adhk tarafından

Kaçırma, tehdit ve işbirliği saldırısına karşı silahlanma ve önlem alma!

Ağustos 24, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

bak can haberGazetemiz yazarlarından Bakış Can’ın gazetemizin 105 Sayısında yayınlanan ‘’ Kaçırma, tehdit ve işbirliği saldırısına karşı silahlanma ve önlem alma’’ başlıklı makalesini okurlarımızla paylaşıyoruz

HABER MERKEZİ (24-08-2015)-AKP iktidarının başlattığı topyekûn savaş ve saldırganlık konsepti keskin uçlarıyla, bilinen belli hedefler olan Kürtler, Aleviler, Ermeni ve diğer azınlıklar ile emekçi halk kitlelerine dönük gerçekleştirilecek faşist katliamlardan baskılara kadar geniş bir yelpazede his edilecektir. Ancak saldırı ve saldırı hedeflerinin kapsamı bilinen genel çerçeve dışında daha sinsi ve kirli metotlarla da devrede olacaktır ki, bunu göz ardı etmek doğru olmaz.

Sokak infazları, yargısız infazlar, kaçırma, tehdit, şantaj, hain takibat ve istihbarı faaliyetler devrede olduğu gibi, bu süreçte daha sinsi ve azgın biçimde devrede olacaktır. İstihbarat faaliyeti sosyalist ve devrimci mücadeleye karşı kullanılan en etkili ve burjuvazinin son derece ciddi ele aldığı faaliyetlerden biri olduğu bilinmektedir. Bunda kaçırıp ölümle tehdit etme, şantajlar yapma, değişik tekliflerde bulunmak ve hatta ‘’cazip gelebilecek’’ olanaklar sunma biçimindeki yöntemlerle hedefledikleri istihbaratı elde etmeye çalışırlar. Kaçırarak korkutma, korkutma metodu en etkili olandır istihbarat kaynağı yaratmakta. Ki kaçırma metodu esas olarak korkutmaya, korku salmaya dönük bir metottur. Kaçırma yöntemi, kaybetme ve öldürme gibi tehditlerle bir gizem oluşturup kişi üzerinde derin bir korku yaratmayı sağlayarak, polis veya MİT gibi güçlerin bu yasa dışı faaliyetinde belli sonuçlar elde etmesine yol açmaktadır. Oysa hiçbir gizem ölümden öteye bir hükme ve korkuya sahip değildir, olamaz da. Yöntem ne olursa olsun, kullanılan tehdit ne olursa olsun hepsinin en kötü ihtimali ölümdür. Ki, amaç korku yaratıp korkunun egemenliğini sağlayarak hedefe ulaşmak olduğu için ve özellikle de toplumsal şartlar ve konjonktürel koşullar uygun olmadığı için ölüm olayına da her zaman başvuramaz, öldüremezler! Korkuya yakalanmak tamda bu güçlerin istediği zemine kaymaktır. Korkmaktansa, gerekli olan mücadelenin sergilenip, önlemlerin alınması ve uygun yöntemlerle bu tehdidi boşa çıkarmak mümkün olup doğru olanıdır.

Evet demokrat, devrimci ve sosyalist güçlerin sıklıkla devletin yasadışı faaliyetler gösteren MİT’i, polisi vb tarafından kaçırıldığı gündeme gelmektedir. Bu, yukarıda da dediğimiz gibi gerici faşist devlet ve hâkim sınıfların geleneksel bir tavrı, genel karakteri ve uygulamasıdır. Bu kirli yöntem salt bu güne özgü değil, sınıf mücadelesinin her kesitinde devrede olan bir yöntemdir. Dün de kullanılıyordu, bugün ve yarın da kullanılacaktır. Düşmanın devrimci güçlere karşı mücadelesinde bu ve benzeri yöntemlere başvurması her zaman gündemde olup geçerlidir.

Bu durumda faşist hâkim sınıfların baskılarına boyun eğerek mücadeleyi bırakma, devrime sırt dönme tavrı benimsemeyeceğimize göre, bu kirli yöntemleri her vesileyle deşifre edip kamuoyuna duyurmak ve daha etkili yöntemlerle bu kirli saldırıları boşa çıkarmak zorunlu devrimci tutumdur.

Karşı yöntemlerle bu saldırıları boşa çıkarmanın yolları saldırıya uğrayan kişilerin durum ve konumlarına bağlı olarak zenginlik kazanır. Yasal zeminde demokratik mücadele içinde bulunan kişiler, ekseri bu saldırıları kamuoyuna açıklayıp deşifre ederek üzerlerindeki bu tehdit ve baskıyı püskürtebilirler. Bunun da ötesinde açık alan demokratik mücadele faaliyetleri yürütüp de açıkta olan ve polis-MİT’in bu saldırılarına maruz kalan kişiler tek gezmeme, uygun olmayan zaman ve yerlerde tek bulunmama ve en az iki kişi olarak hareket etme, tenha-ıssız yer ve geç saatlerde belli yerlerde bulunmama biçimindeki hareket tarzıyla belli önlemler almış olurlar. İki kişinin kaçırılması, tehdit edilmesi, işbirliğinin teklif edilmesi genellikle tercih edilmez ama tek kişi buna tam olarak uygundur. Dolayısıyla tek gezmemeyi prensip edinmek önemli bir önlemdir. Dahası bu saldırıya maruz kalan kişi veya kişilerin durumu fark eder etmez yüksek sesle bağırıp olayı çevreye duyurması etkili bir önlem olarak mutlaka kullanılmak durumundadır. Durum anlaşıldığında konuşup sohbet etmenin hiçbir gerekçesi olamaz. Doğrudan tavır alarak olayı dışa duyuracak şekilde bağırarak tavır almak ve yapılanı çevreye açıklamak en doğru ve etkili tavırdır. Oysa konuşmayı kabul etme tutumu bile polis-MİT vb tarafından bir taviz ve zayıflık olarak yorumlanıp onları güçlendirir ve baskılarını arttırır. Yapılan teklifi tamamen saklayıp açıklamamak ise polisin işbirliğini zorlamaya davetiye çıkarmaktır. Sesiz kalıp saklamanın sonu niyet ne olursa olsun, kaygı ne olursa olsun kirli tuzağa düşmektir.

Bunun dışında illegal yaşamda bulunup bura faaliyeti yürütenlerin aynı duruma maruz kalmaları durumunda, bu kişilerin daha etkili savunma yapmaları mümkündür. Örneğin bir dönem polisin kimlik sorması karşısında illegal faaliyet yürütüp silah taşıyan devrimciler, polisin kimlik sorması karşısında kimlik verme yerine silahını çekip polisi vurarak geliştirdiği devrimci savunma ve tavır gündemdeydi. İllegal durumdaki kişinin ve özellikle aranır durumda olup üzerinde silah bulunan devrimci kişinin polisin kimlik sorması karşısında kimliğini vermesi alenen yakalanmasına vb göz yumması anlamına gelir. Dolayısıyla bu durumdaki devrimci kişi ya yakalanmayı tercih edecek ya da yakalanma yerine devrimci eylem ve savunmayla düşman unsurunu etkisiz hale getirecek. Elbette yakalanma tercihi devrimci olmayıp benimsenemez. O halde yapılması gereken ikinci fiildir.

Bu tecrübeden hareketle, aynı konumdaki devrimcilerin maruz kalacakları bu saldırı karşısında boyun eğmeden ve sakınmadan devrimci eyleme başvurması en doğru ve saldırıyı püskürtmekte en etkili yöntemdir. İllegal faaliyet yürüten devrimci ne yakalanmayı benimsemeli, ne de polisin-MİT’in tehdit, şantaj ve işbirliği teklifi saldırısını pasifçe karşılamalıdır. Elbette yasal durumu uygun olmayan devrimciler silahlanmalı ve savunmasını bununla yapmalıdır. Mevcut sürecin de genel olarak devrimci tavrın da gereği ve ihtiyacı budur.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Karşı-Devrimci Saldırı Süreci Devrimci Savaşla Yanıtlanmak Durumundadır

Ağustos 22, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

perspektif resim2Ekonomi politik, felsefe ve bilimsel sosyalizm teorisi bağlamında sınıflar mücadelesinin kaderini belirleyen proletarya partisinin yetkin devrimci doğrultusu hatalı yaklaşımlarla zaafa uğratıldığı gibi, MLM’nin bilinçli çarpıtıcılarının başında gelen revizyonist-reformist ideolojik akımlar sınıflar mücadelesi yada devrimci kalkışmanın yükseldiği koşullarda burjuvazinin yardımına koşarak devrimci gelişmeyi baltalamaktan geri durmazlar. Çünkü onlar, devrimci gelişmenin burjuva düzen içi kulvarlarda seyreden özlemlerini bozmasından rahatsız olurlar. Sağ tasfiyeci sınıf işbirlikçisi çizgileri onları devrimin karşısına ideolojik sahada bir düşman olarak dikilmesine götürür. Kuşkusuz ki, MLM savunusu bunlara karşı keskin bir ideolojik-teorik mücadele görevi üstlenmek, durumundadır. Öyle ki bu ideolojik düşman durumundaki akımların kitleler içindeki etkisi kırılmadan devrimi gerçekleştirmek genellikle mümkün olmaz. Dolayısıyla emekçi halk kitleleri bileşenleriyle proleter devrimci sınıflar salt gerici dünya ve yerli egemen sınıflarla mücadele yürütmekle karşı karşıya değil, aynı zamanda ideolojik-teorik cephede MLM’ ye düşman akımlara karşı da mücadele etmek durumundadırlar. Bu mücadele günümüz koşullarında veya içinden geçilen süreçte de belirgin bir anlam taşımaktadır. Sürecin bir ihtiyacının bu olduğu aşikârdır.

HABER MERKEZİ (22.08.2015)-Gazetemizin 105.Sayısında yayınlanan ‘’Karşı devrimci saldırı süreci devrimci savaşla yanıtlanmak durumundadır.’’ Başlıklı perspektif makalesini okurlarımızla paylaşıyoruz.

İçinden geçilen süreç sınıf mücadelesi ya da devrimci hareket için önemli avantajlar barındırırken, aynı sürecin bağrında belli dezavantajların olduğunu tespit etmek de nesnel gerçeğin objektif ifadesi olur. Bu tespitlerde bulunmak süreç karşısında doğru konumlanıp gerçeğe en yakın pozisyon alma bakımından ihtiyaçtır. Sürecin doğru okunması, doğru politika ve taktiklerin geliştirilerek durumun devrim doğrultusunda yönetilmesi iradesi ve pratiğiyle doğrudan alakalıdır. Avantajların maddi yaptırım gücüne dönüştürülmesi, dezavantajların ise doğru yaklaşımlarla nötrleştirilip devrimci açıdan göğüslenmesi bakımından sürecin objektif okunması gerekli olup önem taşır.

Objektif yaklaşım adına dikkat çekilmesi gereken bir husus da, mevcut sürecin nesnel olarak devrimci gelişmelere uygun şartlara sahip olmasına karşın, örgütlü devrimci hareketin nesnel şartları devrimci çıkış temelinde yeterince değerlendirme düzeyinde bir örgütsel güce sahip olamama tezatlığının hüküm sürmesidir. Söz konusu nesnel şartları veya süreci kazanımlar zemininde değerlendirme avantajına sahip olan hareket hiç kuşkusuz ki, yeterli askeri-örgütsel güce sahip olan ulusal harekettir. Sosyalist ve devrimci örgütlü hareket ise, ulusal hareketle aynı avantajlara sahip olmasa da, doğru devrimci çizgi ve somut siyasetler bağlamında göstereceği yetenekle kuşkusuz ki kazanımlar sağlama şansına tamamen sahiptir.

Dezavantajlar bağlamında dikkate değer bir konu da, kuvvetli sınıf çelişkileri zeminine rağmen egemen atmosfer basıncında sınıf mücadelesinin argüman olarak neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir talihsizlikle karşı karşıya oluşudur. Burada rol oynayan etmenin, yasalcılığın nüfuzu altında gelişen tasfiyeci reformist akım olduğunu belirlemek yerinde olacaktır. Bu tasfiyeci kuşatma ve sirayet elbette Komünist ve devrimci hareket yelpazesi üzerinde birebir nüfuz kurmuş değildir. Devrimci duruş ve çizgi temelinde reformist tasfiyeciliğe karşı direnç gösteren hareketlerin olduğu inkâr edilemez. Hatta belli yapıların bu süreçte reformist eğilimden uzaklaşarak devrimcileşme rotasına girdiği de söylenebilir. Ne ki, bu durum iki taraflıdır. Tasfiyeciliğe karşı devrimci öze yaklaşma nispeten zayıf bir olguyken, yasalcı tasfiyeciliğe kayış esas eğilimdir. Tehlikedir.

