‘’Her şey Çok İyi Olacak’’ mı?

Her şeyin çok iyi olması mevcut sınıf iktidarları ve devleti altında mümkün değildir Bundandır ki, boş ve sahte bir söylemdir Sadece CHP’nin kitleleri kandırıp avutmasına, aldatıp peşine takmasına ve sonra ayakları altına alıp ezmesine-sömürmesine yaramaktadır ‘’Her şeyin çok iyi olacağına’’ inandırılan halk kitleleri, aslen hiçbir şeyin iyi olmayacağını görecek, yaşayacaklardır. Olacak olan nedir? En fazla AKP iktidarı zayıflayıp gerileyecek, daha ileride belki düşecektir. Bundan ilerisinde iyi bir şey olmayacaktır. Geçici bir süreç için kısmi yumuşamalar gündeme gelebilir. Kısmi yumuşamalar gerçekte çok şeyin iyi olacağı-olduğu anlamına gelmez. AKP’nin gerilemesi iyidir. Fakat CHP’nin iktidara gelmesi iyi değerlendirilemez

HABER MERKEZİ (24-06-2019) İptal ya da tekrarı amaçsız olmayan İstanbul seçimleri yeniden yapılarak sonuçlandı. CHP(‘’Millet İttifakı’’) adayı Ekrem İmamoğlu 31 Mart seçimlerinde alarak kazandığı seçimi, oylarını arttırarak bir kez daha kazandı. Ekrem ve CHP ‘’zafer’’ sevinçlerini kutlaya dursun, Erdoğan’dan Binali’ye ve Melih’e kadar rakip cephe kodamanları bu kez seçim yenilgisini anında açıklama yaparak kabullendiler. Tebrik ve başarılarını ilettiler. Bu hız biraz garipti…

Bir itiraza daha cesaret edemezlerdi ama itiraz sürecini beklemek bir yana, seçim sonuçları kesinleşmeden ilk verilerle birlikte havlu atmaları centilmenlik olmasa gerek. Gariplik ya da ilginçliğin arkasında yatan gerçek aslında bu rakip cephenin rahatlamış olmasıydı ki, yenilgiyi hemen kabul etmeleri bu rahatlamanın dışa vurumuydu…

Peki neden rahatladılar? 31 Mart’tan 23 Haziran’a kadar kazandıkları zaman onlara gerekli düzenlemelerini yapıp hile ve yolsuzluk barındıran işlerini kağıt üzerinde temizlemelerine, dolayısıyla karşı karşıya kalacakları muhtemel hukuksal süreçlerden ve kirliliklerinin açığa çıkarak gerçek yüzlerinin görülüp teşhir olmalarından bir bakıma kurtulmuş oldular. Seçimi iptal ederlerken, daha doğrusu seçmen iradesine darbe yapıp onu yok sayarken yaptıkları çirkefliğin arkasındaki sebep ya da bundaki amaçları, seçimleri kazanma umudu vb vs değil, kirliliklerini silip süpürmekti… Bundan sebeple kaybettikleri seçime rağmen rahatladılar ve yenilgiyi hemen kabul ettiler…

İstanbul yenilgisi, 31 Mart’ta alınan yenilgiyi perçinleyen seçim yenilgisi oldu AKP-MHP koalisyonu için. Ki, bu, seçim yenilgisini geçen bir yenilgi anlamı taşımaktadır. Bir bakıma referandum gibi değerlendirilebilir bu süreç. Bahsi geçen korku çemberinin kırılmaya yüz tuttuğu söylenebilir. Muhalefet cephesinin ve hatta geniş halk kitlelerinin moral bulup güç aldığından, psikolojik eşiklerin aşılmasın söz edilebilir. Bunun karşısında Erdoğan/AKP cenahının moral bozukluğu yaşayarak kan kaybına maruz kalacağı, içindeki muhalefetin alan-güç bulup çözülmelerin gündeme gelmesinin belli şartları da açığa çıkmış oldu bu yenilgiyle. Aynı cephede yeni parti kurulması girişimlerinin daha el verişli şartlar elde ettiği ve bu zemindeki gelişmelere daha uygun olanakların doğduğu söylenebilir. Özelde ise, CHP ve muhalefet cephesinin güç kazandığı ve buradan yürüyeceği de başka bir sonuçtur. CHP yakaladığı bu moral üstünlüğünü, somut olarak elde ettiği bu kazanımı kuşkusuz ki kaderine bırakmayacak, çeşitli siyasi hamlelerle iktidar olmayı hedefleyecektir. Bu anlamda bir erken seçim tartışmasının makul zamanda gündeme geleceği-getirileceği de sır değildir. Seçim yenilgisi veya başarısı en azından bu anlamları barındırmaktadır…

Bu sürecin Erdoğan-AKP/MHP iktidarı açısından zayıflamalara, gerilemelere ve belki daha ilerisinde gelişmelere gebe olduğunu söylemek abartı olmaz. İstanbul gibi büyük rant ve olanak merkezinin düşmesi, Erdoğan-AKP’nin güç kaybetmesi demektir. Bu alandaki daralma ciddi sorunlarla karşı karşıya gelmelerine, dolayısıyla oy ve destekçi kaybetmelerine, zayıflayıp dağılmalarına neden olacak önemdedir.

Öte taraftan AKP/MHP koalisyonu açısından da pürüzlerin gündeme geleceği beklenebilir, beklenmelidir. Sınırsız güç ve olanaklar olup da bunlardan nemalanma veya bunların paylaşılması koşullarında birçok siyaseti hayata geçirmek daha kolay ve mümkündür. Fakat bu güç ve olanaklar daralıp önemli oranda ortadan kalktığında işlerin yolunda gitmesi kolay değil, sancılarla dolu olacaktır. Erdoğan-AKP’nin seçim hilesi adına da olsa Kürtlerin oyları uğruna geliştireceği taktik siyasetler de MHP ile koalisyonu sorunlarla yüz yüze getirecektir. Erdoğan, Kürtlerin oyunu almadan kazanamayacağını gördü. Bundan sonraki süreç için Kürtlerin oylarına oynayacak, belli süreçler gündeme getirerek ilerideki seçimlerde iktidarını garanti etmeye çalışacaktır. Erdoğan iktidarını garanti eden MHP değil, Kürt oyları olacaktır. Bunu çıplak biçimde yaşayıp gören Erdoğan Kürt kartına oynamaya geçiş yapacaktır. Sürdüğü iddia edilen İmralı görüşmeleri de boş değildir. Bu bakımdan hemen olmasa da önümüzdeki dönemde AKP ile MHP koalisyonunda çatlamaların yaşanması kaçınılmaz gibi görülmektedir.

Erdoğan-AKP, Kürtlerle belli süreçleri geliştirme dönemine girecektir. Ki, bunun kapıları bugünden açılmış durumdadır. Kürtlerin Erdoğan’ın hilelerine kolayca kanmayacakları açıktır. Ancak, Erdoğan Kürtlerin zayıf karnını kullanarak bu süreci zorlayacak ve başkanlık rüyasını sürdürmeye çalışacaktır. Aksi halde ilk seçimlerde Erdoğan’ın iktidarı kaybetmesi, en azından AKP’nin hükümetten düşmesi sürpriz olmayacaktır. İstanbul yenilgisi bu sürecin habercisidir. Erdoğan bunu göze alamaz, almamaktadır. Soykırımcı vahşi katliamlardan ‘’Kürt kardeşlerim’’ söylemine atlaması tesadüf değildir. Öcalan ile görüşmeler ve yayınlanan mektup da boş değildir…

Bu seçimler Kürt cephesinde de ilginç gelişmelere tanıklık yaptı. Seçimlere ramak kala Öcalan’ın bir mektubu-açıklaması adeta bir bomba gibi gündeme düştü. Diplomatik söylem ve siyaset üslubuna uygun kimi içerikleri olsa da, mektuptaki ana tema seçimlerde CHP ve AKP eksenli iki rakip taraf arasında ‘’taraf’’ olmamayı öğütlüyordu HDP’ye. Elbette bir rastlantı değildi mektubun bu içeriği ve seçimin öngününe denk gelen tarihi… HDP ve ilgili Kürt siyasi kurumları, yaptıkları okumayla(ya da başka nedenle!?), bu mektubun ya da çağrının HDP’nin-Kürtlerin seçimdeki tercih ve tavırlarını değiştirecek bir içeriğe sahip olmadığını derhal açıkladılar. Açığa çıkan seçim sonuçları da adeta bu okumayı doğruladı. Kürtler oylarını CHP adayına verdi denilebilir sonuçlara göre. Ancak, diplomatik siyaset dilini iyi okumuş da olsalar, ‘’tarafsızlık’’ çağrısı havada kalan açık bir çağrıydı. Ki bu ‘’tarafsızlık’’ çağrısının diplomatik söyleme ya da siyasete yorumlanması ikna edici olmaz. Çünkü seçimlerden hemen önce bu çağrının yapılmasının bir nedeni, bir anlamı ve bir hedefi olmalı. ‘’Tarafsızlık’’ zemininde tavır-tutum değiştirmeye dönük değilse, neden, hangi gerekçeyle seçimlere ramak kala bu mektup yollandı ve bu çağrı yapıldı? Bunun bir nedeni olmalı. Ve eğer mektup ‘’tarafsızlık’’ çağrısı yapmıyorsa/yapmadıysa, ne yaptı, neyi amaçladı ve ne için yayınlandı? Hiçbir şey söylememek için mi söylendi mektupta söylenenler? Bu sorular doğru sonuçlara veya ikna edici cevaplara taşımaya yeterlidir.

Türk hakim sınıflarının veya somutta Erdoğan-AKP/MHP iktidarının Kürt hareketini bölme, bölerek zayıflatma ve kendine angaje bir kesim yaratma stratejisi yürüttüğü inkar edilemez gerçektir. Aşiretler ve bazı kişilikler üzerinden yürüttüğü bazı girişimler bu politika ve stratejinin açık emareleridir. Bu siyaset uzun vadeli olarak yürüttükleri bir stratejik siyasettir. Kürtlerin bölünmesine dönük izlenen strateji düşünüldüğünde, bugünkü ‘’tarafsızlık’’ çağrısı ve buna rağmen HDP, Kandil açıklamaları ile bunlarda anlam bulan seçimler tavrı kötü olasılığa çağrışım yapmaktadır. Şayet Kürtler burjuvazinin bu oyununa gelir, öyle ya da böyle bir çatlakla tanışırlarsa, bu Kürtler açısından son derece üzücü bir durum ve sonuç olacaktır. Kürtlerin tüm aktörleriyle buna karşı uyanık ve hassas olmaları önem kazanmaktadır. Şüphesiz ki, mevcut durum Kürt hareketini temsil eden siyasi iradeler arasında bir çatlağın olduğu şeklinde yorumlanamaz. Ancak dikensiz bir yolda yüründüğü de söylenemez. Burjuvazinin bura üzerinde oynadığı kesindir ve bu basite alınacak bir durum değildir. Dolayısıyla Kürt hareketi siyasi aktörlerinin uyanık olup hassas davranması elzemdir. Kötü olasılığın yaşanması büyük yitimlere yol açacak tehlike ve tehdittir. Kürt hareketi asla Erdoğan ve Türk hakim sınıflarının oyununa gelmemelidir; gelmemeleri için yeterince tecrübesi vardır.

