HALUK GERGER tarafından

Gerger: Türk Siyonizmi de vardır

Haziran 30, 2015 de HALUK GERGER HALUK GERGER tarafından

haluk-gerger_11Haluk Gerger (30-06-2015) ‘’TC İsrail’in “ikiz kardeşi’dir ve Türkiye’nin asıl resmi ideolojisi, yani “Türk Siyonizmi” de vardır. Buna “Fütuhat Ruhu” deniyor ki, doğrudur. Kemalizm ve bütün Türk takılı ideolojiler bu resmi ideolojinin versiyonlarıdır’’ diyor Haluk Gerger.

‘’TC İsrail’in “ikiz kardeşi’dir ve Türkiye’nin asıl resmi ideolojisi, yani “Türk Siyonizmi” de vardır. Buna bugünlerde “Fütuhat Ruhu” deniyor ki, doğrudur. Kemalizm ve öteki bütün Türk takılı ideolojiler bu resmi ideolojinin versiyonlarıdır’’ diyor Haluk Gerger.

Prof. Dr. Haluk Gerger, Türkiye’de faşizmin daha ırkçı, militarist haliye ortaya çıktığını ve daha sinsi yöntemlerle saldırganlaştığına işaret ediyor. Türkiye’de islamın da ‘Türkçülük’le sentezlenerek bozulduğunu ve faşizmle iç içe geçtiğini vurgulayan Gerger, dinin ve “din kardeşliği”nin kullanıldığı tek alanın “Kürtleri dolandırma”nın taktik alanı olduğunu ifade ediyor.

‘’Kürt direnişine karşı, faşizmin tabanı ve hatta vurucu gücünde ciddi değişiklikler oluyor’’ diyen Gerger’e göre klasik faşizmin vurucu gücü olan lümpen proletaryadan ziyade, okumuş, Batılı yaşam tarzını benimsemiş, ekonomik/sosyal manada seçkinler arasında yer alan, modern kesimler tetikçilik yapmaktalar.

Türkiye kapitalizminin klasik bunalımları ile “Milli Mesele” birlikte büyük bir sosyal çürüme harmanlanan faşist saldırganlığın dalga dalga yükseldiğine işaret eden Haluk Gerger Yeni Özgür Politika Gazetesi’nden İsmet Kayhan’ın sorularını yanıtladı.

1990’lardaki ‘Kürt düşmanlığı’ ile 2015’teki Erdoğan Türkiyesi’ndeki Kürt düşmanlığı arasında nasıl bir fark var?

1990’larda “Kürt düşmanlığı”, inkar ve imha geleneği üzerinden inşa edilmekte, toplumsal zeminini ve meşruiyetini bu kurucu öğeden almaktaydı. Devletin bekasıyla kurulan organik ilişki, zihinleri felç edebilmekteydi. Giderek, “Tedhişci Türkçülük” o kadar geniş ve baskın bir hastalıktı ki, bırakın Kürt’ün statüsü, özyönetim ihtiyacı ya da milli/kültürel haklarını, ayrı bir etnik vakıa olarak doğrudan varlığının bile reddi söz konusuydu. İkinci olarak, arka plandaki bu faşist reddiye, “terörle mücadeleye” indirgenmeye çalışılarak farklı bir alana hapsedilmek, “Kürt sorunu” ile bağı kopartılmak isteniyordu. Tabii bir de kirli savaşın korkunç vahşeti çerçevesi içinde belirleniyordu her şey. Nihayet, devlet terörüne ve suçlarına yaygın bir biçimde neredeyse bütün sınıf ve katmanlarıyla, politik/ideolojik renkleriyle, kurumlarıyla tüm toplumun katılması söz konusuydu.

Şimdilerde faşizm, yanılsamalar eşliğinde ya da genel formülasyonlarla değil, daha çıplak, ırkçı/şoven ve militarist haliyle ortaya çıkıyor, toplumsal zemini ile somut odakları daha belirgin hatlarla tanımlanabilir oluyor. Bir de bu sefer eskinin kabalıklarıyla değil daha sinsi yöntemlerle sürdürüyor saldırganlığını.

Türkiye’deki İslamcılıkla faşizm arasında nasıl bir ilişki/geçişkenlik var? 

Türkiye’de bütün evrensel ideolojiler Türkçülük’le sentezlenerek bozuluyor. İslam da böyle. Onun için de ortaya “Türk-İslam sentezi” çıkıyor. Yani faşizmle ilişki, bu sentezlemeyle birlikte ortaya çıkıyor. Kuşkusuz ümmete değil de millete dayandırılan ve evrensel özelliklerinden kopartılan bu anlayış ile faşizm arasında engel de kalmamış oluyor,  İslami anlayışı kendi zıddına dönüştürüyor.

Türkiye’de çok farklı İslami cemaat ve yapılanmaların, ideolojik eğilimlerin büyük bölümü, “evrensel/insani” değil “milli” karaktere sahiptir ve bence özünde İslam’la çelişmektedir. Dinin ve din kardeşliğinin kullanıldığı tek alan, Kürtleri dolandırmanın taktik alanıdır.

 Bir yazınızda, “Erdoğan ve AKP iktidarı, Anadolu muhafazakarlığını bir ideolojik saldırı aracı olarak başarıyla kullandı” diyorsunuz… Anadolu muhafazakarlığı, faşizm midir? 

Anadolu muhafazakarlığının Türkçülük’le malul olduğu kuşkusuzdur. Buna “kutsal devlet fetişizmini” de eklemek gerek. Bu karakteriyle de toplumsal zemin, meşruiyet ve “vurucu güç” kaynağı oluyor. İdeolojik beyin ve politik merkez ise oradan çıkmıyor. Bu odakları başka yerlerde aramak gerek.

Türkiye’deki faşizmin, Almanya ve İtalya’daki Nazi rejimine benzer ve ayrışan yanları neler peki?

Nazi Almanyası, kriz içindeki gelişmiş ve emperyalist hedefleri olan bir kapitalist ülkenin özel koşulları içinde gelişti. Tabii faşizmin evrensel karakteristik özellikleri her yerde, zaman ve mekanda benzerlikler gösterir ama unutmamak gerekir ki, aynı zaman diliminde, aynı coğrafyada ve aynı kültürel çerçevede ortaya çıkan Alman ve İtalyan faşizmleri bile önemli farklılıklara sahipti. Bu bakımdan ırkçılık, aşırı şovenizm, militarizm, toplumsal örgütlenme, devlet yapısı, tek adam fetişi gibi genel özellikler dışında bir benzetme çabasının çok fazla yararı yok. Bu tür faşizmin bir teorisi de var, çok şey yazıldı ve söylendi bu versiyon hakkında. Oysa az gelişmiş kapitalist ülkelerdeki faşist yönetimler, “işbirlikçi diktatörlük” sloganıyla geçiştirildi ve teorik olarak ayrıntılı biçimde incelenmedi. Bu büyük teorik eksiklik, bizi zorunlu olarak karşılaştırmalara dayalı analizlere itiyor. Aslında faşizmi Üçüncü Enternasyonal’in Dimitrof kaynaklı dar tanımıyla ya da saf Nazi Almanyası örneğiyle tanımlamak da yanlış, onu her sevmediğimize yakıştıracak ölçüde geniş tanımlamak da yanlış.

Bir de, Türkiye gibi ülkeler bakımından yapısal “sürekli faşizm” tanımlaması, “uyuyan, sıradan faşizm” gibi kategoriler var, bunlar da analizlerde dikkate alınmalı.

Güney Afrika’daki ‘apartheid’ rejimi?

Güney Afrika örneği daha ilginç. Oradaki ırkçılık/faşizm, her şeyden önce karşıtını tanımlıyor, farklılığını tanıyor ve bunun üzerinden de hedefine alıyor. Yani siyaha, “Senin farklılığını kabulleniyorum, seni kendimden aşağı görüyorum, sana bu konumu uygun buluyorum ve bundan dolayı da senden ayrı yaşamak istiyorum” diyor. Zaten apartheid da “ayrı yaşamak” demek. Buradaki kabul edilemez iğrençliği tartışmak bile gereksiz ve bu, faşizmin evrensel özelliği… Ama bir incelik de var: Hedef halk bakımından bu “tanımlama ve kabul”, bir yandan ezilmenin gerekçesi, nedeni ve fakat aynı zamanda kurtuluşun da zemini. Siyah olmak, evet ezilmenin, horlanmanın, baskıların nedeni ama bu kimlik aynı zamanda kurbanın kurtuluşunu öreceği sığınak, varoluş bilinci ve özgürlük arayışının öznesi.

Oysa Türkiye’de gördüğümüz, “kimliği, doğrudan varlığı reddetmek” yani inkar, ezilme konusunda bir değişiklik getirmiyor ama kurbanı (bu durumda Kürtler) kendinden ederek kurtuluş ve özgürlük zemininden de koparıyor. Hani, “Kürdistan sömürge bile değil” denir ya, onun gibi… Kürt, ırkçılığa bile maruz değil, çünkü ırkı da tanınmıyor. Hangi tür daha kötü, siz karar verin.

Bir de çok önemli yapısal bir benzerlik var, Türkiye ile eski  Güney Afrika arasında. Bu iki hakim millet de, “dışardan gelip evdekini (bağdakini) kovmaktan beter eden” fetihçi-ilhakçı,  literatürde “yerleşimci (settler) toplum” denen mayadan. Asıl bunun üzerinde durulmalı.

Bu bakımdan diyorum ki, TC İsrail’in ikiz kardeşidir ve Türkiye’nin asıl resmi ideolojisi, yani “Türk Siyonizmi” de vardır. Buna bugünlerde “Fütuhat Ruhu” deniyor ki, doğrudur. Kemalizm ve öteki bütün Türk takılı ideolojiler bu resmi ideolojinin versiyonlarıdır. Kemalizm, şimdiye dek en baskın olanıdır çünkü kurucu öğedir, ideoloji olmanın ötesinde devlet yapılanmasını da inşa etmiştir, ona en fazla nüfuz edendir, en yaygın olanıdır ama sonuçta bir versiyondur. Şimdi de Osmanlı-Türk-Sünni İslam versiyonu hakim hale geliyor. Yarın bunun solcu, sosyalist hatta komünist versiyonu da yükseltilebilir, liberal versiyonu da… Aynen İsrail’deki farklı sağ, sol, dinci, liberal… parti ve ideolojilerin genel Siyonizm’in alt versiyonları olmaları gibi.

Kobanê ve Rojava’da PYD’nin direnişine ilişkin sadece klasik MHP tabanı değil, kentli, okumuş, “modern” hatta kendine sol diyen kesimlerden bile gelen “PYD-PKK’ye karşı DAİŞ’liyim” mesajları neyi anlatıyor? 

