adhk tarafından

Malumun İlanı Babında Erdoğan Vesayeti Devam Ediyor!

Ağustos 31, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

basbakanlik secimi davutogluAKP içerisinde her ne kadar belirli ortaklaşmalar yada ittifaklar söz konusu olsa da (zira bu durum tıpkı geçmiştekilerde olduğu gibi asla ebedi ve ezeli değildir ve olamaz da) rekabet ve farklı oluşum olarak iki ana kliğin olduğunu ve ayrışma yada netleşmenin geçmişe göre daha belirgin bir hal aldığını göstermektedir

HABER MERKEZİ (31-08-2014)- Emperyalizmin stratejik uşağı Türk devletinin tepesinde duran Abdullah Gül’ün veda töreninde Davutoğlu’nun yeni başbakan ve AKP’nin genel başkanı olacağı yönlü açıklaması bir kaç gün sonraki 21 Ağustos’ta AKP Merkez Yürütme Kurulu(MYK)’nun Erdoğan tarafından ilan edilmiş oldu.

Bu aşamaya kadar nasıl gelindiğine yönelik bazı gelişmeleri ifade edecek olursak. Gül’ün yeniden AKP’nin başına geçeceği ve başbakan olacağı yönlü kamuoyunda epeydir tartışmalar sürmekteydi. Fakat ne Erdoğan ne de Gül bu duruma yönelik net bir açıklama yapmadıkları gibi bir sır gibi saklıyorlar ve renklerini belli etmiyorlardı. Erdoğan’nın yeni cumhurbaşkanlığına ilk turda seçilmesiyle birlikte özellikle AKP içerisinde önemli bir avantaj yakaladığını ve bunun yarattığı olanak üzerine geciktirmeden çeşitli istişarelerde daha fazla yoğunlaşarak AKP kurumları içerisinde de çeşitli formaliteleri hızla yerine getirmiş ve Gül’ ün yeni başbakan ve AKP genel başkanı olmasının önü daha fazla kesilerek gerekli adımları ve hazırlıklar yerine getirilmiştir. Erdoğan vesayetinin harfiyen yerine getirilmesinin hemen son koşulları da yaratılarak aslında uzun süredir alt yapısı oluşturulan zemin daha da güçlendirilmiştir. Bu yönüyle geçmiş süreçlerden bu yana AKP ve devlet içerisinde giderek kendi kadro ve ekibini yada kliğini saflaştırarak netleştirme sürecine hız verilmiştir. Bu anlamda özellikle AKP ve devlet nezdinde oldukça güçlü etkileri olan ve Erdoğan ile de her yönüyle birebir örtüşmeyen ve bu durumlarını çeşitli vesilelerle yansıtan Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ali Babacan gibilerine karşı Erdoğan’ın kendi ekibi- kliğini AKP, hükümet ve devletin temel kurumları içerisinde daha fazla ve güçlü konumu- statükosu tahkim edilme süreci son süratle devam ettirilmiştir. Bu yönelimin yakın ve önümüzdeki süreçlerde de süreceği aşikardır.

Cumhurbaşkanlığına adaylık süreci ve Gül’ ün süresinin dolmasına aylar kalması boyunca nasıl ki son günlere kadar bir sır gibi saklanan AKP’nin cumhurbaşkanı adayının kim olacağı durumu aynı şekilde yeni başbakan ve AKP genel başkanı adayının da kimin olacağına yönelik gizemsellik 21 Ağustos akşamına kadar devam etmiştir. Hatta önceden belirlenen ve kamuoyuna servis edilen 21 Ağustos’da yapılacak toplantının 14:00 de olacağı söylenmesine rağmen bir saat gecikmeli başlamıştır. Ayrıca ismi yeni başbakan ve AKP’ nin genel başkan adayları arasında dolaşan ‘’icracı bakan’’ olarak bilinen Binali Yıldırım’ ın, kamuoyuna yapılacak açıklama toplantısı alanında bulunmaması ve bir gün sonra mecliste basın açıklaması yapacağına yönelik basına servis edilen haber de AKP içerisinde mevzu bahsi geçen konuda bazı sorun ve çelişkilerin olduğu yönlü eğilimleri güçlendirmiştir. Neticede 22 Ağustos’da B. Yıldırım basın açıklamasında bildik ve hiç de şaşırtıcı olmayan açıklamalarda bulunmuş ve özelliklede tek devlet- tek millet- tek bayrak- tek vatan argümanıyla Erdoğan’a ricat ve AKP’ nin birlik ve beraberliği temelinde vatan- millet- sakarya edebiyatıyla geleneksel beyanlardan öteye geçememiştir. Ancak bundan bir kaç gün önce Gül’ ün muhtemelen Davutoğlu olacağı beyanı AKP içerisinde sorun olduğunu açığa vurmuştur. Bununla da sınırlı kalmamış ve gerek Abdullah Gül gerekse de özellikle eşi Hayrünisa Gül’ ün bizzat AKP içerisinde kendilerin-e-i haksızlık yapıldığı ve üzdüğünü asıl bundan sonra intifadayı başlatacaklarına yönelik beyanı manşetlere taşınmıştır. Bütün bu ve buna benzer açıklamaların AKP ve devletin cumhurbaşkanlığı ve AKP hükümeti- iktidarı içerisinde çeşitli sorunların olduğunu göstermiştir. Yine aynı şekilde Gül’ ün giderayak veda töreninde başkanlık sistemine karşı olduğunu parlamenter sistemi daha uygun bulduğu beyanıyla da Erdoğan ile farklı düşündükleri meseleleri deşifre etme durumunda olmuştur.

21 Ağustos’ da AKP MYK’ sının toplantısı sonuçlarını aynı günün akşamı Erdoğan tarafından 62. hükümetin yeni başbakan ve AKP genel başkan adayının Davutoğlu olacağı açıklamasıyla kamuoyundaki tartışmalara yeni bir boyut kazandırmıştır. Burada kısa bir anekdot daha düşecek olursak toplantı salonunda ilk sıralarda yanyana oturanlar içerisinde Erdoğan’a muhalif olarak bilinen B. Arınç, A. Babacan vd nin olduğu ve fakat arka sıralarda ise bizzat Erdoğan’ın ekibi- kliğinin iki- üç basamak silme olarak yanyana oturan M. A. Şahin, S. Soylu, H. Çelik, N. Kurtulmuş, Y. Akdoğan, O. K. Köksal, B. Kuzu, Erdoğan’ ın danışmanlarından kızı ve vd nin tam teşekküllü blok olarak yerlerini aldıkları görülmüştür.

