adhk tarafından

ADHK; Efrin için alanlara çıkalım

Şubat 23, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Katliamlar karşısında sessiz kalmayalım, öfkemizi sokağa, alanlara taşımaya çağırıyoruz

ADHK (23-02-2018) Rojava’nın Efrin kantonuna yönelik bu gece gerçekleştirilen hava saldırısında çoğunluğunun kadın ve çocuklardan olmak üzere kitlesel katliam gerçekleştirildi. Afrin’deki direnişi desteklemek için, Cizre ve Fırat bölgelerinden Efrine ulaşmaya çalışan kitleye Faşist Türk devleti, emperyalistlerin destegiyle kitle katliamı gerçekleştirdi. Yine Türk savaş uçaklarının şuan Efrin merkezini bombaladığı gelen bilgiler arasında.

35 Gündür emperyalistlerin ve onların uşağı Faşist Türk devletine karşı kahramanca direnen Efrin halkının bu haklı ve meşru direnişi, tank, top ve savaş uçaklarıyla yok edilmek isteniyor. Türk devleti aldığı yenilgiyi hazmedemiyerek, sivil katlamlar gerçekleştirmektedir.

Katliamlar karşısında sessiz kalmayalım, öfkemizi sokağa, alanlara taşımaya çağırıyoruz. Tüm ADHK ve  bileşenleri başta olmak üzere şuan bölgelerde eylem koordinasyonları tarafından düzenlenecek olan eylemlere aktif olarak katılmaya çağırıyoruz. Gün Efrini sahiplenme, Faşist Türk devletinin katliamlarına karşı durma günüdür.

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu)

adhk tarafından

Halkevlerine Baskın onlarca gözaltı!

Şubat 22, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Ankara’da Halkevlerine yönelik yapılan baskınlarda aralarından Halkevleri eş genel başkanı Dilşat Aktaş’ında bulunduğu onlarca kişi gözaltına alındı Gözaltı gerekçesinin sosyal medyada yapılan Efrin paylaşımlaırnın olduğu belirtiliyor Halkevleri bir açıklama yaparak baskın ve gözaltıları protesto etti

HABER MERKEZİ (22.02.2018)- Erdoğan/AKP iktidarını devrimci, ilerici ve demokratik toplumsal muhalefete yönelik saldırganlığı pervasız bir biçimde devam ediyor. Bu peravsız saldırganlığa bir yenisi bu sabah Anakara’da eklendi. Ankara’da Halkevlerine yönelik yapılan baskınlarda aralarında Halkevleri eş genel başkanı Dilşat Aktaş’ında bulunduğu onlarca kişi gözaltına alındı. Yapılan baskın ve gözaltıların gerekçesi olarak ise sosyal medyadaki Efrin paylaşımlarının olduğu belirtiliyor.

Gözaltına alınanların isimleri şöyle; 29 Ocak’ta Halkevleri Olağanüstü Genel Kurulu’nda Eş Genel Başkanı seçilen Dilşat Aktaş ile Halkevleri üyeleri Ali İmam Aydoğan, Gülşah Öztürk, Sedat Çakmak, Furkan Bircan, Necla Duran, Durak Soyaslan ve Öğrenci Kolektifleri’nden Tankut Serttaş ve Meziyet Yıldız. Ayrıca polisin elinde 17 kişilik gözaltı listesinin olduğu gelen bilgiler arasıdna.

Halkevleri’nden açıklama!

Halkevlerine yönelik yapılan baskın ve gözaltılara dair Halkevleri bir açıklama yayınladı. Yapılan açıklamayı öneminden dolayı olduğu gibi yayınlıyoruz

“Halkevleri memlekettir, memleketi susturamazsınız”

Bu sabah saatlerinde Ankara’da Halkevleri Eş Genel Başkanımız Dilşat Aktaş ve çok sayıda üyemiz polis operasyonu ile gözaltına alındı.

Antalya’da Merkez Yürütme Kurulu üyemiz Kutay Meriç’in tutuklanmasının ardından Halkevleri olarak sözümüzü sokakta söyledik: “Talimat memleketi susturma talimatıdır. Halkevleri memlekettir, memleketi susturamazsınız”. Tekrarlıyoruz: Susturamayacaksınız!

Halkevleri, bu halka ait 86 yıllık onurlu bir tarih ve gelecektir. Bu halk ne tarihini savunmaktan ne de geleceğini kendi elleri ile kurmaktan vazgeçecek!

Halkevleri, bu memleketin tüm ilerici birikiminin, düşünceyle, sanatla, kültürle yarattığı aydınlanma değerleri; halkın yüzlerce yıllık tebaadan yurttaşlığa geçiş mücadelesidir. Bu halk yarattığı hiçbir zenginlikten vazgeçmeyecek, kimsenin kulu olmayacak!

Halkevleri, eğitimden sağlığa, barınmadan enerjiye halkın hakları, insanca yaşam mücadelesi, ülkenin dört bir yanında doğanın ve kentlerin korunması mücadelesidir. Bu halk haklarını savunmaktan, doğasını, yaşamını korumaktan vazgeçmeyecek!

Halkevleri, kadınların özgür ve eşitlik mücadelesi, çocukların özgürce yaşama ve mutluluk hakkının savunulmasıdır. Kadınlar kimseye itaat etmeyecek, bu halk çocuklarının mutluluğunu, güvenliğini canı pahasına koruyacaktır!

Halkevleri, laiklik, eşitlik, özgürlük ve barıştır! Kimsenin kuşkusu olmasın bu halk yeni bir ülkeyi bu değerler etrafında kuracaktır.

Halkevleri, 1950’nin baskı rejiminin, 12 Mart faşizminin, 12 Eylül faşizminin hedefi oldu, dimdik ayakta kaldı. Çünkü Halkevleri halktır, memlekettir!

Halkevleri susmaz, memleket susmaz!

Halkın Günlügü

adhk tarafından

Ahmet Zeki Çimen yoldaş (Proleter)’ın anısı mücadelemize ışık tutuyor!

Şubat 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

AHMET ZEKİ ÇİMEN (PROLETER) YOLDAŞ; (01-12-1940 / 17-02-1993) aramızdan ayrılışının 25’inci YILINDA ANILARIYLA YAŞIYOR, YAŞAYACAK!

Mustafa Çalışkan (21-02-2018) Bedenen aramızdan ayrılan yoldaşları anımsamak, anmak ve yazmak, gelecek nesillere örnek olması bakımından önemli ve bir o kadar gerekli. Çünkü; kaypakkaya geleneğimizin ve devrimci mücadelenin geçmişinde, bu yoldaşların KATKILARI VE BÜYÜK EMEKLERİ YATIYOR !

