ADHK Delegasyonunun Kobanê İzlenimleri

Almanya’dan yola çıkan heyet İstanbul üzerinden Amed’e gitti. İstanbul Havaalanı’nda karşılaştığımız İstanbul’daki Süryani Kilise Papazı Dr. Behnan Konutgan ve yanındaki Süryani Papazlardan oluşan Süryani heyeti Şengal ve Rojava’ya gitmek, orada incelemelerde bulunmak için yola çıkmışlardı. Heyet ile gelişmeler üzerinde düşünce alış verişi yaptık. Papaz Dr. Behnan Koutgan’ın “Biz Süryaniler Kürtlere güvenmiyoruz fakat PKK, PYD, PJK gibi Kürt örgütlerine güveniyoruz.” demesinde Kürtlerin din motifli olan bir toplum olduğundan dolayı yarın ne yapacakları beli olmaz anlayışı hakimdi Süryani temsilcilerinde. Heyet olarak AMED’de akşam Havaalanı’ndan indiğimizde Türk Savaş Uçaklarının birinin inip bir diğerinin kalkması oradaki herkesi dehşete çevirmişti. Tam bir savaş havasını AMED Havaalanında hissediliyordu.

Bize ayrılan otele gittiğimizde DTK (Demokratik Toplum Kongresi) temsilcisi Sayın Kerem Çelik bizi karşıladı. Çelik IŞİD çetesinin Kobanê”deki saldırıları üzerine ve son durum hakkında bizi bilgilendirdi. Bizim rahat incelemelerde bulunmamız için AMED Belediyesine ait bir minibüs tesis ettiklerini, yarın sabahtan sonra gidene kadar bize ait olduğunu söyledikten sonra ayrıldı.

AMED’de Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Yezidiler Temsilcilerinin de heyete katılımıyla sabah saat 7:30’da yola çıktık. Amed çıkışında özel hareket timleri, kontrol noktasında bizi durdurdular. Kimlik kontrolü adı altında sadece bizi değil gelip giden her aracı durdurmaktaydılar. Amed, Siverek, İlvan, Urfa giriş ve çıkışlarında heyetin içinde olduğu araç durduruldu, kimlik kontrolleri yapıldı. Urfa çıkışındaki kontrol noktasında Avrupa’dan gelen heyet olduğunu, Suruç’a oradan Kobanê’ye gitmek istediğimizi söyledik. Yol boyu heyet ile güvenlik güçlerinin arasında yoğun tartışmalar yaşandı.

Suruç’a girerken burası tam bir 12 Eylül Askeri Faşist Cuntasını anımsatıyordu. Suruç’ta bizi heyet ile ilgilenen HDP temsilcisi karşıladı.. İlk uğradığımız yer Belediyeye ait kültür merkezinin bahçesiydi. Bu bahçe Kobanê’den gelen insanlarla dolup taşmıştı. En çok göze çarpan kadın ve çocukların olmasıydı. Eli silah tutan Kobanêlilerin bir şekilde geldikleri yere geri savaşmaya gittiklerini ilerleyen zaman içerisinde öğrendik. Bahçeye serili minder, battaniye ve benzeri eşyalar üzerinde kendilerinin barınma yerleri olarak konaklamışlardı. Bunları bir arada tutan HDP’dir. Bu Partinin çok çaba harcadıklarını kendimiz de tanık olduk. HDP’nin buradaki amacı gelen insanların başka büyük şehirlere dağılmasını ve yok olup gitmesini önlemektir. Koşullar olgunlaşıp tekrar köylerine, evlerine dönmeleri için bu savaş mağdurlarını ikna etmek ve onları barındırmak, elde tutmak oldukça zor olsa gerek, ama bu partinin büyük çabalarla kazanımlar elde ettiğine inanıyorum.

Buradan ayrılıp Suruç Belediyesi’ne gittiğimizde yoğun bir kitlenin orada beklediğini gördük. Buraya gelen çeşitli Partilerden Milletvekillerin de orada olduğunu öğrendik. Belediyenin önünde halkın içinde HDP Milletvekili Aysel Tuğluk ile birebir sohbet etme olanağı buldum. ADHK’nın temsilcisi olduğumu iletince, 15 Eylül’den bu yana yoğunlaşan IŞİD çetelerinin saldırılarına karşı uluslararası destek verenlerden bölge halkı ve savaşan PYD, YPJ denetimindeki savaşçılara   büyük moral ve motivasyon olduğunu, bundan dolayı çok mutlu olduklarını, kurumumuzun bu gibi konularda sessiz kalamayacaklarını  geçmişinden bildiklerini bize ifade ettiler. IŞİD çetelerine karşı PYD ve diğer güçlerin vermiş oldukları muazzam direnişi üzerine görüş alış verişinde bulunduk. Ancak HDP Mv. Sayın Tuğluk Kobanê hakkında oldukça kaygılı olduğunu her defasında dile getiriyordu “Her an her şey olabilir. Ortam fazlası ile gergin, sular deyim yerindeyse burada sadece kaynamadı, buharlaşmaya başladı bile” diyordu.

Suruç ile Kobanê arasındaki suni sınırda IŞİD çetelerinin geliş ve gidişlerini engellemek için 15 Eylül’den bu yana sınırda boydan boya  insan zinciri oluşturulan eylemler vardı. Biz de o insan zincirine katılma, yerinde izleme ve destek vermek için Suruç-Kobanê sınır kapısına gittik heyet olarak. Dünya basını, değişik ülkelerden yazarlar, aydınlar, sivil toplum örgütleri gibi kurum ve kuruluşlar oradaydı. Burada Kobanê’den gelen halkın geri gitme konusunda talepleri vardı. Oradaki heyetler ve diğer kuruluşlar tarafından bu talebin yerine gelmesi için yoğun baskı oluşturuldu. Bu baskı sonucu kapılar açıldı, kimlik göstermek kaydıyla geçişlere izin verildi. Yer yer itişmeler olsa da esasında saldırı olmadı.  Saldırıların, Birleşmiş Milletler (UN) heyeti ve  CHP Milletvekillerinin orada oluşundan kaynaklı olmadığını düşünüyorum.

Bu sıfır noktasında ilk önce KESK heyeti basın açıklaması yaptı, sonra heyet olarak biz basına açıklamada bulunduk. Bu basın açıklamasında ben de heyetin bir üyesi, aynı zamanda da kurumumuz olan ADHK temsilcisi sıfatı ile yaptım. Tüm medya bu konuşmalarımıza yoğun ilgi gösterdi DİHA, Tv10, Sterk kanalları başta olmak üzere birçok basında da canlı naklen verdi.

KESK Genel Başkanı Lami Özgen ile tanışarak ve bilgi alış verişinde bulunduk.

Suruç Belediye Eş Başkanı Zuhal Ekmez ile görüşme:

Belediyeyi de heyet olarak ziyaret ettik. Heyet içerisindeki kurumlar tek tek kendilerini tanıtıp neden orada olduklarını anlattılar. Bu ziyaret öncesi HDP’li dostların yanımıza verdikleri, bölgeyi iyi bilen belediyede görevli rehberimiz Sabri Çelik arkadaş ile yol boyu sohbetimizde, C. Çakmak yoldaşımız ile Ankara Ulucanlar zindanında beraber kaldıklarını öğrendim. Ortak noktalarımız oluşunca Belediyede ben kendimi ve kurumumuzu tanıttıktan sonra bu dostumuzun da ADHK’yı kalkıp başkana kendisinin tanıtması sanki C. Çakmak’a bir vefa borcunu ödemiş gibi yardımcı oldu bizlere.

Suruç Belediye Eş Başkan Zuhal Ekmez:

“15 Eylülde başlayan IŞİD çeteleriei en iyi psikolojik destek veren AKP ve onun yandaş medyasıdır. ‘Kobanê boşaldı’ yaygarasını psikolojik savaş ile IŞİD çetelerine destek vermektedir. Kobanê’in düşmesi hepimizin düşmesi anlamına geliyor. Bunu başaramadılar ama şimdi Tampon bölge ya da buna benzer bir işgal yapmak istiyor AKP. Buradaki kolluk güçleri saldırılarda hedef tanımıyor. TOM tacizden tutalım da her türlü küfür hakaret vb. tehditler yapmaktadır. Bir gün önce Etmane köyüne saldırı yapan özel hareket ve çevik kuvvet ilk saldırıyı basın mensuplarına yaptı. Korkunç bir saldırıydı ve saldırı esnasında ‘Kökünüzü getireceğiz, canlarınızı alacağız’ gibi bağırarak saldırı yaptılar. Bu saldırıların, yani savaşın en büyük mağdurları yine kuşkusuz ki biz kadınlar ve çocuklardır. AKP medyasının dediği gibi yüz elli bin insanın Kobanê’den göç ettiği doğru değil. Bizler de  kamuoyuna yönelik yaptığımız açıklamalarla tamamen bu AKP medyasının psikolojik savaşına karşı cevap verdik. Buraya maddi manevi destek ve katkılarınızı bizzat bölgeye gelerek sunmanızdan yanayız. Çocuk, kadın, yaşlılarımızın yani buraya gelen temsilcilerin ihtiyaçları yerinde görmek ve güçleriniz oranında kendiniz buralarda temin edilirse, bölge esnafı ve halkı da bu katkılardan faydalanacaktır diye düşünüyoruz. Gelen herkese şunu tekrar tekrar söylüyoruz, size de bir kez daha tekrar edelim: Avrupa’dan buraya elbise, yiyecek, ilaç, vb göndermeyin. Sizden tek bir isteğimiz var o da: Para toplayın ve buraya kendiniz gelip ihtiyaca göre bölgeye sığınanların nelere ihtiyaç olduklarını tespit edip yardımlarınızı sunarsanız daha yerinde ve doğru olacağı gibi aynı zamanda da bölge halkına da katkı yapmış olacaksınız.” dedi ve  konuşmasını sürdürdü.

Kurumlarımızın yapacağı yardımlar hemen, derhal yapılmalıdır aksi durum çok geç olmuş olacak. Avrupa’nın çeşitli kentlerinde yapılan etkinlikler ve kampanyalarla kurum temsilcilerimizden oluşacak bir heyet ile bölgeye gidip ihtiyacı olan halka yardımlarını sunmalıdır.

Bu görüşmnine oldukça olumlu geçtiğine inanıyorum, biz görüşmede iken yerel basın ve haber ajansları görüşmelerimizi haber olarak geçtiler.

24 Eylül 2014 DİHA Haber Ajansında geçen haberi olduğu gibi paylaşmak isterim

“URFA (DİHA) – Kobanê halkının direnişiyle dayanışmak ve IŞİD saldırılarını protesto etmek amacıyla Avrupa, Türkiye ve bölge illerinden gelen çok sayıda sendikacı ve demokratik kitle örgütü temsilcisi, Suruç’ta incelemelerde bulundu.

Avrupa Demokratik Aleviler Derneği Eşbaşkanı Ali Köylüce,

Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu temsilcisi Kasım Koç,

Almanya Türkiyeli İşçiler Federasyonu Temsilcisi Mustafa Uçar,

Kobanê’de verilen mücadelenin insanlık mücadelesi olduğunu, kendi mücadeleleri olduğunu, insanlığın hemgemonik güçlerden kurtuluşun projesi olduğunu ve sonuna kadar Kobanê halkının yanında olacaklarını dile getirdiler.”

İnsan zinciri ve on beş noktada da, aileler, sanatçılar sivil inisiyatifli dernek ve örgüt temsilcilerin katıldıkları nöbet tutma eylemleri biz oradayken de devam ediyordu.

İkinci Günümüz

İkinci günümüzde Suruç merkezinde bir araya geldik. Buraya da birçok inanç örgüt temsilcileri gelmişti ve sınır bölgesinde nöbet tutulan yerlere büyük kalabalık grup ile ABDEM ve DGB, Türkiye’deki Alevi kurum temsilcileri (ABF), DEMOKRATIK ALEVI FEDERASYONU (FEDA), Yezidi, Asuri temsilcilerinin de içinde olduğu grup ile birlikte yola çıktık. Sınır boyu nöbet tutulan yerler ve insan zincirinin oluşturulduğu bölgeleri ziyaret etmek için ilk uğradığımız yer Alişeri mevkiisi ve köyüdür. Köyün girişinde Maskeli YPG milisleri araçları durdurup kimlerin olduğunu tespiti yapıldıktan sonra devam etmesi için araçların Köye girmesine izin verdiler. Bu köyde çıplak göz ile IŞİD ile Türk Askerinin mevzilerini yan yana oldukların gördüm. IŞİD’ın yüzlerce aracı çöl arazisinde çıplak yerde mevzilenmiş bekliyordu. Gecenin karanlığını bekliyordu cehennem saçan araçlar. Sabahın erken saatlerinde Kobanê’’nin şehrin girişindeki tepesinin arkasında mevzilenen YPG savcılarına yaptıkları top atışlarının çıkarmış oldukları toz dumanının gökyüzüne doğru yükselişini benim ile birlikte yüzlerce kişi seyretti.

Köy halkı başta olmak üzere ve aynı zamanda Kobanê’den gelen insanların acı feryatlarının bir tek amacı vardı, o da bu çağda kendilerine reva görülen bu hayatın tüm dünyanın görmesini istemeleri, bu konuda da bizleri güvenilir  olarak bildikleri için bizleri adeta rehin aldılar.

