adhk tarafından

ADHK; Sivas Madımak katliamının hesabı birleşik mücadele ile sorulacaktır!

Haziran 30, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Madımak’ta türküyü, ṣiiri, tiyatroyu, folkloru, aydınlık düṣünceyi, farklı inancı yakanlar, bugün de aynı devletin yöneticileri; faṣist rejimden ayrı düṣünen herkesi hapsettirerek, iṣlerinden atarak, sürgüne zorlayarak , katlederek aynı eylemi daha katmerli bir ṣekilde tüm topluma karṣı gerҫekleṣtirmektedir.

ADHK (30-06-2018) 2 Temmuz 1993 tarihinde,Türkiye Cumhuriyeti faṣist diktatörlüḡü ve dönemin hükümet yetkilileri, bugün olduḡu gibi, kendileri gibi düsünmeyen, kendileri gibi inanmayan, kendileri gibi yaṣamayanlara hayat hakkı tanımama faṣist ideolojisi doḡrultusunda hareket ederek; 33 insanın diri diri yakılmasını saḡladı.

Madımak’ta faṣist caniler tarafından ateṣe verilen sadece ozanlar, ṣairler, gazeteciler, folklor ve semah oyuncuları, saz sanatҫıları deḡildi. Burada , toplumun duyarlılıḡı, aydınlıḡı, ezilenin ve öfkelinin sesi boḡulmak istendi. Yaṣadıḡı süre boyunca, zalime karṣı baṣkaldırının sembolü olmuṣ Pir Sultan Abdal’ın anılması engellenerek; ezilen halklara,zulme baṣkaldıranın yaṣam hakkının olmadıḡı mesajı verilmek istendi.

Köylerin askeri operasyonlarla yakılıp-yıkıldıḡı, insanların yerinden-yurtlarından zorla göҫettirildiḡi, „faili meҫhul“ cinayetlerin, iṣkencehanelerde, sokaklarda yargısız infazların sınır tanımaz ṣekilde yaṣandıḡı 1993-1994 yılları; Kürt ulusal baṣkaldırısının bastırılması ve devrimci, sosyalist örgütlerin tasfiyesi amacıyla devlet terörünün had safhada uygulandıḡı yıllardır.

Son yıllarda Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da yaṣananlar bu dönemden farklı deḡildir. Hatta daha vahṣice ve toplu katliamların yaṣandıḡı dönemdir. Suruҫ, Ankara, Ṣırnak, Cizre, Nüsaybin ve Diyarbakır Sur katliamları bunlardan bazılarıdır. Nasılki Madımak’ta farklı ulus, inanҫ ve düṣüncelerden insanların aynı ortak etkinlikte birleṣmesine tahammül gösterilmediyse, halkların birbirlerine yakınlaṣmasını ve dayanıṣma iҫine girmesini saḡlayıcı her türlü adıma karṣı ṣiddet kullanıldı ve engellendiyse; bu dönemde de, Suruҫ’ta Kobane halkıyla dayanıṣmak, savaṣın maḡdur ҫocuklarına oyuncak, kitap iletmek iҫin buluṣan genҫlere, Ankara’da farklılıklarıyla barıṣ ve özgürlük sloganlarını haykıran onbinlerce insana karṣı bombalarla saldırarak, aynı amaca ulaṣmak istediler.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da son gerҫekleṣen baṣkanlık ve parlamento seҫimleri öncesinde yapılan secim propagandalarında da, farklılıkları reddeden, herkesi Türk ve sunni islam ilan eden söylemler, faṣist partiler ve adayları tarafından sürdürüldü. Oy alabilmek iҫin kimi Alevi kökenli olduḡunu, aileden bir tarafının Kürt olduḡunu ilan ettirseler de, ne Aleviyi ve Alevi inancını, ne de Kürdü ve Kürt sorununu kabul eden ve ҫözüm getiren bir söylemde bulundular.

Madımak’ta türküyü, ṣiiri, tiyatroyu, folkloru, aydınlık düṣünceyi, farklı inancı yakanlar, bugün de aynı devletin yöneticileri; faṣist rejimden ayrı düṣünen herkesi hapsettirerek, iṣlerinden atarak, sürgüne zorlayarak , katlederek aynı eylemi daha katmerli bir ṣekilde tüm topluma karṣı gerҫekleṣtirmektedir. Faṣist AKP ve MHP ittifakı halklara karṣı her türlü pervasızlıḡı yapmaktadır. Kendilerinin oynadıḡı „demokrasicilik“ oyunu seҫimin kurallarına kendileri uymayıp halkın iradesini hiҫe sayan her türlü hileye ve baskıya baṣvurdular.

Günümüzün koṣullarının; ezilen halklar iҫin, Kürtler, Aleviler, diḡer farklı ulusal azınlık ve inanҫ mensupları, devrimci ve sosyalist kesimler iҫin aḡır olduḡunun bilinciyle; mevcut faṣist rejimden baskı ve zulüm gören herkesin birlikte hareket etmesinin, kendi savunma sistemini geliṣtirmesinin gerekli ve zorunlu olduḡuna inanıyor ve faṣizme karṣı birleṣik mücadelenin geliṣtirilmesini öneriyoruz.

Madımak katliamının hesabı, bu birleṣik mücadeleyle sorulacaktır.

2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak Hotelinde Katledilen Canları Saygıyla  Anıyoruz!

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu)

30 Haziran 2018

adhk tarafından

G20 şiddet aygıtının koordinesi sonucu farklı uluslara ait 6 Devrimci daha gözaltına alındı

Haziran 28, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

ADHF (28-06-2018) Son süreçte Almanya ve Avrupa’nın birçok ülkesinde yapılan saldırı ve tutuklamalara bir yenisi daha eklendi, geçen yıl Hamburg’da yapılan G20 emperyalist ülkelerin kendilerini korumaları için geliştirdikleri ortak strateji ve taktiklere karşı, devrimci ve emekçilerin protestolarını gerekçe göstererek Almanya’nın Frankfurt/Offenbach am Main şehri başta olmak üzere birçok kentte sabah baskınlarıyla birçok insan gözaltına alınmıştır.

Bir yıldan beridir Almanya, İtalya, Yunanistan, Hollanda muhtemelen daha başka ülkelerde de bu baskınların benzerleri yaşanmış ve insanlar yoğun tutuklama, kavuşturma ve para cezalarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Bu baskınların nedenlerinden biride hiç kuşku yok ki itiraz edeni kriminalize edip toplumu sindirmek ve sömürü sistemini itirazsız sürdürme isteğinden kaynaklıdır. Bir diğer deyişle, G20 ve benzeri emperyalist ülke buluşmalarına tepkiyi azaltmayı ve insanları sindirmeyi hedeflemekteler.

Bu saldırılar aynı zamanda emperyalistlerin birbirlerine bağımlı olmaları ve ortak olarak emperyalist dünya düzenini itirazsız sürdürme isteminden kaynaklanmaktadır.

Kapitalizmi ve onun yargılarını protesto etmek hukuksal bir haktır ve bundan daha doğal hiçbir şey yoktur/olamaz. Bu hak toplantı ve gösteri kanunlarında kendi yasalarınca bile ayan beyan maddeler halinde mevcuttur. İnsanlar bu hakkını kullanırken yasa koyucular kendi yasalarını dahi hiçe sayarak insanların şiddete maruz bırakılmalarına zemin hazırlayıp hiçbir hukuksal dayanağı olmadan saldırı ve sindirme gerekçesi haline getirmişlerdir. G20 döneminde itiraf eden bazı polislerin ifadelerinde sivil kıyafetle göstericilerin arasına karışıp ortamı provoke ettiklerini belirtmiş ve bu söylemlerde kamuoyuna yansımıştı. Bu gerekçelerle haksız ve hukuksuz saldırıları kınıyoruz. Tutuklanmaların derhal durdurulmasını talep ediyoruz.

Devrimci-Demokrat kurumların, kendi aralarındaki koordinasyonunun sağlanması ve bunu da bulundukları ülkelerin devrimci kurumlarıyla ilişkilendirip ezilenlerle bağını kurması ve ortaklaştırılmış bir tutumla karşı durması bir zorunluluktur, bu zorunluluğun maddi zemini her zamankinden daha fazlasıyla vardır ve ihtiyaçtır.

ADHF (Almanya Demokratik Haklar Federasyonu)

adhk tarafından

Polis tarafından katledilen Erkul ve Kerem’in davasında 2’nci duruşma başladı

Haziran 27, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Gazi Mahallesi’nde polisler tarafından ateş edilerek öldürülen Barış Kerem ve Oğuzhan Erkul’un davasının ikinci duruşması bugün başladı

İstanbul (27-06-2018) İstanbul’da bulunan Gazi Mahallesi’nde polis, Barış Kerem ve Oğuzhan Erkul’u katletmiş ve 3 genci de yaralamıştı.

