adhk tarafından

MKP; ”46. Mücadele Yıldönümünde Partimizi Selamlıyoruz!”

Nisan 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Elimize e-posta yoluyla ulaşan habere göre, MKP-MK kuruluşunun 46’ncı yılını selamlayarak Partimizin MLM bilimsel ideoloji klavuzluğunda ağır şartlar altında omuzladığı uzun tarihsel mücadele sürecini, bu mücadelenin granit objeleri ve en anlamlı bedelleri olan ölümsüz kahramanlarını, bu kahramanların derin anlama boğduğu istikrarlı mücadele tarihini, bu zeminde olgunlaşan sistematik devrim ısrarı ve devrimci kararlılığını içeren bütün tarihsel yürüyüşünü Sosyalist Halk Savaşı coşkusuyla selamlıyoruz.” İfadelerine yer verdi. Açıklamayı haber değeri taşıdığından okuyucularımızla paylaşıyoruz

HABER MERKEZİ (21.04.2018) Elimize e-posta yoluyla ulaşan habere göre, MKP-MK kuruluşunun 46. yılını selamlayarak Partimizin MLM bilimsel ideoloji klavuzluğunda ağır şartlar altında omuzladığı uzun tarihsel mücadele sürecini, bu mücadelenin granit objeleri ve en anlamlı bedelleri olan ölümsüz kahramanlarını, bu kahramanların derin anlama boğduğu istikrarlı mücadele tarihini, bu zeminde olgunlaşan sistematik devrim ısrarı ve devrimci kararlılığını içeren bütün tarihsel yürüyüşünü Sosyalist Halk Savaşı coşkusuyla selamlıyoruz.” İfadelerine yer verdi. Açıklamayı haber değeri taşıdığından okuyucularımızla paylaşıyoruz.

MKP açıklaması şu şekilde; Partimiz, 24 Nisan 1972 yılında önderimiz Kaypakkaya yoldaş önderliğinde TKP(ML) ismiyle kuruldu. Enternasyonalist proletaryanın Türkiye-Kuzey Kürdistan kurmayı olarak kurulan partimiz, bu niteliğiyle Mustafa SUPHİ dönemi TKP’sinden 50 yıl sonra açılan yeni bir ufuk, çeşitli millet ve milliyetlerden halklarımız için büyük bir anlam ifade ediyordu.

Kaypakkaya yoldaşın önderliğinde kurulan Partimiz, ideolojik-siyasi-örgütsel-askeri çizgi sistematiği açısından Türkiye-Kuzey Kürdistan parçasında komünist partinin doğumu olarak anlamlı bir gelişmeydi. Partimizin kuruluşu ya da doğumu komünist mücadele bakımından anlamlı olduğu kadar, kurulduğu tarihsel şartlar ve özgün özellikler itibarıyla da birçok açıdan önemli bir tavırdır.

Partimizin doğumu büyük  ideolojik mücadeleler içinde ve sonrasında yaşanan ağır örgütsel şartların hüküm sürdüğü, büyük örgütsel sancıların bağrında sınırlı kadroyla gerçekleşti. Bu doğum, “bir kıvılcım bütün bozkırı tutuşturabili” aforizmasının  keskin bilincini taşıyan perspektifin berrak bir tarihsel adımıydı.

Partimizin doğumu büyük işçi direnişleri ve köylü hareketlerinin boyverdiği devrimci dalga ve durumun yükselen seyriyle birleşip gelişen öğrenci gençlik hareketinin büyük dinamizminde destek bulan toplumsal şartlarda gerçekleşti. Bu doğum, “bu çelik aldığı suyu unutmuyacak’’ bilge kararlılığın Komünist tavırla gerçekleştirdiği tarihsel çıkıştı.

Partimizin doğumu, çeşitli millet ve milliyetlerden Türkiye-Kuzey Kürdistan proletaryası ve halklarının kurtuluş ihtiyacı uğruna, bağımsızlık-halk demokrasisi-sosyalizm ve komünist toplum yürüyüşü perspektifiyle verilen siyasi iktidar mücadelesinin tarihsel bir meydan okuyuşu olarak gerçekleşti. Bu doğum, “biz Komünistler esasen kendi görüş ve fikirlerimizi saklama gereği duymayız” diyen cüretin burjuvaziyi yargılayan keskin sınıf tutumunu besleyen ihtilalci komünist belleğin yansımasıydı.

Nihayetinde partimizin doğumu, Maoizmin şafağı olarak dünya ölçeğinde devrimci dalgalanmaya yol açan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin coğrafyamız sınıf hareketi ve örgütlü devrimci ideolojik-siyasi nüfuzunun ürünü olarak gerçekleşti. Bu doğum, “Proleter Kültür Devrimi’nin ürünüyüz’’ kavrayışıyla MLM bilimsel ideolojinin evrensel niteliğini kuşanan enternasyonalist heyacan ve komünist olgunun siyasi yankısıydı…

Partimiz kuruluşundan itibaren bağrında taşıdığı komünist dinamiklerle coğrafyamız sınıflar mücadelesinde proletarya ve geniş halk kitleleri cephesinde tereddüt tanımayan bir siyasi savaş partisi olarak, silahlı mücadele kulvarında konumlandı. Reformist-revizyonist akımla arasına kalın çizgiler çekerek Halk Savaşı pratiği içinde kurulan partimiz, Sosyalist Halk Savaşı pratiğiyle ilerleyen kararlı tarihsel yürüyüşünü aynı rotada sürdürmektedir. “Parti silahlı mücadele içinde inşa edilecek” komutuyla biçimlendirdi Komünist mücadele serüvenini. Acımasız mücadele koşulları ve amansız kavgalar içinde pişerek sağlamlaştı,  bu amansızlıklar içinde ödediği ağır bedeller pahasına koruduğu devrim ısrarı ve iddiasıyla önemli bir saygınlık hak ederek kazandı.

Kurucu önderi Kaypakkaya başta olmak üzere, toplam beş genel sekreteri, onlarca önder kadrosu, yüzlerce üye ve savaşçısını yitiren Partimiz, bu ağır ve uzun mücadele tarihini MLM bilimi ışığında derinleşen büyük halk sevgisi, proletarya önderliğinde yoksul dünyanın kurtuluş davasına bağlılık zemininde dünden bugüne taşımıştır.

Partimiz en ağır şartlara karşın devrim ısrarında zerrece tereddüt yaşamamakta, silahlı mücadeleden ödün vermeyerek, zor ilkesine dayalı devrim savaşımını sürdürmektedir. Düşmanın katliamcı azgın saldırılarına her alanda göğüs gererek Sosyalist Halk Savaşı perspektifiyle ilerlemektedir.

Düşmanın OHAL ve KHK’lar yönetimi, açık faşizm koşullarına paralel olarak sahip olduğu taktik üstünlük ve büyük teknolojik araç-gereç avantajıyla devreye soktuğu stratejik imha saldırılarına karşı Parti Sekretarya üyemiz Yılmaz KES (Şahin) yoldaş ve komutasındaki yoldaşlarımızın kahramanca çarpışıp ölümsüzleşmesi ve aynı tarih diliminde aynı savaş şartlarında ölümüne direnip teslim olmayarak ölümsüzleşen onu aşkın yoldaşımızın Komünist pratiği, partimizin devrim ısrarı ve kararlılığının ıspatı olmakla birlikte, tarihsel yürüyüşünün durdurulamaz nitelikte dinamik olduğunun da açık kanıtıdır.

Partimizin bilimsel sosyalizm teorisinden beslenen ideolojik-siyasi dinamizmi, Kaypakkaya yoldaşın komünist çizgisi zemininde gelişerek onu ilerleten Parti 1. Kongresiyle deklere ettiği devrim programı ve MKP seviyesiyle ortaya koyduğu ileri düzeyin yaratıcı temelidir. TKP(ML)’den MKP’ye ilerleme tarihinin dinamik bir motoru da ideolojik-teorik mücadele, eleştiri-özeleştiri ve kuşkusuz ki kendi hatalarını cüretle muhasebe etme tutumudur. Parti 1. Kongremizin bilimsel yönelim ve doğrultusunu takip eden Parti 3. Kongremiz ülke tahlili, devrim programı, devrimin niteliği ve stratejisi gibi tüm temel meselelerde yeni analiz ve tespitler temelinde köklü değişime giderek yeni bir programla ilerleme doğrultusunu devam ettirdi…

İçinden geçtiğimiz emperyalist dünya şartları, gerici savaş ve işgal saldırganlıklarıyla büyük insan kıyımlarına yol açan, insan, doğa ve tüm canlı yaşamı tahrip ederek felaketlerin eşiğine getiren bir tehditten ibarettir.  Emperyalist dünya gericiliğinin parçası olan Erdoğan-AKP iktidarı sivil darbeci yönetim altında uyguladığı açık faşizmle ülke halkları ve mazlum ulus ve azınlıkların üstünde tam bir karabasanı andırmaktadır. Kendi hukuklarını da tanımayan emperyalist ve yerli gericiliklerin kanlı ellerine teslim edilmiş mevcut dünya kabul edilemez bir dünyadır. Partimiz, gerici sınıfların siyasi egemenliği ve kanlı esareti altında yok olmaya sürüklenen küresel yaşam ve insanlığı büyük özgürlükler dünyasına taşımak için emperyalist egemenlik ve onun bütün türevlerine karşı mücadeleyi olmazsa olmaz sayar. Bugün tekçi-tek adam Erdoğan sultası açık faşizminin azgın baskı, saldırı ve katliamlarına karşı Sosyalist Halk Savaşı Stratejisi temelinde konumlanan partimizin tüm savaşımı, özgürlükler dünyasına yönelen bu tarihsel mücadelenin bir parçası ve aşamasıdır.

Partimizin MLM bilimsel ideoloji klavuzluğunda ağır şartlar altında omuzladığı uzun tarihsel mücadele sürecini, bu mücadelenin granit objeleri ve en anlamlı bedelleri olan ölümsüz kahramanlarını, bu kahramanların derin anlama boğduğu istikrarlı mücadele tarihini, bu zeminde olgunlaşan sistematik devrim ısrarı ve devrimci kararlılığını içeren bütün tarihsel yürüyüşünü Sosyalist Halk Savaşı coşkusuyla selamlıyoruz.

Ermeni soykırımının başlangıcı olarak kabul edilen 240 Ermeni liderin tutuklanarak sürülmesinin tarihi olan, dolayısıyla sokırımın başlangıcı olan 24 Nisan 1915 tarihi vesilesiyle Ermeni Soykırımını bir kez daha kınarken, Ermeni ulusunun acılarını paylaşıyor, emperyalist ve bilumum gericiliklerin soykırımcı katliamlarına, işgal ve işgalci saldırganlıklarına karşı mücadele görevine işaret ediyoruz.

Şan Olsun 24 Nisan ‘72 Manifestosuna!

Şan Olsun Partimiz MKP’ye!

Şan Olsun Kurucu Önderimiz Kaypakkaya Yoldaşa!

Şan Olsun Mücadele Tarihimizin Ölümsüz Neferlerine!

Şan Olsun TKP(ML)’den MKP’ye Uzanan İlerleyişimize!

MAOİST KOMÜNİST PARTİSİ

MERKEZ KOMİTESİ SİYASİ BÜROSU

NİSAN 2018

adhk tarafından

MKP: Rolüne sahip çıkan bir devrimciliğin aşamayacağı hiçbir engel yoktur!

Nisan 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Komün Gücü Gazetesi’nin internet sitesinde Maoist Komünist Partisi (MKP) ile yaptığı röportaj yayınlandı Röportajda öne çıkan bölümler 1 Mayıs ile Birleşik mücadele hattının önemi ve oluşturulması oldu

Komün Gücü (21-04-2018) 1 Mayıs’ın öngününde birleşik mücadelenin koşul ve dinamikleri üzerine Maoist Komünist Partisi sorularımızı yanıtladı

“Bahar devrimcidir! 8 Mart, kadınların erkek egemen sisteme itirazını yükselttiği gün oldu. Mart güneşi iliklerimize işledi. Kürt halkına ve onunla yan yana duran devrimci ve demokratik kesimlere karşı, Efrin işgal savaşıyla daha da şiddetlenen baskı ve saldırı politikasına rağmen, Kürt halkının diriliş günü olan Newroz kitlesel bir biçimde coşkuyla kutlandı. Şimdi önümüz 1 Mayıs. İşçi sınıfı ve emekçilerin, ezilen halkların egemen sınıflara karşı mücadele günü. 1 Mayıs, aynı zamanda devrimcisi olduğumuz sınıf adına bir muhasebe günüdür. Her siyasi hareket, kendisini büyük altüst oluşların yaşandığı bu döneme nasıl hazırlayacağını tartışmak ve bir yol haritası belirlemek zorundadır. Zira bıçaksırtı bir durumla karşı karşıyayız. Faşist devleti, Tayyip’in sarayı ile birlikte yıkamazsak, o bizim çanımıza ot tıkayacak. Bu açık ve net! 1 Mayıs’ın öngününde bir durum değerlendirmesi yaparak faşizme karşı nasıl bir mücadele hattı öreceğimizi, birleşik mücadelenin olanak ve dinamiklerini sizinle Komün Gücü sitesi olarak tartışalım istiyoruz.”

1- Bölge ve Türkiye durumunun içiçe geçtiği bir süreçteyiz. Bu, birçok yönüyle tehlike ve fırsatların olduğu bir süreç. Biz devrimciler birer analizci değiliz. Yaşanmakta olan süreci kendi sınıfımızın gözünden okuyup devrimin olanaklarını nasıl büyütebileceğimize odaklanacağız. Bu bağlamda içinde bulunduğumuz dünya-bölge-Türkiye durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsanlığın ileriye doğru büyük yürüyüşünün devam ettiğini vurgulayarak başlamak yerinde olacaktır. Umudun sürekli diri tutulması gerektiğini bir an bile unutmadan hareket edilebilirse ve bu umudu diri tutmanın gerekçesi ve anlamının ezilen milyonlar-milyarlar olduğu gerçekliği bilinçlerde canlı kılınırsa; gerçeklere yakın adım atmayı kolaylaştıracak fikirlere ulaşmak ve bunu yaşamın gözeneklerine yedirecek pratik tutum sergilemenin yol yöntemlerini bulup çıkararak hareket etmek daha olanaklı olacaktır.

Böyle bakıldığında ister dünya düzleminde olsun, ister bölge, isterse somut siyasal coğrafya özgülünde olsun daha gerçekçi tahliller yapmak, fikirler oluşturmak mümkündür.

