Zincirlerini Kıran Dersim, Özerk ve Devrimci Halk Meclisi ile Yönetilmeye Hazır Olmalıdır

kasım-koçKasım Koç (17-06-2016) Baskı, zulüm, işkence ve katliamlar görmüş, yaşamış bir halkın derdine derman olmak oldukça zordur.

Yara almış, gerici, zorba Ordular tarafından yerinden yurdundan edinmiş, dağıtılmış, sürgünler yaşamış bir halkı bir araya getirmek, onların acılarını yeniden deşip derman olmak kolay değil.

Dersimin Beyaz dağında, Çukur, Laç Deresi, Halvori ve daha bir çok bölgelerinde 1937-38 de Türk ordusu vahşi katliamlar geçekleştirmişti.

Bu katliamlarla Dersimlilerin kanları bir birine karışıp Munzur çayına aktı.

Bu vahşi katliam ile biz Dersimlilerin çığlıkları kadim topraklarımızda bir birine karışınca bütün mezhep ve aşiretlerin üyeleri o an kan kardeşi oldular.

Bundandır ki Dersimliler aynı aile ocağından gelmedirler, akrabalar.

Sadece inanç boyutu ile değil, aynı Pag dan gelen soyun birer üyeleri haline geldiler.

Aynı Jarda ibadet eden Dersimler aynı süngü uçlarına takıldılar.

Türk ordusunun süngülerinde ki kanları bir birine karıştı.

Ölülerimiz üst üste düştü, topluca aynı mekanda gömüldüler…

Çığlıklarımız uçurumlarda asılı kaldı… halen o asi uçurumlarda duruyor çığlıklarımız…

Kanımız kadim topraklarımıza oluk oluk akarken Jar kültürümüz ve inancımız gereği akraba, ikrar olduk.

Değer yargılarımız bu ikrarlık üzerine kurduk…

Değerlerimiz kanladır, ondandır ki Dersimlerin kadim yarası ile asla kimse oynamamalıdır.

Çünkü Dersimler bu kanayan yaranın Ocağın dan gelmeler…

TC’nin “Dersim Urdur neşter ile kesilip atılmalıdır” bayraklaştırdıkları, başardıkları bu katliam sonrasında,Türk ordusunun süngülerinden kurtulan Atlarımızı bekleyen daha da büyük acılar vardı.

Sürgün.

Kırımın esas ve en önemli ayağı olan katliam tamamlanmış Sürgün planı devreye konmuştu.

Sürgün Kırımın ikinci ayağıdır.

Katliam da ölmeyip de yaşamayı, ayakta kalmayı başaran diğer Dersimlileri de topraklarından koparılarak diline, kültürlerine yabancısı olduğu bilinmeyen bölgelere sürüldüler.

Sürgün, dünyanın en acımasız cezasıdır.

Sürgün, Toprağına, evine ne zaman döneceği belli olmayan meçhul bir hayattır.

Sürgün, kara vagonlarla gidip de dönmemek üzere yapılan en büyük zulümdür.

Sürgünde kalmak, onun acısını yılarca kanayan bir yara gibi acı çekmek demektir.

Sürgüne, gidenler Nesiller boyu yaşadıkları topraklara hep yabancı kalmak demektir.

Sürgün, uzak diyarlarda Küçük kızlarımızı hizmetçi olarak aldıkları, pazarda sattıkları kadınlarımızın akıbeti bilinmemek demektir.

Sürgün, Süngü ucuna takılı bir yüreğin ölene dek kanaması gibidir…

1937-38 de Türk devletin yürüttükleri katliam ve Sürgün tamamlanmış üçüncü plan devreye konmuştu.

Asimlasyon.

Üçüncü ayak Asimlasyondur, Soykırımın eksik kalan ayağıydı.

Dersimin en ücra köylerine Türk milli eğitimi için okular açıldı.

Zorlan, şiddetle Dersimlilere Türk dili öğretildi.

Türkçe resmi dil olarak Dersimlilere zorunlu hale getirildi, bu zorunluluk bir silahlı asimlasyondu.

Okullarda dayak altında bilmedikleri bir dili zorlan öğrenmek ömür boyu üzerlerinden atamadıkları, atamayacakları silahlı bir baskı metoduydu.

Dersim “Aşiretlerden oluşan bir konfederasyondur. Cumhuriyete ayak uyduramıyor, katli vaciptir” dediler gerici egemenler.

Dersimliler Sahipsiz, kimsesiz bir halk olarak kendi başına kalmış, dünya bu vahşete karşı sessiz, sağır olmuştu.

Kimse halkımızın çığlıklarını duymadı-duymak istemedi.

Hayatta kalan Dersimliler derin yaraları ile baş başa bırakılarak, yıllarca ölüm kol gezdi topraklarımızda.

Zorlan Türk Dilini, Kültürünü öğrenmek istenmeyenin cezası da belliydi ya ölmek ya da Türkleşmek idi ama Dersimliler Türkleşmediler.

İşte 8. Avrupa Dersi Kültür Festivali de tam da TC devletin eski soykırımına ve modern soykırımına karşı bir tavır ve bir duruştu.

Türkleşmedikleri bu Festivalde görüldü, renge reng açan çiçekleri ile Düzgün Bavo dağından Munzurlara oradan Beyaz Dağa, Dinardan Harçiğe.

Kutu Deresinden Zel Dağına, Ali Boğazdan Kırmızı dağına Dersimin bütün renkli elleri buluştu.

El ele tutuşan bu renkler ile 8. Avrupa Dersim Kültür Festivalini gerçekleştirdik.

Diline, kültürüne, coğrafyasına sahip çıkan etkinliklerle Dersimin modern soykırımına dur dediler Avrupa da ki Dersimliler.

Kendi değerleri olan topraklarından renkli görüntülerin sergilendiği festivalimizde en ilgi çeken yöremizin Warvara, Sımsımenin gösterisiydi.

Unutulan düğünlerimizi sembolik olarak da olsa Davul Zurna eşliğinde zılgıtlarla Gelin dışarı çıkarıp gezdirme ve sonrasında da Damat ile Mısayıbın (Sağdıç) elma atmaları binlerce kişinin alkışları arasında gerçekleştirildi.

Dersim Halkı bu festivalde kendi iradesini burada Frankfurt dan yana beyan etti.

Binlerin iradesini buradan yana tavır alması Dersimlerin birlik ve beraberlikten yana olduğunu göstermiştir.

Binlerin katıldığı Frankfurt da ki Festivali böyle okuyor ve böyle anlıyorum.

Bu temelde halkın bu tavrını mutlaka Dersim kurumları dikkate almalıdır ve diğer Dersim kurum ve kuruluşları ile ilişkiye girmelidirler.

Bizler Halkımızın bu tavrın karşısında savunacağımız tek bir şiar olmalıdır.

O da şudur: Söz Yetki Karar Dersim Halkına.

Bu şiar ile BİRLİK anlayışını en ön sayfaya almak zorundayız…

Esas görev ve sorumluklarımızın arasında BİRLİK anlayışımız olmalıdır.

Devletin yok saydığı, inkar ettiği Kürdistan için yaşasın Özgür Kürdistan şiarımızı yüksek sesle haykırmalıyız.

Sonuç olarak da diyoruz ki: TC devleti Zincire Vurmak istediği Dersim için şiarımız: Özerk Dersim ve Devrimci Halk Meclisleri olmalıdır.

Özerk Dersim artık abartı değildir.

Bu taleplerimizin koşuları vardır ve biz bunları savunmak zorundayız.

Zincirlerini Kıran Dersim artık özerk ve Devrimci Halk Meclisi ile Soykırımla Hesaplaşmak zorundadır.

Söz Yetki Karar Dersim Halkına Şiarını her yerde bayraklaştırmak zamanı…

Önümüz de ki yıl gerçekleştireceğimiz 9. Avrupa Dersim Kültür Festivalin de ki şiarlarımızın içerisinde kimliğimize, Kültürümüze, Dilimize ve Coğrafyamıza daha güçlü sahip çıkmak için Özgür, Bağımsız Özerk Dersim şiarımızı şimdiden haykırmalıyız.

Bunları gerçekleştirmek içinde DERSİMLİLERİN BİRLİĞİ şart.

KAYPAKKAYA, RESMİ TARİHTEN KÖKLÜ BİR KOPUŞTUR…

kasım koçKasım Koç (19-05-2016) Anadolu topraklarında kurulan Türkiye Cumhuriyetin kuruluş aşaması, öncesi ve sonrasında ki döneme ilişkin analizleri, tespitleri ile tamamen uluslararası komünist harekete ve Coğrafyamızda ki devrimci örgüt, parti ve liderleri ile ayrı düşer KAYPAKKAYA.

Lenin önderliğinde gerçekleşen 1.Uluslararası doğu kurultayında, Ermenilerin başka devletlerle iş birliğine gitmişlerdir anlayışı ve zihniyeti ile Ermeni soykırımını görmezden gelinmiş. Kürt ayaklanmalarını bastırmaları dahi devrimci, ilerici olarak görülmüş. Kürtler geri, barbar, feodal olarak değerlendirilmiştir.

İttihat Terakki liderlerinden Talat, Enver Paşaların katıldığı ve Mustafa Kemalin de kurultaya gönderdiği delegeler uluslararası 1. Doğu kurultayına verdikleri raporları Uluslararası komünistler tarafından esas alınmıştır.

Bu esas aldıkları raporlar sonucunda Uluslararası komünist hareket burada yanlışa düşmüş bundan dolayı da Kemalist harekete devrimci bir misyon yüklenilmiştir.

Bu biçilen misyon sonucudur ki Mustafa Suphi ve yoldaşları hayatları ile ödemişlerdir.

Jön Türkleri, İttihat Terakki ve Kemalizmin hatalarını görmezden gelen Uluslararası komünistlerden dolayı da zamanla bu hatalar coğrafyamızda ki devrimciler tarafından da bir çizgi haline geldi ve bu yanlışta ısrara edildi…

Lenin, Mao, Stalin vb. komünistlerin Kemalist Harekete yükledikleri ilerici misyon sonucu coğrafyamızdaki devrimci liderler de Kemalizme devrimci, ilerici misyon yükleyerek Kemalizm onlarında hayranı durumun geldi.

