adhk tarafından

SMF: “Dersim’de Harlanan Ateş, Sınıf Mücadelesinin Alevidir”

Nisan 29, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), yerel seçimler sürecine ilişkin açıklama yayımladı Kamuoyuna yapılan açıklamada Dersim ve Mut çalışmaları değerlendirilirken, Millet ve Cumhur ittifakının alternatif olmayacağı vurgulandı Yanı sıra Dersim Belediyesinin kazanımın sosyalistlerin kazanımı olduğu söylendi

SMF (29-04-2019) Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), yerel seçimler sürecine ilişkin açıklama yayımladı. Kamuoyuna yapılan açıklamada Dersim ve Mut çalışmaları değerlendirilirken, Millet ve Cumhur ittifakının alternatif olmayacağı vurgulandı. Yanı sıra Dersim Belediyesinin kazanımın sosyalistlerin kazanımı olduğu söylendi.

Açıklamanın tamamı aşağıdaki gibidir.

“31 Mart yerel seçimlerini geride bırakmış bulunuyoruz. Ekonomik kriz, anti-demokratik faşist uygulamalar ve emekçilere yönelik hak gaspları altında girilen seçimde, burjuva düzen partileri devletin devasa imkânlarıyla yerel seçim çalışmaları yaparken, sosyalist adaylar ve partiler sınırlı olanaklarla yerel seçim sürecini örmüş bulundular. Seçimde burjuva düzen partileri Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı ile seçime girmiş kamuoyu gündemini büyük oranda bu iki gerici ittifakın birbirleriyle olan dalaşları meşgul etmiştir.

Cumhur İttifakının özellikle Ankara’da ve İstanbul’da çeyrek asırdır yönettiği kentleri, HDP’nin de desteklediği Millet İttifakına kaybetmesi, bunun yanında yine AKP veya MHP yönetimindeki birçok kentin CHP’ye geçmesi AKP/Erdoğan faşizminin büyük orada elinde bulundurduğu psikolojik üstünlüğü kırmış gözüküyor. Büyük şehirleri kaybetmesinin AKP içindeki çelişkileri derinleştirdiği, A.Gül ve A.Davutoğlu kliğinin AKP ile ayrılıklarını yakın bir sürede somutlaştıracağı da netleşen olgular arasında olup, önümüzdeki dönem AKP içindeki çatlakların daha net şekilde ayyuka çıkacağını gösteriyor. İstanbul ve Ankara gibi büyük bütçelerle yönetilen belediyelerin AKP/Erdoğan faşizminin elinden alınmasının, ekonomik olarak, AKP’nin rant alanlarını daralttığı da bir gerçektir. AKP/Erdoğan faşizminin psikolojik üstünlüğü kaybetmesi olumlu bir yerde dururken, emekçi kitlelerin başka bir gerici ittifaka yönlendirilmesi, yedeklenmesi ülkemiz emek ve demokrasi güçleri açısından olumsuzluk olarak ifade edilmelidir. Bizler açısından Cumhur ve Millet ittifakı arasından yapısal ve esasta bir fark yoktur. Bu iki faşist bloğun ülkemizin temel sorunlarına yaklaşımları esasta aynıyken, ikincil/tali meselelerde farklılıkları bulunmaktadır. İki blok da esas itibariyle faşist burjuva düzen siyasetini temsil etmektedir. Bu gerçeklikle birlikte kurumumuz SMF’nin de dahil olduğu emek, demokrasi ve sosyalizm güçlerinin birçok bölgede birleşik alternatif bir çalışma örmemiş olmasının da emekçilerin faşist düzen partilerine yedeklenmesinde önemli bir rol oynadığını, sürecin emek, demokrasi ve sosyalizm güçleri açısından özeleştirel ele alınması gerektiği apaçık ortadadır.

Yerel seçimin önemle gözlemlendiği yerler arasında Amed ve Van gibi büyükşehirler olmak üzere kayyum keyfiyetiyle yönetilen belediyeler olmuştur. Kürt ulusuna yönelik milli baskının ve tasfiyeci sürecin bir parçası olarak Kuzey Kürdistan’da birçok HDP/DBP belediyesinin kayyumlar marifetiyle AKP/Erdoğan faşizmi tarafından gasp edilmesine karşılık, tüm anti-demokratik keyfi uygulamalara ve siyasi operasyonlara rağmen HDP’nin gasp edilen belediyelerin büyük çoğunluğunu geri kazanması emekçiler ve ezilenler cephesinde bir olumluluğu ifade etmektedir.

Dersim Pratiğimiz Üzerine

Kurumumuz SMF açısından yerel seçim çalışmalarının etkin şekilde yürütüldüğü yer, Dersim olmuştur. Dersim’de (Merkez, Pülümür, Nazmiye, Hozat, Akpazar, Mazgirt, Ovacık) yedi merkezde kurumumuz öncülüğünde Dersim Demokratik Halk Dayanışması adaylarıyla yerel seçimlere girilmiştir. Seçim süresi boyunca binlerce insanla iletişim sağlanmıştır. Yüzlerce Dersimli emekçi DDHD çalışmalarının öznesi olmuş; ev ev, mahalle mahalle, köy köy “Söz, Yetki, Karar Dersim Halkına!” şiarıyla çalışmalar örülmüştür.

Gelinen aşamada Dersim Merkez belediyesi kurumumuz öncülüğünde kazanılmış, iki dönemdir kazandığımız Mazgirt, bir dönem kazandığımız Ovacık ilçeleri faşist düzen partilerine kaybedilmiştir. Mazgirt’in AKP’ye, Ovacık’ın CHP’ye geçmesinde esas sorun ve sorumlu kurumumuzdur. Mazgirt’te ve Ovacık’ta örgütsel yetmezliklerimiz ve faşist baskı sürecinin dayattığı dağınıklıktan kaynaklı örgütsel çalışmalarımız istediğimiz düzeyde vücut bulmamıştır. Mazgirt’te örgütsel yaklaşım ve çalışmalarımızdaki eksikliklerimizden kaynaklı Mazgirt halkı tarafından kurumumuza iki dönemdir verilen destek halk tarafından geri çekilmiştir. Ovacık’ta ise yukarıda belirttiğimiz üzere esasta kurumumuzun örgütlenme çalışmalarına ağırlık vermemesinin Ovacık’ın faşist düzen temsilcilerine geçmesinde etkili olmakla birlikte, Ovacık’ta ve Hozat’ta kurumumuza yönelik örtülü, kapalı kapılar ardında yürütülen geniş bir ittifakın çalışması da etkili olmuştur.

AKP/Erdoğan iktidarının ve onun kaymakamlarının, valisinin, askeri yetkililerinin uzunca süredir ‘Ovacık’ta doğdu, Ovacık’ta boğacağız’ argümanıyla kurumumuz SMF ve Ovacık yerel yönetim pratiğimizi boşa düşürmeye yönelik yaptığı çalışmalar tarafımızdan bilinmekteydi. Nitekim asker oylarının büyük çoğunluğunun sistemli bir şekilde faşist düzen partileri CHP ve AKP’ye verilmesi bunu doğrulamıştır. Ovacık’ta ve Hozat’ta asker oylarının büyük çoğunluğunun AKP’ye ve CHP’ye gittiği açıktır. Bunun yanında HDP Dersim vekili tarafından da seçim sonrası itiraf edildiği üzere batıda cisimleşen açık HDP-CHP ittifakı Dersim’de de gerçekleşmiştir. HDP izlediği burjuva-liberal siyasetle Ovacık’ta ve Hozat’ta kitlesini CHP’ye yönlendirmiş, adeta kurumumuza karşı ‘gizli’ bir ittifak gerçekleştirilmiştir.

Tekrar etmekte fayda görüyoruz ki, özellikle Ovacık’taki ve Mazgirt’teki belediyelerin kaybedilmesinde öz eleştirel yaklaşmamız gerekirken, karşımızda genişçe bir ittifak kurulduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz. Yine bu kapsamda Hozat’ta belediyeyi kazanma olasılığımız yüksekken, kurumsal eksikliklerimiz ve karşımızda Ovacık benzeri geniş bir ittifakın kurulmasından kaynaklı CHP’ye kaybedilmiştir. Bununla birlikte Dersim’de ilk defa seçime girdiğimiz Nazmiye, Pülümür ve Akpazar’da önemli çalışmalar yürütülmüştür. İlgili üç bölgede çalışmalarımıza geç başlamamızdan kaynaklı istediğimiz sonuçlar alınmasa da esas itibariyle oldukça kapsamlı ve verimli bir çalışma yürütülmüştür.

İlçelerde istediğimiz sonucu alamamıza karşı Dersim Belediyesinin kazanılması ülkemiz emekçi ve ezilen halkları için önemli bir kazanım olarak not edilmelidir. Kayyumun elinden alınarak halka geri iade edilen Dersim belediyesi, faşizme bu vesileyle cevap olmuştur. Dersim iradesi demokrasi güçlerini tercih ederek, safını belirlemiştir. Dersim kazanımı ülke emek, demokrasi ve sosyalizm güçlerinin katkılarına açıktır. Dersim belediyesinin kazanılması sadece SMF’nin hanesine yazılacak bir olumluluktan öte coğrafyamız sosyalizm güçleri açısından bir fırsattır. Bu fırsat sosyalistler açısından iyi değerlendirilmelidir. Seçimlere, parlamentoya, belediyelere yönelik yaklaşımımızı defalarca önceki açıklamalarımızda ifade etmiştik. Burada uzun uzadıya tekrar etmek bu açıklamanın kapsamını aşacaktır. Bu vesileyle tekrar belirtmek isteriz: Muhakkak ki bir belediyenin toplumsal mücadelenin esasını oluşturması beklenemez. Yine bir belediyeye hak ettiğinden, siyasetteki gerçekliği ve etkisinden daha fazla önem verilemez; bu gerçeklikten fazla beklenti içinde olunamaz. Bir belediyenin ya da birkaç belediyenin sınıf mücadelesinde tek başına belirleyici bir rol oynayacağı iddia edilemez. Yerel yönetim çalışmalarımız sınıf mücadelesinin bir parçası olarak, bu mücadeleye katkı sunacaktır. Ve sınıf mücadelesinin birçok alandaki başarısı ile yerel yönetim alanındaki çalışmalarımız anlamlı bir bütünlük sağlayacaktır. Bu nedenledir ki işçi sınıfı ve emekçi halkların her kazanımına sahip çıkmak sınıf devrimcileri açısından bir görev kabul edilmelidir. Bu anlamda Dersim kazanımını ilerletmek, geliştirmek ve korumak sadece SMF’nin değil tüm sosyalist birey ve örgütlenmeler tarafından görev olarak ele alınmalıdır.

Mut Çalışmamız Üzerine

Mersin’in Mut ilçesinde kurumumuz öncülüğünde Mut Demokratik Halk Dayanışması mütevazı ve umut verici bir çalışma örmüştür. Mut Demokratik Halk Dayanışması’yla kurumumuz SMF sınırlı imkânlarla oldukça nitelikli ve kapsamlı çalışmalar yapmış, çalışmalarımızın karşılığı seçim sonuçlarına yansımasa da Mut emekçileri arasında büyük yankı ve ilgi uyandırmıştır. Bu vesileyle Mut Demokratik Halk Dayanışmasını SMF olarak selamlıyor destek, ilgi ve güvenleri için Mut emekçilerine teşekkürlerimizi sunuyoruz. Mut çalışması Devrimci-Halkçı Yerel Yönetim Programının bir bölgeyle-yerelle sınırlı olmadığını göstermiştir. Yine ifade etmek isteriz ki Mut dışında farklı bölgelerden kurumumuza Devrimci-Halkçı Yerel Yönetimler Programının yerellerine uygulanması için başvurular yapılmıştır. Önümüzdeki dönem Dersim’de açığa çıkan pratikle ülkenin birçok yerinde bu çalışmaları daha programlı ve örgütlü şekilde hayata geçirmeye çalışacağız.

