adhk tarafından

İBO’nun katledilmesine giden yol

Mayıs 15, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Savcı Değerli ikinci kere yazıcısını yanına alıp hastaneye geliyor ve ifade alamayınca İbo ile bağırtılı, sert tartışmalara giriyor İbo’yu, yazdığı yazılarla tarihi çarpıtmak, Cumhuriyetin kurucusuna çamur atmak, devleti yıkmaya ve ülkeyi bölmeye kalkışmakla itham ediyor İbo, bilinen inadıyla kendini savunmakla kalmıyor, Değerli’yi halka karşı suç işlemekle itham ediyor Savcı odayı terk ederken, öfkesini, “Hem bunları yazacaksın, hem de ifade vermeyeceksin öyle mi, ifade vermezsen seni ben öldüreceğim, ölümün benim elimden olacak,” diye bağırıyor

Muzaffer Oruçoğlu (15-05-2019) İbo yakalandığında yaralıydı. Müfrezeyi, önüne geçerek Vartinik Mezrası’na getiren Hüseyin Duman, baskın anında, elindeki kırma tüfekle ateş ediyor, saçmalar İbo’nun kafasının arkasına ve omuzuna saplanıyor. Kızıldere operasyonuna da katılan istihbaratçı Üsteğmen Fehmi Altınbilek, İbo’yu Mirik ile Kutudere arasındaki karlı vadide, kolları arkadan zincirle bağlı bir halde yürütürken ayak parmakları donuyor. Kutudere yerleşim yerinde ayaklarına masaj yapması için yarım kova soğuk su veriyorlar İbo’ya. Köylülere, yüzüne tükürmeleri için baskı yapıyorlar.

Ciple Dersim Merkez Karakolu’na getirdiklerinde kafasının arkası yaralı ve ayak parmakları donmuş bir vaziyettedir. Kafasında, tepesi yamalı, kahve renkli bir kasket, sırtında askeri bir parke, altında bir ceket ve kazak; bacaklarında, Barıkbaşı köylülerinin onu geceleyin bir mağaraya gönderirken üst üste giydirdikleri üç pantolon; ayaklarında ise bir çift ıslak yün çorap ile üstüne birer naylon çorap ve bir çift 45 numara çelik marka lastik ayakkabı var.

İbo bu haldeyken karakolda dövülüyor ve falakaya yatırılıyor. Kendisinden acilen istenen iki şey var: 1- Kaçanların adları ve gidebilecekleri yerler, 2- Dersim merkez ve kazalarında bulunan örgüt elemanlarının adları.

İbo direniyor ve hiçbir şey söylemiyor. Bunun üzerine durumu yakından izleyen savcı Mehmet Seyhan’a getiriyorlar. Savcı, kendi zamanı içinde kendini üstlenerek savunan kararlı bir dil ile yüz yüze olduğunu anlayınca, İbo’nun söylediklerini olduğu gibi tutanağa geçiriyor. Bu onun ilk ifadesi oluyor. Bundan sonra Fehmi Altınbilek İbo’yu iki askerin arasında cipe bindirip, şöförüyle birlikte doğruca Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı’na götürüyor.

İbo Sıkıyönetim Komutanlığının sorgulama merkezine getiriliyor. İnzibatlar, komutlar, demir parmaklıklar… içeri attıkları hücrede bir karyola vardır. Elbiselerini alıyor, pijama veriyorlar ve gözlerini kapatıyorlar. Askeri Savcı Yaşar Değerli ile birlikte içeri giren sorgulama ekibi, hemen falakaya yatırıyor İbo’yu. İlk falaka faslından sonra sorgulamayı yapanlar, ayakların donmadan dolayı bileklere kadar kararmış olmasından dolayı hücreye bir doktor getiriyorlar. Doktor, ayakların üçüncü derecede bir donma durumu içinde olduğunu, su kabarcıklarının, koyu bir renk aldığını ve içlerinin muhtemelen pıhtılaşmış kanla dolu olduğunu, hastaneye kaldırılmaması durumunda öncelikle donan parmakların kendiliğinden kokuşup düşebileceğini ve tutuklunun kangren sorunu yaşayacağını söylüyor. Bunun üzerine savcı Yaşar Değerli, tutuklunun askeri hastahaneye kaldırılmasını, sorgunun hastahanede ve tedaviden sonra devam etmesini emrediyor.

İbo, sabahleyin askeri hastahaneye götürülüyor ve bodrum katındaki bir odaya kapatılıyor. Sırtüstü yatırılarak bir eli ve bir ayağından demir ranzaya zincirle bağlanıyor. Kapıya silahlı bir nöbetçi asker dikiliyor. İbo için görevlendirilen tabur komutanı, sağlık memuru Hacı Zülfikar Yıldız ile onun bağlı olduğu beyin cerrahı Turan Daltaban’ın dışında hiç kimsenin sanıkla temasta bulunmayacağı emrini veriyor ve odanın kapısına, nöbet değiştiren erlerin odaya yanlış birini sokmalarını engellemek için de sağlık memuruyla cerrahın fotoğraflarını astırıyor.

Memur, İbo’nun ayaklarına günde iki kez pansuman yapmaya başlıyor. Cerrah ise İbo’nun kafasının arkasındaki yaralı, iltihaplı deriyi kesip alıyor ve sargılıyor.

İbo’nun zincirleri, doktor geldiğinde, yemeklerde ve tuvalete gidiş anlarında açılıyor sadece. İbo’nun bitişiğinde aynı davadan tutuklanan Siverekli Fatma Erez kalıyor. Fatma’nın kapısında nöbetçi yoktur ve Fatma, İbo ile yapılan her konuşmayı dikkatle dinliyor.

İbo’nun hastahaneye gelişinden iki üç gün sonra, İsmail Beşikçi davası gibi kritik davaların savcılığını yapan  Diyarbakır Sıkıyönetimine bağlı Askeri Hak. Savcı ve MİT elemanı -ki İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’ün yakın adamı ve dönemin askeri yargıcı Bahri Yağcı, Ziverbey Köşkü’ndeki işkencenin sorulması üzerine şöyle diyor: ‘Benim böyle bir irtibatım olmadı. Olmasını da istemedim zaten. Bazı arkadaşlardan belki irtibatı olanlar vardı. Mesela bizim Yaşar Değerli vardı.’ – Yüzbaşı Yaşar Değerli yazıcısı ve İbo’yu gözetim altında tutan tabur komutanı ile beraber ifade almaya geliyor. İbo’nun zincirleri açılıyor. Kafasının arkası, omuz ve ayaklarındaki derin sancıların mengenesindedir. Tabur komutanı odadan çıkıyor. Askerlerin odaya bir küçük masa ile üç sandalye getirmesi ve daktilonun masaya indirilmesi üzerine İbo bakışlarını Yaşar Değerli’ye çeviriyor ve ifade vermeyeceğini, mahkemede savunma yapacağını  söylüyor. Yaşar Değerli ısrar ediyor, ifade vereceğini bildirmesi durumunda zincirlerinin çözüleceğini ve kendisine normal mahkûm muamelesinin yapılacağını söylüyor. İbo kabul etmiyor. Savcı, yazıcısıyla birlikte odayı terk ediyor. İbo’yu hastaneden sonraki sorgulama sürecinde çözebileceğine inanmaktadır.

Bu arada İbo’nun babası Ali Kaypakkaya, oğluyla görüşmek için Diyarbakır’a geliyor. Sıkıyönetim mercilerine başvuruyor, ısrar ediyor, sanığın sorgulama altında olduğu, yasal olarak görüştürülmesinin mümkün olmadığı bildiriliyor. Baba görüşemeden geri dönüyor.

Aynı günlerde Avukat Şerafettin Kaya, İbo’nun mahkemede savunmasını üstlenmek için vekâletini alma girişimlerinde bulunuyor ama engelleniyor. Kaya, durumu şöyle anlatıyor:

“Tutuklanmamdan önce İbrahim Kaypakkaya Dersim’de yakalanmış, gözaltına alınmış, tutuklanmış ve cezaevinde hücreye alınmıştı. Cezaevindeki arkadaşların söylemi üzerine, avukat olarak kendisi ile görüşebilmek için Kolordu Adli Müşaviriyle görüşmek istedim. Adli Müşavir yoktu. Görevli hukuk fakültesi mezunu yedek subay vardı. Bana Kaypakkaya’nın ayağının donduğu bu nedenle hastaneye kaldırıldığını söyledi. Görüşme ve vekâletname imzalatmak için müsaade belgesi ile hastaneye gittim. Diyarbakır noterliğinde görevli kâtip de benimle beraberdi. Hastanede görevli nöbetçi başçavuşla hastanenin bodrum katında bulunan Kaypakkaya’nın tutulduğu bölüme gittik. Tam içeri girdiğimizde bir astsubay koşarak geldi. Kaypakkaya’nın yanına gitmemize engel oldu, konuşmamıza ve vekâletnamenin imzalatılmasına fırsat vermeden bizi odadan çıkardı. Kaypakkaya şaşkındı, yalnızca avukat olduğumu ve vekâletini almak için geldiğimi duydu.

Mahkemelere gitmek zorunda olduğumdan Muş’a gittim. Diyarbakır’a döndüğümde görüşürüm diye düşündüm. Ama Kaypakkaya’nın vekâletini alamadım, olmadı ve görüşemedim. ” (Şerafettin Kaya, Kürdistan Kurtuluş Mücadelesinde Hayatımdan Kesitler, s.422)

İbo’nun ayak parmaklarındaki donmanın kangrene doğru gelişmesi üzerine doktor ameliyat altına alınmasına karar veriyor. Sol ayağındaki serçe parmak hariç, her iki ayaktaki tüm parmaklar kesilip alınıyor ve ayaklar sargılı hale geliyor.

Bu arada İbo ve dava ile ilgili dosyalar İstanbul ve Dersim’den Diyarbakır’a geliyor. Dosyada, İbo’nun Meral Yakar’a yazdırdığı Kemalizm, Milli Mesele, Genel Eleştiri ve diğer yazıları ile orijinal el yazmaları bulunuyor. Dosyaya ayrıca MİT’in İbo ve TKP (M-L) hakkında bir kısa raporu konuluyor. Dosyayı dikkatle okuyan Yaşar Değerli, devlet güvenliği açısından kendi konumunun ciddiyetini daha iyi kavrıyor.