“Milli Kurtuluşçu” “Anti Emperyalist…” “Bağımsızcı..” gibi belirlemelerle devrimci bir rol biçildi Kemalist Harekete…

Kaypakkaya işte tamda böyle bir süreçte, komünist hareketlerin resmi tarihi ile uzlaşmayan bir kişilik ile ortaya çıktığını görüyoruz.

Ezberi bozmuş, ezen ile ezilenler meselesinde Marksizm kendisine neyi emrediyorsa öyle tarihi ele alan bir Kaypakkaya görüyoruz.

Komünistlerin yapmış oldukları hatalı tespitleri ve göremedikleri hataları ile uzlaşmamış dünyada olmayan bir ilk çıkışı İbrahim Kaypakkaya böylece yapmış oluyordu.

Bundan dolayı da İbrahim Kaypakkaya bir devrim gerçekleştirmiştir, yapmıştır.

İbrahim Kayppakkaya, Tamda bu ortamda diyalektik materyalist metodu kullanarak, bu Felsefe ile tarihe baktığını görüyoruz.

Nedir bu felsefede ki öz; Ezen ile Ezilen, ileri Geri, haklı haksız ayrıştıran Komünistlerin olmazsa olmazı olan diyalektik materyalist metodu esas almıştır.

Pragmatist davranmamış, uzlaşmacı siyaset benimsememiş…

Ordu-Devlet denen baskı, sömürü aygıtından köklü kopmuştur.

Ermeni, Dersim vb. soykırımlarına sahip çıkmış.

Kürt Ulusal sorunu tarihsel olarak ela alıyor ve devletin resmi ideoloji olan Türk-İslam faşist niteliklerini deşifre ediyor.

68 kuşağı ve 71 devrimci çıkış olarak bilinen tarihlerde ki devrimci parti ve liderlerden de bu temel ve esaslar üzerinden köklü kopuşa gidiyor.

Sadece 71 devrimci çıkış ile değil dünya proletaryasının ustalarından dahi yukarıda yazdığım onların bazı eksik ve hatalarından köklü kopuş sağlamıştır İbrahim Kaypakkaya.

Kaypakkaya anılacaksa sadece kaba bir Ser verip sır vermeyen bir devrimci olarak değil, o aynı zamanda dünya da ki komünistlerin göremediklerini görmüş bunun üzerinde kavgasını şekillendiren ender Komünistlerden biridir.

Burjuva devletlerine biçilen ilerici misyonları kendisine rehber edinmemiş.

Rehber olarak gördüğü Tarihte ki Halk hareketleri olmuştur.

Tarihten öğreniyor ve görüşlerini bu temel üzerinde şekillendiriyor:

Beş Temel Belge ve on bir ilke olarak görüşlerini toparlıyor Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimin yolunu bu kopuş üzerinde şekillendirmiş ve devrimin yolunu böyle çizmiştir…

71 militan devrimci çıkış yapan Kaypakkaya, böylece büyük bir cüret ederek dünyada bir ilkini başarmış ve coğrafyamızda ki Komünist harekete nitel bir katkı sunmuştur.

Marksizim-Lenizm ve Moaizmin bilimsel tezlerini coğrafyamıza indirgemiş yeni bir doğuşa neden olmuştur.

Bu bilimsel diyalektik materyalist metodu ile Çin Büyük Proleter Kültür Devrimi ürünü olduğunu tüm dünya kamuoyu nezdinde Komünist Partisini kurduğunu ilan ediyor.

Kaypakkaya böylece ülkemizde yeni bir devrimci çığırı açmasına vesile olmuştur.

Bundandır ki Fikirleri halen günceliğini koruyor.

Bundan dolayıdır ki Metodu ve tarihe bakışı ve bizlere bıraktığı miras geniş halk kesimi ile benimseniyor.

Kaypakkaya fizikken ayrılsa da onun görüşleri yaşıyor…

O, AMED zindanlarında katledildi lakin görüşlerini imha edemediler…

Bu düzen böyle devam ettiği müddetçe Kaypakkaya’nın görüşleri de Tarlada… Fabrikada… Barikatlarda dalgalanmaya devam edecek…

PALMİRA- TETMUR ZİNDANLARI

kasım koç“korku senfonisi”

Kasım Koç (31-03-2016) “Ölüm olağan bir hadiseyse her gün karşılaşılan, işkencede boğularak, sıra dayağıyla, göz oymayla, kırılan kol ve ezilen parmaklarla gelen… Ölüm doğrudan yüzüne odaklanmış ve şans eseri ıskalaya bileceğin bir şeyse eğer, kim istemez hayatının merhametli bir mermiyle son bulmasını!”

Bu satırlar 1999 yılında Uluslararası Af Örgütü tarafından yayınlandı.

Palmira-Tedmur ve Setnaye Zindanların da ölmemek için inadına direnerek ayakta kalmayı başaran, yıllarını bu zindanlarda binlerce Tutsaklar gibi geçiren, inanılmaz işkenceler gören ve yaşayan bir grup Suriye Komünist Emek Partisi’nin Tutsakların af örgütüne ulaştırdıkları mektuptan okuyoruz.

Palmira bu kentin uluslararası ismidir, Araplar bu şehre Tetmur derler ve öyle bilirler. Palmira şehri Çölün ortasın da kervan yollu üzerinde uçsuz bucaksız çöllün sarı kum deryasının korkunç sıcaklığın içerisin bir yerdedir. Bu yerde hayattın, yaşamın sembolü olan Suyun olmasından kaynaklı “Çöl Gelini” unvanını almasına neden olmuştur.

Kıtalar arası köprü görevi gören ticaret yolun üzerinde olması kervanların, dinlenme, barınma imkanlarını sağlayan tarihte ticaret için vaz geçilmez bir kenttir Palmira. Çöllere düşen ticaret dünyası için ise bu şehir “Çölün İncisi” anlamına gelir ve böyle de anarlar.

Bugün ki Suriye bölgesinin sınırları içerisin de olan eski yerleşim yerlerden biridir Palmira. Orada gelmiş geçmiş bir çok uygarlığa ait kalıntılar bulmak mümkün, bu tarihi zenginlik yaşanan onca savaşlarda, bu tarihi kent hep zarar görmüştür. Yaşanan savaşın tahribatı geçmişte tamiri olmuş olmasına da, bu dönem nasıl olacak konusunda ki soru halen kafalarda netleşmiş değil.

Birkaç gündür Suriye Arkeoloji uzmanların açıklamaları her ne kadar “Tarihi eserler de fazla bir tahribat yoktur” deseler de gerçekler tam tersini söylediğini bir yıl içerisinde hep birlikte gördük ve yaşadık.

2011 yılın da uluslararası gerici güçlerin kuşatması ile başlayan savaş ile Suriye’nin coğrafik ve jeopolitik yapısı bu savaş sonucunda değişti. İnsanlıktan nasibini almamış olan İslami radikal örgütlerin kuşatması içerisinde olan Suriye 2015 Mayıs ayın ortaların da Palmira olarak bilinen Tetmur şehrini IŞİD ele geçirerek BAAS Esad rejimin güçlerin elinden almıştı.

Son bir yılda insanlık sadece Palmira antik kentinde bulunan Tarihi eserlerin tahribi üzerine görsel ve yazılı medya seyretti ve tartıştı. Çünkü bu tarihi zenginlik sadece bu kente, bu kente yaşayan insanlara ve bu ülkeye ait değildir. Bu eserler dünyanın zenginlikleridir ve tüm insanlığın ortak değerleridirler. İki bin yılık bir geçmişe ait olan Aslan heykeli ve daha buna benzer eserlerin IŞİD haydutların nasıl yıktıklarını, tahrip ettiklerini hep birlikte onların video kameraların aracılığı ile izledik.

Çünkü bu haydutlar göre, İslam öncesi Putlara tapan insanların yanlış yolda olması ve tanrıdan başka hiçbir yere ibadet etmemeleri gerekir inancı ile bütün tarihi eserleri tahrip ediyorlar.

Palmira-Tetmur da ki bu Aslan heykelini param parça ettiklerinde kameraya aynen şöyle konuşuyordu IŞİD militanı:

“Peygamber bize tarihi kalıntılar ve heykellerden kurtulmamız gerektiğini öğütlüyor. Peygamberin yolunda gidenler de fethettikleri ülkelerde bunun aynısını yapmıştır” diyor.

Aynı bu IŞİD haydutları Palmirayı ele geçirdikleri Mayıs 2015 tarihinde Tetmur da ki Roma Antik Tiyatrosu sahnesinde 20 insanı bu tarihi yerde idam etti. İdam edilen bu şahsiyetler o bölgede seçici insanlardı, bilim ile uğraşan, aydın ilerici bilinen şahsiyetlerdi, idam esnasında çekim yaparak dünya kamuoyu bu idamları canlı canlı izledi.

Bu hafta diktatör Esad’ın emri ile Suriye ordusu Palmiraya yürüdü ve bir yıl sonra tekrardan Palmirayı IŞİD haydutların elinden aldı. Palmira yeniden el değiştirince dünya gündemine yeniden oturdu. Bundan dolayı da bu yazıda okuru Palmira’nı kısa bir tarihi gezintisini yapmak istedim.

(M.Ö)Milattan Önce tarihini değil, Romalılar yada Palmira krallığını bu yazıda değinmeyeceğim bu yazıda Palmiranın son yüz yılın yakın tarihinin sadece bu yazıyı ilgilendiren bölümün kısa tarihçesine değineceğim.

Osmanlı imparatorluğu yıkıldığın da bölgede yeni haritalar çizildi, yeni devletler tarih sahnesine çıktılar. Bugün ki Suriye bölgesi de 1920 de Fransa devleti tarafından işkal edilir. Osmanlıdan kurtulan Suriye halkları Fransızların bu işkaline karşı da bağımsızlık mücadelesini verir.