Polislerin tutuksuz olarak yargılanması ve hala görevlerinin başında olması kamuoyunda tepki toplamıştı.İddianamede 4 polisin “Bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne ve birden fazla kişinin yaralanmasına sebebiyet vermek” suçundan yargılanmasına karar verilmişti. Mağdur ailelerin avukatı Meral Hanbayat, sanık polisler E.E, K.A, Z.S. ve D.B’nin tutuklanmasını talep etmişti. Talebi reddeden mahkeme, kararında cumhuriyet savcısının yazılı mütalaasının alındığını ve dosyanın incelendiğini belirterek “… talep edilen kanun maddelerindeki hapis cezalarının alt ve üst sınırları 2935 sayılı OHAL Kanunlarının 23/2-3 maddesi birlikte değerlendirildiğinde müştekiler vekilinin yerinde görülmeyen sanıkların tutuklanmalarına dair talebinin reddine…” ifadelerini kullanmıştı.

Davanın 2.duruşması bugün İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Gazete Patika

adhk tarafından

Saray Güven’e ses ve çığlık olmaya devam edelim

Haziran 27, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

ADKH (27-06-2018) 20 Ağustos’ta kaçırılarak katledilen Saray Güven’in katil zanlısı yargılanıyor Toplumsal değer yargıları, ahlak ve namus gerekçesiyle kadının katledilmesini sağlayan tüm gericiliğin yargılanması için SARAY GÜVEN ‘e ve eril şiddet sonucu katledilen tüm kadınlara sahip çıkmak adına 28 -29 Haziran ve 13 Temmuz da görülecek olan mahkemelere başta kadınlar olmak üzere duyarlı her bireyi, kurumu katılmaya çağırıyoruz

Tarih: 28-29 Haziran 2018

Adres: Mathildenplatz 15, 64283 Darmstadt

Saat: 09.00

Avrupa Demokratik Kadın Hareketi / Frankfurt

adhk tarafından

Öldüren sevgi olmaz, erkek egemenliginden insan olmaz, yaşamın adı kadın, ölümün adı erkek

Haziran 26, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Ne Saray nede Çiğdem erkek egemen sistemin kendini sürdürmek için ilk cinayetleri değildir Aksine kadınların örgütlü mücadelesi kadın katliamlarını durduracaktır Başka Sarayların, Çiğdemlerin, Tuğçelerin ve daha nice kadınların hayatlarını kurtaracak, iradelerine sahip çıkmalarını sağlayacak ve Ben kadınım deme cesaretiyle tüm ezilmişliğe ve köleliğe meydan okuyarak kendi özgürlüklerini yaratacaklardır.

ADKH (26-06-2018) ADI; ÇİĞDEM AKIN

Yaşı: 34

Cinsiyeti: KADIN

Ölüm Nedeni: KADIN DOĞMAK

Erkek egemenliği: kadınların nasıl giyineceklerini, nasıl oturup kalkacaklarını, nereye, ne zaman, nasıl, kiminle gidecekleri, kimi sevecekleri, kiminle evlenecekleri, eğitim alıp alamayacakları,  çalışıp çalışamayacakları, kaç çocuk doğuracaklarını kısacası erkekler tarafından yaşam biçimlerinin ve nasıl katledileceklerini belirlendiği bir sistemdir.

Binlerce yıl kadınlar bu sekilde erkeklerin denetimi ve baskısı altında yaşadılar. Bu baskıyı ve denetimi reddeden her kadın ya dışlandı ve hor görüldü, ya hakarete uğradı ve kötü kadın ilan edildi yada ailesi ve toplum tarafından bu şekilde psikolojik ve fiziksel şiddetin akıl almaz biçimlerine maruz kaldı ve de katledildi. Kadına karşı her hakkı kendinde gören erkek egemenliği kadınları katletmekte hiçbir sınır tanımamaktadır. Dünya üzerinde gerek Asya’da, Afrika’da gerek Avrupa;da, Amerika’da kadınlar sadece kadın doğdukları ve örf, adet, gelenek ve görenekler gibi  kendilerini hapseden kurallara uymadıkları için katledilmeye devam ediliyor. Neresi olursa olsun kadınların katillerini yasalar koruma altına almakta. En başta da kadın defalarca polise şikayet etse de gerekli önlemler alınmayıp erkeklerin kadınları katletmesi için bütün yollar açık tutuluyor.

ADI; SARAY GÜVEN

Yaşı; 47

Cinsiyeti; KADIN

Ölüm Nedeni; KADIN DOĞMAK

Bir yıl önce  öldürülen ve her defasında duruşmaları uzatılan  Saray Güven’in katil zanlısının yargılanmasında hiç bir ilerlemenin olmadığı ve aklanmaya çalışıldığını hissettiğimiz bu günlerde hukukunda erkek ve suç işleyen erkeklerle işbirliğine devam ettiğine tanık oluyoruz. Daha ilk duruşmada psikolojik olarak rahatsız olduklarına dair belgeler, mahkemelere delillerden önce sunularak, erkeklerin işledikleri cinayetlerden en hafif cezaları alarak kurtulmaları sağlanarak adeta kadın cinayetlerini teşvik etmektedirler.

On dokuncu yüzyılda liberalizm yükselen kadın mücadelesini bastırmak için, kamu ve özel alanı birbirinden ayırarak devletin özel alana yani hukuk yada adalet adı altında, erkeğe müdahale etmesini engelleyerek, erkek egemenliğini garantiye almıştır. Kadının ikincilliğinin ve maruz kaldığı her türden şiddetin  sürüp gelmesinin de teminatı olmuştur. Günümüzde kadınlar şikayet etse de devletlerin gerekli önlemleri almamasının ve de mahkemelerde erkeklerin ya hiç yada çok az cezalarla hukuk adı altında ödüllendirilmesinin kaynağında sistemin bir bütün kadının yaşamına, iradesine ve özgürlüğüne düşman olduğu gerçekliği bulunmaktadır.

Ne Saray nede Çiğdem erkek egemen sistemin kendini sürdürmek için ilk cinayetleri değildir. Aksine kadınların örgütlü mücadelesi kadın katliamlarını durduracaktır. Başka Sarayların, Çiğdemlerin, Tuğçelerin ve daha nice kadınların hayatlarını kurtaracak, iradelerine sahip çıkmalarını sağlayacak ve Ben kadınım deme cesaretiyle tüm ezilmişliğe ve köleliğe meydan okuyarak kendi özgürlüklerini yaratacaklardır.

Hem şiddet gören, hem öldürülen hem de suçlanan olmaktan kurtuluşun yolu örgütlü mücadeledir.

KADIN CİNAYETLERİ POLİTİKTİR

ÖGÜRLEŞMEK İÇİN ÜRGÜTLÜ MÜCADELEYE

AVRUPA DEMOKRATİK KADIN HAREKETİ

adhk tarafından

Dünya futbol kupasının gölgesinde Almanya’da neler oluyor?

Haziran 25, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Burjuva hükümetlerin alıṣılagelmiṣ taktiklerinden biri yeniden gündemde Avrupa veya Dünya Futbol Kupası karṣılaṣmalarının izlendiḡi günlerde, iṣҫi ve emekҫiler aleyhine yasalar ҫıkarmakta, kararlar almaktadır Ya vergi yasaları ҫıkarılmakta, ya yabancı ülkelerdeki iṣgal askerlerinin kalma süresi uzatılmakta ya da ṣimdi olduḡu gibi göҫmenlerin Almanya’ya giriṣlerini zorlaṣtıran yasa ҫıkarılmak istenmektedir.

ADHK (25-06-2018) 12 Haziran’da Alman Anayasa Mahkemesinde bir dava görüldü. Bu dava, devlet memurlarının grev yapma hakkının olup olmadıḡını belirleyecek nitelik taṣımaktaydı. Daha önce Almanya’nın 3 eyaletinde greve katılan 4 devlet memuru statüsündeki öḡretmenler hakkında soruṣturma aҫılmıṣ ve disiplin cezalarına ҫarptırılmıṣtır. Devletin bu uygulamasına karṣı durmayı ileriye taṣımak isteyen 4 öḡretmen Alman Anayasa Mahkemesinde dava aҫtı, 12 Haziran 2018 tarihinde görülen davada; mahkeme heyeti, devlet memurlarının aldıḡı ücretlerin yeterince yüksek olduḡu, sosyal haklarının ҫok iyi olduḡu ve iṣ koṣullarının grevi gerektirecek düzeyde kötü olmadıḡını, dolayısıyla iṣyerlerini terkederek greve katılmalarının yasak olduḡuna karar vermiṣtir. Davayı aҫanlar „mahkeme kararının haksız olduḡunu ve davayı Avrupa Insan Hakları Mahkemesi’ne taṣıyacaklarını aҫıkladılar. 1,9 milyon devlet memurunu ilgilendiren bu karar, sessiz bir ṣekilde geҫiṣtirildi. Memur sendikaları da karara karṣı ciddi bir tavır takınmadılar.