İbo, ayaklarına düzenli aralıklarla pansuman yapan sağlık görevlisi ile yemek ve tuvalet anlarında zincirlerini açan erlerle dostane ilişkiler geliştiriyor. Durum hakkında güvenilir bir er vasıtasıyla düzenli bilgi alan Savcı Yaşar Değerli, ere direkifler veriyor. Er bunun üzerine İbo’ya kalem ve kâğıt veriyor, yazacağı mektupları gizlice postalayabileceğini söylüyor. İbo ere güveniyor ve babasına bir mektup yazıyor. Zarfın üzerindeki adresi dalgınlıkla yanlış yazıyor. Er mektubu alıp Yaşar Değerli ’ye veriyor. Değerli, mektubun sıradan bir aile mektubu olmasından dolayı postalanmasını emrediyor ere. Mektup bir hafta sonra geri gelince İbo adresin yanlış yazıldığını anlıyor ve ere iyice güveniyor. İbo bunun üzerine İstanbul üniversitesindeki arkadaşı Rıfkı’ya siyasi talimat mahiyetinde bir mektup yazıyor. Dışardaki arkadaşların son yakalanmalardan dolayı bozulan morallerinin güce ve toparlanmaya dönüştürülmesini, Vartinik nöbetinde uyuyan arkadaşın disiplin cezasına çarptırılmasını vb. içeren mektubu er götürüp yeniden Yaşar Değerli’ye veriyor. Değerli mektubu önemsiyor ve dava dosyasına koyuyor, Rıfkı’nın yakalanması için de talimat veriyor.

Savcı Değerli ikinci kere yazıcısını yanına alıp hastaneye geliyor ve ifade alamayınca İbo ile bağırtılı, sert tartışmalara giriyor. İbo’yu, yazdığı yazılarla tarihi çarpıtmak, Cumhuriyetin kurucusuna çamur atmak, devleti yıkmaya ve ülkeyi bölmeye kalkışmakla itham ediyor. İbo, bilinen inadıyla kendini savunmakla kalmıyor, Değerli’yi halka karşı suç işlemekle itham ediyor. Savcı odayı terk ederken, öfkesini, “Hem bunları yazacaksın, hem de ifade vermeyeceksin öyle mi, ifade vermezsen seni ben öldüreceğim, ölümün benim elimden olacak,” diye bağırıyor.

Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Şükrü Olcay askeri hastaneyi teftiş ederken yardımcıları ve hastane müdürüyle birlikte İbo’nun kaldığı odaya giriyor. İbo’nun ayaklarına pansuman yapmak, serum takmak ve iğne vurmakla görevli sağlıkçı bu durumu şöyle anlatıyor:

“Bir gün hiç unutmam. 2. Ordu komutanı geldi, benim tahminim İbrahim’i görmek içindi bu ziyaret. Ben de o sıralarda pansuman arabamı alıp, alt kata indim. Tabur komutanı bana ‘Hacı şimdi zamanı mıydı geldin’ dedi. Her sabah aynı saatte yapmam gerektiğini söyledim, açtılar kapıyı girdim. Konuşulanlara tanık oldum. Komutan İbrahim’e soruyordu, ‘Sen kimsin?’ diye. İbrahim’in cevabı ise, ‘Ben Devrimciyim,’ oldu. Komutan biraz kızgın ifadeyle, ‘Sen o aklından hala vazgeçmedin mi’ diye tepki gösterince, İbrahim gülerek şu cevabı verdi komutana, ‘Sizin gibilerin tahakkümü altında olmaktansa mevcut durumum iyidir.’ İbrahim’in gülerek verdiği cevaplar onları çıldırtıyordu. Komutan, ‘Bu komünistler hep böyle güler mi’ diye söylene, söylene çekip gitti.’’

İbo’yu bir müddet sonra hastaneden alıp Sıkıyönetim sorgulama merkezine götürdüler. İbo bu merkezde, şubat ayının ortalarından mayıs ayının başlarına kadar Savcı Yaşar Değerli ve ekibi tarafından sorgulandı, onulmaz acılar çekti. Barıkbaşı köylüleri dahil, yakalanan arkadaşları getirilip İbo’nun karşısına dikildi ve onunla yüzleştirildi. Her yüzleştirmede inkara baş vurdu ve arkadaşlarını inatla savunuyor.

Bu süre içinde babası Ali, İbo ile görüşmek için ikinci kez geliyor Diyarbakır’a. Tüm çabalarına, çırpınmalarına rağmen   görüşemeden dönüyor.

Savcı, İbo’nun artık konuşturulamayacağına kani olunca, nisan ayının sonunda sorguyu sonlandırıyor, İbo’nun Diyarbakır Yedinci Kolordu içindeki İstihkâm Tutukevi’ndeki üç hücreden birine konulmasını emrediyor ve Ankara’ya gidiyor.

O zamanlar, MİT’in içinde, devlet için tehlikeli ve öncelikli mihraklar tartışması var. Bir kanat, batıdaki üniversitelerde, sendikalarda ve işçi semtlerinde yuvalanan ve kökü tam anlamıyla kazınmamış olan yıkıcı mihrakların fırsat kolladıklarını, uygun ortam bulmaları halinde yeniden güçleneceklerini ve bundan dolayı öncelikli tehlike arz ettiklerini savunuyordu. Diğer kanaat ise doğudaki (Kürdistan) örgütlenmeleri asıl tehlike olarak görüyordu. Bu kanada göre doğuda, uzun vadede devleti ciddi bir şekilde meşgul edecek iki tehlikeli mihrak vardı. Birincisi, Barzani ile işbirliği içinde olan Kürt milliyetçileridir; diğeri ise, geçmişteki Kürt ayaklanmalarını haklı bulan ve güçlenmeleri durumunda, bağımsız, sosyalist bir Kürdistan kurmaya yönelecek olan Komünist harekettir. Gerek milliyetçi, gerekse komünist kanat, bugünkü durumda etkisiz hale getirilmiş olmasına rağmen, gelecek için potansiyel tehlike olma özelliklerini korumaktadırlar.

İbo, hücreye getirilip yatağına ayak bileklerinden zincirlendiğinde fizikken oldukça yıpranmıştı. Tutukevinde zincir takılmaması gerekiyordu. Ama bu İbo için ciddi bir sorun değildi. Sorgudan zaferle çıktığı için morali oldukça yüksekti. Hücreye gelenin bir komünist olduğunu yan hücreye bildirme ihtiyacını duyunca enternasyonali söyledi.  Artık mahkemede yapacağı savunmayı hazırlayabilir, babasıyla görüşebilirdi. Ailesine mektup yazacağını söyleyerek cezaevi idaresinden kâğıt ve kalem istedi, verdiler. Görüşme yasağının kalktığını, artık görüşebileceklerini bildiren bir mektup yazıyor babasına. Aynı günlerde, mahkemede yapacağı savunmanın plan taslağını da madde madde  belirliyor. Bu plan taslağı da dava dosyasındadır.

Tutukevinde aynı davadan kalan birkaç kişi, hücre kapısından İbo’yu ayak bileklerinden zincirlenmiş bir durumda yatarken görüyor ama konuşamıyorlar.

Mayıs ayının ortalarında Savcı Yaşar Değerli Ankara’dan geliyor. 17 Mayısı günü İbo hücresinden alınıyor ve götürülürken demir parmaklıkların ötesindeki tutuklu arkadaşlarını görüyor, gülümsüyor, el sallıyor. Götürülüp bekletildiği yerde, 17 Mayısı 18 Mayısa bağlayan gece kurşunlanarak öldürülüyor. Daha sonra ceset, kurşun izlerinin yok edilmesi amacıyla kurşun deliklerinin bulunduğu yerlerden kesilerek, askeri hastanenin morguna konuluyor.

Yaşar Değerli, devletin, doğudaki iki tehlikeli mihrakın liderini, ilkin Dr. Şivan’ı, sonra da İbo’yu bertaraf etmiş olmanın bahtiyarlığı içindedir. Olayı, yakın arkadaşı, istihbaratçı Üsteğmen Fehmi Altınbilek’e bildiriyor. İbo’nun mektubunu alan baba Ali Kaypakkaya, görüşmek için yola çıkıyor. Bundan sonrasını ondan dinleyelim:

İşte o gidişimdeydi. Bala’dan gidiyordu yol. Kırşehir’den Kayseri üzerinden gidiyordu. Gölbaşını aşıp. O rampayı tırmanıyorduk. Önümde iki subay oturuyordu. Rütbelerini kesin bilmiyorum ama üsteğmen, binbaşı gibiydiler. ”Ben de Diyarbakır’a gidiyorum” dedim. ”Niye gidiyorsun” dediler. ”Oğlum Diyarbakır Askeri Tutukevinde, onu görmek için gidiyorum” dedim. ”İsim ne?”, ”İbrahim Kaypakkaya” dedim. ”Oğlun eline sağ geçmeyecek” dediler.

……………………..

Sabah pazar günüydü vardığımda. 20 Mayıs’tı.

