Dört dağ içindeki evrensellik

Düşüncelerin, yerel yönetim projelerinin sahiden demokratik bir ortamda, bir karnaval ikliminde yarışmasının kazananı Dersim olacaktır Hangi ekip ve projenin ipi göğüsleyeceğinden bağımsız olarak

HABER MERKEZİ (18-02-2019) Küçücük bir coğrafyadaki belediye seçimlerinin neden olduğu politik canlılık, düşünsel ve kültürel planda özgün bir dinamizm de yaratmaktadır.

Dört dağ ve düzinelerce kara(kale)kol arasına sıkıştırılmış bir ilde kolektif tarım üretiminden ekosistemin korunmasına, mahalle meclislerinin oluşturulmasından kadın sorununa, lojman sorunundan kaybolma riski altındaki mahalli dil ve inançların korunmasına kadar oldukça geniş bir yelpazedeki sayısız düşünce, sorunsal ve çözüm önerileri tartışılmaktadır. [1]

Seçim kampanyasına bütün renkleriyle Dersim diasporası da katılınca, oluşan manzara tam bir yeni zaman agora iklimine büründü. Tartışmalara felsefe, ideolojiler, inançlar, yerel-evrensel diyalektiği gibi “fuzuli” mevzuların da dâhil olması İç-Dersim’i çok yönlü bir laboratuvara çevirdi.

Dünyada eşi-benzeri az bulunan, iyi bir durumdur bu.

Yerel demokratik bir yarışmayı bir bahar festivali coşkusuyla sürdürebilmek bile başlı başına bir başarı örneğidir. Kendi küçük, ama özgül ağırlığı hayli büyük İç-Dersim’e yakışan da bu olsa gerektir.

Yeter ki muhtemel “kozmik” tuzaklara karşı birleşik önlemler alınabilsin. Yeter ki devlet güdümlü misyon sahiplerine; yanı sıra, buyurgan milliyetçi emrivakilere, işleri rayından çıkarmaya elverişli etnik ve dar grupçu ideolojik bağnazlıklara karşı gerekli kolektif farkındalık oluşturulabilsin.

Yereldeki Evrensel

Ezelî bir tartışmanın konusudur şu ünlü “Yerli/yabancı”, “yerel/evrensel” meselesi. Belediye seçimleri vesilesiyle yeniden gündem olan -aslında gündemden hiç çıkmayan- bu tartışma, yalnızca İç-Dersim’in değil, dış dünyanın da kadim sorunlarındandır.

“Bizi biz yapan değerleri”, Kürt, Zaza ve Kızılbaş gibi etno-kültürel kimlikleri tehdit altında görme hali, bölgenin, “çözüm sosyalizm” diyen sol güçlerine karşı zaman zaman dostça olmayan kampanyaların da nedeni olmaktadır. Asli hedefi gözden kaçıran dar kimlikçi yaklaşımlar, kimlik sorunlarını çözmek bir yana yeni sorunların tarafı haline gelmektedirler.

Burada mesele, sosyalist solun “pirüpak olma” meselesi değil elbette. Dünü ve bugünüyle solun da kendine ayna tutması, teorisini ve politik stratejisini güncellemesi, kusurlarıyla samimiyetle yüzleşmesi ayan-beyan bir ihtiyaçtır.

“Yabancı” korkusunun her zaman tehcir, asimilasyon vb gibi rasyonel gerekçelere dayanması gerekmiyor. “Evrensel değerler” dendiğinde duyulan “kimliklerimiz kaybolur” korkusunun mantık ve bilimsel bilinçte geçerli bir karşılığı yoktur. Denklem yanlış kurulunca, “yerellik” mutlak “yerlilik” ve etnomerkezci kimliklere, “evrensellik” ise “yabancılık” ve “bizi yutmaya gelen istilacı/harici” kimliklere indirgeniyor. Sonrasında ise tamamen algısal bilinçte oluşan -veya oluşturulan- korkular kaçınılmaz oluyor. Oysa “yerel/evrensel” ilişkisi yan yana, iç içe bir ilişkiler bütünüdür. Onu kutuplara doğru geren şey, insanın dar ideolojik, inanç ve etnik benmerkezci saplantılarıdır.

Yerel yönetim programlarında, gelecek belediye meclislerine şimdiden sunulan listeler dolusu tavsiyelerin çoğunda biyoloji, kimya, jeoloji gibi doğa bilimlerinin; sosyoloji, antropoloji, coğrafya ve psikoloji gibi insan bilimlerinin verileri kullanılmaktadır. Matematik ve mantık gibi formel bilim disiplinleri ise hemen her yerde… Demek ki evrensel, yani beşeriyetin tamamı için geçerli olan bilim yasaları, İç-Dersim yereliyle de bütünleşebiliyor ve hiç de bir doku uyuşmazlığı nedeni olmayabiliyormuş.

Örneğin ezme/ezilme, yönetme/yönetilme ilişkisi evrensel bir olgudur. Cinsler, toplumsal sınıf ve katmanlar arası eşitsizlik ilişkileri de öyle. Kimliklerden hareket edilerek Dersim yerelinin bu evrensel olgular bütününden azade olduğu iddia edilebilir mi?

Mülkiyete dayalı devletli bir uygarlık modelindeki egemenlik ilişkilerinin Munzur ve Himalayaların eteklerinde başka, Alp ve And eteklerinde başka biçimler alması, yerelin içindeki evrenseli -egemenlik kategorisini- ortadan kaldırmıyor. Hükümran şurada aristokrat, burada kapitalist, ötede toprak ağası, beride sömürge valisi olabilir. Yok, “biz sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış, homojen bir toplumuz” denmek isteniyorsa, o başka…

Çoğu zaman yapay bir biçimde uçlara doğru zorlanan “yerellik/evrensellik” tartışması yüzeysel, deforme bir bilinçten de aldığı destekle karikatür hale gelebiliyor. Örneğin “toplumcu belediyecilik” denildiğinde kimseden fazla bir itiraz gelmez. Çünkü yerelliğe aykırı değildir. Fakat “toplumcu”nun Fransızca karşılığı olan “sosyalist” sıfatını kullandığınızda, yani “toplumcu belediyecilik” yerine “sosyalist belediyecilik” dendiğinde pekâlâ kıyamet kopabilir. Çünkü sosyalizm “evrenseldir/yabancıdır”, dolayısıyla da “tehlike” kaynağıdır! Maazallah bir de “Komün” deseniz, yandınız demektir. Kendilerini tehlikede hisseden gorillerin göğüslerini yumruklayarak çıkardıkları refleks gürlemeleri anında duyabilirsiniz.

Renk çeşitliliğini doğada seven insanın, toplumdaki farklılık ve renk harmonisine gelindiğinde tahammülsüzleşmesi, hatta ondan ürettiği korkuyu yıkıcı bir enerjiye dönüştürmesi, çözüm bekleyen bir başka insanlık gerçeğidir.

Dersim bir şanstır

Modern zaman Dersim’ine yakışan, “kimlik” kavgaları içinde kaybolmak değildir. Mitolojik masalların peşine düşerek kendine iyi bir soy, gurur kaynağı etnik bir köken ve hepsinden daha ulvi bir inanç kaynağı arama çabası bir eşikten sonra anlamsız bir çabadır. Kaç bin yıl geriye gidebilirsiniz. Beş bin yıl? On-beş bin yıl? …

Kuşkusuz efsanelerin izini sürmenin, mezarlıklarda arama yapmanın, çanak-çömlek bulmaya çıkmanın antropoloji, arkeoloji gibi bilim disiplinlerinde saygın bir karşılığı vardır. Ama keyfi bir seçicilikle en hünerli ecdat arayışına çıkmanın, on binlerce yıllık uygarlıklar enkazı içinden “aha da bizim medeniyetin ana kaynağı burası” diye ayak diretmenin geleceğin toplumunu inşa etmeye ne tür bir rasyonel katkısı olabilir?

