle bir dünyanın kendi yaşamlarımız ve toplumsal yaşamdaki anlamını, değişime neden ihtiyaç olduğunu, başka bir dünyanın mümkün olup olmadığını, eskiyi yıkmaya ve sosyalist toplumu örmeye aday çeşitli dinamiklerin güncel durumları ve rolleri tartışılırken, bu değişimin ve gençliğin bu değişimdeki rolünün nasıl olacağı sorusuna, özel olarak güncel gençlik mücadelesi gerçekliği üzerinden “Öğrenci gençliği, İşçi-işsiz, göçmen gençlik, Sosyal Yaşamda Gençlik ve Cinslerarası eşitsizlik ve gençlik” başlıklarında workshop yöntemiyle pratik yanıtlar aranıp, örgütlenme araç ve yöntemlerine dair fikirler üretildi.

3 günlük tartışma ve kolektif birliktelikten öğrenilen ve edinilen gözlemler, oluşturulan Tiyatro, Müzik ve Fotoğraf-Kısa film dallarındaki atölye çalışmalarıyla birleştirilerek, hayatın bir çok alanına dair sorulan sorular, kültür ve sanat araçlarıyla ifade buldu.

ADGH 8. Kolektif eğitim kampının, teorik- politik –sosyal içeriğine ve organizasyonuna yönelik son gün yapılan değerlendirmesinde, bir çok bakımdan kolektif birlikteliğin ve üretimin yakalandığı ifade edildi. 4 günde edinilen deneyimler ve çıkarılan derslerle, eksikliklerin giderilmesine ve yeni eğitim yöntemlerine yönelik önerilerin alındığı eğitim kampı, 4 günlük kamp çalışmalarının röportajlar ve görsel malzemelerle aktarıldığı sinevizyon gösteriminin ardından sonlandırıldı.

23

adhk tarafından

ADHK; Yeni Yıl, Tüm Halklar İҫin Başarı ve Mutluluk Yılı Olsun!

Aralık 30, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

0 1 adhk orjinal logoYENİ YILDA, YENİ YAŞAMIN İNŞASINA OLAN UMUTLARIN BİLİNCE DÖNÜŞMESİNE VESİLE OLACAK ATILIMLAR ÇOĜALTILMALIDIR!

ADHK (30-12-2014) Değerli halkımız; Yoldaşlar, Arkadaşlar;

Ezenlerle ezilenler ҫatışmasının ciddi boyutlarda kendini hissettirdiği bir yılı geride bırakıyoruz. Kapitalist sistemin sömürü ve zulümdeki sınır tanımaz özelliği ve barbarlığı, bir kez daha ve milyonlarca ezilene acılar vererek kendini gösterdi. Daha fazla kӑr iҫin, daha fazla sermaye elde etmek iҫin her türlü baskı ve sömürü yöntemini kullanan emperyalist-kapitalist sistemin efendileri; ҫeşitli ülke ve bölgelerde savaşlar ҫıkartarak, gerek ülke halklarını birbirine kırdırmak ve gerekse kendi beslemeleri olan faşist ҫeteler aracılığıyla ilerici, devrimci ve demokrat mücadele ve kazanımlara saldırmaktadır. Kendi iradesi dışında gelişen ve kendi ҫıkarlarını tehdit eden herhangi bir alternatif mücadeleyi ve gelişmeyi bastırmak iҫin, en vahşi yöntemlere başvurmaktadır. Özellikle Orta-Doğu’da yaşananlar bunların en belli başlılarıdır.

Toplumsal zenginliklerin eşitsiz dağılımının temel kural olduğu özel mülkiyet sistemi, kapitalist sistemde, insanlar üretim faaliyetinde bulunup kapitaliste kazandırdıkları süre ve oranda „değerli“dirler. Bunun dışında hiҫbir değeri yoktur. Şili ve Türkiye’nin Soma ve Ermenek maden ocaklarında yaşamlarını yitiren işcilerin ҫalışma koşulları buna örnektir. Soma’da 301 işҫinin yaşamını yitirmesi, yılın en önemli ve en trajik olaylarından biri olarak tarihe geҫti. Faşist Türk devleti ve egemen sınıflarının sözcüsü Tayyip Erdoğan, bu katliamı, doğal bir olaymış gibi göstermeye ve sorumlularını (ki aynı zamanda bütün sistem sorumludur) temize ҫıkarmaya ҫalıştı.

Geride bıraktığımız yılda, dünyanın birҫok bölgesinde ciddi toplumsal olaylar yaşandı. Ukrayna’da emperyalist ülkelerin egemenlerinin kendi aralarındaki ҫıkar dalaşının bir ürünü olarak başlattıkları iҫ savaş, Avrupa kıtasında yaşanan en önemli olaylardan biri oldu. Buradaki ҫatışmalarda Rusya ve Amerika ve diğer batılı emperyalist devletlerin birbirine üstünlük sağlama amaҫlı yürüttükleri savaş, Ukrayna’da yaşayan ҫeşitli uluslardan halkların yaşamını cehenneme ҫevirmektedir. Özellikle toplu halde kadın ve ҫocukların katliama uğraması; kapitalist sistemin savunucularının insana ve özellikle kadına verdikleri “değer“in nasıl olduğuna insanlık acı bir şekilde tanık olmaktadır.

Kendilerine demokratik ülkeler diyen Avrupa’nın emperyalist devletleri, bir yandan kendilerini insancıl gösterip, savaşlardan kaҫan insanların kendi ülkelerinde sığınmacı olarak kalabileceğini söylemekte; öbür yandan, bu insanların Avrupa’ya varmasının önüne setler ҫekmekte ve binlerce insanın yollarda ölümüne sebep olmaktadırlar. Ayrıca, ırkҫı-faşist ҫeteleri de sığınmacılara saldırtmakta, sığınma evlerini yaktırmaktadırlar.

Demokrasi „bekҫisi“ ve „demokrasi getiren“ , „dünyayı kurtaran tek kahraman“ olarak insanlara yutturulmaya ҫalışılan ABD’nde siyahlara yönelik polis şiddetinin meşru gösterilmesi ve bunun mahkeme kararlarıyla onaylanması, bütün insanlığın tepki göstermesi gereken olaylardır.

2014 yılının en önemli olaylarından biri kuşkusuz, Suriye iҫ savaşı, bunun sonucu olarak milyonlarca insanın göҫü ve emperyalistlerin ve bölgedeki kimi faşist devletlerin eğittiği ve beslediği İŞID faşist ҫetesinin Şengal ve Kobane‘ye saldırılarıdır. Şengal’e yapılan soykırım saldırısı sonucunda öldürülen yüzlerce insanın yanısıra, kaҫırılan yüzlerce kadın hala bu faşist ҫetenin elindedir. Bu kadınlar köle olarak satılmakta, ҫete üyelerinin zevkine sunulmaktadır. İnsanlık, bu zulüm karşısında sessiz kalmamalıdır. Kadınların özgürleştirilmesi iҫin harekete geҫilmelidir.

2014 yılında Orta-Doğu ve Dünya tarihine yazılan ve ezilen halklara umut veren Rojava devrimi ve Kobane direnişi; yeni yılda daha güҫlendirilmeli ve bölgeye yayılmasına ҫalışılmalıdır. YPG ve YPJ gerilları başta olmak üzere; faşist İŞID ҫetelerine karşı direnen Kobane savaşҫılarını, sınır boylarında destek nöbetini sürdürenleri; uluslararası alanda geliştirilen dayanışma eylemlerini, etkinliklerini ve maddi destek kampanyalarını yürüten bütün insanları selamlıyoruz. Kobane’deki direnişin başarıya ulaşması, tüm bölge halklarına büyük bir moral ve faşist rejimlere karşı mücadelede örnek olacaktır. Örgütlü Kürt halkının mücadelesinin başarıya ulaşması, kendi kaderini tayın hakkını elde etmesi ve Özgür Bağımsız Birleşik Kürdistan’ı kurması, bölgedeki egemen ulus halklarının özgürlüğüne gidecek yolun aҫılması demektir. Halkların birleşik devrimci mücadelesinin geliştirilmesi iҫin ciddi atılımlarda bulunulması tarihi sorumluluktur.

Bir yılı geride bırakırken,; başarı ve başarısızlıklardan derslerin ҫıkarılıp yeni dönemin ihtiyaҫlarına göre politik belirlemelerde bulunmak, ihtiyaca göre örgütlenmeleri yaratmak, mevcut örgütlenmelerin hata ve eksikliklerini gidermek ve kendi kendini tekrarlama yerine yenileme ve geliştirme perspektifi esas alınmalıdır. Kendiliğindenciliğe ve gelişmeler karşısında duyarsızlığa ve hantallığa son verilmelidir. Yaratıcı ve atılgan olunmalı, başarının yakalanması hedeflenmelidir. Kürdistan’daki (başta kadınlar olmak üzere) gerillanın başarılı direnişi ve Kürt halkının serhıldanı, Israil ve Filistin topraklarında Filistin halkının ayaklanması, Amerika’da siyahların günler süren protestolarının taşıdığı ruh, yaygınlaştırılmalıdır.

Yeni yıla girerken; tüm ezilen dünya halklarının ve işҫi şınıfının; insanlığa her türlü zulmü, baskıyı ve kirliliği, haksız savaşları, göҫ ve yıkımları, katliamları yaşatan kapitalist sisteme karşı mücadelelerinin gelişip ivme kazandığı yıl olması umudunu taşıdığımızı belirtiyor ve bu mücadelenin bileşenleri olmaya devam edeceğimizi tekrar ilan ediyoruz.

-Yeni Yıl, Tüm Halklar İҫin Başarı ve Mutluluk Yılı Olsun!

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu)

ADKH (Avrupa Demokratik Kadın Hareketi)

ADGH (Avrupa Demokratik Gençlik Hareketi)

Aralık 2014

adhk tarafından

Innsbruck’da Aralık ayı katliamlarında hayatını kaybedenler anıldı

Aralık 30, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

ınnsTirol Demokratik Güç Birliği’nin çağrısıyla pazar günü İnnsbruck Alevi Kültür Merkezi’nde Aralık ayında yaşanan katliamlara ilişkin bir panel düzenlendi

İNNSBRUCK (30-12-2014)- Aralarında Avusturya Demokratik Haklar Federasyonu (ADHF)’nun da olduğu panelde Maraş, 19-22 Aralık Hapishaneler ve Roboskî Katliamlarında ölümsüzleşenlerin anılarak devrim ve demokrasi şahsında şehit düşenler anısına saygı duruşu yapıldı. Ardından panel başlatıldı.

Panele ADHF, Kürt Halkevi, Dersim Doğa ve Kültür Derneği, Jenbach Pir Sultan Abdal Derneği, ATİGF Temsilcileri konuşmacı olarak katıldı.

Osmanlı’dan günümüze devletin katliamcı geleneği sürüyor

Panelistler tarafından yapılan açıklamalarda   “TC” tarafından Osmanlı’dan devralınan katliam geleneğinin tek ulus, tek millet paradigması ekseninde yeniden dizayn edildiği ve bu politikaya uygun olarak Alevilere, Kürtlere ve sosyalistlere yönelik katliamların gerçekleştirildiği belirtilerek, Gayri Müslimlere yönelik katliamlar da anlatıldı.

Özellikle Maraş Katliamı’na dair anlatımlar yapılan panelde, Maraş Katliamı öncesi Maraş’ta Alevilerin ticarette önemli gelişmeler gösterdiği belirtilerek faşist devletin bunu görmesiyle katliamları gerçekleştirildiği ifade edildi. Panelistlerin gerçekleştirdiği sunumların ardından soru cevap bölümüne geçildi. Etkinlik müziği ve sesiyle programa renk katan Ajda’nın söylediği türkülerle sona erdi.

SİBEL ÖZBUDUN tarafından

KADINLARA, KENTLERE, GECELERE DAİR…[1]

Aralık 29, 2014 de SİBEL ÖZBUDUN SİBEL ÖZBUDUN tarafından

SİBEL ÖZBUDUN (29-12-2014) “Hepimiz mahpusuz.

Ama kimimizin hücresinde

pencere var

kimimizinkinde yok.”[2]

‘Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü’ dolayısıyla düzenlediğiniz bu etkinliğe “Kent ve Kadın” konulu bir sunuşla katılmamı istediniz benden…

Büyük bir sevinçle. Ama madem ki bu semineri geceyarısına doğru düzenliyorsunuz, bir bildiğiniz vardır, diyorum.

Ve izninizle, benden istediğiniz temalar arasına bir de “gece”yi ekliyorum.

Çünkü hepimiz biliyoruz ki geceler kadınlar için tekinsizdir. Ama özellikle kentlerde!

Kırsal kesimde yaşayanlar gecenin sorun teşkil etmediğini bilirler orada. Zaten erkekler için de fazla bir anlam ifade etmez.

Ya gün boyu ekinde çalışır, gece ise televizyon karşısında uyuklarsınız… Ya erkekler kahvede okey oynarken kadınlar konu komşu ziyaretine, mukabeleye filan gider. En iyi ihtimalle de düğüne… Köy yaşamında ne kadın ne de erkeğin, kendini “güvensiz” hissetmesi için fazlaca bir neden yoktur.

Çünkü hemen herkes ya komşu ya akrabadır. 300-500 kişilik bir yerleşimde, toplumsal denetim, bireylerin özgürlüklerini sınırlandırırken, güvenliği büyük ölçüde sağlar… En kötü risk, gece karanlığından yararlanan kaçamak ilişkilerin konu-komşu tarafından yakalanıp “dedikodu” konusu olmasıdır. O kadar…

Oysa kentlerde… Hele metropol kentlerde.. Gece kadınlar açısından büyük soruna dönüşür. Tehditkâr, tehlikeli, tekinsizdir…

Bir zamanlar Londra polisinin kadınların güvenliği için yayınladığı bir broşür geçmişti elime… Kadınlara geceleri ana caddeden ayrılmamaları, tek başlarına karanlık sokaklara girmemeleri, toplu taşıma araçlarında erkek grupları ya da güven telkin etmeyen erkeklerle gözgöze gelmekten kaçınmaları, evlerinin kapılarını sıkıca kilitlemeleri, tanımadıkları kişilere kapı açmamaları… vb. telkin ediliyordu. Londra polisi kadınlara adeta “bizden umut yok,” diyordu; “başınızın çaresine bakın…”

Kentlerdeki erkek egemenliği kadınları ikiye bölmüştür. “Gündüz kadınları” ve “gece kadınları”… Gündüz kadınları, anadır, bacıdır, karıdır, yardır. Mahremdirler; “Kişiye özel”dirler yani. Ya çarşıya çıkmışlardır, ya akraba-komşu gezmesine, hasta ziyaretine… Mubahtır.

Oysa gece kadınları? Onlar mahrem değildirler… Kimsenin bacısı, anası, avradı, yari olamazlar. Kimse onları tam olarak bilemez, avucunun içinde tutamaz. Erkeklerin ortak ilgi ve iyelik alanına dahil olabilirler ancak. Üzerlerinde her erkeğin “hak”kı vardır; bu hakkı tek başına temellük etmeye kalkışmak,” racona ters”tir. Ya bar-pavyona ya da geneleve dairdirler gece kadınları. Düşmanca, aşağılayıcı bir kösnüllüğün hedefi, nesnesidirler her daim. Cazip ama tehlikeli, eğlendirici ama güvenilmezdirler. Arzulanırlar ve ürkülür onlardan.

Geceleyin yuvasının, erkeğinin (babası, ağabeyi, kocası…) koruyuculuğundan sıyrılıp da sokağın tekinsizliğine adım atan kadınlar erkekler için bir ikircim kaynağı olagelmiştir öteden beri. Öyle ya, cadılar gündüz sıradan, zararsız ihtiyarlarken, gece olunca süpürgelerine binip, Şeytan’la meş’um randevuları için havalanmazlar mı?

Bir bakıma özel-kamusal; mahrem-umumî ikiliğine denk düşen gece-gündüz klişesi nedeniyledir ki “mazbut” kadınlardan beklenen, geceleyin evlerinde oturmaları, yanlarında namahrem olmadan sokağa çıkmamalarıdır. Tek başına sokağa çıkmayı göze alan kadın, “gece kadını” muamelesinin muhatabıdır; buna istekli olduğu varsayılır. İtirazı ise “ceza”yı gerektirir: sözlü ya da fiilî taciz, tecavüz, şiddet, belki de öldürülmek…

Evet, kentler geceleyin kadınlar için tekinsizdir… Bu nedenledir ki kadın hareketlerinin taleplerinden biri, sokakları bol ışıklandırılmış, bol meydanlı, insan-merkezli, şenlikli ve güvenlikli kentlerdir…

*   *   *

Yalnız geceleri mi?

İçerdikleri olanca “özgürlük” vaadine karşın, kentler kadınlar için genelde tekinsizdir… Tekinsiz ne söz, giderek bir cehenneme dönüşmektedir. Özellikle son yıllarda kentsel rantın kapitalist sermaye birikiminin merkezine yerleşmesinin “metamorfoza uğrattığı” günümüz kentlerinde.[3]

Evet, metamorfoz. Birden çehresi değişti kentlerin. Upuzun, yüksek mi yüksek binalar sardı ufuklarını. Türkiye 141 gökdelenle Avrupa’nın en çok gökdeleni olan ülke unvanını kazandı… 91 binayla İstanbul, Moskova’yı takip ediyor; ama endişelenmeyin, 2016’da, 127 gökdelenle onu geride bırakacak… Ve ister inanın ister inanmayın, 37 gökdelenli Ankara, Paris’i şimdiden “geçmiş” durumda![4]

Ya AVM’ler?[5] Şimdiden memleketin 9 milyon metrekaresini işgal etmiş durumdalar… Dile kolay; 2014 sonu itibariyle sayıları 368’i bulacak. 100’den fazlası İstanbul, 40 kadarı Ankara, 20’si İzmir’de…[6] (Oysa Paris’teki AVM sayısı 17;[7] Berlin’de 23;[8] Zürih’te ise 3![9])

Ve kentin bağrını delik deşik eden bilmem kaç şeritli yollar, tüneller, köprüler… Kent merkezlerini yayalara kapayıp otomobillerin işgaline açan ucube bir kent planlamacılığı… (Hatırlar mısınız bilmem; Melih Gökçek bir zamanlar Çankaya’dan hareket eden bir otomobilin yolda hiç durmadan Esenboğa’ya varacağı bir kent oluşturmak üzere düğmeye basmıştı: Sanırım mimarlar, kent planlamacıları, kentliler, gençler gibi bir takım “bozguncu” unsurların muhalefeti olmasaydı, AKP belediyeciliğinin dünya kentbilim tarihine armağanı olacaktı bu: otoyol-kent. Evet, muhalefetinizle Melih Gökçek’i o kendinden menkul “uluslararası ödül”lerinden birinden ettiniz!)[10]

Uzmanlar 40 bin kişiyi bir saatte bir köprüden karşıya raylı sistem ile geçirmek için iki, otobüs ile geçirmek için dört, otomobille geçirebilmek için ise oniki şeride gereksinim olduğunu kaydediyorlar. 15 yılda Ankara’da yeni bir metro hattı açmayan, açılanların taşıdığı yolcu sayısının ise, yapılan katlı kavşaklar, genişletilen yollar, araç kapasitesini sürekli arttırma çabaları nedeniyle beklenenin çok altında kaldığı bir belediyeciliğin vardıracağı sonuç…[11]

Peki, kentsel rant uğruna AVM’lerin, gökdelenlerin, bilmem kaç şeritli yolların istilasına uğrayan neo-liberal kentlerde insanların, özellikle de kadınların yaşam şansı nedir?

Bilmem biliyor musunuz? Brezilya’nın Topraksızlar Hareketi MST’nin liderlerinden Charles Trocate’nin “Otomobil ile ulaşım erkektir ve ırkçıdır,” dediğini aktarır Metin Yeğin bir yazısında.[12] Öyle ya, New York’ta yapılan bir araştırma, otomobil sürücülerinin yüzde 75’inin erkek, bir o kadarının da beyaz olduğunu gösteriyor.

Neo-liberal kent politikaları kentsel alanları “soylulaştırıp” yoksullardan zenginlere aktarıyorsa, bu durumda kentin madunları da giderek kadınlaşıyor, demektir. Öyle ya, dünya mülksüzlerinin çoğunluğunu (yüzde 70) kadınlar oluşturuyorsa ve örneğin Türkiye’de kentsel mülkiyetin büyük bölümü (yüzde 70 dolayları) erkeklerin elinde toplanmışsa,[13] siz bakmayın plaza reklamlarında boygösteren albenili, şık, bakımlı kadınların bolluğuna; kentsel “soylulaşmanın” da esasta “eril”, bir başka deyişle erkek zenginliğiyle âlâkalı bir süreç olduğunu söyleyebiliriz. Ya da, kadınların büyük çoğunluğunun kentlilerin “en alttakiler”ini oluşturduğunu.

Şunu unutmamak gerek; kentsel soylulaşma, bir başka süreçle, yoksulların giderek kent saçaklarına itilmesiyle atbaşı gitmekte… Bu, dünyada çok bilinen bir uygulama; Türkiye’de ise ekonominin lokomotifine inşaat sektörünü yerleştiren AKP hükümetlerinin kentsel mekânların tükenmesi üzerine, “depreme dayanıklı konutlar inşa edeceğiz” diye “kentsel dönüşüm” adı altında mahalleleri yerle bir edip yerlerine plazalar, lüks konutlar, AVM’ler filan inşa etmesi şeklinde tezahür ediyor. Bunu yaparken de yıktıkları mahallelerin eski sakinlerini, kent dışlarında inşa edilmiş beton kutulara sürüyorlar. Örneği çok; İstanbul/ Ayazma’da olan-bitenleri hatırlamak yetecek. Biliyorsunuz, Ayazma Ağaoğlu’na peşkeş çekilip onun elinde My World Europe adıyla bir “marka kent” ucubesine dönüştürülürken, Ayazma’nın çoğu Kürt olan eski sakinleri, Halkalı/ Bezirganbahçe’deki TOKİ konutlarına gönderildiler. Çoğunun aylık geliri 600-900 TL arasındaydı, düzenli bir işleri yoktu. Bu parayla Bezirganbahçe’de yerleştirildikleri konutların banka kredi borcunu, apartman giderlerini, elektriğini, suyunu ödeyemediler. Dairelerini satıp, yeniden gecekondularını inşa etmek üzere Silivri’ye, Trakya’ya göçtüler… Böylelikle ekmeklerini kazandıkları kentten iyice uzaklaştırılmış oldular.

Bir an için kendinizi Bezirganbahçe’deki “toplu mezar”lardan birine yerleştirilmiş kadınlardan biri olarak tahayyül edin…

Bilirsiniz, büyük kentlerdeki gecekondu mahalleleri, akrabalık ve hemşerilik ilişkisi üzerinden oluşturulmuştu. Yeni gelen, eski gelenlerden aldığı yardımla inşa ederdi gecekondusunu ve kırsal dayanışma örüntüleri, kente taşınmış olurdu. Darda kalana maddi yardım, iş bulma, hastaya bir kâse çorba götürme, veresiye alışveriş yapabileceğin bakkal… Yabancı, düşmansı kent ortamında, yeni kentli yoksullara bir soluk alma olanağıydı. Bir şey daha… Gecekondunun bahçesinde yetiştirilen biber, domates, patlıcan, tandırda pişirilen ekmek, kümeste yetiştirilen tavuk, dar zamanların bankası görevini görüyordu adeta.

Kentsel dönüşüm, mahalleleri dağıtıp aileleri beton bloklara gömerken, bu dayanışmayı da tarumar etmekte. Bundan en çok etkilenenler ise, ocağı kaynatmaktan, çocuğa bakmaktan, çamaşırı-bulaşığı yıkamaktan sorumlu kadınlar, hiç kuşkusuz. Tıkıştırıldıkları kümesten hallice beton bloklarda, hoşbeş edecek, erişteyi imeceyle kesecekleri, çamaşırı birlikte yıkayacakları, çocuklarını emanet edecekleri komşularından, veresiye yazdıracakları bakkaldan, domates-biber yetiştirecekleri bahçelerinden kopartılmış, izole bir yaşama mahkûm kılınırken kent yaşamı daha da çekilmezleşiyor onlar için…[14] Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyelerinden Yard. Doç. Dr. Erbatur Çavuşoğlu’nun AKP’nin kentsel dönüşümünü “Filistin tipi kentsel dönüşüm” olarak tanımlaması boşuna değil.[15]

“Ama,” diye itiraz edebilir liberal görüşlü aklıevvel bir iktisatçı bu söylediklerime, “kentleşme kadınların iktisadî yaşama katılmasını hızlandırıyor, onları bağımsız bir gelire sahip kılıyor…”

Doğrudur, kentleşme kadınların önünde ücretli iş imkânını açıyor. En düşük ücretli, en güvencesiz, en kayıtdışı olanları genellikle. Kadın istihdamının dünya ölçeğinde kayıtdışında yoğunlaşması, şaşırtıcı değil. Dünyada düşük gelirli ülkelerde kadınların yüzde 60’ının informel sektörde istihdam edildiği hesaplanmakta. Sonuç mu? En düşük ücretli, en güvencesiz, en kötü koşullu işlerde çalışan kadınlar, bunu saçaklarında dışlanmış bir yaşam sürdürdükleri kentlerde gerçekleştirdiklerinde, işte ve evde günde 17 saat çalışmak zorunda kalıyorlar.[16]

Bir başka deyişle, “ücretli bir işte çalışıyor olmak”, kentli kadınların çoğunun durumunu hiç de düzeltmiyor. Tersine, iş ile konut arasında giderek uzayan mesafeleri[17] her gün biraz daha sıkışan trafik, biraz daha kalabalıklaşan toplu taşıma araçları içinde kat etmek, pazar pazar dolaşarak sebzenin, deterjanın en ucuzunu bulmaya çabalamak, çocukları okuldan ya da emanet edilen akraba, konu komşu veya sokaktan -neo-liberal iktisat politikaları kreş ve yuvaları düşük gelirliler için erişebilir olmaktan çıkardı, biliyorsunuz- toparlamak, eve koşturup yemek yapıp bulaşık yıkamak… yani hem evde hem de işte, boğaz tokluğuna ölesiye çalışmak anlamına geliyor…

Ve “dönüştürülmüş kentler”in, ya da neo-liberal kent politikalarının kentli kadınların çoğunluğunu oluşturan yoksul, hatta orta hâlli kadınlara sunacak hiçbir şeyleri yok. Tam tersine, onların son yaşam alanlarını da ellerinden almanın peşinde… Örneğin, çevreyi hoyratça yok ederken, soludukları havayı, içtikleri, yemek pişirdikleri, çamaşır-bulaşık yıkadıkları suları kirleterek…[18]

Örneğin arada bir çıkıp bir soluk alacakları, çocuklarını salacakları parkları, diğer insanlarla buluşabilecekleri, fikir, haber, dedikodu alışverişinde bulunabilecekleri meydanları yok etmekle meşgul. Belki biliyorsunuzdur; Dünya Sağlık Örgütü’ne göre kentlerde yaşayan insan başına minimum 9 m2, tercihan 15 m2 yeşil alan gerekiyor. Dünyanın megakentlerinde bile bu gözetiliyor. Örneğin, New York’ta kişi başına 23, Londra’da 22, Paris’te 11.5 m2 yeşil alan düşüyor. Ya İstanbul mu? İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarı, belki inanmayacaksınız ama, 1 m2![19]

Ya meydanlar? Türkiye’nin nabzı, İstanbul’un çarpan kalbi Taksim meydanının “yayalaştırma” etiketiyle dönüştüğü trajediden hiç söz etmiyorum. Bilmem yakın zamanlarda hiç gittiniz mi, orası şimdi geniş bir cezaevi avlusunu andırıyor.

Gerçek şu ki, agorafobik AKP iktidarı, büyük bir hızla tüketiyor kentlerin meydanlarını. Düşünün ki, “İstanbul’da 2003 yılına kadar insanların toplanabilecekleri alan sayısı 470 iken, bu sayı şimdi 80’e düş”müş durumda.[20] Tabii ki yerlerine AVM’ler, rezidanslar, gökdelenler dikildi… Uzmanlar İstanbul’da beklenen deprem gerçekleştiğinde insanların nerede toplanacağını soruyor, haklı olarak. Yanıt yok, çünkü “depreme karşı güvenli binalar” bahanesiyle başlatılan “kentsel dönüşüm”, deprem toplanma alanları dâhil, meydanlarını, yeşil alanlarını yuttu kentlerin…

*   *   *

Söze gecelerin kentlerde yaşayan kadınlar için tekinsiz olduğundan bahisle başlayıp, ardından kapitalizmin mevcut durağında bir kâr üretme alanına, deyim yerindeyse bir “üretim aracı”na dönüşen kentlerin kadınların büyük bir çoğunluğu, alt ve orta sınıf kadınları için yalnız geceleri değil, yaşam boyu nasıl tekinsizleştiğini sergilemeye çalıştım.

Evet, kapitalist kent, nüfusunun büyük çoğunluğu, hele ki kadınlar için bir cehennem. Sözcüğün gerçek anlamında. Yalnızca her gün biraz daha çıldırtıcı hâle gelen trafiği, lüzumsuz gökdelenleri, içinde satılan her şeyin insanın cebini yaktığı AVM’leri, “soylulaşırken” sakinlerini gittikçe daha uzağa sürmesiyle, hava-su-toprak kirliliği, temel hizmetlerin erişilmezliği, yabancılaştırıcı-yalnızlaştırıcı etkisi ile değil.

Aynı zamanda “suç”u, saldırganlığı sıradanlaştırması, içselleştirmesi, yaşamının aslî unsuru hâline getirmesiyle de öyle.

Evet, yoksulluk ve suç, modern (“kapitalist” olarak okunmalı) kentlerin kronik ifrazatındandır. Yoksul varoşlar, varsıllığın katlandığı kent merkezleri, ya da zenginlerin ikamet ettiği “güvenli” siteler için hep esrarlı, tehditkâr, tekinsiz mekânlardır… İkiye bölünmüştür neo-liberal kent, yoksullarla zenginleri ayıran sınır, her gün biraz daha belirgin hâle gelmektedir. Bir tarafta lüksün tepeleme yığıldığı, ışıltılı eğlence, iş, yaşam mekânları, bir tarafta da alabildiğine uzaklara sürülmüş, duraklarda saatlerce itiş kakış doluşacağınız otobüsleri, minibüsleri beklediğiniz, elektriğine, suyuna güç yetiremediğiniz, çamurlu, karanlık sokaklarıyla teneke mahalleler…

“İstanbul’da birtakım alt yapısı olmayan, şehirden uzak, şehirle bağlantısı olmayan yerleşim bölgelerine dairelerin yanına bir cami, bir okul ve bir alışveriş merkezi yapılıyor. Burada bir kadın ne yapar. Sosyallik tarzlarını orada icra edemez. Başakşehir gibi yerlerde, alıştığı gibi kapı önüne çıkamaz, komşusuyla konuşamaz. Bu mimari buna izin vermez. Anketlere göre orada bir sürü insan antidepresanla yaşıyor. Kadınları bırakın gençler buralarda ne yapar? Gençler sadece alışveriş merkezlerinde buluşabiliyorlar. Dolayısıyla bu dönüşümler bir şiddet alt yapısı oluşturuyor. Bu Fransa’da da böyle oldu, İngiltere’de de böyle oldu. O nedenle, şehirle bağlantısı kopuk, sineması, kültür merkezi, kütüphanesi, küçük esnafı olmayan yerleşimler yapılmıyor artık. TOKİ tarafından, çölün ortasında birden bire mahalle oluşturur gibi yapılan yapılar 10-15 sene sonra şiddete yol açacak,”[21] diyor bu konuda, Fransa’daki vahşi kentsel dönüşümün günümüzdeki banliyö şiddetine yol açtığının altını çizerek.

Belki de yanılıyor… Belki de şiddet, yoksulluğun yoğunlaşmasının, ya da ne bileyim, gençlerin öfkesinin bir sonucu olmaktan çok, lebensraum’unu sürekli olarak geliştirmeye çalışan kapitalist sistemin bir taammüdî bir imalatı… Uyuşturucu, fuhuş çeteleri bizatihi polisin besleyip, yıldırıp kaçırmak üzere sakinlerinin üzerine saldığı Gülsuyu’nda olduğu gibi örneğin.[22]

Çünkü nihayetinde, kentlerin taşı-toprağı gerçekten de altın… Ama artık topraklarından kopup ekmek peşinde buralara göç eden yoksullar için değil. Muteber kentsel mekânları tüketip gözünü yoksulların sığındığı gecekondu mahallelerine, varoşlara diken inşaat şirketleri, “soylulaştırma”dan vurgun vuran spekülatörler, onların haracını yiyen yerel yöneticiler ve hepsinin gerisindeki siyasal iktidar için…

Neo-liberalizmin “Kırk Haramîleri”, el birliğiyle yaşamı kentlilere dar ediyorlar… Hele ki kadınlara…

21 Kasım 2014 09:56:39, Ankara.

N O T L A R

[1] 24 Kasım 2014 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Kadın Katliamlarına, Erkek Şiddetine, Gericiliğe Karşı; Karanlığı Yırtmak ve Yaşamı Savunmak İçin ‘Yaşam Nöbeti’ndeyiz!” başlıklı etkinliğin “Kent-Doğa Direniş ve Kadın (saat:23.40- 00.25)” oturumunda yapılan konuşma… Kaldıraç, No:162, Aralık 2014…

[2] Halil Cibran.

[3] “Endüstriyel üretimin karşılaştığı aşırı birikim krizlerini aşmak yolunda inşaat yapmak üzerinden geçici çözümler üretilmiştir, üretilmeye devam etmektedir,” diyor David Harvey. “Kentlerde yeni büyük binaların inşa edilerek sermayenin kârlılığını devamlı kılacak yeni bir ortamın oluşturulması sağlanmaya çalışılıyor. (…) Kapitalist toplumlarda kentsel mekân sermaye için yeniden ve yeniden üretilen bir meta hâlini almıştır. Büyük ölçekli inşaat yapmak hoşa gidiyor. İş gökdelenleri, AVM’ler ve mega projeler yapılıyor ve bunun üzerinden borçlanılarak finansman sağlanıyor. Bu sektör üzerinden çok para kazanılıyor.” (“Harvey: Evsizlerden Çok Boş Ev Var”, Birgün Pazar, 30 Mart 2014, s.17.)

[4] Gülistan Alagöz, “Başımız Göğe Erdi”, Hürriyet, 9 Temmuz 2014, s.11.

[5] AVM’leri bir “Amerikan yaratımı, Amerikan ihracı” olarak değerlendiren Profesör George Ritzer, onların “Amerikan tüketim kültürünün küreselleşmesinin bir parçası” olduğunu, modern olmanın, varsıllığın simgesi olduğunu vurgulayıp ekliyor: Bence bir dereceye kadar tüketim kültürü, insanları tüketime takıntılı hâle getiriyor. (…) Tıpkı Marx’ın ileri sürdüğü gibi, din insanların afyonu olur ve devrimci faaliyetlerle ilgilenmemelerini sağlar. Bence tüketim kültürü içinde çok aktif olan bireyler, politik faaliyetlere zaman bulamazlar ve hatta bu faaliyetlere ilgilerini kaybederler, özelliklede muhalif olanlara… Bu bakımdan, iktidarda kalmak isteyen bir politik rejim, daha çok tüketim katedrali inşa etmeye yönelebilir. Bu katedraller içinde daha çok insanın olması insanları sokaklardan ve radikal faaliyetlerden uzak tutar. (Ömür Şahin Keyif, “İktidarda Kalmak İsteyen AVM İnşa Eder”, Birgün, 29 Eylül 2014, s.17.)

[6] “AVM Furyası: Sayı 368’i Buluyor…”, Birgün, 9 Haziran 2014, s.5.

[7] Bilgi e.parisinfo.com’dan alındı.

[8] Kaynak: europe-cities.com.

[9] http://www.cbre.eu/portal/pls/portal/res_rep.show_report?report_id=1672

[10] Yine de Melih Gökçek’in “hayali” Ankaralılara pahalıya mal oldu. “Çankaya’dan havaalanına giden anayolun yanyollarla kesilmemesi için ‘bat-çık’larla karnından yarılan, örneğin Kavaklıdere caddesinde bir kentin en önemli ‘piyasa’sı, kamusal alanı yok edildi,” diyor Cengiz Bektaş. “İnsanlar karşıdan karşıya geçemiyorlar. ‘Merhaba’laşamıyorlar. Ancak el sallayabiliyorlar birbirlerine…” (Cengiz Bektaş, “Halk Bunun Neresinde?” Cumhuriyet, 12 Şubat, 2013, s.8)

[11] Funda Özgür, “Yürüyün Seferoğulları, Yeşil Vadi Bizimdir!”, Radikal Kitap, 14 Şubat 2014, s.28.

[12] Metin Yeğin, “Ulaşım ve Özgürlük”, Gündem, 16 Temmuz 2014, s.12.

[13] Yard Doç. Dr. Bayram Uzun’a dayanarak… Bkz. “Kadın ve Mülkiyet Hakkı”, http://www.hkmo.org.tr/etkinlikler/etkinlik_detay.php?kod=3930. Bu ortalama bir oran olmalı. Örneğin Hakkâri’de kentsel mülkün yüzde 96’sı erkeklerin elinde. (Erdoğan Yener, “Kente Karşı Eko-Kentler”, Gündem, 9 Temmuz 2014, s.14.)