İttifaklar Konusunda SMF Üzerine Düşen Sorumluluğu Yerine Getirmiştir

SMF olarak, yerel seçim süreci boyunca ittifaklar konusundaki yaklaşımımızı, anlayışımızı, yürüttüğümüz ittifak görüşme ve tartışmalarını muğlâklığa yer bırakmayacak şekilde kamuoyu ile paylaştık. Çalışmalarımız boyunca hiçbir dost kurumu hedef almadık, hakkında karalama ve manipülasyon kampanyalarına girişmedik. Tüm iyi niyetli, soğukkanlı, dostça duruşumuza rağmen HDP ve diğer devrimci demokratik yapılardan yeterli özveriyi göremedik. Seçim öncesi yaptığımız tüm sakinleştirmeye yönelik yapıcı çağrılara rağmen HDP cephesinden bu çağrılara kurumsal bir cevap bulamadık. Başlangıçta birkaç sosyal medya kullanıcısı ve Kürt ulusal hareketine yakın yayınlarda bir kesim yazar tarafından başlatılan karalama kampanyaları, HDP’nin kurumsal ‘suskunluğu’ ile çığırından çıktı. HDP genel merkezi bu linç kampanyalarına karşı kamuoyuna bir açıklama yapmak yerine bazı vekilleri, bazı PM üyeleri, partilileri bu linç kampanyasının parçası oldu. HDP’ye yakın medya kuruluşları devrimci-demokratik basın kültürünü yakışmayacak şekilde SMF’ye ağır bir sansür uyguladı. Gerilimci ve kışkırtıcı dilin merkezi haline gelen Avrupa merkezli Yeni Özgür Politika Gazetesi yalan ve manipülasyonun sözcüsü oldu. SMF’nin Dersim’deki yapıcı siyasetine karşılık HDP/’Devrimci’ Güçbirliği gerilim siyasetine sarıldı.

Seçim süresince ve sonrasında HDP’nin Dersim’de görevli vekillerinin ayrıştırıcı ve kışkırtıcı diline karşılık kurumumuzun yapıcı duruşu istenmeyen olumsuzlukların önüne geçti. Buna rağmen seçim sonuçları netleştiği andan itibaren, HDP Dersim vekili Alican Önlü, Eşbaşkanı Pervin Buldan ve parti sözcüsü Saruhan Oluç tarafından yapılan imalı ve kurumumuzu zan altında bırakan açıklamalar dostluk hukukunu hiçe saymış, dost kurumlar arasındaki farklılıkları ayrışmanın bir parçası haline getirmiştir. CHP seçilmişlerine tebrik yarışına giren HDP temsilcileri, söz konusu SMF ve Dersim olunca dost hukukunu çiğneyen söylemlere sarılmıştır. Bu açık ki dost hukukuna aykırıdır ve yine açık ki HDP tüm iyi niyetli, yapıcı yaklaşımlarımıza karşı bu hukuku çiğnemiştir. HDP ile yaptığımız görüşmeler tarafımızca kamuoyuyla paylaşılmasına rağmen HDP cephesinden aynı şeffaflıkta, dostane bir açıklama yapılmamıştır. Aksine HDP ortak hareket etme alanlarını daraltan, dayatmacı-üstenci, birleşik mücadele kültürünü zedeleyen, ittifak hukukunu çiğneyen bir pratik hat izlemiştir.

Belirtmek istediğimiz ve seçim süresince hedef haline getirilen bir konuya da açıklama getirmek istiyoruz: SMF iradesi ile seçilmiş vekil, belediye başkanı vs. yoldaşlarımız sadece ve sadece SMF hukukuna tabidir. Bazı ana akım yayın organlarına dahi konu olan ve HDP’nin bazı eski vekilleri, yazarları, üyeleri tarafından gündeme taşınan, 24 Haziran genel seçimlerinde yaptığımız ittifakla seçilen İstanbul vekilimiz Dilşat Canbaz hakkında organize ve sistemli şekilde yapılan linç kampanyasını ve nefret söylemini kabul etmiyor ve bu linç kültürünü/nefret dilini mahkûm ediyoruz. Vekillerimizin SMF çalışmalarını yürütmeleri doğaldır. Bunu HDP’nin yetkili kurulları da asgari siyasetle uğraşan herkes de bilmektedir/bilmelidir. Parlamento çalışmasının ittifaktaki karşılığı 7 Haziran 2015 öncesi HDP’nin yetkili kurullarıyla tartışılmış ve netleştirilmiştir. Dün, bugün ve yarın kurumumuz görevlendirmesiyle parlamentoda, belediyede veya başka bir alanda çalışma yürüten vekillerimizin, belediye başkanlarımızın, meclis üyelerimizin ve danışmanlarımızın bağlı oldukları tek hukuk SMF programının ve tüzüğünün gösterdiği hukuktur. Bu, böyle bilinmeli ve bilince çıkarılmalıdır.

Faşizmin emek ve demokrasi güçleri üzerine geldiği böylesi tasfiyeci bir süreçte dost kurumlar arasında oluşan bu gerginlik arzu ettiğimiz bir şey değildir. Dost kurumların ayrışmasından kaynaklı emekçi halkımızın böyle bir ikileme sürüklenmesini istemezdik. Halkımıza tekrar ifade etmek isteriz ki ittifaklar konusunda SMF üzerine düşen sorumluluğu, sabır ve kararlılıkla yerine getirmiştir, getirecektir. Ancak ortaya çıkan tabloda kurumumuzun, üyelerimizin, seçilmişlerimizin, adaylarımızın sistemli bir linç ve sansür furyasına maruz kaldığı görülmelidir. İttifak görüşmelerine kırmızı çizgileriyle gelen HDP tarafından kamuoyuna yönelik bir özeleştiri verilmesinin zorunlu hale geldiğini düşünmekteyiz ve bunu beklemekteyiz.

Dersim’de Harlanan Ateş, Sınıf Mücadelesinin Alevidir

Kimilerinin küçümsediği ve yadsıyarak ele aldığı Dersim kazanımı coğrafya emekçi halklarının tarihsel mücadelesinin günceldeki mütevazı yansımasıdır. Dersimde açığa çıkarılan pozitif durum sınıfsal arka planından koparılarak ele alınamaz. Tarihsel arka planı, egemenlere karşı konumlanışı, kültürel ve siyasal pozisyonu ve kendi içerisinde barındırdığı dinamikler, sınıf siyasetiyle kurduğu diyalog aktüel süreçte rengini veren hususlar arasındadır. Dolayısıyla açığa çıkarılan bu sonuç, politik bir muhtevaya sahip olup, Dersimlilerin politik tercihine yansımıştır. Devrimci halkçı yerel yönetim perspektifi, gelinen aşamada Dersim’de vücut bulmuştur. Burjuva gerici egemenliğin yönetim ve üretim modeline karşı, alternatif üretim ve yönetimi esas alan programımız hiç kuşkusuz üzerine düşen sorumluluğun bilincindedir. Bu bilinç faşizme karşı amansız mücadeleyi ve alternatif yerel yönetim programını  hayata geçirmeyi rehber edinmiştir.

Soluksuz bir biçimde süregiden azgın faşist tahakküm, işçi sınıfı ve emekçilerin siyasal başkaldırısını ortadan kaldıramamıştır. Ezilenlerin egemenlere karşı yürüttüğü mücadele tek bir mekan ve alanla sınırlı değildir. Yer edindikleri her alan bizler cephesinden onların ifşa edilerek tarihin çöplüğüne atılması gerekliliğini koşullar. Federasyonumuz bu paradigmayı ilke edinerek hareket eder. Coğrafya halkları alternatifsiz değildir, Federasyonumuzun dalgalandırdığı bayrak bu büyük sorumluluğu kuşanmıştır. Düşümüz gerçekçi ve somuttur. Devrim mücadelesi andadır, andaki kazanımlar büyük kazanımlara gebedir.

Coğrafya işçi ve emekçilerine açık net çağrımızdır. Kendi kaderinizi ellerinize almak, eşit, adil ve özgür bir dünyada yaşamak için bilincinizi devrimin kor ateşiyle biçimlendirin. Ancak böyle karanlıklar aydınlığa çevrilebilir. Dersim’de harlanan ateşi yangına çevirin ve diğer demokratik kazanımları sahiplenin.

osyalist Meclisler Federasyonu (SMF), yerel seçimler sürecine ilişkin açıklama yayımladı. Kamuoyuna yapılan açıklamada Dersim ve Mut çalışmaları değerlendirilirken, Millet ve Cumhur ittifakının alternatif olmayacağı vurgulandı. Yanı sıra Dersim Belediyesinin kazanımın sosyalistlerin kazanımı olduğu söylendi. Açıklamanın tamamı aşağıdaki gibidir.”

adhk tarafından

28 Nisan’da “Enternasyonal 1 Mayıs” etkinliği

Nisan 25, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

ADHF, AGİF, ATİF, DKTM, InterBündnis, MLPD, REBELL ve SYKP tarafından 28 Nisan’da Ulm’da “Enternasyonal 1 Mayıs’a Merhaba” etkinliği gerçekleştirilecek Yine bu kurumlar, 1 Mayıs’ta DGB-Ulm sendikası tarafından düzenlenen 1 Mayıs gösterisine de aktif katılacak

ULM (25-04-2019) 1 Mayıs İşçi Bayramı öncesi, Ulm Tohum Kültür Merkezi Derneği’nin önündeki büyük alanda gerçekleştirilecek olan “1 Mayıs’a Merhaba” etkinliğine bu yıl da çok sayıda çok sayıda Alman ve Türkiyelinin katılması bekleniyor.

“İşçi Sınıfının Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü” mottosuyla ADHF, AGİF, ATİF, DKTM, InterBündnis, MLPD, REBELL ve SYKP tarafından düzenlenecek olan etkinlikte, müzik dinletisinin yanı sıra, Almanca ve Türkçe konuşmalar yapılacak. Etkinlikten elde edilecek gelir, bu yıl Rote Hilfe (Kızıl Yardım) kuruluşuna bağışlanacak.

Etkinliğin son hazırlık toplantısı Neu-Ulm’da bulunan AGİF’e bağlı AJK Derneği’nde gerçekleştirildi. (Avrupa Forum)

adhk tarafından

Leyla Güven’in direnişi 169’ncu gününde

Nisan 25, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Tecridin kaldırılması talebiyle süresiz dönüşümsüz açlık grevini sürdüren DTK Eş Başkanı Leyla Güven’in direnişi 169’ncu gününe girdi

HABER MERKEZİ (25-04-2019) Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan tecridin kaldırılması talebiyle Diyarbakır E Tipi Hapishanesi’nde başlattığı ve tahliyesi ardından evinde sürdürdüğü açlık grevi 169’ncu gününe girdi.

Hapishanelerde direniş sürüyor

Aynı taleple Federe Kürdistan Bölgesi’nin Hewlêr kentinde açlık grevine başlayan HDP üyesi Nasır Yağız 156, Strasburg’da 14 kişi ve Galler’de İmam Şiş’in 130, hapishanelerde 16 Aralık’ta başlayan tutuklular 131 gündür direnişte. Açlık grevleri 1 Mart itibariyle tüm hapishanelere yayıldı.

HDP il binasındaki direniş sürüyor

HDP milletvekilleri Dersim Dağ, Tayip Temel ve Murat Sarısaç’ın partilerinin Diyarbakır İl Örgütü binasında başlattığı direniş 3 Mart’tan bu yana devam ediyor.

Erzincan T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde 7 Ocak’ta açlık grevine başlayan Sedat Akın, tahliye edilmesi ardından direnişi Batman’daki evinde 109’ncu gününde sürdürüyor. Gurbet Ektiren, Bakırköy Hapishanesi’nde 15 Ocak’ta başladığı açlık grevi direnişine tahliye olduğu 8 Mart’tan bu yana Mardin’in Derik ilçesindeki evinde; İhsan Sinmiş (56), 1 Mart’ta Silivri Hapishanesi’nde başladığı açlık grevini 11 Mart’ta tahliye olduktan sonra İstanbul Küçükçekmece’deki evinde; Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’ndeki Murat Aksin, 15 Mart’ta başladığı eyleme, 25 Mart’ta tahliye edildikten sonra Derik’teki evinde; Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’nde 5 Ocak’ta açlık grevine başlayan Mahsun Şen, direnişini tahliye olduğu 17 Nisan’dan sonra Derik’teki evinde; Diyarbakır’daki HDP binasında açlık grevine başlaması üzerine gözaltına alınıp tutuklanan İsmet Yıldız 29 Mart’ta, Sevican Yaşar 2 Nisan’da, Salih Tekin ve Bilal Özgezer ise 5 Nisan’da tahliye edildikten sonra direnişi evinde sürdürüyor.