Öḡretmenlerin iṣkoṣullarının oldukҫa iyi olduḡunu kararının gerekҫelerinden biri olarak yazan Anayasa Mahkemesi üyelerinin, öḡretmenlerin ҫalıṣma koṣullarından ya habersiz oldukları ya da gerҫekleri görmezden geldikleri anlaṣılıyor. Halbuki, öḡretmen sendikalarının ve meslek koṣullarını inceleyen enstitülerin verdiḡi bilgilere göre; Almanya’da, öḡretmenler haftada 48 saat (ev ödevlerinin kontroledilmesi, sınav sonuҫlarının kontrolü, yeni ders planının hazırlanması vs. de dahil) ҫalıṣmakta, %60’a yakını meslekten kaynaklı stres ve psikolojik rahatsızlıkları nedeniyle erken emekli olmaktadırlar.

Devlet kendisi, memurların ṣartlarının grev yapmayı gerektirmediḡine karar veriyor! „Adalet“li olması gereken Anayasa Mahkemesi devletin lehine karar veriyor ve böylece; grev yasaḡını ve öḡretmenlere uygulanan disiplin cezasını da onaylamıṣ oluyor. Dünya Kupasının gölgesinde alınan bu karar, kamuoyunda tartıṣılmadı bile.

Diḡer bir konu da Göҫmenler sorunu. Hristiyan Sosyal Birlik Partisi(CSU)‘nin baṣkanı ve Alman Federal Iҫiṣleri Bakanı Hosrt Seehofer tarafından Göҫmen sorunu yeniden gündeme getirildi ve en kısa sürede yeni bir ҫözümün bulunması iҫin Alman Baṣbakanı Angela Merkel’e 2 haftalık bir süre verdi ve dikkat edilirse bu süre, Dünya Futbol Kupasının bitimine bir hafta kala sona eriyor. Merkel de hemen harekete geҫerek Fransa devlet baṣkanı Macron’la görüṣme yaptı ve ikisinin yaptıḡı ortak basın aҫıklamasında; yeni ҫözüme iliṣkin aynı düṣüncede olduklarını aҫıkladılar.

Nedir istenen yeni ҫözüm? Özellikle CSU’nun dayattıḡı öneri; „Göҫmenlerin Almanya’ya giriṣine engel olmak. Almanya’ya girdikleri taktirde, yapılacak soruṣturmada Almanya’ya girmeden önce hangi ülkeden geҫmiṣse oraya geri verilecek ve böylece sorun sınırötesinde ҫözülmüṣ olacak“ ṣeklindedir.

Baṣta Italya ve Ispanya olmak üzere; denize kıyısı olan ülkeler, Almanya ve Fransa’nın üzerinde anlaṣtıḡı görülen bu ҫözüme karṣı ҫıkmaktadır. Angela Merkel Avrupa ülkelerinden ortak karar ҫıkartabilmek iҫin yüklerini hafifletici giriṣimlerde bulunmaya baṣladı: Lübnan ve Ürdün’ü ziyaret ederek özellikle Suriyeli göҫmenlerin buralarda barındırılması iҫin gerekli desteḡi sunacakları mesajını verdi. Türkiye ile görüṣmeler yapması da olasılıklar arasında görülmelidir. Ekonomik olarak büyük bir kriz yaṣayan Türk hükümetinin bu ҫözüme dahil olması beklenir.

Bu ҫözüm(!); yakılıp-yıkılan, talan edilen Suriye ve Kürdistan’dan, Libya’dan, Yemen’den ve daha birҫok savaṣ yaṣayan ülkeden göҫetmek zorunda kalan insanların, ya yollarda, denizde ölüme terkedilmelerine/zorlanmalarına veya en kötü koṣullarda kurulan barınma kamplarında insanlık dıṣı koṣullarda yaṣama zorlanmalarına sebep olacaktır.

Haziran ayının sonunda toplanacak olan Avrupa Birliḡi ülkeleri, göҫmen sorununu görüṣecek ve ṣu ana kadar öne ҫıkan ҫözüm önerisi; Göҫmenlerin Avrupa Birliḡi ülkeleri dıṣında tutulması ıҫin önlemlerin alınmasına yöneliktir. Alman Hükümet ortaklarından Hristiyan Sosyal Birlik Baṣkanı ve Federal İҫiṣleri Bakanı Seehofer, Avusturya, Italya ve Macaristan ırkҫı hükümetleriyle aynı görüṣü paylaṣmaktadırlar. Alman Sosyal Demokrat Parti(SPD) kendisini bu tartıṣmanın dıṣında tutuyor ve süren tartıṣmanın CDU ile CSU arasında iҫ politikaya yönelik sürdürülen bir tartıṣma olduḡunu ileri sürüyor. Halbuki durum öyle deḡil, Merkel ikna turlarına devam ediyor ve ay sonunda Avrupa ҫapında bir „ҫözüm“ün ҫıkması hedefleniyor.

Mafia tipi bir örgütlenme gibi ҫalıṣan FİFA önderliḡinde organize edilen ve dünyanın en pahallı pazarlarından birini oluṣturan futbolcu pazarının ҫalıṣtırıldıḡı, Dünya Kupası maҫlarının gürültüsü arasında yürütülen Göҫmen sorunu tartıṣması, insanı deḡerlerden uzak, köklü ҫözümlere kapalı bir tartıṣmadır. TV ve Gazetelerin haber sayfalarının önemli kısmını Dünya Kupası maҫları ve pahallı futbolcularının  haberleri  kapsamaktadır.

Politik arenadan hep uzak tutulan yıḡınlar, bu kez de futbol sayesinde TV’lerin baṣına ҫekilerek; Anayasa Mahkemesinin aldıḡı karardan ve sürdürülen Göҫmen sorunu tartıṣmasından uzak tutuldu.

Amatör futbol yarıṣından ҫıkarılarak, profesyonel paralı oyuncuların kendilerini daha yüksek fiyatla klüplere satmak iҫin yaptıḡı ṣovlara dönüṣen Dünya Futbol turnuvası, aynı zamanda burjuva hükümetlerinin, andaki sorunlarının ҫözümünde gölge görevini de görmektedir. İṣҫi sınıfı, memurlar, kadınlar ve genҫlik toplumsal sorunların ҫözümünde rol almaktan geri durdukҫa; burjuvazi her türlü aracı, sömürülen yıḡınların politik arenadan uzak tutulması için kullanacaktır.

Toplumun en ileri bilince sahip kesimini oluṣturan devrimcilerin, sosyalistlerin, burjuvazinin bu oyunları karṣısında sessiz kalmaması ve yıḡınları uyarması gerekmektedir. Kitlelerin kendi sorunlarına sahip ҫıkması, ҫözümü iҫin örgütlü mücadeleye katılması, sosyalist bilincin aktarılması rolüyle mümkündür.

-Memurların Grev Hakkı Gaspedilemez!

-Bütün Savaṣ Tüccarı Emeperyalist-Kapitalist Devletler, İnsanların Kendi Topraklarından Göҫetmelerinden Sorumludur!

-Göҫmen Sorunu, Duvarlar ve Bıҫak Keskini Tellerle Ҫözülmez, Kapitalist Sistemin Yıkılmasıyla Ҫözülür!

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu)

adhk tarafından

Seçim sonuçlarına dair kısa bir analiz

Haziran 25, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

24 Haziran baskın seçimleri dün OHAL koşulları, baskılar, engellemeler, hırsızlık, manipülasyon ve türlü türlü kirli politikalar altında Cumhur ittifakının başarısı ile sonuçlandı Tüm saldırı ve engellemelere rağmen HDP barajı aşarak güçlü bir siyasal irade ortaya koydu

Haber Merkezi (25-06-2018) Erdoğan/AKP iktidarı ve MHP ortaklığında baskın bir şekilde gündemleştirilen 24 Haziran Cumhur Başkanlığı ve Milletvekili seçimleri bir kez daha Erdoğan/AKP iktidarının(MHP ile birlikte) kazanması ile sonuçlandı. 24 Haziran seçim sonuçlarına dair kapsamlı siyasal değerlendirmemizi daha sonra yaparak kamuoyu ile paylaşacağız. Şimdilik sadece belli başlı yanlarıyla önem arz eden siyasal boyutunu ve sonuçlarının mahiyetini kısacada olsa değerlendirmeye çalışacağız.

