adhk tarafından

Maoist Komünist Parti:“Hepimiz Leylayız’’ şiarıyla direniş ve mücadeleyi yükseltelim

Nisan 18, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Başta birleşik direniş hareketimiz olmak üzere Türkiye-Kuzey Kürdistan, Avrupa ve dünyanın çeşitli coğrafyalarında anti-faşist tüm ilerici, demokratik, devrimci güçlerin ve halkımızın, her alanda “Hepimiz Leylayız’’ şiarıyla direniş ve mücadeleyi yükselterek kazanması, şimdiki sürecin insani ve devrimci bir görevidir. Küçük büyük, az çok demeden her alanda böyle bir görev bilinciyle her bir örgütlenme ve mücadelemizi, faşizme karşı kanalize edip kilitlendiğimiz düzeyde, direnişi zafere taşıyacağımız, tartışmasız doğrumuzdur

HABER MEREKEZİ (18-04-2019) Halkların Birleşik Devrim Hareketi (HBDH) Yürütme Komitesi Üyesi ve Maoist Komünist Parti (MKP) üyesi Cafer Baran, HBDH- Basın Birimi’nden Ethem Karker’in sorularını yanıtladı.

ANF’ de yayımlanan röportajı haber değeri taşıdığından dolayı sizinle paylaşıyoruz.

Yerel seçimleri nasıl yorumluyorsunuz; AKP-MHP iktidarı ve demokrasi güçleri açısından değerlendirildiğinde hangi sonuçlar elde edildi?

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da 31 Mart’ta gerçekleştirilen yerel seçimler, öncesi – seçim anı – sonraki süreçleriyle çeşitli özgünlükler içerisinde geçti. Bu seçimlerle AKP-MHP faşizmi ciddi bir yara aldı ve geriletildi. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Amed, Van, Antalya gibi büyük şehirlerde seçimi kaybetmesi, Erdoğan-Bahçeli faşistini adeta çıldırtıyor. Halklarımıza ve tüm anti faşist güçlere de moral veriyor. AKP-MHP faşizminin devletin tüm kurumlarını da arkasına alarak topyekun anti demokratik baskıcı politikalarına rağmen halkımız buna boyun eğmeyerek önemli bir irade ortaya koydu. Faşizme karşı bu duruş, önemli bir avantaj ve birleşik devrim hareketimizin stratejik moral kazanımıdır. Şimdi Türkiye-Kuzey Kürdistan işçi ve emekçiler başta olmak üzere Kürt ulusu, ezilen milliyetler ve inançların anti faşist direniş ve mücadelesiyle faşizmi, daha çok çıldırtarak sarsıntısını büyütmek ve devirme göreviyle karşı karşıyayız.

Seçimle elde edilmiş olan kazanım ve başarı, kendiliğinden olmadı. Halkın, dağda ve şehirlerde direnen birleşik devrim savaşçılarının, gençliğin, kadınların ve emekçilerin direnişi sayesinde oldu.

Son ana kadar büyük bir demagojiyle tek argüman haline getirdikleri ‘beka sorunu’nun, seçimle birlikte ne kadar boş ve yalan olduğu da anlaşıldı. Belli ki; AKP-MHP faşizminin sadece kendi bekası için özel savaşın psikolojik algı operasyonları, trol medya üzerinden büyük bir kirli kampanya ile tam tekmil devredeydi. Bütün bunlara rağmen halkımızın seçimde verdiği irade beyanıyla istediği sonucu ve başarıyı elde edemeyen AKP-MHP faşizminin önemli bir yenilgi aldığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

AKP-MHP’nin, şekere bulanmış mermisiyle yürüttüğü tekçi faşist politikaları seçimde tutmadı. Dikiş tutmadığı gibi çorap söküğü gibi gerileme trendiyle düşüşe geçti. 7 Haziran genel seçimlerindeki akıbetini anti demokratik ve darbeci politikalarla sürdürmesine karşın halkımız, 31 Mart yerel seçimlerinde faturasını kesti. Gelinen aşamada faşist ‘Cumhur İttifakı’nın da çare olamayacağı daha iyi anlaşıldı.

Sonuçta Türkiye metropollerinde CHP’li adaylar seçildi, bu anlamda devrim mücadelesi açısından sonuçlar abartılmıyor mu?

CHP’nin büyük şehirlerdeki seçimi kazanması, tabi ki bizlerin, bu düzen partisine yönelik hayırhah bir tutum içerisinde olduğumuz şeklinde anlaşılmamalıdır. Yerel seçimler ile birleşik bir devrim ya da herhangi bir devrim gibi bir algıya kapılmanın yanlışlığının da aynı şekilde bilinmesi gerekiyor. Seçimle devrim yapılmaz, faşizm seçimle yıkılmaz. Hepimiz bunun bilincinde olmalıyız. Halkımızın birleşik örgütlü devrimci savaşıyla faşizmi yıkma bilinci ve perspektifimizdeki berraklık, her gelişen ve geçen süreçle daha iyi ve doğru açığa çıkmaktadır.

Elbette bu Batı’daki potansiyeli göz ardı etmek anlamına gelmiyor, değil mi?

Elbette. Seçim sonuçları ortaya çıkarmıştır ki; Batı’da sosyalist, devrimci demokratik güçler önemli bir politik ve toplumsal güçtür. Kürt halkı da Batı’da oldukça dinamik ve bilinçli bir politik hat izliyor. Öyle ki bu potansiyel, iktidarın varlığını tehlikeye sokacak düzeye geldi. AKP-MHP faşizmi, 7 Haziran, 1 Kasım, 24 Haziran ve 31 Mart seçimleri ile devrimci, demokratik, yurtsever potansiyeli, tüm baskı, tutuklama ve saldırılarına rağmen geriletemedi. Türkiye cephesinde bu anlamda, faşizme karşı mücadelede azımsanmayacak nitelikte bir demokratik halk muhalefeti açığa çıkıp kökleşti. Hem faşist iktidar güçleri hem şovenist çevreler hem de bu iktidara karşı olan farklı kesimler bahsettiğimiz devrimci, demokratik, yurtsever halk kesimlerini hesaplamadan ne başarılı olur ne de sonuç alırlar. Batı’daki bu gelişme, haklarımız için önemli bir başarıdır.

Yerel seçimlere ilişkin demokratik devrimci bileşenlerin, CHP ve ittifaklara yaklaşımında bazı anlayış farklılıkları da yok muydu?

Doğrudur, bazı anlayış farklılıkları da oldu. HBDH bileşenleri içerisinde de aynı durum vardı. Bunun demokratik temellerde devrimci birliklerin önünde bir engel oluşturmadığını da vurgulamakta fayda var. Farklılıklara rağmen ortak ve birlik yanlarımızın daha fazla olduğu gerçekliğini asla göz ardı edemeyiz.

Dersim örneği barizdir…

Seçimlerle bir kere daha açığa çıkmıştır ki; Dersim gibi yerlerde bileşenlerimizin, birleşik devrim hareketimizin ruhuna uygun daha güçlü bir ittifak yaratılabilseydi il ve ilçelerde çok daha başarılı sonuçlar alınabilirdi. Bundan sonraki süreçlerde, yanlışlık ve eksikliklerimizden yeterli dersleri çıkararak, birleşik devrim hareketimizin daha güçlü kılınması gerektiğini söyleyebiliriz. Dersim başta olmak üzere her yerde demokrasi güçleri, önümüzdeki dönemde faşizme karşı ortak mücadele ve çalışma içinde olmalıdır. Aksi bir durumda, parçalı, birbirinden kopuk ve dağınık olunursa bu ancak faşizme yarayacaktır. Herkesin bu bilinçle yaklaşması gerekir. Ayrılıkları ve farklılıkları değil, ortak yanları ön plana çıkarmak, birlik olmak gerekir.

‘Faşizmi yıkalım, tecridi kıralım’ hamlesinin ulaştığı düzeyi nasıl görüyorsunuz, süresiz-dönüşümsüz açlık grevinde olan direnişçilerin başarıya ulaşması için bundan sonra neler yapılmalı?

Hamle, 31 Mart yerel seçimleri öncesinde ve onu da aşan genel bir yönelimimiz olarak anlaşılmalı. TC devletinin kuruluşundan bugüne faşist karakteri, epeydir AKP ve akabinde ona eklemlenen MHP eliyle kitlelere zulüm ve sömürü politikalarını azgınca sürdürüyor. Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarının tümüne yönelik tecridini de böyle anlamak zorundayız. Tekçi AKP-MHP faşizmini, faşist devletiyle birlikte yıkmak için birleşik devrim hareketimizin kuruluştaki özüne/ruhuna uygun düzeyde tam bir seferberlikle eylemsel hale gelmek zorundayız. 24 saat devrimci yaşam ve mücadelede ısrar pratiğiyle düşmanın üzerine yürümeliyiz. Kararlı, militan, iradeli, disiplinli ve daha savaşkan hale geldiğimiz oranında sarsılan faşizmi, kökleriyle birlikte yıkarak, tecridi kıracağız. Bunun için, sürekli olarak kendimizi yeniden yapılandırmak zorunda olduğumuzu, bir an dahi aksatmadan örgütlenme ve mücadele kararlılığıyla hareket etmeliyiz. Klasik, eskiyen, alışkanlık haline getirilen yanlarımızı artık bir kenara bırakıp, içerisinden geçtiğimiz baharla birlikte askeri ve siyasi görevlerimize dört elle sarılmalıyız. Dünya genelinde de bir sıkışmışlık halinde olan parçalı, dağınık, tutucu ve geleneksel anlayış, alışkanlık ve değer yargılarından kopup, yeni dönemin ısrarlı ve kararlı, birleşik örgütlü direniş gücü ve mücadele perspektifiyle görevlerimizi kuşanmalıyız.

Yaşanan kendiliğindenci ve pasif sürece karşı Leyla Güven yoldaş önderliğinde içeride ve dışarıda başlatılan direnişle müdahale edildi. Hala da büyüyerek sürüyor. Özellikle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan özgülünde olmak üzere yurtsever, devrimci, sosyalistlere yönelik zindanlardaki tecrit çok daha öne çıkmaktadır. Yoksa ülkemizin tamamına yönelik tecrit, inkar, imha, soykırım ve tasfiye operasyonlarının kapsamlı, sistematik ve stratejik düzeyde gerçekleştirildiğini de vurgulamak isteriz. İşte bütün bunlara karşı Leyla Güven önderliğinde ifadesini bulan direnişin, genel karamsarlık ve kendiliğindenci gidişata da süresiz-dönüşümsüz açlık grevleriyle ciddi ve etkili politik tavır geliştirdiğini belirtmeliyiz.

