adhk tarafından

Almanya’da TKP/ML davasının bugün görülen duruşmasında Erhan Aktürk tahliye edildi

Ekim 17, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Almanya’da devam eden TKP/ML davasından yargılanan devrimci tutsaklardan Erhan Aktürk bugün görülen duruşmada  şartlı tahliye edi

ALMANYA (17-10-2018) Almanya’da devam eden TKP/ML davasından yargılanan devrimci tutsaklardan Erhan Aktürk bugün görülen duruşmada  şartlı tahliye edildi.

15 Nisan 2015’de Avrupa’da eş zamanlı  yapılan baskınlarda  10 kişi gözaltına alınarak tutuklanmıştı.  17 Haziran 2016 tarihinden bu yana Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde görülmekte olan davada, geçtiğimiz aylarda tutsaklardan 6 kişi çeşitli aralıklarla şartlı tahliye edilmişti. Erhan Aktürk’ün tahliye edilmesiyle tutsak kalanların sayısı üç’e düştü. Halen hapishanede tutsak bulunanlar; Seyit Ali Uğur, Deniz Pektaş ve Müslüm Elma.

Almanya’da devam eden TKP/ML davasının gelecek duruşması 22 Ekim Pazartesi saat: 9.30’da Münih’te görülmeye devam edilecek

adhk tarafından

28 saat yüzerek kurtulan sığınmacı dehşeti anlattı

Ekim 17, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

‘Oğlumun sesini duydum bir ara ‘kardeşlerim battı ölüyor’ diye bağırıyordu’

HABER MERKEZİ (17-10-2018) İzmir’in Karaburun ilçesi açıklarında düzensiz sığınmacıları taşıyan teknenin batması sonucu hayatını kaybedenlerden 4 Iraklı’nın cenazeleri İzmir Adli Tıp Kurumundaki otopsilerinin ardından ailelerine teslim edildi.

Olayda eşi ve 5 çocuğunu kaybeden, 28 saat yüzerek karaya ulaşabilen acılı kadın, “Oğlumun sesini duydum bir ara ‘kardeşlerim battı ölüyor’ diye bağırıyordu. Ben yüzerek karaya çıktım ve yardım istedim” dedi.

Karaburun açıklarında düzensiz sığınmacıları taşıyan teknenin batması sonucu hayatını kaybeden 4 Iraklı’nın İzmir Adli Tıp Kurumundaki otopsi işlemleri tamamlandı. Teknenin batması sonucu eşi ve 5 çocuğunu kaybeden ve 28 saat can yeleğiyle yüzdükten sonra karaya çıkmayı başaran Mıhabat İsmael Ali, denizden cansız olarak çıkarılan eşi Abdurrahman Ahmed Ali (36) ve oğlu Abdullah İsa Ali’nin (11) cenazesini almaya geldi.

Kazada yüzerek karaya çıkmayı başaran Mıhabat İsmael Ali, önce Irak’tan İstanbul’a geldiklerini, daha sonra İzmir’e gelerek Karabağlar ilçesinde kaçakçılarla buluştuklarını anlatarak, “Eski İzmir’de bir evde kaldık. Kaçakçılar, burada GPS’ten takip edilebileceğini söyleyerek cep telefonlarımızı kapattırdı. Daha sonra teknenin ayarlandığını söyleyip bizi tekneye götürdüler” dedi.

“TEKNEDE KAPALI KALANLAR VARDI”

Tekneyle açıldıktan bir süre sonra teknenin su almaya başladığını dile getiren Ali, “Eşim kaçakçıları aradı. Onlar yardıma geleceklerini ancak karaya çok yakın olduğumuzu söylemiş. Ama gelen olmadı. Tekne suya batmaya başlayınca dışarıda olanlar suya atladı. Ama teknenin kapalı alanında kilitli olmasa da 10-11 kişinin olduğunu biliyorum. Hatta bir kadın bebeğini emziriyordu” diye konuştu.

Herkeste can yeleği olduğunu ancak iyi malzemeden yapılmadığı için yeleklerin suya dayanamadığını, eşi ve bir çocuğu ile uzun süre hep birlikte yüzdüklerini anlatan Ali, “Eşim ve bir çocuğum daha fazla dayanmadı. Oğlumun sesini duydum bir ara ‘kardeşlerim battı ölüyor’ diye bağırıyordu. Ben yüzerek karaya çıktım ve yardım istedim” dedi.

“TEKRAR KAÇMAYACAĞIM”

Eşi ve bir oğlunun cenazesinin sudan çıkarıldığını 4 çocuğunun hala denizde olduğunu vurgulayan Ali, cenazelerimi Irak’a götüreceğim. Bundan sonra akrabalarımın yanında kalacağım. Tekrar yurt dışına gitmeyi düşünmüyorum. Allah’ın takdiri ne ise onu yaşayacağım” şeklinde konuştu.

“HAKKIMI HELAL ETMİYORUM”

Kaçakçılarla kişi başı 2 bin 500 dolar para verdiklerini, fakat olayda eşi ile 5 çocuğunu kaybettiğini dile getiren Ali, “Kaçakçılara hakkımı helal etmiyorum. Onlar, bizim yüzümüzü ölüm yoluna çevirdi” dedi.

Artı Gerçek

adhk tarafından

19 Aralık 2000 Bayrampaşa hapishane katliam davasında itiraf: “Operasyondan sonra bir hafta izin verildi. Boğaz keyfi yaptık. Gezdik”

Ekim 17, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

19 Aralık 2000 yılında Bayrampaşa’da yapılan katliam ile ilgili görev sınırlarını aştığı iddia edilen dönemin jandarma görevlisi 196 sanığın yargılandığı dava Bakırköy 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesinde görüldü. Duruşmada sanık Fuat Polat’ın “Operasyondan sonra bir hafta izin verildi. Boğaz keyfi yaptık. Gezdik” ifadelerine yer verdi

HABER MERKEZİ (17-10-2018) 19 Aralık 2000 tarihinde 20 hapishaneye ayı anda yapılan ve adına ”hayata dönüş operasyonu” adı verilen baskınlarda onlarca devrimci tutsak katledilirken yüzlercesi de ağır şekilde yaralanmıştı. Bayrampaşa hapishanesinde yapılan baskın sonucunda ise 12 kişi yaşamını yitirmiş 29 kişi de yaralanmıştı.

Bayrampaşa’da yapılan katliam ile ilgili görev sınırlarını aştığı iddia edilen dönemin jandarma görevlisi 196 sanığın yargılandığı davanın 33. duruşması görüldü. Duruşmada sanık Fuat Polat’ın “Operasyondan sonra bir hafta izin verildi. Boğaz keyfi yaptık. Gezdik” ifadelerine yer verdi.

Zehra Özdilek’in Cumhuryet’te yer alan haberine göre Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya tutuksuz sanıklar katılmazken, tarafları avukatları temsil etti. Kimlik tespitinin ardından sanık ifadelerine geçildi. Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile duruşmaya katılan sanık Harun Ateş, “O dönem jandarma uzman çavuştum. Operasyona katıldım ama içeriye girmedim. Cezaevi bünyesinde çalışmıyordum” dedi. Avukat Güçlü Sevimli’nin aralarında komutanının kim olduğuna dair sorularına sanık Ateş, “Detayları hatırlamıyorum” diye cevapladı.

“Orada insanlar öldü, yaralandı’

Arama kurtarma ekibinde görev yapan sanık Fuat Polat ise olay sırasında tahliye edilen mahkûmları araçlara bindirdiğini belirterek, “Silah sesleri geliyordu. Komutanım çağırdı için bizim ekipten sadece ben içeri girdim. Bir koğuşun duvarını deldik. Görüntü aldık, içeride kimse yoktu. Yaklaşık 40 dakika durup geri çıktım. Asıl görevimiz doğal afetlerde insanları kurtarmaya yöneliktir. Bizim görevimiz can almak değil can kurtarmaktır. Operasyondan sonra bir hafta izin verildi. Boğaz keyfi yaptık. Gezdik. Biraderlerimi görmeye gittim” diye konuştu. Sanığın ifadesine tepki gösteren avukat Güçlü Sevimli, “Orada insanlar öldü, yaralandı. Nasıl keyif yaptınız?” dedi.

Sanık Mahmut Kırtay da, “Tahliye grubu olduğumuz söylendi. Cezaevinde çıkarılan mahkûmların kayıtları avluda yapılıp başka cezaevlerine sevkleri gerçekleştirildi” dedi. Sanık Ümran Tekeli arama kurtarma uzmanı olarak operasyonda yer aldığını belirterek “Elektrik kesildi. Sadece jenaratör götürdüm” ifadelerini kullandı.

Önce tatbikat yaptık

Sincan’daki operasyon öncesi tatbikat yaptıklarını ilk kez itiraf eden sanık Yusuf Boz, “Duvarlarını kırdığım koğuşta tutuklulara denk gelmedim. Sesler geliyordu. Dev Sol diye bağırıyorlardı. O tarafa gitmedim kendi işimi yapıyordum. Operasyonun yapılacağı önceden biliyorduk fakat saatini, tarihini bilmiyorduk. Genelde maketler üzerinde çalışma yapıyorduk. Sincan’da cezaevi inşaatında tatbikat yapmıştık. Operasyondan önce tatbikat yaptık” diye konuştu. Mahkeme heyeti duruşmayı 14 Mart 2019’a erteledi.

Gazete Patika

adhk tarafından

Muhbirliğin kapsamı genişletiliyor

Ekim 11, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

AKP’nin trafik cezalarının artırılacağı gerekçesiyle TBMM Başkanlığı’na verdiği 50 maddelik torba yasa önerisinde, “terörle mücadele kapsamında” ödüllü muhbirliğin kapsamı genişletildi

HABER MERKEZİ (11-10-2018) AKP’nin trafik cezalarının artırılacağı gerekçesiyle TBMM Başkanlığı’na verdiği 50 maddelik torba yasa önerisinde, “terörle mücadele kapsamında” ödüllü muhbirliğin kapsamı genişletilirken, suçun ortaya çıkarılması veya delillerin ele geçirilmesine yardımcı olanlara da ödül verilebilmesi öngörülüyor. İlgili bölüm şu şekilde;

Muhbirliğin kapsamı genişliyor

“Terörle Mücadele Yasası” kapsamına giren suçlarda suç faillerinin yakalanabilmesine yardımcı olanlara veya yerlerini ya da kimliklerine bildirenlere para ödülü verilmesine ilişkin hükme ‘suçun ortaya çıkarılmasına veya delillerin ele geçirilmesine yardımcı olma” de eklenecek. Ödül verilip verilmeyeceğine ise idare karar verecek.

Güvenlik soruşturması

Kamu kurum ve kuruluşlarının gizlilik dereceli birimleri ile Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, jandarma, emniyet, sahil güvenlik ve istihbarat teşkilatlarında çalıştırılacak kamu personeli için yapılacak güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını yapmakla görevli birimlerce yetkilendirilen personel, bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşlarının arşivlerinden ve elektronik bilgi işlem merkezlerinden bilgi ve belge almaya, Cumhuriyet savcılıkları ve mahkemelerce yapılan soruşturma ve kovuşturma sonuçlarını almaya yetkili olacak.

