Serbest Köşe
Oblomov ve oblomovluk üzerine notlar
İnsanın kendini gerçekleştiremeyerek köleleşmesi demek olan Oblomovluk; bir yaşam biçimi olarak bugün de korkunç boyutlardadır. Yaser Günday Bir fıkra vardır; “Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde miskinler tekkesi bulunurmuş. Bu tekkelerdeki dervişler, iyiliksever insanların yardımları ile yetinerek hiçbir iş yapmadan otururlarmış. Bu tekkelerin birisinde, bir gün bir yangın çıkmış. Miskin dervişler yine de yerlerinden kıpırdamamışlar. Yangın iyice büyüyüp, her yana alevler yayılmaya başlayınca, mürid dervişlerden birisi, ‘artık kalksak, neredeyse biz de tutuşacağız’ deyip kalkmaya yeltenince, dervişlerin şeyhi müdahale etmiş. ‘Durun şu iki tahtada yansın, öyle kalkarız, acele etmeyin!..” Gonçarov’un romanının baş kişisi, İlya İiyiç Oblomov, eğer bu dönemlerde Anadolu’da yaşasaydı, herhalde bu miskinler tekkelerinin ‘‘Pir’’i olurdu. İlya İlyiç’in bir kişi değil, bir kişilik olduğu, bugün tartışma gerektirmez bir gerçek. Gonçarov, bir insanı değil, çağının Rus toplumunun ürünü olarak Rus insanlarının genelinde bulunan özellikleri “İlya İlyiç Oblomov” tipinde, çarpıcı bir şekilde sunmaktadır. Bu nedenle bu kitapta, ‘‘önemli olan Oblomov değil, oblomovluktur’’ (Dobrolyubov). İnsanlarının varlıklarını belirleyen bilinçleri değil, bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıkları olduğuna göre, Oblomov’u toplumsal varlığı, koşulları içerisinde açıklayabiliriz. Bugün, ‘’19.yy. Rus insanını’’ tartışmak gereksiz, diye düşünülebilir. Tarih, bugün ve gelecek için bir anlam taşıyorsa tartışmaya ve incelemeye değerdir. Bugün, dünün bir ürünü ise, yarına yön vermekte bugünü kavramakla olanaklıysa, tarih ‘‘antikalar müzesi’’ olarak görülemez. Kaldı ki ilerde açıklamaya çalışacağımız üzere, oblomovluk, günümüzün de sorunudur: “Maddi koşulların yarattığı ve insanın kendini gerçekleştiremeyerek köleleşmesi demek olan (Oblomovluk; duyarsız, tembel, sevgisiz, bencil, amaçsız, zavallı, anlamsız) bir yaşam biçimi olarak bugün de korkunç boyutlardadır.” (Öner Yağcı) Oblomovluğu, salt feodal toplumsal yapının ürünü olarak gören (ileride eleştireceğimiz) Hasan Yalçın da; “Oblomovluk, içinde yaşadığımız yarı-kapitalist toplumsal yapının üstünde yükselen yeni toplumsal değerlere örtülü olarak hiç kuşkusuz yaşamaya devam ediyor. Sözde modern ilişkilerin şekerli tabakası kaldırılınca, drajenin altından oblomovluk boy gösteriyor. Ortaçağ tortuları, bir yarı-oblomovluğa kaynaklık etmeyi sürdürüyor. Sadece kırlık alanlarda, sadece kırsal kökenli aydınlarımız içinde değil, en tepelere tırmanmış aydınlarımız arasında ve içinde bile, tembellik, hayalcilik; vurdumduymazlık; boşvericilik; koyvericilik, kaytarıcılık, mazeretçilik, topluma ve toplumsal sorunlara karşı duyarsızlık, ertelemecilik, ilk zorlukta yan çizme, ‘daha daha nasılsın’ sohbetçiliği, plansızlık, zaman öldürmecilik, vb. oblomovluğumuzun belirtileri ve unsurları oluyor. İvan Gonçarov’un Bir sanat ürünü olarak modası asla geçmeyecek şaheserini, toplumsal eleştiri anlamında da hala güncel kılan, işte bu durumdur.” diyerek, bir takım doğruları dile getirmektedir. Lenin’in “Ekim Devriminden sonra bile, Rusya üç devrim geçirdi, ama gene Oblomovlar kaldı; çünkü oblomovlar yalnız derebeyler, köylüler, aydınlar arasında değil, işçiler, komünistler arasında da vardır. Toplantılarda, komisyonlarda nasıl çalıştığımıza bakarsanız, eski oblomov’un içimizde olduğunu görürüz. Onu adam etmek için daha çok zaman yıkamak, temizlemek, sarsmak, dövmek gerekecektir.” saptaması, oblomovluğun güncelliği açısından dikkat çekicidir. Oblomovluk günümüzde de insanın insanlaşması sürecinde önemli bir engeldir. Nasıl ki, herhangi bir nesne ya da durumu değiştirmek için tanımak gerekli ise, oblomovluğu tanımakta, aşılması