Leyla Güven yoldaşın, 8 Mart ve Newroz direnişiyle de öne çıkan kadın direnişi ve mücadeledeki başkaldırısının önemli ve öncü bir yerde durduğunu vurgulamadan geçemeyiz. İşçi, emekçi, Kürt, Alevi ve diğer tüm ezilen kadınların faşizme karşı öncüleşme ve önderleşme ihtiyacı ve perspektifiyle pratikleşme gerçekliğini de süreç göstermiş, göstermeye de devam etmektedir. Direnişin, tasfiyeci süreci tersine çevirme babında, oldukça önemli ve güçlü etkileri oldu. Faşizme karşı direnişin ayırıcı ve saflaştırıcı özelliğiyle de sürece dönük yansımalarını, pratik gelişmelerle görüyor ve yaşıyoruz. Şimdiye kadar direniş içerisinde bedenlerini ateşe vererek ölümsüzleşen yoldaşları da saygıyla anarken, faşizme karşı birleşik devrimci savaşımızın kanlarıyla bileyicileri oldukları gerçekliğini de görmek zorundayız. Evet direniş 170. günlere evrilmiş durumdadır. En az onun kadar yaşamı severek ölümü kucaklayan canlarımızın, bizlere bıraktıkları demokratik ve özgürlük yaşam sevdasına ulaşmak için şimdi çok daha acil ve pratik görevlerimiz vardır. Başta birleşik direniş hareketimiz olmak üzere Türkiye-Kuzey Kürdistan, Avrupa ve dünyanın çeşitli coğrafyalarında anti-faşist tüm ilerici, demokratik, devrimci güçlerin ve halkımızın, her alanda “Hepimiz Leylayız’’ şiarıyla direniş ve mücadeleyi yükselterek kazanması, şimdiki sürecin insani ve devrimci bir görevidir. Küçük büyük, az çok demeden her alanda böyle bir görev bilinciyle her bir örgütlenme ve mücadelemizi, faşizme karşı kanalize edip kilitlendiğimiz düzeyde, direnişi zafere taşıyacağımız, tartışmasız doğrumuzdur. Yeter ki kendi öz, örgütlü gücümüze güvenelim. Yeter ki halkımıza güvenelim. Yeter ki birleşik örgütlü mücadele ve savaşımıza güvenerek ayağa kalkalım ve düşmana karşı direnişimizi nitelikli pratikleştirebilelim.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da faşizme karşı birleşik bir mücadelenin geliştirilmesi için kadınların, gençlerin ve emekçilerin rolü nedir, ne yapmalıdır?

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da devletin faşist karakterine ve saldırganlığına vurgu yapmıştık. AKP-MHP’de ifadesini bulan şimdiki faşist egemenlik odağına karşı mücadelenin, aynı zamanda faşist devlete karşı da olduğu yeterince bellidir. O faşist devlet ve klikleridir ki yaklaşık yüzyılı geçen gerçekliğiyle esasta sürekli iki büyük siyasi kampa ayrılmıştır. Öyle ki kendi içerisinde bile acımasız ve bir o kadar vahşiliğiyle, amacı halklara korku salmak olmuştur. Bu iki büyük siyasi klikten hangisi hükümete ve iktidara geldiyse tekçi faşist karakteri gereği devletçi ve aşırı merkeziyetçidir. Muhalefete düşen faşist klik ise “hür teşebbüsçü” ve “özgürlükçü’’ kesildi. Türkiye-Kuzey Kürdistan’daki halklarımızın böylesi egemenlik odağı klik çelişkileri ve çatışmalarından elbette taktiksel ve politik olarak yararlanmamız gerekir. Ancak her iki faşist bloka karşı da oldukça uyanık olmalıyız. Yaratılan yanılsamalara ve manipülasyonlara karşı dikkatli olmak zorundayız. ‘Yetmez ama evet’çi anlayış ve çizgi pratiklerinin akıbetini hepimiz gördük. Tasfiyeci faşist karakterleriyle örülü, resmi tek devlet, millet, dil, bayrak, tarih, düşünce tekeli ve imtiyazına karşı; çoğulcu, demokratik ve özgürlükçü bir yaşam ve sistem için mücadele etmeliyiz. Bu temelde bir yandan AKP-MHP faşizmine karşı okun sivri ucunu yöneltirken, diğer yandan CHP-İyi Parti ittifakına karşı da uyanık olmalı ve mücadeleyi elden bırakmamalıyız. Ve kesinlikle başka bir yaşam ve toplum mümkündür şiarıyla halkımızın gerçek niteliği ve rengini verdiği demokratik özgürlükçü sistem ve yaşam alternatifiyle birleşik devrimci savaş bayrağını yükseltmekteyiz.

Diğer yandan Türkiye-Kuzey Kürdistan’da erkek egemenlikçi devletin hali hazırda AKP-MHP eliyle faşist niteliği, hemen her gün birden fazla kadına yönelik şiddet ve cinayetlerini yaşıyoruz. Karadeniz’de Rabia Naz’ın katledilmesini de bu düzlemde görmeli ve kavramalıyız. Yine toplumun önemli bir bileşkesi gençlerin yaşamı ve geleceğinin karartılması gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Aynı şekilde işçi ve emekçilere dayatılan zulüm ve sömürü politikaları, faşist devletin ciddi kıskacı altında olunduğunu göstermektedir. Karşı-devrimci kıyım politikaları hem özel hem de genel mahiyette kadın, gençlik, işçi ve emekçilere de yöneliktir.

Bu temelde faşizme karşı bu kesimlerin yani çoğunluğun direniş ve mücadelesi de belirleyicidir. Tabi ki örgütlü ve ufku faşizmi yıkacak düzeyde mücadelede ısrar ve kararlılık perspektifiyle ancak bu mümkün olabilecektir. Yoksa faşizmin kendiliğinden yıkılacağını düşünmek, en basit deyimle saflık olurdu. Yine bir faşist kliğin, başka bir faşist klikle alaşağı edilmesiyle de bütün kurum-kuruluşlarıyla faşist devletin ve sisteminin yıkılacağı anlayışı ve çizgisi, ham hayal pembe bir rüyadan ibarettir. Öyleyse Türkiye-Kuzey Kürdistan’da kadınlar, gençler, işçi ve emekçilerin kendi öz gücü/iradeleriyle örgütlü yaşamı, direnişi ve mücadeleyi bizzat kendi ellerine alarak faşizmi yıkabileceği yeterince anlaşılır bir durumdur. Hatta bu da yetmez, her birinin son derece demokratik ve özgür iradelerinin birliğiyle örgütlenme, mücadele ve savaş da gereklidir. Bilinmeli ki faşist devlet, sadece acı kuvvetle yönetmemekte ve iktidarını korumamaktadır. Aynı zamanda böl-parçala-yönet politikasıyla da iktidarını sürdürmekte kararlıdır. Geleneklerin ölü ağırlığıyla da yönetmektedir. O halde daha fazla bölünmeyip, birleşeceğiz. Daha çok parçalanmayıp, bütünleşeceğiz. İçerisinden geçtiğimiz sürece uygun devrimci tarzımızı geliştirme pratikleriyle, sürece yeterince yanıt olabileceğiz. Birleşik devrimci hareketimizin örgütlü savaşkan öncü ve önder güçleri olarak faşizmi yıkacağız. Bu bilinçten hareketle kadınlar, gençler, işçi ve emekçilerin hem kendi içinde hem de diğer bütün halk kesimleriyle demokratik ve özgür iradeler birliği temelinde örgütlenerek birleşik mücadeleyi derinleştirmesi gerekiyor. Anti faşist cephemizin değişik alanlarında ve savaş siperlerinde yerlerini almalıdırlar. Nerede olursak olalım, tıpkı Gezi-Haziran ayaklanması, 6-8 Ekim serhildanında olduğu gibi bir kıvılcım, faşizme karşı birçok alanı tutuşturarak şok dalgaları halinde, kar topunun çığ gibi büyüyen hışmıyla faşizmi kesinlikle alt edebilir. O halde daha fazla gecikmeden, şimdi gemileri yakmanın zamanıdır. Daha çok oyalanmadan ve sürece yaymadan hemen şimdi, faşizme karşı azami düzeyde örgütlenme, alanlara çıkma, direnme ve mücadeleyi yükseltmenin zamanıdır. Faşist diktatörlüğe karşı, halkın muhalefetini Demirci Kawa’nın gürzü gibi düşmanın üstüne indirmenin vaktidir.

Yaklaşan 1 Mayıs’ı, işçi ve emekçiler nasıl karşılamalıdır?

Sayılı günleri olan ve tüm tarihselliğiyle birlik, dayanışma, mücadele ve zafere kilitlenen politik niteliğiyle başta Türkiye-Kuzey Kürdistan işçi ve emekçileri olmak üzere halkımızın 1 Mayıs’ını kutluyorum. 8 Mart ve Newroz’un sıcaklığıyla Demirci Kawa’dan alınan isyan ateşinin daha da harlanarak, faşizme karşı devrimci 1 Mayıs’ımızın, birleşik devrimci hareketimize ve savaşımızın yükseltilmesi bilinciyle hareket edileceğine inanıyorum.

Taksim başta olmak üzere İstanbul’un hemen bir çok alanında ve Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın her bir şehir ve en ücra köşelerine kadar devrimci 1 Mayıs ile sürekliliği sağlanan bir mücadeleyle süreci karşılayacağımızı söyleyebiliriz. AKP-MHP faşizminin pervasız saldırıları karşısında, işçi ve emekçilerin son derece haklı, meşru, demokratik ve devrimci direnişinin, örgütlü birleşik gücüyle sürecin ihtiyaçlarına uygun bir mücadele düzeyine çıkarılması gerekiyor. Üreten işçi ve emekçilerin, işbirlikçi sendika ağaları ve devletin faşist kurumlarına karşı ‘’Üreten biziz, yöneten de biz olacağız’’ haykırışıyla alanlara çıkarak dalga dalga direniş ve mücadelesini yükseltmenin nesnel koşulları son derece uygundur. Bununla birlikte erkek egemenlikçi faşist sistemin işçi kıyımları olmak üzere KHK’lar, kayyumlar, kadın cinayetleri, yiğit gençliğe yönelik anti demokratik baskı politikaları, Kürt ulusu ve diğer milliyetlere karşı uygulanan siyasi inkar ve soykırım operasyonları, zindanlardaki faşist tecride, Alevi vb. inançlara yönelik tasfiyeci anlayış ve çizgilere, ilerici-demokrat ve devrimci aydınların düşüncesine vurulan prangalara karşı direnişimizi birleştirerek daha da örgütlü bir güç haline gelebilmeliyiz. Faşist Türk devletinin bütün parçalayıcı ve tasfiyeci karşı-devrimci politikalarına karşı, işçi ve emekçiler olmak üzere Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarının “İnadına birlik’’, “inadına mücadele’’ şiarıyla 1 Mayıs’ta meydanları ve direniş mevzilerini doldurması gerekmektedir. Yaklaşan 1 Mayıs’ı da böyle bir bilinç ve perspektifle karşılayarak pratik görevlerimizi yerine getirmek durumundayız. AKP-MHP faşizminin ekonomik politik kıyım ve tasfiye politikalarına karşı ‘faşizmi yıkalım, tecridi kıralım’ hamlesini, devrimci 1 Mayıs’ın daha da ileri düzeydeki birlik-direniş ve mücadelesiyle açılan bayrağı yükseklere çekelim. Kahraman işçi ve emekçilerin, tıpkı önceki süreçlerde olduğu gibi devrimci 1 Mayıs’ın özü ve ruhuna uygun birleşik örgütlü direniş ve mücadelemizle mutlaka ama mutlaka faşizmi yıkacağımıza olan inancımızla başaracağımızı bir kere daha vurgulamak isterim.