Derecik ilçeye dönüştürülecek

“Terörle mücadelenin” etkin biçimde yapılabilmesi ve sınırdan göçün kontrol altına alınabilmesi için Hakkâri’ye bağlı Derecik beldesi ilçeye dönüştürülecek.

Gazete Patika

adhk tarafından

‘Alana bombacılar bile daha rahat girmişti’

Ekim 10, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Ankara Katliamı’nda yaşamını yitirenleri anmak isteyenler alana çakmak, şarj aleti, kalem yasağı getirilerek alındı, polis anma için gelen bazı kişilere ise saldırdı

ANKARA (10-10-2018) 10 Ekim Katliamı’nda yaşamını yitirenleri, katliamın gerçekleştiği Ankara Garı önünde anmak isteyenlerin, anmanın yapılacağı alana çakmak, şarj aleti, power bank hatta kalemle girilmesine dahi izin verilmedi. Polise tepki gösteren aileler “Katliam günü neredeydiniz” diye sordu. Polis anmaya katılan bazı kişilere ise saldırdı.

Ankara Katliamı, 3. yıl dönümünde saldırının meydana geldiği Ankara Gar’ı önünde anılıyor. Önceki yıllarda anmalara izin vermeyerek saldıran polis, bu kez çeşitli engeller çıkardı. Geçtiğimiz yıllarda katliamın yıl dönümlerinde ailelerin yapmak istediği anmalara izin verilmemiş, polis kitleye saldırmıştı.

Evrensel’den Burcu Yıldırım’ın aktardığına göre katliamın üçüncü yıl dönümünde anmaya izin verilmesine karşın anma etkinliği çeşitli engellemelerle başladı. Ankara Garı’na giden yolları kapatan polis, önce sadece katliamda yakınlarını yitiren ve yaralananların alana girişine verdi. Benzer bir engelleme gazetecilere de uygulanarak sarı basın kartı şart koşulmak istendi. Önce gruplar halinde alana girişler yapıldı, polis daha sonra herkesin alana girişine izin verdi.

‘KATLİAM GÜNÜ NEREDEYDİNİZ?’

Ankara Emniyeti yakın bir zaman önce HDP Kongresi ve mitinglerde uygulamaya başladığı ‘çakmak, power bank, kalem’ yasağını 10 Ekim anmasında da devam ettirdi. Anmaya gelenler bu eşyalarını arama noktalarında bırakıp geçmek zorunda kalırken, polisin arama noktasındaki tutumuna tepki gösteren aileler “Katliam günü neredeydiniz” diye sordu.

KATLİAMDA ÖLENLERİ ANMAK İSTEYENLERE SALDIRI

Gar’a çıkan tüm yolları da kapatan polis, katliamda ölenleri anmak için Gar önünde toplanan yurttaşlara da saldırdı. O anların videosunu Twitter hesabından paylaşan CHP’li Murat Emir, “Acıların yasına dahi tahammül yok” dedi.

Gara gidilen yollarda yurttaşlar ile polis arasında kısa süreli gerginlik yaşanırken, polis biber gazı sıktı. Biber gazından etkilenen etkilenenlere arkadaşları yardımcı olurken, araya HDP’li ve CHP’li vekillerin girmesiyle gerginlik sona erdi. Daha sonra herkes alana alınmaya başladı.

KADINLAR BARİKATI YIKTI

Mezopotamya Ajansı’nın aktadığına göre anma için toplananlar katliam alanına gelene kadar sık sık ‘Katil IŞİD işbirlikçi AKP’, ‘Katil devlet hesap verecek’ sloganlarıyla yürüdü. Polisler tarafından 3 arama noktası kurulurken, kadınlar üçüncü arama noktasında polis barikatını yıkarak alana yürüdü.

‘ARKADAŞLARIMIZIN HESABINI SORACAĞIZ’

Anma tüm engellemelere rağmen saat 10.04’te başlarken anmaya HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli ile HDP’li milletvekilleri, CHP Milletvekilleri, KESK, DİSK, TTB ve TMMOB Genel Başkanları ile çok sayıda sivil toplum örgütleri katıldı. Saygı duruşunun ardından ilk olarak DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu konuştu.

Katliam sonrası anket yapıp oylarının ne kadar arttığını hesaplayanların halka hesap vermediği sürece öfkelerinin ve acılarının dinmeyeceğini belirten Çerkezoğlu şöyle konuştu:

“Katillere koridor açan, saldırı olacağını gizleyenler, gaz sıkma emrini verenler, güvenlik tedbirleri almayanlar yargılanmadıkça adalet mücadelemiz sürecektir. Katliamın tüm sorumluları yargılanana kadar öfkemizi diri tutacağız. Arkadaşlarımızın hesabını mutlaka soracağız. Kokteyl örgüt, diyerek davayı sulandıranlar katliamın IŞİD tarafından gerçekleştirildiğini söyleyen mahkeme kararı sonrası hâlâ koltuklarında oturmaya devam ediyorlarsa dava dosyasının daha başındayız. Gerçek katiller ortaya çıkarılıncaya ve gerçek adalet yerini buluncaya kadar ant olsun ki durup, dinlenmeyeceğiz, geri çekilmeyeceğiz. Affetmeyeceğiz, unutmayacağız, unutturmayacağız.”

‘BARIŞ DEMEKTEN VAZGEÇMEYELİM’

Daha sonra söz alan KHK’yle kapatışan 10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği’nin Eş Başkanı Mehtap Sakinci Coşgun ise şunları söyledi:

“Katliamdan sonra ilk defa yıl dönümünde, 10.04’de Ankara Garı önünde olduk. 36’ncı ayında bu ülkede mücadelenin ancak dayanışmayla ve sabırla mümkün olduğunu gördük. Evlerine ateş düşen insanlar olarak bir şey söylemeye geldik. Üçüncü yılda yarım kalan barış mitingini, barış şiarını haykıralım. O gün canlarımız buraya barış demek için geldi ve 3 yıl sonra biz bugün burada onların barış talebini dillendirmeye, barış demeye devam edeceğiz. Özgürlük diyenin tutsak olduğu, barış diyenin hayatıyla ödediği bu konjonktürde acıların yüklediği onuru görüyorum. Biz barış demekten vazgeçmeyelim. Bizim büyük acılarımız var ama bizim onurlu bir görevimiz de vardı. O gün burada bir mahşer yeri vardı. Havadaki o kokuyu biliyorum ki hepiniz hissediyorsunuz. 3 yıl sonra hayatını kaybedenlerin düştüğü yerdeyiz. Zor olanı başaracağız ve adalet mücadelesinden nasıl vazgeçmediysek, sistem bizi katlettikçe biz buradayız demekten de vazgeçmeyeceğiz. Biz sokaklara çıkmadan, sesimizi duyurmadan hiçbir amacı gerçekleştiremeyeceğiz. Sözümüzü söylemeye, mücadele etmeye devam edeceğiz.”

Yapılan açıklamanın ardından katliam sonrasında yapılan karton anıta karanfiller bırakıldı. Eşlerini, çocuklarını katliam da kaybeden ailelerin çocuklarının, eşlerinin kartondaki resimlere dokunması duygulu anlara neden oldu. Karanfillerin anıta bırakılması ardından anma sona erdi.

Artı Gerçek

adhk tarafından

Ankara Garı’nda 10 Ekim anması

Ekim 10, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

10 Ekim katliamının üçüncü yıl anması Ankara Garı önünde gerçekleşiyor

ANKARA (10-10-2018) 10 Ekim katliamının üçüncü yıl anması Ankara Garı önünde gerçekleşiyor Katliamda hayatını kaybedenlerin yakınları garın önünde bir araya geldi

Ankara Garı’nda 10 Ekim 2015 tarihinde gerçekleşen barış mitinginde IŞİD tarafından düzenlenen canlı bomba saldırısında 103 kişi katledilmiş, yüzlerce insan yaralanmıştı

Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın aktardığı habere göre, 10 Ekim Ankara Gar katliamının üçüncü yılında saldırıda hayatını kaybedenlerin yakınları, yaralılar ve katliama tepki göstermek isteyenler Ankara Gar’ının önünde bir araya gelmek istedi.

​Ankara Garı’na çıkan tüm ana ve bağlantı yolları polis tarafından kapatıldı. Sabahın erken saatlerinden itibaren bölgeye TOMA ve yüzlerce çevik kuvvet ekibi getirildi.

Çevik kuvvet ekipleri ilk başta katliamın gerçekleştiği yere yalnızca ellerinde olan listelerde adları olan yaralı ve hayatını kaybedenlerin yakınlarının alınacağını söyledi. Tepkilerin ardından, polis anmaya geçişlere izin verdi.

Gazete Patika

adhk tarafından

8 ilde ev baskınları düzenlendi, 90 gözaltı!

Ekim 9, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Diyarbakır merkezli 8 ilde aralarında gazeteciler Abdurrahman Gök, Kibriye Evren ve Semiha Alankuş ile HDP Diyarbakır İl Eş Başkanı Mehmet Şerif Çamçı’nın da bulunduğu 90 kişi gözaltına alındı

HABER MERKEZİ (09-10-2018) Diyarbakır merkezli 8 ilde aralarında gazeteciler Abdurrahman Gök, Kibriye Evren ve Semiha Alankuş ile HDP Diyarbakır İl Eş Başkanı Mehmet Şerif Çamçı’nın da bulunduğu 90 kişi gözaltına alındı. Abdurrahman Gök, Diyarbakır Newroz’unda üniversite öğrencisi Kemal Kurkut’un vuruluş anını fotoğraflaması ile kamuoyunda tanınmıştı.

Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre; Diyarbakır merkezli 8 ilde şafak vakti gazeteci ve siyasetçilerin evlerine baskın düzenlendi. Diyarbakır’da zırhlı araçlar eşliğinde onlarca eve baskın yapan polis, birçok evin kapısını kırarak içeri girdi. Polis baskınlarında, gazeteci Abdurrahman Gök ve Kibriye Evren ile HDP Diyarbakır İl Eş Başkanı Mehmet Şerif Çamçı’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin gözaltına aldındığı öğrenildi.

Gazetecilerin ekipmanlarına el konuldu

Gazeteci Gök’ün evine uzun namlulu silahlarla baskın düzenleyen polis, Gök ve ev arkadaşını yüzükoyun yere yatırdıktan sonra evde uzun süre arama yaptı. Gök’ün evindeki eşyaları dağıtan polis, Gök’e ait bazı kitap, dergi ve gazeteci ekipmanlarına el koydu.

Gözaltına alınanların Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü TEM Şubesi’ne götürüldüğü kaydedildi. Gözaltıların gerekçesi ise öğrenilemedi.

HDP İl Binası önünde polis ablukası

İstanbul’da da aynı operasyon kapsamında gazeteci Semiha Alankuş da evinden gözaltına alındı. Alankuş’un Diyarbakır’a getirileceği belirtildi.

Öte yandan HDP Diyarbakır il binası önünde zırhlı ve TOMA araçları duruyor.