Erdoğan aynı zamanda 28 Ağustos’da gerçekleştirilecek AKP olağanüstü kongresine yönelik de gerekli hazırlıkların yapıldığına yönelik ilanıyla da cumhurbaşkanlığı kurumuna doğru giderayak geride bırakacağı 62. hükümetin yeni başbakan ve bakanlarını, AKP’ nin genel başkanı ve ekibini kendine göre- vesayetini sürdürecek bir mekanizmayı da oluşturduğu anlaşılmaktadır. AKP MYK’ nin Davutoğlu’ nun yeni başbakan ve AKP genel başkan adayı olduğuna ilişkin Erdoğan tarafından yapılan açıklamada öne çıkan diğer noktalar ise; ‘’kuyumcu titizliğiyle çalıştıklarını, AKP’ nin bütün işlerini istişareyle ele aldığı ve şimdiki yeni başbakan ve AKP genel başkan adayının da MKYK- genişletilmiş il başkanları- belediye başkanları- kadın vd örgütlü bileşenleri ve son olarak da MYK’da tüm birimleriyle karar aldıklarını, aldıkları kararlara ilişkin sokaktaki vatandaştan en yüksek kurullara kadar istişare de bulunduklarını ve bu yönüyle hiç bir partinin müracat etmediği yollara müracat ettiklerini, dostluk ve kardeşlik hukuku içinde belli bir yere kadar getirdiklerini, bu hareketin birliği ve beraberliğinin her şeyin üstünde olduğu, bir- iri- diri ve Türkiye olmaya devam edeceklerini, parti içerisinde fitne ve karışıklık çıkarmak için kirli ellerin devreye girdiğini, şu ana kadar çok büyük bir şekilde bu aşamaya getirdiklerini, AKP’ nin 9 milyona varan bir üyeye sahip olduğunu, başbakanın genel başkan olursa daha güçlü olacağı, paralel yapı ile mücadele ve çözüm sürecinin devam edeceğini ve Davutoğlu’na desteklerinin süreceğini, Davutoğlu’ nun 62. hükümetin başbakan ve AKP’ nin yeni genel başkan adayı olduğu’’ vb açıklamalarda bulunmuştur.

Yukarıdaki bütün bu gelişme ve yönelimler açık ki AKP içerisinde her ne kadar belirli ortaklaşmalar yada ittifaklar söz konusu olsa da(zira bu durum tıpkı geçmiştekilerde olduğu gibi asla ebedi ve ezeli değildir ve olamaz da) rekabet ve farklı oluşum olarak iki ana kliğin olduğunu ve ayrışma yada netleşmenin geçmişe göre daha belirgin bir hal aldığını göstermektedir. İlki ve hakim olan kliğin başını Erdoğan’ ın çektiği Davutoğlu, M. A. Şahin, Y. Akdoğan, S. Soylu, H. Çelik vd bileşenlerinin olduğu, diğer klik olarak ise başını Gül’ ün çektiği B. Arınç, A. Babacan vb bileşenlerinin olduğunu rahatlıkla söyleyebilir ve tespit edebiliriz. Önümüzdeki süreçte ve özellikle de 2015 parlamento- genel seçimlerine kadar ki gelişmeler ve ortaya çıkacak somut durum AKP içerisindeki çelişkiler ekseninde farklı eğilim ve klikleşmelerin daha da üst boyutlarda seyrederek yeni çelişki ve çatışmalara gebelik edeceği göz önünde bulundurulmalıdır. Faşist tekçi Türk egemen sınıf klikleri arasındaki çelişki ve çatışmaların daha fazla gün yüzüne çıkarak ezilen ve sömürülenler nezdinde teşhiri için ilerici, devrimci ve komünistler için güçlü zeminler sunacağı tartışma götürmez gerçeklikler olacaktır.

Erdoğan’ ın 62. hükümetin yeni başbakan ve AKP’ nin genel başkan adayının Davutoğlu olduğu açıklamasıyla TC. tarihinin geçmiş süreçlerindeki Özal’ ın vesayeti- himayesindeki Akbulut yada namı diğer otomotik başbakan Yıldırım Akbulut’u tam da hatırlatmaktadır. Nitekim Davutoğlu 21 Ağustos’daki Erdoğan’ ın kendisini yeni başbakan ve AKP’ nin genel başkan adayı olarak taktim edip sözü ona verdiğinde her cümlesinde ‘’sayın cumhurbaşkanım’’ ile başlayan nakarat sözleriyle bu durumun ilk emarelerini vermiştir.

Bütün bu gelişmeler AKP içerisinde yada onun yetkili- ilgili kurumlarında esas da bir seçimin vs değilde başbakanlığa ve AKP’ nin başkanlığına tam da Erdoğan tarafından Davutoğlu’ nun atanması olarak tecelli süreci işlemiş- işletilmiştir dersek yanılmış olmayız. AKP MYK’ sının 50 kişilik bileşenden oluştuğu ve son kertede bu kurumun karar verdiğine yönelik ne kadar formaliter zorlamalar ile açıklama ve beyanlar yapılsa da net olarak Erdoğan diktası ve hükmünün belirleyici ana unsur olarak karar verildiğini söyleyebiliriz. Bu yönüyle Erdoğan vesayetinin devam ettiğini ifade edelim. Tabi ki bu vesayeti uluslararası emperyalist sermayenin derinleşmesi ve merkezileşmesine uygun olarak şekillendirilen yada dizayn edilenTürk devlet mekanizmasından ayrı ve bağımsız kesinlikle düşünemeyiz ve ele alamayız. Bu temelde Erdoğan ana taşeronluğunda ve onun bir devamı niteliğindeki alt taşeron niteliğindeki Davutoğlu’ nun öne çıkarılması tıpkı önceki süreçlerde olduğu gibi gölge dışişleri bakanlığından 62. hükümetin yeni başbakan ve AKP’ nin genel başkanlığı adaylığına varan seriveni de bu şekildedir. Bütün olan biten Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, Afrika vd yerlerde çeşitli düzeylerde stratejik taşeronluk görevlerinin devamı niteliğindedir. Ne diyelim ki, stratejik uşaklar kendilerine de stratejik uşaklar- taşeronlar yaratırlar. Zira emperyalist efendilerine rüştünü ispatlamak için stratejik taşeronluk da sınır tanınmamaktadır. Stratejik derinlikleri de stratejik uşaklıkta sınır tanınmamasını gerektirmektedir. Bu yönüyle gölge dışişleri bakanlığından meyilli acentalığa ve kurgulu fareliğe kadar alt taşeronluklar kurumsallaştırılmaktadır. Bizzat krizlerin ve istikrarsızlıkların kaynağı olarak emperyalist dünya sistemine yaranmak için sınır ve komşu ülkelerle sınıfr sorun temelindeki güvenlik retorikleriyle ortaya atılan stratejik derinliğin de ne kadar boş ve anlamsız olduğu ve büyük bir yanılsama yarattığı, bütün bu manipülasyonların tam aksi yönde stratejik uşaklık ekseninde istikrarsızlıklar ve krizler yarattığı da o kadar ‘’doğal’’ bir durum haline gelmiştir. Daha farklı ve başka iyimserlikler içerisinde olunmaması da gerekmektedir.