2019 baharına girmiş bulunuyoruz ve faşizme karşı, tam bir seferberlik ruhuyla hareket etmeliyiz. Böyle bir görev bilinci ve pratikleşmeyle, sarsılan AKP-MHP faşizminin çatlağını büyütebilir ve devletiyle birlikte yıkabiliriz. Birleşik devrimci hareketimizin ve halklarımızın, nitelikli askeri ve siyasi eylemsel gücünü daha fazla açığa çıkararak, zaferi ellerimize alacağız. Bu bilinç ve perspektiften hareketle, içerisinden geçtiğimiz güncel siyasal gelişmelere ilişkin görüşlerimizi ve politik tavırlarımızı ortaya koymaya devam edeceğiz.

Türkiyeli ve Kürdistanlı gençliğe faşizme karşı mücadelede önemli görevler düşmektedir. Dönem, gençliğin tam bir seferberlik halinde eyleme ve örgütlenmeye geçmesini zorunlu kılmaktadır. Devrimci-demokratik-yurtsever gençlik her şeyden önce birlik olmalı, birleşik bir mücadele içinde olmalıdır. Ayrı ayrı durarak faşizme karşı mücadele verilemez, verilse de sonuç alıcı olmaz. Özellikle semtlerde, mahallerde, üniversitelerde gençlik bir araya gelmeli, ortak eylem hattını örgütlemelidir. Gençliğin faşizme karşı mücadelede topluma öncülük yapması, tarihsel rolünü oynaması gerekir. Birbirinden kopuk, dağınık bir gençlik çalışması ile faşizme karşı güç biriktiremeyiz. Artık bu faaliyetler daha örgütlü ve planlı olmak zorundadır.

Son olarak diyoruz ki: Biz kazanacağız, halklarımız kazanacak, birleşik devrimci savaşımız kazanacak…

adhk tarafından

HBDH: Direnişin zaferi için görev başına

Nisan 17, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

HBDH: Açlık Grevi Eylemcilerinin kararlı yürüyüşleri ve Birleşik Devrimin ileri bir cephesini temsil eden bu süreç kritik bir aşamaya girmiştir Bu aşamada, başta bileşenlerimiz ve örgütlü güçlerimiz olmak üzere tüm halklarımız ayağa kalkmalıdır

HABER MERKEZİ (17-04-2019) Halkların Birleşim Devrim Hareketi (HBDH) Yürütme Komitesi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecride ilişkin açıklama yaptı.

HBDH açıklamasında şunlar belirtildi:

“Türkiye ve Kürdistan çetin bir mücadele sürecinden geçiyor. Büyük bir  krizin politik ve ekonomik bütün etkileri içerisindeki faşist devlet, egemenliğini sürdürebilmek için elindeki her türlü baskı ve zor yöntemiyle halklarımız üzerinde dizginsiz bir terör estiriyor. Beka meselesi olarak ifade ettikleri iktidarlarını kaybetme korkusu ile tehdit olarak gördükleri en ufak bir hareketi ezmek için her türlü yöntemi kullanmaktan çekinmiyorlar. Yasaklıyorlar, yok sayıyorlar, tutsak alıyorlar, tecrit uyguluyorlar, işkence ediyorlar, katlediyorlar. Ama ne yaparsa yapsınlar, dertlerine bir deva bulamıyor, beka kabusundan kurtulamıyorlar. Çünkü ne halklarımız ne de onların öncüleri olarak Birleşik Devrim Güçlerinin ortaya koyduğu karşı koyuşu, direnişi kıramıyor yok edemiyorlar. Kıyasıya bir mücadele sürüyor. Egemenlerin saldırılarına karşı ezilenler, her gün daha yeni bir alandan, daha farklı bir cepheden geliştirdiği direnişlerle cevap veriyor. Şimdi bu mücadelenin en ön cephesinde ‘Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım’ şiarıyla yürüyenlerimiz var.

FAŞİZM TUTSAKLARIN GÖRKEMLİ BAŞKALDIRISIYLA SARSILIYOR

Başta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan olmak üzere devrimci tutsaklar üzerindeki tecride karşı Leyla Güven öncülüğünde başlatılan Açlık Grevi Eylemi, zindanlarda ve dışarda  binlerce eylemcinin kararlı adımlarıyla sürüyor. Faşizm, tecrit uygulamalarıyla zindan duvarlarının ardına gömmeye çalıştığı devrimci tutsakların görkemli başkaldırısıyla bir kez daha sarsılıyor.

Açlık Grevi eyleminin talepleri, bütün ezilenler ve emekçiler tarafından sahiplenilmesi gereken haklı ve meşru taleplerdir. Süresiz Açlık Grevi ve paralelinde gelişen eylemlilikler, zindan karanlığına gömülmek istenenlerin halklarımız için yaktığı bir umut ışığıdır.

HALKLARIMIZ AYAĞA KALKMALIDIR

Açlık Grevi Eylemcilerinin kararlı yürüyüşleri ve zindanlarda yapılan feda eylemleriyle devam eden, Birleşik Devrimin ileri bir cephesini temsil eden bu süreç kritik bir aşamaya girmiştir.

Bu aşamada, başta bileşenlerimiz ve örgütlü güçlerimiz olmak üzere tüm halklarımız ayağa kalkmalıdır.

Sesimiz Açlık Grevcilerinin sesi olmalı, eylem ve etkinliklerimizle bu ses toplumun bütün kesimlerine ulaşmalıdır.

Açlık Grevi Eylemcilerinin bu büyük hamlesi üzerimizi örtmek isteyen karanlık baskıyı yırtmak için büyük bir adım, bu zulüm düzenini kabul etmeyen ona başkaldıran bir yürüyüştür. Her gün türlü uygulama biçimleriyle yaşamlarımızı çekilmez hale sokan bu koyu baskı düzeninden kurtulmanın yolu tıpkı Açlık Grevi eylemcilerinin haykırdığı gibi tecridi kırmak, faşizmi yıkmakla mümkündür. Bu hedef doğrultusunda harekete geçmek sadece devrimci tutsakların değil bütün ezilenlerin görevidir. Şimdi bizlere düşen sorumluluk Açlık Grevi eylemcilerinin taleplerini sahiplenmek seslerini yükseltmektir. Hiçbir mücadele biçimini reddetmeden, geliştirilecek bütün eylemliliklerle desteği büyütmek ve eylemin sonuca ulaşması için bu sürecin bir parçası olmak bugün en ivedi görevimizdir. Bu yolda bütün imkan ve olanaklar seferber edilmelidir.

MUTLAKA ZAGERE ULAŞACAK

Bizler biliyor ve inanıyoruz ki, bedenlerini silah edip faşizmin üstüne yürüyenlerin, tecridin kırılması faşizmin yıkılması parolasıyla öne atılanların cüretli yürüyüşü mutlaka hedefine varacak, zafere ulaşacaktır.

Bu bilinçle, direniş sürecinde yaptıkları feda eylemleriyle şehit düşen yoldaşlarımızı saygı ve minnetle anarken, yürüyüşlerini büyük bir inanç ve kararlılıkla sürdüren yoldaşları yüreklerimizin tüm sıcaklığıyla selamlıyoruz. Ve onlarla birlikte bir kez daha haykırıyoruz,

TECRİDİ KIRACAK, FAŞİZMİ YIKACAĞIZ!” (ANF)

adhk tarafından

Almanya’da Kürt siyasetçilerin yargılandığı davalar başladı

Nisan 17, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Almanya’nın Stuttgart kentinde 7 Kürt siyasetçinin yargılandığı davalar başladı

STUTTGART (17-04-2019) Almanya’da sürgündeki Kürt siyasetçilere yönelik yargılamalara yenileri eklendi Almanya anayasasının “yabancı örgütleri” kapsayan ve kamuoyunda 129b maddesi olarak bilinen yasası gerekçe gösterilen haklarında dava açılan 7 Kürt siyasetçinin duruşması bugün başladı

İlk olarak 53 yaşındaki Şemsettin B.’nin duruşması görüldü. Federal savcı tarafından hazırlanan dosyada Şemsettin B. hakkında bir dizi suçlamada bulunuldu. Mahkeme heyetine Dr. Claus Belling başkanlık ederken; duruşmada Şemsettin B. hakkındaki iddianame okundu. 18 Nisan’da devam edecek davanın bir sonraki duruşması ise 2 Mayıs’ta görülecek. Duruşma 27 Haziran’a kadar her hafta Salı ve Perşembe günleri saat 09.30’da görülecek.

Şemsettin B.’nin avukatı Elke Nill, “Heyet başkanı hakim, Federal Adalet Bakanlığı’ndan müvekkilim hakkında şahsa karşı ek bir ceza davası izni istemiş, bunun koşullarının olup olmadığını sormuş. Bu, yargıç bağımsızlığının ihlalidir. Çünkü iddianame hazırlamak, şahsa karşı ceza davası takibi izni savcının görevidir. Heyet başkanı için reddi hakim talebinde bulunduk. Bakanlığın kararını bekliyoruz” dedi.

İkini duruşma ise yine Kürdistanlı Salih K.’nin duruşmasıydı. Salih K., Şubat 2017’de Heilbronn’dan Stuttgart’a, Mannheim’dan Strasbourg’a düzenlenen yürüyüş, Mart 2017’de düzenlenen Newroz kutlaması, 2018 Hannover Newroz kutlaması ile Nisan 2017’de Strasbourg’da Avrupa Parlamentosu önünde yapılan oturma eylemini organize etmekle suçlanıyor. Salih K.’nin duruşması  yarın görülecek.

