adhk tarafından

Demirtaş: Bazı vekillerimizi tutuklama hazırlığı var

Eylül 21, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

selahattin-demirtas-roportajHDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, gündeme ilişkin DİHA’nın sorularına yanıtladı Demirtaş, “Muhtemelen Ekim ayı itibariyle milletvekillerine dönük de zorla getirme ve tutuklama operasyonları başlayacak” dedi

HABER MERKEZİ (21-09-2016) – HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, gündeme ilişkin DİHA’nın sorularına yanıtladı. Demirtaş, “Muhtemelen Ekim ayı itibariyle milletvekillerine dönük de zorla getirme ve tutuklama operasyonları başlayacak” dedi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, İmralı’da bayram öncesi gerçekleşen görüşme, belediyelere kayyım atamalarının ardından sıranın milletvekillerine geldiği yönündeki tartışmalar ve Türkiye’nin Cerablus’u işgal harekatı ile HDP heyetinin Federal Kürdistan Bölgesi’ne gerçekleştireceği ziyarete ilişkin DİHA’nın sorularını yanıtladı.

* Aylar sonra ilk kez PKK Lideri Abdullah Öcalan ile kardeşi Mehmet Öcalan bir görüşme gerçekleştirdi. Öncelikle bu görüşmeyi içerisinden geçilen süreç açısından nasıl okumak gerekiyor?

15 Temmuz darbe girişimi yaşandığı saatlerde İmralı’da Sayın Öcalan’ı hedefleyen bir saldırı girişimi olmuş ve orada bir çatışma yaşanmıştı. Bu bilgi tarafımızca da teyit edilmişti. 570 yakın bir süredir Sayın Öcalan’dan doğrudan bir haber alamamıştık. Darbe girişimi sonrasında can güvenliği ve sağlığına ilişkin ciddi kaygılar oluşmuştu. Bu nedenle kamuoyunda da ciddi bir hassasiyet olmuş ve kendisinden bir haber almak konusunda bir duyarlılık gelişmişti. Diyarbakır’da da aralarında milletvekillerimizin de bulunduğu 50 Kürt siyasetçi bu çerçevede bir açlık grevi başlamıştı. Hükümet işin ciddiyetini kısa sürede anladı ve bayram vesilesiyle Mehmet Öcalan’ı, Sayın Öcalan’la görüştürmek için bir fırsat yarattı. Biz bu görüşmeyi önemsiyoruz. Kendisiyle ilgili bilgi almak çok önemliydi.

Öcalan’la görüşmenin özü çözüm mesajıydı

* Görüşmeden kamuoyuna yansıyan Öcalan’ın sağlık durumuna ilişkin bilgiler ve çözüme dair mesajları oldu. Bu mesajların dışında görüşmenin perde arkasında kamuoyuna yansımayan detaylar var mı?

Sayın Öcalan, kardeşi Mehmet Öcalan aracılığıyla mesajlarını kamuoyuna aktardı. Aslında görüşmenin özü yapılan açıklamada ifade edilmiş durumda. Bunun dışında özel bir bilgi paylaşımı ya da sürecin yeniden başladığı ya da başlayacağına dair herhangi bir aktarım söz konusu değil.

Fakat kamuoyuna açıklanan mesajda da Sayın Öcalan, çözüm konusunda şimdiye kadar nerede duruyorsa pozisyonunu koruyor. Yani halen diyalogdan, müzakere masasının yeniden kurulmasından ve savaşın şiddetsiz çözümünden yanadır. Ölümlerden ızdırap duyduğunu ifade ediyor ve kişisel olarak da ölümlerden rahatsızlık duyduğunu açıklamaktan da çekinmiyor. Bu çok insani ve ahlaki bir duruş olarak hep kamuoyuna yansıdı. Sadece Kürt halkı değil, Türkiye halkları da Öcalan’dan gelecek mesajı her zaman önemsedi. Şimdi bir insani görüşme ve bayram vesilesiyle yapılmış bir görüşmede Sayın Öcalan bir kez daha önemli bir mesajı paylaşmış oldu.

‘Yeni bir süreç başlamış değil’

* Görüşme sonrası “yeni bir süreç” tartışması yürütenler de oldu. Görüşmeden çıkan mesajları nasıl okuyorsunuz?

Bu mesajdan şunu anlıyoruz; devlet ve hükümet yeniden müzakere masasının kurulması konusunda bir isteğe sahip değil. Sayın Öcalan’ın durduğu yer aynı, fakat Erdoğan’ın ya da devletin ve hükümetin durduğu yer 28 Şubat Dolmabahçe Mutabakatı öncesi yer değil. Devlet barış noktasında durmuyor. Devlet halen ısrarla bir teslim alma politikası yürütüyor. Bu İmralı ve İmralı dışındaki her yer için de geçerli. Sayın Öcalan da onurlu bir barış konusundaki ısrarlı tutumunu koruyarak aslında bu tasfiye girişimlerine karşı bir direniş ortaya koyuyor.

Verilen mesajlardan yeni bir çözüm sürecinin başlamak üzere olduğu şeklinde bir bilgi değildir. Böyle olsaydı bunu kamuoyu ile paylaşmaktan mutluluk duyardık.

‘Hükümet Öcalan’ın mesajına yanıt vermeyerek sorumluluktan kaçtı’

* Sonrasında hükümetle bir temasınız oldu mu ya da hükümetten size doğru bir temas, mesaj geldi mi?

Hayır. Hükümetle bizim bu vesilesiyle resmi bir görüşmemiz olmadı. Bu konuda hükümetten bir mesaj da almış değiliz. Kendileri sessiz kalmayı tercih ettiler ve Sayın Öcalan’ın barış mesajına olumlu yanıt vermeyerek aslında sorumluluktan kaçtılar. Bir yandan bu barış mesajına açıkça aleni bir şekilde hayır demeyi de göze alamadıkları için savaş politikalarının çok açık bir şekilde teşhir olacağını bildikleri için sessiz kalmayı tercih ettiler.

‘Hükümet Öcalan’ın mesajına pratikte yanıt verdi’

* Hükümetin Öcalan’ın verdiği mesajlar ve görüşmeye dair sessizliği…

Hükümet, Sayın Öcalan’ın verdiği mesajı iyi biliyor. Bu bir çözüm mesajıdır. Fakat sözlü olarak buna cevap vermemiş olsa da aslında buna pratikte cevap vermiş oldu. Görüşmenin olduğu gün kayyım atamalarını yaparak bir şekilde Sayın Öcalan’ın mesajlarına pratikte cevap vermiş ve barış çağrısını elinin tersiyle itmiş oldu. Bugüne kadar yürüttüğü savaş politikasında ısrar edeceğini pratikte de gösterdi. Yine Cumhurbaşkanı, İçişleri Bakanı ve Başbakan’ın yaptığı sert açıklamalar doğrudan olmasa bile dolaylı Sayın Öcalan’ın mesajına cevap niteliğinde değerlendirilebilir.

‘Kayyımlarla işbirliğinde olan herkes itibarını kaybedecek’

* Görüşmenin yapıldığı gün DBP’li belediyelere kayyım atamaları da oldu. Kayyım atamalarına dair değerlendirmenizi alabilir miyiz?

Kayyım atamaları ile ilgili zaten kanun, hukuk ve uluslararası mevzuatlar ayaklar altına alınmış durumda. Hiçbir şekilde hiçbir mevzuata uymayan gasp yöntemiyle, demokratik siyaset tarzına da uymayan bir gasp yöntemiyle halkın elinden alınarak devlete ve AKP’ye teslim ediliyor. Bunun genişleyeceğini anlaşılıyor. Mevcut durumda 24 DBP’li belediye ile yetinilmeyecek. Kendilerince irade kırma noktasında müdahale edebilecekleri her belediyeye bu şekilde müdahale etmek isteyeceklerdir. Fakat kayyımların çalışamayacağı, iş yapamayacağı başından beri belliydi. Biz de zaten çağrımızı yapmıştık. Halk kayyımı normal bir seçimle iş başına gelmiş bir yönetici gibi saygın bir tutumla karşılamayacaktır. Bu bizim yaptığımız çağrı, zaten kayyımın bir darbeci anlayışla halkın iradesine el koyan anlayışla yönetime getirilmesine karşı aslında en örgütlü tepkidir. Kayyımlar halk nezdinde itibarı olmayan iradelerdir. Bizim ataması yapılan kayyımların şahsı ile ilgili bir sorunumuz yok. Bizim tepkimiz şahsiyetlere değil o zihniyetleredir. O zihniyet halk ve partilerimiz tarafından tanınmayacaktır.

Kayyımla çalışmayı doğru gören STÖ’ler de halk nezdinde itibarlarını kaybederler. Kayyım bir darbeci değilmiş gibi kayyımla el ele iş yapan herkes, halk nezdinde itibarını kaybeder. Herkesin kayyıma karşı tutum alması lazım.

‘Bazı milletvekillerimizi tutuklama hazırlığı var’

* Kayyımlardan sonra AKP ve havuz medyası tarafından “sıra milletvekillerine geldi” yönünde bir algı yaratılmaya başlandı. Yakın zamanda milletvekillerinize dönük bir girişim bekliyor musunuz?