[14] Ayazma’da kentsel dönüşüm sürecini yakından izleyen bir kent aktivisti, Cihan Uzunçarşılı şöyle diyor: “Sosyal ve kültürel boyutlardan bakarsak, TOKİ’lerde mahallelerdeki dayanışma ve komşuluk ilişkileri, sosyal ağlar çöküyor. Avlulu evde oturan ya da mahallesinin sokaklarını evinin odaları gibi kullanan Romanı alıyorsun, apartman dairesine tıkıyorsun. Ya da, “Ayağımız toprağa basmadan yaşayamayız” diyen Ayazmalı Kürt nüfusu alıyorsun 12 katlı insan silolarına dar mekânlara hapsediyorsun. Bu olacak şey mi? Kına geceleri, açık hava düğünleri, kapı önü komşuyla çay keyifleri bunlara TOKİ’lerde olanak yok. Ya da mahallede yer halısını yıkayabiliyor, asıp kurutuyor, yününü dövüyor, TOKİ’lerde imkânsız.” (Sinem Uğurlu, “Yoksulu kent dışına sürme projeleri, Evrensel, 18 Mart 2014, s.2.)

[15] “Dönüşüm yapılan yerlerde fakirler, orta sınıflar istenmedi. Zenginler için bu alanlar yeniden yapıldı. Kullanıcı kimliği değişti. Bu mahallelerin hedef seçilmesinin bir sebebinin de oraların etnik kimliği olduğunu söyleyebiliriz. Etnik temizlik, “genocide,” bir etnik grubu yok etmek demektir. Bunun planlamadaki karşılığına biz “spacioside” diyoruz, yani “mekânkırım..” Filistin halkının yerinden edilmesiyle uluslararası literatüre girmiş bir kavram bu. Ölümle sonuçlanmayan ama insanları yaşam alanından kopardığınız sürgün politikası…” (Tuğba Tekerek, “Erbatur Çavuşoğlu: Filistin Tipi Kentsel Dönüşüm”, Taraf, 9 Haziran 2014, s.11.)

[16] Cecilia Tacoli, Urbanization, Gender and Urban Poverty: Paid Work and Unpaid Carework in The City, International Institute for Environment and Development, Mart 2012.

[17] “Modern kent ulaşımı, sanki ulaşamamak üzerine düşünülüp tasarlanmıştır. Kent merkezi, otorite alanları yani hükümet binaları, mahkemeler, okullar, ofisler, işyerleri ve onlara hizmet için kurulmuş otel, lokanta, eğlence yerleri ile donatılmıştır. Bunlar büyüklü küçüklü kentlerde, kendi boylarına göre, irili ufaklı ama benzerdir. Otorite merkezleri tekli değildir. Fabrika ve çevreleri, çarşı, pazar ve çevreleri, tapınak yerleri ve çevreleri, özellikle son yıllarda finans merkezleri ve çevreleri, hepsi kentin temerküz alanlarıdır. Genellikle insan yaşam alanları (…) başta konutlar, kentin modern olmasıyla birlikte, bu alandan süpürülürler. Aşırı değerlenen merkezdeki binalar, artık konut olarak kullanılamayacak kadar pahalıdır ya da çok olumsuz koşullarda, yangında otoritenin ilk yutacağı alanlar olarak var olabilirler. Böylece herkes için bir yolculuk başlar. Kentin yoksulları, kısıtlı marjinal alanlarda yer bulamazlarsa, ofisleri, işyerlerini temizlemek, lokantalarında yemek pişirmek, seyyar satıcılık yapmak, kendilerini benzer kaderlilerden korumak için güvenlik görevlisi olarak çalışmak ve benzeri binlerce iş için, merkeze doğru günlük göçlerine başlar. (Metin Yeğin, “Ulaşım”, Gündem, 10 Temmuz 2014, s.13.)

[18] Duymamış olamazsınız: İstanbul Boğazı’na yapılan üçüncü köprüyü inşa eden ICA konsorsiyumu, kreditörlerin talebi üzerine bir çevresel etki değerlendirme raporu hazırlattı. Rapora göre, köprü, İstanbul’un su kaynaklarını kirletecek. Şöyle deniyor raporda: “Kazı alanlarından, malzeme yığınlarından, inşaat alanlarından arıtılmamış kirli su sızıntıları, derelere, diğer yüzeysel su kaynaklarına karışabilir. Bu tür su sızıntıları ve yüzey akışları tortu ve tehlikeli atıklar taşıyabilir ve bu atıklar derelere ya da diğer yüzeysel su kaynaklarına karışabilir. İnşaat sırasında geçici tesisler inşa edilecek, iş makineleri kullanılacak. Bazı beton atıkları, malzemeler ve kimyasallar kirliliğe neden olabilecek.” (Çiğdem Toker, “3. Köprü, İçme Suyunu da Kirletecek”, Cumhuriyet, 14 Nisan 2014, s.10.)

[19] Funda Özgür, “Yürüyün Seferoğulları, Yeşil Vadi Bizimdir!”, Radikal Kitap, 14 Şubat 2014, s.28.

[20] Fırat Turgut, “Sığınacak Yer Kalmadı”, Evrensel, 16 Mart 2014, s.14.

[21] “Kentsel Dönüşümün Sonu, Paris’teki Banliyö Şiddeti”, Taraf, 9 Eylül 2012, s.4.

[22] Onur Erem, “Bir Garip Polis-Çete İlişkisi”, Birgün, 10 Ağustos 2013, s.3.

TEMEL DEMİRER tarafından

AKP (MÜDAHALESİ) Mİ DEDİNİZ?

Aralık 29, 2014 de TEMEL DEMIRER TEMEL DEMİRER tarafından

TEMEL DEMİRER (29-12-2014) 1. AYRIM:

ERDOĞAN’LI AKP PRATİĞİ

I.1) MANİPLÜLASYON VEYA YAPILAN(LAR) + DENİLEN(LER)

I.2) İKİ ÖRNEK: KÜRDİSTAN MESELESİ VE EKONOMİ

  1. AYRIM:

AKP NİTELİĞİ VEYA “NEDİR”, “NEYE YARAR”?

II.1) OLGULARLA AKP’NİN -ATAERKİL- MARİFETLERİ

II.2) DEVLET TERÖRÜ

II.3) AKP = KAYIRMACILIK + İSRAF + YOLSUZLUK + YAĞMA

II.4) SÜNNÎ İSLÂMCI TÜRK DÜZENLEME VE DÖNÜŞÜM

III. AYRIM:

NEO-OSMANLI RESTORASYONUN “YENİ (DENİLEN) TÜRKİYE”Sİ

III.1) “NEO-OSMANLI”CILIK (MI?)!

III.2) “YENİ (DENİLEN) TÜRKİYE”DE RESTORASYON

III.3) “OLAĞANÜSTÜ DEVLET BİÇİMİ”: OTORİTERLİKTEN TOTALİTARİZME

  1. AYRIM: “KRAL (BU KADAR DA!) ÇIPLAK” İSE…

AKP (MÜDAHALESİ) Mİ DEDİNİZ?[1]

TEMEL DEMİRER

“Onlar/ Yoksul/ Eti/ Yerler

Ve/ İçtikleri/ Kandır.”[2]

 

Liberaller ile AKP hempalarının (ve bir de “solumsular”ın), şöyle ya da böyle, “pasif devrim” mimarı olarak lanse ettikleri veya “Marks’ı bile kıskandıran sessiz devrim!”[3] diye sundukları “şey” hakkında konuşmak hem “kolay”, hem de “zor”…

“Kolay” çünkü nihai kertede neo-liberal bir rejim ve bir burjuva iktidarıyla yüz yüzeyiz.

“Zor” çünkü bu herhangi bir neo-liberal rejim ve bir burjuva iktidarı “genellemesi”yle açıklanamayacak kadar “girift” bir sorunsala denk düşüyor.

“Girift”lik, toplumun korporatif, devletin monolitik örgütlenmesini hedefleyen restorasyon girişiminin, Çukurova Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. İlker Özdemir ile Bartın Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. S.Yetkin Işık’ın ifadesiyle, “İktidar ve rant kavgasının dini değerleri araç hâline getirdiği Türkiye’de” İslâm’ı kültürel bağlamda, bir meşrulaştırma aracı olarak topluma enjekte ettiği totaliterliğin yapısından kaynaklanıyor.

Ancak zaman zaman, Türkiye’de 10-12 yılda olanların bir çeşit “devrim” olarak nitelendiğine tanık oluyoruz. Bu niteleme en çok da Etyen Mahçupyan’ın kaleminden çıkıyor. AKP siyasallaşmasının, kendisi öyle olmasa da ülkedeki demokrasiyi ilerlettiğine ve İslâmi kesimin sekülerleşmesini sağladığına vurgu yapan Mahçupyan ile benzerlerinin “devrim” vurgusunu ciddiye almak mümkün değildir.

AKP’nin İslâmi muhafazakârlığı totaliterliğe tahvil ettiği güzergâhta, unutulmaması gereken, “Partinin sloganını biliyorsun: Özgürlük Köleliktir. Bunun tersi hiç aklına geldi mi? Kölelik özgürlüktür,”[4] formülünün gündelik hayatta – “küçük” ama seri adımlar ile- toplumsallaş(tırıl)dığıdır.

Oysa A. Gramsci’nin, “Devrimsiz bir devrim” olarak tanımladığı pasif devrim, bir gelişime denk düşer ve; “kısmen ilerici bir yöntem”le eski düzenin korunması, sağlamlaştırılmasına gönderme yapar. Söz konusu dizaynda yönetici sınıf değişmez, sınıflar arası güç ilişkileri ve üretimin üzerindeki mülkiyet egemenliği aynen devam eder etmesine, ama AKP’nin yaptığında, -retorik dışında- “ilerici” olarak nitelenebilecek herhangi bir yön yoktur. Bu nedenledir ki AKP pratiği, “kısmen ilerici bir yöntem”e denk düşen “pasif devrim” filan değil, bizatihi kapkara totaliterliktir.

Bu totaliterlik karşısında “muhalif”lerin dahi, Kemal Tahir’in, “Sen bu Allah- sözünü beline silah etmeye çabalamaktasın, ama bu silah bize hiç sökmez,” uyarısını “es” geçtikleri tabloda yaygın bir “sürüleş(tiril)me”/ “gergedanlaş(tırıl)ma” yaşanılırken; Tony Jundt’un, “düşünmeden kabul etme”, “sorgulamadan yaşama” diye tarif ettiği kâbus her şeyi biçimlendiriyor; “Bugün yaşadığımız hayatta son derece yanlış giden bir şey var… maddi çıkarların peşinde gitmeyi erdem saydık. Şeylerin fiyatını biliyoruz, ancak onların değeri hakkında hiçbir fikrimiz yok. Hukuki bir karar veya bir yasa hakkında ‘iyi mi, adil mi, haklı mı daha iyi bir toplumun ya da daha iyi bir dünyanın kurulmasına yardım edecek mi’ diye sormayı bıraktık. Bu soruları sormayı bir kez daha öğrenmemiz gerekiyor,”[5] uyarısına karşın Jundt’un!

 

  1. AYRIM: ERDOĞAN’LI AKP PRATİĞİ

 

Murat Yetkin’in dahi, “Derin devletin yeni sahibi kim?” sorusuna, “AKP’nin ‘kendi derin devletini’ kurduğu iddiası”nın altını çizip yanıt verdiği koordinatlarda, “derin (denilen) devlet” için “vücuttaki faydalı-zararlı virüsler gibi” tanımını yapan Erdoğan “Dünyada derin yapıyı sıfırlayan ülke yok,”[6] derken; söz konusu değişimi “cumhuriyet”in normalleşmesinden çok, kaotik bir başkalaşıma denk düşen bir anormalleşme olarak nitelemek, kaçınılmazdır.

“Kaotik bir başkalaşıma denk düşen bir anormalleşme”, elbette bir yönüyle “süreklilik”tir; ama öne çıkan yan kopuş ve kırılmadır.

O hâlde AKP pratiği ile “tarihi yeni bir dönemece” girdik. Bundan sonrası bir alt üst oluşa mündemiçtir.

Böylesine durumlarda “Bir nesil ideallerini, ateşini ve renklerini yitirdiği anda, ortaya etkileyici bir adamın çıkması, kendisinin, yalnızca kendisinin yeni bir formül bulduğunu ya da yarattığını buyurgan bir biçimde açıklaması daima yeterli olur; binlerce kişinin güveni hemen o anda bu sözüm ona halk kurtarıcısına, dünya kurtarıcısına doğru akar”ken;[7] otoriter dayatma insanlığı “iyi” ve “kötü”, “tanrıdan korkanlar” ve “sapkınlar” ya da “devlete itaat edenler” ve “devlet düşmanları” veya “siyah” ve “beyaz” olarak bölerek varlığını tahkim eder.

John Steinbeck’in, “Diktatör; aslında yönettiklerinden korkandır. Halkının manevi duygularını sömürürler, en temel hak ve özgürlüklerle ilgili kısıtlama getirmeye çalışırlar, eleştiriye ve protestoya hiç tahammülleri yoktur,” diye tasvir ettiği kapsamda her şey yolundayken; ortada sürdürülemez kapitalizmin burjuva hukuk(suzluk)u ile demokrasisi açısından bir soru(n) yoktur; “Asla unutmamalıyız ki, Adolf Hitler’in Almanya’da yaptığı her şey yasalara uygundu,” Martin Luther King’in işaret ettiği üzere…

Kaldı ki “Erdoğan, 12 Eylül rejiminin kurduğu otoriter demokrasinin en ileri hâlinin simgesi”yken;[8] ve gençlerden Necip Fazıl’ın yaşam mücadelesini örnek almalarını isteyerek, “Biz üstat Necip Fazıl’ın ömrü boyunca ve bizzat ömrüyle anlattığı gibi önce kendimize sonra birbirimize güvenecek, 76 milyon hep birlikte Büyük Doğu’yu inşallah inşa edeceğiz. Unutmayın ışık doğudan yükselir,”[9] demişken; bu hâli hiç de şaşırtıcı değildir. Nihayetinde, perşembenin gelişi çarşambadan belli değil midir?

Neden, Mehmet Bekaroğlu’nun ifadesiyle, “AKP 11 yıl sonra gerçekten çok büyük bir hayal kırıklığı,” olsun?

Nasıl, Şehir Üniversitesi öğretim üyelerinden Burhanettin Duran’ın, “Kişileşme eğilimiyle eleştirilen Erdoğan olmasaydı, onun ortaya koyduğu irade bulunmasaydı Türkiye pek çok engeli aşamazdı, yaşadığı değişimle tanışmış olmazdı,”[10] zırvasını ciddiye alalım ki?

Niçin, “Siz hâlâ yolsuzluk mu diyorsunuz?!” vurgusuyla “İç ve dış mihraklar el ele vermiş, şimdiye kadar misli görülmemiş derecede kirli bir oyun oynuyor… Öncelikle Türkiye’nin ekonomisi darbe üstüne darbe yiyor. Gerçekte hiçbir haklı sebebi yokken, piyasalarda olumsuzluk fırtınaları estiriliyor. Esnaf, iş adamı ve neticede bütün vatandaşlar, tedirgin oluyor. Kiminle karşılaşsak, aynı soruya muhatap oluyoruz: ‘Efendim bu işin sonu nereye varacak?..’ Sadece ekonomi mi? Ülkenin itibarına, imajına, bütün stratejik menfaatlerine yönelik bir saldırı söz konusu! Sanki iç ve dış bütün şer odakları, bütün piyonlar, hainler, gafiller bugünü bekliyormuş. O yüzden Erdoğan, olup bitenleri, ‘Bugüne kadar görülen en ahlâksız darbe teşebbüsü…’ şeklinde tanımlıyor,”[11] diye ekleyen İsmail Kapan “hınk deyici başlığı”na prim verelim?

Veya “Batıcı aydınlar, Türkiye’de, İslâmi kökenden beslenen siyasetçilerin öncülük ettiği değişimi değişimden saymıyorlar pek. Küçümseyici sıfatlarla değişim ve demokratikleşme sürecini itibarsızlaştırmaya çalışıyor ve küçümsüyorlar,”[12] diyen Orhan Miroğlu’nun; ya da “Demokratikleşme paketinde tatmin edecek bir şey olmadığı ortada. Bu kadar mı düşünüyorlar yoksa ‘şimdilik elimizden bu kadar geliyor’ diye mi göstermeye çalışıyorlar, bilmiyorum,”[13] diyen Murat Belge’nin agnostik varsayımlarına itibar edelim ki?

AKP de, Erdoğan da arife tarif gerektirmeyecek kadar sarih birer gerçeklik değil midir?

Erdoğan, toplumun “genişçe” bir kesiminden destek alan, türküler ithaf edilen; “büyük usta”, “Davos fatihi”, “dik dur, eğilme!” sloganlarıyla çağırılan biri…

Bu kadar değil; öte yandan da, söylem ve eylemlerinden ötürü “diktatör”, “demokrasi düşmanı” vb. olarak anılan bir demon (cin)…

‘The Financial Times’ın başyazısında, “Erdoğan Atatürk’ten ziyade Putin gibi” diye betimlediği Onu, öne çıkaran da “… ‘Parya’dan ‘Muktedir’e”nin hikâyesidir.”[14]

Bu hikâyede dünün “paryası”, bugünün “muktedir”inin, elbette bir evveli var. Yani “Türk Sağı” olarak kavramsallaştırılabilecek bir çizginin dört temel aktörü (Menderes, Demirel, Erbakan ve Özal)…

AKP, söz konusu birikim üzerinde Necip Fazıl’dan muhtelif cemaatlere uzanan yelpazede, emperyalist onay ile var olurken; Nikolaos Stelya’ya göre, “Türk sağının atardamarı yolsuzluk ve rant”tır!

AKP’nin kurucu üyelerinden Abdüllatif Şener’in de işaret etiği üzere: “AKP’nin kurulmasından önce de Erdoğan’la beraberdim. Erdoğan’ın korkunç bir para eğilimi olduğunu o günlerde tespit ettim. Bu ülke, tarihinde hiç görülmediği kadar soyulmuş yağmalanmıştır… Cumhuriyet tarihi dönemindeki bütün yolsuzluk olaylarını üst üste toplasanız yine de bu yolsuzluk olayındaki rakamların yüzde 1’i yapmaz”!

Mehmet Altan’ın, “Yasaları çiğniyor, yargıya müdahale ediyor,” diye betimlediği Erdoğan hakkında yine Abdüllatif Şener’in işaret ettikleri vahimdir:

“O kadar kendisine odaklı bir kişiliğe sahip ki Erdoğan, düşmemek, devrilmemek ayakta kalmak için gerekirse ülkeyi iç savaşa bile sürükler. Bu kadar kire batmış ve kendisine odaklanmış bir insan bu kadar güç merkezi hâline dönüştükten sonra herşeyi kendisini ayakta tutacak şekilde ayarlamak ister. Hukuk düzeni tanımaz…”

Sadece bu kadar mı? Elbette değil!

Yine O, AKP’yi bir şirket gibi yapılandırıp, siyaset yaparken, bir CEO gibi hareket eder ve Kabataş örneğindeki üzere çok rahat yalan söyler:

Örneğin 1980 öncesi kızının kapısına yazdığı notu anlatan Erdoğan’ın ‘Ustanın Hikâyesi’ isimli belgeselde söylediği, “Büyük kızım Esra bir gece kapıya not yazmış, babacığım bir geceni de bize ayır” şeklindeki sözlerini eleştiren Kılıçdaroğlu’nun, Erdoğan’ın kızının 1980 değil 1983 doğumlu olduğunu belirterek, yalanı açığa çıkardığı üzere…

Örneğin, yine Erdoğan’ın ODTÜ’deki öğrenci protestosunu eleştirerek, “Neymiş? Eleştiriymiş bu, protestoymuş. Kusura bakmayın, biz de öğrencilik yaptık ama taşla sopayla öğrencilik yapmadık,” dediği gibi… (İyi de ya gerçek!?)

Bu kadar da değil!

Ahlâk zabıtalığını da üstlenen otokrat, “Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nden Kadıköy vapurundan inenlere bakarak, ‘kadınların giyimlerini eleştiren’ dönemin Başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı Erdoğan gazetelerde yer alan kadın fotoğraflarından da rahatsızdır. Kamuoyunda ‘Alo Fatih’ olarak bilinen Mehmet Fatih Saraç’la bir konuşması dinlemeye takılan Erdoğan, Habertürk gazetesinin birinci sayfasında (13 Nisan 2013) yer alan ABD’li ünlü oyuncu Gwyneth Paltrow’un fotoğrafını eleştirirken, ‘Frikik vardı orada bilmiyorum o frikik’ diyor, Saraç, ‘Az frikik olmazsa yani az frikik olmazsa’ diye yanıt veriyor ve Erdoğan, Saraç’ın bu sözlerine, ‘Sen ona az diyorsan yandık biz’ diye itiraz ediyor.”[15]

Ahlâk zabıtalığını üstlenen otokrat, “kurucu baba”lığı da kimseye kaptırmak niyetinde olmadığı için yeni-Kemal rolüne de soyunmaktan hicap duymaz.

Örneğin dün Kemalistler toplumun geleneksel yapısını mühendislik çalışmalarıyla bozmaya çalışıyorlardı, bugün AKP aynı çaba içinde.

Dün Kemalistler toplum mühendisliği işine soyunmuşlardı, bugün AKP toplum mühendisliğine göz kırpıyor.

Dün Kemalistler kendi istekleri doğrultusunda bir “nesil” yetiştirmeye çalışıyorlardı, bugün AKP aynı işi yapmaya çalışıyor.

Dün Kemalistler tek tip birey oluşturmaya çalışıyorlardı, bugün AKP tek tip bireyin peşinde.

Dün Kemalistler toplumun tüm renklerini tek bir renge dönüştürmek için uğraşıyorlardı, bugün AKP aynı uğraş içinde.

O hâlde, Boris Kálnoky’un, “Erdoğan İslâmcı Atatürk olma yolunda!”[16] tespitinin altını çizerek, dün Kemalistlere yönelttiğimiz eleştirileri, bugün de AKP’ye yöneltebiliriz.

Dahası, bunlara ek olarak, demogojide Süleyman Demirel’i geride bıraktığını da vurgulayabiliriz.

 

DÜN DÜNDÜR, BUGÜN DE BUGÜN[17]
DÜN BUGÜN
“Ne istediniz de vermedik?” Çeteler, ajanlar (dün devleti çetelere vermişler)!
“Ben savcısıyım.” Onlar kumpas kurdu.
Oval Ofis’de, BOP eşbaşkanı. Rüşvet skandalının arkasında ABD, İsrail var. Elçileri kovarız!
İnsanların mahremine, sabaha karşı girilmiş olabilir ama ortaya çıkanları da unutmayalım. Devletin mahremine girenler vatan haini, insanlar sabaha karşı aniden evden alınır mı? Ortaya çıkanlar yok hükmünde.
Küreselleşme çağı, sermayenin ulusalı mı olur? Faiz lobisi…

 

Bir dönem MGK, YÖK ve MEB’in yanı sıra tüm siyaset kurumunu etkisi altına alan Kemalizm’in rolünü İslâmcı bir “AK Kemalizm”in[18] kapmaya kalkıştığı müdahale ile “Kemalizm’e benzer yeni bir sivil din doğuyor,” diyen Doç. Dr. İhsan Yılmaz ekliyor: “AKP’nin Erdoğan yönetiminde giderek Kemalo-İslâmist bir parti hâline geliyor… Erdoğan’ın beyanatlarından hem de bazı uygulamalardan anlıyoruz ki, Kemalistlerin, kendilerini tanımlarken kullandıkları öteki olgusuna, Kemalo-İslâmist AKP de ihtiyaç duyuyor ve kendi benimsediği kesimler dışındakileri sadece ötekileştirmekle kalmıyor onları bazen düşmanlaştırıyor bazen de şeytanlaştırıyor.”[19]

Bu kapsamda dünün otoriter laikliği yerine, şimdilerde otoriter siyasal İslâm ikame ediliyorken; “İkinci İstiklal Mücadelesi” demagojisine sarılınıyor.

Eğer “İkinci İstiklal Mücadelesi” varsa, ikinci bir “kurucu baba” yani ikinci bir Mustafa Kemal de vardır ki, Erdoğan da tam buna oynuyor.

Ancak öncellerinden önemli bir farkla: Adnan Menderes, Süleyman Demirel ya da Turgut Özal, “Kurucu Baba”nın yüceliği ve ağırlığı altında var olabildiler. Böylelikle de, iktidar ve meşruiyetlerini Atatürk kültüne yaslayarak devam ettirdiler.

Erdoğan bu noktada, öncellerinden sadece farklılaşmadı, koptu: “Ustalık Dönemi” iktidarıyla Mustafa Kemal’e ihtiyaç duymayan, bir “yeni-Kemal” olmaya soyundu. Böylelikle de, “Tek Adam”lı Atatürk kültünden sonra “Uzun Adam”lı Erdoğan kültü yerleşmeye başladı.

 

I.1) MANİPLÜLASYON VEYA YAPILAN(LAR) + DENİLEN(LER)

 

AKP yaptıkları + dedikleriyle bir maniplülasyon veya “takiyye” organizasyonudur.

Atilla Özkırımlı’nın, “İnsan insanın kurdudur. Doğru, kemiriyoruz birbirimizin içini. Kaypaklık, hainlik, kıskançlık, sevgisizlik kol geziyor. Aldatma, yüze gülüp arkadan vurma, karalama ahlâksızlık sayılmıyor artık,” diye tarif ettiği neo-liberal çürümüşlük tablosunda, Moliere’in, “İnsanları aldatmak, güldürmekten çok daha kolaydır,” saptaması hakikâtin kendisi olup çıkmışken; otokrat kötünün tek bir dili var, tek silahı, tek bir cins yakıtı: Yalan…

Hızla hatırlatıyorum:

“Bunlar ayakkabıları ile camiye girmiş, içki içmişlerdir”!

“Kız kardeşime başörtülü diye tükürdüler”!

“Bunlar solcu, bunlar ateist, bunlar terörist, bunlar çapulcu, bunlar darbeci”!

“Oyunda Gezi’nin provasını yaptılar”!

“Cemaat devlete sızmış, buna kargalar bile güler”!

“IMF’ye borç veriyoruz”!

“YouTube, Atatürk’e yapılan hakaret sebebiyle kapatılmıştır”!

“Villalar 35 senedir var”!

“Cari açığın yüzde 15’ini ben kapattım”! (Kapatma olabilir ama bu, ‘cari açık’ değil.)

“Telekinezi yöntemi ile öldürmeye çalışıyorlar”!

“Çadırlarda atom bombası planları çıktı”!

“Trafoya kedi girdi”! (Dış basında 1 Nisan şakası olarak algılanmıştır.)

“Üstleri çıplak ve deri eldivenli 80-100 kadar eylemci”!

“Arkadaşları vurmuştur”!

“Olimpiyatları Geziciler yüzünden kaybettik”!

“Kavas dememişim, gavat demişim”!

“Bedava olunca böyle oldu”! (Marmaray arızası için.)

“E-bilet güvenliği arttıracak”!

“8-10 yılda 4.5 milyarın üzerinde ağaç dikildi. Üstelik bunlar fide filan değil, yetişkin ağaç”!

“Ülkenin dış borcu olmadığı gibi dünyadan üç buçuk milyar alacağı var. Makine üretimde Almanya ile moda sektöründe İtalya ile rekabet hâlindeyiz”!

“Van’a 15 katrilyon harcadık”! (Yatırımlar eski TL ile ifade edilir, zararlar, giderler ve borçlar yeni TL ile. Ve depremzedeler hâlâ çadırda.)

“Devlet Tiyatroları her yıl milyonlarca lira zarar ediyor”! (Doğrudur ancak buna zarar değil harcama denir. DT kâr amaçlı kurulmuş bir kurum değil, bir kültür hizmeti sunmaktadır. Aynı şekilde Diyanet İşleri’nin zarar edemeyeceği gibi.)

“Hastanelerde artık muayene ücreti yok”! (Doğrudur ama o ücreti artık eczaneler kesiyor.)

“İnönü döneminde ekmek karneyle veriliyordu. (Doğru bilgi ama II. Dünya Savaşı sırasında tüm Avrupa’da durum buydu.)

“Allah’ın tüm özelliklerini taşıyan bir lider”!

“Şanlıurfa’ya bahar gelmiş, onu karşılamak üzere tarih de coğrafya da kıyama kalkıyor”!

“Ona dokunmak bile ibadettir”!

“Bunca yol yapan yolsuzluk yapar mı?”

“Diktatör olsa hiç ‘diktatör’ diyebilir misin?”

“TOMA’nın suyuna katılan kimyasal olsa polisler eldivensiz nasıl dolduracak?”

“Mağduruz!”

“Kayıtları var!”

“Kimsenin özel hayatına karışmadık”!

“Barış sürecini baltalıyorlar”!

“Dış borcumuz kalmadı”!

“Gezi’ye bu gece müdahale yok”! (O an başlar)

“Türk bayrağı yaktılar”!

“Vatan haini bunlar”!

“Taraf olmayan bertaraf olur”!

Yalanı yolundan alıkoyacak tek şey, yegâne turnusol kâğıdı vicdanımız ve yalanla mücadelenin tek yolu soru sormakken; itiraf edilmelidir ki, AKP pratiğiyle eşi benzeri olmayan bir döneme şahitlik ediyoruz. Nefret, iftira, kutuplaşma, ayrıştırma, paralel devletler, akıl almaz lobiler, yolsuzluklar, tapeler, insan hakları ihlâlleri, yargıya maddi-manevi müdahale, hile, hurda, sansür, medyaya baskı, sanata baskı, her türlü baskı, fişleme, yasaklama, iç, dış, soyut, somut bilumum mihrak, vb’leri. Kısaca “Pandora’nın Kutusu”ndan çıkan, çıkamayan her türlü kötülük sahnede yerini aldı.

Sahnede yer alan AKP kötülüğü, rol çalmada da olağanüstü bir performans sergiledi!

Mesele AKP genel merkezindeki çocuk oyun alanını gezen Erdoğan, oyuncağının kopan parçasını gösteren çocuğa “Annen mi koparttı” deyivermiş! Çocuğun burnunu silip anneye çıkışmış: “Çocuğu hasta etmişsin!” “Mesele annelikse onu da en iyi biz” demeye getirmiş yani.

Peki, anneden “anneliği”, Alevîlerin elinden cemevini (Cami-cemevi projesi), Ali’yi (“Mesele Ali’yi sevmekse, dört dörtlük Alevîyim”- Erdoğan) Kürtlerin elinden Şivan’ı, “Mele”yi ve İslâm’ı yaşama biçimini (Gülen Cemaati üzerinden), sosyalistlerin elinden Ahmet Kaya’yı, Erdal Eren’i, çevrecinin elinden ağacı (Erdoğan: “Ben çevrecinin daniskasıyım!”) ve bedellerle yaratılmış sayısız değeri, hiçbir bedel ödemeden (mesela hak ve özgürlükleri teslim etmeden) “kapmaya” çalışmanın ne kadar manipülatif bir müdahale olduğunu tahayyül edebiliyor musunuz?

Söyledikleri bir yana, AKP’nin yaptıkları da söz konusu manipülasyonun dışında değildir. Örneğin, “Bizim dönemimizde faili meçhuller olmadı” diyenlere 2000-2014 kesitine ait şöyle bir döküm “sunulabilir”!

 

“FAİLİ MEÇHULLER: 2000- 2014”[20]
TARİH YER KİM
24 Ocak 2001 Diyarbakır Gaffar Okkan (Emniyet Müdürü.)
5 Şubat 2006 Trabzon-Kilise Santoro (Rahip)
24 Mart 2006 Muş kırsalı Enes Ata, (8 yaşında); Mahsun Mızrak, (14 yaşında)
17 Mayıs 2006 Ankara- Danıştay Mustafa Y. Özbilgin, (Danıştay Hâkimi)
19 Ocak 2007 İstanbul- Osmanbey Hrant Dink, (Gazeteci)
18 Nisan 2007 Malatya Necati Aydın, Tilmann E. Geske, Uğur Yüksel, (Zirve Yayınevi çalışanları)
22 Temmuz 2007 Antakya Tuncay Cüzdan
8 Şubat 2008 İstanbul- Okmeydanı Emrah Dervişoğlu, (17 yaşında)
15 Şubat 2008 Cizre Yahya Menekşe
5 Mart 2008 Van- Erciş Mehmet Deniz
21 Mart 2008 Van/ Newroz kutlamaları Ramazan Dal; Van, Zeki Erinç, (Ayakkabı tamircisi); Hakkâri- Yüksekova, İkbal Yaşar; Cizre, Yahya Menekşe
10 Nisan 2008 Hakkâri- Yüksekova Fahrettin Şedal, (16 yaşında)
15 Şubat 2009 Diyarbakır Sinan Aydın
23 Nisan 2009 Hakkâri Abdulsamet Erip
22 Nisan 2011 Hopa Metin Lokumcu
24 Nisan 2011 Batman Sevağ Balıkçı, (Er)
1 Temmuz 2011 Şırnak Hatice İdin
24 Temmuz 2011 Silopi Doğan Teyboğa
21 Mart 2012 İstanbul- Kazlıçeşme/ Mart Newroz kutlamaları Hacı Zengin
1 Mayıs 2012 Batman Selman Pınar
22 Mayıs 2012 İstanbul – Sultangazi Kenan Yılmaz
28 Mayıs 2012 Yalova Çayan Birben
29 Temmuz 2012 Adana- Yüreğir Mazlum Akay, (11 yaşında)
9 Ocak 2013 Paris Sakine Cansız, Fidan Doğan, Leyla Söylemez, (Gerilla)
11 Şubat 2013 Diyarbakır Şahin Öner
11 Mart 2013 Diyarbakır Ayşe Al
12 Nisan 2013 Samsun Murat Gök, (Savcı)
16 Nisan 2013 Gebze Muhammed Öyke
11 Mayıs 2013 Hatay- Reyhanlı (52 kişi), Hakan Çalım, Ayten Çalım, İbrahim Çelik, Hüseyin Çolak, Saliha Dereceli, Mehmet A. Diken, Fatma N. Erboz, Halil Erdemci, Abdo Ersürer, Turgay Güdük, Mehmet İri, Abdulkadir İşcan, Yusuf İşgör, Elif Kanlı, Fehmi Karaca, M. Ali Karakaş, Mustafa Kaya, Ayşe Gül Kırar, Mustafa Kuday, Zahide Kuday, Hakan Kurtulan, Nadire Kuvvet, Ahmet H. Okyay, Hüseyin Ozan, Nihat Özdemir, Sedat Pişen, Mehmet Şamlıoğlu, Nihal Şimşek, Mehmet Taş, Oğulcan Tuna, Ahmet Uyan, İbrahim Yaşar, Murat Yelliz, Tahir Yumuşak, Azize Yumuşak, Meryem Zor, Fidan Zor. Ayrıca ölen Suriyeliler, Zafer Alshabb, Ratibe Betar, Ahid Nehhal Hassan, Ammer Al Hasan, Muhammed Mehdi, Ayşe Sabana
5 Haziran 2013 Ankara- Kızılay İrfan Tuna
30 Haziran 2013 Lice- Kayaköy Medeni Yıldırım, (18 yaşında)
22 Nisan 2014 Uşak Hakkı Orhan
18 Mayıs 2014 Cizre-Kuştepe köyü Saada Darwich, (Suriyeli kadın)
22 Mayıs 2014 İstanbul- Okmeydanı Uğur Kurt
31 Mayıs 2014 İstanbul – Kadıköy Elif Çermik
7 Haziran 2014 Lice Ramazan Baran, Baki Akdemir

 

Nefret söylemi körükleniyor! Erdoğan kişiliğinde AKP, açıktan ve fütursuzca Türk-İslâm sentezini savunduğunu ve Sünnî olduğunu devamlı dile getirirken kendileri gibi olmayanları ötekileştirme, yok sayma, küçümseme politikalarını açıktan yapmaktadır.

Dindar ve kindar nesil çalışmaları da bunun verisidir.

“Kadınlar herkesin içinde kahkaha atamayacak” fetvasını veren Bülent Arınç ile kadın bedenine müdahale vb’leri…

Yine Erdoğan’ın, NTV ve Star TV’nin ortak yayınında “Bana ‘Gürcüdür’ diyen oldu. Affedersiniz çok daha çirkin şeylerle Ermeni diyen oldu” diyerek nefret suçu işlemesi gibi…

Ayrıca insanlar fişleniyor! AKP hükümetinin bürokrat avında sıra alt düzey yöneticilere geldi. Yeni atamalar öncesinde, memurlar siyasî düşüncelerine göre üç grupta fişlendi. Formlarda “paralel yapı üyesi”, “gezici-Alevî” ve “diğer tarikatlara üye” olarak üç ayrı sınıf yer aldı. Sendikanın işyeri temsilcilerinden alınan bilgiler doğrultusunda, alt düzeydeki bürokratlar, “paralel yapı üyesi” veya “gezici” olarak sınıflara ayrıldı…[21]

Sorun yalnız, “içeride” değil. Erdoğan’ın AKP’si ülke dışında da bir kumarbaz hırsıyla davranıyor. Örneğin, ‘AJC’nin Uluslararası Çalışmalar Koordinatörü Jason Isaacson, “Erdoğan zaptedilemiyor… Türkiye, Suriye’de savaşan radikal gruplara en tehlikeli silahları yollayıp destek verdi,” diyor![22] Ve kadınların gülüşüyle bile uğraşan Bülent Arınç’ın dediklerine gelince, onları anımsamak bile yoruma gerek bırakmaz!