PKK üyesi olmakla suçlanan 37 yaşındaki Veysel S., 25 yaşındaki Türkiye ve Hollanda vatandaşı Agit K, 34 yaşındaki Evrim A. ve 32 yaşındaki Özkan T. ve tutuksuz yargılanan 37 yaşındaki Cihan A. hakkındaki duruşma ise dün saat 13.00’te başka bir salonda görüldü. Tutuklular cam bir kafesin içerisinde tutulurken, avukatlar ve savunma heyeti ile izleyiciler de cam bölmelerle birbirinden ayrıldı. Avukatlar cam bölmelere tepki gösterdi ve bu koşullarda yargılamayı kabul etmeyeceklerini belirtti. Avukatlar ayağa kalkarak mahkeme heyetini protesto etti, uygulamaya yazılı olarak da itiraz ederken, yaşanan tartışmalar ardından duruşma 8 Mayıs’a ertelendi. Duruşmaların bazen haftada iki ya da üç gün olmak üzere Aralık 2019’a kadar devam etmesi planlanıyor.

PKK üyesi olmakla suçlanan 1’i tutuksuz 7 kişi, 21 Haziran 2018’den itibaren tutuklu bulunuyor.

MLPD’DEN EŞ ZAMANLI BASIN AÇIKLAMASI

Duruşma görülürken mahkeme önünde MLPD tarafından basın açıklaması yapıldı. Brüksel mahkemesinin PKK’ye yönelik verdiği karara atıfta bulunulan açıklamada, “PKK ve Türkiye’deki özgürlük hareketi için mücadele edenler yasal takibe maruz bırakılamaz” denildi. (ANF)

adhk tarafından

MKP ‘’Cüret edelim, öne çıkalım, kazanalım’’ şiarıyla 4. Kongresini gerçekleştirdiğini açıkladı

Nisan 17, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Maoist Komünist Parti, 4’üncü Kongresini gerçekleştirdiğini açıkladı Elimize eposta yoluyla geçen açıklamayı haber değeri taşıdığından yayımlıyoruz MKP, MK-SB tarafından yapılan açıklamada, “Kongremiz, Parti Sekretarya Üyemiz Yılmaz KES yoldaş şahsında 2014-2017 yılları arasında ölümsüzleşen yoldaşların anısına atfen, ‘’Cüret Edelim, Öne Çıkalım, Kazanalım’’ şiarıyla gerçekleştirilmiştir” ifadelerine yer verildi.

HABER MERKEZİ (17-04-2019) Açıklamanın devamında, ”Partimiz, uzun tarihsel mücadele yürüyüşü açısından mütevazı ama somut siyasi koşullar açısından son derece anlamlı olan 4. Kongresini başarıyla gerçekleştirdiğini proletarya ve emekçi halklarımız başta olmak üzere, tüm dostları ve yoldaşlarıyla paylaşarak müjdeler!

Parti 4. Kongremiz ideolojik mücadeleyi yadsımadan, birlik fikrine sahip olmayan devrim fikrine de sahip olamaz belgisinde birleşen kavrayış çerçevesinde ilerledi.” denildi.

Açıklamada belli başlıklar altında şu düşüncelere yer verildi:

“4. Kongremizin devrimci özü ve tarihsel anlamı
Talan ve çapula dayalı dünya hegemonyası uğruna, dünya proletaryası, mazlum ulus ve emekçi halklarını acımasızca kıyımdan geçiren, dünyayı nükleer silah deposuna dönüştürüp Ortadoğu coğrafyasını savaş poligonuna çeviren köhnemiş emperyalist barbarlığın, coğrafyamızdaki siyasi uzantısı niteliğinde, tek adam sultası altında gayri-hukuki, keyfiyetçi, darbeci faşist nüfuzla biçimlenen, tekçi-ırkçı-şoven karakterli AKP-MHP koalisyon iktidarının pervasızca uyguladığı açık faşizm koşullarında, devrimci sınıf savaşı adına gerçekleştirilen her siyasi eylem, ileriye doğru atılmış her adım, her çaba saygın olmakla birlikte, kendi çapında bir başarı ve devrimci bir anlam taşır.

Bu anlamda, Parti 4. Kongremiz, komprador tekelci sınıflar devleti ve iktidar kliği durumundaki faşist AKP-MHP koalisyon iktidarının açık faşizmine, açıktan bir meydan okuyuş.

Teknolojik savaş destekli yeni tarzda geliştirilen stratejik imha eksenli Gerici Savaş Saldırganlığı konseptine, haklı savaşlar cephesinden verilmiş devrimci bir yanıt.

Psikolojik savaş ve manipülasyon argümanından ibaret olan ‘’bitirdik’’ hezeyanları eşliğinde yürüttükleri bayat demagojilerine vurulmuş bir tokat olarak anlamlıdır.

Bir kez daha anlamlıdır ki, 4. Kongremiz, kurucu önderimiz KAYPAKKAYA yoldaşın Komünist çizgiyle temsil ettiği bilimsel kulvarda, proletarya ve emekçi halk kitleleri cephesinde yükselen devrimci kurtuluş ve mücadele bayrağının taşıyıcısıdır.

  1. Kongremiz, devrimci eylem kılavuzu olan MLM ideoloji/teori biliminin Komünist ilkelerini karakter edinmiş devrimde ısrar iradesinin samimi beyanı, Komünist devrimci kararlılığın çıplak ifadesidir.” vurgusu yapıldı. Açıklamada ayrıca şu bölümlere de değinildi.

“4. Kongremiz parti ve devrim tarihimizde mütevazı bir adımdır

  1. Kongremiz, partimizin Komünist toplumun zorunlu ön aşaması olan Sosyalist toplum için, Sosyalist Halk Savaşı perspektifiyle yürüttüğü devrimci görevler bütününde yalnızca mütevazı bir adımdır.
  2. Kongremiz, partimizin siyasi iktidar mücadelesi eyleminde odaklanan stratejik yönelimine bağlı olarak saptadığı dönemsel siyasi görevlerin yürütülmesini, tartışma gündemleri ekseninde aldığı kararlarla açıklar,  kendisini sorumlu kılar.
  3. Kongremiz, Parti 3. Kongremizin bilimsel yönelim ve teorik zeminini kuvvetli dayanak kabulüyle onaylarken, aldığı kararları sahiplenerek somut koşullara uygun pratik-politikalarla ilerletmeyi görev alır.
  4. Kongremiz, somut örgütsel politika ve çizgi sorunlarında, ‘’Sözün İspatı’’ bilincini yansıtan ‘’Kazanmaya Endeksli Siyaset Yönelimini’’ kararlaştıran muhtevasıyla yeni bir siyaset tarzını ifade eder.
  5. Kongremiz, devrim doğrultusunda ileriye doğru atılmış bir adım, örgütsel politika ve görevlerde devrimci rotanın yeniden teyit edilmesidir.
  6. Kongremiz partimizin istikrarlı mücadele ve bilimsel rotasını teyididir     

Sorun proletarya ve emekçi halklarımızın yüce çıkarları ve devrimci kurtuluşu ise, partimiz, hiçbir mücadeleden feragat etmez, hiçbir bedelden sakınmaz! Sınıflar mücadelesinin tüm amansızlığı, insanlığın özgürleşme mücadelesi uğruna yeğdir! Partimizin geçmiş mücadele tecrübesi ve gelecek mücadele bilinci bu kararlı bağra sahiptir.

Tarihi mücadele tecrübemizin doğrulayarak kanıtladığı bu kararlı duruş gibi, parti 4. kongremiz de, sınıflar mücadelesinin tüm amansızlığını yeğleyen bu iddialı duruşun bir kanıtıdır.

  1. Kongremiz, partimizin sınıflar mücadelesinin sert çatışmalarında ağır bedelleri göğüsleme pahasına Komünist çizgiyle sergilediği ilkeli devrimci duruşunu, yalnızca siyasi düşmanlarına karşı silahlı savaşımın teori/pratiğiyle omuzlamaz, bilakis sağ/sol türevden tasfiyeci burjuva ideolojik akımlara karşı ideolojik/teorik mücadele cephesinde de koruyarak omuzlar.
  2. Kongremiz, MLM’nin canlı ruhu olan ‘’somut koşulların somut tahlili’’ ilkesinden sapmadan, her türden statükocu dogmatik muhafazakâr anlayışa karşı, partimizin MLM bilimi kılavuzluğunda edindiği ilerleme doğrultusu ve gelişme dinamiğini temel alır.

Devrim ve mücadelede ısrar, somut koşullardan koparılamaz olan teorideki gelişmeyle mümkündür. Değişen dünyanın devrimci yoldan değiştirilmesi, ancak değişim/gelişim çizgisinin teori pratiğini kuşanmakla olanaklıdır. Parti 4. kongremizin Parti 3. kongre çizgisini onaylaması bu bilince yaslanır.” İfadelerine yer verilerek şöyle devam edildi:

“4. Kongremizin demokratik/meşru niteliği

Parti 4. kongremiz, partimizin güvenliğini doğrudan etkileyen irademiz dışındaki gelişmelerin koşulladığı erteleme süreçlerini parti iradesine danışma usulüyle karara bağlayıp geride bıraktıktan sonra, parti iradesinin onaylayarak belirlediği tarihte, Parti Merkez Komitesi önderliğinde oluşturulan kurumsal örgütlenme inisiyatifinde ve Merkez Komitemizin planlaması temelinde devrimimizin dönemsel görevlerini üstlenmeye dönük gündemler etrafında başarıyla toplandı.

Delege sistemi biçiminde tecelli ederek parti iradesini demokratik normlarda temsil eden bağlayıcı en üst organ niteliğinde toplanan Parti 4. kongremiz;

1-Demokratik-merkeziyetçi ilke ile saptanan demokratiklik şartı ihtiyacını yeterince karşılayan özelliğiyle,

2-Toplam delege bileşeni ve karar alma yeterliliği konusunda irade temsiliyetini tartışmasız şartlarda taşıyan özelliğiyle,

3-İdeolojik-teorik-örgütsel tartışma ve karar sürecini temel örgütlenme ilkesine uygun olarak demokratik normlar yeteneğinde işleten özelliğiyle,

4-Azınlığın haklarına saygı gösteren ama çoğunluk esasına göre kararlaşan özelliğiyle,

5-Siyasi iktidar mücadelesi zemininde açığa çıkan devrimci görevlerin tereddütsüzce omuzlanması iradesinin berrak biçimde ortaya konulması özelliği itibarıyla; tamamen meşru ve demokratik şartlarda gelişen, somut örgütsel görevlerin karar altına alınmasıyla sonuçlanan siyasi mücadele sürecinin bir basamağı durumundadır.

  1. Kongremizin, demokratik tartışma kültürünün egemen olduğu kuvvetli demokratik şart ve siyasi olgunluğa sahip bir platform niteliğinde olduğu, kongre kapanışında söz alan istisnasız her delege ve katılımcı yoldaşın memnuniyet beyanlarıyla teyit edilmiştir.
  2. Kongremiz, demokratik şartlarda fikirler arası doğru/yanlış mücadelesine tanık olmakla birlikte, azınlık fikirlerin haklarını koruma zemininde bu görüşleri tutanakların da ötesinde, kısa kararlar metninde kararlara düşülen şerhler olarak partiye yayınlamıştır.” denildikten sonra şöyle devam edildi:


” 4. Kongremizin örgütsel durum tespiti ve aldığı kararlar özeti

Parti 4. kongremiz, Partimizin 3. kongresinden günümüze kadar süregelen dönemi, politik ve örgütsel raporlarla birlikte, siyasi faaliyet ve çalışma süreci, bu sürecin görevler pratiği ile örgüt ve örgütsel güç durumu hakkında izlenen gerçeklere dayalı durum tespiti yaparak, başarı ve başarısızlıklarını muhasebe etmiş, merkezi önderlik kurumu şahsında başarısızlıklarının özeleştirisini yapmıştır.