İşte bunlardan biri de Proleter yoldaştır. Giresun da doğan Ahmet Zeki yoldaşın ailesi bir süre sonra Zonguldak’ta yaşamak üzere göç ederler. ilk gençlik yılları ve eğitim süreci Zonguldak’ta geçer ve okulu öğretmen olarak bitirir. Öğretmen olan Proleter, Almanya’ya geldiği 1965 yılından, ölüm tarihine kadar bir işçi olarak çalıştı ve üretimden hiç kopmadı. Proleter adı ve nitelemesi ona verilen bir lütuf değildi. Aksine üretim de ve devrimci çalışmalarla geçen yaşamı örnekti. O halka ve devrime karşı sorumluluklarını eksiksiz yerine getiren gerçek bir PROLETER Dİ!  O, Kaypakkaya geleneğinin önemli bir kadrosu, değeri ve emektarıydı. Onu anarak, ondan öğrenmek bir elzem. Hemde benim için, onun öğrencisi olarak, onu anlatmak bir Onur dur…

NE KADAR YAŞADIĞINIZ DEĞİL, YAŞAMINIZA NELERİ SIĞDIRA BİLDİĞİNİZ ÖNEMLİ!

Proleter yoldaş genç yaşta başlayarak yaşamına çok şeyler sığdırdı.

Kendi kaleminden okuyalım:

“Aşağı yukarı 68’den bu yana sol hareketle dirsek teması içindeyim.

Çok çocuklu bir işçi ailesinden gelmem hasebiyla çevremdeki zenginlere karşı kıskançlık ve bilinçsiz bir kinle büyüdüm. O sıralar liseye giden öğrenciler arasında Nazım’ın bazı şiirleri teksir edilen kâğıtlardan okunuyordu. Aralarında tanrının varlığı yokluğu tartışması –yüzeysel de olsa– ateşli bir tartışma olarak yürüyordu. Bu bende evimizdeki tutucu yapıyla çelişmelerin yavaş da olsa su yüzüne çıkmasını beraberinde getiriyordu. Onbeş yaşıma geldiğimde allahsız olup çıkmıştık. Pederim beni defalarca afaroz ederek, adımı “Hristo” olarak değiştirmem gerektiğini bile söylemişti. Bir defasında iyi laf eden birini bulup getirerek “tanrısızlığın kötülüğü” konusunda özel telkin seansı bile ayarladı zavallı… Heyhat, direnmemi kıramadılar.

Delikanlılık döneminde ülkenin fakirliği konusunda düşünceler filizlenmeye başladı. DP iktidarının son yıllarında ateşli bir CHP’ci olup çıktım. Bu dönem yüksek öğrenim gençliğinin hareketleri beni reformist yöne doğru çekmeye başladı. 27 Mayıs darbesinde darbecileri haklı görüp destekliyordum.

O sıralarda askere alınarak güneydoğuya tayin edildim. Kürtlerin acınacak durumunu görünce onlara “neden bu devlete isyan etmiyorlar?” diye kızmaya bile başladım. Eğitimden geçtiğimiz günlerde yedeksubay öğretmenlerin tertiplediği bir yürüyüşü haber alan tugay komutanının birliğe “alçaklar, vatan hainleri, komünistler” diye bağırması, gayet haklı ve maaşların azlığıyla ilgili bir yürüyüşe paşaların tahammülsüzlüğünü gösteriyor ve bende “hak istemek komünistlikse, ben komünistim arkadaş” düşüncelerinin gelişmesine yol açıyordu. O komutanın sözleri komünizme olan ilgimi oldukça arttırdı diyebilirim. Cumhuriyet’te çıkan kimi yazıları, bu arada Çetin Altan’ı daha başka türlü, bir tiryakiliğe varan bir iştiha ile incelemem o döneme rastlar. Vietnam savaşının getirdikleri beni iyice sola çekmeye başladı. Yavaş bir tarzda o yıllarda ortaya çıkan TİP’in görüşlerini benimsiyordum.

1965 yılında işci olarak yurtdışına çıktım. Almanya’ya gittim. Büyük bir firmada çalışmaya başladım. Maksadım bir kitapçı dükkânı açacak kadar bir sermayeyi biriktirebilmekti. Olmadı. Birahanelerde, sohbetlerimizde sosyalizmin meziyetlerini ileri saydığım kişilere anlatarak oyalanıyordum. Deniz Kavukçuoğlu ile tanışıp diğer birkaç arkadaşla Türkiyeli Devrimciler Halk Ocağı’nı kurana dek ‘çalışmam’ ve gelişmem işte böyle oldu. Aydınlık dergisi etrafında kolları sıvadık.”(1)

Proleter; CHP, TİP, TİİKP (Aydınlık) serüveninden sonra Yurt dışında, 1974 yılında TKP/ML ile tanışır. Adı geçen yazıda yine kaleminden okuyalım;

“TİİKP’de olduğumdan, İK’nın görüşlerini öğrenir öğrenmez, TKP/ML saflarında yerimizi alarak bilhassa Sıksaç’ın marifetiyle den den içinde likidatörlüğe başladık. (Burda Prol’ün yine kendine has ironisiyle, ‘Sıksaç’ dediği, geçenlerde yitirdiğimiz ‘Kel’imiz Ali Yavuz Çengeloğlu’dur. O sözü geçen dönemde Prol’ün çalıştığı bölgede faaliyet yürütüyordu.) Meğer çoğunluk da bizim gibi düşünüyormuş. Şafakçıların hesabını görmek zor olmadı.” “1975–1978 arasında, TKP/ML’in bölgesel döneminde yurtdışında önemli görevler üstlendi. Birinci Konferans ertesinde, TKP/ML içinde YD Bölge örgütünde, en üst kademede yer aldı. ” (adı geçen yazı) Proleter askerlik yıllarında komutanların “komünizm düşmanlığı”karşısında komünizme sempatizanlığı başlar.Yine askeriye de “Kürt düşmanlığı” karşında Kürt Ulusunu savunur. Adım adım CHP,TİP den koparak TİİKP üzerinden devrimci düşüncelerle tanışır ve TİİKP -TKP/ML Ayrışmaşında ,TKP/ML saflarında yer alarak,yönetici kademelerde görev alır. Tabiki böylece Hayalindeki “kitabcı dükkanı” da güme gitmişti. Hayali,umudu ve varlığı sosyalizm, komünizm ve TKP/ML olmuştu. Öyle ki en ağır koşullarda görev üstlenerek… 12 Eylül askeri faşist cuntanın en ağır koşullarında Dersim de yapılan TKP/ML nin 2.Konferansına üç yurtdışı delegesinden biri olarak seçilir. Ve hiç tereddüt etmeden 2.Konferansa katılır. İkinci konferans sonrası, bugün talihsiz ve anlamsız bulduğum ayrışma da Bolşevik Partizan saflarında yer alır. Proleter, sosyalizm ve komünizm ideallerine inanan gerçek bir dava adamıydı.