Çelişkilerin keskinleşmesi veya keskin çelişki ve çatışma koşulları genel kural olarak safları nitelikli hale getirerek netleştirir ve karşıt olan güçleri geliştirir. Bu gelişim realitesi esasta ileriyi temsil eden devrimci sınıf ve güçleri şahsında belirginleşirken, köhnemiş gerici sınıflarda bu cereyan, gelişmekten ziyade gerici şiddet sarmalına girerek daha fazla teşhir-tecrit olma biçiminde seyreder. Gerici sınıflardaki gelişme niteliği gerici zor ve şiddete dayalı baskıcı diktatörlük yanlarının daha fazla öne çıkması olarak biçimlenir. Dolayısıyla buradaki gelişme doğru orantılı bir gelişme değil, yönetsel sertleşme veya faşizm uygulamasının derinleşmesi olarak ifade edilebilir. Buna karşın faşist baskı ve terör altında kıskaca alınan devrimci halk kitleleri ve örgütlü devrimci hareket daha fazla örgütlenme ve mücadele eğilimi gösterir. Demokrasi ve özgürlüklerin kısıtlanarak yok edilmesi, azgın sömürü ve zulmün uygulanması tabii olarak karşıt refleksi besleyerek büyütür. Baskıya karşı başkaldırı tavrı yoksul dünyanın nesnel, içsel ve geleneksel kültürü olarak çelişki yasası diyalektiğinin tezahürüdür.

Ne var ki, devrimci gelişme ve sınıf mücadelesi bu etki-tepki refleksine mahkûm bırakılacak bir mesele değildir. Tam da burada insanın bilinçli dinamik rolü veya devrimci müdahalenin zorunluluğu açığa çıkarak tayin edici rol olarak belirir. İşte sınıf mücadelesinin nesnel çelişkiler zemininde gelişerek bir devrime uzanmasının anahtarı bu roldür. Bu müdahale olmaksızın kendiliğinden hiçbir uygun koşul devrime çıkmaz. Proletarya partisi bu müdahale ve rolün stratejik önemdeki icracısı olarak olmazsa olmaz değerdedir. Bugünkü niteliği Maoist olan Komünist Partilerin varlık gerekçesi tam da bu temele dayanır. Tüm devrimci süreç boyunca stratejik önemini koruyan Komünist Partiler sınıf çelişkileri ekseninde tüm toplumsal çelişmeleri konu edinerek geniş halk kitlelerini bu zeminde birleştirip siyasi iktidar doğrultusunda seferber etmenin öncü ve önder rolü olarak tarihsel bir misyon üstlenir, bu görevi devrimci halk kitleleriyle birlikte yerine getirirler. Hâkim sınıfların başını çektiği gerici düzen ile proletarya ve geniş emekçi halk kitleleri arasındaki çelişkileri devrimci dünya lehine çözüp Komünist toplum hedefine bağlı devrimci ve sosyalist iktidarlar perspektifini yaşamsallaştırmak için devrimci savaşı en üstün mücadele biçimi olarak kullanırlar. Devrimci savaşı sınıflar arası mücadelede ilkesel, stratejik bir metot olarak kullanan proletarya partisi, mücadelelerini sınırlayan yaklaşımdan uzak durarak ilke ve amaçlarına ters düşmeyen bütün mücadele araç ve yöntemlerini itinayla kullanır, somut çelişkiler üzerinden yükselmeyi benimserler. Ajitasyon propagandalarında gerici düzenin teşhirine önem verirken, devrimci çalışmalarını zenginleştiren bütün araç ve yöntemlerini sınıf mücadelesi ve her devrimin sorunu olan iktidarın devrimci zora dayalı ele geçirilmesi meselesine tabi olarak ele alırlar. Bu anlamda söylemeye gerek yok ki, sınıf mücadelesine hizmet eden hiçbir biçimi, hiçbir mücadeleyi ve hiçbir aracı ilke olarak reddetmezler. Bu doğru herkesçe kabul görmekte ama pratik tutumda belirleyici nitelikte olmasa da örgütlü ‘’tabanın’’ bir kesiminde içselleştirilmediği görülmektedir. Ancak bu sorunun artık aşılması gerekmektedir.

Ekonomi politik, felsefe ve bilimsel sosyalizm teorisi bağlamında sınıflar mücadelesinin kaderini belirleyen proletarya partisinin yetkin devrimci doğrultusu hatalı yaklaşımlarla zaafa uğratıldığı gibi, MLM’nin bilinçli çarpıtıcılarının başında gelen revizyonist-reformist ideolojik akımlar sınıflar mücadelesi ya da devrimci kalkışmanın yükseldiği koşullarda burjuvazinin yardımına koşarak devrimci gelişmeyi baltalamaktan geri durmazlar. Çünkü onlar, devrimci gelişmenin burjuva düzen içi kulvarlarda seyreden özlemlerini bozmasından rahatsız olurlar. Sağ tasfiyeci sınıf işbirlikçisi çizgileri onları devrimin karşısına ideolojik sahada bir düşman olarak dikilmesine götürür. Kuşkusuz ki, MLM savunusu bunlara karşı keskin bir ideolojik-teorik mücadele görevi üstlenmek, durumundadır. Öyle ki bu ideolojik düşman durumundaki akımların kitleler içindeki etkisi kırılmadan devrimi gerçekleştirmek genellikle mümkün olmaz. Dolayısıyla emekçi halk kitleleri bileşenleriyle proleter devrimci sınıflar salt gerici dünya ve yerli egemen sınıflarla mücadele yürütmekle karşı karşıya değil, aynı zamanda ideolojik-teorik cephede MLM’ ye düşman akımlara karşı da mücadele etmek durumundadırlar. Bu mücadele günümüz koşullarında veya içinden geçilen süreçte de belirgin bir anlam taşımaktadır. Sürecin bir ihtiyacının bu olduğu aşikârdır.

Kısacası ideolojik-teorik sahada verilen mücadele son derece önemli olup, açık siyasi sınıf düşmanlarıyla mücadeleden bağımsız görülemez. Ancak sınıf mücadelesinin bu cephede verdiği savaşım büyük bir ustalık ve yetenekle ele alınması gereken önemdedir. Bu mücadelede hedeflerin bilimsel ölçülerle saptanmaması, demokratik mücadele unsurlarının hatalı algıyla ele alınıp tasfiyecilik veya reformizm derekesine koyulması, açık alan mücadele ve olanaklarının düzen içi olarak ötelenmesi vb vs hatalar mücadelenin doğru ele alınmaması ve devrime hizmet eden olanakların heba edilmesi anlamına gelecektir. Sağ tasfiyecilik, yasalcılık ve reformizm ile mücadele kesinlikle bizleri sola itmemelidir. Sağ tasfiyeci tehlike ne kadar aktüelse, sağa tepkiyle sola savrulmak da bir o kadar tehlikedir. Süreç bu tehlikeyi de barındırmakta ve bu savrulmaya karşı uyanık olmayı da gerektirmektedir. Zira sağ sapmayla reformizm batağına saplanırken, sol sapmayla da sürecin demokratik dinamiklerini öteleyerek marjinalleşme potasına girmek olasıdır. Özcesi süreç, her dinamiğin beceriyle mücadeleye katılması ve dereciklerde akan suyun nehre taşınarak bütün katkıların toparlanmasını özellikle talep etmektedir. Ki bu ekseriyetle geçerli olan genel devrimci yaklaşımdır da.

Sürecin doğru okunmasının en stratejik halkası ise, devrimci savaşın yaşamsal bir ihtiyaç olup her bakımdan gerekli olduğunun görülüp bilince çıkarılmasıdır. Gerici hâkim sınıflar azgınca, acımasızca ve hatta amansız bir biçimde saldırıp ezilen ulus ve azınlıkları, çeşitli inanç kesimlerini ve nihayetinde en geniş tanımda halklarımızı kan ve acıya boğmakta, çocukları katletmeye kadar gayri ahlaki kirli bir saldırganlık uygulamaktadırlar. Barış çağrılarını faşizmin küstah tavrıyla yanıtlamakta, savaşta ısrar ederek imha politikası yürütmektedirler. Bu şartlarda devrimin silahlı savaşa başvurması tartışma götürmez bir haklılık ve meşruiyet zemini taşımaktadır. Bunda tereddüt edenler burjuvaziden medet bekleyen siyasi ahmaklar olabilirler. Ne ki, devrimci savaşın kaçınılmaz bir operasyon olması gerçeği, savaş dışındaki olanakların ve siyaset alanının kullanılmaması anlamına çıkmaz. Özellikle demokratik açık alan siyasetinde bu alanın kendisine has politika ve taktiklerinin geliştirilmesi-dillendirilmesi devrimci savaş dışı tasfiyeci reformist eğilimler olarak değerlendirilmemelidirler. Ancak ana yönelim kuşkusuz ki, içerikte olduğu gibi biçimde de silahlı mücadele ve örgütlenme ekseninde olmak durumundadır. Bu olmaksızın devrimci manada gerçek bir ilerleme sağlanamaz, burjuvazi stratejik olarak geriletilip yenilemez. Gerici savaş ve saldırganlık ancak devrimci savaşla alt edilebilir. Geniş siyaset alanı ve konuları ancak devrimci savaş siyaseti ve pratiğini destekleyen, katkı sunan, hizmet eden unsurlar olarak rol oynayabilirler. Tayin edici olan doğrudan silahlı savaşın kendisidir.

Sınıf mücadelesi iki ayak üzerinden ilerler

Unutulmamalı ki, sınıf mücadelesi kesinlikle iki ayak üzerinden ilerler. Biri nesnel gerçeklik iken, diğeri nesnel zeminle örtüşen sübjektif etmen kapsamındaki bilinçli iradi müdahaledir.

Birincisi; insan iradesinden bağımsız olarak ama sınıf çelişkileri ekseninde toplumsal yaşamda kendiliğinden var olan durum esasında tanıtlanırken, ikincisi; bu nesnel durumla uyum içinde olmak kaydıyla, tamamen insanın iradi olarak ortaya koyduğu ideolojik-politik ve pratik çizgi temelinde gerçekleştirilen müdahaledir. Bu müdahale parti, ordu ve cephe gibi devrimdeki stratejik değişmezler üzerinden inşa edilmekle birlikte, mutlak biçimde geniş halk kitlelerini seferber etmeye ve kucaklamaya dayanmak durumundadır. Bu müdahalede geniş halk kitleleriyle gerici düzen-hâkim sınıflar arasındaki çelişkilerin somutta aldığı biçimler üzerinden geliştirilmesi ihmal edilemez bir basamaktır. Yine bu müdahalede stratejik yönelimler esas alınarak, güncel siyaset dili, taktiği ve reel politiğinde amaç ve stratejiyi gölgeleyen ya da salt günü kotarmaya dönük hatalı eğilimlere itibar edilmemesi elzemdir.

Sürecin bağrında taşıdığı avantajlar burjuva klikler arasındaki çelişkilerin keskinleşmesi, hükümet oluşturamamanın da sonucu yaşanan siyasi krizleri ve başlattıkları faşist saldırganlığın geniş halk kitlelerinde ciddi hoşnutsuzluklara yol açarak arayış ve tepkilere yol açması, dolayısıyla bütün bunların sonucu olarak devrimci şartların gelişmesi ve gerici düzen ile geniş halk yığınları arasındaki çelişkilerin keskinleşerek devrimci alternatif ve seçeneğin nesnel zeminini hazırlaması olarak ifade edilebilir. Bu durumda ihtiyaç olan şey örgütlü devrimci hareketin halk kitlelerine güven veren pratiklere girmesi, yani devrimci ittifak ve birliklerin geliştirilmesi ve silahlı eylem çizgisinin isabetli olarak kullanılmasıyla kitlelerin alternatifsiz olmadığının pratikte gösterilmesi gerekmektedir. Sürecin öne çıkardığı ihtiyaçlardan biri de hiç kuşkusuz ki budur.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

KCK: Hiçbir tereddüt göstermeden direnişe!

Ağustos 22, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

kckKCK: Erdoğan ve ekibinin fiili darbe yapıp savaşı tırmandırdığını belirterek, “Kürt halkına düşen görev, hiçbir tereddüt göstermeden direnmek, onlarca yıldır yürüttüğü ve ağır bedeller ödediği mücadeleyi sonuca götürmektir

BEHDİNAN (22-08-2015) KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı, Erdoğan ve ekibinin fiili darbe yapıp savaşı tırmandırdığını belirterek, “Kürt halkına düşen görev, hiçbir tereddüt göstermeden direnmek, onlarca yıldır yürüttüğü ve ağır bedeller ödediği mücadeleyi sonuca götürmektir. Türkiye halklarına ve demokrasi güçlerine düşen görev de otoriterleşmeye ve despotizme karşı Kürdistan halkının verdiği Türkiye halklarının da demokrasi mücadelesi olan bu direnişin yanında yer almak ve bu demokrasi mücadelesini yükseltmek olmalıdır. Tam da şimdi Gezi Ruhunun ayağa kalkması zamanıdır. Erdoğan, tüm despotların bağırdığı gibi “Anladıkları dilden konuşacağız” diyorsa, biz de bu despotların anladığı dilden cevap vermeli, halklarımızı özgür ve demokratik kılacak bir devrimci demokratik hamle yürütebilmeliyiz” dedi.

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı ,AKP hükümetinin saldırılarını daha fazla arttırarak sürdürdüğünü belirtti. KCK, her gün bir iki ilçeye ya da ile asker ve polislerin saldırdığını helikopterler dahil her türlü ağır silahlarla yerleşim yerlerinin yerle bir edildiğini vurguladı. Her gün birkaç sivilin katledildiğini vurgulayan KCK, “hatta Cumhurbaşkanı ve Başbakan bundan sonra daha fazla sivil öldürülmesi talimatı vermektedirler. Artık faili belli cinayetler dönemine girilmiştir. AKP hükümeti savaşı topyekun hale getirdiğinden her gün yaptığı onlarca tutuklamaya şimdi seçilmiş belediye başkanlarını da eklemiştir” dedi.