Başarısızlıkların kaynağında yatan nedenlerin, esasta ideolojik-teorik-siyasi çizgi zemininden bağımsız olarak, kadro, örgütsel güç ve örgüt/parti bilincindeki zayıflıklardan ileri gelen örgüt/örgütlenme ve örgütsel çalışmalar pratiğindeki sorunlardan kaynaklandığını tespit ederken, bunun birinci dereceden sorumluluğunun merkezi önderlikte olduğuna işaret etmiştir.

Aynı durum tespiti üzerine, işaret ettiği başarısızlıkların ve açığa çıkardığı eksikliklerin giderilmesine dönük planlamalar çerçevesinde politikalar belirleyip kararlar almıştır. Örgütsel durum tespitinde, nitelikli örgüt yaratma ihtiyacı temelinde, örgüt sorunu odaklı problemleri sorunların temel halkası olarak tespit etmiş, örgüt sorunu, örgütsel politika ve siyaset yönelimi eksenli görevlerde yoğunlaşmıştır.

Bu yönelim ve tespitlerle doğru orantılı ve tartışma gündemlerine paralel olarak aldığı ilgili Kararlar;

1-‘’Örgüt ve örgütlenme’’

Gündemi altında, a)-Maoist Kadınlar Birliği ve Kadın örgütlenmesi, b)- Kapalı alan örgütlenmeleri, c)-Merkezi yönetici organların görev ve yetki çerçevesinin tanımlanması, d)-Kadro politikası/kadro sorunu, e)-Yeni siyaset yönelimi, f)-Parlamento ve araçlarına dönük yaklaşım, g)-Teknik ve teknoloji alanlarına dönük çalışmalar ’’ olmak üzere çoğunluk oyuyla toplam 8 karar alındı.

2-‘’3. Kongre muhasebesi’’

Gündeminde yürütülen tartışmaların doygunluğa ulaşmasından sonra, 3. Kongre çizgisi ve kararları oy çokluğuyla yeniden onaylanarak karara bağlandı.

3-‘’Siyasi gelişmeler ve faaliyetlerin değerlendirilmesi’’

Gündeminde alınan iki karardan biri, sunulan MK-SB raporu diğer ek raporlarla birlikte, raporlara gelen eleştiri ve öneriler de dikkate alınmak üzere, faaliyet raporları oy çokluğuyla onaylandı.

4-‘’Savaş stratejisi’

Gündemi üzerine gerekli tartışmalar yürütüldükten sonra, kongre divanının önerisiyle hazırlanan karar taslağı önerisi iradeye sunularak karara dönüşmüştür. Alınan karar özetle; 3. Kongrenin karar ya da yaklaşımı olan, HKO ve PHG ekseninde biçimlenen Sosyalist Halk Savaşı Stratejisini, kapalı alan ve açık alan demokratik mücadele ve örgütlenmelerini kapsayan bütünlük içinde onaylanmasını içerip, kapalı alan örgütlenmeleri ve Partizan Halk Güçleri (PHG) örgütlenmesinin zayıf kaldığına dikkat çekerek bu alan ve örgütlenmelerin oturtulmasını karar altına almıştır.

5-‘’Ulusal sorun ve inanç meselesi’’

Gündeminde hazırlanan belge üzerine yürütülen tartışmalar kongre irademizce yetersiz görülerek, konunun taşıdığı ciddiyete uygun olarak tartışmaların MK önderliğinde derinleştirilerek belirlenen zaman içinde olmak kaydıyla, hazırlanan yazınsal çalışmaların iradeye sunularak sonuçlandırılması karar altına alınmıştır.

6-‘’Öneriler’’

Başlıklı gündemde toplam yedi karar alınmıştır. Bu kararlardan bazıları şöyledir; a)-parti içi eğitimi hedefleyen illegal yayın organları çıkarılmalıdır, b)-‘’Maoist Komünist Partisi’’ biçiminde kullanılan parti isminin bu ifade ediliş biçimi imla kuralları açısından hatalıdır. Doğru kullanım biçimi, ‘’Maoist Komünist Parti’’dir, c)-Sınıfların yapısıyla ilgili uluslararası alanda yapılan tartışmalar doğrultusunda gerekli donanımın sağlanması için bir araştırma yapılarak bir sonraki kongrede parti iradesine sunulmalıdır, d)-birlik ve eylem birliği üzerine, MK mevcutta süren görüşmeleri sürdürerek sonuçlandırmalı, başta parti güçleri olmak üzere diğer ilgili parti ve örgütlerle somut birlik ve eylem birliği görüşmeleri yaparak sonuçlandırmalı ve partiye sunmalıdır şeklinde alınan kararlardır.

7-‘’Merkezi yönetici organların seçimi’’

Gündeminde toplam 4 karar alındı. Bu kararlardan açıklanabilir olan karar; ‘’MK ve MDK seçimleri Kongre divanı denetiminde kapalı oy, açık sayım usulüne uygun olarak demokratik şartlarda gerçekleştirilip, ilgili kararlarda saptanan asıl ve yedek üye sayısına uygun olarak merkezi yönetici organlar olan MK ve MDK seçildi.’’ biçimindedir.

  1. Kongremiz, yukarıdaki gündemler esasında; Kongrenin açılışı ve saygı duruşu, güvenlik, bileşen tespiti, kongre divanı seçimi, Kongre gündemlerinin onaylanması, Mali Raporun aklanması, Eleştiri Özeleştiri ve kapanış gündemleri olmak üzere toplam 15 gündemi ele alarak tartışıp bir dizi karar daha aldı.” ifadelerine yer verildikten sonra şu vurgular yapıldı:
  2. Kongremiz vesilesiyle partimiz, ‘’yoksul dünya’’ saflarını selamlar, ölümsüzleşenlerin anısını saygıyla yaddeder!
  3. Kongremizin komünist coşkusuyla, başta dünya proletaryası, mazlum ulus ve halkları olmak üzere, proletarya enternasyonalizmi saflarında savaşan her kıta coğrafyasından devrimci dinamikleri selamlarken, parti ve devrim neferi tüm militan yoldaşlarımıza sıcak selamlarımızı yolluyoruz.

Aynı vesileyle, parti şehitlerimiz şahsında, emperyalist dünya gericiliği ve bilumum gerici iktidarlarına karşı, bağımsızlık, devrim, sosyalizm ve Komünist toplum uğruna verilen savaşımda toprağa düşerek ölümsüzleşen mücadele kahramanlarını sonsuz saygıyla anıyor, miraslarını sahipleniyoruz.”  denilerek şöyle sonlandırıldı:

Parti 4. Kongre irademiz, enternasyonalist proletaryanın coğrafyamız taburunu temsil eden partimizin Bilimsel Sosyalizm Teorisi ışığında, sınıflar mücadelesi yasası ve çelişki yasası temelinde açıklayarak tasavvur ettiği Komünist toplum amacına dönük zorlu mücadele görevlerini gerçekleştirme eyleminde tereddüt etmez, en çetin mücadeleleri sebatla omuzlamaktan sakınmaz.

Sınıflar mücadelesinin inkârıyla tarihin sonunu ilan eden burjuva ideologların boş safsatalarına inat, partimiz, sınıflar mücadelesi pratiğiyle tarih yazan kitlelerin devrimci eylemine önderlik yapma sorumluluğunu taşıyarak, Sosyalist Halk Savaşı siperlerinde devrimci sınıf savaşını temsil edip yükseltmeyi yaşamsal görevi sayar.

Partimiz, büyük insanlığın sınırsız özgürlük düşünün dünya sathına serpilen devrimci sınıf savaşımlarıyla mutlaka ve mutlaka gerçeğe dönüşeceğinden emindir. Emperyalist kokuşmuşluk ve köhnemiş gericiliğin esaret prangalarına hapsedilmiş büyük insanlık, proletarya önderliğinde ayağa kalkarak özgür dünyayı kuracaktır! Emperyalist dünya gericiliğine emanet edilmiş dünya kabul edilemezdir. Yeni Dünya’nın kurulması kaçınılmazdır. Bu kaçınılmaza varmak için devrimci değiştirme eyleminde bulunmak zorunludur!  Son söz daha söylenmiş değildir! 4. kongremiz bu bilinçten hareket eder” açıklama sona erdi.

Gazete Patika

adhk tarafından

Sivil Devlet ve Devrim

Nisan 16, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

İnsanın özgürleşme eğilimi ve devrim denilen başka bir öge daha vardır Devletin baş sorunudur bu Devleti en çok, devrimin derinliği korkutur Devrim sadece görünen devlete değil, onun dayandığı sisteme, biçimlendirdiği tebaaya, sivil devlete de derinlemesine yöneliyor, tüm bunları yıkma yeteneğini gösteriyor mu? Devleti en çok ilgilendiren budur. Devleti yıkan devrim, eğer devletin çok yönlü varlığına karşı bir yürüyüş içinde değilse kendi yaşama şartını zaten ister istemez kendi çabasıyla ortadan kaldıracaktır

Muzaffer Oruçoğlu (16-04-2019) Devleti, toplumun dışında ve tepesinde, antagonist çelişkilerin bir ifadesi olarak, topluma hükmeden, onu yönlendiren bir baskı aracı olarak tarif etmek yeterli değildir. Devlet, tebaanın hamisi, toplumsal iradesizliğin iradesi, bilgisizliğin bilgisi,  varlığın ve onun tarafından yaratılan maddi ve manevi değerlerin bekçisi vs. olmanın ötesinde bir olgudur. Devleti ortaya çıkaran, devlet eden çok yönlü ögeleri nerede aramak gerekiyor? Sanırım öncelikle, toplumu kuşatan, görünmez bağlarla bir  pandora yumağına dönüştüren maddi ve manevi şartlarda, tarihte ve insanın doğasında aramak gerekiyor.