ESAS VE TALİ İLİŞKİSİNDE ESAS VE TEMEL YÖNLERİ ÖNE ÇIKARILARAK Onu anmak, ondan öğrenmekle olur….. “Proleterin üç ayırt edici özelliği, devrimci çalışmalara damgasını vurdu”, tespitinde bulunsak hiçde abartı olmayacaktır. Birincisi; iyi bir örgütçü, İkincisi; iyi bir kitle adamı… yani”kitlelerden kitlelere ” çizgisine sahip oluşu. Üçüncüsü; iyi bir sevk ve idare kabiliyeti yani… iyi bir yönetici. Kitlelere hitap tarzı. Onların anlayacağı dilden sade, öz ve ikna edici…Sohbetleri hoş ve neşe doluydu. Bu sohbetleri O, demokratik kurum da örgütlenmenin bir aracı olarak görürdü. Örgüt, sevk ve idare de disiplinli davranır, bizim gibi gençleri hep ön plana çıkararak ders ve deneyim sahibi olmamızı ısrarla sağlardı. Buna somut bir örnek; o yıllarda bugün anlam sız ve yanlış bulduğum Komkar gecesini işgal eyleminde bir arkadaşımız tutuklandı. Kurumumuzda toplanıp, durum değerlenmesi yaparak bildiri çıkaracağız. Pro kalemi eline aldı 2-3 saat geçti bildiri yok. “yav pro bildiri ne oldu” dediğimde, ” bre hemşerim sen yaz.” deyince, “Ben yazamam, hiç yazmadım ki”dedim. Israrı üzerine yazdım. Bildirinin sonunda ki  ……  arkadaşımız derhal serbest bırakılsın ! sloganına yönelik “bre hemşerim niye derhal? dize sordu. Bende “işte derhal, fazla yatmasın diye ” yanıtladım. Buna tebessümle gülmüştü. Ve bir kaç düzeltme yaparak bildirimi onaylamıştı. Aslında o gün ben ilk bildirimi yazmıştım. Yani beni bildiri yazmaya teşvik etmişti. Yine o dönemde, Parti bütün organlarda SBKP-B, ÇKP, AEP, Parti tarihleri, Stalinin Kadrolar politikası üzerine eserler okunarak özetleniyordu. Bana da Stalinin kadro politikası düştü. Okudum ve özetini notlar halinde organa sundum. Tabiki birşeyin altını özel olarak çizmiştim. Stalin’in “dünya halklarının şerefine yoldaşlar” sözünün.O dönem alkol yasaktı ve kurumumuzda yılbaşı yaklaşıyordu ve alkol talep edenler vardı. Ben organ da Stalinin kadro politikasının özetini detaylı bir şekilde sundum. Sunumum beğenilmişti. Pro gündemi kapatmak isterken, ben araya girerek, ‘Pro yş bir sorun daha var’ diyerek, Stalin den o alıntıyı okudum. Bak, Stalin dünya halklarının şerefine, diyor. ‘O zaman bizde yılbaşında alkol verelim’… önerime ısrarla karşı çıktı. Ama uzun tartışmadan sonra herkese sadece bir bardak şarap da anlaşmıştık ve böylece yasağı delmiştik.

Bu ve benzer anıları çoğaltmak mümkün. Sadece çarpıcı ve o günkü durumumuzu ifade ettiği, bakımından manidar buldum. Ama herşeye rağmen Pro’muzu kırmazdık. Kıramazdık ki.Onun sıcaklığı,hele o bıyık altında gülüşü, duruşu ve sevecenliği bunun önüne geçerdi. Proleter yoldaş gerçekten de bir halk adamı olduğu kadar, iyi bir örgüt adamıydı. Örgüte sonsuz bir güven azmiyle çalışarak bizlere güven veriyordu. Onun SOSYALİZM VE KOMUNİZM UĞRUNA yaşamı, mücedelesi ve fedakarlığını hiç unutmadık, unutmayacağız.

Bu anlatıyı Sinan Demirci yoldaşın sözleri ile noktalayalım ; “Büyük inancın, bağlılığın, fedakarlığın, kararlılığın ve bilincin bu gösterişsiz simgesi, Proleter Ahmet Zeki Çimen bundan 25 yıl önce bir kalp krizi sonucu aramızdan sonsuzluğa ayrıldı. Sosyalizm mücadelemize büyük emekler vermiş, birçok arkadaşımızın yetişmesine önayak olmuş mütevazi ve nüktedan bir yoldaşı bu 25. ölüm yıldönümünde saygı ve özlemle anıyoruz.”

Not:Ahmet Zeki Çimen’in(Proleter) Mezarı Merkez ZONGULDAK Inağzı  mezarlığında BULUNMAKTADIR. Yolu Zonguldak’a düşen dostlar bir karanfille ziyarette bulunmak isterler belki de… Mustafa Çalışkan 19.02.2017

(1) (Kaynak:  BP’nın Ahmet Zeki Çimen (Proleter)in kendisi ile ilgili verdiği yazı -16.2.2003 Proleter 10.yıl anmasın da ‘Herşeye rağmen’ dergisi açılış

simurg-news.com

adhk tarafından

KCDK-E’den 24 Şubat Efrin eylemlerine çağrı

Şubat 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

KCDK-E açıklamasında, 24 Şubat’ta başta enternasyonalistlerin öncülüğünde Paris’te yapılacak yürüyüş olmak üzere, pek çok merkezde düzenlenecek eylemlere, sonuç alana kadar katılım çağrısı yapıldı

HABER MERKEZİ (21-02-2018) Avrupa Demokratik Kürt Toplum Kongresi (KCDK-E) Eş Başkanlık Divanı, işgalci saldırılara karşı görkemli direniş sergileyen Efrîn’e desteğin yükseltilmesi çağrısında bulundu.

Yazılı açıklama yapan KCDK-E, Efrîn’de sivil katliamının da direnişin de sürdüğüne dikkat çekerek, ‘3 saatte işlerini bitireceğiz’ diyen diktatör Erdoğan ve çetelerinin hesaplarının tutmadığını vurguladı.

‘SEFERBERLİK RUHU İLE EYLEMLERE KATILALIM’

Açıklamada şunlar da kaydedildi:

“Savaş ağırlaştıkça bedelleri de ağırlaşmaktadır. Her gün onlarca kadın, çocuk şehit düşmekte, ya da sakat kalmaktadır. Bu nedenle Avrupa Efrîn’i sahiplenme eylemlerimizin daha da kuvvetlendirilerek ve zenginleştirilerek kıyamet koparacak düzeye ulaşması gerekmektedir. Kürt halkının tümden soykırımdan geçirilmeye çalışıldığı böylesi bir momentte seferberlik ruhu ile çalışarak, tüm dünyayı ayağa kaldırmalıyız.