Tecridi protesto etmek için yaşamlarına son verdiler

Almanya’nın Krefeld kentinde de 20 Şubat tarihinde mahkeme önünde bedenini ateşe veren Uğur Şakar, tedavi gördüğü hastanede 22 Mart’ta yaşamını yitirmişti. Tecridi protesto etmek amacıyla Zülküf Gezen (33) 17 Mart’ta Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi’nde, Ayten Beçet (24) 23 Mart’ta Gebze Kadın Kapalı Hapishanesi’nde, Zehra Sağlam (23) 24 Mart’ta Oltu T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde, Medya Çınar (24) 25 Mart’ta Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’nde tecride karşı yaşamlarına son verdi. Yonca Akici de 29 Mart’ta aynı amaçla Şakran Kadın Kapalı Hapishane’nde direniş yaptı ve kaldırıldığı hastanede 1 Nisan günü yaşamını yitirdi. Siraç Yüksek, 2 Nisan’da Osmaniye 2 No’lu T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde, Mahsum Pamay ise 5 Nisan’da Elazığ 1 No’lu F Tipi Kapalı Hapishanesi’nde tecridi protesto etmek için yaşamına son verdi.

adhk tarafından

Enternasyonal proletaryanın birlik, mücadele ve zafer günü 1 Mayıs’ta alanlara!

Nisan 24, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Emperyalist-kapitalist barbarlığın sürdürdüğü; yıkım, baskı, katliam, sömürü ve talan uygulamalarına karşı, dünyanın değişik ülkelerinde ezilen halkların haklı ve meşru mücadelesinin geliştiği bir süreçte 1 Mayıs alanlarında birlik, dayanışma ve mücadele sloganlarını hep birlikte haykıralım.

ADHK (24-04-2019) Dünyanın değişik ülkelerinde sosyalizm, özgürlük ve genel demokratik hak taleplerinin yükseldiği 1 Mayıs’ın öngünlerinde, kapitalizmin krizini derinleştirmek ve devrimci görevlerimize sarılmak elzemdir. Kapitalist-emperyalist sermaye, dünya pazarlarında para ve meta dolaşımını sağlamak amacıyla, etnik ve mezhepsel farklılıkları kullanarak katliamlar yapmaktadır. Azami kar uğruna sürdürdüğü bu gerici savaşları, ‘demokrasi ve özgürlük götürmek’ sosuyla ezilen halklara pazarlamaktadır. Daha önce Kafkasya’da, Balkanlar’da uygulanan ve bugün Büyük Orta Doğu projesi olarak hayata geçirilen de emperyalist çıkar amaçlı projelerdir.

Büyük Orta Doğu projesinin eş başkanı R.T. Erdoğan, emperyalizmin tetikçisi Türk komprador hakim sınıflar devletinin yayılmacı konumunu güçlendirmiş, Kürdistan’ın belirli topraklarını işgal etmiştir. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkına devlet terörü ile ipotek koymuştur. İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta, alanlarda Kürt ulusunun haklı mücadelesinin talepleri de yankılanacaktır.

Türkiye/Kuzey Kürdistan’da demokrasinin son kırıntısını yok eden AKP iktidarı, Türk komprador tekelci burjuvazisinin ihtiyaçlarına göre pozisyon almakta ve işçi sınıfı başta olmak üzere geniş emekçi kitleleri koyu biçimde sömürmektedir. Sendika ve grev hakkına dönük yasak ve kısıtlamalar, sosyal hakların budanması, taşeron sistemiyle iş güvencesinin ortadan kaldırılması, işçi ve emekçilerden vergi adı altında yapılan kesintilerin kapitalistlerin hizmetine sunulması, işçi ölümlerini kader haline getirerek patronları koruması AKP iktidarının sınıfsal niteliğini tartışmasız biçimde ortaya koymaktadır. Özelleştirme uygulamalarıyla yandaş kesim ve emperyalist sermaye ihya edilmekte, ülkemizin yer altı ve yer üstü zenginlikleri haraç mezat satılmaktadır. Neo-liberal ekonomi politik uygulamaların işçi ve emekçilere faturası daha fazla zam, yüksek enflasyon, işsizlik ve açlık olmaktadır. Bu 1 Mayıs’ta sınıfın ve halkın ekonomik ve siyasal taleplerini en gür biçimde bağırmak önceliğimiz olmalıdır.

Kadınların her gün sokak ortasında katledildiği: evde, işte, okulda tacize ve tecavüze uğradığı bu karanlık süreçte, erkek egemen kültüre ve iktidar ilişkilerine karşı kadınların kurtuluş mücadelesinin mevzisine çevirelim 1 Mayıs alanlarını. Günlük hayatta acı çeken, ötekileştirilen, emeği görünmez kılınan, savaşın ve ekonomik krizin yükünü en fazla taşıyan kadınların, kendi renkleriyle ve talepleriyle alanları sarsma günüdür 1 Mayıs.

Türkiye/Kuzey Kürdistanı açık hapishaneye dönüştüren T.C. devleti, örgütlü devrimci ve demokratik faaliyeti dağıtma çabasındadır. Hitler ve Mussolini dönemini aratan göstermelik mahkemelerle on binlerce devrimci, demokrat ve yurtsever tutsak alınmıştır. Tecrit politikasını kırmak için Leyla Güven öncülüğünde başlayan açlık grevi, hapishanelere ve dünyanın değişik bölgelerine yayılmıştır. Kendilerine ‘demokrasi merkezi’ diyen Avrupa ülkeleri üç maymunu oynayarak ezilen uluslara ve halklara düşmanlıklarını bir kez daha teyit etmişlerdir. T.C. devletinin tecrit politikalarının ve tutsak ailelerine uyguladığı terörün dolaylı olarak destekçisi olduklarını kanıtlamışlardır.

Avrupa’da sarı yeleklerin hayaleti gezmektedir. Fransa proletaryasının ve halkının sürdürdüğü eylemler aylarca sürmektedir. Avrupa’daki 1 Mayıs’a sarı yeleklerin haklı mücadelesi damgasını vuracaktır.

Fransa devletinin sarı yelekler karşısındaki çaresizliği sürerken, Avrupa devletleri yeni radikal kanunlar çıkarmaktadır. Yeni polis yasalarının çıkarılması, ezilen ve sömürülen sınıfların tarihsel mücadelesi sonucu elde edilen hakların gasbedilmesi, Avrupa burjuvazisinin halk düşmanı karakterinin doğal sonucudur. Yüz binlerce kişinin yükselen ev kiralarına karşı kitlesel eylemleri, sarı yelekliler hareketi, doğanın talanına karşı çevre ve iklim eylemlerindeki artış, gelecek dönemde Emperyalist haydutlara karşı gelişecek olan kitlesel eylemliliklerin habercisidir.

Emperyalist ve Kapitalist sistemin döktüğü işçi ve emekçilerin kanları zihnimizin en diri tarafında durmaktadır. 1 Mayıs 1886’da Chicago’da ve 1 Mayıs 1977’de İstanbul Taksim’de işçilerin katledilmesi aynı zihniyetin sonucudur ve suçudur. Kapitalist Emperyalist sistemin bu suçlarını tüm sınıf kinimizle lanetliyoruz. Unutmadık, unutmayacağız.

İşçi ve emekçilere dönük yapılan katliamlar, sömürü, talan ve baskılar ancak sosyalist devrimlerin zaferi ile ortadan kaldırılabilir. Emperyalist-kapitalist sömürü sistemi parçalanmadan ezilen ve sömürülen sınıfların, ulusların, inançların, cins ve cinsel yönelim sahiplerinin, doğamızın gerçek kurtuluşu ham hayaldir. Gerçek kurtuluşumuzun bu köhnemiş düzende olmadığını 1 mayısların tarihi tecrübesi işçi ve emekçilere göstermiştir. Kurtuluş işçi ve emekçilerin kendi ellerindedir.

Çözüm Devrim ve Sosyalizmdedir!

Yaşasın Bir Mayıs, Bıji Yek Gulan!

Enternasyonal proletaryanın birlik, mücadele ve zafer günü 1 Mayıs’ta alanlara!

Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu (ADHK)

Avrupa Demokratik Kadın Hareketi (ADKH)

Sosyalist Gençlik Hareketi (SYM)

adhk tarafından

‘’Hem Birlik Hem Mücadele’’ anlayışı birlik’in en sağlam içeriğidir / Bakış Can

Nisan 24, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Mücadelesiz birlik tasavvuru boş hayaldir Tekçi hegemonya kökten çürüktür Farklılıkları belli ilkeler şartında tanıyan birlik en sağlam birlik kavrayışıdır Birliğin içeriği mutlak birlik/monolotik birlik anlayışıyla doldurulamaz. Zıtların birliği diyalektiğin temel ilkesidir. Her birlik zıtları barındırır

BAKIŞ CAN (24-04-2019) Birlik ve eylem birlikleri her devrim süreci ve devrim örgütlenmesinin temel sorunlarından birini oluşturur. Devrim, küçük-büyük bir dizi devrimci görevin yürütülmesini ve kuşkusuz ki başarılmasını kapsayan devasa bir muhtevaya sahiptir. Bu muhtevada yer alan görevlerin bilinçli olarak planlanıp hayata geçirilmesi genel bir doğrudur. Bu doğru, sürece has söz konusu görevlerin gerçekleştirilmesi için teorik-pratik yaklaşıma sahip olmayı da anlatır. Politikanın olması ve bu politikanın hayata geçirilme iradesinin olması, görevlerin yürütülmesi ya da başarılmasıda elzemdir. Ne ki, bahis konusu görevlerin yürütülmesi belli bir plan ve yöntem içinde ele alınmak durumundadır. Dolayısıyla yürütülecek görevler yığını arasında öncelikli olanları isabetli seçicilikle  tespit edip buna uygun bir yol izlemek akla uygun rasyonal tutumdur.

Birlik ve eylem birlikleri politikası ya da görevi, siyasi görevlerin yerine getirilmesi için devrimci organizasyonun es geçemeyeceği öncelikli görevleri arasında yer alır. Her devrimci hareket belli bir siyasi, örgütsel gücün ifadesidir de. Bu güç yeterli biçimde teşkil edilmeden devrimci görevlerin başarı zemininde yürütülmesi tam olarak olası değildir, olmaz. ‘’İleri kitleleri esas almak, orta kesimi kazanmak ve geri kesimi tarafsızlaştırmak’’ perspektifiyle yürütülen kitlelere dönük analitik politika hem birlik perspektifinin şekillenmesi açısından ve hem de görevler arasında öncelik sıralamasına önem vermek için yeterince açıklayıcı bir perspektiftir.

Proleter devrimcilerin, ‘’Komünistlerin birliği, sınıfın birliği ve halkın birliği’’ çerçevesinde formüle ettiği birlik anlayışı yetkin ve gerekli birlik anlayışını/politikasını temsil etmektedir. Daha da önemlisi birlik ve eylem birlikleri konusunda ortaya koydukları ısrarlı ve sistematik yaklaşım, birlik ve eylem birlikleri politikasının devrimin örgütlenmesi için kaçınılmaz ve öncelikli olan görevlerin isabetle belirlenip yürütülmesini ifade eden yetkin yaklaşıma sahip olduklarını gösterir. Elbette bütün bu politikasında, içerikte ideolojik-siyasi çizgi esasında şekillenen, özü de yansıtan biçim unsurlarında ise demokratiklik ilkesi temelinde irade-eylem birliği ve eylemde birlik ajitasyon-propagandada serbestlik  ilkesini önemseyen, farklı fikirleri tanıyarak monolotik tekçiliği hayal etmeyen ‘’hem birlik hem mücadele’’ fikriyle biçimlendirdiği ilkeli birlik ve eylem birlikleri yaklaşımından ödün vermez.