için zorunludur. Gonçarov’da İlya İlyiç Oblomov tipinde, oblomovluğu sergilerken, Dobrolyubov’un sandığı gibi salt gerçeği betimlemekle yetinmiyor (Dobrolyubov, kendi yazın anlayışı, eleştirel gerçekçiliği var görmektedir Gonçarov’da); Ştoltz tipini idealize ederek, kendi dünya görüşü doğrultusunda toplumsal yaşamı biçimlendirmeye çalışıyordu. (Dobrolyubov Gonçarov’un ideal tipi Stoltz’u sorgularken de bu durumu gözden kaçırıyor). Bu arada vurgulamalı, H.Yalçın’ın da Ştoltz’u ideal tip görmesi ilginçtir ve Cemal Hekimoğlu’nun karşı çıkışını hak ediyor. Dobrolyubov Ştoltz’u çözümler ve ideal olmayan tip olarak Şoltz’u da özünde ‘‘oblovmovluk’’ hastası görürken önemli bir doğruyu saptamaktadır. Bu saptamayı, romandan alıntı ile birlikte aktaralım: “- Peki ne yapmalı? –diye sordu Olga –kendimizi koyvereceğiz ve üzülüp duracak mıyız? - Hiç de değil, -dedi Ştoltz-kararlı ve sakin olacağız. –Sonra Olga’yı kucaklayarak:-Biz olağanüstü güçleri olan bir dev değiliz.- diye sürdürdü, -bu bakımdan da başkaldırmış sorunlara karşı Manfredler, Faustlar gibi kaba bir savaşa girişecek değiliz, bu sorunların savaş çağrısını kabul etmeyeceğiz, başımızı eğip zor anı sessiz bir biçimde savuşturacağız, sonra hayat yeniden gülümseyerek, yeniden mutluluk ve… - Ya bu zor anı sessiz bir biçimde savuşturamazsak, ya bu sorunlar yakamızı bırakmazsa Bitmez tükenmez bir keder gitgide daha çok kemirmeyecek mi içimizi? - Ne gelir elden? O zaman bunu hayatın başımıza yolladığı yeni bir felaket olarak kabul edeceğiz?…” Görülüyor: Ştoltz, yaşamda zorlu anlar geldiğinde, direnmek yerine, boyun eğmeyi, yazgıyı kabullenmeyi savunuyor. Oblomovluk değil mi karşımızdaki? Hasan Yalçın’ın bu yanılgısı ‘‘burjuvazi’nin ilericiliği”ni mutlaklaştırmadan kaynaklanmaktadır. Oysa “burjuvazinin ilericiliği” görelidir, başından beri karşıtını da içerisinde taşımaktadır. Dünyadaki
“burjuvazi devrimleri”nin tarihi bilimsel olarak değerlendirildiğinde görülebilir. Hatta burjuvazinin, en liberal olduğu Fransız Burjuva Demokratik Devriminde bile, burjuvazi emekçi kitlelerin devrimci coşkusundan korkuya kapılınca, feodal unsurlarla uzlaşma ve emekçi kitleleri sindirme çabasına girmiştir. Diğer ülkelerin burjuva devrimlerinde daha açık görülebilir. Feodalizmin temsilcisi Oblomov’a karşı, burjuvazinin temsilcisi Ştoltz’u alternatif, ideal bir tip olarak görmek; “Kapitalizmin, feodalizmin daha ileri bir sistem olduğu, burjuvazinin, feodalizmi tasfiye edeceği, bu nedenle ilerici olduğu’’ gibi basit ve tarihsel meteryalizmin özünü boşaltan bir saptamadan hareketle olanaklıdır ancak ya da burjuva kuyrukçuluğudur… Dobrolyubov, Gonçarov’un romanında, ideal tip olarak Olga’yı görmektedir. Roman sınırları içerisinde katılıyorum. Ancak eklemek istiyorum: Olga, romanda, olgunlaşmamış bir kişiliktir; gelişmeye açıktır ve süreç içerisinde geliştirmektedir kendisini. Gelişiminin geri aşamasında Oblomov’u seven Olga’ya, gelişimi içerisinde kaçınılmaz olarak Oblomov yetmeyecek ve Stoltz’a yönelecektir. Ama Ştoltz da özünde yatan Oblomovluktan dolayı; bir süre sonra yetmeyecektir Olga’ya. Olga’da gelişimi içerisinde, insanlığı görüyorum… Gonçarov romanında, feodalizm ile birlikte Oblomov’da bulunduğunu varsaydığı iyilik, dürüstlük, sağlık, duygululuk gibi özelliklerin yok olduğunu düşünür ve yeni düzene –kapitalizme- eleştirilerini de Oblomov’un ağzından dile getirir. Uyuşukluktan kurtulan toplumda paranın egemenliği altına girilmesi, ‘‘aç gözlülük, rekabet, dedikodu’’nun insan ilişkilerine egemen olması vb. Hatta ideal-tip Ştoltz’un annesinin Rus aristokrat kökenli olması ve Rus kültürünü Ştoltz’a vermesi de Gonçarov’un düşüncesini yansıtır. Eski düzene karşı köktenci bir tavır içerisinde değildir Gonçarov, olumlu gördüğü kimi özelliklerini savunur bir yandan, yeni