Türkiye’de çok uzun zamandır, esas olarak Kürt direnişine karşı, faşizmin tabanı ve hatta vurucu gücünde ciddi değişiklikler oluyor. Bugün klasik faşizmin vurucu gücü olan lümpen proletaryadan ziyade okumuş, Batılı yaşam tarzını benimsemiş, ekonomik/sosyal manada seçkinler arasında yer alan, modern kesimler tetikçilik yapmakta. Bu, faşizmin küçük burjuvaziyi seferber etme yöntemine benziyor ama onu aşıyor da. Bu kesimler, daha çok da Kemalist-sol, ulusalcı olanları ve ayrıca bunların “özgürleşmiş modernleşmiş“ kadınları, profesyonel kesimleri, “aydınları” müthiş bir saldırganlıkla  sokakta linçci, eylemci özellik kazanmıştır. Hem ideoloji üretmekteler hem etkin güç olarak toplumsal seferberlik yaratabilmekteler hem de doğrudan vurucu güç olabilmekteler. Yani sadece kriz cenderesinde büyük burjuvazi faşizminin pençesine düşmüş değiller, örneğin Nazi Almanyası’nda olduğu gibi. Ayrıca bunlar devlette de etkin konumdadır, dışlanmış ve ötekileştirilmiş kesimler olarak ele alınamazlar.

MHP ve ülkücü hareket bu faşist hareketin neresinde yer alıyor?

Klasik MHP kanadında, “ülkücüler” ve Anadolu’dan gelip modern kent koşullarına ve gelişen kapitalizme ayak uyduramayan, horlanan yoksul gençlerin reaksiyonunun ötesinde bir gelişme söz konusu Türkiye’de ve bu özellik onu klasik faşizm türlerinden ayırıyor. Bu kesimlerin büyük burjuvaziyi dahi aşan bir konumda oldukları, onun krizinden öte bir krize yanıt oluşturan kesimler oldukları gerçeğini unutmamak gerekir. Büyük burjuvazi ve onun faşist hareketi bunları seferber etmiyor, iki ayrı koldan ve çoğu zaman da bunlar önde, bir faşist yürüyüş var Türkiye’de. Temel nedeni de salt ekonomik/sosyal kriz değil, “sorunların anası Kürt sorunu.” Hepsi birbirini besliyor, ortak bir sinerjiyle saldırıyorlar. Yani, AKP’nin MÜSİAD’ıyla, Anadolu muhafazakarlığıyla, İslamcısıyla, laik Kemalistlerle, sol-ulusalcılarla, MHP’nin ülkücüsüyle, kendi krizini aşma çabasındaki TÜSİAD’ıyla, “beyaz Türkler”le, imtiyazlı millet solculuğuyla hepsi, Kürt’e karşı Türkçülükte ortaktır. “Milli mesele” ile Türkiye’deki faşizm arasındaki organik bağı iyi kurmalıyız ve buna tarihi, ideolojik, ekonomik, sosyal/sınıfsal öteki unsurları ekleyerek bir teorik çerçeve oluşturmalıyız. Tabii bu çerçeveye dışardan ihraç edilen militarizmi, emperyalizmle tetikçilik işbirlikçiliğini de eklemeliyiz, bütüncül bir tablo için.

Sonuç olarak, bugün “kırk katır mı, kırk satır mı” ya da “faşizmlerden faşizm beğen” türünden bir durum var ortada: Bir yanda klasik faşizm, tohumları atılmış boy veriyor; bir başka yandan doğrudan devlet (silahlı-silahsız bürokrasi) kaynaklı “tepeden inmeci” tür, Demokles’in kılıcı gibi asılı; öte yanda da AKP’nin, MÜSİAD burjuvazisi/Anadolu muhafazakarlığı/Osmanlı-Türk-İslam sentezi dolayımıyla temsil ettiği versiyon;  ve nihayet nasyonal-sosyalizm, yani Kemalist-sol ulusalcı yönelim… Bunlarla aynı kapıya çıkmak üzere, sahte (gizli milliyetçi) sol ile sinsi liberalizmin projelerini de eklersek, karanlık tablo vuzuha kavuşur.

“PYD, DAİŞ’ten daha tehlikeli”, “Sınırda Kürt oluşumuna izin yok” gibi açıklamaları nasıl değerlendirebiliriz?

Türkiye aslında ne yaptığını bilmiyor ve çaresizlik içinde çırpınıyor. Sözünü ettiğiniz sözler de bu halin hezeyanları. Türkiye’nin aslında iyi düşünülmüş, rasyonal politikaları da artık yok. Çırpınışına, karanlıklarda el yordamıyla çıkış arayışlarına, analiz yapmaya uygun hale getirmek için rasyonel davranış kalıpları, politika ya da strateji hamleleri payesi atfetmek yanlış olur. Sıkışmış, çare bulamıyor ve kriz atakları geçiriyor sistem ve toplum. Kurguladıkları tek şey var: Ortadoğu’da yeni bir Kürt statüsü, Türkiye’deki “statüsüz Kürt’e dayalı” düzeni sürdüremez hale getirir, dolayısıyla da bu neye mal olursa olsun mutlaka önlenmeli. Başka bir stratejik amaç yok. Deve kuşu kafasını kuma gömmüş, güneş doğmamış, dünya durmuş, karanlık her daim çökmüş diye hayatla inatlaşıyor. Olan biten özünde bu. Osmanlı’da elbette oyun çok ama oyunun da bir sonu var ve Türkiye bir bütün olarak, bırakın ona uygun politika, taktik ve strateji geliştirmeyi, “oyunun sonunu” hayal bile edemiyor. Bu kör bir gidiştir. Evrilinen yer, kör kuyuların karanlığıdır. Sistemin hepimizi bu kör kuyuya ya da uçuruma yuvarlaması mümkün elbette; yapıcı değil ama yıkıcı gücü hala var. Bu, bildiğimiz Türkiye’nin sonunun başlangıcı olur. Sonrasını kestirmek kolay değil fakat Kürtler, tam olarak istediklerine uygun olmasa da, kendilerini bu badireden bir biçimde kurtarabilirler ama Türkler on yıllar sürecek bir kargaşaya, savaş ağalarının iç çatışmalarının anarşisine, çok merkezli faşist odak ve hareketlerin iç savaşına, çok boyutlu çöküşlerin girdabına sürüklenmekten kurtulamaz. Kendini patlatan bu çılgınlık, bölge barış, istikrar ve refahını da son derecede olumsuz etkiler. O zaman kim bilir artık Kürtler de onlara can simidi olmaz, kardeşlik elini uzatamaz, kendi eseri olan kör kaderini değiştiremez.

Türkiye, yol yakınken Kürt’ün doğal, meşru, kaçınılmaz öz yönetim hakkını kabul ederse, eş zamanlı olarak Rojava sorun olmaktan çıkar, kendi ölümcül sorunları bakımından da çok şey değişir. Boşuna denmiyor: “Kürt’ün özgürlüğü Türk’ün de kurtuluşudur” diye… Türkler, kendi yazgılarına sahip olabilmek için, önce Kürt’ün kendi kaderini özgürce tayin etmesini kabullenmeli. Türkiye’nin nereye evrileceği, işte bu stratejik denkleme bağlı…

Ortadoğu’da tam olarak ne yapıyor, nereye evriliyor Türkiye?

Şimdilik görünen o ki, Türkiye’nin egemenleri, ekonomik krizi de, “milli mesele” krizini de, genişleyerek, bölgede ekonomik, politik, askeri nüfuz alanı açarak, hegemonya inşasıyla çözmeye çalışıyor. Bu bir yandan faşist “hayat alanı” maceracılığını ve buna bağlı militarist eğilimleri güçlendiriyor, bir yandan da sistemin krizini derinleştiriyor. Böylece de kriz içinden çıkılamaz hale geliyor; kendi kazıp içine düştükleri kuyuda iradeyi, kontrolü yitirmiş biçimde debelenip duruyorlar. Türkiye kapitalizminin klasik bunalımları ile “milli mesele”, birlikte büyük bir sosyal çürüme, toplumsal çaresizlik ve kışkırtılmış öfkeyle harmanlanıyor ve faşist saldırganlık böyle dalga dalga yükseliyor.

Bugün ellerinde iki imkan kalmış gibi görünüyor. Birincisi, çok kışkırttıkları bir şeydir: Kürdistan’da her parçanın ve oralardaki yapılanmaların aralarında ve kendi içlerinde bölünüp çatışmaları. İkincisiyse, Kuzey bağlamında “Türkiyelileşmenin”, genel olarak da her parçada merkezle ve hakim milletlerle ilişkilerin çeşitli dayatmalarla çürük zeminlerde kurulmasının, yeni tür asimilasyon aracına dönüşmesi/dönüştürülmesi riski… Bu tehlike ve risklere karşı etkin önlemler alabilirse Kürtler, düşmanlarının fazla manevra alanı kalmaz.

Kim bilir, belki de gerçekten “şerden hayır doğar” ve başta IŞİD zulmü, her yandan belen kuşatma ve tasallut, “Kürtlük bilincini” ayakta tutar ve “kendi kendinin kurdu olmak” diye özetleyebileceğimiz yüz yıllarca işlenmiş “Kürt zaafı”na karşı ulusal dayanışma dinamiklerini harekete geçirir.

Kaynak; ANF

VOLKAN YARAŞIR tarafından

KUR ŞOKLARINDAN, BORÇ KRİZİNE EKONOMİDE ANİ ÇÖKÜŞ

Haziran 30, 2015 de VOLKAN YARAŞIR VOLKAN YARAŞIR tarafından

volkanVolkan Yaraşır (30-06-2015) Dolar’daki dalgalanmalar ve yükseliş sürüyor. Hatta Eylül ayında beklenen FED’in faiz artırımıyla, Doların 3000 Lira eşiğini geçmesi yüksek bir olasılık. Dolar, Türkiye tarihinin en yüksek seviyesini birkaç defa geçti. Yaşanan ve olası kur şokları, döviz krizini tetikleyebilir ve yapısal ekonomik sorunları olan Türkiye’yi (tahmini olarak 2025’lere kadar etkileyecek) uzun süreli bir kriz momentine sokabilir. Domino etkisiyle ekonomide ani çöküş yaşanabilir. Lira’nın hızlı değer kaybetmesi; borç çevrimini kıracağı gibi, borç maliyetlerinin artmasına ve özel sektörde seri iflaslara yol açabilir. Türkiye’nin döviz rezerv açığı 431 milyar Dolar. Kurdaki 1 kuruşluk artış, açığın 4.3 milyar Lira büyümesine neden oluyor. Önümüzdeki 12 ayda ödenecek borç yükü 166 milyar Dolara ulaştı. Merkez Bankası’nın elindeki bürüt Dolar rezervi 104 milyar Dolar. Kurdaki oynamalar, rezervin hızla erimesine yol açıyor.

YENİ GELİŞMEKTE OLAN PİYASALAR: KÜRESEL SERMAYENİN YENİ AV SAHALAR

Neo- liberal restorasyon politikaları küresel finans kapitale olağanüstü hamle ve hareket serbestliği kazandırdı.

Kapitalizmin yapısal/ genelleşmiş krizini aşmak için finans kapital ve kapitalist devletler tarafından devreye sokulan neo- liberal politikalar, “yapısal uyum programları ” adıyla hayata geçirildi. Bu politikalar sistematik bir karşı devrim niteliği taşıdı.

Çevre ülkeler (gelişmekte olan piyasalar) askeri faşist darbeler ve “borç bağımlılığı” üzerinden, programa entegre edildi.