Alişeri köyünde, her bir yanından terler akan İbrahim Ali isimli bir orta yaşlı bizlere anlatıyor: “Namusumu ve çocuklarımı buraya getirdim, bu gece de Hewallerin yanına gideceğim. Hewallerin moralleri gayet yerinde, dün akşam Cumali köyü etrafında savaş sürdü. İnanmazsınız ama IŞİD çetelerine mensup on beş leş o köyde yatmakta halen kaldırılmış değil. Siz haber, ajans izleyin bu söylediklerimi duyacak ve öğreneceksiniz. Şunu bilin ve tüm dünyaya da duyurun ki; Alem, yani dünya bir olsa da KOBANİ düşmez. Biz Kobanêliler, sizin aracılığınızla dünyadaki Sosyalist ve Komünistlere sesleniyoruz; savunduğunuz dünya görüşü gereği ne gerekliyse onu yerine getirin… İspanya’da Franko’ya karşı enternasyonal Komünistler neler yaptıysa, Stalingrad’a nasıl bir tavır sergiledilerse, KOBANİDE de Mazlum Kürt halkı bunu sizlerden beklemektedir.” Feryad ederek dile getiriyordu düşüncesini.

Kobanê’den gelen insanların ve aynı zamanda Alişeri köylülerinden bilgi almak için dışarıdan gelen basın ve diğer kurum temsilcileri sohbetler ederek düşünce alış verişinde bulundular. Kurumlar adına buradaki halkla konuşmayı ADHK’nın da içinde olduğu DGB temsilcisi konuşmalar yaptı.

İkinci nöbet tutulan QOP Köyüdür

Bu köy de sıfır noktada olan bir yerdedir. Geceleri köylüler burada dışarı çıkmaktan dahi korkar hale gelmiş durumdalar. Kobanê tarafından zaman zaman IŞİD mevzilerinden gelen kurşunların olduğunu söylüyorlardı. Burada da nöbet tutanlar yoğunlukla Kürdistanın başka illerinden gelen çoğu kadınlardan oluşmaktaydı.

Dewaşan Köyü

Uzun tozlu yollardan sonra bu köye vardığımızda oldukça kalabalık bir grubun nöbet tuttuğunu ve biraz daha fazla derli toplu organizeli olduklarını gördük. Burada nöbet tutanların temsilcisi yaşlı bir kadındı. Kadın Kürçe ve Türkçe dillerinden Kobanê’de olup bitenlere ve neden nöbet tuttuklarına dair açıklamalar yapıtı. Heyet temsilcileri de birer konuşmalar yaptılar.

Burada bire bir bilgi toplamak için orada nöbet tutan kadınlar ve diğer bansın mensupları ile birlikte güneşten korunmak için ağaç gölgeliğinde oturan bir grup kadın ile sohbet diyoruz. Konuştuğum Makbule Ökmen isimli kadın şöyle diyordu: “Allahu ekber seslerini duyduğum an kafam kesilecekmiş gibi dehşete düşüyorum. Ya da şimdi hangi çocuğumuzun boynunu kesiyorlar diye gözlerim çeşmeye dönüyor. Bakın top seslerine ve toz dumana. Buraya gelen Kobanêli gençlerimiz hepsi geri gitti, yanlızca kadınlar ve çocuklar kaldılar. Ya kelleleri kesilecek ya da namusunu korumak için kelle alacaklar. Şimdi burada kalan çocuklarımızın sonu ne olacak. Ben de bir anayım, oğlum on yıldır PKK saflarında. Bir kızım vardı onu okutmak için elimden ne geldiyse yaptım. Kızım kendi ayaklarının üzerinde dursun, okusun dedim ama henüz 17 yaşındaydı, Lise son sınıfında Kobanê’ye gitti. Ben de burada nöbet tutuyorum. Şilan, Kürtlerde İlkbaharın simgesidir,. Kızımın adı da Şilan’dır. Ondan dolayı da umutluyum ve gurur duymaktan başka yapacak bir şeyim yok. Kız kardeşimin tüm çocukları bu savaşa katıldılar. Kürt gençleri eskiden eğitimsizdi, kandırılıyolar deniyordu oysa şimdi hepsi eğitimli ve kendi iradeleri ve bilinçleri ile katılıyorlar mücadeleye.” diyor.

Tekrar Suruç’a dönerek izlenimlerimizi basın aracılığı ile yaptığımız  açıklamalarla ilettik.

Üçüncü Gün

Kobanê Sınır Kapısı, ( Murşit )

Özelikle Türk burjuva medyasında söylenen, ‘yüzbinlerce Kobanêli Suruç kapısından Türkiye’ye geldi’ haberleri kocaman bir yalandan ibarettir. Bu üçüncü günümüzde sınır kapısına oldukça yığınak yapıldı, gelen Kobanêliler geri gitmek istiyorlardı. Sadece gençler değildi geri gitmek isteyen,  yaşlısından bebeğine kadar herkes geri gitmek için sınıra yığılmıştı. Kobanê’ye gitmek isteyenlerin arasına karıştım bire bir sohbet ettim. Konuştuğum insanların tek ortak bir iki önemli şeyleri vardı. Birincisi, Esas IŞİD Türkiye imiş bunu iyi anladık diyorlar. İkincisi, buraya geldiğimizde Türk devleti uluslararası mülteci konumunu dahi bize uygulamadı. Bize Partimiz sahip çıktı, şimdi de öleceksek de partimizin emrinde Kobanê’de evimizi koruyarak ölmek istiyoruz. Bunlar geri gidenlerin ortak düşünceleriydi.

Buraya ayrıca CHP Milletvekilleri de gelmişlerdi, bundan kaynaklı da güvenlik güçleri fazla sorun yaratmadılar ilk etapta. Kitle sınırı zorlayınca bir yetkilnini “üst araması yaparak izin vereceğiz” demesi ile kapılar açıldı. Ancak bu arama kadın polisin olmaması üzerine, kadınları arama konusunda tartışmalar yaşandı, sonrasında arama yapılmadan geçmelerine izin verildi. Milletvekilleri bölgeden ayrılana kadar Sınır denen Misaki Milli sınırları ortadan kalkmıştı. Heyetler bölgeden ayrıldıktan sonra çevik kuvvet Kobanêli olmayan kitleye müdahale ederek iki yüz metre kadar uzaklaştırdı sınır kapısından. Orada da bulunan tüm basına ve Tv’lere canlı yayınlarında açıklamalar yaptık kurumumuz ADHK’nın plan ve projelerini anlattık.

15 Eylül’de başlayan IŞİD’ın yoğun saldırıları biz oradayken de tüm şiddeti ile devam ediyordu. ABD’nin uçaklarının Rakka ve Deir El Zor gibi bölgeleri vurması ile IŞİD’ın de Kobanê’ye yoğunlaşmasına neden oluyordu. Oysa Kobanê’de insanlık dramı yaşanırken ABD ve Koalisyon güçleri istemiş olsalar Kobanê’nin doğusunda çöl ortasında çıplak bir arazide mevzilenen IŞİD’ı rahatlıkla vurabilir ve oradaki katliam da durmuş olurdu. Kobanê ve bölge halkı kendisinden başka hiçbir gerici güce güvenmiyor.

Kürtler çıplak yürekleriyle tüm gerici güçlere karşı meydan okuyordu-okumaya da devam ediyorlar. Kobanê Filistin gibi olmayacak, Kürtler Kobanê’de ya yok olacaklar ya da silip atacaklar bu IŞİD kangrenini. Bu yüzyıl Kürtlerin kurtuluş, ulusallaşma ve tarihi haksızlıkları da ortadan kaldırma yüzyılı olacaktır.

İnsan zinciri ve on beş noktada nöbet tutma, aileler, sanatçılar sivil inisiyatif dernek ve örgüt temsilcilerinin katıldıkları nöbet tutma eylemleri biz oradayken de devam ediyordu. Bu onurlu direnişin sembolü olan Zincir eylemi ve benzeri  değişik eylemlere katılmak için Kobanê’ye… Görev Başına

ADHK Delegasyonu

4 Ekim 2014

Yaşasın 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi !

adhk-logo-yeni-300x300ADHK (12-06-2014) Türkiye ve K Kürdistan işçi sınıfının kendiliğinden, ama demokratik ve siyasal talepli gelişen şanlı 15-16 Haziran işçi direnişinin üzerinden tam 44 yıl geçmesine rağmen, bugün de hala tartışılmasını, günümüzün koşullarında gelişen kitle ayaklanmalarına önemli dersler sunma özelliğini korumaktadır. 2013 Haziran’ında Gezi ile başlayıp ülkenin büyük bölümünü kapsayan kendiliğinden halk ayaklanması, 15-16 Haziran 1970 büyük işҫi direnişinden ҫok uzaklarda düşünülemez.

İşçi sınıfının eylemliliklerinde doruk noktasını oluşturan 15 -16 Haziran işçi direnişi, toplumun ezilen kesimini kapsayarak halk hareketine dönüşmüş, işҫi sınıfının örgütlenmesinin engellenmesi amaҫlı ҫıkarılan yasaların (“274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt asası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası”)  iptalini isteyen talepleriyle siyasal boyut almış, dönemin sosyal koşulları içinde devrimci ve Marksist-Leninist fikirlerin gelişmesinde pratik deney olmuş, ezilen halkların kurtuluş mücadelesinde küçümsenmeyecek deney ve tecrübe bırakmıştır. Dönemin devrimci önderleri, Türkiye ve Kuzey Kürdistan tarihinde ilk defa gelişen böyle büyük ҫapta bir işҫi direnişinden önemli dersler ҫıkarmış ve bu derslerin ışığında, teorik tahlillerinde bir çok somut gerçeğe dayalı sonuçlara ulaşmıştır.

1968’lerde  dünyayı sarsan devrimci dalganın da etkisiyle ortaya ҫıkan bu direniş, kendiliğinden de olsa, işçi sınıfının tarih sahnesine heybetli bir şekilde çıkarak kendi gücünü ortaya koyması, dostlarına ve düşmanlarına ciddi bir mesaj anlamına geliyordu.

Yüzbinleri kucaklayan bu direnişte; Yaşar YILDIRIM, Mustafa BAYRAM ve Mehmet GIDAK şehit düştüler. İstanbul’da başlayıp Kocaeli, Bursa, İzmir, Ankara ve Adana gibi işҫi sınıfının güҫlü olduğu şehirlere yayılması, faşist diktatörlüğü paniğe sokmuş ve Demirel hükümetinin 60 günlük sıkıyönetim ilanı gecikmemiştir.

Devletin tüm saldırılarına rağmen İşçi sınıfı geri adım atmayınca reformist DİSK genel başkanı Kemal Türkler, radyodan çağrı yaparak eylemlerin bitmesini istedi. TİP ise, anayasa mahkemesine başvurarak kararınn iptal edilmesini istedi, Anayasa Mahkemesi’nde karar iptal edilince işçiler direnişi bitirdiler. Böylece, kendi gücüne güvenerek ve onu direniş sahasında kullanarak, düşmanına geri adım attırmıştı. Bu, önemli bir kazanҫtı. Tüm ezilenlere ve yeni nesile direnme tecrübesini bırakarak, ekonomik-demokratik hak ve özgürlüklerin ancak ve ancak direnerek kazanılabileceğini ve korunabileceğini öğretmiştir.

15-16 Haziran işçi direnişinin 43.yılında, ҫok sesli ve zengin talepli gelişen Gezi-Taksim direnişi, o görkemli işҫi selinin meydanlara akmasını beklemiştir. Düşmanın tüm baskılarına meydan okuyan Gezi direnişi ruhu, birinci yılında, başta işҫi sınıfı olmak üzere, tüm ötekileştirilenlerin aynı kararlılık içinde ve ortak bir cephede „Bu Daha Başlangıç Mücadeleye Devam“sloganı etrafında birleşmesini ve mevcut kapitalist rejimi alaşağı etme mücadelesini geliştirmeyi beklemektedir. Bu direniş ruhu, yeniden ama örgütlü ve bilinҫli direnişler yaratacaktır! Selam olsun bu şanlı direniş tarihini yaratanlara!

Ṣan Olsun 15 -16 Haziran Direnişi!

Ṣan Olsun Taksim-Gezi Direnişi!

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu)

Yabancılaşma ve emeğin özgürleşmesi üzerine:

“….Gerçek emek, zenginler için harikalar yaratır, ama işçiler için yoksunluk üretir. Emek zenginler için saraylar, ama fakirler için mezbeleler üretir. Emek zenginler için güzellik, ama fakirler için kararıp solma üretir. Emek emeğin yerine makineleri geçirir,ama böylece işçilerin bir bölümü barbarlık tarzı emeğe geri döndürür, öteki bir bölümünü de  makine durumuna getirir. Zenginler için zeka ama işçiler için budalalık, aptalık üretir.’’

Yabancılaşma kavramının içeriğinin geniş kapsamlı ve çok yönlü olmasından kaynaklı, bu kısa yazımızda emeğinden yabancılaşmanın tüm yönleri üzerinde durma imkanımız olmayacak. ”Yabancılaşma” boyutu çok yönlü, geniş kapsamlıdır. Özelikle içinden geçtiğimiz süreçte her nesnenin kar amaçlı olduğu bir coğrafyada yabancılaşma ve emeğin özgürleşmesi üzerine daha fazla durulması gerektiği kanısındayız.

Bu yazımızla bizler kısa yönleriyle yabancılaşmanın bazı yönlerini açmaya çalışacağız. Zira gün geçtikçe yabancılaşmanın boyutu gelişmekte, toplumdaki üretici güçlerin kendi aralarındaki sosyal ilişki kar amaclı olmakta ve doğanın esas sahipleri olanlar  arasındaki sosyal politik bağ azalmaktadır.