Yenilgi alan ve bu sürece giren Erdoğan, her hileye tenezzül edecek bir iktidar hastasıdır. Kürt düşmanlığı, tarihte olduğu gibi, Rojava’da, Tahir Elçi cinayetinde, Sur’da, Cizre’de, bodrum katlarında gerçekleştirdiği cani kıyımlarla ve bebeklerin cesetlerini buzdolabında muhafaza edilmesine yol açan sayısız pratiğiyle tescillidir. Onun ve iktidarının Kürt ulusuna vereceği hiçbir şey yoktur; kan, katliam ve acıdan, hapishanelerden, milli zulümden başka…

Bunun karşısında CHP çare midir? Hayır! Ne Kürt ulusu için, ne de Kürt, Türk ulusu ve diğer azınlıklardan halklar için umut değildir CHP. Bilakis umutlarını sömürerek karartandır. İktidara gelmek için kitleleri demokrasi ve özgürlükler söylemiyle aldatmaktan başka hiçbir anlamı yoktur CHP söylemlerinin. Türk hakim sınıflarının tekçi faşist devlet karakterini en iyi temsil eden faşist bir partidir ve popülist söylemleri bu gerçeği değiştirmez. ‘’Her şey çok iyi olacak’’ sözü gerçek mi? Hayır! Koca bir yalandır. Halk kitlelerinin arayış ve enerjisini iktidar amacı uğruna kullanan ve onları düzene yedekleyen bir roldür CHP’nin pozisyonu. Burjuva seçim yarışında rakiplerine karşı halk kitlelerini manipüle edip sahte umut dağıtan karşılıksız slogandan başka bir değeri, gerçek bir değeri yoktur CHP’nin bu iddiasının, ‘’her şey çok iyi olacak’’ sloganının, boş ve popülist olup gerçeklerden uzaktır.

‘’Her şey çok iyi olacak’’ sloganı temelsiz ve sahtedir. Elbette CHP ve İmamoğlu için, seçimleri kazanıp İstanbul’u yönetme, rant ve olanaklarından yararlanma açısından bir karşılığı vardır ama halk kitleleri için asla gerçek bir karşılığı yoktur, özünde sahtedir. Her şeyin çok iyi olması mevcut sınıf iktidarları ve devleti altında mümkün değildir. Bundandır ki, boş ve sahte bir söylemdir. Sadece CHP’nin kitleleri kandırıp avutmasına, aldatıp peşine takmasına ve sonra ayakları altına alıp ezmesine-sömürmesine yaramaktadır. ‘’Her şeyin çok iyi olacağına’’ inandırılan halk kitleleri, aslen hiçbir şeyin iyi olmayacağını görecek, yaşayacaklardır. Olacak olan nedir? En fazla AKP iktidarı zayıflayıp gerileyecek, daha ileride belki düşecektir. Bundan ilerisinde iyi bir şey olmayacaktır. Geçici bir süreç için kısmi yumuşamalar gündeme gelebilir. Kısmi yumuşamalar gerçekte çok şeyin iyi olacağı-olduğu anlamına gelmez. AKP’nin gerilemesi iyidir. Fakat CHP’nin iktidara gelmesi iyi değerlendirilemez. Ki İstanbul seçimleriyle bu değişiklik de yaşanmamıştır. Erdoğan-AKP iktidarı devam etmektedir, en azından bir süre daha devam edecektir. Bir İstanbul belediyesiyle veya belediye yönetimleriyle mi her şey iyi olacak… Eğer yerel yönetimlerle her şeyin iyi olacağı düşünülüyorsa, bunun da gerçek karşılığı CHP belediyeciliği değil, SMF belediyeciliği-yönetim anlayışıdır. Lakin yerel yönetimlerle her şeyin iyi olması mümkün değildir. Siyasi iktidar değişmedikçe ve bu iktidar devrimci sınıflar lehine el değiştirmedikçe her şeyin iyi olması mümkün değildir.

CHP seçimi kazandı, İmamoğlu belediye başkanı oldu! Ne iyi olacak, ne değişecek? İktidar mı değişecek, baskı ve sömürü düzeni mi değişecek, işsizlik ve açlık mı ortadan kalkacak, demokrasi ve özgürlükler mi egemen olacak? Elbette ki hiç biri.  O halde ne çok daha iyi olacak? Erdoğan sultası gerileyecek, zayıflayacak denilirse bunun bir anlamı olur ama ilerisi düpedüz yalan ve aldatmacadır.

Uzak değil pek yakında nelerin iyi olacağı/olmayacağı, halk kitleleri açısından nelerin değişeceği, ulus ve inançlar üzerindeki baskının kalkıp kalkmayacağı, kadın cinayetleri, işçilerin sorunları, doğa tahribatları vb vb sorunlarda nelerin değişip değişmeyeceği görülecektir. Her şeyin değişeceğine inandırılan halk kitleleri yeni hayal kırıklarıyla, hüsranlarla karşılaşacak, değişime olan inançları kırılacaktır.

Tam da bu boşluk yaşandığında devrimci sınıf hareketi ve siyasi güçlerine ihtiyaç açığa çıkacaktır. Varlık gösterilir, alternatif olunursa güven verilip kitleler devrim doğrultusunda sürüklenebilir. Tersi durumda kitlelerde moral bozuklukları ve güvensizlik gelişerek devrimci durumda gerilemeler yaşanacaktır. O halde devrimci güçlerin ittifaklarda, güç-eylem birliklerinde vb vs birleşerek alternatif olmaya çaba göstermeleri, küçük de olsa kazanımlar elde ederek bunu kitlelere gösterip güven vermeleri gerekmektedir. Bunun için siyaset yönelimlerinde kazanma siyasetini öne çıkararak hareket etmeleri elzemdir. Kazanılan mevzilerde ortak çalışarak gerici sınıflara alternatif ve kitlelerin güvenini kazanacak çalışmalar ortaya koymaları şarttır. Bir belediye bile kitlelerde büyük bir moral ve güven yaratabilmektedir. Çünkü kitleler gerici iktidar ve yönetimlerden bıkmış, arayış içindedirler; birilerinin çıkıp öncülük yapmasını beklemektedirler. Devrimci güçler küçük de olsa mevziler kazanarak bunları kitlelere sunarak kitlelerin güvenini kazanabilir, peşinden sürükleyebilirler… Büyük kazanım ve mevziler elde etmenin mümkün olmadığı durumlarda, nispeten küçük kazanım ve mevzilerle kitlelere moral olmak ve bu motivasyonla devrimci mücadeleyi geliştirmek yeğdir, doğrudur, devrimcidir.

‘’Yeni’’ Bir Başlangıç İçin / Bakış Can

Başarı yoluna girmek ve başarıları büyütmek için, paslanmış kabuklarımızı parçalayıp kırmak ve ‘’yeni’’ başlangıçlar yapmak şarttır Daha doğrusu yapmamız gerekip de yapmadıklarımıza dönük yapma fiili ile bir başlangıç, bir adım ve çıkış yapmamız gereklidir Bu anlamda ‘’yeni’’ bir başlangıç ihtiyaçtır

Bakış Can (19-02019) Devrimciyiz. Devrimi gerçekleştirmek için mücadele veriyoruz. Devrimci mücadelenin görevlerini yerine getirme uğruna bedel ödüyor, ağır bedeller pahasına örgütleniyor, çalışıyor, eylemlerde bulunuyoruz. İşçi sınıfı ve emekçi halkı bilinçlendirip örgütlemeye çalışıyoruz. Proletarya ve halkın kurtuluşu ve çıkarları temelinde, bütün ezilen gurupları, kimlikleri, inançları ve diğer ezilenleri devrimci çizgide birleştirerek toplumsal kurtuluşu örgütlemeye çalışıyoruz. Bu toplumsal kategorilerin tümünü gerici düzenle çelişkileri üzerinden örgütleyip birleştirmeye uğraşıyoruz. Son tahlilde gerici sınıf iktidarına alternatif bir siyasi iktidar savaşımı veriyoruz. Bu iktidar savaşımında proletarya ve geniş halk kitleleri örgütlenip kazanılmadan başarıdan söz edilemez. Devrimci kitlelerin katılmadığı bir devrim tasavvur edilemez.

Komünist devrimciyiz. Devrimden ilerisini hedefliyoruz. Tek dünya toplumunu amaçlıyoruz. Görevlerimiz varlık gerekçelerimizle belirlenmiştir. Bu genel bir doğrudur.  Fakat genel doğrunun tekrar edilmesi yetmez. Komünist toplumun görevleriyle siyasi iktidarın ele geçirilmesinde ifade bulan somut devrimin görevleri birbiriyle temelden çelişmese de farklı nitelikleri veya aşamaları barındıran görevlerdir. Bunun gibi genel devrim-ci görevlerle somut siyasi şartların görevleri de birbirinden temelde farklı olmasa da nüanslar taşır ya da değişkenlikler gösterirler.

Devrimci, devrimin ihtiyaç duyduğu tüm örgütlenme, çalışma ve mücadele görevlerini yürütendir. Ancak bu görevler her somut koşul ve duruma göre değişir, farklılaşırlar. Hepsi devrim uğruna devrimci görevler de olsa, kimi durumda özgün görevler öne çıkıp önem kazanırlar. İşte bu özgün ya da dönemsel görevlerin atlanması devrimci görevleri daha ağır zorluklarla karşı karşıya bırakır. O halde stratejik yönelim olarak devrimin genel görevleri geçerli olmakla birlikte, bu görevlerin daha kolay yerine getirilmesi ya da bu görevlerin yerine getirilmesini daha d olanaklı kılmak için somut durumda öne çıkan görevleri yerine getirmek şarttır. Sorunlu beyin fonksiyonlarına müdahale etmek için hastanın ilk yaşamsal belirtilerini, solunum ve kalp atışlarının kontrol edilerek geri getirilmesi için ilk müdahalenin yapılması gibi… Devrim için devrimci bir partinin kurulması ya da örgütlenmesinin sağlanması gibi…

Devrimciler ya da Komünistler devrim isteminde ve bunun mücadelesinde samimidir. İlkeleri, stratejileri, genel siyasetleri doğru olabilir. Fakat doğru amaca, ilkelere, stratejiye sahip olmak ya da samimi olmak yetmiyor. Doğru metot, doğru siyaset, doğru taktiklere de sahip olmaları gerekir. Genel devrimci görevlerle somutta önem kazanan görevleri ayrıt ederek somut duruma uygun adımlar geliştirmeleri ve dönemsel politikaları önemsemeleri tam da taktik siyaset ve yaklaşıma sahip olmaları demektir. Bunu doğru kavrayıp uyguladığımızda başarı yolu açıktır.

Başarılar ve başarısızlıklar yan yana, iç içedir. Başarısızlıklarla mücadele esastır ki, başarıları büyütmek bununla mümkünüdür. Yaptıklarımız kadar (belki daha fazla), yapamadıklarımız da var. Başarısızlıklarımızın ‘’sırrı’’ burada gizlidir. Başarmak için yeterince neden var, başarmamak için hatalarımızdan başka neden yok.

Başarı yoluna girmek ve başarıları büyütmek için, paslanmış kabuklarımızı parçalayıp kırmak ve ‘’yeni’’ başlangıçlar yapmak şarttır. Daha doğrusu yapmamız gerekip de yapmadıklarımıza dönük yapma fiili ile bir başlangıç, bir adım ve çıkış yapmamız gereklidir. Bu anlamda ‘’yeni’’ bir başlangıç ihtiyaçtır. Çünkü örgütsel çalışmalar ve mücadelede ciddi zayıflıklara düştük, gerilemeler yaşadık. Bazen militanlık tartışılır oldu, bazen devrimcilik. Sorun ne olsa da son tahlilde örgütsel mücadele ve örgütsel çalışmalarda zayıflayıp gerilediğimiz bir gerçektir. Genel çizgi sorununa bağlayanlar olabilir. Başka nedenlerle açıklayanlar olabilir. Objektif değerlendireler veya öznelci değerlendirmeler yapılabilir. Ama son tahlilde yaşanan sonuç ortadadır ki, hiçbir değerlendirme bu gerçeği inkar etmez, edemez. Dolayısıyla bu sonucun(örgütsel zayıflama ve gerilemenin) negatif eğilimden çıkarılıp pozitif rotaya koyulması reddedilemez bir gereksinimdir.