Dersim, yeniliklere açıklığı, yönünü geleceğe dönmesiyle Dersim’dir. Bilimi, sanatı, dinleri, yerel ya da evrensel düşünce akımlarını, onların önerdiği toplum projelerini tabusuz tartışabilmekle Dersim’dir. Gelenekçileri, sosyalistleri, feministleri, etnik ve inanç benmerkezci milliyetçileri, Anarşistleriyle… birlikte Dersim’dir. Bunlardan birini linç veya infaz ettiniz mi, Dersim kendisi olmaktan çıkar.

Hangi kimlik ve toplum tasarımı adına olursa olsun, tek tipleştirme çabası Dersim’e yapılan bir iyilik olmayacaktır.

Tekçi bir kimlik empoze etme girişimi, Dersim’in tarihine, kültür kodlarına ve sosyolojik dokusuna uymaz, ters teper.

Tüm kimlik sorunlarını İsviçre modeli bir burjuva demokrasisiyle çözebilirsiniz. Ama kolektif zenginliklerin adil paylaşımı gerçekleşmeden, en tutarlı kapitalist demokrasiyi dahi ilelebet ayakta tutamazsınız. İşte yeryüzünün 5. büyük ekonomik/askeri gücü ve demokrasi beşiği Fransa’nın hali. Toplumsal zenginliklerin malum mekanizmalardan geçerek küçük bir azınlığın elinde toplanması meselesi çözülmeden, insanlık huzur yüzü göremeyecektir.

Sosyalistlerin/Komünistlerin varlığı Dersim’in, Dersim’in varlığı ise Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının bir şansıdır.

Düşüncelerin, yerel yönetim projelerinin sahiden demokratik bir ortamda, bir karnaval ikliminde yarışmasının kazananı Dersim olacaktır. Hangi ekip ve projenin ipi göğüsleyeceğinden bağımsız olarak…

Fatsa, Ovacık deneylerinin kazanması ise, tüm bir Anadolu ve Kürdistan coğrafyasına yeni ufuklar açmaya muktedir ortak başarı olacaktır.

Birleşik başarılar, demokratik direniş odaklarını birbirine yedirerek bertaraf etmek niyetindeki İslamcı-faşist iktidar ittifakının açtığı çukurlara düşmemenin; suç sicili hayli kabarık bir devlet ve onun partilerinin oyunlarını bozmanın da güvencesidir…

“Komünist Belediye”lerin çoğalması, gadre uğrayan bütün ezilen kimlik ve toplumsal katmanlardaki umut ve özlemlerin kristalleşmesi demek olacaktır.

[1] Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, bu makalenin amacı, işin ehli ve her biri kendi alnında yetkin pek çok kişi ve kurumun belediyecilik, alternatif kent idareciliği vb. konulara dair geliştirdikleri gayet yetkin/içerikli önerilere “yeni” ekler yapmak değildir. Haddini aşmak olur bu. Amaç, kimi anlayış ve vizyon açılarına değinmektir.

DDHD Ovacık Belediye Başkan Adayı Hayati Güngören tahliye edilmedi

22 Ağustos 2017 günü Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) üye ve taraftarlarına yönelik gerçekleştirilen ev baskınlarında tutuklanan Dersim Demokratik Halk Dayanışması (DDHD) Ovacık Belediye Başkan Adayı Hayati Güngören tahliye edilmedi

DERSİM (18-02-2019) Ovacık Belediye Başkanı Danışmanı iken operasyonla tutuklanan Dersim Demokratik Halk Dayanışması(DDHD) Ovacık Belediye Başkan Adayı Hayati Güngören tahliye edilmedi.

Aynı dosya kapsamında yargılanan Halkın Günlüğü gazetesi muhabiri Sertan Önal, Sosyalist Öğrenci Hareketi (SÖH) Üyesi Dersim Konak ve Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF) üyesi Bülent Yıldız’ında tutukluluk hallerinin devamına karar verildi

Mahkeme 14 Mayıs 2019 tarihine ertelendi.

Strasbourg; “Tecrit kırılıncaya kadar direniş sürecek”

Strasbourg sokakları bugün binlerin Tecrit kırılıncaya kadar direniş sürecek sloganlarıyla yankılandı

Strasbourg (16-02-2019) Strasbourg’da KCK-E’nin organize ettiği, tecride ve 15 Şubat komplosuna karşı protesto ve mitingine binlerce kitle katıldı. Yürüyüş Strasbourg Garında başladı. Yürüyüş büyük protestolar eşliğinde, sloganlar, konuşmalar, marşların söylediği bir coşku seliydi. Yürüyüşe bir çok kurum, kuruluş, şahsiyetin, demokratik kurumlarında katılımı söz konusuydu. Yürüyüşte, Leyla Güven ve Yüksel Koç gibi açlık grevi direnişçilerinin selamlanmasına vesile oldu. Güçlü bir dayanışma ve birliktelik çağrısı oldu. Kilometrelerce süren yürüyüşe ADHK’da katıldı. Yürüş miting alanında yapılan konuşmalar ve bir çok yerden gelen mesajlarla son buldu.

“Kazanmak ve kaybettirmek mi? Egemenlerin sistemine kuyrukçuluk mu?”

Ancak dostlarınız olarak bizim önerimiz bir eliniz birlik ise bir eliniz ideolojik mücadele olmalıdır Bazen ayrı düşmek pahasına da olsa biz komünistlerin yaptığı/yapmaya çalıştığı budur Bu zor iştir ama bu metot devrimcidir

Egemen sınıfların ikisinden biri olan iktidar blokunun lideri selefi sultan Tayyip’in diline pelesenk ettiği “Yeni Türkiye 2023-2053-2071” hayalleri neye işaret ediyor?

Otuz yıl aralıklarla yapılmak istenen, yapılması arzulanan yenilik hiç kuşku yok ki geçmişte yaptıklarının benzerlerini yeni şartlar altında tekrar tekrar uygulamak isteyecekledir. Yüz yıllardır yaptıkları şeyler insan ihtiyacına cevap veren güzel şeyler olsaydı hiç şüphesiz bizlerde önümüzdeki döneme ilişkin dile getirilen planlara tartışmasız destek ve sempatimizi verirdik. Sadece son yüz yıl içinde yapılanlara bakıldığında bile ürkütücü bir manzara ile karşılaşırız. Bu manzaranın gösterdikleri ise kırımlar, katliamlar, sürgünler, kaybetmeler, işgal ve ilhaklar zinciridir. Dolayısıyla dillendirilen şeylerin pek de hayra alamet olmadığı açıkça orta yerde duruyor. Her yeni işgal hareketi, kırım, yasak ya da rejim için yeni bir radikal dönüşüm ihtiyacının ortaya çıkmasıyla “beka sorunu” veya “dış kuşatma” çığırtkanlıkları medyanın gündemiyle beslenir. Ki, şimdi yeniden dilendirilen uzun vadeli hayaller sadece iktidar blokuna ait hayallerde değil. “BEKA SORUNU, DIŞ KUŞATMA” söylemleri egemen sınıflarının tüm temsilcilerinin değişik derecelerde seslendirdikleri eski bir türkünün bozuk nakaratıdır. Bu nakarat olmaksızın ülke ve toplumu yönetmeleri kolay olmayacağı kesindir. Beka sorunu dedikleri içte ve dışta ülkenin saldırı altında olduğu ve tüm vatandaşların ülke çıkarları için her türlü zorluk ve fedakârlıklara katlanma çağrısıdır.

