adhk tarafından

Frankfurt’ta Güncel Gelişmeler ve Devrimci Hareketin Durumu Paneli gerçekleştirildi

Haziran 21, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

frankfurtİnternationeles Zentrumda ‘’Türkiye/Kuzey Kürdistan’da güncel gelişmeler ve devrimci hareketin durumu’’ içerikli panel gerçekleştirildi

Frankfurt (21-06-2016)  Frankfurt İnternationales Zentrum derneğinin organizeettiği ‘’Türkiye/Kuzey Kürdistan’da güncel gelişmeler ve devrimci hareketin durumu’’ temalı panel canlı siyasal tartışmalar yapılarak gerçekleştirildi.

Gazeteci ve araştırmacı yazar Hüseyin Şimşek’in konuşmacı olarak katıldığı panel 17 Haziran 2005’te Mercan’da ölümsüzleşen 17’ler şahsında tüm devrim ve sosyalizm mucadelesinde yitirdiklerimiz anısına yapılan saygı duruşunun ardında başladı. İki bölümden oluşan panelin ilk bölümünde, Türkiye /Kuzey kürdistan’daki mevcut somut durum üzerine konuşmasını sürdüren Hüseyin Şimşek, AKP’nin tarihsel arka pılanını faşist Türk devletinin tarihsel süreçleriyle açıklayarak güncel olarak  somut değerlendirmelerde bulundu. Konuşmasının devamında devrimci hareketin somut durumuna ilişkin değerlendirmeler yaparak bu sürecin atlatılmasında devrimci harektin temel yönelimi ve itifak politikalarının doğru ele alınması gerektiğinin altını çizerek, bu yönlü oluşturulan eylem birlikleri, birleşik mücadele ve güç birliklerinin önemine vurguda bulundu.

Panel ikinci bölümde katılımcılara soru ve söz hakı verilerek devam ettirildi. Katılımcıların ilgiyle canlı siyasal tartışmalar ve değerlendirmelerde bulunması tartışmaları dahada zenginleştirdi. Panel daha sonra sorulan sorulara ve yürütülen tartışmalara verilen cevapların ardından, ATİK temsilcisi söz alarak Almanya’da tutsak olan 10 ATİK’li devrimcinin yapılan mahkemesi hakında bilgilendirme yaparak ve önümüzdeki dönemde sürecek mahkeme süreçlerine dair çağrıda bulundu.

Yine ADHK temsilcisinin Kuzey Kürdistan’da  faşist Türk devleti tarafında yapılan katliam yıkımlara  karşı ADHK’nın başlatmış olduğu kardeş aile projesi hakında bilgilendirmede bulunarak dayanışmanın önemine dair çağrılarda bulunduktan sonra panel sonlandırıldı.

adhk tarafından

Münih; ATİK’li Tutsaklar Derhal Serbest Bırakılmalıdır!

Haziran 20, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

atikMünih (20-06-2016) 17 Haziran 2016 tarihinde Münih’te ATİK’li devrimci tutsakların mahkemeye cıkarılacağı ve yargılanacağı açıklaması yapılmasıyla birlikte; ATİK ve bizimde (ADHK) içinde olduğumuz birçok devrimci-demokratik kurum ‘Politik tutsakları ve yargılanan devrimcileri sahiplenmek ve desteklemek için 17 Haziran 2016 tarihinde Münih’teki Uluslararası Dayanışmaya Çağrı’sıyla Münih Yüksek eyalet mahkemesi önünde 400-500 civarında bir kitle ATİK’li devrimcilere desteğini sundu ve sahip çıktı.

Devrimci mücadele meşrudur, Devrimci tutsaklar onurumuzdur, Devrimci tutsakların yanındayız, biçiminde sloganlarla önemli bir destek, devrimci dayanışma ve sahiplenmenin sergilendigini söyleyebiliriz.

Aynı zamanda devrimci tutsakların da sosyal medyaya yansıdığı gibi mahkemeye girişleri slogan ve protestolarla coşkulu oldu ve dışarının sloganları da aynı şekilde icerde yankı buldu. Bu anlamıyla da mahkeme ve Alman devleti karşısında  devrimciler lehine olumlu bir atmosfer yaratıldı.

Birçok derimci-demokratik kurum temsilcilerinin yanında; Türkiye’den HDP Eş başkanı Figen Yüksekdağ, HDP Diyarbakır Miletvekili Feleknes Uca, CHP Milletvekili Hilmi Yarayıcı, TİHV Başkanı Prof. Dr Şemnem Korur Fincancı gibi daha bircok konuşmacı vardı. Diğer kurumlar gibi biz de ADHK olarak bir konuşma gercekleştirdik, bu konuda bizim çevrenin dışında diğer siyasi çevrelerden de olumlu tepkiler aldığımızı söyleyebiliriz.

adhk tarafından

Hannover’de 17’ler Anması Yapıldı

Haziran 20, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

1Ölümsüzlüklerinin onbirinci Yıldönümlerinde 17’ler Hannover’de gerçekleştirilen bir etkinlik ile anıldılar

19 Haziran Pazar günü saat 14:00’da başlayan anma etkinliğinde ilk olarak etkinliği organize eden Avrupa Demokratik Haklar Federasyonu (ADHK) adına açılış konuşması gerçekleştirildi. Güncel-siyasal gelişmeler ve 17’lere dair açıklamaların yapıldığı açılış konuşması ardından devrim, sosyalizm ve komünizm mücadelesinde şehit düşenler için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Yapılan saygı duruşundan sonra Maoist Komünist Partisi (MKP) tarafından 17’ler için yapılan açıklama okundu. MKP açıklaması sonrası 17’ler için hazırlanan sineviyon gösterimi yapıldı. Büyük beğeni toplayan sinevizyon gösterimi sonrası Sınıf Teorisi adına bir konuşma gerçekleştirildi. Sınıf Teorisi adına yapılan konuşmada 17’lerin tarihsel mirasına değinilerek, emperyalist-kapitalist sistemin ve faşist Türk devletinin bütün saldırı ve katliamlarına karşı birleşik devrimci direniş cephesini büyütme çağrısı yapıldı.

Anma etkinliğinin kültürel bölümünde ise sanatçılar Zeynep Hayır, Ali Haydar Can, şairler Gökmen Sanbur  ve Haydar Doğan katılarak destek verdi. Kavga marşlarının, şiirlerinin okunduğu etkinlik, 17’lerin mirasına sarılarak devrimci mücadeleyi büyütme çağrısı ile sona erdi. Yapılan anma etkinliğine DİDF, ATİF, Nav-Dem’de katılarak destek verdi.

23

adhk tarafından

Ludwigsburg’da Güncel Siyasal Gelişmeler ve Görevlerimiz Paneli Gerçekleştirildi

Haziran 20, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

1Ludwigsburg (20-06-2016) Ludwigsburg’da bulunan Yüz Çiçek Kültür Merkezi derneğimizde, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da Güncel Gelişmeler ve Devrimci Hareketin Durumu gündemli panelimiz kitlesel katılımla gerçekleştirildi

18 Haziran tarihinde, Araştırmacı yazar ve gazeteci Hüseyin Şimşeki’in konuşmacı olarak yer aldığı panelimiz, 15-16 Haziran büyük işçi direnişinde, 2013 Haziran’ında başlayan Gezi ayaklanmasında ve Mercanlar’da, 2005 yılı 17 Haziran’ında faşist diktatörlüğün katlettiği 17 kızıl karanfil ve kutup yıldızlarımız şahsında yitirdiklerimize saygı duruşuyla başladı.

Ömrünü, devrimci mücadele ağır bedeller ödeyerek bugünlere kadar taşıyan devrimci gazeteci ve yazar Hüseyin Şimşek; konuşmasına AKP’nin üzerinden yükseldiği tarihsel zeminleri işaret ederek başladı. CHP’nin tek parti sürecinde içinde taşıdığı islamcı kanat ve bunun yaslandığı ABD emparyalist tekelleri, daha sonraki yıllarda DP olarak ortaya çıkışını, 1960 cuntası ve sonrası süreci, komünist önder İbrahim Kaypakkaya referansıyla destekleyip aktararak hafızalarımızı tazeledi.

12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünün devrimci güçlere karşı kitlelerin din üzerinden ideolojik olarak şekillendirmesi, bu nedenle islamist güçlerin önünün açılarak desteklenmesi ve bu koşullar içerisinde giderek ekonomik boyutuylada hızlı bir büyüme sürecine girdiği, başını ABD’nin çektiği emperyalist bloğun yeşil kuşak projesine bağlı büyüyen bu sermayeninde, iktidarda pay sahibi olma arzusunun temsil gücü olarak AKP projesinin oluştuğunu vurguladı.

Emperyalist tekellerin bir projesi olarak ortaya çıkarılan AKP’nin, toplumun özlemi olan taleplerini dillendirerek destek bulduğu, Kürt sorunu ve demokrasi talepleri gibi toplumun acil taleplerini demogojisiyle burjuva liberal aydınlar ve kürt ulusal hareketini bile etkileyerek toplumsal tabanını güçlendirdiğinin altını çizdi.

Gelinen aşamada ise, Gezi ayaklanması ve Rojava’daki gelişmeler sonucu aslına rücu ettiği, dizginsiz katliamlarının nedenininde bu olduğunu, bundan sonraki süreçte de bu katliam saldırılarını artırarak devam ettireceğini vurguladı.

AKP’nin bu saldırıları karşısında devrimci ve komünist güçlerin sınıfsal ve toplumsal tepkileri örgütleme ve harekete geçirmekte yetersiz kaldığı, bu yetersizliğin kendi taktik politikalarından kaynaklandığını, kitlelerle geniş bağlar kurmasının yöntemini ve araçlarını yaratması gerektiğini, bugün Kuzey-Kürdistan kentlerinin ortadan kaldırılması ve katliamları karşısında devrimci ve komünist güçlerin daha hareketli ve aktif bir pratik mücadele hattını ortaya koymasının zorunluluğunu vurgulayarak, kuruluşu Mart ayında ilan edilen HBDH’nin bu noktada ileri atılmış önemli bir adım olduğunu ve bunun güçlendirilmesinin bir görev oduğunu vurgulayarak sözünü tamamladı.

Ardından dinleyicilerin gündeme dair değerlendirmelerine geçildi. Dinleyicilerin değerlendirme ve sorularına verilen cevaplarla panelimiz sonlandırıldı.