Bazı milletvekillerimizin de tutuklanma hazırlığı içerisinde olduklarını biliyoruz. Özellikle İçişleri Bakanı’nın 22 ilin valisini olağanüstü bir şekilde çağırıp bir güvenlik toplantısı yapması, gün boyunca planlama yapması biraz bu yönlüdür. Muhtemelen Ekim ayı itibariyle milletvekillerine dönükte zorla getirme ve tutuklama operasyonları başlayacak. Buna karşı da sert güvenlik tedbirleri alınması konusunda da bir hazırlık olduğu anlaşılıyor. Demokratik siyaset yerelden genele kadar, kadından gençliğe kadar bütünlüklü bir savaş konsepti çerçevesinden ezilmeye çalışılıyor. Hükümetin hazırlığı budur. Bir görüşme ve müzakere hazırlığı değildir.

‘Saldırı dalgası direnişle kırılabilir’

* Böylesi bir durumda “demokratik bir direniş seçeneğinden” bahsetmiştiniz. Bu halen geçerli mi yeni seçenekler ve tutumlar var mı?

Biz de bütün bu ihtimalleri gözeterek zaten aylardır çalışmalarımızı buna göre sürdürüyoruz. Tek bir arkadaşımız bu iradeye teslim olmayacaktır. Gerek yerel yönetimler de gerek parlamento grubunda tek bir aykırı ses yoktur. Hiçbir şekilde diz çöktüremeyecekler. Elimizdeki bütün imkânlarla sonuna kadar demokratik siyasetin onuru, Kürt halkının özgürlük mücadelesi korunacaktır. Bu saldırı dalgası ancak direnerek kırılabilir. Bizim de hazırlığımız bu yöndedir.

‘Güney’de Kürtler arası birlik için temaslarda bulunacağız’

* Federal Kürdistan Bölgesi’nde kalabalık bir heyetle dört gün sürecek bir programınız başlayacak. Görüşmelerin çerçevesinde neler, yıllardır bir türlü yapılamayan Kürt Ulusal Kongresi’nin toplanması yeniden gündeme gelecek mi?

Güney Kürdistan’daki bütün siyasi partiler ile bir araya geleceğiz. Temel amacımız; Kürtler arası diyalogu ve işbirliğini geliştirmek, güçlendirmektir. Ulusal Kongre hazırlıkları sekteye uğradı ve maalesef bir toplanma durumu gerçekleşmedi. Tabi bu konuyu bir kez daha muhataplarımız ile konuşmak istiyoruz. Ulusal Kongre hazırlıkları tekrar yapılabilinir mi diye? Fakat bundan önce Kürt hareketlerinin, Kürt partilerinin, Kürt siyasi liderlerinin birbiriyle aralarındaki diyalogu da geliştirmemiz lazım. Yani Kürt siyasi hareketleri ve Kürdistani partileri, birbiriyle sadece basın üzerinde konuşan ve kırıcı, incitici bir üslupla birbirlerine dönük bu tarzı bırakmalılar. Bu bütün Kürt hareketleri için geçerlidir. Kürtler arası birliğe hizmet edecek yeni bir süreci başlatmak zorundayız.

Biz HDP olarak Kürdistan’daki bu ziyaretimizin buna vesile olması için uğraşacağız. Bu tarihi süreçte tarihi dönemde geçerken, partisel çıkarları bir tarafa bırakıp ulusal çıkarları ön plana çıkarabilecek bir siyaseti hep birlikte yapabilmek şeklinde bir hedefimiz var.

Bu çerçevede Süleymaniye’de bulunan bütün siyasi partiler ile Sayın Mesut Barzani, Sayın Neçirvan Barzani ile görüşmelerimiz olacak. Hakeza Süleymaniye’ye geçtikten sonra sağlık durumu el verirse Sayın Celal Talabani ve YNK Politbüro yetkilileri, Goran Hareketi ve Komela yetkilileri ile de bir araya gelip, bütün bu görüşlerimizi onlarla da paylaşacağız.

‘Cerablus orduya moral, kaybolan itibarını tazeleme operasyonudur’

* Türkiye’nin de gündeminde Cerablus’a dönük başlatılan işgal hareketi var. “Şam’da Bayram Namazı kılacağız” açıklamalarından “Bab’a ilerleyeceğiz” açıklamalarını duyduğumuz günlere geldik. Bu konudaki yorumlarınız nelerdir?

Şimdi çok büyük bir manipülasyon operasyonu var. Ordunun 15 Temmuz sonrası kırılmış itibarını, zedelenmiş onurunu telafi etmek için adeta bir sipariş operasyona giriştiler ve sanki gerçekten Türk ordusu bir anda Şam dahil, Halep’te dahil her yeri bir anda kurtarabilir veya ele geçirebilir gibi bir hava yarattılar. İşin aslı Türkiye’de ordunun çökmüş olan moralini halk nezdinde bitmiş olan itibarini yeniden tazeleme operasyonudur. Bununla birlikte fiili olarak da tanklar ve ordu güçleri ile oraya girerek, Kürtlerin oradaki ilerleyişini durdurmak da hedeflendi. Ama bugün havuz medyasının anlattığı gibi değildir durum, sahada öyle bir ilerleme yok.

Tabi ki Türk ordusu zayıf bir ordu değil, çaresiz bir ordu değil. Bölgenin en güçlü ordularından biridir. Fakat günümüzde belli bir savaşı kazanmak ordunun güçlü olmasıyla ilgili bir durum değildir. Yani haklı olmak, meşru olmak, doğru olmak, ittifaklarını doğru kurmak ve doğru bir siyasi hat üzerinde ilerletmek önemlidir.

‘Bab’ı alacağız gazıyla Türkiye’ye ağır bir fatura ödetmek isteniyor’

* Peki, bu aşamada Türkiye’nin takınması gereken tutum ne olmalıydı?

Türkiye burada kaybediyor ve bizde şunu söylüyoruz; yani Erdoğan ve AKP gerçekten saf değiller ise bir kez daha kandırılıyorlar. Yani 14 yıllık tarihleri boyunca gelen onları kandırdı, giden kandırdı. Her seferinde dönüp dolaşıp ‘Kandırıldık, kandırıldık’ diye hayıflandılar. Görünen o ki, gerçekten saf değillerse bir kez daha kandırılıyorlar ve Suriye bataklığına çekiliyorlar. Suriye’deki bütün fatura Türkiye’ye çıkarılır. Tek kaybeden Türkiye olur. Türkiye’yi öylesine bir açmazın içerisine sokarlar ki bu Bab’ı aldık, Rakka’yı aldık, Şam’ı aldık gazı altında Türkiye gerçekten de savaşın en ağır faturasını ödemiş bir ülkeye dönüşür.

Hali hazırda zaten Suriye’deki savaştan Suriye’den sonra ikinci düzeyde en fazla zarar gören ülke Türkiye’dir. Görünen o ki, Türkiye’yi bu hataya sürüklüyorlar. Bu hatadan çıkışın tek yolu Kürtler ile işbirliğidir. Yani bunu HDP Eş Genel Başkanı ve bir Kürt olarak ifade etmiyorum. Makul bir akli seçenek şu anda Ortadoğu bataklığında işbirliği yapabilecek yegâne ilerici gücün, Kürtler olduğunu görebilir. Normal bir zeka ile bunu anlayabilirsiniz. Umut ediyorum ki kısa sürede yaptıkları hatanın farkına varırlar.

‘Cerablus bölgesinde olanlar medyanın verdiği gaz gibi değil’

* Operasyonun ilk günlerinde Türkiye’nin DAİŞ ile anlaştığı tartışmaları da yürütüldü. Bu bölgede nasıl bir tablo ile karşı karşıyayız?

Çünkü orada Cerablus altında ilerleyen IŞİD’tir, Türkiye değildir. Cerablus hattında aslında ÖSO gömleği altında aslında Ehrar-u Şam ilerliyor bir yandan da IŞİD ilerliyor. Medyanın verdiği gaz başkadır, şu anda pratikte yaşananlar başkadır. Orada hiç kimsenin masadaki hesabı çarşıda, pazarda veya savaş meydanında birebir tutmaz. Bunu herkes biliyor. Öz gücü, sahadaki gücü yani kendine ait gücü kontrol altında tutan oradaki gidişatı belirler şu anda. Demokratik Suriye Güçleri, PYD, Kürt güçleri öz güce sahip, dinamik en güçlü örgütlü güç olarak görülüyorlar. Onun dışında oradakiler sipariş üzerine oraya gitmiş olanlardır. Kesinlikle kazanma şansları yoktur. Eğer ÖSO gerçekten de güçlü bir iradeye, orduya, siyasete ve savaş bilincine sahip olsaydı, altı yıldır neden ilerlemiyor? Bu kadar koalisyon desteğine kendisine sunulmuş, bu kadar silah, para, eğitim yardımına, istihbarat yardımına rağmen ÖSO neden bir adım dahi ilerleyemedi ve sürekli kaybetti. PYD ve Kürt güçleri rahatlıkla ilerleyebildiler. Burada önemli olan işte öz güçtür. Kürtler o öz güce sahiptir ve Suriye’de kazanacak olanlar onlardır. Türkiye de Kürtlerin yanında yer alarak, kazanan tarafta yer almalı diyeceğim, en doğru politika budur.