Efrîn’i sahiplenme direnişini, uluslararası kurumları ve etkin merkezleri harekete geçirme sürecine evirmek zorundayız. Bir aylık süreçteki direnişimiz önemli gelişmeler yaratmış olsa da, direnişi şimdi de tümden sonuç alma mücadelesine dönüştürmek zorundayız. Bu nedenle tüm gücümüzü seferber ederek sonuç alma mücadelesini başlatmalıyız.

‘SAHİPLENME KOMİTELERİ OLUŞTURALIM’

Yaşadığımız her yerde Efrîn’i sahiplenme komiteleri oluşturularak mücadele büyütülmelidir. Ortak ve kolektif bir çalışma sürdürülerek dayanışma ruhu geliştirilmelidir. Yine Avrupa halklarından oluşacak dayanışma grupları ve değişik organizasyonlar hızla örgütlenmelidir.

‘EYLEMLERE KATILMAMAK SOYKIRIMI ONAYLAMAKTIR’

Gün onurumuzu, özgürlüğümüzü, insanlığımızı koruma günüdür. Kürt halkının varlığına kastedildiği bugünlerde ‘yoruldum’, ‘zaman bulamadık’, ‘yol uzak’, ‘yağmur yağdı’ demek soykırımı onaylamak, varlığımıza kastedilmesine onay vermek olacaktır.

Aklımızda, ruhumuzda, düşüncemizde Efrîn’deki bombardıman altındaki çocuk, kadın ve yaşlılar olmalıdır. Ne iş, ne günlük yaşam, ne okul, hiçbir şey soykırımı durdurmaktan ve varlığınıza kastedilmesinden daha önemli olamaz.

Efrîn’de zafere ulaşana kadar durmak, yorulmak, sıradan sorunlarla uğraşmak yok; bunun dışında bir gündemle uğraşmak hepimize haramdır!”

ALMAN HÜKÛMETİNE TEPKİ

AKP ile kirli pazarlıklar yapan Alman hükûmetine de tepki gösterilen açıklamada, “En küçük bir tereddüt göstermeden yasaklara ve kriminalizasyona karşı mücadele edeceğiz” vurgusunda bulunuldu.

‘SONUÇ ALANA KADAR…’

Açıklamada, 24 Şubat’ta başta enternasyonalistlerin öncülüğünde Paris’te yapılacak yürüyüş olmak üzere, Düsseldorf, Dortmund, Stuttgart, Freiburg, Nürnberg, Münih, Mannhaim-Darmstad, Sarbürchen, Frankfurt, Hannover, Saksen, Kassel, Hamburg, Bremen, Oldenburg, Kiel, Berlin, Stockholm, Borlengi, Göteborg, Malmö, Oslo, Danimark, Finlandiya, Viyana, Graz, Linz, İngiltere, Arnhem, İsviçre, Belçika, Hollanda, İtalya, Japonya, Kanada, Avustralya, İskoçya, İrlanda, Yunanistan ve Kıbrıs’ta pek çok merkezde düzenlenecek eylemlere, sonuç alana kadar katılım çağrısı yapıldı.

ANF

adhk tarafından

Katırlar tutuksuz yargılanacak

Şubat 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Şırnak’ın Uludere ilçesinde gözaltına alınan katırlarla ilgili yeni bir gelişme yaşandı

HABER MERKEZİ- (21-02-2018) Uluderede askerler tarafından gözaltına alınan katırlar “şartlı” bırakıldı Katırların “İşlemleri daha bitmedi İşlemler bitmeden katırlar satılmasın” şartı ile sahibine teslim edildiği öğrenildi.

Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Yemişli (Mêrgeh) köyünde, geçtiğimiz haftalarda C.A. adlı yurttaşa ait 4 katıra, üzerinde kaçak sigara olduğu gerekçesiyle köyde bulunan karakol tarafından el konulmuş ve katırları almak isteyen kişilere, “Katırlar şu an gözaltında. İşlemleri sürüyor. İşlemleri bittikten sonra Uludere Savcılığı’na sevk edilecek” yanıtı verilmişti.

SATILMAMASI ŞARTI İLE TESLİM EDİLDİ

Mezopotamya Ajansı (MA) tarafından konunun gündeme getirilmesi ardından, katırlar dün sahibine teslim edildi. Askerlerin, “Katırların işlemleri daha bitmedi. İşlemler bitmeden katırlar satılmasın” şartı ile katırları sahibine teslim ettiği öğrenildi.

Haberin yayınlanması ardından, HDP Şırnak Milletvekili Aycan İrmez, konuyu Meclis’e taşımış İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya, “Gözaltına alınan katırların sorguları hangi aşamadadır?” diye sormuştu.

Artı Gerçek

adhk tarafından

Binlerce asker yetmedi: Efrin’e 11 otobüs JÖH

Şubat 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Efrin işgal girişimine katılmak üzere Amed’den Efrin’e 11 otobüs JÖH birliği gönderildi

Haber Merkezi (21-02-2018) Efrin’de kayıplar büyüdükçe, sevkiyatlarda her gün devam ediyor. Bu kez Amed’den 11 otobüs JÖH Efrin’e gönderildi.

JÖH birliklerinin Efrin kent merkezine yapılacak olan saldırılara katılacağı belirtildi.

adhk tarafından

ATİK: Mücadelemiz devam edecek

Şubat 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

ATİK, Almanya’da tutsak ATİK’lilerden dördünün serbest bırakılmasına ilişkin yazılı bir açıklama yaptı

ATİK (21-02-2018) Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK) 19 Şubat’ta serbest bırakılan Banu Büyükavcı, Musa Demir, Sami Solmaz ve Sinan Aydın için yazılı bir açıklama yaptı.

Açıklamasında ATİK, kararı kazanım olarak gördüğünü belirterek, “Mehmet Yesilçalı’nın serbest bırakılmasından sonra tekrarlanan bu kısmi zafer, yeniden kanıtlamıştır ki; avukatların etkili savunma stratejisine bağlı olarak sürekli dillendirdikleri ‘’tutsakların derhal serbest bırakılması’’ yönlü meşru talepleri kamuoyunda yükselen destekle buluşmuştur. Ayrıca Alman eleştirel basınında son zamanlarda tutsaklar lehine sıkça çıkmaya başlayan olumlu yorumlar, savcılığın iddialarına yönelik eleştirel haberler ve uluslararası kamuoyunun özgürlük eksenli yükselen meşru ve demokratik talepleri mahkeme heyetinin son kararında, belli ki etkili olmuştur.” ifadelerine yer verildi.

ATİK ayrıca politik tutsakların özgürlük ve dayanışma eylemlerinde desteklerini esirgemeyen tüm kurum ve şahıslara teşekkür etti.