‘ERDOĞAN VE DAVUTOĞLU SONUNA KADAR SAVAŞ DEMEKTEDİRLER’

“Erdoğan “bu savaş kıyamete kadar sürecek” derken, darbe hükümetinin başbakanı Ahmet Davutoğlu ise şehirde ve kırda bu savaş asayiş tam sağlanana kadar durmayacak, diyerek önümüzdeki dönemde nasıl bir saldırı politikası yürüteceklerini ortaya koymuşlardır” denilen KCK açıklamasında, “AKP hükümetinde sorunları demokratik siyasal yöntemlerle çözme anlayışı yoktur; hangi topluluk hak talep ediyorsa o topluluğun ezilip sindirilmesi hedeflenmektedir. AKP hükümetinin temel sorunları siyasetle çözme anlayışı olmaması nedeniyle Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu “Sonuna kadar savaş” demektedirler. Ulus-devlet zihniyetinden vazgeçmedikleri için Kürt halkının temel haklarını tanımamakta ve Özgürlük Hareketi’ni şiddetle ezmek istemektedirler. Osmanlı’dan bu yana Türk devletinde sorunları siyasal olarak çözme anlayışı yerleşmemiştir. “Ben devletim, herkes bize biat edecek” anlayışıyla hareket edilmektedir. Bugün Kürdistan ve Türkiye’de yaşanan çatışmalar Türk devletinin Kürt halkının özgürlük talebini bastırmak istemesi sonucu yaşanmaktadır. Söylem ve uygulamalar bu amacı açıkça ortaya koymaktadır” ifadelerine yer verildi.

‘KÜRT HALKINA TESLİMİYET VE ONURSUZ BİR YAŞAM DAYATILMAKTADIR’

Yürütme Konseyi açıklamasında devamla şu hususlara dikkat çekildi:

“Türk devletinin bu uygulamaları karşısında varlık yokluk sorunu olan, özgür ve demokratik yaşam için kırk yıldır mücadele veren bir halkın “Ben böyle yönetilmek istemiyorum” demesi kadar haklı bir şey olamaz. Birçok belediye başkanın tutuklanması, Kürt halkının kendi özyönetimini kurma kararının ne kadar haklı olduğunu bir daha gözler önüne sermiştir.

Kim Kürtlere özgür ve demokratik yaşamından vazgeç, varlığını yok etmek isteyen bu güç karşısında sessiz kal diyebilir? Kürtler defalarca sorunların demokratik siyasetle çözülmesi konusunda açık bir irade beyanı ve tutum ortaya koymuşlarken, Türk devleti ise hiçbir zaman sorunları siyasetle çözme yolunu seçmemiş, her fırsatta ezme yoluna başvurmuştur. Zaten Kürt sorunu yok diyen, taraf yok diyen Türk devletinin bu tutumu izlemesi de anlaşılır bir durumdur.

Kürt halkına kesinlikle teslimiyet ve onursuz bir yaşam dayatılmaktadır. Bunun için de bu savaşın Habil ile Kabil zamanında başladığını belirtip kıyamete kadar süreceğini söylemektedirler.

‘BU SAVAŞ 30 EKİM 2014 MGK’NDA KARARLAŞTIRILDI’

Hiç kimse kendini kandırmasın, bu savaş 30 Ekim 2014 Milli Güvenlik Kurulu toplantısında kararlaştırılmıştır. Önder Apo 30 Ekim 2014 Milli Güvenlik Kurulunda kararlaştırılan bu savaş planını bozmak için makul çerçevedeki demokratik müzakere taslağını sunmuş ve AKP’yi Dolmabahçe mutabakatını kabul eder noktaya getirmiştir. Ancak Türk devletinin sorunu çözme kararı olmadığı için Erdoğan Dolmabahçe mutabakatını reddetmiş, AKP hükümeti de çatışmasızlığı ve görüşmeleri bir zaman kazanma olarak kullandığından Dolmabahçe mutabakatına sahip çıkmamıştır.

Erdoğan ve ekibi demokratikleşmeyi gündemden çıkarmak ve otoriter bir rejim yaratmak için seçim öncesi gerilim politikası izlemiş; seçimden sonra da seçim sonuçlarını kabul etmeyerek fiili darbe yapıp savaşı tırmandırmıştır. AKP seçimi kazansaydı savaşı daha ilk günden şiddetli bir biçimde başlatacaktı. Ancak seçimi kaybetmesine rağmen karşısında siyasi bir irade görmeyince 30 Ekim Milli Güvenlik Kurulunda alınan savaş kararını kısa bir süre sonra yürürlüğe koymuştur.

Herkes siyasal durumu ve ortaya çıkan savaş gerçekliğini çok iyi sorgulamalıdır. Ne Türk devleti amaçsız bir savaşı başlatmış, ne de Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi bu direnişe sebepsiz yere başvurmaktadır. AKP zihniyeti Kürt’ün iradesini kırıp Kürt’ü yok etme saldırısı yürütürken, Kürt halkı ve Özgürlük Hareketi ise varlıklarını koruma, özgür ve demokratik yaşamlarını sağlamak için direnmektedir.

‘AKP’Yİ DİRENİŞ DIŞINDA HİÇBİR GÜÇ DURDURAMAZ’

Özgürlük Hareketi’nin saldırılar karşısında direnmesi, AKP’nin oyunlarına gelmesi anlamına gelmemektedir. PKK Ortadoğu’da siyasal tecrübesi en fazla olan bir harekettir. Saldırının şiddeti ve amacı dikkate alındığında mevcut durumda saldırılar karşısında sessiz kalmak oyunlara gelmek ve tuzağa düşmek olur. AKP ve Türk devletinin çözüm politikası olmadığı için Hareketimize karşı bir saldırı kampanyası yürütülüp Hareketimiz zayıflatılmak ve teslim alınmak hedeflenmiştir. Bu saldırılar karşısında direnilmediği takdirde başta Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi olmak üzere tüm demokrasi güçleri ezilecek, böylece AKP’nin otoriter düzen kurma amacının önünde hiçbir engel kalmayacaktır. Bu açıdan direnişimiz 1980’li yıllarda 12 Eylül Kenan Evren faşizmine karşı nasıl ki bir demokrasi mücadelesi olmuşsa, AKP’nin hegemonik otoriter başkanlık sistemini kurma karşısında da bir demokrasi direnişi olarak sürmektedir. Bırakalım AKP’nin oyununa gelmeyi, AKP’nin halklarımız için öngördüğü despotik düzeni engellemeye yönelik bir direniş yürütülmektedir. AKP’yi bu direniş dışında hiçbir güç durduramaz. Bu açıdan Türkiye halklarının da Gezi’de olduğu gibi harekete geçmesi, Kürt halkıyla birlikte AKP’nin oyunlarını bozması gerekmektedir.

Tayyip Erdoğan fiili olarak rejimi değiştirdiğini ve herkesin de buna uymasını istemektedir. Cumhuriyet Halk Partisine hükümet kurma yetkisi vermemesi de bu zihniyet ve amacın bir parçası olarak görülmelidir. 12 Eylül faşizminin yaptığı anayasa ve yasalar bile çiğneniyor; hiçbir kurala uyulmuyor. Seçim sonuçlarını kabul etmeyen, komplolar ve oyunlarla iktidarını sürdürmek isteyen bir faşist iktidarın saldırıları karşısında sessizlikle hiç bir yere varılamaz.

Savaşı AKP’nin başlattığını AKP dışındaki herkes kabul etmektedir. Savaşı AKP başlattıysa, her gün onlarca insan tutukluyorsa, rastgele siviller öldürüyorsa bu savaşa karşı direnmek nasıl olur da AKP’nin oyunlarına gelmek olur? AKP savaşı başlattı, o zaman sessiz kalalım denilerek AKP’nin politikalarının durdurulması mümkün değildir. Amiyane deyimle bu eşyanın tabiatına aykırıdır.”

‘TÜRKİYE HALKLARI DEMOKRASİ MÜCADELESİNİ YÜKSELTMELİDİR’

Hareketlerinin defalarca tahkim edilmiş bir ateşkes yapılması gerektiğini ve bunun koşullarını da açık ve net ortaya koyduğunun altını çizen KCK, “Hareketimiz zaten Kürt sorununun çözümü için defalarca ateşkes yapmıştır. Çünkü sorunun çözümüne ihtiyaç duyan ve mücadele eden Hareketimizdir. AKP hükümeti ise çatışmasızlıkları iktidarını sürdürmek için kullanmıştır. Hareketimiz AKP hükümetinin bu tutumunu görmesine rağmen, PKK AKP’nin iktidarda kalmasını sağlıyor denildiği ortamda ısrarla ve sabırla çatışmasızlığı sürdürmüş, demokratik siyasal yöntemler ve çözüm aramada ısrarlı olmuştur. Bu gerçekliği mitolojideki zalim tanrılar bile inkar edemez.

Önceki dönemleri bir tarafa bıraksak dahil, Oslo’dan beri 8 yıl diyalog sürdürülmüştür. Önder Apo ve Hareketimiz her şeyi söylemiş ve konuşulmayacak bir şey kalmamıştır. Bu nedenle on maddelik müzakere taslağı Dolmabahçe’de kamuoyuna sunulmuştur. Ancak yine Kürt sorununun çözümü için adım atılmamış, 90 yıldır sürdürülen tek taraflı savaş ve kültürel soykırımcı sömürgecilik dayatılmıştır.

Şimdi bizim yaptığımız, tek taraflı sürdürülen savaşa karşı haklı ve kutsal bir direniş göstermek olmaktadır. Bir ulus olarak varlığımızı korumak, özgür ve demokratik yaşamımızı kurmak dışında başka bir amacımız yoktur. Ne kimseye savaş açmış, ne de hiç kimsenin oyununa gelmiş durumdayız. Mazlum bir halkın isyan çığlığı olarak bu halkın yok edilmeyeceğini, özgür ve demokratik yaşamından alıkonulamayacağını haykırmaktayız. Bir halkın özyönetimini kurmasına karşı yürütülen vahşi saldırılara karşı direnmek bu anlama gelmektedir.

Bu gerçeklik karşısında Kürt halkına düşen görev, hiçbir tereddüt göstermeden direnmek, onlarca yıldır yürüttüğü ve ağır bedeller ödediği mücadeleyi sonuca götürmektir. Türkiye halklarına ve demokrasi güçlerine düşen görev de otoriterleşmeye ve despotizme karşı Kürdistan halkının verdiği Türkiye halklarının da demokrasi mücadelesi olan bu direnişin yanında yer almak ve bu demokrasi mücadelesini yükseltmek olmalıdır. Tam da şimdi Gezi Ruhunun ayağa kalkması zamanıdır. Erdoğan, tüm despotların bağırdığı gibi “Anladıkları dilden konuşacağız” diyorsa, biz de bu despotların anladığı dilden cevap vermeli, halklarımızı özgür ve demokratik kılacak bir devrimci demokratik hamle yürütebilmeliyiz” dedi.

ANF

adhk tarafından

Erken Seçimi Boykot Etme Tavrı Tartışılmalıdır!

Ağustos 21, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

seimler ile ilgili yazSonuç olarak, erken seçimde boykot mu, seçimlere girmek mi ikileminde yapılacak tercih hangi taktiğin daha etkili olacağının objektif gerçeğe uygun olarak saptanmasıyla alakalıdır Devrimci ve demokratik kazanımlar hangi taktikle daha fazla ilerletilebilir ve faşist diktatörlüğün hoyratlıkları daha etkili engellenebilir sorusu, erken seçimde izlenecek taktiğin belirlenmesinde dikkate alınması gereken tespitlerdir

HABER MERKEZİ (21.08.2015)-Salt devrimci açıdan değil, burjuva partiler için de, Erdoğan’ın dayattığı gidişat seçimlerin boykot edilmesi tavrını-taktiğini gerektiren mecraya doğru olgunlaşıyor. Devrimci açıdan boykot için güçlü gerekçeler belirirken, burjuva partilerin tutarlı muhalefet tavrı açısından da seçimlerin boykot edilmesinin zemini doğmaktadır. Zira Erdoğan/AKP diktatörlüğü burjuva partilere de muhalefet veya yarışma zeminini kısıp kapatarak tamamen kendi lehine olan tek adam sultasını kabul etmeleri şartlarını dayatıyor. Mutlak Erdoğan egemenliği uğruna uygulanan strateji ve faşist baskı sürecinin tümü boykot tavrını hâsıl ediyor.