Gerek Erdoğan gerekse de Davutoğlu’ nun konuşmalarında vatan- millet- sakarya argümanlı ‘’vatana- millete- devlete hayırlı olsun’’ beyanlarının Osmanlı’dan TC’ ye uzanarak bugünlere kadar gelen ve hala süren faşist tekçi ve ötekileştici fikriyatın ve zihniyetin geleneksel sürekliliği olarak kavranmalıdır. Zira egemen sömürücü ve zulümkarlardan da daha farklı bir söylem ve içerik beklenmemelidir. Emperyalizme stratejik olarak göbekten bağımlı tekelci Türk komprador kapitalist burjuva gerici devlet mekanizmalarında her kim yer alırsa alsın emek cephesindeki tüm kesimlere, ezilen Kürt ulusu ve azınlık milliyetlere, Aleviler ve diğer ezilen inanç sistemlerine yönelik düşmanlıkları hep ortak paydaları olmuş ve hala da devam etmektedir. Onlar ki Türkiye- Kuzey Kürdistan ezilen ve sömürülenlerini aldatmak için demokrasi ve özgürlük, halkçı ve eşitlikçi söylemleri dahi ağızlarına sakız gibi dolayıp çok geçmeden tüm kirli ve çirkeflikleriyle tekçi faşist burjuva ideolojik- politik- sınfsal karakterlerine uygun tüm çıplaklığıyla karşı-devrimci niteliklerini kusmaktan geri durmamış, durmayacaklardır. Bütün bunların bilinciyle Türkiye- Kuzey Kürdistan’da Maoist Komünist Partisi önderliğiyle birleşmiş proleterya ve tüm ezilen emekçilerin, düşmanlarımızın bütün tarihsel kökleri ve günceldeki temelleriyle tüm kurum ve kuruluşlarını yerle bir edecek politik iktidar mücadelesi hedefine varmak için Sosyalist Halk Savaşıyla söz- yetki- karar ve denetimin doğrudan proletarya ve emekçilerin olduğu Sosyalist Cumhuriyetler Birliğiyle sınıfsız ve sömürüsüz Komünist topluma doğru ilerleyişimizi sürdürerek gerçek alternatif başka bir dünya ve toplumsal sistemin mümkün olduğunu göstermekten başka bir yolumuz kalmamaktadır. O halde gerçek çözüm ve özgürlüğün emperyalist dünya sistemi ve bizzat emperyalizmin stratejik uşağı tekçi faşist Türk devleti cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığını kutsamakta değil bizzat onun aşağıdan yukarıya tüm kurum ve kuruluşlarının teşkil ettiği burjuva devlet mekanizmasını Sosyalist Halk Savaşı stratejisi ekseninde radikal devrimci- militan şiddet ve mücadelemizle yıkmaktan geçtiği görülmeli ve buna göre konumlanılmalıdır. İdeolojik politik arenada düzeniçi reformizme demir atarak değil onu da devrimci sosyalist- komünist ufkumuzla aşacak bir perspektife ve yönelime sahip olarak tasfiyeci dalgayı kırabilir yada güçlü dalgakıran haline gelebiliriz. Reform uğruna mücadeleleri elbette küçümsemeden ve onları amaçlaştırmadan Sosyalist devrimimizin birer taktik araçları olarak politik iktidar mücadelemizi ilerletebiliriz. Bu noktada reformlara çakılıp kalarak değil onları binbir türlü taktik politikalar bağlamında araç ve yöntemler olarak ele alıp değerlendirerek Sosyalist Halk Savaşı stratejimizin güçlendirilmesi ve ilerletilerek geliştirilmesinin volan kayışları olarak görmeli ve buna göre mücadelemizi teorik ve pratrik sahada geliştirmeliyiz.

http://www.halkingunlugu.org/

adhk tarafından

”Bendu Newazeme- Dereler Özgür Akacak”

Ağustos 30, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

p 1Dersim- Pülümür (30-08-2014) Dersim pülümür ilçesinde bu yıl 21 düzenlenen pülümür bal festivali dün gerçekleştirildi Bal festivali saat 10:00’da açılış konuşmaları ve ardından bal yarışması ile başladı. Yapılan yarışmanın ardından halka bal ikram edildi Saat 14:30’da arıcılar ile yapılan söyleşide arıcılığın dünü ve bugünü incelendi 16:30’da ise halı sahada futbol turnuvası düzenlendi

Demokratik Haklar Federasyonu tarafından da festivale kitlesel bir katılım sağlandı Sabah saatlerinde festival alanında stant açıldı. Ardından gazete dağıtımı ve saat 17:30’da barajlara, siyanürlü altın aramaya, kültürel yozlaşama dur demek amacıyla düzenlenecek eylemin bildiri dağıtımı yapıldı.

Yapılan çalışmanın ardından yürüyüş gerçekleştirildi. Cemal süreyya heykeli önünde toplanan kitle ”Bendu Newazeme- Dereler Özgür Akacak” adlı pankartın arkasında sloganlar, alkışlar, zılgıtlar eşliğinde konser alanına yürüdü. Burada Demokratik Haklar Federasyonu tarafından açıklama yapıldı. Yapılan açılamada; ”Geleceği ezilenlerden yana düşleyip büyütenler olarak bizler için, yaşadığımız topraklarda planlanan baraj ve HES projelerine, siyanürle altın arayan maden şirketlerine karşı hep birlikte direnmek elzem hale gelmiştir. Bu karşı koyuşta her ne yeteneğimiz varsa kullanıp doğamıza karşı olan sorumluluğumuzu yerine getirmek tarihsel bir görevdir. Biz doğamıza karşı yapılmış her tahribatı doğamıza ve insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak görmekteyiz ve bu suçu işleyenler karşısında daima dirençli karşı duruşu örgütleyeceğiz.” ifadelerine yer verildi. Ardından açıklama alkışlar sloganlar eşliğinde sona erdi.

Akşam saatlerinde ise program sanatçıların sahnesi ile devam etti. Grup Abdal, Aydoğan Topal, Suavi, Metin-Kemal Kahraman, Gülay Aslan, Zele Mele ezgileri ile festivale renk kattı. Gece geç saatlere kadar devam eden festival çoşkulu bir şekilde sona erdi.

p 2p 3

adhk tarafından

Açık beyanımızdır “SUÇ” işlemeye devam edeceğiz

Ağustos 30, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

ibrahimDERSİM (30-08-2014) Dünden bugüne alışıla gelmiş olan ve artık yaşamımız bir parçasısı haline gelen KAYPAKKAYA soruşturmasına geçtiğimiz günlerde bir yenisi daha eklendi Geçtiğimiz yıllarda DHF üye ve taraftarlarına yanı sıra aydın ve sanatçılara KAYPAKKAY’I övdükleri ve andıkları gerekçesiyle davalar açılmış ve cezalar verilmişti. Son olarak Pülümür’de Kaypakkay’ı andıkları gerekçesiyle 6 kişiye ilişkin soruşturma başlatılmıştı. Bu soruşturmanın hemen ardından DERSİM’de 18 MAYIS’ a katıldığı gerekçesiyle 5 DHF üyesin’e daha dava açıldı.

