adhk tarafından

Geleneksel ADHK Kolektif Tatil Kampında Buluşalım!

Temmuz 9, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Kolektif Tatil Kampımız; 20 Temmuz – 9 Ağustos 2019 tarihler arasında İspanya, Katalunya’nın Costa Brava bölgesi, Pals kasabasında (Platja de Pals / Camping Neptuno) yapılacaktır

ADHK (09-07-2019) Ortak üretip-ortak tüketme perspektifiyle; her ulus ve ulusal azınlıktan, kültürden halkımızı, bireyci-bencil, özel mülkiyetçi, aṣırı tüketime dayalı kapitalist sistemin yaṣam biçimine alternatif olarak organize edilen ADHK Geleneksel Kollektif Tatil Kampı’na katılıp birlikte güzel bir tatil geçirmeye çaḡırıyoruz.

Sevgili gençler; okul ve iṣ nedeniyle arkadaṣlarınızla buluṣmak için yakalayamadıḡınız olanakları, ADHK Geleneksel Kolektif Tatil Kampında, kolektif bir yaṣam ortamında yakalayabilirsiniz. Kendiniz için uygun tatil programı yapıp iyi bir tatil geçirebilirsiniz.

Sevgili kadınlar; ev ve iṣyerlerinin size yaṣattıḡı aṣırı yorgunluk ve stresten uzak, kendiniz için özgürce planlayacaḡınız bir tatil ve uzun süredir göremediḡiniz arkadaṣ ve akrabalarınızla buluṣmanın keyfini Kampımızda yaṣayabilirsiniz.

Sevgili çocuklar, kapatıldıḡınız kapalı evlerden, apartmanlardan, trafik korkusuyla rahat çıkamadıḡınız sokaklardan çıkıp, rahatlıkla koṣturacaḡınız, top oynayacaḡınız, resim yapacaḡınız, ṣarkılar söyleyeceḡiniz, havuzda yüzeceḡiniz, animasyonlar seyredeceḡiniz, deniz kenarında kumdan evler ve tüneller yapacaḡınız bir tatil geçirmek isterseniz anne ve babalarınızla ADHK Geleneksel Kolektif Tatil Kampına katılmak için, hazırlıklarınıza baṣlayın!

Sevgili dostlar, arkadaṣlar, yoldaṣlar; bütün bir yıl boyunca yaṣadıḡınız stres ve yorgunluḡunuzu, bizimle paylaṣacaḡınız kollektif yaṣamınızla atmak istemez misiniz?

Gelin hep birlikte, ortak katkılarımızla oluṣturacaḡımız kollektif yaṣamın zenginliklerini, güzelliklerini yaṣayalım ve yaṣatalım! Paylaṣacaklarımızı çoḡalttıkça yaṣamı güzelleṣtiririz.

Kolektif Tatil Kampımız; 20 Temmuz – 9 Ağustos 2019 tarihler arasında İspanya, Catalunya’nın Costa Brava bölgesi, Pals kasabasında (Platja de Pals / Camping Neptuno) yapılacaktır. Kamp yerine ilişkin daha geniş bilgi, http://www.campingneptuno.com  adresinde bulabilirsiniz.

KAMP PROGRAMI;

Açılış Şöleni

Seminer ve Paneller

Tarih ve Doğa Gezileri

Müzik ve Şiir Dinletileri

Kültür ve Eglence Akşamları

Futbol ve Voleybol Turnuvaları

Bilgi ve Diğer Yarışmalar

Çocuk Programları

Kapanış Şöleni

KAMP ÜCRETİ

  1. Hafta için : 350 €
  2. Hafta için : 450 €
  3. Hafta için : 550 €

Büyüklere Üç Hafta: 550 €

3-6 yaş arası çocuklar Üç Hafta için :  150 €

3-6 yaş arası çocuklar İki Hafta için  :   100 €

3-6 yaş arası çocuklar Bir Hafta için  :   50 €

06-12 yaş arasında olanlarda üç haftalık : 350 €

06-12 yaş arasında olanlarda İki haftalık : 300 €

06-12 yaş arasında olanlarda Bir haftalık  : 200 €

Öğrencilere Üç Hafta:  350 €

Öğrencilere İki Hafta:   300 €

Öğrencilere Bir Hafta:  200 €

4 Kişilik Aileden üç haftalık kamp ücreti olarak: 1.500 €

4 Kişilik Aileden iki haftalık kamp ücreti olarak: 1.300 €

4 Kişilik Aileden Bir haftalık kamp ücreti olarak:1.000 €

KAMP İÇİN BİRLİKTE GETİRİLECEK MALZEMELER;

Çadır, şişme yatak, battaniye, uyku tulumu vb.

Yaz tatili için kişiye gerekli malzemeler; spor, plaj ve yüzme malzemeleri.

Alerji karşıtı hap veya ilaçlar, normal ilaçlarınız

Arabanın ruhsatı ve seyahat sigorta belgesi

Pasaport, ehliyet ve kimlikleriniz

Hastalık sigorta belgesi, özel eşyalarınız

Oyun malzemeleri

Ayrıca, kitap, roman, dergi,  buna benezer ihtiyaçlar.

Not: Katılımcı arkadaşlar, çalabildiği müzik estürmanını birlikte getirmeleri rica olunur

KAMPA ULAŞIM;

Her faaliyet alanı; kampa gidiş-dönüş ulaşım sorununu kendi imkanları dahilinde çözmelidir.

Not: Uçakla Gelecek Arkadaşlar GİRON (GERONA) havalanına inmelidirler. Gerona’dan Pals’a otobüs seferleri olmakta. Gelen arkadaşlar otobüs yada ticari taksi ile kamp yerine ulaşabilirler. Gerona ile Pals 50 km civarındadır. Bir önceki yıl, uçak ile gelen arkadaşları kamp yerine taşımada oldukça zorluklar yaşamıştık. Komite önemli sıkıntılarla karşılaşmıştı. Oysa, Gerona’dan Pals’a ulaşım noktasında herhangi bir sorun olmadığı gibi, maddi olarakta belirtilmeye değmez miktarı aşmamaktadır. Uçak ile gelen arkadaşlar bunu özellikle dikkate almalı ve kendi imkanlarıyla kamp yerine ulaşmalıdırlar.

Yol güzergahı; Duisburg, Köln, Koblenz, Saarbürcken, Metz (Fransa), Nancy, Dijon, Lyon, Valence, Nimes, Montepellier, Beziers, Perpignan, Figueres (İspanya), Viladamat, Verges, Torroella de Montgri, Pals, Platja de Pals, Camping Neptuno.

KAMP ADRESİ;

Camping Neptuno

Rodors, 23. Platja de Pals

17256 – Pals

Catalunya (Spain)

Home

Tel.: +34 972636731

Fax.: +34 972637309

Kolektif Tatil Kampımız; 20 Temmuz – 9 Ağustos 2019 tarihler arasında İspanya, Catalunya’nın Costa Brava bölgesi, Pals kasabasında (Platja de Pals / Camping Neptuno) yapılacaktır. Kamp yerine ilişkin daha geniş bilgi, http://www.campingneptuno.com  adresinde bulabilirsiniz.

Kolektif Tatil Kampımıza katılacak arkadaşların, 10 Temmuz 2019 tarihine kadar, ADHK’ya bağlı, Federasyon / Dernek veya doğrudan Genel Konseye kendilerini bildirmelidirler.

ADHK Genel Konseyi / Kamp Komitesi

Kontak Adres; kolektiftatilkampi@gmail.com

Telefon: 00 49 157 52 48 53 62

adhk tarafından

Cumartesi Anneleri, Transporter araçlar ile kaçırılanların akıbetini sordu

Temmuz 6, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Cumartesi Anneleri eylemlerinin 745’inci haftasında güvenlik güçleri tarafından Şubat ayında gözaltına alınan ve bir daha haber alınamayan Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak, Mustafa Yılmaz ve Salim Zeybek’in akıbeti sordu

Kayıplarının akıbetini sormak ve faillerin yargılanması talebiyle sürdürdükleri eylemlerinin 745’inci haftasında Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelmek isteyen Cumartesi Anneleri, bir kez daha polis tarafından engellendi. Cumartesi Anneleri, polis ablukasına alınan İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi’nin bulunduğu sokakta eylemlerini gerçekleştirdi. Bu haftaki eyleme, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu destek verdi. Kayıp yakınları, üzerinde kayıpların fotoğraflarının olduğu tişörtler giyerek, gözaltında kaybedilen yakınlarının fotoğrafları ve kırmızı karanfil taşıdı.

Bu haftaki eylemde güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınarak kaybedilen Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak, Mustafa Yılmaz ve Salim Zeybek’in akıbetleri soruldu.

‘Sessiz kalmayacağız’

Basın açıklamasını İHD İstanbul Şubesi Gözaltına Kayıplara Karşı Komisyon Üyesi Sebla Alcan okudu. 745 haftadır yalnız kaybedilen insanları için değil, bir daha hiç kimsenin kaybedilmemesi için de mücadele ettiklerini belirten Alcan, “Gizli gözaltı, gözaltında kaybetmenin ve işkencenin yatağıdır. Asla kabul edilemez. Zorla kaçırma ve kaçırılan kişinin akıbetini gizleme gözaltında kaybetmenin ilk adımıdır. Asla kabul edilemez. Bu iddialar karşısında susmak, hukukun gereğini yapmamak suçtur. Biz sessiz kalmayacağız. Vicdan ve onur sahibi yurttaşlar olarak herkes için, her yerde insan haklarını talep edeceğiz” dedi.