23

adhk tarafından

Ankara’da 17’ler anması

Haziran 20, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

ankara-17ler-anmasi 12005 yılında Dersim’de devlet güçlerince katledilen 17 komünist, mezarları başlarında anılmaya devam ediyor Ankara’da DHF’nin çağrısıyla 17’ler anması düzenlendi

ANKARA (20-06-2016) – Demokratik Haklar Federasyonu’nun (DHF)  çağrısıyla  bir araya gelen kitle, 11 yıl önce Dersim, Mercan Vadisi’nde katledilen 17 komünisti andı. Kitle,  Karşıyaka mezarlığında bulunan Okan Ünsal ve Berna Saygılı ile Cebeci mezarlığında bulunan  Kenan Çakıcı’nın mezarları başında anma yaptı. Saygı duruşuyla başlayan anma 17’lerin dünya devrimci ve komünist hareketi açısından  tarihsel önemine yapılan vurguyla sürdü.Yapılan mezar anmasında 17’lerden  Okan Ünsal, Berna Saygılı ve Kenan Çakıcı’nın hayatları ve mücadeleleri üzerine yapılan  konuşmalar sonrasında  anma,  okunan şiirlerle son buldu.

Mezar anması sonrası Ankara Demokratik Haklar Derneği’nde 17 komünist devrimciyi  anlatan bir sinevizyon gösterimi yapıldı.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Şerifin Anısına, (Alaattin ATEŞ)

Haziran 17, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

alaattinatasBu gün tartışılan sorunlar açlık, yoksulluk yaşantı ve doğanın bize sunduğu olanakları tüketen, gelecek çocuklara kimyasal atom parçalarından başka bir dünya bırakmayan kapitalist, emperyalist sisteme karşı mücadele eden ve bu uğurda şehit düşen tüm şehitleri anarken düşmana karşı göğüs göğüse nice çatışmalara giren mercanda 17’lerle ölümsüzleşen Şerif anısına… Gerilla hayatı bir günlük de olsa o bir günü yaşayan herkese önemli ders ve sınav sunar. Yoldaşca kucaklama selamlama, bazen de kısa bir sohbet kişinin yaşantısı boyunca iz bırakır gerilla yaşamı. En sevdiğin ve mutlu olduğun bir kesitte veya hüzünlü olduğun bir süreçte gerilla anıları beyninde Atom bombasının çekirdeği gibi patlar sonsuzluğa götürür insanı. Çözülecek veya çözülmeyecek sorunlar beyninde ışık hızı gibi dolaşır, olduğun alandaki hayat yaşantısını gözden geçirmeni sağlar. Geçmişin muhasebesi ve gelecekte nasıl ve nerde konumlanması gereken sorunlar serçe göz yaşı kadar ağır olur. Bazen hüzün bazen sevinç yüz hatlarında görülür. Tıpkı zıtların birliği gibi iç içe geçen karmaşık düşünceler biri birinde ayrıştırmak istenen renkler arasındaki tonlar, gerilla iradesiyle hafifletilir, zihinde devrimcilik vücuda hükmedilmesi gerektiği yitirdiğin yoldaşların anılarıyla sonsuzluğa yürüme cesaretini sağlar.

Şerifle kaldığım süre içinde keşke daha fazla zaman olsaydı da onunla kalabilme imkanım olsaydı daha fazla ondan cesaret, irade, coşku, gülümseme, iç muhalefetlik öğrenebilseydim. Şerifin Pülümür de çatışmada şehit düştüğü manşeti boy boy Gazete küplerin de basılırken, o ise devlet güçlerin en yoğun olduğu İstanbul da son hazırlıklarını yaparak köylü gerilla savaşının üstlerine yolculuğun hazırlıklarını yapmaktaydı. Bir birlerine tezat teşkil eden bu durum İstanbul da ki emekçilerin yaşantısında da görünüyordu, toplum iki parçaya bölünmüş yoksul ve zengin bir birlerini kovalıyor bu karmaşa içerisinde sürüp gidiyordu hayat.

Eminönü de uçan her martı kadar özgürlüğü olmayan Eminönü de ki seyyar satıcı, ekmek parası için çalışan Hamalcılar, İstanbul’un tüm yoksuları ekmek bulma kavgasını veriyordu.

Bu yoksuların davası için, halkların demokrasi mücadelesi ve özgürlüğü için baldırı çıplak kahramanlar küçücük buluşmasını gerçekleştirmiş, dünyanın dertlerini sorunlarına dahil gerilla savaşını gelişip güçlenmesi meselelerini konuşmuşlardı.

Yağışlı bir gün İstanbullun karabalık caddesinde Şerif ile buluştuk. Bir yıllık özlemle sarıldık bir birimize, tam bir yıl öncesi Munzur dağlarının kayalıklarında buluşmuştuk. Şerifin hiç değişmediği canlandı ruhumda, canlı, gülücük saçan Şerif de hiç bir değişiklik yoktu. Her zorlu dönemin üzerine gülerek yürüyen, her koşulda olduğu gibi bu günde ölüme meydan okuyarak dağda taşıyan kıleşenkof ve kütüğün ağırlığı sanki İstanbul meydanlarında taşıyormuş gibiydi.

Kucaklaşıp hasret giderdikten sonra adımlarımız İstanbul’un ara sokaklarından çay bahçesine doğru yöneldi. Her ileriye adım atışımız Munzur’un dağlarında engebeli yollarda ki toprağa basar gibiydi hislerimiz. Bunca sene beton yüzü görmeyen, toprak üzerinde yürüyen bu dağ komutanı beton üzerinde yürümesi içine sindirmeyerek dağ özlemi içten içe çekiyordu. Dağlara olan özlemi, hasreti kaçak tütünün dumanı gibi tütüyordu burnunda. Sohbet ederek çay bahçesine geldik. Şerif’in gözleri ile sağ ve sol taraflardan gelen birilerini aradığını fark ettim. Daha dün görmesine rağmen sanki uzun süre görmemiş gibi yoldaşına gözü takıldı, karşıda gelen kendinde çok emmince yürüyen gözlüklü zayıf Vietnamlı yoldaşı gördü.

Zayıf normal boylu olan Vietnamlı her türlü işkencelere maruz kalmış işkenceciler onu çözmedikleri için Fransa ve ABD emperyalizmine karşı çarpışarak zafer kazanan Vietnamlı ismini almıştı. Otoriter olan Vietnamlı kısa süre içinde yurt dışına çıkacağı durumda yurt dışı örgütünde kaç kişinin atılacağını o an düşündüm. Daha yeni tanışmama rağmen Yunus bana dedi ki: bu adam cezaevlerinde çok kişiyi örgütten attı, eğer yurt dışına çıkarsa çok kişiyi biçer, yurt dışı örgütünde adam kalmaz. Yunusun bu sözlerini hatırladım, Vietnamlının bu gücünü teorik ve ideolojik sağlamlığından aldığını his ettim.

Şerif nişanlısına nişan yüzüğü almak için Vietnamlı ile birlikte ayrıldılar, Kısa süre sonra yüzünde tatlı gülümsemeyle ikisi döndü.

“burası sohbet etmemize uygun değildir, fazla burada oturmayalım bu hafta Dersim dağlarına doğru yolculuk yapacağız” dedi Şerif, birimize sarıldık ve ayrıldık.

Aynı hafta içinde verdikleri randevuya vardım, çocuksu yüzüne sahip İsmail Oral, Şerifle birlikte oturuyordu. Randevu civarın da bazı kişiler gezinip bazıları da oturduğu dikkatimi çekti. Orada otururken sadece üç kişi olduğumuzu sandım diğerleri tesadüfen orda dolaşan halktan insanlar olduğunu zan etmiştim, konuşmamızın belirli bir kısmında İsmail Oral “biletler ayarladı yarın yola çıkabilirsiniz. Toplam …kişisiniz …kişi Ovacık doğumludur, her hangi bir arama durumun da bir ifade ayarlayın kendinize” dedi.

Çevrede oturan ve gezenlere de İsmail’in yaptığı işaretle bize doğru yanaştılar. O an anladım ki burada, çevremizde bulunanlar da bizim yoldaşlardı. Son bir kısa konuşmayla hareket edeceğimiz saat ve hangi şirketle Dersime yola çıkacağımızı netleştirdi. İsmail Oral dağa gidenlerin alt lojistik hazırlığını yapıyordu. Şerif, İsmail Oralın söylediğine tamam diyerek onayladı ve garajda buluşacağımız saati belirttikten sonra ayrıldık. Hatice Dilek ile birlikte infaz edilen İsmail Oral yoldaşla en son garajda vedalaştık ve ayrılmıştık. İsmail ve Şerif arasındaki son görüşmeydi bu. Bir kez daha görme sarılma sıcaklığı yaşamadılar, hareket eden otobüs camında uzakta biri birlerine bakarak vedalaştılar, komünist yaşantının zorunluluğu gereği toplumun içinde yoldaşca birbirlerine sarılma özlemini bazı rizikoları doğuracağı için bu kadarıyla yetindiler. Uzun yolculuk başlamıştı yeni gelenleri bilmem ancak Şerife duyduğum güvenle ölüm üzerine sessizce yürüyerek kimsenin duymayacağı ölüme hazırdım. Önderlik bunun olması gerekirdi, Şerifin yanında kendimi güvende his etme, en zor dönemde bir alternatif çıkışı bulabilme inancı Şerifin şahsında inanıyordum. Bu tür zorlu koşullarda önderliğin siyasal ve politik olarak ileri olması aranmaz, irade, cesaret, kahramanlık, davaya bağlılık aranır. Şerife bağlılık politik ve siyasal ileri olmasının yanında özelikle üste belirdiğim nedenlerdendir, yanı sağlam irade, cesaret, kahramanlık, davaya bağlılık… bir önderde de aranacak kıstaslar bunlar önemlidir.

Otobüsün modernliği bilinçli olarak seçilmişti, aramızdaki kesintisiz sessiz sohbet ve şakalaşmalar devam ederek Sivas, Erzincan üzeri Dersim garajına varıldı. Türk devletinin planı bozan Metris de firar eden özgürlük Mahkumları da aramızda vardı. Devlet onları kırmızı bültenle dünyanın değişik ülkelerinde tutuklama emirleri verirken onlar Munzur dağına yürümekteydiler. Dersim içine vardığımızda, Şerifin bir sene öncesi Pülümür dağların eteklerinde ay ışığın altında bir kez daha doğarsam bu dağlar da gerilla olarak doğmak istiyorum söylemi kulaklarımda çınladı.

Acaba bu operasyonları atlatıp Munzur da ki gerillalara kavuşa bilir mi Şerif, Şerifin özlemi gerçekleşir mi! Duygusuna kapıldım. Daha sonra planda olmayan biri karşımıza çıktı ki bu adamın da devletle çalıştığı yönünde idealarını olduğu ve onunda kendisini her an gerilla tarafında vurulacağı korkusuyla yaşadığı Mehmet’le karşılaştık.