Her şeyden önce şunun altını bir kez daha çizmek gerekiyor. Daha önce seçimlere ilişkin yaptığımız bütün analiz ve değerlendirmelerde vurguladığımız gibi burjuva seçimlerin hiçbir koşulda adil, demokratik ve eşit bir muhtevada olmadığını/olamayacağını ve bu gerçekliklerden ötürü bizler açısından bir meşruluğunun olmadığının altını bir kez daha çizmek istiyoruz. Ki mevcut somut durumda burjuva hukukun dahi ayaklar altına alındığı ve OHAL hukukunun hâkim kılındığı bir siyasal gerçeklikte burjuva seçimlerin adil, demokratik ve meşruluğundan bahsetmek eşyanın tabiatına ters bir durumdur.

Somutta 24 Haziran baskın seçimleri de yukarıda ifade ettiğimiz genel burjuva siyasetin kokuşmuş ve kirli zemininin yanında özgün ve belirleyici olarak OHAL hukukunun hüküm sürdüğü ağır baskı koşullarında gerçekleştirilerek sonuçlanmıştır. 24 Haziran seçimlerine ilişkin taktik politikamızı ve buna bağlı olarak ittifak anlayışımızı siyasal gerekçeleri ile birlikte geniş bir şekilde kamuoyu ile paylaştığımız için tekrardan değinmeyi gerekli görmüyoruz.

24 Haziran seçimleri esas olarak egemen sınıfların iki gerici bloğu arasında gerçekleşmiştir. Biri Erdoğan/AKP iktidarının başını çektiği Cumhur ittifakı diğeri ise CHP’nin başını çektiği Millet ittifakıdır. CHP’nin başını çektiği millet ittifakı özellikle Muharrem İnce’nin yarattığı etkili siyasal atmosfer ile geniş toplumsal yığınları etkilemesine rağmen seçim sonuçlarına yansıtmayı başaramamıştır. CHP ve adayı Muharrem İnce esas olarak Erdoğan/AKP karşıtlığı üzerinden oluşan burjuva muhalefet ve geniş toplumsal kesimleri arkasına almasına rağmen Cumhur ittifakı karşısında başarılı olamayarak kaybetmiştir. Muharrem İnce oy oranını yükseltmesine rağmen CHP klasik oy oranında hatta daha da gerisinde kalmıştır. Bu durum etraflıca değerlendirilmesi gereken bir konudur ayrıca.

24 Haziran seçimlerinin ve Cumhur ittifakının belirgin aktörü MHP olmuştur!

Bunca çürümüşlük, hırsızlık, yolsuzluk, faşizm, OHAL, siyasal ve ekonomik krize rağmen Erdoğan’nın başını çektiği Cumhur ittifakının kazanması ise kapsamlı ve derinlikli ele alınması gereken bir durumdur. Bizlerde dahil hemen hemen bütün kesmimlerin ve hatta anket şirketlerinin de somut siyasal gerçeklikler ve oluşan bloklaşmalar düzleminde yaptığımız değerlendirmeler sonucu seçimlerin cumhur başkanlığında ikinci tura kalacağı ve milletvekil seçimlerinde ise cumhur ittifakının meclis çoğunluğunu yakalayamyacğı yönündeydi. Fakat sonuçlar tam tersi bir durum ortaya çıkardı. Burada bir noktanın altını çizmek gerekiyor. Cumhur ittifakının her iki seçimdede başarılı olmasının belirleyici faktörleridnen biri MHP olmuştur. Hatta 24 Haziran seçimlerinin klit partisinin MHP olduğunu belirtmek yerinde olacaktır. AKP ile kurduğu ittifak daha doğrusu AKP’ye teslim olması ve bu kurumsal kriz ortmaında yaşadığı ayrılık bağlamında MHP’nin önemli oranda gerilediği, varlık gerekçesinin ortadan kalktığı ve somut olarak ise seçimlerde barajın altında kalarak %4-5 bandında bir oy alacağı genel olarak öngörülen bir durumun kendisiydi. Fakat MHP bu değerlendirmelerin akisne %12 civarında bir oy alarak dengeleri alt üst etmiştir. İyi Partinin aldığı oy oranınıda hesaba kattığımızda geleneksel milliyetçi damarda bir yükselişin olduğu görülmektedir.

HDP etrafında birleşen demokratik cephe barajı yıkarak güçlü bir siyasal irade ortaya koymuştur!

24 Haziran seçimlerinde en çok tartışılan ve sonuçları merakla beklenen konulardan biri de HDP’nin barajı aşıp aşamama durumuydu. HDP’nin barajı aşıp aşamama biçimindeki her iki durumunda başta AKP olmak üzere seçimlerin dengelerini etkileyecek bir pozisyonda olduğu bilindiği için hem cumhur ittifakı ve hem de CHP başta olmak üzere millet ittifakı tarafından HDP seçimlerin başından sonuna kadar hep dikkatle izlenen ve yönlendirilmeye çalışılan siyasal bir aktör konumunda olmuştur. Ki Erdoğan’nın açık bir şekilde ‘’ HDP’yi sandığa gömün’’ talimatı ve bu bağlmada başta Kuzey Kürdistan olmak üzere ülke genelinde HDP’ye yönelik gerçekleştirilen sistematik saldırılar ve devlet terörü bunun açık sonuçlarıdır.

Bu bağlamda iki gerici bloğun temsil ettiği burjuva gerici cepheye karşı demokratik güçler ve sosyalistlerinde etkin bir şekilde dahil oldukları HDP’nin başını çektiği demokratik cephe tüm saldırı ve engellemelere rağmen önemli bir siyasal irade ve sinerji ortaya çıkarmıştır. Erdoğan/AKP iktidarının HDP’yi baraj altında bırakma noktasında ortaya koyduğu tüm saldırı, engelleme ve kirli politikalara rağmen HDP’nin geniş bir demokratik birliktelik oluşturarak ve güçlü bir siyasal irade ortaya koyarak baraj engelini aşması önemli bir yerde durmaktadır.

Burada önemli olan noktalardan biri de HDP’nin demokratik güçler ve sosyalistlerle kurduğu birlikteliğin siyasal bir sonucu olarak başta İstanbul olmak üzere birçok yerde oy oranını yükseltmesi olmuştur. Keza oluşturulan birliktelik ve ittifakın bir  sonucu olarak SMF adayı Dilşad Canbaz Kaya, ÖSP adayı Nurset Maçin, TİP adayı Erkan Baş,  Halkevleri adayı Oya Ersoy, ESP adayı Murat Çepni, SYKP adayı Tülay Hatimoğulları ve Ahmet Şık, Barış Atay gibi isimlerin HDP listelerinden kazanması demokratik cephe açısından önemli bir noktada durmaktadır.

24 Haziran seçim sonuçlarını bizlere dayattığı tek gerçeklik bir kez daha oluşturlan geniş demokratik cephe ve birlikteliğin daha da büyütülerek ve toplumsal mücadelenin tüm alanlarında adım adım hayata geçirilerek geniş, etkili ve sokak mücadelesini merkeze koyan bir toplumsal mücadele hattının yaratılmasıdır.

Gazete Patika

adhk tarafından

Karl Marx, Kapitalist Ekonomi ve Yabancılaşma

Haziran 23, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Yabancılaşma kavramı neredeyse Marx’ın bütün bir düşünsel dünyasının temellerini oluşturmaktadır Çünkü Marx’ın temel düşüncesi, bir üretim tarzı olarak kapitalizmin insanın potansiyellerini özgürce gerçekleştirmesini engelleyerek onu ürününe, emeğine, kendisine ve çevresine yabancılaştırdığıdır           

GÖKMEN ERGENÇ (23-06-2018) Karl Marx 65 yıllık ömrünü proletaryanın devrimci mücadelesine adamış ezilenlerin cephesinde yer almış bir komünisttir. Bir yandan kapitalist toplumdaki insanın durumunu anlamaya, eleştirmeye diğer yandan da mevcut düzeni değiştirmek için insanoğlunu mücadeleye sevk etmiştir.