İşte tamda burada Palmira olarak bilinen Tetmur tarihte üstlendiği kervan, ticaret yolun konaklama, barınmadan dolayı “Çöl gelini”, “Çöl İncisi” olmaktan çıktığı bir dönemdir. Fransız işkalinden sonra Palmira’nın Çöl ortasında korku kalesinde oluşan zindanlar inşa edilir.

Fransa işkaline karşı savaşan Suriyeli savaşçıları, muhalifleri Fransızlar esir olarak aldıkları bu tutsakları Tetmurun Şehrin dışında Çöl ortasın da inşa ettikleri zindanlarında gün yüzü görmeyecek, akla hayale gelmeyen vahşi işkenceler ederler.

Nasıl ki her ulusun Ulusallaşma aşamasın da ki milli mücadele hikayeleri, kahramanlıkları varsa işte Suriye’nin de bu milli mücadele de ki kahramanlıkları sadece Şam’ın meydanın da kurulan mahkemeler değil aynı zamanda Palmira zindanları da Şam da kurulan bu mahkemeler kadar önem arz etmektedir. Bundan dolayıdır ki Suriye’nin de milli mücadelesin de Palmira önemlidir ve önemli bir yerde durmaktadır.

1946 da Fransız’ların fiilen işkali bittikten sonra bu zindanlar da ki Suriye’nin milli mücadele kahramanları özgürleşir.

Suriye Arap Cumhuriyeti Devleti kurulduktan sonra kısa bir dönem burası kapanır. Ama velakin bu kapanma kısa sürer bu defada Suriye devleti kendisine muhalif olan şahsiyetleri, örgüt, parti, militan, kadro ve aydınları tutuklayarak Tetmur zindanına koyar.

Kendi muhaliflerini oraya kapatmakla kalmadı aynı işkenceleri hatta daha katmerlisini kendi vatandaşlarına uygulamaya başlar. Palmira zindanların da ne kadar sosyalist, komünist öldürüldüğü kimse net olarak bir rakam veremiyor, vermeleri de mümkün gibi görünmüyor.

Suriye Komünist Emek Partisi tutsaklarından bir grup zindandan dışarıya uluslararası af örgütüne mektup yolladıkları ve bazıların da çıktıktan sonra değişik ülkelere kaçıp uluslararası af örgütü ile görüşüp yaşadıklarını anlatmışlardı.

Palmira ve Setnaye zindanların da devrimcilerin neler yaşadıkların buraya sadece binde birini dahi yansıtamıyorum olsam da, ben o vahşeti buraya yazma ve kamuoyuna duyurmak, onları bu vesile ile anmak ve hatırlamak önemlidir.

Palmira ve Setnaye zindanlarından ölmeden kurtulan bu komünist, devrimcilerden kısa kısa alıntılar vererek Palmira tarihin de ki insanların zihinlerinde ki o bilinen “Çöl Gelini” nerden nereye geldiği daha iyi anlaşılacaktır.

Ferec Bayraktar tutuklanmadan evvel iki şiir kitabı olan şair ve gazetecidir. Suriye Komünist Emek Partisi militanıdır, Setnaye ve Tedmur zindanların da 13 yıl kalır.

Diktatör Hafız Esad ölümünden sonra uluslararası alanda yürütülen bir kampanya neticesinde serbest kalır.

Gördüğü işkenceler yüzünden yardım almadan yürüyemez durumdadır, şuanda kendisi de İsveç’te yaşıyor.

-“Esad rejiminin cezaevleri cehennemin bir türü. Yüz binlerce insan bu cehennemden geçti. On binlercesi ise ya işkenceler ya da uyduruk askeri yargılamalar neticesinde can verdi” diyor.

Ali Ebu Dehn Tetmur ve Setnaye zindanları için bakın ne diyor:

“Burası dünyanın en kötü cezaevlerinden. Buraya ilk gittiğimizde bizi karşılayan gardiyan “Hafız Esad buraya Tanrı’nın girişini yasakladı. Burada Tanrınız yok. Tanrı biziz! Size hayat veren de, hayatınızı sonlandıran da biziz!”

Bir başka tutsak da diyor ki:

-“korku senfonisi”

-“Dil burada yaşananları anlatmaya yetmez” diyor. “Korku her yerdedir ve işkence seansı yaklaştığında gözlerden fışkırır.”

-“Cehennem”

Bara Serrac adlı Tutsak:

-“Ölümle yaşam arasında asılısındır burada, burası öyle bir yer ki avlusunda 12 yıl boyuna infaz eksik olmadı” diyor.

İşte Palmira- Tetmur ve Setnaye zindanlarında ölüm saçan sadece birkaç kişiden birkaç satır ile resmini çizmeye çalıştım.

Palmira Çölün Gelini, IŞİD haydutlarından kurtuldu kurtulmasına da özgürlük, insanca yaşam ne zaman gelecek?

Çölün Gelini ne zaman kendi isteği ile Gelin olacak onun orası kaf dağın ardında görünüyor.

Vartinik de Sanat Damarın Tarihi, KAYPAKKAYA ve ORUÇOĞLU…

kasım koçKasım KOÇ (24-01-2016) Ülkenin en karanlık olduğu ve buhranların yaşandığı 1950’ler den çıkmış, 1960’lara girdiği bir dönemde, dünyada ki gelişmeler ülkemizde de yankısını bulmuştu. Böyle bir dönemde her bir siyasal parti ve bu partiler içerisinde siyasal faaliyet yürüten her birey, kitleleri nasıl seferber edecekleri konusunda çalışmalar yürütüyorlardı. Bunlardan birisi de kuşkusuz İbrahim Kaypakkaya idi. İbrahim Kaypakkaya, incelediği ve araştırdığı dünya klasiklerinden yola çıkarak farklı bir şeyler söylemeye başlar. Bu yeni ve farklı söylemler, coğrafyamızda tarihsel olarak ezberi ilk bozan olur.

Kemalizm’e farklı bakan, Kurtuluş Savaşını, Kürt Ulusal Sorunu, Cumhuriyet tarihine yönelik yapmış olduğu bir dizi analiz ile diğer tüm devrimci parti ve liderlerden ayrı düşer. Farklı bir yol izledi İbrahim. İbrahim’i bu farklı yola iten kuşkusuz ki Marks, Lenin, Mao gibi belli başlı Proletarya önderlerinin görüşlerini incelemesiydi. Ülkedeki kitle çelişkilerini nasıl çözeceği ve geniş halk kitlelerini iktidara nasıl taşıyacağı konusunda Mao’yu kendisine rehber edinir. Mao’nun Büyük Proleter Kültür Devrimi kendisinde büyük bir devrimci coşku yaratır. Neydi İbrahim’deki bu coşku: Çin devriminde İbrahim’e cazip gelen anlayış milyonların sokakta duvar gazetelerinde kendilerini ifade etmeleriydi. Mao’nun kitlelere “Kuşatın bizi” çağrı yapmasıydı, kitlelerin komünist partisini denetlemesiydi.

Devrimi yapan kitlenin, kendi devrimine sokakta sahip çıkmasıydı. Bundan dolayı da İbrahim, Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da ezberi bozmuş ve dünyaya farklı bir mercekten bakmaya başlamıştır. Ülkede Kemalizm’den köklü kopmayan, sol siyasal liderlerden kalın çizgilerle yolunu ayırmış böylece ezber bozulmuş, savunduğu siyasal görüşlerinden dolayı tüm dikkatleri üzerine çekmişti.

Sanat ve İbrahim Kaypakkaya ilişkisine gelindiğinde ise; Türkiye İşçi Partisi döneminde sadece siyasal çalışmalar yürütmez. İbrahim, aynı zamanda sanat ile de uğraşır. O kadar kıt imkanlar ve imkansızlığa rağmen o dönemin tüm sanat-edebiyat dergilerini okuyan, Türk şiir antolojisini, halk kültürünü, edebiyatını, dilini, dil bilimini inceleyen ve bunlar ile de ilgilenerek son derece titiz çalışmalar yürüten İbrahim Kaypakkaya bu konularda da oldukça da hassastır. İbrahim’in siyasal yazılarındaki üslubunda da bu hassaslığı ve ustalığı rahatlıkla görülmektedir.

Dönemin siyasal kargaşa atmosferi içerisinde olduğu yıllarda dahi, sadece siyasal meselelerle ilgilenmekle kalmayıp; aynı zamanda edebiyatın ve sanatın birçok dalı ile de kişiliğini zenginleştirerek her açıdan donanımlı bir önder haline gelir. Bu hassas ve kargaşa dolu dönemde İbrahim, devrimin sorumlulukları gereği sanat ile ilgili düşüncelerini derli toplu hale getiremedi. İbrahim’in, Nurhak dağlarında vurulan Sinan Cemgil ve yoldaşları için yazdığı bir şiir daha sonra halkın dilinden düşmedi. Buna benzer çok şiir ve tekerlemeler o dönemden günümüze eser olarak kalmış ve devrime, halk sanatına büyük katkıları olmuştur.

Gider gider nice koç yiğitler gider,

Senin de içinde bir oğlun varsa çok değildir,

Ey mavi gök! Ey yağız yer bilesin ki,

Yüreğimiz kabımıza sığmamakta

Örsle çekiç arasında yoğrulduk

Hıncımız derya gibi yoğrulmakta

İbrahim Vartiniğe giderken kelimenin tam anlamıyla Kültür-Sanat, ideolojik-Politik alanlarda donanımlıydı. İşte bu koşullarda Vartinik’e gitti İbrahim ve yoldaşları.

Vartinik’te bulunan İbrahim’in yoldaşlarından ve komünist partisinin kurucularından biri de Muzaffer Oruçoğludur.

Oruçoğluna baktığımızda ta 1960’larda şiir, öykü, mizah, masal, roman gibi sanat dalları ile uğraşmış. Bu çeşitli sanat dallarında o dönemlerde birçok konuda kaleme aldığı eserler olmasına rağmen yayınlama fırsatı bulamamış. O dönemde devrimin kendisine yüklediği görev-sorumlulukları ve tüm bunların acilliyeti ile hareket eden Oruçoğlu bu yazdıklarını kitaplaştırma, eser haline getirme olanaklarını bulamamıştır.