Çevre ülkeler, küresel finansal kapital için yeni av sahalarına dönüştü. Bu süreç çevre ülkelerin yeniden sömürgeleştirilmesi anlamına geldi. IMF ve Dünya Bankası post- kolonyal kurumlar olarak öne çıktı.

Periferinin yeni av sahalarına dönüşmesi, periferinin sermaye akımlarına tümüyle açılması ve küresel piyasalara entegre olması anlamına geldi.

Yeni gelişmekte olan piyasalar yapısal ekonomik sorunların yanında, dış ticaret açığı, yüksek cari açık ve olağanüstü dış borçla karşı karşıya kaldı.

SERMAYE AKIMLARI VE KRİZ MEKANİZMASI

Bu kronik açıkların finansmanı küresel piyasalardan karşılandı. En başta ekonominin dönmesi için çevre ülkeler sıcak paraya, genelde dış kaynağa narkotik bir bağımlılık içine girdi.

Yüksek faiz uygulamalarıyla, sıcak para “gelişmekte olan piyasalara” , kapitalizmin ikinci kuşak ülkelerine çekildi.

“Küreselleşme” sürecinde aktüel bir sermaye ihracı olan bu “operasyonlar”, çevre ülkeleri faiz, cari açık, dış borç denklemi/ sarmalı içine soktu.

Küresel sermaye, kar oranları düşük merkez ülkelerde sabit sermaye yatırımları yapma yerini (manik karakterinden dolayı) maksimum kar amacıyla faiz oranları yüksek ülkelere yöneldi.

Sermaye hareketlerinde bu salınım büyük finansal karların yanında, finansal anafor ve gelgitlerin önünü açtı.

Çevre ülkelerde tam anlamıyla sermaye hareketlerinin yönelimine bağlı bir ekonomik/ finansal mimarı oluştu.

Sıcak para akışının durması ya da sermayenin “anavatana dönüşü”/ kaçışı 1980’den sonra yaşanan krizlerin temel nedeni oldu.

Kriz ve sermaye hareketleri arasında birbirini etkileyen ve tetikleyen bir mekanizma oluştu.

1981- 1982 borç krizi, 1997 Asya krizi, 1999-2001 borsa krizleri gibi krizler bu ilişkiye örnektir.

EN KIRILGAN ÜLKE: TÜRKİYE

2013’ten itibaren FED’in parasal politikalarını değiştirmesi ve faizlerin yukarıya çekmesi, küresel likidite sorununa yol açtı. Sermayenin çevre ülkelerden merkez ülkelere dönmesini ve sermaye akışında belirgin gerilemeye neden oldu.

Bu süreç, Türkiye dahil gelişmekte olan piyasalarda (başta Malezya, Şili, Güney Afrika’da) krizi tetikleyici etki yarattı.

Türkiye IMF, Dünya Bankası ve FED’in riskli ülkeler raporunda, ayrıca Ficht ve Mody raporlarında en kırılgan ülke olarak açıklandı. Kur şoklarının yanında, Yunanistan’daki krizin seyri, ülke iflası yönünde gelişmeler, küresel finansal dalgalanmalar, jeo- politik risk faktörleri, Türkiye’de siyasi belirsizlik durumu ve siyasi kriz riski Türkiye’yi krizin eşiğine getirdi.

Türk Lira’ sının hızla değer kaybetmesi,(2013’ten beri % 40’ın üzerinde değer yitirdi) ve durumun kontrol edilememesi borç çevriminin kıracağı gibi, borç maliyetlerini artıyor ve şirket iflasları yanında, hızlı çöküşlerin yaşanacağı yıkıcı bir konjonktürün önünü açıyor.

SINIFSAL ÖFKE VE KİNİN İNFİLAKI

Bu süreç toplu tensikatlar, işyeri kapatmaları, emeğin değersizleştirme operasyonları, kısaca sınıfa stratejik saldırılar anlamına geliyor. Süreç sınıfsal antagonizmayı şiddetlendiriyor.

Artık her havza ve proletarya açısından her stratejik kent, sınıfsal öfke ve kinin biriktiği ve her an infilak etmesi muhtemel coğrafyalara dönüşüyor. Havza ve Kent grevlerinin önü açılıyor. Metal direnişi ve fiili grevler, bu öfkenin gücünü,enerjisini ve yayılma kapasitesini açığa çıkardı. Sınıfın yaratıcı ve muhteşem kudretini ortaya koydu. Önümüzdeki dönem benzer dalgalanmalara gebedir. Özellikle sınıf açısında stratejik iller dikkatle izlenmelidir.

Görev sınıfsal öfke ve kinin parçası olmaktır. Ateş olmak ve ateşe dönüşmektir. Sınıfsal öfke ve kini örgütlenmek ve kristalize etmektir. Kriz tartışmalarını bu eksende ele almak gerekir.

Volkan Yaraşır

adhk tarafından

AVUCUN GÖZYAŞLARI

Haziran 30, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

c kahramanMurat Kahraman’nın Komünist önder Cüneyt Kahraman’a atfen kaleme aldığı ‘’Avucun Gözyaşları’’ adlı öyküsünü okurlarımızla paylaşıyoruz

Gerilla annesi ziyaret kabinine yanaştı. Yorgunluktan mı endişeden mi bilinmiyordu ama bedenini sürükler gibi ağır ağır yürüyordu. Normal zamanlarda gülen ve coşkulu olan cesur kadın, anlaşılmaz şekilde hüzünlüydü. Kısa bir hal hatırdan sonra direkt konuya girdiler. “Ana Savaşlar ne yapıyor? Durumları nasıl?” Buruşan elleriyle görüş kabinlerdeki demirlere tuttu. Demir parmaklıkları söker gibi kendisine doğru çekti. “Canım oğlum,”diyerek boğazını temizledi: “kış üstlenme alanları bir sabah aniden hava saldırısına uğramış ve bombalanmış. Kışı dışarıda geçirdikleri için çok aç kalmış ve perişan olmuşlar.” Etrafındaki ziyaretçileri süzdü.

“Üstelik Savaş çok gergin, endişeli ve huzursuzdu. Bir kaç gece kendisiyle kaldım.” Oğluyla birlikte kocası da gerillada olan kadının özlemindeki derinliği ölçmeye çalıştı. “Oğlumun yanında yattım. Kokusunu iyice içime çektim.”dedi. Gülümser gibi oldu. Ziyaret kabinlerine izinsiz dalan Erdal’ın, “Canım anacağım nasılsın?” sorusuyla, konuşmasına kısa bir ara verdi. Ziyaretçilerin sevdiği İstanbullu şoför ziyaret kabininden ayrılınca, dudaklarını mazgal deliklerine yanaştırdı.

“Savaş sana dedi ki,” diye fısıldadı: “ ‘Ne yapıyorsa yapsın ve gelsin! Rüşvet dahil her yolu denesinler. Çok ihtiyacım var ona’ dedi.” Firar dürtüsü sardı bedenini. Uçuruma inen sabah ayazı gibi ürperdi genç tutsak. Sınırsızlık, sonsuzluğu ve tutsaklığı aynı anda düşündü. Kazılan tüneldeki toprak kokusu özgürlüğü; umudu ve kaçışı kışkırtıyordu. Ormanların koyu karanlık yeşilliğini, dağların bela kokan derinliği, dipsizliğini sessizliğe sunan uçurum diplerini, sulara inen dolunay gölgesini hayal etti. İpsiz sapsız firari düşlerin, dizilmemiş arzuların, sularda boğulan özlemlerin kıskacına girdi. Kafasını su içen horoz gibi geriye yasladı. Heyecandan gerildi, huzursuz oldu. Hiçbir anlam ifade etmeyen karmaşık vücut hareketlerinde bulundu. Saçma sapan şekilde yüzünü ovdu. Bir aksilik olmaması durumunda birkaç haftaya hayal edeceği yerlere gideceklerdi. “Başka durumları nasıl Ana?” diyerek, konuyu değiştirdi.

***

Tutsak için zaman, paslı ve kör bir testere gibidir. Ağır, kasvetli, buyurgan bir karanlık çökmüştü zindanın üstüne. Horultular, iç geçirmeler, dış gıcırtıları ve arada bir gaz kaçıranların sesleri birbirine karışmıştı. Nöbetçi (Hüseyin) Koço’ydu. Koğuşun en renkli, ele avuca sığmaz, sır saklayan, tutumlu ve temiz yüzlü kişisiydi. O da gece gibi iç dünyasına çekilmişti. Yatakhane camlarını açtı. Koğuşu havalandırdı. Mis gibi temiz hava içeriye akın etti. Ayaklarına göre daha büyük ayakkabı giyen Koço’ya baktı. Firara dahil edilmediği için içi burkuldu bir an. Muhtemelen gidecekleri ilk köylerden biri Koço’nun köyü Zımeq olacaktı. Ağabeyi Tekin, Pozveng çatışmasında dört yoldaşla şehit düşmüştü. Diğer abisi Kasım, Suriye’de tutsak düşmüştü, Doğan ise tutsak düştükleri operasyondan sonra yurtdışına çıkmıştı. Ele avuca sığmaz Koço, evin en küçüğüydü. Annesinin ölüm haberini hapishanede almıştı. Ama annesinin ölümüne ağlamamıştı. Sadece havalandırma da yalnız başına kısa bir volta atmayı tercih etmişti. Sahi niye ağlamamıştı hiç? Soracaktı ama denk getirip sormamıştı bile. Acaba bu akşam sorsam mı diye düşündü. “Belki gözyaşlarını içine akıtmıştır?”diye iç geçirdi. Vazgeçti. Kafasını meşgul eden bir yığın sorunun altından ayağa da kalkamadı.

Savaş’ın annesiyle gönderdiği özel haber ve firar çalışmasıyla ilgili bir yığın soruya cevap arıyordu. İlk postada kendi arkadaşlarından beş kişi gidecekti. Fakat ikinci postanın çıkışı çok riskliydi. Koğuşta en sevdiği kişi olan Hüseyin’i de götürmek için Serdar’la konuşmaya karar verdi. Hüseyin, diğer nöbet günlerindeki gibi gırgır şamata ve vukuat işleme gününde değildi. En çok denediği yöntem yatan kişinin kulağı altına iki bardak su boşaltarak çiş yapmasını sağlamaktı. Bir bardaktan bir bardağa boşalttığı suyun sesi, yatan kişiyi önce kıvrandırıyordu. İşlem uzun sürünce de uyanıp tuvaletin yolunu tutuyordu. Bunu da uykuyu en çok seven, uykusu ağır ve uykudan uyanırken asabi olan insanların üzerinde deniyordu. Ve genelde de başarılı oluyordu.