Diyarbakır’da 80 gözaltı

Operasyonlara ilişkin olarak İçişleri Bakanlığı tarafından bir açıklama yapıldı. İçişleri Bakanlığı, 8 ilde düzenlenen operasyonda 90 kişinin gözaltına alındığını açıkladı. İçişleri Bakanlığından yapılan açıklama şöyle:

“PKK/KCK terör örgütünün deşifresine ve faaliyetlerinin engellenmesine yönelik yapılan çalışmalar kapsamında; 09.10.2018 günü saat 01:00’de başlayan operasyonlarda; Diyarbakır ilinde 80 şahıs, İstanbul ilinde 3 şahıs, Van ilinde 2 şahıs, Şırnak ilinde 1 şahıs, Şanlıurfa ilinde 1 şahıs, Batman ilinde 1 şahıs, Mersin ilinde 1 şahıs, Mardin ilinde 1 şahıs, olmak üzere 8 ilde toplam 90 şahıs gözaltına alınmıștır. Șüphelilerin ikametlerinde çok sayıda yasaklı kitap, örgütsel döküman, dijital materyal ele geçirilmiş olup, operasyonlar devam etmektedir.”

Gazete Patika

adhk tarafından

Devletin Şiddet Pratiği, Toplum ve Yüzleşme-Zafer Yılmaz

Ekim 7, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Ovacık ormanlarına götürülür kardeşler Kulaksız yüzbaşı daha çok Behzat’ı kestirmiştir gözüne Askerlerine emir verip onu bir ağaca bağlatır, hemen yanı başında kocaman bir ateş yaktırır Karşısında ağabeyi Ekber bekletilmektedir ‘Sorgu,’ yakılan ateşte harlanmış bir kasaturayla başlar. Behzat’ın genç teni dağlanır bununla. Gerçekten de yakınlarda bir yerlerdedir devrimci partizanlar ve Behzat bunu bilmektedir. Ama ‘ah’ deyip aman dilemez Kulaksız’ın karşısında bu genç çocuk. Mayasına aldığı suyu unutmayan çeliğe dönüşür genç iradesi. Oracıkta yakılır bedeni, ardından kurşunlanır…

“Oğlum cayır cayır yanarken yağmayan yağmura ve karadır bütün isyanım. Oğlumun yanışını izleyen gökyüzünün şimşekler çaktırıp onu söndürememesidir kızgınlığım, yağmur neden yağmadı, kar neden yağmadı?” “Oğul”

Behzat Firik, Tarih 10 Ekim 1981. 12 Eylül darbecilerinin astığı astık, kestiği kestik yıllar yani… Mekan Dersim. Başlıktaki sözün sahibi, 2007 yılında bu dünyadan cefasıyla birlikte çekip giden ak saçlı Firik Dede’dir. Behzat’ın babası, o bilge insan… Anlatılan odur ki, on yedi yaşındaki oğlu Behzat’ın katledişinden sonra sakallarını bir daha hiç kesmemiştir Firik Dede. Bir de, hiç konuşmamıştır neredeyse. Dersim’in tanınmış ozanlarındandır aynı zamanda Firik Dede. Daha çok içli deyişler söyleyen bir ozan… ‘Canım Efendim’ deyişi de bunlardan biridir. Devletin “her türlü yetkiyle” donattığı askeri güçlerin başında, ‘Kulaksız’ lakabıyla ünlenmiş olan yüzbaşı Aytekin İçmez bulunmaktadır. Onun komutasındaki birlikler köyleri basmakta, kara bir zulüm estirmektedir adeta. İşte bu günlerde fakirhanesinin kapısı çalınır Firik Dede’nin. Evinde iki oğlu vardır: Ekber ve Behzat. Kulaksız yüzbaşı, ‘sorgulamak’ üzere iki oğlunu da alıp götürür onun. Hesabına göre, bölgede bulunan devrimcilerin yerlerini öğrenecektir onlardan.

Ovacık ormanlarına götürülür kardeşler. Kulaksız yüzbaşı daha çok Behzat’ı kestirmiştir gözüne. Askerlerine emir verip onu bir ağaca bağlatır, hemen yanı başında kocaman bir ateş yaktırır. Karşısında ağabeyi Ekber bekletilmektedir. ‘Sorgu,’ yakılan ateşte harlanmış bir kasaturayla başlar. Behzat’ın genç teni dağlanır bununla. Gerçekten de yakınlarda bir yerlerdedir devrimci partizanlar ve Behzat bunu bilmektedir. Ama ‘ah’ deyip aman dilemez Kulaksız’ın karşısında bu genç çocuk. Mayasına aldığı suyu unutmayan çeliğe dönüşür genç iradesi. Oracıkta yakılır bedeni, ardından kurşunlanır…

Yaşlı babanın, deyişlerin piri Firik Dede’nin yağmurun, karın yağmamasına, şimşeğin çakmamasına isyanı bundandır işte! Ülkü Tamer’in, ‘Beyaz Ölüm’ adında bir şiiri vardır. Dünyanın bir ucunda ve yıllar önce, yine faşistler tarafından bir ormanda katledilen İspanyol şair F. Garcia Lorca için yazılmış bir şiirdir bu. Duru, içli bir ağıt gibi akar dizeleri. Behzat’ın genç ömrünün sonlanışını da anlatır sanki. Behzat önce yakılıp sonra kurşunlanırken, Kulaksız yüzbaşı yalnız değildir elbette. Emrinde, ‘vatan görevi’ yapan ve bu suça ortak olan onlarca asker vardır. Hatta, Behzat’ın cansız bedenini ‘yasa gereği’ bir savcının incelediği, bir hükümet tabibinin ona ‘ölüm raporu’ tanzim ettiği bile söylenebilir. Başkaları da ‘bulaşmıştır bu cinayete bir şekilde yani ve olayın tanığı sadece acılı kardeş Ekber değildir. Pek çok göz görmüştür bu cinayeti muhakkak…

Cahide Karakaş, 12 Eylül darbesinin hemen ardından bir grup arkadaşıyla birlikte Siverek’te tutuklanıp, zulmüyle ünlü Diyarbakır 5 No’lu cezaevine hapsedilen genç devrimcilerden biridir. Bu cezaevinde nelerin yaşanmış olduğuna dair herkes bir şeyler duymuştur herhalde. O yüzden uzun uzadıya anlatmak gereksiz. 5 No’lu zindanda, ünlü işkenceci Esat Oktay’ın emrinde, ‘Minik’ ya da ‘Apartman Sami’ lakaplarını kullanan sarışın, insan azmanı bir asteğmen vardır. Cahide, bu aşağılık adamın saldırısına uğramış; insanlığına, ruhuna, kadınlığına onulmaz yaralar almıştır. Bir kaç yıl süren tutukluluğun ardından tahliye olur olmaz İstanbul’daki yakınlarının yanına sığınması bundandır zaten. Ama bu ‘kaçışı’ da bir işe yaramamıştır ne yazık ki. Yaşadıklarını unutamamış, içine sindirememiştir bir türlü. Sonrasında kendi elleriyle son vermiştir genç ömrüne Cahide. Onun yaşadıkları da tanıksız değildir elbet. O cezaevinde yüzlerce asker görev yapmıştır sonuçta. Üstelik, savcısından yargıcına kadar, onlarca kişinin karşısına çıkarılmış, sorgulanmış, yargılanmıştır Cahide. Ama dosyası kapatılmış, hesabı görülememiş ve unutulmuştur yine de…

Veysel Güney, Adana’da bir arkadaşıyla paylaştığı evin baskına uğraması sonucu yaralı olarak yakalanmıştır. Arkadaşı öldürülmüştür bu baskın sırasında. Uyduruk bir soruşturma ile askeri mahkemede yargılanıp idam cezası almıştır. Yargıtay ‘ceza’yı bekletmeksizin onaylamış, ‘siviller’den oluşan dönemin ‘Danışma Meclisi’ne göndermiştir hemen. Bilmem kaç yüz kişiden oluşan ‘Meclis’de parmaklar aceleyle kalkmış, imzalar basılmıştır askeri mahkemenin idam kararının altına. İş artık dönemin en yetkili kurumu sayılan Milli Güvenlik Konseyi’nin onayına kalmıştır. Beş kişiden oluşan bu çete, önüne gelen dosyadaki kararı inceleme gereği bile duymadan, ‘evet’ demiştir anında. İnfaz kararı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır aynı günlerde. Hepi-topu iki ay sürmüştür bu süreç. Sonunda Veysel, din adamından hükümet tabibine kadar, onlarca yetkilinin hazır bulunduğu bir ‘tören’le idam sehpasına gönderilmiştir. İnfaz sonrasında cenazesi kapıda bekletilen ailesine teslim edilmemiş, ‘bir şekilde’ kaybedilmiştir. Bu yüzden, sevenlerinin, ailesinin, arkadaşlarının ziyaret edebileceği, belki mum yakıp bir demet gül koyabileceği bir mezardan bile yoksundur Veysel. Ona reva görülen bu vicdansızlık, bir emrivakiyle ‘infaz savcısı’ olarak atanan Mete Göktürk’ün tanıklığıyla kamuoyunun gündeme gelmiştir. Ama ailesinin, avukatların, arkadaşlarının bütün gayretlerine rağmen, mezar yeri yine de bulunamamıştır hala…

Bu devletin ‘karanlık’ yüzü ve katilleri, işledikleri suçların hesabını vermeye asla yanaşmamıştır. Bu suçlara şu ya da bu vesileyle bulaşmış, bir şekilde tanıklık etmiş olanlar da, nadir bir iki örnek dışında, hep sessiz, hep dilsiz kalmışlardır yazık ki… İyi biliyoruz ki, yakın geçmişte bu türden binlerce suç işlenmiştir. Yine iyi biliyoruz ki, hesap sormuş olması bir yana, bu gerçeklerle yüzleşme cesaretini bile gösterememiştir bu toplum. Herkes kendi acısıyla baş başa kalmış, onunla yanmıştır. Bu yüzdendir ki, sayısı on dokuz binlerle ifade edilen ve ‘faili meçhul’ olarak anılan o ‘ünlü’ cinayetler serisine de engel olunamamıştır sonunda. On binlerce insan işkenceden geçirildiğine, binlerce ‘yargısız infaz’ yaşandığına, çok büyük insanlık suçları işlendiğine göre, hala aramızda dolaşan çok sayıda kişi bu ‘işlere bir şekilde ‘bulaşmış’ olmalıdır. Hep merak etmişimdir: 12 Eylül darbesinin üzerinden yıllar geçmesine, avukatların, mağdurların, insan hakları savunucularının onca gayretine karşın, bu suçlara iştirak etmiş, bulaşmış olanlardan birileri çıkıp neden tanıklığını dillendirmez acaba?

Bütün bu zalimliklere, adaletsizliklere sadece, aynı zamanda bir taraf olan devrimciler ya da muhalifler mi tanıklık etmek zorundadır? Bu ‘iş’in bir ‘karşı taraf’ı, bu ‘karşı taraf’ın bir ‘insan’ yanı hiç mi yoktur sahiden? Bütün bu suçların, adaletsizliklerin failleri nerededir, hangi ‘işleri tutmaktadır şimdilerde? İstisna oluşturan bir-iki örneğin dışında, tanıklığını, pişmanlığını dile getirecek, adaletin sağlanmasına katkı sunacak birileri neden çıkmaz ortaya? Bunu neden başaramayız biz? Devlet şiddetini, işkenceyi, infazları bu kadar yaygın yaşayan bir toplum, bu kanlı ve suç yığını gerçeklerle yüzleşmeden, onu sorgulayıp tartışmadan, mahkum etmeden, kendisi için ‘adil ve demokratik bir gelecek’ kurmayı umabilir mi gerçekten? Bu tanıklıkları ortaya çıkaramadığımız, hala aramızda dolaşan katillerden, işkencecilerden ve diğer suçlulardan hesap soramadığımız için mi, sürüp gitmektedir bu ‘resmi şiddet’ kepazeliği?