Dün sadece KAYPAKKAYA’YI andıklarından dolayı bir çok DHF üyesi on yıllara varan hapis cezası almıştı. Bir posteri taşımak bir slogan atmak örgüt üyeliği için yeterli kanıt olabiliyor. Kaypakkay’ı sahiplendiğini ifade etmek onun türkülerini söylemek ”suç” sayıla biliyor. Tüm bu asılsız ve somut dayanaklardan yoksun başaltılan sistematik saldırılar tek bir şeyin göstergesi oda hala hakim sınıflar cephesinden KAYPAKKAY’A korkusunun ilk sıcaklığıyla devam ettiği onların değimiyle ”En tehlikeli düşünce”nin bastırılması gerektiği gerçeğidir.

DHF Dersim Örgütlülüğü olarak dün ifade ettiğmiz şeyi tekrardan ifade etme gereksini mi duyuyoruz. Kaypakkayayı anmak sahiplenmek bizim için bir onurdur. Açılan davalar kabulümüz olmakla beraber bizler bu ”suç”u işleyeceğimizi tekrardan beyan ediyoruz. Sloganlar’ı artık daha gür atacağımızı türküler’i daha da çoşkulu söyleyeceğimizin bilinmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Korkunuzu ve endişenizi anlıyor ve bunu daha da büyüteceğimizi bilinmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Dün nasıl ki hiç bir terettüde kapılmadan savunduysak ve haykırdıysak KAYPAKKAY’I sahiplenmenin onur olduğunu bugünde haykırmaya devam edeceğiz.

HALUK GERGER tarafından

Ortadoğu dersleri

Ağustos 30, 2014 de HALUK GERGER HALUK GERGER tarafından

Bizim coğrafyamızda bugünlerde ABD’den dersler, “bir IŞİD ile kaç kuşun vurulacağı” üstüne.

1950’lerin ilkel Hollywood kovboy filmleri için şöyle denirdi: “Esas oğlan” “masum kız”ı “kötü adamlar”dan kurtarır ama sonunda da onların yapamadığını kendisi yapar- ama bu kez kızın rızasıyla!

Ya da yakın siyasi tarihten bir örnek verebiliriz. Taliban, Reagan için “özgürlük savaşçısı”ydı. Amerikan silahlarıyla Amerika’nın ayırdığı alanlarda Amerikalı hocalarca eğitildiler. Sonra, gün geldi, ABD Afganistan’ı Taliban’dan “kurtardı.”

ABD, bugün de, Ortadoğu’yu IŞİD’den “kurtarıyor.”

Amerika işin kolayını bulmuş; Frankeştayn’ı yetiştirip ortalığa salıyor, sonra da “kurtarıcı”yı oynuyor; “ondan kaçan kapanıma düşsün” diyor. Karlı iş doğrusu. Elbette kendi oyununa düşme, silahın ters tepmesi gibi sorunlar da olmuyor değil ama borsa ülkesinde risksiz kar yok. Girişimci ruhu az riskle çok kar etmeyi öngörüyor, hiç risk almamayı değil.

Şimdi yakından bakalım. IŞİD’in Amerikan Devleti’ne verdiği tek bir zarar gösterilebilir mi? Herhalde kafası kesilen Amerikalılar bu kategoriye girmez. ABD sözcüsü zaten söylüyor: “IŞİD doğrudan Amerika’ya tehdit oluşturursa vururuz” dedi geçenlerde. Bir “tehdit” o da gösteremiyor.

Yararlarıysa IŞİD macerasının saymakla bitmez.

– İran’ı nasıl terbiye ettiğini gördük. Can düşmanı saydıkları Barzani’ye bile silah vermiş Mollalar.

– Yüzüne gözüne bulaştırıp neredeyse İran’a kaptırdığı Irak’ta da yol aldı ABD. Her şeyden önce, Maliki’den kurtuldu ve ülkeyi en azından hükümet düzeyinde yeniden “dizayn” etme imkanına kavuştu. Bu işten meşru direniş de zarar gördü.

– “Hazırol“da biraz kıpırdanan Türkiye’nin de hizaya sokulduğunu görüyoruz.

– Güney’deki Kürtler de, ABD istekleri doğrultusunda, kendilerini “merkezi hükümet”e bağlayan bir senaryoya katılmak zorunda kaldılar. Bağımsızlık projesinin, “kendi başına askeri-politik güç oluşturma zemini” bakımından “yetersiz” olduğu imajı neredeyse Kürtlerin kendilerinin algısına bile yerleşti. Böylece Kürtler en hassas yerlerinden vuruldular, en meşru haklarından yoksun bırakılmanın argümanlarıyla kuşatıldılar içten ve dıştan. Üstelik, sadece Irak’ta “merkezi hükümet’e değil, özellikle Türkiye’ye de mecbur ve mahkum oldukları yönünde bir başka yanılsama yaratıldı. Ne büyük bir tuzak ve ne hazin bir durum. Amerikalılar yarın Rojava’yı da Esad güçleri ve Türkiye ile “kurtarma”ya kalkarsa, artık “ört ki ölem” demekten başka bir çare de kalmayabilir.

– Kendisi bakımından hepsinden de önemlisi, ABD Bölge’ye yeniden, istediği ölçülerde, askeri müdahalede bulunma ve silahla yerleşmenin zeminini oluşturmuş oldu. Şimdilik öncelik hava saldırılarında. Yarın Türkiye üzerinden bir NATO Müdahale Gücü’ne de sıra gelirse kimse şaşırmasın.

– Başka yararlar da var elbette. Sadece silah stokları erimiyor, ekonomi genel olarak durgunluktan çıkıyor. Dünya karışınca her yerden sermaye Amerika’ya koşuyor, ekonomi canlanıyor, dolar değerleniyor, dünyanın nimetleri ucuza kapatılıyor. Petrol fiyatının yükselmesi artık daha çok Amerika’nın rakiplerini vuruyor. Gevşeyen iç disiplin vidaları yeniden sıkılıyor, “yüzde 99” korku belasına, militarist propaganda ve şovenizmin etkisiyle geri çekilirken “yüzde 1” rahatlıyor. Dışarda da, başta Avrupalılar, ikircikli tüm “Batı Bloku” tıpış tıpış ABD’nin arkasında saf tutuyor…

Siyonist ortakla birlikte Bölge’deki temel Amerikan stratejisi, Ortadoğu’yu sürekli bir kaos ortamı içinde felç halinde tutmak. Türkler buna “iti ite kırdırtmak” diyor. Amerikalılar daha nazik; “yumurtaları kırmadan omlet yapılamaz” diyorlar. Bunun jargondaki Condoleezza Rice’dan kalma teknik terimi, “yaratıcı kaos” (“constructive chaos”): Halklar birbirini kırsın ve efendiler omletlerini yesin…

ABD’den “dersler” böyle.