İnsanlık tarihinin ilk çağlarından itibaren bugüne kadarki gelişmelerin zemini olan sınıf mücadelesi bugün de tüm gerçekliğiyle gelişmelere damga vuruyor, yönlendiriyor. Sınıf mücadelesinin her bir tarihsel süreçte aldığı biçim farklı olsa da, kavga kesintisiz devam ediyor. İşte yaşadığımız dünyanın hali… Dün “din” savaşları vs. adı altında vuku buluyordu, bugün de “demokrasi”, “özgürlük” ihracı adı altında yürütülen işgal saldırılarına karşı geliştirilen direnişle, “terörizmle mücadele” adı altında devrimci-ilerici dinamiklere karşı yürütülen saldırılara karşı gelişen mücadelelerle, devrim ve demokrasi mücadeleleriyle vb. adlarla. Hepsinin ortak yanı, bir avuç emperyal gücün ve yerel dayanaklarının, dünya üzerinde hakimiyet kurma, egemenliklerini yayma, egemenliklerini sağlama alma ve sömürülerini dizginsizce sürdürme çabası ve bunların karşısında konumlanan geniş halk yığınlarının irili ufaklı, silahlı yada silahsız mücadelesi.

Irak’a emperyalist müdahalenin esas olarak Irak’ın zenginliklerine egemen olmak olduğunu kim inkar edebilir ki. Ya da Irak özgülünde bölgeye, bölge zenginliklerine egemen olmayı. Veya Fildişi, Somali, Afganistan, Balkanlar vb.’de yaşananların ya da somutta faşizmin açık ve daha baskıcı şekilde tahkim edilmeye çalışıldığı siyasal coğrafyamızda yaşananların emperyalizmle-emperyalist çıkarlarla ilişkisi gizlenebilir mi?

Bugün nereye bakılırsa bakılsın, gerçeğin kendisi aranırsa kökünde artı-değer gaspının-sömürünün sürdürülmesi, yer altı-yerüstü zenginlik kaynaklarının ele geçirilmesi için tekelci emperyalizmin egemenlik-hegemonya-yayılma eğilimi karşımıza çıkar. Somutta adı ister “kitle imha silahları” olsun, ister “demokrasi” transferi olsun bu gerçek değişmez.

Temel olarak, emperyalizmin “eğilim”i ve sermayenin dinamizmi alındığında dünyadaki, bölgemizdeki ya da Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki gelişmeler daha gerçekçi bir yere oturtulabilir.

Emperyalist sistemin, yaşadığı tıkanıklığı aşmak, kendini yaşatmak ve sistem olarak varlığını devam ettirmek için karşısına çıkan engelleri aşma çabası, kendisini yeniden üretmeyi koşullamaktadır. Bu yeniden üretim ekonomiden tutalım da, devlete, siyasete, örgüte, ideolojiye, kültüre, hukuka, felsefeye, yargıya vb. vb. tüm alt yapı ve üst yapı kurumlarına bir hareket katar. Yeniden yapılanma da diyebileceğimiz bu olgu, sistemin her tıkanmasında daha gözle görülür olur.

İşte bugün, tam da emperyalist-kapitalist sistemin yaşadığı krizin, krizden çıkma sancılarının “kendini yeniden üretim”i koşulladığı, sermayenin üretimi için “birikim”in gerektirdiği, bunun doğal sonucu olarak da sistemde ve sistemin her bir parçasında yeniden yapılanmayı gündeme getirdiğini belirtebiliriz. Ortadoğu’da statükocu rejimlerin yıkılması, yerine emperyalist-kapitalist sisteme yeniden entegre olmuş ve emperyalizme ve tekelci sermayenin ihtiyaçlarına cevap veren devletlerin, iktidarların oluşturulması ve konumlandırılması, sermayenin daha rahat dolaşımı için yeni düzenlemelerin yapılma çabası pazarlar üzerine kavgayla el ele-iç içe yürürken, tanık olduğumuz işgal savaşlarını, tanık olduğumuz faşist düzenlemeleri gündeme getirmektedir…

Elbette yeniden yapılanma masa başında üretilen strateji-tasarım ya da fikirlerle hemen hayata geçmiyor. Bunun somuta inmesi, somutta hayata geçirilmesi kolay olmamaktadır. Ortadoğu’dan Asya’ya, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Balkanlar’a, Türkiye-Kuzey Kürdistan’a baktığımızda bunun ne anlama geldiğini, karşılığının ne olduğunu rahatça görebiliriz.

Doğrudan bir cevap olarak; emperyalist sistemin yaşadığı ekonomik-siyasi kriz, çok kutuplu emperyalist mücadele şartlarında, her bir bölge ve yerelde emperyalist aktörlerin bizzat karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. Her ne kadar direk karşı karşıya gelme yerine kendilerine bağlı yerel iktidarlar ya da güçler üzerinden “vekalet” savaşları yürütülüyor olsa da esas olarak emperyalistler arası bir hegemonya savaşının yürütüldüğünü söylemek isabetli olacaktır. Ortadoğu bu gerçeği anlatmaktadır. Sayılabilen tüm emperyalist güçler Ortadoğu’dadır. Yerel uzantıları-iktidarları ve bilimum militarist ya da cihadist güçler “vekaleten” oradadır. Ve hepsinin oradaki varlık nedeni emperyalist sistemin tıkanıklığını aşma doğrultusunda gündeme gelen ekonomik politikalardır.

Emperyalistler ve onların sahadaki -bölge ve yerellerdeki- uzantıları vasıtasıyla yürütülen bu mücadele ve savaşlar karşısında en geniş halk yığınları da nötr durumda değildir. Yaşamlarını ve geleceklerini birebir ilgilendiren bu emperyalist-kapitalist politikaların, yeniden yapılanmanın kah işgalle, kah yeniden tahkim edilen diktatörlüklerle ya da adı ne olursa olsun, hangi renge bürünürse bürünsün gündeme gelen savaşlarla yürütülüyor olmasının en ağır faturasını ensesinde hisseden halk kitlelerinin dışa vurdukları tepkilerin bu süreç üzerinde etkisi olmaktadır. Halk kitlelerinin bilinç düzeyi, örgütlü duruşlarının niteliği bu mücadelede belirleyici bir öğedir. Belirtmek gerekir ki, dünya ezilen halklarının kaderi bugün birbirine daha çok yaklaşmış, iç içe geçmiştir. Belirlenen emperyalist ekonomik politika yerelle sınırlı kalmamakta, tüm dünyayı etkilemekte ve halkları birbirine daha çok yaklaştırmaktadır. Yani emperyalizmin bir dünya sistemi olarak yerel ekonomiler üzerindeki belirleyici etkisi bugün daha da artmıştır, halkların mücadelesi daha çok ortaklaşmıştır.

Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki gelişmeleri de bu doğrultuda ele almak gerekir. Emperyalist sistemin ve tekelci sermayenin ihtiyaçlarına daha iyi cevap olabilme için gerekli olan “güncelleme” sancılı olmaktadır. Eski haliyle, mekanizmalarıyla, savunduğu ulusal ve uluslar arası politikalarla emperyalizmin ihtiyaçlarına cevap olmakta zorlanan ve tıkanıklık yaşayan Türk egemenler devleti yeniden yapılanma sürecine alınmış, AKP gibi ümmetçi ve Türk milliyetçisi bir partiye görev verilmiştir. Toplumu manipüle ederek, popüler söylem ve politikalarla geniş bir kitle desteğini aldıkça iktidarlaşan, iktidarlaştıkça egemen sınıfların ihtiyacına cevap olma adına açık faşist ve daha baskıcı bir yönetime ihtiyaç duyan bugünkü hakim sınıflar iktidarı, hem ekonomik krizlerini aşma, hem de siyaseten yürütülebilir bir iktidar oluşturma çabası içindedir.

Hem uluslar arası alanda yürüttüğü politikalar, hem de ulusal çapta yürüttüğü politikaların istedikleri sonuçlara ulaşamaması egemen sınıflar iktidarını esasta da iktidar olan AKP-Erdoğan iktidarını maceracı ve baskıcı politikalara sürüklemekte, bu durum uluslararası ve ülkede yaşadığı çelişkilerin daha da derinleşmesine neden olmaktadır.

Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasının jeo-stratejik önemi nedeniyle Erdoğan-AKP iktidarının uluslar arası alanda veya emperyalistler arası çelişkide pozitivist politika izlediği söylenebilir. Bu kısmen doğru kabul edilebilir, fakat emperyalizme göbekten bağımlı bir devletin, emperyalizmin icazetiyle varlığını koruyan iktidarların “şımarıklık”larına uzun süre tahammül edildiği pek görülmemiştir. ABD emperyalizmiyle Rus emperyalizmi arasındaki bölgesel çelişkilerden faydalanma ve kendine hareket alanı yaratma adına kısa vadeli kazançlarının olacağı muhakkaktır. Lakin, bu kazançlarla iktidarını sağlamlaştırma, devleti yeniden yapılandırmada iktidarına süreklilik sağlayacak kurumlaşma ve şekillenme yaratma çabasının nasıl bir sonuca evrileceği ise geniş halk yığınlarının mücadelesine bağlıdır. Devrimci-sosyalist öncülerin yetersizliğinden kaynaklı egemen sınıflar arasındaki mücadeleye bel bağlama söz konusu olsa da, bir bütün olarak egemen sınıfların ihtiyacı olan daha merkezileşmiş (tekçi) ve daha baskıcı (faşist) bir devlet mekanizmasına ihtiyaç duydukları, ama karşıy“mış” gibi yaparak iktidarda daha fazla söz sahibi olabilmek için kitle desteğini arkalarına almak istediklerini görmek gerekir. Egemenler arası mücadeleden halkların çıkarına bir şey beklemek anlamsızdır.

Yaşanan krizler her seferinde çözülüyor gibi görünse de, bir sonraki krizlere daha büyük çelişkiler bırakarak derinleşmekte, bu da emperyalizmin daha baskıcı çözümler gündeme getirmesine neden olmaktadır. Lenin’in emperyalizm işgalsiz-savaşsız yapamaz belirlemesi bugünü daha iyi özetlemektedir. Tüm dünyada faşistleşmenin ve faşist partilerin iktidarlaşmasında görülen yaygınlık, ya da faşist partilerin güçlenmesi, işgallerin ve savaşların daha bir yaygınlaşması ve süreklilik kazanması, emperyalist sistemin yaşadığı krizlere bulduğu çözümler olarak ele alınabilir. Bu da doğallığında emperyalizmin ve yerel iktidarların geniş halk yığınlarıyla olan ilişki ve çelişkisinin daha da keskinleşmesi, derinleşmesi ve radikal devrimci dönüşümlerin gündeme gelmesine güçlü bir zemin olmaktadır. Durumun devrimden yana olduğunu belirtmek önemlidir. Baskının olduğu, zulmün sınır tanımadığı, sömürünün dizginsiz bir hal aldığı bir gidişatta isyan etmenin zemini olabildiğince güçlü olur. Bu zemin bugün olabildiğince güçlüdür. Ve bu isyanın ne zaman ve nerede ortaya çıkacağını kestirmek zordur. Bu bir realitedir, fakat, bu, bizi edilgen kılacak, beklentiye sokacak bir yönelime itmemelidir. Sosyalizmin halk güçleri bu gidişatı tersine çevirebilecek yegane güçtür. Görevleri bellidir. Ve bu görevlerin ne zaman yapılacağı üzerine tartışmak abestir. Halkı örgütlemek ve devrimci mücadelenin her bir alanında halkı eğiterek, emperyalist-kapitalist sistemin tüm kurum kuruluşlarıyla birlikte tarihin çöplüğüne atılmasını sağlamak ve yeni bir dünyanın yaratılmasına öncülük yapmak bizlerin temel görevidir. İsyanları beklemek değil, isyanları örgütlemek aslolandır. Partimizin Sosyalist Halk Savaşı stratejisi bunu izah etmekte, mücadelenin yol yöntemine ışık tutmaktadır.

2- Sömürgeci faşist devletin, emperyalistler arası çelişkileri ve hegemonya mücadelelerini de değerlendirip bölgede daha da derinleştirdiği yayılmacı ve sömürgeci politikalarına karşı nasıl konumlanmalıyız? Efrin işgali savaşı birçok yönüyle dersler içeriyor. Süreç bitmedi, devam ediyor. Hepimiz cepheyi Türkiye’ye kurmaktan, sömürgeci işgal savaşını içeride faşist devlete karşı savaşa çevirmekten bahsettik. Bunun olanak ve dinamikleri nelerdi? Neden gerçekleştiremedik? Bundan sonra nasıl konumlanmalıyız?

Yukarıda kısmen bahsettik. Jeo-stratejik konumu nedeniyle emperyalistler arası çelişkiden faydalanma ve Osmanlı’ya öykünme siyasetini somutta görebiliyoruz. Vaktiyle M. Kemal de aynı siyaseti izlemişti. Bugün Erdoğan-AKP iktidarı da Osmanlıcılık hayallerini gerçekleştirme adına Ortadoğu’da üslendiği “eşbaşkanlık” görevini fırsata çevirmek istedi. ABD ve batı emperyalizminin Ortadoğu’da teşhir olmuşlukları, Müslüman ve Batı ile yakın ilişkileri olan “TC” devletine aktif rol biçilmesini gündeme getirmiş, Erdoğan-AKP iktidarı da, bu rol doğrultusunda Müslüman Ortadoğu toplumunu dinsel temalı siyasetlerle, “laik-müslüman” devlet modeli propagandasıyla emperyalizme yedekleme görevini üslenmişti. Ne var ki, Ortadoğu’da popüleritesi arttıkça ve Müslüman-Arap sermayesiyle, Ortadoğu pazarıyla daha çok ilişkilendikçe Osmanlıcılık eğilimi güçlenmiş ve bu eğilimin gereği olarak da emperyalist politikalarda gedikler açan yerel ittifaklara-yönelime girmişti. Ortadoğu’da daha etkin olabilmek, bölge siyasetinde daha aktif olabilmek için kurduğu ittifaklar, cihadist örgüt ve gruplarla geliştirdiği ilişkilerin sonucu olarak da emperyalizmle sürekli gerilim yaşayan, yalnızlaşan bir hal almıştır. Bu yalnızlık siyaseten ve ekonomik olarak da karşılık bulmuş, devamında ise bölgede hegemonya mücadelesi yürüten rakip emperyalistler arasındaki çelişkilerden faydalanma adına Rusya emperyalizmine yaklaşmıştır. Konjoktörel olarak Rusya emperyalizmiyle geliştirdiği ekonomik ilişkiler bölge siyasetinde de tekrar aktif biçimde sahaya dönmenin önünü açmıştır. Ne varki geri dönüş, bu sefer de Rusya emperyalizmi lehine, ABD ve Batı emperyalizminin aleyhine bir pozisyonla olmuştur.