Başta İbrahim olmak üzere Muzaffer ve yoldaşları sanatın, devrimin silahları arasındaki gücünü çok iyi biliyorlardı. Büyük bir sanat ordusuna sahip olamayan bir devrimci akımın başarıya ulaşamayacağını bilincindeydiler. Devrimin, devrimci halk sanatı, edebiyatı olmadan kitleler aydınlanamazdı. İdeolojik, politik çalışmanın yanında kitleler edebiyatın gücünü görmelidir, göremediği taktirde devrim kısırlaşır, darlaşır.

Muzaffer ve yoldaşları, ülkemizde de toplumsal çatışmaları, problemleri ortaya çıkaran sanatın, edebiyatın gücünü kavramışlardı.

İnsanlar nasıl solcu olduklarında, sola hayran olmalarında ve devrime doğru meyil göstermelerinde sanatın büyük bir payı ve rolü vardı. Neydi bunlar: Nazım Hikmet Ran’ın şiirlerini bu devrime giden yoldaki mayasında görüyoruz, Yaşar Kemalin romanlarını, daha önceki edebiyatçıların rollerini geçmişte de günümüzde de görebiliyoruz. Dolayısı ile sanatın büyük bir silah olduğunu İbrahim, Muzaffer ve yoldaşları çok iyi biliyorlardı. İbrahim ve Muzaffer sosyal, toplumsal devrimlerini yapan ülkelerde edebiyatın gücünü, rolünü kavramış, donanmış devrimin birer önderlik kademeleriydiler.

Nitekim Ekim devriminin lideri Lenin yoldaş dünya edebiyatına katkı sunan Tolstoy için ne diyordu: Tolstoy Rus devriminin aynasıdır. Çünkü oradaki toplumsal çelişkileri açığa çıkaran, toplumun genel yapısı ile uğraşan, inceleyen, araştıran ve onu sentezleyen sosyolojisi ile uğraşan bir sanat işliyordu Tolstoy. Bu edebiyatçı, kitlelere önderlik eden komünist ve devrimcilere devrimin durumuna dair yardımcı olan büyük bir kaynaktı. Lenin sanata bu gözle bakıyor ve sanatın devrimdeki rolünün bilincindeydi ve bundan dolayı da hep sanatın gücünü vurguluyordu, tüm bunlardan dolayı da Tolstoy ve diğer edebiyatçıları önemsiyor ve büyük bir misyon yüklüyordu.

Ve yine bir başka dünya edebiyatına katkı sunan Honore Balzac’tır. Fransa’daki toplumsal çatışmaları, değişimi, demokrasiyi işleyen, inceleyen anlatan, tüm bunları roman dili ile yazan, kitaplaştıran Honore Balzac’ın eserlerin neler yarattığını Marks daha sonra büyük övgülerle bahsedecekti.

Muzaffer Oruçoğlu o dönemde komünist partisi ve ordu marşını yazar. Bu marşlar daha sonraki mücadele dili olarak yoldaşlarına örnek olur. Bu dil ile yüzlerce şiir, marş yazılır. Oruçoğlu böylece devrimci sanat cephesinde stratejik bir figür haline gelir. Oruçoğlu gerek dünya edebiyatının rolünü gerekse de ülkedeki sanatın gücünün ve tarihçesinin bilincindeydi. Toplumun ideolojik dönüşümünde hem görsel hem de diğer sanat alanlarının büyük bir rolü vardı. Bunu bilen Muzaffer Dersim’e gittiğinde en çok ilgilendiği yörenin sanat, edebiyat ve kültürüydü.

Dersimin yerel ozanları, sözlü tarihlerini, Dersim’in isyanını, katliamlarını, çığlıklarını bu türküler ile ağıtlar yakarak dillendiriyordular. Muzaffer’in ilk irdelediği de bu muhalif sanattı. O dönemde Dersim’in yerel sanatını dillendiren Wele Uşene İmam, Sılo Qıc, Ale Verdi ve daha onlarca halk ozanlarının, şiirleri Dersimin toplumsal dayanaklarıydı.

Vartinik öncesinde 69 yılında Dersim’de yapılmak istenen “Pir Sultan Abdal” tiyatro oyununun yasaklanması ve bu yasağa karşı Dersim halkının isyan ederek ayağa kalkmasında devletin merkezi otoritesinin halk sanatından ne kadar korktuğunun göstergesiydi. Ülkenin karanlık döneminde sadece siyasal örgütleme ile değil bölgenin masalları, efsane hikayeleri, Dersim soykırımındaki acıları dinleyen, müziği, öyküsü, romanı sözlü sanatı ile de iç içe girmiş onu irdeliyordu. Nitekim o dönemde araştırıp, incelediği ve toplumla haşır neşir olan Oruçoğlu yıllar sonra yazdığı TOHUM romanı ile de o yöresel kültürün kendisine has ilişkilerini ele almıştı ve bu roman ile Muzaffer sanat alanında tanındı.

Vartinik Baskını,

İbrahim, Ali Haydar Yıldız, Muzaffer Oruçoğlu ve yoldaşları yürüttüğü siyasal çalışmalarından dolayı aranıyor durumda olmalarından kaynaklı kendilerini korumak, barınma ve hazırlıklar amacı ile Dersimin Vartinik mirik mezrasında kendilerine üs edinirler. Kış üssü olarak seçtikleri Vartinik, devlet güçleri tarafından baskına uğrar. Vartinik’e yapılan operasyon ile Ali Haydar Yıldız vurulur, İbrahim Kaypakkaya yaralı yakalanır, üç ay süren işkenceler sonucu katledilir. Vartinik baskınında kurtulan Muzaffer Oruçoğlu ise daha sonrasında yakalanır, uzun bir dönem zindanda kalır. Vartinik’te yapılan operasyon ile bu işi bitti sananlar yanılmışlardı. Başta yerel aşıkların, ozanların, halk sanatçıların Vartinik üzerine yaptıkları bestelerle yöre halkının dillerinden ve gece muhabbetlerinden düşmedi.

Henüz birkaç yıl geçmişti ki,

TKP (ML)’nin Dersim parti örgütlülüğünün 1975-76 dönemlerinde, İbrahim’in hayatını konu alan bir tiyatro grubunun sergilediği oyun organize edilir. Tiyatro oyunu ile birlikte türküler, şiir, marşlar eşliğinde gerçekleşen bu etkinliğe binlerce kişi katılır. Bu gelen binlerce kişinin üzerinde yaratılan etki bir kıvılcım gibi yayıldı dilden dile. Bu etkinlik bir başka bölgedeki faaliyeti de tetikledi. Ovacık, Hozat, Mazgirt, Pülümür, Nazimiye’de yankısını hemen buldu. Dersim merkezde yapılan tiyatro, ilçelerde de etkisini bulunca kitleselleşme, kitlede bilinç yaratmaya kadar götürdü.

Vartinik’deki destan, sanat ile işlendiğinde yarattığı etkiyle halk ozanları da kendi sanatlarını pratikte halka götürerek işlediler, bu çalışmada kitlelerden hem öğrendiler hem de kitlelerin yeniden toparlanmasını sağladılar. O dönemdeki bilinen devrimci halk sanatçıları Aşık Ferhat, Ozan Emekçi, Tufani, Garip Şahin’lerdi. Bu ülke genelinde bilinen devrimci ozanlar Dersim’de köy köy yaptıkları konserler, köy evlerinde halkla iç içe okudukları şiirler ve türkülerle halkın örgütlenmesine önemli katkılar sağladılar. Kadınların, gençlerin, yoksul köylülerin dikkatlerini devrime yoğunlaşmasına ve eğitilmelerine vesile oldular. Çeşitli lise ve üniversitelerde okuyan gençlerin köylerine geldiklerinde okullarda öğrendikleri marşlar, şiirler, tiyatroları köylerinde sergilediler, uyguladılar. Bunların tümünün toplumun bilinçlenmesinden tutalım da örgütlenmesine kadar katkıları oldu.

“Ali Haydar ölmez ağlama bacı” türküsü tam da bu dönemde dağlara taşlara yazılmaya ve dilden dile söylenmeye başlandı. İbrahim’in işkencede ne için ser verip de sır vermediğini köylerde sergilenen tiyatro sahnesi ile anlatılmaya ve anlaşılmaya başlandı ve hayat buldu. Bu sanat aracılığı ile İbrahim’in görüşleri devlet açısından ne kadar tehlikeli olduğunu ve kitleler için de bir umut olduğunu işlenen sanat ile kitleler eğitildi. Köylere yapılan toplu geziler, konserler, tiyatro sahneleri ile birlikte topluca köylüye yardım etme, köylüleri bir arada tutarak toplu orak biçme, toprak ile beslenme gibi kolektif çalışma, köylülerin kendi aralarındaki dayanışmayı sağladı. Köylülerin kendi aralarında köy meseleleri yüzünde yürüttükleri kavgaların çözümü kolaylaştı. Yıllar yılı devlet mahkemelerinde süren mahkemeler devrimci halk mahkemeleri ile çözüme ulaştırıldı. Alternatif bir yaşam biçimi ile yöre halkı tanıştı.

Daha sonra da Dersim dağlarında yürütülen gerilla savaşında da sanat gücünü Vartinik’ten alıyordu. Birkaç gerilla örnek verirsek; İsmail Bulut büyük bir gerilla komutanı olmasının yanında birde ince ruhlu sanatsal yanı vardı. Yörenin halk türkülerini, ağıtlarını yakan sazı ile de dillendiren bu ince ruhlu komutanlar halkın büyük sevgi ve saygınlığını kazanmışlardır. Polat İyit keza bu komutanlardan biridir. Ve yine dağda sergilenen birçok tiyatro sahneleri vardı, bunlardan biride Tekin Koç Tiyatro Sahnesi’dir. Tiyatro alanında keza Hıdır Doğan da oldukça donanımlı bir oyuncuydu. Hatırlanacağı gibi Hasan Hakkı Erdoğan’ın Gula Sor adlı şiiri dillerde destan yaratmış halen günümüzde de devam etmektedir. Lakin buraya yazamadığımız onlarca yoldaşlaımızın devrimin görevlerinden kaynaklı bu sanatsal alanda yeterince yoğunlaşmamışlardır.