Bu sebepden dolayı bizler bu kısa yazımızla yabancılaşmanın bazı sorunlarına dikkat çekmek istiyoruz.

“Yabancılaşma”  bugüne özgü değildir. Toplumun sınıflara bölünmesi, değişik iş bölümünün ortaya çıkması, toplum dinamiğini oluşturan tarih yaratıcıları arasında da “yabancılaşma”  başladı. Yani emeğin gasp edilme olgusunun toplum sahnesine ilk olarak çıkmasıyla yabancılaşmanın temeli de oluştu.

“Yabancılaşma”nın ekonomik temeli emeğin gasp edilişi olmasına rağmen bu süreçden kısa bir dönem öncesi kadın cinsin erkekler tarafından ötekileştirme çabasını unutmamak gerekiyor, çünkü özel mülkiyet ortaya çıkmadan kısa bir dönem önce de kadınlar üzerinde cins baskısı vardı. Kadın cinsi ötekileştirilmişti, yani kadın cinsinin ötekileştirilmesi sınıfların ortaya çıkmasından daha önce başlamıştı. Erkek ve kadın arasında görev bölümü kadın cinsi ile erkek cinsi arasındaki yabancılaşmanın temelini oluşturdu, zira kadının sömürülmesi bu görev bölümü üzerinde yükseldi.

Toplum ve doğadaki  yasaları  araştıran filozoflar  bu soruna eğilerek yabancılaşmanın siyasal, piskolojik ve ekomomik kaynağını araştırmış, ancak ayrı farklı sonuçlara varmışlardır.  Değişik sonuçlara varsalar da bunların tümünü iki kampta  toparlamak mümkündür.

Birinci kampta yer alan Hegelciler, daha sonra Durkheim, Simmellerdir. Hegel okulunda okuyan filozoflar yabancılaşmayı şu şekilde tarif etmekteydiler:

Doğa  başta olmak üzere çevre kültürü ruhun sonucu olduğunu anlamadıkları için insanalar  yabancılaşmışlardır. İnsanlar ruhun her şeyi yarattığını anladıkdan sonra yabancılaşmadığını belirtmekte, yabancılaşma olgusunu  metafizik  cephede değerlendirmekteler. Tinin, her şeyin üzerinde olduğu başlıca esas veri olduğunu savunmaktalar. Yabancılaşmanın da bu veri üzerinde geliştiğini belirtmekteler.

Hegelin okulunda okuyan ve onun ilk planda görüşlerini savunan  Ludwig Feuerbach yabancılaşma konusunda Hegelden uzaklaşmışsa da köklü kopuş sağlamamıştır, Feuerbach yabancılaşmanın din ile ilişkisini  ele alarak, insanlar ne kadar tanrıdan uzaklaşırsa o kadar yabancılaşmadan uzaklaşır veya insan tanrı için ne kadar çalışırsa kendisi için o kadar az çalışır demekteydi. Hakikata varmaya çalışan Feuerbach sorunun ekonomik temelini görmekten uzaktı. Yabancılaşmanın maddi temelini göremedi, dinin yabancılaşmanın üzerindeki etkisini ancak görebildi, ki o dönemin koşullarında kiliseler tarafından  sevilmiyen birisi olarak tarihe de geçti.

Feuerbach, Hegel ve Marx arasında bir köprüydü, Feuerbach siyasal çıkmazı onun kendi yaşantısında ekonomik olarak yaşadığı zor koşullarda belkide aramak gerekiyordu. Öldüğünde, ölüsünün örümcüklerle kaplı evde olması kötü koşullar içinde yaşamasının sonucuydu.

İkinci kutupta yer alan metaryalistlerdi. Karl Marx emeğin yabancılaşmasının  teorik temelini oluşturduğu, emeğin de  yabancılaşmayı din eksenli sorundan uzaklaştırıp, ekonomik temelin özünü ortaya çıkararak, Yabancılaşmayı kapitalist ekonominin emeği gasp edilişine indirgiyerek, Hegelin teorisini bu konuda da ayaklar üzerine oturttu.

Karl Marks‘a göre yabancılaşma, insanın kendi emeğinin gasp edilmesiyle ortaya çıkmış, insanın kendi emeğine yabancılaşması  ilk bu dönemde başlamıştır. Yabancılaşma, emeğin üretim süreci içinde başkaları tarafinda gasp edilmesi maddi temeli üzerinde yükseldiğini belirtmiştir. Emeğin başkaları tarafından gasp edilmesi, emekçinin mal içinde nesnelleştirdiği emeği karşısındada yabancı duruma gelir. Yani emeğinde yabancılaşır, uzaklaşır. Bu sorunu yazımızın ileriki bölümlerde açıklamaya çalışacağız.

İlkel toplumun Köleci topluma dönüşmesi ile insanlık tarihinde yeni bir dönem başladı, Köleci toplumda köleler kendileri için nesnel güç olma özeliğine sahip değildi, bir başkası için yaşamaktaydılar. Keza feodal toplumda da toprak ranta dayanan feodal sömürü üretim faliyeti içinde çalışanlar kendi emeğine de  yabancılaşmıştı. Siyasi bağlılık ilişkisi sonucu köylülük, sosyal yaşantısında kendisi için değil toprak beyi için yaşantısını sürdürmekteydi. Fiziksel, ruhsal, sosyal ve iktisadi olarak toprak ağası ile bağlılığı sürdürürken, o kadar da kendisinden kopuyordu.

Bu dönem yabancılaşmanın en acı boyutunu kadın cinsi yaşamaktaydı. Onlar geleceğe dahil ve kendi vücudu üzerinde her hangi bir hakka sahip degildiler. Kendi gelecegini belirlemede söz hakkı yoktu. Kendi vucudunu yönlendirmede kendi bilinci ve aklıyla yol alamıyordular, bir başkası onu yönledirmekteydi, her davranış ve eylem biçimi kendisine tersdi, yani kendisi için değil başkası için yaşıyordu, kendisi nesnel olarak kendisine  yabancılaşmıştı. Bu dönemde yabancılaşmanın siyasal ve psikolojik tahribatı kadınlar üzerinde çok ağırdı.

Kapitalist üretim biçimi doğal ekonomiyi yıkarak, toplumsallaşmış üretimi yarattı. Üretim, merkezileşerek bölgeler arasındaki sınır çizgilerini yıktı, büyük üretim dallarında işçi sınıfını yan yana getirdi, işçiler arasında sosyal ilişkiler sağlandı. Böylece işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin maddi temeli de yaratıldı,kapitalistler kendi mezarlarını kendilleri de kazdı.

Küreselleşme veya globalizm olarak belirtilen emperyalist sistem, üretim ve tüketim olmak üzere toplumsal üretimin değişik dallarını oluşturdu. Her üretim dalı içinde üretici kesimini bölerek değişik iş alanına dağıttılar. Çünkü aynı iş alanında toplu çalışan işçiler arasındaki sosyal ilişkilerin işçilerin örgütlemesinde önemli fakför olmasından dolayı küçük üretim birimlerine bölerek aynı iş kolunda çalışanları biri birinde yabancılaştırma politikası gütdüler. Böylece üretici güçler arasındaki dayanışma ruhunu yok etmek istediler. Dolayısıyla aynı iş yerinde emekçiler  arasında kalın çitler koyarak sosyal ilişkileride biri birinden yabancılaştırma politikasını uyguladılar.

Emperyalist ve kapitalist sistemde üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin olmasından dolayı, üretim dağılımı da eşitsizce olmaktadır.Üretim araçlarının azınlığın elinde olması daha fazla üretici güçlerin emeği sömürülürken daha fazla üretim üretilmektedir. Fazla malın üretilmesi üreticinin mal içinde emeğinin nesnelleşmesi ve ürettiği mal karşısında emekçinin değersizleşmesidir. Daha fazla emekçinin kendi emeğinden yabancılaşmasıdır.Burada şu denklem ortaya çıkmaktadır.

“ işçi ne kadar çok zenginlik üretirse, üretim güç ve büyüklük bakımında ne kadar artarsa, o kadar yoksullaşır. Ne kadar çok meta üretirse, o kadar ucuz bir meta olur. İnsanların dünyasının değersizleşmesi, şeyler dünyasının değerinin artmasıyla doğru orantılıdır. Emek sadece meta üretmekle kalmaz,aynı zamanda,genel olarak meta ürettiği nispette kendini, ve işçiyi de meta olarak üretir.’’

Fazla üretim, işçi sınıfının daha fazla sokaklarda açık veya gizli işsizler ordusuna katılmasına yol açar. Kapitalist sistem, işçinin emeğini  onu yaratan emekçinin karşısına çıkarır, ürettiği malı emekçiden uzaklaştırır. Üretici ürettiği mal karşısında ondan yabancı bir nesne gibi ancak onu uzakta yakında görür, ne kadar sevimli ne kadar güzel veya tatlı bir şey olduğunu söyler, ancak ürettiği mala sahip olamaz, üretici ürettiği malı kullanamaz, kendi geçimleri gereği olsa bile onu elde edemez, kendi soyut ve somut, fiziki ve bedensel emeğiyle ürettiği mal başka bir sınıfın denetimi altına girmiş ve emekçi kendi emeği sonucu ürettiği malla yabancı olmuştur.Üretim içinde çalışan işçi harcadığı kendi emeğinine sahip değildir. Emeğine sahip olamıyan emekçi de özgür olamaz, özgürlüğün emeğin özgürleşmesinden geçtiğini biliyoruz. ( Burada bir paragraf açmak istiyoruz, bu gün Türkiye, K .Kürdistanda bu sistem yıkılmadan sistem içinde kalarak özgülleşme teorisini savunan örgüt ve partiler vardır. Bunun mümkün olmayacağını tarihsel tecrübeler ve bunca acı deneyler bize göstermiştir, zira emeğin özgürleşmediği, işçi ve köylü sınıfı başta olmak üzere ezilen halkın kendi emeğinden yabancı olduğu bir sistemde özgürlüğü savunma veya bu fikirleri yaymak emekçilerin özgürleşmesi önünde engeldir.)

Çünkü emek, mal içinde nesneleşmiş fiziki ve bedensel nesnedir.Fiziki ve bedensel faaliyetle herhangi bir nesne içinde var olur. O nesnenin var olması emeğin iki kısmın içinde olmasını zorunlu kılar, aksi biçimde nesne yani mal üretilemez. Emeğin ürünü olan nesnenin emekçi sınıfından yabancılaşması ‘’’Emeğin üretiği nesne, yani emeğin ürünü, emeğin karşısına yabancı bir şey olarak, üreticiden bağımsız bir güc olarak çıkar’’

Emperyalist kapitalist sistemde emeğin ürettigi nesnenin kendi emeğinin karşısına yabancı nesne olarak çıkması, üreticinin dokunmaz biçime bürünmesi en yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Bu sorunun anlaşılması açısından iki örnek vermek istiyoruz. Araba üreten Opel fabrikasında çalışan işçilerin ve teknisyenlerin somut ve soyut emeği sonucu Opel arabaları üretilmekte. Tüm zorluklar altında çalışan emekçiler değişik iş bölümü sonucu üretimde arabalar üretmektedir, fabrikada çıkan, arabalar üreten, ancak  üreten, arabanın yanına yaklaşarak nasırlı eliyle dokunmakta, arabanın üzerinde yazılı olan fiatdan dolayı satın alamamaktadır.

Veya ekmek fabrıkasında çalışan emekçi tüm emeğini harcayarak ekmek üretmektedir. Ancak ürettiği nesneyi yanı ekmeği kendi evine götürememekte her gün binlerce kişi açlıktan ölmektedir, yani kendi ürettiği nesne emekçiden yabancılaşmıştır, üretici ürettiği mala sahip olamamakta mal onun karşısına yabancı bir meta olarak çıkmaktadır. Bu, yabancılaşmanın ekonomik ve sosyal temelini oluşturmaktadır.

Karl Marks buna iki sivri ucu gibi iki degişik yönde açı meydana getirir demektedir ve şunları belirtmektedir.

‘’’…..Gerçek emek,zenginler için harikalar yaratır, ama işçiler için yoksunluk üretir. Emek zenginler için saraylar, ama fakirler için mezbeleler üretir.Emek zenginler için güzellik, ama fakirler için kararıp solma üretir.Emek emeğin yerine makineleri geçirir,ama böylece işçilerin bir bölümü barbarlık tarzı emeğe geri döndürür, öteki bir bölümünüde  makine durumuna getirir. Emek zenginler için zeka ama işçiler için budalalık, aptallık üretir.’’

Marksın üstte belirtiği “Emek zenginler için zeka ama işçiler için budalalık, aptalık üretir”, belirlemesini kısaca açmak istiyoruz.