düzene eleştiriler getirirken… Ama, bu dünya görüşü, toplumsal gerçekliği sergilemesine engel olmaz, nasıl ki bir Gogol, bir Balzac gibi aristokrasi yanlısı yazarların toplumsal gerçekliği sergilemeleri gibi. Burada Cemal Hekimoğlu’nun ‘‘Oblomov’a Şükran Borcu’’na değinmek gerekiyor. Hekimoğlu da Gonçarov ve H.Yalçın gibi Oblomov’un ‘‘erdemli’’ olduğuna inanıyor. Dobrolyubov gibi ben de Oblomov’un erdemine inanmıyorum. “Akıldan çok daha değerli bir şey ondaki dürüstlük, vefalı bir yürek! Onun doğuştan getirdiği saf altına, benzer değerler bunlar (…) ufacık bir sahtekarlığa bile yer vermedi hayatında, ufacık bile bir çamur bulaştırmadı kendisine. En gözde yalanlar bile onu baştan çıkaramaz, hiçbir şey O’nu sahteliğin yoluna sürükleyemez. Çevresini baştan başa pislik, kötülük okyanusu sarsa da tüm dünya müthiş bir zehrin etkisinde kalsa dünyanın altı üstüne gelse de; Oblomov hiçbir zaman yalan ve sahteliğin putuna tapmaz, her zaman temiz, dürüst, pırıl pırıl kalır (…) O’nun yüreğini hiç kimse hiçbir şeyle satın alamaz, O’na her zaman güvenilebilir.” Dobrolyubov, Gonçarov’un Oblomov’a ilişkin bu anlattıklarında her okurun gerçeğe alabildiğine aykırı şeyler bulabileceğini öngörür. Yanılır, Oblomov’un ‘erdemlerini’ keşfedemez (!) “Hakikatte Oblomov’da iyi olan tek şey vardır: başkalarını kazıklamak için hiçbir çaba göstermemesi… Bunun da nedeni, hazretin doğuştan tembel olmasıdır. Ona her zaman güvenebilirmiş!… İnsaf edin, ne zaman güvenilebilir O’na? Hiçbir şey yapmamak gerektiği zaman mı? Gerçekten de, hiçbir şey yapmamak konusunda, hiç kimsenin olamayacağı kadar başarılıdır üstad (…) sahteliğin putuna tapmazmış! Tapmaz tabi, puta tapmak için de olsa insanın önce yarattığı yerden kalkması gerekir. Sürüyüp kaldırın o’nu divandan ve putun önüne dizüstü bırakın: doğrulup kalkamayacaktır. Kendisini hiç kimse hiçbir şeyle satın alamazmış! Ne bu satın alan için zor bir iş olacaktır. Ya kendisine hiçbir çamur başlamamasına ne demeli?” Bu soruya da ben yanıt vereyim: Çamur bulaşması için de divanından kalkması ve sokağa çıkması gerekir, Oblomov’un, yani yaşama karışması… Romanı okuyan herkes, kendinde bulunan Oblomovluğa karşı dürüst olan herkes, bunun Oblomov’a aykırılığını görecektir. Bu nasıl erdemdir ki; yaşamını, üç yüz kölesinin sırtından sürdürür; isteğinde, Zahar’a yaptığı gibi, burnuna tekmeyi indirebilir ve bundan son derece haklıymış gibi hiçbir iç rahatsızlık duymaz ve insanları küçük görmede erdemli(!) Oblomov’umuzun üstüne yoktur… Oblomov, Ştoltz’da somutlanan burjuva yaşam biçimini benimsemiyor ve eleştiriyor. Bunun karşısında, geçmiş düzene tutunuyor. “Oblomov’un rüyası”, O’nun nasıl bir yaşam biçimi arzuladığını, Hekimoğlu’nun “Oblomov’da aristokrat yaşam biçimi ve felsefesi yoktur.” düşüncesinin tersine kanıtlıyor. Oblomov’u rahatsız eden yalnızca “değişen dünya”dır; Oblomov, değişen dünya karşısında, arzularının bir hayal olarak kalacağının bilincindedir ve bu nedenle yaşama amacını yitirerek ‘boşlukta ve dengesiz’ kalmıştır. Bu ‘boşlukta ve dengesiz kalış’ın, bir arayış doğurması anlamında “Rusya’da bir kuşak sonra beliren ve ‘gemileri yakan’ aydın tipi”ne bir şey devrettiği söylenebilir. Ancak, burjuva toplumunda da, toplumsal yabancılaşmanın benzer biçimde ‘boşlukta ve dengesiz kalışı’ doğurduğu ve benzer bir arayış içerisinde, benzer bir sonuca yol açabileceği gözden kaçırılmamalıdır. Ayrıca bu küçük olumlu mirasta abartılmamalıdır. Çünkü ilkin, olumsuz miras daha da ağırdır. İkincisi, devrimcilerin, ‘boşlukta ve dengesiz kalış’ın sonucu devrimci oldukları gibi; Ahmet Altan, Latife Tekin vb. yazarlara haklı oldukları izlenimi vereceği için. İlya İlyiç Oblomov da, her insan gibi olumlu ve olumsuz yanları içerir kişiliğinde. Bu karşıt güçler, birlikte ve çatışma içerisinde süreci