Mesela, daha başlangıçta, taa 1920’lerde tezgahlanan Mustafa Suphi’lerin katlini, Maria Suphi’ye reva görülen ahlaksızlığı, vicdansızlığı kolayca unuttuğumuz ve sorgulayamadığımız için mi, devam etmektedir bu rezalet? Romanları elden ele dolaşan Sebahattin Ali’yi kimi neden katlettirip cansız bedenini ormanda çürümeye terk etmiştir? Komşumuz Kürt, Ermeni, Rum olduğu ya da Alevi inancı taşıdığı için aşağılanırken, şiddete maruz kalırken, temel insani haklarından yoksun bırakılırken ses çıkamayışımız mıdır bizim asıl sorunumuz? Bunun başarılamamış olması nedeniyle mi, yakılan oğlunu korumadığı için yağmura, kara, şimşeğe sitem etmek zorunda kalmıştır Dersim’li Firik Dede? Biraz da bu durumu protesto etmek için mi intihar etmiştir genç devrimci Cahide? Devletin hangi ‘yüksek çıkarları’ gözetilerek kaybedilmiştir Veysel Güney’in naaşı? Mezar kazıcısı olsun, bir tanığı yok mudur bu insanlık suçunun?

12 Eylül cuntasının kara tasallutundan çıkış yılları olmalı; 1985 ya da 86. Ferhan Şensoy ve Orta oyuncular bir oyun sahneliyorlar Beyoğlu’nda. İsmini tam olarak anımsamıyorum, ama ‘Kahraman Asker Şvayk Hitler’e Karşı’ diye kalmış aklımda. Tiyatronun yöneticileri, belki de oyunun bir parçası olarak bir ‘cinlik’ düşünüp, salonunun kapısına Nazi üniformalı bir kaç görevli dikiyorlar. Bu görevlilerin işi, oyunu izlemek için salona gelenlere biraz da sert bir mizaçla, ‘Kimlik Bitte! -kimlik lütfen- diye sormak ve onların Üzerlerini aramak! Hayret! Bir kişi bile itiraz etmiyor bu uygulamaya… Oyunu izlemeye gelenler, o sert mizaç ve yarı Almanca, yarı Türkçe konuşan Nazi kılıklı heriflere kuzu kuzu aratıyorlar üzerlerini. Bu gözlem üzerine, yeni bir deney yapmaya karar veriyor oyuncular. Nazi üniformaları giyinip ellerine joplar alarak, İstanbul’un göbeğine, Taksim Meydanı’na çıkıyorlar bu kez. Onları bazı basın mensupları da takip etmektedir bu esnada. Meydana çıkan oyuncular, gelişigüzel durdurdukları insanlara yine kimlik soruyorlar, bağırıp çağırıyorlar. Dahası, bazılarına yere yatmalarını, sürünelerinin emrediyorlar. Bazılarına ise, arkalarına bakmadan koşmalarını… Sonuç aynı. Bırakalım itiraz etmeyi, ‘siz de kimsiniz’ diye soran bile yok! Sonrasında bu insanlarla görüşüyor basın mensupları. ‘Nazi kılıklı bu adamların isteklerine neden uydukları’ soruluyor onlara. Çok olağan bir durummuş gibi, ‘Biz onları devlet görevlisi sandık,’ diye cevap veriyor insanlar.

Evet, ‘Devlet görevlisi!’ Belki çok sevimli değil, ama öğretici bir deney bu! Devletle, onun güçleriyle kurduğu ilişki biçimi bu hale getirmiştir bu toplumu. Kimse kusura bakmasın, ‘engin’ laflar etmeye de kalkmasın lütfen. Devletle, iktidarla ve otoriteyle kurduğu ilişkileri bakımından toplum gerçeğimizin bu gün de değişmediği, hatta daha da berbat bir hal aldığı çok açık. Bu toplum ve bireyleri, devletle ve onun resmiyetiyle ilişkilenme de bir tür ‘emredileni içselleştirme’ hali yaşamış, hatta onunla ‘özdeşleşmesi’ için terbiye edilmiştir adeta. Bu günün gelişmelerine, iktidara sunulan desteğe bakıp az çok hepimizin büyük şaşkınlıklar geçirdiği, hayıflandığı oluyordur muhakkak. İşte, bunun nedenini de, ‘kader’de, ‘kısmet’te değil, bu ‘ilişkilenme biçiminde aramalıyız şimdi. Başı dik, dayanışmacı, sorgulayan, itiraz eden, hesap soran, aydınlanmış ve demokrasi bilinci gelişmiş bir toplum haline gelmek meşakkatli, ama pekala mümkündür. Buna uzanan yol öncelikle, yurttaşların ve genel olarak toplumun devletle, onun resmiyetiyle, kutsiyetiyle kurduğu çarpık, ezberletilmiş olan ‘ilişkilenme’ biçiminin sorgulanmasından ve bu biçimin yırtılıp atılmasından geçecektir.

Zafer Yılmaz-Nehir Düşleri

adhk tarafından

‘Mezarsız Ölülerin Kefeni Gökyüzüdür’- Cihan Erdoğan

Ekim 7, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

En kahredici, en acılı arayışın belki de ilk başlangıcı buydu Kanın ve ihanetin bulaştığı bu topraklarda artık her ölü mezarsızlığı kendi direniş önderlerinin abidesi haline getirdiYenilmişliği, mağlupluğu ak sakallarında, alın çizgilerinde, saklayan divaneler, dervişler, deliler çoğaldı Dersim’de. Acının, ihtirasın acılı üşümenin ardından yıllar geçti ve 70’li yıllara gelindiğinde, sizleri bekleyen farklı bir üşümedir. Muzaffer Oruçoğlu ‘İbo ‘Bak Dersim istediğimiz bir bölge tarihi bir kıyım yaşamış ve Pir Sultan tiyatrosunun yasaklanmasıyla ayaklanıyor, Kars’ta bir tiyatro yasaklanırsa halk ayaklanır mı ? Yok dedim. Ya Çorum’da ayaklanır mı ?’ dediğimde yok dedi.. Kıvılcımla bozkırı buluşturacağımız arazilerimiz oralar’ dedi

‘Yaşam yetersiz ifadelerden yeterli anlamlar çıkarma sanatıdır.’-Samuel Butler

Uçurum Geyikleri, Kırda Ateş Politik romanlarını okumuştum. Uçurum Geyiklerinde daha çok Dersim’in tarihi ve mitolojisi öne çıkıyordu. Diğeriyse daha çok belgesel ve edebi bir dille anlatılan ağırlıklı olarak sorgulayıcı bir romandı.

Derken arkadan bir anı roman daha sökün verdi.

Bu geleneğin en iyi yanlarından birisi bu galiba. Amip gibi. Parçalanıyor, dağılıyor. Daha sonra kalemi eline alanlar geriye bir hazine bırakıyorlar.

Kendi yaşadığı bir tarihi sade bir dille anlatmaya çabalayan Murat Sezgin’in ‘Zemheride Yürekler Geçti’ anı belgesel-anı romanına başladım.

Bir tarihi, kahramanlarına, yer ve zamanına bağlı kalarak anlatmak bir yazar için oldukça zor bir iştir. Üstüne üstelik aynı kaderi paylaşanlardan birisi de Murat Sezgin’dir.

Onu bekleyen edebi derinliklerinden ziyade yaşananları, olayları biraz olsun sürrealize ederek okura ulaştırmaktır.

Anı romanı elinize aldığınızda aklınızda biriken eleştiri tufanından kaçmaya başlıyorsunuz. Devrik cümleler, bilinenin ötesindeki tekrarlar, redaksiyon ve yayınevinin bağışlanamayacak hatalarını da elinizin tersiyle itiyorsunuz.

Sizi üşütmeye başlayan başkaca şeylerdir.

İsterseniz biraz daha evveliyatlara dönerek bu tarihi üşümenin yapraklarını aralayalım.

‘İlk toplantı Çemişgezek sancağında oldu. Paşa ‘biz Ermeni’leri sürüp getireceğiz ve siz bize yardımcı olacaksınız dediğinde Seyit Rıza’nın oğlu ‘Dersim’in aşında haram yoktur. Biz ancak misafirlerimizi ağırlarız’ dedi. Seyit Rıza kızarak oğluna döndüğünde Alişer ‘kızma Seyit, akıl yaşta değil baştadır.’ dedi. Seyit Rıza ak sakalını sıvazlayarak ayağa kalkıp ‘paşalar Dersim bunu kaldırmaz, Dersim’in aşına kan doğranmaz’

Bir diğer Ermeni halkı sürgün yollarında telef olurken, Dersim’e sefer başladı. Dağlar yanıyor, çocuklar, kadınlar mağaralara sığınıyorlardı. Ateşin, kanın içinde Ali Şer’in kellesi getirildi. Seyit Rıza diz çöktü. Sustu ağladı. Ağladığını Besse kadından gizledi.

Yenilmişlerdi. Mağluplardı.

Kendinden önce yenilmiş Mir Bedırxan’nın yaslı, nazenen Dicle’ye baktığı gibi Munzur’a döndü. ’Aktığın yatakta çürüme ey Munzur’ diyerek mağlubiyetin, barışa dönüşebileceği saf bir inançla barış için yola çıktı.

Yenilgi ve mağlubiyetin sisi çökmüştü Dersim’e, yapılabilecek en son yolculuğa çıkan Seyit Rıza, kendisini bekleyen sonu da biliyordu. Ne mahkemeler adildi. Ne de söz verenler.

Sizi ve neler yapacaklarınızı çok iyi biliyorum, ilkin oğlumun yaşını büyüttünüz. Sonra da benim yaşımı küçülttünüz. En özlü ifadeleri seçti. Ayıptır. Günahtır. Dedi.

Sehpa kuruldu.

Seyit Rıza’nın son isteği ‘beni oğlumdan önce asın.’ dedi.

Bunu dinleyen mi olur du? Tekrar ak sakalını sıvazladı. Darağacına baktı.

Ağır ağdalı bir intikamla Seyit Rıza’nın gözleri önünde gencecik oğlu asıldı. Ak sakallı Seyit Rıza’nın ip’te sallanan resmini İhsan Sabri Çağlayangil zafer edasıyla Ataürk’e gösterince o da irkildi. Bunu kaldırın. Bunu sakın kimse görmesin diyerek Çağlayangil’i kendince uyardı.

Akan kanın, tarihsel hafızanın silinmesi için ne Seyit Rıza’ya ne Ali Şer’e mezar yerleri tahsis edilmedi.

Mezarsız ölülerin kefenleri gökyüzüdür.