Her şeyi bugünden yarına değiştirip düzeltmek mümkün olmaz. Ama doğru müdahalelerle düzeltmek mümkündür. Bu müdahale bu gün açısından gerekli olan ilerlemenin sağlanması için önünde durulmuş olan edilgen eşiklerin aşılması, aşılması için pratik adım atılmasıdır. Sorunlar derin ve köklü de olsa bugün zorunlu olan basamaklardan başlayarak ilerleyip çözüm yoluna girmek ve doğru adımlar atmaktır. Dönemin sorunları tarafından belirlenen dönemsel siyasetler açısından örgüt bilinci, kültürü, işleyişi ve disiplini açısından adımlar atmak elzemdir. Bugün sorun olan ve sorunların kaynağında yatan esas etmen örgüt ve örgütlenmede yaşanan sorundur. Bunun doğru rotaya sokulması için ise, örgüt bilinci, işleyiş ve disiplini bakımından ciddi bir başlangıcın yapılması gerekmektedir. İşte ‘’yeni’’ başlangıç dediğimiz şey budur. Dönemsel olarak önem kazanan somut yönelim dediğimiz budur… Şayet örgütü örgüt yapan unsurlarıyla ayağa dikip ciddi bir adım atmazsak eskinin tekrarından kurtulamayız. Gevşek disiplin, işleyişte sorumsuzluk veya ciddiyetsizlik aşılmadan, dedikodu, deşifrasyon, teşhir gibi yabancı kültür kovulmadan ne irade-eylem birliği ve ne de örgüt güvenliği sağlanamaz, ciddi ve güvenilir bir örgüt temsil edilemez.

Gönüllülük esasına dayanan sıkı bir disiplin, demokratik normlarda merkeziyetçi olarak uygulanan-bağlayıcılığı istisnasız tanınan sağlam bir işleyiş, bu işleyiş ve disiplinin gevşetilmeden-esnetilmeden uygulanması, irade-eylem birliğini baltalayan her tavır ve davranışın keskin biçimde mahkum edilmesi, bütün bunlar için elzem olan örgüt bilinci ve kültürünün bencil hırslar ve küçük-burjuva tarzlardan arındırılarak oturtulması ‘‘yeni’’den başlangıç için hayati önemdedir. Diğer sorunların aşılmasının ilk adımı olarak örgüt/örgütsel sorunlardan başlamak isabetli, gereklidir. Kazanma siyasetinin her alanda yaşam bulması için örgütün özüne uygun olarak ayakları üzerine sağlam basması şarttır.

Yukarıdan aşağıya istisnasız her faaliyetçi örgüt işleyişi ve disiplininin sağlam zemine oturtulmasından yükümlüdür. Buna uymayan ve uygulamayan örgütün işleyişi karşısında sorumludur. ‘’Yeni’’ dönem şarttır. Eski alışkanlıklarla, eski tarz ve kültürle, eski esneklikler ve lakaytlıklarla daha fazla yürünmez. Bozulup sulandırılan, iğdiş edilip hiçe sayılan prensiplerin yeniden kazanılması, keyfiyetçilik, dayatmacılık, aşırı demokrasicilik, merakçılık, boşboğazlık, ahbaplık ve kafakol ilişkileri, bencil çıkarlar uğruna küçük hesapçılık, karıştırma tutumları gibi bütün küçük-burjuva davranışlara gem vurulması bu dönemin sıkı görevidir. Samimi devrimciler bunun karşısında değil, yanında yer alır. Özel bir sorundan değil, genel bir sorundan bahsediyoruz. O halde her faaliyetçi aynı sorumlulukla hareket edip örgütün zayıflıklarından arındırılarak sağlam zemine oturması için görevlidir.

MKP 17’ler anısına açıklama yayımladı

Maoist Komünist Parti (MKP) 17’lerin 14’üncü ölüm yıldönümünde “Tarihimizin Geleceği Özgürleştirme Hükmü 17’ler, Devrim-Sosyalizm ve Yüce Komünizm Yürüyüşümüzde Kavga Bayraklarımızdır!” başlıklı bir açıklama yayımladı

MKP (17-06-2019) Maoist Komünist Parti(MKP) Siyasi Büro,  17’lerin 14’üncü ölüm yıldönümünde açıklama yayımladı. Eposta yoluyla kamuoyuna yapılan ve “Tarihimizin Geleceği Özgürleştirme Hükmü 17’ler, Devrim-Sosyalizm ve Yüce Komünizm Yürüyüşümüzde Kavga Bayraklarımızdır!” başlıklı açıklamayı haber değeri taşıdığından kaynaklı yayımlıyoruz.

Yapılan açıklama şu şekilde;

Devrim-sosyalizm ve yüce komünizm mücadelemizde, bazı kayıplarımız, devrimci özü bakımından özel bir öneme-özel bir yere sahiptirler. Amed zindanları işkencehanelerinde stratejik bir bayrak olarak Kaypakkaya, Hürmek’te Dokuzlar, Kaçkarlar’da Şahin’ler, Doğan’lar, Dumanlı’da, Cebolar, Baba’lar, Yel dağında Barbara’lar, Munzur’larda, Hayrettin’ler, Cüneyt’ler, Lenko’lar, Nasır’lar, Dörtler, On Üçler ve Kızık Ormanların’da Yılmaz’lar-Sevda’lar-Mahir’ler gibi.. Devrimci mücadelemiz açısından Mayıs’ın kızıllığından beslenen Haziran denildiğinde de, devrimci zihnimize, tarih bilincimize bazı özel anlar rengini verir. 1971 Devrimci-komünist kopuşunun mayalandığı 15-16 Haziran büyük İstanbul işçi direnişi, 2013 yılında “TC” mevcut iktidarına karşı tüm ilke sathını içine alan Gezi ayaklanması, Haziran’ın sıcaklığını kavga alevlerine dönüştüren özel günler olarak öne çıkarlar.

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da, sınıf mücadelesinin bu genel devrimci öneminin yanında, Maoist komünistler açısından Haziran ayının çok daha derin ve özel anlamı vardır. Dağlarda, zindanlarda, sokaklarda, şehirlerde, amfilerde, fabrikalarda… Yani sınıf mücadelesinin her alanındaki devrimci kavga pratikleriyle, önderlik misyonuyla, önemli tecrübelerden süzülerek, devrimci savaşın büyük acı-sevinç ve deneylerini, devrimci bir birikim olarak bayraklaştıran Maoist Komünist Parti’ nin önder kadrolarının da içinde bulunduğu 17 Komünizm neferinin yitirildiği aydır Haziran… Enternasyonal proletaryanın Türkiye-Kuzey Kürdistan kolu Maoist Komünist Parti’nin önderlerinden Parti Genel Sekreterimiz Cafer Cangöz, Genel sekreter yardımcısı Aydın Hanbayat, Önder kadrolardan Alaattin Ataş, Okan Ünsal gibi bir çok parti üyesi militan-savaşçımızın bulunduğu 17 geleceği kazanmaya sevdalı devrim süvarisi, parti 2. Kongresini gerçekleştirmek için yüzünü Munzurlar’a çevirmişti. Kongre delegelerimizin savaşçılarla birlikte bu görevi yerine getirmek için çıktıkları yolda, sınıf düşmanımızın stratejik bir imha operasyonu sonucunda, Mercan vadisinde katledildiler ve bu kayıpla partimiz önemli tarihsel bir örgütsel darbe almıştır. İhtilalci komünizmin Türkiye-Kuzey Kürdistan’a uyarlamanın stratejik mevzisi olan Partimiz, Komünist önder Kaypakkaya ve yoldaşları tarafından kurulduğundan bu güne, gerici sınıfların egemenlik aracı olan devletin zirvesi tarafından, hep özel stratejik yönelimlerle imha ve bertaraf edilmesi hedeflenmiştir. Ama Kaypakkaya yoldaşın, ideolojik-teorik-siyasal ve örgütsel stratejik beyanları gibi, ortaya koyduğu “belki biz olmayacağız ama bu çelik aldığı suyu unutmayacak” biçimindeki öngörüsü, tarihin her kesitinde alınan ağır darbelerin, yenilgilerin küllerinden yeniden ayağa doğrulmanın perspektifi olmuştur. Tartışmasız tarihsel olarak alınan ağır darbeler ve yenilgilerde, partimizin sınıf mücadelesi sürecinde önemli hata ve eksiklerinin çok önemli payı vardır. Birçok örgütsel darbe, partimizin af edilemez hatalarının payının olduğu gibi, yeniden küllerimizden ayağa doğrulmak, bu af edilemez hatalarımızla hesaplaşma bilincimiz-cüretimiz ve kavrayışımızdır. Bundan dolayı, Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında, sınıf mücadelesinin tarihine önemli değerler ve devrimci mevziler yaratmada hatırı sayılır bir güç olmuştur Maoist Komünist parti.

MLM politik devrim çizgisini, ideolojik-politik-teorik kuruluş çizgisi olan tarihsel köklerine tutunarak, ısrarla ve cüretle kesintisiz devrimci savaş pratiğinde, kan ve can bedeli sürdüren Partimizi, gerici Türk hakim sınıfları, Haziran 2005 te 17 yoldaşımızı katlederek tasfiye etmeyi planlamışlardır. Bu stratejik plan, partimizin kitle tabanıyla, militanıyla, kadrosuyla gösterdiği devrimci-komünist refleksle boşa düşürülmüş, gericiliğin hevesi kursağında bırakılmıştır. Türkiye-Kuzey Kürdistan ve ülke dışındaki dost ve kardeş devrimci yapıların bu süreçte gösterdiği devrimci dayanışma bilinci, tüm parti güçlerimizin kenetlenerek bu büyük acıyı, süreçten daha güçlü çıkışın deneyimine dönüştürme ısrarı-kararlılığı ve cüreti, düşmanın hevesini kursağında bırakması gibi, en zor koşullarda kuşanacağımız devrimci perspektif açısından bugünde önemlidir-değerlidir. Bu yüksel dayanışma, bu güçlü kenetlenme, sadece derin acılarımızın yaşandığı anlarda değil, devrimci savaşımızın her kesitinde, devrimci-komünist bir bilinçle hep diri tutulmalı, tüm politik çalışmalarımıza yön veren bir çalışma ilkesi olarak benimsenmelidir.

Karşı Devrimin Stratejik Saldırısına, Cevabımız, Devrimci Stratejik Konumlanışla Olmuştur!

Tüm eksik ve yetmezliklere rağmen, alınan ağır örgütsel darbenin yarattığı ideolojik-örgütsel sorunların dezavantajlı ortamında, karşı devrimci özel savaş seferberliğinin Mercan vadisinde 17 yoldaşımızı katletmesi karşısında, partimiz yüksek bir devrimci-komünist bilinçle cevap olmuştur. Bu Kaypakkaya’nın kurucusu olduğu partimizin, ideolojik-teorik-siyasal çizgisinden alınan gücün en berrak ifadesinin sonucudur. “Yenilmek- ayağa doğrulmak- yenilmek- yeniden ayağa kalkmak… taaki zafere kadar” devrimci ilkenin, somut savaş pratiğiyle buluşturulmasının gücüdür. Yüreği halk sevgisiyle dolu düşenlerimizin, bize bıraktığı devrimde ısrar çizgisinin, açık bir bilinçle uygulama cüretidir-kudretidir. Halka, devrime ve yüce komünizm davasına olan sarsılmaz inancın berrak çizgisinden gelen bu hüküm, tarihte defalarca olduğu gibi, 17’lerin kaybında da, partimizin berrak çizgisi olmuştur.