‘Bab’da iki gücün karşı karşıya gelme ihtimali’

* Demokratik Suriye Güçleri’nin de Bab bölgesine dönük bir operasyon hazırlığında olduğu belirtiliyor, Türkiye’nin Bab’a girmesi söz konusu ihtimali doğarsa iki gücün karşı karşıya gelmesi durumunda ne olur?

Umarız öyle bir şey olmaz, yani Türkiye’nin desteklediği ya da doğrudan Türk askeri ile oradaki Kürt güçlerinin karşı karşıya gelmesi kimseye kazandırmaz. Böyle bir noktaya gelinmemesini temenni ediyoruz. Sürekli diyalog kanallarının açık kalması, Türkiye’de de siyasi diyalog kanallarının açık olması bu nedenle önemlidir. Çünkü orada dediğim gibi sonuç ne olursa olsun kazanan oranın yerel gücü, yerli halkı olacaktır. Onlar kazanacaktır.

DİHA

adhk tarafından

Eğitim Sen: Yapılanların bedeli mutlaka ödenecek

Eylül 20, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

egitim-sen-logoEğitim-Sen Genel Merkezi’nde, görevden uzaklaştırmalara ve sendikaya yönelik baskılara ilişkin bir açıklama düzenlendi

HABER MERKEZİ (20-09-2016) – Eğitim-Sen Genel Merkezi’nde, görevden uzaklaştırmalara ve sendikaya yönelik baskılara ilişkin bir açıklama düzenlendi

Açıklamada OHAL’e dayanarak yasa dışı girişimlerin olduğu belirtildi ve yapılanlarının bedelinin hukuk karşısında mutlaka ödeneceği vurgulandı.

Eski genel başkanların ve merkez yürütme kurulu üyelerinin katıldığı toplantıda basına konuşan Eğitim-Sen Genel Başkanı Kamuran Karaca, OHAL hukukuna dayanarak yasa dışı girişimlerle suç işlendiğini belirterek, iktidarın yaptıklarının bedelini hukuk karşısında mutlaka ödeyeceğini belirtti.

Hükümetin ‘darbe fırsatçılıyla hayata geçirdiği’ ihraçlar ve açığa almalara nedeniyle 18 milyon öğrenci ve 1 milyona yakın öğretmenin bu yıl büyük bir belirsizlik ve kaos ortamında eğitim öğretime başlandığını aktaran Kamuran, 2016-2017 eğitim-öğretim yılının toplumun geniş bir kesiminin, öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin doğrudan etkilendiği ağır sorunlarla açıldığını dile getirerek, pek çok okulda öğretmenlerin ihraç edilmesi ve açığa alınması nedeniyle derslerin boş geçtiğini ifade etti.

‘Bedelini ödeyecekler’

OHAL hukukuna dayanarak yasa dışı girişimlerde bulunanların suç işlediğini ve bunu yapanların bedelini hukuk karşısında mutlaka ödeyeceklerini vurgulayan Kamuran, “Yaşamın her alanında kendisine mutlak itaat isteyen ve bunun için her fırsatı kullananlar, gücünü tarihinden alan eğitim ve bilim emekçilerinin örgütlü mücadelesi asla engellenemeyecektir. Çünkü bizler çocuklarımıza ve öğrencilerimize onurlu bir gelecek bırakacağımıza söz verdik ve sözümüzü mutlaka tutacağız” diye konuştu.

Eski genel başkanların öğretmenlere yönelik ihraç edilmelere ilişkin değerlendirmelerde bulunduğu toplantı, açıklamanın ardından basına kapalı olarak devam etti.

http://www.halkingunlugu.org/

adhk tarafından

Yılmaz Güney Ölümünün 32. Yıldönümünde mezarı başında anıldı

Eylül 19, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

1Paris’de Demokratik Kitle Örgütleri (ACTIT / ADHK-Paris / ATİK-Paris / Bir-Kar / CDK-F  ve ODAK) ölümünün 32’nci yıldönümünde Yılmaz Güney’i mezarı başında andılar Anma toplantısında yapılan konuşmayı aşağıya aktarıyoruz

Değerli Arkadaşlar,

Yılmaz Güney Dostları;

Paris (19-09-2016) Yüreği hep gadre uğrayanlar için çarpmış, bilinci ve vicdanı evrensel devrimci değerlere adanmış seçkin bir direnişçiyi, bir  büyük dava adamını anmak için bir kez daha buradayız !

Kaybının 32. Yılında bile onu hâlâ özlüyor  ve  arıyoruz.

Yaşamı derslerle dolu bir efsanevi figürün layıkıyla anılması, bugün her zamankinden daha anlamlı ve vazgeçilmezdir.

“Alçalmanın, yücelmekten daha kolay” olduğu sınav zamanlarından geçiyoruz.

Harami sofralarında yer kapmaya çalışan sanatçıların, saray yanaşmaları

Aydınların, güçlünün kapısında kuyruğa giren moloz kalabalıkların sahneyi doldurduğu böyle zamanlarda Yılmaz Güney’e referansda bulunmak herkesin harcı değildir.

Zor zamanlarda Yımaz Güney’den söz etmek, ona hakkıyla sahip çıkmak, gelişmiş bir adalet duygusu ve cesaret ister. Bir ayna gibidir O.  Sultan sofralarının artıkları için rekabet eden sözde sanatçılar  ona baktıklarında ne kadar kof ve korkak olduklarını görürler. Tarihin nazarında birer hiç olduklarını görürler. En iyisi onu görmemek ve yok saymaktı !

Yok saymak, görmezden gelmek dünya gericiliğinin ve tüm despotik/faşizan rejimlerin klasik bir uygulamasıdır. Şaşılacak bir durum yok bunda.

Bazı değerler zaman aşımına uğramaz… Elle tutamaz, devşiremezsiniz onları.

Yok saymak, yok etmeye yetmedi  hiçbir zaman.

PARAMAZ’lardan KAYPAKKAYA’lara, ÇAYAN’lardan Mazlum DOĞAN’lara kadar ve daha nice isimli-isimsiz kahraman yok sayıldı, unutturulmak istendi.

Bakın Kayseri cezaevinde yattığı yıllarda ne demiş Yılmaz Güney:

“İstedikleri kadar görmezlikten gelsinler, suskunlukları ile kendilerini avutsunlar, biz varız… Onlar suskunluk içinde boğulacaklar; bizlerse, gelişen güçlerin savaşçıları olduğumuz sürece varolacağız”.

Anadolu/Mezopotamya halklarının  nezdinde derin bir sevgiye mazhar olmuş anıtsal isimleri unutturma çabası, beyhude bir çabadır. Zulmün Sultanları, Eşitlik ve Özgürlük kavgasının abideleşmiş isimlerini Halkların kalbinden söküp alamamışlardır…

O, yalnızca yaşadığı tarihsel dönemin tanıklığını yapmakla kalmadı. Aynı zamanda O, Umut, Arkadaş, Sürü ve Yol gibi filmlerle sinema tarihini, film oyuncularını/emekçilerini ve toplumu derinden etkiledi… Kişiliğiyle bütünleşen Sol siyasi değerleri sayesinde -Kadın Erkek- çok sayıda sanatçıyı etkileyerek ezilenlerin davasına kazandı; adeta yeniden yarattı… İşte bunlardan biri de,

iki gün önce yaşamını kaybeden Tarık Akan idi.

Kürt  Halkının bağrından çıkan Yılmaz Güney, ne dar sinema estetiği içine, ne de yerel politik kimliklere hapsedilebilirdi.

Onun kamerasında, romanında, senaryosunda, siyasal yazınında, özetle Onun vizyonunda evrensel Komünal değerler ve insanlık bilinci vardı.

O, “…dünyanın öbür ucunda

hiç tanımadığımız

bir insanın göz yaşı bile

içimizi parçaladı… Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak” derken de;

“üşüyorum, üzerime Komünarların battaniyesini örtün” derken de bir o kadar evrensel bakıyordu hayata.

Onun nazarında, bir ülkedeki Faşist diktatörlük tüm insanlığı tehdit ediyordu aslında…

Değerli Arkadaşlar,

Bakın, aradan geçen zamanın eskitemediği şu sözler onun:

“Adam olmak; bir gruba dahil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır”,

“Bir zalime sırt vererek başka bir zalimle savaşılamaz”.

Yeni Osmanlıcılarla İttihatçı/Kemalist kanat arasındaki bitmemiş iç kavgada, ya da cemaatler arası iktidar ve mal-mülk dalaşması  karşısında solun ve Kürt özgürlük hareketinin bağımsız duruşu hayati önem taşımaktadır.

Türkiye/Kuzey-Kürdistan halklarına karşı topyekün bir savaşın yürütüldüğü, bir halkın iradesi hiçe sayılarak belediyelerine el konulduğu, bütün seçilmiş temsilcilerinin ölüm tehdidi altında olduğu zor zamanlarda Yılmaz Güney’i anmak daha bir anlamlıdır.