Efrin’e işgal saldırısı da bu minvalde gelişmiştir. Ezeli Kürt düşmanlığından taviz vermeyen faşist “TC”, Rus emperyalizmiyle yakaladığı ilişki sonucu, Kürt ulusal Hareketi’nin Kuzey Suriye’de elde ettiği demokratik kazanımlara saldırmış, Efrin Kantonu’nu işgal etmiştir. Efrin işgali hem Kürt düşmanlığının, hem Osmanlıcılık eğiliminin, hem de daha koyu biçimde tahkim etmek istediği faşist diktatörlüğün ihtiyaç duyduğu bir savaştır.

Irkçı, gerici faşist devlet niteliğinde anlam bulan tek devlet, tek vatan, tek dil, tek bayrak, tek din siyaseti her türden farklılığı yadsıdığı ölçüde etnisiteleri, ezilen ulusları, farklı inançları, farklı kimlikleri yadsımakta, egemen siyaset de bunun üzerinde şekillenmektedir. TC devleti kurulduğu andan itibaren aldığı kimlik tekçilik üzerinedir. Hiçbir zaman farklılıkları kabul etmemiş, aksine her türlü baskı ve zulmü reva görmüştür. Kürt ulusal sorununda da esas yönelimi budur. Ve bu yönelim kırmızı çizgisi olarak varlığını korumaktadır. Kürt düşmanlığı, yalnızca Kuzey Kürdistan’la sınırlı olmamış, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürt ulusunun demokratik kazanımları da sürekli hedef olmuştur. Rojava’nın hem iç siyasette hem dış siyasette sürekli hedef olması bu yüzdendir. Efrin işgali egemen siyasetin doğrudan sonucudur.

Türk egemenler sınıfının Erdoğan-AKP iktidarı eliyle Efrin’e işgal saldırısı birçok yönüyle ele alınmak durumundadır. Hem politik bakımdan, hem askeri bakımdan hem de örgütsel veya birleşik mücadele açısından, dahası bir bütün olarak devrim ve demokrasi mücadelesi açısından öğreticidir.

Devrimci-Sosyalistlerin Kürt ulusunun demokratik kazanımlarına yönelik saldırı karşısında, Kürdistan’ın hangi parçasında gelişirse gelişsin sesiz kalması, aktif tavır takınmaması veya görmezden gelmesi kabul edilemezdir. Bu devrimci-ilerici-sosyalist kimliğin tartışılması anlamına gelir. Ki, en basitinden demokrat olmayı dahi hak edemez. Bu, bu kadar açık ve nettir.

Bu açıdan bakıldığında, devrimcilerin-sosyalistlerin Efrin işgali karşısında takındıkları tavır ve aldıkları tutum isabetlidir, doğrudur ve devrimcidir. İşgal saldırısının ilk gününden itibaren tavır koymuşlar ve aktif bir pozisyon almışlardır. Burada görülmesi gereken halka, Efrin işgal saldırısının yalnız ve yalnız Efrin’le sınırlı olmadığı, Türkiye-Kuzey Kürdistan’ı da içine alan kapsamlı bir işgal saldırısı olduğuydu. Türk egemenler sınıfı, Efrin’e saldırı başlatmakla birlikte içeride de halklara karşı saldırıyı yoğunlaştırmışlar, koyu biçimde inşa etmek istedikleri faşizmin ideolojik, siyasi, örgütsel, kültürel, ekonomik ayaklarını da güçlendirmek için “milli” hassasiyetler üzerinden Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarının bilincine de işgal saldırısı yürütmüşlerdir. Bu durum karşısında devrimcilerin-sosyalistlerin işgal saldırısına karşı geliştirilen direniş ve mücadeleyi içeriye taşıma yönelimi doğruydu. Faşizmin bu oyununu bozmak, saldırılarını boşa çıkarmak ve Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarının kendilerini birebir ilgilendiren bu işgal karşısında aktif bir tutum belirlemesine öncülük etmek önemliydi. Bunun yeterince yerine getirilemediği açıktır. Şovenizmle birlikte yoğunlaştırılan kapsamlı saldırıların toplumun tüm ilerici-dinamik kesimlerine kadar yaygınlaştırıldığı, en ufak eleştirinin dahi “ihanet”le eşdeğer görüldüğü ve linç kampanyalarıyla el ele yürütüldüğü bir ortamı parçalayacak, halkları harekete geçirecek, cesaretlendirecek bir çıkışın yapılamadığı-yapamadığımızı belirtmemiz gerekiyor. Bunun çok yönlü nedenleri olduğu ortadadır. İster örgütsel yetersizlik, ister militan devrimcilikteki zayıflama, isterse kitlelerin devrimdeki rolüne ilişkin eksik-yanlış anlayışlar olsun Devrimci-sosyalist hareket bunu samimiyetle değerlendirecek, dersler çıkaracak ve aşacaktır. Efrin işgaline karşı yürütülen direniş ve savaş, bu anlamda iyi bir sınav oldu denebilir. Önemli gördüğümüz bir iki noktayı özellikle vurgulamak gerekiyor. Bunlardan birincisi, militan devrimcilikteki zayıflamadır. Bu zayıflama eylemsizliğe, pratiksizliğe varmakta ve en meşru tavır ve duruşun, en basit demokratik bir talebin dahi sergilenmesini engellemektedir. Bir nevi hareket dışarıdan, tavır dışarıdan, eylem dışarıdan beklenmektedir. Bir devrimcinin kendi görev ve sorumluluğundan, varlık sebebinden bu kadar uzaklaşması-yabancılaşması kabul edilebilecek bir durum değildir. Halkın kendiliğinden sokağa çıkması, eyleme geçmesi bekleniyor sanki. Bu, devrimciliği tartıştıran bir durumdur. Öncülük unutulmuş gibidir. Diğer nokta ise, kitlelerle kurulan veya kurulamayan ilişkidir. Kitleler devrimin, demokrasi mücadelesinin öznesi olmalıdır. Bunun için devrimcilerin dur-durak bilmeden kitlelere gitmeleri, kitlelere bilinç ve devrimi taşımaları gerekmektedir. Devrimciler, kitlelerin yaşadıkları somut sorunlar üzerinden örgütlenmelerini gerçekleştirmelerinde onlara öncülük yapmalıdır. Fakat görülüyor ki kitleler başka yerde, devrimciler başka yerdedir. Kitleleri harekete geçirecek devrimci bir ilişki yeterli düzeyde kurulamamıştır. Toplamında ise, yoğunlaşan faşist kuşatma ve somutta ise Efrin işgali karşısında direniş ve mücadele Türkiye-Kuzey Kürdistan topraklarına taşınamamıştır.

Oysa, Efrin işgal saldırısının Türkiye-Kuzey Kürdistan iç siyasetiyle olan ilişkisi devrimi örgütlemede muazzam fırsatlar sunuyordu. Fakat bu fırsatları değerlendirmede amatör kaldık. Halkın yaşamını-geleceğini birebir ilgilendiren faşizmin işgal saldırısını dağıtacak mücadeleyi halka taşıyamadık, taşıyacak yol-yöntemler geliştiremedik ve her alanda direnişi, mücadeleyi örgütleyemedik.

3- Bugün herkes faşizm tespiti yapıyor. Herkes ortak bir mücadele hattının elzem olduğunu söylüyor. Ve ama yine, bildiği yoldan ilerliyor. Bu yaman çelişkiyi nasıl çözebileceğimize dair bir düşünceniz, arayışınız var mı? Faşist devleti Tayyip’in sarayıyla birlikte yıkmak için birleşik bir mücadele hattının örülmesini yaşamsal gören diğer devrimci siyasetlerle hangi eksende buluşmayı hedefliyorsunuz? Diğer yandan demokratik-sol çevrelerde de (Memleket biziz kurultay çağrısı, HTKP’nin kimi girişimleri vb. vb.) bu yönde arayışlar sözkonusu. Tüm bu kesimleri kapsayabilecek bir ortak mücadele platformu oluşturulabilir mi? Siz nasıl bakıyorsunuz?

Yapılan her tespit, belirlenen siyaset, doğru orantılı olarak konumlanmayı ve pratiği ister. Şayet yapılan tespitlerin yaşamda bir karşılığı yoksa, tespitler ya da siyasetler sorgulanır veya pratik ayağı sorgulanır. Burada iki şey ortaya çıkar: Ya siyaset doğru değil, ya da siyaset doğru ama konumlanma doğru değil.

En geniş halk kitlelerinin dahi kendiliklerinden, kendi yaşamlarından vardıkları bir sonuç olarak faşizm tespitinin yapıldığını özellikle vurgulamak gerekir. Bu kadar aleni ve açık olan bir durum karşısında tespitlerde ikircikli davranmak, kitlelerinde gerisine düşmek olur. Bu anlamda faşizmden (açık ve koyu faşizm) bahsetmek isabetlidir. Bugün faşizmin Erdoğan-AKP eliyle daha koyu biçimde yeniden tahkim edilmeye çalışıldığı bir süreç yaşıyoruz. Gittikçe artan baskılar, yasaklar, yaşam alanlarına müdahale, tek tipleştirme çabaları ve bu doğrultuda gündeme gelen eğitim, yargı, yasama, yürütme, ekonomi, kültür, güvenlik, kadın, gençlik, çevre, iş yaşamı vb konulu tüm politikalar bunu göstermektedir.

Gelir adaletsizliğinin gittikçe derinleştiği, kazanılmış hakların gasp edildiği, hak arama mücadelelerinin ise yasaklandığı ya da şiddetle bastırıldığı, kadınların, cinsel kimliklerin, farklı etnik grupların, ulusların ve inançların yok sayıldığı ve ötekileştirildiği, dahası düşman olarak lanse edildiği faşizmin tüm baskı ve sömürü politikalarının itirazsızca kabul edilmesinin dayatıldığı günümüz gerçekliğinde, bu gidişata dur demek ve karşısında barikat kurmak faşizme karşı yürütülecek aktif mücadeleyle mümkündür. Fakat görüyoruz ki ilerici-aydın kesimlerden tutalım demokrat devrimci kesimlere ve radikal silahlı devrim mücadelesini savunanlara kadar (hatta düzen partisi faşist CHP bile) herkes Erdoğan-AKP iktidarını faşist olarak değerlendirmesine, içine girilen süreci de adlar başka olsa da faşist diktatörlük olarak tanımlanmasına rağmen, pratikte buna denk düşen bir karşılık-bir duruş yeterince sergilememektedir. (Bizler açısından devletin niteliği kurulduğu andan itibaren faşisttir. Bugün ise bu, faşizm kendini yeniden tahkim ederken daha koyu biçimiyle ve açık şekilde karşımızdadır. Dün askeri faşist diktatörlük olarak karşımızdaydı, bugün ise “sivil” olarak ama açık ve koyu biçimde karşımızdadır.)

Faşizm dendiği zaman akla baskıların en ağırı, sömürünün en gaddarcası, yasakların en koyusu gelir. Toplum cendereye alınırken kuşatma gittikçe ağırlaştırılır ve toplumun nefes alması zorlaşır. Yaratılmak istenen tek tiple her söylenene harfiyen uyulması-kabul edilmesi ve biattır. Bu olmadığı zaman zulüm kendini şiddetle gösterir. Bugün yaşanan tam da budur. Ve bundan toplumun büyük çoğunluğu etkilenir. Yalnız işçi ve emekçiler değil, rakip sermaye sınıfları da nasibini alır. Özcesi faşizm sınır tanımaz, kural bilmez, kendi koyduğu yasalar karşısında dahi sorumsuzdur. Bunun toplumda yarattığı hoşnutsuzluk diğer zamanlara göre daha fazladır. Ve kurtulma çabası kat be kat artar. Arayışlar daha aleni olur. Baskının yoğunluğu arttıkça ve etkilediği kesim çoğaldıkça bu arayışlar çeşitlenir, çoğalır. Bugün de olan budur. Baskıdan etkilenen herkes mücadeleden bahsetmekte, bildiği mücadele yol ve yöntemleri üzerinde çağrılar yapmakta ve birlikte mücadelenin öneminden bahsetmektedir.

Kabul etmek gerekir ki faşizmden kurtulmanın yöntemi olarak birlikte mücadele çağrısı yapmak anlamlı ve değerlidir. CHP’nin faşizme karşı çeşitli vesilelerle dile getirdiği mücadele çağrısını dikkate almadığımızı ve değersiz ve samimi olmayan bir çağrı olduğunu da özellikle vurgulayalım. Sistemin etkili partilerinden ve devletin kurucu öğesi olarak adlandırılan CHP’nin Erdoğan AKP’siyle tek farkı birinin iktidar oluşu diğerinin ise iktidardan uzaklaştırılan bir parti olmasıdır. CHP egemen sınıf temsilcisi partilerden biridir. Ve egemen sınıf olarak devletin bekası için vardır. Bugün devlet yeniden yapılandırılırken ve daha merkezi bir devlet bürokrasisi oluşturulmak istenirken CHP’nin bunun karşısında söyleyebileceği bir söz yoktur. Çünkü egemen sınıfların talebidir bu. Daha iyi sömürmek için daha baskıcı politikalar uygulanması, yasaların bu doğrultuda değişmesi ve itaatkar bir toplumun yaratılması ihtiyaçtır. Fakat egemen sınıflar arasındaki iktidar dalaşında CHP eski konumunu kaybetmiş, devlet bürokrasisindeki yeri zayıflamış ve devlet olanaklarından faydalanması zayıflamıştır. CHP tekrar iktidar olmayı hedeflemektedir. Geniş halk kitlelerinin bangır bangır faşizm dediği yerde “hayır faşizm yoktur” demesi elbette beklenemez. Halk kitlelerini arkalarına almak, kitle desteğini çoğaltmak adına faşizm demekte, tek adam diktatörlüğü demekte ve kitleleri saflarına çağırmaktadır. Samimi değildir. Dokunulmazlıklar karşısındaki duruşu dahi buna yetmektedir. Dönem dönem popülist politikalara ihtiyaç duysa da, “adalet” yürüyüşü gibi çıkışlar yapsa da bununda sınırını bilmekte, kitlelerin arayışının radikal mücadelelere kaymaması için çaba harcamaktadır.