Hatırlamakta fayda var.7 Haziran 2015 genel seçim sonuçlarıyla sultan Tayyip azınlığa düşmüştü. O seçim döneminde tüm devrimci- demokrat-sosyalist güçlerin içinde yer aldığı veya ittifakta olduğu HDP ile izledikleri doğru politika neticesinde AKP hükümeti ve liderine beklemediği ağır bir şamar atıldı. O seçimin otaya çıkardığı sonuçlar ne çok sayıda milletvekilliğin elde edilmesiydi ne de legal mücadeleye bir tapmaydı. İşin asıl belirleyici yanı hem “TC” siyasal iktidarı açısından hem de devrimci-ilerici kuvvetler açısından halk iradesinin bu denli büyük oranda ortaya çıkması ve bu iradenin demokratik-devrimci güçlerin etrafına akması ve bunun temsil edilmesiydi. Durum bu olunca, saray kliğinin yanı sıra tüm diğer gerici sistem partilerini ciddi bir panik sardı. MHP, o güne kadar izlediği AKP karşıtı politikalarından U dönüşü yapması, “yeni bir seçim gereklidir, bu sonuçları kabul etmeyiz” çırpınışları, CHP’de yakın zaman öncesine kadar hemen her dönem açık veya gizli genel başkan olan ve devletin güvenilir adamı Deniz Baykal gibilerinin saray ziyaretleri, derin çıkar dalaşı altında olan egemenler sisteminin burjuva kliklerinin ortak paniğinin dışa vurumu idi. Yani ortaya yine bir BEKA SORUNU çıkmıştı. Ki, bu defa beka sorunu içerden boy vermişti. Sonrasında içerde ve dışarda saldırganlık ve yayılmacı savaşın hızla yükseliş gösterdiği ve operasyonların derinleştirildiği bir döneme girmiş olduk. Milletvekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve bu nedenle AKP başta olmak üzere MHP, CHP ve “demokrat” genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “anayasaya aykırıdır ama dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet diyeceğiz. Aksi oy kullananları partiden atarız” şeklindeki diklenişinin sebebini biraz aklı başında olan herkes azda olsa ne manaya geldiğini anlayabilirdi. Bu anlattığımız yakın tarih gelişmelerinin artık gerilerde kalmış olduğu ve bu nedenle artık ileriye bakmak gerektiğini dile getirenlerin az olmadığını da not edelim. Yeni derin kuyulara düşmemek adına tarihten öğrenmek gerekir ya.. Maalesef işler çoğu zaman öyle yürümüyor.

Şimdi BEKA SORUNU konusu iktidar kliğinin seçimde yeniden izlediği ana temadır. Ekonomik kriz, sosyal çöküntü, rüşvet, yalan ve talan başını alıp gidiyor. Böyle bir gerçeklik altında toplumun büyük bölümünde yeni bir çıkış arayışı ortaya çıktığı çok net görülüyor. Ne olacak sorusunu soranların sayısı yakın zamanlar ile kıyaslandığında en yüksek seviye çıkmış durumdadır. Bu durumun görülmesi, somut halin kavranması hayati derecede önem arz etmektedir. Çünkü bu nokta kavranmazsa devrimci-demokratik güçlerin doğru politik bir rota çizmeleri mümkün olmayacaktır. Gel gör ki ilerici-demokratik çevrelerin esasının içinde veya çevresinde yer aldıkları kitle partisi olan ve kendisinden doğru bir çıkış beklenen HDP’de de bu noktanın kavranışında esaslı ve ciddi problem var. Toplumun derinliklerinde gizlenen isyancı damara hitap etmek ve bu damarı iktidarın gerici-faşist politikalarını geriletmek için sistemin böğrüne dayamak yerine, iktidar bloğuna karşı diğer bir diğer gerici blok olan CHP-İYİ parti ittifakına karşı, AKP-Erdoğan-MHP iktidar ittifakını geriletmek amacıyla bazı bölgelerde yakın durma sinyali vermektedir. Yani seçimleri halk kitlelerinin ileri kesimlerinin; özellikle de Kürt yoksullarının biriken öfkesini sisteme yöneltecek kanalların açılmasına bir vesile olacak bir çizgi izlemek yerine, “demokrasiye katkı” adı altında düzen partilerine yönlendirilmektedir. İzlenen bu hatalı politik taktik ya da HDP’nin deyimiyle “Kürdistan’da kazanma, Batı’da Kaybettirme stratejisi” ile değişim beklentisi ve arayışı içindeki halkın ileri katmanlarını belirlediği bu yanlış yönelim nedeniyle, Batı’da sistemin kanallarına çekerek pasifize etmekte ve Kürdistan mücadelesi ile büyük şehirlerde yaşayan ve arayış içinde olan çeşitli milliyetlerden emekçilerin mücadele birliğini zayıflatmaktadır. Kürdistan ile batı arasında böyle bir birlikteliğin olmadığına itiraz edenler olabilir. Bu gibilere sadece 7 Haziran 2015, 24 Haziran 2018 dönemini hatırlamalarını isteriz. Bu dönemlerde HDP Batı’da emekçi halktan ya da AKP’den rahatsız olanlardan küçümsenmeyecek bir destek aldı. Bu manada da şovenizme hatırı sayılır darbe vurdu. Bu destek büyütülmesi gerekirken önü kesildi. Bunun esas yanı, “TC” gerici iktidarının HDP’ye saldırıları ve tutuklamalar iken, bir nedeni de HDP’nin ikincil olan hatalarının giderek partide egemen durumuna dönüşmesiyle girdiği yanlış rotadır. Üstelik bu yanlış taktik sayesinde halkın sistem partilerinden kopuş gerçekleştirmiş olan kesimleri bile yeniden sistem partilerine yönlendirilmektedir. Hâlbuki şimdi ezilen uluslar, inançlar, ezilen cinsler ve emekçiler için birlik şartları daha uygun olduğu halde geri ve yanlış bir tutum alınmış olmasıyla, geriye çekilmiş ve ancak tutuşmaya meyilli militan mücadelenin geleceği “Kürdistan’da kazanma, Batı’da kaybettirme” adına zaafa uğratılmıştır. Genel Kürt hareketi ve HDP, bu can alıcı noktayı görüp taktiğini buna göre belirlemek yerine, sorunu sadece Kürdistan’da kayyumları geri almak ve Türkiye’de ise AKP hükümetini geriletmek üzerine sınırlamaktadır. Böylelikle halk kitlelerinin mücadele birliğini parçalamakta ama özellikle de Kürtleri sistemin en değme ırkçı partileri lehine oy kullanmaya ve onlardan medet umar duruma getirmeye yol vermektedir. Bir soru. HDP’nin izlediği taktik yanlışı bir yana bırakalım. Sahi büyük şehirlerde HDP yanlısı Kürtlerin CHP’den yana oy kullanacaklarının garantisi nedir? Neyse bu asıl değil tali bir noktadır. Devam edelim.

Örneğin “31 Mart 2019 ya faşizmin kurumsallaşma sürecinin önemli dönemeç noktalardan biri olacak ya da AK-MHP bloku büyük bir seçim yenilgisiyle sarsılacaktır”. AKP-MHP blokunu güçten düşürmek, sandıkta yenilgiye uğratmak ve yerel dayanaklardan yoksun bırakmak anlamına da geliyor” (Hem kazanacağız hem kaybettireceğiz” başlıklı HDP iç Seçim açıklaması) söyleminde görüldüğü üzere açıktır ki HDP faşizmin kurumsallaşmasını bugüne has ve AKP döneminden ibaret görüyor. Belli ki ufku seçimlerle ve AKP-MHP faşist blokuna kaybettirmeyle sınırlamış durumdadır. Hâlbuki faşizm yeniden tahkim edilmektedir hepsi bu. Faşizmi selefi sultan ile sınırlı gören kafanın, CHP ve İYİ parti bloku “sistem içi de olsa demokrasi arayanlar” olarak görmesi kadar doğal ne olabilir. Oysa HDP’ye musallat olan bu burjuva liberal çizgi dün selefi sultan Tayyip’i demokrasi savunucusu ve askeri vesayeti hedeflemiş bir demokrat olarak selamlandığını unutmuş değiliz. Şimdi Kürt ve demokrasi düşmanı oldu. Bu nedenle ona karşı çıkan demokrat (!) CHP-İYİ parti ittifakına açık çek vermekten sorun görmüyor. İyi de bu ikinci blok hangi demokratik standartlara sahiptir? Mesela İYİ parti faşist cenahın “Iğdır’da HDP’nin kazanmaması için MHP veya AKP lehine seçimlerden çekiliyoruz” açıklaması ile gelecekte bir iktidar olması halinde Kürt ve Kürdistan sorununun çözümünde nasıl bir katkı yapacağını düşünüyorsunuz? Ya da olası bir iktidar blokunun yıkılması durumunda politik şartlar nasıl bir hal alacak ve girilecek yeni politik duruma göre Kürt ulusu ne türden kazanımlar sağlayacaktır? Kaldı ki HDP buna vereceği cevap ne olursa olsun şunu çok net olarak biliyoruz ki AKP-MHP bloku yerine (şayet yerel ayaklarını kaybederse iktidar adaylığına CHP-İYİ parti blokunun geçeceği aşikârdır. Lehlerine çekildiği bu blokun Ankara ve İstanbul büyük şehir adaylarının Kürt sorununa bakışları nedir? Siverek’te aday gösterdikleri Mehmet Fatih Bucak nasıl bir adaydır? HDP ise acıdır ki böylesi olası bir gelişmenin adını “demokratik güçlerin ve demokrasinin kazanması” olarak koymaktadır.