Bugün O’nu anmak, ne “ümmet-i Muhammed”in, ne de “Mustafa Kemal’in asker”i olmaktır.

O’nu anmak, Kürt özgürlük hareketinin, emek cephesinin, Kadın hareketinin, Alevi ve Ezidi inanç gruplarının, soykırımlardan arta kalan Hristiyan “Azınlıklar”ın, özetle tüm devrimci/demokratik dinamiklerin ortak direnişini harekete geçirmektir.

Nihayet  O’nu anmak, yaşadığımız coğrafyadaki ırkçı yükselişe ve Ortadoğu’dan dünyaya yayılan yangına karşı durmak, Kürt ulusunun ayrı devlet kurma hakkı ve  ezilen Halkların, etnik ve inanç gruplarının tam hak eşitliğinde ısrar etmektir.

Yılmaz Güney,

devrim isteyen toplumsal sınıfların, özgürlüğünü arayan Halklar  ve inanç gruplarının, özcesi, tüm ezilenlerin ortak değeridir.

Evrensel vicdanın coğrafyamızdaki radikal/devrimci çığlığıdır Yılmaz Güney.

Ölümünün 32. Yıldönümünde O’nu anmak  boyun  borcumuzdur!

Değerinden hiç bir şey kaybetmeyen ideallerini ve Kavgasını yaşatmak, bizler için onurlu bir ödevdir!

Şan Olsun  O’nun  Baş Eğmez Devrimci  Duruşuna !

Yılmaz GÜNEY  ÖLÜMSÜZDÜR !

ACTIT / ADHK-Paris / ATİK-Paris / Bir-Kar / CDK-F / ODAK

2345

adhk tarafından

Sınıf perspektifiyle mevcut durumun özeti ve muhtemel gelişmeler

Eylül 18, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

mlm-resimsonKürt Ulusal Hareketi belli bir süreçtir politik duruş ve pratik politika açısından olumlu devrimci bir hat izlemektedir Bu olumlu süreç devrimci sınıf hareketiyle ittifaklar, güç ve eylem birlikleri temelinde olumlu ilişki ve gelişmelere de tanıklık yapmaktadır HBDH bu sürecin öne çıkan devrimci kazanımı durumundadır Bunun geliştirilerek milli baskı ve kıyım politikaları temelinde Türk hâkim sınıflarına karşı mücadele, anti-emperyalist ve anti-faşist mücadele cephesi içeriğiyle daha kapsayıcı olarak yaygınlaştırılması ihtiyaçtır. Dolayısıyla örgütsel güç yetersizlikleri barındıran sınıf hareketinin bu süreçte daha etkin rol oynaması gerekmektedir. Sınıf mücadelesi ve sosyalizm perspektifinin daha etkin olarak hayata geçirilmesi zaruridir. Bunun için devrimci sınıf hareketinin süreç karşısındaki görev ve yükümlülüklerini pratik politikada yerine getirmek üzere güçlerini geliştirmesi zorunludur. Aynı zamanda Kürt Ulusal Hareketi’ne karşı yaklaşımları ile ulusal sorun konusundaki yaklaşımlarını daha gerçekçi, objektif ve bilimsel zemine oturtması şarttır

HABER MERKEZİ (18.09.2016)-”Paralel” denilen eski iktidar ortağının eski ortağına karşı yaptığı askeri darbe girişimi ve iktidarın eski ortağına yaptığı karşı-darbe ile buradan devşirerek genelleştirdiği sivil darbe süreci, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da yeni bir sürecin kapısını açtı veya açılmasına vesile oldu denilebilir. Özcesi, iktidar eksenli çıkar ve nüfuz dalaşından kaynaklanan Cemaatçi askeri darbe girişimi, açık faşizme geçilmek suretiyle iktidarın sivil darbesini geçekleştirmeye vesile oldu, birçok ayakta tesis edilerek geliştirilen sivil darbenin tamamlanıp açıktan gerçekleştirilmesine uygun şartlar sundu demek gerçeğin ifade edilmesi olur. Ki böylece bahis konusu yeni süreç fiilen başlamış oldu…

Bu yeni süreç Türk hâkim sınıflarının ırkçı-milliyetçiliğine dayalı tekçilik ekseninde Kürt ulusu ve diğer azınlıklar ile ezilen inanç kesimleri için olduğu kadar, değişik millet ve milliyetlerden proletarya ve geniş halk kitleleri için de son derece ağır bir faşist süreç anlamına gelmektedir. Sürecin, sivil darbe iktidarının tesis edilerek oturtulması ve gerçekleştirilen açık faşist uygulamaları zemininde taşıdığı keskin çelişki ve çatışmalar bağlamında, bağrında değişim olasılıkları da taşıyan değişken özellikte olduğu belirtilmelidir. Bu değişimin burjuva klikler arasındaki iktidar imtiyazlarının paylaşımı gibi burjuva siyasi zemindeki değişimler olduğunu da ekleyelim. Yani, demokratik, devrimci bir değişim olasılığından değil, burjuva klikler arası iktidarın el değiştirmesi veya imtiyazların yeni dengeler temelinde pay edilmesi anlamındaki bir değişim olasılığından ve bunun mümkün olduğundan söz etmekteyiz.

Kuşkusuz ki bu süreç salt burjuva hâkim sınıflar cephesindeki gelişmelerle sınırlı olmayacaktır. Açık faşizm ve sivil darbenin ağır şartlarından etkilenen geniş halk kitleleri ve bu süreç karşısında devrimci sınıf hareketi olarak sorumluluk üstlenen sosyalist ve devrimci hareket de sürece karşı bir mücadele refleksi geliştirecektir. Faşist barbarlığın karşıtı gelişmelere de gebe olan ve devrimci gelişmeleri olanaklı kılan bu süreç veya sürecin sunduğu uygun zemin, karşı-devrim cephesindeki gelişmelerin karşıtı olarak devrimci gelişmeleri dayatarak gündeme getirecektir. Kürt ulusuna dönük imha-inkâr eksenli geliştirilen azgın faşist saldırganlık ve soykırımcı gerici savaş, Kürt ulusu ve hareketinin büyük ayaklanmasını gündeme taşırken, sosyalist ve devrimci güçler de sınıf mücadelesi cephesinden görevlerine sahip çıkacak ve Kürt ulusuyla dayanışmasını gelişmelere bağlı olarak büyütecektir…

Komprador tekelci kapitalist Türk hâkim sınıfları devleti ve iktidarı açısından girilen bu yeni süreç hâkim sınıflar cephesinde ikili bir özellik taşırken, aynı süreç sosyalist ve devrimci tüm halk güçleri ve bağımlı ulus ve azınlıkları ilgilendiren niteliğiyle bu cephenin yeni süreci göğüslemek üzere pratik politikalar belirmesini koşullaması itibarıyla da ikinci bir özellik taşımaktadır.

Türk hâkim sınıfları devlet kriziyle yüz yüze kalıp, iktidar ve hükümet düzleminde ciddi bir siyasi kriz sürecindedirler. Darbe girişimiyle devletin temel kurum ve kuruluşlarında karşı karşıya kaldıkları bu zayıflık, Kürt ulusuna karşı yürüttükleri gerici savaşın küçümsenemez siyasi-ekonomik faturası/sonuçları ve uluslararası politika ve gelişeler alanında içine girdikleri ağır siyasi şartlar ya da emperyalist egemenlerce itildikleri gerici savaş batağı Türk hâkim sınıfları iktidarını büyük açmazlarla yüz yüze getirmişken, iktidar açık sivil darbe ve faşizm maharetiyle ayakta kalmayı başarabilmektedir.

Ne var ki, mevcut iktidar süreci için yaptığımız tüm bu değerlendirmelerimiz, iktidarın çöktüğü-çökeceği anlamına gelmez. Faşist baskı ve darbe maharetiyle de olsa, bu zemindeki OHAL uygulaması ve Kanun Hükmünde Kararnameler yönetimiyle de olsa, iktidar otorite ve yönetme yeteneğini sürdürmekle birlikte, muhalefetin sunduğu destek ve özellikle Rusya ile düzeltilen ilişkiler sayesinde söz konusu iktidar kendisini tahkim ederek güçlenme eğilimini sürdürmektedir. Egemen olan açık faşizm ve sivil darbe şartlarıyla birlikte, yürüttüğü büyük tasfiye hareketiyle devlet kurumlarındaki kadrolamasını sağlamakta, iktidarını sağlamlaştırmada önemli bir avantaj elde etmiş bulunmaktadır. Yani, bir taraftan zayıflık ve açmazlarla yüz yüze olan iktidar, öte taraftan iktidarını sağlamlaştırma ve güçlenme şartlarına sahiptir.

Bu şartlar şöyle sıralanabilir:

1) Büyük bir tasfiyecilik yürütülüp yeni kadrolaşmaya gidilerek tekçi ve tek adam sultasının pekiştirilmesi mevcut iktidar için önemli bir süreç ve avantajdır. Muhalefetin yedeklenerek etkisizleştirilmesi ve ırkçı Türk milliyetçiliğinin geliştirilmesiyle toplumsal zemini uygun hale getirilmesi bu avantajı destekleyen diğer önemli bir unsurdur.