Bu çizginin berrak temsili olarak partimiz, MLM ideolojik köklerinin üzerinden yükselerek, komünist bilinç ve kararlılıkla, tarihsel birikimini- tecrübesini, sınıf mücadelesinin tarihsel ihtiyaçlarına cevap olabilmek için ortaya koydu. 17’ler şahsında alınan ağır örgütsel darbenin, ideolojik-politik, örgütsel ve askeri hatalarıyla hesaplaşmak, çıkardığı dersleri özümseyerek, devrimci savaşın ihtiyaçlarına yanıt olmak, devrimi sürdürmek ve başarılara yürümek, tarihte olduğu gibi, aldığı ağır kayıpları, daha ileri düzeyde ve daha nitelikli örgütsel bir güce dönüştürmek, ancak ki bu duruşla olanaklı olabilirdi. Sürecine bu perspektifle yaklaşan partimiz, 17’lerin tamamlayamadan katledildikleri 2. Kongresini gerçekleştirerek, sınıf düşmanlarına stratejik cevap olmuş, enternasyonal proletaryanın Türkiye-Kuzey Kürdistan kolu müfrezesinin, kesintisiz, tereddütsüz, komünist kararlılıkla sürdürdüğü devrimci savaşın ihtiyaçları ekseninde tüm olumsuzluklara meydan okumuştur.

Partimizin kuruluşu, Büyük Proleter Kültür Devriminin Ürünü olarak, burjuvaziye bulaşık tüm ideolojik çizgilere, teorik bulanıklığa, en zor koşullara, devrimci savaşın stratejik araçlarıyla cepheden niteliksel bir tavır almaktır. Temsil ettiği bilimsel ideoloji ve komünist çizgisiyle, önüne çıkan büyük-küçük bütün engelleri aşmasını bilmiştir, devrimci savaşı muzaffer kılana kadar aşacaktır. Devrim kavgasında yitirdiklerimizin, kanları ve canlarıyla harcı oldukları, kökleri sağlam bu bilimsel çizgi, ilerletildiği ve doğru temellerde ele alındığı sürece, zaferlere yürümek hiç zor olmayacaktır. Bugün sınıf düşmanlarımızın, sahip olduğumuz bu çizginin kendileri açısından ifade ettiği stratejik tehlikeyi farkında olduğu kadar, bizlerin bu çizginin gücünü anlamamız-kavramamız, nitel sıçramalarla ilerlememek, devrimci savaşın pratik seyri içinde büyük güce dönüşmek, sömürü ve zulüm saltanatını alt etmemek için güçlü bir politik özne olmamızda tayin edici olacaktır.

İdeolojik-örgütsel, askeri çizgi boyutu ile hiçbir sebebe sığınmadan 17’lerin kaybına yol açan hatalarımızla hesaplaşmadan kaçınmadık. Yaptığımız hataların üstünden gelmek için, bu bilimsel tutum şarttı. Tarihimizde bu tür hatalara çok düştük ve ağır bedellerle karşı karşıya kaldık. Bugünde bu hataların üzerinde durmak elzemdir. Karşı devrim, partimizin çizgisinin gelişmesini, ilerlemesini ve kitlelerle buluşmasını engellemek için, özel politikalar geliştirmektedir. İdeolojik-siyasal-örgütsel tasfiyeciliği çok yönlü planlamaktadır. Bunu somut güç olup olmama denklemi üzerinden değil, temsil ettiğimiz komünist çizgiyi esas alarak yapmaktadır. Tamda bu kesitte 2. Kongremizin ortaya koyduğu bu tespiti güncellemekte fayda var. “Devrimi gerçekleştirmek için eski tarihi tecrübelerimizin toplamı ile yetinemeyiz. Yeni süreç ve sorunlara cevap verecek daha ileri bir sentez şarttır.” Bu kavrayışla sürekli yenilenmek, dünya ve coğrafyamız sınıf mücadelesi deneyimlerinden öğrenmek için, hatalı yanlarımızla sürekli hesaplaşmak zorundayız. Tarihsel deneyimlerimizin devrimci hükmü budur.

Sınıf mücadelesinin her tarihsel kesitini bu bilinçle ele alan partimiz, 17 lerin yarım bıraktığı görev olan 2. Kongresini gerçekleştirmekle sınırlı kalmamış, 72 komünist çizgisinin bilimsel temelleri üzerinden yükselerek, tarihsel ilerlemeler ve gelişmelere cevap olma bağlamında, nitel ilerlemelerin beyanı olarak 3. Kongresini gerçekleştirmiş, 3. Kongrenin, teorik-politik-askeri-örgütsel tespitleri ışığında, sürecin daha ileri düzeyde karşılanması, devrimci savaşın stratejik mevzilerini esas alarak tüm ihtiyaçlarının somut örgütsel planlamalarla karşılanması, teorik-politik düzlemde daha ileri düzeyde 72 çizgisinin savunulup uygulanması perspektifiyle 4. Kongresini de gerçekleştirerek, devrimci savaştaki kararlılığından öte, ezilen halkların kurtuluşu olan devrimi gerçekleştirmenin iradesini ortaya koymuştur. Toplumsal gelişmelere devrimci cevap olma bağlamında nitel sıçramalar olarak ifade ettiğimiz bu kapsamlı-bütünlüklü ortaya konan sentezler, tartışmasız 72 nitel çizgisinin daha ileri düzeyde temsil edilmesidir. Somut olarak komünizme yürüyüş güzergahıdır. Teorik temelleri daha ileri düzeyde kuramsallaştırılmış, örgütsel ve askeri çizgisi daha ileri düzeyde ortaya konmuş, yeni mevziler kazanma cüreti ile atılan devrimci adımlar, ezilen ve sömürülen halkları, mazlum ulus ve azınlıkları, ötekileştirilen inançları kurtuluşa taşıyacak devrimci savaşın yürüyüş hattıdır.

Sosyalist Halk savaşının parıldayan siperlerinde, 17’lerin açtığı çığırdan son oturumlarla temsil edilen ileri teorik-ideolojik-örgütsel çizginin pratik beyanları olarak, Yılmaz Kes, Sevda Serinyel, Mahir Özgül şahsında 11 ölümsüz halk savaşçısıyla ortaya konan devrimci pratik, partimiz çizgisinin stratejik temsilidir-stratejik niteliğidir. Bu niteliğe rağmen temsiliyette ciddi zayıflıklarımızın ve hatalı-zaaflı yanlarımızın olduğu açıktır. Ortaya konan parti çizgisi ve savaş perspektifine göre, yeni bir kültür, kadro ve militan kişilik, halkın çıkarlarını en yüce değer olarak gören devrimci siyaset, dost ve düşman ayrımını keskin yapan bir konumlanış, devrimin ihtiyaçları ve yüce amacımıza göre, donanımlı-sürekli komünist çizgi ekseninde yenilenen bir örgütsel-politik konumlanış, bugün en büyük ihtiyaçtır. Devrimin stratejik planlamalarını yapmak ve doğru bilimsel kararlar almak, teorik olarak ileri tespitler yapmak, devrimci pratikle buluşturulmazsa içi boş kavramlara dönüşürler. İleriyi temsil eden her teorik kuram, her politik devrim çizgisi, kararlı ve militan bir örgütsel konumlanışla kitlelerle buluşturulursa anlamlıdır. Devrimin stratejik mevzilerinden taktik siyaset mecrasına nüfuz edecek bu kararlı-militan devrimci duruş, politik askeri çizgimizin temel içeriğidir. Unutulmamalı ki, devrimci savaş, bizden daha büyük fedakarlıklar ve cüret beklemektedir. Bunu tüm parti bileşenlerimizin kavraması, merkezi planlamalar ekseninde, 17’ler şahsında tüm yitirdiklerimizin bilinci ve cüretiyle, devrimci görevleri kuşanması, tartışmasız-ikirciksiz görevimiz olmalıdır. 17 önder komünist kadro ve savaşçılarımızın anısına bağlı olmanın tartışmasız anlamı budur. Yılmaz Kes’in “Cüret Edelim-Öne Çıkalım-kazanalım” şiarının politik-ideolojik değeri budur. Sınıf mücadelesinin görevleri ağır ve zordur. Ama insanlığın kurtuluşu açısından bir o kadarda onurlu yanı temsil eder. İnsanlığın altın çağ mücadelesinde, bu onurlu kavgayı daha ileri savaş düzeyi ve kazanma bilincimizle, kararlıca sürdüreceğimizi bir kez daha ilan ederek, bedenlerini, mücadelemiz deneyimi, kararlılığı ve feda ruhu olarak toprağa veren tüm yitirdiklerimizi, 17 kızıl karanfillerin şahsında anıyoruz, taşıdıkları o görkemli idealleri zafere taşıyacağımızı bir kez daha haykırıyoruz.

Gumersbach 4. Geleneksel Tutsaklarla Dayanışma Piknigi Gerçekleşti

15 Haziran Cumartesi günü, Gumersbach 4’üncü Geleneksel Tutsaklarla Dayanışma Piknigimiz kolektif katılımla başarıyla gerçekleştirdik

Gumersbach (16-06-2019) Piknigin açılışı, ADHK’nın Avrupa’da düzenlenecek olan pikniklerde okunması için hazırlanan yazı kitleye okundu. Ardında sırasıyla, 17 Haziran 2005 de Mercan’da şehit düşen 17’lere ilişkin kısa bir açıklama yapıldı, 96 ve 2000 ölüm oruçlarını yaşayan bir yoldaşın konuşması, tutsaklara yönelik katılımcıların kartlara düşüncelerini yazıp gönderme çalışması yapıldı. Müzik ve dinleti bölümünde, İpek Reçber, Şenol Akdağ ve Erdal arkadaşların marş ve halylarıyla piknigimiz gece geç saatlere kadar sürdü. Gece geç saatlerde yakılan ateşin etrafında piknigin değerlendirilmesi yapıldı. Bu tür faaliyetlerin daha iyi nasıl örgütlenecegini ve kitlesel katılımın nasıl sağlanacağı yönünde fikir ve öneriler geldi. Piknigimiz kitlesel sahiplenme ve kolektif dayanışma ruhu ile başarıyla sonuçlandı.

SMF’den açıklama: Alternatif Toplum Mücadelesinde Israr Et! Burjuva-Faşist Partilere Yedeklenme!

Sosyalist Meclisler Federasyonu(SMF), 23 Haziran’da yapılacak İstanbul seçimlerine dair “Alternatif toplum mücadelesinde ısrar et! Burjuva-faşist patilere yedeklenme!” başlıklı bir açıklama yayımladı Yapılan açıklamada; ‘SMF, bu perspektifle başta İstanbul’da yaşayanlar olmak üzere, tüm emekçileri ve ezilenleri burjuva-faşist partilere yedeklenmemeye davet eder, devrimci-halkçı yerel yönetimler etrafında kenetlenmeye ve söz- yetki- karar halka şiarı etrafında buluşmaya çağırır’ dedi

Sosyalist Meclisler Federasyonu(SMF), 23 Haziran’da yapılacak İstanbul seçimlerine dair “Alternatif toplum mücadelesinde ısrar et! Burjuva-faşist patilere yedeklenme!” başlıklı bir açıklama yayımladı. Yapılan açıklamada; ‘SMF, bu perspektifle başta İstanbul’da yaşayanlar olmak üzere, tüm emekçileri ve ezilenleri burjuva-faşist partilere yedeklenmemeye davet eder, devrimci-halkçı yerel yönetimler etrafında kenetlenmeye ve söz- yetki- karar halka şiarı etrafında buluşmaya çağırır.’ dedi

Yapılan açıklamanın tamamı şöyle:

Alternatif Toplum Mücadelesinde Israr Et! Burjuva-Faşist Partilere Yedeklenme!

31 Mart 2019 tarihinde yapılan yerel seçimlerde AKP-MHP faşist bloğunun hesap etmediği bir sonuç açığa çıktı. İstanbul, Ankara, Adana, Mersin gibi büyükşehir belediyeleri AKP-MHP faşist bloğunun karşısında konumlanan CHP-İYİ Parti faşist bloğuna geçti. AKP-MHP faşist bloğu, diğer büyükşehirlerde açığa çıkan sonucu kabullenmek durumunda kaldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı seçim sonuçlarını devlet kurumları içerisindeki hakimiyetini kullanarak tekrarlatma kararı aldırttı. YSK, AKP-MHP faşist bloğunun istek ve taleplerini yerine getiren bir karar alma mercii olarak hareket ettiğini ispatladı.