‘Transporter araçlarla kaçırıldılar’

7 ve 21 Şubat’ta kaçırılan Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak, Mustafa Yılmaz ve Salim Zeybek’ten ailelerinin tüm çabalarına rağmen haber alınamadığını hatırlatan Alcan, yaşamlarını tehdit eden koşullar altında kaybolduklarına ilişkin kuvvetli şüphe bulunan bu kişilerin, Transporter araçlarla ve tanık beyanlarına göre kendilerini kamu görevlisi olarak tanıtan kişiler tarafından zorla kaçırıldığını dile getirdi. Alcan, “745’inci haftamızda Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak, Mustafa Yılmaz ve Salim Zeybek’in aileleriyle birlikteyiz. Aileler kaçırılma ve yasadışı alıkonulma iddiasıyla tüm mercilere başvurmuş olmalarına rağmen Şubat ayından bu yana hiçbir bilgiye ulaşamamışlardır. Hakkında hangi suç isnadı bulunursa bulunsun herkesin hukuk kurallarından eşit ve adil bir biçimde yararlanmaya hakkı vardır. Hiç bir gerekçe bu hakkın ihlalini meşrulaştıramaz” diye belirtti.

‘Hukuk kurallarını uygulayın’

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e çağrıda bulunan Alcan, kaçırılma vakalarının etkin bir biçimde ve maddi gerçeği açığa çıkartacak şekilde soruşturulmasını istedi. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a da seslenen Alcan, söz konusu kaçırılma vakaları hakkında, acil ve etkin soruşturma yürütülerek, kayıp kişilerin nerede bulunduğunun tespit edilmesini, bu kişilerin kayıt dışı gözaltında tutuluyorlarsa, ailelerinin bilgilendirilmelerini ve adli makamların karşısına çıkarılmalarını sağlama çağrısında bulundu.

Devleti yönetenlere de seslenerek hukuk kurallarının herkese eşit ve adil bir biçimde uygulanması gerektiğini vurgulayan Alacan, “Kaçırılan insanların ailelerinin savcılıklara da yansıyan iddiaları ile ilgili yaşamı koruma ve etkili soruşturma yükümlülüğünüzü yerine getirin. Gökhan Türkmen, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak, Mustafa Yılmaz ve Salim Zeybek nerede?” diye sordu.

Açıklamadan sonra gözaltında kaybedilenlerin hikayeleri kamuoyuyla paylaşıldı. Kaybedilenlerin hikayeleri şu şekilde:

Gökhan Türkmen 

“Türkiye Zirai Donatım Kurumunda kimyager olarak çalışan Gökhan Türkmen, 1 5 Temmuz Darbe Girişimi’nin ardından görevinden ihraç edildi. 9 Ağustos 2016 tarihinde 4 polis Ankara’daki evine gelerek arama yaptı. Polisler Selda Türkmen’e eşi hakkında yakalama kararı olduğunu söyledi. Polisler evdeyken 6-7 silahlı özel harekât polisi Gökhan Türkmen’i almak üzere geldiklerini söyledi. O sırada evde bulunmayan Türkmen sonrasında da eve gelmedi. Ailesi ile telefonla haberleşiyordu. 2 Şubat 2019 tarihinde annesine ‘eğer benden bir hafta haber alamazsanız suç duyurusunda bulunun’ dedi. 7 Şubat 2019 tarihinde anne babasının Antalya’daki eve gitti. Annesi onun çok sıkıntılı olduğunu fark etti. Öğleden sonra motosikletle dışarı çıktı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Ailesinin tüm başvuruları sonuçsuz kaldı.

Yasin Ugan, Özgür Kaya

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında haklarında yakalama kararı bulunan Yasin Ugan ve Özgür Kaya evlerinden ayrılmak zorunda kaldı. Birlikte Ankara ili Altındağ ilçesi Çamlık Mahallesi 1847 No’lu sokaktaki 12 numaralı evi kiraladılar. 13 Şubat 2019 tarihinde saat 15.00 ile 16.00 saatleri arası ellerinde silah bulunan ve kendilerini polis olarak tanıtan kişiler evlerinin kapısını kırarak içeri girdi. Ugan ve Kaya’yı ters kelepçe takıp kafalarına siyah poşet geçirerek gözaltına aldı ve beyaz bir minibüse bindirerek götürdü. Olay yerinde silahlı ve polis yelekli kırk civarında kişi bulunuyordu. Ev sahibi gözaltı işlemi yapan kişilere kim olduklarını sorduğunda polis olduklarını söyleyerek gözaltına alınanlarla ilgili savcılığın yürüttüğü soruşturma dosyasının numarasını verdiler. Olay mahallelinin gözü önünde gerçekleşti. 13 Şubat 2019 tarihinden sonra Yasin Ugan ve Özgür Kaya’dan bir daha haber alınamadı. Ailelerinin tüm başvuruları sonuçsuz kaldı.

Erkan Irmak 

Öğretmen olan Erkan Irmak İstanbul Ümraniye’de yaşıyordu. Hakkında yakalama kararı olan Irmak evinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Zaman zaman ailesini görmek üzere evine geliyordu. Bu gelişlerinden birinde gece saat 23.00 civarında Ümraniye İstiklal Mahallesi’ndeki evinden çıktı. Eşi camdan onun gidişini izledi. İki kişinin hızla Erkan Irmak’a yaklaşıp koluna girdiğini, ön taraftan bir kişinin de onlara doğru koşarak geldiğini gördü. Kaçırılmanın gerçekleştiği 16 Şubat 2019 tarihinden sonra Erkan Irmak’tan bir daha haber alınamadı. Ailesi Erkan Irmak’ın yasadışı bir şekilde alıkonulduğu iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Ancak bugüne kadar Erkan Irmak’ın akıbeti hakkında ailesine bilgi verilmedi. Ailesinin tüm başvuruları sonuçsuz kaldı.

Mustafa Yılmaz

Fizyoterapist olan 33 yaşındaki bir çocuk babası Mustafa Yılmaz Ankara’da yaşıyordu. 9 Ekim 2018 tarihinde Bylock kullanımı ve Bank Asya’da hesap hareketleri bulunduğu iddiasıyla tutuklandı ve yargılandı. 8 Ocak 2019 tarihinde 6 yıl 3 ay ceza aldı. Yurtdışı çıkış yasağı konularak serbest bırakılan Mustafa Yılmaz, hüküm sonrası üst mahkemeye itiraz başvurusunda bulundu. Mustafa Yılmaz 19 Şubat 2019 sabahı işe gitmek üzere evden ayrıldı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Ailesi emniyete ve savcılığa başvurdu. Ancak sonuç alamadı. Kendi imkanları ile yaptıkları arama sonucunda ulaştıkları kamera görüntüsünde aile, Mustafa Yılmaz’ın darp edilip başına bir çuval geçirildikten sonra köşede bekleyen siyah transporter marka bir araca bindirildiğini gördü. Ancak bugüne kadar Mustafa Yılmaz’ın akıbeti hakkında ailesine bilgi verilmedi. Ailesinin tüm başvuruları sonuçsuz kaldı.

Salim Zeybek

Salim Zeybek Ankara’da yaşıyordu. Bilgi Teknolojileri Kurumu’nda çalışırken 670 sayılı OHAL KHK’sıyla ihraç edildi’ Hakkında bir soruşturma yürütülen Zeybek’in muhtemelen soruşturma kapsamında kendisi ile ilgili arama ve yakalama kararı bulunuyordu. Bu nedenle evden ayrılmak zorunda kalmıştı. Zaman zaman eşiyle telefonla görüşüyordu. Bu görüşmelerden birinde Salim Zeybek eşine İstanbul’da görüşmek İstediğini söyledi. Eşi ve çocukları ile İstanbul’da buluştu. 21 Şubat 2019 tarihinde akşam 19.00 sularında Zeybek Ailesi’nin içinde bulunduğu aracın önü kesildi. Edirne Emniyet Müdürlüğüne bağlı sivil polis olduklarını söyleyen kişiler tarafından Salim Zeybek bir araca, eşi ve çocukları başka bir araca bindirildi. “Biz devletin polisiyiz” diyen silahlı kişiler yolda birkaç kez plaka değiştirerek Salim Zeybek’in eşini ve çocuklarını Ankara’daki evlerine kadar götürdüler. Salim Zeybek’in eşinin arabadan inmesine izin vermeden önce “biz devletiz, savcıya, polise gitme. Sen bizi dinle, biz seni artık bir hafta sonra mı olur, bir ay sonra mı olur, bir sene sonra mı olur, eşinle görüştüreceğiz. Ama önce eşinin bizim elimizden geçmesi lazım” dediler. Bugüne kadar Salim Zeybek’in akıbeti hakkında ailesine bilgi verilmedi. Ailesinin tüm başvuruları sonuçsuz kaldı.” (MA)

adhk tarafından

Devrimin Dostlarına Yaklaşım ve Devrimin Aydınlarla İlişkisi

Temmuz 5, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Devrimin kendi dinamikleri ya da güçleriyle buluşması bir politikaya, özellikle de pratik politikaya işaret eder Devrimin dostlarıyla ilişkilenmede izleyeceği pratik politika, devrimin ihtiyaçlarına yanıt olmakta karşılık bulur Ve kuşkusuz ki bu politika, devrimin potansiyel güçleri veya hedef güçleriyle doğru ilişkilenmede anlam bulur

HABER MERKEZİ (05-07-2019) Devrimin dostlarıyla ilişkileri devrimin temel sorunlarındandır. Bu ilişkinin doğru tarif edilmesi ve doğru kurulması devrim için elzemdir. Devrimin dostları ile devrimin düşmanlarını titizlikle ayrıştırmak ve buradan hareketle ilişkileri düzenlemek her devrimin ötelenemez görevidir. Bu ilişki ve ayrışım doğru analiz edilip yerli yerine oturtulmadan, devrimci mücadelenin kendi dinamikleriyle buluşması zaaf taşıyacağı gibi, düşmanlarına karşı net ve ilkesel tavrı da silikleşme tehlikesi taşır. Oysa devrimin düşmanlarıyla arasına kalın çizgiler çekerek ayrışması, bunun tersine kendi güçleri ya da dinamikleriyle buluşması ise devrimin gelişmesiyle doğru orantılıdır.