***

Koğuşa ağır bir sessizlik çökmüştü. Ahmet’in bağırtısı, cam kırıkları gibi geceye dağıldı. “Tünel patladııııı! Tünelin kapağını kapatınnn!” Gür ve tok sesi, koğuşu inletti. Uykunun önünde bağıran ve biriyle güreşir gibi çırpınan Tercanlı genç, aceleyle ve zar zor kendisine getirtildi. Uyanmasına rağmen rüyanın etkisindeydi. Kendisini rüyaya inandırmış gibi boş gözlerle etrafını süzüyordu. “Bana yalan söylüyorsunuz gibi” gibi etrafına bakıyordu. Normal zamanlarda da kanlı olan iri gözleri, uyanınca daha da kırmızımsı, yabanıl ve korkutucu bir hal alıyordu. Bakışları, ağustos boğalarının bakışları gibi sivriydi. Üstelik bu ve buna benzer rüyaları sık sık görüyordu. Çoğu zaman da çatışmalara giriyordu. Tünel faaliyetinin olduğu bir zamanda bilmeden çok sakıncalı bir duruma neden oluyordu. Çünkü mazgallardan koğuşu gözetleyen ve denetleyenler gözler ve kulaklar vardı hep. Firar tutkusuyla yatıp kalkan Tercanlı da dahil, koğuşta kimsenin tünel faaliyetinde haberi yoktu. Fakat Tercanlı, dışarı çıkacak ilk kafilenin içinde yer alıyordu.

Buna rağmen Koço hariç, herkes Tercanlının gördüğü saldırgan rüya biçimlerinden yay gibi geriliyordu. Rüya gördüğü zamanlarda korkutucu oluyordu. Tercanlının hışmına uğramaktan çekinen Koço, her zamanki gibi gizli kikirdemeye tutulmuştu. Ve uygun bir zamanda kullanmak için taklit bankasını doldurmayla meşguldü. Yılan iştahına dönen Genç Tercanlının firar tutkusuna karşı, gece, koca harflerle SUS diye bağırıyordu… Bulut yırtığından ay ışığı döküldü çatıya. Kedi kadar büyük lağım farelerini avlamak için 4. koğuşun çatısına tüneyen baykuş ürktü. Aniden havalandı. Offf be, zaman niye durmuştu böyle? Bu ne ağır bir cinnet duygusu? Bak hele, zamanı nasıl kusuyor sabır!

**

Serdar, 5. koğuşun temsilcisine çay ikram etti. En sevdiği ve ilişkilerinde özel önem verdiği örgütün temsilcisiyle olan ilişkisi özel bir dostluğa dönüşmüştü. Konuya girmeden önce iki adet akide şekeri ağzına attı. Yalpalayarak kendilerine doğru yürüyen Ali Teke’ye baktı. Suskun ve çoğu zaman yere bakan yaşlı ve deneyimli adam, sorumlusunun kulağına eğildi. Eline bir not tutuşturdu. Cemal, Serdar’la Ali Teke’nin fısıldamasını dinlemedi. Kendisine el sallayan Kaan’a karşılık verdi. Topallayarak volta atan Vali’nin oğlu Kaan’a baktı. Ali Rızaların firarlarından sonra devlet hapishaneye kanlı bir operasyon düzenlenmiş; 6. koğuşa düzenlenen saldırıda gün boyu direniş yaşanmıştı. Barikat kurarak direnişe geçen devrimci tutsakların direnişini kırmak için çatılar delinerek ses ve sis bombaları atılmıştı. Üç devrimcinin vahşice dövülerek katledildiği katliamda onlarca kişi ağır yaralanmıştı. Ağır yaralı olarak kurtulanlardan biri de Kaan’dı. Yürürken topallanması da bundandı. Bacağı kırılmış ve iyi tedavi edilmemişti. Üniversitede öğrenciyken Ege Kır Gerilla Birliği’ne katılmış ve bir ihbar sonucu topluca yakalanmışlardı. Bursa Valisi’nin oğlu olduğu için gözaltında “özel” ilgi gösterilerek işkence edilmişti. Koğuş barikatı direnişinde en son yerini bırakan bu ve diğer yiğit devrimcinin direnişi, devletin 5. ve 7. koğuşa yönelik katliam girişiminin önünde geçmişti. Devlet, katledeceği devrimci tutsakların isimlerini önceden belirlemişti. Başta cezaevindeki örgüt temsilcileri olmak üzere “sakıncalı” gördükleri kişilerin isimleri ve fotoğrafları cellatların eline verilmişti. Katliam anında Serdar özel olarak aranmıştı, fakat yaralı ve yüzleri kana bulanan tutsakların içinde seçememişlerdi. Onun yerine yeni tutuklanan Manisa yerlisi yörük bir köylüyü katletmişlerdi. Bu katliama katılan subay, uzman çavuş ve gardiyanların isim listesi, kullandıkları araba plakları ve açık adresleri bir sabah Cemal’in bulunduğu 5. koğuşun havalandırmasına atılmıştı. Verilen istihbarat bilgilerini test etmişlerdi. Bilgiler doğruydu. Gerilla bölgelerinden getirilen uzmanların çoğu seçmeydi ve kan emmeye programlanmış birer canavar gibiydiler. Bilgiler kopya edildikten sonra bilgi kaynağı olan kişinin el yazısı güvenlik gerekçesiyle yakıldı.

Karşılıklı konuşma ve sohbet uzun sürdü. Elindeki daha detaylı cezaevi krokisini Serdar’a verdi. Tünelin tüm sorumluluğu, tasarlanması, planlaması ve örgütlenmesi Serdarlara aitti. Sadece bilgi ve istihbarat ortaktı. Serdar’la konuşması ve tartışması uzun sürdü. Aldığı yeni bilgiye göre rögar kapağına doğru dönerlerse hem erken çıkarlar hem de diğer örgütlerdeki kişilerde dahil edilir böylece de özgürlüğüne kavuşacak tutsak sayısı daha fazla olurdu. Sunduğu öneriye itiraz etti Serdar. Tünelin güvenliğini gerekçe gösterdi. Serdar’ın inadını kırmayacağını bildiği için daha fazla ısrar etmedi. Kendi örgütünde götürülecek kişi sayısı beşten yediye çıkınca konuşmasına son verdi. “Girit Kralı Minos’un Dione adı ile çağırılan Akakallis tapınağı karşısındaki dağda bulunan tanrıça Zeus ile Karme’nin kızı Britomartis’in tapınağında kadeh tokuştururuz. Firar zaferimizi orada kutladıktan sonra sen Dersim’e ben ise Likya toprağına dönerim.’dedi Serdar.

Tünelin kapağı, havalandırma penceresinin tam karşısında idare tarafından en çok görünen ve kontrol edilen yerde açılmıştı. Kapağı ve merdivenleri de dahil muhteşem bir mühendislik harikası gibiydi tünel. Havalandırmada futbol maçı oynanıyordu. Maç iddiasıyla oyun oynayanların çoğunun top koşturdukları yerin altında toprağı kazanlardan haberleri yoktu. Hakemin verdiği penaltıya itiraz ediyordu Ercan.

“Salamis deniz savaşlarının yapıldığı sığ suları geçeriz. Themistoles’in Persleri yenilgiye uğratan stratejilerini çalarız. Ve düşmanımızı sık sulara çeker ve orada boğarız.”diyerek, sözüne devam etti Serdar. Çayında uzun bir yudum aldı. Kafasında kurt ağzı gibi açılan ve saçın döküldüğü yara izini ovdu. “Verdiğin listedeki tüm itleri kendi ellerimle cezalandırdıktan sonra senin misafirliğine geleceğim” diyerek, gülümsedi. Gülümsemesinde kararlı, ürkütücü, yabanıl ve vahşi bir soğukluk vardı. Serdar’ın söylediklerine cevap vermedi. Bu yiğit, kararlı ve inatçı devrimcinin verdiği söze sadık kalacağını bildiği için içi rahattı. Gerilla kulağını kesip koleksiyon yapan uzmanları zevkle cezalandıracağına inanıyordu.

Antik Grek savaşçıları bu diyarları terk edeli uzun zaman olmuştu. Mağduriyetin toplamı olmuştu İzmir; kendisini işgal edenlere benzemişti. O güzelim şehir, zorla el konulan genç bir gelin gibiydi. Zorba, barbar ve hırsız bir koca tarafından iğfal edilmişti. Kendisine ait olan hiçbir şeyi yoktu artık. Ezici çoğunluğu dağ ülkesinin çocukları tutsaktı. Özgürlük “Gel!” komutuyla emir çağırıyor ve ipsiz sapsız hayalleri ayaklandırıyordu.

***

Hapishanedeki uygulamalara ve hak gasplarına karşı tüm tutsaklar, bir hafta görüşe çıkmama ve akşam sayımını vermeme kararı almışlardı. Uzaktan gelen yoksul aileler, ziyarete çıkmama kararının mağduru oluyorlardı hep. “Kirvem,”diyerek boynunu yana eğdi Kozlucalı Şahin. “Ailelerimiz uzaktı gelmişler. Üstelik altı aydır ziyaretimize gelemiyorlar. Paraları yok ve bir geçim kaynakları yok. Şimdi borç alarak bizi görmeye gelmişler. Ziyarete çıkmazsak çok üzülürler. Biz de onları çok özledik.” Sigaradan sararan bıyıkların altındaki etli dudaklar titriyordu. Karataşlı duvar ustası Cahit, köylüsü Teslim, Kozlucalı Erdal Şahin’in söylediklerini destekler mahiyette şeyler söylediler. Dersimli köylüler, hiçbir hukuk ölçüsüne uymayan Başbağlar Katliamı’nın sanıkları olarak tutuklanmışlardı. Keyfi ve ağır işkencelere maruz kalmışlardı. Katliamla ilgileri olmadığı gibi, katliamı gerçekleştiren örgütle de herhangi bir ilişkileri ve bağları yoktu. Dört Dersimli’nin de Başbağlar köylüleriyle kivre ve komşuluk ilişkileri vardı. DGM mahkemelerinde katliamla bir ilgileri olmadıklarını ve o masum insanların başına gelen vahşeti kınadıklarını ifade etmelerine rağmen kimseye meramını anlatamıyorlardı.

Dahası, katliamla ilgilerinin olmadığını kanıtlamak için, “Bizim bu olayla ilgilimiz yok. Biz Partizancıyız,” diye, kendi aleyhlerinde kullanılacak beyanatlarda bile bulunmuşlardı. Üstelik çıktıkları her mahkeme duruşmalarında resmi ve sivil faşistlerin sözlü ve fiziki saldırılarına maruz kalıyorlardı. Tutsaklar DGM’ler tarafından, mahkemenin huzurunu ve can güvenliklerini sağlayamadıkları gerekçesiyle birkaç ilin cezaevine ve DGM’sine sürgün edilmişlerdi. En son durakları Buca Hapishanesi ve İzmir DGM olmuştu.

“Karara uyarız ama”yla devam eden talep ve itiraz sonucu istediklerine ulaştılar.