İnsan, var olduğundan bu yana hep korktu ve dayanışma, yönetilme ihtiyacıyla hep yönetildi hep. İlk devlet korkusu, doğanın insan ruhunda yarattığı korkudur. İlgisizliğin, bilgisiz yokluğun, inancın ve ihtiyacın zirvesinde yaşayan insan, kendi yönetme yetilerini bir dış güce teslim ederek ve ona yabancılaşarak onun tarafından hep yönetildi. Hiçbir zaman yönetemedi kendi kendini. Tarih öncesi yalın ilkellik şartları, sürüye, en güçlü, en becerikli ve en deneyimli Teke-insanı izlemeyi dayattı. Teke-insan, sürünün maddi ve manevi kılavuzu, iki ayaklı devletiydi. Onun aklı, iradesi, davranış silsilesi, sürünün yaşamını, varlık düsturunu belirliyordu. Anaerkil dönemde de benzeri bir durum söz konusuydu. Kabile, kendini doğuran, çoğaltan, var eden anaya bağımlıydı. Yasasız ilkel hukukun ve ahlakın dokunulmaz sembolü olan ana, kabilenin devleti gibiydi. Kabilenin ruhunu, yaşamını biçimlendiren, kendine benzeten ve bunu inanç düzleminde de de aynen kuran biricik otoriteydi. Durum, ataerkillik ve tarım toplumuna geçişle birlikte, devletin çok daha organize, şumüllü bir tarzda ortaya çıkışıyla birlikte sürüp, günümüze kadar geldi. Bu tarihsel süreci şöyle bir kaba sıralamayla özetleyebiliriz: Köleci, Antikite devletler; feodal aristokrat devletler; kapitalist- aristokrat, mutlakiyetçi geçiş devletleri ve günümüzün, vantuzları kılcal damarlar gibi çoğalıp, toplumu saran, “demokratik” devleti; yani, finans kapitalin, ideolojik, siyasal, sosyal, kültürel, askeri, bürokratik vb. aygıtı, modern oligarşik devlet.

Günümüzün tekelci kapitalist devleti, görünen (resmi) ve görünmeyen (sivil) biçimiyle tarihin şu ana kadar tanık olduğu en gelişmiş devlettir. Tekelci kapitalizmin sırf baskı kuran politik bir aracı değil, koruyucu, düzenleyici hizmet tanrısıdır aynı zamanda. Hemen her yerde görebiliriz onu. Sermaye birikiminin sürekliliğinin sekteye uğradığı, üretimin maddi koşullarının bozuldu, emek sermaye çelişkisinin keskinleştiği, ücretlerin ve iş koşullarının belirlendiği, azami karın zora girdiği vb. yerlerde öncelikle onu görürüz. Yatırımları teşvik etmek, kredi ve para işlemlerini kontrol etmek, vergi toplamak, bölüşümü ve dış pazarı ayarlamak, egemen sınıf ilişkilerini düzenlemek, güçlendirmek onun işleridir. Çatışan egemen sınıfların birbirlerini yenemedikleri denge durumlarında, bazen hakem görünümündedir o; Bonaparttır, Bismarktır. Gerçekte ise onun mutlak tarafsızlığından, özerkliğinden söz edemeyiz. Alman İdeolojisi’nde Marks, “zümrelerin gelişmelerinde henüz sınıf aşamasına tamamıyla varmamış ülkelerde,” “nüfusun hiçbir bölümünün ötekileri egemenliği altına alacak duruma ulaşamadığı ülkelerde, devletin özerkliği mevcuttur,” diyor. Ve buna da Almanya’daki durumu ve “modern devletin en eksiksiz örneği,” olarak gösterdiği Kuzey Amerika’yı örnek gösteriyor. Bu ülkelerde gerçek durum, Marks’ın tespiti gibi midir, tartışmasını bir yana bırakalım da, devletin göreceli bağımsızlığı ya da özerkliği, bence bir görünüm, bir yanılsamadır. Burjuvalaşmış aristokrasinin en iri kesimlerini temsil eden, küçük toprak sahiplerine ve lümpen proletaryaya da dayanan Bonapart’ın devletini, bütün sınıfların karşısında tarafsız veya özerk görme gibi bir hataya da düşmüştür Marx. Tabi ki devlet, işaret etmeye çalıştığım tüm bu gücüne ve özelliklerine rağmen, kapitalist toplumun can alıcı karakteristiklerine, temel dönüşüm dinamiklerine tam anlamıyla hakim değildir.

“Genel iradenin realitesi”, “refahın mimarı ve hamisi”, Hegel gibi filozofların gözdesi olan bu devletin bir de görünmeyen ve de resmi olmayan sivil gücü vardır. Bu güç, tebaadır. Tebaa, kendi sosyal özü ile varlığını ölümsüzlüğe taşıyan tüm akli, ahlaki ve manevi değerlerini, devletin bir parçası haline getirmeden  koruyamayacağına inanan, tek tek bireylerden ve aile başta olmak üzere, devletin minyatürü durumunda olan örgütlerden oluşur. Tebaa, görünen devleti, kendi cismani ve ruhani vatlığının ruhu haline gelen güdüsel bir gücün gözüyle, yani görünmeyen devletin gözüyle görür, onu kendilerinin dışında, hayatı kuran ve yöneten bir cevher olarak değerlendirir.

Hegel’in Tin’indeki yavuz çelişkileri, tebaayı oluşturan bu bireylerin ruhsal derinliğinde çözen, itaat huzuruna, refaha ve güce dönüştüren şey devlettir. O, bu alanda da her yerdedir; tarihte, dinde, ahlakta, alışkanlıklarda, gelenekte, yani bir bütün olarak inanç ve kültürdedir.

İnsanın maddi ve manevi dünyasında, alt üst ilişkisinin, yönetim hiyerarşisinin kurulmadığı tek bir alan yoktur. Bu hiyerarşi, vazgeçilmez bir yaşam tarzı olarak içselleştirilmiş ve bazı alanlarda da kutsanmıştır. Dünyanın Tanrı tarafından yönetilmesini, yönetilme işinin kutsanması olarak da değerlendirebiliriz. Yönetici kutsanır, onaylanır ve itaatle güçlendirilir. Bu güç, yönetilenin yöneticiye yabancılaşmasını daha bir derinleştirir. Tanrı otoritesinin  güçlenmesi ile yönetici insan otoritesinin güçlenmesi birbirine bağlıdır. Yani dünyevi otorite, uhrevi otoritenin güçlenmesini ister. Bunun tersi de doğrudur.

İnsanın yönetilme ihtiyacı, devletin envaiçeşit yönetme biçimlerine yol açtı. Şu anda bu biçimlerin en yaygını demokrasidir. Demokrasi, insanın, insani zannettiği bir sistemin yönetim biçimidir. Kontrol ve baskı biçimlerinden birisi de diyebiliriz buna. Tabi, demokrasinin de biçimleri vardır. Diğer toplum biçimlerini bir kenara korsak, gerek sosyalist gerekse kapitalist toplumlarda, demokrasinin değişik biçimlerine rastlarız. Tekel öncesi demokrasi, mali oligarşinin egemen olduğu dönemlerin demokrasisi yani tekel demokrasisi. Sosyalist demokrasi, bürokratik devlet demokrasisi, komün demokrasisi. Bu ve benzeri  demokrasilerin kuruluşunda, sevk ve idaresinde devletin rolü aslidir. Devletsiz bir demokrasi, demokrasi olabilir mi? O, nihayetinde bir devlet biçimi değil midir? Bunun üzerinde kafa yormak gerekiyor. Görünürdeki resmi devlet, militer (ordu, polis) ve sivil bürokrasiden oluşan bir cihazdır. Bütün sosyalist devrimler görünen bu resmi cihazı parçalayarak iktidar oldular, buna benzer bir cihaz kurdular ve bu cihaz tarafından ortadan kaldırıldılar. Devrimleri devrilen sınıflar değil, devrilen sınıfların ruhu, yani görünmeyen sivil devlet ortadan kaldırdı. Eski toplumun, sivil devletine karşı, militer ve bürokratik bir yapıdan ibaret olan sosyalist devlet anlayışı ile derin ve tutarlı bir mücadele yürütmek kolay değildi. Söz konusu devrimlerin hemen tümü, Alman felsefesinin devletçi Hristiyan karakterinden köklü bir kopuşu gerçekleştiremeyen, devleti bu kez işçi sınıfının bir diktatörlük aracı olarak yeniden kuran modern komünizmin düsturuna bağlı idi. Bu noktada, Ortodoks Slav ahlakı ve küçük mülk ruhu ile malul olan eski klasik anarşistlerin görüşleri de çare değildi.

Her devlet kendi varlık şartını özgürlüğün kısıtlanması, zincire vurulması veya tamamen ortadan kaldırılması üzerine kurar. Ama devletin bu eğilimi, hayatı belirleyen tek öge değildir. İnsanın özgürleşme eğilimi ve devrim denilen başka bir öge daha vardır. Devletin baş sorunudur bu. Devleti en çok, devrimin derinliği korkutur. Devrim sadece görünen devlete değil, onun dayandığı sisteme, biçimlendirdiği tebaaya, sivil devlete de derinlemesine yöneliyor, tüm bunları yıkma yeteneğini gösteriyor mu? Devleti en çok ilgilendiren budur. Devleti yıkan devrim, eğer devletin çok yönlü varlığına karşı bir yürüyüş içinde değilse kendi yaşama şartını zaten ister istemez kendi çabasıyla ortadan kaldıracaktır. 20. yüzyıl bunu kanıtladı. Avrupa ve Asya’da patlayan devrimler, büyük devletleri yıktılar ve büyük devletler kurdular ve kurdukları devletler tarafından yıkıldılar. Bu devrimler, şimdinin ve geleceğin inşası üzerinde, emeğin kolektif, özgür, yaratıcı ve eleştirel hâkimiyetini tam anlamıyla kuramadı. Yaşamın ve yaşamsal üretimin işçiler ve tüm emekçiler tarafından yönetimi şeklindeki görüş, pratikte, yaşamsal üretimin, tüm çalışanları yönetmesi şeklinde ortaya çıktı. Ve hayatın kapitalist inşasının derinlemesine iptali mümkün olamadı ve o farklı bir biçimde, devlet kapitalizmi biçiminde sürüp gitti. Nihayetinde, kapitalizmin çok daha özgür bir tarzda gelişmesinin denenmiş, klasik biçimi tarafından yıkıldı.

Direnme, meta yasalarının gücüne karşı hangi noktalarda kurulmalı? Toplumun tüm mülkünü kendi mülkü haline getiren sosyalist bir devletin, yani, değer yasası ve ücret sistemi başta olmak üzere, sosyalist ekonominin geçmişten devralınmış kapitalist yasalarıyla sıkı bağlar içinde olan sosyalist bir devletin, yönetici kadrolar üzerindeki dönüştürücü gücü nedir? Militer ve sivil bürokrat yapısıyla görünen resmi devlet, gerçek gücünü, toplumun bünyesine kılcal damarlar gibi dal budak salan, görünmeyen sivil devletten aldığına göre, devrimin, görünen resmi devleti yıktıktan sonra, onu olduğu gibi ya da değişik bir biçimde kurma eğilimi gösteren sivil devlete karşı politikaları ne olmalıdır? Devrim, kökleri tarihe dallanan şeflik, aidiyet, yönetilme kültüne karşı; kutsanmış, kader haline getirilmiş bir var olma biçimine karşı;  bu kültün veya var olma biçiminin en muteber çimentosu olan akla, vicdana ve ahlaka karşı kendini nasıl kurmalıdır? İleri insanlık kafayı bu ve benzeri sorunlar üzerinde yoruyor şimdi.