2) Rusya ile anlaşma bağlamında, Rusya’ya verilmiş olan ödünlere karşın, somut siyasi durumda iktidar için belli yönleriyle avantaj yaratan durumdur ki, bu avantaj sayesinde Suriye-Batı Kürdistan sınırlarını kendince güvenliğe alınması anlamında bölgeye işgalci güç olarak asker sokmuş ve muhtemelen istedikleri ”güvenli bölgenin” oluşturulmasını sağlama, dolayısıyla kâbusları olan sınır bölgesinin tamamen Kürt yönetiminin eline geçmesini engelleyerek kendileriyle işbirliği içinde olan güçlerin ilgili sınır alanında hâkim olmasını sağlamış olacaklardır. Bu da iktidarın Rusya ile anlaşma zemininde elde ettiği ikinci avantaj noktasıdır. Ekleyelim ki, Rusya emperyalizmi ile ilişkilerin düzeltilmesi önemli anlaşmalara oturmaktadır. Ki, Erdoğan/AKP iktidarının ABD ve AB emperyalizmiyle ilişkilerinin sorunlu olması ve eleştirilerinin giderek keskinleşmesi Rusya ile ilişkilerin derinliğine ve Rusya’dan aldığı öğütlerle hareket ettiğini göstermektedir…

3) Darbe girişimi sonrası gerek muhalefetin yedeklenmesi ve OHAL kararının alınması ile Kanun Hükmünde Kararnameler ile yönetme durumunu sağlanması ve gerekse de Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesinin sonuçları bağlamında elde ettikleri lehlerine olan şartlarda, Kürt politikası da ve somutta da Kuzey Kürdistan’da Kürt ulusuna karşı azılı milli zulüm politikasının hayata geçirilmesinin şartlarını yakalamış olmasıdır ki, bu durum seçilmiş olan Kürt milletvekillerinin yargılanıp tutuklanması ve yine seçilmiş olan belediye başkanlarının görevden alınması ve tutuklanması gibi Kürt ulusunun iradesini yok sayan en ağır milli baskı ve saldırganlığı biçiminde ayyuka çıkmış durumdadır. Yani, Kürt ulusuna karşı en acımasız kıyım ve imha-inkâr politikalarının uygulanarak, Kürt ulusunun iradesine darbe yaparak tüm sesi ve soluğunun kesilmesine dönük en ağır milli zulmün yürütülmesinin şartlarını yakalamış durumdadır…

Bütün bunlara paralel olarak iktidar tüm muhalif kesimleri tasfiye edip sosyalist ve devrimci hareketi ezme siyaseti de gütmektedir. Tasfiye dalgasının kapsamı en geniş kesimlere kadar genişletilirken, faşist baskı ve katliamların Kürt ulusuyla yetinmeyip, tüm devrimci harekete karşı azgın bir faşist terör dalgasının mevcuttan öteye tırmandırılacağı ve bunun daha da derinleşeceği beklenmelidir. Hedeflerin tek tek hırpalanıp ezilmesi ve karşıt ya da muhalif güçlerin bölünmesine dönük politikalarla hasım veya düşmanların parça parça yok edilmesi siyaseti güdülmektedir. Kuşkusuz ki, bu düşman veya hedeflerden ”Paralel” tehdit savuşturulmuş olup, esas hedef haline ezilmesi daha zor olan Kürt ulusal hareketi getirilmiştir.

Kürt ulusuna karşı savaşta izlenen politika ise, Kürt Ulusal Hareketi-PKK’nin ezilerek tasfiye edilmesi ve yasal Kürt siyasal hareketinin ağır baskı altında teslim alınarak zayıflatılıp etkisizleştirilmesi olarak sürmektedir. Bu politikanın sivil faşist darbe yönetimiyle en ağır biçimde uygulandığı da ayrı bir gerçektir. Bu politikanın diğer bir ayağı ise, Kürt Ulusal Hareketi’ni ezip Kürt ulusuna milli zulüm uygularken aynı zamanda Kürtleri PKK’den koparıp yedekleme biçiminde de yürütülmektedir. Bir yanı Kürtlerin Öcalan’la görüşmenin sağlanması için başlatılan açlık grevinin sonlandırılmasına dönük de olsa, esasta Kürt ulusunu etkileyerek yedekleme veya PKK’den koparma amacıyla Öcalan’a uzun yıllar sonra bayramda aile görüşü yaptırıldı. Bu görüşme açlık grevi direnişinin bir sonucu olarak da okunsa bile, uzun yıllardan sonra yapılan veya tanınan ilk görüşme olması itibarıyla anlamsız değildir… Dahası, kayyum olarak atanan belediye başkanlarından bir işgüzarın Kürtçe yazılı bir belediye tabelasını indirerek yerine Türkçe tabela asmasına, ”çiçeği burnunda” yeni İçişleri Bakanı SS’in (Süleyman Soylu’nun) derhal müdahale ederek ”Kürtçe dilimizdir, terörle mücadele edilmelidir” şeklinde açıklama yaparak Kürtçe tabelanın asılması talimatını vermesi de anlamsız olmayıp izlenen ilgili siyasetin ürünüdür. Ve bu politikayla Kürt ulusunu etkileyip yedekleyerek, PKK’den koparma hedeflemektedir… (SS isimli yeni İçişleri Bakanı darbeye karşı tutumuyla pohpohlanıp tam bir SS subayı olarak göreve getirildi. Bu gaz ve hızla SS’in azgın bir kontra olarak katliamlara imza atacağı anlaşılmaktadır. Tam bir savaş hükümeti elemanıdır. Dolayısıyla tabelayı geri astırma tavrı onu olumlamaz ve bu tavrı ona reisinin talimatıdır…)

Bu politikanın arka planı ”yeni muhataplar” söylemine de dayanmaktadır. Ve muhtemelen yakın zaman diliminde bunun adımları gündeme gelecektir. Yani, PKK’yi-Kandil’i devre dışı bırakarak yeni muhataplar politikasına uygun olarak, Kürtlerin doğrudan muhatap alınması ve kendi Kürtlerinden kanaat önderleri, akil adamlar gibi yapay muhataplarla, (muhtemelen HDP de dâhil) gerçek muhatapların devre dışı edildiği yeni bir süreç başlatılacaktır. En önemlisi de bu politika veya yeni muhataplar süreci Kürt Ulusal Hareketi ve ulusuna karşı acımasız savaş saldırganlığına paralel olarak yürütülecektir.

İkinci bir olasılık olarak, bu sürecin Öcalan eksenli bir diyalog-uzlaşma-görüşme süreci olarak gelişmesi de mümkündür. Eğer süreç bu zeminde, Öcalan ile diyalog temelinde gelişir ise, HDP’nin belli bir biçimde dizayn edilerek sürece dâhil edilmesi de olasıdır. Bu ikinci olasılığı mümkün kılan durum, Öcalan ile görüşme sürecinin açılmış olması ve belediyenin Kürtçe tabelasının tekrar asılması yaklaşımlarında belli ipuçlarına sahip iken, esasta da iktidarın savaş girdabında zorlanıyor olmasının ağır sonuçları ve darbe girişimi sonrası yaşanan zayıflamanın basıncının sonucudur. İçinde güvenilir bir zemine sahip olmayan, zorunlu ve istenerek yapılan tasfiyelerle doğan boşluğun devlet-iktidar kurumlarında yarattığı zayıflık, Rusya ile anlaşmanın bir faturası olarak IŞİD ile savaşa zorunlu olarak sürülmesi ve bunun etkileri ve elbette bütün bu aleyhteki durumda Kürt Ulusal Hareketi gibi büyük bir güçle savaşmak durumunda olması gibi şartlara sahip olan iktidarın, sinsi politikalar temelinde geçici ve tasfiye amaçlı da olsa Öcalan üzerinden bir süreci başlatması rahatlaması için duyduğu ihtiyaçtır, bu zeminde yen bir süreç başlaması kendi çıkarlarına dönük ”akıllıca” bir politikadır. Ancak bu ikinci olasılığın zayıf olduğu açıktır, birinci olasılığın yürürlükte olduğu ise reel gerçektir.