oluştururlar, yaşamı belirlerler. Oblomov’da bu çatışmayı görürüz, özellikle Olga ile olan ilişkisinde kızışır. Oblomov da gençliğinde “hazır gücü varken çalışmak istiyordu, çünkü bitmez tükenmez kaynakların işlenmesi için Rusya’nın yetişmiş ellere ve kafalara ihtiyacı vardı.” Aslında şu anda da; “Kafasında yüce düşünceler yaşatmanın hazzını tatmıştı; tüm insanlık için ortak olan acıların yabancısı sayılmazdı. Zaman zaman yüreğinde derin bir sızıyla insanoğlunun çektiği acıları düşünür, nedenini bilemediği, adını koyamadığı bir keder çöreklenirdi içine, sonra uzak bir alemin, belki de Ştoltz’un bir zamanlar kendisini sürüklediği alemin özlemi duyar ve tatlı, tatlı ağlardı. Kimi zaman da, inanların rezilliklerine, yalana, iftiraya, dünyayı tıka basa dolduran kötülüğe karşı bir nefretle dolar, insanların yararlarının nerede olduğunu gösterme arzusuyla yanardı; böyle anlarda kafasında birden bire doğuveren düşünceler, denizin dalgaları gibi birbirini kovarlar, niyet halini alırdı; kanı kaynamaya başlar, damarları şişer, kasları yer yer gerilir ve niyetler isteğe dönüşürdü: İçinden yükselen bir güçle durmadan yerini değiştirir, gözleri parlayarak yatağından doğrulur, elini uzatıp müthiş bir ilhamla, heyecanla gözlerini çevresinde gezdirirdi… Birazcık çaba daha gösterse istekler gerçekleşecek ve kahramanlık bayrağı göndere çekilecektir… İşte o zaman O zaman… Ah tanrım! Gösterilen bu yüce çaba, bu coşkun atılış, ne mucizeler gerçekleştirebilir, ne hayırlı sonuçlar yaratabilirdi!… Ama bir de bakarsınız, sabah çoktan geçmiş gün bitmeye yüz tutmuştur… Günle birlikte, Oblomov’un iyice yorulmuş bulunan zihinsel güçleri de sessizliğe, dingilliğe doğru eğinmeye başlardı. Ruhundaki fırtınalar diner, kafası düşüncelerden arınır, kanının akışı yavaşlardı. Oblomov sessiz, düşünceli yatağına sırtüstü uzanır, kederli bakışlarını pencereden göğe dikip, dört katlı bir evin ardında görkemle batmakta olan güneşi hüzünle seyrederdi. Kaç kez, kaç kez böyle olmuştu bu!” Gonçarov’un bu etkili psikolojik çözümlemesi, bize Oblomov’da insancıl yan ile bu insancılığı aktarmasına engel olan toplumsal koşullar tarafından oluşturulan ‘‘Oblomovluk’’ illeti arasındaki çatışmayı sergiliyor. Bu çatışma sönüktür, ağır basan hep ‘‘Oblomovluk’’ olmuştur. Ve İlya içerisinde ‘‘yaşamın sönüp gidişini’’ hep duyumsamaktadır… Ama bu her insanda, kaçınılmaz olarak şu ya da bu düzeyde yaşanacaktır. Bu çatışma, Oblomov’a özgü değildir ve bu olumlu yanlarından dolayı, Oblomov’a özel bir şükran borcu doğmaz, sanıyorum. Oblomov zengin bir iç dünyaya sahiptir. Kendi dışındaki yaşama katılmadığı için, yaşamsal güçleri kendisine yönelmiştir: Hayaller kurar… Gerçekten eşsiz bir hayal gücü var, hayalciliği ve hayalleri kendisine kalmak üzere hayal gücünü alabiliriz. İnsanı hayvandan ayıran en önemli özelliklerden birisi, yapacağı işi önceden tasarlayabilmesindedir. Hayal gücü, hayaller tasarıma dönüştürülebildiğinde, insanın yaratıcılığının önemli bir etkeni olur. Oblomov’da hayaller, tasarıma dönüşmez. Şükran borcu bu kadardır ve asıl sorun gündeme gelir: “Oblomovluk’la hesaplaşmak…” İlya İlyiç Oblomov’un belirleyici özellikleri, yaşamda olup biten her şeye karşı ilgisizlik ve duyumsamazlıktan gelen tam bir tembelliktir. Öyle ki, üzerinde meşhur hırkası, eskimiş kanepesinde ya da yatağında bütün gün hayal kurup, yorulduğunda uyuyarak zaman geçirmektedir. Hatta Olga’ya sevilenmesi bile Oblomov’da bir kıpırdanışın dışında bir devinime yol açmaz. Oblomov o güne kadar “sıcak, öğle vakti gibi hareketsiz” bir aşk hayatı özlemiştir. Oysa şimdi görmektedir ki sevgide de rahat yok. O da değişiyor, durmadan değişiyor… Bütün hayat gibi. Romanda bu dönemin dışında, Oblomov’u neredeyse hiç ayakta göremeyiz. Duyarsızlığı, ‘‘kısmen nesnel konumunca doğrudan, kısmen de akli