Şerif beni onun yanına gönderdi “buna sor Ovacık dan geliyor operasyonlar nasıl” dedi. Şerif kendisini ondan gizleme gereği duymadı çünkü Mehmet bizi görmüş ve gözleri dışarı fırlayacak gibi Şerife bakıyordu.

Bir kaç hafta önce burjuva basını tarafından ölü olarak verilen Şerifin, Dersim otobüs garajlarında olması onu ürpertmişti. Bir an donup kalması da bu ölü haberinden kaynaklıydı. Ben Mehmet’in yanına vardım operasyonların olup olmadığını ne durumda olduğunu sordum.

Mehmet TKP (ML) DABK kanadı Ovacık Tornaova köyü civarında komando birliklerini pusuya düşürdüklerini, bu pusu da üç askeri Cemse imha ettikleri her tarafta da operasyonlar olduğu, bu operasyonlar içinde Şerifin oraya gelmesi imkansızlığını anlattı.

Bu dönem parti güçlerin ayrışması akabinde her iki parti kanadının yoğun eylemlikleri olduğu süreçti. Özelikle DABK kanadı düşmana ağır darbeler vurmaktaydı. Bundan dolayı da düşman stratejik alanları tutarak gerilla hattında gündüz ve gece pusu atarak darbe vurma planları içerisindeydi.

Otobüs Şoförü olan Mehmet yanımızda Metris de kaçan yoldaşların olduğunu bilmiyordu beni ve Şerifin ikimizin yanlız olduğunu sanıyordu. Mehmet’in verdiği bilgileri Şerife aktardım.

Şerif “geri dönmemiz imkansız kış bastı gerillalara verdiğimiz randevuya kavuşmamız gerekiyor, gecikirsek gerillalar barınağa girmek zorunda kalırlar. Munzur dağına doğru yolumuza devam etmeliyiz” dedi.

Ovacık ilçesinde Şerif tanınmasından dolayı Ovacığa varması, ilçeye girmesi demek Şerif için ölümdü demekti.

“Benim üzerimde silah yok, Ovacığa giremem” diyerek ayrı bir yol haritası çizmişti Şerif. Fazla karabalık sayıyla operasyonları atlatma imkanımız yoktu, sayının düşürülmesi Şerif düşünüyordu. Hepimiz otobüse bindik aranmayan iki yoldaşı dersim içinde bıraktık bu arkadaşlardan biri daha sonra ki yıllarda tutsak düştü, kavgasını zindan da sürdürürken TKP(ML) kadrolarında ölüm orucunda şehit olan Hayati yoldaştı.

Dersim çıkışında sivil giyimli polisler arabayı durdurup Otobüste bulunan her kesin kimliğine baktılar. Aramızda idamla arananlar olmasına rağmen üzerimizde sahte kimlik olduğundan dolayı tespit edemediler, yolumuza devam ettik. Yasak mıntıkaya gelince otobüsü durdurdu Şerif.

Şerif ilçeye girmeden yasak mıntıka bölgesinden araziye yönünü çevirme planı kafasında geliştirmişti. Otobüsten inmek isteyince bende kendisiyle indim.

Üstümdeki pasaport bana ait değildi ancak sağlamdı. Hakkımda ciddi aramada yoktu, fakat Şerifin sonbahar ayında dağın doruklarında yanlız bırakmak asla doğru değildi. Şerif yoldaşımla ölüm anında da onla mezarımızın yan yana olmasını tercih etmiştim . Beni bir kaç kez gelmemem yönünde uyarmasına rağmen aldırmadım bende onla birlikte indim.

Son bir kez Ovacığa giden yoldaşlara el hareketi ederek vedalaştık, patika yollarla Şerifin mekanı olan dağların eteklerine vardığımızda yorgunluk, açlık gelip dizlerimize oturmuştu… Zamanla yarışarak karanlık çökmesini bekledik kuytu bir yerde. Düşmanın gündüz köy yollarında pusu attıkları gece de attıkları pusuyu belirli stratejik geçiş yerlerinde yoğunlaştırdıkları anlatıyordu Şerif.

Dersimin sonbaharında dağın eteklerinde esen rüzgar ve dondurucu soğuk ilk baharda açan değişik renkli çiçeklerin kokusuna benzemiyordu. Munzurlardan esen dondurucu soğuk bize gecenin nasıl geçeceğinin haberini veriyordu adeta.

Günlerce tepelerin ve dağların yamaçların da silahsız konaklama Şerifin istemediği bir durumdu, belki de kendi gerilla yaşamında bu kadar zorlu bir süreçte geçmemişti. Soğuk açlık dokunmuyordu Şerife. Gerillanın özgürlüğünü sağlayan silah olmayışı şerifin düşmana karşı hareket etmesini engelliyordu. Bu imkanda yoktu, her tarafta süren operasyonlara takılmamak için dar bir alana sıkışmış hareket edemiyorduk. Şerifin terlenmiş sakalı buzlanmış cebinde çıkardığı iki şekeri donmamak için bir tanesini bana bir tanesini de kendisi aldı.

İkinci gün köye girmeye karar verdi, geleneğimizde olan şehitlerimizin gereğe bıraktığı önderliği koruma veya ileriki süreçte devrimci mücadelede kimlerin daha fazla yararlı olunacak sorunu Şerif ve ben aynı anda düşünmüştük.

Şerif bu alanın yabancısı olan gerilla savasında tecrübesi olmadığım için benim arkada gelmemi istiyordu, bir pusu durumunda benim kurtulmamı isterken bende yoldaşım, önderim Şerifin devrimci mücadele içinde ayrı bir yeri ve partinin bel kemiği olduğu düşünerek ben önde gitmeye karar verdim. Şerifin arkada gelmesini düşünerek aynı anda ikimiz tartışmaya başladık bu konu üzerine.

Önderliğin korunması gerektiği bizim gelenekte çok az rastlanan bir durumu. Parti genel sekreterleri dahil parti kadroların önemli bir bölümü korunmadığı için kayıp vermiştik. Benim vurulup ölmem durumunda onlarca kişi o boşluğu doldurabilir, ancak Şerifin şehit olması durumunda Şerifin yerini doldura bilmek oldukça zaman alacağı gibi partimizin geçtiği süreç açısından oldukça da büyük bir kayıp olurdu.

Sonuçta soğuk dondurucu havada ikimizin orada yürümeden tartışmamızın ve benim ısrarlı olmamın karşısında Şerif pes etti.

Bir anlaşmaya vardık. Şerif ara yolları bildiği için köye kadar önde gidecek akabinde ise ben öne geçip köye girecektim.

Patika yollarda köyün tenha yerinde kurulmuş evin merdivenlerini çıktım, evin penceresinde içerde kimlerin olduğu gözetledim. İçerde oturan bir kadın ocakta yaktığı oduna yaklaşmış kendisini ısıtıyordu.

Şerif’e işareti verdim o da geldi izledi durumu gözden geçirdikten sonra sessizce kapıyı tıkladı.

Yaşlı kadın kapıyı açtığın da karşısında ölmüş Şerifi bulunca bayılmakta kıl payı kurtuldu. Şerife sarıldı, kucakladı gözünde yaş aktı, ziyaretlere dua etti…

Evde sobanın önünde daha sırtımız ısıtmadan ayrılmak zorunda kaldık. Çünkü köyün girişine düşman pusu kurmuş tesadüfen Şerif bu yolu kullanmamıştı. Şerif yanına seker ekmek ve en sevdiği tütünü alarak ayrıldık.

Arkasında ise ev halkına kısa bir not bıraktı, eyer gerillalar bu köye uğrarlarsa bu notu ulaştırmasını istedi. Geldiğimiz yolu kullanmayarak ayrı yol hattı üzerinde dağ yamaçlarına doğru uzanan patikadan gece içerisinde süzdük gittik. Gecenin dondurucu soğukluğu içinde neşeli ve gülerek soru ve cevap veren Şerif cebinde olan tarağıyla sürekli belirli aralıklarla saçını ve sakalını tarıyor.

Durmadan da bana sorular soruyordu gerillaların kış üstlenme alanlarına dönüp dönmediğini sorusunu soruyor cevabını benim bilmediğimi bildiği halde hem soruyor hemde kendisi yorum yaparak cevaplıyordu.

İkinci gün aynı köye girerek köyde bazı yiyecek ve yağmurda korunmak için naylon aldık, evin içinde yaşlı bir adamda vardı, yatağın altında küçücük bir silah 7.65 getirdi. “al bunu tek bir mermi var kullanırsın” dedi, kocaman elli ile tabancayı Şerife uzattı.

Her olayda yüz hatları değişen Şerifin yüzünde ki renk gibi çizgilerinde hattı da değişti, silahı aldı beline taktı. Evde fazla durmadık çıktık bu havada bir dakika bile hareketsiz kalınması imkansızdı, sürekli hareket edinmeliydi, saatlerce aynı yerde daire biçiminde hareket etme veya durduğumuz yerde ayaklarımızı yere vurarak vücudumuzu ısıtmamız bizi yoruyordu. Esen dondurucu rüzgardan korunma ve soğukta kısmı kurtulmanın yolunu harika buluşlarla Şerifin başına bela olmuştum. Şerif, beni soğukta korumanın yolunu ararken ben ona bir öneride bulundum “birlikte getirdiğimiz naylon torbaları kafamıza geçirelim soğukta yüzümüzü koruyalım” dedim.

Şerif “tamam” demekle yetindi, kafasına naylon geçirdi, naylonun içinde nefes almamızı zorlaştırdı, naylon içi buharlaştı nefes alamaz hale geldik. Soğuk rüzgar buharlaşarak yüzüne vurmasıyla yaptıkları deneyin sonucu acıyla bitti. Bu durum tutmayınca ikinci bir fikir de Şerif den geldi. Şerif “ayaklarımız donuyor bu naylon torbaları ayaklarımıza saralım belki soğukta ayaklarımızı koruruz” dedi. Naylon torbaların içine ayaklarımızı koyduk, ancak bir dakika sürmeden hareket etmediğimiz için vücudumuz ısınmıyordu, titremeye başladık. Bu durum bizi ölüme götüreceğini düşünerek o yöntemi de terk ettik sürekli olduğumuz yerde kısa daire biçimde hareket etmeye başladık. Halaylar çektik, olduğumuz yerde zıpladık, koştuk, günler bir birini kovalayarak geçmeye başladı. köye iniyor ısınıyor dinlenmemizi yapıyorduk tekrar sabaha doğru araziye çıkmak zorunda kalıyorduk. Artık gerillaların barınağa girdiğini bizim geç kaldığımızı düşünerek Şerif üzerinde olan yüklü parayı geldiğimiz köy evinde ki köylüye bıraktı. “biz çatışmada ölürsek bu parayı gerillalara verin, ayrıca kış ihtiyacımız için bize bazı eşyaları ve de gerillaların kışın giyindiği beyaz kefene benzeyen kar giysilerini bize temin edin” ricasında bulundu.