Karl Marx’ın bütün hayatı boyunca yaptığı çalışmalarda, kapitalist üretim tarzının insanın kendisini gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engel olduğuna inandığı açıkça görülmektedir. Marx’a göre, kapitalist üretim tarzı doğası gereği, insanı insanlığından ederek yabancılaştırmaktadır. Dolayısıyla yabancılaşma kavramı, Karl Marx’ın düşünce dünyasının temellerini oluşturan en önemli kavramlardan biridir. Bu makalede Marx’ın insan ve toplum tasavvurunun ışığında, insanın kapitalist toplumda yaşadığı yabancılaşma etraflı bir biçimde ele alınacaktır.

Marx’ın insan ve toplum kavrayışı, on dokuzuncu yüzyılın Batılı toplumlarında, hem kapitalist modernleşmenin ulaştığı aşamanın insan karşıtı özelliğini ifşa etmede, hem de sömürünün ortadan kaldırıldığı sınıfsız bir toplumun nasıl kurulabileceğiyle ilgili ortaya koyduğu bilimsel düşüncelerle evrensel bir nitelik taşır. Yabancılaşma kavramı teolojik, metafizik, materyalist ve psikolojik alanlarda farklı yorumları bulunan bir kavramdır. Yabancılaşma kavramının tarihinin, insanlığın tarihi kadar eski olduğu söylenebilirse de kavramın felsefe alanına ilk kez Hegel’in düşünceleriyle girdiği kabul edilmektedir. Bilindiği üzere, Antik Yunan felsefesini ve aydınlanma geleneğinin mirasını özümlemiş bir düşünür olan Marx’ın, sosyolojik evrenini şekillendiren temel düşünce, kapitalist üretim tarzının, insanın insan olmasının bir başka deyişle kendisini emek gücüyle özgürce gerçekleştirmesinin önündeki en büyük engel olduğudur. Marx’a göre insan doğası, onun emek gücünden bağımsız düşünülemez. Bu yüzden kapitalist toplumların temel çelişkisi, insanın doğası ile emeğin üretim ilişkilerindeki yeri ve değeri arasındadır. Marx’a göre, kapitalist bir toplumda emeğin üretim içindeki yeri, işçiyi ürettiği ürüne dolayısıyla emeğine, insan olarak kendisine ve sosyo-kültürel olarak çevresine yabancılaştırıcı bir nitelik taşır.

1) Marx’ta Yabancılaşma

Yabancılaşma kavramı, neredeyse Marx’ın bütün bir düşünce dünyasının temelini oluşturtuyor. Marx, yabancılaşma konusunu özellikle 1844 El Yazmaları’nda ele almış, sonra bu kavramı sosyo-ekonomik boyutlarıyla Grundrisse ve Kapital’de derinliğine incelemiştir Yabancılaşma süreci, yabancılaşmanın etkileri ve kategorileri Marx’a göre yabancılaşma, öncelikle emekçinin arzu ve isteklerinin dikkate alınmadığı kapitalist üretim ilişkileri içinde, emekçiye “zorla” dayatılan işbölümüyle ortaya çıkar. Çünkü bu düzende üretim süreci kılı kırk yaracak bir biçimde mühendislik bilgisine dayanılarak hesaplanır. İşçiler, temel işgücü niteliklerine göre sınıflandırılarak oluşturulmasına hiçbir katkılarının olmadıkları bir işbölümü içinde “zorla” işe koşulurlar. Kendi potansiyellerini özgürce işe katabilecekleri olanaklardan mahrum bırakılan işçiler, bu yoğun ve rutin üretim koşulları içinde giderek “bir vida sıkıcısı” durumuna gelirler. Böylece hayatî bir önem taşıyan çalışma etkinliğinin kendisi işçi için kendi yeteneğini, potansiyelini kendisiyle barışık bir biçimde özgürce sergileyebileceği bir alan olmaktan çıkar ve evini geçindirebilmek için katlanmak zorunda olduğu “bir angarya” haline gelir.

Yabancılaşma aynı zamanda, insanın kendi emeğiyle yarattığı her türlü ürünün üretim sürecinin sonunda onun denetiminden çıkarak ona yabancı bir gerçeklik kazanması demektir. Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse, Marx’a göre, kapitalist üretim ilişkilerinde üretimin gerçekleşmesi bütünüyle emeğin varlığıyla mümkün olan bir süreci ifade eder. Ancak, emeğin bu yaratıcı varlığı, kapitalist üretim koşullarının (işbölümünün) hem kendisinden hem de bu koşulların sonucunda yaratılan üründen dışlanmakta, bu durum insanın (emeğin) kendisine yabancılaşmasına yol açmaktadır. Marx’ın insan ve toplum tasavvurunun temelinde bulunan en önemli kavramlarından biri olan yabancılaşma, bütün bir kariyeri boyunca Marx’ın düşüncelerinin yönünü ve oluşumunu önemli ölçüde belirleyen bir kavram olmuştur. Marx’a göre yabancılaşma, özellikle dört kategoride kendini, ortaya koyar: insanın üretici etkinliğiyle ilişkisinde, insanın ürünüyle ilişkisinde, insanın diğer insanlarla ilişkisinde, insanın türüyle olan ilişkisinde. Yabancılaşma zincirleme bir süreçtir, kişinin kendi emeğine yabancılaşması ister istemez, kendi türüyle, doğayla ve toplumla olan ilişkisini de etkiler. Kendi emeğine yabancılaşan insan, Marx’a göre kendi türsel özelliğinden yani insanı insan yapan evrensel üretim yapabilme yetisinden yoksun bırakıldığı için, kendi türsel özelliğine ve dolayısıyla kendi türüne de yabancılaşmaktadır.

a) İnsanın üretici etkinliğiyle ilişkisi

Yabancılaşmanın ilk olarak insanın üretici etkinliğiyle ortaya çıkması, Marx’a göre üretim etkinliğinin insana “dışsal” olduğu gerçeğiyle ilişkilidir. Yani çalışma insanın özsel varlığına içkin bir gerçeklik olmayıp insanın dışında yer alır. Bu anlamda işçinin kendi etkinliği ona özgür olmayan bir etkinlik olarak görünüyorsa, o zaman işçinin bu etkinliğe, başka birinin hizmetindeyken, başka birinin baskısı, zoru ve boyunduruğu altındayken yaptığı etkinlik gözüyle baktığı söylenebilir. Kapitalistin çalışma koşulları üzerindeki etkisi son derece sistemli ve bütüncül bir karakter taşır. Kapitalist, işçinin çalışma koşullarını, ne kadar mal üretileceğini, kaç saat çalışılacağını, çalışmanın şeklini, iş yoğunluğunu önceden sıkı bir biçimde belirler. İşçi kendi öz varlığının hiç dikkate alınmadığı bu çalışma koşullarında ürettikçe yoksunlaşır, kendine olan saygısı azalır, bedensel ve zihinsel olarak harcadığı enerji giderek onu tüketen bir hastalık özelliği kazanır. İşçi bu çalışma koşullarının zorunlu bir sonucu olarak adeta makinenin bir uzantısına, üretim çarkının bir dişlisine dönüşür. Böylece işçinin ruhsal dünyasında meydana gelen değişimin sonucunda işçi, sadece yemek, içmek, üremek, evindeyken istediği kılık kıyafeti giymek gibi işlevlerinde özgürce etkin olabildiğini, bunun dışındaki insanî işlevlerini yerine getirirken ise kendisini hiçbir şey gibi değil ama bir hayvan gibi hisseder.

  1. b) İnsanın ürünüyle ilişkisi

Marx’ın yabancılaşma kavramıyla ilgili gördüğü bileşenlerden ikincisi “insanın ürünüyle ilişkisi”dir. Bu ikinci aşamada yukarıda sözünü ettiğimiz son derece olumsuz çalışma koşulları içinde üretim yapan işçi, bu üretimin sonucunda ortaya koyduğu ürünün kendisine yabancılaşır. Kapitalist ekonomi anlayışına göre, sermaye, teknoloji, emek üçlüsü her ne kadar üretimin girdisini oluşturduğu iddia edilse bile Marx’a göre bu söylem emeğin sömürülmesini perdelemek amacıyla geliştirilen ideolojik bir söylemdir. Ona göre üretimin gerçekleştirilmesinde esas olan şey işçinin emeğidir. Marx’ın diliyle söylersek eğer, “emek birikmiş sermaye” demektir. Çünkü özel mülkiyenin kaldırılması üretimin niteliğini ve gerçekleşmesini engelleyecek bir duruma yol açmaz. İşçi kapitalist üretim ilişkisi içinde ne kadar çok üretirse öz varlığı o kadar zayıflar, güçsüzleşir. Ne kadar çok çalışırsa kapitalistin sermayesini o kadar artırır, kendini ise o denli yoksullaştırır. Çünkü ürettiği ürün üzerindeki hakları, kapitalist tarafından ücretlendirme yoluyla bütünüyle elinden alınır. Bu haklar artı değer olarak kapitalistin sermayesine eklenir. Böylece gerçekleştirdiği üretimin sonucunda ortaya konulan ve açık kapitalist pazarda satılan ürünün kendisi, işçinin karşısına ona bütünüyle yabancı bir güç olarak dikilir. Yabancılaşmanın çalışma etkinliğinden sonra gelen bu aşaması, “İşçinin kendi ürününe yabancılaşması sadece emeğin bir nesne, dışsal bir varlık olması değil, aynı zamanda ürünün işçinin dışında, bağımsız olarak, kendisine yabancı bir şeymiş gibi var olması anlamına gelir.