Birinci olasılıkta kaybeden ve giderek zorlanacak olan Erdoğan/AKP iktidarıdır. Stratejik açıdan karlı çıkacak olan ise Kürt Ulusal Hareketi’dir. İkinci olasılıkta ise, durum esasta tam tersinedir. Yani, geçici bir yumuşama süreci söz konusu olsa da, taktiksel göreli bir kazanım elde edilse de stratejik-uzun vadede zararlı çıkacak olan Kürt Ulusal Hareketi, kazançlı çıkan ise Erdoğan/AKP güruhu olacaktır…

Bu söylediklerimiz Kürt ulusunun gerici savaş saldırganlığı altında kıyımdan geçirilmesinin sürdürülmesini isteme anlamına gelmez, gelmemektedir. Bilakis Kürt ulusunun bağımsızlık hakkı dâhil, tüm ulusal demokratik haklarının kayıtsız şartsız tanımasını isteme ve gerici savaş saldırganlığının mücadele ile göğüslenip püskürtülmesini istemek anlamına gelmektedir. Kürt ulusunun elde edeceği ileri bir statüye hayır demek değil, her hak ve ileri statüsünün savunulması ve ulusal direniş ve mücadelenin burjuva oyunlara-hilelere heba edilmemesini istemektir. Kürt Ulusal Hareketi’nin tek tek anlaşmalar siyasetini benimseyip genel anlaşmalar stratejisini benimseyerek ulusal demokratik haklarından ve giderek bağımsızlık hakkından ödün vermemesi anlamına gelmektedir. Aldatmaca, oyalama ve hilelere düşmemesi, hak ve taleplerinden öteye kendisine ait olan haklardan geri adım atmayarak demokratik-devrimci duruşunu sürdürmesi anlamına gelmektedir. Kısacası işaret etmek istediğimiz şey, Kürt Ulusal Hareketi’nin yeni bir oyuna düşmemesi ve eşit demokratik şartlarda bir anlaşmadan yana tavrını koymasını istemektir. Seçilmiş milletvekillerinin yargılanıp tutuklanması, seçilmiş belediye başkanlarının görevden almaları, tutuklanıp hapsedilmesi saldırıları şahsında Kürt ulusa iradesine karşı gerçekleştirilen ırkçı faşist darbeyi ve yaşadığı soykırımcı katliamları kabul etmeyerek direniş ve mücadele hakkını kullanmasını isteyecektir. Ve nihayet Kürt Ulusal Hareketi’nin, kendisine dayatılan ve dayatılacak olan teslimiyet ve kölece yaşamı kabul etmemesi, ödediği ağır bedeller üzerine ve gerektiğinde bir o kadar daha ağır bedel ödeme pahasına ulusal bağımsızlık ve onurlu özgür yaşam hakkını geri almada kararlı duruşunu sürdürmesini istemektir!

Kürt Ulusal Hareketi belli bir süreçtir politik duruş ve pratik politika açısından olumlu devrimci bir hat izlemektedir. Bu olumlu süreç devrimci sınıf hareketiyle ittifaklar, güç ve eylem birlikleri temelinde olumlu ilişki ve gelişmelere de tanıklık yapmaktadır. HBDH bu sürecin öne çıkan devrimci kazanımı durumundadır. Bunun geliştirilerek milli baskı ve kıyım politikaları temelinde Türk hâkim sınıflarına karşı mücadele, anti-emperyalist ve anti-faşist mücadele cephesi içeriğiyle daha kapsayıcı olarak yaygınlaştırılması ihtiyaçtır. Dolayısıyla örgütsel güç yetersizlikleri barındıran sınıf hareketinin bu süreçte daha etkin rol oynaması gerekmektedir. Sınıf mücadelesi ve sosyalizm perspektifinin daha etkin olarak hayata geçirilmesi zaruridir. Bunun için devrimci sınıf hareketinin süreç karşısındaki görev ve yükümlülüklerini pratik politikada yerine getirmek üzere güçlerini geliştirmesi zorunludur. Aynı zamanda Kürt Ulusal Hareketi’ne karşı yaklaşımları ile ulusal sorun konusundaki yaklaşımlarını daha gerçekçi, objektif ve bilimsel zemine oturtması şarttır.

Süreç karşı-devrimin azgın saldırı ve gerici saldırganlığına açık ağır bir süreç olmakla birlikte, sınıf hareketinin gelişmesine de uygun koşullar barındırmaktadır. Hâkim sınıfların içinde bulunduğu kaotik şartlar ve siyasi kriz süreci devrim lehine değerlendirilerek devrimci kazanımların geliştirilmesi ve hâkim sınıfların geriletilmesi için uygundur. Sorun devrimci sınıf hareketinin kuvvetlerini toparlayıp siyasi güç olarak süreçte alacağı yer ve pozisyona bağlıdır.

http://www.halkingunlugu.org/

adhk tarafından

Yeni Köleleştirme Saldırısı TTIB ve CETA’ye Dur Demek İçin Frankfurt’ta Binlerce İnsan Yürüdü

Eylül 18, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

1Frankfurt (18-09-2016) Emperyalist-kapitalist dünya gericiliğinin başta işçi ve emekçiler olmak üzere tüm halklara, çevreye, doğaya yeni saldırı ve köleleştirme saldırısının ifadesi olan TTIB ve CETA yasalarına karşı Almanya’da yapılan karı protesto eylemlerinden biride Frankfurt’ta yapıldı.

Çok sayıda parti,örgüt, sendika, dernek ve kitle örgütünün çağrısıyla Frankfurt Opernplatz meydanında  toplanlan binlerce kişi burada TTIB ve CETA yasalarını teşhir eden konuşmalar yaptıktan sonra yürüyüşe geçti.

Uzun bir yürüyüş istikameti boyunca renkli görsel pankart ve dövizler ve sloganlar aracılığıyla TTIB ve CETA yasalarına dur diyen binlerce insan tekrardan opernplatz meydanına gelerek burada eylmi miting şekilde tekrardan sürdürdü. Yaklaşık 40 bin kişinin katıldığı eylem sakşam saatlerine kadar sürdürüldükten sonra olaysız sona erdi.

34

adhk tarafından

TTIB ve CETA’ya karşı Köln’de onbinlerce kişi alanlara çıktı

Eylül 18, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

1TTIB (Trans Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı) ve CETA (AB – Kanada Serbest Ticaret Antlaşması)’ya karşı, 17 Eylül’de Almanya’nın Köln şehrinde gerçekleştirilen miting ve yürüyüşte onbinlerce kişi sokağa çıktı

Köln (18-09-2016 ) Emperyalist-kapitalist dünya gericiliğinin işçi ve emekçilere ve dünya halklarına karşı yeni saldırı konseptlerinden olan TTIB (Trans Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı) ve CETA (AB – Kanada Serbest Ticaret Antlaşması)’ya karşı tepkilerini göstermek ve sözkonusu ortaklık ve antlaşmaları durdurmak amacıyla 17 Eylül Cumartesi günü, Almanya’nın 7 merkezinde eşzamanlı olarak gerçekleştirilen protesto eylemlerinden biri de, yaklaşık 55.0000 kişinin katıldığı bir miting ve yürüyüşle Köln’de gerçekleştirildi.

MLPD, Ver-Di, Die Linke, Greenpeace, Rote Aktion, Kommunistischer Aufbau,  Revolutionärer Jugendbund gibi sol, sosyalist, anti-kapitalist, demokrat parti ve kurumlar ile ekoloji hareketleri gibi birçok farklı kesimlerden katılımın olduğu protesto eylemlerine, Almanya merkezli yaptığı bir açıklamayla katılım çağrısı yapan Almanya Demokratik Haklar Federasyonu-ADHF  ise, “TTIB ve CETA’ya Son-Kapitalizm Öldürüyor” pankartıyla katılırken, ATİF, AGİF, BİR-KAR, SYM, YDG, ADKH, Joung Struggle gibi Türkiye-Kuzey Kürdistan kökenli sol-sosyalist kurumlar da geniş katılım gösterdi.

Saat 12:00’de toplanma alanı olan Deutzer Werft alanında başlayan mitingde, çeşitli partiler ve kurumlar tarafından, tamamen daha fazla kâr odaklı olan TTIB ve CETA’nın işçiler, emekçiler ve ezilenler için ne anlama geldiğine, işçi ve emekçilerin kazanılmış haklarını gerileteceğine, bu gibi çokuluslu ortaklıkların insan emeğinin sömürüsündeki boyutlarının yanında, doğa açısından da ne tür sonuçlar doğuracağına dair konuşmalar yapılırken, böylesi örgütlü eylemlerle, sonuçlandırılması planlanan antlaşmaların durdurulabilmesi için mücadelede ısrar çağrıları yapıldı. Mitingin ardından Deutz Köprüsü’nden şehir merkezine doğru yürüyüşe geçilerek, şehir içerisinde iki saat boyunca gerçekleştirilen yürüyüşün ardından saat 16:00’da yeniden başangıç alanına dönülerek kapanış mitingi gerçekleştirildi. Miting ve yürüyüş boyunca kapitalizm karşıtı sloganlar atılarak konuşmalar yapılırken, konuya dair bilgilendirici ve etkileyici görseller ve etkinlikler de dikkat çekti.

Aynı gün Frankfurt, Berlin, Hamburg, Leipzig, München ve Stuttgart şehirlerinde de yapılan eylemlere Almanya genelinde toplam yaklaşık  320.000 eylemcinin katıldığı belirtildi.

AB’nin ABD ve Kanada ile en geç yıl sonuna kadar imzalamayı planladığı ve tekellere muazzam kâr ve talan olanakları sunan bu işbirliği antlaşmaları, işçi ve emekçiler için ise daha fazla baskı, sömürü, yoksullaşma ve sosyal yıkımın dayatılmasıyla, mücadelelerle kazanılmış haklarının geriletilmesi anlamına gelmekte.