Mücadelemiz devam edecek

5 devrimci tutsağın hala Almanya hapishanelerinde olduğunu aktaran ATİK, “Müslüm Elma, Erhan Aktürk, Haydar Bern, Deniz Pektaş ve Seyit Ali Uğur da özgürlüklerine kavuşana ve bu hukuksuz dava düşene dek enternasyonal dayanışma mücadelemiz de sürecektir.” dedi.

ATİK açıklamasında son olarak, TKP/ML davası tutsakları ve tüm politik tutsakların serbest bırakılmasını, 129 a ve b yasalarının iptalini ve Alman Hükümeti ve Adalet Bakanlığı’nın yargılama talimatı yetkisinin iptal edilmesini talep etti.

adhk tarafından

ADHF 38. Kongresini 24 Mart’ta gerçekleştirecek

Şubat 20, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

ADHF (Almanya Demokratik Haklar Federasyonu), 38’inci Kongresini 24 Mart 2018 Cumartesi günü Ludwigsburg Kültür Merkezinde gerçekleştirecek

ÇAĞRI!

İşçiler, emekçiler!

Almanya Demokratik Haklar Federasyonu (ADHF) olarak, gezegenimizde yaşanan çok önemli tarihsel koşullarda 38. Konğremizi gerçekleştiriyoruz.

Bugün dünyamızın başta işçi sınıfı ve ezilen halkları ve yaşadığımız gezegenin tüm canlıları,sınırsız ve dizginsiz sömürü, talan ve ve yağma politikalarıyla, dünyamızı ve insanlığı kasıp kavuran,yangın yerine çeviren, Ortadoğu’yu delik-deşik edip kan gölüne çeviren emperyalist-kapitalist sistemin ykıcı, tahrip edici ve kıyıcı politikalarıyla kaşıkarşıya.

Bu saldırılar hayatın her alanında ve cephesinde çok yönlü, çok kapsamlı ve her geçen gün daha da derinleşerek; ideolojik, politik, askeri ve kültürel tüm alanlarda devam ediyor.

Yaşadığımız Almanya ve genelde Avrupa’da; ekonomik, demokratik, sosyal ve siyasal haklarımıza yönelik bütünlüklü ve koordineli saldırılar gerçekleştirilirken, buna parelel olarak, iç faşistleşme, ırkçı-faşist parti ve örgütlerin de her geçen gün gelişip güçlendiğini, bu güçlerin özellikle biz yabancı ve göçmenleri hedef tahtasına oturtuğunu görüyoruz.

Yine Alman emperyalistlerinin ve Merkel hükümetinin, faşist Türk devleti ve bugünkü temsilcisi Erdoğan-AKP nin en basit ve sıradan insani ve demokratik hakları dahi rafa kaldırdığı, coğrafyayı açık bir cezaevine çevirdiği, Afrin’de halkın üzerine bomba ve ölüm yağdırdığı bir devletle nasıl da kirli ve derin ilişkilere sahip olduklarını görüyoruz.

İşte, dünya mülkiyetçi egemenlik sisteminin tüm bu sömürücü, talancı ve vurguncu politikalarına, barbar, kıyıcı ve katliamcı politikalarına karşı; baskının ve sömürünün olmadığı, halkların eşit ve özgür yaşadığı, insanlığın kurtuluşunun sosyalizimde olduğunun altını çizen, bunu bayraklaştıran, dolayısuyla bu temelde tüm işçi ve emekçileri örgütlenmeye ve geleceğine sahp çıkmaya çağıran ve davet eden bir kongreyi siz değerli dost ve yoldaşlarımız, devrimci-demokratik, sosyalist kurumlarla, düşünce, öneri ve katkılarınızla gerçekleştirmek istiyoruz. Bu davet bizim!

Kahrolsun emperyalist-kapitalist dünya gericiliği!

Alman emperyalist politikalarına, sömürüye, ırkçı ve faşist örgürlemelere karşı mücadeleyi yükselt!

İşgalci faşist Türk devleti Afrin’den defol!

Yaşasın Halkların Kardeşliği!

Tarih ve Yer:

Tarih: 24 Mart Cumartesi 2018

Saat: 14:00

Yer : Demokratischhes Kulturzentrum

Wilhelm str.46/ 71638 Ludwigsburg

ADHF (Almanya Demokratik Haklar Federasyonu)

adhk tarafından

Mulhouse’da TTE dayatması ve Efrin işgali paneli yapıldı

Şubat 20, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Tek Tip Elbise ve faşist Türk devletinin, Efrin işgaline karşı; Mulhouse‘ta düzenlenen panele ilgi büyüktü

Mulhouse (20-02-2018) Panele Avukat Ahmet Cihan katıldı Pazar günü saat: 14’te Mulhouse ACOTF derneğinde başlayan panel, açılış konuşması ve saygı duruşuyla başladı

Daha sonra söz alan Avukat Ahmet CİHAN ise, Ceza İnfaz Rejimi, Ceza evlerinin dünü ve bugünü üzerinde durdu Avukat Ahmet CİHAN; Ceza İnfaz Rejimi, bireyin haklarını merkeze alan bir düşünce ile değil, devletin “gücünü” hissettirmeyi esas alan bir düşüncenin ürünüdür, belirlemesinde bulunarak, devamla: Fatih Kararnamesi ile başlayan Cumhuriyet Döneminde devam eden, bugün daha görünür hale gelen yönetim kültürü, Ceza İnfaz rejimine doğrudan yansımaktadır. Bu kültür, Ceza İnfaz kurumlarında bulunan kişilerin eğitim ile topluma kazandırılmaları yerine, tecrit etme, hücre hapsi verme, yaşamsal ihtiyaçlarından yoksun bırakma, dayak, korkutma, sindirme, dışarısı ile ilişkisini kesme vb.dir. 1996 yılında, Ceza İnfaz kurumlarındaki baskılara karşı ölüm orucuna başlayan siyasi hükümlü-tutuklulardan 12 si hayatını kaybetti. 2000 yılında ise, 1, 2 ve 3 kişilik odaları bulunan F Tipi Ceza İnfaz Kurumlarının ve Cezaevlerinde keyfi uygulamaların kaldırılması yönünde taleplerle ölüm orucuna başlayan hükümlü ve tutuklulara 19-22 aralık 2000 yılında dönemin hükümeti tarafından müdahale edilmiş, 32 hükümlü-tutuklu yaşamını yitirmiş, yüzlercesi yaralanmış ve sakat kalmıştır. İnsan Haklarına aykırı olması nedeniyle büyük tepkiler alan F Tipi Ceza İnfaz Kurumları ise kapatılmadığı gibi, bugün sayıları 14’e çıkmıştır.