Yabancılaşma olgusunu tartışanların üzerine vardıkları sonuç dünya gezegeni üzerinde yaşayan insanların büyük bölümü ( Hatta% 90 olduğunu söyleyenlerde var)  kendilerine  yabancılaşmış bunun sebebi ise kapitalist ve emperyalist sistemin siyasal, kültürel, idolojik, ekonomik dayattığı yaşantı sonucu olduğunu belirtmekteler. İnsanların kendisi, dünyada yaşayan değişik türsel varlıklardan ve doğadan yabancılaşması emperyalist  sisteminde kaynaklanmaktadır. Burjuvazi daha fazla azami kär için işçileri kendi varlık koşullarında uzaklaştırmış, emekçi halkların kendi haklarına sahıp çıkma bilincini bulanıklaştırmış, onları modern köle olmaya zorlamıştır. Sistemin kırıntlarıyla bizleri oyalama sistemin parçası haline getirmekteler. Özgürlük, demokrasi söylemleriyle karnımızı doyuracak dualarla köle durumuna getirme çabaları tüm yönleriyle sürmektedir. Karl Marks´in belirttiği ‘’Moden dünyada her birey, aynı zamanda hem köle hemde topluluk üyesidir. Ama burjuva toplumun köleliği,görünüşte en büyük özgürlüktür, çünkü bu, kendi yaşamının, örneğin mülkiyet, sanaii, din,v.b gibi kendi yabancılaşmış öğelerin –genel ya da insan bağlarından kurtulmuş-dizginsiz hareketini kendi öz özgürlüğü olarak gören bireyin görünüşte bireysel bağımsızlığıdır. Oysa gerçekte bu, onun kölelığinin ve insan dışılığının tamamlanmasıdır. Hukuk burada ayrıcalığın yerini almıştır.’’

Burjuvazinin bize dayattığı, iş ve ev hayatı arasında ömürlerimizi geçirme, bizi biliçli üretken yaşamdan uzak tutma istemleridir. Üretken yaşam içine girmeyen kişi burjuvazinin sınırları ve imkanları içinde güzel yaşama, güzel geçinme koşulları ve şartları aramaktadır. Burjuvazide bunu istemektedir. Yanı yaşamı değiştirme faaliyetinden uzak olmayı  bizlere dayatmaktadır. Bu sebepten dolayıdır ki, devrimci hareket içinde bir dönem aktif olan veya hareketin önderliğini yapan dost ve arkadaşlar tarihin belirli bir döneminde bilinçli üretken yaşamı terk ederek, evlerine çekilmekte veya yoz gerici yaşam içine girebilmektedir. Bir dönem fikirlere denk düşen düşüncelerde küçük burjuva heyacanı onların gericiliğe karşı duruşdaki uzun sürmeme sonucunu doğurdu. Burjuvazinin istediği olmustur aslinda.

Biraz daha açarsak, Bizim istediğimiz yalnızca yaşamak değildir, yaşamak canlı olan herkesin yaptığı faliyetdir, aslında, bizim yaşam faaliyetimiz  kendimizi koruma, yaşatma, besleme faliyeti olamaz ve olmamalıdır. Doğada hayvanların da yaşam faaliyeti içinde oldukları biliniyor, ancak üretken yaşam faaliyeti içinde olmadıklarıni biliyoruz. Onlarda beslenme, korunma, gelecek nesilini büyütme ve besleme faaliyeti sürdürmektedirler, kanguraların belirli bir süre bebeklerini kendi koynunda taşımaları, kartalların kendisini yenileyerek ömrünü ikiye katlaması, karıncaların ve arıların yaşam faaliyetinin nasıl olduğu biliyoruz ancak  ‘’ hayvan kendi yaşam faalıyeti ile doğrudan doğruya özdeştir. Hayvan kendisini yaşam faaliyetinden ayrı görmez. Hayvan kendisi yaşam faaliyetidir,  İnsan ise kendi yaşam faaliyetini, kendi irade ve bilincinin nesnesi durumuna getirir. İnsanın bilincili yaşam fáaliyeti vardır….’’

Bilinçli yaşam faaliyeti içinde olanlar, hakim sınıflar için tehlikeli olduğundan dolayı gözaltında, işkencehanelerde öldürülmekte, onlarca yıl zindanlara  atılmakta, onların bilinçli faaliyetiyle yabancılaşmayı ters çeviren teorik ve pratik faaliyetleri engellenmektedir.

Çünkü biliçli yaşam içinde olanlar yalnız kendisinin özgürlüklerini, yaşam biçimini düşünmezler, onlar, dünyanın değişik kıtalarında haksızlığa karşı mucadele etmeyi kendi mesleği olarak görmektedir. Halkın acıları onların acısı, halkın sevinçleri  onların sevincidir.

Yanı Che´ nin;

‘’Dünyanın neresinde olursa olsun, haksız yere birisinin suratına atılan tokatı, kendi suratında hisetmeyen kişinin insanlığından süphe ederim.’’ belirtmesi gibi.

Burada belirtilen bilinçli yaşamdır. Ezilen yoksul kesimin baskı ve sömürü altında yaşadığı süreci, bu sömürü ve baskı katlıamını biz kendi benliğimizde hissetmeliyiz.

Beni ilgilendirmez, benden  uzak olsun gibi gerici anlayışlar terk edilmelidir. Bu kapitalist ve emperyalist kültürün emekçilere aşıladığı kültürdür. Marks´ın “Emek zenginler için zeka ama işçiler için budalalık, aptallık üretir “dediği de budur. Yanı kapitalist sistemin, emekçileri kendi sınıf dayanaklarından uzaklaştırarak, sistemin parçası haline getirme çabası sonucudur. Sistemin getirdiği budalılık boyun eğme kültürüne karşı çıkan, on binlerce onurlu insan Türkiye zindanlarında mahkum edilmiş, onların teorik ve siyasal düşüncesine zincir vurulmak isteniyor. Çünkü doğru siyasi düşüncelerle donanan kişiler  toplumun dönüşmesinin belirli süreçlerinde objektif rol oynamaktadırlar. Sürecin ilerlemesi veya gerilemesinde belirleyici olurlar. Dolayısıyla,Toplumların değişmesinde subjektif öğe olan bilincli faaliyet yanlızca subjektif öğe olmakla kalmamakta keza objektif öğedirde. Toplumların değişmesinde biliçli faaliyet toplumdaki değişimin dinamigi teşkil etmektedir.

Özel mülkiyeti elinde bulunduran kapitalist ve emperyalist tekeller, doğa üzerinde de özel mülkiyet kurmuş, doğaya karşı yabancılaşma sağlanmıştır.

Doğa insanların yaşamları ve geçim araçları olarak imkan sağlamaktadır.Barınma geçinme olanakları insanlara sunar. Güneş, su, ağaç doğanın sunduğu yiyecek olmak üzere canlıların kendi türlerini devam ettirmek için imkanlar sağlar. Bu imkanlar olmadan insanların yaşayamayacağı gibi canlılar da yaşamaz. Kapitalistler doğanın insanlara sunduğu nimetleri tekelleştirerek özel mülkiyet denetimi altına almıştır,kapitalist tekeller dünyanın sonuyla oynamaktalar. 200 yıl önce doğanın insanlara sunduğu yaşam araçları paralı olacağı söylenseydi, o dönemin koşullarına göre deli olmak yeterliydi. Ancak bugün canlıların en temel yaşam aracı olan havanın seneler sonra paralı olamayacağını söylememek için deli olmak gerekiyor. Çünkü kapitalistler doğa üzerinde her şeyi metaya dönüştürmüş, doğayı kendi tekelleri altına tutarak azamı kär sağlamakta bu sebepden dolayı insan sağlığını düşünmeden dünyamızı çöp kutusu haline getirmişlerdir. Ayrıca doğanın bize sunduğu her şeyi havanın dışında metaya dönüştürmüşlerdir su,ağaç… v.s. Hatta hava kirliliği bazı ülkelerde öylesine hat safhaya ulaşmış ki, kirli havadan dolayı maskeyle gezen insanları görüyoruz. Bu kirliliği yapan kapitalist tekellerin ürettiği üretim sonucu insan sağlılığını ve doğanını kirliliğini gözetmemektedirler.

Toplumsal mülkiyete ait olan araçlar kirlenmis insan oğlu kendi araclarına sahip çıkma kendi denetimine almamasından dolayı doğanın kirlenmesi devam etmektedir. Dağlar, ormanlar, sular, denizler parsellenmiş, emperyalist devletlerin denetimi altına girmiş,kısacası doğa emekçilerden yabancılaşmıştır.

Sosyal faliyet içinde yabancılaşmaya karşı mücadelemizi

Yoğunlaştırmalıyız.

İnsan sosyal bir varlıktır. Eglenme, gülme, sohbet etme, sosyal aktivelere katılma insan olmanın temel özelikleri arasındadır. Bu olgudan hareketle bilinçlerimizin tazelenmesi yeni bilinç öğenin elde edilmesinin diğer ayağıda belirttiğim sosyal faaliyete katılıp tartışma, sohbet etme yoluyla elde edilecektir. Maonun kitlelerde kitlelere belirtiği yanancılaşmaya karşı panzehirinin olduğunu burada belirtmemiz gerekiyor, Sosyal alandaki yabancılaşmanın getirdiği bireysellik ve sosyal siyasal faaliyetlerden uzak kalma toplumda önemli şekilde kendi varlığını devam ettirmektedir.

Sosyal faliyetlerde yer almamız kitleleri daha yakın tanımamız onlarla siyasal ve toplumsal sorunları tartışmamızı sağlayacaktır.

Sistemin getirdiği yoksullaşma ve fakirleşme sosyal zeminin daralmasına yol açmaktadır. Çünkü yoksulluk emekçilerin daha fazla çalışmasını sağladığı gibi ağır iş koşulları sosyal faaliyete katılmayı engellemektedir. Özelikle bilinçli biçimde kapitalistler kitlelerin sosyal faliyetlerini engellemekte, soysal faaliyet sağlanan alanlar kapatılmakta veya özelleştirilmekte. Almanyada her mahallede olan kütüphaneler, gençlik evleri, çoğu mahallelerde kapatılmıştır. Gençlerin buluşmaları ve okumaları burjuvazi tarafında bilinçli engelenmekte, sistemin biliçli politikasıyla bunlar kötü alanlara yönderilmektedir. Böylece toplumda süren yabancılaşma sosyal ilişkilerde de boyutlanmıştır.

Tolumsal üretim faaliyeti içinde pratik hayat yaşamımızla yabancılasmaya karşı mücadelemizi kararlılıkla yürütmemiz, teorik ve siyasal düşüncelerimizin öznesi olmamız gerekmektedir. Her haraketimizi buna göre biçimlendirmemiz gerekiyor, bu da teori ve pratik arasındaki diyalektik ilişkinin bağlantılı olması, pratigimizin teori ve siyasal düşüncelerimizin denetimi altında olmasıdır. Yani yaşam biçimimiz biliçli ve bizi yönlendiren bilincimizin denetimi altında olmalıdır. Aksi taktirde söylem ve pratik arasında kocaman fark ortaya çıkar, teorik düzeyde esas doğru sözler söylenir veya sol görünür, pratikte de tersi durum ortaya çıkar. Yani söylemlerimize inanmama durumu aynaya yansır. Yaşantımızda, sohbetimizde bazıarkadaslarımızın  çok konuştukları plan ve programlarda çok nasihat ettiklerıni biliyoruz, buna karşı değiliz, yapılsın, yapılmalı da ,ancak buna uygun hareket edilmelidir. Aksi durum söylenen şeyler inandrıcı olmayacak  söylenen şeyler kendisine de yabancı olur. Üste emekçinin üretim süreci içinde emeğini satarak karşılığında olan mala sahip olamdığını vurguladık, yanı emek ile onun emeği sonucu elde edilen ürün arasında kocaman fark ortaya çıktığını belirttik ve emekçi kendi emeğine sahip olmadığından ondan yabancılaştığını belirttik.Tıpkı onun gibi saatlerce fiziksel ve ruhsal enerjisini harcayarak teorik söylemlerde bulunan arkadaşların bu teorik söylemlere bağlı olmaması kendi nesnesine yabancı olması sonucudur. Dolaysıyla yabancılaşma belirttiğimiz teori ile pratik arasındaki ilişkilere de yansıyor. İnsanların  üretim mücadelesi yalnızca her hangi fabrikada çalışmakla özdeş degildir, toplumsal hareket içinde yazma, resim yapma, toplantı düzenleme kısacası toplumsal üretim mucadelesının degişik biçimleridir. Kişi, fiziki enerjisini kullanarak konuşur, yanı bir emek verir, eğer bu verdiği emeğe sahip çıkmazsa emek ondan yabancılaşır, o kişinin pratik hattı ile sarf ettiği emek arasında derin ucurumlar olur, burada yabancılaşma daha fazla görünüyor, zira fikirde dik duruş genel ilkelerdeki dik duruşu sağlamaz, Bir an heyecanıyla dönemin getirdigi küçük burjuva heyacanlanma belirli dönemde devrimci faaliyette bazi yoldaşlarımızı ön plana çıkarması eğer onların bu fikirleri kendi davranış ve hayat yaşantısına göre düzenleyerek genel ilkelere bağlılığı sağlanmazsa kısa süre sonra devrimci mücadeleyi terk edeceklerdir. Fikir, davranış ve hayat kosullarını değiştiremiyorsa fikire denk düşen anlayış, pratikte doğru ve uzun süreli duruş sağlayamaz.

‘’Ama ayağa kalmak için,tinin yalın gevşek getirmeleri ile yıkılamayacak gerçek ve duyulur boyunduruğu gerçek ve duyulur kafası üstünde egemen bırakarak, düşüncede ayağa kalkmak yetmez’’ Ayağa kalmak burjuvazinin baskı ve katlıamlarına karşı durma, ideolojik ilkelere bağlılılık ve buna göre degişme ve dönüşmeyi zorunlu kılar.