Diğer yandan ilerici-demokrat-devrimci-yurtsever ve sosyalist kesimlerin ve partilerin yaptıkları çağrıları olumlu olarak değerlendirmek gerektiğini tekrar vurgulayalım. Her bir kesimin kendince bir çözüm yolu vardır. Yaptıkları tespite karşılık bir mücadele biçimi ve yöntemi ileri sürmektedirler. En pasifinden en radikaline kadar. Fakat hepsinin ortak yanı faşizmden rahatsız oldukları ve baskı gördükleridir. Dolayısıyla faşizme karşı mücadelede ortaklaşma için bir neden vardır ve somuttur. Mesele azami ortak noktalarda buluşmanın yol ve yöntemini bulmak ve onun üzerinde yoğunlaşmaktır. Çözülmesi gereken en önemli mesele budur. Her kesimin bildiği yoldan yürümesi bölünmüşlüğü ve dağınıklığı gündeme getirdiği oranda faşizme daha geniş ve rahat hareket alanı açmaktadır. Niyetler iyidir, fakat sürece cevap olamamaktadır. Dolayısıyla bizlerin görevi bu süreci ileriye taşıyacak yanıtı bulmak, zaman kaybetmeden güçlerin dinamizmini yan yana getirmek ve ortak harekete geçirmektir. Ayırım gözetmeksizin en pasif, reformist kesimlerin dahi kendilerini ifade edebilecekleri, güçlerini katabilecekleri ortaklıklar-birleşik mücadele araçları oluşturulabilir ve oluşturulmalıdır da. Nihayetinde faşizme karşı mücadeleden bahsedildiği yerde, faşizmden etkilenen halk güçlerinin-kesimlerinin bu mücadeleye çekilmemesi ya da çekilme çabası harcanmaması samimi olmaz. Pürüzsüz bir birleşik mücadele hayali kurulmamalıdır. Her birlik kendi içinde çelişkilidir. İster reformistlerin birliği olsun isterse radikal devrimcilerin birliği olsun. Hepsi kendi içinde farklılıkları taşıyarak ve koruyarak oluşur. Burada önemli olan farklılıkları kabul ederek ortaklaşılan konularda birliktelikler yaratmaktır. Partimizin görüş açısından faşizmden kurtulmanın tek yolu silahlı devrim mücadelesidir. Bunu savunmuyorlar diye faşizmden etkilenen diğer demokrat-ilerici kesimlere burun bükemeyiz, faşizme karşı en geniş birlikteliği oluşturma adına “biz bize” yeteriz diyemeyiz. Ya da “biz oluşturduk, hadi siz de gelin” diyemeyiz. Faşizm, bölüp parçalamak, birlikte hareket etmemizi engellemek için elinden geleni yapıyor. Peki biz ne yapacağız? Bunu kabul mü edeceğiz, en geniş halk kitlelerini süzgeçten mi geçireceğiz? Tabi ki, faşizmin tüm saldırılarına karşı en geniş birliktelikleri, mücadele örgütlerini oluşturmak için çabalayacağız. Bugün hali hazırda çeşitli adlarla oluşturulan mücadele platformları, bloklar, konfederasyonlar, federasyonlar vs. bulunmaktadır ve faşizme karşı çağrılar yapmaktadırlar. Ya da çeşitli isimler altında devrimci-ilerici ya da sosyalist partiler ve birleşik mücadele örgütleri bulunmaktadır. Bunların hepsinin farklı politikaları-çözüm önerileri de olsa birlikte hareket etme zemini vardır. Ve bu zemin güçlüdür. Eğer “faşizm”den, “saray diktatörlüğü”nden, “tek adam “ dan vb. vb. bahsediliyorsa ve birlikte mücadele etmeliyiz savunusu dillendiriliyorsa, bunun samimi karşılığı ortak hareket etmek için çaba harcamak zorunludur. Her ortaklaşma, birleşik mücadele kendinden taviz vermeyi gerektirir. Hayır “ben taviz vermem, o versin” dendiği anda ortak hareket etmek hayaldir. Taviz ilkelerden değildir ve bu beklenmemelidir de. Fakat siyaseten-politik tavizler verilmelidir. Bir kesim devletin yıkılmasını zorunlu görmektedir, bir diğeri ise devletin reformlarla demokratikleştirilebileceğini savunmaktadır. Fakat her ikisi de Erdoğan-AKP faşizminde ortaklaşmaktadır. Bu halde hedef Erdoğan-AKP iktidarı olur. Burada devlet hedef olmaktan çıkar mı, ya da devletin yıkılması savunusu boşa mı çıkmış olur? Hayır. Somuttaki bir hedef üzerinde birlik yakalanmış olur. Stratejik hedef varlığını korur. Mesele burada Erdoğan-AKP faşizminden kurtulmak, faşizmi geriletmektir. Bu devrimci mücadeleye nefes aldırır, alan açar, kitlelere ulaşmayı-buluşmayı-örgütlemeyi sağlar.

Bugün açısından birleşik mücadelenin yaşamsal olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. Baskı ve şiddetin dozu gittikçe artmakta her türden ilerici engel dağıtılmakta ya da pasifize edilmektedir. Ve bunun yegane çözümü dağınık ve parça parça örülen mücadeleleri ortak noktalarda buluşturmak, daraltılan hedefe güçlü ve sağlam vuruşlar yapabilmektir. Bunun da iki biçimi vardır: Birincisi en geniş demokratik bir cephenin oluşması, ikincisi ise silahlı devrim ve sosyalizm mücadelesi yürüten kesimlerin en geniş birlikteliğidir. Ve her ikisinin de zemini vardır. Her birisi kendi bildiği yoldan faşizme cevap olabilecek mücadele araçlarını, dilini, tarzını,eylemini yaratabilir.

4- Önümüz işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü 1 Mayıs. Sınıf mücadelesinin her dönemeci kendi 1 Mayıs’ını koşullar. Bu 1 Mayıs’a rengini verecek olan da, kuşkusuz bu dönemki mücadelenin sorun ve ihtiyaçlarıdır. Bu bağlamda 1 Mayıs’ı hangi perpektifle karşılıyorsunuz?

Faşizmin yoğun baskı ve şiddeti ortamında en diri kesimin kadınlar olduğunu 8 Mart dünya emekçi kadınlar günü vesilesiyle tekrar gördük. Faşizmden en fazla etkilenen toplumsal kesim olarak kadınların yaşamdaki yerlerinin gittikçe silikleştirilmeye, eve hapsedilmeye çalışıldığı, yediğinden içtiğine, giyiminden kuşamına, yürümesinden konuşmasına, oturmasına kadar her şeyine müdahale edilmeye ve burjuva medyada tartışma konusu olarak sürekli canlı tutularak kadınlara ayar verilmeye çalışıldığı, dini otoriterlerce fetva üstüne fetva, yargı kurumlarınca da kadına şiddeti meşrulaştıran hukuksal düzenlemelerin kararların verildiği bir süreçte kadınların alanlara akması, gece yürüyüşleriyle faşizme meydan okuyan mesajlar vermesi anlamlıdır. “Biz buradayız ve bize giydirilmek istenen elbiseyi kabul etmiyoruz” diyorlar. Yine şovenizmin ve Türk milliyetçiliğinin şaha kaldırıldığı, Kuzey Kürdistan kentlerinin bombalarla yerle bir edildiği, seçilmiş Kürt milletvekillerinin ve yerel yöneticilerinin tutuklandığı, Efrin’e işgal saldırısının katliamlar eşliğinde azgınca yürütüldüğü ve Kürt ulusuna diz çöktürtülmek istendiği bir süreçte Newroza milyonların akması, alanları doldurmaları ve bize “diz çöktürtemeyeceksiniz” demeleri önemlidir. Buradan şuna varmak istiyoruz: Toplumda tüm baskı ve katliamlara, tutuklama ve devlet terörüne rağmen diri bir yan var. Ve bu fırsat bulduğunda kendini gösteriyor. Fakat devrimci-sosyalist öğelerin yetersizliklerinden vb. bir çok nedenden kaynaklı bu dirilik süreklilik sağlanmış bir eyleme-harekete dönüşemiyor. Bunun kırılması gerekmektedir. Ve bu da devrimcilerin görevidir. Önümüzdeki 1 Mayıs bu yüzden önemlidir.

8 Mart’ta kadınlar faşizme meydan okudu ve peşinden gelen Newroz’da Kürt ulusu faşizme meydan okudu. 1 Mayıs’ta ise tüm ezilenlerin kadını genciyle, işçisi memuruyla, köylüsüyle, Kürdü ve Alevisiyle, azınlık milliyetlerden ezilen inançlara, LGBTİ’lerden ekolojistlere kadar her kesimin meydanlara çıkıp faşizme meydan okuması için devrimcilere-sosyalistlere büyük görev düşmektedir. Gündemi bellidir ve ortaktır. Tüm kesimleri etkileyen, mağdur eden, yasaklayan ve linç eden, işinden-gücünden eden, evinden-mekanından-semtinden kovan, çevresini tarumar eden, kazandığı hakları elinden alan, örgütlenmesini-tepkisini dile getirmesini yasaklayan OHAL’li KHK’lı yaşamı resmi hale getiren faşizmdir, faşist diktatörlüktür. O halde “faşizme karşı omuz omuza”, “faşist kuşatmaya karşı halkların birleşik direnişini örgütleyelim” sloganıyla yürünecek ve mücadeleyi geliştirecek bir perspektifle, ama bir günle sınırlanan değil, günlere yayılan sürekliliği sağlanmış mücadele perspektifiyle 1 Mayıs’a hazırlanmak, 1 Mayıs’ı örgütlemek sürecin bizlerden talebidir. Bizlerin görevi de bu talebe uygun bir enerji ve performans sergilemektir.

Gündeme gelen erken seçimlere ilişkinde bir şeyler belirtmek yerinde olacaktır. Uzun bir süredir gündemde olan ve 2019’da yapılacağı Erdoğan-AKP iktidarı tarafından defalarca tekrarlanmasına rağmen, seçimlerin erkene-erken bir tarihe çekilmesi devrimci-sosyalist hareketin beklemediği bir durum değildir. Hem siyaseten sıkışmışlık ve kendini tekrar eden durum, hem de ekonomik olarak iyi gitmeyen süreç egemenler tarafından istenmeyen sonuçlara zemin barındırması anlamında bir müdahaleyi gerekli kıldığı söylenebilir. Ve bu noktada faşist MHP üzerinden bunun gündeme getirilmesi ve kabul edilerek seçimlerin erkene çekilmesi, Bahçeli’nin aldığı görev ve rolü iyi ezberlediğine işarettir. “Gündemimizde yok” yaklaşımını defalarca tekrar eden iktidarın kalkıp seçim gündemimizdedir demesi absürt olurdu. Bu yüzden Bahçeli’nin önerisi (aynı Cumhurbaşkanlığı önerisinde olduğu gibi) AKP-MHP ya da Erdoğan-Bahçeli ilişkisinin nasıl bir seyir izlediğine de ışık tutmaktadır. Konumuz bu ilişkinin değerlendirmesi olmadığından seçimlere ilişkin genel yaklaşımımız üzerinde durmak anlamlı olacaktır.

Her seçim öncesi gündeme gelen “seçimlere katılım-boykot” meselesi bugün de gündeme gelecek ve tartışılacaktır. Her politik yapılanma kendince açıklamalarda bulunacak ve tavır sergileyecektir. Bu yüzden, önce seçimlere ilişkin genel anlayışı ortaya koymak önemli olacaktır.

İllegal mücadeleyi esas almış ve komünizm perspektifli, silahlı devrim mücadelesi yürüten bizler açısından bu düzende yapılacak seçimlerin burjuva niteliğinin görülmesi ve bu niteliğe uygun bir yaklaşım sergilenmesi ötelenemez bir durumdur. Siyaseten taktik bir mesele mi yoksa stratejik bir mesele mi sorusu da bu anlamda açıklığa kavuşmuş olur. Soru şudur; reform mu devrim mi, yasalcı reformist mücadele mi silahlı devrim mücadelesi mi? Silahlı devrim mücadelesini esas almış bir parti olarak reformların devrim mücadelesindeki yerini önemser, reformlar uğruna mücadeleyi küçümsemeyiz, lakin reformlar uğruna mücadeleyi amaçlaştıran ve stratejik bir mücadele biçimi olarak ele alan yönelimlerle aramıza da net çizgi çeker ve ideolojik mücadelenin konusu yaparız. Reformlar uğruna mücadeleyi yadsımadığımız gibi yasal mücadele ve örgütlenme olanaklarını da reddetmez ve devrimci mücadelenin gelişimi açısından taktik bir mesele olarak ele alırız. Dolayısıyla seçimleri de, yasal mücadele ve örgütlenme olanakları sunduğu-sunabileceği ve devrimci mücadeleye hizmet edip-etmeyeceği bazında ele alır değerlendiririz. Bu da öncesinden hazırlanan ve ezberlenen bir reçete ile değil, somut durumun somut tahliline göre, gelişmelerin doğru okunmasıyla gündeme gelebilecek taktik bir siyasetin konusu olur. İster seçimlere katılım, isterse boykot bizler açısından taktik siyasetin konusu ve sonucudur. Burjuva seçimler olmazsa olmaz değildir, bu düzende esas olan egemen sınıflar arasındaki egemenlik-iktidar yarışının ve halkı kimlerin ezip sömüreceğinin seçimini yapmak değil, bu devletin zor yoluyla nasıl yıkılacağının ve hangi stratejik ve taktik araçların kullanılarak bu sürecin hızlandırılabileceğinin seçimini yapmaktır. Burjuva seçimleri abartarak demokrasiye sahip çıkma adı altında seçimlere kilitlenmek, seçimleri amaçlaştırmak ve seçimler üzerinden devrim hayali kurmak, devrim mücadelesini bilinmez bir tarihe ertelemektir. Taktik bir siyasetin konusu olarak seçimlere yaklaşımımız budur.

Seçim süreçlerinde gündeme gelen ve çokça tartışılan konulardan biri de ittifaklar meselesidir. İttifaklar ya da birleşik mücadele meselesi, seçimler gibi taktik siyasetin konusu olarak ele alınmayacak kadar önemlidir. Her halükarda seçimler vesilesiyle tekrar gündem olsa da, devrim ve sosyalizm mücadelesinde vazgeçilmez stratejik bir yere sahiptir. İttifaklar ya da birleşik mücadele, devrimci mücadele süreci boyunca ve devrimden sonraki iktidar koşullarında da devrimin ihtiyaçlarına cevap veren temel bir siyasettir. Devrim kitlelerin eseridir deniyorsa, en geniş halk kitlelerini bu devrimin özneleri haline getirmek ve bunun siyasetini üretmek zorunludur. Kitleleri birleştirmek, örgütlü halk güçlerini birleştirmek demektir. Bir kısım halk güçleriyle hareket edip diğer bir kısmını dışarıda tutmak, devrimi ve devrimci iktidarı da tartışmalı hale getirir.