Önemsizliğinden değil, bilakis son derece önemlidir fakat yazımızın sınırlılığı çerçevesinde yaklaşarak ve konunun dağılmaması kaygısıyla, burada devrimin karşı-devrimle ilişkilerini tartışma konusu yapmıyoruz. Konu edindiğimiz bölüm, devrimin kendi dinamikleriyle gerekli olan ilişkilenmeyi sağlaması ve bu konuda berrak bir anlayışa, aynı berraklıkta pratik politikaya sahip olması meselesidir. Ki, doğru ve gerekli ilişkilenme bu zemin üzerinde yeşerebilecek ve devrimin doğru orantılı gelişmesine bu zemin yol açacaktır. Devrimin dostları ya da bileşenleriyle ilişkilenmesi şart iken, bu ilişkilenmeyi geniş yelpazeye yaymaması tek ayaküstünde yürümeye benzer…

Devrimin her konuda teorik bir yaklaşımı, teorik bir politikası vardır. Devrimci teori hemen her soruna alternatif çözüm üreten, her çelişkiyi tarif ederek giderme metodu (kesinlikle) sunan yetenektedir. Ancak devrimci teorinin bu yeteneğine karşın, teorinin yürütücüleri ya da temsilcileri tarafından her sorunda bir pratik politika yürütüldüğü iddia edilemez. Dolayısıyla teorinin ve politikanın da pratikleştirilmesi can alıcı yerde durmaktadır.

Her konuda bir politikanın olması şarttır. Zira devrim sadece bir meseleyle ilgilenmez. Aslen ilgilendiği siyasi iktidar bağlamında merkezi göreve, temel bir kurguya sahiptir fakat bu merkezi görevi beslemek ve genel kurguyu örgütlemek için merkezi görev çevresindeki diğer görevlerle ilgilenir, bunlara asla kayıtsız kalmaz. Bilakis hepsini genel kurgu içinde ve güdümünde önemseyerek yürütür. Görevleri yürütmekten söz edildiği yerde politikanın pratikleşmesi objektif olarak gündemdedir. Dolayısıyla politikanın pratik politikaya dönüştürülmesi tartışmasız bir gereksinim ve ertelenemez bir zorunluluktur.

Devrimin kendi dinamikleri ya da güçleriyle buluşması bir politikaya, özellikle de pratik politikaya işaret eder. Devrimin dostlarıyla ilişkilenmede izleyeceği pratik politika, devrimin ihtiyaçlarına yanıt olmakta karşılık bulur. Ve kuşkusuz ki bu politika, devrimin potansiyel güçleri veya hedef güçleriyle doğru ilişkilenmede anlam bulur.

Devrimden çıkarı olan sınıf ve halktan tüm kesimlerin devrimle birleşmesi ve devrimin dinamikleri olarak ele alınması yanlış olmaz. Devrimin itici güçleri işçi sınıfı ve geniş emekçi halk kitleleridir. Devrimci sınıf ve devrimci halk katmanlarıdır. Fakat aynı zamanda devrimin ideolojik, politik, kültürel, bilinçsel güçleri de bu itici güçlerdendir. Sınıfsal bakımdan proletarya ve emekçi halk kitleleri devrimin itici güçleriyken, üst-yapı unsurları olan siyaset, bilinç, ideoloji, kültür gibi etmenlerin teşekkül ettiği cephe de politik bakımdan itici güçtür. Bu iki dinamik karşı karşıya konamaz birleşiklerdir. Ne yalnızca işçi sınıfına yaslanarak, ne de yalnızca üst-yapı unsurlarına yaslanarak devrim yürüyüşü başarıyla sürdürülebilir. İşçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerine dayanmak reddedilemez esastır. Ancak bu, teorik, siyasi, ideolojik formasyonu küçümsemek ya da yadsımak anlamına gelmez. Bilakis, ‘’devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz’’ formülasyonunda işaret edildiği gibi, ideolojik-teorik-siyasi formasyona dair unsurların bileşkesindeki üst-yapı kurumu olmadan işçi sınıfı ve emekçi halk kitleleri örgütlenip harekete geçirilemez ya da devrimci rolünü oynayamazlar…

Devrimimizin bir dizi görev alanında yetersiz pratik politikaya sahip olduğu doğrudur. Daha açık söylersek, bizlerin devrimci görev alanlarına dönük politikalarda önemli yetersizlikler taşıdığımız, en önemlisi de pratik politikalarda zayıflıklar taşıdığımız bir gerçektir. Bu çerçevede tüm eksikliklere, zayıflıklara ve pratik politika zaafına dönük somut plan ve görevler temelinde genel bir çaba sarf edip çalışma yürütmemiz gereklidir, gereksinimdir. Bu reddedilemez genel görev ve sorumluluktur.

Bu genel sorumluluğu unutmadan, genel içinde ve geneli destekleyip geliştirecek olan bazı özel alanlarda veya önem taşıyan kimi politikalarda pratik-politikalar geliştirerek somut adımlar atmamız isabetli olacaktır. Bu alanlardan biri aydınlara dönük anlayış, yaklaşım ve pratik-politika sorununda doğru kavrayışı geliştirip somut adıma dökme görevidir. Aydınlar meselesini önemserken, diğer meseleleri önemsiz görmüş ya da küçümsemiş olmayız. Aksi düşünülemez…

Aydınlara dönük politikada yaşanan ciddi boşluk ile birlikte, aydınların kitleler ya da toplum üzerindeki etkisi ve devrime ya da bizlere sunacakları katkılar göz önüne alındığında, aydınlar meselesinde somut adımlar atarak pratik-politikalar geliştirmemiz ve yaklaşımımızı netleştirerek onlarla ilişkilenmemiz önemli bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır. Büyük öğretmenlerimizin, aydınlar ordusuna sahip olmayan bir devrim başarılı olamaz muhtevasındaki sözü düşünüldüğünde ise, aydınlar sorununu konu edinmemizin yanlış olmadığı iyice açığa çıkar…

Aydınlar meselesini bu düzeyde ele alırken, elbette aydın tanımını yaparak bu tanım çerçevesinde yaklaşım ve pratik-politikamızı şekillendirmek durumundayız.

Kimdir aydın? Ve aydınlara nasıl yaklaşmalıyız?

Komünistler, sosyalistler, devrimci ve demokratlar bu siyasi nitelikleriyle birlikte, kelimenin gerçek manasında birer aydındırlar. ‘’Gerçek’’ aydın olarak adlandırılan aydınlar kesimini oluşturanlar bunlardır. Bunlar en tutarlı ve aydın kavramını tam yetkin nitelikte karşılayanlardır. Dolayısıyla aydınları tartışırken, esas alacağımız bu kesimlerdir. Bu da, eski-yeni kadrolarımızla, devrimci ve demokrat nitelikteki bireylerle doğru ilişkilenmeye götürür bizleri…

Şüphesiz ki, aydın kavramı sadece bu çerçeveye sığdırılamaz. Bizler veya sosyalist ve devrimci hareketlerin dışında da aydınlar vardır ve bu inkâr edilemez. Gerici sınıfların hizmetinde veya bilinçli olarak hizmetinde olmayan, gerici sınıfların saflarında yer almayan, aynı zamanda toplumsal ve sosyal sorunlarda halk kitlelerinden yana yer/tavır alıp gerici sınıflara muhalefet pozisyonunda olan, bilimle tanışmış, aydın kültüre sahip, toplumsal ve dünya gelişmelerine duyarlı, ezilenlerden yana saf tutan, kadın sorunu, ulus ve inanç sorunlarında her türden milliyetçilik ve şovenizmden uzak bireyler birer aydındır. En azından bütün bunlarda asgari düzeyde ezilenlerden yana/ezenlere karşı bir tavır-tutuma sahip olandır, sahip olmak durumundadır. Her aydın öyle ya da böyle asgari ölçülerde de olsa demokrattır, demokrat olmak durumundadır. Aksi halde aydın kimliğini hakketmez.