Sonuç olarak, burjuva sistem içinde Yabancılaşmış emek,Yabancılaşmış insan,Yabancılaşmış yaşama karşı mücadele ederken, kapitalist sistemin yerine baskının sömürünün olmadığı bir dünyanın yaratılmasıyla yabancılaşmanın ortadan kalkacağı bilinciyle hareket edilmelidir.

 

Almanya Demokratik Haklar Federasyonu

IRKÇILIĞA, AYRIMCILIĞA VE EMPERYALİST SALDIRGANLIĞA KARŞI;

YENİ BİR DÜNYANIN MÜMKÜN OLDUĞUNU HAYKIRMAK İÇİN BULUŞALIM!
Merhaba Değerli Dostlar, Delegeler, Yoldaşlar.
Küresel kriz, eski hızını kesmesine karşın, daha büyük krizi içten içe biriktirmeye devam etmektedir. Krizi atlatmaya yönelik atılan adımlar bir türlü istenen ve arzulanan sonuçları üretemedi,üretemiyorda. Aksine, çözüm için yazılan reçeteler ve atılan adımlar yeni ve bir başka sorunun oluşup gelişmesine zemin hazırladı, hazırlamaktadırda.
Krizin uç verdiği ilk zamanlarda Amerika başta olmak üzere patlak veren ve giderek başka ülkelerede yayılan banka ve tekel iflasları, en zayıfların döküldüğü dönemdi. Sözkonusu süreçte yıkılma riski taşıyan banka ve tekellerin güçlüler tarafından, birleşme adı altında kapışıldığı ön sarsıntı atlatıldı. Artçı sarsıntıları devam etmekle birlikte (dünyanın en eski bankası denilen İtalya Merkez Bankasının iflasın eşiğine gelmesi gibi), krizin ilk evresi kapanmış oldu. Şimdi, krizin ikinci evresindeyiz. Genel kural olarak sıra şimdi güçlü görünen tekellerin, yani üretim yapan tekellerin kendisine gelmiştir. Dünyanın en büyük tekeli durumundaki General Motor gibi, alanının büyüklerinden sayılan Opel gibi otomotif sanayiindeki orta şiddetli kriz, önümüzdeki süreçte bir çok büyük dünya tekelini daha içine alarak kendisini ortaya koyacaktır.
Yayınlanan ekonomik veriler bunu çok net olarak ortaya koymaktadır. Örneğin bütün emperyalist ülkelerde ekonomik büyüme ivmesi her yıl giderek dahada gerilemekte ve yapılan hesapların hiç birisi tutmamaktadır. Her çeyrekte hesaplamalar yeniden revize edilmektedir. Bunu somutlamak için OECD’nin verilerine bakmak yeterlidir.
OECD’nin 2012 yılına ilişkin son verilerine göre emperyalist ülkelerdeki büyüme oranları şöyledir; ABD 2,2; Almanya 0.9 (2011 yılında Almanyanın büyüme oranı 3,1’di) yani önceki yıllara göre bir daralma, bir küçülme yaşandı. Fransa 1,7’den 0,2’ye gerilemiş. Holanda 1,1’den -0,9’a; Avusturya ise 2,7’den 0,6’ya gerilemiş. İngiltere 0,9’dan -0,1; Belçika ise 1,8’den -0,1’e düşmüştür. Bilindiği gibi bu ülkeler dünya ekonomisine damga vuran ve motorları durumundaki önde gelen emperyalist ülkelerdir. Bu büyük oranlı gerilemeler krizin önümüzdeki süreçlerdeki seyri hakkında bizlere yeterli oranda bilgiyi fazlasıyla vermektedir.
Yine bu ülkelerdeki borç yüküde doğası gereğiyıkıma ters orantılı olarak artmaktadır. Yine OECD verilerine göre; 10 trilyon 158 milyar dolar. Bu 2 tirilyon 481 milyar dolarılık bütçesinin dört katı büyüklüğünde. Fransa’nınki 2.8 tirilyonluk bütçesini ikiye katlayan 5 tirilyon 633 milyar dolardır düzeyindedir. Avrupanın üretim motoru durumundaki Almanya’nın 5 tirilyon 674 milyonluk borcu, 3,6 trilyon tutarındaki GSMH’nın yüzde 156’sına ulaşmaktadır. Amerikan’nın dünyanın en borçlu ülkesi olduğunu zaten bilmeyen kalmadı.
Ha keza, işsizler ordusu her geçen gün katlanarak büzümektedir. Emperyalist kurumlardan IMF’nin verilerine göre oranlar şöyledir; Fransa9,51;ABD 9,44; İngiltere 7,75; Almanya 6,00; Hollanda 4,20;Avusturya 4,10;İsviçre 3,44. Bu rakamlar resmi olan rakamlar. Gayri resmi rakamlar bunların dahada üstündedir. Burjuva ideologlar eğer çözüm bulunamazsa bu rakamların 2013 ve sonrası yıllarda giderek daha da artacağını açıklamaktadırlar.
Krizin yarattığı bütçe açıklarını azaltmak için akıllarına ilk gelen çözüm, kamu harcamalarındaki kesintidir. Bu, eğitim ve sağlık alanlarına, konut ve ulaşım vs. alanlarındaki yatırımlardır. Buralardan yapılan kesintiler, toplumun emeğinden yapılan gasplarla, yani daha önceki tarihlerde alınanlardan daha fazla ücretlendirmelerle veya vergilendirmelerle giderilmeye başlandı. Kendi ülkemizden çokca aşinası olduğumuz zamlar ve bununla birlikte yükselen enflasyon da bu emperyalist ülkelerin daha çok gündemi olmaya başladı. Ki, zaten bunları kendi yaşamımızdan biliyoruz.
Dünyanın bugünkü ekonomik durumu bu. Bu verilerdende anlaşılacağı üzere, yoksulluğun giderek artacak ve buna bağlı olarakta hem emperyalist cephesinde hem de halklar cephesinde daha çelişki ve çatışmaların giderek kızışıp keskinleşecek, emekçi yığınlar sokaklar da daha çok görülecektir.
Yunanistan ve İspanya’nın durumu malum. Atanmış teknokrat hükümetleri üzerinden yönetmeye çalışıyorlar. Ha bire milyarlarca euro aktarıyorlar ki, gelişmeleri kontrol altında tutup yönetebilsinler. Ama emekci kitleler sokakları savaş alanlarına çevirmektedirler. Aynı biçim ve düzeyde olmasa da gelecek süreçlerde emperyalist kalelerde de benzeri gelişme ve görüntülerin ortaya çıkması kimseyi şaşırtmamalıdır. Ki, bu türden hareketlerin daha çok gelecek güvensizliği, ayrımcı ve ırkçı uygulamalar daha çok muhatap olan, krizin faturasının en çok kendine kesilen göçmeler bu sürecin en ileri çıkacak olan aktif özneleri olacaktır. Yerli proleterler ve emekçi yığınları bu süreci daha geriden takip edecektir. Sürecin hangi hatta evrileceğinide esasta bu yerli proleterya sınıfı ve emekçi kitleleri belirleyecektir.
Kapitalist krizin hasta çocuğu ırkçılık ve ayrımcılık Avrupa ülkelerinde tehlike çanları çalarak yükselişe geçti!
Eğemenler, gelişecek olan sınıf dayanışması ve birliğini içten parçalayıp, bölerek zayıflatıp etkisizleştirmek için, bilindiği gibi yerli ve göçmen emekçiler arasında ırkçılık politikalarına başvurmaktadırlar. Daha önceki dönemlerde dar ve belirli çevrelerle sınırlı olan ırkçı saldırı ve kamu kurumlarında uygulanan ırkçılıklar, krizin patlak vermesinden sonra çok daha yaygın bir hal aldı. Kriz derinleştikçe bu hal giderek, daha farklı biçimler altında hızlandırılıp, toplumsal yaşamın hemen her alanına adım adım sirayet edecektir. Yunanistan ve İspanya’da işsizliğin ve yoksullaşmanın müsebbibi olarak görülen göçmenlere yönelik saldırılar, buralarda da göncel yaşamımızın parçası olmaya büyük adaydır. Doğal olarak bunun esas mağdurları, biz Türkiye-Kuzey Kürdistanlılar ve diğer göçmen emekçiler olacağız. Dolayısıyla, geliştirilen ırkçı ve ayrımcı politikalara karşı en uyanık ve boşa çıkaracak politikaları bizler üretmek ve çalışmarını yürütmek zorundayız. Bunuda sadece kendimizle sınırlamadan, diğer göçmenlerle birlikte ve yerli emekçi sınıfları da bu çalışmaların aktif parçaları kılınmalıdırlar.
Avrupa proleteryası, bilindiği üzere kendisine hangi siyasal kimliği takarsa taksın -bugün için- eğemenlerin hizmetindeki bürokrat burjuva sendikaların önderliğine hapsolmuş durumda. Bu sendika burjuva patronları, şişen balonun patlamaması için zaman zaman sınıfı sokaklara çıkarmaktadır. Ancak buna rağmen içten içe mayalanmakta olan ve burjuva sendikalarının sınırlarını zorlayan ve yer yer uç veren kendiliğinden gelişen hareketlerinide görmek durumundayız. Yirmibeş Avrupanın ülkesinden proleterler, Opel işçileriyle dayanışmak ve aynı zamanda krizin kendilerine yüklediği faturaya karşı seslerini yükseltmek için geçen kasım ayında eş zamanlı eylem ortak bir eylem ortaya koydular. Bu eylem 1960’lardan bu yana Avrupa’da ortaya konulan ilk eylemdir. Bu eylem daha sonra gelişecek olan uluslar arası proleter dayanışmasının ve mücadelede ortaklaşmasının ipuçlarını vermiştir. Bunu görmeyen ve bu eylem karşısında sessiz kalan bizler, bundan sonraki aynı türden gelişmeler karşısında, daha duyarlı ve aktif olmaka yükümlü olduğumuzu unutmamalıyız.
Rusya ve Çin emperyalistleri cephesinde de, işler çokta yolunda gittiği söylenemez. Her ne kadar Avrupa ve Amerşkan emperyalistlerinin başına musallat olan boyutlarda olamsa da ve göreli olarak bunlardan rahat gibi görünüyorlarsa da, onlarda da krizin etkileri giderek artmaktadır.Yükselen borç yükleri, işsizlik, yatırımlardaki gerileme vs. hiçte azımsanmayacak boyutlarda artmaktadır.
Arap baharı diye adlandırılan, Arap halklarının on yılları bulan diktatörlüklere kendiliğindenci başkaldırısı sonraki aşamalarında emperyalistlerin kontrolüne geçti. Ve emperyalistlerin çıkarlarına hizmet edecek biçimlerde sonuçlanmışlardı. Ancak kan ve yıkımlar üzerine inşaa edilen yeni düzenlemeler arzuladıkları gibi gütmiyor. Her kalkışma her ne kadar kendiliğindenci de başlasa, önderliğini burjuvazide yapsa, devrimci önderliklerden mahrumda olsa, süreç içinde devrimci nüveleri oluşrur ve geliştirir. Devrimci güçlerin gelişmesinin koşullarını yaratır. Bugün yine Mursi’ye karşı Tahrir meydanını dolduranlar ve polisle çatışanlar bu tarihsel gerçeği bir kez daha gösterdi. Evet, Hüsnü Mübarek’e karşı gelişen başkaldırı sürecinde esamesi bile okunmayan devrimci güçler, bugün için ideolojik-politik olarak ne kadar zayıf ve geri olsalarda, kitleyle buluşmuş ve bir devrimci önderlik olarak ortaya çıkmıştır.
Bugün Tahririn başını çekenlerde bu devrimci güçlerdir. Mısırda’ki bu gelişmeler dünya devrimci hareketi açısından bir kazanımdır. Ancak fitilin ilk tutuşturulduğu Tunus ve sonrasındaki Libya’da aşiret ve mezhep savaşları, feodal-burjuva güçlerin iktidar ve zenginlikleri paylaşım kavgaları biçimini almış durumdadır. Bu savaş ve kavgalarda emekçi halklar yine mollaların, feodal-burjuvaların peşinden sürüklenmekte ve boğazlanmaktadırlar.
Suriye, şuan için halkların kıyımları üzerinden yürütülen bir kapışma alanı. Kapışmanın bir yanında, ”Suriyeye müdahale, Rusya’ya müdahale demektir” diyen ve ve savaş gemilerini Suriye açıklarına demirleyen Rusya ve müttefiği Çin. Diğer yanında ise Avrupa ve ADB emperyalistleri yer almaktadır. Avrupa emperyalistlerinin hedefi Rus ve Çin emperyalistlerinin hakimiyet alanlarını ellerinden alıp, hareket alanlarını daraltmak ve Akdeniz havzasını tümüyle denetimlerine almak. Arkasından büyük doğalgaz ve petrol rezervlerine sahip olan İran’ı hedef tahtasına oturtmak. Rus ve Çin emperyalistlerinin hedefi ise, alanlarını rakiplerine kaptırmamak ve akdenizi bunlara bırakmamak. Zengin doğalgaz ve petrol yataklarını kontrolleri altında tutmaya devam etmek. İlk adım olarak Suriye üzerinteki bu kapışmanın nasıl ve nereye evrileceği, bu rakip blokların kendi aralarında yürütülen pazarlığa bağlıdır.