Mükemmeliyetçi tasavvura sahip olmaz ama birlik zeminini farklı, eylem birlikleri zeminini farklı tarif eder. Örgütsel birliğin kriterlerini genel siyasi çizgi düzleminde esasta birlik temelinin varlığıyla ele alır ama eylem birlikleri kriterlerini daha esnek zeminde ele alarak demokratik şartların varlığına endeksli olarak ortak paydalarda buluşma ve mümkün olan her eylem birliğini bu ortak müştereklerde gerçekleştirme sorumluluğuyla hareket eder. Ancak her eylem birliğini somut olarak ele alır, somuttaki şartlara bağlı olarak biçimlendirir. Eylem birliği zemininde demokratiklik ilkesi ve siyasi irade bağımsızlığı konularını esas alarak ortak paydalarda buluşmayı bu zeminde tamamlar.

Mücadelesiz birlik tasavvuru boş hayaldir. Tekçi hegemonya kökten çürüktür. Farklılıkları belli ilkeler şartında tanıyan birlik en sağlam birlik kavrayışıdır. Birliğin içeriği mutlak birlik/monolotik birlik anlayışıyla doldurulamaz. Zıtların birliği diyalektiğin temel ilkesidir. Her birlik zıtları barındırır. Birlik için kabul edilir tezatlık, demokratik şartlar hükmünde olmak kaydıyla, bu tezatların esasta birlik, talide zıtlık içinde olması biçimindedir. Hedeflenen her birlik belli bir çelişkiyi ve mücadeleyi tanıyan bir birlik olmak durumundadır. Aksini tasavvur etmek birlik’i kavramamak ve birlik’i sadece hayalde görmektir. Birlik’in sağlam zeminde inşa edilmesi ancak mücadeleyi de kabul eden birlik görüşüyle mümkündür. Öteki birlik çığırtkanlığıdır. Temel ilkeler ve temel konularda esasta birlik zemini mevcut ise, somut meseleler ve taktik siyasetteki farklılıklar, güncel politika ve tavırlar, esası temsil etmeyen ayrılıklar ve nispeten ciddi ayrılıklar, örgütsel politika ve pratikteki ayrılıkların tümü, esasta taşınan birlik temeli ve temel örgütlenme ilkesinde sağlanan birlik zemininde giderilebilir sorunlardır. Temel mesele, esasta birlik, ilkelerde birlik ve son tahlilde devrim kaygısında samimi bir birliğe sahip olmak, bunda birleşmektir. Birliğin önüne, güncel sorunları, biçimsel farklılıkları, geçici-giderilebilir sorunları, taktik siyaset meselelerini ve daha başka ayrıntıları şart/kriter olarak engel koymak objektif olarak birliği istememektir. Birlikle oynamak işte budur. Birlikte samimi olmamak işte budur. Birlik kavrayışında sorunlu olmak ve devrimin örgütlenmesi için zorunlu olan birliği ötelemek ya da sabote etmek işte budur. Sağlam birlik fikrine sahip olmamak, dolayısıyla sağlam devrim fikrine de sahip olmamak işte budur…

Birlik içinde mücadele birliği sabote eden değil, geliştiren dinamiktir. Partinin gelişiminde dinamik mekanizma olarak kabul edilen eleştiri/özeleştiri, ideolojik mücadele ve hatta bu mücadelenin diriliği, birlik için de aynılıkla geçerlidir. İrade eylem birliğini zedelemeyen kapsamda olmak kaydıyla, farklı fikirler ve ayrılıklar bir tehlike değil, gelişme vesilesi unsurlardır. Farklı fikirlerin varlığı nesnel bir durum veya sonuçtur. Bunun iradi veya idari olarak ortadan kaldırılması hem sakattır hem de mümkün değildir. Bütün ilerleme doğru yöntemlerle yürütülen ideolojik mücadeleyle sağlanabilir. Canlı siyasi ortam gelişmenin dinamiğidir. Bu dinamik yok sayılıp yasaklanarak gelişme, ilerleme ve daha ileri birlik sağlanamaz. Birliğin geliştirilmemesi ve ilerletilmemesi son tahlilde devrimi örgütlememekten geri düşmek, devrimci görevleri başarıyla yürütememekle eştir.

Proleter devrimcilerin bu birlik perspektifi kül tutmayan sıcaklıkta aktüeldir. Büyük-küçük tüm parti güçleri başta olmak üzere, birlik ve eylem birliği anlayışımız temelinde olumlu görüşe sahip olan devrimci, sosyalist her güç, örgüt ve parti ile bu hukukumuz geçerlidir.

Birleşerek ilerle, güçlenerek kazan!

adhk tarafından

MKP’den 24 Nisan açıklaması

Nisan 24, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

MKP 24 Nisan dolayısıyla kamuoyuna yazılı açıklama yaptı

MKP (24-04-2019) Maoist Komünist Parti, kuruluşunun 48’inci Yılı dolayısıyla yazılı bir açıklama yayımladı Açıklamada Kaypakkaya’nın kuruluşuna öncülük ettiği Komünist Parti’yi devasa bir çığır olduğu aktaran MKP’nin açıklaması “Ölümsüzleşenlerin komünist miras ve bayraklarını zafere taşıyacağımıza andediyoruz” vurgusuyla sonlandırıldı. Elimize eposta yoluyla gelen açıklamayı haber değeri taşıdığından yayımlıyoruz.  MKP’nin elimize ulaşan açıklaması aşağıdaki gibidir.

“Türkiye-Kuzey Kürdistan Proletaryası, Emekçi Halkları ve Ezilen Uluslarına

24 Nisan 1972 Kuruluşunu 48. Yılında Komünist Heyecanla Selamlıyor, Soykırıma Uğrayan Ermenilerin Acılarını Paylaşıyoruz” başlığıyla yayımlanan açıklama şöyle devam etti.

“Komünist hareket, 24 Nisan 1972 yılında Komünist önder İbrahim KAYPAKKAYA yoldaşın kurucu rol ve tarihsel tutumla yeni akım niteliğinde yeniden ayağa diktiği coğrafyamız Komünist hareketi olarak az sayıdaki kadro bileşeniyle devasa bir çığır niteliğinde kuruldu.

Parti kuruluşu, dünya ve coğrafyamızda yaşanan büyük dalgalanma ve mücadeleler bağrında parlayarak filizlenirken, 12 Mart askeri faşist darbesinin azgın saldırıları altında geliştirilen Komünist hamle özelliğiyle halklarımıza umut veren tarihi bir eylem önemindedir…

Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ideolojik-teorik ürünü olmakla birlikte, coğrafyamız işçi-köylü mücadelelerinin devrimci koşulları ve örgütlü devrimci hareketin dinamizmine kayıtsız olmayan bütünlüklü şartlar içinde vücut buldu parti.

Partinin, Mustafa SUPHİ dönemi TKP’sinin Komünist mirasına dayanması gibi, TİİKP revizyonizmine karşı yürütülen ideolojik-teorik mücadelelerin sonucu olarak sağlanan köklü kopuşla biçimlenmesi gerçekliği, BPKD’nin ideolojik-teorik yansımasından bağımsız olmamak kaydıyla, coğrafyamız devrimci hareket dinamikleriyle ilişkisini de gösterir.

Ancak unutulmamalıdır ki, bu şartlar toplamında doğan parti, BPKD’den aldığı ideolojik-teorik-siyasi nitelik ve dokuyla, 1921’ler SUPHİ TKP’sinden de, 1971 devrimci hareketinden de ileri bir kulvarı temsil ederek, pozitif yönde ayrışır. Daha da önemlisi, KAYPAKKAYA yoldaşın ortaya koyduğu bu köklü çizgi ve yönelim, Komünternin dönem politikalarından da doğru orantılı bir kopuşu ifade eder. Ki, KAYPAKKAYA yoldaşın ideolojik-teorik-siyasi tezler zemininde formüle ettiği partinin programatik görüşlerinde önemli bir yeri işgal eden Kemalizm ve Ulusal sorun konusundaki tahlil ve tespitleri, Komünternede uzanan, SUPHİ TKP’si ile THKO ve THKP/C’de ifade bulan örgütlü devrimci hareketten (ve bu dönemin bilumum reformist-revizyonist cenahından) keskin nitelikteki ileri kopuşunu kanıtlayan tezlerdir.

Reformist-revizyonist kulvarla arasına kalın çizgiler çeken coğrafyamız örgütlü devrimci hareketinin üç saç ayağından biri olan Parti, Komünist niteliği temsil eden ayak özelliğiyle THKO ve THKP/C’den anlamlı olarak ayrışıyor, ideolojik-teorik-siyasi doğrultusuyla özel bir anlam taşıyordu. Mahirlerin, Denizlerin tasfiyeci sağ pasifist şartlara karşı geliştirdiği devrimci çıkışı ve mücadelesi tartışmasız biçimde saygındı. Lakin KAYPAKKAYA yoldaşın siyasi iktidar mücadelesi bilinciyle bilumum düzen içi pasifist sağ tasfiyeci oportünist akım, reformist-revizyonist türev ve sosyal şoven eğilimlere karşı Komünist perspektif berraklığında geliştirdiği köklü kopuş çok daha manidar olup yeni bir ufkun açılışıydı… Tam da bundandır ki, KAYPAKKAYA yoldaşın evrensel nitelikte çizdiği siyasi doğrultu ve önemli politik tezleri günümüzde yakıcı ihtiyaç olarak hissedilip geçerliliğini korumaktadır…

‘’Savaşmak yenilmek, yeniden savaşmak yeniden yenilmek, taki zafere kadar böyle devam etmek’’ biçiminde işleyen devrimin mantığı partinin mücadele tarihinde diyalektik tezahür bulan bir süreçtir. İnişli-çıkışlı uzun mücadele tarihi, partinin zayıf yanlarıyla güçlü yanlarını diyalektik yasa temelinde birleştirerek bugünkü gelişme düzeyine taşıyan temel zemin değeriyle anlamlı bir tarihtir. Bu tarih, KAYPAKKAYA yoldaşın açtığı çığırda ilerleyen yüzlerce yoldaşımızın can bedeli mücadelelerde ölümsüz anılarıyla perçinleyip yarattığı mirasa yaslandığı gibi, doğru-yanlış mücadelesinin keskin dönemeçlerinde temsil edilen ideolojik mücadelelerin ve elbette düşmana karşı amansız şartlarda verilen siyasi mücadele kararlılığının tanığıdır.

TKP(ML) olarak kurulup MKP’ye ilerleyen parti, KAYPAKKAYA yoldaşın MLM ideoloji ve teori ışığında ‘’somut koşulların somut tahlili’’ ilkesine uygun olarak 1970’li yıllara özgü geçerli tahlil-tespitlerle bilimsel ölçülerde saptadığı toplumsal sisteminin niteliği, bu niteliğe bağlı biçimlenen devrimimizin niteliği ve stratejisini, bugünkü toplumsal sistemin egemen niteliği ve bu niteliğe bağlı gelişen siyasi koşullara göre biçimlenen 1990-2000’li yıllar dünyasının yeni şartlarında geçerliliğini yitirdiği görüşüne vararak, KAYPAKKAYA yoldaşın evrensel teori ve ilkelerle karakterize olup genel siyasi çizgisinde ifade bulan ideolojik-teorik-siyasi rota ve metodolojisini bilimsel geçerliliğe sahip Komünist mecra olduğu tasavvuruyla tereddütsüz biçimde sahiplenmektedir.

Parti, TKP(ML)’den MKP’ye ilerleyişi bu zeminde anlaşılabilir. Yeni Demokratik Devrim’den Sosyalist Devrim’e, Halk Savaşı Stratejisinden Sosyalist Halk Savaşı Stratejisine geçiş bu zeminde okunup anlaşılabilir. Bu ilerleme ve geçişi anlamak, MLM’nin yaşayan canlı ruhunu anlamakla, bilim ve teorideki gelişme dinamiğinin sınırsızlığını ya da gelişme ve çelişki yasasını anlamakla ve kuşkusuz ki dogmatizm ile MLM arasındaki kalın duvarın yıkılması karşısında sergilenen bilimsel tercihle mümkündür.

Partinin MKP’ye ilerleyiş sürecinde de olduğu gibi, bütün tabulara ve geri dogmatik dirençlere saplanıp kalmadan KAYPAKKAYA yoldaşın Komünist kulvarında ilerleme uğruna her türden basıncı göğüsleyip, komprador tekelci sınıfların azgın faşist dalgalarına karşı kulaç atarak ilerlemeyi vazgeçilmez bir görev olarak sürdürme kararlılığındadır.