Elbette şimdiki durumda kesin boykot tavrı devrimci açıdan da netleşmiş bir durum ya da sonuçlandırılmış bir eğilim değildir. Ancak mevcut gelişmelerin yönünün seçimleri boykot etmeye doğru giden zeminde olduğu söylenebilir. Özünde veya genel olarak mevcut şartlar boykot tavrı için yeterlidir denebilir. Ne var ki, boykotun en kuvvetli gerekçeler zeminine oturmasının beklenmesi daha isabetli olacaktır. Aynı şey Erdoğan’ın tek adam diktatörlüğüyle her şeyi kontrol eden pozisyonu ve özellikle seçim veya sandık güvenliği bahanesiyle seçimleri kazanmaya dönük yasal hilelerden gayri yasal hilelere kadar bir zemin oluşturduğunda burjuva partilerinin de boykot etmesi son derece rasyonel bir tutumdur. Erdoğan’ın pratik uygulama, oyun ve hilelerle görülen eğiliminin boykotu dayattığı ya da dayatmaların boykotu koşulladığı görülmek durumundadır. Kısacası salt devrimci ve proleter devrimci cephe değil, AKP dışındaki tüm burjuva muhalefet de boykot seçeneğini gündemine almak zorundadır.

Boykot tavrının kararlaştırılmasında erken davranmayıp daha kuvvetli gerekçelere ulaşan zeminin beklenmesinin ihtiyacı 7 Haziran seçimlerinin tecrübesi tarafından doğrulanmaktadır. 7 Haziran seçimlerinde oluşturulan ittifaklar ve seçimlere girilerek elde edilen kazanımlar salt AKP/Erdoğan iktidarının geriletilmesi açısından ele alındığında bile, seçimlere girildiği takdirde mevcut gericiliğin yeni ve daha da derin saldırganlıklarının bir bakıma sabote edilmesini sağlamıştır denebilir. AKP/Erdoğan’ın tek başına iktidar olması engellenerek muhtemel strateji ve saldırganlıkları iktidar olamaması açısından engellenmiştir. Bu anlamda çok güçlü ve Erdoğan/AKP stratejilerini, hedeflerini vb vs engelleyebilecek bir boykot etkinliği yakalanmadan ve cılız kalabilecek bir boykot tavrı durumunda boykot etmenin pratik bir karşılığı olmayacaktır. Ancak görüldü ki, seçimlere ittifak olarak girildiğinde Erdoğan’ın oyunları bozulabiliyor. Evet, şayet HDP barajı aşmasaydı Erdoğan’ın tek başına iktidar olması ve bu anlamda yeni saldırganlıklarını sorunsuz bir biçimde derinleştirilmesi engellenemezdi. Fakat bu gerçeklik mutlak biçimde seçimler boykot edilmemeli, her şartta seçimlere girilmelidir şeklinde yorumlanamaz, anlaşılamaz. Taktik bir siyaset olan seçimlerde somut şartlar taktik siyasetin ne olacağını belirler. Dolayısıyla somut şartları en iyi biçimde değerlendirerek taktik siyaseti saptamak doğru olanıdır. Burada parantez açarak bir noktaya daha dikkat çekmekte fayda var. Devrimci siyasetin vb yasal-açık alan siyasetinde de olsa bütün amacı veya geliştireceği taktik politikası sadece AKP karşıtlığı olarak yorumlanmamalıdır. Ne var ki, AKP/Erdoğan’ın geriletilmesi baş düşman durumundaki faşist bir diktatörlüğün geriletilmesi, engellenmesi vb anlamına gelmektedir. AKP iktidarına karşı kazanılacak her başarı onun şahsında faşist diktatörlüğe karşı kazanılmış bir başarıdır. Ve kuşkusuz ki, devrimci politika ve tavır her faşist iktidar ve gerici diktatörlük şahsında da aynı tavra sahiptir, sahip olacaktır. Geriletilen her diktatörlük devrimci mücadele adına bir kazanımdır. Özcesi AKP/Erdoğan diktatörlüğüne karşı benimsediğimiz bu yaklaşım salt AKP karşıtlığından beslenmemekte, genel olarak gerici faşist diktatörlüklere karşı devrimci duruştan beslenmektedir. AKP mevcut durumda iktidar olduğu için doğal olarak baş hedef durumundadır.

Boykot tavrının dayanakları veya bu tavrı geliştirmenin gerekçeleri ile boykot tavrının tartışılmasının gerekliliği üzerine yaklaşımımıza dönersek;

Erdoğan/AKP Kürt ulusuna dönük amansız bir savaş saldırganlığı yürütmekte, azgın katliamlar gerçekleştirmekte, adeta bir sıkıyönetim uygulayarak her türlü vahşeti uygulamaktadır. Katlettiği Kürt kadın militanların cesetlerini çıplak biçimde teşhir edecek kadar alçalmaktadır… Halk kitlelerine dönük baskılar en ağır koşularda sürdürülürken, devrimciler katledilmekte, yargısız infazlar gerçekleştirilmektedir… Yürütülen topyekûn savaş konsepti halk kitleleri, Aleviler ve özel olarak Kürt ulusu kıyım politikaları altında olup tüm toplum terörize edilmektedir. Büyük tutuklamalar ve ağır baskılar hız kesmeden sürmekte, tam bir faşist darbe hüküm sürmektedir. Tek adam sultası tekçi faşist diktatörlük olarak alenen kan isteyip intikam sürdürmekte, ‘’kökünü kazıyacağız’’ kafatasçılığı katledilenlerin sayısı verilerek alenen yürütülmektedir. Cumhurbaşkanlığı yetkilerini olmayan yetkiler sınırında hukuksuzca kullanarak bir erken seçimi halkın iradesine rağmen halka dayatmaktadır. HDP açıktan hedef gösterilip saldırıya maruz bırakılıyor, siyasi linç ediliyor, bizzat Erdoğan ve AKP’li bakanlar tarafından PKK ile aynılaştırılıyor vb vs… Oysa HDP ile PKK Kürt kimliği itibarıyla aynı zemine dayansa da biri silahlı siyaset yapıyor, diğeri silahsız siyaset yapıyor. Bu ikisi arasındaki farktır ve bunu yok saymak faşizmin zihniyetidir. Ve Erdoğan ile çömezleri HDP düşmanlığını körükleyerek seçimlerde zayıflatmak istiyor. Yapılan siyasi linçler, hedef göstermeler, PKK ile aynılaştırmalar Kürt düşmanlığı kadar, seçim hesaplarının da parçasıdır. HDP’nin maruz kaldığı koşullarda seçimleri boykot etmesinin şartları da mevuttur esasta. Özcesi erken seçime bu faşist şartlarda gidilmektedir. Bu şartların burjuva açıdan bile ‘’demokratik bir seçim’’ şartlarının olmadığını esasta göstermektedir. Eğer erken seçimlere, ‘’sandık güvenliği’’ vb vs bahaneleriyle Erdoğan/AKP’yi iktidarlaştıracak yasal düzenleme biçimindeki hilelerle gidilme durumu açığa çıkarsa (ki, bu büyük olasılıktır), bu durumda seçimleri boykot etmek tamamen gerekli olacaktır.

Erdoğan’ın savaş saldırganlığı ile birlikte her açıdan hukuk dışına çıkan tavrı ve erken seçimi ‘’sandık güvenliği’’ adına kontrole alan hilelerle iktidarını garantilemeye çalışan yaklaşımı boykotu koşullayan temeldir. Bu temel sağlam olduğu kadar, muhtemel boykot tavrının kuvvetli-güçlü destek bulması, halk kitlelerince benimsenmesi son derece mümkündür. Mevut gidişatta demokratik siyaset sahasındaki mücadele ve muhalefet bakımından Erdoğan’ı durduracak, planlarını boşa çıkaracak, dayatmalarını savuşturacak, son tahlilde tekçi faşist dayatmaları ve savaş saldırganlığını toz buz edecek en olanaklı karşı tavır seçimlerin boykot edilmesi taktiğidir. AKP dışındaki tüm kesimlerin seçimi boykotun kitlelerde karşılık bulacak bir taktiktir. Dahası bu taktiğin kullanılması esasta AKP kitlesinin sandığa gitmesi anlamına gelir ki, bu da seçimi fiilen anlamsızlaştırıp boşa düşürür. Zira, halk kitlelerinin çoğunluğunun sandığa gitmediği bir seçim hükümsüzdür, meşru değildir. Elbette bu olasılık tamamen mümkündür. Ne ki, burjuva partilerin bu tutarlılığa sahip olamayacağı ve olmayacağı da büyük olasılıktır. MHP’den bunu bekleyemeyiz. CHP’den de bu tutarlılığı beklemek yanılgı olur. Ancak Erdoğan’ın mevcut tavrı karşısında CHP’nin boykota katılması burjuva açıdan da son derece normaldir, CHP’nin katıldığı varsayıldığında, HDP ve diğer devrimci hareket ile birlikte sergilenecek bir boykot tavrı seçimlerin burjuva meşruluğuna gölge düşürmeye yeterli olacaktır.

CHP gibi faşist partilerin boykota dâhil edilmesi politikası, asla ondan medet umma veya ona muhtaç olmanın sonucu ve ifadesi değildir. Bilakis burjuvazinin iç çelişkilerinden yararlanma, o çelişkileri derinleştirme ve en önemlisi de burjuvazinin krizini derinleştirme biçimindeki devrimci politikanın gereğidir. Elbette CHP’nin boykota dâhil olması boykot sonuçları açısından önem taşır. Fakat bundan daha da önemli olan burjuvazinin siyasi krizini derinleştirme, iç çelişkilerini büyüterek bütün bunlardan devrimci mücadele ve dolayısıyla devrim lehine yararlanma politikasıdır.

Proleter devrimci politika bakımından güçlü bir boykotun son derece doğru ve devrimci olacağı aşikârdır. Burjuva düzen partileri koalisyon kuramayarak bir nevi bir siyasi kriz zeminindedirler. Bu krizi yaratan Erdoğan, krizin aşılması için erken seçime dönük bir seçim hükümeti oluşturarak seçimlere gidip bu krizi kendi iktidarı lehine çevirerek bitirmek istiyor. Proleter devrimci politika ise varlık gerekçesine uygun olarak burjuvazinin krizini derinleştirmeye dönük bir siyaset izlemek durumundadır. Bu da bahsini ettiğimiz güçlü bir boykotla erken seçim seçeneğini boşa düşürüp mevcut krizin sürdürülerek derinleştirilmesini gerektirmektedir.

Hali hazırda bu krizin derinleştirilmesi için boykot tavrı isabetli ve gereklidir. Ancak boykotun bahsini ettiğimiz sonuçlara yol açması için salt tutum anlamı taşıyan değil pratikte karşılık bulacak güçlü bir boykot olması gerekmektedir. Bu da bütün ilerici, demokratik ve devrimci ve hatta AKP karşıtı olan güçlerin ikna edilip boykota katılımının sağlanmasını gerektirmektedir. Hatta CHP tabanında propaganda edilerek CHP’nin katılmasının sağlanması da isabetli olacaktır.

Dahası boykotun kesin olarak benimsenmesi, gidilecek erken seçimde seçimin biçimi, yapılması muhtemel olan yeni düzenlemelerin içeriği ve şartları, Erdoğan’ın yapacağı-yaptıracağı seçim hileleriyle seçmeni veya seçmen oylarını gasp etme, çalma veya verilecek yeni biçimlerle seçimleri lehine çevirme durumu, burjuva açıdan da olsa seçimlerin ‘’demokratik’’, ‘’eşit’’ ve ‘’adil’’ şartlarının ne olacağı gibi konulara bağlı olarak netleşmek durumundadır. Zira, yapılacak çeşitli düzenleme ve hilelerle seçimlerin tamamen manipüle edilmediği koşullarda Erdoğan/AKP’nin halk kitlelerinden ağır bir şamar daha yemesi kaçınılmazdır. Bu bakımdan boykot tavrı, en keskin noktada, yani seçim oyununun hileli zarla oynandığı en bariz göstermelik durumunun açığa çıkmasıyla netleştirilmelidir.

Kuşkusuz ki, bu değerlendirmelerimiz yasal siyaset zemininde kullanılacak taktik siyaset ve mücadele biçimleri kapsamındadır ve hatta bunların bir biçimidir. Bu anlamda yasal siyaset zemininde boykot tavrı gibi, seçimlere katılma tavrı da genel olarak geçerli seçenektir. Dolayısıyla seçimlere katılma taktiğinde de etkili varlık gösterip somut kazanımlar elde etmek için ittifakların genişletilmesi, yaygın ve güçlü çalışmaların yürütülmesi planlanarak hazırlıklar yapılmalıdır.