Ev sahibi yaşlı kadın beyaz elbise dikmesi için ölçülerimizi aldı, Şerif gülerek yaşlı kadınla şakalaştı. Ev sahibi yaşlı teyze alevi kökeni olması kadının ziyaret yerinde getirdiği teberek, küçük bir beze sararak bana ve Şerife verdi.

“Bunu ziyaret yerinde getirdim, bu Teberıkı her daim yanınız da taşıyın bu sizi korur” dedi.

Şerif “ben bunlara inanmıyorum” dedi, yaşlı teyzenin bu isteğini geri çevirdi. Ben “sessizce Hızır korur bizi” dedim utanarak kabul etti.

Teyze Şerifin yaşadığına çok sevinmişti, öldüğü haberi alınca çok üzülmüş sevinci hüzünle bitmesini istemiyordu, getirdiği Teberek Şerifi koruyacağını düşünüyordu.

Küçük 7.65 lik silahı ve tek mermisi elinde düşürmeyen Şerif bir kaç gün pusu attan düşmanın taktığını tecrübesiyle bozmuştu. Düşman dağda sürdürdüğü operasyonları belirli dönemde yavaşlatmak zorunda kalır, sürekli aynı tempoyla sürdürme imkanı olmayacağını Şerif iyi biliyordu. Gerçekten de operasyonlar kısmi hafiflendi, yaklaşık bir haftaya yakın bir süre geçmişti, köyde haber geldi bir gerilla kadının yanlız gezdiğini söylediler.

Şerif yerel milisler vasıtasıyla kısa süre içinde ilişkiye geçti ve iki kişiden üç kişi olduk. Yalnız gezen gerilla kadının taşıdığı Kaleşinkof yarı otomatik silahın ve tam tesisatlı olması Şerif ile beni bir güven sarmıştı.

Kadın gerillanın üzerinde tulum olması da ayrıca bir sevinmiştik. Yeni gerillaya katılan bu kadın gerillanın çatışmada ayrı düşmüş, bir kaç gün tek başına gezmesine neden olmuştu.

Bir kaç gün olsa dahi yanlız bu alanda gezmesi iki yoldaşı tarafında ona karşı hayranlık gelişti. Kadının doğal koşulara karşı tek başına duruşu, sınıf mücadelesi içindeki rolü üç kişi içinde sohbet konusu oldu. Yeni kavuşan gerillanın verdiği bilgilerle gerillanın ana merkeziyle ilişki kuruldu.

Şerif can yoldaşı olan silahına Mercan vadisinde kovuştu.

Bir sene öncesi mercan dağlarında ay ışığı altında “bir kez daha dünyaya gelirsem gerilla olarak gelmek isterim” dediği yerde yeniden gerilla olarak kuşandı, dağlara olan özlemi, hasretini giderdiği anda sınıf kinini de yine o Mercan dağlarında kuşandı. Çetefetli sınıf mücadelesi içerisinde Şerif çok şeyi yaşayacakdı.

Yıllar sonra aynı dağın doruklarında MERCAN VADSİNDE 17 yoldaşı ile birlikte güneşi zapt ederek sonsuzluk kervanına Berna Saygılı ÜNSAL, Cafer CANGÖZ, Aydın HANBAYAT, Okan ÜNSAL, Ali Rıza SABUR, Alaattin ATEŞ, Cemal ÇAKMAK, Kenan ÇAKICI, Ökkeş KARAOĞLU, Taylan YILDIZ, İbrahim AKDENİZ, Binali GÜLER, Dursun TURGUT, Gülnaz YILDIZ, Ahmet PERKTAŞ, Ersin KANTAR, ve Çağdaş CAN katıldılar…

adhk tarafından

Yılmaz Gürgül: Pardon filmi Hozat’ta hayat buluyor

Haziran 17, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

devrimci-tutsaklarDersim’in Hozat ilçesinde, komplo sonucu tutuklanan 4 DHF üyesinden biri olan Yılmaz Gürgül, kaldığı hapishaneden gönderdiği mektupla tutuklanma sürecine ilişkin anlatımlarda bulundu Gürgül mektubunda, Ferhan Şensoy’un senaristliğini yaptığı Pardon filmine de gönderme yaparak, “Pardon filmini gerçek hayatta izlemek isteyenler Hozat’a uğrasınlar” dedi

HABER MERKEZİ (17.06.2016) – 24 Nisan’da Hozat’ta gerçekleştirilen bir komplo sonucunda  Tahir Demirtaş, Binali Gülmez, Yılmaz Gürgül ve Serhat Boztaş tutuklanarak hapishaneye gönderildi. Tutuklanan DHF üyelerinden Yılmaz Gürgül, tutuklu bulunduğu hapishaneden bir mektup göndererek, tutuklanma süreçlerine ilişkin bilgileri paylaştı.

Gürgül gönderdiği mektubunda şu ifadelere yer verdi;

“Her birimiz zor zamanlardan geçiyoruz. Dünyanın dört bir yanında emperyalistlerin direk destekleriyle yaratılan gerici dinci terör örgütleri mazlum halkların canına kast etmeye devam ediyor. Yaşadığımız topraklardaki halklarda dünden bugüne paylarına düşeni aldı ve almaya devam ediyor. Reyhanlı katliamıyla başlayan Suruç, Ankara, Amed… Seçim uğruna  onlarca  katliamın bizlere yaşattıkları hala tazeliğini korumakta. Öyle bir durumdayız ki katliam mağduru aileler cenazelerini alırken cenazenin vücut bütünlüğü tam diye sevinebiliyor. Tek başına bu durum bile yaşadığımız ülkenin gerçekliğini gözler önüne seriyor. Anlatılacak, konuşulacak o kadar çok şey var ki. Bodrumlarda ortaya çıkan vahşet, yaşamını yitiren kadınlara yönelik işkenceler… Bu denli yoğunluğun arasında kendimize yönelik olarak anlatacaklarımız ne kadar önem arz eder bilmiyorum. Yine de bilgilendirme gereği duyuyorum.

Dersim Hozat’ta 24.03.2016 tarihinde şafak baskınıyla evlerimiz basıldı. Dört farklı ikametgah adresimiz ağır silahlı jandarma ve polis tarafından didik didik arandı. Yay-Sat ‘tan aldığımız materyaller, bandrollü kitaplar, yasal olarak yayınlanıp dağıtılan gazeteler, telefonlarımız… Yani anlayacağınız içerisinde yazı olan her belgeye, materyale el konuldu. Kitap Yurdu internet sitesinden aldığım kitapların yanında aldığım ayraçlar dahi ayrıntılı bir incelemeden geçirildi. (el konulan bu belge, gazete kitaplara dair Hozat Emniyet Müdürlüğü üst yazıyla emniyet genel müdürlüğüne bilgilendirmesi sonrası gelen yazı bu kitapların- belgelerin-yayınların her hangi birinin yasaklı olmadığı yönünde) Evim darmadağınık edildikten sonra zırhlı araçla emniyet müdürlüğüne götürüldük. Bir kadın arkadaşla beraber toplam dört kişiydik.

Nezarethanede kaldığımız bir günün ardından savcılığa  çıkartıldık . Örgüt propagandası   yapmak, Hozat Belediyesi hakkında bildiri dağıtıp devletin birliği ve bütünlüğünü bozmak vs. İfadelerimizin ardından serbest bırakıldık. Hozat belediyesine karşı suç sayılan mesele, belediyeyi eleştiren bir yazı kaleme alıp halka dağıtmak ki, yazımıza konu olan eleştirilerimizi ocak ayında yapılan halka açık meclis toplantısında muhatapların yüzüne karşıda dile getirdiğimiz şeylerdi.  Ki bu zaman dilimi içerisinde her hangi bir illegal örgütün adını dahi telaffuz etmezken eleştirilerimiz iyi niyetten ibaret oldu. İllegal bir örgütün illegal bir bildiriyi ulu orta yerde dağıttığı nerde görülmüş! Ben beş yıla yakın bir zamandır çalıştığım işten kaynaklı yaşadığım Hozat’ta böyle bir şey görmedim, görende olmamıştır kanımca.