Genel perspektifimiz Halkın Birleşik Cephesinin oluşturulmasıdır. Fakat her bir somutta oluşturulacak ittifaklar ve birleşik mücadele örgütleri kendi koşullarıyla ele alınmayı gerektirir. Bu anlamda somuttaki siyaset taktik olarak kendini gösterir. Seçimler meselesinde gündeme gelen siyasette buna tekabül eder. Bir, genel stratejik yönelim, devrim ve sosyalim mücadelesi için stratejik olan birleşik mücadele, diğeri, somut durumda-güncel olan taktik birleşik mücadele. İkisi bir ve aynı değildir, aynılaştırılamaz ama birbirinden kopuk-bağımsız da ele alınamaz. İlki perspektif sunar, ön açar. İkincisi ise birincisini destekleyen, devrim mücadelesine itilim sağlayan bir özellik barındırır ve stratejiye hizmet eden taktik bir siyaset işlevi görür.

Bugünkü koşullarda, somut siyaset anlamında ise bunun anlamı şu olur; ister seçime katılım isterse seçimleri boykot olsun, faşizmin topyekün saldırılarının iktidarın tekleşmesinde vücut bulduğu ve daha koyu bir faşizmin tahkim edilerek açık faşizm şeklinde toplumun cendereye alınmaya çalışıldığı ve bu seçimlerinde bu süreci devrim ve karşı devrim açısından önemli kıldığı bir momentte en geniş halk kitlelerinin ve devrimci halk güçlerinin ortak mücadelesi kendini dayanılmaz biçimde dayatmaktadır. Özellikle faşist diktatörlüğün toplumun tüm ilerici, demokrat, aydın, kadın, gençlik, çevreci, LGBTİ, öğrenci, çalışan vb kesimlere saldırısı ve demokratik hakları gasp etmesi yanında Kürt ulusu üzerinden geliştirilen şovenizm, katliamlar, Kürt temsilcisi siyasilerin tutuklanması, yine seçilmiş yerel yönetimlerin görevlerinden alınması, binlerce Kürt siyasi temsilcisinin tutuklanması, Kürt yerleşim yerlerinin yerle bir edilip bu alanları boşalttırarak demografik yapıyı değiştirmesi, yalnız siyasal coğrafyamızda değil, Kürt ulusunun yaşadığı tüm Kürdistan’ı ve demokratik kazanımları hedeflemesi bu taktik siyasete biçim vermektedir. Açık söyleyelim ki, özellikle yaşadığımız süreçte oluşacak tüm ittifak ya da birleşik mücadele, Kürt ulusunun devrimci dinamiklerini yadsıyarak ele alınamaz. Bu devrimci mücadele açısından vahim bir hata, yön kaybı ve kusurlu bir siyaset olur. İster seçimlere katılım konusunda isterse seçimleri boykot konusunda olsun oluşacak ittifak ya da birleşik mücadele Kürt devrimci dinamikleriyle buluşmalıdır.

İlerici-devrimci-demokrat-sosyalist güçlerle ittifak gerçekleştirme konusunda engel yoktur. Esasımız veya öncelikler gündeme geldiğinde doğaldır ki ilk tercihimiz ve peşinden gelenler gibi bir değerlendirme yapılabilir, fakat bu ittifaklar siyasetinde bir kısmını dışarıda tutmayı meşrulaştırmaz. Önceliğimiz sosyalistler olur, önceliğimiz Kürt devrimci dinamikleri olur, bu diğer ilerici-devrimci dinamikleriyle ittifakı ötelemez-ötelememelidir.

Bu süreç devrimci-sosyalistlere ve tüm halk güçlerine büyük bir görev yüklemiş durumda. Faşizme karşı mücadelenin her an’da ve alanda örülmesi, toplumun her kesiminin bu mücadelenin bir bileşeni olarak örgütlenmesi, her bir kesimin kendi cephesinden, kendi yetenek ve birikimleriyle, kendi gücü ve olanaklarıyla ama büyük-küçük demeden tüm ilerici-devrimci dinamiklerin müşterek noktalarda birleşerek hareket etmesi bugün ertelenemez bir sorumluluktur.

Son söz olarak şunu belirtebiliriz;

Toplumdaki algıyı ve psikolojiyi de iyi gözlemlemek gerek. Faşizmin koyu baskısının kitlelerde yarattığı etki basit değildir. Öncüsüz bırakılan kitlenin uzun bir süre direngen ve diri kalması beklenebilir ,lakin eğer öncülükten bahsediliyor ve öncülüğün olmazsa olmazlığı dile getiriliyorsa bunun bir anlamı, yöntemi ve eylemi olmalıdır. Partimiz de bu bilinçle, tüm militanlarıyla bu sürecin örülmesinde rolünü aktif sergileyecektir.

Komün Gücü Gazetesi

adhk tarafından

Ankara’da Suruç Katliamı anmasına polis saldırısı

Nisan 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Suruç Katliamı’nın 33’ncü ayında Suruç’ta yaşamını yitiren sosyalistleri Konur Sokak’ta anmak isteyen SGDF ve DGB üyelerine polis saldırarak gözaltına aldı

Ankara (21-04-2018) Suruç Katliamı’nda hayatını kaybeden sosyalistleri anmak isteyen gençlere polis saldırarak gözaltına aldı. Suruç Katliamı’nın aydınlatılması ve adalet talebiyle Konur Sokak’ta bildiri çalışması yapan Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) ve Devrimci Gençlik Birliği (DGB) üyeleri polis tarafından gözaltına alındı.

Gözaltına alınanların isimleri şöyle: SGDF üyeleri Sedat Polat, Gizem Altunöz, Tunahan Turhan, DGB’den İmran Yangın, Selma Tokaç ve Fulya Demir

Gazete Patika

adhk tarafından

Ayşe öğretmen 6 aylık bebeği ile hapishaneye girdi

Nisan 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Hakkında 1 yıl 3 ay hapis verilen Ayşe Öğretmen 6 aylık bebeği ile hapishaneye girdi

Diyarbakır (21-04-2018) Katıldığı televizyon programında ‘Çocuklar ölmesin’ dediği için yargılanan ve hakkında ‘örgüt propagandası’ iddiasıyla 1 yıl 3 ay hapis verilen Ayşe Öğretmen 6 aylık bebeği ile hapishaneye girdi.

Ayşe Çelik, öğlen saatlerinde avukatı ve kendisine destek olanlarla birlikte Diyarbakır Adalet Sarayına geldi. Ayşe Çelik’e destek için birlikte adliyeye gelenler arasında CHP Milletvekili Zeynep Altıok, HDP milletvekilleri Ziya Pir ve Feleknas Uca ile HDP ve CHP il yönetimi, Dicle Amed Kadın platformu (Dakap) da vardı.

Öğretmen Ayşe Çelik’in avukatının yaptığı 10 günlük infaz erteleme talebi de reddedilmişti. Eşyalarını toplamak üzere eve geçen Ayşe Öğretmen, akşam saatlerinde 6 aylık bebeği ile Diyarbakır E Tipi Hapishanesine girdi.

Gazete Patika

adhk tarafından

HDP’li Baydemir ile Irmak’ın vekillikleri düşürüldü

Nisan 19, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Vekillikleri düşürülen HDP’li sayısı 11’e çıktı

HABER MERKEZİ- (19-04-2018) HDP milletvekilleri Osman Baydemir ve Selma Irmak’ın haklarındaki cezanın istinaf mahkemesinde onaylanmasının ardından milletvekilliklerinin düşürülmesine dair tezkere Meclis Genel Kurulu’na geldi.

Tezkereler okunmadan önce HDP’liler Genel Kurulu terk etti.

Baydemir ile Irmak’ın vekillikleri düşürüldü.

HDP’NİN SANDALYE SAYISI 59’DAN 48’E DÜŞTÜ

1 Kasım 2015’teki genel seçimde HDP 59 sandalye kazanmıştı. Baydemir ve Irmak’ın vekilliğinin düşürülmesiyle HDP’nin sandalye sayısı 48’e düştü.

Daha önce de HDP’li vekiller Tuğba Hezer Öztürk, Leyla Zana, Nursel Aydoğan Faysal Sarıyıldız, Ferhat Encü, Besime Konca, Figen Yüksekdağ, Ahmet Yıldırım ve İbrahim Ayhan’ın vekillikleri düşürülmüştü.

9 VEKİL CEZAEVİNDE

HDP’nin eski eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile Selma Irmak, Abdullah Zeydan, Gülser Yıldırım, Çağlar Demirel, Ferhat Encü, İdris Baluken ve Burcu Çelik Özkan ise cezaevinde.

Artı Gerçek

adhk tarafından

Fatih Maçoğlu: “Kapitalizm Ovacık’ı dizayn etmek istiyor”

Nisan 17, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Ovacık Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu, Ovacık’ın sermayeye peşkeş çekildiğini belirtti ve “Kapitalizm Ovacık ilçesini kendi istediği gibi tasarlamak istiyor” dedi

Dersim / Ovacık (17-04-2018) Ovacık’ta yürütülen politikalar üzerine konuşan Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, devletin ilçelerini sermayeye peşkeş çekerek kendine göre dizayn etmek istediğine dikkat çekti.

Mezopotamya Ajansı’ndan Semra Turan’ın haberine göre, etrafı dağlarla kaplı, doğal güzelliğiyle ilgi toplayan Dersim’in Ovacık ilçesi, sermaye tekelinin tehdidi ile karşı karşıya. Doğası ve Munzur suyunun ana kaynağı olmasının yanı sıra birçok zenginliği içerisinde barındıran Ovacık, şirketlere peşkeş çekiliyor. Son dönemlerde özelikle Ovacık üzerinde yapım kararı alınan HES ve baraj projelerinin hızlandırılması, Munzur suyunun taşınmak istenmesi, tarım arazilerinin ihaleye çıkarılması “Ovacık’ın kimyası ile oynanıyor” yorumlarına yol açtı.

‘Toplum göçe zorlanıyor’

Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu, sermayenin göz diktiği ilçede gerçekleştirilmek istenen projeler hakkında konuştu. Maçoğlu, 1937-38 Dersim katliamından bu yana Dersim coğrafyası üzerinde HES ve baraj projeleri olmak üzere birçok politikanın yürütülmek istendiğini belirterek, toplumun yaşam alanlarını daraltıp göçe zorlanmak istendiğini kaydetti.

‘Barajlar ile milli park sular altında kalacak’

Ovacık ilçesinde yürütülen projelerin son 2 yılda hız kazandığına işaret eden Maçoğlu, “Özelikle Konaktepe 1-2 projelerin tekrardan gündeme alınması, Ovacık ilçesinin insansızlaştırılması anlamını taşıyor. Çünkü bin 200 kodu olan bir baraj ancak buranın rakımı bin 300 yani 50-60 metreye kadar şehrin tam içine girecek şekilde bir baraj yapılmak isteniyor. Ayrıca Ovacık ilçesinin birçoğu milli park içerisinde yerini alıyor. Bu baraj ile Mili Park’ın yüzde 70’i su altında kalmış olacak” dedi.

‘Kapitalizm Ovacık’ı dizayn etmek istiyor’

Maçoğlu, ilçenin neden hedefe konduğunu ise şu sözlerle ifade etti: “Kapitalizme hizmet eden bütün devletler ve sistemler özgür olan her şeyi kendi tekeline almak isterler. Sermaye şirketleri Ovacık’taki Munzur suyunun özgür akması, doğanın onlara hizmet etmesinden haz edemiyor. Bu nedenle Ovacık’ı ranta açmak istiyorlar. Buradaki insanlara hizmet sunulmuyor. Ancak yapılmak istenen projeler ile dışardan buraya insanlar yerleştirilmek isteniyor. Ovacık’a yönelik hunharca bir saldırı var. Devlet burayı ranta açmak istiyor. Kapitalizm Ovacık ilçesini kendi istediği gibi tasarlamak istiyor.”

Maçoğlu, “Ovacığı tekeline almak isteyenlere karşı biz de toplumsal direnişi örgütleyeceğiz. Doğayı kurtarmak için Türkiye’deki bütün çevrecileri Ovacık ilçesini sahiplenmeye çağırıyoruz” dedi.

adhk tarafından

‘72 Nisan Komünist Çizgisi, Geleceği Kazanmanın Manifestosudur

Nisan 17, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Kaypakkaya, Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist hareketinin manifestosu olan ‘72 çıkışını hazırlayan ortamı “Kahraman işçi sınıfımızın, özverili köylülerimizin ve yiğit gençliğin çığ gibi yükselen mücadelesi, hızla yayılan Marksist-Leninist yapıtlar, Çin’de Başkan Mao’nun önderliğinde yer alan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin dünyayı sarsan etkileri” sözleriyle ortaya koyuyordu. ‘72 Nisan çıkışı, bu zeminin bileşenleri ve Kaypakkaya’nın üzerinden yükseldiği, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ideolojik-siyasal-örgütsel mayasından alıyordu. Özellikle, Kaypakkaya’nın Kültür Devriminin, ideolojik-politik etkisini, coğrafyamıza berrak bir bilinçle taşıması, Marksizm’in nitel ilerlemeler süreciyle Leninizm’den Maoizm’e uzanan pratik-politik-ideolojik hattını, güçlü bir kavrayışla devrim sorunlarında çözüm anahtarı haline getirmesi, komünist niteliğinin ana zemini olmuştur

HABER MERKEZİ(17.04.2018)-24 Nisan 1972, Maoist Komünist Partisi’nin, ideolojik, politik, örgütsel bütünü ve organik devamı olduğu TKP(ML)’nin, komünist önder İbrahim Kaypakkaya tarafından kuruluşunun tarihidir. Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketinin tarihine, komünist manifesto niteliğiyle çığır açan bu tarih, kurucu komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın, ideolojik, siyasal, örgütsel ve askeri olarak ortaya koyduğu komünist fikirlerden bağımsız ele alınamaz. Yani Maoist Komünist Partisi Kaypakkaya’dan, Kaypakkaya da Maoist Komünist Partisi’nden ayrı ele alınamaz, kavranamaz, anlaşılamaz. Bu anlamıyla proletarya partisi ve Kaypakkaya etle tırnak gibi bir bütünü ifade eder ve bu bütün, enternasyonal proletaryanın Türkiye-Kuzey Kürdistan kolu temsilcisi MKP’nin (kuruluş ismi TKP(ML)) kuruluşu ile komünist önder Kaypakkaya şahsında, devrimin tüm can alıcı sorunlarına stratejik bir cevap vermiştir. Kaypakkaya’nın fikirleri, ihtilalci komünizmin tehlikeli fikir odağı olarak, karşı devrim tarafından stratejik saldırı kapsamına alınması ve kuruluşundan bu yana, sınıf mücadelesinin tüm zor dönemeçlerini, faşist burjuva iktidarların direk hedefi konumunda ilerlemesi, büyük fedakârlık, ısrar ve ağır bedellerle, 46. mücadele yılını aynı kararlılıkla sürdürmesi, ideolojik-siyasal-örgütsel olarak kuruluşunun harcı olan komünist nitel çizgisinden gücünü almaktadır. Tarihsel süreci boyunca, alınan yenilgiler ve ağır darbelere rağmen, külleri üzerinden yeniden ve yeniden doğrularak, proletaryanın kızıl bayrağının altında, ezilen ve sömürülen halkların kurtuluş davası için, faşist iktidara karşı mücadele alanlarında köklü meydan okuyuşunu aynı ısrarla sürdürmesi, siyasal iktidar mücadelesinde taviz vermeden, sınıf mücadelesinin mevzilerine tutunması, Kaypakkaya güzergahının, Türkiye-Kuzey Kürdistan devrim tarihinde açtığı komünist yoldan niteliğini almaktadır.