ve ahlaki gelişiminden’’ (ki, biyolojik etken ile birlikte yine nesnel koşulların dolaylı bir yansımasıdır) kaynaklanmaktadır. “Oblomov’un nesnel konumunu, toprak sahibi bir efendi olması belirler”: O’nun tembelliğinin nedeni, gereksinim duyduğu bütün şeyleri karşılayacak insanların olmasıdır. Gerekli geliri, mülkiyetine sahip bulunduğu, miras kalan Oblomovka’da çalışan 300 köleden sağlanmaktadır. Yemeği yapan, çoraplarını giydiren, hatta saçını bile tarayan vs… hizmetçisi Zahar’dır. Oblomov gibi, bir insanın yetiştirilişinde ve sonraki yaşamında tüm gereksinmelerinin başka insanlar tarafından karşılanması, o insanın hiçbir iş yapmasını gerektirmez ve böylece iş yapmamaya alıştırılır. Böylesi bir çocuk yetiştirmenin, aynı biçimde olmasa bile, günümüz toplumunda da var olduğu bir gerçektir. Toplumumuzun, geleneksel aile ilişkilerinde, çocuk yetiştirilişinde erkek çocuk çoğunlukla ev iç işlerinden (çamaşır, bulaşık, yemek vb.) uzak tutulur. Eğer varsıl değil de hizmetçileri yoksa, bu işler evin kadınları, kızları tarafından yapılır. Kız çocuk, bu işleri yapmak biçiminde yetiştirilir, ev dışındaki yaşama uzak tutulur: Çocuklar iyi bir anne ve baba olmak üzere eğitilir, ki aile işbölümünde kadın ev işleri ve çocuk bakımını, erkekte ailenin geçimini yükümlülüğünü yerine getirebilsin. Kapitalizm ile birlikte, kadının çalışma yaşamına girmesi, burjuva toplumunun ataerkil yapısından dolayı geleneksel aile işbölümünü değiştiremez. Bu durum, çağdaş Oblomovlar üretiminde önemli bir etkendir. Ancak belirleyici değildir. Çünkü, bu aile işbölümü de toplumsal ilişkiler tarafından biçimlendirilmiştir. İnsanı insan yapan üretkenliğidir. İnsan, yaşamını sürdürmek için duyduğu gereksinimlerini karşılamak için doğayı dönüştürme etkinliği, üretim, içerisinde kendi doğasını da değiştirmiş, geliştirmiş, insanlaştırmıştır. Toplumsal-tarihsel süreç içerisinde, üretici güçlerin gelişmesi ile gereksinimlerden çok ürün üretebildiğinde, üretim süreci içerisinde, iş bölümünün nesnel koşulları doğmuş, keza bu iş bölümü emeğin üretkenliğini daha da artırarak üretimde toplumsal-artıyı çoğaltmış ve bu temelde, insanların üretken etkinlikleri içerisinde kurdukları ilişkilerden doğan toplumsal ilişkilerde de işbölümünü doğurmuştur. İlkel komünal toplumun, üretim araçları üzerindeki ortak mülkiyet ilişkisi, üretim güçlerinin önünde bir engel durumuna geldiğinde, üretim güçlerinin gelişme düzeyine denk düşen özel mülkiyetin ortaya çıkışı ve üretim araçlarının özel mülkiyetinin dağılımının eşitsiz gelişimi bir kısım insanı üretimden koparmıştır. Üretim araçlarının özel mülkiyetine sahiplik, bu bir kısım insanı üretime katılmadan üretimden pay alabilmesini sağlamıştır. Bu, bir kısım insanın, üretken etkinlikten uzaklaşması, aynı zamanda insanın özdoğasından da uzaklaşması olarak ‘yabancılaşma’dır. Kendi öz doğasına yabancılaşan insan kaçınılmaz olarak, diğer insanlara da yabancılaşacaktır. Bununla birlikte, doğrudan üretkenlik içerisinde bulunan insanlar da üretimi başkası, üretim araçlarının sahibi için yaptıklarını anlamakta, üretime karşı ilgisizleşmekte ve bu bağlamda yabancılaşmaya uğramaktadırlar. İlya İlyiç’in çocukluğunu yaşadığı Oblomovka’da da durum böyledir. Gonçarov’un çarpıcı sergilemesinden anlıyoruz. Bir cümle ile aktarırsak: “Oblomovka’da her şeye durgunluk ve uyuşukluk egemendir.” İlya İlyiç böyle bir ortamda yetişmiş ve bu ortam kişiliğini biçimlendiren en büyük etkenlerden birisi olmuştur. İlya İlyiç’in çocukluğundan beri üretken etkinlikten uzak kalışı, onun kendisini bir insan olarak geliştirememesi ve gerçekleştirememesi olarak yabancılaşmışlığını belirlemektedir. Bu yabancılaşmışlıktır ki, İlya İlyiç’i başta kendi sorunları olmak üzere, yaşamın tüm sorunlarına karşı ilgisiz ve duyarsızlaştırmakta, tam bir atalet ve