Peki ya tarihin dersleri?..

Kendini kurtaramayanların, başkalarınca kurtarılınca, nasıl sefil bir varoluş içine düştüklerinin acıklı örneklerini tarih dersleri bize öğretiyor.

Hayat ve tarih bize gerçek kurtuluşun derslerini de öğretiyor.

İlk ders olarak diyebiliriz ki, Ortadoğu’nun sömürge düzenekli düzeninin çökertilmesi kurtuluşun ilk adımı olabilir. Bu noktada, bu düzenden müşteki iki halkın, Filistinlilerin ve Kürtlerin, mücadelesi öne çıkıyor. Ötekilerin şimdilik ya zaten niyetleri yok, ya da imkanları, kapasiteleri, yetenekleri. Bu bakımdan Kürt ve Filistin direnişi yaşamsal önemde.

Bir Filistin Devleti’nin kurulması, düzenin dengelerinde sarsıntıya neden olup kimi gedikler açabilir ama, tarihsel bir haksızlığı kısmen azaltmanın dışında, iki nedenden dolayı tek başına radikal bir değişim anlamına gelmez. Birincisi, Ortadoğu Düzeni’nin son düzenlenmesinde zaten böyle bir devlete cevaz vardı, yani burada antagonistik bir çelişki yok. Aslında bu, düzenin devamı için bir sigorta niteliğindeydi. İkincisi, cari proje kapsamında bir Filistin Devleti kurulursa, Filistinlilerin genel bölge düzeninde değişiklik talepleri de kalmaz, onlar da büyük çoğunlukla bu düzenin bir parçası olmakla yetinirler. Filistin milliyetçiliğinin Arap milliyetçiliğiyle kardeşliği böyle olumsuz bir sonuç doğuruyor.

Kürtlerin durumu ise farklı. Ancak her parçada, koşullara göre, özerk-federe-bağımsız Kürdistanların kurulmasıyla bölgesel düzende kökten değişim ve dönüşümlerin tektonik sarsıntıları ortaya çıkabilir. Ortadoğu cehennemine giden yolların taşları yerlerinden böyle oynar, genel statükonun toptan tasfiyesi de böyle başlar. Bölge halklarının kurtuluşuyla Kürtlerin özgürleşmesi arasındaki organik bağlar tam da bu nedenle ortaya çıkıyor.

ABD, bir IŞİD taşıyla pek çok kuş vuruyor, kölelik cehennemine giden uğursuz taşları döşüyor. Özgürleşmiş bir Filistin, hele hele bir Kürdistan ile de, bölgenin tüm ezilenleri, pek çok zalim vurur, kurtuluşa giden yolları açar.

Yeter ki, Filistinliler direnmeyi sürdürsün, başka mazlumlara, örneğin Kürtlere, yüreğini kapatmasın; yeter ki, her parçada Kürtler sağlam dursun, milli haklarından bir milim geri adım atmasın; ve yeter ki, onların her milliyetten dostları, insanlık görevlerinden, mazlumla karşılıksız dayanışmadan, ortak mücadeleden kaçınmasın…

Tarihin ve hayatın dersleri de işte böyle buyuruyor…

Haluk Gerger

30.08.2014

adhk tarafından

ADHK: Der 1. September, der „Tag des Friedens“ sollte „Tag des Aufschreis gegen ungerechte Kriege“ lauten!

Ağustos 30, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

adhk-logo-yeni-300x300Der 1. September, der „Tag des Friedens“ sollte 

„Tag des Aufschreis gegen ungerechte Kriege“ lauten!

ADHK (30-08-2014)Dass das 20.Jhd Zeuge blutiger Kriege und großer Zerstörungen wurde ist bekannt. Am 1. September 1939 marschierte die NS-Armee in Polen ein, womit der 2. imperialistische Krieg ausbrach, bei dem Millionen von Menschen sterben mussten, und unzählige verwundet wurden. Nur somit wurde der 1. September und aufgrund des Einmarsches der Nazis in Polen zum Weltfriedenstag erklärt. Und obwohl viel Zeit vergangen ist seit der Beendigung des 2. imperialistischen Weltkrieges, der doch so viel zerstört hatte, und trotz der Verkündung des 1. Septembers zum Weltfriedenstag hat weder unsere Welt, noch die Menschheit einen wirklichen Frieden erlangen können, stattdessen haben wir noch viel mehr Zerstörung und Massaker erleben müssen.

Natürlich herrscht im Moment und zumindest offiziell kein solcher Krieg, der sich 3.Weltkrieg nennen dürfte, doch bis heute sind über 50 Kriege geführt worden und etwa 60 Millionen Menschen haben ihr Leben verloren. Bis heute ist die Zahl der Menschen, die durch Kriege starben, 3- bis 4-mal! so hoch, als die Anzahl der Menschen, die allein im 2.Weltkrieg ums Leben kamen. Und in der Gegenwart, stirbt die Menschheit an anderen Orten dieser Welt weiter.

Überall dort, wo Imperialisten und Reaktionäre der Welt, Allesamt von Frieden und Harmonie sprechen, werden wir Zeugen davon, dass sich hinter ihren Worten große Zerstörungen und Massenflüchte verbergen. Bedarf es überhaupt noch einer Aufzählung aller Geschehnisse, trotz und seit der Beendigung des 2. Weltkrieges, denn selbst wenn wir uns auf das stürzen, was sich allein im vergangen Jahr ereignete; ist es nicht sonderlich schwer zu erkennen, wie die reaktionären Kräfte der Welt, dem kapitalistischen Systems des Privateigentums dienen, indem Kriege geführt, sowie unzählige Massaker verübt werden.

Wir können deutlich erkennen, wie imperialistisch-kapitalistische Kräfte, die unter dem Deckmantel von Freiheit und Demokratie in den Nahen Osten eingreifen, jedes Stück Land, jedes Gebiet in Blut ertränken, wie sie die unterdrückten Völker, Menschen unterschiedlicher Konfessionen und Nationen gegeneinander aufhetzen, sie zu Feinden machen. Es wird dann eine Gruppe “unterstützt”, und diese Unterstützung wird dann durch Argumente und Rechtfertigung gegen die Anderen gestützt. Diese „Unterstützung“ dient sodann dem Erhalt des Ausgleiches der Kräfte Vorort, um die Souveränität über Reichtum und Macht zu konsolidieren! Doch den Kräften, die eine andere Richtung eingeschlagen haben, nämlich auf der Seite der Unterdrückten zu stehen, die an die Möglichkeit einer anderen, neuen Welt glauben und nicht unter der Kontrolle der imperialistischen Mächte stehen, wird eine besondere Aufmerksamkeit zuteil; zum Schweigen bringen, Eliminieren (Ermorden), Zerstören (Splitten)…

Stellt die Organisation/ diese Struktur von Barbaren genannt IS (Islamischer Staat) nicht genau dar, was man Feind der Menschheit nennen würde? Wer hat die IS überhaupt erschaffen? Wer hat diese Mörder/Barbaren mit Waffen ausgerüstet? Dass sie von englisch-amerikanischen Imperialisten organisiert und gesteuert werden, von reaktionär-faschistischen Diktaturen wie der Türkei, Saudi-Arabien und Katar unterstützt werden kann nicht mehr geleugnet werden. Seit ca. zwei Wochen wird die Lüge der angeblichen Luftangriffe auf IS verbreitet, -IS werde „bombardiert“. Doch es ist nur der Hinweis an IS, „es ist genug, zieht euch zurück”.