Burada anlatmak istediğimiz dağlarda salt askeri eylemlikler ya da ideolojik, politik çalışma değil bunlarla birlikte sanat ile işlendiği bir gerilla savaşını görüyoruz. Savaşın olduğu yerde sanat yoksa insanların dayanma gücü ve azmi de olamaz. Çünkü insanların gülmeye, estetiğe, eğlenmeye ihtiyacı vardır. Savaşı sanatsal dile dökerek ancak bu acılar hafiflete bilinir. Kavgayı güzelleştiren sanattır. Yoksa onca acı nasıl göğüslene bilinir. Acıyı dindirmek içinde mizah, öykü, roman, hikaye, şiir, mani, şakalar bunlarla ancak o acı göğüslenip aşıla bilinir. İşte dağlarda gerilla faaliyetlerini yürütenler sanata nasıl bir önem verdiklerini kısaca da olsa belirtmekte yarar var.

Vartinik sonrasından günümüze kadar, Vartiniğin sanat damarından beslenerek edebiyat, şiir, Resim, biyografi roman tarihçesini edebiyata dökerek küçümsenmeyecek eserler yaratan yazarlar ortaya çıkmıştır. Vartinik’in sanat damarından beslenen ve yetişen yüzlerce sanat emekçileri yetişmiş durumda.

Ve yine bu damardan beslenen Vartiniği kendisine rehber edinen YÇKM çalışmalarını küçümsenemez. YÇKM bünyesinde sanatsal çalışmalarını yürüten Grup Munzur ve grup Munzur bünyesinde çıkan onlarca sanatçı vardır. Grup Munzur bağrında yetişen bu onlarca sanatçı bugün bireysel sanatsal çalışmaların yürütmesine vesile olmuştur.

Vartinik’te başlayan bu geleneğin kavgası kesintisiz kırk yılı aştı. Bu kırk yıllık süre içerisinde tutsak düşenler zindanlarda boş durmadılar, bu tutsakları o zorlu koşullarda ayakta tutan ideolojinin yanı sıra ayrıca da sanattır. Ceza evlerinde onlarca şiir, romanlar yazan, anı, belgesel anılar, resim çizen, tiyatro oyunlarını yazan ve tiyatro grupları kurup oyunlar sergileyen onlarca yüzlerce devrimci sanatçı çıktı. Bütün bunlar Vartinik’deki sanat damarının ne kadar güçlü olduğunun göstergesidir.

Muzaffer Vartinik öncesi sanatsal anlamda da donanımlıydı ancak Vartinik sonrasında kitaba gömülür. Anadoluda ki halk hareketleri, Baba ishak isyanı, Pir Sultan, Börklüce, Şehy Bedrettin, diğer birçok halk ayaklanmalarını derinlemesine inceledi. Tarihe kafa yordu. Rus, Fransız edebiyatlarını incelemesi onu en çok güçlü kılan yanlarıydı.

Örnek verirsek 1980 Cuntası karabasan gibi ülkenin başına çöreklendiğinde yine Vartinik sanat damarı Tohum edebiyat dergisini çıkarmış. Tohum Sanat ve edebiyat dergisine öncülük edenlerden biri de Muzaffer Oruçoğludur. Bu Sanat edebiyat dergisinin çıkması ile birçok devrimci kendi ürettikleri, yazdıklarını burada kitlelere ulaştırma fırsatı buldu.

Cezaevlerinde tutsaklar sanatlarını işleyecek bir sanat dergisi ile buluştular. O dönemde Tohum dergisinde şiir, öykü yazanlar bugün birçok dalda kendilerini ifade eden yazar, şair edebiyatçılardır. İşte burada da anlaşılacağı gibi Vartinik’deki Kültür Sanat damarının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor ve Muzaffer’in de ne kadar dünya edebiyatı ile haşır neşir olduğunu kanıtlıyordu.

Muzaffer’i geniş halk kitleleri genelde romancı olarak tanırlar ancak biz Muzafferi böyle ele alamayız. Romancı bakarsak büyük bir haksızlık etmiş olacağız. Muzaffer şairdir, tarihçidir, ideolojik politik aktördür, ressamdır ve en önemlisi ise romancıdır. Tüm bu özellikleri bir araya topladığımızda edebiyatın bir çok dalının toplamını Muzaffer’de görmek mümkündür. Bundan dolayı da Muzaffer Oruçoğlu Türkiye-Kuzey Kürdistan toplumunun aynasıdır halşne gelmiş durumda. Muzafferi yaratan Vartinik ideolojik politik ve sanat damarıdır, böylelikle Vartinik Muzafferi yaratmış, mayasını vermiş devrimin aynası haline getirmiştir.

Sonuç olarak özetlersek bugünden sonra esas sorun şudur: bugün sanat, edebiyat alanında esas meseleyi görmektir, anlamaktır, onun bilinçli bir şekilde gereklerini yerine getirmektir. Mao’nun dediği gibi Yeni demokrasi sanat cephesini, bizim toplumda toplumsal karşılığını bulmak onu yakalamak ona önderlik etmektir.

Sanatla uğraşan genç insanlarımızı, kitlelerle uğraşan militanlarımızı teşvik etmek, bilinçli desteklemek, bunları toparlamak, güç haline getirmektir.

Yüz çiçek fikri ile hareket edip diğer alanlardaki güçleri de böyle bir sanat cephesinin bir parçası haline getirmek, sanatı yapabildiğimiz kadar kitleselleştirmektir. Çünkü kitlesel bir zemine yayılmadıkça sanat ayrıcalıklı bir ELİTİN tekelinde olan bir alana dönüşür.

Bilgi de pazarlanan bir alana dönüşür.

Bizim yönelimimiz sanat cephesini geniş tutmaktır, devrimci halk sanatını halk hareketinin bir bileşeni haline getirmektir, sanat onun öznesi olmalı ancak bağımsızlığını ve özgünlüklerini de korumalıdır.

2016 Yılı Başta Kürt Halkı olmak Üzere, Ezilenleri Daha Büyük Bir Kavga Bekliyor

kasım koçKasım Koç (29-12-2015) 7 Haziran da Türkiye ve Kuzey Kürdistan da yapılan Parlamento seçimlerinde devletin iktidar partisi AKP’nin Kuzey Kürdistan da ki ayağı kesilip atıldı.

Bu seçimde devletin resmi partileri Kürt illerinden süpürüp, temizlendi. Kürtler bölgenin tek temsilcileri oldukları tüm kamuoyu da böylelikle gördü.

7 Haziran Seçimlerin de % 10 barajının aşan HDP bu seçim ile tüm dünya kamuoyunun nezdinde en haklı ve meşru zeminde Kürtler 80 Milet Vekili ile TBMM girdiler. Kuzey Kürtleri Cumhuriyet tarihinde ilk defa legal alanda bu kadar güçlü kazanımlar elde etmiş Meclise de büyük bir hamle yaparak girmiş oldular.

Türk devleti-AKP seçim döneminde tüm anti demokratik yasalara, engellemelere, provokasyonlara rağmen HDP’yi engelleyemediler aksine HDP oylarını artırdı.

Tüm bu anti demokratik uygulamalara rağmen Kürtler ilericileri, aydın, yazar, devrimci kişi ve kurumları yanına almayı başardı. Ülkenin her bölgesinde daha öncelleri oyunu değişik burjuva partilerine vermesine rağmen bu dönem HDP’nin yürüttüğü doğru bir siyasal kampanya sonucu halk oylarını mazlumlardan yana kulandı, en büyük kazanım da buydu Kürtler ve sosyalistler açısından.

Tek başına hükümet olamayan AKP bu seçim sonuçlarını içine sindiremedi, devleti de arkasına alarak kitleleri sindirme, bastırmak amacı ile intihar eylemleriyle kitle kıyımlarına gitti. Haziran da ki halkın iradesine saygı göstermektense sokağa çıkanın akıbeti belli olmayan bir ortam yaratarak yeniden halkı sandık başına götürdü.

Devletin bu siyasetine karşı HDP 7 Haziran seçim sonuçlarında ısrar etmeliydi, Çünkü bu seçim halkın iradesiydi ve bu iradeyi intihar eylemleri ile ülke kaosa, savaşa sürükleyen zihniyete karşı direnmeliydi. Bu haklı, meşru mevzide kalmak için ısrar etmeliydi. HDP’ye dayatılan 1 Kasım seçimlerine katılmaktansa boykot siyasetini geliştirerek sırtını Ankara’ya çevirmesi en doğru siyaset olacaktı.

Boykot kelimesi toplumumuzda yasa dışı olarak algılanıyor ve ilk reaksiyon “Hayır” ile karşı karşıya kalınıyor. Oysa Demokrat Parti ilk yerel seçimlerde CHP’nin anti demokratik uygulamalarını boykot etmiştir. Oysa bu kast ettiğimiz her iki partide Türk Devletin meclisinde ki temsilcileriydi. Yerel seçimleri boykotunu yapan Demokrat Parti daha sonra ki dönemde boykot siyasetini bırakmış seçime gitmiş ve CHP’nin elinde ki yüzlerce Belediyeleri alarak yerellerde tam bir hakimiyet sağlamıştır.

HDP’nin de 1 Kasım seçimlerini boykot etmesi için elinde öyle güçlü ve haklı zemini vardı ki; lakin HDP ‘Türkiyeleşme, Barış’ adı altında 7 Haziran seçim öncesinde ki siyasal kampanyasını sürdürdü, boykotu gündemine dahi alıp tartışmadı. 7 haziran seçimlerinde yürüttüğü siyasal kampanyada ki argümanlarıyla 1 Kasım da ki çalışmalarına da aynı söylemlerle seçim çalışmalarına devam etti. Bu siyasete gerek Kürtler gerekse Sol, sosyalistler açısından süreç iyi gelişmedi ve oy kaybetmekten de kurtulamadılar.