2341

 

adhk tarafından

Hamburg TTIB ve CETA’ya hayır demek için sokaklardaydı

Eylül 18, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

1Hamburg (18-09-2016) Almanya Hamburg da TTİB (Trans Atlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı) ve CETA (AB – Kanada Serbest Ticaret Antlaşması)  larına karşı  Sendikalar, sivil toplum örgütleri ve birçok yerli ve göçmen devrimci demokrat, örgütlerinde çağrısını yapıp desteklediği bir yürüyüş gerçekleştirildi

Hamburg Rathaus belediyesinin önünde başlayan yürüyüşe  ADHK Hamburg örgütlülüğü de içerisinde olduğu Anti Empreylist blok ile  birlikte Almanca ”kahrolsun Emperyalizm, Yaşasın direnen halkların isyanı”  sloganı yazılı pankart ile yürüdü .Yürüyüş örgütleme komittesinin verdiği bilgiye göre 65 bin kişinin katıldığı yürüyüşde TTİP ve CETA  Antlaşmalarına Hayır!

Emperyalist Yıkım Projelerine Hayır!Yaşasın Enternasyonalist Mücadele! Sloganları atıldı. Hamburg Rathaus belediyesinin önünde başlayan yürüyüşe  tekrar hamburg belediyesi önünde sonlandırıldı.

23

adhk tarafından

Savcı, DHF ve MKP üyeliğini bir tuttu!

Eylül 17, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

adana-iddianame-tamamlandiAdana’da DHF üyelerine yönelik gerçekleştirilen baskınların ardından savcının başlattığı soruşturmada iddianame tamamlandı Savcı DHF’yi terörize etmeye çalışarak DHF üyeliği ile MKP üyeliğini bir tuttu!

HABER MERKEZİ (17-09-2016) – Adana’da DHF üyelerine yönelik gerçekleştirilen baskınların ardından savcının başlattığı soruşturmada iddianame tamamlandı. Savcı DHF’yi terörize etmeye çalışarak DHF üyeliği ile MKP üyeliğini bir tuttu!

Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) üye ve taraftarlarına yönelik 13 Temmuz’da Adana merkezli polis baskınları düzenlenmiş, 2’si yaşı 18’den küçük, 5 kişi tutuklanmıştı.

Adana Cumhuriyet Başsavcılığı ise başlattığı soruşturmada 7 kişi hakkında silahlı terör örgütü üyesi olmak”, “silahlı terör örgütü propagandası yapmak” ve “silahlı terör örgütü adına suç işlemek” suçlamalarıyla iddianamede hazırlandı.

Demokratik eylemler suç sayıldı

Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen Cumhuriyet Savcısı Atilla Rahimi tarafından hazırlanan 8 sayfalık iddianamede, 7 kişinin katıldıkları demokratik eylemler “suç” sayıldı. İddianamede, Demokratik Gençlik Hareketi (DGH), Demokratik Kadın Hareketi (DKH) ve Çukurova Demokratik Haklar Derneği’nin (ÇDHD) “MKP’nin propagandasını yapmak ve faaliyetlerini yürütmek” amacıyla kurulduğunu ileri sürüldü, ve demokratik mücadele yürüten kurumları terörize etti.

İddianamede 1 Mayıs bildirisi, Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya anması, Newroz ve kentte yapılan demokratik eylemler suç olarak değerlendirildi.

Davanın ilk duruşması 2 Kasım’da görülecek.

http://www.halkingunlugu.org/

adhk tarafından

HDP Altınörs’ün tutuklanmasını kınadı

Eylül 16, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

hdp-parti-logosu-orginal-haliHDP MYK, yazılı bir açıklama yaparak Eş Başkan Yardımcısı Alp Altınörs’ün tutuklanmasını kınadı ve Altınörs’ün bir an önce serbest bırakılmasını istedi

HABER MERKEZİ (16-09-2016) – HDP MYK, yazılı bir açıklama yaparak Eş Başkan Yardımcısı Alp Altınörs’ün tutuklanmasını kınadı ve Altınörs’ün bir an önce serbest bırakılmasını istedi

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK), yaptığı açıklamada, “Failleri ortaya çıkarılmamış ve her geçen gün ortaya çıkan belgelerle devlet içinden destek alınarak yapıldığı ihtimali gittikçe kuvvetlenen 10 Ekim Ankara Katliamı’nın esas sorumlularının yargılanması gerekirken, bu yapılmamaktadır. Bunun yerine bu katliamda yaşamını yitiren yurttaşlarımızın cenazelerine katılan siyasetçilerin yargılanması, 10 Ekim Ankara saldırısının bir türlü aydınlatılmaması, Meclis’te konuya ilişkin araştırma komisyonu kurulmasına ilişkin önergelerin AKP oylarıyla reddedilmesi, mesnetsiz iddialar ve uydurma gerekçelerle Alp Altınörs’ün tutuklanmasına konu edilen gizli tanığın çok bilinen bir zihniyetten üretildiğini göstermektedir.” dedi.

Kararı kınayan HDP, “Demokratik siyasetimizin merkezinde her zaman halk olacaktır. Halka rağmen siyaset yapanlar, halktan aldığı yetkileri hukuksuzca kullananlar yargı önüne çıkana kadar bizler mücadelemize kesintisizce devam edeceğiz. Bu haksız ve hukuksuz tutuklamanın bir an önce sonlandırılarak, bu yanlıştan dönülmesini bekliyoruz” dedi.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da Altınörs’ün tutuklanmasına, Twitter hesabından tepki göstererek, “Alp Altınörs başı dik, onurlu bir devrimcidir. Hırsız değil, alçak değil, halk düşmanı katil değil onurumuzdur” dedi.

http://www.halkingunlugu.org/

adhk tarafından

Sivil darbe altındaki siyasi süreç ve proleter devrimci yaklaşım

Eylül 16, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

kaypakkayaresimsonHiçbir tereddütte yer yok ki, güç, olanak ve yeteneğimiz oranında faşizme ve sivil darbeye karşı her türlü devrimci eylem, direniş ve savaş pratiğinde olmalıyız Hatta bir parça serüvenci de olmalıyız Dayatılan tasfiye, teslimiyet ve yok etme yönelimi centilmen mücadelelerle göğüslenip karşılanamaz Gerici zorun anladığı dil devrimci zordur En önemlisi de devrimci eylem ve silahlı mücadele zorunluluğu keyfi ya da duygusal değil, bilakis nesnel durum ve somut şartlardan doğan bir gereksinimdir. Bu nedenle, ağır bedellerle karşılaşma, darbelenme ve gerektiğinde ölümü göğüsleme pahasına çok yönlü devrimci direniş ve eylem, silahlı mücadele ve savaş pratiğine göstermekte tereddüt edilemez, edilmemelidir. Tavır, basit bir düello mantığıyla hareket etme ya da kahramanlık sergileme değil, faşizme karşı meşru doğal direniş çerçevesinde halkın ve devrimin savunulması görevinin yerine getirilmesi, tarihsel sorumluluk ve devrimci duruşun militan nitelikte ortaya konulmasıdır. Faşizme karşı direniş ve mücadele onursal bir sorun, ikilem tanımaz bir görev ve ertelenemez bir haktır

HABER MERKEZİ (16.09.2016)-Takip edilmesi zor ve amiyane değimle ”baş döndürücü” hızda siyasi gelişmeler sürecinden geçmekteyiz. ”Paralelci” askeri darbe girişimi, iktidarın bu darbeyi manivela ve gerekçe ederek peydahladığı sivil faşist darbe, OAHL kararı, Kanun Hükmünde Kararnameler, yüzbinlerle ifade edilen kamu çalışanı, ordu mensupları ve hakimden savcıya kadar hemen her kurumda personel, bürokrata varan büyük tasfiye dalgası, HDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasından sonra mahkemelere ifadeye çağrılması, yıllardır görüşmeleri kesilen Öcalan’a bayram görüşünün yaptırılması, onlarca belediyeye-Kürt belediyelere kayyum atanması, işgüzar kayyumun Kürtçe belediye tabelasını indirip Türkçe tabela asması ve taze İçişleri Bakanı’nın “Kürtçe bizlerin dilidir” diyerek Kütçe tabelayı geri astırması, Rusya ile ciddi derecede sorunlu olan ilişkilerin düzeltilmesi, sınır ötesi hareket olarak Suriye veya Batı Kürdistan topraklarının işgal edilmesi(Türk askerinin Cerablus’a girmesi) şeklindeki gelişmeler bu baş döndürücü hıza sahip siyasi sürecin öne çıkan belli başlı gelişmeleridir…