Kendi aralarında kısa bir değerlendirmede bulundular. Alınan genel kararı, Dersimli köylüler lehine esnettiler. Aldıkları kararı, diğer örgütlere de bildirdiler. Traş olan, temiz giysilerini giyen ve güzel kokular süren Dersimli köylüler, ziyaretin yolunu tuttular. Ailelerini tanıyan Cemal’in de kendilerine eşlik etmesini istediler. Dar malta koridoru sakindi. “Senin bu adamların bana dil çıkarıyorlar ve ben zor durumda kalıyorum,”diyen Nalan gardiyan, sessizliği bozdu. “Hangisi?”diye sordu Cemal. “Şu yukarıya ve yana doğru geniş olan. Büyük götlü olan var ya? Alnı açık olan. Bana tekkelerin keçiye çıkardığı gibi dil çıkartıyor bana.” İri götlü Dersimliye baktı. Gülmemek için zor tuttu kendisini. Kadın gardiyanın söylediklerinin tümünü dinlemeden ziyaret kabinine doğru yürüdü. Kendi aralarında şakalaşarak yürüyen iri kıyım Dersimlilere baktı. Kozlucalı Teslim’e bir şeyler anlattı ve kahkaha attı. Dersimli köylülerin şehvet aruzları, aygır arzusu gibi köpürmüştü. Eşleriyle yatmaya alışık olan köylülerin, zindan sıkıcılığı arzularını daha da kışkırtmıştı. Ziyaret yeri karşılıklı hesap sormalar, hal hatır sormalar ve özlemler ifade eden sözlerle dolmuştu. “Vaye, bence sen bu Şahin’i bekleme! Devlet, bunun taşaklarını Eşek Meydanı Yaylası’ndan kopardı!” Dersimliler, işkencedeki hallerini, bağrışma ve yalvarma biçimlerini karşılıklı taklit ettiler. Gırgır, şamata ve gülme iklimine girdi ziyaret yeri.

“Yeryüzünde acılarını komediye dönüştüren başka bir halk var mı?”diyerek, yanaştı Nalan. Ziyaret kabiniyle malta arasındaki bölgede bekleyen genç kurbanına yanaştı. Cemal, kendisine yanaşan ve parfüm kokan kadın gardiyana baktı. Terslemek istedi. Biraz duraksadıktan sonra vazgeçti. Avrupalıların Hottentot adını verdikleri Afrikalı kabiledeki kadınlara benziyordu kalçaları. Dünyanın en geniş kalçalı kadınları olan bu kabiledeki kadınların bu sarışın kadınla ne ilgisi olabilirdi? Yüzü inci ve narindi. Muhtemelen Balkan göçmeniydi. Bel bölgesi, bir saman çuvalı gibi yapaydı. Kalça bölgesi de Hottentot kadınlarınki gibiydi. Kenarlarında yemek tepsisi duracak kadar genişti. Bacakları bir sumo güreşçisinin dahi sahip olmak istemeyecek kadar kalın ve etliydi. Söylediği söze cevap vermekle vermemek arasında kararsızlık geçirdi:

“Buradan alıp götürmeye geldim;

seni şişleyen gözlerden

karanlıkta yaşayan

insandan yapılma canavardan

emperyalizmin pençeleriyle

bedenini lime lime parçalayıp doğrayan,

senin ruhunu benzetip de Şeytanınkine

kendini en büyük Tanrı ilan eden!”*

“Söylediklerinden bir şey anlamadım,” dedi iri kıyım kadın gardiyan. Avrupalı sömürgecilerin şehvet sembolü olarak mitleştirdiği Hottentot kadını Sarah için Diana Ferrus’un Sarah Baartman’a yazdığı şiirden bir şey anlamamıştı. Konuyla ilgisini de çözememişti. Cevap vermedi genç tutsak. Karşısındaki kadın gardiyanı acımayla tiksinti karışımı bir yüz ifadesiyle süzdü.

Hapishaneye getirildikleri ilk gün kendisine işkence yapan kadının gövdesini süzdü. “Üstüme çıkarsa kemiklerimi kırar” diye, gayri iradi iç geçirdi. İlk geceyi düşündü. Sağına soluna genişleyen kadının üstüne kapaklandığı geceyi hatırladı. Kendilerine yönelik büyük bir operasyon yapılmıştı. Elliye yakın devrimci tutuklanmıştı. İşkenceci polis ve jandarmaların emriyle arkadaşlarından ayrı bir koridora alınmış, “Liderleri budur!” yalanıyla, gardiyanlar tarafından saldırıya uğramıştı. Erkek gardiyanlarla birlikte saldırıya aktif olarak katılan Nalan’ın tekmelerini ve boynuna inen yumrukların lezzetini unutmamıştı. “Annem ziyaretine gelince üstünü arıyorum. Ama arıyor gibi yapıyorum ama gerçekten aramıyorum. İhtiyacınız varsa bu kanalı kullanabilirsiniz.” Kurbanına aşık olan iri kıyım kadının söylemi; yağcılık, ne söyleyeceğini bilememe ve konuyu bir yere bağlamamayı becerememekten ibaretti. Üstelik kaba bir rüşvet vaat ediyormuş gibi bir hali de vardı ve yardımcı olmak istiyordu. “Bana hep işkenceci gözüyle bakıyorsunuz bunu biliyorum. Ama ben sizi tanıdıktan sonra dünyam alt üst oldu. Bize içirilen Kemalizm zehrinin panzehiri oldunuz.” Kendisine işkence yapan kadın, aşk hastalığına tutulmuş ve durumu genç tutsağın annesine de anlatmıştı. Daha önce kendisiyle konuştuğu için söylediklerine cevap verme gereği duymadı. Malta işgali sırasında rehin aldıkları erkek gardiyanlarla birlikte üç tane de kadın gardiyan rehin almışlardı. Bunların içinde iri kıyım aşık da vardı. İri kıyım kadını işkenceci olduğuna dair sorgulamışlardı. Çok tedirgin olmasına rağmen kendisine yönelik en ufak onur kırıcı bir laf dahi söylememişlerdi. Bir daha aynı şeyi yapmaması kaydıyla affetmişlerdi. “Sadece kendi görevinizi yapın. Devlet adına kişisel sorumluluk aldığınız zaman hedefimiz olursunuz!” demişlerdi. Bu uyarıdan sonra kadın gardiyanları serbest bırakılmış, erkek gardiyanları ise rehin tutulmuştu.

Ziyaret, Dersimlilerin iç çekişleri eşliğinde bitti. Görüş kabinine yapışan eller bir türlü sökülmüyordu. Özlem, arzu ve acıyla yüklü insanlar ters tarafa yola koyuldular. Boyutsuz, kasvetli ve demir gibi ağır bir atmosfere girdiler. Koğuşa yolunu alan Dersimli köylüler, yerin yedi kat dibini lanet okudular. Kendi kaderlerine ana avrat küfür ettiler. Dersimli köylülerin küfür ve lanetlerine, Cemal’e yaklaşan Ağrılı yaşlı gardiyanın, “Yarın arama var,” parolasını ifade eden Kürtçe ezginin mırıltıları karıştı…

***

Urfalı olan yaşlı, göbekli ve açık sözlü savcı, gazete tomarını sağa sola ovuşturdu. “Cüneyt Kahraman akraban mıydı?”diyerek, gazeteyi Cemal’e uzattı. “Başın sağ olsun!”dedi. Çemişgezekli bir kadınla evli olan ve Partizancılara “Ben sizin eniştenizim” diyen yaşlı savcının yüzünde tuhaf, garip ve anlaşılmaz bir acı vardı. “Nasıl bu adamı koruyamadınız?”diye, gayri ihtiyari mırıldandı. Cevap vermedi. Başı döndü. İçi daraldı. Alnı birbirine toplandı. Dudakları titredi. Gazeteyi aldı. Yapılan açıklamayı okumaya çalıştı ama gözleri karardı. “Ne olacak savcı beyim, aslanın kuyruğuyla oynayan tilkinin sonu ölümdür,”dedi Birinci Müdür Cihan. Döner koltuğunu sağa sola döndü. Alaycı ve aşağılayıcı bakışlarla tutsağın tepkisini ölçmeye çalıştı.

Elindeki gazeteyi sağ avucunun içinde sıktı. Ağzı yanaklarındaki et yığını içinde kapanmaya yüz tutmuş müdüre baktı. Sanki Savaş’ı O katletmiş gibi böbürlenip ve dudak şaplatan müdüre tiksintiyle baktı. “Cihan!”diye bağırır gibi yüksek bir tonla seslendi. “Zehir saçan dilini keseriz!”

Yerinde fırlayan birinci müdürle tutsağın arasına Karslı ikinci müdür girdi. Savcı da yerinden kalktı. “Benim makamım da müdürümü tehdit edemizsin Cemal!”dedi. Kendi müdürüne “Sözümü niye kesiyorsun!” anlamında bir şeyler söyledi. Ortamı sakinleştirmeye çalıştı. Sert tartışmanın ardından genç tutsak hızlıca odadan çıktı. Sesle birlikte savcının odasına giren ve hapishanenin değişmeyen demirbaşı, gizli yöneticisi ve en eski başgardiyanı olan Atanur’un “Neler oluyor?” sorusuna cevap vermedi. Hızla yürüyerek yanından geçti. Kendisine eşlik eden diğer ikinci müdür olan Çorumlu, “Baskıncı komutanları öldürülmüştür!” diye verdiği cevap kulaklarında çınladı. Merdivenlerden çıkarken bir an başı döndü. Dengesini kaybetti. Nalan gardiyanın uzatılan yardım eliyle irkildi. Elini yana savurdu. Tersledi. Malta bitmek bilmiyordu. Yol uzadıkça uzuyordu. Savaş’ın ölümüne inanmak istemiyordu. Anlamsız birkaç şey mırıldandı. Nefesi kesiliyormuş gibi oldu. Açılan koğuş kapısının gür metalik sesiyle kendisine gelir gibi oldu. Güvenlikçi olan İstanbullu şoför Erdal’ın gülümsemesiyle karşılaştı. Gelen kişiden ziyade gelenlerle ilgilen Erdal’a uzattı elindeki gazeteleri. Erdal, “Yoldaşlar gazete geldi!”diyerek, koğuşa daldı. Karakolları basan, orduları bozan yiğit komutan; zeki ve genç lider yoktu artık.

O, bir daha geri gelmeyecek bir bilinmezliğin yolculuğuna çıkmıştı. Kendisini karıncaların dahi uğramadığı ölü ağaç gövdesi gibi kuru hissetti. Banyo olarak kullandıkları yere attı kendisini. Binali’nin kapısını bir bezle kapattığı banyoya çömeldi. Suyu bıraktı. Avucunu ağzına tıkadı. Ağlaması duyulmasını diye avuç içini daha da ısırdı. Dişleri etine battı. Bedeni sarsıldı. Epey bir zaman geçti. Yemekhanede tabak sesleri geliyordu. Gece, aç bir balina gibi zindanı yutuyordu. Zindan nefes alamıyordu; boğuluyordu…

* “Sarah Baartman’a Şiir”, Diana Ferrus

NOT-1: Bu yazı, Cüneyt KAHRAMAN’ın (Savaş) ölüm haberinin alındığı hapishanede devlet görevlilerinin tepkisini ve Savaş’a duydukları saygıyı da işleyen çalışmadan alınmıştır.

NOT-2: Savaş, Hüseyin DİŞLİ, Kenan İNCE yoldaşların ve Geyik ananın anıt mezarlarının yapımında maddi ve manevi olarak emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.

NOT- 3: Yiğit bir devrimci olan Serdar Karabulut, 2000 yılındaki Ölüm Orucu Direnişi’nde bedenini ateşe vererek ölümsüzleşti. Saygıyla anıyoruz…

Murat Kahraman

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

IŞİD’in Koben’deki katliamı Frankfurt’da protesto edildi

Haziran 29, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

fdFrankfurt (29-06-2015)-Frankfurt’da NAW-DEM’ìn çağrısıyla bir araya gelen devrimci-demokratik kurumlar, IŞİD’in Kobane`de sivil halka yönelik katliamı protesto etmek ve lanetlemek için yürüyüş düzenledi

Fankfurt tren istasyonu önünde toplanan bine aşkın kitle pankart, filamalar ve sıloganlar eşliginde Frankfurt`da tarihi meydan Römerè kadar yürüdü. Frankfurt ADHK örgütlülügü de bayraklarıyla bu yürüyüşte yerini aldı.