 

BÜLENT ARINÇ’IN, HAFIZALARA KAZINAN SÖZLERİNDEN BİRKAÇI![23]
“BASMADIM, UĞRADIM” 3 Şubat 2010 Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Arınç, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer hakkında verilen gensoru tartışmaları sırasında TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu, Arınç’ın odasını bastığını söyledi. Arınç, “Oda öyle basılmaz. Ona ‘oda basmak’ denmez. Kapı açıktı, girdim,” dedi.
“TUU SİZE” 21 Şubat 2010 Arınç, Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal’ın Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in Erzincan Adliyesi’ndeki makam odasında yaptığı aramanın medyada ‘Adliyeye Baskın’ şeklinde yer almasına “Adliye basıldı diyorlar. Böyle baskın mı olur? Tuuu size” sözleriyle değerlendirdi.
“ÇOK GARİP YARATIK” 21 Aralık 2009 Arınç, İzmir’de partililere konuşurken, kapatılan DTP Milletvekili Emine Ayna’yı kastederek, “Çok garip bir yaratık. Allah akıl fikir versin,” dedi.
“BAYRAMDAN SONRA NE DANIŞTAY KALACAK…” 30 Kasım 2009 Arınç, üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran YÖK kararının yürütmesini durduran Danıştay 8. Daire kararı için, “Bayramdan sonra ne Danıştay kalacak, ne Bülent Arınç,” dedi.
DANIŞTAY SALDIRISI TÜRBANA İNFİAL DUYARAK…. 17 Mayıs 2006 Arınç, Danıştay’daki silahlı saldırının ardından Danıştay’a yaptığı ziyarette; “Şu anda hastanede bulunan Sayın Bayan Ayfer Hanım’ın da bu karara çekince koyduğunu hepimiz biliyoruz. Yani bu saldırgan o karardan (türban kararı) infial duyarak bu karara imza atan kişilere karşı bir eylem düşünmüşse, bu karara muhalif kalan bir insana silahını boşaltmaması gerekirdi” yorumunu yaptı.
“LENİN’İ ÖLÜ GÖRMEK ÇOK GÜZEL” 11 Temmuz 2006 TBMM Başkanı Arınç, Sovyet Devrimi’nin ‘Lideri Lenin için; “Lenin’i ölü görmek çok güzel,” dedi.
“BÜLENT ERSOY, DEME DE…” 20 Haziran 2005 Arınç, Manisa Dericiler Sitesi Başkanı Hüseyin Akdede’nin “Sayın Başkanım size ağabey olarak hitap etmek isterim” diye izin istemesi üzerine, “Bülent Ersoy deme de, ne dersen de,” karşılığını verdi.
ŞEYİNİ ŞEY ETTİĞİMİN ŞEYİ… 14 Nisan 2004 Arınç, 23 Nisan resepsiyonu davetiyelerine eşinin adını neden yazdırmadığını soran bir gazeteciye, “Bunun karşılığı, şeyini şey ettiğimin şeyidir. Bunu bana tekrar niye soruyorsunuz” sözleriyle tepki göstermişti.
JAPONYA’DA TOKYO CAMİİ’Nİ ZİYARETİNDE… 3 Haziran 2003 “Umarım Japonlar da İslâmiyet’i tanıdıkça, bu camiye gelip ibadet edenleri gördükçe, hak dinini intisap edeceklerdir,” dedi.

 

I.2) İKİ ÖRNEK: KÜRDİSTAN MESELESİ VE EKONOMİ

 

Yaptıkları + dedikleriyle bir maniplülasyon veya “takiyye” organizasyonu olarak anılmayı hak eden AKP’yi belgeleyen en iyi iki örnek: Kürdistan meselesi ve ekonomidir…

Kürdistan meselesi, AKP manipülasyon ve “takiyye”sinin en olgun örneklerdendir.

Mesela AKP, “Kürt” sözünü zikretmeksizin “Milli Birlik ve Kardeşlik”ten söz ederken, “tekçi”liğinden asla vazgeçmez…

3 Şubat 2013’de Erdoğan, “Türkiye’de artık Kürt sorunu yoktur; terör sorunu vardır,” derken; Dolapdere’de DTP’lilere pompalı tüfekle ateş açılınca da, “Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, o da kendisini savunma yoluna gidecektir,” diye haykırır Kasım 2008’de…

Haziran 2011’de de Öcalan hakkında, “Biz o sırada koalisyonda olsaydık ya idam edilirdi ya da istifa ederdik, çekilirdik,” der ve BDP’lilerin dokunulmazlıkları konusunda, “Biz yargıya zaten gerekeni söyledik, gereğini yapıyor; biz de parlamentoda yapacağız,” diye ekler Eylül 2012’de…

Örnekler çok ama “AKP’nin Kürt kontrpolitikası”nın[24] en çarpıcı örneklerinden biri, Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın, Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde düzenlenen yarışmada başarılı öğrencilere dağıtılan, ancak daha sonra geri toplatılan Bejan Matur’un, ‘Dağın Ardına Bakmak’ başlıklı yapıtının inceleme komisyonunun aldığı karar doğrultusunda, “Öğrencilere dağıtılmayacak kitaplar” arasında yer aldığını açıklamasıdır!

Ne ilginçtir ki AKP tam da bu günlerde “barış”tan söz etmekteyken; yine büyük bir fütursuzlukla, “İnsanların iradesine silah tehdidiyle el koyanlar karşısında bizler de tavrımızı en güzel şekliyle ortaya koyup, İçişleri ve TSK tüm imkânlarıyla buralarda neyse, hangi dilden anlıyorlarsa o dilden konuşmaya mecburuz. Çözüm sürecini onlar istifade etsin diye hazırlamadık,”[25] diye haykırır Erdoğan![26]

Ayrıca Cemil Bayık’ın çözüm süreci konusunda hükümeti hedef alan ve ikinci aşamaya geçilmezse sürecin biteceğine yönelik sözlerine yanıt, Erdoğan’ın en yakın danışmanlarından, AKP milletvekili Yalçın Akdoğan’dan geldi. 21 Ağustos 2013’de ‘Star Gazetesi’nde yayınlanan köşe yazısında Bayık’ın açıklamalarını “dayatma ve şantaj” olarak nitelendirip, “Terör tehdidi ve dayatmasına hiçbir zaman eyvallah etmeyen hükümetin süreci zehirleyen bu tür şantajvari açıklamalara eyvallah etmesi de mümkün değildir,” derken; bir basın toplantısında ‘Terörün Ülke Ekonomisine Tahmini Maliyeti’ başlıklı raporu açıklayan AKP’li Numan Kurtulmuş, 28 yıllık sürecin ekonomik bir maliyeti olduğunu, Türkiye’ye getirdiği önemli kayıplar bulunduğunun altını çizip, bunların en başında gelen manevi kayıplar arasında 35 bin insanın hayatını kaybetmesi olduğunu söyleyerek, “Bunun 7 bine yakınının şehit olan güvenlik görevlileri” olduğunun da altını çizdi ve ekledi:

“Türkiye’nin, geçmiş performanslarına baktığımız zaman eğer terör olmasaydı, her yıl ortalama 0.50 puan daha fazla kalkınması mümkündü. Bunun da rakamsal karşılığı 2 trilyon 45 milyar TL, dolar olarak karşılığı 1.2 trilyon dolardır. Türkiye maalesef böylesine büyük bir kayıpla karşı karşıya kaldı.

Türkiye’de terör olmayıp da yüzde 0.25 oranında büyümesi hâlinde ise kişi başına düşen milli gelirinin 11 bin 150 dolar olurdu. Türkiye’de her aileye ev, her aileye araba almak mümkün olurdu. 150 tane İstanbul-Ankara hızlı tren projesini bitirmek mümkün olurdu. Türkiye’nin 17 bin kilometreye yakın ilave yol yapması mümkün olabilirdi”![27]

Dikkat edin: Kürdistan meselesi AKP için “yol, su, elektrik”ten öte bir anlam taşımaktadır, bir maliyet hesabından ibarettir ve de çifte standartlıdır!

“Nasıl” mı?

“Kürtler nerede yaşayacaklarına ve ne sıfat altında yaşamak istediklerine kendileri karar verebilirler…” açıklaması AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik’e aittir. Neçirvan Barzani’nin haber sitesi Rudaw’a verdiği röportajda böyle der Çelik.

“İyi de Kürtler ne sıfat altında yaşayacaklarına kendileri karar verecekse AKP, özerklik talebini niye reddediyor? Rojava’da Kürtlerin PYD öncülüğünde kurdukları demokratik yönetimlere karşı ambargo ve kuşatma neden devam ediyor? AKP, Kürtler nasıl yaşayacaklarına kendileri karar vermeli diyorsa neden Rojava’daki kantonları tanımak yerine onlara karşı el Kaide, IŞİD çetelerine destek vermeye devam ediyor?” demeyin sakın!

Çünkü Hüseyin Çelik, “Kürtler kendi geleceklerini kendileri belirlemeli” diyorsa, bütün Kürtler demiyor ki! Bizim bilerek alıntımızın içine almadığımız bölümde “Iraklı Kürtler” diyor. Kaderini tayin hakkı sadece onlar için geçerli. Ya buradaki Kürtler?

Onlar konusunda AKP suskun olsa da, 5-6 Temmuz 2014 tarihinde Diyarbakır’da düzenlenen ‘Ortadoğu’da Sınırlar, Rejimler, Kürdistan ve Geleceği Tahayyülleri Konferansı’nın sonuç bildirgesinde, Ortadoğu’da Kürtlerin “kader tayin edici” bir sürece girdiği vurgusuyla şu ifadeler yer almaktadır:

“Bir halk olarak Kürtlerin kendi geleceğini belirleme hakkı vardır. Kürtlerin bu hakkı federasyon, demokratik özerklik, kanton gibi öz yönetim modelleri şeklinde kullanabileceği gibi bağımsız bir devlet kurma şeklinde de kullanabilirler. Bu hakkı ayrı ayrı veya birlikte de kullanma hakkına da sahiptirler. Kürdistan’ın parçalarının kendine has şartları ve özgünlükleri vardır. Bunlara saygı duyulmalı ve Kürtler arasında bir çatışma sebebi olarak görülmemelidir.”[28]

“Kürt hareketine meydan okuyan artık Kemalist devlet geleneği değil, bu geleneği politik alanda marjinalleştirerek Türkiye’deki İslâmcılığı küresel sermayeye entegre eden AKP”[29] olduğunun altını çizerek bir şey daha ekleyelim: Bu yazını kaleme alındığı günlerde KCK Yürütme Komitesi Üyesi Murat Karayılan, “Kobani saldırısı ile Kuzey’deki süreç aslında bitmiştir. Son sözü başkan Apo söyleyecektir,”[30] dedi…

Öte yandan herkesin malumu ekonomi hikâyesi de, buraya dek değindiklerimden farklı mı sanki?

AKP şahsında Türkiye, geçen on yıl boyunca dünya medyasında “piyasa ekonomisini” ve demokrasiyi İslâmiyet ile uyumlaştıran özgün bir ülke olarak öne çıkarıldı. Dahası, hem IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların, hem de özel finans/ derecelendirme kuruluşlarının raporlarında, dönemin AKP hükümetleri ekonomik mucize gerçekleştirmiş, siyasi başarı örnekleri olarak gösterildiler.

Ancak, bu “mucizenin” altında, Türkiye’deki sermaye birikimi rejiminin mantık ve yapısında demokratik olmayan yollarla gerçekleştirilmiş köklü bir değişim gizliydi. Bu süreç, Özal hükümetlerinin 12 Eylül askeri rejiminin baskıcı yasal düzenlemeleri sayesinde ciddi bir toplumsal muhalefetle karşılaşmaksızın uyguladıkları “serbest piyasa” odaklı iktisat politikalarıyla 1980’li yıllarda başlamıştı. 2000’li yıllara gelindiğinde, Erdoğan hükümetlerinin icraatlarıyla kamu ekonomisi tümüyle tasfiye edilerek yeni birikim rejiminin iktisadi ve siyasi temelleri sağlamlaştırıldı. Türkiye bu uzun yolun sonunda, ulusal pazara yönelik sanayileşmeye dayalı sermaye birikimi rejiminden küresel ölçekte serbest mal ve sermaye hareketlerine dayalı bir sermaye birikimi rejimine, popüler adıyla neo-liberalizme geçişini tamamlamış oldu.

İktisadi örgütlenmede otuz yılı aşkın bir zamana yayılan bu köklü yapısal dönüşüm iç içe geçtiği toplumsal ve politik alanlarda da bir dizi ciddi değişime sol açtı. Her şeyden önce toplumsal alanda İslâmcı bir burjuva sınıf daha önceki dönemin “laik” burjuvazisinden farklı bir kültürel oluşum olarak ayrışıp, görünür hâle geldi. Daha sonra, bu yeni hâkim sınıf bölüntüsünün (fraksiyonunun) serpilip gelişerek “laik” burjuvaziyle çıkar çatışmasına girmesinin bir izdüşümü olarak, İslâmcı hareketin ideolojik yapısında da bir çatallanma oluştu.

1970’li yıllardan itibaren belirgin bir “Batı” karşıtı konumlanışı benimseyip genel eğilim olarak küçük sermaye sahiplerinin çıkarlarını temsil edegelmiş Milli Görüş hareketinden kopan bir grup, 2000’li yılların başlarında yeni bir İslâmcı oluşum olarak ortaya çıktı. Yeni dönemin bu yeni İslâmcıları, dünya piyasalarına eklemlenmekten, sermaye hareketlerine (ve dolayısıyla faiz kazançlarına) açık olmaya, AB ile bütünleşmekten, ABD ve NATO’nun Ortadoğu’daki stratejik ortağı konumunu benimsemeye kadar bir dizi İslâmcılıkla bağdaştırılması pek kolay olmayan siyasi girişime aday olduklarını ilan etmekten çekinmiyorlardı. Kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan bu başkalaşmış (metamorfoza uğramış) İslâmcılar, AKP’yi kurdular ve sonunda iktidara geldiler.

AKP hükümetlerinin uyguladığı neo-liberal ekonomi politikalarının sonucunda dış şoklara açık, kırılgan bir ekonominin yaratılacağı birçok eleştirel iktisatçı tarafından uzunca bir zamandır dillendirilmekteydi. Eleştirel sesleri bastıran “büyüme performansı” ise kısa dönemli sermaye girişleriyle beslenen dış borçlanmaya dayanıyordu. Dışarıdan yeni borç bulundukça tüketim ve yatırım artıyor; ulusal gelir büyüyordu. 2013 Mayısı’nın sonlarına yaklaşırken Türkiye ekonomisinin kırılgan yapısı da aniden su yüzüne çıktı.

 

AKP’NİN 12 MADDELİK EKONOMİ “MASALI”![31]
  1. YALAN: İSTİKRARIN VE BÜYÜMENİN GÜVENCESİ
Gazete ilanlarında Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan’ın “Ekonomik istikrarın ve hızlı büyümenin güvencesi olduğu” iddia ediliyor. Oysa, AKP iktidarlarında büyüme hızı sürekli geriledi. AKP, 2003-2007 yıllarını kapsayan ilk iktidar döneminde bir önceki iktidarın 2001 krizi sonrasında ekonomide siyasi bedelini göze alarak yaptığı mıntıka temizliğinin meyvesini yedi. Ekonomi ilk 4 yılda adeta otomatik pilotla idare edildi. Ta ki 2008 yılına kadar… 2008’de küresel iklimde sıkıntıların başlamasıyla büyüme hızı bu tarihten itibaren sürekli gerilemeye başladı. AKP’nin 2008-2011 yıllarını kapsayan ikinci döneminde ve 2012-2013 yıllarını kapsayan üçüncü döneminde büyüme hızı yüzde 3’lere kadar düştü. Tüm AKP iktidarları döneminde elde edilen büyüme hızı ise Türkiye’nin geçmişteki büyüme hızlarının gerisinde kaldı. Türkiye’nin çok partili yaşama geçtiği 1946 yılı ile AKP’nin göreve geldiği 2002 arasında ortalama büyüme hızı yüzde 5.1 idi; AKP’nin iktidarda olduğu 2003-2013 döneminde ortalama büyüme hızı ise yüzde 4.9 oldu.
  1. YALAN: REFAH HALKA YAYILDI, ADİL PAYLAŞIMIN ÖNDERİ OLDU
Refahın halka yayıldığı bir ülkede vatandaşların karnının tok sırtının pek olması gerekir. Buna karşın TÜİK rakamlarına göre Türkiye’de nüfusun 56’sı (41.3 milyon kişi) sofrasına iki günde bir, tek bir kap et yemeği koyamıyor; yüzde 35’i (25.8 milyon kişi) eskiyen elbisesini değiştiremiyor; yüzde 37’si (27.4 milyon kişi) evini kış gününde ısıtamıyor; yüzde 57’si (42.2 milyon kişi) borçlarının altında eziliyor; yüzde 86’sı (63.2 milyon kişi) bir haftalık tatile çıkamıyor. İlandaki iddiaların aksine “adil paylaşım” konusunda da Türkiye sonlarda. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilâtı (OECD) verilerine göre Türkiye, 34 OECD üyesi ülke içinde “geliri en adaletsiz dağılan üçüncü ekonomi.”
  1. YALAN: İNSANI MERKEZE ALDI
AKP elinde geçen 11 yılda uygulanan ekonomi politikalarının merkezinde vatandaş değil “rantiyeciler, faiz lobileri ve sıcak paracılar” var. AKP döneminde vatandaş borca battı, en insani taleplere bile TOMA’larla, biber gazlarıyla cevap verildi, toplum oy uğruna etnik ve inanç kimliği temelinde ayrıştırıldı. Kamu kaynakları millete kaşıkla; faizciye, rantçıya ve sıcak paracıya kepçeyle aktarıldı. AKP göreve gelmeden önceki 27 yılda devletin faiz ödemesi 251 milyar dolardı; son 11 yılda devletin ödediği faiz 367 milyar dolara ulaştı. Sadece devletin değil, ailelerin faiz ödemesi de 11 yılda katlandı. AKP’nin göreve geldiği 2002 yılında ailelerin faiz ödemesi 1.6 milyar dolardı; 11 yılda yüzde 1073 artarak 2013’te 19.2 milyar dolara çıktı. Sıcak paracılar da bu dönemde kârına kâr kattı. Faiz lobileri ve sıcak paracılar köşeyi döndü.
  1. YALAN: DEMOKRASİYLE BİRLİKTE EKONOMİ DE GÜÇLENDİ
Türkiye AKP döneminde giderek otoriter bir yönetim tarzına doğru ilerledi, Türkiye demokrasisi “hibrit” veya “kısmi demokrasi” şeklinde tanımlanır oldu. Ekonomi, kurum ve kuralların yok sayıldığı keyfi bir anlayışla yönetildi. Ekonomide kırılganlıklar arttı. ABD Merkez Bankası’nın para musluklarını kısma sinyalini verdiği 2013 yılının Mayıs ayından bu yana Türkiye en kırılgan ekonomiler arasında sayılır hâle geldi. Türkiye’nin üyesi olduğu OECD, Dünya Bankası, Uluslararası Finans Enstitüsü gibi uluslararası kuruluşlar, Türkiye’yi en kırılgan ekonomi listelerinde başa koymaya başladı. Son olarak ABD Merkez Bankası “Türkiye’yi yeni küresel konjonktürün en kırılgan ekonomisi” ilan etti.
  1. YALAN: İHRACAT REKORLAR KIRDI
11 yılda ihracat 4 kat artarken; ithalat aynı dönemde 5’e katlandı. Türkiye’nin ithalata bağımlılığı olağanüstü arttı. 2002’de her 100 dolarlık ihracat için 143 dolarlık ithalat yapılırken; 2013’de her 100 dolarlık ihracat için 166 dolarlık ithalat yapılır oldu. Ekonomide artan “ithalat bağımlılığının” faturası rekor dış ticaret açığı ve cari açıklar olarak kesildi. Cumhuriyetin kurulduğu 1923’den 2002’ye kadar Türkiye ekonomisinin verdiği toplam dış ticaret açığı 247 milyar dolarken; 11 yılda verilen toplam dış ticaret açığı 687 milyar dolara ulaştı. 2002 yılında Türkiye dünyanın en yüksek cari açığına sahip 40. ekonomisiydi; 2011’de üçüncülüğe yükseldi, 2013 itibariyle Türkiye dünyanın en yüksek cari açığını veren 4. ekonomisi oldu. Türkiye en yüksek cari açık veren ülkeler sıralamasında ilk beşe yerleşti.
  1. YALAN: KİŞİ BAŞINA GELİR ARTARAK 10 BİN DOLARI GEÇTİ
Türkiye’de kişi başına gelir “ucuz döviz kuru” ve “enflasyon” ile hormonlanarak 2008’de 10 bin doları aştı. O tarihten bu yana ise 10 bin dolar tuzağına takıldı, kaldı. Döviz kuru ve fiyat hareketlerinin arındırıldığı gerçek kişi başına milli gelir ise aslında çok daha sınırlı bir artış gösterdi. 2002’deki 3 bin 492 dolar olan gerçek kişi başına milli gelir, fiyat ve kur etkilerinden arındırıldığında 2013’te ancak 5 bin 115 dolar seviyesine gelebildi.
  1. YALAN: TCBB REZERVLERİ 28 MİLYAR DOLARDAN 136 MİLYAR DOLARA ÇIKTI
Merkez Bankası’nın kasasında tuttuğu döviz rezervi dış finansman koşulları bozulduğunda ekonomiyi koruyacak bir tampon vazifesi görür. Bu nedenle Merkez Bankası rezervlerinin vadesi bir yıldan önce gelen kısa vadeli dış borçlar ile ülkenin bir yıllık cari açığı karşılayabilecek bir seviyede olması bu amaca hizmet edecek bir rezerv düzeyi olarak kabul edilir. Şu an TCMB kasasındaki rezerv yalnızca kısa vadeli dış borca yetiyor. Oysa bir de dışarıdan finanse edilmesi gereken cari açık var. 2002 yılında her 100 dolarlık kısa vadeli dış borç ve cari açık için TCMB kasasında 166 dolar rezerv varken, 2014 Mayıs ayı itibariyle her 100 dolarlık kısa vadeli dış borç ve cari açık için TCMB kasasında yalnızca 71 dolar döviz rezervi var. Türkiye’nin dünyanın en kırılgan ekonomilerinden biri kabul edilmesinin ardında büyük ölçüde bu tablo yatıyor.
  1. YALAN: IMF’YE BORCUMUZ KALMADI, ŞİMDİ IMF’YE BORÇ VERİYORUZ
Ekonomisi Türkiye’ye benzeyen Brezilya, Arjantin gibi ülkeler IMF ile kredi anlaşmalarını 2005 ve öncesinde sonlandırdı. Türkiye ise bu iktidar döneminde (2005 yılının Mayıs ayında) IMF ile 19. stand-by anlaşmasını imzaladı. Yaklaşık 10 milyar dolarlık bu anlaşmanın kredi taksitleri 2008 yılına kadar kullanıldı, borcu ise 2013’te bitti. Dolayısıyla IMF’ye ödenen borç, AKP’nin kendi kullandığı kredinin borcudur. Bunun yanında önceki iktidar döneminden kalan yaklaşık 5 milyar dolarlık kredi de yine bu iktidar döneminde kullanıldı. Büyük ölçüde kendi kullandığı krediyi ödemekle övünen bir iktidar olsa, olsa “yüzsüz” bir iktidardır. IMF’ye borç veriyoruz ifadesi de iktidarın bir başka yalanı. IMF’ye verilen “borç” değil “söz”dür. IMF’nin kaynaklarını artırmak ve çeşitlendirmek üzere 2012’de başlayan çalışmalar neticesinde G-20 üyesi ülkelerden IMF’ye 456 milyar dolarlık kaynak taahhüdünde bulunuldu. Bunun 5 milyar dolarlık bölümü Türkiye tarafından taahhüt edildi. IMF bu tutarı ancak ihtiyaç duyması durumunda kullanacak. Dolayısıyla IMF’ye verilen tek sent borç bulunmadığı gibi, bu tutar IMF tarafından kullanılsa bile TCMB rezervlerinde de görünmeye devam edecek. IMF borcu devletin sırtından alınıp katmerli bir şekilde dış borç olarak milletin sırtına yüklendi.
  1. YALAN: EKONOMİ AYAĞA KALKTI
AKP ekonomi için kritik önemdeki 12 yılı heba etti. Küresel ekonominin çok elverişli bir döneminde Türkiye ekonomisinin rekabet gücünü artıracak ikinci nesil reformlar yapılmadı, 2001 krizinin ardından ekonomide şeffaflık ve öngörülebilirlik adına yapılmış ne kadar birinci nesil reform varsa bunlardan da geri dönüş başladı. Ekonominin başındaki Başbakan Yardımcısı’nın açıklamaları AKP döneminde geçen yılların nasıl heba olduğunu ortaya koyuyor. Başbakan Yardımcısına göre Türkiye’nin, “işgücü piyasası, eğitim, enerji, hukuk, iç tasarrufların artırılması” gibi alanlarda reform ihtiyacı var. Bu açıklama bile AKP’nin 12 yılı Ağustos böceği gibi geçirdiğinin itirafı gibi.
  1. YALAN: “BÜYÜME İSTİKRAR KAZANDI”
(Gerçek eşittir “Yalan 1.”)
  1. YALAN: 2023 HEDEFİMİZ EN BÜYÜK 10 EKONOMİDEN BİRİ OLMAK
Türkiye ekonomisi 1980’den bu yana dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biridir. Bu nedenle Türkiye 1999’da G-20’ye kabul edildi. Son dönemde yüzde 3’lere gerileyen büyüme hızı ile Türkiye ilk 10 ekonomi arasına giremez. Mevcut statüko “üretimi” değil “tüketimi”; “sanayi ve tarımı” değil “AVM’leri”; “geliri artıran” değil “borcu artıran” ekonomi politikalarını devam ettirdiği sürece ilk 10 ekonomi arasına giremeyiz.
  1. YALAN: DEĞİŞİMİN LİDERİ ERDOĞAN
Bu iktidar 12 yıllık görev süresinde devletin her köşesine sindi. İktidar “statüko”, iktidarın lideri de “statükonun lideri” hâline geldi. Yönetimde artan otoriterleşme Türkiye’nin sosyal ve ekonomik dengelerini tehdit eder durumda. Statükonun lideri, şimdi de demokrasinin olmazsa olmazı olan denge-fren mekanizmalarını tamamen yok ederek, güç ve yetkinin tek elde yoğunlaştığı bir başkanlık sistemiyle otoriterleşen yönetimini taçlandırmanın peşinde. Statükonun Cumhurbaşkanı adayı parlamenter demokrasiye adeta savaş açtı. Oysa Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada ve tüm İslâm dünyasında göreli bir huzura sahip tek ülke parlamenter demokrasiyle yönetilen Türkiye Cumhuriyeti, “statükonun” özendiği başkanlık ya da yarı başkanlık sistemiyle yönetilen çevre ülkeler ise yangın yeri.

 

12 YILIN VERİLERİ
2002 YILI 2014 YILI
KREDİ KARTI BORCU 4.3 milyar TL 83.8 milyar TL
TÜKETİCİ KREDİ BORCU 2.3 milyar TL 248.4 milyar TL
KİŞİ BAŞINA DIŞ BORÇ 1.963 dolar 4.900 dolar
KREDİ KARTINI ÖDEYEMEYEN 277.133 kişi 618.286 kişi
PROTESTOLU SENET SAYISI 498.748 1.091.906
İÇ BORÇ Elli yılda 95 milyar dolar On iki yılda 212 milyar dolar
DIŞ BORÇ Elli yılda 130 milyar dolar On iki yılda 372 milyar dolar
CARİ AÇIK Elli yılda 63.7 milyar dolar On iki yılda 399 milyar dolar
ORTALAMA BÜYÜME Yüzde 5.1 Yüzde 4.9
İMALAT SANAYİ Milli gelirde payı yüzde 18 Milli gelirde payı yüzde 15
TARIMSAL ALAN 239 milyon dönüm 206 milyon dönüm
ORTALAMA İŞSİZLİK Yüzde 8.3 Yüzde 10.8

 

Örneğin Aralık 2013: Türkiye’de 3.5 milyon, belediyenin makarnası, nohudu ile doyuyor… 6 milyon, yardım kömürü ile ısınıyor… 4 milyon işsiz… Yoksulluk ve açlık sınırının altında 3-5 milyon insan vardı…[32]

Örneğin Ağustos 2014: 63 milyon kişi tatile çıkamıyor… 2002’de ailelerin her yüz liralık gelirine karşı 4.7 lira borcu varken, 2014 Ağustos’unda 55 lira borcu var… 1975-2002 arasında devlet toplam 251 milyar dolar faiz öderken, 2002-2013 arasında 367 milyar dolar faiz ödüyor…[33]

Örneğin Temmuz 2014: Merkez Bankası, ödemeler dengesi verileri, 1984-2002 dönemine ait 19 yılda 80 milyar dolar olan yabancıların gelir transferinin, 2003-2013 döneminde 128 milyar dolara çıkarak yüzde 176 arttığını ortaya koyuyor. Ekonomist-yazar Mustafa Sönmez’in hesaplamalarına göre, yabancıların sadece 11 yılda faizden kazançları 66 milyar doları bulmuştu…[34]

 

  1. AYRIM: AKP NİTELİĞİ VEYA “NEDİR”, “NEYE YARAR”?

 

“Muhafazakâr, milliyetçi ve güçlü parti=güçlü Türkiye” modelini ortaya koyarken; düzen içi normlarda dahi özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü gözardı eden Erdoğan (zihniyeti) için “Türkiye=AKP”dir.

Tekçi ve dayatmacı AKP, mevcut kapitalist iktidar ilişkilerinde sadece faillerin yer değiştirmesi, eskiyen damarlara “taze kan” zerk edilmesi, eski(yen) Türkiye yeniden ihya edilirken yaşanan bir kopuştur, kırılmadır.

AKP rejimini ayakta tutan ve biri diğerinden ayrılmaz üç sütun şöyle formüle edilebilir: i) AKP Rejimi, sermaye birikimi alanında ilkel-yağmacı birikim modeli; ii) Siyasal ilişkiler alanında istibdat (despotizm); iii) İdeolojik ilişkiler alanında İslâmlaşma zeminidir.

Kadir Cangızbay’ın, “İnsanlığı Aydınlanma’nın gerisine götürerek varlığını sürdürme peşindeki küresel kapitalizm ile Aydınlanma’nın zaten çok gerilerinde bulunan yerel güçlerin buluşma çizgisidir,”[35] diye tarif ettiği “şeytan üçgeni”ndeki AKP, kendini “sistemin” bir parçası hâline getirirken; Türkiye’yi de “sistemine entegre etti”.

Böylelikle AKP’ye muhalefet etmek ya da onu eleştirmek, “sistemle karşı karşıya gelmekle, özellikle iktisadi boyutu ile özdeş hâle geldi”. Bireyler, büyük-küçük şirketler, bürokrasi, kamusal kuruluşlar, üniversiteler, aydın ve düşünürlerin bir bölümü, sanatçılar “sistemin doğal uyduları” hâline gelmeye başladılar.

Hegemonik bir bastırma harekâtı olarak da nitelenmesi mümkün olan bu tabloda kimlik ve kültür savaşlarının siyasal ve iktisadi çatışmaların üzerini örtmesinin en büyük kazananı, AKP’li Erdoğan’dır.

Yaşam tarzı, etnik kimlik, dini aidiyet, kültürel kimlik ihtilafları üzerinden yürütülen kutuplaşmaların, kamplaşmaların istisnasız hepsinde, AKP’li Erdoğan kendiliğinden çoğunluk safında yer alırken; Türk-Kürt sorununda Türk tarafından, Müslüman-laik saflaşmasında Müslüman cephesinde, Sünnî-Alevî ihtilafında Sünnî ortodoksisinin yanında; muhafazakâr-modern itişmesinde muhafazakâr saflarda konumlandı.

Bunların böyle olmasında Anadolu sermayesinin (Anadolu Kaplanlarının) gücü olsa da aynı zamanda eski ekonomik rejimin kendini tüketmiş olduğu gerçeğinin de yattığının görülmesi gerek. Bir başka deyişle AKP’nin iktidarı, AKP’nin önümüze koyduğu toplum tasavvurundan çok, özellikle ülkedeki liberallerin, solcuların ve demokratların yükselttiği, eski rejimin adaletsizliklerine ve eşitsizliklerine ilişkin itirazlarını absorbe etti. Hatta diyebiliriz ki, Türkiye’de liberallerin, solcuların ve demokratların yarattığı itiraz iklimi olmasaydı AKP’nin iktidar olması bile pek mümkün olamazdı.

Yani AKP siyaseti neredeyse başından beri İslâmi bir kimlik siyaseti olarak oluşmuş ve fakat toplumun büyük çoğunluğunun, liberallerin, solcuların ve demokratların eski rejimle ilgili itirazları üzerine oturup büyürken; neo-liberalizmle bütünleşen şiddetini iktidarıyla özdeşleştirdi.

AKP iktidarı, uyguladığı “neo-liberal şiddeti” örtmek için hem “demokrasi”, hem “insan hakları”, hem “açılım”, hem de İslâmcı politika demagojisini kullanıp, takiyye yaptı; böylelikle de takiyye ile şiddeti olağanlaştırdı.

Burada, “şiddet” ile kastedilen şey, sokakta “hukuk koruyan” ya da keyfi bir şekilde “hukuk yaratan” polis şiddetiyle ya da Erdoğan’ın öfkesiyle sınırlı değildir.

Sözü edilen şiddet, AKP marifetiyle Türkiye kapitalizmini derinleştirmek, kamusal/ ortak mülkleri elden çıkartmak, zaten hiçbir zaman anlamını kazanamamış “sosyal” hakları gasbetmek, mülksüzleştirebilmek, havayı ve suyu bile satılabilir hâle getirebilmek, kadınlığı bastırabilmek, insanları şehirlere doldurup stok-emek yaratmak için gereken, adını koyalım, “neo-liberal şiddet”tir.

İktidarının uyguladığı şiddet tam da burada anlam kazanır. Yani AKP, söz konusu şiddeti sessizleştirmek, görünürlüğünü azaltmak için hem “demokrasi”yi ve evrensel insan hakları manzumesini, hem de İslâmcı politikaları kullanıyor, sömürüyor. “Takiyye” denilen şeyin özü de bu…

Bu noktada “Şiddetin sessizleştirilmesi, İslâmcı siyaset üzerinden iki şekilde gerçekleştirilmektedir… Türk-Müslüman yaşam dünyalarına, inançlara, davranış kurallarına ve ağlara başvurularak neo-liberalizmin yerelleştirilmesi, yerlileşmesi için İslâmcı siyaset manipüle ediliyor.[36]

Böylelikle İslâmi muhafazakârlığı adım adım devletleştiren AKP’nin, taban ve teşkilât olarak kuvvetli ve köklü bir yapısı bulunmaktadır. 1980 darbesi sonrasında merkez sağa emanet edilen ve Türkiye’nin tarihi kadar eski muhafazakâr akımı tekrar orijinal hâline dönüştürmeyi başarırken; onun saldığı kökleri kullandı. Murat Belge’nin, “Erdoğan faşist ideolojinin belirtilerini gösteriyor”; Nilgün Cerrahoğlu’nun, “Türkiye’de ‘pervasız gözdağı kültürünün’ alıp yürümesi, düpedüz faşizm âlâmeti,” vurguları karşılıksız değildir…

 

2 TEMMUZ 1993’TE SİVAS’TA MADIMAK OTELİ’NDE 35 KİŞİNİN DİRİ DİRİ YAKILMASIYLA İLGİLİ DAVANIN SANIKLARININ AVUKATLAR LİSTESİ[37]
Av. Şevket Kazan Eski RP Milletvekili ve Adalet Bakanı…
Av. Celal Mümtaz Akıncı Afyon Barosu Başkanı ve AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi…
Av. Hayati Yazıcı AKP’li Devlet Bakanı…
Av. Haydar Kemal Kurt AKP Isparta Milletvekili…
Av. Zeyid Aslan AKP Tokat Milletvekili T. Erdoğan’ın eski avukatı…
Av. Hüsnü Tuna AKP Konya Milletvekili…
Av. Burhanettin Çoban Afyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı…
Av. İbrahim Hakkı Aşkar 22. dönem AKP Afyon Milletvekili…
Av. M. Ali Bulut AKP K.Maraş Milletvekili…
Av. Bülent Tüfekçi AKP Malatya İl Başkanı…
Av. Halil Ürün RP kayıp trilyon davası sanığı, AKP Afyon Belediye Başkanı adayı…
Av. Mevlut Uysal AKP’li İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı…
Av. Nevzat Er AKP’li eski Eminönü Belediye Başkanı…
Av. Suat Altınsay AKP Konya İl Başkan Yardımcısı…
Av. Tayfun Karaali İstanbul Büyükşehir Belediyesi Darüşşafaka Müdürü…
Av. Ferruh Aslan İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü…
Av. Ali Aşık Eski AKP İzmir İl Başkanı…
Av. Hüseyin Pulan AKP İstanbul Disiplin Kurulu Üyesi…
Av. Hurşit Bıyık AKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı…
Av. Reşat Yazak Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi…

 

Bu kapsamda iktidarının başlangıç yıllarını daha çok “muhafazakâr demokrat” diye adlandıranlar son aylar, özellikle de son günlerde peş peşe çıkartılan yeni yasalar üzerine hızla tutum değiştirerek; “parti devleti”, “muhaberat rejimi”, “yeni vesayet rejimi”, “polis devleti”, “dini cumhuriyet”, “sivil dikta”, “İslâmi otoriterlik”ten söz etmeye başladılar; bu koşullarda altında AKP, “Potansiyel Faşist” bir dinamik olarak da değerlendirilebilir.[38]

AKP totalitarizmi, nihai kertede güçlü ve sürekli İslâmcılıktan; insan haklarının aşağılanması ve hor görülmesinden; kendinden olmayanın yaşam alanlarını daraltarak, “günah keçileri” olarak tanımmakta; cinsel ayrımcılığın şahlanışında; kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınmasında; “Korku” ile “sadaka”yı kullanmada; din ve yönetimin içiçe geçirmede; neo-liberalizm kuklalığında; emek gücünün baskı altına almada; muhalif aydınların ve sanatın küçümsenmesinde; suç ve cezalandırma yanında itibarsızlaştırma ile baskı altına almada; kliyentalizm/ kayırmacılık ve yolsuzluk/ yozlaşmada sınır tanımamakta; hile/ hurdada uzman bir şebekedir…

Özetin özeti: Esas olarak bir burjuva partisi olan AKP’nin, ideolojik-politik çizgisi İslâm da dahil bütün “milli değerlerin” neo-liberalizm ve serbest piyasacılıkla harmanlanmasının ifadesidir.