Orta Doğu tarihsel olarak emperyalistler arasında hep kapışma alanı olma özelliği taşımaktadır. Sovyet sosyalizminin Kuruşçev’le sosyal emperyalist bir hatta girmesiyle bu kapışmada yeni bir aktör olarak sahnedeki yerini aldı. Böylelikle bölgenin dengeleri yeni biçimler almaya başladı. Dengeler kansız ve kıyımsız olmaz. Kapışmaya dahil olan yeni aktörle orta-doğu daha kanlı bir sürece girdi. İsrail’in ”vaadedilmiş kutsal topraklar”a yeniden dönüş hayali, yani Filistinlileri yurtlarından söküp atma savaşı da bu kanlı kapışmada önemli bir faktör olma işlevi gördü ve bugünkü kapışmada da aynı işlevi görmeye devam atmektedir. Sosyal-emperyalist bloğun bölgeye girmesiyle, Arap milliyetçiliği sırtını yaslayacağı ve İsrail karşısında destek alacağı güce doğru bir eğilim göstererek dönamin Mısır’lı lideri Abdul Nasır’ın fikir babalığını yaptuğı BAAS politikasıda daha aktif olarak Araplar arasında güç kazanmaya başladı. Böylece bölgenin dengeleri tümüyle sosyal-emperyalistler lehine döndü. Duvarların yıkılışından sonra dengeler bir kez daha değişti. Bugün kartlar yeniden karılıyor. Büyük kapışma İran üzerinden gelişme eğilimi taşımaktadır.
Fransız emperyalizminin Mali’deki uşakları, bir yandan din savaşlarıyla, bir yandan da Berberiler’in bir kolu olan Tuarek’lerin ulusal kurtuluş savaşıyla artık yönetemez duruma gelmişti. Nükleer bomba ve enerji üretiminin ham maddesi olan uranyumun zengin yataklarını güvenliği tehlikeye girmişti. Tehlikeyi bertaraf etmek için Maliyi işgal etti. Başta ABD ve Almanya olmak üzere tüm emperyalistler desteklerini açıkladılar. Burada da, faşist diktatörlerin yıllar yılıdır zulmü altında, vurgun ve talanı altında yaşayan emekçi halklar, devrimci önderliklerden yoksun olduklarından dolayı, işgal ordularına karşı ehveni-şer bir tutum aldı. Buna şaşırmamak gerekir. Çünkü kendilerini kurtuluşa taşıyacak olan devrimci güçlerden yoksun halklar, zulüm ve yoksulluktan kurtulma umutlarını başkalarına bağlarlar. Bu ülkelerinin işgalcileri olsa bile. Onlara teslim olurlar. Hatta onların destekçisi ve askeri olurlar. Libya’da olan buydu, Malide olan da budur.
TÜRKİYE- KUZEY KÜRDİSTAN’DA DURUM
Türk egemenleri Kürt ulusal meselesinde yeni bir yola girdi. Görünen o ki, her ne kadar bu yol, yöntem olarak bizzat Öcalan muhatap alınmış olsa bile, dayatılan yine teslimiyettir, tasfiyedir. Kürt halkının otuz yılı bulan savaşta ödemiş olduğu bedeller, kazanılmış olan birkaç kültürel hakka heba edilecektir. Ki, zaten üzerinde muzakere yapılmakta olan haklar, inkarcı ve asimilasyoncu Türk egemenlerininde kabul etmek zorunda kaldıkları, savaşın fiili kazanımlarıdır. Genel kural olarak, kazanılmış olan haklar üzerinden pazarlık, geleceği kazanmada içine düşülen umutsuzluk ve inançsızlığın yarattığı teslimiyeti ifade eder. Bu da, hareketin burjuva karekterinin doğal sonucudur. Miili burjuvazinin temsilcisi konumundaki bir hareketten, bugünün dünya ve ülke koşullarında bundan daha ileride bir şeyler beklemek, sınıflar mücadelesi tarihinden bi-haber olmak anlamına gelir.
On binlece can ve kan bedeliyle kazanılmış olan hakların, resmi bir statüye kavuşuyor olmasına, elbetteki karşı çıkamayız. Aksine bunu savunur ve destekleriz. Destekliyoruzda. Ancak bu hakların -hangi biçimiyle olursa olsun- anayasal bir statüye kavuşturulması, Kürt ulusunun kurtuluşu olmayacağını da çok iyi biliyoruz ve buna karşı çıkıyoruz.
Ne yazık ki, kendi kendi ideolojik politik hattına güveni kalmayan kimi devrimci güçler de, söylemleri hangi düzeyde ve keskinlikte olursa olsun, bu sürecin peşine takılmış gidiyorlar. Kendi iddialarında vaz geçen bir tutum sergiliyorlar. Kimileri açık açık, kimileriyse utangaç bir uslupla İmralı’da yürütülen teslimiyet müzakerelerini onaylıyor ve savunuyorlar. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki, hangi prağmatik gerekçelerle olursa olsun, böylesi bir sürece yedeklenenler, sürecin altında kalacaklardır ve tarih bunları affetmeyecektir.
Faşist diktatörlük bir yandan Kürt halkına ve savaştan bıkmış olan türk emekçi yığınlarına barış umudu aşılarken, diüer yandan da Kürt evlatlarının üstüne bombalar yağdırmaya devam ediyor. Ulusal hareketin önderlik kadrolarına yönelik suikast planları hazırlayıp, gerçekleştirecek olan eli kanlı katillerinide -Paris katliamı örneği- göreve yolluyor. KCK operasyonlarıyla hemen her gün onlarca Kürt siyasetçi tutsak ediliyor. Özcesi, Türk faşist diktatörlüğü, tarihsel miras olarak Osmanlıdan devraldığı, ikiyüzlülük oyunlarına hala devam ediyor.
Türk egemenleri, Suriye sorununda bir yanıyla efendileri tarafından kendilerine biçilen rolü oynarken, diğer yanıyla da, Batı Kürdistan’da ortaya çıkan fiili durumun yeni bir Güney Kürdistan’a dönüşmesi korkusuyla, savaş kışkırtıcılığı yapmaktadır. Kışkırtıcılığında ötesinde, çapulculardan oluşan çeteleri gerek teknik malzeme temin ederek ve gerekse örgütleyip eğiterek, savaşın fiili yürütücüsü durumundadır.
”Komşularla sıfır sorun” ,”barış ve kardeşlik içinde, karşılıklı güven ve işbirliği” demogojisi, İran, Irak ve Suriye özgülünde yerle bir oldu. Hepsiyle sorunlu ve savaş halinde.
Türk eğemenleride, esasta AB ve ABD’nin hedefindeki İran işgaline hazırlanmaktadır. Patriotlar, sadece Suriye için değil, esasta İran’la tutuşulacak savaş için yerleştirilmiştir. Tüm hazırlıklar buna yöneliktir. Efendilerine ne kadar iyi hizmet ederlerse, ağızlarına sürülecek balın, o kadar çok olacağının hayalini kurmaktadırlar. Tüm acurluklarına rağmen Libya’da başlarına gelenden yeterince ders almamışlar. Hatırlanacağı üzere, orada da en ateşli şekilde ortaya çıkmışlardı, ama umduklarını bulamadıkları gibi, Libya’da iş yapan firmaların alacaklarını bile alamadılar.
Demokrasi havariliği hızlarını kesmiş değiller. Yeniden yapılanmanın ayaklarından biri olan ”Demokratik Anayasa” teraneleriyle, kitleleri uyutmaya ve peşlerinden sürüklemeye devam ediyorlar. Bunu, toplum üzerinde egemen kıldıkları korkular üzerinden daha da güçlendiriyorlar. Yani, ölümü gösterip sıtmaya razı etme politikasıyla gerçekleştiriyorlar. Ancak biliniyorki, korkununda bir sınırı vardır ve o sınır aşıldığında Tunus’ta, Libya’da, Mısır’da, Yunanistan’da görüldüğü gibi, emekçi halklar, kendi kaderlerinin sahipleri olduğunuda en haşmetli halleriyle gösterirler. Toplumlar ve sınıflar mücadelesinden biliyoruzki, emekçi halkların, hakları ve kendi dünyalarını kurmak için kavgayı öğrendikleri okul, sokaklardır.
”Teğet geçti” denilen kriz, yoksullaşmayı giderek artırmıştır. Gelecek olan ikinci dalga ise bunu daha çok artıracaktır. Şuan için kendi kabuğuna çekilmiş ve düzenden umudunu kesmiş olan emekçiler, doğru politika ve taktikleriyle fitili ateşleyecek olanı yalnız bırakmayacaktır. Bunun yoluda, hiç kuşkusuz ki, gelişmeleri önceden öngörebilmek ve buna hazırlıklı olabilmekten geçmektedir. Bunu beceremeyenler, hangi mükemmel çizgiye sahip olurlarsa olsunlar, akıp gidenin arkasında seyirci kalmaktan kurtulamazlar.
Sonuç olarak;
Bu açık ve genel geçer gerçekleri söyleyen sadece bizler değiliz. Burjuva ideologlar ve kalemşörler ha bire yazıp duruyorlar. Önlemek içinde çareler bulmaya çalışıyorlar. Onlar kendi çıkarları açısından çareler ararken, bizlerde kendi sınıf açımızdan, süreci önceden karşılamak ve süreci kendi lehimize çevirmek için politikalar üretmek zorundayız. Çözüm politikalarımız, durum tespiti olmakla sınırlı kalınmamalıdır. Bugüne kadar sadece durum tepiti yapmakla yetindik. Durum tespitini düşünen ker insan kendisine göre zaten yapıyor. Bu anlamda durum tespiti yapmak bir başına yeterli değil ve olamazda. Mesele bu durum tespiti üzerinden bizi bekleyen sorunlar ve bu sorunlara müdahale etmede mevcut gücümüzün elverdiği oranda pratik-politik alanda neler yapacağımızın veya yapabileceğimizin siyasal ve örgütsel planlarını bu kongrelerde karara bağlamaktır. Bu bağlamda, alışıla gelen tartışma ve durum değerlendirmesi yöntemimizi bir adım ileri taşıyıp; neyi, nasıl ve hangi güçlerle ne yapacağımızı, mevcut güçlerimizi nasıl konumlandıracağımızı, işbaşına gelecek olan Genel Konseyin tasarrufuna bırakmadan, net bir şekilde karara bağlamalıyız.
Bu anlayıştan dolayı bir kaç karar önerisi yapmayı uygun bulmaktayız.
1) Krizden kaynaklı gaspedilen ve gaspedilecek olan haklarımızı korumak ve geri almak için, öncelikle kendi kitlemiz başta olmak üzere, yerli ve göçmen kitlelerle daha sıkı ilişkiler geliştirerek, gelişecek olan her ekonomik-demokratik eylemde yerimizi almak. Bunun içinde dil bilenlerden bir dış ilişkiler komisyonu oluşturulmalıdır.
2) Krizle birlikte yükselen devlet destekli ırkçılığa karşı, geçen dönem başlatılan ve tamamlanamayan, katılımcıları sadece biz olan paneller daha profesyonelce ele alınıp, konunun uzmanı olan yerli katılımcılarla devam ettiririlmelidir.
3) Her federasyon kendi alanındaki sınıf hareketleri ve kurumlarıyla ilişkilenmeli ve buralardaki gelişmeler karşısında tutum alıp, bunu kamuoyuna duyurmalıdır. Aynı zamanda alanındaki tüm gelişmeleri ve gelişmeye dair kendi tutumunu ve önerilerini raporlar halinde Genel Konseye sunmalıdır.
4) Her dernek, bağlı bulındukları federasyonla birlikte, kriz ve bu krizin yaratacağı sonuçlarına dair, yine katılımcısı sadece biz olmamak ve konunun uzmanı yerli birininde katılımı kaydıyla, alanlarında bu yıl içerisinde en az bir panel düzenlemelidir.
5) Kriz ve sonuçlarına dair, Genel Konsey bir broşür çıkarmalıdır.
Bu karar önerileri, elbetteki öneri olmaları itibariyle tartışmaya açıktırlar. İrade tarafından genişletilebilecekleri gibi, reddedilebilirlerde. Somut yeni karar önerilerle çoğaltılabilirlerde.
Mücadelenizde başarı dileklerimizle…
ADHK 21. Dönem
Genel Konseyi
Mart 2013