Diyarbakır’da Dağkapı diyorlar, buradan Mardinkapı’ya yürürken hep düşünüyordum. Akşam etmeye çalışıyordum. Ertesi gün gittim yine görüştürmediler. ”Üçüncü gelişim görüşemediğim oğlumla” dedim. ”Ne olur beni görüştürün, engellemeyin ”Ricama dayanamadı. İçeriye yolladı. Yine Ahmet Yarbay var, o kimlik tespiti yapan sıra çavuşları var. Gene aynı sözlerle karşılaştım. Yarbayın yanına vardım. Yarbay gene kulübeye geçmemi söyledi. Mevlüt Karaaslan gene oradaydı. Bu sefer hiç konuşmadılar. Yazlık gömlek giymişti, kısa kollu, o Merzifonlu üsteğmen gene oradaydı, o üzgündü. Bana hiçbir şey söylemedi. İbrahim ölmüştü artık. Hiçbirisi böyle o eskiden olduğu gibi konuşmuyor, susuyor falan. O belinde tabancası, kısa kollu gömleği, mağrur bir şekilde gidip geliyor Mevlüt Karaaslan. Sonra yarbay geldi. Ben kulübeye geldikten sonra elinde bir kâğıt vardı. O üsteğmene verdi. ”Sen bu işlemleri yap” dedi. Orada duran bir jip vardı. Bindirdiler beni jipe, yola düştük. Ergani’den çıkışa doğru, araba hızla gidiyor. Acaba, oğlumla ilgili bir sorumu soracaklar, ifademi alacaklar diye içimde bazı tereddütlü düşünceler vardı. Sonra orayı da geçtik. Sıkıyönetim Komutanlığına gidiyormuşuz. Oraya vardık. Şoför bana ”siz arabada bekleyin,” dedi. Kendisi binaya girdi. Tekrar geldi. Beni çağırdı, koştum vardım. Şoföre soruyordum, ”İbrahim burada mı, beni burada mı görüştürecekler,” diye soruyordum. İçimde bir sıkıntı vardı. Şoför de ”yok amca, burada olmaz” diyor. Şoför de biliyor muydu? Neyse içeri girdik. Soldan bir odaya beni koydu. Orada bir sivil adam oturuyordu. ”Sen bekle, sigara yak” falan dedi bana. Fakat içimde bir sızı, ben odanın içerisinde gidip geliyorum böyle, ”sigara falan yakmam” dedim. Biraz sonra kapı açıldı.

O zaman sıkıyönetim komutanı Şükrü Olcay’dı, tuğgeneral. O tuğgeneral, bir albay, hapishane müdürü Ahmet yarbay, kapıdan içeri girdiler. Ve bende kapı açılır açılmaz geri dönmüştüm. O paşa böyle beni aşağıdan yukarıya doğru ciddi bir biçimde süzdü. ”İbrahim’in nesisin?” dedi. ”Babasıyım” dedim. ”Bunu doğrudan doğruya söylemek olmaz ya, ben söyleyeceğim. İbrahim öldü,” dedi. Ben, görüşeceğiz diye bildiri almış getirmiştim, bilinçli yapayım savunmamı diyor, ben görüşme ümidi ile gitmişken, o bana öldü dedi. Şuursuzca, ben ”Neye öldü, İbrahim benden daha 9 gün önce mektup yazıp savunmasını yapmak için bilgi istedi, nasıl ölür?” diyordum. ”Burada intihar etti, öldü,” dedi. ”Öldürdünüz İbrahim’i,” dedim. ”Öldürdünüz’ dedim. ”Sus ulan, ayağımın altına alırım seni” dedi. Üzerime yürüdü. ”Zaten tepelemişsin” dedim. ”Ben 15 sene emek verdim, benim gibi inşaat ustası olmasın, belli bir mevki adamı olsun diye,” dedim. ”Öldürmedin de ne yaptın? Benim bütün düşüncelerimi kökünden yıktın sen,” dedim. ”Öldür, hadi beni de öldür,” dedim. Gene üzerime yürüdü, susmuş dedi. Tehdit etti falan ama mümkün değil, susmadım. ”Cenazem nerede, cenazeyi verin,” dedim. ”Vermeyeceğim” dedi. ”Ne yapacaksınız ifadesini mi alacaksınız,” dedim. ”Sus diyorum, seni tepelerim” dedi. ”Tepele” dedim, ”ben buna hazırım.” Uğraştık, bağrıştık falan ettik. Nihayet düşündü, ”sana pahalıya mal olur. Götüremezsin, pahalıya mal olur,” dedi. Çoluğumun çocuğumun rızkını keserek onu okuttum, üzülmedim. Son masrafına da bir gecekondum var, onu satacağım, bana acıdığını söyleme,” dedim. Döndü hapishane müdürü, Ahmet yarbaya ”belgelerini düzenleyin de cenazesini verin,” dedi. Oradan çıktım, jipe atladım.

“Askeri hastaneye gittik. İbrahim’i morga koymuşlardı.

Bana “git tabut getir” dediler. Diyarbakır’ın içerisine koştum.300 lira verdim, tabut yaptırdım. 60 liraya kefen aldım, pamuk aldım. Bir de “formol diye bir ilaç al” dediler. Cenaze bozulmasın diye. 20 liraydı sanıyorum, bir de o ilaçtan aldım. Bir hoca geldi, morgdan çıkardık, tabuta koyduk. Belediyeden bir memur getirdim. Üzerine, taşınmasında bir mahzur yoktur diye damga bastı, bir yazı verdi elime.

İmam, ”Bana 5 lira vereceksin. Oğluna otopsi yaptım, emeğim geçti” dedi. ”Sen niye otopsi yaptın ki oğluma? Oğlum öldürüldü mü? Bir de öldürülmüş insana, nasıl öldürülmüş diye paramparça ettin sen benim oğlumu” dedim. ”Defol şurdan gözüm görmesin seni” dedim.

Sonra tabutu, iki tekerlekli arabalar var, hamallar omuzlarına takıyorlar, onunla taşıyorlar yükü. Öyle bir hamal getirtmiştim. Cenazeyi oradan çıkartmıştık, tabutu indirdi. Hamala 5 lira verecektim.

“Ne oldu, bu ne oldu, nedir?” dedi.

“Oğlum,” dedim. “Öğrencidir, solcu diye işkence ettiler, burada öldürüldü, onun cenazesi,” dedim. Adam ağladı.

“5 liranı almıyorum” dedi.

Oradan araba aramaya çıktım. 1700 lira istiyorlardı. Ben 1200 lirayla gitmiştim. 500 lira falan kalmıştı. Mümkün değil o parayı karşılayamıyordum. Bir de peşin istiyorlar. “Seni tanımıyoruz” diyorlar. Şoförün biri dedi ki:

“Uçağa git, uçak ucuz götürür” dedi, tek yönlü olduğu için. Oraya gittim.

“210 lira tabut için, 245 lira da sana alırız” dediler. “Biletini verelim, bu parayı verebilir misin?” dediler.

“Tabii” dedim. Vardı o kadar param. Akşam altıya bileti verdiler.

Bir 20 lira verdim, pikap tuttum… Getirdik köye defnettik.”

adhk tarafından

Leyla Güven’in direnişi 189’uncu, ölüm orucu ise 16’ncı gününde

Mayıs 15, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

İmralı’daki tecridin kaldırılması talebiyle açlık grevini sürdüren DTK Eşbaşkanı Leyla Güven’in direnişi 189’uncu gününe ulaşırken, ölüm orucuna başlayan tutukluların direnişi ise 16’ncı gününe girdi

HABER MERKEZİ (15-05-2019) Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan tecridin kaldırılması talebiyle Diyarbakır E Tipi Hapishanesi’nde başlattığı ve tahliyesi ardından evinde sürdürdüğü açlık grevi direnişi 189’uncu gününde.

Tutuklular: Açlık grevine devam edeceğiz

Avukatların 2 Mayıs günü İmralı’da PKK Lideri Öcalan’la gerçekleştirdiği görüşmeye ilişkin 6 Mayıs’ta yapılan basın toplantısının ardından tutuklular adına açıklama yapıldı. Gelinen aşamada AKP ve MHP ittifakının Öcalan’a uygulanan tecridi sürdürmek ve içinde bulunan direnişi kırmak için özel savaş politikalarının uygulandığı ifade edilen açıklamada, talepler kabul edilmeyene kadar direnişten asla vazgeçilmeyeceği mesajı verildi.

Hapishanelerde eylem sürüyor

Aynı taleple Federe Kürdistan Bölgesi’nin Hewlêr kentinde açlık grevine başlayan HDP üyesi Nasır Yağız 176, Strasburg’da 14 kişi ve Galler’de İmam Şiş’in 150, hapishanelerde 16 Aralık’ta başlayan tutuklular 151 gündür direnişde. Açlık grevleri 1 Mart itibariyle tüm hapishanelere yayıldı.

Federe Kürdistan Bölgesi’nin Mahmur kampında Fadile Tok 116 gündür, Germiyan’a bağlı Kelar ilçesinde ise Herêm Mahmud 81 gündür açlık grevinde.

30 Tutsak ölüm orucunda

Hapishanelerde binlerce tutuklunun başlattığı direnişe katılan Aslı Doğan ve Ardıl Çeşme Gebze Kadın Kapalı Hapishanesi’nde; Zozan Çiçek, Şükran Aydın ve Nesrin Akgül Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi’nde; Ahmet Topkaya, Ferhat Turgay, Abdulhalik Kaplan, Enver Dönmez ve Ergin Akhan Diyarbakır D Tipi Kapalı Hapishanesi’nde; İhsan Bulut, Özhan Ceyhan, Vedat Özağar, Erol Cengiz ve Ahmet Anığı ise Van Yüksek Güvenlikli Kapalı Hapishanesi’nde 30 Nisan tarihi itibariyle direnişlerini ölüm orucuna çevirdi. Birinci ölüm orucu grubunun eylemi bugün 16’ncı gününe girdi.

Yine 10 Mayıs’tan itibaren ölüm orucu eylemine ikinci bir 15 kişilik grup katıldı. Kandıra Hapishanesi’nde Yaşar Cinbaş, Muhammed İnal, Diyadin Akdemir ve Engin Kahraman; Bolu F Tipi Hapishanesi’nde İbrahim Doğan, Ahmet Emin Eren ve Mustafa Taştan; Patnos Hapishanesi’nde Senar Efe, Burhan Şık, Faysal Atak ve Şafii Kayhan; Tekirdağ 1 No’lu Hapishanesi’nde Reşat Özdil; Tekirdağ 2 No’lu Hapishanesi’nde Zeki Bayhan ve Yılmaz Yıldız; Van Yüksek Güvenlikli Hapishanesi’nde Sait Öztürk ise 10 Mayıs’ta başlattıkları ölüm orucu direnişini sürdürüyor.