Lakin her aydının ya da genel tanım içindeki aydınların ve hatta tutarlı olarak tarif ettiğimiz aydınların (veya hepsinin) bizler gibi düşünmesini, bizler gibi tavır almasını, bizler kadar tutarlı olmasını vb. vs. bekleyemeyiz. Bu aydın Komünist değildir. Bu aydın bilinçli-örgütlü bir devrimci de değildir. Siyasi tavrı bizlerle birebir örtüşen değildir. Toplumsal sistemin değiştirilmesine dönük kavrayışı, benimsediği yol-yöntemi, siyasi tutarlılığı, görüşlerinin sağlamlılığı, düşünüşünün devrimci niteliği vb vs. bizler gibi değildir… O halde ondan beklentimiz, ondan isteyeceğimiz, onda arayacağımız, ona yükleyeceğimiz rol tamamen farklıdır, farklı olmalıdır. Bizlerle birebir örtüşen, hatta her konuda mutlak tutarlı olan değil…

Bu genel aydın kavramında değerlendirdiğimiz aydınlar, bütün bu eksikliklerine, yetersizliklerine ya da devrimci açıdan taşıdıkları zayıflıklara karşın, burjuvazinin teşhiri konusunda, burjuvazinin halk kitlelerinden gizlediği veya halk kitlelerine söylediği yalanlar konusunda, kitlelerin yalan-yanlış bilgilerle manipüle edilmesi konusunda, kitlelere belli gerçeklerin yansıtılması ve bu kapsamda kitlelerin aydınlatılması-bilinçlendirilmesi konusunda, belli çarpıcı siyasi gelişmelerde ezilenlerden ve halktan yana tavır alma konusunda, görece doğru ya da bilimsel fikirlerin topluma yayılması-taşınması konusunda, yöntem konusunda ve toplumsal kitlelerin kısmen de olsa uyanması konusunda, toplum üzerindeki pozitif etkileri açısından, toplumsal yaşam ve sistemin daha modern ölçülere taşınması konusunda, pozitif manada taraf oldukları toplumsal çelişki ve sosyal sorunlarda kitleler üzerinde yarattıkları etki konusunda, faşist saldırı, şiddet ve katliamlar karşısında eleştiren pozisyonda bulunan olumlulukları konusunda, sömürü, açlık, yoksulluk, gelir dağılımındaki eşitsizlik konusunda, işçilere, kadınlara, ezilen ulus ve inançlara uygulanan baskı karşısında tavır alma konusunda vb. vs. bir dizi olumlu rol oynadıkları inkâr edilemez gerçektir. Burjuvazinin yanında yer almayıp, tutarlı olmasa da halk kitlelerinin yanında yer almaları, gelişmeden, ilerlemeden, aydınlanmadan, bilinçli toplumdan yana olmaları küçümsenemez rolleridir…

Henüz burjuvaziyle proletarya arasında net ve keskin tercih yapamayıp net tavır alamayan, tarafsızlıktan öteye emekçi halk kitleleri cephesine yakın olan ve objektif (ya da sübjektif olarak da) olarak burjuvaziden çok daha devrime yakın olan bu kesimleri(bu aydınları), devrim saflarına kazanmak devrimci siyasetken, burjuvazinin yanına itmek aymaz siyasettir. Proleter devrimcilerin görevi ya da hedefi bu kesimleri devrime yakınlaştırmak ve kazanmak, burjuvaziden koparmaktır. Genel olarak devrime, halka ve halkın örgütlü güçlerine doğru adım atan, onlara yakınlaşmak isteyen ya da yakın duran ama belli eksiklikler de barındıran halktan insanlara ve aydınlara kapılarımızı kapatamaz, onların attığı ileri adımı destekleyerek daha da ilerlemelerine yardımcı oluruz-olmalıyız. İtmek değil, kazanmak esastır. Her aydınla birleşebileceğimiz ölçülerde, mümkün olan en ileri düzeylerde ilişkilenir, onları devrime kazanmaya çalışırız-çalışmalıyız. Karşı-devrimci olmadıkça, burjuvazinin hizmetinde olmadıkça, somut olarak yüz kızartıcı suçlar içinde olmadıkça, halkın ve devrimin değerlerine temelde veya esasta ters düşmedikçe, hata yapmış, zaafa düşmüş, ciddi yanlışlar yapmış ama bizlere doğru adım atan her aydını, her bireyi kazanmalı, kazanma siyaseti esasıyla yaklaşmalıyız. Bizlerin hata yapmış ya da hatalar taşıyan ama halkın ve devrimin saflarında yer almak isteyen insanları dışlama lüksümüz olamaz; karşı-devrime itme aymazlığımız hiç olamaz. Değişim dönüşüme samimi olarak inanmalı, ikna edip kazanma gücümüze güvenmeliyiz. Kazanılabilecek her bireyi kazanmalı,  aydınları özellikle kazanmalıyız.

Şüphesiz ki, bu yaklaşım ve anlayış genel bir doğrudur, genel olarak doğrudur. Bu yaklaşım tarzı benimseyip uygulamamız gereken temel yaklaşımdır. Ama bu genel doğru her bireyin somutunda aynılıkla geçerli, mutlak şekilde geçerli görülemez. Her aydın ya da bireyin somut olarak değerlendirilmesi doğru olandır. Her bireyi ya da kendisine aydın vb. misyonu yükleyen her kesi mutlak biçimde aydın olarak değerlendirmek düşünülemez. Bireyin ne yaptığı, niçin yaptığı önemlidir. Bireyin aydın vasfını hak edip etmediği, yaptıklarıyla, pratiğiyle, tavır-tutumlarıyla, yaşam ve sosyal yaşam içindeki pozisyonu, siyasi gelişmeler karşısındaki duruşuyla, emekçi halk kitlelerine dönük taşıdığı görev ve sorumluluk bilinci ya da tavrıyla, burjuvaziye karşı duruşuyla, kısacası aydın veya demokrat niteliğine uygun davranıp davranmamasıyla vb. vs. ölçülür. Komünist ve devrimci tutarlılık beklenemez ancak demokratlığın, aydın olmanın asgari şartları aranıp beklenir.

adhk tarafından

‘’Savaş Partisi’’ Ama Nasıl?

Temmuz 4, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Eğer devrim gerçekleştireceksek, iktidar olmayı ve devleti yönetmeyi bilmek durumundayız Her alanda kurumsallaşmak durumundayız Devrim gerçekleştirmek bir iştir ama devrimi elde tutmak daha önemli iştir

BAKIŞ CAN (04-07-2019) Komünist, sosyalist ya da devrimci siyasi partilerin tümü istisnasız olarak siyasi iktidarı hedefler, bunun için mücadele eder, bunun için kurulurlar. Kuruluş nedenleri ve mücadele hedefleri  açısından bu partilerin-örgütlerin hepsi siyasi nitelik taşır, siyasi iktidar için siyaset yapar, mücadele ederler. Bu partiler, gerici sınıf iktidarlarına alternatif iktidar tasavvuruyla güttükleri siyasi amaç ve hedeflerine bağlı olarak yürüttükleri siyaset ve mücadelelerini silahlı-silahsız biçimleri kullanırlar. Somut koşullara bağlı olarak kimi şartlarda mücadelelerini başından beri silahlı mücadele esası içinde yürütür, devrimci savaş verirler. Siyasetlerini, antagonist sınıf çelişkilerini devrimci metotla çözme üzerine kurup, siyasetin en üst ve kanlı biçimi olan savaş niteliğinde biçimlendirirler. Bu durumlarda, bu siyasi parti ve örgütlere birer savaş partisi demek isabettir. Fakat doğrudan siyasi iktidar mücadelesi veren bu nitelikteki siyasi partileri sadece savaş partisi olarak tanımlamak, bu siyasi partilerin muhtevasını daraltır. Siyasi parti-siyasi iktidar partisi niteliğini bir savaş partisi niteliğine indirir. Dolayısıyla amaç ve hedefleriyle siyasi iktidarı ve hatta Komünist toplumu hedefleyen siyasi partileri salt bir savaş partisi olarak tanımlamak eksikliktir-hatadır. Oysa doğru tanım, bu siyasi partilerin aynı zamanda bir savaş partisi olduğu şeklinde olmalıdır.

Ne için savaş veriyor bu partiler? Siyasi iktidar için… Dahası Komünist toplum için… O halde bunları göz ardı edip salt savaş niteliğini öne çıkarıp siyasi partiyi sadece savaş partisine indirmek/böyle nitelemek, bu siyasi partilerin amaç ve hedeflerini karartıp arka plana ataktır. Hâlbuki bu partiler siyasi partilerdir, iktidarı, devleti hedeflemektedir ve bunları örgütleyip düzenlemekte ya da biçimlendirmektedir. Amaç ve hedefleri savaş değil, bilakis iktidar kurmaktır, en önemlisi de savaşları ortadan kaldırmaktır. Bu partilerin amacı ve hedefi belliyken, savaş bu hedef ve amaçlar için kullanılan bir yöntemdir ya da araçtır. Dolayısıyla amaçları ve hedeflerini savaşmış gibi niteliklerini sadece savaş niteliği ile açıklamak sakattır. Nasıl ki, parti bir araçtır, savaş da bir araç veya yöntemdir. Ve nasıl ki, her şey parti için değilse, öyle de her şey savaş için değildir. Siyasi iktidar için parti, siyasi iktidar için savaş ve zorunluluktan doğan bir savaş…

Savaş, çelişkilerin belli niteliğinde, belli şartlarda ve zorunlu olduğu için geçerlidir, başvurulandır. Bu şartlar devrimci temelde vb. değiştiğinde savaş devreden çıkar. Örneğin savaşı benimsemeden varlık sürdürüp mücadele eden siyasi partiler vardır. Devrimi gerçekleştirip iktidarı aldığımızda savaştan söz etmek tali bir durumdur. Ama siyasi parti böyle değildir. Bütün bu koşullarda varlığını geçerliliğini korur, bir ihtiyaç olmaya devam eder. Bu durumda biz bu partiye genel niteliği, görevi, yöntemi vb. açısından savaş partisi diyebilir miyiz? Kuşkusuz ki, hayır. Özcesi, bahsi geçen siyasi partileri yalnızca savaş partisi olarak nitelemek ve böyle açıklamak hatalıdır. Buna karşın, belli tarihsel koşullarda bu partilere bir savaş partisi demek yanlış değildir. Fakat bu nitelik tek nitelik olarak ifade edilemez, edilmemelidir. Siyasi iktidar partisidir ama aynı zamanda bir savaş partisidir kavrayışı daha bilimsel ve doğru olanıdır. Partimiz siyasi bir partidir, aynı zamanda bir savaş partisidir ve bu niteliği zorunlu tarihsel şartlarda geçerlidir.