“Rojava’ya yönelik son askeri operasyon çığırtkanlığının da gösterdiği gibi, AKP-MHP iktidar bloğu yayılmacıdır, Kürt düşmanıdır” deniliyor.(Aynı açıklamadan)

Şimdi bu satırları okuyan ileri bir işçi, emekçi, aydın, yazar ya da özellikle de Kürt insanın duyguları merak edilmez mi? Yani bu yorumdan iki şey çıkar. Birincisi, AKP-MHP’nin yayılmacı ve Kürt düşmanı oldukları ilk defa anlaşılmış oluyor. İkincisi ise CHP ve İYİ partiler yayılmacı olmadıkları ve Kürt dostu olduklarıdır. O durumda Meral Akşener’in 1992-94′ Kürt köylerinin yakılmasında, boşaltılmasında, yirmi bine yakın faili meçhul (!) gözaltı kayıplarından sorumluluğu nereye konulacaktır? Kürdistan sözcüğü bile bunlar için nefret ve tiksintiden ibaret olduğu nasıl görmezden gelinebilir? Bu blokun Kürdistan’ın diğer parçalarına yönelik iktidar blokunun operasyonlarına nerede ve ne zaman karşı çıktıkları görüldü? Batı’da kazanmaları için lehlerine aday göstermediğin bu ikinci ırkçı blok ne zamandan beridir Kürtlere düşmanlıkları bitti? Bu nasıl bir çizgi, bu nasıl bir taktik? Gerçeklerden bu kadar mı kopulur!

“Verili koşullarda mevcut güç dengelerini dikkate alarak, AKP MHP iktidar bloğuna kaybettirme stratejimizin gerektirdiği bir zorunluluk olarak CHP’nin bazı büyük şehir belediye başkan adaylarına oy vereceğiz” (Aynı açıklamadan)

Birincisi, bu zorunluluk nerede geliyor? İkincisi, varsa böyle bir zorunluluk bunun ikna edici bir açıklamasının yapılması gerekmez mi? Üçüncüsü, CHP’nin HDP’den vebalıdan kaçar gibi uzak kaçtığı bir dönemde, bu tek yanlı sevdanız karşılıktan yoksun bir belirleme değil midir? Belli ki Selahattin Demirtaş ve diğer direnişçi önderlerin tutuklanmaları sonrasında HDP’de “yetmez ama evet”çi çizgi partiye hâkim olmuştur. Bu ise en başta Kürtler olmak üzere ilerici-devrimci kitleler, takip edilen yanış strateji üzerinde düzen içine çekilmesi operasyonudur.

Kısaca Dersim’de ittifak durumu ve gelinen nokta üzerine

Dersim’de daha en başlarda Sosyalist Meclisler Federasyonu(SMF) gayet net ve kararlılıkla ortaklaşmanın zeminini ve buluşma imkânını yaratmanın azami çabası içinde oldu. Bu yönlü yapılan toplantılar ve bu toplantılarda karşılıklı ileri sürülen görüşler, Yakın zaman önce SMF tarafından yazılı olarak demokratik kamuoyuna devrimci sorumluluk gereği sundu. O görüşmeler dizisinde ısrarla “aday HDP’li olmayacaksa kesinlikle kabul etmeyiz bu bizim kırmızı çizgimizdir” dayatmasında bulunan HDP yönetimi, daha sonra bu kırmızı çizgiden vazgeçtiği ve diğer sol guruplarla nasıl ortaklaştığının nedenlerini açıklamak zorunda değil midir? Madem sol guruplarla ortaklaşmak mümkündü, o halde görüşmelerde SMF’nin birlik için ileri sürdüğü öneriler neden ret edildi?

 “Kürdistan’da daha özgün ve farklı gelişmenin sonucu olarak Dersim’de sol-sosyalist güçlerle ittifak yapılmış, demokratik bir ittifak ilişkisi kurularak seçime ortak adaylarla girme imkânı yaratılmıştır” deniliyor. (Aynı başlıklı yazıdan)

Birincisi, Dersim’in özgünlüğünün varlığı kabul ediliyorsa bu özgünlük ışığında neden SMF ile ortaklaşmaktan kaçındınız? İkincisi, “farklı bir gelişmenin sonucu” ile kastedilen nedir? Bizce bu farklı gelişme açıktır ki ortaklaşmayı red etmenizden sonra SMF’nin kendi bağımsız bayrağı, programı, ilkeleri ve adayları ile seçime girmiş olmasıdır. Bu durumda kendi başınıza kazanmanın riskleri anlaşılınca, geri adım atmak yerine pragmatist bir temelde bir uzlaşmaya varmak durumunda kaldınız. Bu “farklı gelişmenin” oluşmasına yol açan nedenlerin ne olduğunu HDP yönetimi açıklamak zorunda ve bundaki sorumluluğunu kabul etmek zorunda değil midir? İşe bakın ki “sol-sosyalist güçlerle ittifak yapılmış” deniliyor ama şimdi Dersim’in Pertek ilçesinde HDP, EMEP’le beraber CHP ile ortak bir ön seçimle belirlenen CHP adayını desteklemektedir. Burada “sol- sosyalist güçlerle ittifak yapılmış” derken HDP nazarında en azından sosyalist olarak değerlendirmese de CHP sol olarak kabul görmüş oluyor. Tabi burada hemen akla gelen ilk şey, SMF’ye ve adaylarına “işbirlikçi, kontra, devlet projesi, ahlaki değil, Kürt düşmanı” gibi bol keseden suçlamaya girenler ve bütün bu ağır itham ve hakaretlere sessiz kalan devrimci guruplar, HDP’nin CHP’ye “faşizme karşı demokrasiyi kazanma” destek ilişkisine ne diyecekler merak ediyoruz. Ve daha da fazlası, CHP ile yapılan ittifak kimin projesidir dersiniz? Daha henüz dün, Almanya’da sosyalist Enternasyonal toplantısında CHP temsilcilerinin, hapishanede rehin tutulmasına devam edilmesi için Selahattin Demirtaş aleyhine kullandıkları oylar sıcaklığını koruyorken, Batı’da CHP-İYİ lehine aday göstermeme ve Dersim’de CHP ile “demokrasinin kazanılması için ittifak” eden HDP’nin bu sıcak dostane ortaklılığının kaynağı merak konusu olarak orta yerde duruyor! Ve elbette bu soru HDP’nin sosyalist “ortaklarınca” ayrıca cevaplanmayı bekliyor. Özellikle de bu noktada yaman “Kaypakkaya’cıların tavırları büyük bir merak konusudur! Gelin bir de şu yoruma bakalım.