 Üç vekil HDP binasında grevde

HDP milletvekilleri Dersim Dağ, Tayip Temel ve Murat Sarısaç’ın partilerinin Diyarbakır İl Örgütü binasında başlattığı eylem de 3 Mart’tan bu yana devam ediyor.

Erzincan T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde 7 Ocak’ta açlık grevine başlayan Sedat Akın, tahliye edilmesi ardından direnişini Batman’daki evinde; Gurbet Ektiren, Bakırköy Hapishanesi’nde 15 Ocak’ta başladığı açlık grevi direnişini tahliye olduğu 8 Mart’tan bu yana Mardin’in Derik ilçesindeki evinde; İhsan Sinmiş (56), 1 Mart’ta Silivri Hapishanesi’nde başladığı açlık grevini 11 Mart’ta tahliye olduktan sonra İstanbul Küçükçekmece’deki evinde; Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’ndeki Murat Aksin, 15 Mart’ta başladığı direnişe, 25 Mart’ta tahliye edildikten sonra Derik’teki evinde; Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’nde 5 Ocak’ta açlık grevine başlayan Mahsun Şen, direnişini tahliye olduğu 17 Nisan’dan sonra Derik’teki evinde;  Diyarbakır’daki HDP binasında açlık grevine başlaması üzerine gözaltına alınıp tutuklanan İsmet Yıldız 29 Mart’ta, Sevican Yaşar 2 Nisan’da, Salih Tekin ve Bilal Özgezer ise 5 Nisan’da tahliye edildikten sonra direnişini evinde sürdürüyor.

adhk tarafından

Faşizm hız kesmiyor, annelere tazyikli suyla saldırı

Mayıs 10, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Diyarbakır’da, açlık grevi ve ölüm orucundaki çocukları için beyaz tülbentleri ile sokağa çıkan annelere, polis tazyikli su ile saldırdı, bazı anneler baygınlık geçirdi

HABER MERKEZİ (10-05-2019) İmralı tecridine karşı açlık grevi ve ölüm orucunda olan çocuklarının sesini duyurmak için Diyarbakır’da günlerdir yürüyüş ve oturma eylemleri yapan anneler, bugün de sokağa çıktı. Sembolleri haline dönüşen beyaz tülbentleri ile sokağa çıkan annelere, bazı HDP milletvekilleri ile Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi avukatlar da destek verdi.

Polis barikatları ile çevrili halde bulunan Koşuyolu Parkı’na gelen anneler, burada oturma eylemi yapmak istedi. Ancak parka girişlerine polislerce yine izin verilmedi.

Bunun üzerine Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Yardımlaşma Derneği’ne (TUAY-DER) doğru yürüyüşe geçen annelere TOMA araçlarından sıkılan tazyikli su ile saldırdı. Bu saldırı sırasında bazı anneler baygınlık geçirdi.

Anneleri iki gruba ayıran polis, o anları takip eden bazı gazetecileri de darp etti.

Gazetecileri bölgeden uzaklaştıran polislerin, iki gruba ayırarak çembere aldıkları annelere dönük saldırıları sürüyor.

adhk tarafından

“Her şey çok güzel olacak” mı sahiden?!/Sibel Özbudun-Temel Demirer

Mayıs 9, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Verili tabloda devrimcilerin, sosyalistlerin acilen “AKP’ye karşı CHP” açarsızlığından sıyrılıp kendilerini ve sınıfı CHP’ye endekslemekten[15] vazgeçerek kendi bağımsız gündemlerini oluşturup sürdürebilecek bağımsız bir nicel ve nitel güce dönüşme hedefini önlerine koymaları gerekiyor

Sibel Özbudun-Temel Demirer (09-05-2019) “Değişimin sırrı, tüm enerjini

eskiyle mücadele etmek yerine,

yeniyi inşa etmeye odaklamaktır.”[1]

“Boşuna uğraşmayın, atı alan Üsküdar’ı geçti”… Böyle demişti Recep Tayyip Erdoğan, 16 Nisan 2017’de Türkiye’nin yeni Başkan(cı)lık sistemini onaylayan referandumun ardından…

“Boşuna uğraşmayın,” diye seslendiği, oylamada usulsüzlük, sahtecilik, oy hırsızlığı yapıldığını öne sürerek YSK’yı iddiaları incelemesi için göreve çağıranlardı.

YSK bu çağrılar karşısında kılını kıpırdatmadı!

Daha fazlasını da gördük. Seçim günü, oy verme işlemi devam ederken YSK’dan gelen “mühürsüz oy pusulaları geçerlidir” açıklaması, özellikle Kürt coğrafyasındaki sandıklardaki polis-jandarma ablukası, sandıkların açılmadan askeri helikopterlerle ilçe merkezine taşınması, sayım sırasında sandık kurulu üyelerinin dışarı çıkartılması, Youtube’a kadar düşen, ne idüğü belirsiz kişilerin boş oy pusulalarına mühür basıp sandığa atma görüntüleri, sayım sırasında trafoya “dadanan” kediler, elektrik kesintileri, Ankara 2014 yerel seçiminde sayım sırasında AKP’li bakanın YSK’ya gitmesi ve Mansur Yavaş lehine olan oy dengesinin birden Melih Gökçek lehine çevrilmesi…

YSK’nın kılı hiç kıpırdamadı!

Ana muhalefet partisinin yıllardır tüm bu olup bitenlere tepkisi, “Adam kazandı, birader,” kıvamındaydı. CHP her seferinde kuzu kuzu kabul etti yenilgiyi. Üsküdar’ı geçen atlının arkasından bakakaldı. Tabii yirmi yıla yakın süredir ülkenin üzerine heyulâ gibi çökmüş AKP’ye karşı kendisine bel bağlayan, seçim hile hurdalarının tanığı milyonlarca insanın tepkisini, öfkesini ılıştırıp “aman bir tatsızlık çıkmasın” yatıştırıcılığında sönümlendirmesi, cabası.

2019 yerel seçimlerinde beklemediği bir sonuçla karşılaşınca AKP’nin tepkisi ise bambaşka oldu. Gayrı-resmi sonuçların ortaya çıkmaya başlamasıyla birlikte, başta “Reis”leri olmak üzere tüm bir teşkilât, var gücüyle pres uygulamaya başladı: Daha oyların sayımı sürerken AA veri akışını kesti, sonucun ortaya çıkmasıyla birlikte seçim kurullarına itiraz üzerine itiraz yağdırıldı, havuz medyası yaygarayı kopardı: “Hırsızlar! Uğursuzlar! FETÖ/PKK oyunu!”, geçersiz oylar tekrar tekrar saydırıldı, “sahte seçmen”leri saptamak için kolluk kuvvetleri ev ev dolaştırıldı; savcılar harekete geçirildi; İmamoğlu’nun mazbatayı alması 17 gün boyunca engellendi ve nihayetinde baskı- tehdit ve şantaj sonucu, YSK dördü yedek olmak üzere[2] yedi üyesinin oylarıyla İstanbul seçimini yenileme kararını almak zorunda bırakıldı… Ne de olsa atanmaları, terfileri, sürülmeleri Adalet Bakanı’nın, dolayısıyla da Cumhurbaşkanı’nın bir imzasına bağlı devlet memurlarıydılar…

31 Mart seçimlerinden bu yana, AKP’yi ve onun “Reis”ini iyi-kötü tanıyabilmiş herkesin beklediği bu kararı, Abdülkadir Selvi’ye bakılırsa, CHP “hiç beklemiyormuş”![3]

Seçimlerin yenilenmesi kararının hukuka uygun olup olmadığı tartışmalarını bir yana bırakalım. O bahis çoktan gerilerde kaldı. Zira nicedir, George Orwell’in, “Aslında hiçbir şey yasa dışı değildi, çünkü artık yasa diye bir şey yoktu,” dediği boyuttayız. Bunu bilmiyormuş gibi yapmanın, başımıza ge(tiri)lenleri “ama bu hukuka aykırı” diye eleştirmenin naiflik adına dahi bir tadı kalmadı epeydir. Çünkü karşımıza, gözlerimizin içine baka baka, “Ne olmuş yani? Atı alan Üsküdar’ı geçti. Boş yere nefes tüketmeyin” diye dikilen bir “Ben yaptım oldu” var. İlla bir hukuk kılıfı giydirmek gerekiyorsa Türkiye’de nicedir bir “Ben yaptım oldu” hukuku işlerliktedir. Ve de YSK kararını bir “darbe” olarak tanımlayan[4] solcular, sosyalistler, haklıdırlar; hiç kuşkusuz bunun AKP’nin yaptığı “ilk darbe” olmadığı ya da bundan önce “demokratik” bir işleyiş söz konusuymuş zehabını yaratmamak koşuluyla…

Peki, eğer Türkiye’de hukuk denilen “şey” artık namevcutsa, YSK’nın seçimleri yenileme kararını güle-oynaya kabullenme nesi?