Devlet ise aksine 7 Haziran döneminde ki yenilgiyi iyi görmüş bunu tek yolu ise sokağa dökülen kitleleri tekrar evlerine-pembe dizilere gömmek için tüm gücü ile kitle kıyımına yöneldi.

Türk devleti öyle bir siyaset güttü ki tereyağından kılı çeker gibi çekti ve bu hamleyi kimse görmedi, görenler olduysa da bunları ciddiye alıp da dinleyen olmadı.

Polisler uykuda kurşunlandı..!

İntihar eylemleri…

Nasıl oldu?

Kim yaptı?

Kim yaptırdı?

Sorularını henüz sorulmadan, cevapları bulunmadan ülke kendisini savaşın içinde buldu.

Devletin yarattığı bu kaos ile Kürt halkına saldırma, imha etme siyaseti ile kapsamlı büyük bir savaş siyaseti planlanmış ve bunu uygulamaya koyuldu.

Devletin bu imha hamlesine karşı da Kürt özgürlük hareketi de Özerklik ilan etti. Kırk yıldır savaşan güçler açısından gerek Türk devleti gerekse de Kürt Özgürlük hareketi açısından yeni bir süreç başlamış oldu.

Toplum Özerklik sorusunu soracak, buna hazır olup olmadığını tartışacak zamanı bulmadan ormanlar, dağlar alev alev yanmaya başladı, silahlı çatışmalar aldı başını gitti.

Gerilla ile Türk ordusu arasında süre gelen çatışmalar şehir merkezlerine kaydı. Mahalle, semt, ilçelerde Özerklik ilanları yapılmasından dolayı savaşın ana merkezi şehirler oldu.

“Hendek Kazmışlar” yaygarasını koparan komprador kapitalist medya katliamın suç ortağı oldu.

Medyanın bu savaşta devletin yanında tarafı olması ile devletin, Kürt halkını imhaya yöneldiğini ilk belirtileri ve göstergesiydi.

Savaş ve savaşmak bir sanattır.

Savaşan kesimler bir birlerini alt etmek için bir çok savaş taktiklerini uygularlar. Doğru bir strateji ve bu stratejiye hizmet eden savaş taktikleri uygulayan muharebede kazanır.

Koşulları, yeri ve zamanı iyi tespit edemeyen savaşın bir tarafı yenilgiden kendisini kurtaramaz.

En iyi savaş taktiği hiç savaşmadan savaşı kazanmaktır.

Savaşmak zorunda kalırsan da en az insan kayıplarıyla zafer kazanan Savaş Sanatını en iyi uygulayan ve bilendir.

Gerilla savaşı yürüten kesim her daim hareketli, değişken Savaş taktikleri uygulayarak kendi düşmanını yıpratır ve nihayetinde koşullar olgunlaştığında kazanma hamlesine geçer.

Lakin gerilla savaşını yürüten güç klasik bir savaş taktiklerinde ısrar ederse, denge aşamasına gelmeden düzenli bir orduya karşı mevzi, hendek, barikat savaşına girer ve bunda ısrar ederse savaşı kaybeder. Çünkü gerillaya karşı savaş veren düzenli ordunun teknik ve teknolojik savaş araçların sahiptir bu büyük bir avantajdır Türk Ordusu açısından.

Pkk’nin bunca deneyimli, birikimli savaş sanatına hakim olmasına rağmen neden bu sürece Hendekle girdi sorusunu muhataplarına sormak lazım.

Kürtler bugüne kadar ki tüm taleplerinde haklıydılar, bugün yine haklıdırlar buna diyecek yok. Ancak yapacakları, alacakları kararlar yanlışsa bu yanlış da Kürt siyasetçileri, yetkililer ısrar etmemelidirler.

Yanlışta ısrar edeni eleştirmek, uyarmak gerekir. Verilen bir yanlış kararda ısrar etmenin Kürt halkına hiç bir faydası yok zararı var. Bu zararı farklı göstererek bir başka anlam yüklemek doğru değildir.

Hendek savaşına girme kararı verenler Kürt meselesinde getirisi ile götürüsünü düşünmek zorundadırlar. Devlet “hendek kazmışlar” diyor operasyon yaparak katliamın alt yapısını hazırlıyor-hazırladı ve katliamlar yaptı, soykırıma gitti.

İşte tamda burada bu nokta devletin planını boşa çıkaracak Savaş sanatı devreye girmeliydi.

Atlılar, Develer üzerinde yürütülen savaş mı var orta da?

Hayır.

Hendek karşı tarafın atlı, develi, katır üzerinde üstün bir durumda olduğundan dolayı hendekler kazılarak düşmanın bu üstünlüğünü kırmak için yapılan bir savaş taktiğidir.

Bugün Rus savaş uçağını vuracak güce sahip bir devlet ile karşı karşıyadır Kürtler. Yani kazılan hendeklerin üzerine havada bombada yağdıracak hava hareketine sahip, hatta uçak ile zırhlı araçlarını kaldırıp hendeğin başına, ötesine, kıyına bırakacak güce sahiptir Türk ordusu.

Böyle bir çağda, askeri donanımlı bir orduya karşı Hendek savaşının kararını almak ile Türk ordusu karşısında verilen en büyük yanlış askeri savaş taktiğidir.

Kırk yılda Kürtlerin sürdürdüğü savaş ile kazandığı mevzileri ki bu söz konusu mevzi Kürt halkın ve dostların Kürt hareketin yanında yer almasının en büyük kazanımlarından biriydi.

Bu kazanımı Hendek savaşı ile darbeleme, zayıflatma, yıpratma, imha ve nihayetinde yok etme lüksüne hiçbir Kürt siyasetçi, politikacı ve askeri komutan sahip olmamalı.

PKK’nin kırk yılda savaşarak kazandığı, toparladığı, güç haline geldiği bu mahalle, semt, ilçe ve İllerde başta Türk devletti olmak üzere AKP’nin de nefes borularını tıkamıştı. Kırk yıllık dağda ki gerilla savaşını Hendek savaşına dönüştürmesi ile bu İl, İlçeleri yıkıma uğratmasına neden oldu.

Hendek, Sokak yada BARİKAT Savaşı,

Bu barikat savaş konusunda eğer pkk yöneticileri Kobani’yi örnek almışlarsa büyük bir yanılgı içerisine girmişlerdir.

Kobani özgül bir durumdur.

Üçüncü dünya savaşı fiilen yürütülen bir bölgeydi. Özeldi.

Kuzey Kürdistan il ve ilçeleri Kobani değildir.

Sokak savaşları, barikatlar vs. esasında devrimci bir gerilla ordusu için verilir ki bu gerilla ordusu için büyük bir moral kazanma savaş taktiğidir.

Proletarya önderlerinden Engels yoldaş sokak savaşı konusunda “siyasal moral” olarak değerlendiriyordu.

Ağustos ayından bu yana kuşatma altında olan Kürt il ve ilçelerde ki halkın moral ve motivasyonu yükseldi mi, yükselen bu moral ile daha büyük gerilla hamleleri mi yapıldı? Kesinlikle hayır, aksine hepimizin üzerinde bir moral çöküntüsüne neden oldu. İşte Lice, Silvan, Cizre vs. Sur… binlerce kişi bu savaş sonucunda bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.

Şehirler yaşanmaz hale getirildi, Filistin’e, Lübnan’a çevrildi kentlerimiz.

Paris barikatını örnek alacaksak şunu asla unutmayalım bizim ülkemiz ne Paris nede İspanyadır. Düşmanlarımızda aynı ve bir değildir. Koşullar ve askeri güçler ile bölgedeki dengeler keza aynı değildir. İspanya ve Fransa da yaşanan barikat ve sokak savaşları Kuzey Kürdistan ile eş tutulursa eğer ki anlaşılan tutuluyor. Yada örnek ve model alınıyorsa işte en büyük yanlış yapılmış olacak.

Kürt hareketi İspanya, Fransa gibi ülkelerde ki gibi bir savaş vermek istese de pek de benzemiyor aksine sanki Kürt özgürlük hareketine has bir savaş taktiği gibi görünüyor.

Her nereden örnek alınmışsa yada sadece Kürtlere has bir savaş modeliyse de tez elden bundan vaz geçilmelidir.

Kürtler kendi haklı davalarında ne kadar az zayiat verirlerse o kadar iyidir.

Kürtler haklıdır bu haklı davasında yanlış mevzide dövüşmekte ısrar etmemelidirler.

Kuzey Kürdistan da Türk devletin yürüttüğü imha operasyonunu kınıyor ve lanetliyorum.

Yeni yılda başta Kürt halkı olmak üzere dünya halklarını büyük bir kavga bekliyor…

Yeni yıl dileğim: Yeni yılda birlik mücadele zafer yoksul emekçi halkların olması umudu ile…

Ankara da Ölümsüzleşenleri Unutmayacağız!

kasım koçKasım Koç (15-10-2015) 10 Ekim de Ankara da yapılan tamamen kitle kıyımını hedefleyen planlı, organizeli, soğuk kanlıca düzenlenmiş alçakça bir saldırıdır.

Kitlenin daha nasıl çok imha olacağını konusunda titizlikle düşünülmüş, planlanmış birinci bomba patladığında orada ki insanların panik yaparak hangi yöne gideceği üzerinde kafa yorulmuş, uzmanca düşünülerek ikinci bombayı patlatılma noktası buna göre tespit edilmiştir. Uzmanca düşünülen bu planda esas kaçmak isteyen kitleyi hesaplayarak, kitle kıyımını ana hedeflerin içine koyarak imhaya gidilmiştir.

Bu alçakça planları düzenleyip kitle katliamına gidenler kısa sürede istedikleri bazı amaçlarına ulaşsalar da (İnsan kaybı) esasında kaybeden bu hain planları yapan bir avuç katiller olacaktır.