Ancak bunlar “popülizm drajesi”yle sunulmaktadır.

Yani yolsuzluk, rüşvet, kayırmacılık, hukuksuzluk, “ötekileştirme”, medya üzerinde baskı kurma vb’i fiillerle anılan AKP’nin bagajı (Erdoğan şahsında) popülist demogojiyle yüklüdür.

Erdoğan, “popülist” bir demogog (lider) olduğu için dünyadaki diğer popülist liderler gibi ezilmişin, yoksulun, dışlanmışın hakkını koruma vaadiyle iktidara geldi ve kitleleri buna ikna etmeyi başardığı için hâlâ da orada.

Popülist demogog (lider), halkı sadece kendisinin temsil ettiğini iddia eden ve diğer siyasi rakiplerinin benzer iddialarının asılsız olduğunu sürekli vurgulayan bir siyasetçidir çoğunluk.

“Milli İrade, Milli Güç” adına ve “Milletin Adamı” olarak tanımlanan popülist demogog (lider) politikalarını halkı kutuplaştırmak üzerine kurup, insanları ahlâklılar ve ahlâksızlar ya da hainler diye dini eksende ikiye ayırır.

Popülist demogogun (liderin) gözünde meşru muhalefet gibi bir unsur yoktur. Muhalefet etmenin temel bir hak olduğunu kabul etmez. Lidere muhalefet eden, karşı çıkan otomatik olarak halkın da karşısındadır. Ve bu mantığa göre halkın karşısında olanlar halkın bir parçası olamazlar.

AKP’nin (Erdoğan şahsında) popülist söylemi, de facto olarak “kurucu baba” otoritesinin “tekçiği”ni devreye sokar.

Mesela “demokrasi”den, “demokratikleşme”den çokça söz edilen AKP’de,[39] parti içi muhalefet yoktur. Her şey Erdoğan’ın iki dudağı arasındadır; Erdoğan’a dün “Firavun” diyen Numan Kurtulmuş[40] tövbekârdır; Bülent Arınç ayaklar altındadır!

Bu çerçevede “Yeni AKP ne demek” mi? En büyük yol arkadaşı tasfiyesi… “Partiyi gençleştirme” söylenceleriyle, Made in Erdoğan patentli korporatif bir toplum, monolitik bir parti yaratma hayali, planı ve sürüleştirilmesidir.

Örneğin TBMM’de, 7 Temmuz 2013 gecesi Gümrük Kanunu’nun 5. maddesi ve Sağlık Bakanlığı’na Bağlı Sağlık Kurumları ile Rehabilitasyon Tesislerine Verilecek Döner Sermaye Hakkında Kanun’un 221. Maddesinin görüşmelerinin ardından oylamaya geçildi. Karar yeter sayısı bulunamadığı için verilen aranın ardından yapılan oylamada muhalefet “kabul” oyu kullandı. Muhalefetin “kabul” oyu verdiği gören AKP’liler, kendi destekledikleri maddeye yanlışlıkla “ret” oyu verdiler![41]

İşte Erdoğan’ın “AKP”si…

 

II.1) OLGULARLA AKP’NİN -ATAERKİL- MARİFETLERİ

 

AKP’nin aslî siyaset tarzı ataerkil zorbalıktan malûldür.

Devlet ırkçılığı, İslâmi muhafazakârlık, terörün olağanlaştırılmasında somutlanan iktidarın şiddeti, polisin fiziki şiddetiyle güncelleşiyor.

Bu zeminde ataterkil AKP tarz-ı siyaseti kurumsallaşma yerine şahsileşmeyi, liyakat yerine sadakati ikame ederken; Eskişehir’in AKP’li Mihalgazi Belediye Başkanı Zeynep Akgün’ün, “Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi ile 2. Abdülhamit Han’ın yeniden doğuşunu hep birlikte göreceğiz,”[42] saptamasıyla kristalize olur.

Bunu olgularla örneklersek:

  1. i) Erdoğan, Soma’da kendisini yuhalayan vatandaşlara yaklaşıp “Yuhalarsanız tokadı yersiniz,” dedi. Dediğini birkaç dakika geçmeden yaptı![43]
  2. ii) AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik, Erdoğan’ın vatandaşa yumruklu tepkisini “Olay ile ilgili iddia var, görüntü yok,” diye savundu![44]

iii) Başbakanlık müşaviri Yusuf Yerkel’in, jandarmaların indirdiği kişiye vurduğu tekme, TCK’nın birçok maddesini ihlâl ediyor. Fakat bundan ibaret değil: Kurulmakta olan sistemi test ediyor aslında![45]

  1. iv) AKP’nin içişleri bakanı, “Biber gazımız tamamen bitkisel üründür, markasına göre, su ve organik çözücüler içerir, İstanbul Üniversitesi’nin raporu var, kalite güvenlik belgelidir,”[46] dedi!
  2. v) Said Nursi’nin Risale-i Nur adlı eserini basma işi, torba tasarıya AKP’ilerce eklenen önergeyle hükümete verildi![47]
  3. vi) Valiler kararnamesiyle birlikte camideki pisuvarları “dine aykırı” diye söktüren, pastanede Cumhuriyet resepsiyonu veren, “One minute diyen başbakan istiyorum,” diyen valiler terfi sayılacak yerlere atandı![48]

vii) Uzungöl camisinde Cuma günü Suriyeli muhalifleri desteklediği bilinen Suudi Arabistanlı vaiz Muhammed El Ureyfi tarafından vaaz ve hutbe okunup namaz kıldırılması, tartışmalara neden oldu. Trabzon Müftülüğü, yabancı bir din adamının izinsiz vaaz vermesinin kural dışı olduğunu ve konunun incelendiğini söyledi![49]

viii) Hakkındaki rüşvet ve yolsuzluk iddiaları nedeniyle 42 yıl hapis istemiyle yargılanan AKP’li Çorum Belediye Başkanı Muzaffer Külcü, Meydan Camisi’ni yıktırarak yerine belediye imkânlarından 8 milyon TL harcayarak Selimiye Camisi’nin bir benzerini yaptırıyor. Belediye başka bir caminin şadırvan ve tuvaletlerinin yenilenmesi için de 1.5 milyon TL harcayacak![50]

  1. ix) Sancaktepe Yenidoğan Çok Programlı Lisesi’nde derslere türbanla giren din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmeni Merve Bayrak’ı uyardığı için Erdoğan’a şikâyet edilen okul müdiresi Makbule Çiçek, soruşturma sonucu Pendik Velibaba Kız Teknik ve Meslek Lisesi’ne düz öğretmen olarak atandı. Çiçek kararı, soruşturma için ifade vermeden önce Akit gazetesinden öğrendi![51]
  2. x) Duman grubu solisti Kaan Tangöze konser için Balıkesir’deyken, TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in kendileriyle aynı otelde kalmak istemediğini söyledi. Balıkesir’in Erdemit ilçesine bağlı Altınoluk Açık Hava Tiyatrosu’nda sahneye çıkan grubun solisti Kaan Tangöze, “Seviyor muyduk bilmiyorum ama ilk defa bizim de kanalımıza girdi. Altınoluk’a geldik, otelimizi ayarlamışız… Aynı otele denk gelmişiz. Cemil Çiçek, ‘Ben Duman ile aynı otelde kalmam’ demiş. Hâliyle bizi de dışarı gönderdiler,” dedi![52]
  3. xi) Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), yayınlandığı 2002 yılında dünyada yankı uyandıran ve Oscar dahil birçok ödüle değer görülen, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Varşova gettolarında yaşam savaşı veren Yahudi bir piyanistin hikâyesini anlatan ‘Piyanist’ filmini yayınlayan kanalı cezalandırdı![53]

xii) TRT’de 25 Ocak 2014 akşam Ana Haber Bülteni’ni sunan spiker Anda Özmen’in, CHP ile ilgili haberini bitirdikten sonra MHP ile ilgili habere geçerken, “Yavru muhalefet” ifadesini kullanması büyük tepki çekti![54]

xiii) TRT’nin, cumhurbaşkanı adayları Tayyip Erdoğan, Ekmeleddin İhsanoğlu ve Selahattin Demirtaş’a ayırdığı süreler, Radyo Televizyon Üst Kurulu’nda (RTÜK) kavga çıkardı. Kurulun CHP, MHP ve BDP’li üyelerinin raporlarıyla saptadıkları eşitsizliğe karşın AKP’li üyelerin oylarıyla TRT’ye ceza verilmedi![55]

xiv) Bülent Arınç, 12 gazeteye 2013 yılının ilk 4 ayında 13 milyon 288 bin TL resmi ilan verildiğini açıkladı… Hükümete yakın yayın çizgisiyle bilinen yandaş gazetelerin ise bu dönemde aldıkları resmi ilanların toplam kaç para olduğu sorusuna Arınç’ın verdiği bilgiye göre 12 gazeteye 4 ayda toplam 13 milyon 288 bin 430 TL ödendi. 2013’ün ilk 4 ayında Basın İlan Kurumu aracılığıyla bu parayı alan söz konusu gazeteler ve kendilerine yapılan ödemeler şöyle: “Akşam: 1 milyon 93 bin TL, Güneş: 1 milyon 30 bin TL, Habertürk: 1 milyon 259 bin TL, Milat 959 bin 272 TL, Milliyet 1 milyon 121 bin TL, Sabah 1 milyon 281 bin TL, Star: 1 milyon 116 bin TL, Takvim: 1 milyon 111 bin TL, Türkiye: 1 milyon 112 bin TL, Vatan: 1 milyon 119 bin TL, Yeni Akit: 961 bin 165 TL, Yeni Şafak:1 milyon 120 bin TL. Toplam: 13 milyon 288 bin 430 TL”![56]

  1. xv) Bulgaristan Kültür Bakanlığı’nda ses sanatçısı olduğunu söyleyen Fahriye Güney, yurtdışındaki etkinliklere katılmak için Bülent Arınç’tan talepte bulundu. Bunun üzerine Güney’den şarkı söylemesini isteyen Arınç, Güney’in söylediği iki Balkan şarkısına 10 üzerinden 7 puan verdi. Fahriye Güney, “Vardar Ovası” türküsünü söylemek isteyince Arınç “Onda rakı falan geçiyor. Başka bir şey söylesin. Ben yokken söyle onu,” dedi. Daha sonra Güney’den başka bir türkü dinleyen Arınç, bu türküye 10 üzerinden 11 puan verdiğini açıkladı![57]

xvi) Bülent Arınç, “İffet çok önemli. Sadece bir isim değil Kadın için de bir süstür, iffet. Erkek için de bir süstür. İffetli olacak. Erkek de olacak. Zampara olmayacak. Eşine bağlı olacak. Kadın ise o da iffetli olacak. Mahrem- namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın,” dedi![58]

xvii) AKP’li Meclis Başkanvekili Sadık Yakut, kız ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim görmesinin yanlış olduğunu söyledi. Yakut, “İnşallah bu yanlışlık önümüzdeki dönem içinde düzeltilecek,” dedi![59]

xviii) CHP Amasya Milletvekili Ramis Topal, Amasya’da ana sınıfı öğrencileri için düzenlenen sirk gezisinin tayt ve bikini giyen akrobatlar nedeniyle yasaklandığını söyledi![60]

xix) Bülent Arınç, “Çok meşhur birisinin, adeta o dizilerde insanın nefes almadan seyrettiği birilerinin sık sık kadehe elini sürmesi, şişeyle arkadaş olması, acaba o karakterin o dizide yaptığı rolle mi ilgilidir yoksa gizli sponsorların cebine doldurdukları parayla ‘bizim reklamımızı yap’ demesiyle mi ilgilidir?” dedi. Alkol yasağı ile ilgili bir önlem gerekiyorsa kendisinin göreve hazır olduğunu söyleyen Arınç, okul dizilerindeki kızların etek boylarını da eleştirdi![61]

  1. xx) Erdoğan’ın Muğla ziyareti öncesi etek boyunun uzatıldığı iddia edilen epilasyon merkezi afişi tamamen kaldırıldı![62]

xxi) Bursa’nın Gemlik ilçesinde ‘Kokoş’ adlı bir iş yerinin tabelası ve üzerindeki mini etekli manken fotoğrafları önce çarşafla kapatıldı, ardından da indirildi.[63]

xxii) Gezi sonrası Koç’a yapılan vergi incelemesi, dershane kavgasının ardından Gülen Cemaati’ne yakınlığıyla bilinen şirketlere uzandı![64]

xxiii) Türk Hava Yolları (THY), Gülen cemaatinin İngilizce yayımlan ‘Today’s Zaman’ gazetesine ambargo gibi bir uygulama başlattı. THY, bir süredir AKP hükümetini eleştiren haber ve yorumlara yer veren ‘Today’s Zaman’ın uçaklarda dağıtım için alımına, yalnızca bu gazete için yüzde 50 indirime gitti![65]

xxiv) Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu, “Dikkat! ‘İleri fişlenme’ dönemi başladı,”[66] diye uyarıyor!

xxv) Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül, Erzurum’daki bir etkinlikte, Çankaya Köşkü’nde yeni hobiler edindiğini belirterek, “Arkadaşlarımız kaldırım taşı için Portekiz’e gittiler. Şimdi kıskanmamak elde mi? İnsanlar 500 yıldır aynı taşlara basıyorlar. Abdullah Bey bana ‘kaldırım mühendisi’ diyor,” dedi![67]

xxvi) Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Kamu Hastaneleri Birlikleri’nde istihdam edilen genel sekreterlerin maaşının Kasım 2012 tarihi itibarıyla 11 bin 725 TL olduğunu kaydetti. 2013 yılının başında yapılan zamla birlikte bu tutarın 12 bin TL’yi aştığı belirlenirken, hastane birliklerinde genel sekreter statüsünde görev yapan personelin maaşının milletvekili maaşlarıyla aynı olması dikkat çekti. Kamu Hastaneleri Birlikleri’nde 87’si genel sekreter statüsünde 4 bin 445 personel ataması yapıldığını söyleyen Müezzinoğlu, “Atamalarda hukuka ayrılık yok,” diye ekledi![68]

xxvii) İsviçre’nin Bern Büyükelçiliği basın ataşeliğine yapılan atamayı TBMM’ye taşıyan CHP İstanbul Milletvekili Oktay Ekşi dikkat çekici iddiaları gündeme getirdi. Basın ataşesi olarak 12 bin dolar maaşla atanan Hacı Mehmet Gani için yabancı dil bilmemesi nedeniyle ayda 6 bin dolara tercüman tutulduğu, Gani’nin eşinin ayda 8 bin dolar maaşla Bern Büyükelçiliği Din Hizmetleri Müşavirliği’ne “hafize” olarak atandığı söylendi![69]

xxviii) Bazı kamu kurum ve kuruluşlarında araştırmacı kadrosunda çalışanların, görev tanımları yapılmadığı için “araştıramadıkları” öne sürüldü. Sadece İzmir’deki devlet kurumlarında 128 araştırmacı kadrosu bulunurken çalışanlara ayda 200 bin liranın üzerinde ödeme yapıldığı belirtiliyor. İzmir’de, sağlık il müdürlüğünde 80, milli eğitim müdürlüğünde 20, gençlik ve spor il müdürlüğünde 11, çevre ve şehircilik il müdürlüğünde 14, aile ve sosyal politikalar il müdürlüğünde 3 olmak üzere toplam 128 kişi, “araştırmacı” kadrosunda bulunuyor. Türkiye genelinde sayıları binleri bulan “araştırmacı kadrosu” kapsamındaki personel, çalışamasa da her ay maaşlarını alıyor![70]

xxix) Milli Eğitim Bakanlığı, okul müdürü atama sürecinde sözlü mülakatlarda yandaşlara yüksek puan uygulamasını sürdürüyor. MEB tarafından yapılan yönetici atama sınavında İzmir’in ardından Ankara’da da Eğitim Bir-Sen üyeleri en yüksek puanları aldı. Eğitim-İş Sendikası Ankara 1 No’lu Şube Başkanı Kasım Demirci, yönetici atamalarında yazılı sınavın ardından yapılan sözlü sınavlarda sendika üyelerinin ortalama 68 aldığını, yandaş sendika Eğitim Bir-Sen üyelerinin ise 90 aldığını söyledi![71]

xxx) 31 Mayıs 2014’de 17 yaşındaki Lütfullah Tacik adlı Afgan çocuk, Van Yabancılar Şubesi’nde yediği polis dayağının ardından öldü. Olay yerine bakan kamera “bozuk” çıktı![72]

xxxi) Ülkeleri Sierra Leone’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye gelen ve inşaat işçiliğiyle geçinmeye çalışan Afrikalı göçmenlerin evi sabaha karşı polis tarafından basıldı. Polis Afrikalıların kafasına silah dayadı, tekmeledi ve evi izinsiz aradı. Olay 9 Kasım 2013’de Beyoğlu Tarlabaşı’nda sabaha karşı saat üç sularında gerçekleşti. Olaya siviller de karıştı![73]

xxxii) Yönetmen Fatih Akın’ın, 1915’te yaşanan olaylardan sağ kurtulan ve iki kızını arayan Ermeni bir adamın öyküsünün anlatıldığı filmi ‘The Cut’la ilgili olarak gazeteye verdiği röportajın yayımlanmasının ardından ‘Agos’ ve Fatih Akın’a yönelik eşzamanlı tehdit ve hakaretler başladı![74]

xxxiii) Sultangazi Belediyesi, uyuşturucu çeteleri tarafından vurularak öldürülen Hasan Ferit adına Gazi Mahallesi’nde açılan “Hasan Ferit Gedik Uyuşturucu ile Savaş ve Kurtuluş Merkezi”nin boşaltılması için talimat gönderdi. Polis tebligatta, merkezin 24 saatte boşaltılmasını, aksi hâlde zorla tahliye yapılacağını duyurdu![75]

xxxiv) Sultanbeyli Merkez Camisi’nin yanında bulunan Hasan Âli Yücel İlköğretim Okulu yıkılarak yerine katlı otopark ve kent meydanı yapılırken, alanda bulunan çam ağaçlarının dozerlerle yıkılmasında çevredeki ağaçlara da acımadılar![76]

xxxv) Isparta Belediyesi zabıta ekiplerince vatandaşların mahallelerdeki başıboş sokak köpeklerini şikâyetleri nedeniyle yüzlerce sokak köpeği toplanarak, tabakhane olarak bilinen boş araziye götürüldü. Belediye yaklaşık 3-4 ay buradaki köpekler için su ve yiyecek temini yaparken daha sonraki 7-8 ayda bu uygulamayı sona erdirdi. Sokak köpeklerinin birçoğu, aylardır aç oldukları için çeşitli hastalıklar ve açlıktan telef oldu. Hayatta kalma mücadelesi veren diğer köpekler ise ölen köpekleri yiyerek yaşamaya çalıştı![77]

Tüm bu (ve benzeri) veriler, “omurgasız”laşan coğrafyamızdaki çürüme/ çözülme ve kutuplaşmayı devreye sokarken; kaçınılmaz olarak yoğun ve yaygın devlet terörüne davetiye çıkarır.

 

II.2) DEVLET TERÖRÜ

 

Attığı her adımda “Polis devletinin gövde gösterisi”yle[78] yüzleşirken, sadece 2013 yılında 40 polisin intihar ettiği;[79] ve 280 bin polisin görev yaptığı Emniyet Genel Müdürlüğü’nün merkez ve taşra teşkilâtlarında çalışan toplam 27 bin 895 polisin uzman psikologlardan yardım alırken, her 10 polisten birinin psikolojisinin bozuk olduğu[80] coğrafyamızda polis gaddarlığıyla maruftur.

Rejimin en ufak gösteriye bile tahammül etmediği; İçişleri Bakanı’nın “Savcıyı da içeri atın. Mahkeme kararını boş verin, kırın o kapıyı,” diye talimat verdiği; Erdoğan’ın, “Polis rejimin teminatıdır,” dediği Türkiye’nin yaşadığı, polis devleti pratiğidir.

“Nasıl” mı?

“6 milyon dolara 25 TOMA daha almışız. Üstüne üstlük daha gelişmiş 30 adet TOMA için 10 milyon dolarlık üretim anlaşması yapmışız,”[81] mesela…

Bu arada, 2013 yılında devlet bütçesinden “özel güvenlik hizmet alımları” için 701.3 milyon TL ödenek harcandı. Bu tutar, önceki yılın 165.7 milyon TL üzerindeyken bu, yüzde 32’lik bir artışa karşılık geliyor…

“Özel güvenlik harcamaları” da, bütçede yeni bir kalem; önce yoktu. 2009 yılında konuldu. Konulur konulmaz da her yıl, vergilerimizden daha büyük tutarlar koparıyor. İşte bütçenin özel güvenlik harcamasındaki özet tablosu: 2009 yılında 169.5 milyon TL; 2010 yılında 275.1 milyon TL; 2011 yılında 375.2 milyon TL; 2012 yılında 534.6 milyon TL; 2013 yılında 701.3 milyon TL… Özetle AKP iktidarının beş yıllık “özel güvenlik” bilançosu toplamda 2 milyar 55 milyon TL’dir![82]

Bir şey daha: 2012 bütçe yasası iç güvenlik harcamalarının da düşürülmesini öngörmüştü. Ancak 2006 yılında 10 milyar olan harcamalar 7 yılın en yüksek düzeyine çıkıp 27 milyar olarak yasalaştı, artıştaki bu patlamada en büyük kalemin İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü kalemlerinden geldiği anlaşılıyor. 2006 yılında 6 milyar olan Emniyet Genel Müdürlüğü harcamaları, 2012 yılında 13 milyara, 2013’ün yasasında 14 milyar 777 milyona ulaşmış bulunuyor. Kalemler olarak başka kurumlara da kaydırıldığı bildirilen biber gazı, karakol harcamaları açık değil. En yüksek artışlar hesabı verilmeyen gizli hizmet giderleri, örtülü ödenekte…

Ecevit iktidarlarının bütününde 1-2 yüz milyonu geçmeyen söz konusu harcamalar, Erdoğan İktidarlarında bir tek 2006 yılında 293 milyona çıkıyor. Sonrası jet hızı tırmanış, 2011 yılı 627 milyon, 2012 yılı 1 milyarı aşıyor. Bu yıl için kesinleşmemiş bilgilerle şimdiden 1.2 milyarlarda…

Sosyal güvenlik, koruma harcamalarındaki yoğunluk, yoksul aleyhine gelişmelere gelince; nüfus artışı ile doğru orantılı yükseliş söz konusu olmadığı gibi, önümüzdeki yıla dönük oran düşüşü bile gündemde. Afet ve acil durum yardımlarında 2011 ve 12 yıllarında görülen artışlar birincisinde doğrudan Van deprem yardımlarına, ikincisinde Suriye mültecileri kamplarına akmış. Ortalama yüzde 13’te kalan sosyal koruma harcamaları oranı, diğer ülkelerin ortalama oranlarının çok gerilerinde kalıyor. En düşük pay da yoksullara düşüyor.

Sosyal koruma harcamalarının alt kalemlerinde kalan sigorta ve emeklilik ödemelerinin, 2012 verileri ile GSYH’ye oranı yüzde 7.96, sağlık harcamalarının oranı yüzde 4.36 olarak gerçekleştirilmiş. Yoksullara yönelik sosyal hizmetler, sosyal yardım harcamaları ise yüzde 0.92’de kalmış. Yoksulların sağlık sigortası primleri de eklenerek yapılan hesaplamalarda, GSYH’ye göre hizmetlerden yararlanma payları, 2012 yılında yüzde 1.21 iken, 2013’de yüzde 0.50’ye düşmüştü![83]

Ayrıca Bakanlar Kurulu’nun Resmi Gazete’de yayımlanan kararnamesiyle yapılan değişikliklere göre, MİT doğrudan silah vb’leri alımı yapabilecek, 5 kat daha fazla harcama yetkisine sahip olacakken;[84] ‘Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) dünyada askeri harcamalara dair raporuna göre, Türkiye’nin 2013 yılındaki askeri harcamaları 19.1 milyar dolara ulaştı.

Bu rakam yaklaşık 40 milyar 545 milyon liraya denk geliyor. Türkiye’nin en yüksek bütçeli bakanlıklarından Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2013 bütçesi ise, 47 milyar 496 milyon lira. 2012 yılında yapılan sıralamada 16. sırada yer alan Türkiye, 2013 yılında gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 2.3’ünü askeri harcamaya aktardı. Türkiye savunma alanında en fazla harcama yapan ilk 15 ülke sıralamasında 14. sıraya yükseldi![85]

Bu kadar mı?

Elbette değil! Erdoğan’ın, polisin attığı gaz fişeğiyle öldürülen Berkin Elvan’ı anma protestolarında iki kişinin yine başlarından vurularak öldürülmesi konusunda polise adeta “vur emri” verircesine, “Biz bu ülkede her ölüm hadisesinde tören mi düzenleyeceğiz? Ölmüştür, geçmiştir… Dürüst ol, dürüst. Kimi aldatıyorsun, gerçek ortada. Polislerimize molotof attılar. Aracın içinde polislerimiz yanmaya başladı, kendilerini dışarı zor attılar. Allah aşkına, bütün bunlara karşı polis eli kolu bağlı mı duracak, bir şey yapmayacak mı?”[86] demesi mesela…

  1. i) Kadıköy’de, 22 Aralık 2013’deki Kent Mitingi’nde polisin sıktığı biber gazı nedeniyle kalp krizi geçirip komaya giren 64 yaşındaki Elif Çermik, 158 günlük yaşam mücadelesini kaybetti![87]
  2. ii) Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Kayacık (Hezan) Köyü’nde 2013 yılında 18 yaşındaki Medeni Yıldırım’ın öldüğü ve 8 sivilin yaralandığı olayla ilgili soruşturma dosyasında Medeni Yıldırım’ın öldüğü kalekol protestosunda G-3, Bixi ve suikast silahı Kanas’ın kullanıldığı ortaya çıktı![88]

iii) Erdoğan’ın İzmir mitingi sonrasında koruma terörü yaşandı. Korumaların, iki kadını evlerinden yaka paça gözaltına aldığı ortaya çıktı. Seçim çalışmaları dolayısıyla 16 Mart 2014’de İzmir Gündoğdu Meydanı’nda miting düzenleyen Erdoğan, miting sırasındaki konuşmasında alana geldiği sırada bir kadının kendisine el hareketi yaptığını söyleyerek tepkisini dile getirdi. Erdoğan’ın bu uyarısı ardından Filiz Akıncı evinden, Kamuran Bedir ise, oturduğu kafeteryadan korumalarca gözaltına alındı![89]

  1. iv) Erdoğan’ın Osmaniye’deki mitinginde açtığı ‘Hırsız var’ pankartı sonrası gözaltına alınıp salıverilen İbrahim Alıcı, Erdoğan’ın korumaları tarafından dövüldüğünü belirterek, “Beni minibüse bindirdiler. Üç dört tane koruma polisleri de binip elimi arkadan kelepçeleyip yaklaşık 45 dakika, bir saat kadar copla dövdüler,” dedi![90]
  2. v) Silvan’da polisin attığı gaz kapsülünün başına isabet etmesi ile yaralanan 10 yaşındaki Mehmet Ezer’in vurulduğu ana ilişkin görüntüler ortaya çıktı. Diyarbakır Valisi Cahit Kıraç’ın “Taş olabilir” iddiasının aksine görüntülerde Mehmet Ezer’in polisten kaçarak sığındığı sokakta panzerden atılan gaz bombası ile yaralandığı görülüyordu![91]

25 Mart 2014’de yapılan BDP mitingi sırasında polisin attığı gaz fişeğiyle başından vurularak yoğun bakıma kaldırılan Mehmet Ezer’in dosyası kapsamında ifade veren şüpheli polis memuru A.G., “Atış açısı için en uygun mesafeyi ayarladıktan sonra usulüne uygun yerden sektirerek attım,” dedi![92]

  1. vi) Lice’de 2 kişinin ölümüyle ilgili olayların ardından Adana’da yapılan protestoda ölen 15 yaşındaki İbrahim Aras toprağa verildi. Adli Tabip, başına aldığı darbeyle ölen 15 yaşındaki İbrahim Aras’ın “Kesin ölüm sebebinin belirlenebilmesi için klasik otopsi yapılmalı,” görüşünü bildirdi. Emniyetten yapılan açıklamada, Aras’ın el yapımı bombanın patlaması nedeniyle öldüğü söylemişti. Ailenin avukatı ise cesette patlayıcı izine rastlanmadığını ve cesedin yakında gaz kapsülleri bulunduğunu belirtti![93]

vii) Okmeydanı Cemevi’ndeki bir cenaze törenine katılan Uğur Kurt’un ölümüne neden olan polis memuru S.K., ifadesinde, “Molotofçuları korkutmak için yaptığım ateş sırasında silahımdan çıkan mermi tesadüfen başka birine denk geldi,” dedi![94]

Uğur Kurt’la ilgili yürütülen soruşturmada dosyaya polis kamerası görüntüleri girdi. Görüntülere göre Akrep aracına molotof kokteyli isabet etmesinin ardından ateş açılmasından birkaç saniye öncesinde diğer polisler, ateş açan polisi, “Sıkma, bekle” diye uyarıyor. Bu uyarıya rağmen art arda ateş eden polisin tabancasından çıkan kurşunla Uğur Kurt vuruluyor. Polis memuru S.K.’nın Akrep’e isabet eden molotofun atıldığı yöne değil, başka bir yöndeki molotof atan göstericilere doğru ateş etmesi, savcılığın “meşru müdafaa” iddialarını da çürütüyor![95]

viii) Tuzluçayırlılar, yaz aylarından beri cami-cemevi projesiyle polis gölgesi altında yaşıyor. Son olarak yurttaşlar, geçenlerde ara sokaklara giren, içerisinden sivil polislerin inerek plastik mermi ve copla gözaltı yaptığı beyaz minibüslerle polis şiddetine tanık oluyor![96]

  1. ix) Diyarbakır Lice’de, Ramazan Baran ve Baki Akverdi adlı yurttaşların vurularak öldürüldüğü yol kesme eylemi sonrasında hazırlanmış tutanakta, jandarmanın sadece havaya uyarı ateşi açtığı ve göstericileri hedef almadığı ileri sürüldü. Lice olaylarıyla ilgili tutanakta sadece havaya ateş açıldığı savunuldu: Uzun namlulu silahlarla jandarmaya saldırıldı. Birbirlerini vurdular!

Buna karşılık, göstericilerin uzun namlulu silahlar ve el yapımı bombalarla (EYP) saldırdığı, bir mevzinin yandığı ve bir asker çantasının parçalandığı belirtildi. Jandarmalar “Karşıdan gelen uzun namlulu silah atışını susturmak için havaya doğru G-3 tüfeği ile yaklaşık 50-55 el ateş ettik. Kesinlikle göstericileri hedef almadık” dedi. Bir asker, sırtından iki kurşunla vurularak öldürülen Ramazan Baran’ın “göstericiler tarafından açılmış ateşle vurulmuş olabileceğini,” iddia etti![97]

  1. x) Türk Eğitim- Sen Kayseri Şube Başkanı ve Turan Derneği Genel Başkanı Ali İhsan Öztürk, 25 Ocak 2014 tarihinde İstanbul Kartal kavşağında trafik polislerinin kendisini dövdüğü iddiasıyla şikâyetçi olup, 3 kez yeşil ışık yanmasına karşın yolun açılmamasına tepki olarak klakson çaldığını, bunun üzerine polisin “Bakan geçiyor görmüyor musun? Seninle mi uğraşacağız lan” diyerek önce yüzüne biber gazı sıktığını, sonra da tekme tokat dövdüğünü belirtti![98]
  2. xi) Mersin’de karakol önünde oyun oynayan 8 yaşındaki D.Ö. “Arkadaşına vur” diyen polis memurunun söylediğini dinlemeyince O. isimli çevik kuvvet polisi tarafından karakolun önünde dövüldü, dayaktan baygınlık geçiren D.Ö’nün kaburgalarında ve iç organlarında zedelenme meydana geldi![99]

xii) ‘Gündem Çocuk Derneği’nin ‘2013 Yılı Çocuğun Yaşam Hakkı Raporu’na, 2013 yılında 633 çocuğun devlet eliyle ya da önlem alınmadığı için yaşamını yitirdiğini açıkladı. Açıklamada, 2006-2014 yılları arasında da sadece biber gazı kullanımı nedeniyle 8 çocuğun hayatını kaybettiğine dikkat çekildi![100]

xiii) Türkiye’de 2013 yılında 633 çocuk, önlenebilir sebepler yüzünden yaşamını yitirdi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 2013 yılında yaşam hakkı ihlâllerine uğrayan çocuklarla ilgili verdiği 3 kararla Türkiye’yi mahkûm etti.

16 Ağustos 2006 tarihinde Adana’da gerçekleştirilen gösteriye polis müdahale etmiş ve 15 yaşındaki Fevzi Abik kafasından vurularak yaşamını kaybetmişti. AİHM Türkiye’yi ateş eden kişiyi tespit etmediği için 10 bin Avro tazminata mahkûm etti.

24 Mart 2006’da Diyarbakır’daki protesto gösterilerine polis müdahale etmiş ve 7’si çocuk 13 kişi yaşamını kaybetmişti. 13 yaşındaki Abdullah Yaşa da polisin attığı gaz fişeğinin kafasına gelmesi sonucunda ağır yaralanmıştı. AİHM, Türkiye’yi 15 bin Avro tazminata mahkûm etti.

Şırnak’ta 19 Ocak 2005 tarihinde 3’ü 18 yaşından küçük olmak üzere 5 genç, askerlerin düzenlediği bir operasyon sonucu öldü.

AİHM, Türkiye’ye her bir başvurucu için 65 bin Avro olmak üzere mahkeme masraflarıyla birlikte toplamda 330 bin 930 Avro ceza verdi.