Sanıyoruz ki Meral Akşener’in “bile” “sine-i millete dönmek” gerekliliğinden dem vurduğu bir ortamda, 23 Haziran’da yapılacak seçimlerde CHP yönetimi ve İmamoğlu 31 Mart’taki oylarını arttırarak aradaki farkı açabileceğini düşünüyor. Mantık şöyle olmalı: “İstanbul seçimlerinde 10 bin 492 oy alan TKP Büyükşehir adayı Zehra Güner Karaoğlu’ndan sonra 2 bin 437 oy alan bağımsız aday Özge Akman da Ekrem İmamoğlu lehine seçimden çekildiğini açıkladı. Destekledikleri bağımsız aday Aysel Tekerek bin 520 oy alan Türkiye Komünist Hareketi de seçime katılmayacağını duyurdu. Yani şimdiye kadar 14 bin 442 seçmenin desteğini alan 3 aday İmamoğlu lehine yarıştan çekilmiş oldu.”[5] Yani etti artı 14 küsur bin oy. Eh Saadet’in ve DSP’nin bir kısmının da oylarını alabilirsek…”

Evdeki hesap, öyle gözüküyor ki bu… Gelelim, çarşıya. Kanımızca AKP’nin tümü olmasa bile “Reis” ve çevresi, seçimlerin yenileneceğini daha Nisan başlarında biliyorlardı. Daha doğrusu, seçimlerin yenilenmesi durumunda alabilecekleri oyun hesabı çoktan yapılmış, teşkilâta talimatlar gönderilmişti. MHP’nin “sinir uçlarıyla oynamak” pahasına dile getirilen “Türkiye İttifakı” örneğin… 8 aydır tecritte tutulan Abdullah Öcalan’ın avukatlarına verilen görüşme izni… Ve daha YSK seçimlerdeki usulsüzlük iddialarını görüşmek için toplanmadan önce, İstanbul’da 31 Mart seçimlerinde sandığa gitmeyen 1 milyon 700 bin seçmenin saptanarak her birinin kapısının tek tek çalınması yönünde alınan karar…[6] Nihayet, AKP sözcüsü Ömer Çelik’in, YSK’nın kararını açıkladığı gün verdiği, “Cumhurbaşkanımız, Genel Başkanımız MYK’de birimlere talimatını vermiştir. Hangi birim İstanbul seçimleriyle ilgili olarak ne yapacağının talimatını almıştır ve çalışmaya başlamıştır,”[7] demeci… Yani talimat YSK kararı açıklanmadan önce alınmış, çalışmalar başlamıştır bile!

Önemlice bölümü “küskün” AKP seçmenlerinden oluşan 1 milyon 700 bin seçmenin kapı kapı markaja alınması; Öcalan üzerindeki tecritin hafifletilerek, ya da başka “jest”lerle İstanbul’daki Kürt seçmenlere göz kırpılması, Saadet Partisi’nin yüz küsur bin oyunun bir bölümünü kopartma uğraşı… Ve seçimi kazanma uğruna seferber edilecek tüm kurumsal olanaklar: AKP’nin elindeki ilçe belediyelerinden havuz medyasına, karşı tarafın seçim çalışmalarının kolluk kuvvetlerince engellenmesinden gerekirse şiddet gösterilerine[8]… Üstüne üstlük seçim kampanyasına malzeme edilecek bir Ramazan ayı… bedava iftarlar, sahurlar, parti propagandasına koşulan cennet-cehennem muhabbetleri, cami sohbetleri, Binali Yıldırım için seferber olacak cemaatler, imamlar, müftüler…

Kaldı ki, sorun salt kimin daha fazla oy alacağında değil… Muhalefetin adayı her şeye karşın “Cumhur ittifakı” adayından daha çok oy alsa bile, seçim/ sayım hilelerinin yürürlüğe sokulmayacağının ya da “seçimin de iptal edilmeyeceğinin garantisi yok.”[9]

Garantisi yok, çünkü artık bu coğrafyada hak, hukuk, yasalar vb. de yok… Bu nedenledir ki, “serinkanlılığından ve akilliğinden kimsenin kuşku duyamayacağı hukukçu Turgut Kazan bile şöyle demekten kendini alıkoyamıyor: “Zaten YSK’de bu olduğuna göre siz artık seçim falan kazanamazsınız, gerçekçi olun. O yüzden İstanbul seçimlerinin boykot edilmesi gerektiğini muhalefet serinkanlı düşünmelidir, bu gerekçelerle… Bu bir felakettir. Bu mühürsüz oy pusulalarını geçerli sayan kepazelikten daha büyük kepazeliktir, artık dürüst seçim imkânı kalmamıştır. Kesinlikle hukukun zerresi yoktur.”[10]

Boykot ve giderek Meclis’ten çekilme, AKP hukuk tanımazlığını, her türlü muhalif sese çemkiren hotzotçuluğunu (seçimlerin yinelenmesinden duyduğu “kaygıları” dile getiren TÜSİAD’dan “Her şey çok güzel olacak” hashtag’ine tweet atan sanatçılara…), istibdadını, heveslisi ve aktörü olduğu “Tek adam rejimi”ni, kendisiyle baş başa bırakarak bir meşruiyet krizine dönüştürmenin etkin bir aracını oluşturabilirdi…

Ama öyle görülüyor ki ana muhalefet partisinde böyle bir eğilim yok. AKP istibdadına karşı bir meşruiyet krizine yol açmak bir yana, “erken seçim talebimiz olmayacak”, “ekonomik krize karşı üzerimize düşeni yapmaya hazırız”[11] ya da “adam kazandı, kardeşim” yollu açıklamalarla, “yara bandı” işlevi görmeye devam edeceğini belli ediyor.

CHP’nin AKP’nin meşruiyetini sorgulamaya niyeti yok, çünkü kimi siyasal kaygılar gütseler de AKP iktidarıyla birlikte kârlarını katlayan Marmara patronlarının böyle bir perspektifi yok…[12] Bu nedenledir ki CHP, AKP’yi kibar, güleryüzlü, sevgi dolu,[13] iyimser, ve “hukuktan sapmayan” bir muhalefetle kuşatarak törpüleme, tabanını etkileyerek kendine çekme siyaseti güdüyor… YSK kararının açıklandığı günün gecesinde Kadıköy’de, Beşiktaş’ta, Şişli’de sokaklara dökülerek “Direne direne kazanacağız”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganlarıyla yürüyüşe geçen[14] on binlerce kişinin öfkesini de “Her şey çok güzel olacak Ekrem Abi” safsatasıyla soğutarak… (Burada Victor Hugo’nun, “Yarınlar hep güzel olacak denir. Oysa bugünler, dünün yarınları değil midir?” sözünü anımsa(t)makta yarar var!)

Verili tabloda devrimcilerin, sosyalistlerin acilen “AKP’ye karşı CHP” açarsızlığından sıyrılıp kendilerini ve sınıfı CHP’ye endekslemekten[15] vazgeçerek kendi bağımsız gündemlerini oluşturup sürdürebilecek bağımsız bir nicel ve nitel güce dönüşme hedefini önlerine koymaları gerekiyor.

Che Guevara’nın “Dar kapsamlı seçim çekişmeleri; şurada burada seçimi kazananların başarıları; iki milletvekili, bir senatör, dört belediye başkanı, halkın üzerine ateş açılarak dağıtılan büyük çapta bir gösteri; bir öncekine göre bir iki oy farkıyla kaybedilen yeni bir seçim; kazanılan bir grev, kaybedilen on grev; bir adım ileri, on adım geri; belli bir kesimde bir zafer, bir diğerinde on kez bozgun… Sonra birdenbire oyunun kuralları değişir, her şeye yeniden başlamak gerekir. Bu tutum neden ileri geliyor? Halk enerjisini neden hep böyle boşuna harcıyor? Bunun tek nedeni var: Bazı Amerika ülkelerinde ilerici güçler taktik hedefler ile stratejik hedefleri korkunç bir şekilde birbirine karıştırıyorlar, küçük taktik sorunlarda büyük stratejik hedefler görmek istemişlerdir,” uyarısını hiç akıldan çıkartmadan…

Unutmayalım, AKP’nin “Tek Adam Rejimi” neyi temsil ediyor, neye denk düşüyor ve neye dönüşme potansiyelini taşıyorsa taşısın, “Bizi tüm kurtaracak olan, kendi kollarımızdır”. Yoksa her fırsatta “bozkurt selamı” çakanlarla, eski özel harpçilerle, ılımlı İslâmcılarla, kök muhafazakârlarla ittifak yapan, şehit cenazelerinden oy devşirmeye çalışan, iktidarın “terörle savaşımı”nı iştiyakla destekleyen CHP’ye[16] yedeklenmek değil…

Son bir şey daha: İstanbul Büyük Belediye seçiminde AKP’ye karşı CHP’ye yedeklenmek başka şeydir; AKP hotzotçuluğunun haksızlığına karşı durup, başkaldırmak başka bir şey…

Mesele(miz) bunun ayırdına varabilmekten geçiyor.