Bu olayın ardından 24.04.2016 tarihinde yeniden gözaltına alındık. Hafızası güçlü! bir polis bizlere hatırlatmada bulundu “geçen ay da tam bugün buradaydınız” diye aynı günün sabahı daha önce selamımın sabahımın olmadığı sadece ismini bildiğim Hakkı Balık adlı kişi ben postaneden çıkarken  ‘TİKKO’culuk yapıyorsun öyle mi? artık hedefimdesin’’ diye tehditte  bulundu. Olayı anlamamanın şokunu yaşarken olayı büyütmemek adına oradan ayrıldım. Akşam saatlerinde Hozat kültür Sanat ve Dayanışma derneğinde otururken aynı şahıs yanına aile fertlerini de alarak Kaymakamlığa bağlı derneğe ve dernekte oturanlara saldırıda bulundular. Telaffuzu bizler açısından imkânsız küfürler, silahlı tehditler… Kavga tartışma derken bizlerde kendimizi savunduk. Aradan on dakika geçmeden polisler geldi. Silahını bizlere çeken şahıs hemen polislerin önüne atlayıp bundan bundan  şikayetçiyim dedi. Polis bize yönelince biz önce bu adamı arayın üzerinde silah var dedik. Polisten önce davranan şahıs evet üzerimde silah var dedi. Lakin polis herhangi bir müdahalede bulunmadı. Karşı taraf sizden şikayetçi gelip ifade vereceksiniz deyince olayı anlamaktan güçlük çekerken, silahla dernek basıp küfür edenlerin, saldıranların değil , bizlerin zorla polis aracına bindirilmeye çalışılması, yaptığımız itirazlar sonucunda yürüyerek emniyete gitme tavrıyla sonuç buldu. Emniyetin girişinde didik didik arandık. Polis bizlere üzerinizde silah bıçak var mı diye sormayı da ihmal etmedi. Bahçede beklememiz sürerken biz geldikten yarım saat sonra bizden şikayetçi  olanlar ellerini kollarını sallayarak herhangi bir aramaya dahi tutulmadan içeri alındılar.  Bizden şikayetçi olanlar emniyete bizden sonra geliyorsa bu şikayeti nasıl ve ne ara yaptılar? Belli aralıklarla emniyete gelen Balık ailesinin ifadesini alan polisler bizlerin ifadesini almadan bizleri kelepçeleyip hastaneye ardından da jandarmaya götürüldük. Ne olduğunu anlamakta güçlük çekerken neden kelepçe? Neden jandarma? soruları arasında gidip geliyorduk. Beklenen açıklamayı polis yapmayınca  Jandarma yaptı. “gözaltına alındınız, dört gün buradasınız” ifadesinde bulundu. Emniyette olayı soruşturan bir savcıya denk gelmezken adli bir vaka olayıyla ilgili ifademiz dahi alınmazken bir günlük gözaltı süresi dolmamışken neden dört gün gibi bir söylem kullandılar… Şaşkınlık içerisindeydik. Pazar günü gözaltına alındığımızda daha bir gün dolmamışken jandarmanın dört gün buradasınız demesi ve ardından pazartesi akşamı savcının ek göz altı kararı vermesi bizler açısından manidar. Bizler gözaltındayken operasyonlar devam etti. Kavga tartışma anında ilçe merkezi sınırlarında dahi olmayan arkadaşlar gözaltına alınırken kaymakamlığa bağlı Hozat Kültür ve Dayanışma Derneği de basılmış, yakın zamanda Hozat Kaymakamlığına bağlı dernekler masası tarafından denetlenen ve olumlu rapor alan dernekte bilgisayarlara gazete dergi ve kitaplara el konulmuş. El konulan bu materyallerin kısa süre önce yapılan denetlemede olumlu rapor alması ama polislerin el koyması ayrı bir tartışma konusu… Hapishanelerden gelen ‘görülmüştür’ damgalı mektuplarında soruşturmaya dahil edilmesi… Ve daha vahimi dernek aramasında çağrılan dernek başkanı ve üyesi aramaya eşlik ettikten sonra imzanız var eşlik ettiğinize dair, emniyete gelin imza atın deniliyor. Dernek başkanı ve üyesi emniyete yürüyerek imza atmaya gidiyor. Ve bu arkadaşlarda o esnada emniyette gözaltına alınıyor.

Üç günlük gözaltının ardından çıktığımız savcılıkta suçlarımızı öğreniyoruz. Örgüt üyeliği, örgüt propagandası, örgüt adına halk mahkemesi kurup özür diletme… Hakkı Balık adlı şahıs, TİKKO’culuk mu yapıyorsun diye tehdit ederken savcılıkta  MKP adlı örgütten yargılandığımızı öğreniyoruz. Bizlere saldırıda bulunan Erdal Balık adlı kişide yine üzerimize asılsız iddialarda bulunmuştur. Daha önceki yıllarda Hozat öğretmen evinde bir ihale yapılmıştı. Yapılan ihale sonucunda  öğretmen evinin tamiratını alan bu şahıs çalışmalarını sözleşme gereği tamamlamayınca öğretmen evi müdürü olumsuz rapor tutmuştu. Bunun üzerine bu eksikliklerin tamamlanmasına dair İl Meclis Üyesi Niyazi Akgül kaymakamlığa bildirimde bulunmuş; bunun üzerine Erdal Balık adlı şahıs 2014 yılında yerel seçimlerde desteklediğimiz  İl Genel Meclis Üyesine saldırıda bulunmuştu. Aradan geçen birkaç gün sonra aileler arasındaki gerginlik artınca bu sahsın aileleri derneğimize gelerek barışma yönlü bir talepte bulunmuştu. Bu talebin ardından aileler dernekte otururken Bu şahısta 20-30 kişi akrabalarıyla derneğe gelmiş yaptığı davranışın hatalı olduğunu belirtmiş; aileler arasında gerginlik bir nebzede olsa ortadan kalkmıştı. Aradan yıllar geçtikten sonra balık ailesi ile yeniden yaşamak zorunda bırakıldığımız bir husumet sonrasında meseleyi farklı şekilde öğreniyoruz. Güya bizler örgüt adına halk mahkemesi kurup özür diletmişiz. O an o ortamda bulunanların telefon sinyalleri bile tespit edilmiş! Ve yine gizli tanık ifadesi olduğunu düşünüyoruz. Gelip barışmak isteyenler kendileri, aracı olduğumuz içinde bizler suçlu oluyoruz. Şu saatte gelip oturacağız diyorlar o saatte orda olanların telefon sinyalleri tespit ediliyor. Öyle düşünüyoruz ki; bu şahıslar derneğe gelmeden bizler hakkında suç duyurusunda bulundular. Bilinçli bir komplo sonucunda otuz beş gündür Elazığ hapishanesinde tutukluyuz. Pardon filminin o sahnelerini aratmayacak bir senaryo içerisindeyiz. Ülkenin ‘Pardon’ları  had safhada. Lakin bu senaryoda bizden yana olmanızı umuyoruz…

Son zamanlarda Hozat yerelinde trajikomik filmlere senaryo olacak bir yığın konu var. Bizlerin ardından yine onlarca arkadaşımız benzer senaryolarla tutuklanıp hapishaneye getirildi. HDP ilçe başkanları, demokratik kurumlarda faaliyet yürütenler… Ülke genelinde başlatılan siyasi linç kampanyasının bir örneği de Dersim ve ilçelerinde yaşanmaktadır. Fişleme skandalları hakkında herhangi bir açıklama dahi yapılmazken, bu meselede önceki olaylar gibi hasıraltı edildi. Hozat’ta tutuklamaların sebebi; fişleme dosyalarının güncel dışa vurumudur. Bu tutuklamalar;  ihaleden ihaleye koşup her türlü hukuksuzlukla daha rahat at koşturmak isteyenlerin ürünüdür.

Çağrımızdır; Pardon filmini yedi boyutlu izlemek isteyenler Hozat’a uğramayı ihmal etmesinler. Sonlandırmadan belirteyim; son birkaç ayda benzer senaryolarla yirmiye yakın kişi Elazığ hapishanesinde tutuklu bulunmakta. Sesimizi duymanızı umarak çalışmalarınızda kolaylıklar diliyoruz.

Hoşçakalın…”

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

17’lerin sesi Mercan Vadisi’nde yankılanmaya devam ediyor

Haziran 17, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

berna-ve-gulnazMercan Vadisi’nde katledilen 17’lerden olan Berna Saygılı Ünsal ve Gülnaz Yıldız, kadın özgürlük mücadelesinin tanrıçaları olurken, onların mücadele mirasını devralan kadınlar, öz yönetim alanlarında, sokaklarda, meydanlarda, dağlar da erk ve soykırımcı zihniyete karşı mücadele etmeye devam ediyor 17’lerin sesi Mercan Vadisi’nde kadınların sesinde yankılanmaya devam ediyor

HABER MERKEZİ (17-06-2016) – Mercan Vadisi’nde katledilen 17’lerden olan Berna Saygılı Ünsal ve Gülnaz Yıldız, kadın özgürlük mücadelesinin tanrıçaları olurken, onların mücadele mirasını devralan kadınlar, öz yönetim alanlarında, sokaklarda, meydanlarda, dağlar da erk ve soykırımcı zihniyete karşı mücadele etmeye devam ediyor. 17’lerin sesi Mercan Vadisi’nde kadınların sesinde yankılanmaya devam ediyor.

Dersim’in Ovacık ilçesi Mercan Vadisi’nde 16 Haziran 2005 tarihinde MKP’lilerin kongreye hazırlık toplantısına devlet güçleri tarafından ağır silahlarla saldırı gerçekleştirildi. Genelkurmay Başkanlığı tarafından yönetilen katliam saldırısı 2 gün sürerken MKP Merkez Komite üyelerinin de aralarında bulunduğu 17 kişi katledildi.

Yaşanan katliam devrimci mücadele tarihinde “17’ler” olarak anılmaya başladı. Katledilenler arasında bulunan Berna Saygılı Ünsal ve Gülnaz Yıldız: mücadeleyi ve özgürlüğü iliklerine kadar hisseden iki kadın. Berna ve Gülnaz toprağa düştü, topraktan tüm canlılara ve kadınlara yeni bir hayat oldu. Berna ve Gülnaz’ın katledilmesinin ardından geçen 11 senenin ardından aileler ise hala aynı acıyı yaşadıklarını belirterek, evlatlarını yakınlarını unutmadıklarını söyledi.

Kavgasının militanı özgürlüğün arayışçısı Berna..

21 Ağustos 1971 yılında Aydın’ın Germencik ilçesine doğan Berna, ilkokulu Kırıkkale, ortaokulu Ankara’da bitirdi. 1989’da ODTÜ’de Endüstri Mühendisliği’ni kazanan Berna, kaymakam babasına karşı kendi yaşamında özgürlük arayışını esas aldı.

Öğrencilik yıllarında partisiyle tanışan Berna, üniversite gençliğinde bir militan oldu. Yaşamında özgürlüğü esas alan Berna, sistemin dayattığı ilişkilere karşı özgür eş yaşamı yaşadı. Mücadelenin içinde tanıştığı Okan Ünsal ile evlendi ve birlikte aynı saflarda mücadele etti.

Ve birlikte 17’ler olarak ölümsüzleştiler

1994 yılında tutuklanan Berna, 2000 ölüm orucuna da katıldı. Ölüm orucu sırasında komaya giren Berna, uzun bir süre etkilerini taşıdı. Cezaevinden çıktıktan sonra ise yurtdışına çıktı. Yurtdışında mücadelesine devam eden Berna, 1. Kongre sonrası parti üyesi oldu ve Yurtdışı Bürosu’nda faaliyet gösterdi. Hayatında ise hep kadın kurtuluşunu esas alan Berna aynı zamanda ADHK Genel Konsey üyesi ve Demokratik Kadın Hareketinin kurucusuydu. İngilizce, Fransızca ve Almanca bilen Berna, ile Dünya Halkları Direniş Hareketi ve Demokratik Kadın Hareketi’nin inşasına önemli katkılarda bulunan Berna, MKP’nin 2. Kongresi’ne Yurtdışı delegesi olarak katıldığı toplantıda uğradığı katliam sonucunda 17’lerle birlikte ölümsüzleşti. Berna katledilmesinin ardından Ankara’da Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Ümidin savaşçısı Berna…

Berna’nın bir etkinlik sırasında şu şiiri okumuştu: “Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim, akarsuyun meyve çağında ağacın, serip gelişen hayatın düşmanı. Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına, çürüyen diş, dökülen et, bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler ve elbette ki, sevgilim, elbet, dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya, dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle: işçi tulumuyla bu güzelim memlekette hürriyet.”