Sonuç olarak, erken seçimde boykot mu, seçimlere girmek mi ikileminde yapılacak tercih hangi taktiğin daha etkili olacağının objektif gerçeğe uygun olarak saptanmasıyla alakalıdır. Devrimci ve demokratik kazanımlar hangi taktikle daha fazla ilerletilebilir ve faşist diktatörlüğün hoyratlıkları daha etkili engellenebilir sorusu, erken seçimde izlenecek taktiğin belirlenmesinde dikkate alınması gereken tespitlerdir. Bu çerçeveden bakıldığında mevcut gelişmeler boykot tavrından yana ağırlık basmaktadır. Fakat AKP’nin seçim koşullarına dönük yapacağı düzenlemeler, hileler, muhtemel komplolar, AKP lehine açık anti-demokratik şartların seçimi kazanmasını garanti edecek kadar kabul edilemez koşullara tırmandırılması gibi koşullar beklenmelidir boykot tavrının ilanı için. Beklenmelidir çünkü mevcut durumda AKP’nin seçimde hezimete uğraması olasıdır. Bu durum açıktan değişmeden boykot tavrına gidilmemelidir. Ancak iktidar zoruyla seçimi garanti etmesinin emareleri açığa çıktığında seçimlere katılmanın anlamsız olması bir yana, bu durumda seçime katılma tavrı AKP’nin ekmeğine yağ sürmek olacaktır. Oysa aynı şartlarda geliştirilecek güçlü ve gerekli boykot tavrı AKP’nin hesaplarını bozacağı gibi, devrimci taktik açısından da anlamlı olacaktır. HDP’nin izleyeceği politikanın ne olacağı ise, bu taktiğin başarısı ya da başarısızlığı için son derece önemlidir. Kürt ulusu büyük bir kıyım ve zulüm altındayken, bu yetmezmiş gibi bir de Kürt seçmenin, özellikle köylük kesiminin seçimlere katılmasının burjuva hilelerle engellendiği, dolayısıyla HDP’nin önemli oy tabanının objektif olarak seçim dışı bırakılarak seçim kaderinin HDP aleyhine çizildiği durumda HDP’nin boykottan başka bir politika benimsemesi anlaşılmaz ve kabul edilemez olacaktır. Seçimin boykot edilmesinin açık haklı gerekçelerinin kesin olarak açığa çıkması durumunda kararlaştırılacak boykot tavrına karşın, HDP’nin seçime girmesi kuşkusuz ki önemli destek ve ittifaklardan kopması, yoksun kalması anlamına gelecektir.

Boykot tavrı gündeme geldiğinde, her türlü eylem biçimi kullanılarak en aktif boykotun uygulanması ise başka bir sorumluluktur. Aynı sorumluluk tersinden seçimlere katılma taktiğinin geçerli olduğu şartlarda geçerlidir. Her iki olasılıkta da gerekli sorumluluk geçerli olacak taktiğin ruhuna uygun olarak sergilenmelidir.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Türk ordusu yine sivil alanları bombaladı

Ağustos 21, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

gney bombalam1Türk ordusu bir kez daha Güney Kürdistan’da sivil yerleşim alanlarını bombaladı

HABER MERKEZİ (21-08-2015)- Türk ordusu Kürt ulusuna pervasız biçimde saldırmaya devam ediyor. Dün geceden beri Güney Kürdistan’daki gerilla alanları ve sivil yerleşim yerleri Türk savaş uçakları tarafından bombalanmaktadır. Daha öncede yapılan saldırı ve bombardımanda Zergele köyünde tam bir katliam yaşanmıştı.Dün gece yapılan saldırılarda yine Zergele köyünün yamaçları yoğun bombardımana tabi tutuldu. Bunun yanı sıra Hobyan ve komta köyleri ile Kalatuka alanı da savaş uçakları tarafından bombalandı.

Öte yandan Kandil ve Haftanin alanlarında saldırılar kesintisiz olarak devam etmektedir.Türk savaş uçaklarının yanı sıra karadanda saldırılar sürmektedir.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Savaş ve Barış Denkleminde Bazı Sorunlar

Ağustos 21, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

sava ve bar sorunlarBarış meselesine dair daha önce hem gazetemizin sayfalarında ve hem de diğer birçok platformda fikirlerimizi gayet açık ve net bir şekilde ifade ettiğimiz için ayrıntılı bir analize gerek duymamaktayız Maoistlerin savaş, barış ve gündemde sıkça yer edinen diğer birçok meseleye dair fikirleri devrimci kamuoyu tarafından bilinmektedir. Komünist-devrimciler diğer bütün meselelerde olduğu gibi savaş-barış meselesine de sınıfsal perspektiften, MLM pencereden bakmaktadırlar. Bu minvalde fikirlerimizi kısaca yeniden özetlemekte fayda var. Diğer bütün kavramlar gibi savaş ve barış kavramı da mevcut dünya gerçekliği ve sınıf mücadelesinden azade ele alınamaz. Dünya genelinde en sağından en soluna kadar barış vb. kavramların hoyratça kullanıldığına tanık olmaktayız. Günümüzde dünya halklarına kan kusturan, sömürü ve zulüm düzeninin esas sorumlusu olan emperyalist-kapitalist güçlerin en yüksek perdeden barış çığırtkanlığı yapıyor olmaları anlatmak istediğimiz gerçekliğe en iyi örneklerdendir. Elbette dünya halklarının, ezilen, sömürülen milyonların samimi ve gerçek anlamda arzu ettikleri barış ile yukarıda bahsini ettiğimiz sözde barış istem ve söylemlerini kalın çizgilerle ayırmaktayız. Fakat kulağa oldukça hoş gelen ve her kesimin kullanmaktan beis görmediği barış meselesi de oldukça girift bir yapıya sahiptir.

HABER MERKEZİ (21.08.2014)-Gazetemizin 105.Sayısında yayınlanan ‘’Savaş ve Barış denkleminde bazı sorunlar’’ başlıklı makaleyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Yine benzer bir döngünün içerisindeyiz adeta. ‘’çözüm-barış süreci’’ adı altında yıllardır oyalama taktiği ile Kürt ulusunun en doğal haklarını dahi pazarlık konusu yapan ve PKK’yi bu oyalama taktikleriyle silahsızlandırıp, teslim almaya çalışan faşist Türk egemenlik sistemi, istediği neticeyi elde edemeyince havuç-sopa politikasında yeniden sopaya sarılmış durumda. Her ne kadar çeşitli isimlendirmelerle devam ettirilmeye çalışılan ve ateşkes süreciyle beraber asker, polis, gerilla ölümlerinin dönemsel olarak sona erdiği ‘’süreçler’’ işletildiysede, tüm bu süreç boyunca faşizmin komünist-devrimci-demokrat-ilericilere dönük gerçekleştirdiği katliam ve saldırılarda herhangi bir azalma veya değişim olmamıştır. Sırf 7 Haziran seçimleri süresi boyunca HDP’ye dönük gerçekleştirilen katliam ve saldırılar dahi faşizmin boş durmadığı, çeşitli olasılıklar üzerinden yeni katliam ve saldırı planları hazırladığı net olarak görülecektir. 7 Haziran öncesi gerçekleştirilen onca katliam ve saldırıya rağmen, PKK ateşkes durumunu devam ettirmiş, fakat seçim sonrası yoğunlaşan saldırılar neticesinde misilleme hakkını kullanmaya başlayarak, ateşkesin anlamsızlaştığını ifade etmiştir. Ki faşist devletle her türlü ortaklığı tescillenen IŞİD gericiliği eliyle Suruç’ta SGDF’li genç devrimcilere dönük gerçekleştirilen ve 32 kişinin yaşamını yitirdiği katliam saldırısından sonra, mevcut ateşkes durumunu sürdürmek, saldırılara karşı eli-kolu bağlı beklemek tümden anlamsız hale gelmiştir. PKK’nin Urfa-Ceylanpınar’da iki polisi öldürmesini sözde gerekçe gösterip büyük bir saldırı ve gözaltı, tutuklama furyası başlatan, Güney Kürdistan’da bulunan PKK kamplarını yoğun bombardımana tabii tutan, başta İstanbul olmak üzere ülkenin dört bir yanında tam bir devlet terörü estiren faşist devletin, gerçekleştirdiği bu saldırılar neticesinde PKK’yi güçsüz düşürerek, sözde ‘’çözüm sürecini’’ elini daha güçlü kılarak devam ettirmenin hesaplarını yapıyor. Faşizmin tüm bu saldırılarına karşı başta PKK olmak üzere gösterilen direniş ve misilleme eylemleri son 15 günlük süreçte devlet güçlerinin peşi sıra önemli kayıplar yaşamasına sebep olmuştur. Yaşanan çatışma süreci doğallığında, özellikle HDP tarafından, yine ve yeniden barış söylemlerinin gündeme oturmasına vesile oldu. Başta HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş olmak üzere HDP yöneticileri, KCK yöneticileri peşi sıra açıklamalar yaparak, barış istem ve taleplerini dile getirmektedir. Aynı şekilde Türkiye-Kuzey Kürdistan ve Avrupa’nın çeşitli merkezlerinde barış talebiyle eylemler organize edilmektedir. Yine kısa bir süre önce Barış Bloku isimli bir oluşumda kuruluşunu deklare ederek çalışmalarına başladı.

Barış meselesine dair daha önce hem gazetemizin sayfalarında ve hem de diğer birçok platformda fikirlerimizi gayet açık ve net bir şekilde ifade ettiğimiz için ayrıntılı bir analize gerek duymamaktayız. Maoistlerin savaş, barış ve gündemde sıkça yer edinen diğer birçok meseleye dair fikirleri devrimci kamuoyu tarafından bilinmektedir. Komünist-devrimciler diğer bütün meselelerde olduğu gibi savaş-barış meselesine de sınıfsal perspektiften, MLM pencereden bakmaktadırlar. Bu minvalde fikirlerimizi kısaca yeniden özetlemekte fayda var. Diğer bütün kavramlar gibi savaş ve barış kavramı da mevcut dünya gerçekliği ve sınıf mücadelesinden azade ele alınamaz. Dünya genelinde en sağından en soluna kadar barış vb. kavramların hoyratça kullanıldığına tanık olmaktayız. Günümüzde dünya halklarına kan kusturan, sömürü ve zulüm düzeninin esas sorumlusu olan emperyalist-kapitalist güçlerin en yüksek perdeden barış çığırtkanlığı yapıyor olmaları anlatmak istediğimiz gerçekliğe en iyi örneklerdendir. Elbette dünya halklarının, ezilen, sömürülen milyonların samimi ve gerçek anlamda arzu ettikleri barış ile yukarıda bahsini ettiğimiz sözde barış istem ve söylemlerini kalın çizgilerle ayırmaktayız. Fakat kulağa oldukça hoş gelen ve her kesimin kullanmaktan beis görmediği barış meselesi de oldukça girift bir yapıya sahiptir.

Günümüzde dünya iki ana sınıf tarafından sürdürülen bir mücadeleye göre şekillenmiş durumdadır ve istisnasız bütün her şey bu mücadeleye göre konumlanmış durumdadır. Komünist-devrimci-ilerici güçlerin emperyalizme, kapitalizme, faşizme ve her türden gericiliğe karşı sürdürdüğü savaş bir tercih değil zorunluluktur. Mevcut gerici güçlerin sömürü ve zulüm düzenlerini kendiliğinden ya da barışçıl bir şekilde halk için halkın iktidarına teslim etmeyeceği tartışmasız bir realitedir. Yukarıda saydığımız ve ülkemiz özgülünde faşist devlete karşı, devrimci-komünist bir savaş yürütmeden mevcut gericiliği alaşağı edip, gerçek anlamda özgür ve barış içerisinde yaşayacağımız bir ülke ve dünya inşa etmek imkânsızdır. Gerçek anlamda bir barışın yegâne koşulu bütün gerici güçlere karşı gerçekleştirilecek devrimci bir savaştır. Bu gerçekliği görmeyen, görmek istemeyen, bilinçli bir şekilde çarpıtan her kişi ve kurum ismi ne olursa olsun öz itibariyle mevcut dünya gerçekliğinin devam etmesine katkı sunmaktadır.

Genel geçer söylemlerle doğrular karartılamaz

Dünya halkları arasında herhangi bir savaş söz konusu değildir. Emperyalizmin böl-parçala-yönet politikası neticesinde çeşitli ulus, milliyet, inanç mensubu toplumlar arasında önemli çelişki ve çatışmalar devam etmektedir. Bu çelişki ve çatışmaların sona erdirilmesinin yegâne yolu da çeşitli ulus, milliyet ve inançtan halklarımızın komünist-devrimci saflarda ortak mücadelesidir. Bundandır ki hedefi, amacı belirsiz söylem ve genel geçer kavramları kullanmak doğru değildir. Barış meselesinde olduğu gibi savaş meselesi de diyalektik materyalizm yöntemiyle ele alınmalıdır. Komünist-devrimciler genel geçer söylemlere sarılamazlar. Bizler mevcut dünya gerçekliğinden dolayı barış çağrısının ne kadar anlamsız olduğunu düşünüyorsak savaş meselesinde de genel savaş karşıtlığı söylem ve eylemlerine ortak olamayız. Bugün dünya üzerinde iki tür savaş gerçekliği yaşanmaktadır; bir tarafta emperyalizm ve bilimum gericilik tarafından dünya halkları ve ezilen uluslarına karşı sürdürülen haksız, kirli savaşlar diğer tarafta ise dünya halkları ve ezilen ulusların komünist-devrimci-ilerici güçler önderliğinde sürdürdükleri haklı savaşlar. Bizler dünya üzerinde sürdürülen bütün savaşlarda dünya hakları ve ezilenleri lehine taraf durumundayız, dahası tüm bu haklı savaşların bizzat sürdürücüsü, destekleyicisi durumundayız. Aynı şekilde dünya üzerinde sürdürülen bütün haksız, kirli savaşlarında karşısında net bir konumlanış içerisindeyiz.

Dünya halkları ve ezilen uluslarına karşı süre gelen savaşların yegâne sorumlusu olan gerici güçlere barış çağrısı yapmak, sömürü ve zulüm düzeninin temsilcilerinden barış ve özgürlük beklemek büyük bir ahmaklıktır. Gerçek bir barış fikri ve istemini ancak ve ancak milyonları devrimci bir savaş etrafında örgütleyip devrimci bir iktidar kurarak yaşamsallaştırabiliriz.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

İsviçre-Zürich’te Kürdistan’daki sivil katliamlar protesto edildi.!