“Baş düşmanı etkisizleştirmek isteyen Kürdistan devimi, kendisine ait devrimci varlık sahasını, bir seçimlikte olsa kendi varlığına göz koyanlara sessizce terk ediyor. Ancak bu yazı bağlamında konumuz bu değil. Kürdistan hareketinin seçim taktiği yanlışsa da, bu, tarihe ancak bir dipnot olarak yazılacak, devlet ve devrim arasındaki mücadelede önemli ama telafisi mümkün “sıradan” bir yanlış olarak kabul görecektir” (Dersim tercihi: Sosyalist belediyede Nohut Üretmek ya da devletliye Kafa Tutmak. Fırat Dicle. Teori ve Politika) Aynı yanlış yaklaşımın bir başka versiyonudur bu. Görüş sahipleri açıktır ki ne olursa olsun Kürt hareketinin hatalarını masum göstermeye ve kabul ettirmeye soyunmuşlar. Burjuva liberal çizginin girdiği rota görmezden gelinmiştir. Dersim’de CHP, HDP ittifakını da, Batı’da CHP, İYİ parti bloku lehine geri çekilme taktiğini de önemsiz küçük “sıradan” bir ayrıntı olarak açıklayarak içine düştüğü yanlış çizginin vahametini görmek/kabul etmek istenmiyor aslında. HDP’nin farklı bir parti ve alternatif olduğu iddialarını unutmasına ve yerine liberal burjuva bir siyaset izlemesine olur vermiştir. “Ne devletin amacı hizmet belediyeciliği ne de Kürdistan devriminin amacı sosyal belediyecilik. Her iki tarafta hasmına daha güçlü yumruk sallamanın imkânlarını arıyor” (aynı yazıdan) bu nokta da karşı devrim ile devrimin çatıştığı tartışmasız aşikârdır. Lakin bunun böyle olması esas olsa da, devrimin birer mevzisi olan belediyeleri ayrıca halka hizmetin bir parçası olarak ele almayacaksanız o halde neden bu belediyelere talip olacaksınız? Sosyalist bir Kürdistan kurup gerici ve emperyalist bir saldırıya karşı koyarken, “halkın ihtiyaçlarıyla ve üretimle uğraşmam” demek gibi saçma bir fikirdir bu. Öcalan’ın görüşme notlarına bir bakın isterseniz, Kürdistan’da yapılan belediyeciliğe dair ne söylüyor? Ancak bu arkadaşlar bunu bilmedikleri için değil, bu belirlemeyi Dersim’de içinde bulundukları politik çıkmazlara çare olacağını düşündükleri çürük temele cevap bulabilmek için bilerek böyle yaklaşıyorlar.

Okuyalım: “Seçim politikasında söz konusu Kaypakaya’cı gelenek önemli ölçüde darlığa düşmüş, politikaya Ovacık’tan bakmış, devlet ve devrim arasındaki savaş düzeyini kavrayamamıştır. Kudretten düşmüş politik varlığını, devletle göğüs göğüse çarpışan kudretli bir devrim hareketinin karşısına çıkarmaktan beis görmemiştir”

Birincisi, bu arkadaşlar SMF’nin devrimci-ilerici kamuoyuna karşı sorumluluğu icabı yaptığı seçim görüşmelerinde HDP ile nelerin görüşüldüğünü açıklayan ve o açıklamada neler önerdiğini ısrarla görmezden geliyorlar. Ya bu açıklamadan habersizler ya da gerçekten bilerek görmezden geliyorlar. Böylelikle SMF’nin ısrarlı birlik yaklaşımını inkâr etmekle kalmıyorlar, Kürt hareketinin birlik kırıcı politik dayatmacılığı ile ortaklaşmaktadırlar. İkincisi, Kaypakkaya’cı hareket olan SMF’yi ve yaklaşımını Ovacık üzerinden nohut, fasulye meselesi düzeyinde ele aldığını iddia ederek ve de küçümseyerek akıllarınca alay etmektedirler. Ve böylelikle üçüncüsü, SMF’yi devrimci yaklaşımdan uzak davranmakla eleştirmektedir. Bu arkadaşların devrim kavrayışı sakat ve yanlıştır. Bunlara bakılacak olursa HDP ve Kürt hareketinin her dediğine evet demiyorsanız devrimden yana değil ve devrimci de değilsiniz ve “kudretten düşmüş politik varlık”  olursunuz. Bu yaklaşım ile aslında kendi ruh hallerini ve politik sefaletlerini çok güzel açıklamışlar. Ve bu bakış açılarından kaynaklı olarak reformist rotaya tek laf edememektedirler ve liberal çizgilerin yönetimi altında yürüyen ve emekçi halklarımızı sistem partilerine yedekleyen HDP’nin kuyruğunda ayrılamamaktadırlar. Ve bu ağır politik taktiği “sıradan” diyerek ortaklaşmaktadırlar. Bunu yapamamalarının bu arkadaşların kötü niyetlerinden değil, tas tamam kuyrukçu, güce tapan dünya görüşlerinin kendilerini getirdiği sonuçlardan kaynaklıdır. Devrimci eleştiriyi devrimden sapma olarak görmenin, devrimci politika izlememek olarak görmenin acı sonuçları budur. Çünkü sosyalist bir hareket iddiasına rağmen kendisine güveni yoktur. Kürt hareketi olmadan yol almayı peşinen kabul etmişler. Başkasının eşeği ile yol yürümeyi ve her dediklerine kafa sallayıp onaylamayı “devrimcilik” sanmaktalar. Militan olmak, gericiliğe savaşmak hiç tartışmasız iyidir ancak daha iyi olan ve olmazsa olmaz şey doğru bir çizgiyle militanlaşmak ve savaşmaktır. Bu arkadaşlara yeniden hatırlatalım. Kaypakkaya’cı SMF samimiyetle birlik için çabaladı. Bu uğurda gerekli sabrı gösterdi. Sağlıklı bir ittifak karşılıklı tavizlerle olacağını bilmeyen yoktur. Yok, “biz Kürt hareketine ne taviz gerekiyorsa onu veririz” diyenler varsa oda onların kendilerinin bileceği bir şeydir. Kaypakkaya’cılar ittifak ve birlik meselesine yaklaşımını defalarca açıkladılar. Merak edenler bakar, okur. Fakat devrimi ve devrimciliği Kürt hareketinden ibaret kabul ederek karşılıklı taviz verilmesini savunan politik yaklaşım hayli sorunludur. Kürt hareketinin şu yerel seçimlerde izlediği politika devrimci ise eğer açık söyleyelim ki biz böyle bir devrimciliği kabul etmeyiz. Size de önermeyiz. CHP-İYİ parti bloku lehine Batı’da karşılıksız aday göstermemek, Dersim-Pertek’te CHP-HDP ittifak politikasını devrimci bir taktik olarak sunmak, ısrarla bu politikayla birleşmeyi pekte sorun görmemeyi devrimcilik olarak sunmak ve bu politik taktik ile yürümediği için de Kaypakkaya’cıları “kudretten düşmüş politik varlık”  şeklinde bir sonuca gitmek doğrusu yolu yordamı tamamen şaşırmaktır. Kürt hareketinin karşı-devrimci blok lehine girdiği karşılıksız ilişkiye devrimci eleştiri yapmak yerine, SMF’yi destekleyen TKP üzerinde okun sivri ucunu Kaypakkaya’cılara çevirmek pek akıllıca gözükmüyor. Bizi destekleyenler bizim gibi olmayanlardır. Siz bizi desteklemeyin demeyiz. Bu doğru da olmaz zaten. Bizim gibi olanlarla biz parti birliği yapmak isteriz. Adayımızın HDP’den girmesini önerdik, cevap hayır oldu! Dolayısıyla TKP’den neden girdiniz demek ve eleştirmek boştur. Size dostça önerimiz hatalarınızı ve girdiğiniz kuyrukçu rotadan çıkın deriz ve ekleriz. Kürt hareketine gerçek dostluk onların hatalarına karşı eleştirel davranmaktır. Doğru yöntem ve dostluk budur. Siz “kuvvetli devrim hareketinin karşısına çıkmayı”  göze almak istemeyebilirsiniz. Ancak dostlarınız olarak bizim önerimiz bir eliniz birlik ise bir eliniz ideolojik mücadele olmalıdır. Bazen ayrı düşmek pahasına da olsa biz komünistlerin yaptığı/yapmaya çalıştığı budur. Bu zor iştir ama bu metot devrimcidir. Biz, yazınızda iddia ettiğiniz gibi sorunu sadece halkçı belediyecilik düzeyinde meseleye bakmıyoruz. Bakın yakın zaman önce Gazete Patika’da yayınlanan bir makalemizde (https://www.gazetepatika8.com/hdpnin-yeni-rotasi-nedir-direnisci-cizgi-mi-burjuva-liberal-cizgi-mi-31265.html) konuya nasıl yaklaştığımızı ortaya koymuştuk. Buyurun okuyalım:

“Biz kendi adımıza defalarca söyledik. SMF için seçimler örgütlenmenin, halkı seferber etmenin, kitleselleşmenin, devrim için yeni mevziler yaratmanın taktik bir çalışmasıdır. Halk kitlelerini yeni devrimci muharebelere hazırlama çabamızın bir parçasıdır. Tek strateji, binlerce taktik ve bir o kadar da komünist amaçlarımıza uygun değişik devrimci araçlar kullanacağız. Biz elbette sadece muhalif olmayacağız ve değiliz de. Egemenleri sadece soyut eleştirilerle protesto etmekle yetinmeyeceğiz. Bu asla yeterli olmaz. Sadece muhalif olmak, sadece egemenleri protesto etmekle yetinmek özel bir maharet değildir. Asıl iş bu değildir. Halkla beraber kazandığımız ve bundan böyle kazanacağımız her mevziyi; mesela yerel iktidarları, halkın kazandığı mevziler olarak, halk meclisleri yoluyla olabildiğince ve uygulanabildiği ölçüde kendi devrimci-halkçı belediyecilik anlayışımızı ve alternatifimizi emekçilerle beraber pratiğe uygulayacağız. Böyle bir pratik, halkın devrimcilere ve sosyalizme güvenini artırmakla kalmayacak, bu ülkede devrimci çizgiyle birleşmiş halk iktidarının büyük değişimler yapabileceğini görülmesine de vesile olacaktır. Komünist çizgiyle birleşmiş işçi ve emekçiler ülke çapında iktidarı feth etmeden sömürü ve egemenlik dünyasının zulmünden kurtulmak sadece ve sadece güzel ve hoş bir rüya olur.

Ya devrim ya da reform! Biz devrim diyoruz. Her sınıf haklı olarak kendi dünya görüşünün pratiğini ve ona uygun teori yapar. Bitirirken bir konuda Fırat Dicle arkadaşa teşekkür etmeyi gerekli görüyoruz. Bazı anlayış ve siyasal çevrelerin Kaypakkayacılara yaptığı ağır karalamalara karşı çıkmanız yerindedir, dostçadır. Yalan, iftira, düzmece suçlamalar devrimci kültüre yabancıdır. Bu burjuva metot herkese zarar verir.

Cumartesi Anneleri 725. Haftada Rıdvan Karakoç’un akıbetini sordu

Cumartesi Anneler eylemi 725’inci Haftada İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nin önünde 24 yıl önce gözaltında kaybedilen Rıdvan Karakoç için eylemdeydi

HABER MERKEZİ (16-02-2019) 700’üncü haftasından itibaren Galatasaray Meydanı’na girişi yasaklanan Cumartesi Anneleri ve kayıp yakınları, eylemini 725. Haftada İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nin önünde yaptı. Yoğun polis baskısı altında yapılan eylemde 24 yıl önce gözaltında kaybedilen Rıdvan Karakoç’un akıbeti soruldu.

Eylemde basın açıklamasını Maside Ocak okudu. 725 haftadır kayıplarını aradıklarını, akıbetini sorduklarını belirten Ocak devletten bunları sorgulamanın bir hak olduğunun altını çizerek “Uluslararası hukuktan kaynaklanan bu haklarımızı yerine getirmek devleti yönetenlerin görevidir” dedi. 26 haftadır Galatasaray Meydanı’na girişi yasaklanan eylemin hak ihlali olduğunu belirten Ocak bu hafta da Rıdvan Karakoç için alanlarda olduklarını söyledi.

Kaybederler, katlederler, zaman aşımına uğratırlar!

Eylemde konuşan Rıdvan Karakoç’un kardeşi Hasan Karakoç 24 yıldır kayıplar için mücadele verdiklerini belirterek “24 yıldır bu mücadeleyi sürdürüyoruz ama yetkililer bu konuya kör, sağır ve dilsiz. Dava dosyalarımız savcılığın tozlu raflarında bekletiliyor, bir arpa boyu ilerleme yok.” diyerek gözaltında kaybedenlerin cezasızlıkla ödüllendirildiklerini belirtti. Dava dosyalarının da zaman aşımı tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını belirten Karakoç “Bu ülkede 20 yıl önce işlenen bir suçu 20 yıl sonra zaman aşımına uğratırlar, dosyayı kapatırlar, suçluları aklarlar ve katiller aramızda dolaşır” diyerek abisi Rıdvan Karakoç’un davasının da aynı süreci yaşadığını belirtti. 24 yıl önce başlattıkları mücadelede katillerden hesap sormak için mücadele ettiklerini belirten Karakoç Cumartesi Anneleri eylemlerinde kayıp yakını olmamasına rağmen kendileriyle mücadele edenleri anlattı. Kayıplarıyla ilgili “Onlar bu ülkenin evlatlarıydı. Bu ülkede karıncayı incitmeyecek insanlar kaybedildi, 11 yaşındaki çocuktan 80 yaşındaki yaşlıya kadar katledildi” diyen Karakoç bu kadar acıya rağmen devletin yine de sessiz olduğunun altını çizdi. 24 yıldır verdikleri mücadeleden vazgeçmeyeceklerinin altını çizen Karakoç “Kayıplarımızın akıbeti bulununcaya kadar bir 24 yıl daha mücadele edeceğiz” diyerek konuşmasını bitirdi.

Bu insanlar kimsesiz değil

Hasan Karakoç’un ardından gözaltında kaybedilen Hasan Ocak ‘ın abisi Hüseyin Ocak konuştu. Ocak gözaltında kaybedilen Rıdvan Karakoç’un tanığı olarak konuştuğunu belirterek kardeşi Hasan Ocak’ı ararken Rıdvan Karakoç’un izine rastladığını anlattı. Ocak “Bundan 24 yıl önce Hasan’ı ararken, bulduğumuz iz bizi Beykoz Cumhuriyet Savcılığı’na götürdü. Hasan’ın orada katledilip orada ormanlara atıldığını gördük. Ben Mayıs ayının15’inden sonra Beykoz Cumhuriyet Savcılığı’ndaydım, yaklaşık onlarca dosya vardı bir rafta. Onların içine bakarken bir resim dikkatimi çekti. Resimdekini yine gözaltında kaybedilen Kenan Bilgin’e benzettim. Resmi alarak Beykoz Cumhuriyet Savcısı Mehmet Koçum’a gittim ve bu kişinin kimsesiz olmadığını söyledim, kimsesizler mezarlığına gömmüşlerdi. Daha sonra onlarda dosyayı tekrar emniyete gönderdi ve resimdeki kişinin Rıdvan Karakoç olduğu ortaya çıktı” dedi. O dosyada gözaltında olan birçok insanın akıbetine ışık tutacağını belirten Ocak devletin o dosyayı da bildiğini söyledi. Kayıpların akıbetinin er geç bulunacağını belirten Ocak kayıpların akıbeti ortaya çıkana kadar mücadele edeceklerinin altını çizerek sözlerini tamamladı.

Rıdvan Karakoç kimdir?

Kürt siyasi partilerinde çalışmalar yürüten, Mezopotamya Kültür Merkezi’nin kuruluş çalışmalarında yer alan 34 yaşındaki Rıdvan Karakoç bu faaliyetleri nedeniyle polisin hedefindeydi.

Hakkında arama kararı olduğu için polis tarafından ablukaya alınan evine gidemiyordu. Polis tarafından defalarca Karakoç Ailesinin evine baskın düzenlendi. Eve gelen polisler her seferinde aileyi, ağır küfür ve hakaretler eşliğinde “Rıdvan’ı bize getirin, eğer getirmezseniz gördüğümüz yerde öldürürüz” diye tehdit etti.

Ailesi ile düzenli bir biçimde haberleşen Rıdvan, İHD avukatlarından Eren Keskin’e de posta ile vekâlet gönderdi.

Rıdvan’ın ailesi ve avukatı Keskin ile haberleşmesi 15 Şubat 1995 tarihine kadar sürdü. 15 Şubat’tan sonra Rıdvan’la bağlantı kesildi. Evdeki polis ablukası kalktı, polis baskınları son buldu.

Karakoç Ailesi,  tüm mercilere başvuru yaptı ancak sonuç alamadı. Gözaltına alındığı inkâr edilen Rıdvan için devletin tüm kurumları “Bizde yok” cevabı verdi.