‘’Cüret Edelim, Öne Çıkalım, Kazanalım’’ direktif şiarı temelinde başarıyla gerçekleştirilen Parti 4. Kongresi bu kararlılığın bir beyanıdır. KAYPAKKAYA yoldaşın siyasi perspektifi doğrultusunda güncel görevlere odaklı atılmış bir adım, açık faşizmin saldırılarına devrimci bir yanıttır. KAYPAKKAYA yoldaşın evrensel teori ve ilkeler çerçevesinde coğrafyamız somutunda biçimlenen Komünist çizgisi Sosyalist devrimimiz için Sosyalist Halk Savaşı stratejisiyle ışık tutmaya devam ediyor…

KAYPAKKAYA yoldaşın, Osmanlıdan başlayarak, ırkçı-faşist Türk hakim sınıflarının tekçi paradigmalar temelinde biçimlendirdiği statükocu Kemalist iktidar döneminde de uygulanan ve adeta dokunulmazlık zırhına alınan ulus ve azınlıklara (gayri müslimlere) dönük milli baskı, zulüm ve soykırım ‘’tabularını’’ yıkarak yerle bir eden bilimsel cüreti rehberimiz olmaya devam etmektedir.

Aynı bilinçle, parti kuruluş tarihi de olan 24 Nisan Ermeni soykırımının sorumlusu olan faşist hâkim sınıfları sınıf kinimizle lanetliyor, soykırıma uğrayan Ermeni ulusu başta olmak üzere, Kürt ulusu ve diğer azınlıkların acılarını paylaşıyor, yitimlerini saygıyla anıyoruz.

Partinin kuruluş yıldönümü vesilesiyle, devrimimizin temel taşları ve partinin taşıyıcı mücadele kolonları olan ölümsüz yoldaşlarımızın anıları önünde saygıyla eğiliyor, İbrahim KAYPAKKAYA yoldaş şahsında, Süleyman Cihan, Kazım Çelik, Cüneyt Kahraman, Cafer Cangöz, Yılmaz Kes, Mehmet Demirdağ, İsmail Bulut, Baba Erdoğan ve Aydın Hambayat yoldaşların Komünist miras ve bayraklarını zafere taşıyacağımıza andediyoruz.” denildi

adhk tarafından

ADKH 12. Kurultayını Frankfurt’da Gerçekleştirdi

Nisan 23, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

”Emeğimizin Gasbı, Hayatımızın Gaspıdır” sloganıyla başlayan merkezi kampanya delege ve konukların tartışmalarıyla sonuçlandırıldı

ADKH (23-04-2019) Salonun girişinden başlayan zemine yapıştırılmış,üzerinde enteresan sözlerin bulunduğu; ”Her istek kendine bir yol bulur”,”Kadının direnişi kadına mirastır” ve çocuk ayak izlerinde yazan ”Çekin kirli ellerinizi üzerimizden”…gibi renkli ayak izleri; katılımcıları kadınların pankartına götürüyordu.

Yoklama ve saygı duruşuyla başlayan kurultay, açılış konuşmasının ardından gündemlerle devam etti.

Komisyon üyesi yaptığı açılış konuşmasında; ”Ülkemizde ve dünyada kapitalist emperyalist sistemler gerek kendi yarattığı krizleri önlemek gerekse de karanlık ve kirli iktidarını uzun süre ayakta tutmak için ezilen halklara yönelik saldırılarını her alanda devam ettirmektedirler .Yaşadığımız Avrupa ülkelerinde de bizler çok iyi biliyoruz ki; onların sözde ”sosyal devlet” dedikleri, içeride işçi sınıfı ve göçmen halkların alınteri üzerinden yükselirken, dışarıda da az gelişmiş ülkeleri parçalayarak, halkların yaşamını talana çevirerek gerçekleşmektedir.”

”Ülkemizde de zorbacı rejim; içerisiyle dışarısıyla halklara tektipleşmeyi dayatmış, Leyla Güven, onlarca tutsak ve analar açlık grevindedir.

Şeklinde genel vurgusunun ardından sisteme karşı duruşları da şu şekilde özetledi; ”Bütün bunların yanında, erk egemen sisteme karşı mücadeleler de halkların özgün örgütlülükleriyle  devam etmektedir. Paris’in sokaklarında ”Sarı yelekliler”hareketi gibi sınıf hareketine; ”Mor Dalga” nın yükselişi gibi kadınların isyanına ivme katan hareketler gibi…Ayrıca Sudan’lı kadınların tek adam diktatörlüğüne karşı sokaklara taşıdığı ”Kadın nın yeri devrimdir”, ”Mermi öldürmez, sessizlik öldürür” mesajı bütün dünya emekçi kadınlarına mesaj verir nitelikteydi.

Antropolog, araştırmacı,yazar Sibel ÖZBUDUN’ un yaptığı sunum çeşitli alt başlıklar içerisinde tartışıldı. Sibel ÖZBUDUN , sözlerine ”Öncelikle üzerimde bir selam var Ovacık’tan başlayıp Dersim’e uzanan ondan sonra büyün coğrafyaya açılacağını umduğumuz o umut çiçeğinden selamlar getirdim. Dersim de olan hepimiz için bir umut kapısının yeniden aralanmasıdır. Bir yol açılıyor hepimiz bu yola omuz vermek durumundayız arkadaşlar ,elimizden ne geliyorsa ne yapıyorsak bu selamı ve bu dayanışma çağrısını lütfen kabul edin” diyerek kitleyi selamlayarak başladı.

”Benim kadınlığa ilişkin bilincim 1970 li yıllarda sosyalizmin hegomonik olduğu dönemlerde biçimlendi. Biz emek eksenli düşünmeye alıştık. Dolayısıyla birincil sorunumuz kadınların nasıl üretime dahil olacağıydı. Sanayinin muzaffer çağıydı Batı dünyası…Kadınların sanayi işçileri olarak durumlarının düzenlenmesiydi. Çünkü kadınlar yedek proletarya, yedek işçi ordusu olarak değerlendirildi.Yani kapitalizmin normal olarak işlediği dönemlerde yığınsal olarak işe aldığı, krize girdiği anda da yığınsal olarak kapı dışarı edildiği, düşük ücretle çalıştırabildiği bir yedek iş gücü ordusu olarak gördü.” Kadın emeğinin her kıta da nasıl sömürüldüğünü somut örneklerle tartışılmasını sağladı. ADHK dönem başkanının sunduğumücadele ve tebrik mesajının ardından, ADKH kurultayı faaliyet raporunun tartışılması ve yeni yönetim organlarının seçilmesiyle “jin jiyan azadi” sloganı ile sonuçlandırıldı.

adhk tarafından

24 NİSAN 1972 ÇİZGİSİNİN KURUCUSU KAYPAKKAYA’NIN ANISINA!

Nisan 22, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

24 Nisan 1972 devrimci çıkışı, yanlış tarih kavrayışına, miras kabul edilen gerici zemine ve bu zeminden beslenen tüm kültüre, siyasal, ideolojik ve örgütsel duruşa karşı yeni bir tarih anlayışını ileri sürmüş ve deyim yerinde ise devrimci mücadelenin seyir defterine, başka bilimsel tarihi bir yön kazandırmıştır

HABER MERKEZİ (22-04-2019) 24 Nisan1972, halkımızın mücadele tarihinde önemli bir kesit olarak yerini almıştır. Türk egemen sisteminin yalan üzerine inşa ettikleri resmi tarih, halklara ve özel olarak aydınlara büyük tarihi olay olarak aktarılmış ve bu aktarımları doğru ve ilerici bir veri olarak kabul eden aydınlar, yalan tarihi halklarımıza sistematik biçimde propaganda etmiştir. Türlü yalanlar eşliğinde süslenerek sürdürülen bu tarih algısına itirazın yükseldiği yıllar, esas olarak 1970’lerde olmuştur.

1970’ler sömürüye zulme karşı devrimci mücadelenin hayli yüksek olduğu bir dönemdir. Aynı zamanda bu döneminin diğer bir özelliği ise Türk egemen sınıflarının yalan ve çarpıtılmış tarih anlayışına karşı özel bir itirazın yükselmesi nedeniyle, devrim saflarında yürüyen ideolojik bir mücadele dönemi olmasıdır.

24 Nisan 1972 devrimci çıkışı, yanlış tarih kavrayışına, miras kabul edilen gerici zemine ve bu zeminden beslenen tüm kültüre, siyasaya, ideolojik ve örgütsel duruşa karşı yeni bir tarih anlayışını ileri sürmüş ve deyim yerinde ise devrimci mücadelenin seyir defterine, başka bilimsel tarihi bir yön kazandırmıştır.

Bu yeni nitel çıkışa yol açan önemli iki temel sebeplerden biri, ülkede yükselen sınıf mücadelesidir. Ancak sadece bununla, hatta esas olarak bununla açıklamak yeterli olur mu? Özellikle 15-16 Haziran direnişi ile doruğa varan işçi sınıfının mücadelesi ve topraksız köylülerin toprak işgalleri, gençliğin yükselen anti-emperyalist anti-kapitalist mücadelesi devrimci önderlik iddiasında olan örgüt ve partiler üzerinde büyük etkiler bırakmıştır.

THKP-C ve THKO gibi saygın devrimci örgütlerin devlete karşı yürüttükleri silahlı mücadelenin sisteme vurduğu darbeler yönüyle bakıldığında pratikte devrimci kopuş görülür. Ne var ki bu kopuş tam, bütünlüklü, nitel bir kopuş değildir. Bu durumda devrimci kopuşu gerçekleştirenlerin bu kopuşa götüren şartları doğru anlamak için gözlerimiz bizi başka tayin edici olan faktörler aramaya götürür. Yani bu durum bizi daha bütünlüklü bir fotoğrafın keşfine doğru yönlendirir. Bu ise o günkü dünyanın politik iklimine ve özellikle de dünya komünist hareketinin içinde olduğu yönelime ve tartışmalara-ayrışmalara ve yeni bilimsel tartışmalara ve yönelimlere bütünlüklü bakmayı gerektirir.

Duruma kısaca baktığımızda 1960’lar ve sonrasında yerkürede değişim isteyen halk hareketlerine sahne olmuştur. Özellikle 68′ hareketine, bir dizi başka büyük gelişmelere tanıklık etti. Fransa’da olsun ABD’de ve diğer kapitalist merkezlerde olsun emperyalizme ve tüm dünya gericiliğine karşı ezilen halk kitlelerinin mücadelesinin yükselişe geçtiği dönemdir. Vietnam savaşında emperyalizm ağır darbe alıyor ve kitleler bu gerici emperyalist saldırganlığına karşı sokaklara dökülüyor, ilhaklar ve işgaller lanetleniyordu. Diğer yandan sosyalist Sovyetler Birliği’nde yönetimi ele geçirmiş sosyalist maskeli yeni bürokrat burjuvazinin girdiği kapitalist rota dünya komünist hareketini parçalamıştı. Hemen sonrasında her ülkede olduğu gibi Çin’de de komünist partisinin göbeğinde “sosyalizm mi, kapitalizm mi” üzerine derin tartışmalar yürütülüyordu. Tıpkı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi sosyalist Çin’i kızıl yolundan alıkoyan etkili değişimci bir dönüşüm başlamıştı. Ellerinde kızıl bayrak olan Çin yeni bürokrat burjuvazisi “önemli olan renginin kırmızı veya beyaz olması değil, kedinin fare yakalamasıdır” sloganıyla ortaya çıktı. Bu öylesine basit, sıradan, ülke kalkınmasına yönelik bir slogandan ve çizgiden ibaret değildi. Bu sloganın altında koca bir dünya görüşü; daha doğru bir ifade ile gerici bir dünya görüşü yatıyordu. Bu sloganın açık manası şuydu “yeter ki ülke kalkınsın, kapitalist ya da sosyalist olması önemli değildir.” Yani bu gerici felsefinin kaynaklık ettiği çizgi sahipleri “ülkemizin kalkınması esastır, sosyalizm gerekli değildir” diyerek kapitalist dünyanın sömürü ilişkilerine geri dönüş yoluna ve pratiğine girdiler. Oysa kapitalist bir ülkede üreten emekçilerin hallerinin ne olduğu, özel mülkiyetin insanı ve doğayı içine düşürdüğü kaos ve insan ile doğa üzerindeki sömürünün yarattığı tahribat bilinmeyen bir şey değildi. İşte bu ilişkiler manzumesine geri dönmeyi salık veren yeni bir bürokrat burjuvazi ortaya çıkmış ve bunlar yüzünü sosyalizmle maskelemişti. Hiç kuşkusuz sosyalizmden kapitalizme geri dönüşü savunanları kötü niyetli insanlar olarak değerlendirmek elbette yerinde, doğru ve yeterli bir değerlendirme olamaz. Asıl mesele ve kilit sorun bunların izledikleri çizgi ve dünya görüşünde yatmaktaydı. Bu çizginin diğer adı, sosyalist inşadan vazgeçmek ve proleter dünya devrimini başarmak hedefine karşı kapitalist kalkınma yararına sırt dönmekti.