Türkiye-Kuzey Kürdistan’da seçim süreçlerinde yaşanan irade gaspları, AKP-MHP faşist bloğunun teşhirine ve bu bloğun devlet içerisindeki hakim konumu nedeniyle seçimlere olan güveni sarstı. Bu noktada belirtmek gerekir ki seçimin egemen sınıfların halkı aldatmanın bir yöntemi olduğu olgusu kitlelerin bilincinde açığa çıkan bir noktada değildir. Kitlelerin, seçim sürecinde güvensizlik duyduğu olgu, AKP-MHP faşist bloğuna olan güvensizlik biçiminde vuku buldu. AKP-MHP faşist bloğunun her türlü irade gaspı, seçim sonuçlarını tanımama tavrı tam anlamıyla sistem karşıtlığı noktasında bir bilinç yaratmış olmamakla birlikte, seçimlerin egemen sınıfların halkı aldatmanın bir aracı olduğu bilincini yaratma noktasında önemli bir aşamayı işaret etmektedir. AKP/Erdoğan karşıtlığıyla sınırlı olan bu bilincin genel olarak sistem karşıtlığına dönüştürülmesi ise devrimcilerin sorumluluğudur. Türkiye-Kuzey Kürdistan’da içerisinden geçmiş olduğumuz tarihsel kesit, kitlelerin ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarının ön plana çıktığı bir sürecin kendisidir.  Kitlelerin ekonomik, sosyal ve siyasal olarak sıkıştığı, nefes alamaz duruma geldiği ve alternatif bir siyasetin yokluğunda egemen sınıf partilerinin farklı faşist blokları arasında sürekli seçim yapmak durumunda kaldığı bir süreci yaşamaktayız.

AKP’ye karşı geliştirilen itirazların mahiyeti, sistem içerisinde muhalefet pozisyonunda olan bütün egemen sınıf partilerinin, gelecek süreçlerde iktidar olma noktasında, kitlelerin desteğini arkasına almak için geliştirilen siyasal hamlelerden başka bir anlam içermemektedir. Egemen sınıf partilerinin, iktidardayken kitlelerin çıkarlarına karşı pozisyon aldıklarını ama muhalefet konumundayken sözüm ona kitlelerin kimi hak ve taleplerini desteklediklerini ve iktidar olur olmaz kitlelere karşı pozisyon aldıklarını coğrafyamızda defalarca deneyimledik. İktidarda bulunurken kitlelerin bütün ekonomik sosyal ve siyasal taleplerine saldıran egemen sınıf partilerinin, muhalefet konumuna düştüklerinde “demokrasi havarilerine” dönüştükleri bugün kimse için şaşılacak bir olgu değildir. Egemen sınıflar, özellikle medya ve basın araçlarını, ‘iç ve dış düşman’ yaratma olgusunu kullanarak kitlelerin sisteme karşı mücadele etmesini engelledi. Uzun zamandır, bir seçimden ötekine kitlelerin sürüklendiği bir atmosferde bazı devrimci, demokratik ve sosyalist öznelerin kitleleri sürekli olarak AKP/Erdoğan karşıtlığı üzerinden muhalefette bulunan CHP-İYİ Parti bloğuna yönlendirdiklerini de not etmek durumundayız.

AKP/Erdoğan karşıtlığı temelinde yürüyen siyasal süreci, sadece seçimlerle sınırlamak doğru bir yaklaşım tarzı olmayacaktır. Bu meselenin sadece küçük bir kısmını ifade etmektedir. Genel olarak, sisteme karşı geliştirilen siyasal mücadele hattının sistem karşıtlığından ziyade kaba AKP/Erdoğan karşıtlığı noktasında yürütülmesi devrim ve sosyalizm mücadelesinin önünü tıkayan bir pozisyon almış durumdadır. Karşımızda duran siyasal sistemi, kitlelerin özgürlük mücadelesine ket vuran bir mekanizma olarak ele alıp, gerici egemenliğin bütün boyutlarına ve bütün siyasal oluşumlarına  karşı mücadele etmek yerine, sadece olguların belli boyutlarına ve sadece bazı öznelerine karşı mücadele etme biçiminde gerçekleşen siyasal yaklaşımlar, sistemin köklü bir eleştirisini içermedikleri gibi, mevcut siyasal düzenin devrimci bir dönüşümünü de olanaklı kılmamaktadır.

31 Mart seçimi sonunda İstanbul’da açığa çıkan sonucunun AKP-MHP faşist bloğu tarafından kabullenilmemesi ve açığa çıkan sonucu tanımaması, politik devrimci bir bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Devrimciler, kitlelerin iradesinin gasp edilmesine seyirci kalmazlar ve bu tavrı teşhir ederler. İkincisi, CHP-İYİ Parti faşist bloğunun ittifak adayı Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı İBB Başkanlığı seçimlerinde bu duruma karşı çıkmamız, seçimlerde CHP-İYİ Parti faşist bloğunu destekleyeceğimiz anlamını içermez-içeremez. Devrimciler, hem genel siyasal mücadele içerisinde hem de bunun bir yanını oluşturan seçimlerde bir faşist bloğa karşı, diğer faşist blokları kitlelere bir seçenek olarak sunmaz-sunamaz. Devrimciler bilir ki, faşist bloklar arasındaki çıkar çatışmaları her an halka karşı bir birliğe dönüşebileceği gibi, yarın bir faşist bloğun yerini diğeri alabilir. Dolayısıyla kitlelerin irade gaspına karşı olmak ve bu irade gaspını teşhir etmek devrimcilerin görevidir. Ancak, bu henüz doğrunun sadece bir yanıdır. Devrimciler sadece bu tavırla yetinirlerse, bu eksik ve yanlış bir tavır olacaktır. Aynı  şekilde, muhalefet pozisyonunda bulunan faşist blokların, kitlelerin çıkarlarına hizmet etmediklerinin de teşhir edilmesi ve umut olarak sunulmaması elzemdir. Gelinen aşamada bazı devrimci kurumlar dışında, hatırı sayılır bir devrimci-demokratik kesim AKP-MHP faşist bloğuna karşı CHP-İYİ Parti faşist bloğunun adayı olan Ekrem İmamoğlu’nu kitlelere “Her Şey Güzel Olacak” şiarıyla  umut olarak sunmaktadırlar. Bu sosyalistler ve devrimciler açısından ciddi bir kırılma noktasıdır. Kendi gücüne ve siyasetine güvenmek yerine, bütün sistemi siyasal çalışmalarında teşhir etmek yerine AKP/Erdoğan karşıtlığı noktasında pragmatist bir siyaset tarzı yürütmek kitlelerin toplumsal kurtuluş mücadelesine büyük zararlar vermektedir. Sistemi teşhir ederek uzun vadeli siyasal çalışmalarla kazanmak yerine mevcut AKP/Erdoğan karşıtlığından hareketle kitle kuyrukçuluğu pozisyonuna düşme tavrı kitlelerin çıkarına olmadığı gibi, öncülük iddiasında olan devrimci öznelerin, kitle kuyrukçuluğu siyaseti de devrimci öznenin yaklaşımı olarak görülemez.

Sosyalist Meclisler Federasyonu toplumsal kurtuluşun, kitlelerin devrimci enerjisinin, siyasal sistemin bütününe yöneltilerek ancak mümkün olabileceğini düşünür ve bu temelde hareket eder. Yaşadığımız siyasal sistemin içerisinde cisimleşmiş olan yabancılaşmanın ancak o sistemin bütününe yöneltilerek çözülebileceği bilinci ve anlayışıyla hareket eder. Gericiliğin cisimleştiği bütünsel bir siyasal sistemin şu ya da bu egemen-faşist partileri arasında kitlelere tercih etmeyi öğretmez. Kitlelerin mevcut kapitalist sistemden kurtuluşunun faşizmin bütün boyutlarına ve bunun sorumlusu olan bütün burjuva-faşist egemen düzen partilerine yöneltmekle mümkün olacağını bir an olsun aklından çıkaramaz.

Sosyalist Meclisler Federasyonu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı seçimlerinde her iki gerici gücü teşhir etme ve faşist bloklar arasında ki dalaşta herhangi birinin yanında olmama tutumunu benimseyecektir. Halkların temel kurtuluşunun sosyalist sancak altında olacağı ve hiçbir egemen gücün sorunları çözmeyeceğini tarih ve pratik süreç bize göstermiştir. Dolayısıyla bugünkü politik tutumumuz her iki düzen bloğunu teşhir etmek ve söz yetki karar halka şiarını gür sesle dillendirmek olacaktır. Federasyonumuz, egemen güçlerin iktidar dalaşının parçası olmayacak ve gerçek alternatifin sosyalizm olduğunun bilinciyle hareket edecektir.

SMF, bu perspektifle başta İstanbul’da yaşayanlar olmak üzere, tüm emekçileri ve ezilenleri burjuva-faşist partilere yedeklenmemeye davet eder, devrimci-halkçı yerel yönetimler etrafında kenetlenmeye ve söz- yetki- karar halka şiarı etrafında buluşmaya çağırır.

Londra’da 17 Komünizm savaşçıları Anıldı

“Yitirdiğimiz her bir yoldaşımızı, her bir devrimciyi doğru anmanın yolu, onların bıraktıkları görevleri layıkıyla yerine getirmekle olur” denilerek, bu anlamda bulunduğumuz ve yaşadığımız her toprak parçasında mücadeleye tüm gücümüzle katılmamız ve kazanımları çoğaltmamızdır” görevdir denildi

LONDRA (16-05-2019) Londra’da 17 kızıl karanfil anıldı. Saygı duruşunun ardından 17 yoldaşın anılasına şiir sonrasında  yapılan konuşmada, “dönemin özellikleri, öncünün durumu, Cafer Cangöz başta olmak üzere yoldaşların parti 1. Kongresinde oynadıkları rol ve kongre sonrası olumlu gelişmeleri 2. Kongre ile taçlandırmak için kuşandıkları cüret ve maalesef sürecin kesintiye uğraması” aktarıldı. “Düşmanın gücü değil kendi hatalarımıza vurgu yapılarak, yoldaşlarının devraldıkları büyük miras, deney ile yarım bırakılan 2. Kongre süreci tamamlanarak 3 ve 4 kongre ile şimdi daha bir kararlılıkla, planlı bir yürüyüşle her alanda mevziler kazanarak hedefe yürüyoruz” denildi.

“Yitirdiğimiz her bir yoldaşımızı, her bir devrimciyi doğru anmanın yolu, onların bıraktıkları görevleri layıkıyla yerine getirmekle olur” denilerek, bu anlamda bulunduğumuz ve yaşadığımız her toprak parçasında mücadeleye tüm gücümüzle katılmamız ve kazanımları çoğaltmamızdır” görevdir denildi.

Daha sonra hazırlanan sinevizyon gösterimi ile anma sonlandırıldı!

Faşizme karşı mücadele, seçimler ve es geçilen gerçekler!