Ezilen ve sömürülen halkların yegâne kurtuluşu olan devrimi, komünist topluma yürüyüş perspektifinde ele alan, 24 Nisan ideolojik-siyasal çizgisi, Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında, bilumum gericiliğe karşı köklü bir karşı duruştur. Bu duruş, sadece burjuvazi ve onun türevi gerici iktidarlara karşı ilan edilen bir savaş çağrısı değil, aynı zamanda, devrim ve sosyalizm adına hareket eden, fakat burjuva ideolojisine bulaşık her türlü politik yaklaşıma karşı da köklü bir meydan okuyuştur. Marksizm-Leninizm’in üçüncü nitel aşamasının, ideolojik-siyasal-felsefi hamlesi olan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin zemini üzerinden yükselerek, billur ve keskin bilinçle, Milli mesele (Kürt ulusal sorunu), Kemalizm tahlili, tarihsel süreç bağlamında Rus sosyal emperyalizmi, sosyalizmin sorunları, devrimin yolu ve niteliği, devrimin stratejik araçları, bu araçlar içinde belirleyici olan komünist parti ve parti içi ideolojik mücadele, iki çizgi mücadelesi gibi temel konularda, büyük bir devrimci kopuşun ifadesi, MKP’nin organik bileşimi olan TKP(ML)’dir. Yani Kaypakkaya’dır, Kaypakkaya’nın komünist çizgisidir.

Dünyayı sadece yorumlama değil, aynı zamanda değiştirmeyi ilke alan Marksist-Leninist-Maoist dünya görüşü, bu eylemi gerçekleştirmek için tüm toplumsal koşullarda, geleceği temsil eden sınıf ve sosyal katmanların özgürleşme bilincine önderlik etmekle politik varlık kazanır. Bu politik-pratik varlığın temel aracı, ideolojik, siyasal ve felsefi (diyalektik materyalizm) olarak MLM ilkelerle donanımlı örgüttür. Yani, ezilen halkların özgürleşme mücadelesinde, yığınlarca farklı örgütlenmelerin en üst örgütlenme aracı ve kurmayı olan komünist partisidir.  İşte, Kaypakkaya ve onun fikirlerinin stratejik kurumu olan proletarya partisi, proletarya bilincinin, Türkiye-Kuzey Kürdistan sahasında, pratik-politik bir eksene oturmasında, mihenk taşıdır. 24 Nisan 1972’de, Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında hüküm süren karanlığı yırtan bu bilinç, uluslararası ve coğrafyamızda yaşanan, bir yığın sosyal-siyasal gelişmelerin akabinde, devrime gebe toplumsal koşulların sancıları içinde sistemli hale gelmiş, proletarya başta olmak üzere, ezilen halkların kurtuluş umudu olarak boy vermiştir. Bu çıkışın, tarihsel koşullardaki anlamı kadar, tarihsel sürecin de ayrıca doğru ele alınıp kavranması gerekmektedir.

MLM BÜTÜNSELLİK VE ÖZGÜRLEŞME EYLEMİNİN MANİFESTOSU OLARAK ’72 NİSAN ÇIKIŞI!

MLM bilimsel dünya görüşü, kendisinden önceki felsefi akımlardan ve pozitif bilimlerden, toplumsal var oluşun koşulları, toplumsal sistemlerin niteliği, toplumsal sınıfların konumlanışı ve bütün bunların köklü analizi ekseninde, insanlığın özgürleşme bilincinin eylem kılavuzu olmasıyla ayrılır. MLM’deki bu bütünsellik, teknik bir uygulama ilişkisi değil, teori-politik-pratik örgütlenme aracılığıyla, toplumsal devrim ve devrimcilik ilişkisidir. Bu ilişkinin bulunmadığı bir konumlanış, MLM bütünsellikten uzak bir konumlanıştır. Yani MLM pratik-politik devrim çizgisiyle anlam kazanır. Kuşkusuz, MLM politik devrim çizgisi ile Marksizm’den etkilenmiş küçük burjuva politik devrim ve devrimcilik çizgisini ayrıştırmak gerekir.

Ezilen-sömürülen sınıf ve halk katmanlarının, ezen-sömürenlere karşı sürdürdüğü mücadelede, ezen ve sömürenlerin iktidar niteliğine göre mücadele süreci boyunca kullandıkları araçlarla, devrimci şiddeti kullanmaları, bir devrim-devrimcilik çizgisidir. Komünistler bu bağlamda, devrimci şiddeti ele alış ve stratejik araçlarında farklı olsalar da, devrimci şiddet konusunda diğer devrimcilik çizgileriyle ortak düzlemdedir. Ama bu düzlem, komünist çizgiyi tayin etmede tek kriter değildir. Tarihsel süreç ve mücadele sürdürülen toplumsal koşullara alınan politik tutum, amaç-araç ilişkisi, devrimci savaş ve şiddet tarzı, toplumsal koşulların analizi ile ulaşılan sentezler, toplumsal sosyal grupların ve sınıfların tahlili gibi başlıklar altında, direkt mücadelenin sürdürüldüğü tarihsel koşullarda alınan ideolojik-politik tutumla, komünist çizgiye sahip olup olmadığın belirginleşir. Bu kısa ve genel belirleme ışığında, Kaypakkaya ve onun göz bebeği olan ‘72 Nisan Manifestosu, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da, MLM’nin bir eylem kılavuzu olarak, siyasal iktidar mücadelesinde, ezilenlerin politik öncüsü olarak varlık kazanmasının başlangıç momentidir. Bu tarih, sadece ezilenlerin kendi öncüsüne kavuşması tarihi değil, aynı zamanda, MLM’nin, kendi perspektifi ile coğrafyamız sınıflar mücadelesinde, hüviyetine kavuşmasıdır. Türkiye-Kuzey Kürdistan’da, MLM’nin politik bir varlık olarak oluşumu, 1971 devrimci kopuşu ile birlikte, komünist önder Kaypakkaya ile gerçekleşmiştir. Kaypakkaya’nın çıkışında, coğrafyamız açısından devrimci bir tarihi miras aranacaksa, Mustafa Suphi TKP’sinin ve Ermeni ulusuna mensup Paramaz ve yoldaşlarının kısa süreli bir pratiği dışında, devrimci bir tarihsel birikim “yok” düzeyindedir. Bu sembolik devrimci tarihsel süreç dışında, Mustafa Suphi sonrası sürecine, TKP’ye damgasını vuran, kuramsal, reformist, revizyonist, tasfiyeci politik konumlanıştır. Elli yıllık ülkemiz dönemine damgasını, bir karabasan gibi çökmüş bu tasfiyeci-revizyonist çizgi vurmuştur.

TKP, Mustafa Suphi dönemi sonrası boyunca izlediği teorik, ideolojik, politik ve pratik tutumla, devrimci bir konumlanış içinde olmamış, bu tarihsel süreç boyunca, sistemli tasfiyeci, reformist, revizyonist politikaların uygulayıcısı olmuştur. 1930’lu yıllarda, III. Enternasyonal’in izlediği bazı politikalara paralel olarak, söylem bazında bazı devrimci iddialar ortaya atsa da, bu politik söylemlerin toplumsal pratik karşılığını örgütleyecek bir siyaset izlememiştir. Yine bu tarihsel dönemlerde, Hikmet Kıvılcımlı’nın kendi ideolojik çizgisine uygun bazı teorik tezleri ortaya atması, pratik-politik-ideolojik yolunu arayan devrimci muhalefet cenahında bazı tartışmalar yaratsa da, bu süreç komünist devrimci mücadele açısından politik-pratik bir sonuç yaratamamış, ‘71 devrimci çıkışına kadar söylemden öteye geçememiştir. Özellikle TKP’ye rağmen, II. Emperyalist Paylaşım Savaşı yıllarıyla, coğrafyamızda devrimci arayışlarını sürdüren kimi pratikler olsa da, bu süreçte devrimci bir çizginin oluşmasında, köklü kopuşun yaratıldığı bir tarih olmamıştır.

Tartışma konusu olan tarihsel kesitte, TKP, Uluslararası Komünist Hareket’in merkezi örgütlenmesi olan III. Enternasyonal’in seksiyonu konumundadır. Bu anlamıyla TKP’nin politikasını ele alırken, kendi ideolojik politik çizgisinin yanında, yanılmaz otorite olarak kabul edilen III. Enternasyonal’in hatalarından kopamamasını da irdelemek durumundayız. Ki bu hatalı yaklaşım, Mustafa Suphi için de söz konusudur. Karadeniz’de Kemalistler tarafından katledilmesinin arka planında, dönemin komünist merkezi tarafından, Kemalistlere dair yapılan hatalı tespitler vardır. Suphi’nin, Mustafa Kemal’e ilişkin var olan hatalı yaklaşımının payı bu hatalı tespitlerden beslenmektedir. Mustafa Kemal ve Kemalistlerin “milli kurtuluş mücadelesine” atfedilen ilericilik rolünün, devrimci-komünist hareket cenahında yarattığı kambur, sadece dönemsel anlamda bazı olumsuz pratiklerin zemini olmamış, uzun bir tarihsel süreç, devrimci hareketin rotasını yanlış yönlendirmiştir. III. Enternasyonal’in her tarihsel döneminin yanılmaz otorite olarak kabul görmesi, ürettiği her politikanın, tartışmasız kabul edilmesi, tarihsel anlamda sadece coğrafyamız devrimci mücadelesinde bir kambur yaratmamış, aynı zamanda uluslararası komünist-devrimci hareketler açısında da derin sancılar yaratmıştır. Kısa bir tarihsel hafıza olarak; III. Enternasyonal, Lenin’in önderliğinde, ideolojik-politik ve pratik olarak, burjuva anlayışların karargahı haline gelmiş II. Enternasyonal’den koptuğu tarihsel dönem, Lenin dönemi ve hemen sonrası, 1930’lu yıllarda Stalin önderliğinde SBKP içinde gelişen sağ çizgiye karşı verilen mücadele kesiti ve II. Emperyalist Paylaşım Savaşı yıllarında, emperyalist işgallere karşı yürütülen mücadele süreçleri gibi, öne çıkan tutumlarıyla temsil ettiği tarihsel dönem dışında, teorik-ideolojik-politik zeminde, Marksizm’in, Leninizm’in hayat bulmasında “çıtayı düşüren” bir rol oynamıştır. Ki vurguladığımız bu tarihsel kesitlerde de, uluslararası komünist hareket ve ülke devrimleri açısından, hazır reçetelere indirgenerek belirlenen politikalar, eleştiriye ve tutum almaya açık politikalardır. ML ilkeler ekseninde bu tutum, Başkan Mao önderliğindeki ÇKP de, açık ve somut olarak gelişmiştir. Devrimler tarihi açısından, 1927 ayaklanmasının yenilgisinden sonra, ÇKP’nin, III. Enternasyonal’e rağmen sürdürdüğü devrimci-komünist hamle ve Mao önderliğinde gerçekleşen Çin Devrimi, bu anlamda nitel bir süreçtir. Devrim, hazır reçetelere indirgenemez ve her toplumsal koşulun somut tahlilleri üzerinden sürdürülen komünist devrimci politikanın eylemidir. Komünist örgütsel merkezler içinde gelişen her türlü burjuva ideolojilere, hatalı tutumlara karşı verilen ideolojik mücadele, burjuva ya da her toplumsal koşula denk, gerici sınıflar iktidarına karşı verilen devrimci savaşın bir parçasıdır, siyasal iktidar mücadelesi ve iktidarın zapt edilmesi dönemlerinde, bu ideolojik mücadele ötelenemez. Bu anlamıyla, Büyük Proleter Kültür Devrimi ile ML’nin yeni nitel aşaması olan Maoizm’in, bu tarihsel kesitlerdeki tutumuyla birleşmek, devrimin önündeki çelişkileri bu çözüm anahtarı ile çözmek, komünist olmanın temel kriteridir. Kaypakkaya’nın, ‘72 Nisan çizgisiyle açtığı çığır, bu komünist miras üzerinden şekillenmiştir.

‘72 Nisan Manifestosu’nun önderi Kaypakkaya, bu komünist mirasın üzerine basarak, coğrafyamız tarihiyle hesaplaşmıştır. “TC” faşist iktidarı olan Kemalizm’e yönelik geliştirilen onaylama politikaları, Kürt ulusal sorununa ve Ermeni Soykırımı, Rum, Keldani, Kürt katliamlarına yaklaşım, kapitalist ilerlemeci, aydınlanmacı ve Batı felsefesi merkezli tutum, TKP özgülünde, sol-sosyalist mücadele adına hareket etme iddiasında olan, politik hattın ve anlayışların sonucuydu. Tam da bu kesitte, Kaypakkaya’nın TKP “mirası” ile ortaya koyduğu tutum, komünist çizgi ile burjuva devşirmesi çizgilerle arasındaki kalın çizgileri beyan eden bir tutumdur. Mustafa Suphi dönemini bir miras olarak alan Kaypakkaya, “Komünizm davasına devrimci yürekten bağlı, ama revizyonist önderlik yüzünden, inançları ve enerjileri yanlış yerlere kanalize edilmiş, işçi, köylü ve aydın kadroların, sübjektif olarak kafalarında ve yüreklerinde taşıdıkları ‘devrim’ ve ‘komünizm’ ateşinin sarsılmaz inancını” esas alarak, reformist-revizyonist TKP ile arasına granitten duvarlar örmüştür. Bu ideolojik tutum, ‘71 devrimci çıkışındaki ayrışımın da temelidir.