3 ay sonra oğulları Hasan’ı arayan Ocak ailesi Beykoz Savcılığı’ndaki dosyalar arasında tesadüfen, Rıdvan’ın işkence görmüş cansız bedeninin fotoğrafını gördü. Böylece Rıdvan Karakoç’un işkence ile öldürülmüş bedeninin savcılık dâhil tüm resmi kurumlardan geçtiği, Adli Tıp Kurumu’nda bekletildikten sonra gizlice Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı’na defnedildiği gerçeği açığa çıktı.

Rıdvan Karakoç’u gözaltına alanlar ve sorgulayanlar bilinmesine rağmen hukuk işletilmedi ve failler korundu. 24 yıldır süren soruşturma davaya dönüşmedi. 24 yıldır Beykoz Savcılığı’nda bulunan soruşturma dosyasında, rutin yazışmalar dışında anlamlı bir gelişme olmadı.

SMF üye ve taraftarlarına operasyon!

Dün gece İstanbul ve Dersim’de Sosyalist Meclisler Federasyonu(SMF) üye ve taraftarları evlerine yapılan polis baskını ile gözaltına alındılar

HABER MERKEZİ (16-02-2019) Dün gece İstanbul ve Dersim’de Sosyalist Meclisler Federasyonu(SMF) üye ve taraftarları evlerine yapılan polis baskını ile gözaltına alındılar.

Yapılan operasyonda İstanbul’da Erçin Demir, Mertcan Kızıl, Rojda Özmen, Mehtap Demirçivi, Yusuf Demirçivi, Dersim’de ise Deniz Çakan gözaltına alındı. Evlerinde bulunamayan birçok kişi hakkında ise arama kararı çıkartıldı.

Gözaltına alınan SMF üye ve taraftarları için savcılık 24 saat avukat kısıtlama kararı verdi

Ayrıntılar gelecek..

Leyla Güven’in direnişi 100’üncü gününde

Abdullah Öcalan üzerindeki tecridinin kaldırılması talebiyle DTK Eş Başkanı Leyla Güven’in başlattığı süresiz dönüşümsüz açlık grevi direnişi 100’üncü gününe girdi

HABER MERKEZİ (15-02-2019) Abdullah Öcalan üzerindeki tecridinin kaldırılması talebiyle DTK Eş Başkanı Leyla Güven’in başlattığı süresiz dönüşümsüz açlık grevi direnişi 100’üncü gününe girdi.

PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılması talebiyle Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkâri Milletvekili Leyla Güven’in Diyarbakır E Tipi Hapishane’sinde 8 Kasım 2018’de başlattığı ve 25 Ocak’ta tahliye edildikten sonra evinde sürdürdüğü süresiz dönüşümsüz açlık grevi 100’üncü gününe girdi.

Güven, Türk Silahlı Kuvvetlerinin “Zeytin Dalı Harekâtı” adıyla Efrin’e müdahale etmesini eleştirdiği için 22 Ocak 2018’de evine yapılan baskınla gözaltına alınarak, 9 günlük gözaltının ardından 31 Ocak’ta çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Nisan 2018’in sonlarında hazırlanan iddianamede, Güven için “silahlı örgüt kurmak ve yönetmek”, “örgüt propagandası yapmak” ve “2911 sayılı Yasa’ya muhalefet” iddialarından hapis cezası istendi. Hapishanedeyken 24 Haziran seçimlerinde HDP’den Hakkâri milletvekilliğine seçilen Güven’in, dokunulmazlık kapsamında yargılamasının durdurulması ve tahliye edilmesi yönündeki talepler ise reddedildi.

8 Kasım’da duruşmada açıkladı

Güven, SEGBİS üzerinden 8 Kasım 2018’de bağlandığı Diyarbakır 9’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, açlık grevini başlattığını duyurmasının ardından görülen duruşmalara katılmadı.

‘Bir kerelik görüşme tecrit kaldırıldı anlamına gelmiyor’

Güven’in PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın üzerindeki tecridin kaldırılması istemiyle başlattığı açlık grevi devam ederken, 12 Ocak’ta Öcalan kardeşi Mehmet Öcalan’la görüştürüldü. Görüşme sonrası Güven,  “Öcalan’ın kardeşiyle bir defaya mahsus olarak görüştürülmesinin tecridin kalkması anlamına gelmediğini, Öcalan üzerinde tecrit kalkana kadar açlık grevini sürdüreceği yönünde” tutumunu açıkladı.

Tahliye edildi

Güven’in, avukatları 25 Ocak’taki duruşmaya protesto amaçlı katılmadığı ve her hangi bir tahliye talebi olmamasına rağmen mahkeme heyeti, tahliye kararı verdi.

Diyarbakır E Tipi Hapishane’sinden ambulansla Bağlar Bağcılar mahallesindeki evine götürülen Güven, açlık grevini burada sürdürmeye başladı.

Güven’in tutuklu bulunduğu dönemde, baş gösteren sağlık sorunları evinde götürüldüğü dönemde, açlık grevinde geçirdiği zamanın ilerlemesi nedeniyle şiddetlenerek devam etti. Güven, önceki gün kusma ve göğüs sıkışması, nefes alıp vermede zorlanma ve aşırı dikkat dağınıklığı nedeniyle hastaneye kaldırıldı. Bilincinin geçici olarak kapanmasıyla hastaneye kaldırılan Güven, kendine geldiğinde ise kendisine yönelik tıbbi müdahaleyi reddetti. Güven, müdahaleyi reddetmesinin ardından tekrar evine götürüldü.

Polisten HDP’li vekillere saldırı

Leyla Güven’e destek için Diyarbakır’a yürümek isteyen HDP’li vekillere engel olan polis, Şırnak milletvekili Hüseyin Kaçmaz’ı copladı, Mardin milletvekili Pero Dündar da elinden yaralandı

HABER MERKEZİ (14-02-2019) Halkların Demokratik Partisi (HDP) milletvekillerinin açlık grevindeki Leyla Güven’e destek için ‘100’üncü Gününde Leyla’ya, Tecridi Kırmaya’ sloganı ile başlattıkları yürüyüşün Nusaybin ayağında vekillere yönelik polis saldırısı yaşandı.

Dün Şırnak’tan yola çıkarak Nusaybin’e ulaşan milletvekilleri Hasan Özgüneş, Hüseyin Kaçmaz ve Nuran İmir ile Mardin milletvekilleri Pero Dündar, Ebru Günay ve Tuma Çelik HDP ilçe binasında partililerle bir araya geldi. Parti binasının etrafı onlarca zırhlı araç ve yüzlerce polis ile abkukaya alındı. Nusaybin Kaymakamı ve İlçe Emniyet Müdürü de parti binasının önüne geldi.

Bir süre sonra parti binasından toplu halde çıkarak yürüyüşe başlamak isteyen milletvekillerinin etrafını saran polis yürüyüşe engel oldu.

Yürümekte ısrar etmeleri üzerine milletvekillerinin etrafları kalkanlarla çembere alındı. Polisler kalkanlarla milletvekillerini sıkıştırıp, darp etmeye başladı. O anlarda bir polis memurunun elindeki copla milletvekillerinden Hüseyin Kaçmaz’a defalarca vurduğu görüldü.

Milletvekillerinden Pero Dündar’ın ise, kalkanlarla sıkıştırılması nedeniyle yaralandığı parmağında kanama meydana geldi.

Buna rağmen yürümekte ısrar eden milletvekillerini ellerindeki kalkanları ile geri iten polisler, vekilleri parti binasının kapısına kadar itekledi. Ardından milletvekilleri parti binasına geçti. (Mezopotamya Ajansı) / Artı Gerçek

HDP’li vekiller Taksim’de Leyla Güven için yürüdü

Polisin ablukasına oturma eylemiyle yanıt veren vekiller, tüm engellemelere rağmen Taksim’in ara sokaklarında birleşerek yürüyüşü gerçekleştirdi

HABER MERKEZİ (11-02-2019) HDP’li vekillerin Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılması talebiyle 96 gündür açlık grevinde olan Leyla Güven’e destek amacıyla Taksim Meydanı’ndan Galatasaray’a yapacağı yürüyüş öncesi Taksim polis ablukasına alındı. Meydana çok sayıda polis ve TOMA konumlandırılırken, İstiklal Caddesi’ne çıkan çok sayıda sokağa da yine yürüyüş nedeniyle TOMA ve çevik kuvvet polisleri yerleştirildi.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ‘Sizi yürüten adam değildir’ tehtidinin ardından, polisTaksim Hill Otel’de bir araya gelen HDP’li vekillerin yürümesine izin vermedi.