Bu siyasi hengâmede siyasi iktidarın kendisine dönük askeri darbe girişiminden türettiği sivil faşist darbesi burjuva cepheden esen tüm gelişmelere renk ve yön veren ana kaynak durumundadır. Tüm tehdit ve tehlike bu sivil darbenin faşist yönelim ve muhtevasında öbeklenmektedir. Açık faşizm dönemlerine has uygulamaları geride bırakırcasına kapsamlı ve ağır baskı ve saldırı süreci yürütülmektedir. Bu süreç içten içe toplumsal gerilimi had safhaya çıkarmakta, devrim tabanını sertleştirmektedir. Öyle ki, yedeklenen burjuva muhalefet bile durumun vahametini idrak ederek(MHP’yi saymazsak) tez elden pozisyonunu değiştirme çabasına girdi. MHP yedek lastik pozisyonunu (iç muhalefet sorunları karşısında iktidarın desteğini almak için) ısrarla sürdürmeye devam etmektedir. Ki, iktidarın faşist baskı ve uygulamaları esasta Kürt ulusuna dönük ağırlık gösterdiği için MHP faşist kimliğine uygun olarak da iktidarın bu yöneliminde mutabık olmaktadır. Erdoğan/AKP güruhu şuursuz saldırganlık ve faşist baskı şampiyonu olarak açık faşizmin kalesi, çelişkinin ana halkası, devrim ve halkın baş düşmanı durumundadır. Aynı karakteriyle milli zulüm ve tekçi-ırkçı Türk milliyetçiliğinin etkin odağı, imha-inkâr politikalarını soykırımcı katliamlara taşıyan amansız Kürt düşmanlığının kıdemli temsilcisi durumundadır. Bütün bu değerlendirmelerimiz bugün uygulanan politika ve saldırılarla somutlanmakta, her bakımdan çıplak birer gerçek olarak gözler önündedir…

Faşist baskı ve saldırganlığın açık faşizm olarak yürütüldüğünü uzun uzadıya açıklamak veya ispat etmeye çalışmak gereksiz olup, salt teorik laf gevezeliğiyle tavır tutum almak yeterince anlamlı değildir. Zira çıplak gerçekler her şeyi söylemekte, hâkim sınıflar da inkâr ve örtünmeye gerek duymadan bunu alenen kabul ve itiraf etmektedirler. Sözün bittiği yer denen mihenke gelinmiş, katıksız biçimde eylem demidir. Tek eylem biçimiyle mücadele cephesini daraltmadan her türden devrimci meşruiyete sahip eylem ve mücadeleye başvurulmalı, en geniş kitlelerin harekete geçirilerek kitlelerin devrimci pratiği geliştirilmelidir. Çünkü sürece dair değerlendirmeler ispata yer bırakmayacak kadar doygunluğa ulaşmış, yapılan değerlendirmeler objektif gerçeği yeterince ve yalın biçimde ortaya koymuştur. O halde şimdinin sorunu bu sürecin nasıl göğüslenmesi gerektiğine ilişkin tartışmaların somut pratik siyasetlerdeki karşılığının ne olması gerektiği üzerinde yoğunlaşmak olmalıdır. Kim haklı kim haksız, kim hatalı kim eksik minvalinde hiçbir tartışmanın yeri yoktur artık. Dayatılan darbe, açık faşizm altında yaşamın nasıl sürdürülebileceği ve elbette bu faşist saldırganlığın nasıl bertaraf edileceğinin pratik görevlerini konuşmanın zamanıdır.

Darbe veya faşizm teorik münakaşa ve entelektüel lafazanlık ya da söz düellolarıyla engellenip püskürtülemez. Aydın, demokrat ve entelektüel cephe mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak elbette değerlidir fakat bugün mücadele pratik sahada anlam kazanmakta, davranış mecrasına girmiş bulunmaktadır ki, aydın ve entelektüel cephe de bu mecrada taraf almak durumundadır. Saflar net ve bıçak sırtı kadar kesin, tutum ve davranış dili yaşamsal önemde gelip kapıya dayanmıştır. Tercih hakkı ak ile kara arasındaki ayrım kadar berrak biçimde saptanmış, kıyım algısıyla köpüren faşist pervasızlık tarafından mülahaza safhası hepten ortadan kaldırılmıştır… Halk kitleleri ve ulus iradesini hoyratça ayaklar altına alıp darbe yapmaktan sakınmayan mevcut faşist diktatörlük devrimci eylem ve savaştan başka bir hakka yer bırakmamıştır. Baskıya karşı devrimci direniş, faşizme karşı silahlı devrimci savaş ve mücadele, faşist iktidar ve tek adam sultasına karşı her millet ve milliyetten proletarya ve halk kitlelerinin direnişi-ayaklanma hareketi, milli baskı, zulüm ve kırıma karşı ezilen bağımlı ulus ve azınlıkların başkaldırısı ve son tahlilde tüm savaşımın sınıfsal perspektifle sosyalizm uğruna Sosyalist Halk Savaşı siperlerinde birleştirilmesi tek doğru devrimci yol ve görevdir. Buradan benmerkezci ya da dar grupçu kaygılarla hareket edip siyasi süreçte ittifak edilecek güçlere dayatmalarda bulunarak ittifak ve ortak mücadelelerden uzak durma sonucu çıkarılamaz, çıkarılmamalıdır. Bilakis, bütün aydın, ilerici, demokratik, devrimci ve sosyalist güç ve bireylerle demokratik şartlarda olmak kaydıyla ve somut siyasi sürecin ihtiyaçları temelinde çeşitli biçimlerde ortak mücadelelere açık olmalı, bunu teşvik etmeliyiz. Süreç devrimci cephenin genişletilmesini dayatırken, devrimci savaşın büyütülmesini ihtiyaç olarak ortaya koymaktadır…

Hiçbir tereddütte yer yok ki, güç, olanak ve yeteneğimiz oranında faşizme ve sivil darbeye karşı her türlü devrimci eylem, direniş ve savaş pratiğinde olmalıyız. Hatta bir parça serüvenci de olmalıyız. Dayatılan tasfiye, teslimiyet ve yok etme yönelimi centilmen mücadelelerle göğüslenip karşılanamaz. Gerici zorun anladığı dil devrimci zordur. En önemlisi de devrimci eylem ve silahlı mücadele zorunluluğu keyfi ya da duygusal değil, bilakis nesnel durum ve somut şartlardan doğan bir gereksinimdir. Bu nedenle, ağır bedellerle karşılaşma, darbelenme ve gerektiğinde ölümü göğüsleme pahasına çok yönlü devrimci direniş ve eylem, silahlı mücadele ve savaş pratiğine göstermekte tereddüt edilemez, edilmemelidir. Tavır, basit bir düello mantığıyla hareket etme ya da kahramanlık sergileme değil, faşizme karşı meşru doğal direniş çerçevesinde halkın ve devrimin savunulması görevinin yerine getirilmesi, tarihsel sorumluluk ve devrimci duruşun militan nitelikte ortaya konulmasıdır. Faşizme karşı direniş ve mücadele onursal bir sorun, ikilem tanımaz bir görev ve ertelenemez bir haktır.

Bütün bu görev ve sorumlulukların yerine getirilmesi ve sözde değil gerçekte bir devrimci savaş ve silahlı eylemin ortaya koyulabilmesi için, bu pratiğin ön zorunlu şartı ve bağlaşığı olan devrimci örgüt-örgütlenme gücünün militan çizgide inşa edilerek söz konusu görevlerin yerine getirilmesine cevap verecek hale getirilmesi şarttır. Aksi halde lafazanlığı aşıp gerçek devrimci pratiğin sahibi olamayız. Söz hakkına sahip bir taraf hiç olamayız. Savaşmak için savaşma kapasitesine sahip bir örgütsel güç ve niteliğe sahip olmak zorunludur. Aynı zamanda böylesi bir örgütsel güç ve niteliği karşılayan militan kişiliklere, kadro ve savaşçı potansiyele sahip olmak gereklidir. Bunlar yaratılmadan büyük bir savaş yürütmekten söz etmek devrimci ciddiyetten yoksundur. Savaş kapasitesine sahip olmadan ve savaş yürütme düzeyinde askeri düzeyde yeterlilik taşıyan bir örgüt ve örgütlenme gücüne sahip olmadan söz konusu devrimci eylem ve silahlı mücadelenin gerçek bir savaş boyutunda ortaya konulması tasavvur edilemez. O halde ivedilikle bu örgütsel gücün nicel ve nitel olarak inşa edilmesine eğilmeli, stratejik bir yönelimle hareket etmeyi benimsemeliyiz.

Vurgulayalım ki, dikkat çektiğimiz bu sorun temel bir sorundur ve küçümsenmeyecek kadar devrimci savaşın sergilenmesini mümkün kılan bir görevdir. Dolayısıyla yukarıda dikkat çektiğimiz bu ihtiyaç veya görev asla devrimci eylem ve silahlı mücadelede tereddütsüzce yer alma pratiğine girme tavrından geri adım veya onu esneten bir yaklaşım ya da bilinç değildir. Tersine, etkin devrimci mücadele ve silahlı eylemin ortaya konulması için yerine getirilmesi gereken zorunlu devrimci göreve işaret etmektir. Özcesi, nicelik ve nitelik bağlamında inşa edilmesi ihtiyaç olan bu görev yerine getirilirken, bu göreve koşut biçimde devrimci eylem ve silahlı mücadele pratiği de yürütülmelidir. İki görevi yürütülmesi hem mümkündür, hem de zorunludur. Sosyalistler olarak bugün karşı karşıya olduğumuz tablo ve bu tablo karşısındaki yükümlülüklerimiz özetle bunlardır.

http://www.halkingunlugu.org/