Yürüyüş sonunda alanda gerçekleştirilen mitingde önce Kürt kurum temsilcileri gündeme ilşkin konuşmalar yaptılar.

Ardından ADHK adına da bir konuşma gerçeklestirildi. Bu konuşmada;” IŞİD çeteleri tarafindan yapılan bu vahşi katliam lanetlenirken, IŞİD’ìn Kürt güçlerinden arka arkaya aldığı yenilgilerin intikamını almak için bu vahşi katliamı gerçekleştirdigini ama bunun nafile bir caba oldugu ve gericiligin yenilmeye mahkum oldugu vurgusu yapıldı. Emperyalist ve gerici-faşist bölge devletlerinin besleyip büyüttükleri ISID; EL-Nüsra ve El-Kaide gibi taşeron örgütlerle bölgeyi kan gölüne cevirdikleri ve halkları birbirine düşmanlaştırarak kırdırmaya çalıştıkları, bunun yanında fasist TC’nin de Kürt güçlerinin arka arkaya zafer kazanmasından

tadirgin oldugu, dolayısıyla üstüste güvenlik zirvelerinin yapılmasının arkasından böyle vahşi bir katliamın tesadüf olmadığı, birinci derecede sorumlulukları oldugu, hangi hükümet gelirse gelsin TC’nin tekci, ırkcı ve faşist karekterinin degişmeyecegi” vurgusu yapildiktan sonra;” içinden gectigimiz sürec bizi yaşamın her alanında devrimci mücadeleye çağrıyor” denerek sonlandırıldı.

SİBEL ÖZBUDUN tarafından

SİVAS KATLİAMI O GÜN, ORADA BİTMEDİ…[*]

Haziran 29, 2015 de SİBEL ÖZBUDUN SİBEL ÖZBUDUN tarafından

sibel-özbudunSİBEL ÖZBUDUN (29-06-2015) “Etiam sanato vulnere cicatrix manet.”[1]

“Ya Allah, bismillah, allahuekber!”

Dışarıdaki kalabalık giderek büyüyor. İnsanın üzerine doğru yuvarlanan şom bir çığ gibi… İçeridekiler sıkışmış kalmış, çaresiz… Madımak oteli alev alev. İçeriden çığlıklar yükseliyor, oteli kuşatan çember sakallı kalabalıkta ise bir neşeli esriklik hâli… Elebaşlarından “Tekbiiir!” komutu geldikçe bir ağızdan coşkuyla haykırıyorlar: “Allaaa-huekber!” Kurbanların tapınağa tıkabasa doldurulup dumanları aç ilahlarını teskin etsin diye topluca yakıldığı bir pagan ayini sanki… Yaptıklarının “ibadet” olduğundan ve sırf bu amelleri nedeniyle cenneti garantilediklerinden o kadar eminler ki…

İkisi otel görevlisi, otuzbeş canın kimi kömürleşmiş, kimi karbonmonoksitten zehirlenmiş bedenleri, otelin kararmış iskeleti dahi yatıştıramadı kana susamışlıklarını. O cehennemden canlarını askerlerin, polislerin kayıtsız namevcudiyetinde, yalnızca birbirlerine tutunarak kurtarabilenlere saldırdılar. Ellerine geçse, lime lime edeceklerdi – otelin penceresinden uzatılan itfaiyenin merdivenine can havliyle tutunan Aziz Nesin’i bir itfaiye eri ortalarına fırlattığında, leş kargaları oldular, üşüştüler üstüne. Nesin’in ellerinden sağ kurtulabilmesi, tanrısız bir mucizedir…

Madımak katliamı o gün, orada bitmedi… Günlerce, haftalarca, aylarca, yıllarca sürdü…

“Olaylarda ağır tahrik var,” dedi biri. “Polisi halkla karşı karşıya getirmeyin!” O, dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’di…

“Ne mutlu ki olaya kaatılan hiçbir vatandaşımızın burnu kanamadı,” diye sevindi bir başkası. O, dönemin başbakanı Tansu Çiller’di…

“Endişelenmeyin, güvenlik güçleri olay yerine intikal etmek üzere,” diye avuttu biri, sonra da atom santralını açma törenine devam etti. O, dönemin başbakan yardımcısı Erdal İnönü’ydü…

“Abartmaya gerek yok, bu kadar kişi futbol maçında da ölebilir,” diye kostaklandı bir başkası. O, dönemin anamuhalefet partisi lideri, Mesut Yılmaz’dı…

“Müdahale etmeyin,” emrini verdi bir yetkili. O, dönemin Sivas emniyet müdürü Doğukan Öner’di…

“Oteli otel sahibi kundakladı,” buyurdu bir başka yetkili. O, dönemin içişleri bakanı Mehmet Gazioğlu’ydu.

“Kurtarmayın onu!” emrini verdi bir başkası, Aziz Nesin itfaiye aracına alınırken. O, Refah Partili belediye meclis üyesi, Cafer Çakmak’tı… Ve rivayet olunur ki, “galeyana gelmiş Müslümanları” yatıştırmak için eline aldığı megafondan, “Gazanız mübarek olsun!” diye seslenmişti kan kokusu almış kurt sürüsüne…

Biri sanıkların gönüllü avukatlığını üstlendi. O dönemin Refah Partili Adalet Bakanı Şevket Kazan’dı…[2]

Sonra başkaları… önce Sivas katliamı faillerinin avukatı oldular, sonra da AKP’den milletvekili seçilip meclise girdiler, yasalar yaptılar. Onlar Celal Mümtaz Akıncı, Hayati Yazıcı (devlet bakanı oldu), Haydar Kemal Kurt, Zeyid Aslan, Hüsnü Tuna, Ali Aşlık, Halil Ürün, İbrahim Hakkı Aşkar, Bülent Tüfekçi, Mehmet Ali Bulut’tu. Ya da başkaları AKP’den belediye başkanı, il başkanı filan oldular…

Dedim ya, Sivas katliamı o gün, orada bitmedi…

Birileri, üslendikleri gazete köşelerinden, ekranlardaki programlarından, olan bitenlerden Aziz Nesin’i ve Sivas yakılmışlarını sorumlu tuttu.

“Aziz Nesin’in bir süreden beri yaptığı konuşmaların büyük çoğunluğumuzca hoş karşılanmadığı muhakkak,” dedi biri. O, Altan Öymen’di (Milliyet, 4 Temmuz 1993)…

“Önce Aziz Nesin’e artık bir ‘dur’ demek gerekiyor,” dedi bir başkası. O, Yalçın Doğan’dı (Milliyet, 4 Temmuz 1993)…

“Olayların tetiği Aziz Nesin’in provokasyonu ile çekiliyor,” diye buyurdu bir diyeri. O, Cengiz Çandar’dı (Sabah, 4 Temmuz 1993)…

“’Düşünce hürriyeti’ etiketi altında gereksiz tahrikler yapan, en gelişmiş demokrasilerde bile provokasyon olarak kabul edilebilecek davranışlarda bulunan kimseler, Sivas’ta ortaya çıkan bu sonucu dikkatle değerlendirmek zorundadır”, diye ahkam kesti bir başkası. “ ‘Şeriat ayaklandı’ deyip işin içinden çıkmak isteyenler, o gün neden yeşil bayrak değil de Türk bayrağı taşındığının ciddi bir tahlilini yapmaklıdır.” O, Ertuğrul Özkök’tü (Hürriyet, 4 Temmuz 1993)…

“Anaakım medya”da hava böyleyse, İslâmcı basına bakmak gerekli mi? Bakmayalım…

Hayır, Sivas katliamı o gün, orada bitmedi…

Sonra bir yılan hikâyesine dönüştü… Hukuk sisteminin dehlizlerinde, kıvrıla kıvrıla bir ileri bir geri, yol alırmış gibi yapan bir yılanın bildik öyküsü. Bütün “adalet arayışlarımız”ın eninde sonunda dönüştürüldüğü, adına “yüce Türk adaleti” denilen kara komedi…

Bir bozulduğunda idam, bir bozulduğunda beraatle sonuçlanan davalar… Tahliye edilen, firar eden, dosyaları kaybedilen sanıklar… Ve artık Türk mahkemelerinden adalet beklemeyecek kadar tecrübeli, ama her duruşmada adliye önünde adalet beklentisini haykıracak kadar umuda tutkun bizlerin gözlerinin içine baka baka verilen o “zamanaşımı” hükmü…

Zamanaşımı kararını, “milletimiz için hayırlı olsun” diye karşıladı biri… O, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’dı…

* * *

Şimdi biri miting meydanlarında Kur’an sallayarak siyasal muarızlarını Zerdüştîlikle, dine-imana ihanetle, müşriklikle, ateistlikle, Taksim’i “kabe” saymakla, müminlere eziyet etmekle suçluyor… Bu memlekette Sivas (ya da Çorum, veya Maraş) hiç yaşanmamış gibi… Umalım ve dileyelim ki o gün canlarımız çıra gibi yanarken o cehennemde cennetten yer garantilediklerine sevinen güruhlar, bir kez daha “durumdan vazife çıkarmasın”…

Dedim ya, Sivas katliamı o gün, orada bitmedi!

18 Mayıs 2015 09:57, Ankara.

N O T L A R

[*] Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, No:3, Haziran-Temmuz 2015…

[1] “Yara kapansa da izi kalır.”