Bu parti-ler belli şartlar altında savaşa göre şekillenip mücadelesini buna uygun ele alsa da ve bu sürece has niteliğini bu esasa göre biçimlendirse de, bu parti-ler siyaset yapmakta, kurumsallaşmalar sağlamaktadır. Toplumsal yaşamı örgütlemekte, bilinç taşımakta, sanat yapmakta, kültür üretmekte, adalet ve hukuk oluşturup temsil etmekte, üretim yapmakta, ekonomiye dönük planlamalar yapmakta, örgütleme yapmakta, yönetim sergilemekte vb. vs.… Kısacası, sadece savaş yürütmemekte, savaş dışında bir dizi görev üstlenip gerçekleştirmektedir. Ama bizler siyasi partiyi sadece savaş partisi niteliğinde algılar ve öyle tanımlarsak, açık ki, diğer görev ve özelliklerini zayıflatmış, onlardan koparmış oluruz.

Sözün özeti şu; bir savaş partisi olduğumuzu haklı ve doğru olarak söylemekteyiz. Bu söylemimiz partinin siyasi bir parti, siyasi iktidar için bir parti niteliğinden kopuk anlaşılır ise, işte bu hatalı olur. Evet, partimiz siyasi (iktidar) partisidir, aynı zamanda bir savaş partisidir ve belli şartlar içinde bir savaş partisidir. Doğru kavrayış budur, bu olmalıdır. Savaş partisiyiz derken bunu kast etmekteyiz. Savaş partisi ifadesini bu bütünlükten kopuk ele alan veya anlayan her anlayış hatalı, eksiktir.

Nedir savaş partisi? Savaş partisi, savaşa göre örgütlenen, mücadele ve örgütlenmesini savaş esasına göre biçimlendiren siyasi parti demektir. Bu mücadele ve örgütlenmesini her şart ve koşulda böyle ele alan değil, belli şartlara ve koşullara bağlı olarak böyle ele alandır. Faşizmin uygulanmadığı koşullarda bu parti somut örgütlenmede bir savaş partisi değil, olağan bir siyasi parti olarak örgütlenir. Son tahlilde savaşı öngörüp esas alsa da, somut durumda veya mücadele ve örgütlenmesinin belirli aşamasında savaş partisi biçiminde değil, diğer esaslar biçiminde ele alır. Kaypakkaya yoldaş, Mao yoldaş, bizim koşullarımızda başından itibaren silahlı mücadele içinde ve ordu biçiminde örgütlenmek esastır dediler. Demek ki, başka koşullarda silahlı mücadele içinde örgütlenmek esas ya da geçerli değil, başka biçimler esasında örgütlenmek mümkündür. Faşizmin devrede olmayıp burjuva demokrasisinin geçerli olduğu koşullarda başından itibaren silahlı mücadele içinde örgütlenmek hatalı-sol, diğer esaslara göre örgütlenmek doğrudur. Silahlı mücadelenin geçerli olmadığı dönemler içinde siyasi partinin savaş partisi olarak tanımlanması elbette kusurludur. Kaldı ki, savaş niteliğinde örgütlenip mücadele ettiği dönemlerde de savaş dışındaki diğer genel niteliğini, görev ve çalışmalarını yürüttüğü de yadsınamaz gerçektir. Demek ki, siyasi iktidar için kurulup örgütlenen ve mücadele eden bir siyasi parti bu genel muhtevasından ayrı değerlendirilemez.

Savaş partisi esasına göre örgütlenmek veya bu nitelik esasına göre örgütlenmek, faşizmin yürürlükte olduğu, örgütlenmelerimizin üzerinde baskı ve yasakların olduğu vb. vs. koşullar altında geçerlilik kazanan bir örgütlenme veya mücadele biçimidir. Nitekim savaş partisi olarak niteleme yaparken tam da bu koşullarda örgütlenip mücadele ettiğimiz için bu nitelemeyi yapmaktayız. Ve elbette bu niteleme belli bir esası anlatmakta ama siyasi partinin genel niteliğini, işlev ve görevini reddetmemektedir. Siyasi bir partiyiz, mevcut şartlarda aynı zamanda bir siyasi savaş partisiyiz.

Bu göreli şartlara uygun olarak öne çıkan savaş partisi niteliğine uygun örgütlenmek ve mücadele etmek esastır. Söz konusu esasa göre biçimlenmek, görevleri bu gerçekliğe uygun ele alıp örgütlemek-gerçekleştirmek, bu koşullara uygun şekillenmek şarttır. Lakin yaptığımız vurgular bağlamında, bu esasa göre örgütlenmek doğru iken, bu, diğer örgütlenme ve mücadele biçimlerini yadsımaz, yadsımamalıdır. Ki bugüne kadar süre gelen temel sorunlardan birinin bu olduğu söylenebilir. Savaş partisiyiz diyerek diğer örgütlenme ve mücadeleleri, buralara özgü görevleri tali diyerek ihmal edip öteledik. Bugün yaşanan sancıların temelinde yatan sebeplerden biri, salt savaş partisiyiz şeklindeki hatalı algılamanın yol açtığı diğer görev ve çalışmaların ötelenmesi gerçekliğidir. Örneğin, işçi sınıfı içinde zayıf oluşumuzun sebepleri buralarda aranmalıdır. Belli dönemler dışında, öğrenci gençlik içindeki zayıflığımız, aydınlar içinde örgütlenmemizin zayıflığı ve diğer bir çok alandaki zayıflıklarımızın temelinde bu tek yanlı anlayış ve yaklaşımlarımızda aranmalıdır.

Tecrübelerden öğrenmek önemlidir. Dolayısıyla geçmiş tecrübelerden ders çıkarmak adına, silahlı mücadele esasına göre örgütlenme ve bu zeminde mücadele esasından kopmama kaydıyla, diğer mücadele ve örgütlenme alanlarına gereken önemi vermeli, çalışmalarımızı yoğunlaştırmalıyız. Devrim gerçekleştireceksek halk kitlelerini örgütlemek durumundayız. Kitleler içinde örgütlenmelerimizi geliştirip yaymak durumundayız. Eğer devrim gerçekleştireceksek, iktidar olmayı ve devleti yönetmeyi bilmek durumundayız. Her alanda kurumsallaşmak durumundayız. Devrim gerçekleştirmek bir iştir ama devrimi elde tutmak daha önemli iştir. Yönetip ilerletmek daha da önemli iştir. İşte bizler buna göre örgütlenmek, kurumsallaşmak ve yetkinleşmek durumundayız. Sadece devrim iddiasında ısrar etmek yetmez. Devrimi nasıl örgütleyip geliştireceğimizi, nasıl sürdürüp ilerleteceğimizi, nasıl yönetip sürdüreceğimizi bilmek ve bugünden buna uygun bilinçle kurumsallaşmak durumundayız.

Savaş partisi olmak sadece savaşmak veya sadece savaşı bilmek değildir. İktidarı ele geçirmeyi bilmektir. Yönetmeyi bilmektir. Devlet olarak örgütlenmeyi bilmektir. Toplumsal sistemi her alanıyla örgütlemek ve her ihtiyaca cevap olmayı bilmektir. Savaşmak hayati bir meseledir. Ama savaşmaktan başka görevleri, nitelikleri de edinmek, bilmek, karşılamak durumundayız.

Devrim sadece düşmanı savaşta yenmekle sınırlı değildir. Toplumsal sistemin her alanında alternatif olup bütün bu alanlarda düşmanı yenmektir. Bundandır ki, devrim bir göreve indirgenemeyecek bütünlüklü grevleri gerçekleştiren toplumsal bir proje ve alternatif iktidardır. Savaşmadan iktidar alınmaz. İktidar alınırken yeniden ve yeni kurulur, tepeden tırnağa yeni bir iktidar. Sadece savaş değil, bir bütün olarak siyasi çizgi tayin edicidir. Bir siyasi partinin savaş partisi olması için kesinlikle sağlam bir siyasi çizgiye sahip olması gerekir…

adhk tarafından

Engin Eroğlu’nun cansız bedenine ulaşıldı!

Temmuz 3, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Edindiğimiz bilgiye göre, 15 Haziran günü otobüsün çarpması sonucu Munzur Çayına düşen Engin’in cenazesine Ovacık Torunoba mevkiinde ulaşıldı

HABER MERKEZİ (03-06-2019) Dersim’de 15 Haziran günü şehirler arası bir otobüsün açık bagajının çarpması sonucu Munzur Çayı’na düştüğü tespit edilen 28 yaşındaki Engin Eroğlu’nu arama çalışmaları çok sayıda ekibin katılımıyla sürdürülmüştü.

15 Haziran günü otobüsün çarpması sonucu Munzur Çayına düşen Engin’in cenazesine Ovacık Torunoba mevkiinde ulaşıldı.

adhk tarafından

Avrupa’da bulunan devrimci-demokrat kurumlardan tekrardan tutuklanan 3 devrimci için ortak açıklama

Temmuz 2, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

ALMANYA- (02-07-2019) Geçtiğimiz günlerde Almanya TKP/ML davasında tekrardan tutuklanan üç devrimci için Avrupa’da bulunan devrimci-demokrat kurumlar ortak bir açıklama yayımladı Açıklama şu şekilde;

“Devrimci Mücadele Her Yerde Meşrudur;

Devrim Davasını Savunanların Yanındayız!

Dr Banu Büyükavcı, Dr Sinan Aydın, Sami Solmaz ve Tüm Politik Tutsaklara Özgürlük!

15 Nisan 2015 tarihinde, Alman devleti ve Türkiye devletinin işbirliği ile Almanya merkezli olarak gerçekleştirilen uluslararası bir operasyonda, TKP/ML üyesi oldukları iddiasıyla 10 devrimci, hukuksuz ve anti-demokratik bir şekilde tutuklanmıştı.

Haziran 2016 tarihinden bu yana, Münih Eyalet Yüksek Mahkemesinde, 129/b maddesinden “yargılanmakta” olan 10 devrimciden 8’i, belirli aralıklarla duruşmalara katılma koşuluyla şartlı tahliye edildiler. Deniz Pektaş ve Müslüm Elma ise tutuklu olarak yargılanmaktadır.