Berna ardında ise, geriye bir direniş ve mücadele örneği bıraktı. Yaşama ve kavgaya sunduğu emekle anılacak olan Berna’nın mücadelesini kadınlar her alanda devam ettiriyor. Kadınlar ümit düşmanlarına karşı özgürlüğü savunuyorlar.

Direngenliğin adı oldu elleri tütün kokan Gülnaz’ın

1979 yılında Tunceli-Hozat, Zankirek Köyü’nde doğan Gülnaz, daha sonra Manisa’ya yerleşti. Anadolu Öğretmen Lisesi’nde yatılı olarak okuyan Gülnaz ve yaz ayların tütün toplayarak geçiniyordu. Elleri tütün kokan Gülnaz, yaşanan haksızlıklara karşı çıkan birisi oldu hayatı boyunca. 1998 yılında Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi İngilizce Öğretmenliğini kazandığı sırada Partizan Gençlik ile tanışarak mücadeleye katıldı. 16 Mart 1999 yılında “örgüt operasyonu” adı altında düzenlenen baskıda gözaltına alınan Gülnaz, 4 gün gözaltında kalarak mahkeme tarafından serbest bırakıldı. Gözaltı sürecinin ardından mücadelesinde gençlik yapılanması için devam eden Gülnaz, gençlik örgütlenmesine karşı yapılan baskılara rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. Gülnaz’ın yaşamında vazgeçmek yoktu, direnmek vardı.

Devrime olan inancıyla özgürlüğe ulaştı

20 Ekim 2000’de başlatılan Ölüm Orucu sırasında okulda yapılan eylemlere de aktif bir şekilde katılan Gülnaz, okuldan uzaklaştırma cezası aldı. Baskılara karşı mücadelesini daha da yükselten Gülnaz, “Kadın olmadan devrim olmaz” şiarıyla yönünü dağlara döndü. 2002 yılında yüzünü özgürlüğe dönen Gülnaz, gerilla mücadelesinde kısa süre içinde güçlendi ve komutan yardımcısı oldu. Mücadele alanın doruğunda olan Gülnaz, öz verisi ve fedakarlığıyla örnek bir kadın olarak tarihe geçti. MKP ‘nin kongreye hazırlık toplantısında 17’lerle ölümsüzleşen Gülnaz, “Kahramanlar Ölmez Halk Yenilmez, Anaların Öfkesi Katilleri Boğacak, Devrim Şehitleri Ölümsüzdür” sloganlarıyla Dersim’in Zankirek Köyü’nde marşlarla uğurlandı.

Geçen yılların ardından yaşanan katliama karşı AİHM’e yapılan başvuru sonucunda ise, AİHM yaşanan olayın bir insan hakları ihlali ve suçu olduğunu belirtti. AİHM ilk defa kırsal alanda yaşanan bir çatışmanın ardından bu kararı verdi.

Gülnaz ve Berna’nın mücadele mirasını devralan kadınlar, öz yönetim alanlarında, sokaklarda, meydanlarda, dağlar da erk ve soykırımcı zihniyete karşı mücadele etmeye devam ediyor. Ve kadınlar, her toprağa düşen kadın için bir kez daha sarılıyor özgürlüğüne ve mücadelesine…

17’lerin sesi hala Mercan Vadisi’nde yankılanmaya devam ediyor.

JINHA

adhk tarafından

17’ler…

Haziran 17, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

17 lerYaralı bayramlar geçti

Mevsimler, bütün anlamlarıyla

Yüreğin koyu yerinde birikenler

Kendi takvimleriyle gelip geçtiler

Gelip geçti şehirler ve ölüler

Unutmadık

Topraktan çobanyıldızına değin

Hey yer

Her şey

Mümkündü

Nazım kadar coşkulu

Aragon kadar aşık

Lorca kadar yaralıydık

Unutmadık

Murathan Mungan

HABER MERKEZİ (17-06-2016)-Komünizmin kutup yıldızları olan 17’lere dair gazetemizin 124.Sayısında bir okurumuzun kaleme aldığı anı/makaleyi okurlarımızla paylaşıyoruz

Yoldaş kaybını savaşın kaçınılmaz sonuçları olarak açıklayarak, kalınan yerden mücadelenin ihtiyaçlarına göre yeniden konumlanmak, her şeyden önce kaybettiğimiz yoldaşlarımıza karşı sorumluluğumuz gereği esastır elbet. Alınan ağır darbe karşısında kayıpları ortaya çıkaran zaaf, eksik ve hatalar ideolojik, politik, örgütsel yönleriyle tartışılır, örgüt yeniden düzenlenir, dost ve düşman karşısında dik durulur, parça-bütün ilişkisi doğru okunur, yeni bir dünya tahayyülünün gerçekleştirilmesi için, bütünün kurtuluşu için, bazı parçalarımızı feda etmek zorunda olduğumuz bilinci öne çıkarılır. Tüm bunlar zorunluluk-özgürlük ilişkinin birbirine doğru eklenmiş halkalarıdır ve devrimci savaşın ve mücadelenin devamlılığı içindir.

Ezici çoğunluğu örgütün yönetici kademelerinde bulunan, on yılların mücadele deneyimini birikime dönüştürerek Parti’ye aktaran yoldaşların, 17’lerin kaybı sonrası da hareket için süreç böyle işlemiştir. Bu yazıda 17’leri buradan anlatmak, onların varlığının ya da yokluğunun Parti ve devrim mücadelesinde nerede durduğunu tartışmak istemiyorum, zira bunun üzerine hepimiz sayısız yazı okumuşuzdur.

Onlarla ilgili benim için anı değeri çok yüksek yaşanmışlıkları anlatmak istediğim bu yazı, aslında benim de yarama dokunma cesareti göstereceğim ilk deneyimim olacak. Zira yoldaş kaybı insanın ölüm ırmağının kıyısında kendi parçalarının sürüklendiğini izlemesine benzer. Eksilirsin, çünkü insanın insana kattıkları vardır, insan kendini insanla tamamlar, yoldaşlık maneviyatında bu paylaşım çok daha yoğun, derin ve özeldir. Kaybedilen yoldaşların yaratacağı duygusal iç çöküntünün seslerini hayatımız boyunca duyacağımızı biliriz. Belki zamanla hayatın başka sesleri de karışır o seslere, öyle ya, insan yaşadığı yerden, zamandan ve insanlardan bağımsız değil ki, anlamını böyle edinir, başka yerlerde, zamanlarda ve başka insanlarla bu edinim süreci yeni anlamlar katar insana, kaybedilenin boşluğu başka şeylerle doldurulur biraz, duygusal gedikler onarılır ama taa derinlerde saklı uçurumundan hiç kaçamaz insan. 17’lerin kaybıyla aldığımız ağır darbenin sarsıcı etkilerini biraz da buradan okumak, yokluklarını insani arka planıyla da konuşmak, onları günlük yaşamda ortaya koydukları insani zarafetleriyle, incelikleriyle ve zenginlikleriyle de anarak uğruna öldükleri ütopyanın muhtevasına biraz da buradan ilerlemek istedim.

İlk karşılaşma: Bir görüş kabininde…

Yağmurlu bir İstanbul sabahı, Bayrampaşa Hapishanesi’nin yolunu tutmuştum. Oradaki tutsak yoldaşlarla ilk kez tanışacaktım, 2000 Ölüm Oruçları başlamıştı, ‘96 Ölüm Oruçları’nın yengisinin, dışarıdaki canlı duyarlılığın ve hareketliliğin, devrimci-komünist tutsakların kararlılığının avantajıyla sürecin somut kazanımlarla sonuçlanacağı beklentisi dışarıda üst boyuttaydı.

Nihayet hapishaneye vardığımda hala çok heyecanlıydım. Kabine girdiğimde Cafer yoldaş geldi. Çok kendimi tanıtmama gerek kalmadı, zira hakkımda bilgisi vardı, çok titiz ve dikkatliydi, merak ettiği şeyleri sordu, kötü giden işlerden söz etti, yapılması gerekenleri sıraladı. İlk kez karşılaşmıştık, ama o yıllardır tanıdığı bir yoldaşına davrandığı rahatlıkta davranmış, kendisiyle ilgili bir yabancılık hissetmeme izin vermemişti. Doğaldı, örgütsel ciddiyeti ve titizliği sevecenliğini gölgelemiyordu. Süreç ve yoldaşlar karşısında hissettiği ağır sorumluluk her halinden anlaşılıyordu ve hataya tahammülü yoktu.

Sonra Aydın yoldaş geldi, uzunca sohbet etmiştik, değişik konularda da konuşabiliyorduk, kendimi onunla oldukça rahat hissetmiştim her zaman da öyle hissedecektim. Konuşkan, sevecen, samimi mizacıyla, iddialı ve kendine güvenen kadro profilini kendinde bir arada gerçekleştirdiği anlaşılıyor, yoldaşlık sevgisini cömertçe hissettiriyordu. Aydın yoldaşı daha ilk karşılaşmamızda çok sevmiştim ve ona karşı derin yoldaşlık sevgim daim olacaktı.

Bayrampaşa Hapishanesi’ne daha sonra iki kez daha gidebildim, Ökkeş, Taylan ve oradaki diğer yoldaşlarla da tanıştım. Hapishaneler kesinlikle pasif direniş mevzileri değildi, yoldaşların dışarıyla bütünlüklü davranma iradeleri beni çok etkilemişti. Onlar için tutsaklık düş kurmayı örgütleyen bir yaratıcılık ve üretim süreciydi. Direndikçe özgürleştikleri, ürettikçe düşlerini büyüttükleri alternatif bir yaşam alanı haline getirmişlerdi hapishaneleri. Bu Parti okulunun kabininin dışarı bakan tarafında kalan bizlere de kazandırdığı kuşkusuz çok şey vardı. Bu birkaç görüşmenin en azından benim Parti’ye dönük kavrayışımda değişiklik yarattığını söylemem abartılı olmaz. Orada “Biz devrim yaparız” bilinci yapılan her sohbetin satır aralarında okunuyordu.

Sonra 19 Aralık katliam saldırısı, F Tipi hapishaneler ve bitmeyen bir ölüm mevsimi…

Yeni bir deneyim: Alibeyköy Direniş Evi

Saat sabahın yedisi, Garip Şahin çalıyor, “Bırakın yakınmayı, olan oldu yoldaşlar.” Alibeyköy Direniş Evi’nin kalk saati Aydın yoldaşın talimatıyla her gün bu marşla veriliyor. Direnişin coşkun sesi bu…

Devletin ölüm orucu direnişini kırmaya dönük manevrasını direnişi dışarıya taşıyarak böyle boşa çıkarıyor yoldaşlar.