‘Gündem Çocuk Derneği’nin, 1 Ocak 2013 – 31 Aralık 2013 tarihileri arasında yaşanan ölümle sonuçlanan yaşam hakkı ihlâllerine yer verilen ‘Türkiye’de Çocuğun Yaşam Hakkı 2013 Raporu’na göre:

6 yaşındaki Efe Boz gibi sağlık, bakım, eğitim gibi kamu hizmeti alırken en az 21 çocuk…

13 yaşındaki Uğur Kaymaz gibi yargısız infaz sebebiyle en az 4 çocuk…

14 yaşındaki Ceylan Önkol gibi kara mayınları ve askeri mühimmat sebebiyle en az 5 çocuk…

15 yaşındaki Berkin Elvan gibi toplumsal olaylar sırasında en az 3 çocuk…

9 yaşındaki Mert Aydın gibi şiddet sebebiyle en az 41 çocuk…

13 yaşındaki Ahmet Yıldız gibi iş cinayetleri sebebiyle en az 89 çocuk…

3.5 yaşındaki Pamir gibi kentsel ve kırsal alanda en az 101 çocuk yaşamını kaybetti…[101]

 

‘BARAN TURSUN VAKFI’NIN ‘GEZİ’DEN ÖNCE, GEZİ’DEN SONRA’ RAPORU’NDAN[102]
“2007 yılında eski emniyet müdürlerinden AKP Eskişehir Milletvekili Muharrem Tozçözen ve diğer arkadaşlarının önerisiyle, PVSK’da (Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu) yapılan değişiklikten sonra, failin polis olduğu öldürme olaylarında çok büyük artışlar oldu, bu artışlar ülke genelinde yaygınlaşarak devam etti. Yaygınlaşan polis şiddeti sonucunda, Gezi olaylarının başlangıcı olan Mayıs 2013 sonlarına kadar 27’si karakollarda olmak üzere 135 kişinin ölümünden polis sorumlu tutuldu. Mayıs 2014 tarihi itibari ile bu sayı 160 kişiye çıkarken ‘Gezi Olaylarıyla Farkına Varılan Polisin Öldürme Gücü’ şöyledir:
1) 2007 yılından, Gezi olayları başlangıcı olan 2013 Mayıs ayı itibari ile polis 135 masum vatandaşı öldürdü. 2014 Mayıs ayı itibari ile öldürülenlerin sayısı 160 kişiye çıktı.
2) Gezi başlangıcından müteakip 12 ayda polis 28 kişi öldürdü.Bunlar: Elif Çermik İstanbul, Uğur Kurt İstanbul, Ayhan Yılmaz İstanbul, Cafer Turgut İstanbul, Berkin Elvan İstanbul, Veysi Uluğ İstanbul, Vezir Uluğ İstanbul, Mehmet İstif Mersin, Hakkı Orhan Uşak, Vedat Sabuncu İzmir, Ahmet Atakan Hatay, Bemal Tokçu Hakkâri, Veysel İşbilir Hakkâri, M.Reşit İşbilir Hakkâri, Ayşe Uğur Karaman, Ayşe Kanat Hakkâri, Veysel Albayrak İstanbul, Zeliha Meral Elazığ, Ayten Sönmez Elazığ, İsmail Dere Bursa, Sinan Saltıkalp Şırnak, Ali Çelebi Tekirdağ, Ali İsmail Korkmaz Eskişehir, Ethem Sarısülük Ankara, İrfan Tuna Ankara, Tuğrul Cimli Balıkesir, Abdullah Cömert Hatay, Mahmut Öyke Gebze.
3) PVSK yasasını toplumla mücadele yasası olarak algılayan polis, bir yandan kurşun ile adam öldürdü, diğer yandan pervasızca kullanılan gaz bombalarıyla sokakları savaş alanına çevirdi. Atılan gaz bombaları sonucu 24 kişi hayatını kaybetti.Gaz bombası sonucu ölenler 24 kişi, bunlar: Hatici İdin Şırnak, Metin Lokumcu Hopa, Kazım Şeker Diyarbakır, Mehmet Uytum Cizre, Enes Ata Diyarbakır, A.Samet Erip Hakkâri, Sinan Aydın Diyarbakır, Mehmet Deniz Van, Ahmet Özhan Ağrı, Mahsun Mızrak Diyarbakır, İbrahim Sevindik İstanbul, Mehmet Akbulut Diyarbakır, Elif Çermik İstanbul, Ayhan Yılmaz İstanbul, Mehmet İstif Mersin, Berkin Elvan İstanbul, Ahmet Atakan Hatay, İrfan Tuna Ankara, Abdullah Cömert Hatay, Mazlum Akay Adana, Çayan Birben Yalova, Hacı Zengin İstanbul, Doğan Teyboğa Şırnak, Yıldırım Ayhan Şırnak.
4) Bebek ve küçük çocuklar öldürüldü: PVSK’da ki yetkilerini öldürme yetkisi olarak algılayan polis, öngörülerine dayanarak kuşkulandığı kişileri öldürmekten sakınca görmedi. Bunların arasında, bebeklerin olduğu gibi henüz reşit olmayan ve 18 yaşından küçük çocukların da olduğunu görmekteyiz.Bebek ve 18 yaş altı çocuk 22 kişi öldürüldü, bunlar: İ Halil Çoban(17) Ş.Urfa, Fvezi Abik (15) Adana, Çağdaş Gemik (17) Antalya, Yahya Menekşe (16) Şırnak, Uğur Çetin (17) Adana, Mahsun Mızrak (17) Diyarbakır, Soner Cankal (17) Ankara, Mehmet Akbulu (17) Diyarbakır, Mehmet Özpolat (17) Diyarbakır, Özgür Taşar (17) Hakkâri, Mehmet Uytum (17 aylık) Cizre, Berkin Elvan (16) İstanbul, Mazlum Akay (11) Adana, Sinan Saltıkalp (17) Şırnak, Nurhak Çantay (17) Diyarbakır, Yusuf Yılan (9) Erzurum, Doğan Teyboğa (13) Şırnak, Diren Basan (10) Şırnak, Maziye Aslan (8) Van, Özge Keyikçi (13) Kütahya, Enes Ata (8) Diyarbakır, A.Samet Erip (14) Hakkâri…”

 

xiv) Ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Önleyici Hizmetler Şube Müdürlüğü’nde görevli polislere 3 günlük eğitimin ardından elektroşok silahı dağıtıldı.[103] 7 metreye kadar etkili olan silahlar hedef alınan kişiyi 10 saniye boyunca sersemletiyor. İstanbul polisine dağıtılan elektroşok cihazları tartışma yarattı. Bu silahlara ihtiyaç olduğunu savunanlar olsa da sağlığa zararlı olabileceğini söyleyenler çoğunlukta![104]

  1. xv) Nihayet dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, 10 yılda “şiddet ve kötü muamele, işkence” nedeniyle sadece 194 polis hakkında soruşturma başlatılıp işlem yapıldığını açıklarken bu polislerden önemli bir bölümüne 1 yıldan az süreyle “terfi durdurma” cezası verilmekle yetinildiğini de gözler önüne serdi![105]

 

II.3) AKP = KAYIRMACILIK + İSRAF + YOLSUZLUK + YAĞMA

 

TBMM’nin yasama döneminde muhalefet partileri tarafından verilen 33 bin soru önergesinin 13 binine süresi geçtikten sonra yanıt verilirken; 9 bin soru önergesi ise yanıtlanmazken; yanıt verilmeyen önergelerin ilk sırasında Erdoğan’a yöneltilen soru önergelerin geldiği[106] coğrafyamızda “ayırmacılık”, “israf”, “yolsuzluk”, “yağma” denildi mi akla gelen, elbette bu bir “marka” hâline gelen AKP’dir…

Mesela TRT’de “AKP’ye 1 saat, muhalefete 13 dakika”[107] oranında ifade hakkı veren kayırmacılık!

  1. i) TRT’nin, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) seçim dönemi yayınlarında, ‘Tek yönlü ve taraf tutan yayın yapılamayacağı’ ve ‘Fırsat eşitliğinin sağlanmasını zorunlu’ kılan kararına rağmen TRT’de AKP’ye muhalefetten daha fazla zaman ayrıldı. RTÜK’ün İzleme ve Değerlendirme Raporu’na göre TRT, 22 Şubat- 2 Mart 2013 arasında toplam yayın süresinin 13 saat 32 dakikasını AKP’ye ayırırken, muhalefete 2-48 dakika verildi. TRT Haber’de mitinglerden kesitler yayımladığı seçim yayınlarının toplam yayın süresinin yüzde 89.52’sini (13 saat 32 dakika) AKP’ye, yüzde 5.29’u (48 dakika) MHP’ye, yüzde 4.96’sı (45 dakika) CHP’ye, yüzde 0.22’si (2 dakika) BDP’ye ayrıldı![108]
  2. ii) Halkın ödediği vergilerle beslenen kamu kurumları, 17 Aralık yolsuzluk operasyonun ardından para musluklarını “yandaş medya organlarına” çevirdi. Uğruna işadamlarının seferber olduğu “Sabah-atv” grubu ile iktidarın koşulsuz destekçisi Star gazetesi ve 24 televizyonu, tiraj ve izlenme oranlarıyla uyuşmayan bir şekilde aslan payını alırken, muhalif yayın yapan gazetelerle cemaate yakınlığıyla bilinen medya organları görmezden gelindi. Ziraat Bankası’nın bu süreçte gazetelerde yayımlanan 67 reklamının 39’unu Sabah, 16’sını Star gazetesi alırken; Halkbank’ın 7 bin 968 saniyelik televizyon reklamlarının 6 bin 821 saniyesi 24 televizyonu ile A Haber’e gitti. ‘Nielsen Company’ın ADEX sisteminden çıkan sonuçlara göre kurumların reklam uygulamalarından bazı çarpıcı örnekler şöyle:[109]

 

HALKBANK Banka, 17 Aralık-11 Şubat arasında toplam 7 bin 968 saniyelik televizyon reklamı yayımladı. Bu reklamların 5 bin 19 saniyelik “aslan payı” iktidarın en önemli destekçilerinden 24 televizyona giderken, 1802 saniyesini de Sabah-atv grubunun parçası olan A Haber televizyonu aldı. Ülke TV 971, Show TV ise 176 saniyelik reklam yayımladı. Bu dört kanalın dışında Türkiye’nin reyting sıralamasında önde gelen televizyon kanallarının hiçbiri Halkbank reklamı alamadı. Banka ve kuruluşları; 17 Aralık-14 Şubat arasında gazetelere 17 reklam verdi. Bu reklamların 13’ünü Sabah, 2’sini Yeni şafak alırken; 1’er tanesi Hürriyet ve Milliyet’e gitti.
ZİRAAT BANKASI Bankanın söz konusu dönemde televizyonlarda toplam 7 bin 180 saniyelik reklam filmi yayımlandı. Burada da aslan payı yine A Haber, 24 TV ve ATV’nin oldu. Toplam sürenin 4 bin 833 saniyesi A Haber’e verilirken, 1209 saniyesi 24 TV’ye, 982 saniyesi de atv’ye gitti. GS TV 125, atv Avrupa 24, TRT Belgesel kanalı da 7 saniyelik Ziraat Bankası reklamı yayımladı. Bu kanalların dışında hiçbir kanal Ziraat Bankası reklamı alamadı. Bankanın reklam pastasını nasıl “keyfi” dağıttığı gazetelere ilişkin tabloda daha net bir şekilde ortaya çıktı. Bankanın ve kuruluşlarının 14 Şubat’a kadar yayımlanan 67 gazete reklamından 2’si Posta gazetesine verilirken, 10 tanesi Hürriyet’e gitti. Buna karşın Sabah 39, Star 16 reklam aldı.
VAKIFBANK 17 Aralık-11 Şubat arasında toplam 37 bin 815 saniyelik reklam filmi yayımladı. İzlenme oranlarında ilk sıralarda adı bile okunmayan 24 TV, bankanın reklam sıralamasında ikinci olurken, toplam 3 bin 281 saniyelik reklam yayımladı. İlk sırayı ekonomi kanalı CNBC-E’nin aldığı sıralamaya 20 kanal girdi. Banka 14 Şubat’a kadar banka, Hazine Bonosu ve ihtiyaç kredisi konularında 43 gazete reklamı verirken, bunların 9’unu Sabah, 6’sını Akşam, 4’er tanesini Milliyet, Türkiye ve Star, 3’er tanesini, Dünya, Fotomaç, Takvim ve Vatan, 2’şer tanesini Habertürk ve Güneş gazeteleri aldı.
EMLAK KONUT Kurumun 17 Aralık-11 Şubat tarihleri arasında televizyonlarda 7 bin 263 saniyelik reklamı yayımlanırken, A Haber ve 24 TV dışında kurumun reklamını alabilen medya organı çıkmadı. Sürenin 7 bin 172 saniyesi A Haber’e, 91 saniyesi de 24 TV’ye gitti. Kurum 14 Şubat’a kadar toplam 7 gazete reklamı verdi. Bu ilanlar da Hürriyet, Milliyet, Sabah, Habertürk, Star, Türkiye ve Yeni şafak gazetelerinin oldu.
ÇAYKUR Reklamlarında futbol sektörüne ağırlık veren Çaykur, 17 Aralık-11 Şubat arasında 19 bin 758 saniyelik reklamının büyük bölümünü Lig TV’ye verdi. Ancak kurumun en fazla reklam verdiği kanallar arasında üçüncü sırayı A Haber, beşinci sırayı da TV Net aldı. Kurumun 3 gazete reklamı da Akşam, Güneş ve Milliyet gazeteleri arasında dağıldı.
THY Muhalif gazetelere uyguladığı ambargoyla adını duyuran THY en fazla televizyon reklamı yayımlayan kurumların başında geliyor. Kurumun televizyon reklamlarında ilk sıralar tamamen yerli ve yabancı belgesel kanallarının oldu. Diğer kurumlara göre THY’den pay alan televizyonların sayısı daha fazla olurken, cemaate yakınlığıyla bilinen Kanaltürk, STV ve Bugün televizyonları son sıralarda yer aldı. Kurumun 2 gazete reklamı da Hürriyet ve Sabah gazeteleri arasında paylaşıldı.

 

iii) Yaklaşık 7 bin personeliyle en fazla kadroya sahip devlet kurumları arasında yer alan TRT, 2011 yılında dış yapımlara 264 milyon TL bütçe ayırdı. Kurum yalnızca ‘Sakarya Fırat’ dizisine 45 bölüm için 18 milyon 680 bin TL ödedi. TRT’nin ballı bütçesinden AKP kurucusu Ayşe Böhürler de yararlandı.

Komisyon üyelerine gönderilen dosyada, 2011 yılı dış yapım firma ve programlar listesine de yer verildi. Dış yapımlara ödenen paradan aslan payını diziler aldı. Bu çerçevede TRT 1’de yayımlanan ‘Sakarya Fırat’ dizisine 45 bölüm için 18 milyon 680 bin TL, ‘Küçük Hanımefendi’ adlı diziye 31 bölüm için 9 milyon 425 bin TL, ‘Başrolde Aşk’a 24 bölüm için 6 milyon 70 bin TL, ‘Elde Var Hayat’a 29 bölüm için 6 milyon 620 bin TL, ‘Leyla ile Mecnun’a 40 bölüm için 12 milyon 215 bin TL, ‘Avrupa Avrupa’ya 15 bölüm için 3 milyon 810 bin TL, ‘Sen de Gitme’ye 10 milyon 720 bin TL, ‘Yerden Yüksek’e de 9 milyon 440 bin TL ve ‘Mazi Kalbimde Yaradır’ adlı diziye 9 milyon 100 bin TL ödedi.

AKP kurucu üyesi Ayşe Böhürler’in ortağı olduğu firmaya da TRT Arapça kanalında yayımlanan ‘İktisadiyat’ adlı stüdyo programı için bölüm başına 8 bin 500 TL ödendi. Program için ödenen toplam para 1 milyon 700 bin TL oldu. Kurumun Kürtçe kanalı TRT 6 için de 2011’de toplam 15 milyon 934 bin TL’lik dış yapım alındı![110]

  1. iv) TRT’den Hakan Şükür’e 68 spor programı için 2 yılda ödenen 1.5 milyonun, programın destekçileri olan Halk Bankası, Çay-Kur ve Telekom tarafından karşılandığı ortaya çıktı. 2009-2010 lig sezonu boyunca Şükür’e yapılan ödemelerin sponsorluk gelirlerinden karşılandığını ifade etti. Söz konusu programa 1 milyon 400 bin TL tutarında sponsorluk geliri elde edildiği açıklanırken, Şükür’e yapılan 1 milyon 456 bin TL tutarındaki ödeme sponsorluk gelirini de geçti![111]

Ya gizli hizmet giderinin 873 milyon TL[112] olabildiği yağma mı?

  1. v) “En çok ‘örtülü’yü Erdoğan kullandı: Öncekiler 12 yılda 442 milyon lira, AKP hükümeti ise 7 milyar lira harcadı”![113]

Başbakanlık örtülü ödenek harcamaları bir 2011 yılına göre 300 milyon TL artarak, 2012 yılında 694 milyon TL’ye yükseldi. Cumhuriyet tarihinin en yüksek rakamına ulaşan paranın nereye harcandığı açıklanmıyor.

Özel Kalem Müdürlüğü kendisine verilen bütçeyi 1 milyon 776 bin TL aşarak, 12 milyon 637 bin TL harcadı. Örtülü ödenek harcaması ise tam 694 milyon 229 bin 493 TL’ye ulaştı. Bu iki kalemle birlikte Özel Kalem Müdürlüğü bütçesi 700 milyon 867 bin 465 TL olarak gerçekleşti.[114]

 

ÖRTÜLÜ ÖDENEĞİN 11 YILLIK SEYRİ![115]
2003 103 milyon 12 bin 740 TL
2004 107 milyon 375 bin 284 TL
2005 84 milyon 88 bin 668 TL
2006 207 milyon 646 bin TL
2007 262 milyon 286 bin 521 TL
2008 290 milyon 981 bin 700 TL
2009 341 milyon 971 bin 042 TL
2010 383 milyon 170 bin 247 TL
2011 391 milyon 682 bin 533 TL
2012 694 milyon 229 bin 493 TL
2013 624 milyon 104 bin 788 TL
TOPLAM 3 milyar 490 milyon 549 bin 16 TL

 

  1. vi) İnterbank’tan kaynaklanan 400 milyon dolarlık borç için 15 gün önce Çukurova Grubu’na ait 12 şirkete el koyan TMSF, ilginç bir satış olayına da imza attı. El koyduğu tablo, oyuncak hatta altın dişleri bile kamuya açık ihaleyle satan TMSF’nin Show TV’yi alelacele ihalesiz Ciner Grubu’na vermesi şüphe çekti. Fon yetkilileri ise “İhale kanuna tabi değiliz, satarız,” dedi.[116]

TMSF tarafından el konulmasının ardından Ciner Grubu’na 402 milyon dolara satılan Show TV ile ilgili tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Show TV satışında, “imza krizinin” ardından şimdi de, “değer tespit krizi” çıktı. TMSF’nin el koyma işleminin ardından 97 milyon dolar olarak değer biçtiği Show TV’yi, üç yıl önce 600 milyon dolar bedelle teminat olarak kabul ettiği ortaya çıktı![117]

Ve yağma ile iç içe geçen sınırsız israf!

vii) AKP’nin iktidarı boyunca Türkiye genelinde milyonlarca metrekare büyüklüğünde Hazine’ye ait taşınmaz satışı yapıldı. 2002-2013 yılları arasında toplam 893 milyon 542 bin 508 metrekare büyüklüğünde taşınmaz satılırken 61 milyon 552 bin 640 metrekare alanın satış işlemi yargı tarafından iptal edildi. Ankara, Konya ve Kayseri en fazla hazine taşınmazının satışının yapıldığı iller olurken, en fazla gelir İstanbul’dan elde edildi.[118]

Hazine’ye ait taşınmaz satışları illere göre değerlendirildiğinde, satışı yapılan en büyük taşınmazın bulunduğu il Ankara oldu. Ankara’da toplam 103 milyon 554 bin 996 metrekare büyüklüğünde 6 bin 646 adet taşınmaz 126 milyon 447 bin 440 TL’ye satıldı. Ankara’nın ardından Konya’da toplamda 86 milyon 210 bin 913 metrekare büyüklüğünde toplam 4 bin 34 adet taşınmaz 55 milyon 467 bin 167 TL’ye satıldı. Kayseri’de de 50 milyon 925 bin 842 metrekare büyüklüğündeki 2 bin 10 adet taşınmaz satılarak 43 milyon 956 bin 780 TL gelir elde edildi. İstanbul ise taşınmaz satışlarında en fazla gelirin elde edildiği il oldu. İstanbul’da 10 milyon 978 bin 676 metrekare büyüklüğünde toplam 1758 taşınmaz satıldı. İstanbul’daki satıştan toplamda 303 milyon 446 bin 987 TL gelir elde edildi![119]

Nihayet, “Sayıştay’ın yıllardır niye kolunun kanadının koparılmakta olduğu, Kamu İhale Mevzuatı’nın niye 11 yılda doğrudan 26, özel yasalarla 56, kararnamelerle de 82 defa olmak üzere 164 kez değiştirildiği”nin[120] AKP’nin tepeden tırnağa gırtlağına kadar battığı yolsuzluklarda somutlandığını kim inkâr edebilir ki?

viii) Erdoğan’ın villalarının yaptırılacağı Hazine arazisi için kaymakamlıktan valiliğe, Şehircilik Bakanlığı’ndan Maliye’ye, Kültür Bakanlığı’ndan üniversiteye kadar pek çok devlet kurumu usulsüz izin vermeye zorlanmış![121]

  1. ix) 17 Aralık yolsuzluk dalgasının AKP’li Fatih Belediyesi ile ilgili iddianamesinde şüpheli sanıklar arasında geçen ilginç bir “rüşvet diyalogu” göze çarpıyor. Rüşvet almakla suçlanan davanın bir numaralı şüphelisi Ali Tunç arkadaşına “Rüşvet alan adam hacca gidebilir mi Ahmet” diye soruyor. Ahmet’in “Valla zor gider” yanıtı da iddianamede yer alıyor![122]

II.4) SÜNNÎ İSLÂMCI TÜRK DÜZENLEME VE DÖNÜŞÜM

Mezhepçi politika, AKP’nin Sünnî çoğunluğunun desteğini almak için sarıldığı silahlardan birisidir. AKP, mezhepçi söylemiyle toplumsal kamplaşma yaratarak muhafazakâr kesimleri kendi politikalarına yedeklemek için kullandı. Bu politikanın doğal sonucu, Türkiye’nin Yayladağı’ndan Akçakale ve Ceylanpınar’a kadar el Kaide, IŞİD, el Nusra çetelerinin en önemli destek merkezi hâline gelmesi oldu. Bu politikanın Irak, Suriye ve Rojava’daki Kürtler, Alevîler ve Ermeniler için anlamı; katliam ya da sürgünden başka bir şey değildir.

Koray Çalışkan’ın, “Erdoğan doğrudan İslâmcı bir ideolojinin ve hissiyat evreninin şekillendirdiği itkilerle hareket ediyor,”[123] saptaması eşliğinde AKP’nin İslâmlaştırma politikasının ve İslâmlaşmanın sonu nereye varacak bilen var mı?

Siz bakmayın İslâm fıkıhçılarından Hayreddin Karaman’ın, “AKP, Müslümanların şiddetle bağını kesti. AKP, şiddet ve Müslümanlar arasındaki ilişkiyi çok zayıflattı. Şiddeti aklından geçiren grupları son derece marjinalleştirdi. Şeriatçı olan Müslümanlar AKP’nin vizyonunu kendilerine çok uygun buldu. Müslümanlar şunu gördü: Dünya ve Türkiye şartlarında bir partinin İslâmcı olması, şeriat getireceğim demesi şart değildir. Din özgürlüğünü ve insan haklarını güçlendirmesi yeterlidir,”[124] demesine; “RTE biraz IŞİD mi?”[125] sorusunun dillendirildiği koordinatlarda Prof. Dr. Özer Sencar yönetimindeki ‘MetroPOLL Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin kamuoyu yoklamasında katılanların yüzde 59’u “IŞİD’i Türkiye için bir tehdit olarak gördüğü”nü söyledi. Bu oran CHP’li seçmenler arasında yüzde 74 seviyesine çıkarken, MHP’lilerde yüzde 61, BDP’lilerde yüzde 56 ve en düşük oranla AKP’lilerde yüzde 50 seviyesindeydi.[126] Bir başka deyişle, AKP ile “şiddetle bağı kesildiği” iddia edilen “Türkiye” Müslümanlarının yarıya yarını kelle avcısı IŞİD’e “sıcak” bakıyordu.

Görülmesi gerek: Diyanet İşleri Başkanlığı’na bütçeden ayrılan payın, 5.4 milyar TL ile 13 bakanlığı geride bıraktığı; ayrıca Türkiye Diyanet Vakfı’nın iştiraklerinden ve ticari işletmelerinin şirketin sermayesi 15.5 milyon TL’yi bulduğu;[127] “Dindarlıktan dinciliğe”[128] yönelen düzenleme ve dönüşüm güzergâhındayız.

Söz konusu istikamette, “Eskiden her şey ‘Vatan’ içindi, şimdi ‘Allah rızası’ için… Yaşadığımız sistem demokrasi değil, başında Erdoğan’ın olduğu ‘babacıl’ rejim”ken;[129] “İdeal nesil için Necip Fazıl’a abanarak ‘Dilinin, dininin, kininin davasına sahip çıkan bir gençlik’ tanımına uyan AKP,”[130] Orhan Gazi Ertekin’e, “Faşizm işte budur: İktidarı, yönetimin ötesinde kamu alanında da tek ve ‘egemen’ kılmak,”[131] dedirten düzenleme ve dönüşümün önünü açıyor!

Düzenleme ve dönüşüm bir cezalandırmadır…

  1. i) Şişli ilçesindeki Kurtuluş Ortaokulu’nda sözleşmeli görev yapan din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmeni Züleyha Hıdır’ın, öğrencilerine “Cola’nın içinde içki var, sakın içmeyin”, “Ben sınıfta ders anlatırken sınıfın bir köşesinde iyi cinler bir köşesinde kötü cinler var”, “Başınız açık gezerseniz koridorda şeytan dolaşır” gibi sözler söylediği, bir başka din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmeninin ise daha önce antikomünizm propagandası içeren kitaplar dağıttığı, okul yönetiminin ise her iki öğretmen hakkında hiçbir işlem yapmadığı iddia edildi. Aynı okulda Türkçe öğretmeni olan Nesrin Şentürk hakkında ise Gezi olayları sırasında sosyal paylaşım siteleri üzerinden yaptığı paylaşımları nedeniyle soruşturma açılması ise dikkat çekti![132]
  2. ii) MEB’de Aziz Nesin’in ‘Şimdiki Çocuklar Harika’ kitabını okutan öğretmenlere soruşturma başlatıldı… Dünyaca ünlü yazar Aziz Nesin’in, “Salt çocuklar için değil, anababalarla öğretmenler için de yazdım,” dediği, tanıtımında “Bu roman, çocukların büyüklerine karşı haklarını ve kendilerini savunmalarıdır,” ifadelerinin kullanıldığı, Nesin’in 47 yıl önce yazdığı “Şimdiki Çocuklar Harika” kitabını öğrencilerine tavsiye eden İstanbul Bahçelievler Kumport Ortaokulu’nda 13 Türkçe öğretmeni hakkında soruşturma başlatıldı. Gerekçe: “Küfürlü ve Türk aile yapısına uygun olmayan içerik”ti![133]

iii) Öğretim üyesi Figen Algül hakkında Gezi protestoları sırasında KESK’in iş bırakma eylemine katıldığı gerekçesiyle Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden atılma kararı alındı![134]

Düzenleme ve dönüşüm yasakçı bir düzenlemedir…

  1. iv) Kültür ve Turizm Bakanlığı, yardım yapacağı sinema filmleri için “+18” kriteri getirdi. Bakanlığın değiştirdiği yönetmelikle cinsel içerikli görsel yapımlar için uygulanan “+18” kriterine uygun içerikte olmayan ya da bu işareti kullanmayan filmlere verilen yardımlar geri alınacak![135]
  2. v) İzmir Selçuk’ta CHP’li belediye yönetimindeyken “Gezi” adıyla düzenlenen park, yönetim AKP’ye geçince “Gazi”ye dönüştürüldü. AKP’li Başkan Zeynel Bakıcı, “Toplumu kutuplaştıran kavramları yeniliyoruz. Ben parkın adının sevgi olmasını istemiştim ama genel kanaat gereği ‘Gazi’ yaptık” diye kendini savundu![136]
  3. vi) Tophane’deki, 20.45 sıralarında Hacımimi Mahallesi, Karabaş Caddesi’ndeki Mixer Sanat Galerisi önünde sergi açılışına gelenlere kapı önünde içki içmemelerini söyleyen kişiler, olumsuz yanıt alınca, ellerinde sopalarla saldırmak istedi. Konuklar kendilerini galeriye atıp kapıyı kapatırken, saldırganlar kapının camlarını kırdı![137]

vii) Keçiören’de içki içenlere saldıran ve kendilerine ‘A Takımı’ diyen grubun tekrar sahneye çıkıp, iki kardeşi dövdü![138]

viii) AKP iktidarının Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın (TİB) erişim engelleme kararlarında “milli güvenlik ve kamu düzeninin bozulması” gibi ucu açık tanımlar eklenirken, internet trafik bilgisine mahkeme kararı olmaksızın erişme yetkisi tanınıyor![139]

  1. ix) Özel dershanelerden bazıları, öğrenciler arasındaki duygusal ilişkiyi yasaklıyor. Duygusal ilişkiye girmemek şartıyla öğrenci alan Pİ Dershaneleri, 2011 yılında âşık olan 28 öğrencinin kaydını sildi… Pİ Dershaneleri’nin yöneticisi, Pİ Eğitim Genel Müdürü Ayşegül Dedeoğlu, “daha önce olduğu gibi; dershane çatısı altında öğrenciler arasındaki ‘duygusal ilişki yasağını’ bu eğitim döneminde de sürdüreceklerini” kaydetti![140]

Düzenleme ve dönüşüm bir misojin bir eşitlik karşıtlığıdır…

  1. x) Malatya Kent Konseyi Genel Sekreterliği tarafından 2014 yılı projesi olarak hazırlanan ‘Hazinemiz Ailemiz’ isimli projesi çerçevesinde, kentin belirli noktalarına “Kadına köle olma, ailene reis ol” afişleri asıldı![141]
  2. xi) Trabzon’un Şalpazarı ilçesinde düzenlenen 195’inci Sis Dağı Yayla Şenliği’nde konuşan Samsun Müftüsü Yrd. Doç. Dr. Hayrettin Öztürk, kadın ve erkeklerin bir arada horon oynamasının günah olduğunu söyledi![142]

xii) Kış Olimpiyatları’ndaki Kadınlar Buz Pateni yarışlarının sporcuların açık kıyafetleri nedeniyle TRT tarafından yayınlanmayacağı iddiası tartışma yarattı![143]

xiii) Belediye otobüsünde “flört etmeyin” afişi… Melih Gökçek yönetimindeki Anakent Belediyesi’ne ait EGO otobüslerine asılan garip bir afiş dikkat çekti. Hayırda Yarışanlar Derneği’ne ait afişte, Nevzat Laleli’nin yazdığı “Flört yangını” adlı kitap tanıtılıyor. Erkek ve kızlardan flört yapmamaları anlatılan kitabın önsözünde, “Delikanlılar; evleneceğiniz kızın sizden önce başkalarıyla flört yapmasını ve sanki ısırılmış bir elmanın talibi olmak ister miydiniz?” diye soruluyor![144]

xiv) Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Kadın Doğum Polikliniği’ne erkeklerin girişi yasak. Girişte güvenlik görevlileri tarafından “erkekler giremez” diye uyarılan hasta yakınları hastanede refakatçi olarak da kalamıyorlar. Hastane yetkilileri, hastaların erkek yakınlarından diğer kadınlar rahatsız olduğu için uzun süredir erkeklerin kadın doğum polikliniğine alınmadığını açıkladılar![145]

  1. xv) Erdoğan’a yakınlığı ile de zaman zaman gündeme gelen ilahiyat profesörü Hayrettin Karaman, kız ve erkeklerin birlikte yaşadığı öğrenci evleri hakkında, “Çoğunluğa göre bu durum ahlâksızlık, rezillik, onursuzluk, ayıp, günah (zina), düşüklük… olarak kabul ediliyorsa durum ne olacak?” diye sordu. “Bizim toplumumuzda -haklı olarak- birisiyle düşüp kalkmış erkek ve daha ziyade de kız ikinci sınıf eş adayı durumundadır. Zampara erkekler de sıra evliliğe gelince eli erkek eline değmemiş kız ararlar” ifadesini kullanan Karaman, “çare” olarak “‘İslâm’ı temel referans alan bir demokratik düzen”i gösterdi. Karaman, “Bireylerin bazı özgürlüklerini inadına kullanırlarsa en azından mahalle baskısı, değerleri çiğnenen çoğunluğun hakkı olur,” dedi![146]

xvi) Bingöl Belediye Başkanı Yücel Barakazi, “Din’en ve örf’en uygun değil. Kadınlara üst düzey yönetimde yer verilmeyecek,” dedi. 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde AKP tarafından Bingöl Belediyesi meclis üyeliğine birinci sırada aday gösterilen, seçim sonrasında Belediye meclis üyeliğine seçilen Nurten Ertuğrul, bu görevinden istifa ettiğini duyurdu. Ertuğrul, 6 Nisan 2014’te Kültür Merkezi’ndeki toplantıda AKP Bingöl Belediye Başkanı Yücel Barakazi’nin “Belediye başkan vekilliği ve belediye başkan yardımcılığına bayanları getirmeyi düşünmüyoruz,” açıklaması nedeniyle istifa etti. Barakazi aynı toplantıda, toplumun bunu hazmedemeyeceğini, din’en ve örf’en bunun uygun olmayacağını söyledi![147]

xvii) Kadına yönelik şiddeti değerlendiren dönemin BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, iktidarın bu konuya yaklaşımını eleştirerek, “İran bile ahlâk polisini kaldırdı, siz Ahlâk Kontrolü Partisi hâline geldiniz. Siyasetinizin içinde ‘kaç tane çift eşli var’ sorusuna cevap veremeyen bir partinin gençlerin hayatını tanzim etme hakkı yoktur.”[148] “AKP’den önce her gün 3 kadın ölürken, şimdi 5 kadın ölüyor,” dedi.[149]

xviii) Türk Dil Kurumu (TDK), internet sitesinde bazı kelimelerin sözlük anlamlarının yanı sıra argo anlamlarını da birlikte verdi. Kelimelerin anlamları tartışma yarattı. 2011’de güncellenen TDK sözlüğünde güncel Türkçe sözlük bölümünde kelimelerin anlamının yanında argo karşılığı da birlikte veriliyor. Örnek vermek gerekirse; TDK sözlüğünde “hayat kadını” kelimesinin karşılığında “Para karşılığında erkeklerin cinsel zevklerine hizmet eden ve bu işi meslek edinen kadın, fahişe, o….., orta malı, kaldırım çiçeği, kaldırım süpürgesi, kaldırım yosması, sürtük” yazıyor.[150]

 

İŞTE SÖZLÜKTE YER ALAN BAZI KELİMELER VE ARGO ANLAMLARI
LEZBİYEN Kendi cinsinden kimselerle cinsel ilişkide bulunan kadın, ablacı, sevici…
JİGOLO Geçimini yaşlı ve zengin kadından sağlayan genç, erkek sevgili, t..makçı…
PEZEVENK Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse, dümbük, godoş, muhabbet tellalı, kavat, astik, dasnik…
MAL Bir kimsenin, bir tüzel kişinin mülkiyeti altında bulunan, taşınır veya taşınmaz varlıkların bütünü, bayağı, aşağılık, kötü kimse, esrar, o…….
METRES Evli bir erkekle nikâhsız yaşayan kadın, kapama, kapatma, zamazingo…

 

Düzenleme ve dönüşüm “dindar ve kindar” muhbirlik dayatmasıdır…

xix) İstanbul’da Bahçelievler Necip Fazıl Kısakürek Lisesi Okul Müdürü’nün, öğrencileri odasına çağırarak, öğretmenlerin Erdoğan ve hükümet hakkında yorum yapıp yapmadığını sorduğu öne sürüldü. Öğrencilere üç sorulu bir inceleme tutanağı dağıtıldı![151]

  1. xx) Gaziosmanpaşa 2. Mehmet Anadolu Sağlık Meslek Lisesi’nde öğrenci ve öğretmenlerin fişlendiği öne sürüldü. Okulda öğrencileri konferans salonunda toplayan Milli Eğitim Bakanlığı müfettişleri, öğrencilere, Gezi Parkı eylemleri sırasında başına isabet eden gaz fişeği sonucu ağır yaralanan ve 269 gün komada kaldıktan sonra hayatını kaybeden Berkin Elvan’ın cenazesinin olduğu gün öğretmen ve öğrencilerin herhangi bir eylem yapıp yapmadığını sordu. Eğitim-Sen İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı Barış Uluocak da söz konusu uygulamaya yabancı olmadıklarını belirterek, başka birçok okulda da bu fişlemelerin gerçekleştirildiğini söyledi![152]

Düzenleme ve dönüşüm çocuklara “ağaç yaşken eğilir” zorbalığıdır…

xxi) Batıkent’teki Dr. Ufuk Ege Anaokulu’nda çocuklara dağıtılan hikâye kitaplarının yanında verilen CD’lerden ilahiler eşliğinde konuşan meyve ve sebzeler çıktı![153]

xxii) Türban takan kız izcilerle gündeme gelen Keşşaf Gençlik Spor ve İzcilik Kulübü, çocuk izcileri cuma namazına götürdü. İzcilik Kulübü Başkanı Aydın Erdem, “Onlara, izcilikte birinci görevin Allah’a karşı olduğunu öğrettik. İnanan insanlar olarak Rabbimize karşı görevlerimizi diğer işlerimizden önde tutuyoruz” dedi![154]

xxiii) Yeşilay ile Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü, “İlkokul öğrencilerini fuhuşa karşı bilgilendirerek misyon sahibi yapmak” için protokol imzaladı![155]

xxiv) Kur’an kursunda yaş sınırının kaldırılmasının ardından Diyanet İşleri Başkanlığı, ‘Kur’an Kursları Okul Öncesi Din Eğitimi Projesi’ hazırladı. Proje kapsamında, Adana’da Kur’an kurslarına katılan kadınların çocukları için açılan sınıflarda, 4- 6 yaş grubundaki çocuklara oyun ve şarkılarla temel dini bilgiler öğretiliyor![156]

xxv) Olay, geçen 25 Mart 2014’de merkez Toroslar İlçesi’ne bağlı Korukent Mahallesi’nde bulunan Hoca Ahmet Yesevi İmam Hatip Lisesi’nde meydana geldi. 9-E sınıf öğrencisi 16 yaşındaki E.Ç., Beden Eğitimi dersinde arkadaşları futbol oynarken bir kenara oturarak onları izlemeye başladı. Bu sırada yanına gelen okul arkadaşı Ş.A. ile çimlere oturup sohbet etti. Kısa bir süre sonra okulun önündeki ana caddede yürüyen Müdür Alaattin Öztürk, çitlerin üzerinden geçerek öğrencilerin yanına gelip, “Siz burada ne yapıyorsunuz” diyerek azarladığı öğrencileri odasında götürdü. Öztürk, burada E.Ç.’yi kız öğrencinin gözleri önünde, ‘Neden yan yana oturuyordunuz?’ diyerek dövdü. Yüzüne aldığı darbeler nedeniyle burnu kanayan E.Ç.’ye diğer öğretmenler tampon yaptı![157]

Düzenleme ve dönüşüm eğitim(sizlik)i İslâmileştirmedir…

xxvi) İlkokul birinci sınıfların kaynak kitapları arasındaki Timaş Yayınları’nın çıkardığı ‘Paytak Penguenler ile Tanışalım’ adlı hikâye kitabında dişi penguenlere başörtüsü takıldı![158]

xxvii) Ankara Çankaya Timur İlköğretim Okulu’nda Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi için test tekniği ile hazırlanan sınav kâğıdına “Namaz Kılan Örümcek Adam” karakteri yerleştirildi![159]

xxviii) Merkezi sınavda sorulacak 20 din kültürü ve ahlâk bilgisi sorusu, özel din dersi almayan, okulda çok yoğun din eğitimi görmeyen çocuklar için dezavantaj, çok iyi din eğitim alan, imam hatip ortaokullarında okuyanlar için ise avantaj sağlayacak![160]

xxix) Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Sanat Tarihi 3. sınıf öğrencisi E.K., okulda şortu nedeniyle bir başka öğrencinin sözlü saldırısına maruz kaldı. K. kendisine hakaret eden öğrenci hakkında dekanlığa şikâyette bulundu![161]

xxx) Ortaöğretime Geçiş Ortak Sınavlarındaki din bilgisi soruları tepki topladı. 8. Sınıf öğrencilerinin katıldığı ve ilk kez yapılan 29 Kasım 2013 tarihli Ortaöğretime Geçiş Ortak Sınavları’nda (OGS) öğrencilere, Türkçe, Matematik ve Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi derslerinden 20’şer soru soruldu. Sınav için öğrencilere 120 dakika verildi.