N O T L A R

[1] Sokrates. [2] “CHP Parti Meclisi üyesi Haluk Pekşen, YSK’nin İstanbul seçimini iptal kararı için oy veren üyelerden 4’ünün “yedek üye” olduğunu belirterek, “Asil üyeler neden oy kullanmadılar?” diye sordu.” (“CHP’li Pekşen: ‘YSK’nin 4 Yedek Üyesi Oy Kullandı, Asil Üyeler Nerede?’…”, 6 Mayıs 2019… http://sendika63.org/2019/05/chpli-peksen-ysknin-4-yedek-uyesi-oy-kullandi-asil-uyeler-nerede-546695/) [3] “YSK toplantısı öncesinde CHP’deki MYK toplantısında seçimlerin yenilenmesine ilişkin bir beklenti yoktu. CHP’de daha çok kısıtlı seçmenlerle ilgili gelen bilgiler rahatlamaya yol açmıştı. YSK’nın iptal kararı çıktığı andan itibaren CHP’de tansiyon yükseldi.” (Abdulkadir Selvi, “YSK ‘Yeniden Seçim’ Dedi İstanbul Halkı Ne Diyecek?”, 7 Mayıs 2019… http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/abdulkadir-selvi/ysk-yeniden-secim-dedi-istanbul-halki-ne-diyecek-41205760) [4] KESK: “YSK eliyle halk iradesine bir kez daha darbe yapılmıştır”; DİSK: “Emir komutayla yapılan sandık darbesine karşı direnmek haktır!” (“Zorbalığa Teslim Olmayacağız”, 7 Mayıs 2019… https://www.birgun.net/haber-detay/zorbaliga-teslim-olmayacagiz.html); TKH: “12 Eylül faşist askeri darbesi ile YSK tarafından alınan kararın öz itibariyle hiçbir farkı yoktur. Ortada yeni bir darbe bulunmaktadır.” (“TKH: İstibdat Rejimi Budur!”, 6 Mayıs 2019… http://tkh.org.tr/basin-aciklamalari/istibdat-rejimi-budur). [5] “İstanbul’da Adaylar Teker Teker İmamoğlu Lehine Yarıştan Çekiliyorlar”, 7 Mayıs 2019… https://www.gazetefersude.com/istanbulda-adaylar-teker-teker-imamoglu-lehine-yaristan-cekiliyorlar-57073/ [6] “AKP Seçim Stratejisi: Sandığa Gitmeyen 1 Milyon 700 Bin Seçmenin Kapısı Çalınacak”… https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2019/05/08/ak-parti-secim-stratejisi-sandiga-gitmeyen-1-milyon-700-bin-secmenin-kapisi-calinacak/ [7] “Ömer Çelik: Usulsüzlüklere Göz Yummadığımız İçin Bizi Hedef Alıyorlar”, 6 Mayıs 2019… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/son-dakika-omer-celik-usulsuzluklere-goz-yummadigimiz-icin-bizi-hedef-aliyorlar-41205685 [8] Öyle ya, ne diyor “Reis”, 2 Mayıs’ta (yani YSK kararından önce) kurmaylarına? “Bazı arkadaşlar 7 Haziran sonrası ‘koalisyon’ derken ben seçime gidilmesini savundum ve 1 Kasım’da kazandık. İstanbul için de aynı şeyi düşünüyorum, yüzde yüz kazanacağız”. (https://odatv.com/erdogandan-istanbul-secimlerine-1-kasim-benzetmesi-02051939.html) [9] diyor İsmet Baytak, Marksist Felsefe Grubu’nda ve ekliyor: “Sonuçta kazanılmış bir seçime yeniden girilmez…” [10] “Hukukçular ve Baro Başkanları: Türkiye’de Dürüst Seçim İmkânı Artık Kalmadı”, Cumhuriyet,7 Mayıs 2019. [11] Yunus Öztürk, “Sermaye Sınıfı Bölünürken, YSK Kararını Verdi…”, 6 Mayıs 2019… https://mesele121.org/sermaye-sinifi-bolunurken-ysk-kararini-verdi [12] “TÜSİAD’ın kimi siyasi itirazları olsa da ekonomik çıkarları Erdoğan’la uyuşuyor. Erdoğan sayesinde ‘OHAL, grev yasakları, toplantı ve gösteri yasakları’ artsa da ne gam. Onların işi Bireysel Emeklilik Sigortası, İşsizlik Fonu, kıdem tazminatının fona devredilmesi ve bankaların batık kredilerinin kurtarılması, özelleştirmedir. Erdoğan iktidarı sermaye lehine bunları yaptığı sürece, bazı siyasi eksiklikleri görmezden gelme olağan kabul ediliyor.” (Yunus Öztürk, a.y.) [13] “YSK’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine yönelik kararının ardından milletvekillerinin de katılımı ile yapılan olağanüstü CHP Parti Meclisi (PM) toplantısı sona erdi. Milletvekilleri ve PM üyelerinin de söz aldığı toplantıda, seçimlerin boykot edilmemesi ve sevgi dili kullanılarak kampanya sürecinin götürülmesi gerektiği kararının alındığı öğrenildi.” (“CHP Seçime Katılma Kararı Aldı! Kılıçdaroğlu: Demokrasi Kazanacak”, 7 Mayıs 2019… http://www.hurriyet.com.tr/gundem/chp-secime-katilma-karari-aldi-41206291) [14] “İstanbul’da Halk Tencere Tavasıyla Sokağa Çıktı: Saraylar Yıkılır, Saltanatlar Çöker!”, 6 Mayıs 2019… http://sendika63.org/2019/05/ysk-karari-sonrasi-istanbulda-tencere-tavali-protestolar-basladi-546701/ [15] Sahi, neydi Bakırköy 1 Mayıs’ında (çoğu taşeron) binlerce işçinin patronu konumunda olmak bir yana, sağcılığını hiç gizlemeyen İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’nu kürsüden konuşturmak? [16] Bkz: Sibel Özbudun, Temel Demirer, “Seçim Sonuçları: ‘Demokrasi Güçlerinin Zaferi’ mi?”, Kaldıraç, Nisan 2019, sayı 213, ss.99-102.

adhk tarafından

Somut Gerçek ve Stratejik Gerçek Bileşkesi Olarak Devrimci Siyaset

Mayıs 8, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

“Tartışmaya vesile yapılması gereken şudur Eğer faşizme karşı mücadele, AKP-MHP iktidarına karşı mücadeleye indirgeniyor ya da faşizme karşı mücadele salt bu iktidar karşıtlığıyla içeriklendiriliyor ise, işte burada devrimci siyaset açısından bir sorun var demektir Ve bu kesinlikle bir tartışma konusudur AKP-MHP karşıtlığı somut gerçekte geniş bir yelpazeyi ifade eder ki, bu yelpazeye başka faşist klik ve siyasi partiler de dahildir. Dolayısıyla, AKP-MHP iktidarı karşıtlığına indirgenen faşizme karşı mücadele bilinci-algısı, büyük yanılgının ötesinde, sınıf işbirlikçiliğine uzanan bir kadere makustur. CHP ile ittifak, CHP’ye ehven yaklaşım tam da bu zeminde cereyan eden burjuva sınıf kuyrukçusu politik, siyasi gerçeklerdir.”

HABER MERKEZİ (08-05-2019) Güncel gelişmelerin okunarak kritik edilmesi devrimci siyasetin andaki somut görevidir. Ama bu gelişmelerin hangi perspektifle ele alınıp hangi çözüm esasına göre sentezleneceği ise devrimci siyasetin stratejik yönelimi, temel görevidir…

Siyaset ekseriyetten gerçekle ilgilenir ya da gerçekle ilgilenmek siyasetin vazgeçilmez görevidir. Bu görevi ihmal etmesi somut durumu es geçmesi anlamına gelir ki, bu durumda siyaset etkili olduğu sahadan uzaklaşmış, kısırlaşmış olur. Gerçeğin kapsamı geniştir. Hepsiyle alakadar olmak zorunludur. Lakin siyasi gerçekler siyasetin bir kenara bırakarak atlayacağı hasbel kader görevler değil, bilakis öncelikli görevleridir. Sanat, edebiyet gibi sayısız konu siyasetin ilgi alanına girer ve hepsi de bir gerçektir, dolayısıyla görevdir de. Siyaset siyasi gerçekle öncelikli olarak ilgilenmek, bu görevi asla teğet geçmemek durumundadır. Aksi halde siyasetin statikleşmesi ve özünden uzaklaşarak başkalaşması gündeme gelir. Bu da siyasetin kendi görev alanını terk ederek başka unsurların görev alanına girmesi anlamına gelir.

Devrimci siyaset, reel gerçeği de, stratejik gerçegi de ileri yönde değiştirmeyi, gerici gerçeği devrimci yöntemlerle değiştirme esasına dayanır. Bunun için de söz konusu gerçeği devrimci siyaset penceresinden okuyarak analize tabi tutar ve senteze ulaşır. Her gelişme ve gerçeği felsefi, teorik, ideolojik ve stratejik açıdan değerlendirdiği gibi, bir de siyasi açıdan ele alır. Gelişme, gerçek ve durumu siyasi açıdan ele alınmayan hiç bir siyaset ya da yaklaşım devrimci tamamı yansıtmaz-yansıtamaz. Tabii ulus ve azınlıkların sorunu, kadın sorunu, inanç sorunu, doğa sorunu, sanat-edebiyat sorunu, kültür sorunu, sınıf sorunu, ittifaklar sorunu, seçimler sorunu vb. sayılabilir tüm meseleler son tahlilde siyasi sorun yaklaşımıyla siyasi açıdan ele alınmak durumundadırlar. Bunun açık ifadesi şudur; şayet meselelerin siyasi açıdan hal edilmesinden uzaklaşılırsa, meselenin düzen içine hapsedilmesi, dolayısıyla çözümsüzlüğe sürüklenmesi bir rastlantı olmaz. Yani, siyasi iktidar mücadelesinden koparılan her yönelim ya da yaklaşım, politik açıdan ne kadar ilerici rol oynarsa oynasın ve reel gerçek bakımından ne kadar etkili olursa olsun, düzen içinde ilerlemekten öteye geçmez, en önemlisi de kalıcı gerici-gerçeği değiştirme süreci açısından temelden noksan kalır.

O halde, devrimci siyaset gerçekle ilgilenme noktasındaki ödevini önemserken, siyasi iktidar mücadelesine angaje ele almayı ve gerçeği değiştirme görevini siyasi açıdan içeriklendirmeyi asla unutmamalıdır. Yoksa parçayla meşgul olup bütünü unutma rotasında düzen içine saplanıp kalmaktan kurtulamaz.

Güncel veya geçici gerçekle uğraşma görevi farklı, uzun vadeli ve stratejik gerçekle uğraşma görevi farklıdır. İkisi de devrimci siyasetin atlayamayacağı görevlerdir. Ancak reel gerçek karşısındaki görevi stratejik gerçek karşısındaki göreve bağlı biçimlendirmek durumundadır. Ne birini ne de ötekini ötelememeli, ikisini önemseyerek uyum içinde yürütmeli, ikisi arasında öncelik-sonralık/esas-tali kategorisini bilinçli olarak saptamalıdır.

Özcesi, somut gerçek ve stratejik gerçek olmak üzere iki ana zeminde biçimlenen görevler devrimci siyasetin kayıtsız kalmayacağı veya kalmaması gereken görevlerdir.