Ancak Alman devleti Federal savcılık ve hakimliği eliyle yeni bir saldırı gerçekleştirdi. Tahliye olduktan sonra devrimci ideallerine bağlı olduklarını gerek dışarda, gerekse de mahkeme salonunda ısrarla vurgulayan Dr. Banu BÜYÜKAVCI, Dr. Sinan AYDIN ve Sami SOLMAZ, 25 Haziran günü gerçekleşen duruşmaya katılmış ve duruşma sonunda mahkeme heyeti tarafından tekrardan tutuklanmışlardır. Bu devrimci tutum ve duruşları, Alman emperyalizmini rahatsız etmiş ve saldırıya dönüştürmüştür.

Tutsaklar, Alman devleti tarafından izolasyona tabi tutulmakta ve tam bir intikam güdüsüyle hareket edilmektedir.

Devrimci mücadele ve ideallerinin haklı ve meşru olduğunu ve buna bağlı kalacaklarını ifade eden 3 devrimciye yönelik bu saldırıyı, şiddetle kınıyoruz. Devrim davasına bağlı olan, devrimcilerin yanında olduğumuzu ifade ediyoruz.

Alman emperyalizminin, Faşist Türk Devleti ile işbirliği içerisinde yaptığı bu saldırıyı, devrimci ideallerimize, temel siyasal haklarımıza ve mücadele gerekçemize yapılan saldırı olarak görüyoruz. Tutuklanan 3 devrimciyi her koşulda sahipleneceğimizi ifade ediyoruz.

Tüm devrimci, demokratik kamuoyunu saldırılara karşı, tutsak edilen devrimcileri sahiplenmeye çağırıyoruz.

Dr. Banu BÜYÜKAVCI, Dr. Sinan AYDIN, Sami Solmaz ve Tüm Devrimci Tutsaklara Özgürlük!

Devrimci Mücadele Meşrudur, Yargılanamaz!

Kahrolsun Emperyalizm, Faşizm ve Her Türden Gericilik!

İmzacı Kurumlar:

AGEB (Avrupa Göçmen Emekçiler Birliği)

MOR-KIZIL KOLEKTİF

İTİF (İsviçre Türkiyeli İşçiler Federasyonu)

ATİGF (Avusturya Türkiyeli İşçi Gençlik Federasyonu)

AvEG-Kon (Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu)

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu)

KON-MED (Almanya Kürdistanlı Topluluklar Konfederasyonu)

SYKP – Avrupa (Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi)

BİR-KAR (İşçilerin Birliği Halkların Kardeşliği Platformu)

Redaktion Klassenstandpunkt (Sınıf Dayanışması-Almanya)

PDA ( Emek Partisi Avusturya)

KJÖ/KSV ( Avusturya Komünist Gençlik/Komünist Öğrenciler Birliği)

Rot Front Kollektiv (Kızıl Cephe Kolektifi – Avusturya)

KOMintern (Komünist Sendikal İnisiyatif Enternasyonal)

KKP (Kürdistan Komünist Partisi)

ASM (Avrupa Sürgünler Meclisi)

Mücadele Birliği Platformu

Devrimci Cephe”

adhk tarafından

Madımak Katliamı Faşizmin Karanlık Yüzünü Aydınlatan Gerçektir!

Temmuz 2, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

2 Temmuz katliamını devletten bağımsız gelişen, sadece yobaz bir gurubun ya da birkaç gerici provokatörün geri kitleleri galeyana getiren basit bir saldırısı, anlık gerici bir öfkesi olarak değerlendirmek büyük yanılgı ve yanılsamadır Bilakis, 2 Temmuz katliamının sorumlusu ve mimarı doğrudan Türk hakim sınıfları devleti, dönemin iktidarı ve hükümetidir, yerel yöneticileridir. Sorulacak hesabın muhatabı bunlardır

HABER MERKEZİ (02-07-2019) Tarih; 2 Temmuz 1993. Başbakan; Tansu Çiller. Yer; Sivas/Madımak Oteli. Sivas Belediyebaşkanı; … Karamollaoğlu. Etkinlik; Pir Sultan Abdal şenlikleri haftası etkinliği için Madımak otelde toplantı. Suç; Gerici güruhun karanlığın ateşiyle 33 aydını hunharca, vahşice, canice katletmesi. Suçlu; ‘’TC’’ devleti ve hükümet yetkilileri… Taraflar; Aydınlıktan yana olanlar ile Karanlıktan yana olanlar. Katledilen Aydınlar ile Katleden Gericiler…

2 Temmuz 1993 günü Pir Sultan Abdal şenlikleri için Sivas’a giden yüzlerce aydın Madımak otelde toplanmıştı. Etkinlikliği engellemek isteyen devlet ve diğer idari yöneticiler tarafından gerici güruhlar kışkırtılarak otelin çevresine yığılmıştı. Gerici güruh, Aziz Nesin’in adı verilmek kaydıyla, ‘’dinsizler, allahsızlar toplanmış dinimize küferediyor’’ kışkırtlamalarıyla galiana getirilmiş, otelin çevresinde mahşeri bir kalabalık biriktirilmişti. Devlet ve yerel yöneticilerin organize ettiği gerici saldırı, kullanılan provokatörlerin galeyana getirdiği kalabalığı saldırıya geçirip ‘’oteli yakın’’ nidalarıyla çığırından çıkıp barbar katliama dönüşürken, dönemin belediye başkanı ve diğer devlet yetkilileri yapılan etkinliği kışkırtıcı bulan açıklamalar yaparak, ‘’güvenlik’’ için alanda bulunan asker-polis ise müdahale talimatı almadığı gerekçesiyle katliama seyirci kalıp destek veriyorlardı…

Devlet bir kez daha demokratik eylemler ve Alevi inancına dönük düşmanlığını sergiliyor, yerel yöneticilerden başbakan ve ilgili bakanlara kadar tüm yetkililer yaşanan vahşi katliama planlı ve bilinçli olarak onay veriyorlar, destekliyorlardı…

Nitekim Madımak Otel’inin gerici güruh tarafından yakılması ve içerde bulunanların linç edilmesi suretiyle 33 aydın, sanatçı ve Alevi, salt bu kimliklerinden dolayı 2 Temmuz 1993 günü hunharca katledildi. Gerici güruh o kadar kana susamıştı ki, yaktıkları otelden çıkmak isteyen insanlar engellenerek diri-diri yakılıp dumanda boğularak canice katledildiler…

Türk hakim sınıfları devletinin katliam karinesi, Kürt ulusu ve diğer azınlıklar ile gayri-müslim azınlıklara uygulanan katliamlarla dolu tarih iken, Alevi inancına dönük Dersim, Maraş, Çorum, Ümraniye ve Gazi yerellerinde uygulanan katliamlarla tam bir barbarlık belgesidir. Kürt isyanları,  77 1 Mayıs’ı ve 1 Mayıs katliamları, 16 Mart katliamları, 30 Mart, 6 Mayıs, 18 Mayıs ve 17’ler katliamları, Roboski katliamı, Gezi-Haziran direnişinde gerçekleştirilen katliam, Ankara garı katliamı, Amed-Sur, Cizre, Muş/Varto ve daha bir dizi katliam ‘’TC’’ devletinin katliamcı karakterini kanıtlayan yakın dönem katliam lekeleridir.

2 Temmuz katliamı, devletin Alevilere dönük katliamcı yönelimini gösteren özel bir önem taşısa da, son tahlilde devletin genel katliamlar sicilinin bir halkası olarak anlam kazanmaktadır. Devlet yalnızca inanç temelinde katliamcı karaktere sahip değil, faşist zeminde sınıfsal karakteri açıdan katliamcıdır. Sadece Alevilere dönük değil, ezilen ulus ve azınlıklara, nihayetinde halk kitleleri ve onların mücadelelerine karşı acımasızca katliamlar gerçekleştirmektedir. Aydın, demokrat, ilerici, devrimci-sosyalist-Komünist niteliğe sahip sanatçı, yazar, akademisyen ve muhalif her kesime etnik kökenine bakmaksızın uyguladığı katliamlar bunu doğrulamaktadır.

2 Temmuz katliamını devletten bağımsız gelişen, sadece yobaz bir gurubun ya da birkaç gerici provokatörün geri kitleleri galeyana getiren basit bir saldırısı, anlık gerici bir öfkesi olarak değerlendirmek büyük yanılgı ve yanılsamadır. Bilakis, 2 Temmuz katliamının sorumlusu ve mimarı doğrudan Türk hakim sınıfları devleti, dönemin iktidarı ve hükümetidir, yerel yöneticileridir. Sorulacak hesabın muhatabı bunlardır…

Coğrafyamız halklarının belleğine kazınan ve tarihe kara bir leke olarak geçen 2 Temmuz katliamını biz proleter devrimciler unutmadık, unutmayacağız. Her katliam gibi, 2 Temmuz katliamının hesabı da siyasi iktidar perspektifiyle verdiğimiz devrimci sınıf mücadelemiz ve Sosyalist Halk Savaşımızın uygulayacağı proleter adalet temelinde er ya da geç sorulacaktır. Hesap soran mücadele pratiğimizin örnekleri buna tanıktır.