Bugün de Ceza İnfaz Kurumlarında yaşan keyfi uygulamalar devam ediyor. Bu uygulamaların yanında, Tek Tip Elbise uygulaması da yeniden gündeme gelmiştir. Tek Tip Elbise, 24 Aralık 2017 tarihinde yayınlanan 676 sayılı KHK ile getirilmiştir, ancak uygulama yönetmeliğinin çıkarılmaması nedeniyle henüz uygulanmamıştır. Geçmişte Tek Tip Elbise uygulamasının büyük tepkiler ile karşılaşmış olması nedeniyle bir süre beklemeye alınmış olabilir, ama, bu durum uygulamaya geçilmeyeceği anlamına gelmemektedir. Cezaevlerine yapılan ziyaretler, İHD gözlemleri bugün de yaygın bir şekilde keyfi uygulamalar, dayak,falaka, yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanmaması, kötü koşullar nedeniyle hastalıkların yayılması, hastaların zamanında tedavi edilmemesi, %96 ağır özür raporlarına rağmen tahliye edilmemeleri, vb. gibi uygulamalar yaşanmaktadır, diyerek herkesin yaşanan bu keyfi uygulamalara karşı duyarlı olması gerektiğini söyledi. Soru, konuşmalar ve cevaplardan sonra panel sonuçlandı.

adhk tarafından

Mücadelenin büyümesi güçlenmekten ve kitlelerle birleşmekten geçer!

Şubat 20, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Devrim ile karşı-devrim arasında düşman lehine olan taktik güç dengesini devrim lehine çevirmenin birden çok daha fazla görevi ve yol-yöntemi vardır Fakat bütün bu unsurların içinde temel halka/merkezi görev olarak rol oynayan unsur diğerleri üzerinde etki yaparak belirleyici rol oynar Kuşkusuz ki, merkezi görevin diğer görevlerle beslenmesi, desteklenmesi ve son tahlilde bütünlüklü-birleşik-merkezileşmiş bir mücadele pratiğinin sergilenmesi gerekir Merkezi halka kaçırılmadan, tüm zincirin tutulması, zincirin bütün halkalarının merkezi halka ekseninde uyumlu bir şekilde birleştirilmesi doğru yaklaşımdır

HABER MERKEZİ(19.02.2018)-Düşmanın bizlerden güçlü olmasının belki de en önemli nedenlerinden biri, onun bizlerden daha da örgütlü olması, daha büyük-güçlü örgüt makinesine, yani devlet denilen baskı örgütüne sahip olmasıdır. Ki, bu avantajı ona başka avantajlar da sağlayarak güç üstünlüğünü pekiştirmesine yol açar-açmaktadır. Düşmanın gücünden, avantaj ve üstünlüğünden bahsederken, bütün bunların taktiksel-örgütsel kategoride ifade edildiğini, stratejik manada ise taktiksel-örgütsel durumun tam tersine güç dengesinin düşmanın aleyhine, devrimin ise lehine olduğunu belirtmek gerekir. Doğrunun yarısını ifade edip diğer yarısını ifade etmemek, eğer doğrunun bilinçli olarak çarpıtılması değilse, bütünlüklü bakış açısından mahrum tek yanlı öznelciliktir. Kendimizi de dâhil etmek üzere, örgütlü devrimci hareketi kasteden ifadeyle, bizlerin pratik sorun ve politikalarda çoğu kez bütünlüklü bakış açısını temsil edemeyip tek yanlı yaklaşımlara düştüğümüzü samimiyetle söylemeliyiz. Hatalarımızla mücadele etmeden düşmanla gerektiği gibi savaşamayız. Kendimizi ve zayıflıklarımızı masaya yatırıp aşmak üzere münakaşa etmemiz bilimsel tutumdur. Bilim dürüst ve objektiftir, gerçekler karşısında çıplaktır.

Devrim ile karşı-devrim arasında düşman lehine olan taktik güç dengesini devrim lehine çevirmenin birden çok daha fazla görevi ve yol-yöntemi vardır. Fakat bütün bu unsurların içinde temel halka/merkezi görev olarak rol oynayan unsur diğerleri üzerinde etki yaparak belirleyici rol oynar. Kuşkusuz ki, merkezi görevin diğer görevlerle beslenmesi, desteklenmesi ve son tahlilde bütünlüklü-birleşik-merkezileşmiş bir mücadele pratiğinin sergilenmesi gerekir. Merkezi halka kaçırılmadan, tüm zincirin tutulması, zincirin bütün halkalarının merkezi halka ekseninde uyumlu bir şekilde birleştirilmesi doğru yaklaşımdır.

Kitleleri kazanmayan bir hareketin zafer kazanması tasavvur edilemez. Düşman devlet gibi devasa baskı aracına sahip olarak ve/veya bu düzeyde örgütlü olarak, bizler karşısında büyük bir avantaj ve taktik üstünlüğe sahiptir. Bizler siyasi iktidar mücadelesini devrimle sonuçlandıramazsak bir devlete de sahip olamayız. Dolayısıyla düşmanla taktik güç dengesini kendi lehimize çevirmek devrimden önce mümkün değildir diye düşünülebilir. Bu düşünce bir anlamda doğruyken, bir anlamda da doğru değildir. Doğruluğu şuradadır; devrimden önce genellikle taktik güç dengesi düşman lehine seyreder. Devrim veya devrim aşamasına gelindiğinde bu denge devrim lehine bir eğilime girer. Ancak genel olarak devrim öncesi şartlarda taktik güç dengesinin düşman lehine seyrettiği esasen doğrudur. Düşüncenin doğru olmayan yanı ise şudur; devlet gibi devasa baskı aracı elinizde de olsa, şayet kitleleri örgütlememiş, tarafınıza çekip siyasi hedefleriniz doğrultusunda sürükleyemiyor iseniz, devlet aygıtının elinizde olması yetmez. Devlet aygıtı size önemli bir avantaj sağlar, taktiksel üstünlük bakımında lehinize büyük bir koşul yaratır vb vs…  Fakat devlet aygıtıyla elde ettiğiniz bu avantaj ve taktiksel güç üstünlüğü, asla ve asla kitleleri örgütleyip onlarla birleşen ve onları siyasi hedefler doğrultusunda harekete geçirerek ayağa kaldıran bir avantaj ve güç üstünlüğüyle kıyaslanamaz.Özcesi, kitleleri örgütleyerek onlarla birleşmek ve onları birleştirmek, kuşkusuz ki bu kitleleri devrim doğrultusunda ayağa kaldırarak harekete geçirme yeteneği göstermek, bu kitlelere önderlik yapma durumunda olmak, devlet aygıtının sağladığı güç dahil olmak üzere, bütün güçlerden çok daha büyük bir güçtür. Yenilmez olan tek güç kitlelerin gücüdür. Ondandır ki, gerçek kahramanlar kitlelerdir, tarihi yazan kitleler-kitlelerin siyasi eylemidir.  Buraya bir ek yapmak gerektir ki, bu kitlelerin Komünist bir önderlik altında olması, bu önderliğin ideoloji ve bilimde MLM nitel düzeyi yakalamış olması, bu önderlik altında bir cephenin yaratılması, aynı önderlik altında bir ordunun olması-ordu örgütlenmesine sahip olması, devrim eylemini devrimci zor ilkesine uygun gerçekleştirmesi veya bu ilkeyi benimsemesi gibi stratejik ihtiyaç ve özellikler, kitlelerin örgütlenip birleştirilmesi veya kitlelerin oynadığı bu tarihsel rolde olası gerekenlerdir. Yani, kitlelerin örgütlenmesi belirleyici bir unsurdur ama kitlelerin Komünist önderlik ve çizgi altında örgütlenmesi şarttır vb vs…