[2] Bilgiler Veysel Dinçer’in, “Hâlâ Katliam Diyemeyenlere İnat 33 Maddede Sivas Katliamı” başlıklı yazısından alınmıştır. http://listelist.com/sivas-katliami-nedir/

TEMEL DEMİRER tarafından

SİVAS’TAKİ KÜLLERİNDEN DİZELERİYLE DOĞAN ANKÂ: METİN ALTIOK[*]

Haziran 29, 2015 de TEMEL DEMIRER TEMEL DEMİRER tarafından

temel1_31TEMEL DEMİRER (29-06-2015) “Carmina morte carent.”[1]

Her şeyden önce, “Ömrümce kendimi hep sözde/ buldum;/ Söz cehennemdi yanıp kavruldum./ Yeniden doğdum kendi külümden,/ Ben Ankâ’ydım konuşuldum,” diyen bir Ankâ’ydı Sivas’taki küllerinden dizeleriyle defalarca doğan…

* * * * *

“Eskiden bir sesim/ Vardı benim; Şimdi uzakta./ Çınlar belki./ Bir köprünün altında/ Yitirdiklerim de oldu/ Kazandıklarımın yanında./ Eskiden bir yüreğim/ Vardı benim;/ Şimdi uzakta/ Çarpar belki./ Bir çocuğun odasında./ Yitirdiklerim de oldu/ Kazandıklarımın yanında./ Bir ben kaldım şimdi/ Tek yakın bana./ Ama ben eskiden de/ Hep böyle/ Yalnız çıkardım yola,” diye anlatırdı kendini, düştüğü hayat yolunda…

* * * * *

Sevda yüklüydü; “Bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden/ Bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden./ Bir yüzük yaptım belli belirsiz,/ Eski bir gramafon sesinden./ Bir yüzük serçe parmağın için,/ Bulutsuz bir gecede kayan yıldız izinden./ Bir yüzük yaptım terli bir yüzük./ Avucumdan geçen ince hayat çizgisinden./ Yanmasını bilen bir bakır yüzük,/ Evime akım taşıyan elektrik telinden./ Bir yüzük yaptım sana, bir yüzük ki;/ Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden,” dizlerindeki gibi, sığmazdı içi içine…

* * * * *

“Yeni çekilmiş bir dişin/ Yadırganan boşluğu/ Dilimin ucunda ismin./ Somunu yitik bir vida/ Düştü düşecek yüreğim./ Biran önce gel buraya/ Karpuz, kavun yiyelim,” diyecek kadar müthiş içtendi…

* * * * *

Kürtçe ağıtları da vardı ‘Kimliksiz Ölüler’indeki üzere: “Yanında dağılmış kâğıtlar/ Ve bir tütün tabakası var./ Bir bez parçasıyla/ Ağzını tıkamışlar./ Cesedi sırt üstü/ Boyunca uzatmışlar./ Bir deniz kabuğunda/ Dalgaları duyanlar./ Boş bir mermi kovanı/ Sizce nasıl uğuldar!”

Geçerken o ağıtların yakıldığı günlere dair, “Babam doğuyu çok sevdi. Doğu insanı da babamı. Mesela onların Kürtçe konuşmaları nedeniyle anlaşamamalarına takılıyor. Kürtçe öğrenmek istiyor, onları anlamak için. Zaman zaman sağlığı bozuluyor, günlerce, haftalarca okula gidemiyor. Onun olmadığı günlerde okula müfettişler geliyor ve öğretmensiz sınıfın bu kadar sessiz durduğuna şaşırıyorlar. Öğrenciler öğretmenleriyle gurur duyuyorlar. ‘Metin Altıok’un sınıf bu’ diyorlardı,” diye aktarıyordu biricik kızı…

* * * * *

‘Özdeyiş’iyle -Sezen Aksu’nun sesinden- milyonlara seslenmişti: “Bedenim üşür, yüreğim sızlar. / Ah kavaklar, kavaklar/ Beni hoyrat bir makasla/ Eski bir fotoğraftan oydular./ Orda kaldı yanağımın yarısı,/ Kendini boşlukta tamamlar./ Omzumdan bir kesik el,/ Ki hâlâ durmadan kanar./ Ah kavaklar, kavaklar!/ Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar,” diye…

* * * * *

Evet “Elimde bir sevda dilekçesi/ Ve mevsimlerden sonbahar;/ Beni zamana havale ettiniz./ Önümde uzun bir kış var,/ Hüznümün güncel gerekçesi,” dizelerindeki üzere, yaşama sımsıkı sarılmış duyarlılıklarıyla hüzünlüydü…

* * * * *

Aşkla acı çektiğini de saklamazdı: “Sonbahar-ki acının değişmez dipnotudur-/ Sesinin solgun göğünde/ Küçük bir yıldızla bir harfi tutuşturur./ Savrulur her yana kavruk kelimelerle,/ Yüreğini acıyla buruşturur./ Bakışının pasıyla zırhlanan dünya,/ Binlerce pıtrak yapıştırır yüzünün kumaşına/ Sonbahar-ki doyumsuz bir aşkın sonudur…”

* * * * *

‘Kendinin Avcısı’sında şöyle anlatırdı kendini: “Ne dedim, ne yaptım/ Nasıl davrandım/ Düştü peşime izledim/ Sanki ben ve bendim/ Önümsıra, arkamsıra/ Dehlizinde kendimin

O mu öndeydi, ben mi?/ O dediğime bakmayın/ Ayırt etmek içindi/ Av mıydım, avcı mıydım?/ Tuhaf ama ben ve ben/ Hem kaçtım, hem kovaladım

Hangisiydim acaba?/ Önüm sıra kaçan mı?/ Kovalayan mı ardımdan?/ İki kadınla,/ İki çocuk arasında/ Koştum iki ayrı acıya

Çekip tetiği sonunda/ Kendimi vurdum./ Ne av var artık, ne avcı/ Sadece küf kokusu/ Dehlizinde kayboldum…”

* * * * *

Nihayet ‘Bir Gün Ölürüm’ de özetlemişti hemen her şeyi: “Ben derim ki:/ Ömrüm, ömrüm/ Mumlar neden eriyip sönerler de,/ Tersine doğru yanmazlar/ Uzayarak yeniden?/ Ve insan doğmak ister mi/ Bir daha, ölmek için!”

* * * * *

O; Sivas 93’te Madımak yangınıyla tutuşan şairdi…

Ya da “Metin Altıok bu dünyaya bir hayret bırakıp gitti, Sivas’tan”[2] denilendi…

Veya Kızı Zeynep’e yazdığı mektuplarda, “Aydın muhalif olmalı” vurgusuyla ekleyendi: “Bu ülkede iktidarlar aydınını sevmiyor, muhalifine ise tahammülü yok. Bir düzen ve siyasi ideoloji yerleştirilmeye çalışılıyor: Karşı çıkan susturulur…”

* * * * *

Kızı Zeynep Altıok Akatlı’nın anlattığı “O An” şöyleydi:

“2 Temmuz 1993 günü babamın Sivas’a gittiğini bilmiyordum. Babam Güneydoğu’da öğretmenlik yaptığı yıllar boyunca hasretini çektiği, benim de doğup büyüdüğüm Ankara’da, bense artık İstanbul’da yaşıyordum. Bir iki günlüğüne gittiği kültür şenliğini bana haber verme gereğini bile duymamış, o kadar doğal. Katıldığı sayısız festival, şenlik, panelden biri daha… Öyle olmadı!

Yobaz bir güruhun saldırısını akşam saatlerinde isimler haberlere düşmeye başladığında öğrendim. Büyük bir karanlığa düştüm. Dipsiz kör bir karanlık. Hiç haber alamadan saatlerce bulabildiğiniz numaraları aramak. İz sürmek. Zifiri karanlık ve ilk kez girdiğiniz bir odada duvarları yoklayarak yön bulmaya çalışmak. Babamı bulduk, sevinemedik bile, büyük kötülük canlarımızı, çocuklarımızı almıştı. Babamın bilinci kapalıydı. 1 hafta her gün, her saat başı arandım. ‘Yaşıyor mu?’ sorusunu haber atlamamak için bana yöneltmeyi uygun bulan basın mensupları çok değil 1 yıl sonra birer birer yok oldular. 20 yıldır sadece her 1 Temmuz günü telefonum sayısız kez çalar.

Tarifi dahi imkânsız bir kötülüğün ardından sadece bir gün akla gelip hissettiklerimi anlatmaya, ses duyurmaya çalışırım.

Sürdürülebilir karanlık nasıl tarif edilebilir ki? Ben de beceremem. Ama denerim. 20 yıldır elbet çok mutlu günlerim oldu. Bu mutlu günlerin dahi hesabını sormaya cüret edenlerle de karşılaştım. Ensemden kötülüğün soğuk nefesi, kalbimden o karanlık hiç eksik olmadı…”

* * * * *

Unutmayın: Sivas’ta yaktılar “Ankâ olan”[3] Metin Altıok’u ve “Şiir umuttur, ışıktır”[4] Onun sayesinde hâlâ…

5 Mayıs 2015 12:32:06, Ankara.

N O T L A R

[*] Sancı Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, No:3, Haziran-Temmuz 2015…

[1] “Ölümsüz şiirler.”

[2] Mehmet Said Aydın, “Kırmızı Gül Giderayak Sende”, Evrensel Pazar, 27 Temmuz 2014, s.3.

[3] Metin Celal, “Metin Altıok ‘Ankâ’ Olmuş”, Cumhuriyet, 6 Ağustos 2014, s.15.

[4] Zeynep Oral, “Şiirsiz Kalmayın!”, Cumhuriyet, 20 Mart 2015, s.19.

adhk tarafından

Cüneyt Kahraman’nın anıt mezarı yapıldı

Haziran 29, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

c.kahraman ant mezar mansetKomünist önder Cüneyt Kahraman’nın anıt mezarı Ailesi ve Halkın Günlügü okurları tarafından yapıldı

Dersim (29-06-2015) 15 Mart 1997’de Dersim/Çemişgezek’te 7 yoldaşıyla birlikte ölümsüzleşen MKP 4. Genel sekreteri Komünist önder Cüneyt Kahraman’nın anıt mezarı yapıldı.Ailesi ve Halkın Günlüğü okurları tarafından yapılan anıt mezar Cüneyt Kahraman’nın kendi köyünde ve aynı mezarlıkta bulunan yoldaşları Kenan İnce,Hüseyin Dişli ve Yeter Koç’un mezarlarının yanına yapıldı.Cüneyt Kahraman’la birlikte Kenan İnce ve Hüseyin Dişli’nin anıt mezarları da yeniden yapıldı.

http://www.halkingunlugu.net/

c.kahraman ant habaer 1

adhk tarafından

Hamburg’da IŞİD katliamları protesto edildi

Haziran 28, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

1TC’nin desteği ile IŞİD’in Kobané’de gerçekleştirdiği katliam, Hamburg’da Kürt Toplum Merkezi’nin çağrısıyla protesto edildi  

Hamburg (28-06-2015)- Hamburg’da Kürt Toplum Merkezi’nin çağrısıyla bir araya gelen ve aralarında Demokratik Güç Birliği Platformu’nun da bulunduğu kitle IŞİD’in Kobané’de sivil halka yönelik uyguladığı katliamı protesto etmek amacıyla yürüyüş düzenledi.

Hamburg merkez tren istasyonu önünde toplanan kitle gerçekleştirilen miting ve yapılan konuşmalar ardından Hamburg T.C başkonsolosluğuna yürüdü. Yürüyüşte ADHK Hamburg örgütlülüğü de flamalarıyla yerini alarak T.C konsolosluğuna kadar sloganlarla yürüdü. T.C konsolosluğu önünde ADHK Hamburg örgütlülüğü bir konuşma gerçekleştirdi. Konuşmada “Özellikle Kobané‘de gerçekleştirilen bu katliam kınanırken bu gün bu katliamları gerçekleştirenlerin arkasındaki güçlerin dün Madımak’ta insanları diri diri yakanları sahiplenen T.C devleti olduğunu biliyoruz. Bugün bu katliamları protesto ederken bu katliamlarda Türk devletinin rolünün kitlelere teşhir edilmesi bizler için çok önemlidir. Devrimci, demokratik, yurtsever tüm güçlerin enternasyonalist bir ruhla, bu katliamlar karşısında örgütlü ve hep birlikte mücadele ederek her alanda olduğu gibi Kobané, Rojava ve Şengal direnişlerini de sahiplenilmesi gerektiğini düşünüyor ve ‘örgütlü bir halkı hiçbir güç yenemez’ diyerek tüm Rojava, Şengal ve Kobené’de yaşamlarını yitirenleri saygıyla anıyoruz ” diye ifade etti. Eylemde Hamburg parlamentosu sol parti milletvekili Cansu Özdemir, DİDİF temsilcisi, Atıf temsilcisi ve NAW-DEM temsilcileri de konuşma gerçekleştirdi. Gerçekleştirilen konuşmaların ardından eylem sloganlarla son buldu.