İşte din bilgisi sınavındaki o sorular:

“20. Aşağıdaki farz ibadetlerinden hangisi belirli bir zaman diliminde yapılması zorunlu değildir?

  1. A) Namaz B) Oruç C) Zekat D)Hac
  2. Aşağıdaki ibadetlerden hangisi paylaşma ve yardımlaşmayı öne çıkaran ibadettir?
  3. A) Namaz kılmak B) Oruç tutmak C) Zekat vermek D) Hacca gitmek!”[162]

Düzenleme ve dönüşüm fişleme, kayıt altına almadır…

xxxi) Sağlık Bakanlığı yenidoğan tarama formlarına eklediği “Babanın TC kimlik numarası, çocuğun evlilik içi ya da dışı olup olmadığı ve din” sorularıyla “fişleme” yapıldığı belirtildi![163]

xxxii) G. Antep İslahiye’de üniversite öğrencilerinin siyasi görüşleri ve özel yaşamları nedeniyle fişlendiklerinin açığa çıkmasının ardından, okulda görev yapan öğretim görevlileri hakkında da fişleme yapıldığı ortaya çıktı![164]

xxxiii) G. Antep İslahiye’deki fişleme skandalına ilişkin tartışmalar sürerken, halkın fişlendiğinin açığa çıktığı Tunceli Hozat’a ilişkin farklı raporların kaleme alındığı anlaşıldı. Emniyet raporlarında “Halkın tamamı sol görüşlü olup genel olarak devlet aleyhine çalışmakta. İlçemizdeki gençlerin tamamı örgüt sempatizanı olup örgüte milislik yapan gençler de mevcut” ifadesi yer alıyor. Yasadışı fişleme ve takip ile ilgili Tunceli Valiliği inceleme, Malatya Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı da yeni bir soruşturma başlattı![165]

xxxiv) Bir fişleme belgesinde, Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı’nın müfettiş alım sınavlarına ilişkin olarak müfettişlerle ilgili değerlendirme notu bulunuyor. “Kurum içi” fişleme belgesi olarak nitelendirilen bir sayfalık yazılı bilgisayar çıktısında, vergi müfettişi sınavına giren adaylar “mavi” ve “kırmızı” renklerle ifade ediliyor. Kırmızı renkli adaylarla ilgili “Diyarbakır nüfusuna kayıtlı”, “Baba adı Ali Haydar” gibi ifadeler yer alıyor![166]

xxxv) Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na bağlı Gölcük Deniz Ana Üs Komutanlığı’nda görevli Yarbay İ.G., Üsteğmen T.A., Yüzbaşı T.G. ve Yarbay K.S.’nin çok sayıda subay ve astsubayı mezhep ve din farklılıkları, katıldıkları etkinlikler ve okuduğu gazeteleri gerekçe göstererek fişledi. Elde edilen fişleme sayfalarında kişinin rütbesi, ad ve soyadı ile “gözlemler” adı altında kişiyle ilgili fişlemeler yer alıyor. Fişlemelerde göze çarpan sebeplerin arasında, Alevî, Ermeni, ÇYDD üyesi olmak, cemevi yönetimlerinde olmak ve Hacı Bektaş etkinliklerine katılmak yer alıyor. Fişleme belgelerinde ailevi bilgilere de yer verildiği görülürken bazı isimler hakkında ‘kullanılabilir’ notunun düşülmesi dikkat çekti![167]

xxxvi) İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın, CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün soru önergesine verdiği yanıt, Türkiye’de tüm yurttaşların George Orwell’in ünlü romanı ‘1984’teki gibi kodlanarak fişlendiğini ortaya koydu. Ala, Türkiye’deki “azınlık” statüsündeki yurttaşların “soy kodu” ile ilgili kodlandığı iddialarına ilişkin sorusu üzerine, “sadece azınlıklar değil, tüm nüfus kodlarla tanımlı” yanıtını verdi![168]

Düzenleme ve dönüşüm yaşamın İslâmizasyonudur…

xxxvii) Sağlık Bakanlığı, Hasta Hakları Yönetmeliği’ni değiştirdi, “sarhoşlar” artık hasta haklarından yararlanamayacak![169]

xxxviii) 15 yaşındaki F.İ. çeşitli tarihlerde babasının cinsel tacizine maruz kaldı. Alo Fetva hattındaki hoca, “Özür dilediyse affedin,” dedi![170]

xxix) Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, “İşin fıtratı normal doğumdur ve fıtratın peşinde koşmak lazım. Bundan sonra epidural doğum, hipnozla doğum gibi yöntemler gündeme alınabilir… ‘Sezaryen mi ? epidural mı?’ derseniz tabi ki epidural. Fakat ‘normal doğum mu? epidural mı?’ Tabi ki normal doğum! Anneleri korkutmayacaksınız. Anne ne kadar cesursa çocuğu da o kadar cesur olur. Korkak bir nesil istemiyoruz,” dedi![171]

  1. xl) Çorum İl Milli Eğitim Müdürlüğü, birinci sınıf öğrencilerinin okula başladığı 9 Eylül 2013 tarihinde Başöğretmen Atatürk Ortaokulu’nun binasında anaokulu, ilkokul, ortaokul ve imam hatip öğrencileri birlikte eğitim görüyor. Eğitim-Sen Şube Başkanı Mehmet Öztürk, “Böylesi bir okul dünyanın neresinde görülmüştür?” dedi![172]

xli) Nur cemaatine yakınlığıyla bilinen Hayrat Vakfı’nca Eskişehir’deki kamu hastanelerinde Osmanlıca ve Kur’an kursu açılacak. Eskişehir Kamu Hastaneleri Birliği, gönderdiği yazıyla gerekli çalışmaların yapılmasını istedi. Saidi Nursi’nin talebesi sayılan Ahmed Hüsrev Altınbaşak’ın kurduğu Hayrat Vakfı, 2012 yılında MEB Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğü ile imzaladığı 2 yıllık protokolle 300’e yakın il ve ilçe merkezinde Osmanlıca ve Kur’an kursları düzenlemişti![173]

xlii) Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) imam hatip liselerinde “Türkçe konuşulmasını yasakladı”… Din Öğretimi Genel Müdürü Nazif Yılmaz, “Öğrenci Merkezli Arapça Öğretimi” başlığı ile yayımladığı bildirisinde, “Arapça öğretilirken ikinci bir dil kullanılmaması gerekir. Temel ilke olarak ilk dersten itibaren Arapça konuşulması benimsenir. Öğrenciler, öğretmenleri ile ancak Arapça diyalog kurabileceklerdir. Başka ihtimal yoktur. Öğrenci teneffüslerde öğretmeni ile ancak Arapça konuşabilir. Ya konuşur ya da yanında tercüman getirir,” ifadelerini kullandı![174]

xliii) Balıkesir’in Erdek ilçesinde 1879 yılında Rumlar tarafından okul olarak yaptırılan tarihi bina, 6 ay süren restorasyonun ardından bu eğitim yılında, Balıkesir-Erdek Anadolu İmam Hatip Lisesi olarak hizmet vermeye başladı![175]

xliv) MEB, sayılarını her geçen gün çoğalttığı mevcut imam hatip liselerinin yanı sıra yeni bir imam hatip lisesi türü daha açmaya başladı. “Hafız lisesi” olarak tanımlanan ”proje imam hatip liseleri” için örgün eğitim müfredatının dışına çıkılarak hafta sonları akşam saatlerinde hafızlık dersleri verilmesi planlanıyor. İlk olarak İstanbul ve Denizli’de açılan hafız liselerinin üçüncü olarak Antalya’da da açılması, ardından tüm Türkiye’de yayılması planlanıyor. MEB, imam hatip liseleri ve ortaokullarının sayısını her geçen yıl arttırıyor. 2012-2013 eğitim öğretim yılında 708 olan imam hatip lisesi sayısı 850’ye, 1099 olan imam hatip ortaokulu sayısı ise 1367’ye arttırıldı. Bu artışla yetinmeyen MEB, yeni bir tür imam hatip lisesi planları yapmaya başladı. Hafızlar toplanacak MEB bürokratlarından edinilen bilgiye göre, “proje imam hatip liseleri” olarak tanımlanan yeni tür imam hatip liselerinde hafızlara özel eğitim verilmesi planlanıyor. Yeni din liseleri “Hafız liseleri” olarak niteleniyor. Tüm yurtta hafızlıkta başarılı olan öğrencilerin bu liselerde toplanması hedefleniyor. Hafta sonu akşam eğitimi Hafız liselerinde, örgün din eğitimi müfredatının dışında bir eğitim verileceği belirtiliyor![176]

xlv) Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Şahinoğlu kendi başına aldığı bir kararla mezuniyet töreninde içilen ant metninden “Din, milliyet, ırk, siyasi eğilim ya da toplumsal sınıf ayrımlarının görevimle hastam arasına girmesine izin vermeyeceğime” cümlesini çıkarmış, metinde yer almayan, “Allah’ın huzurunda yemin ederim” ibaresini kullanmış!

Oysa tıp fakültelerini bitiren öğrencilerin mezuniyet törenlerinde içtikleri Hipokrat andının metni şöyledir: “Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhinde kullanmayacağıma, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim”![177]

III. AYRIM: NEO-OSMANLI RESTORASYONUN “YENİ (DENİLEN) TÜRKİYE”Sİ

Buraya dek aktardıklarımız ekseninde neo-Osmanlı restorasyonun “yeni (denilen) Türkiye”sini açıklamaya kalkışırsak…

Ali Topuz’un ifadesiyle, “Toplumu ayakta tutan adalet kör. Toplumu toplum yapan ahlâk müflis. Vicdan ölü”yken; 2014 Türkiye’si, Machiavelli’nin Floransa’sını anımsatıyor.

Politik çatışma hizipler arası kör bir dövüşe dönüşmüş durumdayken; herkes diğer herkesle kavgalı. Kimse birbirini dinlemiyor. Ortada bir meşruluk krizi var. Bu da sistemin yapısal krizinden kaynaklanıyor…

Ezenlerin hoyratlığı derinleşirken; alternatifsiz ezilenler açısından da çaresizlik büyüyor.

  1. Antep’te yapılan bir araştırma işçilerin emekleri karşılığında para kazandıklarını dolayısıyla hakları olduğunu düşünmek yerine, kendilerine rızklarını veren, ailelerini geçindirmelerini sağlayan patronlara hamdettiğini ortaya koyuyor. Çaresizliğin bir boyutu bu…

Çaresizliğin, diğer boyutu Türkiye standartlarında bile benzeri görülmemiş küstah bir pişkinliğin bugün ülkeye hâkim olması. Hukuk devleti olmanın asgari koşulları bile ortadan hızla kalkarken, suçluların yaptıkları her şeyin yanlarına kalacağını bilmenin derin rehavetiyle hareket etmeleri karşısındaki etkisiz tepki.

Yaygın bir moral bozukluğu, kitlesel bir endişe hâli, huzursuzluk büyürken; onur, ahlâk, dürüstlük, doğru, etik standart, hukukun (sözüm ona!) üstünlüğü, yargının (sözüm ona!) bağımsızlığı, medyanın (sözüm ona!) özgürlüğü ayaklar altına alınıyor.

Bu tabloda toplumun farklı kesimleri arasındaki kutuplaşmalar giderek keskinleşirken; kendinden farklı olana tahammülsüzlük giderek yaygınlaşıyor. Örneğin ‘Türkiye Değerler Atlası 2012’ araştırmasına göre, Türkiye, insanların birbirine en az güvenebildikleri ülkelerden biri. “Genel olarak insanlara güvenilebilir” diyenlerin oranı yüzde 12 düzeyinde![178]

‘Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün en huzurlu ülkeleri gösterdiği sıralamada Türkiye ilk 100’e giremedi. 162 ülke arasında 128’inci gelen Türkiye, Avrupa sonuncusu oldu![179]

Yıllık raporunda Türkiye’yi “özgür olmayan ülkeler” arasında gösteren Freedom House’un Türkiye uzmanının korkudan adını sakladığı açıklandı![180]

‘Alman Bertelsman Stiftung Vakfı’nın yayınladığı rapora göre, 41 OECD ve AB üyesi ülkeleri arasında Türkiye 39. ve 41. sırada. Raporda, “Demokrasi kalitesi” açısından “Önemli açıklar”ın olduğuna dikkat çekilerek, “İfade ve toplantı özgürlüğü ihlâlleri var” deniliyor.[181]

Yani artık düzence iddia edilen “hukuk devleti” ilkesine de veda ediliyor.

“Geriye gittiniz” vurgusuyla ekliyor Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks: “Çoğunluğun seçmesi o lideri demokratik yapmaz… Hitler’i de çoğunluk seçti…”[182]

‘Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı’nın, ‘Sessiz Devrim-Türkiye’nin Demokratik Değişim ve Dönüşüm Envanteri’ başlıklı ve bir parti broşürünü anımsatan yapıtında, reklam ajanslarına “taş çıkarır”casına AKP politikaları övülüp, “Son on yılda, sorunlara çözüm bulma noktasında yeni bir yaklaşım benimsenmiştir. Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük yolculuğunda, 2002-2012 arasındaki süreçte keskin virajlar dönülmüştür,”[183] denilse de “kazın ayağı” hiç de böyle değildir!

İşte Umur Talu’nun, “Çocukların, gençlerin kafalarına gaz kapsülü, hatta mermi sıkan polislere ‘kahramanlar’ diyen, Cumhurbaşkanı ile Başbakan Yardımcısı sakin konuşurken, polis saldırıları için birden ‘O emirleri bizzat ben verdim’ diye kükreyen ruh hâli… ‘Yüzde 50’yi evinde zor tutuyorum’ diye kürsüden bağıran ses; bir çocuğun acılı annesini seçim meydanlarında yuhalatan, kitle histerisinin sesli linçine terk eden kontrolsüz güç… Yere serilmiş bir ilçede, Erdoğan ve beraberindeki heyet, mütecaviz müşavir, para-militer milis gibi davranan hukuksuz korumalar, hep birden insanları bir kez daha yere seriyor tekme, tokat, yumrukla daha iyi anlaşılıyor,” diye tarif ettiği özgürlüklere karşı “travma” üreten AKP/ Erdoğan şiddetinden birkaç çarpıcı örnek…

  1. i) ‘The Washington Post’, Erdoğan’ın iktidarını sürdürmek adına acımasız bir kampanya yürüttüğünü yazdı![184]
  2. ii) Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı ve Adli Tıp Profesörü Şebnem Korur Fincancı, Kabataş’taki saldırı iddiası ile Z.D.’nin Adli Tıp’tan aldığı raporun iddialarıyla uyuşmadığına dikkat çekerek, “İktidar uydurduğu hikâyeyle devlet şiddetini meşrulaştırıyor,” dedi![185]

iii) Danıştay’ın kuruluş yıldönümü töreni, eşine rastlanmamış bir olaya sahne oldu. Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun Van depreminin ardından kurulan konteynır kentte yaşanan sorunlara değinen konuşmasına tahammül edemeyen Erdoğan salonu terk ederken, “Baştan aşağı yanlış konuşuyorsun. Böyle bir edepsizlik olmaz ki, edepsizlik yapıyorsun,” diye bağırdı![186]

  1. iv) Soma’da maden faciasının ardından Erdoğan’ın ziyareti sırasında yere düşen bir kişiye tekme atarken görüntülenen Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden rapor almış. Rapora göre Yerkel’in tekme attığı dizinde kızarıklık ve doku şişliği var![187] Ayrıca da Yusuf Yerkel hakkında idari soruşturma için zaman aşımı doldu. T24’ten Tahir Alperen’in haberine göre, Yerkel, idari olarak hiçbir ceza almayacak ve siciline işlenmeyecek![188]
  2. v) Bodrum’da Karaada’nın Poyraz Koyu’na tekne ile günlük tura giden İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri 20 yaşındaki B.B. ile aynı yaştaki Y.C., aynı koyda karşılaştıkları Rıza Sarraf’ın yatını görünce “Bu yatı hangi parayla aldın? Hırsız var” diye bağırdı. Tur bitiminde ilçede Bodrum Belediye meydanında gezen B.B. ile yanında bulunan Y.C. otomobille gelen kişiler tarafından dövüldü. İki gence saldıranların Rıza Sarraf’ın kaptanı, şoförü ve korumasıydı![189]
  3. vi) Emniyet yetkilileri Gezi Parkı direnişi ile ilgili bir rapor hazırlamış. Milliyet gazetesinden Tolga Şardan bu raporun bir özetini yayımladı. Bu raporun en dikkat çeken ve tartışma yaratan konusu ise Gezi direnişine katılanlardan gözaltına alınanların yüzde 78’inin Alevî olduğu idi![190]

vii) Beşiktaş’ta 27 Temmuz 2013 günü Erdoğan’ın konvoyu geçerken “Lanet olsun senin gibi diktatöre, Allah belanı versin” dedikleri iddiasıyla 11 aydan 6 yıla kadar değişen oranlarda hapis istemleriyle yargılanan CHP Kadıköy İlçe yönetimi üyelerinin İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 18 Şubat 2013’deki yargılamasında Erdoğan’ın korumalarından Murat Yeşilkaya, 120-130 km hızda bile camlarının dinleme amaçlı açık olduğunu belirterek “Biz 20 metreye kadar herşeyi duyarız. Görevimiz Erdoğan’a yapılan her türlü fiili cebri engellemektir,” dedi ve Erdoğan’ın davaya katılma talebi de kabul edildi![191]

viii) Yeni Foça Anaokulu müdürü ve 4 öğretmeni hakkında, okulun merdivenlerini rengarenk boyadıkları için İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından soruşturulma açıldı. Soruşturma sonucunda öğretmenlere kınama müdür vekiline de maaş kesme cezası verildi![192]

  1. ix) ‘Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği’nin Başkanı Kemal Ördek, Arınç’ın “iffet” çıkışından sonra AKP döneminin fuhuş karnesini gözler önüne serdi: Türkiye’de 10 yılda seks işçileri sayısı 3 kat artarak 300 bini buldu![193]
  2. x) Suç işlediği ya da suça sürüklendiği gerekçesiyle polis ya da jandarma karakollarına götürülen çocukların sayısı, bir yılda yüzde 11.6 arttı. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2012 yılında toplam 245 bin çocuk karakollara düşerken, 2013 yılında 274 bin çocuk karakolluk oldu. Güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların yüzde 24.4’ünün bağımlılık yapan madde kullandığı belirlendi. Bu çocukların yüzde 57.9’u 15-17 yaş grubunda, yüzde 25’i 12-14 yaş grubunda, yüzde 17.1’i de 11 yaş altı çocuklardan oluştu. Aynı dönemde güvenlik birimine gelen ya da getirilen çocukların yüzde 68.6’sı erkek, yüzde 31.4’ü ise kız çocuğu oldu![194]
  3. xi) Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, TBMM Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na gönderdiği “gizli” ibareli bilgi notunda, eski adı Özel Harp Dairesi (ÖHD) olan Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) içinde kontrgerilla yapılanması olmadığını söyledi![195]

xii) ‘The Wall Street Journal’, Erdoğan’ın “taktikleri”nin başka ülkeler için model oluşturmasından kaygı duyulduğunu, Türkiye hükümetinin “Dünyanın en kararlı internet sansürcülerinden biri”[196] olduğuna dikkat çekti![197]

xiii) Samsun’un Atakum ilçesinde yapılacak olan 2 bin kişilik “Protokol Cami” için belirlenen alanda bulunan, 300 öğrencinin eğitim gördüğü Anadolu Tarım Meslek Lisesi’ne, il milli eğitim müdürlüğü tarafından “Cami yapılacak, okulu boşaltın, Tekkeköy ilçesindeki Gelemen YİBO’ya taşının” talimatı gönderildi![198]

xiv) İstanbul Esenyurt’ta Caferilerin gittiği Muhammediye Camii’nin iki kez saldırıya uğramasının arkasında IŞİD’in olduğu iddia edildi. Caferilerin önde gelenlerinden Ehlibeyt Âlimler Derneği Genel Başkanı Hasan Kanaatlı; Fatih, Ataşehir, Esenyurt ve Bağcılar’da IŞİD’in bazı camileri kontrolü altına aldığını, özellikle Azerbaycan’dan getirilen gençlerin buralarda eğitilip Suriye’ye gönderildiğini belirterek “Bir akşam balkonda otururken, sokaktan cüppeli, sakallı, şalvarlı tipler ‘Suriye’de, Irak’ta Alevîleri hamd olsun çok güzel gebertiyorlar. Burada da başlatabilsek’ diyerek geçtiler,” dedi![199]

  1. xv) Van’ın Erciş ilçesinde Elektrik Üretim Anonim Şirketi’ne bağlı baraj ve hidroelektrik santrallarında çalıştırılmak üzere ihaleyle işe alınan taşeron şirkete bağlı 43 güvenlik görevlisi, bir gün sonra işten çıkarıldı. İhaleyi alan özel güvenlik şirketi sahibi Şahin Yağar, AKP İlçe Başkanı’nın hazırladığı listeyi işe almak için çalışanlarının işine son verildiğini söyledi![200]

III.1) “NEO-OSMANLI”CILIK (MI?)!

Bunlara bir de Ahmet Davutoğlu’nun, “Osmanlı varisi Türkiye hâlâ siyasi bir merkez”[201] saptamasıyla hortlatılan neo-Osmanlıcılık kâbusunu eklemek gerek…

“Münevverleri”nin de, Osmanlı bilfiil çöktü ama bilkuvve yaşıyor… İslâm medeniyeti: yıkıcı ve yok edici değil, kucaklayıcı ve varedici… İslâm dünyası, varlığını Osmanlı’nın medeniyet atılımına borçlu… Dünya, Osmanlı’ya gebe… Osmanlı, aşılamamış ve anlaşılamamıştır,”[202] safsatalarıyla tanımladıkları “Yeni (denilen) Türkiye”, neo-Osmanlıcılık eğiliminin (yani alt-emperyalizmin) abartılmasından başka bir şey değildir.

Ahmet Davutoğlu’nun dış politikası pan-İslâmcı ideoloji ve kullanım zamanı çoktan geçmiş Batı’nın arkaik yayılmacı teorilerinin sentezinden oluşurken; neo-Osmanlıcılık, 1918’de sonlanan emperyalist paylaşım savaşı ile kaybedilen topraklar üzerinde kurulmak istenen yeni tipte bir egemenlik biçimini önerir, halkların üzerideki zulüm ve baskıyı onaylayan; Osmanlı’dan miras kalan yayılmacılığın, istilacılığın, yağmacılığın emperyalist kapitalist çağda yeniden yorumlanmasıdır ve doğası gereği ceberrut ve saldırgandır…

Bunun yanında, istilacı karakterinden ötürü ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına sırtını döner. Attığı her adımda sistemin devamlılığını esas alan neo-Osmanlıcılık, referanslarını verili endüstriyel ilişkilerden alır. Kapitalist egemenlik, amentüsüdür. İdeolojik referansları gereği, kadının toplumsal rolünü ihmal eder…

Abartılan neo-Osmanlıcılık eğilimiyle “TBBM’in 4 Ekim 2012’de kabul ettiği, ‘Suriye tezkeresi’nden öte bir ‘Osmanlı tezkeresi’. Tezkere ‘hudut, şümul, miktar ve zamanı hükümetçe tespit edilmek kaydıyla TSK’nın yabancı ülkelere gönderilmesi’ yetkisi tanıyor. Irak’ta aşina olduğumuz tezkerelerin aksine spesifik bir ülke zikredilmiyor. ‘Yabancı ülkeler’ ifadesi Türk dış politikasının ‘genişleyen vizyonu’ kadar geniş bir müdahale alanını çağrıştırıyor.

Tezkere Erdoğan’ın AKP Kongresi’nde Bakü’den Belgrad ve Gümülcine’ye, Bağdat’tan Kâbil ve İslâmabad’a, Mogadişu’dan Tunus, Cezayir ve Trablus’a, Kahire’den Şam ve Kudüs’e selam ederek oynadığı ‘İslâm dünyasının liderliği’ vizyonuna üniforma gibi oturuyor.”[203]

‘The Times’ın işaret ettiği gibi, Türkiye’den Nijerya’da şeriat devleti kurmak için savaştığı Boko Haram’a THY ile silah taşınır![204]

Yemen’de Türkiye’den giden kaçak silahlar ele geçirilirken; ülkenin güneyindeki Aden liman kentinde Türk yapımı T14 tipi tüfek yakalanır![205]

‘The Financial Times’ yazarlarından Daniel Dombey’in işaret ettiği gibi, Bağdat’a kulak asmayıp Kuzey Irak’la bir enerji anlaşması imzalanır![206]

‘The Times’, dünyanın dört bir yanından gelen cihatçıların “Türkiye’nin sınır politikası” sayesinde kolayca Suriye’ye girebildiğini yazıp, Türkiye’nin sınırını “denetlemesi gerektiğini” belirttiği yazısında, aşırılık yanlısı grupların Suriye muhalefeti içinde giderek güçlendiğini vurgular![207]

BBC’nin, Suriye’ye giderek Esad yönetimine karşı muhalif cepheye katılan “yabancı savaşçı”lar için Türkiye’nin ana durak olduğu yönündeki haberlerine bir yenisi daha eklenir. Reyhanlı’daki “güvenli evleri” kullanan 150 yabancı savaşçı arasında yaklaşık 20 İngiltere vatandaşı olduğuna ve Türkiye rotasının El Kaide bağlantılı cihatçılar için sıklıkla kullanılmaya başlandığına işaret edilen haberde, giderek bunun daha düzenli bir hâl aldığı kaydedilir![208]

Fars haber ajansının haberine göre 22 Ağustos 2013’de Kerman eyaletinde öğrencilere seslenen İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in askeri danışmanı General Yahya Rahim Safavi, Türkiye’yi ABD ile İsrail’in Suriye karşıtı politikasının “ücretli kuklası” olarak değerlendirir. İranlı general, ücretleri bazı Arap ve Avrupa ülkelerince ödenen, El Kaide ile de bağlantılı, 40 binden fazla paralı askerin eğitilerek, silahlandırıldıktan sonra çoğunun Türkiye, Lübnan ve Ürdün sınırından Suriye’ye sızdırıldığı söylenir![209]

 

III.2) “YENİ (DENİLEN) TÜRKİYE”DE RESTORASYON

 

Tam da bunun için AKP’nin “Yeni (denilen) Türkiye”si “Yasak Özgürlüğünün” egemen olduğu “Zalim bir Korku İmparatorluğu”dur!

Azar ve gözdağı… Sürekli ayar verme… Baskı ve tehdit… Hakaret… Zorbalık… Keyfilik… Dayatma ve kuralsızlık tablonun belirleyenleridir…

Mesela bir örnek: Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz, YSK’nin 15 Ağustos 2014’de cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçlarını açıklanmasına rağmen, Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ın Başbakanlık ve AKP Genel Başkanlığı görevlerini sürdürmesi nedeniyle Antalya Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Görev yaptığı üniversitesi ise bu nedenle Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz hakkında disiplin soruşturması başlattı. Yeni eğitim ve öğretim yılı için Prof. Dr. Ökçesiz’e ders görevlendirilmesi de yapılmadı![210]

Neo-Osmanlıcı “Yeni (denilen) Türkiye”nin bir yanı Abdülhamid’e, öteki yanı da Necip Fazıl’a uzanırken; söz konusu distopyayı Yusuf Kaplan şöyle betimler:

“Abdülhamid, öylesine inanmış, öylesine kendisini hedefe kilitlemiş bir dehaydı ki, üç cepheden (entelijansiya, basın ve düvel-i muazzama cephelerinden) kendisine ve Osmanlı’ya karşı verilen savaşı püskürtmeyi, hepsini etkisiz hâle getirmeyi tam 33 yıl başarmıştı…

Abdülhamid’in sarsılmaz umudunun kaynağı, zamanlar ve mekânlar ötesi hakikâtin menbaı İslâm’dı…

Abdülhamid’in umudu ve ufku, Osmanlı durdurulduktan sonra, dirildi. Zira Abdülhamid, öldükten sonra dirildi asıl. Belki de, öldükten sonra dirilen tek büyük şahsiyetti Abdülhamid insanlık tarihinde.

Öyle ki, Abdülhamid’in umudu ve ufkunun üflediği ruh nedeniyle, Osmanlı bilfiil bitirildi ama bilkuvve yaşıyor…

Abdülhamid, Endonezya’dan Güney Afrika’ya, Srilanka’dan İç Asya’ya kadar bütün Müslümanların umudunun ve ufkunun en güçlü sembolü. Adına hâlâ hutbe okunacak kadar diri ve diriltici bir sembol.

Osmanlı ruhunun ve misyonunun sembolü…

O yüzden fânî Abdülhamid ölmüş olabilir ama Abdülhamidler ölmez. Abdülhamidler ölürse insanlığın umudu söner, ufku kararır çünkü.”[211]

Bu kapsamda Erdoğan’ın açıkladığı ‘Yeni Türkiye Yolunda’ başlıklı ‘Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Vizyon Belgesi’, Çankaya Köşkü’ne çıkması durumunu “tarihi bir olay” ve bir “devrim” olarak nitelendirirken; “Bu öyle bir devrim olacaktır ki, Anayasa’dan kurumların işlevlerine, toplumsal barıştan Türkiye’nin dünya siyasetindeki rolüne kadar her alanı dönüştürecektir,”[212] denilmektedir.

Tam da bu çerçevede “Yeni (denilen) Türkiye” fantezisi, Müslüman entelijansiyanın, 2000’li yılların başında yeni bir “tarihsel blok” oluşturarak devletin yönetimini ele geçirmesiyle oluşmuştu. Bu entelijansiya, tarihsel bir fırsatı yakaladığına inanarak bir “toplumsal mühendislik projesi” başlattı. Bu entelijansiya, toplumun simgesel-ideolojik evrenini dini bir hakikât rejimine göre şekillendirmeyi, devletin disiplin, cezalandırma araçlarının (yargı ve güvenlik güçleri) kontrolünü elinde toplamayı amaçladı. Bu sırada, devletin ideolojik aygıtlarının denetimini ele geçirmeye başlıyor, kendi projesine uygun yeni ideolojik aygıtlar (tekke, zaviye, hiyerarşik unvanlar) kurmaya hazırlanıyor; adeta bir Osmanlı “restorasyonu” dönemi başlıyordu.

Bu sürecin başarısı “Yeni (denilen) Türkiye”nin “yeni bireyinin” üretilebilmesine bağlıydı. Bu bağlamda da nüfusun yeniden üretimini (nüfus politikası), bunun alacağı biçimleri (aile-cinsel pratikler, tercihler), bedenin estetiğini (giysi, görünüm), mekânda, zamanda yerini (ibadet saatleri, yerleri, ritüelleri) denetleyen, yeniden şekillendiren bir biyopolitik rejiminin topluma dayatılması gündeme geliyordu…

Tüm dinci, ahlâkçı iddialara karşın bu “restorasyon” projesi dünyevi bir temele dayanıyordu: Bu entelijansiya, bir tür (dini-ahlâki) bilginin üretiminin, yeniden üretiminin, bu bilginin dolaşım kanallarıyla araçlarının kendi tekelinde bulunmasını var oluşunun önkoşulu, toplumsal ekonomik artığa, servete ulaşmasının aracı olduğunu biliyor, toplumun içindeki egemenliğini önce burada kurmaya, devleti bu yönde değiştirmeye çalışıyordu.

“Yeni (denilen) Türkiye”nin “yaşam savaşının”, kimi ABD’li analistlere göre, biri Arap kültürüne, Müslüman Kardeşler’e yakın, diğeri Arap İslâmına yukardan bakan[213] iki farklı dini “gelenek” (gruplaşma) arasında, dini kodlarla, Ertuğrul Özkök’ün deyimiyle[214] bir “iç savaş” olarak patlak vermesi de bu yüzden şaşırtıcı olmadı.

“Restorasyon” ABD-AB blokunun öngöremediği bir dış politika projesini de gündeme getiriyordu. Dış basında yorumcular Türkiye’yi, AKP’yi yeniden tanımlanmaya başladılar. Dün, AKP için artık değişti anlamında kullanılan “İslâmcı kökleri olan” kavramı yerini yalnızca “İslâmcı” kavramına, Türkiye için kullanılan “örnek” kavramı da yerini “Müslüman” (Sünnî mezhepçi) gibi kavramlara bırakmaya başladı. ABD’li analistler (Bipartisan Policy Centre) “stratejik ortak” kavramından, Türkiye ve ABD’nin ortak çıkarlarını sorgulama noktasına geldiler…[215]

Prof. Dr. Zafer Toprak’ın, “Restorasyon geri dönüşü simgeler,” dediği hâl konusunda Baskın Oran, “Restorasyonun bir Atatürk-Abdülhamit sentezi” olduğunun altını çizerek ekler:

“Başbakan Davutoğlu ‘Restorasyon kesintisiz devam edecek’ dedi. Binadan değil de kurumdan (devlet’ten) bahsettiğine göre, ‘eski rejime dönüş’ demek. Terim, Bourbon Hanedanı’nın, 1789’un izlerini silmek için tahta geri getirilmesi olayından kaynaklı. Ama hangi eski rejim’e döneceğiz, onu bir süre sonra üniversite ders kitapları şöyle yazacak: ‘Yöntem olarak Kemalizm’in otoriterliği, ideolojik olarak da Abdülhamit’in İslâmcılığı’…”

AKP iktidarının başlattığı ve Ahmet Davutoğlu’nun da, “Kimsenin tereddüdü olmasın ki son 12 yılda gerçekleştirilen büyük restorasyon hareketi hiçbir ara ve kesintiye uğramadan devam edecektir,” diye sözünü verdiği durum; “geri verme”, “yeniden kurma” ya da “eski duruma/ durumuna getirme” anlamına gelen Latince-Fransızca kökenli sözcüğün karşılığıdır.

Hiç kuşkusuz, “Restorasyon” sözcüğünü iç ve dış kamuoyuna bilinçli bir mesaj vermek için kullanmıştır. Restorasyon, günlük dilde, “yenileme”, “eski hâline göre yeniden inşa” anlamına gelir.

“Restorasyon”, tarihte ve siyasal bilimlerde çok kısaca, bir savaş, bir isyan, bir devrim veya bir darbe ile yıkılan eski rejimlerin yeniden kurulması anlamına geliyor.

Tarih bilimi terminolojisinde restorasyon (lat. restaurare = yeniden kurmak) genel olarak bir politik durumun yeniden kurulması, kural olarak da bir devrim sonucu devrilmiş bir hanedanın yeniden iktidara gelişini ifade eder. Daha nadir olarak, iç ya da dış etkiler sonucu kesintiye uğramış meşru bir egemenlik biçiminin yeniden kuruluşunu ifade etmek için de kullanılır.

Bu kapsamda coğrafyamızın AKP iktidarıyla yaşamakta olduğu ve sürekli kılınmak istenen restorasyon ya da eski duruma getirme süreci birbirini tamamlayan iki ayak üzerinde duruyor: Düşünsel ve fiziksel.

Düşünce düzeyinde yapılmak istenen, Davutoğlu’nun yıllardır ısrarla uygulamak istediği üzere Türkiye’nin Panislâmist görüşü ile restore edilmesidir. Stratejik Derinlik adlı yapıtında, Türkiye’de yaşanan temel çelişkiyi, bu ülkenin geçmişte özgün ve uzun ömürlü siyasi düzen kuran bir medeniyetin (Osmanlı) merkezi olması ve bu medeniyet çevresinden başka bir medeniyet (Batı) çevresine katılmasından doğan uyum sorunu olarak gören Davutoğlu yaptığı bir sahur konuşmasında çözüm önerisini şöyle açıklıyor: “Bataklık diye andıkları Ortadoğu’dan büyük bir medeniyet meşalesini ayağa kaldıracağız, Allah’ın izniyle…”

Fiziksel restorasyonun nasıl olacağını Davutoğlu bir iftar konuşmasında açıkladı: “Bu ülkeyi idare edecek olan ya Ankara’da Hacıbayram Veli’nin, ya İstanbul’da Eyyüb el Ensari’nin, ya da Konya’da Mevlana’nın dizinin dibinde oturacak ya da başka yerde büyük zatların dizinin dibinde oturacaktır.”[216]

O hâlde burada “Restorasyon ve kapitalist devlet” konusunda bir parantez açarak Ergin Yıldızoğlu’dan aktaralım:

“Kapitalist devletin parlamenter biçiminin, kapitalist üretim tarzının ve onun üzerinde yaşayan kapitalist sınıfların gereksinimlerinden kaynaklanan bazı özellikleri vardır. Örneğin kapitalist sınıflar homojen değil karmaşık, tabakalı, çeşitli ve birbirleriyle çelişkileri olan bir kümeler topluluğu oluştururlar. Kapitalist üretim tarzında ‘ekonomik artık’ yasal ya da açık şiddet içeren yollara gerek kalmadan piyasa koşulları içinde, ekonomik süreçlerle, ‘kendiliğinden’ el değiştirir, paylaşılır. Bu üretim tarzında egemen sınıf olağanüstü durumlar dışında, kendisi doğrudan yönetmediği için, kapitalist devlet, yönetenleri denetleyecek, ekonomik ilişkilerde sermaye sınıfının gereksinimlerine cevap verebilecek, ‘serbestliklerini’ güvence altına alacak göreli-bağımsız kurumlar (güçler ayrılığı – ‘bağımsız’ ekonomik kurumlar) hatta iktidar noktaları içerir.