Demokrasi, devrim, sosyalizm ve Komünizm mücadelesinde ölümsüzleşenlerin anısı şahsında, 2 Temmuz katliamında ölümsüzleşen 33 aydını anıyor, faşizme karşı mücadele anıları şahsında, tüm demokrasi, devrim, sosyalizm ve Komünizm mücadelesinde ölümsüzleşenleri selamlıyoruz!

adhk tarafından

Sivas Katliamı’nın 26. yılında binler Madımak’a yürüyor

Temmuz 2, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Madımak Katliamı’nın 26’ıncı yıl dönümünde on binlerce kişi, “Sivas’ın hesabını soracağız” sloganlarıyla katliamın gerçekleştiği Madımak Oteli’nin önüne doğru yürüyüşe geçti

SİVAS (02-07-2019) Sivas’ta 2 Temmuz 1993 günü Pir Sultan Abdal etkinliklerine katılmak üzere kente gelen 33 aydının kaldıkları Madımak Otel’de, 2 otel görevlisi ile birlikte yakılarak katledilmesinin 26’ıncı yıl dönümünde anma etkinliği gerçekleştiriliyor.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) öncülüğünde yapılan anma etkinliği için on binlerce kişi sabah saatlerinde Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı’na ait Cemevi ve PSAKD Sivas Şubesi önünde olmak üzere iki ayrı noktada toplandı.

Her iki noktada toplanan kitle ardından buluşma noktası olan Fidanlık Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçti. Kitlenin burada birleşmesinin ardından atılan sloganlarla Madımak Oteli’ne yürünmeye başlandı.

Yaşamını yitirenlerin fotoğrafların taşındığı yürüyüşte yine Hasret Gültekin’in bağlamasını temsilen bağlamalar taşındı. Yürüyüş boyunca “Sivas’ı unutmadık”, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Pir sultanlar ölmez direniş büyüyor”, “Sivas’ın hesabı sorulacak” sloganlar atıldı.(MA)

adhk tarafından

Münih davasında tahliye edilen 3 devrimci tekrar tutuklandı

Haziran 27, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Münih TKP/ML davasında tutuksuz yargılanan 3 devrimci yeniden tutuklandı

HABER MERKEZİ (27-06-2019)  Münih OLG Mahkemesinde devam eden TKP/ML davası duruşmalarında 25-06-2019 Salı günü görülen duruşmanın bitiminde, Alman Başsavcılığı Şubat 2018 tarihinde şartlı tahliye edilen 3 devrimciden Dr. Banu Büyükavcı, Dr. Sinan Aydın ve Sami Solmaz hakkında yeniden tutuklama kararı çıkarttı.

Tutuklananlardan Dr. Sinan Aydın ve Sami Solmaz`ın (Stadelheimer Str. 12, 81549 München) Münih Hapishanesine, Dr. Banu Büyükavcı`nın da (Schwarzenbergstraße 14, 81549 München) Kadın hapishanesine götürüldüleri bildirildi.

15 Nisan 2015 tarihinde yapılan uluslararası bir operasyonla tutuklanan ve yargılamaları Haziran 2016 tarihinden bu yana Münih Yüksek Eyalet Mahkemesinde süren 10 tutsağın olduğu TKP/ML davasında, 8 tutsak çeşitli aralıklarla duruşmalara katılmak şartıyla tahliye edilmişlerdi. 2 tutsak Deniz Pektaş ve Müslüm Elma ise halen tutuklu yargılanmaktaydı. Böylece tutuklu olarak yargılananların sayısı yeniden 5’e çıktı.

Tutsak avukatlarının verdiği bilgilere göre, yeniden tutuklanan 3 devrimcinin hangi neden ve gerekçelerle tutuklandığına dair bilgilendirme önümüzdeki günlerde yapılacak açıklamayla kamuoyuna duyurulacak. Tutsaklar, izolasyona tabi tutularak avukat ve aile görüşü de dahil olmak üzere, kapalı cam bölme arkasında, görüş izni savcılıktan alınarak, polis gözetiminde görüş yapabilecek. İnsan hakkı ihlali olan bu izolasyon uygulamalarının işkencenin bir biçimi olduğu belirtilerek, kamuoyuna bu uygulamalara ve baskı yasalarına karşı çıkması çağrısı yapıldı.

129/ b maddesine istinaden Almanya dışında bir “terör” örgütünü desteklemek, yöneticilik düzeyinde çalışmalarına katılmak gibi siyasi nedenlere dayalı iddialarla açılan davalarda onlarca devrimci, komünist ve Kürt siyasetçi tutuklu olarak yargılanmakta ve cezalara çarptırılmaktadır.

TKP/ML hakkında Almanya ve AB ülkelerinde henüz faaliyetlerinin yasaklanmasına dair bir karar olmadığı halde, devrimci faaliyetlere katılan 10 kişi TKP/ML davasından hukuksuz şekilde yargılanmaktadır.

yenidemokrasi5.net

adhk tarafından

Kadın Örgütlenmesi

Haziran 26, 2019 de ANASAYFA adhk tarafından

Sınıf mücadelesinin bir parçası olarak kadın mücadelesinde devrimci sınıf örgütünün rol oynaması tartışılamaz Fakat bu mücadelede kadın mücadelenin ve örgütlenmenin öznesi olmak durumundadır ‘’Kadın iktidara, kadın yönetime’’ perspektifinin anlattığı tam da budur

BAKIŞ CAN (26-06-2019) Kadın örgütlenmesi kadın sorunundan bağımsız değildir, bağımsız ele alınamaz. O halde kadın örgütlenmesini hangi bakış açısıyla, hangi bilinçle ve nasıl ele alacağız?

Kadın örgütlenmesi ve mücadelesi alanında devrimci sınıf mücadelesinin ciddi sorunları, hatta handikapları var demek yanlış olmaz. Dogmatizmin en tipik hali mücadele ya da örgütlenmeyi belirlenmiş sabit biçimlere hapsetmektir. Tek reçeteyle her şeyi halletme noksanlığıdır. Dahası, önceden saptanmış plan veya biçimlerle somut durumu kotarmaya çalışan somutu anlamama veya değişimi görmeyerek gelenekselde ısrar etmektir dogmatizm. Somut koşul andaki durumdur. Bilimsel teori-düşünce, geçmişle kesinlikle ilgilenir fakat somut durumu esas alır. Bugünün gelişmesini nedenleriyle açıklar ama bugünün dünün tekrarı olduğuna körce kanaat etmez. Somut durumu analiz etmeyi değişmez ilke edinir. Aksi halde bilimin canlılığından, diyalektiğin işlediğinden, değişimin dinamik süreç olduğundan uzaklaşılmış, dogmatik idealizme saplanılmış olunur. Kadın örgütlenmesinde sorunu salt sınıf mücadelesinin genel çerçevesine oturtarak ele almak ve özgünlüklerini yadsımak dogmatik düşünce tarzının yansımasıdır.

İki şeye bakmakta fayda var. Birincisi evrensel içeriğine ve tabiatına uygun örgütlenme sorunudur. İkincisi ise bu örgütlenmenin özgüldeki özneye uygun biçim alması sorunudur. Genel olarak sınıf mücadelesi ve örgütlenmesi, özel olarak da bu sınıf mücadelesi içinde özgün çelişkiyi ifade eden, özgünlüğün öznesine dönük örgütlenme sorunudur.  Genel olarak sınıf zemininde insanlığın kurtuluşu, özel olarak sınıflı insanlığın yarısı olan kadının kurtuluşu sorunudur…  Ancak genelde özelin, özelde ise genelin olduğu ve özelin sadece kadın sorununa indirgenemeyeceği unutulmamalıdır. Ki, insan arası tüm çelişki türlerini bu kategoriye koymak mümkündür…

Örgütlenmenin genel konusu ayrı, durumdan duruma değişen öznesi ise ayrı şeydir. Örgütlenmenin evrensel karşılığı sınıf sorunu temelinde muhtelif konu ya da çelişkilerde, bu çelişkilerin çözülmesi hedefiyle mücadele dinamiği ve aracının oluşturulmasıdır. Örgütlenmeye ya da mücadeleye konu olan çelişkiler hem evrenseldir hem de özel/özgündür. Özgün ya da özel çelişkilerden hareketle örgütlenmek aynı zamanda genel sorun ve çelişkiye dönük örgütlenmedir de. Her örgütlenme veya mücadele kaçınılmaz olarak belli öznelere dayanır. Bu özneler genel mücadele veya örgütlenmede özgündür; özgün çelişki ya da dinamik niteliğindedir. Genel muhtevadaki mücadele bu özgünlükleri, özel çelişki ve konuları atlarsa statik kalır, genel niteliğine ulaşamaz, başarısız olur…

Kadının kurtuluşu devrimci sınıf mücadelesiyle, sınıf devrimleriyle mümkündür demek yanlış değil, son tahlilde doğrudur. Bu doğru geliştirilmek durumundadır ki, kadın sınıflılıktan öteye ve sınıflılığa bağlı olmak kaydıyla ataerkil zihniyet ve erk tarafından da, bunun damga vurduğu toplumsal kültür ve değer yargılar tarafından da, erkek tarafından da sömürülüp baskı görmektedir. Bu baskı ve sömürü çerçevesi sınıflılıktan kaynaklansa da, sadece sınıf baskısıyla sınırlı değil, bilakis erkekte ifade bulan cins baskısı, erkekte his edilmeyecek derecede gerici gelenek-görenek ve değer yargıları baskısı altındadır. Kadının kuşatılmışlığı yalnızca sınıf baskısı biçiminde cereyan etmemekte, gerici ne varsa onun esareti altında kuşatılmaktadır. Sınıf baskısı altında olan emekçi erkeğin maruz kaldığı baskı ile emekçi kadının ya da kadının maruz kaldığı baskı arasında eşitlik yok, uçurum vardır. Bu, kadın sorununda sınıflılıktan öteye özel bir durumu tanıtlar. Dolayısıyla bu nitelikteki çelişkide ve çelişkinin çözümüne dönük örgütlenme veya mücadelede özel yaklaşımı ve ele alışı gerektirir, koşullar. Bunun açık ifadesi, kadın sorunuyla ilgili tüm meselenin cins unsuru dikkate alınarak ele alınması anlamına gelir. Kadına dönük özel-özgün örgütlenmeler, kadın sorununa dönük özgün çözümler benimsenerek uygulanmak durumundadır. Sınıf mücadelesi ve devrimi bunun kesin ve keskin üst biçimidir ama somut ele alınışı ötelenemez bir gereksinimdir.