Geleceğin sosyalist devrimlerini, devletsiz devletler şeklinde düşünebilir miyiz? Bence düşünebiliriz. Sınıflı toplumun geçmişi en az yedi bin yıldır? Bu yedi bin yıllık geçmişin, her alanda, pratik hayatta, kafada ve ruhta, tek bir devrimle ortadan kalkacağını söyleyemeyiz. Bu bakımdan, geleceğin sosyalist devrimleri, sınıflı toplumlar olarak ortaya çıkacaktır. Devletsiz bir sınıflı toplum akıl dışı gibi görünmektedir. O zaman durum tıpkı Paris Komünü’nde olduğu gibi, görünen resmi devletin görevlerini yığın örgütlerine devretmek şeklinde bir sisteme, devletsiz bir devlete indirgenebilir mi? Toplumda mülke doymuş bir sınıf olmadığına göre, zincirlerinden başka kaybedecek şeyi olmayan mülksüz sınıf, mülksüzlük sistemini kurabilecek en uygun sınıftır. Öte yandan bu sınıf, mülkü özleyen, ele geçiremeyen, mülke doymamış olan bir sınıftır. Devlet iktidarını ele geçiren ve tüm toplumun mülkünü devlet mülkü haline getiren bu mülksüz sınıf, kendisini devlet mülkünün biricik sahibi, toplumun ilelebet yöneticisi ve kurtarıcısı olarak hisseder. İster mülkün tüm devlete ait olduğu klasik sosyalist sistemde -ki bu özünde bir devlet kapitalizmidir,- isterse, özel mülkün altın çağını yaşadığı kapitalist sistemde olsun, sahiplik veya mülk duygusu özünde aynıdır. Devlet mülkünü elinde tutan sınıf veya bu  sınıfın temsilcileri, devlet mülkiyetine karşı yönelen her muhalefeti tıpkı bir kapitalistin kendi mülkünü savunma psikozuyla savunur. Devlet dünyasında kendisi için bir demokrasi vahası yaratır ve bunu tüm halkın demokrasisi olarak ilan eder. Hatta bazen devlete yönelen muhalefetin ezilmesi konusunda, ‘doymuş’ kapitalistten daha hırslı ve daha terörcü bir davranış sergiler.

O zaman işçi sınıfını ve onun temsilcilerini iğfal eden böyle bir mekanizmadan kurtulmanın yolu üzerinde düşünmek gerekiyor. Böyle bir mekanizmayı durmaksızın yeniden kuran ana kaynaklara karşı verilmesi gereken mücadelenin üzerinde düşünmek gerekiyor. Önümüzde Paris Komünü, Sovyetler ve Çin komünleri gibi deneyler vardır. Yığınlar komünlerde doğrudan devlet iktidarları şeklinde örgütlenebilir. Devletin savunmaya ve bürokratik işlere dair temel görevleri çalışan yığınlara devredilebilir. Bu demektir ki devrim, lağvettiği profesyonel merkezi orduyu ve bürokrasiyi model alarak, onu değişik bir öz ve biçimde, yeniden bir devrim devleti olarak inşa etmiyor. Bürokratik devlet görevlerinin halka dağıtılmasına ve düzenli ordunun lağvedilmesine yol açıyor. Bu durumda merkezi görevleri yerine getirecek, Komünler arasındaki ilişkileri koordine edecek, bir mekanizmaya, adına klasik anlamda devlet diyemeyeceğimiz bir koordine örgütüne ihtiyaç var mıdır, bu tartışılmalıdır. Bu, yeni tipte bir halk demokrasisi, bir komün demokrasisidir. Halkın, doğrudan iktidar olmasına ve demokrasiyi doğrudan yaşamasına kapı aralayan bir durumdur. Bu durumun sömürücü sınıfların iktidarına yol açmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Devrimin iktidarı kaybedip etmemesinin nedenleri birçok şeye, özellikle de ekonominin yoğunlaşmasına ve merkezileşmesine bağlı bir sorundur. Bunun yanında insanın, devleti yıkan ve onun görevlerini halka devreden değişik devrim geleneklerine ihtiyacı vardır. Bu geleneklerin yaygınlaşması bizi çok daha ileri, bugün dahi düşünemeyeceğimiz demokrasi biçimlerine, çok yönlü, gizil insani zenginliklerimizi açığa çıkaran, bizimle birlikte doğayı da özgürleştiren çok daha derin özgürlüklere taşıyacaktır.   Paris Komünü hariç, şimdiye kadarki devrimler mülksüzleri devlet mülkiyetiyle sınıfsız topluma doğru taşımaya kalkıştı. Merkezileşmiş en büyük mülkiyetin, yani devletin ‘kurtarıcı’ rolünü işçi sınıfı inisiyatifi olarak halisane bir niyetle lanse etti. Gerçekte yapılan dev bir kızıl ordu, dev bir bürokrasi ve komünist partisinden oluşan bir cihazın tüm toplumsal zenginliği kendi mülkiyetine geçirmesi olayıdır. Devrim böylesi bir maceraya tarihin bu saatinden sonra kalkışamaz. Kalkışması halinde devrimi değil tekerrürü ve komediyi yaşar.

İster ileri, isterse geri ekonomilerde olsun, devletin resmi ve sivil varlığına, özellikle de sivil varlığına karşı, ilk adımı, yani doğrudan demokrasi olan komün devrimini, savunmanın, uygulamanın dışında çıkar bir yol görünmüyor. Sivil devlete, onun aklına, ahlakına, tarihine, diline, kültürüne, bir bütün olarak sistemine karşı köklü bir devrim programıyla tarih sahnesine çıkmak. Tek bir devrimle değil, peş peşe yıkılan ve peş peşe gerçekleşen devrimler katarı anlayışıyla yürümek. Yeni yaşamı muhalefetteyken inşa etmek. Mücadelenin ve inşa edilmekte olan muhalif yaşamın ateşiyle yüklenmek muhasım devlete. İlk adım, ilk görev budur.

adhk tarafından

Açlık grevindeki tutsak yakınlarının başlattığı nöbet eylemine saldırı

Nisan 16, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Gebze M Tipi Kapalı Kadın Hapishanesi önünde tutuklu yakınlarının başlattığı nöbet eylemine saldıran polis, birçok kişiyi darp ederken, en az 20 kişiyi de gözaltına aldı

HABER MERKEZİ (16-04-2019) Mezopotamya Ajansı’nın haberine göre: PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridi protesto etmek amacıyla açlık grevinde olan tutukluların aileleri, 9 Nisan’dan bu yana Gebze M Tipi Kadın Kapalı Hapishanesi önünde başladıkları nöbet eylemine polis saldırdı. Birçok kişinin darp edildiği saldırı sonrası en az 20 kişi gözaltına alındı. Polisin saldırısına sloganlarla tepki gösteren kitle, sık sık “Bijî berxwedana zindanan” sloganını atarak hapishane önüne doğru yürüyüşe geçti. Polis slogan atılmasını engellemeye çalışırken, birçok kişiyi darp etti.

Çevredekiler tepki gösterdi

Polisin saldırısına çevrede bulunan halk ise, “insanların toplanma hakkı, açıklama yapma, yürüme hakkı yok mu. Bu bir haktır” diye tepki gösterdi.

adhk tarafından

Polis kurşunuyla ölen gençlere dün ‘canlı bomba’, bugün ‘hırsız’ suçlaması

Nisan 16, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Kemal Kurkut için ‘Canlı bomba şüphesi’ açıklaması yapan Diyarbakır Valiliği, iki yıl aradan sonra polisin ‘Yanlışlıkla vurduk’ dediği Recep Hantaş için ‘hırsız’ açıklaması yaptı

HABER MERKEZİ (16-04-2019) Diyarbakır’da 21 Mart 2017’de düzenlenen Newroz kutlamasına katılmak için gelen İnönü Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzik Bölümü öğrencisi Kemal Kurkut, polis kurşunuyla öldürülmüştü. Kurkut’un ölümüyle ilgili Diyarbakır Valiliği tarafından yapılan ilk açıklamada, Kurkut’un “Canlı bomba” olduğu iddia edilerek, “Nevruz etkinlikleri miting alanına girmeye çalışan sırt çantalı bir şahıs, alanın güvenliğini sağlamakla görevli güvenlik kuvvetlerince aranmak istenmiş ancak şahıs kendini aratmak istememiş, ‘Çantamda bomba var hepinizi öldüreceğim’ diyerek güvenlik güçlerine bıçaklı saldırıda bulunmuş ve etkinliğin yapılacağı yöne doğru koşmaya başlamıştır. Söz konusu şahsın canlı bomba olma ihtimali değerlendirildiğinden ve alanda bulunan katılımcıların can güvenliği göz önünde bulundurulduğundan dolayı, arama noktasında görevli güvenlik güçlerince müdahale edilmiştir” ifadelerine yer verilmişti.

KEMAL KURKUT İÇİN ‘CANLI BOMBA’ DENİLMİŞTİ

Kurkut’un vurulma anına dair dihaber’in yayınladığı fotoğraflarda, yarı çıplak vaziyette kontrol noktasında polislerle tartışan Kurkut’un daha sonra noktayı geçerek koşmaya başladığı ve polisin o sırada açtığı ateşle yaşamını yitirdiği anlaşılmıştı. Fotoğrafların ortaya çıkması ardından ikinci bir açıklama yapan dönemin Diyarbakır Valisi Hüseyin Aksoy, “Böyle sonuçlanmasını istemezdik. Üzücü bir olay, konu her boyutuyla soruşturuluyor” ifadeleriyle yetindi.

CEZASIZLIK

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında, Valilik olayda rolü olabilecek 72 polis hakkında soruşturma izni verdi. Soruşturma kapsamında, polis memuru Y.Ş. ve O.M. gözaltına alındı. O.M. savcılık tarafından serbest bırakılırken, Sulh Ceza Hakimliğine sevk edilen Y. Ş. adli kontrol tedbiri uygulanarak serbest bırakıldı. Adli Tıp Kurumu (ATK) ve Ulusal Kriminal Büro’nun raporlarına rağmen Y.Ş. tutuklanmadı.

İki yıl aradan sonra yine Diyarbakır’da Sümerpark’ta arkadaşıyla oturan Recep Hantaş (20) adlı genç, 14 Nisan günü sabaha doğru saat 03.20 sıralarında polis tarafından açılan ateş sonucu başından, karnından ve gözünden vurularak öldürüldü.