Sayıları binleri aşan ölüler, Laç deresi, Ali Boğaz, Munzur Vadisinden yelkinerek, mezarlarını arayan önderlerinin arayışına geçtiler.

En kahredici, en acılı arayışın belki de ilk başlangıcı buydu. Kanın ve ihanetin bulaştığı bu topraklarda artık her ölü mezarsızlığı kendi direniş önderlerinin abidesi haline getirdi.Yenilmişliği, mağlupluğu ak sakallarında, alın çizgilerinde, saklayan divaneler, dervişler, deliler çoğaldı Dersim’de. Acının, ihtirasın acılı üşümenin ardından yıllar geçti ve 70’li yıllara gelindiğinde, sizleri bekleyen farklı bir üşümedir. Muzaffer Oruçoğlu ‘İbo ‘Bak Dersim istediğimiz bir bölge tarihi bir kıyım yaşamış ve Pir Sultan tiyatrosunun yasaklanmasıyla ayaklanıyor, Kars’ta bir tiyatro yasaklanırsa halk ayaklanır mı ? Yok dedim. Ya Çorum’da ayaklanır mı ?’ dediğimde yok dedi.. Kıvılcımla bozkırı buluşturacağımız arazilerimiz oralar’ dedi.

‘1938’i kabaca biliyorduk. O coğrafya ile yüzleşmemiz bizde ciddi değişikliklere yol açtı. Düzgün dağı, Munzur dağı, Başyurt yaylası ilk kez komünistlerin ayak izlerine tanık oldu. Uzun sürmedi. Fehim Altınbilek baskın ordusuyla Vartinik’i bastı.’ Düşenler, kalkanlar, vurulanlar ve ölenlerle birkez daha

Dersim Mezarsız ölenlerin Kefeninin gökyüzü olduğu yerdi.

Çoğalan ölülerle birlikte, kefensiz ölüler, dirilerle çoğaldılar. Tanrıların bilemediği bilmece çoğalmıştı. Belki bundan sustu tanrılar.

Haydaran, Düzgün ve Yeldağından hiç o sillüet kalkmamıştır. 38 acısı mağaralarda, mezralarda, dindirilemeyen bir sızıdır.

Üşümeye devam ediyorsunuz. Vartinik’ten sonra da belki de en büyük üşüme.

Vartinik’ten sürüklenerek eli ayağı dondurulan İbrahim’den sonra onlarca insanın donarak, delirerek, cinlenerek yaşadıkları bir olayı okumaya başlıyorsunuz. Kanadalı doktor Norman Bethu gibi mi desek birisi İsviçre’den gelmiş Barbara, bir diğeri Bergama’lı kısacası çoğunluğu Dersim’li dağlarda gezinen, binlerce asker, özel tim ve kelle avcısına kafa tutan bir avuç insan. İçlerinde onaltılık, onyedilik çocuk denecek yaşlarda olanlar da var. Sırt çantaları, kütüklükleriyle birlikte yanlarında taşıdıkları kitapları okuyor. Kendilerince tartışıyor. Önderlerinin izini sürerek bir büyük düş için kör ve dipsiz geceler de yürüyor. Gündüzleriyse kendilerini fellek fellek arayanlara karşı kuytuluk yerlerde çalıların, köknarların altında sessiz uykulara dalıyorlar. Burada biraz isterseniz Sezgin’i dinleyelim.

‘Havaların iyice soğumaya başlamasıyla birlikte dışarıda yatacak imkanlar kalmadığından kırk yedi kişilik iki birlik barınağa yerleşti. Barınak iki ayı bulan bir süre içinde yapılmış, erzaklar, bazen sırtlarda bazen de atlarla geceleri taşınmıştı. Barınağın kamuflajı çok iyi yapılmıştı. Gamasol ormanının çukur bir yerinde inşa edilmişti. Dev gibi çam ağacını da köklerinden söküp barınağın tam ortasına yerleştirmişlerdi.O çam tamamen kapatmıştı barınağı. Son olarak da sarı, kestane renginde yapraklar barınağın üsütüne serpiştirilerek barınak tamamlanmıştı’

Barınakta yarenlikler, şakalar alır başını gider gitmesine barınağın üzerinde adına devlet denilen üç temirenli mütegalibe de ağır potinleriyle gezinmektedir. Onlar diri diri mezara girip bekleyenleri nasıl avlayacaklarını düşlerken. Adına barınak denilen herhaliyle bir mezar olan yere sığınanlar da bahar gelecek göreceksiniz dercesine kendi meşhup dünyalarında, kendilerince hazırlıklar içindeler.

Müzip ve mugallit yanları onları kamçılar. Tipi biraz olsun diner beyaz gelinlik giymiş dağların zevkini çıkarmak isteyen geyikleri görürler. Eni sonu insanlar! canları et çeker. Oradan, oraya sıçrayan geyikler klaşin darbeleri karşısında şaşkınlaşır. Onlara aval aval bakarlar. Bütün canlılardan sorumlu olduklarını idda edenler kurşun darbelerinde düşen geyikler için sevinir haldeler.

Geyikler soyulur. Barınağa diğer anlamıyla diriler mezarına pörtlenmiş et gelmiştir. Bütün savunma mekanizmalarına rağmen. Barbara ve Evrim ağlarlar. Küçücük de olsa bir sorgulayıcı pencere görmek, bugünkü aymaz, serden geçtileri görünce ne derin nayiflik, ne derin bir tasavvurdur diyorsunuz.

Çoğunlukla doğdukları yerlerde ölenlerin, doğayla haşır neşir oldukları, hayvan alemiyle barışık yaşadıkları genel doğrudur.

Dersim ise dağı taşı ateşe tutulup yakılırken ayılarından dahi medet bekleyen bir diyardı. Dağlarında, kayalıklarında gezinen ceylanların mağrur bakışlarında yenilmişliğin, mağlupluğun izlerini aramaları hep bundandı. Bu durumu çok iyi bildiğinden M.Sezgin’ de Klaşin darbeleriyle düşüp kalkan geyiklerle birlikte kendilerini bekleyen kötü huylu haberlere yavaş yavaş yaklaşırken sizi Evrim’in diliyle bir başka örseli hikayeye konuk ediyor

‘Çehar köyünde öyle diyelim. İşte orada bir Ermeni aile fırtınada kaybolur. Ailenin on dört yaşlarında erkek çocuğu keçileri budak yesinler diye şu karşılarda bir yere getirir. Fırtına çıkınca keçileri toplar köye dönmek ister. Ancak keçiler gelir çocuk gelmez. Annesi kız kardeşini gönderir. O da gelmez; diğer kardeşini gönderir. O da geri gelmez. Anne gider o da gelmez. Babaları meraklanır gider. O da gelmeyince komşuları aileyi merak eder. Diğer köylere de haber verirler ve aramaya çıkarlar. Sabah köyün yakınındaki ardıcın altında, keçileri budağa götüren çocuğu ve kız kardeşini, yeni doğmuş keçi yavrusunu donmak üzereyken bulurlarlar. Karlar erir gider diğerlerini bulamazlar’.

Evrim aslında hikayenin başına dönüp sonuna bir bakın diyordu. Kendilerini bekleyen dondurucu, öldürücü zemheriyi anlatırcasına.

‘Gökyüzü turkuaz bir renge bürünmüştü. Güneş günlerdir ilk defa o kadar güzel ve göz kamaştırıcı bir şekilde gözüküyordu. Geyikler Yel dağının kar tutmayan tepelerinde çarçur otlarını yiyorlardı. Kurtlar ve tilkiler daha özgürce av peşine düşmüşlerdi. Barınakta ise derin bir sesszilik vardı. Nöbetçi beyazlıklarını giymiş; silahını kamufle etmişti beyazlığın altında. Kasım dağından kalkan kartal, nöbetçinin dikkatini çekti. Uzaktan gelen helikopter takırtısı bir anda dikkatleri üzerine topladı. Tam techizat hazırlandı gerilla birliği’ Genel bir operasyondur, değildir tartışmalarına ‘Saat bir, eğer düşman yerimizi tesbit etseydi çoktan harekete geçmişti. Bizden korkuyor, nerede olduğumuzu da bilmiyorlar. Koca bir arazi. Yerimiz etraftaki yerlerden daha stratejik, ağaçlık çünkü. Akşamı bekleyip hazırlıklarımızı tamamlayıp barınağı terk edelim dedi Şerif. Karar Şerif’in fikirleri doğrultusunda verildi. Akşama kadar barınakta hazır vaziyette beklendi. Gece yarısı barınak terk edildi. Barınak ve çevresi tam bir sessizliğe büründü. Beyazlıkları giymiş, barınağın içinde bekleyenler sanki diri diri kefen giyip mezara gömülmüş gibiydiler…..

Gece yarısı zifri karanlık. Gökyüzünü demir bir sac kaplamış gibi her tarafın buz kestiği izbe de karartılar gitmeye başlarken dürbünle bakan Lenko ‘Bunlar özel timdir kesin. Rahat hareket ediyorlar. Bunun arkası mutlak gelecek.’

Tam zamanında fark etti Rüstem. Yoksa Yel Dağı’na, Kasım Dağı’na indirme yapıp hepimizi barınağın içinde kimyasal bombalarla imha ederlerdi, dedi Bahtiyar.

Etrafı alsalardı hiçbir yere gidemezdik. Kefenlerimiz de üstümüzdeydi zaten, dedi Hamza sararmış yüzünü gizleyerek.

Bakalım yarın ne olacak? dedi Rojda tek sıra halinde giden bir düzine özel time bakarak.

Yel Dağının doruklarına doğru tırmanışa geçtiler. Buzlardan kayarak düştüler, düşenleri kurtardılar. Aman vermez günlerin yaklaştığı kesindi.

‘Lenko silahını kavrayıp; Vardık artık. Bundan sonra bütün Türk ordusu gelse başedemez bizle, dedi ve birliği alıp mevzilendirdi. Yel Dağı’nın en alt bölümüne. Unutmayın, dedi yanında bulunan Kenan ve Doğan’a. Yerimizi tesbit ederlerse ve çatışma çıkarsa bir birim gidip barınağa gaz döküp yakacak. Onlara sırtımızda taşıyıp tırnağımızla kazdığımız barınağı ve erzakları öyle teslim etmeyeceğiz. Bunu onlara gösterelim, dedi ve mevzilendiği yere geçip telsizini açtı.

Şerif ve Mazlum’un birlikleri gelip geçti onları. İkiyüz üçyüz metre aralıklarla karşılıklı. Yel dağı’nın zirvesine mevzilendiler. …. Artık hazırız diyordu gerillalar.

Çözülen telsiz anonslarından iyice yaklaştıkları anlaşılıyordu. Fark ettiler yerimizi, dedi Pala İsmail. Heyacan sardı dağı kuşatan gerillaları.

Hamza soğuktan uyuşan takatsiz bacaklarının ağrılarını bir an olsun unutmak istedi. Parkasını çıkarıp ayaklarına doladı.

Yeşil işaret fişeğinden sonra dağları ve tepeleri dolduran askerlerin suretleri iyice belirmeye başladı.

Rahat hareket ediyorlar dedi Şerif. Gözlerini yeniden, avucunun içi gibi bildiği dağlara ve tepelere çevirdi. Her taraf asker kaynıyordu. Dürbünü alıp köylere baktı.