İşte böylesi dünya koşulları altında Çin’de komünistler, parti de ve toplumda yeni bir tartışma başlattı. Sosyalist bir ülkede yeni bir devrime ihtiyaç olduğu tartışmasıydı bu. Çünkü dünya devrimine yürüme amacında olan ve deyim yerindeyse dünya devriminin kızıl siyasi üssü olan bir ülkedeki sosyalist inşadan vazgeçip bu temelde devrimci ilerlemeyi durduranlar, yine sosyalist kalkınma maskesi altında kapitalizmin inşa edilmesini salık veriyorlardı. Tam da bu nedenle Mao, yeni bir devrime işaret ederek  “devrim yapmak istiyorsunuz ama burjuvazinin nerede olduğunu bilmiyorsunuz, burjuvazi tam da parti ve devletin göbeğindedir” diyecekti. Binlerce yıllık özel mülkiyetçi toplumsal alışkanlıkların derinliklerinden gelen, sosyalist devlet ve birçok örgütlü emek kurumunu sarıp sarmalayan ve giderek komünist partide egemen duruma geçen, kapitalist geri dönüşe neden olan temellerin açığa çıkarılması ve bu temellere karşı yeni bir devrimin başlatılması gerektiği fikriyatı hâsıl oldu. Biz Marksist-Leninist-Maoistlerin başkan Mao Zedung tarafından geliştirilen; Marksizm’in yeni, nitel, üçüncü aşamasına sıçrayış olarak değerlendirdiğimiz Büyük Proleter Kültür Devrim dediğimiz yeni kitlesel bir devrim patladı. Bu devrimin manası proletarya diktatörlüğü altında devrimin sürdürülmesi ve böylelikle toplumu bütün yönlerden devrimcileştirmek demek olan en ileri bir tecrübeydi. Zira başkan Mao, bir geçiş toplumu olarak izah ettiği sosyalizmin bağrında taşıdığı çelişkilerin antagonist olduğunu ve devrimci sınıf mücadelesinin sosyalizm koşullarında devam ettiğini, sosyalist toplumun bağrından kaçınılmaz olarak çıkacak olan ve özellikle kendisini parti ve devlet içinde etkili biçimde gösterecek kapitalist yol ve yolculara karşı işçi sınıfının, gençliğin ve bütün emekçilerin ayaklanıp, yeni burjuvaziyi yeni bir devrimle alaşağı etmek ve daha da fazlası ve en tayin edici olanı ise sosyalist dönüşümleri köklü olarak başarmak ve bu minval üzerinde durmaksınız toplumu devrimcileştirmek, böylelikle kapitalist geri dönüşü sağlayan toprağın deşip temizlemek hedefiyle halkı harekete geçirmiştir. Patlayan bu devrimci kasırga sadece Çin yeni bürokrat burjuvazisini alaşağı etmekle kalmadı, halk kitlerinin bilinçlerinde büyük bir devrimci dönüşüm yarattı ve aynı zamanda tüm dünya halklarını derinden etkiledi. Bu arada en önemli gelişen olay ise bu yeni devrimci teori sayesinde dünya komünist hareketini yeni bir şekillenmeye girmesidir. Kısaca, izah etmeye çalıştığımız koşullar altında yeni, ileri devrimci bir teori ışığında topraklarımız üzerinde genç komünist neslin oluşturduğu, öncekinden nitelik olarak farklı, genç komünist bir partinin doğmasına vesile oluyordu. MLM genel çizgi ve metodolojiyi benimsemiş bu genç komünist nesil, bu bilimsel teori ve komünist metodoloji sayesinde, resmi tarihin arkasına gizlediği hakikati ve sırrı keşfederek gün yüzüne çıkarmayı başarabildi. Zira gerçek manada devrimcileşmek demek sistemin mevcut kültüründen, ideolojik, politik, pratik olarak, geri ve gerici geleneklerden doğru bir kopuş yapmak demektir. Komünist önder İbrahim Kaypakkaya edindiği metot, politik görüş ve pratiği ile sözünü ettiğimiz geleneksel resmi tarihten köklü kopuşu işte yukarda saydığımız sebepler sayesinde başarabilmiştir.

Bu bilimsel metot sayesinde resmi tarihin beyinlere zikrettiği yalanlara devrimci bir neşter vurmuştur. Böyle olduğu içindir ki O’ doğru bilinen yanlışlara dikkat çekmiş ve “özellikle Kemalizm konusunda, orta burjuvazinin gerçeklere aykırı idealist yargıları beyinlere öylesine yerleşmiş, kafalara öylesine tekel kurmuştur ki, Kemalizm’in komünistçe değerlendirilmesi sanki olanaksız hale gelmiştir. Şimdi iyi biliyoruz ki, bizim Kemalizm konusundaki yargılarımız, Çetin Altan, D Avcıoğlu, İlhan Selçuk’tan tutunda TİP, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı, TKP, THKP, THKC, THKO ve Şafak revizyonistlerine kadar, bütün burjuva, küçük burjuva örgüt ve akımları ayağa fırlatacaktır” demiştir. (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Eserler sayfa 187) Keza kurtuluş savaşını, “Asya’nın ezilen halklarına cesaret ve umut vermiştir” değerlendirmesine giden ve bunu doğru diye halkımıza yutturmaya çalışan ve şimdiki durumda gözü kara bir sistem yaveri olan Doğu Perinçek’in önderlik ettiği Şafak revizyonistlerinin ve diğer sol akımların yanlış iddialarına karşılık “Kurtuluş savaşı, Asya’nın ezilen halklarına değil, Asya’nın korkak burjuvazisine ve birde emperyalist ülkelerin mali oligarşisine ‘cesaret ve umut’ vermiştir” doğru sonuca varmıştır. Ve devamında önder Kaypakkaya “Kemalist hareket daha henüz kurtuluş savaşının içindeyken emperyalizm ve feodalizm ile uzlaşmaya ve karşı-devrime iltihak etmeye başlamıştır” tespitine ulaşmıştır.

Önceki toplumsal yapıdan (feodalizm) bir sonrakine (kapitalizm) doğru geçiş sürecini ilericilik olarak adlandırılanların tersine sahip olduğu derin bilimsel diyalektik materyalist kavrayış sayesinde ilerilik ile ilericilik kavramlarını ayrıştırabilmiştir. Her iki kavramın içerik bakımdan farkını açığa çıkarmıştır. Tarihsel ilerilik ile politik ilerilik ya da ilericilik birbirinden temelden farklıdır. Zira gayet masum gibi görünen bu gibi kavramlar içerikleri doğru doldurulmaması halinde ne tür ağır politik hatalara yol açacağı aşikârdır. Bu farkın kavranmaması halinde burjuva da olsa kapitalizmi geliştirerek ve işçi sınıfını yaratarak sosyalizm için ekonomik-sosyal alt yapıyı oluşturacağı ve böylelikle sosyalist devrime önderlik edecek olan ve güçlü bir işçi sınıfını hareketi yaratacağını varsayıp buradan yola çıkarak gerici bir hareketi desteklemek gibi indirgemeci yanlış bir sonuca götürür. Yani bu aslında Marksist hareketin başına bela şu ünlü Üretici Güçler Teorisi’nden mustarip olanların çıkmazıdır. Kemalistlerin tam da sosyal bir devrim için gerek duyulan alt yapıyı hazırlayacağına hükmederek ve dahası Kemalizm’i anti-emperyalist ve devrimci burjuvazinin hareketi varsayarak “halkımızın ilerici mirasıdır” sonucuna varıp yalan üzerine kurulu tarih cenderesini aşamayan yanlış bir rotaya girdi sol-devrimci hareket. Kemalizm’i ilerici bir miras olarak görenlerin hatalı bakış açılarından ve de değerlendirmelerinden kaynaklı olarak Ermeni, Dersim soykırımlarını ve Kürt katliamlarına ya sessiz kalmış ya da Kemalist kırım politikalarını destekleme sonucuna varılmıştır. Yani böylelikle ulusal meselede sosyal şoven bir tutuma düşülmüştür. Bir dönemin TKP’sinin 1937-38 Dersim katliamı sırasında “vurun Kürt eşkıyasına” süslü gazete başlıklarının nedeni de budur. Öyle ya! Devrimci burjuvazinin feodalizmi tasfiye hareketine karşı feodallerin gerici direnişini kabul edecek değillerdi ya(!) Oysa “devrimci burjuvazi ile feodallerin kapışması” olarak değerlendirilerek, yukarıda izah etmeye çalıştığımız yanlış bakış açılarından kaynaklı, işin asıl özünü göremeyen politik çıkmazların dışa vurumuydu. Hâlbuki ileri-geri, ilerici-gerici ya da cumhuriyetçi devrimci burjuvaziye karşı feodal gericiliğin isyanı değil, ortada ezilen bir ulus olan Kürt ulusunu; Türk egemen sınıflarının işgal ve ilhakı altında yaşayan bir ulusun, kendi ülkelerinden bunları kovmak için geliştirdikleri bir direniş söz konusuydu. Ne var ki bu direniş gayet haklı ve meşru bir direniş olduğu halde kabul edilmek istenmedi. Bu durum hatalı bakış açısının devrimci hareketi götürdüğü çıkmazdan kaynaklıdır. Bu yanlış bakış açısı hala birçok devrimci harekete yön vermektedir. Oysa komünistler bir önderliğin ileri-geri, ilerici-gerici olduğu noktasından değil de haklı ya da haksız gibi doğru bir bakış açısı ile meseleye yaklaştılar. Önderliği gerici olsa bile (ilerici-devrimci olması tercih edilir) bir ülkenin işgal ve ilhak edilmesine göz yummak işgal ve ilhakı doğrudan desteklemek olur ki, bu asla kabul edilemez. Bu işgalcilerin yanında yer almak olur ve bu tamamen gerici bir tutuma düşmektir. Sovyetler Birliği’nin 1978’de Afganistan işgali bu yanlış bakış açısıyla destekleyenler hafızalardadır. İşin garip yönü o dönem bazı Kürt hareketleri de bu işgale destek vermiş olmalarıydı. Kürdistan’daki Türk, Acem ve Arap işgallerini haklı olarak nefretle karşılayanlar, kendinden önceki Kürt hareket dinci önderliklerinin direnişini sahiplenenler, Afganistan direniş önderliğinin esasının dinci olmasından hareketle Sovyet işgalini ilerici görerek desteklemeleri yukarıda izah ettiğimiz nedenlerin yol açtığı sonuçlardır. Bir haksızlık sadece kendisine yapılınca karşı çıkmak ama başkasına yapılmasına göz yummak çifte standartçı olmanın ötesinde burjuva dünya görüşünden kaynaklı bir durumdur. İşte Kaypakkaya takipçileri önderlerinden devraldıkları bilimsel bakış ve çizgi sonucudur ki, nerede olursa olsun haksızlıklara karşı doğru ve yerinde tavır alabilmişlerdir. O dönem Sovyetler Birliği sosyal emperyalist bir yapıya evrildiğini biliyoruz. Yine de varsayalım ki Sovyetler Birliği o dönem hala sosyalist bir ülke olsaydı bile doğru tavır bu işgale karşı çıkmak olmalıydı. Ki zaten gerçek sosyalist bir ülke bir başka ülkenin iradesini çiğneyerek o ülke veya ülkelere devrim ihraç etmez. Proleter enternasyonalist ilke gereği bir ülkenin devrimine destek vermek ile bir ülkeyi proletarya Enternasyonalizmi ilkesi adına işgal etmek öz itibariyle farklı iki tutumdur. Birincisine evet, ikincisine hayır demeliyiz.