Öte taraftan faşist kulvardaki burjuva siyaset ile devrimci-demokratik kulvardaki siyaset de farklı ele alınması gereken bir alandır. Bu ayrışım, devrimci sınıf siyaseti ve tavrının hiç bir şartla karartamayacağı ilkesel bir tutumdur. Faşist düzen partileri ve sınıf siyasetlerine karşı tavrımız esasta siyasi mücadele zemininde ifade bulur. Bunlara karşı mücadelede de, devrimci-demokratik siyaset ilkeleri çerçevesinde mücadele yürütür. Burjuva pragmatist politikalardan, burjuva siyaset tarzından, burjuva kültürden ve kirli mücadele tarzından kesinlikle sakınır proleter devrimci siyaset. Dostlarına karşı ise siyasi mücadele dışında ideolojik mücadele, demokratik yarış ve yapıcı eleştiri temelinde dostluk ilişkilerine uygun yöntemler benimser ki, bu ilişki biçimi kesin ilkelere bağlı biçimlenir. Devrimci sınıf çıkarları esas alınır, devrimci kaygılar temel alınır proleter devrimci siyasette. Hiç bir burjuva faşist düzen partisiyle ortaklaşma-ittifak mümkün olmadığı gibi, bu faşist partiler demokratik güçlere asla tercih edilmezler. Bu, sınıf tavrı ve ilkesel tutumdur, siyasettir…

Ne var ki, devrimci sınıf safları ve demokratik güçlerin belli kesimleri aynı ilkeli siyaset ve sınıf tavrını taşıma yeteneği gösterememekte, reel politika saplanarak stratejik savrulmalara düşmektedirler. Değişik sebeplerle ve değişik düzeylerde de olsa, geride kalan yerel seçimler süreci belli güçlerdeki ciddi çizgi kırılmalarına tanıklık yaptı. İlke ve çizgi sorunu somut siyasete vurarak kırılganlıkları açığa çıkardı…

AKP-MHP iktidarında biçimlenen faşist iktidara karşı yürütülecek devrimci mücadele görevi, süreçsel olarak öne çıkan görevdir. Bu iktidar dönemine has olan AKP-MHP karşıtı mücadele, faşizme karşı mücadele olarak yadsınamaz somut devrimci görevdir. Devrimci siyaset somut gerçekte bunu öncelemek durumundadır. Bunda tartışmaya yer yoktur. Tartışmaya vesile yapılması gereken şudur. Eğer faşizme karşı mücadele, AKP-MHP iktidarına karşı mücadeleye indirgeniyor ya da faşizme karşı mücadele salt bu iktidar karşıtlığıyla içeriklendiriliyor ise, işte burada devrimci siyaset açısından bir sorun var demektir. Ve bu kesinlikle bir tartışma konusudur. AKP-MHP karşıtlığı somut gerçekte geniş bir yelpazeyi ifade eder ki, bu yelpazeye başka faşist klik ve siyasi partiler de dahildir. Dolayısıyla, AKP-MHP iktidarı karşıtlığına indirgenen faşizme karşı mücadele bilinci-algısı, büyük yanılgının ötesinde, sınıf işbirlikçiliğine uzanan bir kadere makustur. CHP ile ittifak, CHP’ye ehven yaklaşım tam da bu zeminde cereyan eden burjuva sınıf kuyrukçusu politik, siyasi gerçeklerdir. Bu siyasetin yanılgısı, stratejik, ilkesel ve ideolojik dokudan ileri gelmekle birlikte, belli bir yanıyla da kimi reel gerçeklerden beslenmektedir.

CHP tabanındaki sol dinamikler, CHP’nin kurumsal kimlik ve temsiliyetini gölgeleyen unsurlar olarak ele alınmaktadır. CHP’nin geniş tabanı, oy potansiyeli ve hatta kimi kadroları ilerici, devrimci nitelikler taşımaktadır. Bu doğrudur. Fakat, devrimci halkın burjuva iktidarlar veya hakim sınıflarca manüpüle edilip yedeklenmesi bilinen klasik bir gerçektir. Bilinçli sınıf tavrına sahip olmayan kimi ilerici unsurların CHP içinde yer alması da benzeri bir yanılsama ya da manüpülasyonun ürünüdür. Öyle ki, devrimci sınıf saflarından ve demokratik güçlerden önemli kesimlerin CHP ile ittifak yaptığı ve ittifaklara açık olan anlayışların geliştiği yadsınamaz gerçektir. Bu gerçek orta yerde dururken, devrimci halk kitlelerinin manüpüle edilmesi anlaşılır bir durumdur. Özellikle de AKP-MHP faşist iktidarına karşı kitlelerde yaşanan ‘’çaresizlik’’ ve bu iktidardan kurtulma arayışları dikkate alındığında kitlelerin CHP’ye yönelmesi tamamen anlaşılır bir durumdur ama değiştirilmesi gereken gerçektir. Değiştirilmesi gereken bu gerçeğe karşın, kimi devrimci sınıf ve demokratik güçler CHP ile ittifak yaparak veya bu ittifakı benimseyerek söz konusu gerçeği derinleştirmektedir. Geniş kitlelerde, ‘’AKP gitsin de kim gelirse gelsin’’ biçimindeki yaygın görüş yıkılması zor bir handikap olarak devrimci sınıf hareketinin önüne çıkmış durumdadır…

Yalnızca geniş kitlelerde veya ulusal demokratik güçlerde değil, devrimci sınıf kesimleri, devrimci aydın ve çevrelerde CHP ile ittifak veya CHP’ye ehven bakan eğilim giderek gelişip güçlenmektedir. Tehlikenin en büyüğü de budur. Bu gerçek, devrimci sınıf saflarındaki sağ tasfiyeci reformist eğilim olarak ciddi bir tehlike ve tehdidi işaret etmektedir. Devrimci sınıf hareketinin önünde geleceğin handikapı budur.

Oysa devrimci siyaset ya da demokratik siyaset, CHP’yi güçlendirme ve kitleleri onun etrafına toplama siyasetini benimsemeden de AKP-MHP faşist iktidarına karşı mücadeleyi geliştirebilir, geliştirmek durumundadır da. Ne şartla olursa olsun faşist sınıf partileri ve hakim sınıf kliklerine bel bağlanamaz, sorunların çözümü bunlara havale edilemez, bunlarla buluşulamaz. Kürt ulusal hareketinin AKP iktidarıyla ‘’barış-çözüm’’ süreci denen tasfiyeci süreçte yaşadığı tecrübe yeterince eğitici, öğreticidir. Bu tecrübeden öğrenme yerine, faşist düzen partilerinin başka türevleriyle aynı tecrübeyi yaşamaya meyletmek anlaşılmazdır. AKP’nin kendisiyle denemek ise daha korkunç bir hatadır. Ne yazık ki, yerel yönetimler pratiği ulusal hareket güçleri açısından iyi sınav edilmemiştir. CHP ile ittifak,  devrimci, sosyalist, demokratik güçlerin belli kesimiyle ittifaka adeta tercih edilmiştir. Daha da önemlisi devrimci sınıf hareketinin belli örgütlü güçleri de bu ittifakı onaylayan duruma düşmüşlerdir. Onların ittifak tercihi de CHP ile ittifak zeminiyle birleşme olmuştur. Sonuç olarak siyaset ve çizgi kırılganlığı bu güçleri de devrimci siyaset sınavında negatif pozisyona savurmuştur.

Şimdi, bir özeleştiri borcu ortadadır. CHP ile ittifak anlayışı zemininde buluşan veya onu tercih eden güçler bundan sakınamaz, kaçamazlar. Bu borcu HDP de, ittifak bileşenleri de sahiplenme sorumluluğuyla yüz yüzedir. Devam eden ittifaklar zeminimizin daha sağlıklı zeminde yürümesi için ilgili muhatapların geçmişi pratiklerini objektif zeminde muhasebe etmesi kaçınılmazdır. Yapılan saldırıların sorumluluğu taşınmalı, ilişkilerin yıpranmasına vesile olan tavırların özeleştirisi yapılarak, yaratılan güvensizliğin onarılması sahiplenilmelidir. Özeleştirinin verilmesi ilişkilerin olumlu zemine oturması için zorunludur. Kabul edilemez saldırılar yaşanmamış gibi geçiştirilemez. İttifak ve eylem birlikleri ilişkilerinin rayına oturması özeleştirinin verilmesini gerekli kılar.

Özeleştiri vermesi gereken muhatap güçler stratejik siyaset açısından dostlarımız, müttefiklerimiz ya da ittifak güçlerimizdir. Ancak, somut siyasette bu staretik siyasete uygun ilişki ve pratiğin geliştirilmesi ya da ittifak ilişkisinin sürdürülmesi, somut siyasette yaşanan sorunların aşılmasına dönük adımların atılmasına paraleldir. Süreç tartışılarak hataların veya kabul edilemez saldırıların faturası çıkarılmak, sahiplenilmek durumundadır. Bu şart koşma değil, sorumlulukların taşınması ve ilişkilerin ilkeli yürütülmesinin bir gereğidir.

adhk tarafından

Devrimci önderler mezarları başında anıldı

Mayıs 6, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde devrimci önderler, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, idamlarının 47’nci yıl dönümünde Karşıyaka’daki mezarlarının başında anıldı

ANKARA (06-05-2019) Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde devrimci önderler, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, idamlarının 47’nci yıl dönümünde Karşıyaka’daki mezarlarının başında anıldı.

Yenimahalle’de bulunan Karşıyaka Mezarlığı’nda, 6 Mayıs 1972’de idam edilen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan için anma töreni yapıldı.

Mezarların başında düzenlenen törene çok sayıda yurttaş katıldı. Anma etkinliğine katılanlar sloganlar atarak Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın mezarlarına gelip, karanfil bıraktı.

Mezarlık içine kurulan platformda yapılan konuşmaların ardından tören sona erdi.

adhk tarafından

Leyla Güven’in direnişi 179’uncu gününde

Mayıs 5, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

İmralı’daki tecridin kaldırılması talebiyle açlık grevini sürdüren DTK Eşbaşkanı Leyla Güven’in direnişi 179’uncu gününe ulaştı

HABER MERKEZİ (05-05-2019)  Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan tecridin kaldırılması talebiyle Diyarbakır E Tipi Hapishanesi’nde başlattığı ve tahliyesi ardından evinde sürdürdüğü açlık grevi 179’uncu gününde.

Hapishanelerde direniş sürüyor

Aynı taleple Federe Kürdistan Bölgesi’nin Hewlêr kentinde açlık grevine başlayan HDP üyesi Nasır Yağız 166, Strasburg’da 14 kişi ve Galler’de İmam Şiş’in 140, hapishanelerde 16 Aralık’ta başlayan tutuklular 141 gündür direnişte. Açlık grevleri 1 Mart itibariyle tüm hapishanelere yayıldı.