Bu ne yahu? Türk devleti bütün gücünü yığmış köylere. Panzerler, tanklar, dozerler, kepçeler…. Ne yok ki dedi. Pala İsmail.’.

Kaç yıl önce yine bu Yel Dağı’nın öte yüzünde başkaca bir barınağı açığa çıkarmak için Behzat Firik’i götüren kulaksız Binbaşı Behzat’ın testislerini burup ayaklarından başlayarak yakıp ölüsünü kardeşinin sırtına yükleyerek evlerine gönderiliş öyküsünü düşündü Şerif. Belki bugün kulaksız binbaşı orada olmayacaktı. Ama var olanların onlardan ne eksiği belki de fazlalıkları vardı.

‘Ero Şerif! Hıran dolmuşları size doğru geliyorlar. Kaçırmayın sakın! Sıkın indirin aşağıya dedi heyacanlı bir sesle Kazım, helikopterin kendi bulundukları alana doğru gelişini izlerken.

Durun iyice yaklaşsın, dediği anda vadididen bir helikopter tepelerde belirdi.

Uykudan yeni uyanan Cengiz ve Fırat, helikopterin içindeki askerlerle göz göze geldiklerine şaşırmış bir halde gözlerini ovuşturdular. Neler olup bittiğini anladıklarında ise roket atarı ve G3 silahlarını helikoptere çevirip sıkmak istediler. Fakat Pala; durun sıkmayın indirme yapmaya kalktığında sıkın, diyerek onları uyardı.

Neden ateş etmiyorsunuz? vurun indirin, diye bağıran Şerif, komut verdiğinde, helikopter ani bir manevrayla vadiye daldı. Fakat karşılarından gelmeye çalışan bu helikopter de dönüp gidince Şerif kızgınlıkla; Neden indirmediniz? Ateş etseydiniz kesin düşerdi dedi.

Biz karşıdan gelen helikopteri görmüştük. Vadideki bizden görünmüyordu. Birden karşımıza çıkınca biz de şaşırdık. Asker indirmeye başladıklarında daha rahat vururuz diye düşündük.

Helikopterde ise bir yandan kurtulmanın verdiği sevinç varken diğer taraftan verilen komutlara itiraz ediliyordu.

Neden döndünüz?

İki ayrı grup her yanı almış. İndirme yapamıyoruz. Ateş ettiler. Vurulmaktan zor kurtulduk.

Daha üstlere indirin.

Sıkıysa sen gel indir.

Bu bir emirdir.

Biz indirme yapmayacağız sıkıyorsa sen gel indir.

Gerillaların içersinde ise hala helikopterin neden düşürülmediği tartışılıyordu.

Dininize yanayım sizin. Av geldi ellerinizin içine, kaçırdınız. Tabancayla sıksaydınız düşürürdünüz, dedi Mazlum, Şerif’in birliğine seslenerek’…

Mazlum Barbara’ya dönerek

‘Artık hiç kimse bize ulaşamaz. Geldiklerinde karların üstünde onları keklik gibi avlarız, dediğinde Barbara Mazlum’u hayranlıkla izliyordu.’

Sömürü dünyasına kafa tutup Alpler’den Munzurlara gelmenin gururuyla kendisini çevreleyen kelle avcılarıyla çatışmanın sabırsızlığını yaşıyordu Barbara.

Düşman telsizleri yine duyuldu.

Dağı tutan iki kokarca grubuna dolma göndermeye başlayalım. Dikkatli olun dedi Mazlum havan kullanacaklar. Dediğine kalmadan havanlar gelmeye başladı. İlk havanlar barınağın bulunduğu alana düştü. İkincileri daha yukarılara. Yel Dağı’nın burçlarına düştüğünde etrafa şarapneller dağılırken göz gözü görmüyordu, üçüncü havanlar ise Lenko’ların alanının yakınına düştüğünde, kar ve kaya parçaları havada uçuşmaya başladı. İki helikopter Yel Dağı’nın etrafındaki dağlara asker indirip uzaklaşıyordu hemen.

Havan atışları sıklaşınca durmadan mevzi değiştirdi gerillalar. Artık Yel Dağının etrafı asker sürüleriyle kaynıyordu.

Karınca gibi asker var, diyerek gözlerini askerlerin bulunduğu alana çevirdi Rojda.

Bunlar az; güçleri yetmez bize yoldaşım. Şimdi bir taramaya alayım bak nasıl çil yavrusu gibi dağılıyorlar. Onlar kaldıkları yerlerden çıkamazlar. Üstünlük, insiyatif bizde, biz belirleriz çatışmanın kuralını, diye karşılık verdi Şerif emin ve kararlı bir ifadeyle.

Havan toplarıyla parçalanmış kekliklere, tilkilere ve diğer hayvanlara bakarak yavaş yavaş tepeye doğru tırmanalım dedi Mazlum…

Telsiz anonsu yükseldi… Gidiyorlar komutanım.. Bırakın gitsinler yarın iz sürer bombalarız. Ya da soğuktan donup geberirler dedi diğeri’.

Sayıları elliye varan bu insanlar koca bir orduyu pes ettirmişler ama gel gör ki aman vermeyen doğanın öteki kahredici yüzü onları bekliyordu.

Hamza cılız bir sesle iyi değilim dedi.

Neyin var yoldaşım? diye sordu Şerif, Hamza’nın soğuk ellerini tutarken.

Bacakları, ayakları ve bedeninin her yanına hakim olmuş soğuk. Hastalığın da verdiği etkiyle dermansız kalmış yoldaşımız, diyen Bahtiyar iri gövdesini tipinin yönüne doğru siper etmişti. Bahtiyar silahını Barış’a vererek yoldaşımızı sırtımızda taşıyacağız sırasıyla, dedi. Düştüler birlikte, kalktılar tekrar düştüler.

Sırtta olursa üşüme daha fazla olur. Yarı donmuş vücut hızla donar, diye çaresiz ve kırık bir sesle seslendi Doktor.

Sırayla koltuğuna girip taşıdılar. Hamza birşeyler mırıldandı. Kendine geliyor galiba deyip dinlediler onu.

Beni…. bırakıp gidin. Benim varlığım bir yoldaşımın daha donmasıdır, dediğinde donun, buzun içinde okuyucu da don tutar sanki.

Yalçın şalın üstünde yarı donmuş Hamza’ya bakıp;

Hey gidi Erzurum’lu! Hani devrim olduktan sonra Ekonomi bakanı olacaktın? Öyle kolay kolay pes etmek yok.

Gece tırmandıkları dağı daha bir uzun sürede indiler. Artan tipinin hızıyla yollarını kayıp ettikleri kesindi.

Saatler ilerliyor biz yerimizde sayıyoruz. Yarın düşman bizi gafil avlar dedi Bahtiyar.

Gözleri de iyice çekilen Hamza’nın vücudu artık kendisinin değildi.

Götürüp barınağa yakın bir yerde bırakalım. Belki kendine gelir. Barınağa kadar gider dedi Mazlum.

Cihan, Barış, Bahtiyar Hamza’yı tutup karların üstünden kaldırdılar. Nereye diye sordu bir kaç kişi boğunup yutkunarak cevap veremediler.

Burası uygun, dedi Cihan birbirlerine baktılar.

Kusura bakma yoldaş seni burada bırakmak zorundayız dedi Barış ağlamaklı bir ses tonuyla.

O an Hamza bütün gücünü toplayarak;

Nereye gideceğim, ne yapacağım peki yoldaşlar? diyebildi.

Bahtiyar yutkunarak barınak ileride, diye zorlukla karşılık verebildi.

Bir diyeceğin var mı? diye sordu Barış. Hamza’nın alnındaki karı silerek.

Hamza gerildi. Başını kaldırıp bir şeyler söylemek istedi ama gücü yetmedi. Yoldaşlarını bırakıp hüzünle giderlerken.

Dersim’in ölüleri, divaneleri, delileri ayaklandı. Otuz Sekizden kalan yanık bir ezgiyle…

Mezarsız ölülerin kefeni gökyüzüdür diye çığlık tutturdular.

Yönlerini kayıp ettiler. Dönüp dönüp aynı yere geliyorlardı. Yüzünü şalıyla kapatıp gözünü arada bir tipiye karşı açan Şerif ‘sezgilerime göre şu taraftır’ diyordu.

Yavaş yavaş donan ayaklar küçülürken büyüyen yürekleriyle konuşmayı öğreniyorlardı sanki.

Cinlenmeler, donuyorum demeler ardı ardına çoğalarak büyüyordu. Acıktım diyenler şuursuzca toprak, kar yemeye başlamıştı bile.

‘Biraz daha yürüyelim; belki buluruz gideceğimiz istikameti, diye zorlukla karşılık verdi Pala İsmail soluğunu kesen tipinin kuşatmasında.

Şerif bağırarak;

İmkansız. Önümüz uçurum. Tipi de göz açtırmıyor ki..

Çabuk olun! Burada tipi çok kötü esiyor, soluk alamıyoruz. Boğulacağız şimdi, diye bir kaç kişiden sesler yükseldi.

Büyük bir anafora tutulmuşcasına yollarını bulamaz haldeydiler. Ali Ekber düşüyor kalkıyor takatsız ayaklarına sözünü geçiremiyordu. Yanına yaklaşan Latif Tore sebiye (sana ne oldu) biraz kendini toparla yaklaştık.

Vücudu kas katı kesilen Ali Ekber’in bakışları da dondu. Bir şalın içerisine yerleştirdiler onu bir ölü taşır gibi şaşkın şaşkın taşıyor ve içlerinden kanayarak ağlıyorlardı.

Düzelme imkanı yok. Taşıyamıyoruz. Güzelce sarmalayıp bir kayanın kovuğuna koyun dedi Mazlum.

Doktor eğildi kıvırcık saçlarını okşadı. Buz tutmuş gözlerrinden öptü.

Bıraktılar Ali Ekber’i. Gözleri ve yürekleri gerilerde kalınca Dersim’in delileri, divaneleri bir çığlık daha tutturdu.

Mezarsız Ölülerin Kefeni Gökyüzüdür diyerek.

Turşmek ekibinden geride kalan Cemo ve Latif son kez bir daha baktılar etrafı taşlarla çevrili Ali Ekber’in gökyüzünü kucaklayan ölüsüne eğildiler, tekrar tekrar öptüler onu. Yapışıp kalmışlardı, onları zorla kaldırdılar yerlerinden.

Tekrar uçaklar hareketlendi.

Ne o yerimizi mi tesbit ettiler? Köyde bir hareketlilik oldu. Sağa sola askerler kaçmaya başladılar, dedi Bahtiyar. Yel Dağı, Kasım Dağı ve diğer bölgeler rast gele bombalanıyordu.

Hiç bir yerde yoklar. İzlerini bulamıyoruz.

Bulana kadar devam, diye emirler yağıyordu telsizlerden..

Gün geceye yüzünü dönerken dağların hakimi yine gerillalar oldu.

‘En arkada kalan Barbara. Mırıldanarak Enternasyonal marşını, 18 Mayıs’ı söylüyordu. Bacaklarında derman kalmamasına, delice esen tipiye rağmen.