Kanıt ve delil oluşturmaya gerek yok ki, örgütlenmek, örgütlenmeyi büyütmek ve geniş kitleleri harekete geçirme düzeyinde örgütleyip birleştirmek her devrimin olmazsa olmaz görevi ve atlanamaz yoludur. Bahsini ettiğimiz örgütlenmenin gerçekleştirilmesi şüphesiz ki bu eylemi yürütecek olan bir örgütle mümkündür. Örgüt olmaksızın kast edilen örgütlenmeden söz etmek gülünç düzeyde boş bir laftır. Örgütün nitelikli yeterli örgütlü güç ve bileşene sahip olması da aynı zeminde şarttır. Kadroların tayin edici rolü buradan gelir. Eğer söz konusu örgüt, örgütlenmeyi gerçekleştirecek olan gerekli kadro ve militana sahip değilse, salt örgütün olması kendiliğinden yeterli bir öğe değildir.

İlerlemenin temeli kendi güçlerimiz ve dinamiklerimizle birleşmeyi sağlamaktan geçer!

Her şeyden önce, bahis konusu örgütün kendisini örgütlemesi, ideolojik-siyasi açıdan sağlam nitelikli bir örgüt olarak tesis olması ve yanı sıra örgütsel olarak kendi dinamikleriyle/güçleriyle mümkün olan en geniş ölçekte birleşmesi şarttır. Özellikle kendi dinamikleriyle birleşme düzeyinde geniş ve büyük bir örgütlenmenin oluşturulmasında son derece zayıf kalındığı açıktır. Bu kabahatimizi görüp doğru orantılı olarak değiştiremez isek güçlü bir örgüt oluşturmamız mümkün olmayacaktır. Bu anlamda kitleleri birleştirme görevinde de başarılı olamayız. Kendi güç ve dinamiklerini örgütlemeyi becermeyen bir örgütün geniş kitleleri örgütlemesi düşünülemez.

O halde önemli bir kabahat olan kendi tabanımızla, gücümüzle, dinamiklerimizle birleşmeyi sağlamamız ilerlemeye doğru atacağımız gelişme adımlarındandır.

‘’Geleneğimizle’’ bağı olmuş, tarihimizin parçası olan ve tarihsel mücadelemizde emeği ve katkısı olan fakat mevcut durumda, ister o sebeple ister bu sebeple atıl-örgütsüz kalan son derece büyük ve anlamlı bir yoldaş ‘’ordumuz’’ vardır. Bu yoldaşlarımızla-güçlerimizle uygun mekanizma, araç ve zeminlerde birleşmemiz görev olmakla birlikte büyük bir gelişme dinamizmidir. Bu konudaki kabahatimiz, mücadele tarihimiz boyunca sergilediğimiz sığ-sekter anlayış ve yaklaşımlarla bu yoldaşlarımızı dışlamakla büyüktür. Bunu telafi etmek hem yoldaşlarımıza karşı ‘’borcumuz’’-sorumluluğumuzdur hem de devrimin geliştirilmesine dönük örgütlenmenin görev ve gereğidir.

Bütün mesele ve görev kuşkusuz ki, bu kabahatin giderilmesi değildir. Ancak bu kabahatin düzeltilmesi, yani bu güç ve dinamiklerimizle birleşme konusunda atacağımız adım, diğer görevlerin yerine getirilmesinden nispeten daha kolay ve olanaklı olandır, daha kolay düzeltilebilir bir kusur(umuz) ve daha kolay yerine getirebileceğimiz bir görevdir. Bu anlamda önemsediğimiz bu görevin yerine getirilmesi asla küçümsenmemeli, en önemlisi de diğer devrimci görevlerle kıyaslanıp asli devrimci görevlerin ötelendiği eleştirisine vesile edilmemelidir. Tabi ki, devrim mücadelesinde çok daha büyük görevlerle ve bu görevlerin yürütülmesiyle karşı karşıyayız, yükümlüyüz. Ancak görevlerin adım-adım ve daha kolay yapılabilir olanlardan daha ağır olanlarına doğru bir ilerleme yolu benimsememiz doğru olanıdır. Dahası, devrim için, mücadelenin geliştirilip başarıya taşınması için güçlü bir örgüt-parti gereksiniminden söz edildiği yerde bu örgütün kendi güçleriyle birleşmesi hiç de hafife alınmayacak bir görevdir. Kuvvetleriyle birleşmeyen bir örgütün daha geniş kuvvetleri birleştirmesi ve bunlara önderlik yapması tasavvur edilemez. Devrim için parti-ordu-cephe gibi silahlar temel stratejik gereksinimler ise, bunların geliştirilmesinin yolu da kendi güçleriyle birleşip örgütlenmesinden geçtiği unutulamaz.

Bütün savaşlarda evrensel mi evrensel ve değişmeyen bir kural vardır; gücünü koruma/düşmanı yıpratarak yok etme! Bu kuralı sadece bir parçasıyla ele alırsak başarı değil, başarısızlığı döşeriz. Ama kuralı bütünlüklü olarak ele alır pratikleştirirsek başarı yolunu izleriz. Yani, evrensel ve değişmez savaş kuralının yalnızca ‘’gücünü koru’’ bölümünü alır, ‘’düşmanı yıpratarak yok et’’ bölümünü es geçersek başarısızlıktan kurtulamayız. Kuralın bütününü uygularsak kazanabileceğimiz başarıyı kazanırız…

Güçlerimizi korumak sadece askeri tedbir veya düşman saldırılarına karşı koruma olarak anlaşılamaz. Zira bazen izlediğimiz sığ-sekter politikalarla güçlerimizi dağıttığımız, yani korumayıp bilakis küçülttüğümüz doğrudur, bu inkâr edilemez bir gerçektir. Örgütün güçlenmesinin bir yolu da güçlerini muhafaza etme becerisini gösterebilmektir. Güçlü bir örgüt yaratmadan ve bu yolda bir ilerleme sağlanmadan düşmanı yıpratarak yok etme pratiği de istenilen-gerekli düzeyde sergilenemez. Düşmanla savaşta güçlerimizi muhafaza ederek geliştirmekten ve onlarla birleşmekten daha makul ve mantıklı bir yol olamaz.