Beş kişilik direniş ekibinde Karadeniz’de ölümsüzleşen Cemal Keser yoldaş ve Aydın yoldaş da vardı.

Alibeyköy’de Aydın yoldaşla ilgili hatırladığım en önemli özellikleri; bozuk bir prizin onarılması ya da patlak bir ampulün değiştirilmesine kadar indirgeyebildiği muazzam örgütçülüğü, titizliği, direnişçi kimliğini asla üstünlük aracı haline getirmeyen, ölebilmeyi çok da abartılmaması gereken görev olarak tartışan alçakgönüllülüğü, devletin kolluk güçlerinin saldırı hazırlığı karşısında onun çağırmasıyla hep birlikte evin balkonuna çıkıp coşkuyla okuduğumuz “Bize Ölüm Yok” marşıydı.

Bir de o süreçte çok öne çıkan korumacılığı tabi. Küçük Armutlu Direniş Evi’ne giderken gözaltına alınmıştım, polis minibüsünde bekletilirken telefonum çaldı, sesini tanıyamamıştım, “Kimsiniz” dedim, “Deden” dedi. Telefonun ucundaki Aydın’dı, bizi merak etmişti. Yine Bursa’daki bir gözaltımız sonrası İstanbul’a döndükten birkaç gün sonra Aydın’da İstanbul’a gelmiş, gözaltı sonrası sağlığımızı merak edip çağırıp görmek istemişti. Bizi merak ederken kendisi ölüm orucundaydı ve sağlığı hayli kötüydü. O hep önce yoldaşlarını düşünürdü.

Ve Cafer yoldaş, her gün geliyordu, yoğun olduğu, başka işlerle de ilgilendiği anlaşılıyordu, yorulmuyordu.

Berna yoldaş, bazen direniş evinde kalıyor, ciddi sağlık sorunlarına ve yürümekte zorluk çekiyor olmasına rağmen sorumluluk alıyor, her işle ilgileniyordu. Aydın’ı bazen kör pratikçilikle eleştiriyor, Aydın yoldaş ise gerçekte karşılığı olmayan teorik reçetelerin işe yaramayacağını savunuyordu. Bu tartışmaları izlemek hem keyifli, hem de öğreticiydi.

Berna yoldaşın bilme düzeyi, bildiğini yapmakla birleştirme kararlılığı, yine bildiğini paylaşmak istemesindeki cömertliği, nezaketi ve inceliği çok etkileyiciydi. Devrimci kadının cinsel kimliğiyle barışık örgütlediği iktidarlaşma bilinci Berna’da ete kemiğe bürünüyordu. Parti’nin kadına dönük kavrayışını sıçrama yaratarak ilerleten, kadının partide ve devrim mücadelesindeki öncüleşme bilincinin ideolojik dayanaklarını sağlamlaştıran, Demokratik Kadın Hareketi’nin fikir öncüsü Berna yoldaş, sınıf kökeninin kendisine dönük yarattığı önyargıları boşa çıkarırcasına yoldaşlarına yemek yapacak, kirli çamaşırlarımızı makineye koyacak kadar da ortak yaşamın içerdiği her işle iç içe olmayı önemserdi. Okan’ın kendisine yazdığı mektupları bazen birlikte okurduk. Berna saçlarının daha canlı çıkması için saçlarını kazıtmış, Berna’nın pek de önemsemediği bu durum Okan’ı üzmüştü. Okan’ın üzüntüsünün onu ne kadar üzdüğünü görmüştüm. İyi ya da kötü duyguyu çok derinden duyumsardı. Okan’a “ustam” derdi, Okan içerde tüm yaptıklarını günlüğüne yazar, her hafta Berna’ya verirdi. Berna Mahmud ile Yezida’ya* benzetirdi hikâyelerini, onların masalı farklı bir zamanda aksa da birbirleri için ırmağa atlayacak cüretlerinin olduğu her zaman ve her durumda onlar için de hissedilmiştir.

17’ler için, tek tek tüm yoldaşlar için yazacak o kadar çok şey var ki… Ersin’in tiyatro yeteneği, barınaklarda hazırladığı tek kişilik oyunlar, çatışmada kleşiyle helikoptere sıktığı kurşunlar, Gülnaz’ın azmi, Ökkeş’in emek ve sevgi cömertliği ile yoğrulmuş ağırbaşlılığı, Taylan’ın mütevazılığı, berrak bilinci, kararlılığı, Okan’ın İç Anadolu türküleri okurken ki neşesi, muhabbeti, hepsinin kuşkusuz sayısız zenginliği var anlatılabilecek. Biraz da bittiği yerden anlatmalı onları belki dağdan…

Aklın yolu dağdan geçer

Yanımdaki kadın yoldaş Dersimliydi, bölgeye çok yabancı olduğum için benimle gelmişti. Annesinin evinde misafir olduk. Dersim’e ilk girdiğimde oradaki savaş gerçeği arama noktalarıyla, kentin çeşitli yerlerine konuşlanmış askeri araçlarla, sıkça çalışan askeri helikopterlerle hemen göze çarpıyordu. Direnen bu kadim kentin ilk kez duyduğum kederli sesi beni sarıp sarmalamıştı, şimdi ben de buranın ötekisiydim, burası Kürdistan’dı ve hakikaten başka bir ülkeydi.

Kuryenin bizi bıraktığı köyde bizi alacak birliği beklerken, yanımızda olan deneyimli kadro yoldaş heyecanımızı yatıştırmaya çalışırken, yıllar süren tutsaklığının ardından tekrar gerillayla buluşacak olmasının kendisinde yarattığı heyecanı da gizleyemiyordu aslında.

Dağın ve gerillacılığın insana kendini yeniden armağan eden cömertliğiyle erken tanışamamıştım. 1. Kongre sürecinde gitmiştik, meşe ormanının elimizi yüzümüzü kabartan tırtılları ve acımasız sivrisinekleriyle boğuşurken bir yandan da bu yeni yaşamı, yıllardır gerillacılık yapan yoldaşları ve dağı tanımaya, anlamaya çalışıyordum. İlk algım aşağıda idealize edip yere göğe sığdıramadığımız gerillaların aslında senin benim gibi insanlar oluşuydu. O sıradan görüntülerinde okunmayan, harcına biraz da acı kattıkları insan ve doğa karşısındaki o çok özel çizgileşmelerini zamanla kavrayacak, düş ve duygu dünyalarındaki zenginliklerini adım adım keşfedecektim. Ve henüz bu yeni hayatın insanın kabullenilirlik sınırlarını aşan olağanüstülükleriyle tanışmadığım için sağlığı uygun her yoldaşın gerillacılık yapabileceği kanaati oluşmuştu bende. Zira ilerleyen yıllarda sağlıklı birçok arkadaş bırakma kararı almıştı ya da ağır sağlık sorunları olan yoldaşlar hareketli birlikler içinde katır üstünde yer değiştirerek o alanda kalıp işlerini halletmeyi başarmışlardı. Tıpkı 1. Kongre sürecinde olduğu gibi… Aydın yoldaş gibi… Karşılaşacağımız olağanüstü durumlarda insan iradesinin nelere kadir olduğunu ilerde ben de yaşayarak öğrenecektim.

Henüz hareketli değildik, yeni katıldığımız için konaklama yerinde güvenlik ve komün nöbeti dışındaki içe dönük faaliyetler dışında dışa dönük faaliyetlerde yer almıyorduk ve ben gerilla yaşamına okuduğum kitaplara rağmen komüncü ihtiyaç listesi hazırlarken tuvalet kâğıdı istemeyi düşünecek kadar yabancıydım. Evet bu hayat zordu, doğada bulduklarını günlük ihtiyaçları karşılamak için kullanılabilir malzemeye dönüştürme becerisi gerektiriyordu ve bu beceri bende hiç yoktu.

  1. Kongre’nin delegelerinin tamamının alanda toplanması bekleniyordu, sonra hareket edecek, kongrenin yapılacağı alana ilerleyecektik. Bu arada yeni katılan bizler de oradaki hayata yavaş yavaş adapte oluyorduk. Nihayet tüm güçler alana ulaştı ve hareket ettik. Çok zor bir yolculuk olmuştu. Kongrenin gerçekleşeceği alana yaklaştığımızda mola verdik, sağlık sorunu olan Aydın, Okan ve …yoldaşın at üstünde süren zorlu yolculuğu nihayetlenmişti. Kırdaki yoldaşlar gücü daha güvenli bir alana taşımış olmanın rahatlığı içindeydi. Sağlık engeli olan bu yoldaşların hayatlarını ortaya koyarak at üstünde yaptıkları bu yolculuk feda bilincinin en çarpıcı örneklerinden biriydi belki, zira düşmanla bir karşılaşma durumlarında çekilebilmeleri neredeyse imkânsızdı. Ama her şeye rağmen başarmıştık!

Bizden selam olsun Bolu Beyi’ne

Kongre başarıyla tamamlanmış, Parti yeni bir merkezi birleşik yapıyla sağlamlaştırılmış, birçok meselede yeni görüşler kabul görmüş, ezber bozan değişikliklere gidilmişti. Coşkuluyduk, biraz da buruk. Yoldaşlar görev yerlerine gidecekti, ayrılık vakti de gelmişti. Her gün akşam közün başında okunan coşkulu marşları sabah Cafer ile Aydın’ın atışmaları takip ediyordu, görünen o ki ikisi de “halk çocuğuydu.” Cafer’in yolculuk sırasında yolun kenarındaki kocaman tabelayı görmeyerek çarpması, yine yüzmek için dereye kendini attığında çıkardığı muazzam sesler haftalardır espri konusuydu. Hakikaten de çıkan yüksek ses güvenlik sorunu yaratmıştı. Evet onlar da hata yapabiliyordu. Bir de tutsak kökenli yoldaşların neredeyse her gün okudukları Köroğlu deyişi “Bizden selam olsun Bolu Beyi’ne” onlar gittikten sonra da bizim sesimizle onları her zaman bizimle hissettirecekti.