Siyasette politik öznelerin rolü elbette yadsınamaz Lakin siyaset iyilik ve kötülük yahut karakter çözümlemeleriyle de ele alınamaz Sınıflı toplumda, sınıf hegemonyasında şeyler bağımsız değildir Her politik özne öyle ya da böyle bir sınıf damgasıyla mühürlüdür İmamoğlu’nu, Kılıçdaroğlu’nu, Erdoğan’ı ve Yıldırım’ı sınıf konumlanışından azade değerlendirmek derin bir çıkmazdır Yahut burjuva egemenliğin mührünü ele alanın, o mührü ezilenlerden yana kullanacağını, kendi sınıfına ihanet edeceğini varsaymak politik körlüktür

HABER MERKEZİ (16-06-2019) Türkiye Cumhuriyeti azınlık inanç ve milliyetlere, işçi sınıfı ve emekçilere karşı konumlanmış bir politik devlet misyonunu hiçbir zaman kaybetmemiştir. Çeşitli süreçlerde “sosyal devleti”, “hukuk devleti” ve liberal devlet biçiminde kendini tarif etse de bu söylemler lafzın ötesine geçememiştir. Kürtlere, Ermenilere ve Alevilere karşı bakış açısı tekçiliğin ötesine taşınmamıştır. Aynı zamanda Coğrafya işçi ve emekçilerine karşı her daim sermayenin çıkarları gözetilmiş ve en küçük hak elde etme mücadelesi zorbalıkla bastırılmıştır. Kurumsal merkezi yapısı Emperyalist çıkarlara bağlı olduğu gibi ülke sermayesini elinde bulunduran küçük bir azınlık devletin kanatları altındadır. Sermayenin politik çıkarları, devletle cisimleşmiş ve her iktidar bu çıkarları koruma andı içmiştir. Siyasal iktidarda bulunanla, burjuva muhalefet yürüten erkin dünden bugüne kavgası iktidar dalaşının bir sonucu olarak açığa çıkmıştır. Burjuva muhalefet siyasal iktidarın olanaklarından yararlanmak ve tek millet, tek bayrak, tek dil paradigmasını hayata geçirmek için sermaye ve emperyalizmden icazet isteye gelmiştir. Muhalif pozisyonunun bir gereği olarak, iktidarda bulunanı eleştirmesi ve alternatif olduğunu vurgulaması bu gerçeği zerrece gölgede bırakmamaktadır.  İktidar olabilmesi ancak kendi politikasını manipülasyon yoluyla hayata geçirmesiyle mümkündür. Bu noktada hak, hukuk, adalet gibi tarihsel kavramların etkisinin bilinmesi, bu kavramların sürekli tekrarlanmasını koşullamıştır. İktidarda olanla, iktidar olmak isteyende bu temel evrensel değerleri es geçerek hareket etmez. Tarihin tozlu yaprakları çevrildiği an bu gerçeklerin yığınca örneği bulunabilir. Küçük bir azınlığın dünyası devrimci neşterle çözülmediği oranda, bu söylemler gür bir sesle dillendirilmeye, aymazca altı boşaltılmaya devam edecek.

İktidar olan klik ve burjuva muhalefet gerici, zorba zor aygıtı olan devletin kurumsal yapılarıdırlar. Devleti sadece iktidar olanla görmek büyük bir hatadır. Gerici devlet mekanizması ordusu, yargısı, burjuva muhalefeti ve iktidarıyla bir bütündür. Ki belli kesitlerde sorun devlet bekası olunca CHP’nin ve diğer burjuva muhalefetin tereddütsüz duruşu bellidir. Sorun sermaye ve emperyalizmin çıkarları olunca yine bu cenah aynı refleksleri vermekten geri durmamıştır. Yani burjuva muhalefet en nihayetinde sınıf karakterine uygun pozisyon alarak hareket eder ve bunda afallayacak bir şey yoktur.  Lenin her olgunun bir sınıf karakteri olduğunu yüksek sesle dile getirmesi boşuna değildi. Bir gerçeğin görünmeyen yüzünü işaret etmişti Lenin. Aktüel olarak pratik ve teorinin süzgecinden geçerek ispatlanmış bir gerçeği göz ardı ederek büyük bir yanılsama yaratılıyor. Ne Lenin anlaşılıyor, nede tarihin ve pratiğin işaret ettiği gerçekler. AKP sermayenin ve emperyalizmin bir vizyonudur. Burjuva muhalefet ise rol bekleyen bir yedek güçtür.

Bugünün siyasal iktidarında bulunan AKP ve Erdoğan cenahının yükselişi birçok unsur bağlana bilir. Konumuz özgülünde spesifik yönünü ele alacak olursak, 2002 yılıyla birlikte krizin yaratmış olduğu siyasal, ekonomik bunalımın aşılması yönünde profil olarak lanse edilen AKP, egemenler eliyle sahaya sunulmuştu. 2002 yılında siyasal iktidara gelmesiyle birlikte kamuoyunun ilgisine mahzar kalarak, demokrasi unsuru olarak tanımlanmıştı. OHAL’i kaldırması, ekonomik ve belirli siyasal esneklikler sağlaması bundan sonra ki kesitlerden sonra ise, açılımlar ve askeri vesayet karşıtlığı gibi kof kurgularla ciddi bir manipülasyon yaratmıştı. O günün liberal sosyalistleri devletin karanlık güçlerine karşı mücadele edildiğini pazarlıyorlardı. Kimi utangaçça kimi ise alicenap bir hevesle kolları sıvamış, Erdoğan’ı alkışlamışlardı. Ve kitleleri siyasal iktidarın havuzuna yönlendirmişlerdi. Gelinen aşamayı ifade etmenin manası bile yokken, hafızanın silikleşmiş durumunu tekrardan güncellemekte yarar var diye düşünüyoruz. Erdoğan iyi bir kişilikten, kötü bir kişiliğe evrilmedi. Ya da AKP temel ilkelerinden kopup, yozlaşmadı. Olan biten şuydu; AKP saha sürülürken de, iktidar olurken de devletin faşist gerici kodlarının bir parçası durumundaydı. Sadece konjonktürle örtüşen ve siyasal iktidarını sağlamlaştıracağını düşündüğü politikalara başvuruyordu. Bu olgu görünen yüzüyle ele alındığından ve sınıf bakış açısından doğru değerlendirme yapılmadığından burjuva gerici bir partinin varlık gerekçesi kavranmamış oldu. Ve niyetli ya da niyetten bağımsız burjuva sisteme kan taşınmış oldu.

Bugünün bilimsel değerlendirmesi dünden kopuk olmadığı gibi dünün bir kopyası da değildir. Yukarıda AKP’nin gelişim sürecine dair vurgulanan kesitler bugünün anlaşılması için vurgulanmıştır. CHP’nin bu süreçte ki pozisyonu ve İmamoğlu’nun politik durumu söylem ve ortaya koyulan argümanlar temel alınarak ele alınamaz. Dün burjuva misyona sahip partilerin ve AKP’nin daha ileri düzeyde dillendirdiği argümanlar ve yanılsamalar ortadadır.  Bu kesitler es geçilemez ve unutulamaz. Aktüel süreçte okun sivri ucu tereddütsüz AKP/ Erdoğan kliğine yönlendirilmelidir.  Bu kuşku duyulmayacak şekilde politik devrimci yaklaşım iken, diğer burjuva gerici muhalefete sessiz kalmak, politik pozisyonlarını es geçerek meşru kılmak sınıf uzlaşmacı bir tavırdır.

Siyasette politik öznelerin rolü elbette yadsınamaz. Lakin siyaset iyilik ve kötülük yahut karakter çözümlemeleriyle de ele alınamaz. Sınıflı toplumda, sınıf hegemonyasında şeyler bağımsız değildir. Her politik özne öyle ya da böyle bir sınıf damgasıyla mühürlüdür. İmamoğlu’nu, Kılıçdaroğlu’nu, Erdoğan’ı ve Yıldırım’ı sınıf konumlanışından azade değerlendirmek derin bir çıkmazdır. Yahut burjuva egemenliğin mührünü ele alanın, o mührü ezilenlerden yana kullanacağını, kendi sınıfına ihanet edeceğini varsaymak politik körlüktür. AKP’nin saldırgan, kendi hukukunu tanımaz, zorba, işçi ve emekçi düşmanı politikaları, faşizmi derinleştirmesi ve kalıcı hale getirme çabası kısacası tek adam rejimi ile neyin, nasıl planlandığı ve olası riskler elbette ki gündemimizin öznesidir. Bu sorgulanamaz. Ve buna karşı kısa, orta ve uzun vadeli planlamalar yapmak ötelenemez.

İstanbul seçimlerinin AKP çetesi eliyle yenilmesi ve buna dair tartışmalar devam ede dursun. Bu kesitte devrimci, ilerici güçlerin politik konumlanışı ve tartışmaları devam ediyor. Kimi AKP faşizmine karşı, CHP ve İmamoğlu’nu büyük bir umutla işaret ederken, kimi güçler ise utangaçça ve yarım ağızla İmamoğlu’nun “kucaklayıcı” bir özne olduğunu ifade ederek “Her Şeyin Çok Güzel Olacağını” düşlüyor. Her iki garabet tutumda aynı zamanda günceli okuduklarını, taktik ustası olduklarını, statükoculuktan sıyrıldıklarını ispatlamaya çalışıyor. Ve bu usta teorisyenler burjuva dümene çark etmelerinin kılıfını AKP’yi zayıflatma saikine oturtuyorlar. AKP’nin zayıflatılmasının yolunun da CHP ile işbirliği sonucu olacağını savunuluyor. Bu usta teorisyenler faşizmi tek bir siyasal cephede görüyor ve devletin temel kodlarını es geçiyorlar. Faşizm bu Coğrafyada bugün hortlamış ve AKP ile başlamış bir süreç değildir. Dün temsili parlamenter sistemin maskesiyle kapalı bir biçimde uygulan faşizmi bugüne hapsetmek son derece yanıltıcıdır. Faşizm statik ve durağan değildir. Her sürece aynı mekanik yöntemle yaklaşmaz. Kimi dönem açık faşizmi uygular (Bugün olduğu gibi), kimi dönemde kapalı ve daha esnek süreçler yürütür.  Bu olgunun bir yanı iken, diğer bir yan ise Faşizm tek başına burjuva bir partinin sorunu değildir. Egemen güçlerin ve devletin temel dayanağı olan güçlerde faşizmin birer olgularıdırlar. Tek başına muhalif olmak, faşizm karşıtı pozisyon alındığı anlamını taşımaz. Ya da sadece siyasal iktidarda bulunan güçlerle faşizmi açıklamak devletin genel karakterini anlamamak demektir. Bugün ki süreçte CHP gibi devletin genetik kodlarından beslenen ve bunu her fırsatta ortaya koyan burjuva gerici partiyi faşizme karşı müttefik görmek tam bir paradokstur. CHP, İP ve Saadet gibi genlerinde gericiliği barındıran Millet ittifakı nasıl bir ilericilik taşıyor. Tüm bu burjuva muhalefetin tarihine bakmak ve bu unsurların halka, emekçilere hunharca başvurduğu yöntemleri görmek zor değil. CHP’nin, Akşener ve Karamollaoğlu’nun halk düşmanlığı tescillidir. Bunlar es geçilerek, silikleştirilerek faşizme karşı savaş verilemez. CHP’den bir ilericilik çıkarmak, kof bir hülya olduğu gibi onun sınıf karakterini anlamamaktır.

AKP/Erdoğan kliğini geriletmek ve tüm mecralarda zayıflatmak en küçük bir hakkın geri alınması küçümsenemez elbet. Darbelemek, hakim olduğu alanları söküp almak hiç kuşkusuz kazanımdır. Ama bu kazanımların nasıl sağlandığı ve neyi güçlendirdiği yanıtsız bırakılamaz. CHP’nin hanesine yazılan, kitleler nezdinde tekrardan itibar gören, kitlelerin devrimci potansiyelini burjuva havuza akıtan bir siyasal taktik kendi içerisinde tutarlılık barındıramaz. Eğer ortaya koyulan hamleler ezilenleri politik devrimci akıntıya yönlendirmiyorsa, bilinç taşımıyorsa, kendi kaderlerini ellerine alacak nüveler serpiştirmiyorsa o taktik yavan bir taktiktir.  Devrimci taktik ustanın dediği gibi stratejik hedefe kan taşıyorsa anlamlıdır. Bugünkü politik devrimci taktik asla CHP ile girilen ilişkilenme durumu olamaz.