Ağustos 21, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

isKürdistan’da devletin halka karşı uyguladığı vahşet ve sivil infazlar Zürih’te gerçekleştirilen bir eylemle protesto edildi

İSVİÇRE (21-08-2015)-İsviçre’nin Zürih kantonunda 19 Ağustos 2015 Çarşamba günü, bir araya gelen yüzlerce kişi Kürdistan’daki sivil katliamları, TC devletinin saldırı ve operasyonlarını protesto etti. Saat 19.00’da Helvetiaplatz’da bir araya gelen kitle, “Türkiye, Kürt sivilleri bombalıyor” pankartıyla yürüyüşe başladı. Almanca ve Türkçe açıklamalarla başlayan yürüyüşte AKP’nin Lice, Silvan, Varto, Şemdinli ve Kürdistan’ın birçok yerinde gerçekleştirdiği sivil katliamlar lanetlenerek, 90’lı yılları aratmayan savaş politikaları protesto edildi. Eylem süresince sık sık Kürdistan’daki halkın direnişi ve öz savunması sloganlar ve zılgıtlarla selamlandı. Zürich’in en işlek caddelerinden geçilerek yapılan yürüyüşte, yoğun bir şekilde Almanca bildiriler dağıtılarak, faşist T.C devletinin katliamcı ve inkârcı karakteri teşhir edildi. Yürüyüş güzergâhı içerisinde tekrar Helvetiaplatz’a gelindi. Burada yapılan saygı duruşunun ardından İDGB ( İsviçre Demokratik Güç Birliği) adına açıklama yapıldı. İDHF, İTİF, İGİF, Ciwanan Azad ve Dem-Kurd’un çağrısıyla yaklaşık 2 saat süren eylemde, 22.08.2015 Cumartesi günü Basel kantonu Dreirosenpark’ta saat 16.00’da yapılacak olan merkezi yürüyüşe çağrı yapılarak sonlandırıldı.

adhk tarafından

Almanya: Neonaziler Otobüs ve Trenlerde Devriye Geziyor

Ağustos 20, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

naziDortmund (20-08-2015) Aşırı sağcılar otobüs ve trenlerde “güvenli şehir” için güvenlik görevlisi rolü oynuyorlar DSW21 hattının demiryolu çalışanları bu duruma hoşgörü gösterilmemesini istiyor

“Sağcılar” adlı aşırı sağçı bir partinin üyeleri “Korunan Şehir Dortmund” şiarı ile bir yıldan fazla bir süredir sarı tişörtlerini giyip “suçlu avlıyorlar”. Şimdi ise güvenlik ihtiyacı olduğunu düşündükleri otobüs ve trenlerde hizmet sunuyorlar. Aşırı sağcıların fikirlerini halka yaymak için kullandıkları yeni bir yol. Dortmund DSW21’in kamu çalışanları alarma geçmiş durumda.

Yakın zamanda Facebook üzerinden metroda çekilmiş fotoğrafları paylaştılar. Aslında bu PR (halkla ilişkiler) çalışmasından ve provokatif bir eylemden daha değil. Fakat yine de Stadtwerke (kamu hizmetleri) hızlı bir şekilde tepki verdi ve DSW21 sözcüsü Bernd Winkelmann “Kurumumuzun bu konuda duruşu nettir. Bu durumu asla onaylamıyoruz ve tolere etmeyeceğiz” açıklamasını yaptı. Şirket yapılması gerekenin yapılacağını ve tüm çalışanların hassasiyetini göz önünde tutacaklarını belirtiyor.

Stadwerke: “Sarı kabul görmüş pozitif bir renktir”

“Sarı Dortmund’da kabul görmüş pozitif bir renktir ve kolaylıkla birinin telefonu kaldırıp polisi aramasına yol açmaz.” Diyor Winkelmann. Bu nedenle şirket çalışanları ve belediye yetkililerinin BVB forması ve aynı renkteki bu tişörtleri ayırabilmesi için daha detaylı bakmaları gerekmektedir.

Bu durum şimdi güvenlik güçleri ile işbirliği içerisinde ele alınacak. 50 – 60 arası sayıdaki bilet kondüktörü, 60 – 70 arası sayıdaki dış kısım güvenlik görevlisi ve 850 demiryolları çalışanı “Neonazilerin” bu “şerif olma” oyununa devam edecekleri konusunda bilgilendiriliyor.

Tişörtler hakimlere sadece bir gay grubunu hatırlatıyor

Polis şimdi bu grupların işlemiş olabilecekleri herhangi bir suçu bulmaya çalışıyor. Fakat polisin kendi insiyatifi ile soruşturmayı açmasına rağmen tek tip halde giyilmiş bu tişörtler mahkemede delil olarak görülmüyor.

Hakimler tişörtler arasında benzerlikleri ve tek tipliği fark etseler de bunların gay grupları tarafından giyildiği örneğini ileri sürdüler. Yine de polisin bu sağcı tişört giyenlere karşı kritik tutumu değişmiyor: resmi çekişmeler ve kibir nedeniyle de olsa işlem başlatılmış. Sorumuz üzerine Emniyet Müdürü Gregor Lange “Kendisini kanun yerine koyanları hoş göremeyiz. Milislere ihtiyacımız yok. Özellikle, kesin olarak, halka ulaşmak için bu tip işler yapmaya kalkan aşırı sağcılara” diye açıklıyor .

İsim SS’i hatırlatıyor

“Şehir güvenliği (Stadtschutz)” ismi tesadüfen seçilmiş bir isim olamaz. Bir tarafta polisin şehir güvenliği birimlerini çağrıştırırken, diğer taraftan “SS” kısaltılmasına olanak tanıyor. “Şehir güvenliği” partinin stratejisinin tam ortasına oturuyor. Bu sayede hem karşıtlarına gözdağı vermeyi hem de provakasyon oluşturmayı hedefliyorlar.

Şimdilik bir PR (halkla ilişkiler) çalışması ve provakasyon olsa da bu durum bumeranga evrilebilir. Kullandıkları bu Nazi dili NRW (Nord-Rhein Westfahlen) içişleri bakanlığı tarafından beklenenden çok daha önce, yakın biz zamanda yasaklanmalarına yol açabilir.

Şehir: “Aşırı sağa karşı kavgada şehrimiz en ön cephe olmuştur”

“Vatanseverlik” olarak tanıtılan bu model sağcıların hareket noktasıdır. Bu modeli kullanarak kendi takipçilerine hareketlerini kanıtlamaya ve mümkün oranda destekçilerine “güvende oldukları” hissi yaratmaya çalışmaktadırlar. Fakat mahkeme kayıtları bu durumun tam tersi bir potansiyelin olduğunu göstermektedir.

Belediye başkanlığı özel yardımcısı Hartmut Anders-Hoepgen kendileri için en önemli şeyin bu sağ akımlara sınırlarını göstermek olduğunu vurguladı ve “Biz aşırı sağa karşı savaşın en ön cephesiyiz ve en sıcak noktasıyız” diye ekledi. Almanya’da sağ örgütler Dortmun’u almayı başlangıç noktası olarak kabul etmektedirler.

Bu bölge, Ruhrgebiet bölgesi aşırı sağcılar için model olan bir projedir. Neonaziler, bölgenin doğusunda kendilerini “hakim” kılmışlarsa da henüz büyük şehirlere ” giriş yapamadılar. Ve işte amaç Dortmund ile bunu değiştirmek. Bu amacı gerçekleştirebilecekler mi, işte bu sorunun cevabı halkın direnişine bağlı.

Kaynak: Nazis patrouillieren in Dortmunder Bussen und Bahnen | WAZ.de – Lesen Sie mehr auf:

http://www.derwesten.de/staedte/dortmund/nazis-patrouillieren-in-dortmunder-bussen-und-bahnen-id10973348.html#plx13242458

http://www.focus.de/politik/deutschland/mitglieder-der-partei-die-rechte-neonazis-patroullieren-in-selbsternanntem-stadtschutz-durch-dortmund-polizei-alarmiert_id_4871437.html

http://isyandan.org/

adhk tarafından

Mevcut Siyasi Süreç ve Proleter Devrimci Yaklaşım!

Ağustos 20, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

beş ustaProleter devrimci hareket, koalisyonun kurulamaması ve bu zeminde gerici hakim sınıflar cephesinde yaşanan siyasi krizi derinleştirme bilinci ve pratiğiyle hareket etmek durumundadır Bunun mümkün olan biçimi başta silahlı devrimci eylem olmak üzere, demokratik mücadele ve muhalefetin yükseltilmesi ve elbette bütün bu sürece mümkün olan en geniş halk kitlelerinin katılımını sağlamak biçiminde ifade bulur. Haksız savaş yürüten ve isteyenler haklı devrimci savaşla boğulmalı, tekçi ırkçılığı dayatanlar her millet ve milliyetten emekçi halk kitlelerinin birliği ve dayanışmasıyla yalnızlaştırılmalı, imha ve inkar saldırılarına başvuranlara bunun bedeli ödetilmelidir.

Haber merkezi (20-08-2015)-Gazetemizin 105.Sayısında yayınlanan “ Mevcut siyasi süreç ve proleter devrimci yaklaşım“ başlıklı makaleyi okurlarımızla paylaşıyoruz.

Baş döndürücü hız ve yoğunlukta gelişmelerle dolu bir gündem yaşıyoruz. Tabiatıyla bir çok önemli gündem gerekli alakayı görmeden amiyane değimle arada kaynayıp gidiyor. Dahası adeta bir karmaşaya boğulan gelişmeler veya gündemler hakkında ayrıntılı analiz ve değerlendirme yapma olanağı da sınırlanmış oluyor. Özellikle altında binbir gerici hesap, gizli plan ve pazarlıkların olduğu ve gelişmelerin burjuvazi tarafından manipüle edildiği söz konusu gelişmeler hakkında her ayrıntıya vakıf olmak son derece güçleşiyor. Bu bağlamda siyasi gelişme ve gündemin derli toplu analizinin yapılması ihtiyacı, bahsettiğimiz gerçekliğe ek olarak bir de süreç olarak tamamlanmamış ve gizli anlaşmaların kanlı mühürlerine emanet edilmiş gelişmeler vb göz önüne alındığında, bu analiz ihtiyacı belli düzeyde yetersizliklerle karşılanma durumunda kalmaktadır. Ancak sürecin tipik özellikleri veya temel parametreleri hakkında bir değerlendirme yapmak tamamen mümkündür. Zira gündem ve gelişmelerin temel çelişmeleri ve gerçek nedenleri köklü geleneksel burjuva düzen ve hakim sınıflar mantalitesinden beslenen ve bizzat onun ürünü durumundakilerdedir.

Arada kaynayan gündem veya gelişmelerin bir bölümünü aktarmanın gerekli olduğu düşüncesiyle hatırlatırsak: Örneğin, savaşın belki de çok önemsenmeyen bir sonucu olan mülteci dıramı son derece ağır olmasına ve çocuk ölümleri ile büyük kitlesel kıyımlar yaşanmasına karşın sorun tam olarak bilinmemekte, gerekli duyarlılık gösterilmemektedir… Kuzey Kürdistan’da çocuk katliamları gerekli yankıyı uyandırmamaktadır ya da yoğun gündemler içinde kaybolup gitmektedir… Alevilerin evleri kırmızı çarpılarla işaretlenmektedir ama haber değerinde zor görülmektedir… Suriye sınırına metrelerce duvarlar örülmekte ama yoğun gündemler içinde bunlara bir tepki geliştirilememekte ya da gerektiği bigi üzerinde durulamamaktadır. Erdoğan/AKP iktidarı yetkisiz olarak ülkenin kaderini tayin edecek önemde bilinenlerin gölgesinde kalan ya da tam olarak bilinmeyen bir dizi kararlar alıp uygulamakta fakat bunlar objektif olarak gündemde öne çıkarılıp gerekli tavırla karşılanamamaktadır. Ki, Erdoağn/AKP iktidarının yapmak istediği tam da budur. Bu ve benzeri bir çok konuda olması gereken toplumsal refleks son derece cılızken, gündemde öne çıkan konularda da esasta benzer durum egemen durumdadır. Kürt kitleleri doğrudan kendilerini ilgilendiren haksız savaş ve saldırganlık noktasında silahlı , silahsız güçleriyle ciddi bir duruş göstermekte fakat ülke işçi sınıfı ve geniş halk kitleleri maalesef önemli bir tepki gösterememektedir. Ki örgütlü devrimci harekette ciddi bir karşı koyuş partiği ve toplumsal muhalefeti büyütme noktasında ciddi yetersizlikler içindedir. Bu parantezi kapatarak kaldığımız yerden devam edelim.