YANLIŞLIKLA ÖLDÜRÜLDÜ!

Hantaş’ın ağabeyi Efe Hantaş, cenazeyi almak için gittikleri Dicle Üniversitesi’nde polisin kendilerine, “Kardeşiniz arama listesinde olan biriyle görüştü, operasyon yaptık ve Recep burada yanlışlıkla öldürüldü” dediğini söyledi. Polisin ifadesini gerçekçi bulmayan aile, Hantaş’ın daha önce defalarca polis tehdidine maruz kaldığını belirtmişti.

‘Yanlışlık değil, yargısız infaz var’

Valiliğin ‘yanlışlıkla vuruldu” dediği gencin ağabeyi Artı Gerçek’e konuştu. Kardeşinin gece hurdacılık yaparak çalıştığını anlatan Hantaş, olayın yargısız infaz olduğunu söyledi.

‘DUR İHTARI’

Hantaş’ın ölümünün basına yansıması sonrası Diyarbakır Valiliği’nin yaptığı açıklama, iki yıl önce Kemal Kurkut için yapılan açıklamayı hatırlattı. Valiliğin Hantaş’a yönelik suçlama dolu açıklamasında, şu ifadelere yer verildi: “14.04.2019 günü  saat 03.20 sıralarında Diyarbakır ili Yenişehir ilçesi Sümer Park içerisine yüzleri maskeli 2 şahsın girdiği yönünde alınan 155 ihbarına istinaden ekiplerimizce park içerisinde yapılan araştırma sırasında 2 şahsın görevlilerimizin üzerine doğru koşarak gelmesi üzerine ‘dur’ ihtarı yapılmış, ihtara uyan R.Y. isimli şüpheli şahıs teslim olmuş ancak diğer şüpheli şahıs R.H. kaçmaya devam etmiş, durması için uyarı atışı yapılmış ancak şüpheli şahıs durmamış ve vurularak etkisiz hale getirilmiştir.

R.H. isimli şahsın yapılan UYAP sorgusunda hırsızlık, resmi belgede sahtecilik, başkalarına ait kimlik bilgilerini kullanma, basit yaralama, konut dokunulmazlığını ihlal suçlarından çok sayıda kaydı olduğu anlaşılmıştır. R.Y. isimli şahsın yapılan UYAP sorgusunda PKK/KCK Terör Örgütüne Üye olmaktan, şahıs iş yerinden ve kurumdan hırsızlık, kasten yaralama, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma, kayıp şahıs ve Terör Örgütü Propagandası Yapmak suçlarında kaydının olduğu anlaşılmıştır. Olay yerinde yapılan incelemede; Maktulün yakınında 1 adet Kuru Sıkı Tabanca, Boş Kovanlar, Nüve ve Gömlek parçaları elde edilmiştir.”

Hantaş’a yönelik suçlama dolu açıklamada polisin “yanlışlıkla vurduk” ifadelerini görmezden gelen valilik, “Konu ile ilgili 2 personelin Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildiği, Diyarbakır Valiliği tarafından idari tahkikat başlatıldığını” kaydetti.

BİR POLİS TUTUKLANDI!

Valilik tarafından yapılan açıklamada, polisin kimliği hakkında bilgi verilmezken, daha sonra Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından olayla ilgili başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan 2 polisten biri tutuklandı. (Mezopotamya Ajansı)

adhk tarafından

Leyla Güven’in direnişi 160’ıncı gününde

Nisan 16, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Tecridin kaldırılması talebiyle süresiz dönüşümsüz açlık grevini sürdüren DTK Eş Başkanı Leyla Güven’in direnişi 160’ıncı gününe girdi

HABER MERKEZİ (16-04-2019) Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan tecridin kaldırılması talebiyle Diyarbakır E Tipi Hapishanesi’nde başlattığı ve tahliyesi ardından evinde sürdürdüğü açlık grevi 160’ıncı gününe girdi.

Hapishanelerde direniş sürüyor

Aynı taleple Federe Kürdistan Bölgesi’nin Hewlêr kentinde açlık grevine başlayan HDP üyesi Nasır Yağız 147, Strasburg’da 14 kişi ve Galler’de İmam Şiş’in 121, hapishanelerde 16 Aralık’ta başlayan tutuklular 122 gündür direnişte. Açlık grevleri 1 Mart itibariyle tüm hapishanelere yayıldı.

HDP il binasındaki direniş sürüyor

HDP milletvekilleri Dersim Dağ, Tayip Temel ve Murat Sarısaç’ın partilerinin Diyarbakır İl Örgütü binasında başlattığı direniş 3 Mart’tan bu yana devam ediyor.

Erzincan T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde açlık grevi direnişine başlayan Sedat Akın’ın tahliye edilmesi ardından Batman’daki evinde sürdürdüğü direniş 97’ncı gününde. Gurbet Ektiren, Bakırköy Hapishanesi’nde 15 Ocak’ta başladığı açlık grevi direnişini tahliye olduğu 8 Mart’tan bu yana Mardin’in Derik ilçesindeki evinde; İhsan Sinmiş (55) 1 Mart’ta Silivri Hapishanesi’nde başladığı açlık grevini 11 Mart’ta tahliye olduktan sonra İstanbul Küçükçekmece’deki evinde; Buca Kırıklar 1 No’lu F Tipi Kapalı Hapishanesi’nde 22 Mart’ta tahliye olan Ferdi Karabay 1 Mart’ta başladığı açlık grevi direnişini evinde sürdürüyor.  HDP binasında açlık grevine başlaması üzerine gözaltına alınıp tutuklanan Sevican Yaşar 2 Nisan’da, parti üyesi Salih Tekin Bilal Özgezer ise 5 Nisan’da tahliye edildikten sonra direnişini evinde sürdürüyor.

Tecridi protesto etmek için yaşamlarına son verdiler

Almanya’nın Krefeld kentinde de 20 Şubat tarihinde mahkeme önünde bedenini ateşe veren Uğur Şakar, tedavi gördüğü hastanede 22 Mart’ta yaşamını yitirmişti. Tecridi protesto etmek amacıyla Zülküf Gezen (33) 17 Mart’ta Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi’nde, Ayten Beçet (24) 23 Mart’ta Gebze Kadın Kapalı Hapishanesi’nde, Zehra Sağlam (23) 24 Mart’ta Oltu T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde, Medya Çınar (24) 25 Mart’ta Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’nde tecride karşı yaşamlarına son verdi. Yonca Akici de 29 Mart’ta aynı amaçla Şakran Kadın Kapalı Hapishane’nde direniş yaptı ve kaldırıldığı hastanede 1 Nisan günü yaşamını yitirdi. Siraç Yüksek, 2 Nisan’da Osmaniye 2 No’lu T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde, Mahsum Pamay ise 5 Nisan’da Elazığ 1 No’lu F Tipi Kapalı Hapishanesi’nde tecridi protesto etmek için yaşamına son verdi.

adhk tarafından

Almanya’da 6 aktivist tecride karşı açlık grevine başladı

Nisan 12, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Berlin’de 6 Alman aktivist, PKK lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle süren süresiz dönüşümsüz açlık grevlerine dikkat çekmek için 3 günlük açlık grevine başladı

BERLİN (12-04-2019) DTK Eşbaşkanı ve HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in öncülüğünde PKK lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması ve özgürlüğü talebiyle süren açlık grevi eylemlerine destek vermek için bir grup Alman aktivist de bedenlerini açlığa yatırdı.

“Leyla-Mücadelen kalbimizde” şiarıyla organize edilen açlık grevi, Almanya’nın başkenti Berlin’in Kreuzberg ilçesindeki Heinrichplatz Meydanı’nda gerçekleşen basın açıklamasıyla start aldı. 6 Alman aktivistin meydanda kurdukları çadırda başladıkları açlık grevi eylemi, 3 gün sürecek.

Üzerinde Leyla Güven’in fotoğrafının olduğu “Tecridi kıralım, faşizmi yıkalım” pankartı ve YPG/YPJ bayraklarıyla açıklama yapan aktivistler, Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecride dikkat çekti. Öcalan’ın Ortadoğu halklarının barış içerisinde yaşaması için birçok teori geliştirdiğini belirten aktivistler, “Tecridin kırılıp, Öcalan ile yeniden diyalog sürecinin başlaması halinde bunun Ortadoğu halklarına önemli yansımalarının olacağını düşünüyoruz” dedi.

Alman basını ve Merkel’i eleştirdiler

Açıklamada açlık grevi eylemcilerinin sağlık durumlarının kritik bir hal aldığına da dikkat çekildi. Leyla Güven ile diğer açlık grevi eylemcilerinin taleplerinin meşru olduğunu ifade eden aktivistler, Alman medyasını ve Merkel’in başbakanlığındaki Federal Hükümet’i de, açlık grevi eylemlerine dair yaklaşımları nedeniyle eleştirdi.

‘Avrupa yasalarının da ihlali’

Avrupa yasalarının da ihlali anlamına gelen Öcalan üzerindeki tecrit ile buna karşı verilen direnişin Alman medyasında yer almasının düşündürücü olduğunu belirten aktivistler “Alman basını sessiz. Federal Hükümet de Türkiye ile yaptığı mülteci ve silah anlaşmalarının tehlikeye girmemesi için bu direnişi görmek istemiyor. Alman medyasının suskunluğu bozulmalıdır, hükümet de derhal harekete geçmelidir” dedi.

Alman hükümetinden Kürt özgürlük hareketine yönelik baskılarına son vermesini isteyen Alman aktivistler, yine demokrasi ve özgürlükten yana olan herkese “dayanışmayı yükseltme” çağrısı yaptı.

Kalabalık bir kitlenin izlediği açıklama, “Jin, jiyan, azadî” ve Almanca “Öcalan’a özürlük” sloganlarıyla sona erdi. Kaynak: M/A

adhk tarafından

HDP’nin kazandığı 70 belediyenin 51’inde mazbata verilmedi!

Nisan 11, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

31 Mart seçimlerinde 70 belediyeyi kazanan HDP’ye 51 yerde mazbata verilmedi

HABER MERKEZİ (11-04-2019) 31 Mart yerel seçimlerinin üzerinden 11 gün geçti. Halkların Demokratik Partisi (HDP) bu süreçte 70 belediye kazandı. Seçimlerin üzerinden 11 gün geçmesine karşı sadece 19 HDP’li belediye başkanı mazbatasını alabildi.

Bu yerel seçimlerde HDP 3 büyükşehir, 5 il, 50 ilçe, 12 belde toplam 70 belediye kazandı. Şu ana kadar HDP’li seçilmiş belediye başkanlarından sadece 19’u mazbatasını alabildi. 51 Belediye başkanına ise mazbataları verilmiyor.

Mazbatası verilmeyen yerler arasında Diyarbakır Büyükşehir ve Mardin Büyükşehir Belediye Eş Başkanları da var.