Während das yezidische Volk der Konfrontation neuer und großer Bedrohung der Ausrottung ausgeliefert ist, reden wir vom Weltfriedenstag. Diejenigen, die das yezidische Volk erst zur Zielscheibe machten, rufen nun ganz dreist und schamlos dazu auf, sich um die Yeziden zu kümmern!

Und wessen Werk erst sind die Ereignisse in Palästina? Die Kräfte, die dem israelischen Zionismus Waffen, Geld, technische Mittel ermöglichen, und auch in der politischen Arena bis zum bitteren Ende bei der Vernichtung des palästinensischen Volkes eindeutig als Unterstützer ganz offen und uneingeschränkt neben dem israelischen Zionismus stehen, sind es nicht wieder die uns bekannten imperialistisch-kapitalistischen Heuchler? Diejenigen, die über Krieg entscheiden, die die unterdrückten Völker zur Zielscheibe machen, um dann ihre Schakale auf sie loszulassen, sind wiederrum auch dieselben Kräfte, die sich überall auf der Welt völlig ungeniert, als die größten Verteidiger von -und als die wahren Kämpfer für Demokratie und Frieden darstellen!

Hier ein weiteres Beispiel: Es sollte genau darauf geachtet werden, was eine andere reaktionär-faschistische Kraft aus der Region, nämlich der türkische Staat für eine “friedliche” Rolle eingenommen hat. Während sie mit dem unterdrückten kurdischen Volk sogenannte „Friedensverhandlungen“ führt, wird gleich nebenan in Rojava das selbe Volk, dass sich dort durch Blutvergießen und auf Kosten von Leben und Tod erschaffene demokratische Leben zu führen versucht, direkt und indirekt angegriffen!

Steckt nicht etwa der türkische Staat dahinter, die IS Mörder auf Rojava loszulassen, sie auf Südkurdistan zuzusteuern, ebenso Angriffe, sowie die Vernichtungen des yezidischen Volkes verüben zu lassen. Yeziden, die ihre kulturelle Geschichte und ihrer Werte aus vergangenen Zeiten bis zur heutigen fortgeführt haben, worauf ihr Glaube beruht, und als ein sehr humaner, sehr friedlicher Glaube gilt? Und deshalb dürfte es nicht schwer fallen zu erkennen, inwiefern diejenigen, die hinter all diesen hinterhältigen Angriffen stecken fähig sein sollen Frieden und Lösungen herbeizuführen.

Nicht nur diese oder jene Region auf der Welt, sondern das Gesamtbild gilt es zu betrachten, dann wird man erkennen, dass die aktuelle Lage die Friedenserwartungen gar nicht deckt. Der Nahost, der Kaukasus, Ostasien, Afrika,… etc., die Konflikte wechseln lediglich ihren Standort, und springen so von einem Ort zu einem anderen Ort weiter. Und wofür wird all das getan, nur für Ausbeutung, Plünderung und politische Souveränität!

Der Großteil der Menschheit erleidet Armut und Hunger, und das Leben hat sich im Vergleich zu früher wesentlich verschlechtert. Die Menschheit ist ausgenutzt und beraubt, und die Situation der Unterdrückten steht, egal, ob in einem reichen oder armen Land immer gleich schlecht, und das ist keineswegs eine Übertreibung.

Und unter solchen Umständen wird wieder ein neuer Weltfriedenstag gefeiert! Wo ist der Frieden? In einer Welt in der Kriegshetzer, räuberische, kapitalistische Kräfte, um die Macht wetteifern, ist der Frieden nur die große Lüge imperialistisch-kapitalistische Mächte und ihrer reaktionären Lakaien, um die Massen zu täuschen! Wie können diejenigen, die jedes Jahr noch mehr Waffen verkaufen, behaupten, die Verfechter des Weltfriedens zu sein? Was für eine Farce…

Wir, die unterdrückten Völker, unterdrückten Nationen und die Arbeiterklasse sind selbstverständlich für den Frieden, und deshalb die wahren Kämpfer des Friedens. Doch, so lange ein System der Ausbeutung und Unterdrückung herrscht und die privaten Eigentumsverhältnisse nicht abgeschafft sind, dessen sind wir uns gänzlich bewusst, wird es auch keinen wahren Frieden geben können. Und deshalb verstehen wir es als revolutionäre Pflicht die Massen über die Wahrheit aufzuklären.

 Um einen wahren und gerechten Frieden zu schaffen;

Erhöhen wir den Kampf gegen das imperialistisch-kapitalistisch System, dass die eigentliche Quelle aller Kriege ist!

                               Konföderation für Demokratische Rechte in Europa

                               Confederation of Democratic Rights in Europe

                               Confédération des Droits Democratiques en Europe

                               Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu

adhk tarafından

Kadın tutsaklardan Ézidi halkıyla dayanışma çağrısı

Ağustos 28, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Sincan Hapishanesi kampanyaSincan Kadın Kapalı Hapishanesi’nde tutsak edilen MKP, MLKP ve TKP/ML dava tutsağı kadınlar katliamcı IŞİD çetesinin Ézidilere uyguladığı kırıma karşı tüm ezilen halkları Ézidi halkının yanında olmaya çağırdı

HABER MERKEZİ (28-08-2014)-Sincan Kadın Kapalı Hapishanesi’nde tutsak edilen MKP, MLKP ve TKP/ML dava tutsağı kadınlar gazetemize yolladığı yazıyla tüm ezilen halkları IŞİD çetesine karşı Ézidi halkıyla dayanışma ve birlikte mücadele etme çağrısında bulundu.

“Değerli dostlar;

Katliamcı IŞİD çetesi 3 Ağustos’ta Ézidi yurdu Şengal’e girdi. Ardından binlerce ölü, yüzlerce kaçırılmış kadın ve çocuk bırakan Ézidi dağlara sığındı. Binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan koparılıp, dağlara sürülen Ézidiler YPG’nin açtığı güvenlik koridorlarından Rojava’ya geçerken binlercesi de nice zorluklarla yapay sınırları aşıp Silopi’den Bakur’a geçti. Açlıkla, ölümle, susuzlukla dolu günlerden sonra gözyaşlarını akıta akıta kardeşlerine sığındılar. Ana yurtlarının bir başka köşesine “mülteci” olan Ézidi, halkımızın dost, kardeş ellerimize ihtiyacı var.