Acımız derin, kayıplarımız tartışmasız büyük lakin insanlığın geleceği açısında kitlelerin her daim sokakta olması önemlidir. Çünkü geleceği ören, inşa eden, kazanan kitlerdir.

Bizim ve bizim gibi ülkede ki gibi gerici rejimlerle yönetilen ülkelerde de kitleler maalesef geleceği kanlarıyla kazanmaktan başka şansı yok. Ankara da ki en insani taleplerle sokağa çıkan kitle kanlı mitinge dönüşmesi bunun örneğidir. Ki tarihimizde kitle katliamları doludur, Türk devletin geçmişi bu anlamıyla kirlidir. Bu ülkede geniş halk yığınları siyasal iktidara yürüyeceği dönemlerde burjuvazinin neler yapacağını şimdiden tahmin etmemiz gerekiyor. Ankara katliamı bunun somut örneğidir, aynı zamanda da öğreticidir. Bundan dolayı da hiçbir şey gecikmiş değildir bugünden kitleleri, kitlemizi devletin karakter yapısına göre şekillendirmemiz zorunlu hale gelmiştir başka şansımız yok.

AKP’nin iktidara geldiği günden 7 Haziran seçimlerine kadar hiç bu kadar sisli hava olmamıştı. Amed mitingine yapılan bombalı saldırı ile ülkede ki siyasal atmosfer tamamen puslu havaya döndü. Böyle bir ortamda Amed de başlayan saldırı Suruç ile devam etti. Bu iki saldırının tahkikatı yapılmadan, bunları sorgulama fırsatı bulmadan ülke kendini savaş içerisinde buldu. Sisli havaları Kurt sever çünkü bu havalardan beslenir, Ankara da ki katliama da böyle bir havada gelindi.

Belki biraz da olsa Amed ve Suruç gibi bölgelerini anlamak kolay, nede olsa buralar savaş bölgeleridir. Kürdistan’dır. Ölecek olanda Kürt’tür diye sahipsiz bırakıldı, bıraktılar bunu böyle anladık ve kabul ettik diyelim. Ya Ankara!.. Ankara başkenttir. Türk Devletin ana direğidir. Binlerce güvenlik güçlerin görevde olduğu kuş uçması dahi denetimde olan bir Ankara’dan söz ediyoruz. Bu kadar güvenliğin olduğu bir Ankara da ki güvenliğe rağmen sisli, puslu hava yaratılarak Ankara da kitle katliamı yapılıyorsa bunu planlayanların yer, mekan, hedef ve zamanlamayı iyi hesaplamışlardır.

Bize düşen görev ise bu sisli havada bu olayı aydınlığa çıkarmak için öncelikle Amed, Suruç ve Akara da bombaları patlatan ve intihar eden canileri sadece tespit etmekle değil, aynı zamanda o canileri oraya donatıp yollayanlara bakmamız açığa çıkarmamız gerekir.

Bu saldırıların gerçek suçluların bulunması bu sisli havayı kimler yarattığını o katilleri kimler oraya gönderdi öğrenmek istiyorsak biraz geçmişimize, tarihimize yüzümüzü dönmemiz gerekecek.

Hatırlanırsa 1990’lar da Kürt halkına başta olmak üzere ilerici, aydınları hedef alan Türk Devleti en pervasızca katliamları, infazları gerçekleştirdi. Sonradan da yaratmış oldukları Hizbullah örgütüne mal ederek kendisini temize çıkarmaya çalıştıysa da geniş Halk kitleleri tarafından suçlu hep suçüstü yakalanmıştı. O suçlu da devletin silahlı güçlerinden başka hiçbir kurum değildi.

O dönemde ekranlarda boy gösteren siyasi iktidar da olan şunlardı: K. Evren, Turgut Özal, B. Ecevit, S. Demirel, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller gibi başbakan, cumhurbaşkanları ve derin devletin temsilcisi Hayri Kozakçıoğlu, Ünal Erkan, M. Ağar gibi eli kanlılar resmiyette görev başında olanlardı. Esasında da 1980-1990’larda devrimcilerin, aydınların, muhalif tüm halkın ensesinde tetik çeken Türk Ordusunun Genelkurmayları vardı. Savaşın ve katliamların en çok yaşandığı dönemdeki kurmaylarda şunlardı: Necip Torumtay, Doğan Güreş, İsmail Hakkı Karadayı, Hüseyin Kıvrıkoğlu gibi ünlü kurmaylar bu katliamlarda imzaları olanlardır. Bugün bu yazdığım bazı isimler savaş suçları işlemelerine rağmen halen paşa, halen devletin en önemli şahsiyetleri arasında sayılmaktadırlar. Onların döneminde on binlerce insan katledildi, zindanlara tıkatıldı, köyler yakıldı yıkıldı, binlerce kişi göç edildi hiçbir politikacı istifa etme zahmetine girmedi. Onlardan “istifa edin” diyen kimse de yoktu.

Bu kanlı dönem de siyasi ve ekonomik krizden kaynaklı zamanla iktidardakiler kitleleri artık yönetemez duruma geldiler. Yönetemez durumda olan devletin erkanı kendisini temize çıkarma yoluna gitti. JİTEM, Hizbullah gibi kontra örgütler yarattı, tüm suçu bu kontra katil çetelere yükleyerek devleti temize çıkarmaya çalıştılar. Bu yarattıkları JİTEM, Hizbullah gibi katil örgütler kitle katliam ve infazları yaptıkları doğru lakin esas suçlu kim? Kuşkusuz ki bu örgütleri yaratanlardır. Yine tekrar edelim bu konuda tek suçlu Türk devletinin yasaması, yargısı ve yürütmesidir. Devlette de zaten bu sacın üç ayağından oluşmaktadır.

1980- 1990 döneminde ki burjuva devlet parti temsilcileri, başbakan, bakan, cumhurbaşkanları, generaller, valiler bugün bunların çoğu yaşamıyor yada görevde değil. O dönemde ki derin devletin yarattığı eli kanlı çeteler JİTEM, Hizbullah da bugün yok. Bu kanlı çetelerin yerine bugün devletin her kademesinde iktidarı elinde tutan bir başka klik ve çeteler oluşmuş geçmişin görevlerini bunlar üstlenmiş durumda. Çünkü devletlerin bu klikleri kanla beslenir, talan ve soygunları insanları katlederek, katliamlar yaparak iktidarını sürdürürler.

Bu karanlık güçler ve derin devlet dediğimiz geçmişin yerini ve görev sorumluluğunu bugün şu kesimler almış durumda: AKP’nin içerisinde ki Türk İslamcı-dinci kliği ile MİT içerisinde ki Türk Milliyetçi klik, polis içerisinde Amerikancı kanat ile Türk Ordusunda ki kurmaylarından oluşan savaş çetesidir.

Bu kliğin yöneten de ABD’dir. Bundan dolayı da ABD bu katliamlarda birinci derecede rolü vardır, suçludur. Çünkü bölgeye çeki düzen veren dünyanın kaderi ile oynayan ve yön veren bu canavardır.

Bugünkü ABD’nin denetiminde olan Türk derin devleti ve bunların birlikte yarattığı mikro milliyetçilik, etnik çelişkiler ile bölgeyi kontrolde tutmak için halkları bir birine kırdırdılar. Yarattıkları IŞİD denen canavarı, bu gün bu canavarın elleri ile halkları katletmektedirler. IŞİD yapmasa da istihbarat teşkilatı için kamuoyuna servis edecek en azında hazır bir cani örgüt var. Henüz patlayan bombaların nerede, nasıl, kimler tarafından yapıldı incelemeler yapılmadan Türk Başbakanlık yetkilileri direk IŞİD’a yükleyerek “bunlar yapmıştır” açıklamalar yapmaktadırlar. Oysa biz de tüm dünyada biliyor ki IŞİD, EL Nusra daha onlarca katil örgütleri bu devletler kendileri yarattığı gibi aynı zamanda da besleyip donatanlar da bunlardır.

Amed, Suruç ve en son Ankara da ki kanlı Mitinglerden sonra şu anlaşılmalıdır:

Devlet artık can güvenliğimizi alamaz durumdadır. Can güvenliğimizi alamayan bir devlete güvenerek kitleleri alana taşımamak gerek. Halkı miting ve benzeri eylemlere çağıran sivil kurum ve kuruluşlar, devrimci örgüt ve partiler kitlenin can güvenliğini de almak zorundadır.

Sivil savunma anlayışını geliştirerek Miting, eylem alanlarına zamanında güvenlik kameralarını yerleştirmek. Eylem alanın tespit edildiği andan itibaren oranın kontrolünü sağlayacak gönüllü sivil savunma insanlarımızı sevk ederek güvenliğini almak zorunlu olmalıdır.

Devletin güvenlik güçleri arama yapsın yada yapmasın buna aldanmadan ve aldırmadan Halkın sivil insiyatifin olan kesim bu görevi üstlenmeli alana girenlerin üst aramasından tutalım da tüm güvenliği sağlamak zorundadır.

Görev ve sorumlulukları üstlenen kişiler mutlaka intihar bombacılara karşı kitleyi nasıl yönlendirecekleri konusunda eğitimli olmaları, eğitimli değillerse eğer eğitim almak zorundadırlar. Bu konular üzerinde kitleyi sokağa çağıran örgüt ve partiler detaylarına kadar inceler ve bir sonuca gideceklerdir. Ben sadece burada Sivil Savunma-insiyatif artık bir zorunluğunu hatırlatmak istedim.

Sonuç olarak Amed, Suruç ve en son olarak Ankara da ki Kitle Katliamında tek suç varsa suçlu aranacaksa bunların adresi bellidir: Başbakan, Bakanlar, Valilikler, Emniyet Amirleri, Milli İstihbarat Teşkilatın başı ve iç güvenlikte görev alan MİT elemanlarıdırlar. Bundan dolayıdır ki bu görev ve yetkilerde olanlar kitle katliamlarını önleyemedikleri için derhal istifa etmelidirler. Kendileri namuslu davranır istifa ederlerse en azında suçları insanların nazarında azalır, hafifler.