Siyasi süreç gittikçe sertleşecektir

Bütün gelişmelerin ayrıntılarına vakıf olma olanağı sınırlı da olsa, kesin olan bir şey var ki, o da, bahsi geçen gelişmelerin emperyalist dünya gericiliğinin baş aktörlerinden bağımsız olmadığıdır. Daha somut olarak, ülkedeki bu gelişmelerin emperyalist Orta Doğu politikaları ve bura gelişmelerinden bağımsız olmayıp doğrudan bunun tezahürü olduğudur. Buna karşın, Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın 7 Haziran seçimlerinin ortaya koyduğu tablonun vesile olduğu ve alenen gerici hakim sınıfların(somutta Erdoğan/AKP iktidarının) gerici saldırganlık zemininde geliştirdiği kendine has özel gündemlerinin olduğu da inkar edilemez gerçektir. Özellikle koalisyon hükümetinin kurulması için gerekli olan yasal sürecin Erdoğan/AKP tarafından gerici iktidar emelleri doğrultusunda bir boşluk veya ara dönem olarak fırsata dönüştürülerek Kürt ulusu ve değişik dil, din ve kültürden emekçi halklarımıza karşı top yekun bir savaş başlatıp azgın bir terör estirdiği, faşist saldırganlığını tırmandırdığı tüm dünyanın tanıklığındadır. Ki, koalisyon görüşmeleri de olumsuz sonuçlanarak Erdoğan/AKP iktidarının amaçları rengini bir kez daha açık etmiştir. Kürt ulusuna karşı acımasız bir savaş başlatılıp yürütülürken, darbe koşullarını aratmayan geniş tutuklamalara ve amansız baskılara pervasızca başvurulmaktadır. Gayri Müslimler, özellikle Ermeniler faşist baskı ve saldırıların hedefi olurken, aleviler de aynı saldırıların öncelikleri arasındadır. Madalyonun öbür yüzünde ise, bu savaş konseptine paralel olarak emperyalist anlaşma ve stratejiler temelinde İncirlik üssünün IŞİD ile savaşta ABD savaş uçaklarına sınırsızca açılarak daha geniş bir savaş girdabına sürüklenildiğinin resmi vardır. Siyasi süreç sertleşerek komplolardan provokasyonlara, katliamlardan infazlara kadar keskin bir faşizm niteliğinde devam etmekte, önümüzdeki süreçte derinleşerek devam edecektir . Gazetemizin ilgili yazılarında daha önce bu gelişmelere genel olarak dikkat çekilmiş ve yaşanan mevcut gelişmeler bu tespitleri doğrulamıştır.

İlgili yoğun gündemin başat konularını özetlersek;

a)- ‘‘Barış-Çözüm sürecini‘‘ askıya alan AKP iktidarının Kürt Ulusal Hareketi şahsında Kürt ulusuna karşı derinleştirerek başlattığı gerici saldırganlık ve haksız savaş konsepti;

Bunun altında, bir; ‘‘barış ve çözüm sürecinin‘‘ reel olarak geldiği nokta, iki; mecut durumda açıklamalarla tarafların tutumu ve sürece dönük muhtemel gelişme veya olasılıkların yönü, üç; fiilen bitirilen veya dondurulan ‘‘barış-çözüm sürecinin‘‘ taraflarda korunan stratejik temeli, dört; sürecin yeniden canlandırılmasının şartları ve çelişkiler, beş; her gün akan kan ve yaşanan ölümlerin basıncı ve bunu daha fazla kaldırma durumunda olmayan burjuva hakim sınıfların ‘‘çözüm-barış sürecine‘‘ zorunlu dönüşü ve altı; burjuvazinin bu dönüşte bahsi geçen süreci yeniden ya da yeni biçimde ele alma politikası, yedi; mevcut gerici saldırganlık ve haksız savaşın Kürt ulusunu aşarak ülke halkları ve farklı kültür ve kimlikleri hedefleyen genel bir konsept olarak devrede olması gibi bir dizi mesele bu gündemin ağır, içinden çıkılması zor olan bir karmaşa ve büyük problemlere gebe olduğunu gösterir. Bu da mevut durumda sürdürülen saldırganlık ve savaşın belli bir dönem daha uzayacağına işaret eder. Ulusasl hareket ciddi bir eylemlilik içinde olsa da, eylem çizgisi etkili bir nüfuz sağlasa da, esasta ‘‘barış-çözüm sürecine‘‘ açık kapı bırakma babında kontrollü bir savaş yürütüyor denebilir.

b)- Koalisyon hükümeti ve erken seçim ya da azınlık hükümeti tartışmaları, gelinen aşama ve bu zeminde özellikle Kuzey Kürdistan’da mümkün olan gelişmeler;

Mevcut durumda en rasyonel ve mümkün görülen AKP-CHP koalisyon görüşmeleri fiyaskoyla sonuçlandı. Bu sürecin AKP tarafından başından itibaren bir mizansen olarak ele aldığı açığa çıkmış oldu. Bu konuda gazetemizin köşe yazarı şahsında yer verdiği değerlendirmelerin bir bölümünün isabetli olmadığını da söyleyelim. Kolalisyon için kolları sıvayan MHP de, CHP ve AKP gibi salt kamuoyu önünde yaşanacak olumsuz gelişmelerde sorumluluk almamak için koalisyon görüşmesine hazır olduğunu söylemektedir. Olağan koşullarda AKP-MHP koalisyonunun da gerçekleşme şansı yok denecek kadar azdır. Çünkü yaşanan çatışma süreciyle HDP’nin zayıflatılmasını AKP gibi MHP de isteyip hedeflemektedir. Dolayısıyla yaşanan süreç Erdoğan’ın ülkeyi bir erken seçime gçtürmesiyle ilerleyecektir. Ne var ki, erken seçim planladıkları sonuçları vermeyecek, siyasi kaos esasta bir müddet daha sürecektir. Sürmesinin yolu AKP’nin tek başına iktidar olma ve Erdoğan’ın başkanlık hedefini gerçekleştirmesine kadar açıktır. Bu, büyük bir çatışma ve savaş dönemine, kan ve katliamların devrede olacağına işaret etmektedir.

Şimdiden bazı Kürt belediyelerin haklı olarak kendi kendilerini yöneteceklerini açıklaması ve genel olarak Kuzey Kürdistan’da Kürtlerin kendi güvenliğini alıp inisiyatifini ilan eden haklı yönelimleri, yukarıda bahsettiğimiz savaş koşullarının derinleşerek devam etmesi durumunda Kuzey Kürdistan’ın belli bir statüye kavuşmasına yol açacak gelişmelere gebe olduğu açıktır. Kürt ulusal hareketinin mevcut duruşunu sürdürerek bu pozitif yönelime girmesi hem haklı, hem meşru, hem reel bir gereksinim ve hem de kaçınılmaz olan devrimci bir yükseliş olacaktır. Bunun zemini her zamankinden daha kuvvetlidir. Özellikle ulusal hareketin gösterdiği silahlı pratik ve bu zemindeki gelişmelere dönük yapmış olduğu hazırlıklar ve elbetteki uluslar arası konjönktür Kuzey Kürdistan’ın somut kazanımlar elde etmesini mümkün kılmaktadır. Şayet çizgisel bir kırılma gündeme gelmez ise, Kuzey Kürdistan belli bir zaferin eşiğindedir. Haklı savaş, haksız savaş karşısında genel olarak önemli avantajlara sahiptir. Bu avantaj Kürtlerin lehine, Türk hakim sınıflarının aleyhinedir.

Gerek Türk hakim sınıfları ve somut temsildeki AKP iktidarının azgın teröre ulaştırdığı mevcut gerici saldırganlığa karşı ve özelde de Kürt ulusuna karşı yeniden başlattığı bu savaş sürecinde eğer devrimci hareket kitleleri de harekete geçirerek etkili bir karşı koyuş tavrı sergilerse Kuzey Kürdistan’ın kazanımları daha olanaklı olacaktır. Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci ve sosyalist hareketi Kürt ulusuna karşı yürütülen haksız savaşta Kürtlerle dayanışma göreviyle karşı karşıya olduğu gibi, Kuzey Kürdistan’ın statüye kavuşması temelinde ulusal hareketin ortaya koyacağı muhtemel devrimci yönelim karşısında da Kürt Ulusal Hareketini desteklemekten geri duramaz, bu tarihsel görevden geri durmamalıdır.

Proleter devrimci hareket koalisyonun kurulamaması ve bu zeminde gerici hakim sınıflar cephesinde yaşanan siyasi krizi derinleştirme bilinci ve pratiğiyle hareket etmek durumundadır. Bunun mümkün olan biçimi başta silahlı devrimci eylem olmak üzere, demokratik mücadele ve muhalefetin yükseltilmesi ve elbette bütün bu sürece mümkün olan en geniş halk kitlelerinin katılımını sağlamak biçiminde ifade bulur. Haksız savaş yürüten ve isteyenler haklı devrimci savaşla boğulmalı, tekçi ırkçılığı dayatanlar her millet ve milliyetten emekçi halk kitlelerinin birliği ve dayanışmasıyla yalnızlaştırılmalı, imha ve inkar saldırılarına başvuranlara bunun bedeli ödetilmelidir.

c)- İncirlik hava üssünün ABD emperyalizmi savaş uçaklarına sınırsızca açılması ya da ABD emperyalizminin buradan bombalamalar yapıp savaş yürütmesi;

ABD emperyalizmiyle AKP iktidarı arasında yapılan belli anlaşmalar temelinde İncirlik hava üssünün ABD emperyalizmi tarafından IŞİD ile savaşta kullanılmasına izin verilmesi ve IŞİD‘e karşı yürütülen savaşa ‘‘TC‘‘ devletinin dahil edilmesi sağlanmıştır. Böylece ‘‘TC‘‘ devleti AKP iktidarı eliyle ve ABD emperyalizminin bölgedeki stratejisi ve çıkarları ekseninde sürüldüğü savaşla IŞİD’in hedefi haline getirilmiştir. IŞİD’in saldırı ve katliam girişimleri bundan böyle daha da belirgin ve görülür olacaktır. Bu savaş halklarımıza ağır bedeller yükleyerek büyük acıların yaşanmasına yol açmaktan başka bir sonuç vermeyecektir. Ancak bu gerici savaşı halklarımızın başına bela eden AKP iktidarı da halkların tepki ve öfkesinden nasibini elbette alacaktır.

Daha fazla sayılabilecek önemli gelişme ve gündemler elbette vardır. Fakat başat gündemleri bu üç noktada toparlamak mümkündür. Kib u başat gündemler içinde daha yakıcı olup öne çıkan gelime kuşkusuz ki, Kürt ulusuna dönük özelliği önde olan topyekun savaş konseptidir. Öyle ki, bu savaş konseptinin boşa çıkarılması, yani bu savaş saldırganlığının sonlandırılması durumunda diğer gelişmelerin eğilimi de esas olarak farklı zemine oturmuş olacaktır.

Siyasi Sürecin Gelişim Yönü ve Sınıf Mücadelesinde Doğan Şartlar ve Görevler

Devrimci ve sosyalist hareket örgütsel yetersizliklerine karşın tarihsel sorumluluk ve görevlerle yüz yüze olup, bu süreçte gücü oranında da olsa mümkün olan en atak pratiği sergilemek, silahlı eylemi etkili olarak kullanmak, devrimci savaşı geliştirmek ve en önemlisi de halk kitlelerini devrimci mücadele temelinde harekete geçirerek hem uygun olan devrimci durumu iyi değerlendirmek durumundadır hem de faşist saldırganlık ve haksız savaşa karşı etkili bir mücadele duruşu ortaya koymak durumundadır. Özellikle Kürt ulusal hareketiyle dayanışma ve ittifak içinde devrimci direnişi büyütüp savaş saldırganlığını göğüsleyerek püskürtme perspektifiyle hareket etmek durumundadır. Devrimci, demokratik geniş kapsamlı mücadele birlikleri-eylem birlikleri ve ittifakların oluşturulması, sürecin önemli ihtiyaçları olarak bilince çıkarılmak durumundadır. Topyekun savaş ve saldırganlık Kürt ulusu şahsında önem kazansa da, bu saldırganlık değişik millet ve milliyetlerden ve inanç kesimlerinden geniş emekçi halk kitlelerine karşı yürütülen bir savaş ve saldırganlık konseptidir. Dolayısıyla topyekun bir direniş ve mücadeleyle karşılanmak durumundadır.

Son derece önemli olan tartışma açılarından biri hiç şüphesiz ki mevcut gelişmelerin yönü ve sınıf mücadelesi açısından taşıdığı önem ve ortaya çıkaracağı görevler ve şartlar meselesidir.

Hiç şüphe yok ki, keskin bir çatışma ve savaş süreci önümüzdeki belli bir dönem devam edecektir. Bu dönem en iyimser yorumla bir hükümetin kurulmasına kadar önü açık olan bir süreci kapsayacaktır. Muhtemel bir erken seçime bu savaş ve çatışma şartlarında gidilmesi Erdoğan/AKP iktidarının lehine olmasa da, mevcut gelişmelerin seyri erken seçime aynı şartlarda gidilmesi kaçınılmaz görülmektedir. Erdoğan’ın boş bir hayal olarak tasavvur ettiği tek partili AKP iktidarının kurulmasına kadar savaş-çatışma ikliminin egemen olacağı anlaşılmaktadır. Fakat muhtemel erken seçimlerde AKP’nin tek başına iktidar olması da bu şartlarda mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla AKP’nin ortağı olduğu bir koalisyon veya tamamen AKP dışında bir hükümetin kurulması muhtemeldir. Bu hükümet şartlarında da AKP/Erdoğan’ın başlatmış olduğu mevcut savaşı sürdürmesi düşünülemez. Ancak yeni bir hükümete kadar sürmesi kesin gibi duran bu savaş süreci, AKP iktidarının gerek geniş halk kitlelerine ve gerekse de Kürt ulusuna karşı azgın bir baskı ve saldırılarla karakterize olacaktır. Faşizm tam manasıyla taban yapmış, yapacaktır. İçte yürütülen gerici savaş saldırganlığına paralel olarak IŞİD ile de bir savaş devrede olacaktır. İradelerinden bağımsız olarak veya emperyalist dayatmalar neticesinde IŞİD ile savaşmak zorunda kalan AKP iktidarı, bu savaşın çok daha boyutlusunu ülke halklarına karşı uygulayacağı faşist saldırganlık ve Kürtlere karşı kudurgan bir savaş olarak biçimlendirecektir.