Kapitalist olsun veya olmasın bütün toplumlarda, insanın üretici etkinliği onun yarattığı üründe nesneleşmektedir. Ancak bu durum kapitalist üretim ilişkisi içinde meydana gelen yabancılaşmayı açıklayan ayırt edici bir nitelik taşımaktadır. Bu daha önce de sözü edildiği gibi işçinin emeğinin sonucu olarak ortaya çıkan ürünün hem insanın dışında insana yabancı bir nesne olarak var olması, hem de onun karşısına onu baskı altına alan yabancı bir güç olarak çıkmasıdır. Bu cümlenin ilk bölümü yani “ürünün insana yabancı bir nesne olarak var olması” kapitalist üretim ilişkisinin gerçekte emeğin ürünü tek başına yaratan bir değer olduğunu gizleyen niteliğiyle, dolayısıyla onu yaratan işçinin bu durumu kavrayacak bilinç seviyesinde olmayışıyla ilişkili bir durumdur. İşçinin bireysel olarak bu farkında oluş durumu, örgütlü bir mücadeleye yol açmadıkça, kapitalist üretim koşullarını değiştiremeyeceği için önemli değildir. Ancak bu durumun farkına varan işçinin, yabancılaşmayı, bu durumun hiç farkında olmayan bir işçiye göre daha sert yaşayacağını da söylemek mümkündür. Marx’ın geniş bir perspektiften bakıldığında, insanın doğayla uyum içinde ne çalışma koşullarında ne de gündelik hayatında hiçbir baskı altında kalmadan, kendisini yetenekleri ölçüsünde özgürce ortaya koyarak gerçekleştirmesini istediği söylenebilir.

  1. c) İnsanın kendi türüyle ilişkisi

Marx’ın insanın yabancılaşmasıyla ilgili ortaya koyduğu üçüncü kategori “insanın kendi türüne” bir başka ifadeyle kendisine yabancılaşmasıdır. Düzenlemesine hiçbir katkıda bulunamadığı koşullarda hayatını idame ettirmek, ailesinin geçimini sağlamak kısaca yaşamak için “zorla” çalışmak durumunda olan insan (emekçi) bu rutinin içinde giderek kendi doğasından, gerçekleştirmek istediği özünden uzaklaşır, kendisine yabancılaşarak Marx’ın deyişiyle “hayvanlaşmaya” başlar. Çünkü çalıştıkça tükendiğini, çaba harcadıkça varlığının budandığını hisseder. Artık bir hayvan gibi sadece yemek, içmek, tüketmek amacıyla üretiyordur. Üretmediği zaman işten atılacağı, çoluk çocuğunun zor durumda kalacağı korkusu emekçinin ruhsal ve zihinsel bütünlüğünü yıkarak, onu hem yarattığı ürün karşısında hem de kendisine karşı değersiz kılar. İnsan (emekçi), aşırı uzmanlaşmayla karakterize olan karmaşık yapıdaki kapitalist üretim tarzının çalışma düzeni içinde Marx’ın deyişiyle “makinenin bir uzantısı” olarak bir “cıvata sıkıcısı” durumuna gelir. Görüleceği gibi kapitalist çalışma düzeni, insanın biricikliğini, yeteneğini, kendini gerçekleştirme arzusunu ve gücünü elinden almakta, onu kendi düzeni içinde öğüterek un ufak etmektedir. Yabancılaşmanın bu aşamasında Marx, türsel yabancılaşma ile insanın neleri yitirdiğini netleştirmek amacıyla insan ve hayvan arasında çok sayıda karşılaştırma yapar. Kapitalist, işçinin emeğinin ürününe sahip olduğunda, işçinin inorganik bedeni, yani doğa ondan koparılıp alınmış olur. Kısaca söylemek gerekirse, kapitalist üretim tarzı içinde insan, onu diğer canlı türlerinden ayıran insan olma niteliklerinden arındırılır. Böylece Marx’ın deyişiyle, insan için hayat “çalışmak için bir fırsat olacağı yerde, çalışmak hayatta kalmanın bir aracı haline gelmiştir.

  1. d) İnsanın diğer insanlarla ilişkisi

Marx, üretimin öznesi olan insan (emekçi) açısından yabancılaşmanın dördüncü aşaması olarak, “insanın diğer insanlarla yabancılaşması”na dikkat çeker. Çünkü insan gerek üretim sürecinin içinde gerekse dışında toplumsal bir varlıktır. İnsan toplumsal hayatın birçok ilişkisine farklı rollerle girip çıkmaktadır. Söz gelimi o fabrikada üretim süreci içinde işçi, ailesinde baba ya da anne, diğer ilişkilerinde sevgili, dost, arkadaş vb. olarak tanımlanır. Dolayısıyla üretim süreci içinde kendi emeğine yabancılaşmanın bir sonucu olarak kendi türüne de yabancılaşarak nesneleşen insanın, ailesinden başlayarak kendi çevresiyle kurduğu ilişkilerin sağlıklı ilişkiler olması beklenemez. İnsanın, kapitalist üretim süreci içinde elinden alınan kimliği onun ruhsal ve zihinsel dünyasındaki bütünlüğü yıktığı gibi, doğal ve insansal çevresiyle de kurduğu ilişkileri de niteliksizleştirir. Marx, yabancılaşmanın göstergelerinden biri “her şeyin insanlık dışı bir gücün egemenliği altında “olmasıdır diyor ve ekliyor: “Bu durum, kapitalist için de geçerlidir.” Yabancılaşmanın formları her sınıf için farklıdır; çünkü sınıfların konumları ve yaşam tarzları farklıdır ve tahmin edebileceğimiz gibi en ciddi sıkıntıları çeken proletaryadır. Görünen o ki, kapitalist üretim tarzı içinde proletarya kendisine yabancılaşmıştır. Çünkü üretim sürecini en etkin unsuru, ürünün yaratıcısı olmasına rağmen, üretim süreci sonucunda ortaya konulan üründen dışlanmıştır. Bir başka deyişle kapitalist tarafından ürün üzerindeki haklarından zorla alıkonulmuştur.

2) Marx’ta Şeyleşme

Yabancılaşmanın bir başka yüzü: Şeyleşme kavramı, başka bir ifadeyle “Marx’ın “yabancılaşma kuramı”, kapitalist toplumdaki “şeyleşme”yi de kapsamaktadır. Yani “şeyleşme” kavramı, Marx’ın düşünce dünyasında “meta fetişizmi” olarak ortaya koyduğu gerçeğin bir fonksiyonu olarak düşünülebilir. Çünkü Marx, kapitalist üretim tarzı içinde gerçekleşen üretimin sonunda ortaya çıkan ürünü “emtia”ya da “meta” olarak kavramlaştırmaktadır. Kapitalist üretim tarzı içinde işçinin emeğinin cisimleşmiş hali olan ürünün (metanın) işçinin ellerinin arasından kayıp gitmesi ve onun karşısına adeta ona karşı bir güç olarak dikilmesi gerçeği dikkate alındığında bu durumun işçinin bilincini “şeyleştirmesi” kaçınılmaz bir hale gelmektedir. Marx’a göre, insan, kendinin bilincinde olduğundan, insanın yabancılaşmış nesnel varlığı -ki Marx bunu “şeylik” olarak kavramlaştırır- gerçekte onun kendilik bilinci olarak şeyleşmiştir.