Doktor düştü herkesin morel kaynağı doktor. Süzüldü gitti gözleri.

Yüzlerini Kurda kuşa dödü Dersim’in delileri divaneleri

Mezarsız Ölülerin Kefenleri Gökyüzüdür diyerek.

Uçurumdan kayalıklardan çarçur otlarından az çekmemişlerdi. Hertarafları donmuş kanlarla yarı ölü halde yürüyordu hemen hepsi.

Az ileride bir ışık gördüler.

Gelin, gelin, diye köyden o cılız ışığın yandığı yerden ses geliyordu. Ali ve Lenko o cılız ışığın yandığı evin tahta kapısının önündeydi. Evin etrafını yokladılar. Rüstem ve Songül çeşmenin yanında onları bekliyordu. Lenko pusulanmış pencereden içeriye baktı. Kalabalıktı ev. Asker yoktu. Sevinçle kapıyı vurdular.

Çever rake! Mayme Kevra Mustafa…….Mayme kevra! Partizan

İçeride kağıt oynayan yarı sarhoş köylüler şok olmuşlardı bu tipide kimdi bunlar derken.

Susun dedi bu kez kapıyı Ali vurdu.

Aç kapıyı kevra. Biz Şerif’in birliğiyiz. Bu kış kıyamette hayırdır sözlerini dinleyecek halleri yoktu.

Kapı açılır açılmaz hadi hadi ayaklanın donuyorlar. Yarı sarhoşlar ve diğerlerinin yardımıyla iki odalı küçücük eve taşındılar. Sedirlere sekilere yayıldılar. Kaç gündür aç bilaç bir haldeydiler.

Köylüleri topladılar.

‘arkadaşlar, dün durumumuza ilişkin bir bilgi verdik size. Bugün de sizlere dün söylediğim bazı şeyleri tekrarlamak istiyorum. Köye giriş ve çıkışı güvenlik için yasaklıyoruz. Dikkat edin kuşku çekecek hiçbir şey yapmayın. Eğer asker burada olduğumuzu fark ederse bizimle beraber sizleri de evleriniz, çocuklarınızla birlikte imha eder. Evin içini dolduran yoldaşlarımızın durumları çok kötü. Yürüyecek halleri yok. Bir süre daha burada kalacağız. Eğer donmaya ilişkin bir bildiğiniz varsa bizimle paylaşın. Yiyeceklerimizin temininde, yakacak odunda bizlere yardımcı olmanızı istiyoruz. Bakkaldaki yiyecekleri satın alacağız. Ancak onlar birkaç gün idare eder. Geri kalan günlerde sizler de yardımcı olursanız çok iyi olacak. Partimiz yapacağınız iyilikleri karşılıksız bırakmaz dedi Mazlum.

Belli belirsiz mırıldanarak dağıldı köylüler.

Büyük çoğunluğunun ayakları yanmış simsiyah kütüğü andırıyordu adeta.

Ölümün soğuk pençesi ayaklarından yakalamış yukarılara doğru tırmanışa geçmişti.

Tepenin başında olan Kemalist amcanın evinden acının ahı gökyüzüne doğru tırmanıyordu.

Çıkabilecek bir çatışmada en stratejik konumda olan Kemalist amcanın eviydi.

Sayıklayanların sayısı her geçen gün artıyordu.

‘Oda yarı ölülerin konulduğu açık mezara benziyordu. Köylüler kapı önünde volta atıp pencereye kadar geliyor; o mezarın küçük penceresinden bir göz ucuyla içeriye bakıyorlardı. İnleme, sayıklama ve bağırma seslerini duymasalar bir mezarlığın önünde secde durmuş bir cemaat gibi hissedeceklerdi kendilerini.

Ölüyorlar. Bu Mıste’nin evi mezarlığa dönüşmüş gibi.. Sağ olanlar da onlarla birlikte ölecekler dedi pencerenin önünde dizlerini kırmış oturan Musa.

Başkaca çaresi de kalmamıştı kendi kendilerinin de doktoru olacaklardı.

Pala İsmail tentürdiyotlu pamuğu ayağına sürdüğünde

‘Off. Of ne yapıyorsun Pala yoldaş? Ciğerimizi mi söküyorsun ne? diyerek acısını dışa vurdu.

Pala İsmail Şerif’in küçülmüş, iç içe geçmiş avurtları na, feri sönmüş iri gözlerine, kollarına ellerine, ayaklarına ve sürekli yoldaşlarını soran acılarla yanan yüzüne baktı. İçinden; Hey gidi koca Şerif! Bileği zor bükülen, üst üste kayalardan taklalar atan, Şiran Yollar üstü Karakolunu basan, gücünün sınırı olmayan, metrelerce uzaklıktaki her şeyi kaçırmadan vuran koca Şerif! Şimdi, ayağını çürüten, kollarını kıran, gözlerine perde indiren şu soğuklar ne hale getirdi seni? Hey Şerif hey diye iç geçirdi.

Yarı ölülerin doktorları Pala İsmail Ali Haydar ve Rojda.

Ali Haydar ‘Bundan sonra hijyen koşullarına daha dikkat ederiz. İlaçları dağıtırken eldiven takalım, ameliyat bıçaklarıyla keselim et parçalarını dedi.

Tamam. Önce kötü olanlardan başlayalım. Ancak kötürüm yerleri kesersek, çürümenin önüne geçeriz; ama ondan daha kötüsü felçlik, bilinç kaybı tespit edemediğimiz başka hastalık, bazı yoldaşları iyice teslim almış. Eriyip gidiyorlar. Kendi kendine konuşmalar gittikçe artıyor.

En kötüsü kim? diye sordu Mazlum. Pala İsmail’in sözünü keserek.

Kısa bir sessizlikten sonra. Sesini iyice kısarak; Orhan, Hıdo, Bahtiyar, Ünal, Şerif’in durumu gittikçe kötüye gidiyor. Bir de….. deyip Barbara’ya bakışlarını çevirince diğerleri de o tarafa doğru döndüler…

Tekrar sessizlik oldu, sessizliği Ali Haydar bozdu.

Antibiyotik ilaçları kullanınca etkisi olur belki.. Olmazsa ilaç gibi ihtiyaçlar için göndereceğimiz arkadaş doktor da getirsin.

O zamana kadar kim bilir nasıl olurlar diyerek komutanlarına baktı Rojda.

Uyuşturucu yok. Ağrı kesici az zaten, bu ağrılar altında inleyenlerin ağrı kesiciye ihtiyaçları mı vardı.

Barbara Ali Haydar’a baktı. Bir şeyler söyleyecekti dili dönmedi. Kan zehirlenmesi, kangren gelip dayanmıştı. Çürük et kokusu insanın burnunun direğini kıracak cinstendi.

Neşteri eline alan Pala İsmail Önce Ünal’ın ayak parmaklarına neşteri indirince Ünal’ın çığlıyla gözler o yöne çevrildi. Titriyor, belli aralıklarla da inliyordu. Kopan ya da kesilen, çıkan parmağın yerinden kanla karışık irin akmaya başladı. Herkes Ünal’ın akıbetine uğrayacaktı. Bir kaçını kestikten sonra artık fırtına gibi olurum dedi Pala İsmail.

Eve Musa Kivre girdi

Musa şaşkın şaşkın, ürkerek odanın içini bir koşu taradı. Hangi yana başını çeviriyorsa biraz daha acıların, üzüntünün menziline giriyordu. Korkmuş, hiç beklemediği bir manzarayla karşılaşmıştı. Elinde tuttuğu bir sitil sütle titriyordu. Kendi kendine; ’pöro merde, ero lemine no çi zulmo, domane ma serdifetelino pörü merde’ (hepsi ölmüş, vay lemine, bu ne zulümdür, bu ne çocukların üstünde hepsi ölmüş)

Şerif! bu Musa kivre süt getirmiş bize, Şerif başını dönüp hafifçe gülümsedi.

Sıkı tut kesmeye başlıyorum dediğinde Pala İsmail, Musa kivre de ona baktı. Gözlerini kapayıp açtığında Rojda’nın tuttuğu siyahlanmış, kanlı çürük ayakları görünce başı döndü. Allah yardımcınız olsun diyerek bir bakıma kaçtı.

Bu iş böyle gitmeyecek. Bir doktor kaçırıp getirsinler dedi Lenko. Olur dedi Ali Haydar ve devam etti. Diğer odadakiler de kötüleşiyorlar.

Sağlamların odasında karmaşık duygular yaşanıyordu. Barbara’nın etrafında gezip duruyorlardı. Ela gözleri girdabın içinde çakmak çakmak yanıyordu. Bedeni ağırlaşmıştı. Acı ve ağrılar bütün bedenine yayılmıştı..

Sakindi içten içe inliyor, damağına yapışmış, kat kat olmuş dilini ağzının içinde oynatmaya çabalıyordu. Birkaç saniyelik durgun bakışları kayboldu; etrafını şaşkın şaşkın izleyip güçsüz kollarını oynattı.

Mama mama Goni, kazağım boğazımı sıkıyor boğacak beni deyip kısık sesli iki eliyle kazağının boğazını yırtmaya çabalıyordu. Zelal’in, Songül’ün, Zilan’ın ve ev sahibi Naciye kivrenin gücü yetmiyordu. Yaralı, kanayan ayaklarını duvara çarpıp irkildi. Ayaklarına basıp kalkmak istedi. Her hareketi daha büyük acılar, yaralar açıyordu. Nefesi eskisi gibi güçlü değildi. İnleye inleye soluyarak yerinden doğrulmaya çabalıyordu.

Mama mama bekle ben geliyorum. Neden gelmiyorsun.

Barbara, Barbara yoldaş kendine gel. Ben Mazlum.

Ter yüzünden akıyordu. Songül ve Zelal sildikçe daha da çoğalarak akıyordu. Tiz sesler çıkarıyor. Üzerindeki gömleği çıkarmaya çabaladı.

Sakinleşti. Etrafına bakıp etrafını anlamaya çabaladı. Toparlandı deyip bir oh çekeceklerdi ki.

Başı yan tarafa düştü. Odanın içindekiler put gibi gözleri irileşerek Barbara’ya baktılar.. Nabzını kontrol edemediler. Mazlum onun masumca uyuyuşuna bakarak titreye titreye nabzını yokladı.

Ali Haydar yutkuna yutkuna yaralılara Barbara’nın şehit düştüğünü söylemeyelim, gidip köylülerle mezarını Orhan’ınkinin yanında kazmaya başlayalım dedi ve dışarı çıktı.