“Tecrit kalksın Leyla yaşasın” yazılı önlükler giyen HDP milletvekillerini ablukaya alan polis, açıklamanın burada altında yapılmasını istedi.

HDP’li vekiller ile polis amirleri arasındaki tartışmalar neticesinde yürüyüş engellenince, vekiller bu kez AKM yönüne doğru yürümeye başladı. Polis tarafından önleri kesilen vekillere ‘yürüyüş kanunsuz, dağılın’ anonsları yapıldı.

Yürümekte kararlı olduklarını açıklayan HDP’li vekiller ellerindeki ‘Tecrit Kaldırılsın Leyla Yaşasın’ pankartını açarak açıklamayı Taksim Meydanı yakınlarında yaptı.

‘YARGI BAĞIMSIZLIĞINI, HUKUKU, DEMOKRASİYİ SAVUNUN’

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli tarafından yapılan açıklamada, tecridin bir an önce sonlandırılması istendi:

“Leyla Güven eyleminin 96’ncı gününde duyarlılığı yaratmak için buradayız. Galatasaray Lisesi’nin önünde açıklama yapmak istedik. Bizler bu ülkede demokratik bir cumhuriyetin, insan haklarının, hukukun üstünlüğünü savunuyoruz. Bunun için de tecridin bir an önce sonlandırılmasını istiyoruz. Leyla Güven’in mücadelesine ortak olmak için buradayız. Bu mücadele tüm Türkiye’nin barış, eşitlik, özgürlük mücadelesi ile ortaya çıkmış haklı bir taleptir. Her hükümlünün aile ve avukatları ile görüşme hakkı vardır. Bu hakkın Sayın Öcalan’dan sakınılması büyük bir hukusuzluktur. İmralı’daki tecridin fotoğrafını görmek istiyorsanız, o fotoğraf budur. Bu fotoğrafı bugün size sunmuş olduk. Taksim Meydanı’ndaki bu abluka ile yasa tanımazlık kendisini göstermiştir. İşte tecrit  budur. Leyla Güven, 96 gündür bunu göstermeye çalıştı.

Buna karşı bu ülkeye demokrasi, barış, yargı bağımsızlığından taraf olduğumuzu ilan etmeliyiz. Tüm demokrasi güçlerine, kadınlara, gençlere sesleniyoruz. Yargı bağımsızlığını, demokrasiyi, hukukun tarafsızlığını savunun. Tecride son verilirse ancak ülkeye egemen olan bu ceberrut anlayıştan kurtulabiliriz. Anayasayı ihlal etmek artık olağanlaşmışsa, emniyet bunu sıradan bir olay olarak ele alıp, burada vekillerin önünü kesebiliyorsa bu bir yasa tanımazlıktır, suçtur. Biz tüm bu yasa tanımazlığa ve suçlara karşı Leyla Güven’in sesine ses katmaya devam edeceğiz. Bu bir hukuk, demokrasi mücadelesidir. Bu tecrit ve ablukayı en kısa zamanda çözeceğiz.”

HDP’Lİ VEKİLLER AÇIKLAMANIN ARDINDAN OTURMA EYLEMİNE BAŞLADI

Yürüyüşlerinin Bakan Soylu’nun talimatıyla engellendiğini hatırlatan HDP Eş Genel Başkanı Pervin Buldan da İçişleri Bakanı’nın milletvekillerini yürütmemekle adam olunmayacağını bilmesi gerektiğini söyledi.

ARA SOKAKLARDA YENİDEN BULUŞTULAR

Yapılan bu açıklamalar sonrası HDP’li vekiller meydanda oturma eylemine başladı. Daha sonra tek tek dağılan vekiller ara sokaklarda yeniden biraraya geldi ve sloganlarla yürüyüşlerine devam etti.

HDP’Lİ GÜNAY’DAN ARTI TV’YE AÇIKLAMA: TECRİTE KARŞI YAPILAN DİRENİŞ KAZANACAK

Yürüyüşe geçen vekiller ve HDP Eş Başkanları partinin İstanbul İl binasının önüne geldi. Yürüyüşte yer alan HDP Milletvekili Ebru Günay Art TV canlı yayınında konuk oldu. Günay şunları söyledi:

“Her eylem İmralı’daki tecriti kırmaya yönelik bir eylemdir. Leyla Güven’in eylemini denize atılmış bir damla olarak düşünün. Bildiğimiz bir gerçek var direniş kazanacak.”

NE DEMİŞTİ?

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, dün Ankara’da düzenlenen bir toplantıda yapılmak istenen yürüyüş üzerinden HDP’li vekilleri tehdit etmişti. Soylu, “HDP, bal gibi zillet ve illet ittifakına dahildir, dolayısıyla PKK da dahildir. Şimdi ‘Apo’ içeride diye, güya milletvekilleri yürüyüş yapacaklarmış sağda solda. Sizi yürüten adam değildir” ifadelerini kullanmıştı.

Artı Gerçek

100. Günde Leyla’ya, Tecridi Kırmaya

HDP tarafından açlık grevindeki DTK Eş başkanı Leyla Güven ve hapishanelerdeki tutuklulara destek için Güven’in eylemin 100’üncü günü olan 15 Şubat’ta, bölgedeki 15 kentten Diyarbakır’da yürüyüşler yapılacak Yürüyüşlerin sloganı ise, “100’üncü Günde Leyla’ya, Tecridi Kırmaya”

HABER MERKEZİ (10-02-2019) HDP tarafından açlık grevindeki DTK Eş başkanı Leyla Güven ve hapishanelerdeki tutuklulara destek için Güven’in eylemin 100’üncü günü olan 15 Şubat’ta, bölgedeki 15 kentten Diyarbakır’da yürüyüşler yapılacak. Yürüyüşlerin sloganı ise, “100. Günde Leyla’ya, Tecridi Kırmaya” olacak.

Halkların Demokratik Partisi (HDP), PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle 94 gündür açlık grevinde olan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş başkanı Leyla Güven ile cezaevlerindeki tutuklularca sürdürülen açlık grevi eylemlerine destek amacıyla yeni bir eylem kararı aldı.

Bu zamana kadar Diyarbakır, İstanbul ve son olarak bugün Mersin’de açlık grevlerine dair mitingler düzenleyen HDP, yine Diyarbakır’da milletvekillerinin yer aldığı 10 günlük Nöbet Eylemi organize etmişti. Ancak hükümetin bu zamana kadar atmaması nedeniyle HDP, destek eylemlerini sürdürme kararı alındı.

15 Kentten Diyarbakır’a yürünecek

Yapılan planlama doğrultusunda Leyla Güven’in açlık grevinin 100’üncü günü olan 15 Şubat’ta Diyarbakır’da olunacak şekilde bölgedeki 15 farklı kentten yürüyüşler düzenleyecek.

Bu konuda hazırlanan genelge, partili milletvekillerine, Parti Meclisi (PM) üyelerine, il ve ilçe eş başkanlıklarının yanı sıra kadın ve gençlik meclislerine gönderildi.

Güven’in evinin önünde son bulacak

Hakkâri, Van, Kars, Iğdır, Bitlis, Ağrı, Muş, Şırnak, Mardin, Siirt, Batman, Dersim, Bingöl, Antep ve Urfa’dan olmak üzere 7 ayrı koldan gerçekleştirilecek yürüyüşler, 15 Şubat günü saat 12.00’de Leyla Güven’in Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinin Bağcılar Mahallesi’nde bulunan evinin önünde yapılacak kitlesel açıklama ile sona erecek.

‘100. Günde Leyla’ya, tecridi kırmaya’

Gerçekleştirilecek bu yürüyüşlerde yine Leyla Güven’in eyleminin 100’üncü günü dolayısıyla üzerinde Leyla Güven’in fotoğrafı ve “100. Günde Leyla’ya, Tecridi Kırmaya’’ sloganın yer aldığı önlükler giyilecek.

(Mezopotamya haber)