Kendinin bilinci olarak şeylik, insanın yabancılaşmış bilincinden başka bir şey olamaz. Dolayısıyla şeylik, şeyleşme, insanın söz ve eylemlerinde kendini yabancılaşmanın bir fonksiyonu olarak açığa vurmaktadır. Görüleceği üzere şeyleşme kavramı, ürün henüz üretim aşamasındayken ürüne yani metaya içkin bir özellik taşımaktadır. Dolayısıyla onun üretim sürecinin içinde hem onu üreten için hem de üretim sürecinin sonucunda, meta kapitalist pazarda dolaşıma çıktığında onu satın alacak için çift yönlü bir etkiye sahip bir olgu olduğunu söylememiz mümkündür. Marx, kapitalist üretim tarzı içinde yapılan üretiminin sonucunda ortaya konulan ürünün, kapitalist piyasa içinde dolaşıma girmesiyle birlikte ortaya çıkan ve ürünün kullanım değeri üzerinde değişim değerinin (paranın) egemen olmasının, insanı kendi yarattığı ürüne, kendisine ve diğer insanlarla olan ilişkilerine yabancılaştırdığını, onu insani özelliklerinden arındırarak yoksunlaştırdığına dikkati çekmektedir. Bu olgunun somut karşılığı ise kapitalist bir toplumda paranın her şeyi satın alabileceğine inanılan bir nesne konumuna gelmesi, buna bağlı olarak da insanlar arası ilişkilerin giderek “şeyler arası ilişkiler” haline dönüşmesidir.

Artık günümüz kapitalist toplumlarında insanlar, tükettikleri nesnelerin kimliğini, çıplak, huzursuz ruhlarını örtecek bir giysi gibi giyinmekte, böylece kendilerinde var olmayana nesneler üzerinden ulaşmaya çalışmaktadırlar. Söz gelimi kullanılan bir cep telefonunun markası, oturulan evin muhiti ve fiyatı, onu kullanana kendiliğinden bir anlam yüklemekte, kişiye kendisini daha değerli hissettirmektedir. Dolayısıyla yabancılaşmanın etkilerinin kılık değiştirerek tüketim toplumunun bütün alışkanlıklarına sızdığından, giderek toplumun dokusunda kanserli bir hücre gibi çoğaldığından söz edilebilir. Yabancılaşmanın aşılması İşçinin kapitalist üretim ilişkisi içinde emeğine yabancılaşması, işçi açısından bir madalyonun tersi ve yüzü gibi hem negatif hem de pozitif bir yön taşır. Negatif yönü, anlaşılacağı üzere işçinin emeğine yabancılaşmasıdır. Pozitif yönü ise bu yabancılaşmanın, yabancılaşmadan kurtulmanın eşiğini oluşturan bir zorunluluk taşıyor oluşudur. Çünkü işçinin bu yabancılaşmaya maruz kalmadan onu aşacak bir bilinç geliştirebilmesi mümkün değildir. Marxizme göre, yabancılaşma işçinin hem bir sınıf olduğunun bilincine hem de sınıfsız bir dünyanın önünü açacak tek gücün işçi sınıfı olduğunun farkına varmasını sağlar.

3) Yabancılaşmanın Ortadan Kaldırılması

Yabancılaşmanın bütünüyle ortadan kalkmış olduğu toplum Marx’a göre sınıfların olmadığı komünist toplumdur. Yabancılaşmayı hem kapitalist işbölümünün bir tezahürü olarak yani çalışma koşullarının kendisinden doğan bir durum hem de kapitalist tarafından ortaya konulan ürüne (cisimleşmiş emeğe) el koymanın bir sonucu olarak gören Marx, ifadesiyle “üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılmasının insanın yabancılaşmasına (otomatik bir biçimde olmasa da) son vereceğini açıkça söylemiştir. Ama bunu söylerken göz önünde tuttuğu ve eleştirmesini yaptığı şey, kapitalist sistemdeki özel mülkiyettir. Bu mülkiyetin ve işbölümünün ortadan kaldırılması, yani aşılması yabancılaşmayı da ortadan kaldıracaktır.” Ancak yabancılaşma sadece Marx’ın kapitalist üretim tarzı içinde işçinin etkinliğine ve emeğine yabancılaşmasıyla başlayan ve onun kendi türüne yani kendine ve kendi çevresindeki insan ilişkilerine sıçrayan bir süreç olarak sınırlamak pek mümkün görünmemektedir.

Marx’a göre yabancılaşmanın aşılabilmesi her ne kadar kapitalizmin geldiği en son aşamada kesin bir biçimde mülkiyetin kaldırılmasına ve üretimin işçi sınıfının önderliğinde yeniden örgütlenmesine dayanıyor olsa da insanın yabancılaşmadan kurtuluşu, ister sosyalist olsun isterse kapitalist, bir düzen olsun, insanın yeteneklerine uygun bir biçimde potansiyellerini gerçekleştirebilmesinin önünün açılmasıyla mümkün olacaktır. Bu da elbette mühendislik hesaplarıyla yapılan çalışma koşullarının düzenlenmesinde, onun yetenek, arzularını dikkate almayan, emekçiyi (işçiyi), gerçekleştirilmesi önceden “merkezi bir üst akıl” tarafından planlanmış üretim çarkının, bir dişlisi olarak gören işbölümü anlayışının ortadan kaldırılmasına bağlıdır. İşbölümü konusuyla ilgili olarak sadece ilkel toplulukta ne özel mülkiyet ne de işbölümü var olduğunu dolayısıyla tarihin sadece bu dönemlerinde yabancılaşmanın olmadığını ifade eder. Marx’a göre, insanın yabancılaşmadan kurtuluşu, ancak kapitalist sistem, işçi sınıfının önderliğinde bir devrimle alaşağı edildiğinde gerçekleşecektir. Bunun sonucunda öncelikle özel mülkiyet kaldırılacak, böylece kapitalist işbölümünün de ortadan kaldırılmasıyla proletaryanın öncülüğünde kurulacak olan sınıfsız, yani komünist bir toplumun önü açılmış olacaktır.

Devrimin işçi sınıfının yani proletaryanın öncülüğünde yapılması zorunludur. Çünkü “kendinde bir sınıf” olarak işçi sınıfı, ürünü yaratan olarak kapitalist üretim sürecinin asli unsurudur. İşçi sınıfının devrimin bir öznesi durumuna gelmesi ise onun “kendinde sınıf” olmaktan çıkıp “kendisi için sınıf” düzeyine gelmesiyle, dolayısıyla tarihi sınıfsız bir toplum için yani bütün insanlar adına değiştirecek, dönüştürecek bir bilinç seviyesine yükselmesiyle mümkün olmaktadır. İşçi sınıfı kapitalist düzeni alaşağı ederek sadece kendisini değil bütün insanları kapitalist üretim tarzı içinde yaşadıkları bu yabancılaşmadan kurtaracak, bir başka söyleyişle onların aslî yani insanî kimliklerine yeniden kavuşmalarını sağlayacaktır. Yabancılaşma kavramının neredeyse Marx’ın bütün düşünce dünyasının temellerini oluşturduğu gerçeğinden yola çıktığımızda, kapitalist toplumunda insanın, en temel niteliği olan çalışma etkinliği içinde yaşadığı yabancılaşmanın boyutları ve onu bu yabancılaşmadan kurtarmanın önemi ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla insanların bu yabancılaşmadan kurtulmaları son tahlilde ancak onların bilinçlenmeleriyle ilişkili bir durumdur. Elbette bunun başarılmasında Marx’ın da sözünü ettiği gibi işçi sınıfının tarihsel rolünün yanı sıra, toplumda yaşayan, kol ya da kafa emeğiyle geçinen her insana, özellikle yazar ve sanatçılara yani aydın sınıfına büyük bir sorumluluk düşmektedir.

Sonuç

Yabancılaşma kavramı neredeyse Marx’ın bütün bir düşünsel dünyasının temellerini oluşturmaktadır. Çünkü Marx’ın temel düşüncesi, bir üretim tarzı olarak kapitalizmin insanın potansiyellerini özgürce gerçekleştirmesini engelleyerek onu ürününe, emeğine, kendisine ve çevresine yabancılaştırdığıdır. Marx, kapitalist üretim tarzı içinde ortaya çıkan yabancılaşmayı, işçinin bu yabancılaşmadan kurtulabilmesinin eşiği olarak görür. Çünkü paradoksal gibi görünmekle birlikte yabancılaşma olmaksızın işçi bu yabancılaşmayı aşacak bir bilinç edinemez. Marx’a göre, işçinin kazanacağı bu bilinç, önce onun sınıf bilincine varmasını, sonra da işçi sınıfının öncülüğünde sınıfsız bir dünyanın kurulması için harekete geçmesini sağlar.