Munzur’un bütün divaneleri ölüleri ayaklandılar. Ayakları küçülüp yüreği büyüyenleri yalnız bırakmamak için, kendileri için taaa Alp’lerden gelen bu enternasyonalin kızı için çığlık çığlığa bağırdılar

‘Mezarsız Ölülerin Kefeni Gökyüzüdür’ diyerek…

Zemheriden Yürekler Geçti. Bir tarihin bir destanın yaşanarak anlatılışıdır. İnsanlık ileride bir Komünizm panteonu kuracaksa ki kuracaktır. Bu destanın kahramanlarını da yaşatmayı unutmayacaktır…

Gazete Patika

adhk tarafından

Teslim Demir ailesi, yoldaşları, dostları ve sevenlerinin katıldığı kitlesel etkinlikle Almanya’da uğurlandı

Ekim 7, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Kızıl Bayrak sitesinde yayınlanan Teslim Demir’i uğrlama haberini okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz

Almanya (07-10-2018) Ekim ve TKİP kurucularından Teslim Demir (Sinan) Cumartesi günü düzenlenen törenle, vasiyeti üzerine toprağa verileceği İzmir’e uğurlandı. Partisinin Yurtdışı Örgütü tarafından düzenlenen uğurlama töreni Oberhausen Alevi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi. Ailesi ve yoldaşlarının isteği doğrultusunda kitlesel bir etkinlik olarak organize edilen tören için AKM salonu pankartlar ve Sinan yoldaşın portrelerinin yanı sıra devrimci önderlerin ve parti şehitlerinin resimleri ve parti bayraklarıyla donatıldı. Hazırlanan bir panoda Sinan yoldaşın yaşamından karelerin yer aldığı fotoğraflar sergilendi. Sevenlerinin ve dostlarının duygu ve düşüncelerini kaydetmeleri için de anı defterleri konuldu. Naaşının konulacağı katafalkın etrafı kızıl karanfiller ve dost parti ve örgütlerin getirdikleri çelenk ve çiçeklerle süslendi. Zemine mumlardan “Sinan yoldaş ölümsüzdür!” şiarı yazıldı.

Avrupa’nın çeşitli ülke ve kentlerinden gelen yoldaşları ve dostları erken saatlerde salonu hınca hınç doldurdular. İçeriye sığamayan kitlenin bir bölümü törene bahçeden iştirak etti. Sinan yoldaşın naaşının tören yerine getirilmesi ve tabutunun omuzlarda devrimci sloganlar eşliğinde taşınarak katafalkta konulmasının ardından, saat 14.30’da anma etkinliğine geçildi.

“Bugün Türkiye devrimci hareketinin ortak bir değerini, yarım asırlık bir çınarı, Ekim ve TKİP’nin kurucularından Teslim Demir’i, partisinin Sinan yoldaşını, sol hareketin Sinan hocasını, sevenlerinin Karadayısını/Xalosunu sonsuzluğa uğurlamak için bir aradayız. Yoldaşları ve sevenleri olarak kısa bir programla anısını yad edeceğiz” sözleriyle açılışı yapılan etkinlikte, ilkin Sinan yoldaş şahsında, devrim ve sosyalizm yolunda yitirilen tüm devrimciler anısına saygı duruşu yapıldı.

Etkinlik programı, dünyaya gözlerini açtığından itibaren onunla tanışma ayrıcalığına sahip genç bir yoldaşı tarafından hazırlanmış olan sinevizyon gösterimi ile başladı. Sinan yoldaşın gençlik yıllarından son nefesini verdiği döneme kadar hayatından kesitlerin yer aldığı görsellerin ve konuşmalarından parçaların yer aldığı sinevizyon, salonda duygu yüklü dakikaların yaşanmasına yol açtı.

“Onun yükselttiği bayrak hep yükseklerde tutulacaktır!”

Sinevizyonun ardından, Sinan yoldaşın, inşasına ve kuruluşuna eşsiz emek hasrettiği, tüm benliğiyle son nefesine kadar bağlı olduğu, hastane günlerinde dahi faaliyetiyle ilgilendiği partisi TKİP adına konuşmak üzere bir yoldaşı söz aldı. Sinan yoldaşın her şeyden önce gerçek bir devrimci olduğunu, yarım yüzyıllık devrimci yaşamıyla gerçekte 7 devrimci kuşağa yoldaşlık yaptığını belirten TKİP temsilcisi, en genel hatlarıyla onun yaşamını özetledi. Sinan yoldaşın 1973 yılında THKO’nun toparlanma sürecinde yer alarak örgütlü yaşama başladığını belirten parti temsilcisi sözlerini şöyle sürdürdü: “O günden bu yana hep öyle kaldı. Son nefesine kadar örgütlü bir devrimciydi. O hem önder hem nefer olan bir devrimciydi. 1974 yılından beri devrimci mücadelenin bir önderiydi ama aynı zamanda bir neferiydi. 2018 yılının TKİP’sinde de bir önderdi ve bir sıra neferiydi.”

Devamında, “Onun yaşamı bir partiye sığmayan bir yaşamdı. Partiliydi ama bir partiye sığmayacak genişlikteydi” diye konuşan temsilci, Sinan yoldaşın 1971 devrimcilerine sadakatinin tam olduğunu, o değerlere bağlı olduğu için bir partiye sığmadığını vurguladı. Onun bütün devrimci etkinliklere katıldığını, bütün gecelere gittiğini belirten parti temsilcisi, Sinan yoldaşın Türkiye devrimci hareketinin birikiminin ve değerlerinin bir bütün olarak sahiplenilmesi konusunda çok hassas olduğuna işaret etti.

Sözlerini, “O bir devrimciydi ama aynı zamandan bir insandı. En gelişkin insanlarla da çocuklarla da insani ilişki kurabilen biriydi” şeklinde sürdüren temsilci, konuşmasının ilerleyen bölümünde şu vurguları yaptı:

“Bu yoldaş partinin profesyonel bir kadrosu olmasına rağmen, partiye maliyeti sıfırdır. O her zaman partiden para almayı reddetmiştir. Ama bu yoldaş partinin finansmanı için özel çaba harcayan bir insandı. … Bu bir kimlik; devrimci, sade proleter bir kimliktir. … Partinin önderi, militanı ve sıra neferiydi. Onun için küçük büyük iş yoktu. Partisi için her işe koşturan bir devrimciydi. … Yedi kuşağa siper yoldaşlığı yaptı ve ayakta durdu, ayakta öldü. Son ana kadar örgütlü bir devrimci oldu. … Davasına sarsılmaz bir bağlılığı vardı. En sert eleştirileri bile olgunlukla karşılar ve işine bakardı…”

Son olarak, Sinan yoldaşın devrimci bayrağın yükseklerde tutulması gerektiğine inandığını ve 1970’li yıllardan beri de yükseklerde tuttuğunu; on binlerin, yüz binlerin harekete geçtiği dönemleri de, kısır dönemleri de yaşadığını, ama hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmadığını, çünkü olaylara ideolojik bakan bir insan olduğunu belirten parti temsilcisi, konuşmasını “Onun yükselttiği bayrak hep yükseklerde tutulacaktır” sözüyle tamamladı.

“Onun ölümsüzleşmesi hepimize bir çağrıdır…”

Parti temsilcisinin ardından, Sinan yoldaşın yüreğinde özel bir yeri olan genç bir yoldaşı, oğlu konuştu. Sözlerine “Babam aramızdan fiziken ayrılmış durumda. Fakat bu kadar insanın burada toplanması, geriye bir şeyler bıraktığını gösteriyor. Herkeste muhakkak ayrı bir iz bırakmıştır. Ben bugün kendi mirasımı sizinle paylaşmak istiyorum” diye başlayan genç yoldaş, babasıyla ilk tanışmasını, anne ve babasının kendi yaşamındaki etkilerini anlattı. Bugünkü kimliğini onlara borçlu olduğunu belirten genç yoldaş, babasının devrimci kimliğini oldukça etkileyici cümlelerle özetledikten sonra konuşmasını şöyle noktaladı:

“Sinan Yoldaş’ı, Karadayı’yı, Teslim Demir’i anmak istiyorsak eğer, onu unutturmamak istiyorsak, bize açtığı yoldan yürümemiz lazım. Bu yolda bize fazlasıyla öncülük etmiş ve geride bir sürü tohum bırakmıştır. Onun ölümsüzleşmesi bize bir çağrıdır. Hepinizi çağırıyorum: İsçileri, işsizleri, emekçileri, gençleri, anneleri ve babaları… Yoldaşımıza bugüne kadar inancımızı kaybetmediğimiz gibi, devrime de inancımızı kaybetmeyelim, çünkü başka bir dünya mümkündür!

“Yoldaş, bu bir sözdür. Son ana kadar elinde tuttuğun orak çekiçli kızıl bayrak yere düşmeyecek. Seninle gurur duyuyorum.

“Hoşça kal Sinan yoldaş, hoşça kal baba…”

Salonu derinden etkileyen konuşmanın ardından, “ağıtların ablukasına inat hem kendi türkülerini yaşayan, hem de onları yürekten söyleyen” Sinan yoldaşın sevdiği Ruhi Su türkülerinden kısa bir dinleti vermek üzere sanatçı bir dost sahne aldı. Devamında ise Sinan yoldaşın örgütlediği sayısız etkinlikte sık sık görevler almış biri kızı olmak üzere iki yoldaşı bir şiir dinletisi sundular. Yürekten birer armağan olarak sunulan gerek müzik gerekse şiir dinletisi dinleyenler tarafından da aynı içtenlikle karşılandı.

“Devrimci hareketin yarım yüzyıllık çınarı”

Törenin son bölümü sol parti, örgüt ve kurumların mesaj ve konuşmalarına ayrılmıştı. Partizan, Kürt Özgürlük Hareketi, MLPD, ESP Temsilcisi Ziya Ulusoy, Halk Cephesi, TKP/ML-YDK, Devrimci Proletarya ve Odak temsilcileri kürsüde konuşmalar yaptılar. MKP Avrupa Yürütme Komitesi, Proleter Devrimci Duruş, Güney Dergisi ve NRW-TÖB’ün ise sundukları mesajlar okundu. (Konuşma ve mesajları ayrıca yayınlayacağımız için burada özetlemek gereği duymuyoruz. – KB)

Son olarak da Avrupa Devrimci Gençlik Birliği temsilcisi ile Kızıl Afacanlar çocuk grubunun Sinan yoldaşın bıraktığı devrimci mirası geleceğe taşıyacakları sözünü veren, onun kızıl bayrağını her yerde yükseklerde dalgalandıracaklarını vurguladıkları konuşmaları yapıldı.

Uğurlama töreni, Sinan yoldaşın tabutunun yine sloganlar eşliğinde omuzlarda taşınarak havaalanına götürecek araca konulmasıyla sona erdi.

Partisinin ilk açıklamasında, Sinan yoldaşa dair, “Siyasal yaşamı ve mücadelesi bir partiye sığamayacak türden devrimcilerin nadir örneklerinden biriydi. Son yolculuğuna uğurlama, bu gerçekliğe ayrıca tanıklık edecektir” denilmişti. Gerek sol parti ve örgütlerin Teslim Demir’i samimiyetle sahiplenen konuşma ve masajları, gerek onu uğurlamak için orada bulunan 1500 civarında insan bu değerlendirmeyi en ileri düzeyden aşarak doğrulamış oldu. Teslim Demir’i son yolculuğunda yalnız bırakmayanların ve onu tanıyanların çok iyi bildiği gibi bu onun kendi öz emeğinin, adanmışlığının, davaya bağlılığının ürünüydü.

Teslim Demir için son uğurlama töreni bugün saat 13.00’te Buca Cemevi’nde (İzmir) yapılacak ve ardından vasiyetine uygun olarak yoldaşlarının olduğu mezarlıkta toprağa verilecek.

Kızıl Bayrak / Almanya