Manipülasyon yoluyla kitleleri sarıp sarmalayan bilinç bulanıklığına devrimci refleks göstermek elzemdir. Doğrunun yalnız kalması doğru olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bugünkü doğru devrimci politika AKP ve CHP’de cisimleşen çekişmeden yana olmamayı gür bir sesle haykırıyor. Bugünkü düello hangi kliğin siyasal iktidarda yer edineceği ve bu olanaklardan yararlanacağı ötesinde bir şey değildir. Demokrasiyle ve Faşizmin kavgası olarak lanse edilenin arka planı iktidar dalaşı ve sermayeyi memnun etmeye kilitlidir. Cumhuru da Milleti de küçük bir asalak sınıfın çıkarlarını esas almaktadır. İşçi sınıfı ve emekçilere, azınlık inanç ve milliyetler, kadınlara, LGBTİ’lere sunacakları tek şey işsizlik, yolsuzluk ve zulumdur. Tarih bu gerçeği not etmiş durumdadır.

Kitlelere politik siyasal iktidar bilincini taşımak. Ehveni şerin toplumsal, kültürel, sosyal ve ekonomik hiçbir sorunu çözme yeteneğinin olmadığı kitlelere aşılamak son derece önemlidir. Sermaye’nin karşında olmayanın, emperyalizme karşı konumlanmayan hiçbir öznenin alternatif olmayacağı çırıl çıplak ortadır. Bu gerçeğin yakıcılığıyla sahada yer edinmeli ve tereddütsüz bir şekilde her iki egemen güç teşhir edinmelidir. Komünist devrimcilerin, işi muhalef etmek değildir. Bu zaten hali hazırda yapılmaktadır. Asıl devrimci duruş, politik sahaya devrimci müdahaledir. Bu kavrayış politik iktidar perspektifinin sancağını elinden düşürmeyen komünist devrimci tutumdur.

Nihat Behram: “İbo’nun direnişi başlı başına bir destandır”

Kuşkusuz ki İbo’nun bıraktığı direniş mirası anıt değerindedir Ama sadece bu değil, ideolojik tutumumu, hayatı/mücadeleyi bir komünist olarak yorumlama tutkusunun altı özenle çizilmelidir

NİHAT BEHRAM (16-06-2019) Türkiye Devrimci Hareketi ve ’71 Devrimci çıkışının önemli bir parçası olan komünist önder İbrahim Kaypakkaya’ya yönelik sansür saldırıları 46 yıldır aralıksız devam ediyor. Egemenler karşı duramadıkları birçok devrimci düşünceyi ve kaynağını, romantikleştirerek tatlı bir nostalji öğesi haline getirme refleksini her daim göstermiştir. Bu metot onların en keskin mücadele biçimiyle en adi yüzleşmesi olarak tanımlanabilir. Fakat Kaypakkaya ve onun devrimin kızıl güzergâhını işaret ettiği düşüncelerin saptırılamadığını, devletin saldırılarından okumaktayız. Saptıramadığı düşünceleri saldırarak yok etme çabasından görmekteyiz bunu. Bu saldırıların bir biçimini de Nihat Behram’ın 25 yıl aranın ardından yasaklanarak sansürlenmek istenen Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit kitabında görmekteyiz. Yeni Demokrasi Gazetesi, kitabın yazarı Nihat Behram ile Kaypakkaya’nın mücadelesinin ve hayatının anlatıldığı kitap hakkında röportaj gerçekleştirdi.

YENİ DEMOKRASİ- Komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın yaşamı ve mücadelesinin belgesel anlatısı olan “Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit” kitabı geçtiğimiz sene 25 yıl sonra yeniden yasaklandı. Kitabınıza yönelen bu yasaklama kararı hakkında ne düşünüyorsunuz? Kitabın yasaklanmasının ardından geçen sürede herhangi bir gelişme yaşandı mı?

NİHAT BEHRAM- Son yasak kararı Nisan 2017’de verildi. Yani üstünden 2 yıl geçti. Yasağa tepkim, ilk başta, sanki İbo konulu kitabın yasaklanması normalmiş gibi, bir iki devrimci yayın dışında ses bulmadı. Bu akıl almaz, faşist yasağın peşini bırakacak değildim. Peşini bırakmak kitabın ruhuna, kitapta anlatılan direniş ruhuna, direniş anıtımız İbo’ya ihanet olurdu. Ayrıca, Kitabı bir yazarın evladı gibidir. Evladımı zulmün pençesine terk edemezdim. Bir yandan kamuoyunu duyarlı kılma çabamızı, diğer yandan avukatlarımla hukuki süreçteki mücadelemizi sürdürdük. Yasak kararı Mersin’de alınıyor.

Polisler, Partizan’a yönelik bir operasyonda, evi basılan bir gencin kitaplığında buldukları kitabımı, kitapçılarda satılan/özgür bir kitap olduğu, kapağında ‘daha önce yargılanmış ve beraat etmiş’ olduğunu gösteren mahkeme kararının görüntüsü olduğu halde ‘suç delili’ diye tutanağa geçiriyor. Hakeza Savcı ‘suç delili’ diye iddianamesine alıyor. Ve mahkeme ‘suç’ diye yasaklıyor. Burada suçsuz olan o gençtir. Suç ise, polisin/savcının ve mahkemenin yaptığıdır. Defalarca dilekçe verdik ‘bu kitap 1976 da yazılıp yayınlandı, yargılandı beraat etti’ diye. Dilekçeler işleme bile konmadı. Bu süreçte o genç beraat etti. Artık kitap da serbest kalır diye düşündük. Genç beraat ettiği halde kitap üstündeki yasak kaldırılmadı. Mahkemeye başvurduğumuzda ‘o mahkemenin lağvedildiğini’ öğrendik. Bir üst mahkemeye başvurduk, dilekçemiz yine kabul görmedi. ‘Eğer bir suç varsa işleyen benim’ diye ‘benim hakkımda dava açılsın’ dedim. Açmadılar. Çünkü açsalar ‘daha önce beraat ettiğim’ ortaya çıkacak. Amaç belli: kitabın içeriğindeki gerçeğin yok edilmesi. Bir yandan konuyu kamuoyunda aktüel tutma/bir yandan hukuki süreç mücadelemizi sürdürüyoruz. Ama hukuk yok ki süreci olsun! Bu arada, HDP İstanbul vekili Dilşat Canbaz’ın konuyu Meclis’te seslendirmesi, anlamlı/onurlu bir davranış oldu.

YENİ DEMOKRASİ- “Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit” kitabı daha önce de yasaklanmış ve 17 yıl yasaklı kalmasının ardından beraat etmişti. Bu 17 yıllık sürece kısaca değinir misiniz?

NİHAT BEHRAM- Bu kitaba bir değil birçok yasak/baskı uygulandı. Hakkındaki zulüm uygulamalarını yazsam, ondan daha kalın kitap olur! 1976’da gazetede tefrika olarak yayınlandığında, hem düzen/hem belli siyasi kesimler için İbo adı ‘öcü’ gibiydi. Daha baştan gazetede hiçbir yazı işleri müdürü sorumluluk üstlenmeye cesaret edemedi. Basın tarihinde bir ilktir: dizinin yayınlandığı sayfanın sorumlu müdürlüğünü kendim üstlendim. Yayınlandığı her gün için davalar açıldı. Açılan davalarda istenen ceza bin yılı geçti. Daha sonra kitap olarak basıldı. Hemen yasaklandı. Polis yayınevi ve matbaayı bastı. Kitaba el koydu, malzemelerini tahrip/imha etti.

Bu davalar uzun yıllar sürdü. 80 den sonra sıkıyönetim mahkemelerine devredildi. Susmak/beklemek teslimiyetti. Önce de söylediğim gibi ilk başta kitabın ruhuna ihanet olurdu. Teslim olmadık. 88’de ‘İşkencede Ölümün Güncesi’ adıyla basıldı. 2. basıma girerken yine matbaa basıldı. 15 bin kitabıma el konulup imha edildi. Kitap yine yasaklandı. Yayınlayan arkadaşlar tutuklandı, işkence gördü. Aynı dönemde kitabımı yurt dışında Almanya’nın önemli yayınevi Peter Hammer Verlag Almanca yayınlandı. Kitap kapağında ‘Türkiye’de yasak’ notuyla. Bu süreçte AİHM gidildi. AİHM bu yasağın ‘düşünce özgürlüğünü ihlal’ olduğu kararıyla Türkiye’yi mahkum etti. Kısacası: uzun yargılama yılları sonunda DGM’de beraat ettik.Kitabım ‘toplu yapıtlarım’ içinde özgün adı ve ‘yasaklı yıllarının anlatımıyla’ yayınlandı ve 30 yıldır da serbestti. Önceki yıl bu son yasak geldi!

YENİ DEMOKRASİ- Son süreçte Kaypakkaya’nın düşüncelerinin yer aldığı kitabı “Seçme Eserler” de toplatma kararı çıktı. Kaypakkaya’ya dair devletin sansür ve yasaklamaları siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

NİHAT BEHRAM- İlkin: Bu yasaklar, kendini tehdit eden güce karşı faşizmin ‘tedbir’ hali de değil panik halidir. Sonra: Bir kitabın toplatıp yasaklamanın uygarlıkla, çağdaşlıkla, demokrasi ile hiçbir bağlantısı/açıklaması olamaz. Demokrasi düşmanlığıdır/despotluktur, faşizmdir. İnsanlıktan/halktan korkuyorlar. Tarihi gerçeklerden korkuyorlar. Gerçekleri unutturmak/yok etmek/kendi çıkarlarına göre değiştirmek istiyorlar.

YENİ DEMOKRASİ- Kaypakkaya’ya dair hala gün yüzüne çıkmamış belgeler mevcut. Katledilişinden 46 yıl sonra dahi belgeler çıkmaya devam ediyor. Kaypakkaya’ya dair belgelerin gizlenerek ve imha edilerek gün yüzüne çıkmasının engellendiğini söylemek mümkün mü?

NİHAT BEHRAM- Elbette. Sadece İbo değil, işlerine gelmeyen her şeyi, mazlumun sesi olan her şeyi yok etmek imha etmek istiyorlar. Bunu sadece kaba saldırıyla/yakıp yıkmakla/yasaklamakla yapmıyorlar. Sinsi/saman altından su yürüttükleri yöntemleri de var. ‘Devlet ve Devrim’ kitabının giriş bölümünde şöyle söylüyor Lenin: Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri… en vahşi düşmanlık, kin, yalan ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız ikonlar durumuna getirmeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir. Burjuvazi ve işçi hareketi oportünistleri, bugün işte marksizmi ‘evcilleştirme’ biçimi üzerinde birleşiyorlar. Öğretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor.

YENİ DEMOKRASİ- ’71 Devrimci Çıkışı ve Kaypakkaya hakkındaki düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

NİHAT BEHRAM- Dünyadaki ‘’68 Hareketleri’ içinde de Türkiye‘deki ‘68 Hareketinin yeri çok farklıdır. Batı’da ‘68 Üniversiteler odaklı ‘demokratik talepler’ olarak yükseldi. Türkiye’de sosyalizm talebine taştı. İşçi sınıfıyla/mazlum halkla/yoksul köylülükle bütünleşmek, onların kurtuluşu için dövüşmek boyutuna ulaştı. Farklı siyasi çizgilerde de olsa, o kuşak devrimcileri kendilerini sosyalist/marksist/komünist diye niteliyordu. Kuşkusuz ki İbo’nun bıraktığı direniş mirası anıt değerindedir. Ama sadece bu değil, ideolojik tutumumu, hayatı/mücadeleyi bir komünist olarak yorumlama tutkusunun altı özenle çizilmelidir.