Kapitalist devlet toplumdaki karmaşık sınıflar matrisine uygun olarak çeşitli temsil noktalarını, güç odaklarını, dolayısıyla bu noktalar, odaklar arasında pazarlık, uzlaşma olanaklarını içerir, güvence altına alır, toplumda ‘doğal – ahenkli bir bütünsellik’ algısı -kapitalist bir gerçeklik- yaratır.

‘Restorasyon’ kapitalist devleti ‘ıslah etmek’ anlamına gelmiyor. Restorasyon, ortadan kaldırılmış bir mülkiyet ilişkisini, siyasi iktidarı, hatta devlet yapısını yeniden kurmaya ilişkin tarihsel, siyasi bir kavramdır.

Davudoğlu’nun sözünü ettiği restorasyon da ‘yüzyıllık bir parantezi kapatarak’, cumhuriyet öncesine ilişkin bir iktidarı ve toplumu yeniden kurmaya ilişkindir.

Bu restorasyon, kapitalist devletin özelliklerini tasfiye ederek ilerlemektedir. Önce güçler ayrılığı tasfiye edildi. Şimdi de ekonomide sermaye sınıfının gereksinimlerine cevap vermek üzere kurulmuş ‘bağımsız’ kurumlar tasfiye edilerek devlete bağlanıyor. Bu yönetim ‘işadamlarını bile kendi memuru görmek’ isteyen bir korporatizm anlayışıyla şekillendiriliyor.

Bu kurumsal gelişmelerin yanı sıra toplumda konuşulabilir olanın, siyaset ve sanat olarak tanımlanabilir olanın sınırları, dini ölçütlere (dini ‘hakikât rejimine’) uygun olarak yeniden çiziliyor. Başbakan ana muhalefet partisinin liderini, ‘ademe mahkûm etmekten’ söz edebiliyor. ‘Adem’ sözcüğü ‘hiçlik’, ‘ölüm’ anlamlarını da içeriyor.

Biz insaflı davranalım, ‘sesini anlamsızlaştırmaktan’ söz ediyor diyelim. Bu işine gelmeyen sesleri anlamsızlaştırma amacına bağlı olarak iktidarla kapalı kapılar ardında görüşen bir ‘medya’ oluşuyor, böylece iktidarın projesini benimsemeyen diğer medya ‘ademe mahkûm ediliyor’.

Devlet Başkanının ‘Yürütmeyi durdurdular, binayı durduramayacaklar. Açılışını da yapacağım, içine de girip oturacağım. Güçleri yetiyorsa yıksınlar’ sözleri bu restorasyon devletinin ‘egemenlerinin’ yasaları tanımadığını gösteriyor.

Bu muazzam ‘toplum mühendisliği’, yaklaşık 40 bin ortaokul öğrencisinin zorla imam hatip okullarına yerleştirilmesinin, ilkokulların imam hatipleştirilmesinin, ortaokullara türbanın sokulmaya başlanmasının gösterdiği gibi restorasyonun insanını, dilini, beden disiplinini yaratmayı da amaçlıyor.

Böylece karşımıza, karmaşıklıklarından, parçalı yapısından, sermaye sınıfı için gerekli kontrol ve denge, pazarlık araçlarından arındırılmış, korporatif, tek bir noktaya bağlanarak, tek bir sese indirgenerek ‘bir’leştirilmiş, toplumsal muhalefetin, işçi muhalefetinin kitlesel ifadelerine her fırsatta şiddetle saldıran, demokratik yöntemlerle muhalefetin kapılarını hızla kapatan ‘totaliter’ bir devlet yapısı, siyasi iktidar çıkıyor.”[217]

Kolay mı? “Yeni Türkiye’den bir arzumuz var” dedi eski başbakan Erdoğan, “yeni bir muhalefet.”[218] İşte tam da bunu hedeflemektedir “Yeni (denilen) Türkiye” totaliterliğinin “ileri demokrasi” diye tezgâhlamaya kalkıştığı!

III.3) “OLAĞANÜSTÜ DEVLET BİÇİMİ”: OTORİTERLİKTEN TOTALİTARİZME

Coğrafyamızda AKP/ Erdoğan pratiğinde somutlanan “olağanüstü devlet biçimi”, otoriterlikten totalitarizme doğru ilerlerken: İktidarın bütününe topyekûn hâkim olmak; “Her şeyin doğrusunu ben bilirim” hissiyatı; “tek adamlık” ruh hâlinin; “her şeyi kafama göre dizayn ederim” mantık(sızlığ)ı Erdoğan’ı ana karakteristiklerine denk düşerken; 17 Aralık ses (yolsuzluk) kayıtlarıyla otoriterleşmeyi derinleştirerek arttırması elbette boşuna, anlamsız ve sıradan bir hâl değildir…

Otoriterlik de, otoriter liderler de sıradan şeyler, insanlar değildir. Güçlü, iradeli, programları olan, kadrolarını yetiştiren öncülüklerdir.

Theodor W. Adorno, ‘Otoritaryen Kişilik Üstüne’[219] başlıklı yapıtında “otoritaryen kişilik”in özelliklerini sıralarken şunların altını çizer: Otoritaryen kişilik bir yandan otoriter yönetimlerin hem ortaya çıkmasının koşullarını yaratır hem de otoriter yönetimler tarafından şekillendirilir ve koşullanır. Bilgisizlik, kafa karışıklığı, klişeleştirme ve kişiselleştirme gibi süreçler otoriter yönetimlerin ortaya çıkışının koşullarını oluşturur ya da otoriter yönetimler bu tür süreçleri mümkün hâle getirip, bireylere dayatır.

Bu çerçevede totalitarizme yönelen Erdoğan otoriterliği kesinlikle küçümsenerek, hafife alınmamalıdır.

Coğrafyamızın AKP’li yıllarını “merkeze karşı çevrenin zaferi” olarak tanımlayıp, kutsayan “Yetmez ama evet”çi liberallerin sesinin soluğunun kesilerek, bir şey yazamayacak hâle geldikleri koordinatlarda otoriterleşme önermeleri dört yanımızı işgal etmiş vaziyettedir.

Örneğin Erdoğan’ın artık klasikleşmiş olan “üç çocuk” vurgusu ve “kızlı erkekli kalanlar”a “kızgınlığı”… Bülent Arınç’ın hâlen akıllarda olan, “Kadın iffetli olacak… Herkesin içinde kahkaha atmayacak…” ifadeleri.. Haziran Direnişi’nde ve sonrasında yaşanan ve yaraları hâlâ kapanmamış olan polis şiddeti… Yürütme erkinin yasama karşısında elde ettiği güçlü pozisyon sonucunda, “kuvvetler ayrılığı”nın neredeyse ortadan kalkmış olması… “Devletin ekonomik aygıtları”nın, giderek teknokrat örgütlerine dönüşmüş olması nedeniyle, kamusal karar alma süreçlerinin sermaye için karar alma süreçleri hâline gelmiş olması, bu konudaki örneklerden bazılarıdır sadece…

Burada vurgulanması gereken, otoriterleşmenin, AKP’li yıllarda hukuk, ekonomi, idare gibi alanlarda yaşanan ve sermaye birikiminin sürekliliğinin sağlanmasında önemli rol oynayan düzenlemelerden bağımsız ele alınmaması gerektiğidir. Burada Nicos Poulantzas’ın ‘Faşizm ve Diktatörlük’ başlıklı yapıtında formüle ettiği “olağanüstü devlet” kavramı, otoriterleşmenin önemli ipucunu barındırmaktadır.

“Olağanüstü devlet”in hukuki sistemde niteliksel bir değişiklikle belirlendiğini, bu değişikliğin ise, çoğu kez “hukuk” devleti ile “polis devleti” arasında ayrım konusu yapıldığını belirten Poulantzas’ın bu vurgusu, kuşkusuz, ülkenin giderek bir polis devletine dönüştüğü günümüzde önemli bir gerçekliğe işaret ediyor.

Olağanüstü devlet biçiminde, hukuk kurallarının işlemediğini, yönetimde keyfiliğin ya da kendi kurallarını koymanın ön plana çıktığını, bu durumun faşist devlet ya da şefin “iradesi” konularında özellikle açık olduğunu belirten Poulantzas bunların adliye örgütünün işlevi üzerinde önemli sonuçları olduğunu vurgular: “Devlet aygıtının bu kolu egemen kol veya aygıta dolaysız tabi duruma gelir. Bunun nedeni yalnız, söz konusu örgütün siyasal yönden istenilen şekilde arındırılması ve ele geçirilmesi değil fakat hukukun değişmesidir.”[220]

O hâlde AKP/ Erdoğan otoritarizmiyle “olağanüstü devlet biçimi”nden totalitarizme doğru ilerlerken; Prof. Enzo Travesto’nun, ‘Savaş Alanı Olarak Tarih’ başlıklı yapıtındaki tanım anımsanmalıdır:

“İlk önce, kuvvetler ayrılığı üzerine kurulmuş hukuk devletinin ortadan kaldırılması -dolayısıyla yürütmenin tahakkümü- ve anayasal bir şart ile bireysel ve kolektif özgürlükleri tanıyan temsili demokrasinin yok edilmesi. İkinci olarak resmi bir ideolojiyi dayatmak için sansürün getirilmesi ve iletişim araçları üzerinde devlet tekeli kurulması. Üçüncüsü, taraftar kitlesi tarafından yerine getirilen neredeyse dinsel bir tapıncın nesnesi, karizmatik bir şef tarafından yönetilen bir tek parti. Dördüncüsü, siyasi rakiplerin ve siyasi, ulusal ya da ırksal düzlemlerde (dinsel olan da unutulmamalı) homojen bir cemaate yabancı addedilen grupların ve bireylerin yok edilmesine, değilse dışlanmasına eğilimli bir yönetme biçimi olarak şiddet. Son olarak ekonominin otoriter ve merkezileşmiş bir planlamasıyla imlenen sert bir devlet müdahaleciliği.”[221]

Şimdi burada durup anımsatalım: “… “Otoriterlik” ile “totaliterlik” kavramları açısından ciddi bir kafa karışıklığı var. Bu kavramlar çoğu kez eş anlamlı kullanılıyor. Aralarındaki ayrım çizgisini görmek gerekiyor…

Otoriter rejimler, geleneksel ve modern tarzları açısından çeşitlilik gösterirler. Bazen de bunların karma biçimleri ortaya çıkabilir. Geleneksel olanlar, sözgelimi mutlak monarşiler, sınırlandırılmamış tek kişinin yönetimine karşılık düşerler. Bunun yanında bürokratik ve askeri otoriter rejimler daha çok modern siyasal sistemler içinde vücut bulurlar. XX. yüzyılda özellikle gelişmekte olan ülkelerde yaşanan askeri darbe sonrası rejimler gibi. Elbette lidere ya da tek kişiye dayanan otoriter rejimlere de XX. yüzyıl boyunca rastlıyoruz… Çeşitlilik göstermesine karşın, otoriter rejimlerdeki ortak özellik, siyasal gücün; bir kişinin, bir kesimin, bir partinin veya bir organın elinde toplanması, yoğunlaşması ve merkezileşmesidir. Aynı zamanda bu gücü denetleyecek yargı ya da toplumsal örgütlenmeler gibi ara mekanizmalar ya ortadan kalkmış ya da zayıflamıştır; dolayısıyla siyasal iktidarın sınırlandırılması ve hesap verir olması artık çok zordur. Otoriter rejim, aynı zamanda, bir siyasal baskı rejimidir. Baskının da biçimi ve araçları değişebilir. Otoriter rejimler aynı zamanda totaliter de olabilir.

Totaliterlikte, siyasal iktidarın ölçeği büyür ve genişler. İktidarın ya da devletin denetim alanı ya da karar verici olduğu alan, kamusal kurumların ve kamusal alanın sınırları dışına taşar, özel alana hatta mahremiyet alanına kadar uzanır. İktidarı ellerinde bulunduranlar, siyasal, toplumsal, kültürel hemen her alanda, düzenleyici, denetleyici ve karar verici durumdadırlar. Siyasal iktidarın içeriğinde de bir farklılık söz konusudur; tüm toplumu bir ideoloji üzerinden şekillendirmek amaçlanır. Ölçeğin genişlemesinin temel nedeni de burada yatar zaten. Bu ideoloji var olan sistemi köklü bir biçimde değiştirme isteğinde olabileceği gibi, var olanın yeniden üretilmesinde ya da var olanın meşrulaştırılmasında bir işlev de görebilir.”[222]

Evet coğrafyamızda AKP/ Erdoğan pratiğinde somutlanan “olağanüstü devlet biçimi”, otoriterlikten totalitarizme doğru ilerlerken durumu(muzu)n vahameti şu: “Tanrı olduğunu iddia eden insanların çoğu ruh hastalıkları tedavisine gönderilir. Oysa diktatörler arasında kendini tanrı sanmak son derece yaygındır.”[223]

Bu eğilim(ler)i, yalakalarının icraatlarıyla[224] Erdoğan’da da görmeniz mümkündür.

Mesela 1930’dan 1961’e değin Dominik Cumhuriyeti’nin diktatörü Rafael Leonidas Trujillo Molina, başkentte üzerinde “Dios y Trujillo” (Tanrı ve Trujillo) yazan devasa bir neon pano yaptırdı. Ülkenin kiliseleri “Dios en cielo, Trujillo en tierra” (Gökyüzünde tanrı, yeryüzünde Trujillo) sloganını yazmak zorundaydı.

Bir örnek de Haiti’den: François Duvalier kendisini ülkesinin dini Vodoo’nun en ulu kişisi ilan etmişti.

İstisnasız tüm “ulular” ihale ya da halk onayına gerek duymaksızın devasa kuleler, saraylar, anıtlar ve benzeri “çılgın projelere” girişirler. Örnek çok: Fildişi Sahili diktatörü Félix Houphouët-Boigny dünyanın en büyük kilisesini yaptırdı; tam 7 bin kişilik kilise genellikle boş. Saparmurat Niyazov Türkmenistan’ın milyarlarca petrol dolarını başkent Aşkabat’ı beyaz mermerden bir kente dönüştürmek için harcadı. Şimdi Türkmen halkı ışıltılı kentte aç oturuyor.

Ayetullah Humeyni, İran’da yönetimi ele geçirdikten sonra müziği yasakladı. “Müzik dinleyeni aptallaştırır, beyni tembelleştirip sersemletir” diyordu. Ancak her despot gibi koyduğu yasağına kendisi uymak zorunda değildi; torunu piyano dersi alıyordu ama o günlerde devrim muhafızları evlere baskın yapıp kasetçalarlara ve müzik aletlerine el koyuyordu.

Sporla devam ediyoruz. Diktatörler illa ki iyi sporculardır. O ülkede en popüler spor ne ise o konuda özellikle iyidirler hatta en iyi onlardır. Futbolsa futbolcudur, hem de kaptandır.

Uganda diktatörü İdi Amin, durup dururken ülkenin en iyi boksörlerinden ve milli takım antrenörü Peter Seruwagi ile boks maçı yapmak için diretmişti. Maç yapıldı. Ertesi gün Uganda medyası ulu liderlerini “yılın boksörü” ilan ettikleri haberde hakemin “Seruwagi’nin daha fazla yumruk yememesi için maçı durdurmak zorunda kaldıklarını” iftiharla yazdı.

Bitmedi. Spor önemli. Türkmenistan’ın diğer diktatörü Gurbangulu hem tekvando hem judoda siyah kuşak sahibiydi. Bu ona yetmedi, ülkesinde düzenlenen ilk otomobil yarışında piste çıkmak için ısrarcı oldu; tabii hız testinde tüm yarışmacıları kolayca geçti. Medya bu başarıyı yere göğe sığdıramadı.

Özetle kısa unvanların günlük yaşamı kolaylaştırdığı açık çünkü halk tabakaları ve özellikle yakın çevredeki dalkavukların sıklıkla bu unvanları anmaları gerekiyor, bu kısa unvan listesi ise uzar gider: “Führer”, “Il Duçe”, “Şef”, “Beyefendi”, “Büyüğümüz…”[225]

O hâlde antropolog Jenny White’in, ‘Müslüman Milliyetçilik ve Yeni Türkler’ başlıklı yapıtında, “İster bir Erdoğan, ister bir Atatürk olsun” tek-adam otokrasisi, otoriterlik, farklı olana karşı yaygın toleranssızlık, kadınlara ve azınlıklara karşı düşmanca normlar yer alıyor,”[226] saptaması eşliğinde anımsatalım:

  1. i) ABD’nin eski büyükelçileri Morton Abramowitz ve Eric Edelman’ın başkanlığında hazırlanan raporda, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e benzetilen” Erdoğan için raporda, “seçilmiş bir sultan” ve “İslâmi Franco” ifadeleri kullanılıyor![227]
  2. ii) Avrupa Parlamentosu’nun Sosyalist Grup Başkanı Hannes Swoboda, “Erdoğan yeni tür otokrat lider,”[228] diyor!

iii) Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, “Erdoğan’ın otoriterleştiği”ni[229] belirtiyor!

  1. iv) Tarhan Erdem, “Erdoğan Çankaya’ya çıkarsa, başbakanlık koltuğunda kızı bile otursa, çatışma yaşamaları kaçınılmaz,” diyor![230]
  2. v) “Açılmış soruşturmaların sayısı bile ülkemizde otoritarizmin sürekliliğini ve son yıllardaki gözle görülür artışını betimliyor. Otoriter zihniyet, dünyanın her yerinde gençlikten şüphelenir. Gençlerin nizama sokulması, disiplin altına alınmalarına büyük önem verir. Genç olmanın anne-baba otoritesini doğal olarak sorgulamayı da içermesi, muhafazakâr zihniyette huzursuzluk kaynağıdır. Anne-baba otoritesini sorgulayan, müesses nizamı da sorgulamaya başlar. Gençlik sıkı denetim ve gözetim altına alınmalıdır. Türkiye’de farklı ve hatta birbiriyle zıt gibi gözüken otoriter siyasal akımların, gençliği nizam ve intizam altında tutma konusunda hep fikir birliği içinde olmaları bu bakımdan anlamlıdır.

Bu zihniyetin zirve noktalarından biri olan YÖK’ün 1985’te çıkardığı Öğrenci Disiplin Yönetmeliği, bir başeserdi. Bu yönetmelik 2012’ye kadar üniversite gençliğini disiplin altında tutmak için var gücüyle çalıştı. Yönetmeliğin verdiği yetkileri kullananlar on binlerce öğrenciyi damgaladı, dışladı, onların hayatlarını kararttı… Açılmış soruşturmaların sayısı bile ülkemizde otoritarizmin sürekliliğini ve son yıllardaki gözle görülür artışını betimliyor. 144 üniversitede 2000 yılında 2601 öğrenci hakkında disiplin soruşturması açılmış. Bu sayı 2005’te 3625, 2011’de 5071 olmuş. 2008/2009’da soruşturma sayısında anlamlı bir sıçrama olduğu görülüyor”![231]

  1. vi) Yolsuzluk operasyonu sonrası sürekli iç-dış düşman yaratan, uçuk yalanlar ortaya atan Erdoğan’ın söylemleri ile Hitler-Goebbels teknikleri bakın ne kadar uyumlu.[232]

 

BENZERLİK(LER)
Hitler’e göre “Yargı devlet hayatının efendisi olamaz, devlet politikasının hizmetkârı olmalıdır.” Erdoğan bu konuyla ilgili 14 Ocak 2014’te, “Millete rağmen karar vermez veremez. Yargı milletin seçtiği hükümete, siyasete, Meclis’e, milli iradeye istikamet çizemez,” demişti.
Goebbels, “Rakibinin prestijini azaltıyorsa ve senin amacına destek veriyorsa, hasmın propaganda malzemesini de kullanabilirsin,” diyor. Erdoğan faşizan uygulamalarını örtbas etmek için, kendisine yönelen “faşist” ithamlarını geri çevrimek için, CHP’nin ve diğer muhalif unsurların ne kadar faşist olduğunu anlatıyor. Tarihsel örneklerle her güncel olayı İsmet inönü’ye bağlıyor.
Goebbels’e göre “Yaptığın propaganda sayesinde insanları ve olayları ayırt edici sloganlar ve ifadelerle yaftalamalısın!” Erdoğan’a göre Gezi direnişine katılanlar “çapulcu”, Hopa’da kendisini protesto edenler “eşkıya”, içki içen herkes “ayyaş”…
Hitler taktiğine göre iç ve dış düşman yaratma çok önemidir. Hitler, Alman halkına sürekli Nazi Partisi’nin ve Almanya’nın yabancı ve iç düşmanlara (özellikle Yahudiler) karşı yaptığı mücadele hatırlatılırdı. Erdoğan’a göre kendisinin de bağlı olduğu emperyalist güçler ona ve tabii ki ülkeye komplo kuruyor, halkın tepkisi doğal değil, Almanya THY güçlendiği için Türkiye’ye karşı, içeride kendi beslediği Cemaat güçleri artık paralel bir iç mihrak ve Gezi direnişçileri ise hain.
Örneğin, korkuya başvurma genel nüfusta korku yaratarak bir konuya destek sağlamayı amaçlayan Joseph Göbbels, Teodore Kaufman’nın “Almanya yok olmalı” sözlerini sürekli kullanarak Müteffiklerin Alman halkını yok etmeyi amaçladığını iddia eder. Erdoğan’ın gazetesi Yeni Şafak’a göre “İsrail aşırı sağına ve Neo-Con ırkçılara çalışan Morton Abramowitz, Eric Edelman ve Blaise Misztal, Türkiye’ye karşı çirkin bir kampanya başlattı.” Bu çevreler Erdoğan’ı düşürüp Türkiye’yi İsrail safına çekip parçalayacak.
Hitler’e göre “Söylediğiniz yalan ne kadar büyük olursa o kadar etkili olur ve insanların o yalana inanması o kadar kolaylaşır.” Kabataş’ta taciz edilip, üzerine idrar yapılan bir kadın hikâyesi “bu kadar da büyük yalan olmaz” mantığı ile pek çok kişi tarafından sorgulanmadan kabul edildi. Bu söylemle sokaklarda infial ve iç çatışma olmaması ise bir mucizeydi.

 

vii) Ve nihayet Başbakan Ahmet Davutoğlu, AİHM’in din dersi kararını da şöyle yorumluyor: “Bu ders bütün dinleri anlatacak şekilde veriliyor. Ateist bile din bilmeli”![233]

Daha fazla söze hacet var mı?

 

  1. AYRIM: “KRAL (BU KADAR DA!) ÇIPLAK” İSE…

 

“Kral (bu kadar da!) çıplak”ken; Mine Söğüt ekliyor: “Evet, bizim kral çatlak! Hem de çok tehlikeli bir çatlak.”

AKP/ Erdoğan pratiğinde somutlanan, devletin monolitik, toplumun korporatif örgütlenmesini hedefleyen İslâmcı “olağanüstü devlet biçimi”, otoriterlikten totalitarizme doğru ilerlerken; kapitalist düzenin sınırlarında kriz(leri) yönetme modeli tükenirken, ortada bunun yedeği de yok. Coğrafyamızda artık -Alan Badiou’nun işaret ettiği gibi,- “şeylerin durumunu olduğu gibi bırakan,” yaklaşımının dışında yeni bir seçenek gerekiyor.

Çünkü Levent Gültekin’in, “Her yere ‘Huzur İslâm’da’ yazarken, İslâmcılar olarak, toplumsal huzursuzluğun kaynağı hâline geldik. Dindarların iktidarında bu ülkenin çocukları öldürülüyor. Bu iktidar döneminde hak, hukuk, adalet hiç olmadığı kadar yara aldı… Bu topluma bir vaadimiz vardı: Memlekete huzur getirecektik. İslâm hâkim olunca, mesele kalmayacaktı. Adaleti, saygıyı, paylaşmayı bütün ülkeye yayacaktık. Bize yapılan baskıyı, ötekileştirmeyi, dışlamayı kimseye yapmayacak, önyargıları kıracaktık. Herkesle bir duygu ve düşünce birliği kuracaktık. Ticaretimizde asla hile yapmayacaktık. Devlet yönetiminde merhameti, kardeşliği, eşitliği esas alacaktık. Bütün bunları gerçekleştirmek için yıllarca çalıştık, çabaladık. Bu arzumuza ulaşmak için TV’ler kurduk, gazeteler çıkardık. Okullar açtık, vakıflar organize ettik. Fakat geldiğimiz nokta ortada. Hiçbir vaadimizi gerçekleştiremiyoruz,”[234] diye betimlediği yolsuzluk ve yalanın korku imparatorluğunda, Murat Aksoy’un ifadesiyle, “Devlet değil sahibi değişti.”[235] Yani kapitalizm yerli yerinde…

Bu durumda AKP/ Erdoğan şebekesine karşı mücadele kapitalizme karşı mücadeleden soyutlanmamalıdır.[236]

Ayhan Bilgen’in, “Gidecekse de vuruşa vuruşa gidecek, kalacaksa da bunu vuruşmaya borçlu olacak,”[237] saptamasıyla karakterize olan AKP/ Erdoğan şebekesi, çatışmadan gitmez.

AKP/ Erdoğan şebekesinin varlığı şiddeti artırıp körüklerken; toplumsal direniş ve itiraz yükseldikçe de şiddetin dozu, kapsamı artacaktır.

AKP/ Erdoğan şebekesini dizginleyecek tek güç emek/özgürlük/eşitlik eksenli toplumsal muhalefettir. Başka türlüsü de mümkün değildir.

Bu noktada Ergin Yıldızoğlu’nun, “AKP’nin ve liberallerin Cumhuriyet öncesine dönme arzusu gerçekleşecek bir şey değildir”;[238] Oğuzhan Müftüoğlu’nun, “Erdoğan uzatmaları oynuyor. AKP değilse bile Erdoğan’ın miadı doldu. Kullanacağı insanları kullanacak, iktidar gücünü kullanacaktır. Ama tarihsel olarak ortaya çıkan bu durumun sonucu değiştireceğini zannetmiyorum,”[239] türünden saptamaları iyimser genellemelerdir. Ancak pratik bu “iyimser genellemeler”le anlamdırılamayacak kadar giriftir; daha da giriftleşecektir…

Kimi “beklentiler”e göre, AKP/ Erdoğan şebekesi bir “ABD operasyonu” izale edilebilecektir.

Buna göre ABD’deki etkili düşünce kuruluşları Erdoğan’ın, “Kontrol edilemez hâlde olduğu”nu[240] savunurken; ‘Council on Foreign Relations’ın üst düzey Ortadoğu uzmanı Dr. Steven Cook’un, “Erdoğan’ın Washington’daki şöhreti hiç eskisi gibi değil. Geçmişte Erdoğan’a saygı duyulurdu. Bence bu artık kalmadı,”[241] saptamaları önemliyken; nihayet ‘The Wall Street Journal’ de, “İncirlik yaklaşık 60 senedir ABD güçlerine ev sahipliği yaptı ancak belki de İncirlik’i Kuzey Irak’taki Kürt topraklarında bulunan bir hava üssüyle değiştirmenin zamanı geldi. Amerika’nın artık Ankara’da arkadaşları olmayabilir ancak bu Orta Doğu’da başka bir seçeneğimiz kalmadı anlamına gelmiyor,”[242] demesi Erdoğan’ın “ipinin çekilmesi” yakındır…

Ancak bu böyle olsa da, yani Erdoğan -ABD merkezli bir manevra sonucu- gitse de, zihniyeti ve ektikleri hasılı siyasal kültürü yerli yerinde kalacaktır.

Unutulmasın: John Tomlinson’ın ifadesiyle, kültür bir “alınyazısı” değil, bir “karar meselesi”yken;[243] asıl mesele de Erdoğan değil, bu iklimdir!

Ve bu iklim ancak emek/ özgürlük/ eşitlik eksenli bir toplumsal başkaldırı dönüştürebilir!

 

29 Eylül 2014 13:36:15, Çeşme Köyü.

 

N O T L A R

[1] 22 Kasım 2014 tarihinde ‘Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi’nin düzenlediği ‘Rejim, İslâmileşme ve Ortadoğu’ başlıklı sempozyuma sunulan tebliğ… Kaldıraç, No:162, Aralık 2014…

[2] Enver Gökçe.

[3] Ersin Çahmutoğlu, “Marks’ı Bile Kıskandıran Sessiz Devrim!”, Yeni Şafak, 16 Temmuz 2014, s.12.

[4] George Orwell, 1984, çev: Celal Üster, Can Yay., 2000.

[5] Tony Judt, Kötülük Kol Gezerken, Çev: Dilek Şendil, Yapı Kredi Yay., 2012.

[6] “Derin Yapıyı Sıfırlamak Mümkün Değil”, Radikal, 22 Aralık 2012, s.16.

[7] Stefan Zweig, Vicdan Zorbalığa Karşı ya da Castellio Calvin’e, Çev: Zehra Kurttekin, Can Yay., 2014.

[8] Ahmet İnsel, “Şef’in Memleketinde Keyfi Yasak”, Radikal İki, 4 Mayıs 2014, s.1-8.

[9] Abdullah Karakuş, “Unutmayın Işık Doğudan Yükselir”, Milliyet, 25 Eylül 2013, s.22.

[10] Burhanettin Duran, aktaran: Ali Bayramoğlu, “Diktatörlük Zırvalıkları ile Otoriterlik Hâlleri Arasında”, Yeni Şafak, 30 Mayıs 2014, s.3.

[11] İsmail Kapan, “Siz Hâlâ Yolsuzluk mu Diyorsunuz?!”, Türkiye, 18 Ocak 2014, s.13.

[12] Orhan Miroğlu, “Sınıfı Süslemiyoruz, Değiştiriyoruz!”, Star, 17 Ekim 2013, s.16.

[13] Sibel Oral, “Murat Belge: ‘Paket’, Sınıfımızı Süslüyoruz Hareketi”, Radikal Kitap, Yıl:2, No:656, 11 Ekim 2013, s.8-10.

[14] Aybars Yanık, “… ‘Parya’dan ‘Muktedir’e…”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:687, 16 Mayıs 2014, s.22-23.

[15] “Erdoğan ‘Frikik Ustası’ Çıktı”, Cumhuriyet, 18 Eylül 2014, s.7.

[16] Boris Kálnoky, “Erdoğan İslâmcı Atatürk Olma Yolunda!”, 28 Temmuz 2014… http://www.sendika.org/2014/07/erdogan-İslâmci-ataturk-olma-yolunda-boris-kalnoky/

[17] Ergin Yıldızoğlu, “Hükümet – Gezi – Devlet”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2013, s.4.

[18] Tuğba Kaplan, “AK Kemalizm’e Doğru”, Zaman, 16 Şubat 2014… http://www.zaman.com.tr/pazar_ak-kemalizme-dogru_2199779.html

[19] Zaman, 16 Şubat 2014… http://www.zaman.com.tr/pazar_ak-kemalizme-dogru_2199779.html

[20] Semra Somersan, “Faili Meçhuller: 2000- 2014”, Taraf, 11 Haziran 2014, s.11.

[21] Hüseyin Özay, “Muhalif Memura 3’lü Fişleme Dönemi”, Taraf, 10 Haziran 2014, s.5.

[22] Leyla Tavşanoğlu, “Jason Isaacson: Erdoğan Zaptedilemiyor”, Cumhuriyet, 29 Haziran 2014, s.14.

[23] Aysel Alp, “Arınç’ın Hafızalara Kazınan Cümleleri”, Hürriyet, 27 Aralık 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25455192.asp

[24] Melih Pekdemir, “Şaptan Şeker veya AKP’nin Kürt Kontrpolitikası”, Birgün, 9 Haziran 2014, s.9.

[25] Emine Kaplan, “Seçim Bitti Şahinleşti”, Cumhuriyet, 17 Ağustos 2014, s.4.

[26] Geçerken aktaralım: BDP Muş Milletvekili Demir Çelik’in, terör tazminatları ile ilgili Meclis Başkanlığı’na sunduğu yazılı soru önergesini İçişleri Bakanı Güler yanıtlarken verdiği bilgiye göre. Kanunun 27 Temmuz 2004’te yürürlüğe girmesinin ardından ölüm, yaralanma ve sakatlanma, taşınır ve taşınmaz mallardan oluşan zararlar ile tarım ve hayvancılıkla ilgili zararlar ve mal varlıklarına ulaşamamaları nedeniyle zarara uğrayan 363 bin 826 mağdur, Zarar Tespit Komisyonlarına başvurdu. Bu başvurulardan 325 bin 263 mağdurun başvurusu sonuçlanırken, 173 bin 482’sine toplam 3 milyar 53 milyon 472 bin 759 TL ödenmesi kararlaştırıldı. Belirlenen tutarın 3 milyar 16 milyon 512 bin 916 TL’si ödenmek üzere valiliklere gönderildi. (Namık Durukan, “9 Yılda Toplam 3 Milyar Lira Terör Tazminatı Ödendi”, Milliyet, 7 Eylül 2013, s.16.)

[27] “Bu Açıklama Herkese Bir Ah Çektirdi”, http://www.sabah.com.tr/Gundem/2013/11/20/bu-aciklama-herkese-bir-ah-cektirdi

[28] Remzi Budancir, “Kürtlerin, Bağımsız Devlet Kurma Hakkı Var”, Taraf, 8 Temmuz 2014, s.7.

[29] Cuma Çiçek, “Kürt Hareketi ve İslâmi Meydan Okuma”, Radikal İki, 3 Kasım 2013, s.3.

[30] Karayılan: Süreç Bitmiştir, Son Söz Öcalan’ın”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2014, s.6.

[31] “AKP’nin 12 Maddelik Ekonomi ‘Masalı’…”, Birgün, 28 Temmuz 2014, s.10.

[32] Bekir Coşkun, “Geometri”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2013, s.3.

[33] Yalçın Doğan, “Bunun Adı ‘İstikrar’…”, Hürriyet, 27 Ağustos 2014, s.16.

[34] “Yabancılar AKP Döneminde 128 Milyar Dolar Götürdüler”, Birgün, 29 Temmuz 2014, s.6.

[35] Kadir Cangızbay, AKP, Ilımlı İslâm, Neo-liberalizm, Kolektif, Editör: Fikret Başkaya, Ütopya Yay., 2013.

[36] İktidarın Şiddeti-AKP’li Yıllar, Neo-liberalizm ve İslâmcı Politikalar, Hazırlayan: Simten Coşar, Gamze Yücesan-Özdemir, Metis Yay., 2014.

[37] Ali Sirmen, “Nasıl Sınıfta Kalır Bir Toplum?”, Cumhuriyet, 13 Mart 2012, s.13.

[38] Geçerken Nahuel Moreno’nun, “Faşizmle tartışılamaz zira politik ve entelektüel bir akım değildir. Faşizm yalnızca onların kullandığı metotlarla sokakta yenilgiye uğratılabilir,” uyarısının altını özenle çizmeliyim.

[39] AKP’den ayrılan Kütahya Milletvekili İdris Bal’ın, “Demokratlık öyle bir şeydir ki; zayıf iken herkes demokrattır. Esas demokratlık güçlü olduğunuzda, korkularınız sona erdikten sonra ortaya çıkar,” (“İdris Bal: Çok Pis Bir Oyun Bu!”, Cumhuriyet, 5 Aralık 2013, s.4.) saptaması sakın ola “es” geçilmemelidir…

[40] Numan Kurtulmuş’un AKP’ye katılma kararı vermesinin ardından dönemin HAS Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu’na göre, Kurtulmuş’un, eskiden “firavun” dediği Erdoğan’ın partisine geçişinin ardında “Bir şey olamadım” psikolojisi var. (“Büyük Türkiye Yalan”, Taraf, 19 Temmuz 2012, s.12.)

[41] Tarık Işık, “AKP Oylamada Şaşırdı!”, Radikal, 9 Temmuz 2013, s.12-13.

[42] Can Hacıoğlu, “AKP’li Başkanın Hayali ‘Padişah Erdoğan’…”, Cumhuriyet, 9 Ağustos 2014, s.4.

[43] Cüneyt Özdemir, “Yuh Çekersen Tokadı Yersin!”, Radikal, 18 Mayıs 2014, s.8.

[44] “AKP’den Yumruk ve Tekme Savunması: Yumruk Görüntüsü Yok Müşavir Dayak Yedi”, Radikal, 17 Mayıs 2014, s.11.

[45] Ali Topuz, “Düşene Devletlû Tekmesi, Konuşana Başbakan Sillesi”, Radikal, 16 Mayıs 2014, s.14.

[46] Yılmaz Özdil, “Biber Gazımız Organik Bebek Mamamız GDO’lu”, Hürriyet, 30 Mayıs 2014, s.3.

[47] Bahar Atakan, “Risale-i Nur’u Devlet Basacak”, Milliyet, 8 Temmuz 2014, s.18.

[48] Alican Uludağ, “Ödül Gibi Atamalar”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2013, s.4.

[49] “Trabzon’da Cihatçı Suudi Şeyh’ten Skandal Vaaz”, Cumhuriyet, 29 Ağustos 2014, s.8.

[50] Seyfettin Mete, “Çorum’da 1.5 milyon TL’lik Tuvalet”, Cumhuriyet, 20 Temmuz 2013, s.3.

[51] Ali Açar, “Önce Karar Sonra Soruşturma”, Cumhuriyet, 25 Eylül 2013, s.3.

[52] “Duman’ın Otel Muamması”, Milliyet, 12 Ağustos 2013 … http://magazin.milliyet.com.tr/duman-in-otel-muammasi/magazin/detay/1748532/default.htm

[53] “RTÜK’ten ‘Piyanist’e’ Ceza”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2014, s.3.