En büyük acıları, yoksulluğu, kıyımları yaşayan yanımıza dokunma zamanındayız. Çocuğunu kanıyla hayata bağlayan Ézidi kadınların gözlerindeki çığlığı, yüreğimizle, eylemimizle sorma zamanındayız. Halkları kırımdan geçirmeye yeminli katillere ve onları besleyenlere inat “hepimiz Ézidi’yiz” deme zamanındayız. Bizler Sincan Kadın Hapishanesi’nde bulunan MKP, MLKP ve TKP/ML dava tutsağı kadınlar olarak, Silopi’deki Ézidi kardeşlerimize, kadınlara ve çocuklara oyuncak, giysi ve yiyecekten oluşan koliler gönderdik. Başta kadınlar olmak üzere tüm ezilenlere Ézidi halkımızla dayanışma çağrısında bulunuyoruz.

Sincan Kapalı Kadın Hapishanesi

MKP, MLKP, TKP/ML dava tutsakları”

http://www.halkingunlugu.org/

adhk tarafından

1 Eylül Dünya barış günü, haksız savaşlara karşı haykırış gününe dönüşmelidir!

Ağustos 27, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

adhk-logo-yeni-300x300ADHK (27-08-2014) 20 yüzyılın, kanlı savaşlara, büyük yıkımlara şahitlik ettiği biliniyor Nazi ordularının Polonya’ya saldırdığı tarih olan 1 Eylül 1939 sonrasında çıkan 2 emperyalist savaş, milyonlarca insanın ölümüne ve sakat kalmasına yol açmıştır 1 Eylül Dünya Barış Günü Nazilerin Polonya’yı işgal gününe atfen ilan edilmiştir. 2. Emperyalist dünya savaşının yıkımı üzerinden uzun yıllar geçmesine ve 1 Eylül Dünya barış Günü ilan edilmesine rağmen, dünyamız ve insanlık asla gerçek bir barışa kavuşamamış, çok daha büyük yıkım ve katliamlarla karşılaşmıştır.

Elbette resmi olarak 3. Dünya Savaşı biçiminde bir savaş henüz yaşanmamıştır. Ama bugüne kadar 50’nin üzerinde savaş meydana gelmiş ve yaklaşık 60 milyonu aşkın insan yaşamını yitirmiştir. İkinci Dünya Savaş’ından bu yana savaşlarda ölen insan sayısı, II. Dünya Savaşı’nda ölen insan sayısının 3- 4 katıdır. Bugün insanlık dünyanın bir yerlerinde hala ölmeye devam ediyor.

Emperyalistler ve bir bütün olarak dünya gericiliği, barış ve uyumdan her söz ettikçe arkasından büyük yıkımların, imhaların ve sürgünlerin geldiğine tanıklık ediyoruz. 2.Dünya savaşının sonlanmasından bu yana, olup bitenleri sıralamak gerekli midir bilinmez, ama son bir yıl içinde olup bitenlere baktığımızda bile; dünya gericiliğne kaynaklık eden özel mülkiyetçi kapitalist sistemin nasıl savaşlara ve katliamlara yol açtığını görmek zor olmayacaktır.

Demokrasi ve özgürlük adına Orta-Doğu’ya müdahale eden emperyalist-kapitalist güçler, bu bölgenin her bir ülkesini nasıl kana boğduğunu, ezilen halkları, mezhepleri, ulusları birbirlerine nasıl düşmanlaştırdığını görüyoruz. Bir kesimi “destekler” ve desteklediği bu kesime karşı bir diğerini ileri sürer.  Zira, bölge zenginliği üzerinde egemenliğini sürdürebilmek ve pekiştirmek için desteklediği güçleri dengelemek niyetindedir! Kontrolünde olmayan, emekten, ezilenden, yeni ve başka bir dünyadan yana yön belirlemiş güçleri ise; susturma, imha etme, dağıtmaya özel bir önem verir.

IŞİD denilen barbar, insanlık düşmanı bu yapı anlattıklarımızın en tipik örneği değil midir? Kim yarattı IŞİD katillerini? Kimler silahlandırdı bu canileri? Bunların Ingiliz, Amerikan emperyalistleri tarafından organize edilip yönlendirildiği, Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gerici-faşist diktatörlükleri tarafından desteklendikleri artık inkar edilemeyecek kadar aҫıktır. Bir-iki haftadır da IŞİD hedeflerinin “bombalandığı” yalanını yayıyorlar. Halbuki yaptıkları, IŞİD’e “artık yeter geri ҫekilin!” uyarısıdır.

Barış gününden söz ettiğimiz bir zaman diliminde Ezidi halkı yeni ve büyük bir yok olmayla yüzyüze bırakılmıştır. Ezidi halkını hedefe oturtanlar, şimdi utanmadan Ezidiler’e sahip çıkma çağrıları yapmaktadırlar!

Ya Filistin’de olanlar kimlerin eseridir? İsrail siyonizmine silah, para, teknik ve diğer imkanları sunan ve siyasi arenada da Filistin halkını imhadan geçiren İsrail siyonizmini, sonuna kadar, açık açık ve koşulsuz destekleyenler, yine o bildiğimiz emperyalist-kapitalist riyakarlar değil midir? Savaşlara karar verenler, ezilen halkları hedef gösterenler ve belirlenen hedeflere çakallarını saldırtan bu güçler, hiç utanmadan kendilerini dünyanın büyük demokrasi güçleri ve barış severleri olarak sunabilmektedirler!

İşte bir başka örnek: Bölgenin gerici-faşist güçlerinden biri olan Türk devletinin oynadığı “barışҫı” rolüne iyi bakılsın! Ezilen Kürt ulusu ile sözümona barış görüşmeleri yürütürken; hemen yanıbaşındaki Rojava’da, aynı ulusa mensup olanların kan ve can pahasına yarattıkları demokratik yaşama, hem doğrudan hem de dolaylı saldırılar yapmaktadır! İŞİD katillerini Rojava’ya saldırtan, Güney Kürdistan’a yönlendiren ve tarihten gelen kültürleri gereği gayet insancıl, gayet barışçıl inanca sahip Ezidi halkını, ortadan kaldırma saldırılarını yaptıran, Türk devleti değil midir? Bütün bu alçakça saldırıların arkasında yer alanların nasıl bir barış ve çözüm yapacaklarını bilmek çok zor değildir.