YENİ DEMOKRASİ- 46 yıl sonra dahi devletin Kaypakkaya korkusunun bugün onun düşüncelerine ve ona yönelik çeşitli saldırılarda kendini gösterdiğini söylemek mümkün mü?

NİHAT BEHRAM- Tabi mümkün. Direniş/kararlılık/teslim olmama, boyun eğmeme tutumu, o dönem devrimcilerinin ortak tavrı olmuştur. Denizlerin dimdik/boyun eğmeden darağacına yürüyüşü, Mahirlerin Kızıldere’deki aynı tutumu, dönemin işkencehanelerinde/açlık grevlerinde canları pahasına baş eğmeyenler bu bütünün parçalarıdır. İbo’nun direnişi başlı başına bir destandır. Şu düşüncemin altını özellikle çizmek isterim: Zulmün karşısında canları pahasına dik durmuş bu insanlar bizim ortak değerlerimizdir.

İbo’nun hayatı ve mücadelesini anlatan kitabımın özgürlüğü için verilen mücadeleye sahip çıkılması bu anlamda da önemlidir. Şu açıkça bilinsin: İbo’nun mücadelesini/direnişini unutturmaya/yasaklamaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Kitabımı faşizme yem etmem.

Kaynak/ Yeni Demokrasi

Cumartesi Anneleri 742’inci haftada: Adalet sağlansın

Cumartesi Anneleri, eylemlerinin 742’nci haftasında gözaltında kaybedilen ve daha sonra cenazesi bulunan Abdulkadir Çelikbilek’in faillerini sorarak, “Uzun yıllardır sürüncemede bırakılan dava bu suç ikliminin bütün aktörlerini kapsayarak, evrensel hukuka uygun bir biçimde sonuçlandırılmalı ve adalet sağlanmalıdır” dedi

HABER MERKEZİ (15-06-2019) Kayıplarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 742’nci haftasında Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelmek isteyen Cumartesi Anneleri, bir kez daha polis tarafından engellendi. Cumartesi Anneleri, engelleme üzerine eylemlerini İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi önünde gerçekleştirdi. Sokak polis ablukasına alındı. Bu haftaki eyleme, Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Oya Ersoy, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili Kani Beko ve çok sayıda kişi destek verdi. Aileler, üzerinde kayıpların fotoğraflarının olduğu tişörtler giyerek, kayıpların fotoğrafları ve kırmızı karanfil taşıdı.

Bu haftaki eylemde, 14 Aralık 1994’te Diyarbakır’da gözaltına alınan ve 21 Aralık 1994’te işkence edilmiş cenazesi bulunan Abdulkadir Çelikbilek’in failleri soruldu, adalet beklentisi yinelendi.

‘Adalet sağlansın’

Bu haftaki basın açıklamasını İHD İstanbul Şubesi Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon Üyesi Sebla Arcan yaptı. “Demokratik devletler, insan haklarını korumayı ve gerçekleştirmeyi en temel amaçları olarak belirlemek zorundadır. Devletin varlık nedeni bireyin temel hak ve özgürlüklerini korumaktır” diyen Arcan, adaletsizlik ikliminde 742 haftadır “Adalet herkesi kapsamalıdır çünkü; adalet herkes içindir” diye belirtti.  Gözaltında kaybedilen insanların akıbetleri açıklanmasını, kaybetme suçunun tüm aktörleri hesap verilmesini isteyen Arcan, “25 yıldır inkar edilen hakikat açıklansın, Abdulkadir Çelikbilek için adalet sağlansın!” diye konuştu.

‘Beyaz Toros’a bindirildi’

38 yaşındaki Abdulkadir Çelikbilek Diyarbakır’da yaşadığını hatırlatan Arcan, “14 Aralık 1994 tarihinde şehir merkezinde bulunan Esnaflar Kahvehanesine gitti. On dakika kadar sonra içinde dört sivil görevlinin bulunduğu beyaz bir Toros araba kahvehanenin önünde durdu. Araçtan inen silahlı iki kişi kahvehaneye girdi. Abdulkadir kahvehaneden ayrılınca onlar da çıktı ve kısa bir süre takip ettikten sonra Abdulkadir’i zorla Beyaz Toros’a bindirdiler. Olaya tanık olan kişiler durumu Çelikbilek ailesine bildirdi. Ailenin yaptığı başvurular sonuçsuz kaldı; Çelikbilek’in gözaltına alındığı inkar edildi” dedi.

‘İç hukuktan bir sonuç alınamadı’

21 Aralık 1994 tarihinde Çelikbilek’in ağır işkence görmüş bedeni Diyarbakır’da Mardinkapı Mezarlığı’nın dışında bir çöp yığını içinde elleri arkadan bağlı halde bulunduğuna belirten Arcan,  konuşmasını şöyle sürdürdü: “JİTEM mensubu Abdulkadir Aygan olayın nasıl gerçekleştiğini detaylarıyla anlattı. Savcılık iddianamesinde de yer alan beyanında Aygan, ‘Abdulkadir Çelikbilek’i kaçakçılık yapıyor ve örgüte finans sağlıyor suçlamasıyla Diyarbakır postanesi civarında Toros arabaya bindirdik.  Olayda ben, Kemal Emlük, uzman çavuş Abdulkadir Uğur, uzman çavuş Uğur Yüksel vardı. JİTEM’e götürdük. Buradaki sorgusunda üzerinden hiç para çıkmadı, yoksul bir adamdı, bizde de şüphe olmuştu; ama bir defa almıştık. JİTEM alınca sağ bırakmaz. Şehmuz kod adlı uzman çavuş Uğur Yüksel onu boğarak öldürdü. Beyaz Station arabanın arka kısmına Çelikbilek’in cesedi atıldı. JİTEM tim komutanı Tunay Yanardağ da oradaydı. Ardından ceset Mardinkapı’daki Mezarlığın duvarının yanına atıldı.’ dedi. Çelikbilek’in nasıl ve kimler tarafından gözaltına alındığı, işkenceyle sorgulanıp gözaltında katledildiği, suça iştirak eden JİTEM mensubu tarafından açıklanmasına rağmen bugüne kadar iç hukuktan bir sonuç alınamadı.”

‘Türkiye’yi mahkum etti’

Davanın AİHM’e taşındığını sözlerine ekleyen Arcan, şunları dile getirdi: “AİHM’e taşınan davada mahkeme, hükümetin Abdulkadir Çelikbilek’in ölümüne ilişkin açıklamada bulunmadığını, polisler hakkında gerekli soruşturmaların yürütülmediğini ve dosyadaki bilgilerin AİHM’den gizlendiğini kaydetti. 31 Mayıs 2005 tarihinde AİHM; hükümetin, Abdulkadir Çelikbilek’in gözaltında ölümünden sorumlu olduğu ve yetkili makamların etkili bir soruşturma yürütmediği sonucuna vararak Türkiye’yi mahkum etti.”

‘Adalet sağlanmalı’

“Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Musa Anter ve JİTEM Ana Davası’nın 13 maktulünden biri de Abdulkadir Çelikbilek’tir” diye belirten Arcan, şunları ifade etti: “Uzun yıllardır sürüncemede bırakılan dava bu suç ikliminin bütün aktörlerini kapsayarak evrensel hukuka uygun bir biçimde sonuçlandırılmalı ve adalet sağlanmalıdır.”  Arcan, Çelikbilek ve tüm kayıplarla ilgili hakikat açıklanıncaya, tüm failler yargılanarak ceza adaleti sağlanıncaya kadar mücadelelerini sürdüreceklerini söyledi.

‘Yasağı kaldırın’

Açıklamanın ardından 23 Şubat 1995’te gözaltında kaybedilen Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yıldız söz aldı. 43 haftadır eylemlerinin engellendiğini hatırlatan Yıldız, Valiye seslenerek “Yasağı buradan kaldırın. Bizi polisle karşı karşıya getirmeyin” dedi. Yıldız, “Daha önce acımı derinleştirerek bana ‘şov yapıyorlar’ diyen polis tren faciasında da aynı şeyi söyledi. Onları insanlığa çağırıyoruz” diye belirtti.

Eylem yapılan konuşmaların ardından sona erdi.

Kadınlar “eşit işe eşit ücret” talebiyle greve çıktı

İsviçre’de kadınlar, erkeklerden yüzde 20 oranında daha az kazanmaları nedeniyle 28 yıl aradan sonra “Eşit işe eşit ücret” talebiyle ülke genelinde greve çıktı

İSVİÇRE (15-06-2019) İsviçre’de kadınlar, erkeklerden yüzde 20 oranında daha az kazanmaları nedeniyle 28 yıl aradan sonra “Eşit işe eşit ücret” talebiyle ülke genelinde greve çıktı.

“Eşit işe, eşit ücret”

Kadınların erkeklerden ortalama yüzde 20 oranında daha az kazandığı İsviçre’de, yönetici konumunda olan kadınların sayısı oldukça az. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yayımladığı bir rapora göre, İsviçre üst düzey kadın ve erkek yöneticiler arasında ücret eşitsizliğinin en fazla olduğu ülke olarak yer aldı. İsviçreli kadınların emekli maaşı da yine erkeklerinkinden yüzde 37 daha düşük. Ücret eşitliği konusunda geçtiğimiz yıl parlamentoda yapılan düzenlemenin, sadece 100 kişiden fazla insan çalıştıran şirketleri kapsaması üzerine İsviçreli kadınlar grev kararı alıp, 28 yıl sonra yeniden “Eşit işe, eşit ücret” talebiyle sokaklara döküldü. Ülkedeki kadınlar ilk olarak 14 Haziran 1991 yılında greve gitmişti. Alınan grev kararıyla ülke genelinde kadınlar bugün işe gitmeyerek sokaklara döküldü.

Ayrımcı, cinsiyetçi yaklaşımlar son bulsun

Ülkenin başkenti Bern’de binlerce kadın, sabah saatlerinden itibaren Federal Parlamento önünde toplanmaya başladı. Sloganlar, dövizler ve pankartlarla taleplerini haykıran kadınlar, Federal Meclisi sorumluluğunu yerine getirmeye davet etti. Cenevre’de de birçok yerde etkinlikler düzenlendi. Dağıttıkları bildirilerle kadınlara yönelik ayrımcılığa dikkat çeken kadınlar, aynı işi yaptıkları erkeklerden daha düşük ücret almalarına karşı çıktı. Daha sonra Bastion Parkı’nda düzenlenen mitingde bir araya gelen binlerce kadın, yaşamın her alanındaki ayrımcı ve cinsiyetçi yaklaşımların son bulmasını istedi.

Kadınlar: “Emek sömürüsüne hayır”

Ülke genelinde yapılan eylemlere mülteci kadınlar da katıldı. “Hem kadın ve hem de mülteci olarak iki kez sömürülüyoruz”, “Emek sömürüsüne hayır” yazılı döviz ve pankartlar taşıyan mülteci kadınlar, ayrımcılığın son bulmasını istedi. Ülkedeki en büyük mülteci gruplardan biri olan Kürt kadınlar da diğer hemcisleriyle birlikte sokaklardaydı. “Jin jiyan azadî” yazılı pankartlar taşıyan Kürt kadınlar, Bienne, Cenevre, Zürich kentinde yapılan yürüyüşlere erbaneleriyle katıldı.

Lozan, Basel, Luzern, Bienne, Bellizona ve Zürih gibi kentlerde de eylemler dün geceden itibaren başladı. Lozan’da sokaklarda ateşler yakarak eylemler düzenleyen kadınlar, Basel’de ise kentin en yüksek binasına projektörle kadın grevinin sembolünü yansıttı.

Kadınların eylemine ülkedeki sanatçılar, siyasetçiler de büyük destek verdi. Grev nedeniyle ülkedeki birçok yüksek tirajlı gazete sadece kadın odaklı çıkarken, birçok televizyon ise etkinlikleri canlı veriyor. Ülke genelindeki kadınların eylemi geç saatlere kadar devam edecek.