Necdet Özel Roboski emrini evinden vermiş!

roboskiHABER MERKEZİ (07.01.2014) Roboski Katliamı’yla ilgili soruşturmada Askeri Mahkeme ‘takipsizlik’ kararı verdi. BDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Beştaş, Karar, tekrar katliam işlenmesi anlamına geliyor. Sadece aklama için uygun zaman ve zemin yoklandı” dedi. Katliam emrini Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in verdiği Askeri Savcılığın karar metni ile resmileşmiş oldu. Savcılık, Özel’in operasyona çalışma ofisinden onay verdiğini açıkladı.

Şırnak’ın Uludere (Qilaban) ilçesine bağlı Roboski köyünde Aralık 2011’de 34 köylünü katledildiği soruşturmada Askeri Mahkeme TSK’nin ‘kusuru’ olmadığına hükmederek “takipsizlik” kararı aldı.

Askeri Savcılık soruşturmada şüpheli askerler İlhan Bölük, Yıldırım Güvenç, Aygün Eker, Halil Erkek veAli Rıza Kuğu hakkında kovuşturmaya yer olmadığına da karar verdi.

BDP Hukuk ve İnsan Haklarından Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş, kararın “yeni bir katliam” anlamına geldiğini belirtti.

‘ARAŞTIRMA YAPILMADI, UYGUN ZAMAN YOKLANDI’

“Bu karar hiçbir yönüyle hazmedilmesi, kabul edilmesi mümkün olan bir karar değil. Karar, tekrar katliam işlenmesi anlamına geliyor. Katliamın sorumluların aklanmasıdır; karar bunu ifade ediyor. Roboskililer bir kez daha katledildiler” diyen Beştaş, soruşturmanın iki yıldır gizli yürütüldüğünü hatırlattı: “Gizli, bilgi verilmeden yürütülen bir soruşturmaydı. Biz hiçbir araştrmanın olduğuna, yapıldığına inanmıyoruz. Sadece aklama için uygun zaman ve zemin yoklandı ve Türkiye’de bu zemin şimdi mevcut; özellikle, gündeme bilerek konulan Balyoz, Ergenekon kararı, yargıyla ilgili yaşatılan kaos ve tartışmalar… Bunların hiçbiri karardan bağımsız değil.”

Beştaş, kararda açıkça “TSK personeli görevini yaptı” denildiğini ifade ederek, “Bombalama da Bakanlar Kurulu’nun sınırötesi operasyona yetki veren tezkeresine dayandırılıyor. Yani, karara göre, emirler doğrultusunda katliam işlenmiştir, suç yoktur. Satır aralarında, bir adım öteye giderek ‘Roboskililer suçludur’ da diyorlar” dedi.

Amed Baro Başkanı Tahir Elçi, Askeri Savcılığın Roboski Katliamıyla ilgili takipsizlik kararının hukuki hiçbir dayanağının olmadığını belirterek, “Karar bizim için şaşırtıcı olmadı. Yasal prosedürü tamamlamak için önce Genel Kurmay Askeri Mahkemesine itirazda bulunacağız. Buradan da ret kararı alırsak dosyayı Anayasa Mahkemesine götüreceğiz” dedi.

Hava operasyonunda oğlunu ve kardeşini kaybeden Mehmet Encü ise, karara “şaşırmadıklarını” belirterek, “bu olay Başbakan ve Genelkurmay Başkanının emriyle yapılmış bir katliamdı. Başbakan ve Genelkurmay başkanı şunu iyi bilsin ki, bu dünyada hesabını vermezlerse öbür dünyada bunların hesabını soracağız. Mücadelemizi sürdüreceğiz” dedi.

EMRİ NECDET ÖZEL’İN VERDİĞİ RESMİLEŞTİ

Öte yandan Savcılığın karar metninde Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’in operasyona evinden onay verdiği de belirtildi.

Karar metninde, “Genelkurmay II’inci Başkanı’nca konunun, onayını almak maksadıyla, Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı nedeniyle karargahta bulunmayan Genelkurmay Başkanı’na telefonla iletildiği, Genelkurmay Başkanı’nın tespitle ilgili bilgilerin işlendiği haritanın konutundaki çalışma ofisine gönderilmesini istediği, haritanın çalışma ofisine gönderildiği, Genelkurmay Başkanı’nca hava harekatının yapılmasına onay verildiği, bu işlemlerin saat 20.00 civarında neticelendiği” ifadeleri yer aldı.

ANF

İDHF; 9 Şubat Referandumu`nda `HAYIR` diyelim!

IDHF_Logoİsviçre (06-01-2014) Kapitalizmin yıkıcı sonuçları göçmenleri vurmaya devam ediyor! Gerici-ırkçı referandumlar geleceğimizi tehdit ediyor!

İsviçre, 9 Şubat`ta ırkcı-faşist argümanlarla iceriklendirilen ve göçmenlerin Isviçre`ye göç dalgasını kırmayı hedefleyen yeni bir referanduma hazırlanıyor. İsviçre`deki özellikle yerli halkın, iş, sağlık, eğitim, barınma vb. alanlarda göçmenlerle olanaklarını paylaşmalarının sonuçları üzerinden, referanduma dönük  halk nezninde`evet` eğilimi güçlendirilmeye çalışılırken, göçmenler aleyhine yürütülen ırkçı propagandayla İsviçre`ye gelen göçmen kitlesinin ülkedeki toplumsal üretim içerisindeki verimliliği de muğlaklaştırılmaya çalışılmaktadır. Emperyalist- kapitalist düzenin dünyada yarattığı yıkımın kaçınılmaz sonuçlarından biri olan göçler, Avrupa`nın diğer ülkelerinde olduğu gibi Isviçre`de de ülkedeki ekonomik dengeleri yerli halkın aleyhine değiştiren bir olguymuş gibi tartışılmakta, 9 Şubat`ta yapılacak referandumla bu ırkçı faşist eğilim yerli halkın genel eğilimi haline getirilmek istenmektedir.

İnsanın, gerekçesi ne olursa olsun, bir yerden başka bir yere taşınmasına ve ikamet etmesine göç denir. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 200 milyon insan (BFM-BM göçmenler dairesinin verileridir)  yer değiştirmektedir, yani göç et-tiril-mektedirler. Bu sayının küçük bir bölümü korunmak için her türlü tehlikeyi göze alarak avrupaya gelmektedirler. Isviçreye korunmak (iltica yolu ile) için gelen göçmenlerin sayısı genel nüfusun % 1 i oranındandır. Öte yandan  İsviçre`nin, Avrupa Birliği`nin kimi antlaşmalarına imza atmasıyla İsviçre`ye Avrupa`nın değişik ülkelerinden emek göçü gelmektedir.  Göç bir sonuçtur, sonuçlar sebepleri örtbas edemez-etmemelidir. Insanin kendi iradesi dışında (ki bu çok nadirdir) göç etmesi dışında, doğal afetler denilen, depremler, güçlü fırtınalar, su taşkınları vs. gibi etmenlerde göç etmenin gerekçesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yakından incelendiğinde-incelenebildiğinde,  bahsi geçen doğa afetlerin de doğanın kendi kanunu şeklinde gelişmedigi görülecektir. Tüm bu belirlemeler göstermektedir ki göç esas olarak insanın iradesine kapitalizmin dayatmasıyla vukuu bulmaktadır. Bilim-insanlari, strateji uzmanları, istatistik kurumları, sivil toplum örgütleri, sendikalar, insan ve doğayi koruma örgütleri gibi bir çok kurum veya uzman bireyler göçün sebeplerini yukarıda belirttiğimiz gibi daha detaylandırarak ifade etmektedirler.  Sistemin yarattığı sonuçları es geçerek göçü İsviçre için büyük bir tehlike ve bu tehlikenin sorumluları olarak göçmenleri işaret etmek, en iyimser haliyle;  dezenformasyon ve  manüpulasyondan muzdarip tek yanlı, bilinçli ırkçı bir yaklaşımdır.

Kitlelerin yanlış bilgilerle ırkçı siyasete nasıl alet edildiğini bugüne kadar ki benzer referandumlara ve yine bugün nasıl alet edilmek istendiğini de 9 Şubat referandum argümanlarına bakarak görmek mümkündür. 9 Şubat insiyatifi (referanduma götüren) , kitleleri şu argümanlarla evet oy‘u kullanmaya çağırmaktadır :

-Yılda 80 bin kişi ülkemize göç etmekte,  buna parallel olarak , 34 bin daire, 42 bin araba, 70 Okul-ana Okul binasi, 500 öğretmen, 160 Doktor, 600 Hemşire-Hastabakıcısı,  380 yataklı Hastane ihtiyaç duyulmaktadır.

-Bu  göç, ülkemizde kültür arazisinin kaybına, eğitim kalitesinin düşüşüne, kişinin serbest dolaşım hakkının kısıtlanmasına, güvenlik sorununun doğmasına yol açmaktadır.

Başta da söylediğimiz gibi insiyatifin temel mantığı ırkçıdır-faşisttir. Bahsi edilen `sorunlar` , ki biz bunun sorun olduğunu düşünmüyoruz,  göçmenlerin olmadığı (ki böyle bir ülke varmı dünyada bilmiyoruz) her bir coğrafyada da yaşanabilir bir durumdur. Zira nüfus artışı ve parelelinde sosyal yaşamın idame edilebilmesi için ihtiyaçların artması normaldir. Ancak nüfus artışını yalnızca tüketimdeki yeri itibariyle göstermek tek yanlıdır. Istihtam yani üretimdeki yeri itibariyle sözkonusu nüfusun kazanımlarını ve bu kazanımların verilerini vermemek inkarcıdır, retçidir.

İsviçrenin dünya pazarındaki rolünü, kapitalist rekabetteki rolünü ve yine dünya sermayesini elinde bulunduran komprodorların para kasası rolünü, kısacası dünya sömürü sistemi olan kapitalist-emperyalist talan rolünü bir kenara bırakarak, sorunların odağına göçmenlerin yaşamlarını idame etmesi için bu ülkeye gelmelerini koymak, göcmenlerin ülke için büyük bir tehlike olduğunu söylemek, en açık ifadeyle hedef şaşırtmaktır.

Sonuç olarak, 9 Subat İnsiyatifi`nin beslendiği siyasal kültür, yapı taşlarının tek tek örülmeye çalışıldığı faşizan bir ülke idealidir. Biz böyle bir anlayışın bu coğrafyada yaşayan her bir insan için büyük tehlike oluşturduğunu düşünüyoruz. Bu fikriyata salt referandum itibariyle değil sosyal yaşamımızın her alanında karşı koyuşu, yerli, göçmen ikilemine düşmeden örgütleyelim.

9 Şubat Referandumu`nda `HAYIR` diyelim !

Birlik-Mücadele-Zafer!

İDHF (İsviçre Demokratik Haklar Federasyonu)

6 Ocak 2014

Avustralya’dan ikinci soykırım kararı

STOCKHOLM (09.05.2013) Avustralya Yeni Güney Galler Eyaleti Parlamentosu Üst Kanadı’ndan sonra 8 Mayıs Çarşamba günü Alt Kanadı da Ermeni, Süryani ve Rum soykırımını tanıdı. Eyalet Başbakanı Barry O’Ferral tarafından Parlamentoya sunulan önerge oybirliğiyle kabul edildi.

1 Mayıs günü Hıristiyan Demokrat Parti Başkanı Fred Nils’in verdiği önergenin oybirliğiyle kabul edilmesinden sonra Avustralya İsveç’ten sonra Asuri-Süryanilere soykırımı yapıldığını kabul eden ikinci ülke olmuştu.

Türk Dışişleri Bakanlığı kararın tarihi gerçeklerle bağdaşmadığını öne sürer ve kınarken ANF’ye açıklama yapan Ermeni-Süryani örgütleri karadan duydukları memnuniyeti dile getirerek Türkiye’nin soykırımını kabul etmesini talep etti.

Soykırım Araştırmaları Merkezi, Seyfo Center Başkanı Sabri Atman, Avustralya’nın 1998 yılında soykırımını tanıdığını ancak kararın sadece Ermenileri kapsadığını, bu ay içinde alınan iki ayrı kararla soykırıma uğrayan halklara Süryani ve Rumların da eklenerek  eksikliğin giderildiğini söyledi. Kararın Avustralya Ermeni Konseyi’nin desteğiyle alınmasının daha önce Ermeni soykırımını kabul eden 26 ülkeye gönderilmiş bir mesaj olduğu değerlendirmesinde bulunan Atman, diğer ülkelerin de Avustralya örneğini izleyip Süryani soykırımını kabul etmelerini umut ettiklerini dile getirdi.

Türk yetkililerin soykırımın kabul edilmesini üzüntüyle karşıladıkları yönünde açıklamalar yaptıklarını ve protesto notaları çektiklerini hatırlatan Atman “Tüm Dünya yalan, kendileri doğru söylüyormuş. Habire Türk’ün Türk’e propagandasını yapıyorlar. Sözde soykırım demekten yorulmadılar. Fransa, İsveç, İsviçre, Avustralya ve Dünyanın bir çok ülkesinin parlamentoda aldıkları kararlara tepki gösteriyorlar” dedi.

SOYKIRIM TBMM’DE DE SESLENDİRİLSİN

Barış sürecinin ilerlemesinden memnunluk duyduklarını dile getiren Atman, hassas bir dönemde İstanbul, Ankara, İzmir ve Amed’de 24 Nisan günü düzenlenen soykırım etkinliklerinin geçmiş yıllara göre daha canlı geçmesinin umut verici olduğunu ifade ettikten sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görev yapan milletvekillerine soykırımını Parlamento’nun gündemine getirmeleri çağrısında bulundu.

“Bu onurlu işi yapacak ve adını tarihe altın harflerle yazdıracak bir çok milletvekilinin parlamentoda bulunduğuna inanıyorum” diyen Atman “Soykırım sadace İsveç, İsviçre ve Avustralya’da değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çatısı altında da seslendirilmelidir” şeklinde konuştu.

İsveç Ermeni Fedarasyonu Basın Sözcüsü Vahagn Avedian soykırımını kabul eden  Yeni Galler Eyaleti’nin Avustrlya’nın en önemli eyaleti olduğunu, onu diğer eyaletler ve devletlerin izlemesini beklediklerini söyledi.

Avustralya’nın İsveç’ten sonra Süryani ve Rumlara soykırımı yapıldığını resmen kabul etmesini önemli bulduklarını ifade eden Avedian, Avustralya’nın 2015 yılında Gelibolu’da düzenlenecek törene Dünyanın soykırım kurbanlarını anacağı bir dönemde Türkiye’yle birlikte katılması önemli bir adım olarak değerlendi  ve Türk yetkililere Ermeni, Süryani, ve Rumlara yapılan soykırımını kabul etmelerini çağrısında bulundu.