[54] “TRT’de Skandal ve Sonuç”, Hürriyet, 26 Ocak 2014… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25656223.asp

[55] “TRT de Utanmadı RTÜK de”, Cumhuriyet, 10 Temmuz 2014, s.5.

[56] “Yandaş Gazetelere 4 Ayda 13 Milyon”, Birgün, 10 Haziran 2014, s.7.

[57] Selahattin Budakoğlu-Faruk Kahraman “Vardar Ovası’na Rakı Vetosu”, Hürriyet, 9 Ağustos 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24485850.asp

[58] Işıl Arslan- Mehmet İnan, “Arınç: Kadınlar Herkesin İçersinde Kahkaha Atmayacak”, Hürriyet, 29 Temmuz 2014… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/26903012.asp

[59] “Sadık Yakut: Kızlı-Erkekli Eğitim Yanlış”, ntvmsnbc, 20 Kasım 2013… http://www.ntvmsnbc.com/id/25480907/

[60] Bülent Sarıoğlu, “Öğrenciler Sirke Neden Gidemedi”, Hürriyet, 25 Kasım 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25206652.asp

[61] “Bülent Arınç Dizileri Eleştirdi: Gündemi Viski Bardağı Öğrenci Eteği”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2013, s.8.

[62] Cavit Akgün, “Muğla’da Başbakan Öncesi ‘Etek Boyu’ Tartışması”, Hürriyet, 1 Aralık 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25247816.asp

[63] Işıl Arslan- Selahattin Budakoğlu, “Mini Etekli Tabela İndirildi”, Hürriyet, 10 Aralık 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25323296.asp

[64] “Cemaate Vergi ‘Rutini’ Başladı”, Taraf, 30 Kasım 2013, s.7.

[65] Özcan Yaşar, “THY’den ‘Today’s Zaman’ Gazetesine Ambargo”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2013, s.4.

[66] Ayşe Arman, “Metin Feyzioğlu: Dikkat! ‘İleri Fişlenme’ Dönemi Başladı”, Hürriyet, 5 Mart 2014, s.7.

[67] Fırat Kozok, “Arnavut Kaldırımının Kabahati mi?”, Cumhuriyet, 23 Mayıs 2013, s.6.

[68] Mahmut Lıcalı, “Sanki Milletvekili!”, Cumhuriyet, 12 Nisan 2013, s.8.

[69] “Dil Bilmeyen Basın Ataşesi”, Cumhuriyet, 12 Mart 2013, s.5.

[70] Emre Döker, “Araştır(ma) Görevlisi”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2013, s.3.

[71] Emre Döker, “Okul Yöneticisi Sınavı: Yandaşa Bir ‘Söz’ Yetiyor”, Cumhuriyet, 15 Eylül 2013, s.9.

[72] İsmail Saymaz, “Van’ın Festus’u: Yabancılar Şubesi’nde Dövülen Çocuk Öldü”, Radikal, 18 Haziran 2014, s.6.

[73] Sümeyra Tansel, “Bunun Adı Irkçılık”, Taraf, 1 Aralık 2013, s.4.

[74] “Agos ve Akın’a Tehdit”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2014, s.12.

[75] Kayhan Ayhan, “Hasan Ferit Merkezi Kapatılıyor”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2014, s.13.

[76] Sibel Bahçetepe, “Cami Yapmak İçin Okul Yıktılar”, Cumhuriyet, 29 Temmuz 2014, s.8.

[77] “Isparta Belediyesi’nin Vahşeti”, Taraf, 1 Aralık 2013, s.4.

[78] Mehmet Tezkan, “Polis Devletinin Gövde Gösterisi”, Milliyet, 2 Haziran 2014, s.5.

[79] Alican Uludağ, “Emniyet’ten Basına Suçlama”, Cumhuriyet, 9 Aralık 2013, s.8.

[80] Mahmut Lıcalı, “Polisin Psikolojisi Bozuk”, Cumhuriyet, 11 Nisan 2013, s.7.

[81] Mehmet Tezkan, “Polis Devleti… Toma Cumhuriyeti”, Milliyet, 22 Mayıs 2014, s.7.

[82] Çiğdem Toker, “Devletin ‘Özel Şiddet’ Harcaması: 701 Milyon TL”, Cumhuriyet, 3 Şubat 2014, s.10.

[83] Şükran Soner, “Örtülü Ödenek, Suriye, Gaz Harcamaları Patlıyorsa…”, Cumhuriyet, 19 Eylül 2013, s.11.

[84] Türker Karapınar, “MİT Doğrudan Alım Yapacak”, Milliyet, 16 Mart 2014, s.19.

[85] “Türkiye’nin Askeri Harcaması Arttı”, Birgün, 15 Nisan 2014, s.11.

[86] “Vur Emri Gibi!”, Cumhuriyet, 24 Mayıs 2014, s.6.

[87] Damla Yur, “Biber Gazı Bir Can Daha Aldı!”, Milliyet, 31 Mayıs 2014, s.14.

[88] Veysi Polat, “Lice’de Kanas da Kullanılmış”, Radikal, 29 Nisan 2014, s.6-7.

[89] “İzmir’de Koruma Terörü”, Radikal, 18 Mart 2014, s.11.

[90] İbrahim Emül, “… ‘Hırsız Var’ Pankartı Açana İşkence: Kelepçelendim, Copla Dövüldüm, Kafama Silah Dayandı”, Radikal, 5 Mart 2014, s.7.

[91] “Polisin 10 Yaşındaki Çocuğu Vurduğu An”, Cumhuriyet, 27 Mart 2014, s.8.

[92] Burcu Karakaş, “Yerden Sektirerek Attım”, Milliyet, 10 Temmuz 2014, s.25.

[93] “İbrahim’in Elleri Sağlam, Yanında Gaz Kapsülleri Var”, Radikal, 17 Haziran 2014, s.6-7.

[94] Kemal Göktaş, “Mermi Tesadüfen Cemevine Düşmüş”, Milliyet, 10 Temmuz 2014, s.25.

[95] “Uğur Kurt’un Öldürülmesinde Yeni Görüntü: Polis Uyarıya Aldırmamış”, Cumhuriyet, 4 Temmuz 2014, s.9.

[96] Mert Taşçılar, “… ‘Beyaz Toros’ Bu Kez Tuzluçayır’da”, Cumhuriyet, 8 Ocak 2014, s.3.

[97] İsmail Saymaz, “Grup Birbirini Vurdu”, Radikal, 20 Haziran 2014, s.8-9.

[98] Faruk Çuhadaroğlu, “Polisten Sendikacıya Dayak İddiası”, Hürriyet, 26 Ocak 2014… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/25657870.asp

[99] “O Polis Açığa Alındı”, Cumhuriyet, 19 Eylül 2013, s.8.

[100] Derya Kaya, “633 Çocuk ‘Devlet Dersinde’ Öldü”, Evrensel, 20 Nisan 2014, s.3.

[101] Figen Atalay, “Utanç Rakamı: 633”, Cumhuriyet, 21 Nisan 2014, s.7.

[102] http://www.baransav.com/?Syf=26&Syz=341698&/GEZ%C4%B0DEN-%C3%96NCE,-GEZ%C4%B0DEN-SONRA

[103] “Polise Elektroşok Silahları Dağıtıldı: İşkence Aleti Gibi”, Cumhuriyet, 12 Ekim 2013, s.8.

[104] Damla Yur, “Orantısız Kullanılırsa İnsana Zarar Verebilir”, Milliyet, 13 Ekim 2013, s.17.

[105] Ayşe Sayın, “Her Ölüme Bir Bahane”, Cumhuriyet, 29 Eylül 2012, s.9.

[106] Mustafa Çakır, “En Suskunu Erdoğan”, Cumhuriyet, 13 Aralık 2013, s.4.

[107] Fırat Kozok, “AKP’ye 1 Saat, Muhalefete 13 Dakika!”, Cumhuriyet, 4 Mart 2014, s.6.

[108] Oya Armutçu, “TRT’den AKP’ye 13 Saat Muhalefete 48 Dakika”, Radikal, 13 Mart 2014, s.14.

[109] Fırat Kozok, “Kamu Reklamı Yandaşa”, Cumhuriyet, 18 Şubat 2014, s.6.

[110] Fırat Kozok, “Dış Yapımlara Servet Gitmiş!”, Cumhuriyet, 5 Ağustos 2013, s.5.

[111] Mahmut Lıcalı, “Şükür Sponsor Olmuşlar”, Cumhuriyet, 18 Haziran 2013, s.11.

[112] Neşe Karanfil, “Gizli Hizmet Gideri: 873 Milyon Lira”, Radikal, 17 Eylül 2013, s.23.

[113] “En Çok ‘Örtülü’yü O Kullandı”, Cumhuriyet, 10 Ağustos 2014, s.11.

[114] Fırat Kozok, Örtülü de Tarihi Rekor”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2013, s.8.

[115] Fırat Kozok, “Örtülü Ödenek Rekor Kırdı”, Cumhuriyet, 14 Mayıs 2014, s.7.

[116] “Show TV’yi Gözü Kapalı Verdiler”, Taraf, 2 Haziran 2013, s.7.

[117] Hüseyin Özay, “600 Milyonluk Show TV 400 Milyona Nasıl Satıldı”, Taraf, 20 Eylül 2013, s.6.

[118] Mahmut Lıcalı, “Hazine Arazilerini Yok Pahasına Sattılar: Dönümü 1960 TL”, Cumhuriyet, 12 Ağustos 2013, s.5.

[119] “En Ucuza Ankara Gitti”, Cumhuriyet, 12 Ağustos 2013, s.5.

[120] Baskın Oran, “Erdoğan, Müslüman mıdır?”, Radikal İki, 29 Aralık 2013, s.4.

[121] Can Dündar, “Villalara Uzanan 5 Telefon”, Cumhuriyet, 6 Ağustos 2014, s.6.

[122] Aykut Küçükkaya, “Rüşvet Alan Adam Hacca Gidebilir mi?”, Cumhuriyet, 27 Nisan 2014, s.8.

[123] Koray Çalışkan, “AKP’ye Artık İslâmcı Demeli”, Radikal, 22 Kasım 2013, s.13.

[124] Ezgi Başaran, “Hayreddin Karaman: Dışlanmamın Altında Yatan Gerçek Başka”, Radikal, 16 Mayıs 2011, s.10-11.

[125] Orhan Bursalı, “RTE Biraz IŞİD mi?”, Cumhuriyet, 7 Ağustos 2014, s.6.

[126] “IŞİD AKP’lileri İkiye Böldü”, Cumhuriyet, 27 Eylül 2014, s.7.

[127] Çiğdem Toker, “Peki ya Fetva Makamının Hesapları?”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2013, s.12.

[128] Deniz Kavukçuoğlu, “Dindarlıktan Dinciliğe”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2013, s.15.

[129] Tuğba Tekerek, “Prof. Dr. Yaşar Sarıbay: Her Şey ‘Allah Rızası’ İçin”, Taraf, 3 Mart 2014, s.9.

[130] Kanat Atkaya, “Muhbir Nesil”, Hürriyet, 20 Ağustos 2013, s.7.

[131] Orhan Gazi Ertekin, “Çiftetelli Oynarlar mı?”, Radikal İki, 15 Eylül 2013, s.3.

[132] “… ‘Cin’lere Hoşgörü, Gezi’ye Soruşturma”, Cumhuriyet, 1 Mayıs 2014, s.7.

[133] Sinan Tartanoğlu, “Kitap Okutan Öğretmenlere Soruşturma”, Cumhuriyet, 18 Nisan 2014, s.7.

[134] Mert İnan, “Marmara Dekanı’na Uluslararası Tepki”, Milliyet, 31 Mayıs 2014, s.14.

[135] Selda Güneysu, “… ‘Ahlâklı Tiyatro’dan Sonra ‘+18’lik Sinema”, Cumhuriyet, 25 Aralık 2013, s.15.

[136] “İlk işi ‘Gezi’yi ‘Gazi’ Yapmak Oldu”, Cumhuriyet, 12 Mayıs 2014, s.8.

[137] Murat Deliklitaş, “Tophane’de Sanat Galerisine Saldırı”, Hürriyet, 10 Mayıs 2014, s.9.

[138] Mehmet Bilber, “… ‘A Takımı Geri Döndü’ İddiası”, Radikal, 3 Nisan 2013, s.9.

[139] Mahmut Lıcalı, “Yeni Türkiye’de Yeni Baskı ve Sansür”, Cumhuriyet, 10 Eylül 2014, s.8.

[140] Sinan Tartanoğlu, “Bakışmak Bile Yasak”, Cumhuriyet, 26 Eylül 2012, s.13.

[141] Duygu Ayber, “Kent Konseyinden Skandal Afiş”, Evrensel, 15 Şubat 2014, s.3.

[142] Ahmet Şefik, “Müftü: Kızlı Erkekli Horon Oynamayın”, Cumhuriyet, 11 Ağustos 2014, s.20.

[143] “Sorun Dekolte Değil Paraymış!”, Milliyet, 24 Ocak 2014, s.14.

[144] Alican Uludağ, “Flört Etme Yanarsın!”, Cumhuriyet, 28 Temmuz 2014, s.5.

[145] Özlem Güvemli, “Hastanede Erkek Yasağı”, Cumhuriyet, 23 Ağustos 2014, s.3.

[146] “Karma Evlere Baskın Yapmak Çoğunluğun Hakkıdır”, Radikal, 8 Kasım 2013, s.12.

[147] Remzi Budancir, “Kadın Başkan Dine Aykırıymış Haberi”, Taraf, 8 Nisan 2014, s.4.

[148] “… ‘Ahlâk Kontrolü Partisi’ Oldunuz”, Radikal, 27 Kasım 2013, s.13.

[149] “Kadına Yönelik Şiddet AKP İktidarıyla Arttı”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2013, s.6.

[150] “TDK Sözlüğünde Şaşırtan Argo”, Hürriyet, 31 Temmuz 2013… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24427221.asp

[151] Ali Açar, “Öğrencilere İhbar Baskısı”, Cumhuriyet, 4 Mart 2014, s.6.

[152] Kayhan Ayhan, “Öğrencilere Öğretmenini ‘İhbar Et’ Baskısı”, Cumhuriyet, 17 Nisan 2014, s.9.

[153] Esra Koçak, “Meyvelere Dua Okuttular”, Birgün, 15 Şubat 2014, s.11.

[154] “Yavru Kurtlar Cuma’da”, Cumhuriyet, 12 Şubat 2014, s.3.

[155] Sinan Tartanoğlu, “Miniklere Fuhuş Misyonu”, Cumhuriyet, 11 Kasım 2013, s.12.

[156] “Beşikte Dini Eğitime Doğru!”, Cumhuriyet, 28 Kasım 2013, s.7.

[157] “İHL’de ‘Kız Öğrencinin Yanına Oturdun’ Dayağı”, Cumhuriyet, 18 Nisan 2014, s.7.

[158] Şebnem Arat, “Kitaptaki Penguene Başörtüsü”, Hürriyet, 12 Mart 2013.

[159] Sinan Tartanoğlu, “Örümcek Adam: Namaz Öğreniyorum!”, Cumhuriyet, 9 Mart 2013, s.7.

[160] Figen Atalay, “Evde Din Eğitimi!”, Cumhuriyet, 20 Kasım 2013, s.10.

[161] Burcu Ünal, “Mimar Sinan’da Şort Kavgası”, Milliyet, 11 Ekim 2013, s.20.

[162] Figen Atalay, “Soruları Başbakan’ın Gözüne Sokmak Gerekir”, Cumhuriyet, 29 Kasım 2013, s.7.

[163] “Bebekleri de Fişlediler”, Cumhuriyet, 3 Nisan 2013, s.3.

[164] Gökçer Tahincioğlu, “Öğrencilerden Sonra Hocalar da Fişlenmiş”, Milliyet, 11 Şubat 2014, s.11.

[165] “Skandal Rapora Tunceli Valiliği’nden İnceleme”, Cumhuriyet, 7 Ocak 2014, s.12.

[166] “Maliye’de ‘Renkli’ Fişlemenin Belgesi Çıktı”, Radikal, 20 Şubat 2014, s.8.

[167] Canan Coşkun, “Bu Ermeni, Şu Alevî…”, Cumhuriyet, 16 Nisan 2014, s.6.

[168] Ayşe Sayın-Fırat Kozok, “Fişlemeyi İtiraf Etti: ‘Herkesi Kodluyoruz’…”, Cumhuriyet, 7 Haziran 2014, s.9.

[169] “… ‘Sarhoş’a Hasta Hakkı Yok”, Cumhuriyet, 9 Mayıs 2014, s.3.

[170] Mesut Hasan Benli, “Diyanet: Özür Dilediyse Tacizci Babayı Affedin”, Radikal, 7 Haziran 2014, s.10.

[171] “Korkak Nesil İstemiyoruz”, Vatan, 23 Temmuz 2013, s.5.

[172] Seyfettin Mete, “Bir Binada 4 Okul”, Cumhuriyet, 21 Eylül 2013, s.9.

[173] Can Hacıoğlu, “Hastanede Kur’an Kursu”, Cumhuriyet, 1 Mart 2013, s.8.

[174] Sinan Tartanoğlu, “İmam Hatiplerde Türkçe Yasaklandı”, Cumhuriyet, 3 Eylül 2014, s.3.

[175] “Rumların Yaptığı Bina İmam Hatip Lisesi Oldu”, Milliyet, 26 Eylül 2014, s.16.

[176] Sinan Tartanoğlu, “MEB Hazırlık Yapıyor: İHL’den Sonra Hafız Liseleri Geliyor”, Cumhuriyet, 14 Kasım 2013, s.7.

[177] Deniz Kavukçuoğlu, “Hipokrat Andı ve Müderris Haydar Efendi”, Cumhuriyet, 28 Haziran 2014, s.13.

[178] “Birbirimizi Sevmediğimizin Haritası”, Yeni Şafak, 3 Ekim 2012, s.23.

[179] “Memlekette Huzur Kalmadı”, Cumhuriyet, 24 Haziran 2014, s.15.

[180] “Freedom House: Türkiye Uzmanımız Korkudan Adını Saklıyor”, Cumhuriyet, 9 Mayıs 2014, s.22.

[181] “Sıfır Demokrasi”, Cumhuriyet, 8 Nisan 2014, s.8.

[182] Cansu Çamlıbel, “Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks: Geriye Gittiniz”, Hürriyet, 14 Nisan 2014, s.16.

[183] Fırat Kozok, “Reklam Dediğin Böyle Olur!”, Cumhuriyet, 29 Temmuz 2013, s.6.

[184] “The Washington Post’ta Erdoğan’a Ağır Eleştiriler”, Cumhuriyet, 27 Mart 2014, s.8.

[185] İklim Öngel, “Kabataş’ın Raporu da Şaibeli”, Cumhuriyet, 19 Şubat 2014, s.7.

[186] Fırat Kozok, “Skandal Yarattı”, Cumhuriyet, 11 Mayıs 2014, s.4.

[187] İsmail Saymaz, “Tekme Atarken Dizi Kızarmış!”, Radikal, 20 Mayıs 2014, s.9.

[188] “Bu Tekme Aklandı”, Cumhuriyet, 19 Haziran 2014, s.3.

[189] “… ‘Hırsız Var’ Sloganı Rıza Sarraf’ın Gücüne Gitmiş”, Cumhuriyet, 21 Haziran 2014, s.9.

[190] Ali Kenanoğlu, “Emniyetin Anayasal Suçu”, Evrensel, 29 Kasım 2013, s.6.

[191] “Başbakan’ın Koruması: 20 Metreye Kadar Her Şeyi Duyarız”, Cumhuriyet, 19 Şubat 2014, s.8.

[192] Emre Döker, “Renklerden Korkuyorlar”, Cumhuriyet, 15 Haziran 2014, s.7.

[193] Meltem Yılmaz, “AKP Döneminde Fuhuş Patladı”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2014, s.18.

[194] “Yılda 300 Bin Çocuk Karakola Düşüyor!”, Evrensel, 20 Ağustos 2014, s.3.

[195] Türker Karapınar, “Kontrgerillayı Bakanlık Bulamadı”, Milliyet, 19 Ocak 2013, s.23.

[196] “Twitter’ı yasaklama girişimi, Erdoğan’ı idollerinden II. Abdülhamit’e daha da mı yaklaştırdı? II. Abdülhamit’in baskı rejiminin ilk kurbanı da ifade özgürlüğü olmuştu.” (Ayşe Hür, “II. Abdülhamit’in ‘Muzır’la Savaşı”, Radikal, 23 Mart 2014, s.22-23.)

[197] “WSJ: Erdoğan En Kararlı Sansürcülerden Biri”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 2014, s.16.

[198] Cemil Ciğerim, “Okulu Boşaltın Cami Yapılacak”, Cumhuriyet, 6 Şubat 2014, s.3.

[199] Sinan Tartanoğlu, “IŞİD İstanbul’da Camileri İşgal Etti”, Cumhuriyet, 27 Temmuz 2014, s.8.

[200] “AKP’nin Listesine Yer Açtılar!”, Cumhuriyet, 22 Ocak 2013, s.6.

[201] “Osmanlı Varisi Türkiye Hâlâ Siyasi Bir Merkez”, Milliyet, 23 Ağustos 2014, s.16.

[202] Yusuf Kaplan, “Osmanlı’nın Gelişi…”, Yeni Şafak, 3 Mart 2013, s.12.

[203] Fehim Taştekin, “… ‘Osmanlı’ Tezkeresi”, Radikal, 5 Ekim 2012, s.11.

[204] “… ‘THY ile Silah Taşıma’ Ses Kaydı Times Gazetesinde”, Cumhuriyet, 19 Mart 2014, s.6.

[205] “Yine Kaçak Türk Silahı”, Cumhuriyet, 26 Ocak 2013, s.12.

[206] “FT: Türkiye ABD’ye Başkaldırıyor”, Milliyet, 14 Mayıs 2013… http://ekonomi.milliyet.com.tr/ft-turkiye-abd-ye-baskaldiriyor/ekonomi/detay/1708425/default.htm?ref=yahoo

[207] “Türkiye Sınır Denetimini Gevşetti”, Cumhuriyet, 20 Eylül 2013, s.12.

[208] “Cihatçıların Reyhanlı Durağı”, Cumhuriyet, 8 Aralık 2013, s.13.

[209] “Türkiye Ücretli Kukla”, Cumhuriyet, 23 Ağustos 2013, s.12.

[210] Emre Kongar, “Yasak Koyma Özgürlüğü(!)”,Cumhuriyet, 27 Eylül 2014, s.2.

[211] Yusuf Kaplan, “Abdülhamid Öldü Ama Abdülhamidler Ölmez!”, Yeni Şafak, 1 Aralık 2013, s.13.

[212] Sedat Ergin, “Erdoğan’ın Çankaya Hedefi: Toplumu Dönüştürmek”, Hürriyet, 18 Temmuz 2014, s.18.

[213] Harold Rhode, The Gladstone Institute, 26 Aralık 2013.

[214] Ertuğrul Özkök, “Bu İstiklal Savaşı Değil İçsavaştır”, Hürriyet, 27 Aralık 2013.

[215] Ergin Yıldızoğlu, “… ‘Diğerleri’ Olarak AKP İktidarı”, Cumhuriyet, 30 Aralık 2013, s.11.

[216] Yakup Kepenek, “Restorasyon”, Cumhuriyet, 25 Ağustos 2014, s.11.

[217] Ergin Yıldızoğlu, “Restorasyon – Korporasyon – ‘İD’…”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2014, s.4.

[218] Ali Topuz, “Yeni Türkiye: Devrim mi, Karşı Devrim mi”, Evrensel Pazar, 17 Ağustos 2014, s.6.

[219] Theodor W. Adorno, Otoritaryen Kişilik Üstüne: Niteliksel İdeoloji İncelemeleri, Çev: Doğan Şahiner, Say Yay., 2011.

[220] Nicolas Poulantzas, Faşizm ve Diktatörlük, Çev: Ahmet İnsel, İletişim Yay., 2004, s. 372-374-375-376.

[221] Enzo Travesto, Savaş Alanı Olarak Tarih, Çev: Osman S. Binatlı, Ayrıntı Yay., 2013.

[222] Kansu Yıldırım, “Prof. Dr. Filiz Zabcı: Otoriterlik ve Totaliterlik Nedir Ne Değildir?”, Birgün Kitap, Yıl:10, No:142, 21 Şubat 2014, s.14-15.

[223] Mikal Hem, Siz de Bir Diktatör Olabilirsiniz, Çev: Deniz Canefe, Paloma Yayınevi, 2013.

[224] En son Maldivler’deki tatil projesi de hayal kırıklığı ile sonuçlanan işadamı Fadıl Akgündüz, Erdoğan’a hitaben yazdığı şikâyet mektubunda “2011 seçimlerimden iki gün önce bana bir ‘suikast trafik kazası’ düzenlendi” iddiasında bulundu. Mektubunu Caprice Termal otelin internet sitesinden basına duyuran Akdüngüz mektubunda zamanında üretmeyi planladığı ‘İmza’ isimli otomobil projesinin milletvekilliği elinden alındığı için yarım kaldığını belirtti ve Maldivler’deki hüsranla sonuçlanan son projesinde de haksızlığa uğradığını belirterek, “Paralel yapının dershanelerle ilgili yapılan yeni düzenleme konusunda hükümete karşı yürüttüğü saldırgan tavrına en net duruşu sergileyen yegâne özel sektör kuruluşu biz olduk… Size kardeşim diye seslenmek istiyorum. Ben sizi seviyorum. Ama eskiden sizi bir seviyor idiysem son iki yıldır bu sevgim 10 kat arttı,” dedi! (“Paralel Yapı Bana Suikast Düzenledi”, 1 Ağustos 2014… http://www.milliyet.com.tr/-paralel-yapi-bana-suikast/ekonomi/detay/1919430/default.htm)

[225] Haluk Kalafat, “Diktatörünüzü Tanıyın”, Radikal Kitap, Yıl:13, No:677, 7 Mart 2014, s.28.

[226] Jenny White, Müslüman Milliyetçilik ve Yeni Türkler, Çev: Çoşkun Taştan-Fuat Güllüpınar, İletişim Yay., 2013.

[227] Duygu Güvenç, “Erdoğan, ‘İslâmi Franco’…”, Cumhuriyet, 16 Mart 2014, s.6.

[228] Cansu Çamlıbel, “II. Erdoğan Otokrat”, Hürriyet, 12 Mayıs 2014, s.18.

[229] İlhan Taşçı, “Sami Selçuk: ‘Samimi Değiller’…”, Cumhuriyet, 1 Aralık 2013, s.7.

[230] Tuğba Tekerek, “Tarhan Erdem: Erdoğan’ın Kızı da Başbakan Olsa Çatışır”, Taraf, 7 Nisan 2014, s.11.

[231] Ahmet İnsel, “Gençlere Karşı Otoriter Kuşatma”, Radikal, 12 Kasım 2013, s.16.

[232] Deniz Coşan, “Gel de Hitler’i Hatırlama!”, Birgün, 21 Şubat 2014, s.7.

[233] “Ateistler Bile Dini Öğrenmeli”, Yeni Şafak, 18 Eylül 2014, s.14.

[234] Levent Gültekin, “Durmak Zorundayız, Bu Yola Devam Edemeyiz”, Radikal İki, 8 Haziran 2014, s.4.

[235] Murat Aksoy, “Devlet Değil Sahibi Değişti”, T24, 25 Haziran 2014… http:/ / t24.com.tr/ yazarlar/ murat-aksoy/ devlet-degil-sahibi-degisti,9601

[236] Bu noktada Karl Marx’ın, “Bizim için mesele, özel mülkiyetin şekil değiştirmesi değil, yokedilmesi; sınıf uzlaşmazlıklarının yumuşatılması değil, sınıfların ortadan kaldırılması; varolan toplumun iyileştirilmesi, isteklerin yerine getirilmesi değil, yeni bir toplumun kurulması olabilir ancak,” saptaması anılmadan geçilmemelidir!

[237] Ayhan Bilgen, “Ateist Alevîlik”, Evrensel, 3 Mayıs 2014, s.9.

[238] Ergin Yıldızoğlu, “Nostalji, Melankoli, Paranoya”, Cumhuriyet, 21 Ağustos 2013, s.4.

[239] Rabia Yılmaz, “Oğuzhan Müftüoğlu: Tayyip Erdoğan Miadını Doldurdu”, Birgün, 3 Nisan 2014, s.6.

[240] Leyla Tavşanoğlu, “Kontrol Edilemez Hâlde”, Cumhuriyet, 11 Haziran 2014, s.8.

[241] Leyla Tavşanoğlu, “ Dr. Steven Cook: Artık Saygı Kalmadı”, Cumhuriyet, 22 Haziran 2014, s.12.

[242] “Wall Street Journal’dan Sert Çıkış: ‘Ankara’daki Olmayan Müttefikimiz’…”, Cumhuriyet, 14 Eylül 2014, s.10.

[243] John Tomlinson, Kültürel Emperyalizm-Eleştirel Bir Giriş, Çev: Emrehan Zeybekoğlu, Ayrıntı Yay., 1999.

VOLKAN YARAŞIR tarafından

PETROL “SAVAŞI”: RUSYA, İRAN VE “VEKALET SAVAŞLARI”

Aralık 29, 2014 de VOLKAN YARAŞIR VOLKAN YARAŞIR tarafından

Volkan Yaraşır (29-12-2014) Petrol fiyatlarında düşüş küresel piyasaları alt üst etti. 2014 yazında varil fiyatının 115 dolar gibi bir zirveye ulaşmışken, kısa bir zamanda fiyatın 62 dolara düşmesi küresel piyasalarda büyük spekülatif hareketlenmeye yol açtı.
Özellikle ekonomileri petrol gelirlerine dayanan Venezüella, İran ve Rusya gibi ülkeler bu spekülatif dalgalanmadan şiddetle etkilendi.
Rusya, Ukrayna -Kırım krizinden dolayı ekonomik yaptırımlar ve ambargo yaşıyordu. Zaten çok boyutlu bir ekonomik kırılganlık içinde olan Rusya, petrol “fiyat savaşlarının” başlamasıyla sarsıldı. Döviz şokları, kırılgan bir yapıya sahip  ekonomiyi hızla çökme noktasına getirdi.
Ekonomi resesyon sürecine girdi. Rusya Merkez Bankası’ nın aldığı önlemler sonuç alıcı olmadı. Rusya’nın ekonomik zafiyetleri arttı. Petrol fiyatlarında düşüşün devamı, ambargonun ve ekonomik blokajların derinleşmesi Rusya’da, yıkıcı bir krizin önünü açabilir. Spekülatif sermayenin hızla Rusya’yı terk etmesi süreci hızlandırıcı faktördür.
Dünyanın üçüncü büyük petrol rezervine sahip olan ve OPEC’in ikinci büyük petrol üreticisi olan İran’da, petrol fiyatlarının düşmesinden ciddi derecede etkilendi. Petrol ihracatının ekonomi açısından stratejik önem taşıdığı İran’da, ihracat geliri 2011yılında 120 milyar dolardı, 2013’te ihracat geliri yarı yarıya düştü. İhracatın yüzde 90’nını petrol satışlarının oluşturduğu İran’da, 2013 yılında Hasan Ruhani iktidara geldi ve ekonomide hızlı bir yeniden yapılanma sözü verdi. Ülkede 2012 ve 2013’te  devalüasyon yapılmıştı. 2014 yılının ortasından sonra, özellikle petrol fiyatlarında düşüşle ekonomik sorunlar derinleşti. 2015 yılı ihracatının son gelişmelerle (petrol fiyatının OPEC tarafından da 60 dolar bandında tutulmasıyla) 40 milyar dolara düşmesi bekleniyor. Bu durum ekonomide büyük çöküşlere yol açabilir.
Ağır ekonomik yaptırımlar altındaki İran, bölgesel bir hegomonik güç olarak Irak ve Suriye’deki savaşa müdahil oluyor. Bu müdahillik ekonomiye ciddi bir yük getiriyor.
RUSYA VE İRAN’A BÖLGEDE ETKİN BLOKAJ
21 Aralık 2014 Abu Dabi, OPEC toplantısında “fiyat savaşlarına” ilişkin tansiyon düşürücü bir karar çıkmadı. Hatta OPEC’in en önemli üyelerinden Suudi Arabistan, günlük üretim kapasitesini ısrarla sürdüreceğini açıkladı. Aleni fiyat savaşının sürecenin ilanı olan bu açıklamayla, petrol fiyatın kritik eşiğe doğru düşmesi devam etti. Küresel borsalar anında ve sert reaksiyon verdi. Fiyatın 60 doların altına düşmesi ihtimaline yönelik senaryolar oluşturuldu.
Petrol fiyatları düşmesinde tartışılan bir başka faktör, sektörde yeni teknolojilerin kullanılmasıdır. ABD hidrolik kırma tekniğiyle kendi enerji sorunun çözümünde önemli hamleler yaptı. ABD’nin hidrolik kırma tekniğini kullanması ve bu yöntemle kendi likit enerji tüketiminin ithalini yüzde 60’mıştan, 2013’te yüzde 21’e düşürmesi ve 2020’de ileri teknolojiyle petrol sıvıları üretimini iki kata ( 7.5 milyon varilden, 14.2 milyon varile) çıkarma olasılığı, petrol piyasalarını sarsması şaşırtıcı değildir. Yeni teknolojinin kullanılması petrol piyasalarını etkileyecek önemli bir faktördür. Ne var ki teknolojinin kullanımı ve rantabl oluşu mali genişleme ve stabilizasyon dönemlerine bağlıdır. Kolay kredilerin bulunduğu ve düşük faiz koşullarında rantabl olan kaya kazı ya da hidrolik kırma tekniği, mali problemlerin olduğu şartlarda bu özelliğini hızla kaydediyor.
Bu ve benzeri faktörlerin yanında esas olarak Ortadoğu merkezli gelişmeler, ağırlıkta petrol fiyatlarındaki spekülatif dalgayı tetikliyor. Burada da ABD’yle, Suudi Arabistan’ın bölgeye ve özellikle Rusya ve İran’a yönelik stratejik yaklaşımları önem taşıyor. Bir nevi petrol fiyatları savaşı, vekalet savaşının parçasına dönüştürülerek, biri küresel hegemon güç olma atağındaki, diğeri bölgesel hegemon güç olan Rusya ve İran’ın nüfuz alanları daraltmayı ve kırmayı amaçlıyor.
ORTADOĞU’DA GÜÇLER KORELASYONU
Yeni konjonktürde ekonomik zafiyetlerinin artması, Rusya’yı yıkıcı bir krizle karşı karşıya bırakabilir. Bu durum Rusya’nın özellikle Ortadoğu’da gücünü ve manevra kabiliyetini azaltacaktır.
Ayrıca Ukrayna sorunuyla batıdan kuşatılan Rusya’nın, uzun dönem iç sorunlarıyla uğraşması ve küresel politikalarda etkisizleşmesi amaçlanıyor.
Özellikle döviz şokları ve develüasyonlarla fiyatların artması ve gıdada ithal bağımlılığı önümüzdeki dönemde Rusya’da temel gıda maddelerin bulunmamasına neden olabilir. Büyük sosyal patlamaların önünü açabilecek bu durum, Putin iktidarını sarsabilir. Böylesi bir süreç, Rusya’nın tam anlamıyla içe kapanmasını beraberinde getirir.
ABD’nin hegemonya restorasyonu ataklarına uygun bu ve benzeri (petrol fiyat savaşları, ekonomik yaptırımlar gibi ) operasyonların, 2015 yılında  artması beklenmelidir. Bu gelişme bir yanıyla da ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme şansı kazanması anlamına gelecektir.
Bu süreçte İran’ın da bölgede etkisizleştirilmesi ve hamle gücünün kırılması, ABD ve bölge gericiliğinin, başta mızrak ucu olan Suudi Arabistan’ın projelerine uygundur. ( Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için Rusya’nın bölgede bir başka emperyal güç ve  İran’ın yine bir başka gerici güç olduğu vurgulanmalıdır. Bahsedilen bölgedeki güçler korelasyonuna  ve olası değişikliklere ilişkin çözümlemelerdir).
Suriye ve Suriye’deki gelişmeler bu noktada ciddi önem taşıyor. Suriye, Ortadoğu’nun yeniden dizaynının kilitlendiği ülke olarak öne çıkıyor. Rusya ve İran’ın bölgede etkisini zayıflatacak ya da kıracak gelişmeler  sistematik yıkım ve katliamlar üzerinden yürütülen “vekalet savaşlarında” yeni bir dönemin başlangıçı olacaktır.

Volkan Yaraşır

adhk tarafından

Maraş ve Roboski’de katledilenler anıldı

Aralık 29, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

roboski 11Aralarında Demokratik Haklar Federasyonu (DHF)’nda bulunduğu devrimci demokratik kurumlar Maraş ve Roboski katliamda hayatını kaybedenleri andı

BALIKESİR (29-12-2014)- Aralarında Demokratik Haklar Federasyonun da bulunduğu devrimci-demokratik kurumlar ve öğrenciler, Balıkesir Öğrenci Derneği’nin çağrısıyla Roboski ve Maraş katliamında hayatını kaybedenler için dün TÜİK Meydanı’nda saat 15:00’de bir araya geldi. “Katiller halka hesap verecek” , “Şehid namırın” sloganları atıldı.

Katliamlarda hayatını kaybedenlerin anısına bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu. Ardından yapılan basın açıklamasında, meclis inceleme komisyonun katliamı aydınlatacağına ilişkin söylemlerinin aldatmacadan ibaret olduğunu belirtildi.

http://www.halkingunlugu.org/