Bütün bunlar düşmanla savaş sahasında diğer görevlerin zayıflatılması, göz ardı edilmesi anlamına gelmez. Tersine düşmanla savaşımın büyütülmesi kaygısı ve gayesi taşırlar. Belirttiğimiz gibi, düşmanla savaşımın büyütülmesinde daha büyük ve öncelikli görevler vardır ve bunlar esnetilip gevşetilmeden yerine getirilmek durumundadır. Düşmana karşı devrimci ilke ve hedeflere bağlı olarak her alanda dişe diş bir mücadele yürütmek varlık gerekçemizdir. Bundan stratejik-taktik olarak uzaklaşmamız ya da ödünde bulunmamız düşünülemez. Stratejinin içinde taktiklere başvurmamız ve taktik içinde taktik kullanmamız ise, doğrudan mücadelenin somut şartlara uygun olarak ele alınıp bilimsel zeminde biçimlendirilmesi gereğidir. Özellikle taktik siyaset ve reflekslerde, ilke ve amaçlara bağlılık dışında başka bir mutlak bağlayıcılık yoktur. ‘’Stratejik savunma’’ dönemi içinde taktik saldırıların esas olması, taktik saldırı dönemi içinde savunma taktiğinin kullanılması vb vs birbirine ters siyasetler değildir. Güçleri koruma taktiği içinde düşmana karşı mücadele görevlerinin yerine getirilmesi de aynı şeydir. Özellikle de güçleri koruma anlayışını yukarıda belirttiğimiz geniş çerçevede ele aldığımızda, güçlerin korunması anlayışının düşmana karşı mücadele görevlerini geri plana atma olmayıp, tersine geliştirme muhtevasına sahip olduğu tartışma götürmez biçimde ortadadır…

Şüphe duyulmaz ki, silahlı eylemin örgütleyici ve toparlayıcı özelliği vardır ve etkisi büyüktür. Silahlı eylem sadece silahlı düşmanla savaş kabiliyeti açısından değil, ya da sadece devrimin dayanması gereken zor ilkesinin benimsenmesi bakımından da değil, silahlı eylem aynı zamanda bu savaşın propaganda edilerek devrim örgütlenmesinin büyütülmesi açısından da önemi büyüktür. Ve eğer bir dizi görev ve çalışmayla yaratılan veya geliştirilen bir örgüt silahlı eylem ve mücadeleyi, silahlı görev ve örgütlenmeyi reddediyor ise, bu örgütün sınıflar mücadelesinde ciddiye alınması ve siyasi iktidar mücadelesini zafere taşıması olası değildir. Düşmanla devrimci zeminde mücadele etmeyen, düşman realitesi, siyasi niteliği ve sınıf karakterine uygun mücadele biçimlerini ön görüp uygulamayan bir örgütün ne gelişme olasılığı, ne de başarı olasılığı yoktur…

Proleter devrimci siyaset tek yanlılığı reddeder!

Meseleyi şöyle özetleyebiliriz; proleter devrimci siyaset ‘’at gözlükleriyle’’ görülemez. Yani, tek yanlı veya düz-bakış açısı proleter devrimci siyasete ait değildir. Tek yanlılık öznelciliktir. Bundan kurtulmak elzemdir. Son derece saygın, değerli ve savaşçılığına gıpta edilecek yoldaşlarımız, kadro ve önderlerimiz vardı. Bu yoldaşların partiye de devrime de büyük katkıları oldu. Hatta bu yoldaşların komünist doğrultuda sıçramalar yaratıp büyük miraslar bırakarak büyük roller oynadığı tartışmasız doğrudur. Ancak mesele bu kadarıyla sınırlı görülemez. Kahramanca mücadele ve eylem pratiklerinde ölümsüzleşen bu yoldaşların bugün yaşıyor olmalarının parti ve devrime sunacakları katkının ne kadar büyük olacağını, mücadelenin gelişmesinde ne büyük etkilerinin olacağını görmezden gelemeyiz. Bu yoldaşlar ölümsüzleşmeseydi-bugün yaşasaydı, mücadelenin ve partinin daha ileri düzeylerde olacağına kim karşı çıkabilir ki. Eğer  partimiz kadrolarını koruma siyasetinde çok daha ciddi pratik politikalar izleyip bahsini ettiğimiz yoldaşların en azından bir bölümünü korumuş olsaydı, ne bugün yaşadığımız sorun ve tartışmaları yaşardık, ne de örgütsel durum ve mücadele düzeyi açısından bugün bulunduğumuz yerde olurduk. Çok daha ileride, çok daha güçlü olacağımız kesindi. Ne ki, partimiz ve elbette kahramanca mücadeleler içinde ölümsüzleşen bu yoldaşlarımız da, tek yanlı düşünüp meseleyi uzun vadeli değil, anlık-güncel görevler ve savaş pratiği açısından ele aldılar. Nitekim son derece ağır kayıplarla partinin örgütsel tecrübe, birikim ve önderlik kabiliyeti bakımından gerilemesi-zayıflamasıyla yüz yüze geldik.

Tek yanlı bakış açısı(tek yanlılık) sadece bu örnekle sınırlı değil, mücadele metotları, örgüt ve örgütlenme biçimleri, teorik anlayış ve siyasetler açısından da aynı önemini korumaktadır. Silahlı eylemi savunan, demokratik çalışmalara burun bükebiliyor. Tersinden demokratik mücadele ve örgütlenmeleri savunanlar da silahlı mücadele karşısında aynı yaklaşıma girebiliyor. Öyle ki, demokratik kurum ve örgütlenmelerden, bu alan çalışmalarının öneminden bahsetmek, silahlı mücadele ve savaşın tasfiye edilmek istendiği şeklinde gülünç eleştirilere maruz kalabiliyor. Ya da silahlı mücadele ve örgütlenmenin öneminden bahsedildiğinde, demokratik mücadelenin yadsındığı algısı gelişebiliyor vb vs… Hâlbuki hepsini devrim mücadelesinin parçası olarak ele almak ve önem sırasına göre öncelikli ele almak, merkezi bir mücadele uyumu zemininde hepsini geliştirmek zorunludur. Devrimin veya mücadelenin biçimlerini vb karşı karşıya koyarak birini ya da ötekini reddetmek sadece mücadele ve örgütlenmeyi zayıflatmaya yarar. Bütün sorun, çalışmaların ekseni devrim kaygısına oturuyor mu, devrimci mücadeleye hizmet ediyor mu, etmiyor mu, ilke ve amaçlarla örtüşüyor mu, çatışıyor mu sorunudur.

Kürt mücadelesi, Efrin direniş savaşı kitlelerin örgütlenmesinin önemini yakıcı biçimde gözler önüne sererken, silahlı savaş ve silahlı ordunun da ne kadar hayati olduğunu ortaya koymaktadır.

Halkın Günlügü