Federe Kürdistan Bölgesi’nin Mahmur kampında Fadile Tok 106 gündür, Germiyan’a bağlı Kelar ilçesinde ise Herêm Mahmud 71 gündür açlık grevinde.

15 tutuklu ölüm orucuna başladı

Hapishanelerde binlerce tutuklunun başlattığı direnişte İstanbul Bakırköy, Kocaeli Gebze, Van ve Diyarbakır hapishanelerinde katılan 15 tutuklu ise 30 Nisan tarihi itibariyle direnişlerini ölüm orucuna çevirdi.

HDP il binasındaki direniş sürüyor

HDP milletvekilleri Dersim Dağ, Tayip Temel ve Murat Sarısaç’ın partilerinin Diyarbakır İl Örgütü binasında başlattığı direniş 3 Mart’tan bu yana devam ediyor.

Erzincan T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde 7 Ocak’ta açlık grevine başlayan Sedat Akın, tahliye edilmesi ardından direnişi Batman’daki evinde; Gurbet Ektiren, Bakırköy Hapishanesi’nde 15 Ocak’ta başladığı açlık grevi direnişine tahliye olduğu 8 Mart’tan bu yana Mardin’in Derik ilçesindeki evinde; İhsan Sinmiş (56), 1 Mart’ta Silivri Hapishanesi’nde başladığı açlık grevini 11 Mart’ta tahliye olduktan sonra İstanbul Küçükçekmece’deki evinde; Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’ndeki Murat Aksin, 15 Mart’ta başladığı eyleme, 25 Mart’ta tahliye edildikten sonra Derik’teki evinde; Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’nde 5 Ocak’ta açlık grevine başlayan Mahsun Şen, direnişini tahliye olduğu 17 Nisan’dan sonra Derik’teki evinde; Diyarbakır’daki HDP binasında açlık grevine başlaması üzerine gözaltına alınıp tutuklanan İsmet Yıldız 29 Mart’ta, Sevican Yaşar 2 Nisan’da, Salih Tekin ve Bilal Özgezer ise 5 Nisan’da tahliye edildikten sonra direnişi evinde sürdürüyor.

Tecridi protesto etmek için yaşamlarına son verdiler

Almanya’nın Krefeld kentinde de 20 Şubat tarihinde mahkeme önünde bedenini ateşe veren Uğur Şakar, tedavi gördüğü hastanede 22 Mart’ta yaşamını yitirmişti. Tecridi protesto etmek amacıyla Zülküf Gezen (33) 17 Mart’ta Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi’nde, Ayten Beçet (24) 23 Mart’ta Gebze Kadın Kapalı Hapishanesi’nde, Zehra Sağlam (23) 24 Mart’ta Oltu T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde, Medya Çınar (24) 25 Mart’ta Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’nde tecride karşı yaşamlarına son verdi. Yonca Akici de 29 Mart’ta aynı amaçla Şakran Kadın Kapalı Hapishane’nde direniş yaptı ve kaldırıldığı hastanede 1 Nisan günü yaşamını yitirdi. Siraç Yüksek, 2 Nisan’da Osmaniye 2 No’lu T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde, Mahsum Pamay ise 5 Nisan’da Elazığ 1 No’lu F Tipi Kapalı Hapishanesi’nde tecridi protesto etmek için yaşamına son verdi.

adhk tarafından

Stuttgart’da 1 Mayıs

Mayıs 2, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Stuttgart’da 1 Mayıs her yıl olduğu gibi bu yılda coşku ile kutlandı

Stuttgart (02-05-2019) Her yıl yapıldığı gibi, işçi sınıfının birlik,dayanışma ve mücadele günü olan 1 Mayıs işçi ve emekçilerin bayramı saat 10:00 da Marienplast’ta bu yıl daha kalabalık ve coşkulu geçti. Sendika ve demokratik kitle örgütlerinin birlikte organize ettiği yürüyüşe ADHK, ATİK, AGİF ve DİDF gibi kurumlar yanında, MKP, TKP-ML, MLKP ve MLPD gibi örgütler de katıldı.Yürüyüş boyunca rengarenk pankrat ve dövizler coşkulu yürüyüşe damgasını vurdu.

adhk tarafından

İsviçre’de 1 Mayıs

Mayıs 2, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Dünya işçi ve emekçiler Günü olan 1 Mayıs İsviçre’nin 20 kantonunda düzenlenen 60 ayrı etkinlikle kutlandı

İSVİÇRE (02-05-2019) ADKH olarak filamalarımızla birleşenimiz İDHF pankartıyla aynı kortejde yürüdük Ayrıca İsviçre’nin Fribourg kantonunda 1 Mayıs birlig , mücadele ve dayanışma bilinciyle ADKH içinde olduğu bir yürüyüş düzenlendi. Diger şehir merkezlerinde olduğu gibi Fribourg‘da İDHF pankartıyla aynı kortejde yürüdük. Zürih’te sabah saatlerinde Helvetiaplatz’da bir araya gelen katılımcılar yürüyüş boyunca bir araya gelen işçiler, sendika üyeleri, sivil toplum örgütleri ve siyasi parti temsilcileri taleplerini yaptıkları yürüyüşler eşliğinde haykırdılar.

Çalışma yaşamındaki maaş eşitsizliğine vurgu yapan pankartların taşındığı yürüyüşlerde maaş eşitsizliğinin giderilmesi için yeni düzenlemeler talep edildi ve 14 Haziran’ da İsviçre genelinde yapılacak olan kadın grevlerine destek mesajları verildi. Sechselautenplatz’da kurulan sahnede yapılan konuşmalarda ön plana çıkan konuşmalar, klima, sosyal adalet, eşit işe eşit ücret vurguları ile 14 Haziran ‘da İsviçre genelinde yapılacak olan kadın grevleri oldu. Zürih ‘te 16 bin kişi yürüdü İsviçre ‘ de 1.Mayıs kutlamalarının en dikkat çekeni Zürich ‘ te gerçekleşti.

adhk tarafından

Leyla Güven’in direnişi 176’ncı gününde

Mayıs 2, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

İmralı’daki tecridin kaldırılması talebiyle açlık grevini sürdüren DTK Eşbaşkanı Leyla Güven’in direnişi 176’ncı gününe girdi

HABER MERKEZİ (02-05-2019) Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan tecridin kaldırılması talebiyle Diyarbakır E Tipi Hapishanesi’nde başlattığı ve tahliyesi ardından evinde sürdürdüğü açlık grevi 173’üncü gününe girdi.

Hapishanelerde direniş sürüyor

Aynı taleple Federe Kürdistan Bölgesi’nin Hewlêr kentinde açlık grevine başlayan HDP üyesi Nasır Yağız 160, Strasburg’da 14 kişi ve Galler’de İmam Şiş’in 134, hapishanelerde 16 Aralık’ta başlayan tutuklular 135 gündür direnişte. Açlık grevleri 1 Mart itibariyle tüm hapishanelere yayıldı.

15 tutuklu ölüm orucuna başladı

Hapishanelerde binlerce tutuklunun başlattığı direnişte İstanbul Bakırköy, Kocaeli Gebze, Van ve Diyarbakır hapishanelerinde katılan 15 tutuklu ise 30 Nisan tarihi itibariyle direnişlerini ölüm orucuna çevirdi.

HDP il binasındaki direniş sürüyor

HDP milletvekilleri Dersim Dağ, Tayip Temel ve Murat Sarısaç’ın partilerinin Diyarbakır İl Örgütü binasında başlattığı direniş 3 Mart’tan bu yana devam ediyor.

Erzincan T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde 7 Ocak’ta açlık grevine başlayan Sedat Akın, tahliye edilmesi ardından direnişi Batman’daki evinde 113’üncü gününde sürdürüyor. Gurbet Ektiren, Bakırköy Hapishanesi’nde 15 Ocak’ta başladığı açlık grevi direnişine tahliye olduğu 8 Mart’tan bu yana Mardin’in Derik ilçesindeki evinde; İhsan Sinmiş (56), 1 Mart’ta Silivri Hapishanesi’nde başladığı açlık grevini 11 Mart’ta tahliye olduktan sonra İstanbul Küçükçekmece’deki evinde; Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’ndeki Murat Aksin, 15 Mart’ta başladığı eyleme, 25 Mart’ta tahliye edildikten sonra Derik’teki evinde; Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’nde 5 Ocak’ta açlık grevine başlayan Mahsun Şen, direnişini tahliye olduğu 17 Nisan’dan sonra Derik’teki evinde; Diyarbakır’daki HDP binasında açlık grevine başlaması üzerine gözaltına alınıp tutuklanan İsmet Yıldız 29 Mart’ta, Sevican Yaşar 2 Nisan’da, Salih Tekin ve Bilal Özgezer ise 5 Nisan’da tahliye edildikten sonra direnişi evinde sürdürüyor.

Tecridi protesto etmek için yaşamlarına son verdiler

Almanya’nın Krefeld kentinde de 20 Şubat tarihinde mahkeme önünde bedenini ateşe veren Uğur Şakar, tedavi gördüğü hastanede 22 Mart’ta yaşamını yitirmişti. Tecridi protesto etmek amacıyla Zülküf Gezen (33) 17 Mart’ta Tekirdağ 2 Nolu F Tipi Hapishanesi’nde, Ayten Beçet (24) 23 Mart’ta Gebze Kadın Kapalı Hapishanesi’nde, Zehra Sağlam (23) 24 Mart’ta Oltu T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde, Medya Çınar (24) 25 Mart’ta Mardin E Tipi Kapalı Hapishanesi’nde tecride karşı yaşamlarına son verdi. Yonca Akici de 29 Mart’ta aynı amaçla Şakran Kadın Kapalı Hapishane’nde direniş yaptı ve kaldırıldığı hastanede 1 Nisan günü yaşamını yitirdi. Siraç Yüksek, 2 Nisan’da Osmaniye 2 No’lu T Tipi Kapalı Hapishanesi’nde, Mahsum Pamay ise 5 Nisan’da Elazığ 1 No’lu F Tipi Kapalı Hapishanesi’nde tecridi protesto etmek için yaşamına son verdi.