Kaf Dağı’nı aşan Simurg olmak

17’lerin kaybının ardından yoldaşların şehit düştüğü alandayız. Olayın olduğu yeri gidip görmek istedik. Munzurların Erzincan tarafına yakın çukurda duran çok da arızalı olmayan açıkta bir arazi. Çukurun ortasında büyükçe bir taş var, altı hafif oyuk. Yoldaşlara ait bazı eşyalar o taşın etrafına saçılmış ve öylece kalmış. Bazı yoldaşların o taşın etrafında uyuduklarını tahmin ediyoruz. Bir kırık gözlük çerçevesi, küçük bir krem kutusu, yeşil bir atlet, bir şampuan kutusu… Hepsini özenle topluyoruz. Taşın arkasında bağlı kana bulanmış kalınca bir ip duruyor, atın bağlandığı ip olmalı diye düşünüyoruz. Demek ki at açıkta bağlanmış ve düşmana ait bir keşif helikopterinin ya da bir gözetleme biriminin görmemesi imkânsız. Kalınan alan sıcak bir temasta çatışmaya oturulacak ve tutunulacak elverişliliğe sahip değil. Bu kadar tedbirsizlik insanı incitiyor…

  1. Kongre sürecinde merkezdeydik, son hazırlıklarımızı yapıp 2. Kongre’nin yapılacağı alana biz de gidecektik. Sabah haberlerinde kayıp haberleri geçiyor, PKK güçlerine dönük sanıyoruz. Akşam köye giden birimimiz kayıpların bize ait olduğunu öğreniyor. Konaklama yerine geldiklerinde çok kötü bir durum olduğunu yüzlerinden anlamıştık. Öğreniyoruz, evet insana ait bir refleks saklayamamıştık gözyaşlarımızı. İlk şok geçtikten sonra orada özel görevde olan birliğimizle buluşmak üzere bulunduğumuz alanı terk ediyoruz. Katliamın yapıldığı alana gittiğimizde orada bulunan birlik gerekli araştırmaları yapmıştı ve ayrıntılı bilgiye sahiptiler. Katliamın gerçekleştiği nokta ise yukarıda anlattığım gibiydi. Bu defa başaramamıştık, ama biliyorduk ki otuz kuşun Anka ile Kaf Dağı’na yolculuğu orada bitmemişti. Cafer’in, Aydın’ın, Okan’ın, Berna’nın ve kaybettiğimiz tüm yoldaşların cüretiyle yine deneyecektik, belki yine yenilecektik ama yenildikçe daha çok öğrenecek yine deneyecektik ve bir gün mutlaka başaracaktık. Onlardan ve tarihimizden aldığımız ilk ders düşman karşısında dik durmak ve asla yılmamaktı. Aydın yoldaşın 1. Kongre’de bir gece otururken işaret ettiği o parlak yıldızı bir gün mutlaka avuçlayacaktık.

Halkın Günlüğü okuru

*Murathan Mungan kitabı

http://www.halkingunlugu.net/

KASIM KOÇ tarafından

Zincirlerini Kıran Dersim, Özerk ve Devrimci Halk Meclisi ile Yönetilmeye Hazır Olmalıdır

Haziran 17, 2016 de KASIM KOÇ KASIM KOÇ tarafından

kasım-koçKasım Koç (17-06-2016) Baskı, zulüm, işkence ve katliamlar görmüş, yaşamış bir halkın derdine derman olmak oldukça zordur.

Yara almış, gerici, zorba Ordular tarafından yerinden yurdundan edinmiş, dağıtılmış, sürgünler yaşamış bir halkı bir araya getirmek, onların acılarını yeniden deşip derman olmak kolay değil.

Dersimin Beyaz dağında, Çukur, Laç Deresi, Halvori ve daha bir çok bölgelerinde 1937-38 de Türk ordusu vahşi katliamlar geçekleştirmişti.

Bu katliamlarla Dersimlilerin kanları bir birine karışıp Munzur çayına aktı.

Bu vahşi katliam ile biz Dersimlilerin çığlıkları kadim topraklarımızda bir birine karışınca bütün mezhep ve aşiretlerin üyeleri o an kan kardeşi oldular.

Bundandır ki Dersimliler aynı aile ocağından gelmedirler, akrabalar.

Sadece inanç boyutu ile değil, aynı Pag dan gelen soyun birer üyeleri haline geldiler.

Aynı Jarda ibadet eden Dersimler aynı süngü uçlarına takıldılar.

Türk ordusunun süngülerinde ki kanları bir birine karıştı.

Ölülerimiz üst üste düştü, topluca aynı mekanda gömüldüler…

Çığlıklarımız uçurumlarda asılı kaldı… halen o asi uçurumlarda duruyor çığlıklarımız…

Kanımız kadim topraklarımıza oluk oluk akarken Jar kültürümüz ve inancımız gereği akraba, ikrar olduk.

Değer yargılarımız bu ikrarlık üzerine kurduk…

Değerlerimiz kanladır, ondandır ki Dersimlerin kadim yarası ile asla kimse oynamamalıdır.

Çünkü Dersimler bu kanayan yaranın Ocağın dan gelmeler…

TC’nin “Dersim Urdur neşter ile kesilip atılmalıdır” bayraklaştırdıkları, başardıkları bu katliam sonrasında,Türk ordusunun süngülerinden kurtulan Atlarımızı bekleyen daha da büyük acılar vardı.

Sürgün.

Kırımın esas ve en önemli ayağı olan katliam tamamlanmış Sürgün planı devreye konmuştu.

Sürgün Kırımın ikinci ayağıdır.

Katliam da ölmeyip de yaşamayı, ayakta kalmayı başaran diğer Dersimlileri de topraklarından koparılarak diline, kültürlerine yabancısı olduğu bilinmeyen bölgelere sürüldüler.

Sürgün, dünyanın en acımasız cezasıdır.

Sürgün, Toprağına, evine ne zaman döneceği belli olmayan meçhul bir hayattır.

Sürgün, kara vagonlarla gidip de dönmemek üzere yapılan en büyük zulümdür.

Sürgünde kalmak, onun acısını yılarca kanayan bir yara gibi acı çekmek demektir.

Sürgüne, gidenler Nesiller boyu yaşadıkları topraklara hep yabancı kalmak demektir.

Sürgün, uzak diyarlarda Küçük kızlarımızı hizmetçi olarak aldıkları, pazarda sattıkları kadınlarımızın akıbeti bilinmemek demektir.

Sürgün, Süngü ucuna takılı bir yüreğin ölene dek kanaması gibidir…

1937-38 de Türk devletin yürüttükleri katliam ve Sürgün tamamlanmış üçüncü plan devreye konmuştu.

Asimlasyon.

Üçüncü ayak Asimlasyondur, Soykırımın eksik kalan ayağıydı.

Dersimin en ücra köylerine Türk milli eğitimi için okular açıldı.

Zorlan, şiddetle Dersimlilere Türk dili öğretildi.

Türkçe resmi dil olarak Dersimlilere zorunlu hale getirildi, bu zorunluluk bir silahlı asimlasyondu.

Okullarda dayak altında bilmedikleri bir dili zorlan öğrenmek ömür boyu üzerlerinden atamadıkları, atamayacakları silahlı bir baskı metoduydu.

Dersim “Aşiretlerden oluşan bir konfederasyondur. Cumhuriyete ayak uyduramıyor, katli vaciptir” dediler gerici egemenler.

Dersimliler Sahipsiz, kimsesiz bir halk olarak kendi başına kalmış, dünya bu vahşete karşı sessiz, sağır olmuştu.

Kimse halkımızın çığlıklarını duymadı-duymak istemedi.

Hayatta kalan Dersimliler derin yaraları ile baş başa bırakılarak, yıllarca ölüm kol gezdi topraklarımızda.

Zorlan Türk Dilini, Kültürünü öğrenmek istenmeyenin cezası da belliydi ya ölmek ya da Türkleşmek idi ama Dersimliler Türkleşmediler.

İşte 8. Avrupa Dersi Kültür Festivali de tam da TC devletin eski soykırımına ve modern soykırımına karşı bir tavır ve bir duruştu.

Türkleşmedikleri bu Festivalde görüldü, renge reng açan çiçekleri ile Düzgün Bavo dağından Munzurlara oradan Beyaz Dağa, Dinardan Harçiğe.

Kutu Deresinden Zel Dağına, Ali Boğazdan Kırmızı dağına Dersimin bütün renkli elleri buluştu.

El ele tutuşan bu renkler ile 8. Avrupa Dersim Kültür Festivalini gerçekleştirdik.

Diline, kültürüne, coğrafyasına sahip çıkan etkinliklerle Dersimin modern soykırımına dur dediler Avrupa da ki Dersimliler.

Kendi değerleri olan topraklarından renkli görüntülerin sergilendiği festivalimizde en ilgi çeken yöremizin Warvara, Sımsımenin gösterisiydi.

Unutulan düğünlerimizi sembolik olarak da olsa Davul Zurna eşliğinde zılgıtlarla Gelin dışarı çıkarıp gezdirme ve sonrasında da Damat ile Mısayıbın (Sağdıç) elma atmaları binlerce kişinin alkışları arasında gerçekleştirildi.

Dersim Halkı bu festivalde kendi iradesini burada Frankfurt dan yana beyan etti.

Binlerin iradesini buradan yana tavır alması Dersimlerin birlik ve beraberlikten yana olduğunu göstermiştir.

Binlerin katıldığı Frankfurt da ki Festivali böyle okuyor ve böyle anlıyorum.

Bu temelde halkın bu tavrını mutlaka Dersim kurumları dikkate almalıdır ve diğer Dersim kurum ve kuruluşları ile ilişkiye girmelidirler.

Bizler Halkımızın bu tavrın karşısında savunacağımız tek bir şiar olmalıdır.

O da şudur: Söz Yetki Karar Dersim Halkına.

Bu şiar ile BİRLİK anlayışını en ön sayfaya almak zorundayız…

Esas görev ve sorumluklarımızın arasında BİRLİK anlayışımız olmalıdır.

Devletin yok saydığı, inkar ettiği Kürdistan için yaşasın Özgür Kürdistan şiarımızı yüksek sesle haykırmalıyız.

Sonuç olarak da diyoruz ki: TC devleti Zincire Vurmak istediği Dersim için şiarımız: Özerk Dersim ve Devrimci Halk Meclisleri olmalıdır.

Özerk Dersim artık abartı değildir.

Bu taleplerimizin koşuları vardır ve biz bunları savunmak zorundayız.

Zincirlerini Kıran Dersim artık özerk ve Devrimci Halk Meclisi ile Soykırımla Hesaplaşmak zorundadır.

Söz Yetki Karar Dersim Halkına Şiarını her yerde bayraklaştırmak zamanı…

Önümüz de ki yıl gerçekleştireceğimiz 9. Avrupa Dersim Kültür Festivalin de ki şiarlarımızın içerisinde kimliğimize, Kültürümüze, Dilimize ve Coğrafyamıza daha güçlü sahip çıkmak için Özgür, Bağımsız Özerk Dersim şiarımızı şimdiden haykırmalıyız.

Bunları gerçekleştirmek içinde DERSİMLİLERİN BİRLİĞİ şart.