uyuşukluk içerisine düşürmektedir. Bir örnek aktaralım, Petersburg’da yaşayan İlya İlyiç’in geçimini sağladığı Oblomovka çiftliğini bir kahya yönetmekte; kahya İlya İlyiç’in ilgisizliğinden yararlanarak çiftliğin gelirinden gönderdiği parayı sürekli olarak azaltmaktadır. Geliri azaldığı için, çiftlik işlerine müdahale etmek isteyen İlya İlyiç, hayal kurmanın ötesinde hiçbir şey yapmaz ve İvan Metveyiç’e vekalet vererek, yine başkasının sırtından durumunu düzeltmeye çalışır. Ama İvan Matveyiç te yine İlya İlyiç’in ilgisizliğinden yararlanarak çiftliği ele geçirmeye çalışır. Bu kez de İlya İlyiç’i kurtaran Ştoltz olur. Oblomov’un bu durumunun, üretim ilişkileri içerisindeki konumunca belirlenen, yabancılaşmışlığı olduğunu belirtmiştik. Oblomovluğu doğuran toplumsal yabancılaşma, nesnel koşulları çağdaş toplumlar toplumlarda da varlığını sürdürdüğünden, Oblomovluk çağımızın da kronik hastalığıdır. Üstelik, bu sorun çağımızda daha da derinleşmiş ve bu ölçüde de çözümünün koşullarını olgunlaştırarak; ‘‘Çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.’’. (Marx) Yukarıda H.Yalçın’ın Oblomovluğu, yalnızca feodalizmin bir ürünü olarak gördüğünü ve bu düşünceyi yanlış bulduğumu belirtmiştim. Feodalizmde Oblomovluğu doğuran nesnel koşullar, kapitalizmde de varlığını sürdürmektedir. Üstelik, daha da yoğunlaşarak, farklı bir görünüm kazansa da. Bir burjuva kişiliği simgeleyen Ştoltz’un da gerçekte bir Oblomov olduğunu, Dobralyubov’un çözümlemelerinden anlıyoruz. Oblomovluğun nesnel koşulları, kapitalizmde de varlığını sürdürmektedir. Bu nesnel koşul, bir daha yinelersek, üretim ilişkilerinden kaynaklanan ‘yabancılaşma’dır. Kapitalizm ise, yabancılaşma’’nın doruğuna ulaştığı koşulları içerir. Kapitalist üretim tarzında; doğrudan üretici (işçi)’nin üretim araçlarının mülkiyetinden bütünüyle yoksun oluşu, ürettiği ürünün ve bu üründe içerilmiş (maddileşmiş) kendi emeğinin de denetimine sahip olamaması, kapitalizmin meta ekonomisi özelliğinden dolayı, kendi emeğinin pazarda kendisine yabancı ve egemenliği altına alan bir güç olarak çıkması; işçiyi kendi emeğine ve böylece kendi özüne yabancılaştırmaktadır. Ayrıca, giderek gelişen işbölümü (ve otomasyon), işçinin bir bütün olarak üretim sürecinin denetimini ve bilgisini elinde tutamamasına (kapitalistin tekelindedir) ve bu anlamda, üretim sürecinin bütününe ilgisiz kalmasına, makinaların egemenliği altında kalmasına ve yabancılaşmasına neden olmakta; böylece emekçi, üretken etkinliği içerisinde yeteneğini, yaratıcılığını, bilgisini, yeni bir insan olarak kendisini geliştirmesini ve gerçekleştirmesini engellemektedir. Diğer yandan kapitalist burjuvazi ve memurlar vb. gibi, doğrudan üretken etkinlik içerisinde yer almayan sınıf ve tabakaların bireyleri de insanın öz-doğasına yabancılaşmayı yoğun olarak yaşamak durumundadır. Bunlarla birlikte, kapitalizmin meta ekonomisi özelliğinin, insan ilişkilerinin üzerine meta ilişkileri perdesini çekmesinin doğurduğu meta fetişizmi ve meta değişiminin para aracılığı ile gerçekleşmesinden kaynaklanan para fetişizmi de, toplumsal yabancılaşmanın kaynağı olmaktadır. Üretim araçlarının özel mülkiyeti biçiminde oluşan üretim ilişkilerinin bir ürünü olan ve kapitalist üretim tarzında doruğuna ulaşan yabancılaşma, yalnızca iktisadi bir olgu olarak kalmaz, toplumsal yapıyı ve ilişkilerinin niteliklerini de belirler; kuşkusuz toplumsal yapı ve ilişkilerin özerkliği içerisinde… Örnek olarak, toplumsal üstyapı kurumlarından, en önemli unsurlarından biri olan devleti ele alırsak; en gelişmiş demokrasilere sahip burjuva toplumlarına baktığımızda bile, yönetim ile üretim arasında derin bir işbölümü bulunduğu, üretenin yönetimine katılmasının çok sınırlı olduğunu görebiliriz. Toplumsal yabancılaşmanın çağdaş burjuva toplumlarında ulaştığı