Dünyamızın yalnızca şu veya bu bölgesine değil, fotoğrafın tümüne bakıldığında görülecektir ki; durum, barış aҫısından özleneni hiҫ de yansıtmamaktadır. Orta-Doğu, Kafkaslar, Uzak Doğu, Afrika vs vs. ҫatışmalar sık sık yer değiştirerek, bir yerden diğer bir yere sıçrayarak devam etmektedir. Bütün bunlar, sadece ve sadece sömürü, talan ve siyasi egemenlik için yapılmaktadır.

Yolsulluk ve açlık insanlığın büyük bölümünü sarmış ve hatta eskiye göre yaşam daha bir kötüleşmiştir. İnsanlığı soyup-soğana çeviren dünya zengini ülkelerde de, durumun ezilenler aҫısından iç açıcı olmadığını söylemek asla bir abartı olmayacaktır!

İşte bu şartlar altında yeni bir Dünya Barış Günü kutlanıyor! Barış nerede? Savaş kışkırtıcıları, soyguncu kapitalist güçlerin barış şampiyonluğuna soyunduğu bir dünyada; barış, emperyalist-kapitalistlerin ve onların uşağı gericilerin halk kitlelerini kandırmak için uydurdukları bir yalandır! Her yıl daha fazla silah satanlar, hangi yüzle dünya barışı iҫin uğraştıklarını söyleyebilir?

Biz ezilen halklar, ezilen uluslar ve emekçi sınıflar elbette gerçek bir barıştan yanayız ve gerçek bir barışın savaşçılarıyız. Neki, gerçek bir barış, sömürü ve zülüm sistemi olan özel mülkiyet ilişkileri aşılmadan yaratılamayacağına dair bilincimiz de, gayet berraktır. Dolayısıyla halklarımıza gerçeği açıklamayı devrimci bir görev olarak kavramaktayız

Gerçek bir barışı getirmek için; savaşların kaynağı olan emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadeleyi yükseltelim!

Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu

adhk tarafından

DHF: Örgütlü mücadelemizi sürdüreceğiz

Ağustos 27, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

ali yesil gozalt protestoDersim Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) faaliyetçisi Ali Yeşil, dün hiçbir gerekçe gösterilmeden önce gözaltına alınıp daha sonra tutuklanmıştı Dersim DHF örgütlülüğü basın açıklaması yaparak Ali Yeşil’in tutuklanmasını protesto etti

DERSİM (27-08-2014)- Dersim Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) faaliyetçisi Ali Yeşil, dün Gazik yolu üzerinde hiçbir açıklama yapılmadan gözaltına alındı. Daha sonra tutuklanarak Tunceli Kapalı Hapishanesi’ne gönderildi.

DHF Dersim Örgütlülüğü’nün çağrısıyla saat 18:00’de Sanat Sokağı’nda “Gözaltılar Tutuklamalar Baskılar Bizi Yıldıramaz Demokratik Haklar Mücadelesi Engellenemez” pankartı arkasında bir araya gelen kitle, basın açıklaması yaparak Ali Yeşil’in tutuklanmasını protesto etti.

‘Baskılar bizi yıldıramaz’

DHF’nin yaptığı basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi: ”Onyıllardan bu yanadır hakim sınıflar devrimcileri sindirmek için çeşitli baskı yöntemleri kullanmaktadırlar. Demokratik hak ve talep mücadelesi veren kurumlar ve kişiler mesnetsiz iddialar ve somut olmayan gerekçelerle gözaltına alınıp tutuklanmaktadır. Ali Yeşil düzmece bir iddianame sonucunda tutuklandı. Bizler hakim sınıfların çok yönlü saldırılarına karşı örgütlü mücadele ısrarımızı sürdüreceğiz.”

Basın açıklamasının ardından eylem sona erdi.

http://www.halkingunlugu.org/

adhk tarafından

İsrail Gazze’de katliama devam ediyor

Ağustos 26, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

gazze-hava-saldirisiDün gece aralarında Filistin meclis binasının da olduğu 70 hedefi bombalayan İsrail aralarında 1 gazetecinin de bulunduğu 3 kişiyi katletti, 50 kişiyi yaraladı İsrail saldırılarında şuana kadar katledilenlerin sayısı 2 bin 135 kişiye yükseldi

HABER MERKEZİ (26-08-2014)- Siyonist İsrail devletinin Gazze’ye yönelik saldırıları devam ediyor. Dün gece saatlerinde Gazze’ye yönelik saldırılarda evlerin, ticari merkezlerinin, kamu binalarının da aralarında bulunduğu 70 noktayı bombalayan İsrail Rimal Mahallesi’nde bulunan Yasama Meclisi’ne yönelik de hava saldırısında bulundu.

Saldırılarda hiçbir ayrım yapmaksızın sivil noktaları da kasıtlı olarak bombalayan İsrail Ez-Zeytun Mahallesi’nde bulunan “Ali Bin Ebi Talib” ve Şucaiyye Mahallesi’ndeki “Muin Besisu” okullarını da bombaladı.

Yaşamını yitirenlerin sayısı 2 bin 135’e ulaştı

Şucaiyye Mahallesi’ne düzenlenen saldırılarda Abdullah Murteca isimli 25 yaşındaki Filistinli bir gazeteci hayatını kaybetti. Murteca’nın El-Aksa Medya Ağı için çalıştığı kaydedilirken İsrail’in saldırılarında hayatını kaybeden gazetecilerin sayısı 14’e yükseldi. Nafak Caddesi’ndeki bir eve yönelik hava saldırısındaysa 2 kişi yaşamını yitirdiği 3 kişininse yaralandığı belirtildi. Dün geceki saldırılarda toplam üç kişi hayatını kaybederken arlarında gazetecilerin ve çocukların da bulunduğu 50 kişi yaralandı. Filistin Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre Dün geceki saldırılarla birlikte 7 Temmuz’dan bu yana hayatını kaybedenlerin sayısı 2 bin 135’e ulaştı. Hayatını kaybedenlerden 578’inin çocuk, 261’i kadın, 102’sininse yaşlı olduğu belirtiliyor. Öte yandan saldırılarda 10 bin 918 kişiyse yaralandı.

http://www.halkingunlugu.org/

adhk tarafından

Ali Yeşil gözaltına alındı

Ağustos 26, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

dhf logoDersim DHF faaliyetçisi Ali Yeşil gözaltına alındı

DERSİM (26-08-2014)- Bir süre önce yaşadığı Avusturya’dan Türkiye’ye iade edilen ve tutuklandıktan sonra serbest bırakılan Ali Yeşil bugün öğlen saatlerinde tekrardan gözaltına alındı. Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Dersim Demokratik Haklar Federasyonu(DHF) faaliyetçisi Müslüm Sönmez’in mezarından dönerken Gazik yolu üstünde hiçbir açıklama yapılmadan polislerce gözaltına alınan Ali Yeşil için bugün saat 18.00’da Dersim DHF örgütlülüğü tarafından basın açıklaması gerçekleştirilecek.

Toplanma yeri: Sanat Sokağı

Saat : 18.00

http://www.halkingunlugu.org/