ANF

Kuzey Kore yabancıları ülkeyi terk etmeye çağırdı

HABER MERKEZİ (9 Nisan 2013) Kuzey Kore, nükleer savaş tehdidini yineleyerek, Güney Kore’de yaşayan tüm yabancılardan ülkeyi terk etmelerini istedi. Tokyo merkezine patriotlar yerleştirilirken, 10 Nisan dolayında Kuzey Kore’nin füze denemesi yapmasından endişe ediliyor.

Resmi haber ajansı KCNA’nin haberine göre Kuzey Kore Asya-Pasifik Barış Komitesi’nin bir sözcüsü “Biz savaşın başlaması halinde Güney Kore’de bulunan yabancıların zarar görmesini istemiyoruz” dedi.

TOKYO MERKEZİNE PATRİOTLAR YERLEŞTİRİLDİ

Sabah saatlerinde Japonya’nın başkenti Tokyo’nun merkezindeki Savunma Bakanlığı’nın bulunduğu yere iki Patriot füzesi daha yerleştirildi. Bununla Kuzey Kore’den gelebilecek olası füzelerin engellenmesi amaçlanıyor. Japonya basınına göre patriotlar başkentin çevresindeki  iki siteye daha yerleştirilecek.

Savunma Bankalığı’na göre ayrıca iki patriot bataryası Japonya’nın güneyindeki Okinawa adasına konumlandırılacak.  Savuna Bakanı Itsunori Onodera bir televizyon programında yaptığı açıklamada Okinawa’nın hızlı bir şekilde yanıt vermek için en uygun yer olduğunu söylerken, patriot bataryalarının bu adada artık sürekli bir şekilde kalabileceğini belirtti.

Bakanlık sözcüsü, Japonya ordusunun Kuzey Kore’den gelen tüm füzeleri yok etme yetkisi aldığını kaydetti.

FÜZE DENEMESİ ENDİŞESİ

Kuzey Kore’nin geçen hafta başında trenle iki Musudan  füzesini taşıyarak, füze atar ile donatılmış araçlar üzerine yerleştirdiği bildirildi.  Güney Kore, komşusu Kuzey Kore’nin önümüzdeki günlerde füze denemesi yapmasından endişe ediyor. Musudan füzelerinin teorik olarak menzili 3 bin km olarak değerlendiriliyor. Bu füzeler Güney Kore veya Japonya’yı vurabilecek kapasitede.

Bu füzenin hafif bir yükle 4 bin kilometredeki hedefleri de vurabileceği ifade ediliyor. Bu durumda Kuzey Kore’nin 3.380 km uzağındaki Pasifik Adası’nda bulunan Guam’ın teorik olarak vurulabileceği belirtiliyor. Guam’da 6 bin dolayında Amerikan askeri bulunuyor.

Güney Kore’ye göre Pyongyang , 10 Nisan dolaylarında füze denemesi yapabilir. Kuzey Kore, yabancı büyükelçilikleri uyararak 10 Nisan’dan itibaren güvenliklerini garanti edemeyeceklerini bildirmişti.

Şubat ayındaki bir nükleer deneme ardından Mart ayının ilk haftasında BM’nin yeni yaptırımları alması karşısında Pyongyang son haftalarda tepkilerini arttırdı. Kuzey Kore, Perşembe günü ABD’ye karşı, nükleer saldırılar da dahil olmak üzere askeri operasyon projesini onayladıklarını duyurdu.

BM Güvenlik Konseyi’nin oybirliği ile alınan 2094 no’lu kararla, Kuzey Kore’ye dört yeni yaptırım uygulamaya başlandı. Yaptırım kararı Kuzey Koreli diplomatlar, para transferleri ve lüks ürünlere erişimle ilgili maddeler içeriyor. Yaptırımlar arasında ayrıca bazı malvarlıklarının dondurulması, Kuzey Kore ordusu ile ilişkili iki şirkete ve üç kişiye seyahat yasağı getirilmesi de yer alıyor.

Pyongyang, 8 Mart günü de Güney Kore ile tüm barış anlaşmalarına son verdiğini açıklamıştı. BM yaptırımlarının oylanması öncesi ABD ve Güney Kore’nin ortak askeri tatbikat yapması karşısında da Kuzey Kore son günlerde tepkilerini yoğunlaştırmıştı.

1953 yılında yapılan anlaşma ile Kore savaşı sona ermişti.  60 yılı aşkın bir süredir birbirinden ayrılmış olan Kuzey ve Güney  arasındaki temel anlaşma 1991 yılında imzalandı. Her iki taraf anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla çözme ve kazara askeri çatışmalardan kaçınmaya angaje olmuşlardı. Kuzey Kore ayrıca 1972 yılında her iki Kore arasında uygulamaya konulan kırmızı telefon hattının derhal kesileceğini bildirdi.

DÜNYANIN EN ASKERİ BÖLGESİ

Kore Yarımadası, her iki tarafındaki askeri varlık açısından dünyanın en askeri bölgesi durumunda. Kuzey Kore’nin nükleer başlıklı füze kapasitesi üzerine gözlemciler farklı görüşler belirtiyor.  Kuzey Kore, elindeki 700 km menzilli Scud füzelerinden, tahminlere göre 6 ila 9 bin menzilli Taepodong-2 füzelerine kadar askeri bir kapasiteye sahip.

Nükleer güç statüsünü savunan Pyongyang’ın elinde çok sayıda nükleer bomba olduğundan şüphe ediliyor. Bu bombaları minyatürize etmek için de nükleer denemeler de yaptı.

Güney Kore Amerika tarafından “nükleer şemsiye” ile korunuyor. Kuzey Kore ordusu 1,2 milyon askerden oluşurken, yedeklerinin ise 5 ila 7,7 milyon olduğu tahmin ediliyor. Bu ülke 4100 tank, 2500 zırhlı araç, 8500 topçu aracı, 5100 roket atar, 7500 havan topu, 820 savaş çağı (620’si operasyonel), 300 helikopter, 3 kumanda gemisi, 383 savaş ve devriye gemisi, 70 denizaltı, 135 hava yastıklı tekne, 130 Amfibi hücum gemisine sahip.

Buna karşın Güney Kore’nin 655 bin askeri (ek olarak 28 bin Amerikan askeri) bulunurken, 3 milyon yedeği var. Ayrıca 2400 tank (+50 Amerika’nın tankı), 5200 topçu aracı (+16 Amerikan), 200 roket atar, 600 havan topu, 460 savaş uçağı (+90 Amerika’nın), 680 helikopter (+120 Amerika’nın), 19 kumanda gemisi, 111 savaş ve devriye gemisi, 23 denizaltı, 5 hava yastıklı tekne ve 41 amfibi hücum gemisi var.

Askeri harcamalarda Kuzey’in 2008’de 8,2 milyar dolar iken, bu gayrı safi yurt içi hasılanın yüzde 22 ila yüzde 24’üne denk geliyor.  Güney Kore’nin ise 2012’de 30,8 milyar dolarlık askeri harcaması vardı. Bu da Güney Kore’nin gayrı safi yurt içi hasılasının yüzde 2,7’sini teşkil ediyor.

Bu veriler Londra merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün “Askeri Denge” isimli 2011’deki raporunda yer aldı.

ANF

İDHF 8. Kongresi yapıldı

İsviçre (18 Mart 2013) İsviçre Demokratik Haklar Federasyonu 8. Kongresi 17 Mart Pazar günü yapıldı. Kongre, Halk  Demokrasisi ve özgürlük mücadelesinde ölümsüzleşenler şahsında bir dakikalık saygı duruşuyla başladı.

Delege tespiti ve divan seçiminin ardından yapılan kısa bir bilgilendirmenin ardından kongre gündemine geçildi.

İlk gündem İDHF Yönetim Kurulu tarafından hazırlanan siyasal taslak delegelere okunarak, tartışmaya açıldı. Dünyadaki durum, ırkçılık ve İsviçre ve göçmenlerin durumuna ilişkin bilgilendirme başlıkları altında hazırlanan rapor sınırlı temelde de olsa belli tartışmalar yapıldı.

Siyasal rapora ynelik yapılan tartışmaların ardından oybirligiyle kabul edildi. Verilen aranın ardından Faliyet Raporu ve Mali Rapor okunarak  oylamaya sunuldu. Faliyet Raporu`nda önüne konulan faaliyetlerin büyük oranda başarıyla sonuçlandırıldığını, belli sorunlarında aşılmadığı vurgulandı. Kurumlaşmanın, kendi kitlesiyle birleşmenin önemine dikkat çekilen raporda, bulunduğumuz koşullara göre örgütlenmenin esas olduğuna dikkat çekildi.

Ardından delegelerin kendi görüş ve eleştirilerini dile getirdiler. İDHF Başkanın yönetim adına bu eleştirilere yönelik konuşmasının ardından yonetim, denetim ve ADHK delegelerinin seçimine geçildi. Seçimlerin ardından kongre, temenni ve dileklerin alınmasından sonra sona erdi.

Strasbourg, Mulhouse ve Londra’ da 8 Mart Etkinlikleri

Mulhouse (18 Mart 2013) 10 Mart pazar gunu Mulhouse Acotf derneginin tum demokratik kadin kitlesine yaptigi cagriyla “Emekci kadinin mucadaledeki yeri ve handikaplari” konulu bir panel duzenlendi.Alevi dernegine ve kurt derneginede cagri yapilmisti.Ancak alevi dernegi o gune farkli bir program koyarken kurt dernegi kitleside pariste katledilen 3 devrimci kadin icin yuruyuse gitmeleri sebebiyle panelist olarak katilamadilar.Bu sebepten dolayi DKH paneli esasta kendi kitlesiyle gerceklestirirken kurt kadinlarindan da katilim oldu. 8 mart’i yaratanlar sahsinda yapilan saygi durusunun ardindan Avrupa  Demokratik Kadin Hareketi temsilcisi sunumuna basladi. Özellikle emekci kadinlarin orgutlenmesi ve onundeki engelleri ve dusuncelerini acikca ifade etmelerinin onemine vurgu yapilirken “istiyorum ki bugun daha cok siz konusasiniz biz dinleyelim.Her ne kadar ayri ulkelerde yasasak ta sorunlarimiz ayni.Gucumuzun farkina varip isyanimizi orgutlersek, orgutlulugumuzun ve ozgurlugumuzun onundeki butun engelleri asabilecegiz” dedi.Katilimcilar da  birlikte olmanin,bilincli olmanin ve emekci kadinin mucadelesine destek vermenin daha da kacinilmaz ve acil oldugunu vurguladilar.Cozumun orgutlenmekte oldugu bilinciyle sicak icten ve kadinca taleplerle panel son buldu.

Strasbourg’ da 8 Mart Paneli Gerçekleştirildi

16 Mart Pazar günü, Avrupa Demokratik Kadın Hareketi, Zin Kadın Derneği ve Strasbourg Demokratik Kadın Platformu’ nun ortak düzenlemiş olduğu, “Kadının örgütsel yapılardaki yeri ve önemi” konulu 8 Mart paneli Mezopotamya Kültür Merkezi’ nde gerçekleştirildi.

Geçtiğimiz aylarda Paris’ te katledilen üç kürt kadına atfedilen panele, Mart ayının katliamlar ayı olduğuna değinilmesinin ve bu katliamların kınanmasının ardından devrim mücadelesinde yitirdiklerimiz adına yapılan saygı duruşuyla başlandı.

Avrupa Demokratik Kadın Hareketi katılımcısı kadının devrimci yapılardaki yerinden söz ederken, Strasbourg Demokratik Kadın Platformu katılımcısı özellikle Strasbourg’ daki durumu ele aldı ve Zin Kadın Derneği katılımcısı ise genel bir bakış açısıyla kadının toplumumuzdaki yerine ve kadının özgürlük mücadelesindeki yerine vurgu yaptı.

Kadının kendisine biçilen kadın rolünden ve erkeğin de kendisine biçilen eril bakış açısından sıyrılmasının, bu anlamda kadının içindeki kadını ve erkeğin de içindeki erkeği öldürmesinin şart olduğunun, ancak bu şekilde cinslerin kendi varlıklarını kazanabileceklerinin ve ortak bir noktada buluşabileceklerinin dile getirildiği panel konuşmacıların sunumlarını tamamlamalarından sonra, soru ve görüşlerin ardından sonlandırıldı.

Londra

Avrupa Demokratik Kadın Hareketi’nin “Tutusturuyoruz Önce kendimizdeki Egemeni Sonra Tüm Ezenleri” şiariyla örgütlediği  8 mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü   Londra’da yapılan etkinlikle kutlandi. Devrimci mücadelede yitirdiğimiz komünist ve devrimci kadınlar anısına yapılan saygı duruşuyla başlayan etkinlik Avrupa Demokratik Kadın Hareketi’nin yayınladığı 8 Mart bildirisinin okunmasının ardından gösterilen sinevizyon ilgiyle izlendi.  Şiir dinletisi ile devam eden etkinlik Hoca, Şeytan ve Kadın üçlemesinin yer aldığı kadınların hazırladığı skeç hem düşündürürken hemde güldürdü. En son kadın korosunun seslendirdiği türkülere tüm katılımcı kitlede eşlik ederek etkinlik sonlandırıldı. Katılımcılar  sahnede bu kadar kadını etkin bir şekilde görmekten mutlu olduklarını belirtiler. Etkinlik yeni kadin  iliskilerinin kurulmasına vesile oldu.