boyutlar tüm çarpıcılığı ile ortadadır. İnsan ilişkilerine egemen olan bencillik, sevgisizlik, ikiyüzlülük, çıkarcılık, çürümüş/kokuşmuşluk, insanların içerisine düştükleri yalnızlık, umutsuzluk, karamsarlık, toplumsal sorunlara karşı ilgisizlik ve duyarsızlık korkunçtur. Bir toplumun üretim tarzının toplumsal ilişkileri ve toplumsal üstyapı kurumlarını belirlediğini; ancak toplumsal üstyapı kurumlarının üretim tarzının yalnızca edilgen bir ürünü olmadığı, etkin bir biçimde, ürünü olduğu üretim ilişkilerinin varlığını korumak ve sürdürmek işlevini taşıdığı, tarihsel materyalizmin temel kavramlarından bir tanesidir. Şimdi burada, toplumun üst yapısal bir kurumu olarak eğitimi ele alıp, İlya İlyiç’in eğitimine göz atarak, günümüz eğitim sistemi ile taşıdığı ortak özelliklere dikkat çekmek istiyorum. Eğitimi iki yönden inceleyebiliriz. Birincisi: Mevcut üretim ilişkileri içerisinde, üretimin gerektirdiği nitelikte işgücünü sağlamaktır. Başka bir deyişle, üretim araçlarını harekete geçirerek emekçiye, üretim bilgisi verilmesidir. Üretimi, daha geniş anlamda, bir bütün olarak toplumun kendini yeniden üretmesi olarak alırsak, eğitim, dar anlamda maddi üretimin ötesinde nitelikli işgücü yetiştirmek içindir: Memurların, bürokratların vd… Eğitimin ikinci yönü ‘toplumsallaştırma’ aracı olmasıdır. Toplumsallaştırmayı var olan toplumsal değer yargılarının (ahlak, felsefe, din, vd…) bireye içerilmesi olarak tanımlayabiliriz. Bu, toplumsal bilinç öğeleri ilişkilerinin bir ürünüdür ve üretim ilişkilerinin korunması ve sürdürmesi işlevini taşırlar. Eğitim de bu işlevi yerine getirmenin aracıdır. Bu anlamda eğitim, toplumdaki egemen ideolojiye hizmet eder. Egemen ideoloji üretim ilişkileri içerisinde üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıfın ideolojisidir. Egemen sınıf, elinde diğer üstyapı kurumları aracılığı ile kendi ideolojisini, üretim ilişkilerini sürdürmek için, diğer sınıf ve tabakalara içermeye; bu yolla toplumsal ilişkileri biçimlendirmeye çalışır. Eğitim de kendi içerisinde birçok unsuru içerir. Bunlardan en önemlileri ‘aile ve okul’ denebilir. İlya İlyiç’in aile eğitimine yukarıda değinmiştik, burada okul eğitimine değinelim. İlya İlyiç, aile dışında ilk eğitimini, Oblomovka’dan biraz uzakta oturan bir Alman (Baba Ştoltz)’dan alır. Ancak eğitim gerek İlya İlyiç’in önceki yaşam biçiminden kaynaklanan tembelliği, gerek ailesinin aşırı ilgisi (“hava soğuk”, “hasta görünüyorsun”, “birkaç gün sonra bilmem ne bayramı”, vd…nedenlerle okula göndermemesi) gerekse de Alman öğretmenin oğlu (Andrey Ştoltz)’un yardımları (kopya vermesi, ödevlerini onun yerine yapması gibi), daha doğrusu tembelliğini sürdürmesine kolaylık sağlaması nedeniyle bölük pörçüktür. Yatılı okuldaki eğitiminde de; öğretmenin anlattıklarını uslu uslu dinler (çünkü yapacağı başka bir şey yok); derslerini ter dökerek (oflaya puflaya güç bela öğrenir; öğretmenin işaretlediği yerden fazlasını öğrenmek, bir şeyler sormak aklından bile geçmez; sınıfta tuttuğu notları şöyle bir okur, anladığını anlar, anlamadığı yerleri geçer; istatistik, tarih, iktisat kitaplarından bazı bölümleri ezberlemekten zevk alır; derslerin dışında kitap okumak O’nun doğasına ters düşerdi. Andrey Ştoltz’un bütün çabaları, O’nu tembelliğinden çıkartmaya yetmezdi. Öğrenimini bitirdiğinde, dimağı birçok tozlu dosyaların, rakamların, eski dinlerin ve bilimlerin birbirini tutmayan bir yığın belgenin toplandığı bir ambar durumuna gelmişti. Kafası bir kitaplıktı, ama ayrı ayrı ve hiçbiri tamam olmayan, ciltlerle dolu bir kitaplık! Öğrenim hayatı İlya İlyiç’i garip bir düşünüşe götürmüştü; onca hayatla bilgi arasında bir uçurum vardı, bu uçurumu kapamaya girişmek bile istemiyordu; kafasında hayat ayrı, bilgi ayrı bir şeydi. Başka bir deyişle; İlya İlyiç, bilginin