‘71 DEVRİMCİ KOPUŞU VE KAYPAKKAYA!

Türkiye-Kuzey Kürdistan devrim tarihinde, ‘71 devrimci çıkışı, çok önemli bir kesiti ifade eder. Bu devrimci kopuş sürecinde, Deniz Gezmiş, Mahir Çayan devrimci önderlik rolünü oynasalar da, komünist çizgi zeminindeki kopuşu Kaypakkaya yaratmıştır. İdeolojik, teorik, politik ve pratik olarak, komünist devrimci çizginin tarihsel ön belirleyeni, özellikle 1960’lı yıllarda TİP içinde, MDD (Milli Demokratik Devrim) ve SD (Sosyalist Devrim) ayrışması üzerinden süren tartışmalar, alınan pratik politik tutumlardır. H. Kıvılcımlı ve M. Belli gibi anlayışların etkisinde olan MDD çizgisi, SD’nin parlamentarist çizgisi karşısında, dönem olarak aydınlanan gençlik hareketleriyle kurduğu ilişkilerle ayrılmaktadır. MDD’nin çıkarmış olduğu Türk Solu dergisi, gençlik hareketinde yaşanan ayrışmalar ve tutum farklarından kaynaklı “Al Aydınlık” (Aydınlık Sosyalist Dergi) ve “Ak Aydınlık” (Proleter Devrimci Aydınlık) ayrışması doğmuştur. Ama her iki kesim de sırtında var olan kamburdan kurtulamamıştır. M. Belli ve H. Kıvılcımlı’nın, orducu, Kemalist, ordu içinde “sol” bir darbe ile beklenen “devrim hayali” her iki kesimin referans noktasıdır. Bu süreçte PDA içinde olan komünist önder Kaypakkaya bu ayrışımı şöyle ifade ediyordu: “M. Belli saflarında yeni bir çelişme ortaya çıkmıştı. Bir yanda gençliğin kendiliğinden gelme mücadelesini temsil eden ve bu anlamda aktivizmi savunan küçük burjuva önderleri, öbür yanda da her türlü aktif mücadeleyi reddeden pasifist burjuva unsurlar vardır.”

Gençliğin ağırlaşan faşist baskılara karşı verdiği mücadele, ağır bedeller ve “TC” iktidarının katliamlarına karşın gelişirken, 15-16 Haziran büyük işçi direnişi, köylük alanlarda yoksul köylülerin geliştirdiği toprak işgali ve eylemler karşısında, politik-teorik lafazanlık yapmakla yetinen PDA’nın, ASD’nin durumu, komünist- devrimci bir kopuşun zorunlu olduğunu tüm çıplaklığı ile ortaya koyuyordu. Özellikle 15-16 Haziran işçi direnişi, bu ayrışımda bir turnusol rolü oynamıştır. M. Belli’nin “Sıkıyönetim tarafsız kalmalıdır” manşeti, ordunun işçileri katletmede aldığı rolle, hükümsüz ve anlamsız kalmıştır. Bu tarihsel direniş, her kesimin sınıfsal niteliğini ortaya koyma açısından önemli sonuçlar yaratmaktadır. Mahir Çayan bu gelişmeler akabinde, ASD’den ayrılarak, THKP-C’yi kuran süreci başlatmıştır. Ve bu gelişmeler Deniz Gezmiş’in, THKO’yu kurmanın siyasal-pratik zemini olmuştur. Faşist iktidarın ordusu mu? Ezilen ve sömürülen kitleler mi? Silahlı devrimci savaş mı? Pasif “devrimci” lafazanlık mı?  Haziran işçi direnişinin somut olarak ortaya çıkardığı bu sorulara, Mahir ve Deniz radikal devrimci çıkışla cevap verseler de, Kaypakkaya’nın ulaştığı senteze ulaşamadıkları tarihsel bir hakikattir.

15-16 Haziran işçi ayaklanmasına, “TC” ordusunun direkt müdahalesi, ordudan “sol” darbe ile devrim bekleyen anlayışlara, somut olarak büyük bir darbe vurmuş ve ordu karşıtı silahlı devrimci mücadelenin saflarını güçlendirmiştir. Mahir ve Deniz’in, THKP-C ve THKO’yu kurarak bu devrimci kanalda yürümeleri tabi ki, silahlı devrimci savaş açısından önemlidir. Ama, tasfiyeci-revizyonist süreçten kopuş sadece bununla sınırlı değildir. Daha köklü ideolojik ve siyasal hesaplaşmanın yapılması gerekiyordu. Mahir ve Deniz, Türkiye devrimci mücadelesinin, iki ana kanalını oluşturarak, silahlı devrimci süreci örgütleseler de, Kemalizm, ulusal sorun, uluslararası komünist hareketin durumu, aydınlanmacı-pozitivist Marksizm’in etkileri gibi başlıkların yanında, içten burjuva güruhlar tarafından fethedilen SBKP ile Mao önderliğindeki ÇKP arasında yaşanan ayrışmada (Özellikle 1956 SBKP’nin XX. Kongresi ve 1963 ÇKP ile SBKP arasındaki polemikler), geçmişin hatalı yanlarından kurtulamamış, doğru tutum almayarak bu kamburu taşımaya devam etmişlerdir.

Tüm bu sorunlara köklü neşter, fikirlerini yanındaki birkaç kadro ile birlikte ‘72’de kurulan TKP(ML)’nin çizgisinde sistemli hale getiren Kaypakkaya vurmuştur. Sürecin kırılma anını teşkil eden 15-16 Haziran işçi direnişinden Kaypakkaya’nın çıkardığı dersler, bir direniş anını özetleyen durumdan öte, Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimini direkt belirleyen sonuçlardır. Kaypakkaya bir süreç boyunca sürdürdüğü ideolojik-siyasal mücadelesini, Haziran direnişinin dersleriyle, Türkiye-Kuzey Kürdistan öncü kurmayının bayrağı haline getiriyordu. Devrimin şiddete dayanacağı, bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğu, M. Belli, D. Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı gibi kişiliklerin anlayış önderliğini yaptığı, “cuntacı hayallerin ve anti Marksist devlet-ordu tahlillerinin tüm saçmalığını, elli yıllık legaliteye bel bağlayan revizyonist örgütlenmelerine meydan okuyarak mahkûm ediyordu.

Kaypakkaya, Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist hareketinin, manifestosu olan ‘72 çıkışını hazırlayan ortamı “Kahraman işçi sınıfımızın, özverili köylülerimizin ve yiğit gençliğin çığ gibi yükselen mücadelesi, hızla yayılan Marksist-Leninist yapıtlar, Çin’de Başkan Mao’nun önderliğinde yer alan Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin dünyayı sarsan etkileri” sözleriyle ortaya koyuyordu. ‘72 Nisan çıkışı, bu zeminin bileşenleri ve Kaypakkaya’nın üzerinden yükseldiği, Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ideolojik-siyasal-örgütsel mayasından alıyordu. Özellikle, Kaypakkaya’nın BPKD’nin ideolojik-politik etkisini, coğrafyamıza berrak bir bilinçle taşıması, Marksizm’in nitel ilerlemeler süreciyle Leninizm’den Maoizm’e uzanan pratik, politik, ideolojik hattını, güçlü bir kavrayışla devrim sorunlarında çözüm anahtarı haline getirmesi, komünist niteliğinin ana zemini olmuştur.

24 Nisan 1972’de Kaypakkaya önderliğinde kurulan proletarya partisinin stratejik tehlike ilan edilmesinin temel sebebi, ihtilalci komünizmin temsilcisi olan önder Kaypakkaya’nın fikirlerinin, ideolojik, politik, pratik stratejik konumlanışıdır. Çünkü, ‘72 Nisan komünist çığırı ve öncülüğü, sadece, bilumum reformist-revizyonist anlayışları yerle bir etmiyor, tekçi, inkârcı, imhacı faşist iktidar biçiminin tüm mahiyetlerini, parlak komünist fikirlerle deşifre ediyordu. Faşist Kemalist iktidar, Ermeni, Kürt, Rum, Süryani ulusuna mensup ezilenleri kırımdan geçirerek, Türk ırkçılığı-Sünni İslam paradigmalı bir egemenlik sisteminin adıdır. Kuruluş felsefesi bu çizgiye dayanan “TC”nin, emekçilere, ezilen uluslara ve inanç gruplarına olan katliamcı, soykırımcı pratiği, bu tarihi komünist çıkış karşısında büyük bir darbe alıyordu. Uluslararası alanda ve Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist-devrimci hareketinde var olan geleneksel, aydınlanmacı, kapitalist uygarlığı kutsayıcı yaklaşımlardan köklü bir kopuş söz konusuydu.

Tarihsel materyalizm ve diyalektik felsefenin yerine ikame ettirilen, idealist-ampirizm, aydınlanmacılık, tarihsel süreç boyu bir yığın burjuva-feodal gerici iktidarların icraatlarını “devrimci” ilan etmişti. Sosyalizm, kapitalist gelişmenin doğrudan sonucudur tezi üzerinden, proleter devrim ve komünist partileri reddeden II. Enternasyonal’in fikirleri, farklı biçim ve tonlarda komünist hareketi kemirmeye devam ediyordu. Jön-Türkler, İttihatçılar ve Kemalistlerin, sınıfsal niteliği doğru tanımlanmıyor, eski anlayışın yükleri taşınıyordu. Kemalist faşist orduların, Ermeni Soykırımı, Kürt isyanlarını kanla bastırması, Dersim, Ağrı,  Koçgiri katliamları, feodal reflekslerin ilerlemeci, kalkınmacı “devrimci” hamlelerle tasfiye edilmesi olarak değerlendiriliyordu.

İşte Kaypakkaya, diyalektik, tarihsel-materyalist yaklaşım ve metotla, uluslararası ve coğrafyamızda var olan resmi “sosyalist” külliyete, ilk neşteri vurdu ve 24 Nisan TKP(ML)’nin kuruluşunu ilan etti. Çünkü bilinir ki, komünist partisi olmadan, ezilen-sömürülen sınıf ve halk katmanlarının iktidar mücadelesini kumanda etmek olanaksızdır. Ve yine temsil ettiği ezilenleri temsil eden bir parti, iktidar mücadelesi sürdürmüyorsa ve iktidarı aldıktan sonra komünizm perspektifiyle toplumsal-siyasal-iktisadi sürece yön vermiyorsa, o parti komünist partisi değildir. Komünizm perspektifi ile tarihsel sürecin özgün koşullarını köklü analize tabi tutan ve ulaştığı sentezleri, stratejik araçlarla ezilenlerin mücadelesinde ortaya koyan ‘72 Nisan çıkışı, bugün kırk altı yıllık bir mücadele deneyiminin, siyasal iktidar ısrarının, büyük bedellerle devrimci savaş perspektifinin kumandanıdır. Revizyonizme, oportünizme, reformizme ve her türden burjuva anlayışlara, burjuvazi ve türevi faşist iktidara karşı iktidar mücadelesi sürecinde, amansızca karşı duran ‘72 Nisan Manifestosu, bugün de tarihsel gelişmelere denk nitel ilerlemesiyle, devrimci savaşın başındadır.

‘72 ÇİZGİSİ VE KAYAPAKKAYA’YI TARİHSEL DÖNEMİN SENTEZLERİNE HAPSETMEK DOGMATİZMDİR!

Toplumlar ve doğa tarihi durağan değildir. Gelişim ve değişim, var oluşun temel yasasıdır. Diyalektik yasa ve sınıflar mücadelesinin sonucu olarak sürekli var olan gelişme ve ilerleme, burjuva idealist sınıf ve ideologları tarafından çarpıtılarak, tarihin tekerrürden ibaret olduğu ve gerici egemenliklerini baki göstermek için tarihin sonu olduğu savı, tüm toplumsal gelişmeler tarafından mahkûm edilmiştir, edilmektedir. Bu gerici idealist kampın karşısında, diyalektik ve tarihi materyalizm, toplumlar tarihinin sınıflar mücadelesinden ibaret olduğunu açıklayarak, tarihsel ve toplumsal ilerlemenin kaçınılmazlığını tüm değişim ve ilerleme süreciyle birlikte toplumlar tarihinin ilerlemesiyle de kesin biçimde kanıtlamaktadır. Bu süreç toplumsal süreçlerde yer alan siyasi hareket ve partiler için geçerliyken, ‘72 Manifestosu da bundan muaf değildir.

72 Manifestosu ve Kaypakkaya komünist bir çizgi, diyalektik ve tarihsel materyalist bir yöntem ve ezilenlerin kurtuluşu için siyasal iktidarı, devrimci savaşla zorla ele geçirme kurmaylığıdır. Parti, Ordu, Cephe stratejik araçlardır. Devrimin özneleri, ezilen yığınlardır. Devrimci-komünist savaş stratejisi, devrimin herhangi bir anını temel alarak, planlar yapmak ve devrimin hedeflerini gerçekleştirmek içindir. Stratejik devrim araçlarının altında, bin bir türlü taktik araçlar kullanıldığı gibi, savaşın stratejik planlarına bağlı bin bir taktikle devrimci savaş sürdürülür. Belirleyici ve tayin edici olan, komünizme ulaşana kadar, komünist ilkelerle donanımlı, KP’sinin belirleyiciliğidir.

 ‘72 Çizgisi ve Kaypakkaya’yı, tarihsel dönemin teorik sentezlerine hapsetmek, her tarihsel koşulu bu sonuçlar üzerinden açıklamaya çalışmak, biçimciliktir, statükoculuktur, dogmatizmdir, idealizmdir. Tayin edici olan ilke ve amaçlar zemininde belirlenen komünist çizgidir.

Komünist ideolojik köklere bağlı kalınarak, teorik-siyasal-stratejik eksende sürece uygun doğru politikalar belirlemek, diyalektik-tarihsel materyalist metotla sentezlere ulaşmak, Kaypakkaya çizgisinin hükmüdür. Tam da bu kesitte, TKP(ML)’nin organik bileşeni ve devamı olan MKP, diyalektik-tarihsel gelişimin nitel ilerletilmesidir. ‘72 Manifestosu’nun komünist çizgisinin devamı olarak, devrimin tüm ihtiyaçlarına, stratejik olarak cevap olma çağrısıdır.