Savaş şartlarına batan AKP iktidarının daha fazla baskı, terör ve katliamdan başka bir şansı yoktur. Ki, bu Erdoğan/AKP iktidarının malum hedeflerle benimsediği bir tercihidir de. Tek başına AKP iktidarı, Erdoğan’ın başkanlığı! İşte savaş tercihinin bir nedeni budur. Saldırganlık ve savaşın gelişerek önümüzdeki dönemde zirve yapmasının bir zemini buyken, savaş saldırganlığının derinleşerek önümüzdeki döneme damga vurup belirlemesi, Erdoğan/AKP iktidarı ile Kürt ulusu arasında gerek Rojava bağlamında, gerekse de ‘‘barış-çözüm süreci‘‘ görüşmelerinde yaşanan çelişkidir. Elbette emperyalist stratejilerin uygulanmasına alan açılması da bu savaşın başlatılıp sürdürülmesi ve derinleştirilmesinin hayati nedenlerindendir. Ki, IŞİD’e karşı savaşa girme zorunda kalması bu stratejilerin ürünüdür. Ve IŞİD ile savaşa zorlanmış olan AKP, bunun öfkesini içte faşist terörü tırmandırma biçimine yansıtmaktadır.

Bu süreçte geniş beyaz önlüklüler ve genel emekçi kitleler ile işçi sınıfına dönük azgın sömürü ve baskılar ağırlaşarak katmerleşecektir. Ekonomik, demokratik ve siyasi hak gaspları sürecin baskıcı faşist karakteriyle derinleşecektir. Doğa tahribatına dayalı olarak yürürlükte olan kapitalist işletme ve projeler kitlelerin aktüel olan hoşnutsuzluk ve mücadelesini gündemde tutacaktır. Kürt ulusu, diğer azınlıklar ve inanç kesimleri toplumsal muhalefetin önemli dinamikleri olarak sahnede olacak, özellikle Kürt ulusal hareketi silahlı mücadele cephesinde büyük rol oynayacaktır. Bu çerçevede demokratik, devrimci ve sosyalist güçler tabiatıyla mücadelenin nitelikli güçleri olarak devrimci direnişte yer tutacak, sınıf orijinli silahlı mücadele aynı biçimde sürecin nitelikli bir parpası olarak devrimci rolünü oynayacaktır. Dolayısıyla toplumsal çelişkiler ve muhalefet diri bir zemine kaymaya müsait hale gelecek, sınıf çelişkileri giderek keskinleşen bir seyr izleyecek ve alternatif devrimci mücadele geniş kitlelerle buluşma olanaklarına daha güçlü olarak sahip olacaktır.

Özcesi; toplumsal tabandan yoksun olan ve özellikle burjuva kliklerden de muhalefetle karşılanıp destek bulmayan Erdoğan menşeeli faşist diktatörlük ve faşist baskılar toplumsal muhalefet ve devrimci alternatifi bastırıp yok etmeye nail olmayıp, tersinden reaksiyonlara vesile olarak esasta gelişmesine yol açacaktır. Yani devrimci durum ve devrimci hareket el verişli şartlar yakalayarak gelişme trendi yakalayacaktır. AKP/Erdoğan iktidarı ara dönem işletip bunu iktidarını koruyup pekiştirme planları yaparken, Kürt ulusal hareketinin etkili silahlı mücadele ve eylemi başta olmak üzere, dışta ve içte IŞİD ile yaşayacağı çatışmada, iç toplumsal demokratik muhalefet ve devrimci mücadelenin baskısı altında bunalmaktan ve ‘‘yenilgi‘‘ almaktan kurtulamayacaktır.

Devrimci ve sosyalist hareket örgütsel yetersizliklerine karşın tarihsel sorumluluk ve görevlerle yüz yüze olup, bu süreçte gücü oranında da olsa mümkün olan en atak pratiği sergilemek, silahlı eylemi etkili olarak kullanmak, devrimci savaşı geliştirmek ve en önemlisi de halk kitlelerini devrimci mücadele temelinde harekete geçirerek hem uygun olan devrimci durumu iyi değerlendirmek durumundadır hem de faşist saldırganlık ve haksız savaşa karşı etkili bir mücadele duruşu ortaya koymak durumundadır. Özellikle Kürt ulusal hareketiyle dayanışma ve ittifak içinde devrimci direnişi büyütüp savaş saldırganlığını göğüsleyerek püskürtme perspektifiyle hareket etmek durumundadır. Devrimci, demokratik geniş kapsamlı mücadele birlikleri-eylem birlikleri ve ittifakların oluşturulması, sürecin önemli ihtiyaçları olarak bilince çıkarılmak durumundadır. Topyekun savaş ve saldırganlık Kürt ulusu şahsında önem kazansa da, bu saldırganlık değişik millet ve milliyetlerden ve inanç kesimlerinden geniş emekçi halk kitlelerine karşı yürütülen bir savaş ve saldırganlık konseptidir. Dolayısıyla topyekun bir direniş ve mücadeleyle karşılanmak durumundadır.

Devrimci durum ve dinamikler gelişme zeminine sahiptir. Bu bağlamda Sosyalist, devrimci ve Kürt ulusal hareketi de dahil olmak üzere demokratik hareket doğru politikalar temelinde etkili taktik siyasetler geliştirerek ortak bir cephe halinde hareket edip geniş halk kitlelerine güven veren pratik bir yönelim benimsemelidir. Doğru politika ve taktikler ile birlikte doğru örgütsel yönelimin pratikleştirilmesi geniş halk kitlelerini sosyalist ve devrimci hareketle buluşmasının anahtarı olacaktır.

Mevcut gerici süreç devrimci savaşın yaşamsal önemini, gerici sınıflara karşı mücadelede elzem olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Ne var ki, siyasi iktidar hedefli mücadelenin esası bu savaş olsa da, geniş halk kitlelerini mücadeleye dahil edecek olan mücadele biçimleri asla ötelenmemelidir.

Savaş İçinde Barıştan Sözetme Üzerine!

Kürt ulusal hareketinin bağımsız devletlerini de içeren stratejik yönelimi bir temel olarak geçerliyken, reel politikte izlemesi gereken siyasi hat ve demokratik mücadele kapsamında benimseyeceği siyaset daha farklı biçimler altında en zengin muhtevayla yürütülmek durumundadır. Kuşkusuz ki, görece geride kalan ve aslı tasfiye ve teslimiyet amacına dayandığı alenen görülen mevcut ‘‘barış-çözüm sürecinin‘‘ yerini AKP iktidarının başlattığı haksız savaşa bırakması, ulusal hareketin haklı olarak karşı savaşa başvurmasını koşullayarak mevcut pratiğini şart koşmuştur. Bunda yürütülecek bir münakaşa Türk hakim sınıflarının katliam ve saldırganlığını onaylama anlamına gelir. Dolayısıyla ulusal hareketin haklı müdafa ve karşı saldırı savaşı yürütmesinde bir sorun yoktur. Bilakis bu zorunlu bir direniş ve savaştır. Ezen egemen ulus burjuvazisi ile ezilen bağımlı ulus ya da ilhaka maruz kalmış bir ulusun arasındaki çelişkinin uzlaşmazlık temeline dayandığı yaşanan süreçle bir kez daha kanıtlanırken, ezen egemen ulus burjuvazisi ile ezilen bağımlı ulusun çıkarlarının örtüşmediği ve örtüşmeyeceği yaşanan bu çatışma pratiğiyle bir kez daha açığa çıkmıştır. Ne var ki, ulusal hareketin gerici hakim sınıfların savaş saldırganlığına karşı sadece savaş metoduna saplanıp kalmadan topyekun bir karşı mücadele pratiği geliştirmesi isabetle doğrudur. Bir taraftan haklı savaşla gerici saldırganlığa-savaşa yanıt verirken ve bunu esas alırken, diğer taraftan yasal demokratik siyaset alanında gerici savaş çığırtkanlıklarına karşı barışı propaganda etmesi siyaseten tamamen doğru bir taktiktir. Elbette ki, buradaki barış savunusu veya propagandası taktiksel bir siyaseti aşıp stratejik bir yönelim halini almamak durumundadır. Her ne kadar ulusal harekette ideolojik doku itibarıyla Türk hakim sınıfları devletiyle anlaşma-uzlaşma eğilimi olsa da, bu koşulsuz bir uzlaşma ve özellikle de bir teslimiyet niteliğinde asla değildir. Bu bakımdan ulusal hareketin bu ideolojik eğilim veya kırılganlığı kesin bir hal değil, pratikte de görüldüğü gibi gerektiğinde savaşma çizgisi benimseyebilmektedir. Burada silahlı reformizmden söz edilse de, ulusal hareketin ulusal hak ve talepleri noktasından belli bir statünün elde edilmesi gibi ileri hedeflere sahip olduğu açıktır. Bu da ulusal hareketin demokratik muhteva ve niteliğini kesin olarak ispatlayan gerçektir.

Kısacası, özetlediğimiz zemindeki ulusal hareketin başlatılmış olan gerici savaşa karşı bir taraftan silahlı mücadeleye baş vururken, diğer taraftan taktik bir siyaset olarak barış propagandası yapması sorunlu değildir. Özellikle Türk hakim sınıflarının savaş saldırganlığını teşhir edip onu ülke ve uluslar arası alanda tecrit etmeye dönük izlenen politika ve aynı zamanda Kürt ulusal hareketine yıkmaya çalışılan teröristlik yaftasının boşa çıkarılması açısından barışı öne çıkaran taktik siyaseti son derece isabetlidir. Dahası Kürt ulusal hareketinin demokratik alan ve bura siyasetinde Türk hakim sınıflarını zorlaması ve basınç altına alması hem isabetli hem de mümkündür. ‘‘Kürt ulusuna karşı saldırgan bir savaş başlatılıp yürütülüyorken, Kürt siyasetinin barıştan söz etmesi yanlıştır‘‘ şeklindeki yaklaşım kaba bir yaklaşım ve yanlış siyaset tarzıdır. Dolayısıyla, ‘‘Kürt ulusal hareketi barış sloganı atıyor‘‘ gerekçesiyle negatif bir anlayış hasıl etmemiz sürecin de gerçeğin de ruhuna terstir. Siyasetin yalnızca silahlarla yürütülemeyeceği ve bütün siyaset alanının devrimci ve demokratik hedefler doğrultusunda kullanılması kavranarak bilince çıkarılmak durumundadır. Savaşın ya da silahlı mücadelenin esas olması diğer mücadele ve siyaset biçimlerine kapalı olma anlamına gelmez. Devrimci çözümler kesinlikle demokratik mücadele, yasal siyaset ve örgütlenme biçimleriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Bunları ilkesel olarak reddetmek devrimci çözümü zayıflatmaktan başka bir işe yaramaz. Gerici sınıflara terk edeceğimiz bir tek mücadele alanı ve biçimi yoktur, olamaz! Proleter devrimcilerin aktüel olan savaş-barış ikilemine dönük genel ve somut yaklaşımını böyle özetlemek mümkündür.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Devlet katletmeye devam ediyor

Ağustos 20, 2015 de ANASAYFA adhk tarafından

mardin katliamDevlet Kürdistan’da katliamlara devam ediyor Mardin ve Şırnak’ta polisin saldırısı sonucu iki genç yaşamını yitirdi

HABER MERKEZİ (20-08-2015)-Türk hâkim sınıfları ve temsilcisi AKP iktidarı katletmeye devam ediyor. Devreye soktuğu yeni savaş konsepti çerçevesinde Kürdistan başta olmak üzere ülke genelinde halklara barbarca saldıran AKP iktidarı her gün yeni katliam ve infazlara imza atmaktadır.

Bunların sonuncusu ise Şırnak ve Mardin’de gerçekleştirildi. Şırnak’ın İdil ilçesinde dün akşam Cebbar Acer(20) adlı genç polis tarafından katledildi. Yolda yürüyerek bir yakının evine gütmeye çalışan Acer, Akrep tipi zırhlı araçtan açılan ateş sonucu yaşamını yitirdi.

Katliamlardan biride Merdinde gerçekleşti. Mardin’in Artuklu ilçesine bağlı Yalım mehlesinde gençler, yaşanan kirli savaş politikalarını protesto ettiler. Yapılan eyleme polisin saldırması sonucu çapraz ateşe tabi tutulan Ali Akpınar yaşamını yitirdi. Devletin Kürdistan’da uygulamaya soktuğu savaş konsepti yeni katliam ve infazların devam edeceğini göstermektedir.

http://www.halkingunlugu.net/