gerçeklikten doğduğunu, gerçekliğin ifadesi olduğunu kavrayamamıştır. Bu nedenle, edindiği bilgilerin gerçek yaşamda ne işe yarayacağını anlayamamıştır. Yani; Oblomov amaç/araç ilişkisini kuramamıştı. Hayallerini bir amaca dönüştüremez, çünkü nasıl ve hangi araçlarla gerçekleştireceğini bilemez ve böylece yaşama amacını yitirir… Oblomov’un öğrenim yaşamının özgül olduğu, öznel yapısından kaynaklandığı ileri sürülebilir. Ama sorun bu değil; toplumuzda günümüz eğitim sistemi, nesnel olarak Oblomovvari bir nitelik taşımaktadır: Ezberciliğe dayanan, yüzeysel, tek yanlı, üretimden kopuk… İlya İlyiç’in entelektüel yaşamına ilgi duyanlar için şu özelliklerine dikkat çekmekte yarar vardır: “İyi bir kitaptan söz edindiğini duydu mu, onu edinmek okumak ister, sorar soruşturur, arar, eğer çabucak bulup getirirlerse hemen okumaya girişir! Kitabın konusu üzerine hafiften bir fikir edinmek üzeredir; bir adım daha atsa, konuyu tümüyle kavrayacaktır, ama bir de bakarsınız ki divanına uzanıvermiş, gözleri duyumsamazca tavana dikili… Kitapsa okunup, bitirilmemiş, anlaşılmamış, öylece yanı başında duruyor… Bir şeyden soğumak, bir şeye gönül verip kapılmaktan daima daha hızlı gelişen bir durumdur O’nda… yarım bıraktığı kitaba da bir daha hiç dönmez…” Oblomovluk Gonçarov’un roman kahramanı İlya İlyiç Oblomov’la aynı biçimde görünmeyebilir. Dobrolyubov, değişik görünümler altında çıkan Oblomovluğu, Rusya’nın çeşitli yapıtlarının kahramanlarını ele alarak, ustaca çözümlemektedir. Dobrolyubov’un bu çözümlemelerinde Oblomovluğu bütün yönleriyle bulmak olanaklı, bir sevgi konusundan dostluğa, ‘insana bakış açısından ideallere kadar hemen hemen yaşamın tüm önemli alanlarında Oblomovluğu çeşitli görünümleri içerisinde irdeliyor, sergiliyor, yinelemek gereksiz. Ancak, Dobrolyubov’un şu söyledikleri, sanıyorum, bugün bizim toplumumuz içinde geçerlidir: “Her birimizde Oblomov’dan önemli bir parça var ve yurdumuzda Oblomovluğun mezar taşını dikmek için çok erken…” Çünkü Oblomovluk, yazıda açıklamaya çalıştığımız üzere, toplumsal yaşamın nesnel koşullarının bir ürünüdür. Bu nesnel koşullar dönüştürülemedikçe, toplumsal yapı ve ilişkilerce, bireyler birer Oblomov olarak yetiştirilecektir. Üstelik nesnel koşullar değiştirildikten sonra bile uzun bir süre Oblomovluk varlığını sürdürecektir. Çünkü, yeni nesnel koşullar, nasıl ki bugünkü nesnel koşulların bağrında, çelişkinin bir yanı olarak bulunmaktaysa, geçiş sürecinde, bugünkü nesnel koşullarda, yarının toplumunda çelişkinin diğer yanı olarak varlığını sürdürecektir, oblomovluğu üretecektir. Yeni nesnel koşullarda; çalışma, bir zorunluluk olmaktan çıkarak, (üretici güçlerin muazzam gelişimi bunu olanaklı kılar), bir zevke dönüştüğünde, Oblomovluk son nefesini verecektir… Bu durumda, nesnel koşullar dönüştürülene kadar, toplumdaki ve içimizdeki Oblomovluğu aşmak için hiçbir şey yapılamaz mı, ya da neler yapılabilir? Öncelikle saptanması gereken, nesnel koşulların, dönüştürülmesi, toplumun özünde devingen güçlerinin Oblomovluğu aşma uğraşısına bağlıdır. Oblomovluğun aşılması da, Oblomovluğun nesnel koşullarını dönüştürme savaşımı içerisinde kendi doğasını da dönüştüren (öz doğasını oluşturan) insan, Oblomovluğu aşma savaşımı içerisinde kendi insansal doğasını geliştirebilecektir ve bu savaşımın yaşamın tüm alanlarında, politikadan, edebiyata, en sıradan insan ilişkilerinden sevi ilişkisine kadar her yerde verilmesi gereklidir. KAYNAKLAR: İ. Gonçarov: Oblomov, Çev. S.Eyüpoğlu- E.Güney, Sosyal Y., 4.Basım , 1986 İstanbul A.Dobrolyubov: Oblomovluk Nedir?, Çev. M.Beyhan, Yön Y., 1987 İstanbul C.Hekimoğlu: “Bir Gelenek Nasıl Doğar? Oblomov’a Şükran Borcumuz”, Gelenek Kitap Dizisi, 2.Kitap, Ar.1986 H.Yalçın: “Oblomov ve Oblomovluğumuz”, Saçak, Ağustos 1987 http://www.halkingunlugu.net/