Marx, yabancılaşmanın aşılmasının ancak, işçi sınıfının önderliğinde gerçekleşecek komünist bir devrimle mümkün olacağını öngörmüştür. Bu devrimin sonucunda özel mülkiyet ortadan kaldırılacak ve böylece yabancılaşmanın aşılması için en güçlü adım atılmış olacaktır. Ayrıca geçmişe göre daha örgütlü olan işçi sınıfının, “reel sosyalizmin” geri çekilmesiyle birlikte bütün dünyada güçten düşerek, örgütsel olarak zayıfladığını söylemek mümkündür. Kapitalist küreselleşmeye bağlı olarak kapitalist toplumlarda işsiz, “güvencesiz”, “yarı zamanlı” karın tokluğuna çalışan, özellikle genç bir nüfusun artmakta olduğu bir gerçektir. Öte yandan bugün, gelişmiş kapitalist toplumlarda, işçilerin, emekçilerin Komünist Manifesto’da belirtilen “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığından söz edilemez.

Günümüzde işçi sınıfından bağımsız olarak Marx’ın yaşadığı dönemde ön göremediği, kapitalist sistemin “nimetleri”nden yararlanarak gittikçe ona eklemlenen ve sosyalist bir devrimi gerçekleştirecek güçten uzaklaşan geniş bir “orta sınıf” gerçeğiyle karşı karşıya olunduğundan da söz edilebilir. Ancak bütün bu gerçeklere rağmen Marx’ın insanı yabancılaşmadan kurtarmak için ortaya koyduğu düşüncelerin, kapitalist toplumun damarlarında hala büyük bir imkân olarak dolaşmakta olduğundan da söz edilebilir. Günümüzde birçok bilim insanı, deyim yerindeyse “Marx’ın dönüşü”nü tartışmakta, küresel kapitalizmin yaşadığı krizlerden yola çıkarak, dünyanın, Marx’ın kapitalizm hakkındaki öngörülerini doğrulayacak birçok karmaşık sorunla hâlâ baş etmek zorunda olduğundan söz etmektedir.

GÖKMEN ERGENÇ

adhk tarafından

Muhalefet Güç Topladı Onu Ezmek Şimdi Daha Zor

Haziran 23, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Erdoğan, kazanması durumunda, Kobani başta olmak üzere tüm Batı Kürdistan’ı işgal etme planını yürürlüğe koymayı düşünüyor Ancak onun Kuzey Kürdistan’da uzun süreli bir savaşı, ekonominin içinde bulunduğu krizden dolayı yürütmesi zor görünüyor Bundan dolayı Kürt direnişini bu kez farklı bir biçimde barış masasına oturtma ve ana dilde eğitim başta olmak üzere bazı kısmi tavizler karşılığında onu silahsızlandırma taktiğine yeniden baş vurması ihtimal dışı değildir    

MUZAFFER ORUÇOĞLU (23-06-2018) Sarayın görevlendirdiği özel sivil ekipler, parti teşkilatları, MİT, polis, jandarma, tarikat liderleri, saraya bağlı mafya ve muhtarlar, sandıktan Erdoğan’ın çıkması için tam bir seferberlik içindeler şu anda. Erdoğan ve ekibi her ne pahasına olursa olsun, seçimi alma kararlılığını sürdürüyor. Hile tipleri konusunda aylardır kafa patlatan bu ekip kazansa da kaybetse de eski gücüne kavuşamayacaktır. Bu ekibin kaybetmesi kendisi için daha avantajlı bir durumu ortaya çıkarabilir. Kriz ekonomisini ve dağ gibi büyüyen sorunları yüklenmek zorunda kalan bir muhalefet ilk heyecanlar ve zafer nağraları geçtikten sonra yıpranma süreci içine girecek, Erdoğan ve ekibi gelecek bir seçimde güçlenerek yeniden iktidar olabilme şansını yakalayabilir. Erdoğan’ın bu seçimde kazanması ise hem AKP’nin hem de İslamın çok daha derinlemesine yıpranışını beraberinde getirecektir.

İnce sempati yaratıyor, kıvrak konuşuyor ve iyi zeybek oyunları sergiliyor. Gelgelelim ki ekonominin ve dağ gibi yığılan siyasal, sosyal sorunların kızgın sacı üzerinde İnce’nin zeybek oynaması mümkün görünmüyor. O sac sadece ülkedeki dinamikler tarafından değil, küresel ekonominin dinamikleri tarafından da ısıtılıyor. Hal böyle olunca o sac üzerinde oyunun biçimi değişiyor, zeybek gibi değil, ayağı harlanan birisi gibi oynamak gerekiyor. Oynatanların amacı, oynayanın sadece sac üzerinde değil, sacdan indiğinde de sac üzerindeymiş gibi oynamasını sağlamaktır. Tanzimattan bu yana yüksek devlet ricalinin en iyi bildiği oyundur sac oyunu. Buna İvan Pavlov ya da şartlı refleks oyunu da diyebiliriz.

Erdoğan, kazanması durumunda, Kobani başta olmak üzere tüm Batı Kürdistan’ı işgal etme planını yürürlüğe koymayı düşünüyor. Ancak onun Kuzey Kürdistan’da uzun süreli bir savaşı, ekonominin içinde bulunduğu krizden dolayı yürütmesi zor görünüyor. Bundan dolayı Kürt direnişini bu kez farklı bir biçimde barış masasına oturtma ve ana dilde eğitim başta olmak üzere bazı kısmi tavizler karşılığında onu silahsızlandırma taktiğine yeniden baş vurması ihtimal dışı değildir. Şu anda zaten MHP ve Vatan Partisi hariç, diğer egemen sınıf partileri, Kuzey Kürdistan’daki devlet okullarında iki ana dilde (Kürtçe, Türkçe) eğitim yapılmasına taraftar görünüyorlar.

Muhalefet eskiye nazaran büyük ölçüde güç topladı. Erdoğan’ın bu gücü ezmesi, susturması, majestelerinin muhalefeti haline getirmesi şimdi daha zor. Erdoğan ve şürekası büyük açmazlar ve güçlükler içindedir. Onun bu seçimlerde kaybetmesi zaferi, kazanması ise daha bir yıpranışı ve çöküşü olacaktır.

MUZAFFER ORUÇOĞLU

adhk tarafından

Dersim’de kitlesel ve coşkulu miting

Haziran 22, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

HDP tarafından bugün Dersimde gerçekleştirilen mitinge binlerce kişi katıldı SMF ve HDP flamalarının taşındığı miting’de HDP’nin tutsak olan Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın yollamış olduğu mesaj okundu

Dersim (22-06-2018) 24 Haziran seçim çalışmaları kapsamında HDP’nin çalışmalarrı ve mitingleri bütün saldırı ve engellemelere rağmen coşkulu bir şekilde devam ediyor. Seçim çalışmalarının coşkulu bir atmosferde yürütüldüğü yerlerden biri de Dersim’dir. Özellikle SMF-HDP ittifakının yarattığı siyasal etki ve ortak yürütülen etkin siyasal seçim çalışması Dersim halkı tarafından coşkuyla karşılanmaktadır.

SMF ve HDP tarafından yürütülen etkin seçim çalışması bugün gerçekleştirilen miting ile doruk noktasına ulaştı. HDP tarafından gerçekleştirilen mitinge binlerce kişi katıldı.

Konvoy eşliğinde mitingin yapılacağı Seyit Rıza meydanına gelen binlerce kişi halay ve sloganlarla katılımcıları bekledi. Miting alanında kitle tarafından yoğun bir şekilde SMF ve HDP flamaları taşındı. Bir dakikalık saygı duruşu ile başlayan mitingde ilk olarak HDP Dersim İl başkanı Murat Polat bir konuşma yaparak kitleyi selamladı. Ardından HDP Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın yollamış olduğu mesaj okundu. Kitle tarafından coşkuyla karşılanan mesajın ardından Dersim’de seçim çalışmalarını içeren sinevizyon gösterimi kitleye izletildi.

Coşkunun hiç eksik olmadığı mitingde HDP eş genel başkanı Sezai Temelli, SMF temsilcisi M.Ali Eser ve HDP Ankara milletvekili adayı Veli Saçılık bir konuşma yaparak 24 Haziran seçimleri ve ortak mücadele hattının önemine dair vurgularda bulundular.

Mitingde, Dersim milletvekili adayları Meral Hanbayat, Alican Önlü, HDP İstanbul milletvekili Erdal Ataş, SMF’li Ovacık ve Mazgirt Belediye başkanları M.Fatih Maçoğlu ve Tekin Türkel kürsüye çıkarak birlikte kitleyi selamladılar.

Mitingde Zeynep Kılınç, Hasan Ali ve Grup Munzur söyledikleri ezgilerle kitleye coşkulu anlar yaşattılar. Miting başladığı gibi coşkulu bir atmosferde sona erdi.

Gazete Patika