Tam bu noktada genel olarak Milli Meseleye, özel olarak da Kürt Milli Meselesine yaklaşımda da önder Kaypakkaya geleneksel yaklaşımdan köklü devrimci bir kopuş yapmıştır. Kaypakkaya yoldaşın değerlendirmelerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin Misak-ı Milli’de belirlenmiş her hangi bir yönelimi yoktur. “Toprakların ve devletin birliği şiarı egemen ulus burjuvazisinin ve toprak ağalarının şiarıdır” demiştir. Kürt milletinin kendi kaderini tayin hakkı olan devlet kurma hakkı konusunda berrak bir anlayış ve çizgiye ulaşmıştır. Bu bakış açısı ve çizgi O’nu Ermeni soykırımı meselesinde de doğru sonuçlara ulaştırmıştır. Mücadele açısından sınırlar veri alınabilir ve bu bir zorunluluk olarak önümüzde durabilir ancak ulusal sorunun çözümü bu sınırlara asla hapsedilemez. Böyle bir sınıra hapsetmek en has yanından sosyal şovenizmdir. Öyle ki Önder Kaypakkaya meselenin çözümünü bu sınırlara hapsetmemiştir ki kendisinden sonraki büyük gelişmeler ve bugün Orta-Doğu’da ortaya çıkan yeni durum Kaypakkaya’nın nasıl güçlü bir öngörüye sahip olduğunu ispatlar niteliktedir. Şafak revizyonistlerinin milli baskının “Kürt halkına uygulandığı” belirlemesine karşılık “milli baskının bir bütün Kürt ulusuna uygulandığı” itirazını ileri sürer ve milli baskının sadece halka uygulandığını söylemek, milli baskının gerçek özünü gizlemektir ve esasen bunun Kürt milletinin kendi kaderini kendisinin tayin etme hakkının inkârı olduğunu söylemiştir. Gerek genel olarak Milli mesele de ve özel olarak da Kürt milli meselesinde o denli berrak belirlemeler yapmıştır ki, “arkasında İngiliz emperyalizminin parmağı var” gerekçesiyle Şeyh Said ayaklanmasına karşı olumsuz tutum alanlara şunu söylemiştir. “Şeyh Said isyanının arkasında İngiliz emperyalizminin parmağının olduğunu varsayalım. Bu koşullarda bir komünist hareketin tutumu nasıl olmalıdır?” diye sorar ve konuya açıklık getirir. “O durumda emperyalizmi lanetler, hareketin haklı ve meşru yanını desteklerdik” “Bir ulusun kaderini tayin hakkı, emperyalizme alet oldukları veya olabilecekleri iddiasıyla kısıtlanamaz veya ortadan kaldırılamaz. Böyle bir iddiayla bir ulusun ezilmesi veya haksızlığa uğraması savunulamaz. (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Eserler) Bu noktada Afganistan önderliği meselesini yeniden hatırlatalım. Bu bilimsel bakış açısı sayesinde Kemalizm’i dost, Kürt hareketini düşman gören yanlış çizgileri yerle yeksan etmiş ve meseleyi bilimsel temelleriyle açıklığa kavuşturarak yerli yerine oturtmuştur.

Burjuvazinin aydınlanmacı ufku seviyesinde kalanlar ve bu ufkun çemberinden çıkamayanlar, komünistleri bu burjuva aydınlanmacı ufkun takipçileri, sürdürücüleri ve mirasçıları olduğunu düşünenler tam da bu nedenle devrimci bir miras olarak kabul ettikleri Kemalizm çemberine hapsolmuşlardır. Kemalizm ile ittifak ararken Karadeniz’de katledilen M Suphi’lerin, “Kemalist devrimin tamamlayıcılarız” diyen Deniz Gezmiş gibi diğer tüm saygın büyük önder devrimcilerin düştükleri hatanın kaynağında bir yanıyla bu burjuva aydınlanmacı çemberi aşamamaları vardır. Biz aydınlanma hareketine elbette karşı değiliz ancak tarihi ve tarihi olayları burjuva aydınlanmacı ufuk sınırlarına hapsederek ve bu ufuk içinde kalarak sosyal olguları değerlendirmek ve tavır almak gibi tutumlara düşmeyiz.

Önder Kaypakkaya ulaştığı bilimsel metot sayesinde bu türden hatalara kaynaklık eden felsefi, ideolojik, politik hatalara devrimci neşter vurmuştur. Ve buradan yola çıkarak şu sonuca varabiliriz. Kaypakkaya’yı devrimci hareket içinde iyi, hatta en iyisi olarak görmek yeterli değildir ve böyle bir değerlendirmek aslında O’nu küçültmek olur. Şayet Önder Kaypakkaya’nın ortaya koyduğu çizgi hakkında sağlıklı bir değerlendirme yapılacaksa, çıplak olarak şu söylenmelidir. O’ kendi döneminin devrimci hareketi içinde “iyi ya da en iyisi” değil, tamı tamına yeni ve nitel, bütünlüklü bir kopuştur. O, akıntıya göğüs germektir, dünya gericiliğine meydan okumaktır. Elbette önder yoldaşımız genel geçer bir teorisyen değil, kendisini Türkiye-Kuzey Kürdistan denilen toprak parçası üzerinden bilimsel bir teori ile dünyayı değiştirmeye önderlik etmeye hasreden ve akıntıya karşı yüzme cüretini kuşanıp öne atılan proleter enternasyonalist bir komünisttir. O’nun geleneksel görüşlerden, doğru kabul edilen büyük yanılgılardan nitel olarak kopuşunu ancak yine yukarıda izah ettiğimiz geleneksel görüşlerden ve doğru kabul edilen büyük ideolojik-politik yanılgılardan kopuş yaparak anlayabiliriz. Yani KAYPAKKAYA’nın ortaya koyduğu bilimsel görüşlerinin lafzını değil özünü kavramak elzemdir. Zira devrimci Marksizm, yani Marksizm-Leninizm-Maoizm, Türkiye-Kuzey Kürdistan sahasında önder İbrahim Kaypakkaya ile temsil edilmiştir. Ve daha ileri çıkışlar ancak İbrahim yoldaşın ortaya koyduğu bilimsel çizgiye dayanarak sağlanabilir ki, Maoist Komünist Partisi 3. ve 4 Kongreleri bu doğru, bilimsel zemin üzerinden yükselen nitel bir çıkış ve doğruluştur. Bu nedenle komünist önder İbrahim KAYPAKKAYA’nın kurduğu TKP(ML)’yi MKP’den MKP ise önder Kaypakkaya’dan ayrı bir yerde görmek ve değerlendirmek mümkün değildir. Zira 1. Kongremizin izah ettiği “TKP(ML)’den MKP’ye Bu Tarih Bizim” derken kastedilen tamda budur.

Şu diyalektik ilkeyi asla akıldan çıkarmamalıyız. Hayat asla durağan değildir, bir dönem doğru ve geçerli olan şey, gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni şartlar altında o doğrular geride kalır ve geçerli olan doğrular zaman içinde giderek hükmünü yitirir. Bu doğanın ve toplumsal hayatın kaçınılmaz yasasıdır. İşte böyle durumlarda gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni gelişmeleri hesaba katmak ve kabul etmek bilimsel olana bağlılıktır ve saygıdır. Önder yoldaşımızın belirlediği genel ilkelere dayanmak ve bu ilkeler ışığında sürekli yenilenip ilerlemek ve somut durumun somut tahlili olan bilimsel metot sayesinde hayatın yasalarını kavramak, bu yasalar ışığında hayatı değiştirip devrimcileştirmek komünistlerin asıl işi olmalıdır. Bugün yapmaya çalıştığımız budur. Komünist önder KAYPAKKAYA’dan öğrendiğimiz ilkelerden biridir bu.

O’ devlet güçleri tarafından ele geçirildiğinde bile, sorgusunda çok net ve tavizsiz olarak komünizmi savunmuş ve temsil etmiştir. Şöyle veya böyle değil, sınıf düşmanları için oldukça “tehlikeli bir komünisttir”. Dünya görüşünü pratikteki temsiliyeti ve bu arada sorgudaki kararlı, tavizsiz, sarsılmaz komünist tutumu arasında tutarlı bir uyum vardır. Böyle olması O’nun kişisel kahramanlığından daha çok bilimsel komünist çizgisinden kaynaklıdır.

Ve bu nedenle O’ sorgusunda zindancı başlarına baş eğmemiş ve 90 gün süren barbar işkenceli sorgularda düşmanı dize getirmiştir. 90 gün boyunca akıl almaz işkencelere direnerek işkencecileri yenilgiye uğratıp zafer kazandıktan sonra, Ankara’da, devletin en yüksek karar mercii olan kontra dairenin en yetki sahipleri tarafında çıkarılan özel bir kararla 18 Mayıs 1973 şafağında alçakça katledildi. Önder İbrahim’in ellerinde tutsak olarak yaşaması bile karşı-devrim için çok büyük korkuydu. Zira O’ daha sorgu zamanlarında bile savunma hazırlıklarına başlamıştır. Sınıf düşmanlarımız önderimizin savunmasını engellemişlerdir. Buna savunma demek bile hatadır aslında. “Savunması” dediğimiz şey esasında komünizm davasını bayraklaştırma eşliğinde yukarıda izah etmeye çalıştığımız her türlü yanlışa karşı bilimsel bir saldırı olacaktı. İşte kendisini katlederek engelledikleri buydu. Önderimizin katledilmesi genç komünist bir parti ve tüm ülke komünist hareketi için oldukça ağır ve büyük bir kayıp olacaktı. Bu büyük kaybın yansıra, komünizm mücadele tarihimiz bakımından aynı zamanda 18 Mayıs 1973 şafak vakti, ezilen insanlığın asla unutmaması gereken komünist bir zafere de tanık oldu. Dişe diş, inada inat ve bir o kadar da amansız ve tam bir eşitsiz koşullar altında direnen önder komünist yoldaş Amed zindanında bedeni parçalanarak aramızdan koparılıp alındı. Elbette yeri kolay doldurulacak biri değildi. Öte yandan sınıf mücadelesinin objektif yasalarının kaçınılmaz sonucu olan devrimci muharebeler devam ediyordu. Ve beri tarafta biliyoruz ki işçi sınıfı ve ezilen halklar önderlerlerini ve önderliğini mücadelenin seyri içinde yaratması kaçınılmazdır. Süleyman Cihan, Kazım Çelik, Cüneyt Kahraman ve Cafer Cangöz Yılmaz Kes gibi kaybettiklerimizle ve yaşayanlarımızla nice komünist önderler, kadrolar, savaşçılar kızıl bayrağın elden ele taşıyıcısı oldular. Ve eğer türkülerimiz ve silahlarımız elden ele, dilden yayılıyorsa bu tamamen komünizm davasına olan bağlılığımızdandır ve bu bayrak asla ellerden düşürülmeyecektir. Unutmayalım ki yarın dediğimiz şey bugünün içinde yatmaktadır ve bugünden yarını kazanmanın bilimsel ve aynı zamanda halkların büyük ihtiyacı olan komünizmi kazanmak için şu büyük şiar bize rehber olmalıdır:

“İşimiz çok

Zaman yok

Dünya dönüyor

Hayat zorluyor

On bin yıl çok uzun

Sarıl güne sarıl zamana

Dört deniz yükseliyor, bulutlar ve sular öfkeli

Beş kıta sallanıyor

Gürlüyor gökler

Gürlüyor rüzgâr

Bu güç ki bizde var

Yıkıp geçeriz bütün engelleri…

Salih Baran

adhk tarafından

Sınıf Teorisi ve Partizan, Londra ve Viyana’da ortak panel düzenledi

Nisan 22, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Sınıf Teorisi ve Partizan’ın, Avrupa’da düzenlediği “Kaypakkkaya, Ortadoğu, Güncel gelişmeler” konulu paneller Avrupa’da yapılmaya devam ediliyor Bu panellerin bir ayağı da Londra ve Viyana’da gerçekleştirildi

HABER MERKEZİ (22-04-2019) Sınıf Teorisi ve Partizan’ın, Avrupa’da düzenlediği “Kaypakkkaya, Ortadoğu, Güncel gelişmeler” konulu paneller Avrupa’da yapılmaya devam ediliyor. Bu panellerin bir ayağı da Londra ve Viyana’da gerçekleştirildi.