23

adhk tarafından

DHF’den Sivas şehitlerini anma mitingine çağrı

Haziran 27, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

dhf_logoDemokratik Haklar Federasyonu bir çağrı yayınlayarak 28 Haziran’da (yarın) yapılacak olan Madımak Katliamı’nın 22 yılındaki anmaya tüm halkı saflarına davet etti

HABER MERKEZ İ (27-06-2015) – Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) bir açıklama yayınlayarak, 28 Haziran Pazar (Yarın) günü yapılacak olan mitinge tüm halkı davet etti.

DHF’nin yaptığı çağrıda,2 Temmuz 1993 yılında Sivas’ta yaşanan Madımak Oteli Katliamı’nın 22. yılında bir kez daha gecenin zifiri karanlığına karşı aydınlık bedenleri ile gelecek güzel günlere ışık saçanları anıyoruz. Baskı ve yok sayma politikalarına karşı tüm halkımızı federasyonumuz çatısı altında halkın haklı kavgasını örgütlemeye, saflarımıza çağırıyoruz.” denildi.

Yapılan çağrı metninin tamamı ise şu şekilde;

“Hükümet ise zulüm ve zorbalık mahsulüdür. Anın tecavüzlerini hoş görmek, İdari hey’et zaman-ı saadet’te olduğu gibi millet tarafından seçilmelidir. Saray saltanat, muharebe asker hep zulümdür. Tekkeler, dervişler, ulema hep onlar da hep zulüm ve tagallüp eserleridir. Herkes hürriyet-i tamme üzere fikir ve mesleki zatide bulunmalı. Komşusunun meslek ve mezhebine hürmet etmelidir” Şeyh Bedreddin 2 Temmuz 1993 yılında Sivas’ta yaşanan Madımak Oteli Katliamı’nın 22. yılında bir kez daha gecenin zifiri karanlığına karşı aydınlık bedenleri ile gelecek güzel günlere ışık saçanları anıyoruz.

Ülkemiz hakim sınıf ve iktidarlarının tarihi; zulüm, baskı ve katliamlarla doludur. Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da ve Sivas’ta kendisi gibi düşünmeyen hakim inanca mensup olmayan yani bilcümle farklı kimlik ve inanışlara mensup insanlara yönelik inkarcı tavrını fiiliyata döküp pratikleştirmiş, katlederek yok etmeye ve asimilasyon gayretine girişmiştir.

Ülkemiz ezilen emekçilerinin, yoksul köylülerinin, kadınlarının, farklı cins ve kimliklerin ülkemiz iktidarlarına karşı örgütlenerek her türlü sömürü ve baskı politikalarına karşı ortak mücadelede buluştuğu federasyonumuz çeşitli milliyet ve inançlara mensup ezilen halkımızın her türlü demokratik hak ve talep mücadelesinde dün olduğu gibi bugünde yürütme azmi ve kararlılığındadır.

Osmanlı’dan günümüze, son on yıla kadar, açık şiddet, baskı, katliamlar ve inkâr, asimilasyon gerçekliği temelinde üretilen resmi politikalarla yaklaşılan farklı milliyet ve inanç kimlikleri gerçeğimiz; bilhassa son yıllarda, AKP iktidarı eliyle hayata geçirilen neo-liberal demokratik açılım aldatmacalarıyla cilalanmakta, fakat yine özünde aynı inkâr, asimilasyon ve imha politikaları hayata geçirilmektedir.Yan yana gelme bilincinden uzaklaştırılmaya çabalanan emekçi halkımız, kendi bağrındaki farklı ulus, milliyet ve inanç gruplarına karşı da emperyalist güdümlü düşmanlık, linç ve boğazlaşma politikaları karşısında savunmasız hale gelmektedir/getirilmektedir.İşçiler, köylüler, emekçiler üzerindeki ekonomik ve sosyal baskılar, hak gaspları ve türlü zorbalıkların yanı sıra ülkemizin ve siyasi iktidarının bir ürünü olarak da farklı milliyet ve inançlardan halklarımız, aynı zamanda bilinçli bir şekilde, çeşitli kültürel baskılar altında da tutulmaktadır.Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) olarak, devletin ayrıştıran, ötekileştiren şoven siyasetine karşı farklı kimliklere mensup halkımızı bu oyunu bozmaya Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ve Alevi Bektaşi Federasyonu tarafından Kadıköy’de 28 Haziran Pazar günü saat 15.00’da yapılacak mitinge katılmaya çağırıyoruz.

Bu baskı ve yok sayma politikalarına karşı tüm halkımızı federasyonumuz çatısı altında halkın haklı kavgasını örgütlemeye, saflarımıza çağırıyoruz.

Tarih: 28 Haziran Pazar

Saat: 13.00

Toplanma Yeri: Kadıköy Boğa

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Alman Adalet Bakanlığı önünde protesto: “Devrimci tutsaklar yalnız değildir“

Haziran 27, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

atikBERLİN; Bugün 26-06-2015 Cuma günü saat 12 00 de, Berlin`de Almanya Adalet Bakanlığı binasının ön giriş kapısında, ATİK yöneticileri ile UPOTUDAK ve Hukuk Komisyonu üyelerininde yer aldığı kitlesel bir protesto mitingi gerçekleştirildi

İşgünü olmasına rağmen 60 kişinin katıldığı Miting coşkulu geçti. Yapılan Miting esnasında Adalet Bakanı basın sözcülerinden Dr. Philip Scholz ile ATİK Heyeti bir görüşme gerçekleştirerek,ATİK in hazırlamış olduğu bilgilendirme dosyası Bakanlık basın sözcüsüne verildi.

Adalet Bakanı basın sözcülerinden Dr. Philip Scholz ile yapılan kısa görüşmede; TKP/ML adlı devrimci örgütü yönettikleri ve Avrupadan TKP/ML nin Türkiyedeki devrimci mücadelesine destek sundukları gerekçeleri sebep gösterilerek, Türk İstihbarat teskilatı (MiT) ının bilgi ve hileli evraklarına dayanılarak gerçekleştirilen operasyon sonucu, ATİK üyelerinin tutuklamalarının, Alman devletinin,Türk Devletinin faşist politikalarına verilmiş bir destek olarak kamuoyunda algılandığı belirtildi.

Toplanan binlerce imzanın, Bakanlığa teslim edilmesi işlemleri için, önümüzdeki dönem Alman Sol Partili parlementerlerinde katılacağı bir randevu yapılarak Adalet Bakanı Heiko Maas ile ATİK tutuklamaları hakkında kurumsal olarak görüşme talebi de, Adalet Bakanı basın sözcüsüne bu görüşmede iletildi.

Bugün, Berlin Mohren Strasse 37 adresinde bulunan Alman Adalet Bakanlığı önünde yapılan Miting, Almanca ATİK adına yapılan açıklama ile başlatıldı.

Mitingde, gazeteci ve tarihçi Dr. Nikolaus Brauns bir konuşma gerçekleştirerek, Alman Devletinin PKK, DHKP-C ve TKP/ML `li devrimcilere yönelik tutuklama ve baskı politikalarını eleşirdi.ATiK e yönelik devlet baskılarını kınayarak,

Orta Doğuda İŞİD adlı Terör çetesini durduran ve halkı savunan,özgürlük için mücadele eden devrimciler „terörist“ değildirler dedi.

MLPD temsilciside ATİK e yönelik tutuklamaları kınayan bir konuşma gerçekleştirdi.

ATİF adına yapılan konuşmada ise, Türkiye,Rojova, Kobane`de ve dünyanın her yerinde, devrimci mücadele yürütenlere ve barbarlara karşı direnen halklara verilen destek ve dayanışma meşrudur denilerek, ATİF olarak ATİK e yönelik baskılara karşı mücadele edeceğiz,129 a/b anti demokratik, özgürlük gasp eden yasalara karşı durarak birlikte mücadeleyi büyütmeliyiz mesajı verildi.

Devrimci – demokrat Kurumlardan, ADHK, MLPD, Die LINKE, Jugendwiderstand Berlin, Kurdistan-Solidaritätskomite Mitinge katılarak destek sundular.

Mitingde „ATİK `li devrimci tutsaklar serbest bırakılsın“ Devrimci tutsaklar onurumuzdur“ „Yaşasın Devrimci dayanışma“ „İzolasyon ve tecrite son verilsin“ „129 a ve b yasaları kaldırılsın“ gibi sloganlar toplu şekilde kitle tarafından haykırıldı.

“Kamuoyu çalışmaları büyütülerek devam ettirilecek”

15 Nisan 2015 tarihinde Alman Adalet Bakanlığının onayıyla, BKA adlı polis teşkilatı tarafından merkezi planda yürütülen operasyonla 7 Devrimci Nürnberg`de, 1 Devrimci Fransa`da, 1 Devrimci İsviçre`de ve 4 Devrimci de Yunanistan`da tutuklanarak gözaltına alınmışlardı. Yunanistan, verilen hukuk mücadelesi sonucu süreç içerisinde, 3 devrimciyi serbest bırakmıştı.

Bugün itibariyle toplamda 10 tutuklu devrimciye sahip çıkmak için, başta Avrupa`da ATİK çalışmalarının olduğu ülkelerde olmak üzere,Türkiye`de ve dünyanın bir çok ülkesinde tutuklamaları protesto eden ve Alman Hükümetini kınayan açıklamalar yapılmakta,Miting ve gösteriler düzenlenmekte ve imza kampanyaları yürütülerek kamuoyu duyarlı kılınmaya çalışılmaktadır. 25 Nisan,Frankfurt,Basel,Viyana merkezi mitingleri yanında, Avrupanın çeşitli kentlerinde onlarca protesto etkinliği düzenlenmiştir.

2,5 ay süresince tutsakların bulunduğu Augsburg, Nürnberg, Kempten, Landshut, Münih ve Kaisheim olmak üzere toplam 6 Hapishane önünde „Devrimci tutsaklar yalnız değildir“ mitingleri düzenlenmiş, bu Mitinglere yüzlerce ATİK aktivisti ve ATİK `e dost devrimci –demokrat yerli ve göçmen kurumlar ile ilerici, aydın ve bireyler katılarak. destek vererek dayanışma göstermişlerdir.

ATİK Başkanı Çetin Yaman, Avrupa çapında yürütülmekte olan imza kampanyasında şu ana dek 15 bin civarında imza toplandığını ve

önümüzdeki dönem Avrupada, ATİK üyesi devrimcilerin Münihte görülmesi planlanan davanın, Mahkeme sürecine kadar çeşitli boyutlarda kamuoyu çalışmalarını büyüterek devam ettireceklerini söyleyerek,tüm ilerici,demokrat,devrimci kesimleri saldırıları püskürtmek için birliklte mücadele etmeye çağırdı.Devrimci dayanışma gösteren tüm kurum ve kişilere teşekürlerini iletti.

http://www.atik-online.net/