Devrimci sınıf örgütünün kadın örgütü/örgütlenmesine sahip olması tam da bunun gereğidir. Devrimci sınıf mücadelesinin özgün olarak kadın mücadelesini barındırması tam da bu ihtiyaç temelinde geçerlilik kazanır. Kadın örgütü ve kadın mücadelesi özgünlüğünü ya da özerkliğini korumak kaydıyla kesinlikle devrimci sınıf örgütü ve devrimci sınıf mücadelesine bağlı olmalıdır. Nasıl ki, salt sınıf mücadelesi olarak bakmak kadın sorunu özgünlüğünü gözden kaçıran kaba bakış ise, öyle de kadın sorunu özgünlüğünden hareketle sorunu sınıflar mücadelesinden koparmak da bir o kadar hatalıdır. Kadın sorunu özgün olarak doğru ya da yanlış nasıl tarif edilirse edilsin, son tahlilde sınıf sorunuyla bağıntılıdır ve ondan koparılamaz. Koparmak, sorunu özünden kopararak burjuva mecralara sürmek, çözümsüzlüğe hapsetmektir.

Kadın örgütlenmesinde kadının özne olması elzemdir. Kadını kendi sorununda erkek örgütlerse kadının özgürleşmesi zayıflar. Sınıf mücadelesinin bir parçası olarak kadın mücadelesinde devrimci sınıf örgütünün rol oynaması tartışılamaz. Fakat bu mücadelede kadın mücadelenin ve örgütlenmenin öznesi olmak durumundadır. ‘’Kadın iktidara, kadın yönetime’’ perspektifinin anlattığı tam da budur. Kadın mücadelede ve örgütte iktidar olmalı, yönetmelidir. Çünkü kadın objektif olarak daha devrimcidir. Kadın insanlığın kurtuluşuna, özgürlük mücadelesine önderlik yapmalıdır. Çünkü kadın insanlığın özgürleşmesinde temel bir unsurdur. Baskı ve sömürünün en ağırına uğrayandır; özgürlük ve kurtuluşu en çok isteyendir. Kadının eşitsizler safında yaşadığı eşitsizlik onun devrimci dinamiğini keskinleştiren objektif temeldir. Kadının toplumsal kuşatılmışlık altında zayıf düşürülmesi durumu, onu tanımlamayan göreli-geçici gerçektir. Bu gerçekliği değiştirmek ve kadının özgürleşmesi uğruna ‘’Kadın iktidara, kadın yönetime’’ perspektifi pratik politikada hayata geçirilmelidir. Çünkü, kadının özgürleşmesi insanlığın özgürleşmesiyle paraleldir. Kadının özgürlük mücadelesi insanlığın özgürlük mücadelesiyle doğrudan bağıntılıdır. İnsanlığın yarısı özgürleşmeden, insanlık özgürleşemez, özgürleşmiş sayılamaz. Tüm insanlığın (ve devrimci sınıfların da) kadına-kadına dayatılan yazgıya karşı mutlak sorumluluğu ve tarihsel borcu vardır. Baskıya sessiz kalınamaz ise, kadına reva görülen köleliğe karşı da sessiz kalınamaz.

Kadın örgütlenmesindeki zayıflık nasıl aşılabilir? Bizzat kadının kanıksadığı kendi ‘’kaderi’’yle, kanıksamış olduğu boyutlardakini propaganda ederek canlı çelişkiyi yakalayamayız. Bu stratejik bir hedeftir. Ve kuşkusuz ki, örgütleme ve bilinçlendirmede bu propagandadan sakınamayız. Ama öncelikleri ve daha da yakıcı olan sorun ve çelişkileri işlemek somut siyasette izlenmesi gerekendir. Örneğin, aile bağları ve bu bağları dağıtmak-kırmak stratejik açıdan doğru fakat gerçek yaşamda bunu yapmak acil bir görev değildir, gerçekçi de değildir. Bu ve buna benzer meselelerdeki örgütleme ve bilinçlendirme çalışmaları öne alınmamalıdır. Esas olarak düzenle, toplumsal sistem ve siyasi iktidarla olan çelişkilerini işlemeli, somutta yaşadığı yakıcı ve hayati meseleleri propaganda etmeliyiz. Somut siyaset, bilinçlendirme ve örgütlenme bu aktüel ve yakıcı çelişkiler üzerinden yürütülmelidir. Örneğin, her gün ve hoyratça yaşanan kadın cinayetleri, maruz kaldığı baskı ve işkenceler işlenerek somut örgütlenme ve bilinçlendirme çalışmalarının yürütülmesi daha doğru siyaset ve etkili yöntemdir.

Yine bu çalışmalarımızda, kadın hakları ve özgürlükleri anlamında, kazanabileceğimiz güncel somut meselelerde mücadeleyi örgütlememiz daha isabetli olacaktır. Kadını örgütlerken veya mücadeleye davet ederken, ‘’devrim yapacağız sizi özgürleştireceğiz, kurtaracağız, sınıf devriminden başka kurtuluş-özgürlük yok’’ vb. vs. şeklinde kadına ‘’hayal’’ gelecek genel ve anda karşılıksız olan propaganda türleri tercih edilmemeli. Yerine, doğrudan yaşamına dokunan ve yaşamında bir değişikliğe, iyileşmeye yol açacak ya da karşı karşıya kaldığı somut sorunu çözecek siyaset ve çalışmalar yürüterek mütevazı görevler gerçekleştiren pratik politikalar izlememiz çok daha faydalı olacaktır. Diğer kitlelerin örgütlenmesinde olduğu gibi, kadın örgütlenmesinde de somut çözüm ve başarılar, kazanımlar, alternatifler, pratik çözümler sunmak, dolayısıyla somut çözüm olup güven vermek başarılı siyaset açısından şarttır. Kadını, yaşamını kolaylaştıracak, maruz kaldığı baskı ve tehlikeye karşı koruyacak mücadele ve örgütlenme biçimleriyle kazanabiliriz. Maksat genel geçer tartışmalar, teorik lafazanlıklar ve faydasız tartışmalarla zaman doldurmak değil, hissedilen bir sorunu çözmek-çözüm yoluna koymak, yaşanan çelişkiyi izah ederek çözülmesine katkı sunmak ve kadının yüz yüze olduğu ağır sorunu işleyerek kadını bilinçlendirip örgütlemektir. Yapılan konuşma ve yürütülen tartışmaların ekserisi, somut bir kazanım ve somut bir adım elde etmekten ziyade, ucu-bucu belirsiz amaçsız ve sonuçsuz sohbetler temelinde seyretmektedir. Oysa zaman ve emek değerlidir. Bu zaman ve emeği somut adımlarla buluşturmak örgütlenmenin temel mantığıdır.

Düşününki, her gün birden fazla kadın sokak ortasında veya muhtelif yerlerde alenen katledilip işkenceye maruz kalırken, bizler cinselliği, aşkı konuşuyoruz ki, buradan bir sonuç hedeflemeden salt sohbet olarak konuşuyoruz… Bu genel ve yaygın bir tutum ve alışkanlık olduğu için üzerinde duruyoruz. Kuşkusuz ki, meselenin özü aşk ya da cinselliğin konuşulması ya da konuşulmaması değildir. Mesele, çalışmalarımızda somut kazanım ve hedeflerle hareket etmeyip kendiliğindenci bir siyaset ve çalışma yürütüyor olma gerçekliğimizdir. Dolayısıyla, örgütlenme çalışmalarımızda somut görevler ve hedefler belirleyerek bilinçli ve sonuç alıcı yöntemi egemen kılmamız şarttır. Her faaliyetçe, ister kadın olsun ister erkek, örgütlenme çalışmalarında mutlaka bir kadını örgütleme hedefiyle hareket etmelidir. Bir kitap dolusu konuşma yapıp bir tek kadını örgütlememek olması gereken çalışma değildir. Belki daha az konuşarak çok iş yapmayı prensip edinmeliyiz. Kadın elinde sopayla doğasını tahrip edip yok eden kapitalist şirketlere karşı sokakta beklerken, bizlerin cinselliği konuşarak zaman kaybetmemiz aymazlıktır… Kadın, fabrikada, evde, doğasını korurken verdiği mücadelede, HES’lere karşı mücadelede, çocuklarını uyuşturucudan koruma gayretinde, çocuğunu okutma fedakârlığında, kendisini öldüren caniye karşı mücadelede, direniş yele taktığı iş yerinde, grevde ve yaşamla mücadele ederken örgütlenir. Kadın nerede direniyor, nerede mücadele ediyor, nerede sorunların altında boğuluyor ve nerede ölüyor ise orada yanında olunarak örgütlenir. Okulda, üniversitede yaşadığı bunaltıcı baskı ve sorunlara karşı direnirken örgütlenir. Atıldığı işine geri gelmek için yürüttüğü mücadelede örgütlenir. Baskılara karşı özgürlükleri tanınarak, demokratik hakları yaşatılarak, önündeki engeller kaldırılarak ve önceleyip pozitif ayrımcı politikalar geliştirilerek örgütlenir, çoğaltılır…

Kadının kendiliğinden gelip örgütlenmesi beklenerek değil, sorunlarını paylaşıp çözmede yardımcı olmak üzere kadına gidilerek örgütlenir. Salt söylemle kadın örgütlenemez. Pratikleştirilmiş söylemle, somut çaba ve emeklerle örgütlenebilir…