Londra

Sınıf Teorisi ve Partizan dergilerinin Avrupa’da düzenlediği Kaypakkkaya, Ortadoğu, Güncel gelişmeler ve Görevlerimiz konulu panellerinden bir ayağı Londra’da yapıldı.

Devrim ve Komünizm mücadelesinde yitirilenlerin şahsında son süreçte yaşamlarını yitirenler için yapılan saygı duruşu ve yine Açlık grevinin 165. gününde olan Leyla Güven’in direnişi selamlanarak tüm tutsaklarla dayanışma çağrısı yapılarak başlanan panelde 4. Kongresini gerçekleştiren MKP selamlandı.

Panelde ilk sözü Sınıf Teorisi temsilcisi alarak İbrahim Kaypakkaya ve 72 çıkışını ve bu çıkışın devrimci niteliğini o dönem koşullarında devlet algısı ve yalan tarih anlayışından nasıl koptuğunu anlatarak başladı. Temsilci yaptığı konuşmada; ” bu dönemde en tayin edici olan resmi tarih anlayışına, resmi ideolojiye yaklaşım meselesidir. Kapitalizm dünyayı sardıkça, geliştikçe, merkezileştikçe hepimizin şahit olduğu halklar hapishanesi olan Osmanlı İmparatorluğunda çeşitli uluslarda kapitalizmin gelişmesine paralel ulusal bilinç gelişti. Bunun soncu olarak imparatorluk çatırdamaya başladı ve kopuşlar gerçekleşti bu kopuşa en son Ermenilerde dahil oldu ve hepimizin bildiği soykırım yaşandı. Böylesi bir dönemde cumhuriyet kuruldu. Türk ulus devleti amaçlandığı için diğer kültürler, dinler yasaklanarak diğer azınlıklar inkar edildi.

Daha yakın zamana gelince o dönemde dünyanın gidişatı, Çin’de gerçekleşen BPKD’nin etkisi, Sovyetler Birliği ve Çin arasındaki sosyalizme dair tartışmalar, Sovyetler birliğindeki bürokratlaşmalar ve bunu yenmenin yolları gibi konular ve ideolojik planda ise Türkiye’de, resmi tarih üzerinde Türkiye Devrimci Hareketinin ezici çoğunluğunun kurtuluş savaşını anti-emperyalist gördüğü, burjuvazinin devrimci bir eylemi olarak gördüğü için miras kabul ettiği bir dönemdi. İşte burada İbrahim Kaypakkaya bu tarih içinde en derli toplu programatik tezi ortaya koyandır. Çünkü o dönemi çok iyi okudu.”

Sınıf teorisi temsilcisi konuşmasının diğer bölümünde Ortadoğu ve güncel durum değerlendirmesini yaparak konuşmasını sonlandırdı.

İkinci sözü alan Partizan temsilcisi konuşmasında İbrahim Kaypakkaya’ nın çıkışı üzerine sunumuna başladı. İbrahim Kaypakkaya’nın siyasal ve ideolojik olarak bir kopuş gerçekleştirmiş olduğunu belirterek, yine Ermenilere yapılanların bir soykırım olduğunu söyleyenlerden birisidir diyerek konuşmasına devam etti. Partizan temsilcisi konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Ortadoğu’da ki gelişmeler ve evrileceği süreç noktasında açıklamalarda bulundu.

Daha sonra sorular ve yorumlara cevaplar verildi. Birlik ve eylem birliği konusu üzerinden yerel seçimlere dair sorulan sorular oldu; özellikle Dersim yerel seçimi tartışıldı. Dersim ezilenlerin bir mevzisidir. Emeğin bayrağının yükseldiği bir mevzi olarak herkesin sahiplenmesi istenerek panel sonlandırıldı.

Viyana

Avrupa’nın birçok bölgesinde sınıf teorisi ve partizanın birlikte gerçekleştirdiği panellerden biride Viyana’da gerçekleşti. 20 Nisan Cumartesi saat 18:30’da başlayan panelde moderatör yoldaşın açılış konuşması saygı duruşu ile başladı.

Kaypakkaya, Tūrkiye, Kūrdistan ve Ortadoğudaki siyasal gelişmeler ekseninde devrimci görevlerimiz başlıklı panelde, ilk söz hakkı  Sınıf teorisi temsilcisine verildi temsilci Güncel siyasal gelişmeleri ana başlıklarla değerlendirdi.

Emperyalistler arası çelişki ve çatışmaların yoğunlaştığı Ortadoğu, Afrika, Asya, ve son olarak Akdeniz’deki gelişmeleri emperyalistlerin ve onlara bağlı olarak bölge gerici devletlerinin arasındaki çelişkilerden ayrı olmadığını pazar hakimiyetine dayalı kapışmaların doğurduğu sonuçlar olduğunu ve sürecin giderek derinleştiğini belirtti.

Bu bağlamda Türkiye-kuzey Kūrdistan’daki gelişmelerinde dünyadaki gelişmelerden kopuk olmadığını devrimci görevlerin de bu eksende düşünülmesi gerektiğini söyledi.

AKP-MHP iktidarının hakim sınıflar devletinin faşist niteliğine uygun olarak konumlandığını ve başta Kürt ulusu olmak üzere işçi sınıfı ve emekçilere onların örgütlü kuvvetlerine dönük saldırıların devletin inkar imha ve tasfiyeye yönelik konseptinin bir parçası olarak görmeliyiz diyerek, siyasi iktidarın dışında kalan tüm burjuva faşist partilerin faşist devletin saldırı konseptinin ortakları olduğunu ifade etti.

Devrimcilerin burjuva faşist klikler arasında bir tercihlerinin olamayacağını söyleyerek burjuva klikleriyle faşist devletin top yekûn karşı devrimci saldırılarına karşı, top yekūn karşı koyuşun örgütlenmesi ve birleşik militan bir mücadele hattının örūlmesi gerektiğini devrimci-demokratik güçlerin daha ileri düzeyde birleşerek toplumsal muhalefet güçlerinin devrimci enerjisinin açığa çıkarılması gerekir dedi.

Kaypakkaya  geleneği başta olmak üzere ilkeli birliklerin gerekliliğini öne süren temsilci devrimci-demokratik tüm güçlerin asgari düzeyde bir araya gelerek birleşik mücadeleyi gündemleştirmeleri gerekir diyerek antiemperyalist antifaşist mücadelenin ertelenemez bir görev olduğunu söyleyerek konuşmasını sonlandırdı.

Partizan temsilcisi;

Türkiye, Kūrdistan, Ortadoğu ve Avrupa’daki siyasal gelişmeleri değerlendirirken emperyalistler arasındaki çelişki ve çatışmaların ivme kazanarak sürdüğünü emperyalistler ve ona bağlı güçlerin arasındaki birliklerin çelişkili birlikler olduğunu ihtilaflı alanlar üzerinde süren hakimiyet dalaşında bölgesel savaşların ve çatışmaların bölge devletleri ve faşist çete gruplarıyla vekalet savaşları biçimiyle devam ettiğini dünyadaki gelişmeleri buradan ve buna bağlı gelişmelerden okunmalıdır diyerek Türkiye’deki siyasi gündemlerinde bunlara bağlı olarak gelişebileceğini söyledi. Türkiye’de de Türk hakim sınıfları klikleri arasındaki çelişkiye dikkat çekti.

AKP-MHP iktidar eliyle geliştirilen stratejik saldırı konseptinin faşist devletin niteliğine uygun olarak geliştirilen inkar, imha ve tasfiye amaçlı olduğunun altını çizdi. Faşizmin saldırılarına karşı mücadelenin gelişmesinde öngörülmelidir diyerek devrimci- demokratik güçlerin toplumsal mücadelenin güçlenmesi için, devrimci dinamiklerin harekete geçmesi gerekiyor diyerek konuşmasını bitirdi.

Her iki panelistte; 71 devrimci çıkışında Komünist Önder İbrahim Kaypakkaya’nın teorik tezlerininin ve ideolojik temsiliyetinin komünist niteliğinin tarihsel önemine işaret etti.  Bilimsel komünist çizgide ifadesini bulan siyasi görüşlerinin takipçileri olarak bilimsel sosyalizmin yol göstericiliğinde komünist önderimiz İbrahim Kaypakkaya’ nın bilimsel doğru tezlerinin sınıf mücadelesinde güncellenerek yeniden sınıf mücadelesinin hizmetine sunulması gerektiğinin altı çiziler daha sonra soru cevap bölümünden sonra panel sonlandırıldı.

adhk tarafından

Leyla Güven’in direnişi 162’nci gününde

Nisan 18, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Tecridin kaldırılması talebiyle süresiz dönüşümsüz açlık grevini sürdüren DTK Eş Başkanı Leyla Güven’in direnişi 162’nci gününe girdi

HABER MERKEZİ (18-04-2019) Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan tecridin kaldırılması talebiyle Diyarbakır E Tipi Hapishanesi’nde başlattığı ve tahliyesi ardından evinde sürdürdüğü açlık grevi 162’nci gününe girdi.

Hapishanelerde direniş sürüyor

Aynı taleple Federe Kürdistan Bölgesi’nin Hewlêr kentinde açlık grevine başlayan HDP üyesi Nasır Yağız 149, Strasburg’da 14 kişi ve Galler’de İmam Şiş’in 123, hapishanelerde 16 Aralık’ta başlayan tutuklular 124 gündür direnişte. Açlık grevleri 1 Mart itibariyle tüm hapishanelere yayıldı.

HDP il binasındaki direniş sürüyor

HDP milletvekilleri Dersim Dağ, Tayip Temel ve Murat Sarısaç’ın partilerinin Diyarbakır İl Örgütü binasında başlattığı direniş 3 Mart’tan bu yana devam ediyor.

Erzincan T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde açlık grevi direnişine başlayan Sedat Akın’ın tahliye edilmesi ardından Batman’daki evinde sürdürdüğü direniş 99’ncu gününde. Gurbet Ektiren, Bakırköy Hapishanesi’nde 15 Ocak’ta başladığı açlık grevi direnişini tahliye olduğu 8 Mart’tan bu yana Mardin’in Derik ilçesindeki evinde; İhsan Sinmiş (55) 1 Mart’ta Silivri Hapishanesi’nde başladığı açlık grevini 11 Mart’ta tahliye olduktan sonra İstanbul Küçükçekmece’deki evinde; Buca Kırıklar 1 No’lu F Tipi Kapalı Hapishanesi’nde 22 Mart’ta tahliye olan Ferdi Karabay 1 Mart’ta başladığı açlık grevi direnişini evinde sürdürüyor.  HDP binasında açlık grevine başlaması üzerine gözaltına alınıp tutuklanan Sevican Yaşar 2 Nisan’da, parti üyesi Salih Tekin Bilal Özgezer ise 5 Nisan’da tahliye edildikten sonra direnişini evinde sürdürüyor.

Tecridi protesto etmek için yaşamlarına son verdiler

Almanya’nın Krefeld kentinde de 20 Şubat tarihinde mahkeme önünde bedenini ateşe veren Uğur Şakar, tedavi gördüğü hastanede 22 Mart’ta yaşamını yitirmişti. Tecridi protesto etmek amacıyla Zülküf Gezen (33) 17 Mart’ta Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi’nde, Ayten Beçet (24) 23 Mart’ta Gebze Kadın Kapalı Hapishanesi’nde, Zehra Sağlam (23) 24 Mart’ta Oltu T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde, Medya Çınar (24) 25 Mart’ta Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’nde tecride karşı yaşamlarına son verdi. Yonca Akici de 29 Mart’ta aynı amaçla Şakran Kadın Kapalı Hapishane’nde direniş yaptı ve kaldırıldığı hastanede 1 Nisan günü yaşamını yitirdi. Siraç Yüksek, 2 Nisan’da Osmaniye 2 No’lu T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde, Mahsum Pamay ise 5 Nisan’da Elazığ 1 No’lu F Tipi Kapalı Hapishanesi’nde tecridi protesto etmek için yaşamına son verdi.