Uluslararası ve Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki, sosyal, siyasal, iktisadi gelişmeler, dünün teorik saptamaları üzerinden hazır reçeteler haline getirilmiş politikalar üzerinden devrimci savaş sürdürülemeyeceğini ortaya koyuyor. Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki gelişmeler, komünistleri çözüm projeleriyle devrimci savaş stratejileri geliştirmeye davet ediyor. Emperyalist hegemonya, emperyalist bloklar ve bölgesel gerici güçler arasındaki dalaş, mazlum uluslar, inançlar, sömürülen ve ezilen halklar üzerinde, katliam ve işgallerle sürmektedir. Bu sürece göre kendini, açık faşist diktatörlük paradigmasına göre merkezileştiren Türk hâkim sınıflarının, geliştirdiği savaş konsepti ve işgal, komünistlere daha büyük sorumluluklar ve savaş düzeyini dayatmaktadır.

İktidarı alacak stratejik araçlarla devrimci savaşı kumanda etmek ciddi bir iştir. Bu ciddi işte komünist partisinin rolü tartışmasızdır. ‘72 Nisan çizgisinin, tarihsel nitel ilerlemelere göre, bugün ortaya koyduğu teorik, politik, örgütsel, askeri tezler, ezilenlerin geleceği kazanma perspektifidir. Komünist partisinin önderliğinde, bilinçli Sosyalist Halk Savaşı ile iktidarı feth etme, Kaypakkaya’nın güzergâhıdır. Onun, “herkesin gözleri önünde göklere çektiği kızıl bayrağın” öğrettiği ve gösterdiği budur.

Halkın Günlüğü Sayı 13

adhk tarafından

İsviçre Demokratik Haklar Federasyonu 12. Kongresini gerçekleştirdi

Nisan 17, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

İsviçre Demokratik Haklar Federasyonu 12’nci Kongresini 14 Nisan’da gerçekleştirdi

İDHF (17-04-2018) İsviçre Demokratik Haklar Federasyonu bir önceki kongrede aldığı karar geregi, alt örgütlü komitelerinin iradesi ile seçilen deleğelerin katılımı ile 12’nci kongresini başarı ile tamamladı.

Seçilen delegelerin ezici çoğunluğunun katıldığı kongre, tüm dünyada bağımsızlık,demokrasi ve sosyalizm mücadelesinde yitirilenlerin anısına yapılan saygı duruşu ile başladı. Saygı duruşunun ardından, yapılan delege tespiti ve divan seçimi ile, kongrede, belirlenen gündemlere geçildi.

İDHF Yönetim kurulunun sunduğu siyasal taslak ve faaliyet raporunun okunmasının ardından, delegeler bu gündem üzerine fikirlerini beyan ettiler. Son derece canlı, yapıcı eleştirilerle süren tartışmaların ardından, siyasal taslağa gelen ek önerilerle birlikte, siyasal taslak onaylandı. Sürecin niteliği, yaşanan ve yaşanacak siyasal süreçlerde, İDHF’nin, aldığı ve alacağı roller, kendi kitlesiyle siyasal çizgisi ekseninde birleşebilme ve bu birlik üzerinden diğer devrimci-dost kurumlarla daha kuramsal bir birlik çizgisi oluşturma konusunda, deleğelerin, İDHF’nin, pratik olarak var olan siyasal çizgisine, örgütlenme tarzına getirdikleri eleştiri ve önerilerle, bu gündem tartışmasını son derece nitelikli kılındı.

İDHF’nin bağlı olduğu ADHK’nın siyasal süreç, niteliksel konumlanış üzerine yaptığı merkezi değerlendirmelerinin okunmasının ardından, Mali rapor sunulup onaylandı ve akabinde denetleme kurulunun raporu, kongrede hazır bulunan delegelerin gündemine sunuldu.

Dünyada, Türkiye-Kuzey Kürdistan’da, Avrupa’da ve özel olarak İsviçre’de, yaşanan ve yaşanması muhtemel siyasal sürece ilişkin değerlendirmelerin, tüm gündem maddelerinin tartışılmasında öne çıktığı kongrede, özellikle önümüzdeki sürece ilişkin doğru politika belirleme, buna uygun örgütsel bir konumlanış içinde olma konusunda, İDHF yönetici organları ve örgütlü kitlesinin sorumlulukları tartışılarak, var olan örgütsel-siyasal sorunların aşılması iradesinin ortaya çıkarılmasında, kongre yapıcı bir rol oynadı.

Tüm bu canlı tartışmların ardından, İDHF yeni Yönetim kurulu ve ADHK delegelerinin seçilmesi ile, İDHF 12. Kongresini başarı ile tamamladı.

adhk tarafından

Avusturya Demokratik Haklar Federasyonu 10. Kongresini başarıyla tamamladı

Nisan 16, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

ADHF 10’uncu Kongresi 14 Nisan Cumartesi 2018 tarihlerinde, İnnsbruck’ta Viyana, Linz, Salzburg, Graz, Ternitz ve Innsbruck delege ve misafir kitlenin katılımıyla süren yoğun tartışmaların ardında başarıyla sonuçlandı

Avusturya (17-04-2018) ADHF, yılda bir yaptığı Kongrelerinden Açılış konuşması, delege tespiti ve divan seçiminden sonra süren Kongre gündemleri okunup tartışmaya başlandı.

Kongremizin önemli gündem maddelerinden Siyasi Perspektif yazısının okunmasından sonra delegeler tarafından tartışıldı, Emperyalist saldırganlığın şidetlenerek devam ettiği ve tüm kesimleri sindirme politikasının yaşama geçirdiğini, demokrasi güçlerine gözdağı vermeye çalışıldığı dile getirildi. Genelde siyasal ağırlıklı tartışmalar, daha çok Avusturyadaki siyasal gelişmelere ve Sosyal hak gaspları ve Tassaruf paketlerine yönelikti. İşçilere ve Göçmenlere yönelik gerçekleştirilen saldırılara karşı hep birlikte mücadelenin başarılı olabileceğini, daha fazla mücadele ve enerji ve sendikal çalışmanın, işçi temsilciliklerinin önemsenmesi gerektiği üzerine anlayış düzeyinde düşünceler va tartışmalar yapıldı. Federasyonumuzun daha aktif çalışmalar yürütmesi ve önderlik misyonunu oynamasının zorunluluğu dile getirildi. Irkçılık ve yabancı düşmanlığının birer devlet politikası olduğu, önümüzdeki süreçte bunun dahada derinleşeceği bu anlamda göçmenlerin kendi geleceklerine ve sorunlarına sahip çıkmaları gerektiği söylendi ve bazı güncel konulara ilişkin eksiklikler taşımakla birlikte olumlu bulundu. Sırasıyla diğer kongre gündemlerine tartışmalarla devam etti.

KOMintern temsilcisi;

Kongrede söz hakkı alarak Avusturya da yeni hükümet politikarı esasta Göçmenleri hedef tahtasına oturttuğunu ve mültecilerin durumuna ilişkin son gelişmeleri aktardı. KOMintern temsilcisi işçi odaları seçimlerine ilişkin bilgilendirme yaptı, ADHF kongresini selamlayarak konuşmasını tamamlad.

SPÖ temsilcisi de konremize katılarak önümüzdeki hafta Innsbruck’ta gerçekleşecek belediye seçimlerine ilişkin konuşma yaparak kongreyi selamladı. En yoğun tartışmalar faaliyet raporuna ilşkin oldu. Faaliyetlere ilişkin delegelerin çoğu söz hakkı alarak Avusturya’da yapılması gerekenler planlı programlı her tarafa yumruk sallayarak degil, önemli hedefler belirlenerek bu faaliyetler üzerinde yoğunlaşılması yönünde tartışmalar yürütüldü.

Kongrede yönetime gönüllü olarak beş asıl iki yedek olmak üzere yedi kişilik genç dinamik bir yönetim oluşturuldu ve 28-29 Nisan tarihinde ADHK’nın 26. kongresine ise delege seçimi yapıldı, dilek ve temmenilerden sonra başarıyla sonlandırıldı.

adhk tarafından

Emperyalist sömürü ve savaşlara karşı, sosyalizm yolunda; 1 Mayıs’ta Alanlara!

Nisan 15, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

1 Mayıs’ı yaratan kahraman işçi sınıfı kanlarıyla öğrettiler; KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA, YA HEP BERABER YA DA HİÇ BİRİMİZ! Bu gerçeği kuşanan Dünya’nın ezilen halkları ve ulusları, kapitalist barbarlığa karşı sosyalizmin zaferini er ve ya geç ilan edip, hak ettikleri geleceği yaratacaklardır.

ADHK (15-04-2018) Dünya işçi sınıfının, tüm emekçilerin ve ezilenlerin; mücadele, birlik ve dayanışma günü şanlı 1Mayıs kutlu olsun.

Dünün vahşi sömürü ve zulüm koşullarına karşı enternasyonal proletaryanın vermiş olduğu mücadele ve elde ettiği kazanımlar biz isçi sınıfına ve ezilenlere gururla bıraktığı tarihi miraslardır. Bırakılan bu miras ve haklılığın verdiği güçle alanlara çıkanlara selam olsun.

Bugün dünya ve insanlık daha büyük savaşlar, katliamlar ve sömürüyle karşı karşıya. Kürdistan üzerindeki paylaşım savaşları Efrin’in işgal edilmesiyle sınırlı olmadığı gibi emperyalistlerin kendi aralarındaki dalaşın arenası sadece Ortadoğu değil aksine, Amerika’dan Asya’ya tüm halklara dayatılan açlık, yoksulluk ve etnik savaşlar ile biz isçi sınıfını, emekçileri ve ezilenleri bölüp parçalayarak sömürü ve talan sistemlerini sürdürmektedirler. Bunun için bugün daha güçlü ve inançla 1Mayıs ruhunu alanlara taşımak ve bizden çaldıkları her şeyi geri alacağımızı haykırarak ve her gelen günü mücadeleyle karşılamaktan başka bir yolumuzun olmadığını, bütün bu gelişmelerle tarih bize bir kez daha göstermektedir.

İnsanca yaşamak ve emeğimizin özgürlüğü için ücretlerimizin ana ve taşeron firmalar arasında adeta paslaşarak ucuzlaştırılıp bizleri köleleştiren artı-değer sistemini değil, insani ve doğayı koruyan değerler sistemi için;

Din, dil, irk ve milliyet farklılıkları adı altında çizdikleri sınırların içine bizleri hapsederek mezhepçilikle, ırkçılıkla, milliyetçilikle dil ve kültürler üzerindeki baskılarıyla her gün körükledikleri düşmanlığı değil her türden sınırları aşan isçilerin ve emekçilerin kardeşliğini, birliğini ve başta Kürt ulusuna uygulanan ulusal zulme karşı dünyanın her yerinde, eşitlik ve adalet için;

Emperyalistlerin çıkar savaşları; halkların birbirini katletmesini, yerinden yurdundan ederek göçe zorlanmalarını ve göç yollarında hayatlarını kaybetmeleriyle son bulmamaktadır. Zorla yerlerinden koparılıp mülteci yaşama  zorlanıldığı Avrupa ülkelerinin en zor şartlarına terkedilmeleri, ırkçılık ve milliyetçilik ile kuşatılarak bir kez daha insanca yaşam haklarının ve onurlarının işgal edilmesi ile yüzleşmektedirler. Bunun için ırkçılık, milliyetçilik gibi insanlık ayıbı, örgüt ve parti ve politikaların biz isçi ve emekçiler arasındaki kardeşlik ve dayanışmayı parçalamasına izin vermeyecek enternasyonal proletaryanın dayanışma ruhuyla savaşlara karşı mücadele etmek için;

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini temel alan ve bunu her alanda derinleştiren ayrımcılığın ve eşitsizliğin doğallaştırılmasına, kadının emeği, iradesi ve bedeni üzerindeki sömürü, baskı ve denetimi besleyen ücret eşitsizliğini, yasaları, dinleri, töreleri ve gelenekleri reddediyor her türden insan ticaretini; vergilendirerek yada “kaçakçılık” ile meşrulaştıran insanlık suçlusu bu sistemi yıkmak için;

Doğal felaketlerin artması ve yaşamsal kaynakların zehirlenmesi emperyalizmin doymak bilmez kar hırsıyla tükenişe doğru hızla yol almakta. İçine sürüklendiğimiz savaşlara nükleer silahlar eşlik ederken doğanın ve tüm canlıların sonunu hazırlayan kimyasal üretime, nükleer silahlanmaya, militarizme ve hâksız savaşlara karşı barışın ve doğanın korunması için;

Milyonların asgari ücret ve emeklilik maaşlarıyla bile açlık ve yoksulluğa mahkûm edildiği günümüzde, işsizliğin katlanarak artmasını görmeyip tekellerin karlarındaki yükseliş grafiğini başarı olarak gören asalaklığı alaşağı etmek için;

Çocukların ve gençlerin düşünsel olarak tek tipleştirilip, not adı altında yeteneklerinin körleştirilip hırs ve rekabete sürüklenerek emperyalizmin ihtiyaçları için eğiten sisteme karşı doğanın ve toplumların çıkarlarını esas alan yeteneklerini geliştirebilecekleri eşit ve özgür eğitim için;

Sağlığın, eğitimin, ulaşımın, barınmanın ve yaşam ihtiyaçlarımızın demokrasi adı altında seçimlerde malzeme yapılmasını değil, parasız olarak, toplumsal garanti altına alınması için;

Emperyalizme karşı tek ses, tek yürek, tek yumruk olup hep birlikte enternasyonal proletaryanın mücadele ruhuyla haykıralım;

1 Mayıs’ı yaratan kahraman işçi sınıfı kanlarıyla öğrettiler; KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA, YA HEP BERABER YA DA HİÇ BİRİMİZ! Bu gerçeği kuşanan Dünya’nın ezilen halkları ve ulusları, kapitalist barbarlığa karşı sosyalizmin zaferini er ve ya geç ilan edip, hak ettikleri geleceği yaratacaklardır.

Bu devrimci inanç ve coşkumuzla tüm Dünya dilleriyle haykırıyoruz;

Selam olsun emperyalizme ve her türden gericiliğe karşı savaşanlara!

Selam olsun 1 Mayısta sömürüye ve zulme karşı haykıranlara!

Selam olsun devrimin Şanlı yolunda yürüyenlere!

Yaşasın Enternasyonal Proletaryanın Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü 1 Mayıs!

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu)

ADKH (Avrupa Demokratik kadın Hareketi)

SYM (Sosyalist Gençlik Hareketi)

1 Mayıs 2018