Bu suç şebekesinden nasıl hesap sorulmalıdır? Bunlar nasıl yargılamalı diye sorarsanız ben derim ki:

Taksim Meydanında Halk mahkemesi kurulsun. Mahkemeyi yönetecek olanlar da Şehit aileleri, sivil toplum örgüt ve partilerin temsilcileri ve gönüllü her kesimden halkın katılacağı geniş bir halk mahkemesi kurulmalı. Katliam da suçlu olanlar bu mahkemede dünya kamuoyunun önünde yargılanmalıdırlar.

Bugün bu söylediğim çok zor ve uzak görünse de bir gün bu Halk adaleti yerine getireceğine olan inancım tamdır.

Ankara da ki katliamı lanetliyor

Kasım Koç

KOBANÊ İRO XEMGİNE

kasım koçKasım Koç (10-07-2015) İnsanlığın ilk yerleşim yeri olarak adlandırılan Mezopotamya’da, insanlığın gelişimi ile birlikte inançlar, kültürler, töreler de yayılarak geliştiler. Mezopotamya’daki inançlardan, gelenek ve göreneklerden kaynaklı efsanevi mitolojiler de zamanla ortaya çıktı. Bu efsanelerden biri de Nemrut ile Hz. İbrahim’in hikayesidir.

Bu efsanede Nemrut; yaşadığı dönemde korku, baskı ile insanlara zulüm ederek kraliyetini sürdüren zalim biridir. Rivayete göre Hz. İbrahim, bu zalim kral olan Nemrut’a kafa tutarak, Nemrut’un bu dünyada yaşayan diğer insanlar gibi sadece bir insan olduğunu savunur. Nemrut’un yaptırdığı putların ilahi güçler olmadığını, çevresindeki insanlara anlatır. Bundan dolayı insanlar Hz. İbrahim’den etkilenir. Hz. İbrahim’in bu karşı çıkışlarından kaynaklı kraliyetinin yıkımına sebep olacağını anlayan Nemrut, Hz. İbrahim’i bu düşüncesinden dolayı cezalandırmaya karar verir. Hz. İbrahim’i tutuklattırır, onu kale surlarını aşan kocaman odun yığını üzerine bağlar ve odunları yakar. Nemrut’un aldığı bu karar ile tutuşturduğu ateş alevlenen odun yığının alevleri gökyüzüne kadar yükselir. Nemrut’un bu tutumu kısa sürede Mezopotamya’da yaşayan canlılar ve insanlarca duyulur.

Bunu duyan bir karınca da koşar nehre, nehirden ağzına aldığı su ile ateşin sönmesine yardımcı olmaya çalışır. Bir başka karınca da onun bu halini görünce güler ve şöyle der:

“Böyle koşarak nereye gidiyorsun?”

Su taşıyan karınca “Nemrut, Hz. İbrahim’i yakacakmış Hz. İbrahim’e yardıma gidiyorum” der.

Diğeri “Senin yanan o büyük ateşten haberin yok mu? Ateş öyle büyük ki alevler o kadar yükseldi ki koca bir dağa dönüştü. Senin bir damla suyun o ateşe ne yapabilir ki?” der.

Su taşıyan karınca da “Ateşin büyüklüğünü biliyorum, bu bir damlanın da belki faydası olmayacak ama zalim Nemrut da duysun ve bilsin ki bende mazlumdan yana bir tarafım” der.

M.Ö. 2000 yılında yaşadığına inanılan Hz. İbrahim’in bu efsanevi hikayesinin gerçeklik payının olup olmadığını bir kenara bırakırsak, her efsanede olduğu gibi bunda da öğreneceğimiz durum; karıncanın, mazlum ve haksızlığa uğrayanın yanında, safında taraf olma durumudur. Bu mitolojinin yaşandığı yer olan bugünkü Urfa’ya girdiğinizde bu rivayetlerle dolu efsaneler aklınıza gelir. Hiç farkına varmadan ayaklarınız sizin yönünüzü değiştirerek hikayenin yaşandığı Halil-Ür Rahman ya da yeni adıyla Balıklı Göl olarak bilinen kalenin içindeki etrafı surlara çevrili göle çeker.

Kalenin kapısından içeriye girdiğinizde rengarenk çiçekler ve onların yaydığı ahenkli kokular ruhunuzu tamamıyla teslim alır. Hafif müzik başladığında Kazancı Bedih’in Nemrut Kızı üzerine söylediği müzik, insanı mazlumdan yana taraf olan karınca hikayesine götürüyor.

Surların kapısından göle girdiğinizde, insanı kendisine bağlayan bir üstadın sesi olan Urfa’nın gazelhanı, sıra gecelerin üstadı Kazancı Bedih ziyaretçileri tarihi bir gezintiye götürüyor sessiyle.

Nemrutun kızı yandırdı bizi

Çarptı sillesini felek misali

Sil yazımızı kurtar bizi

Çarptı sillesini felek misali

Mevla’m gör bizi

Ocağım söndü nasıl beladır

Bırakıp gitti bu ne devrandır

Dünya gözümde Kerbeladır

Allah’tan bulasan

Kararsın bahtın yıkılsın tahtın

Yalvardım yakardım yol bulamadım

Ah olmasaydın kara yazı

Evirdim çevirdim yaranamadım

Ayandır halim

Gazelhanın, sıra gecelerin üstadı Kazancı Bedih ustanın şu dizeleri Urfa surlarının içindeki Balıklı Gölü’nde, balıkların oynaşırken dinlemek insanın ruhunu huzura taşıyor sesi ve müziği ile. O an balıkların gözyaşlarını gören olmasa da, rivayetlere göre denizler, nehirler, göller balıkların gözyaşlarıdır. Bundan dolayı da balıklar hep ağlarlarmış, bazen sevinç bazen de acı gözyaşları dökerlermiş.

“Nice bu hasreti dildar ile giryan olayım, yanayım aşkınla büryan olayım”

Halil-Ür Rahman gölünde akıp giden bu türkülerin eşliğinde sevinç gözyaşları döküp oynayan balıklar son zamanlarda acı acı ağlamaya başladılar. Yanı başlarında Kobanide yanan Kocaman bir ateş ve bu ateş Kobani semalarından taa Urfanın yüreğine düşmüştü. Urfa üzerinden diyarlara yayılan, insanlığı taraf olmaya sürüklüyordu. Nergiz Oramar’ın Kobaniden yükselen haykırışı Urfa kalesinde yankılanarak Urfa’nın üzerinde dolanmaya başladı. Hz. İbrahim’den sonra karınca misali İnsanlık yeniden sınavdan geçecekti. Nergiz Oramar’ın Ah Kobani parçası ile sesi önce Suruç’a oradan Urfa semaların üzerinden cihana yayıldı.

Ah Kobani

Kobanê îro xemgîn e

Dişewite, laş bi xwîn e

Hestirê çavan dibarîne

Ax rojava

Ciwanên wan çek ra kirin

Rext û bûmba êrîş kirin

Gulek bi sîngê wan ve kirin

Bijî her du hêzên şervan

Di tîrmehê de azad bû koban

Dîlan gerand heval viyan

Gelê me bi yek dengî bang kir

Bijî mamosteyê ziman

Kobanê’de yükselen bu ses yeniden insanı mitolojideki karınca hikayesine kadar götürüyor Halil-Ür Rahman olarak bilinen Balıklı Gölü’e. Bir karıncanın semalara yükselen alevlere karşı darda olan mazlumdan yana tavır alması gibi, Balıklı Gölünde bir taraf olmak artık şarttı. Kobanê’yi yıkıma uğrayan top mermilerine karşı bilinmez bir kum deryasına doğru yolculuğa yol alanların ilk aklına gelen çölde yolların olmamasıdır. Çölde patikaların sürekli değiştiği, tepelerin bir gecede fırtına sonucu kum denizine dönüştüğü, bir anda kocaman bir dağın yanı başınızda oluşması, yönünü kaybedenlerin tuzaklar ile dolu olan çöle düşmesi gibi bir kum deryasıydı Kobanê. Kobanê’nin etrafındaki çöl deryasında silinen ayak izlerinden dolayı geceleri yollarını kaybeden savaşçı sadece kutup yıldızı ile yönünü bulmaya çalışmıyordu. O’na Kürt kadının zılgıtları ve ey Kobanê ile yankılanan Nergiz Oramar’ın sesi yön tarif ediyordu. Kuşatılan Kobanê’de gün perdesi açıldığında güneş öyle bir döver ki insanı, acımasızca ısıtır, yakar kavurur. Kum taneleri güneşten düşen birer ateş közüne dönüşür, cehenneme çevirir hayatı. Dört bir yanda insanlıktan nasibini almamış IŞİD çeteleri tarafından kuşatılmış ölüm mangaları ve diğer yanda ateş topu olmuş yakıcı güneş çorak topraklar gibi çatlar savaşçıların dudakları. O cehennem savaşı içerisinde susuzluktan savaşçıların dilleri dönmez olur bir şeyler mırıldamaya, her şeyi unutursun, ölümü dahi, birazdan kelleni alacak olanları dahi silersin kafandan.

Sonra bu dünyadaki her şeyin yaratıcı, Tanrıçası olan kadınlar sadece savaşmıyor, Çöllerde yönünü kaybedene yön, susuz kalanlara su taşır. Eli silah tutmayan analar, neneler kan ve barut kokusunun ölüm saçtığı ortamda insanlığın geleceğini inşa eden genç devrimci kızlara, erkeklere su taşıyarak, ekmek yaparak savaşın bir tarafı oldular. Kobanê ile Suruç arasında sınır hattı boyunca her renkten insanlar el ele tutuşup insan zinciri ile mazlumun yanında taraf oldular. Geleceği ören, ufukları zapt eden bir kenetlenme idi sınırda ki insan zinciri. Sınır boyunda onlarca noktada nöbet tutan aileler, sanatçılar, sivil inisiyatifli dernek ve örgüt temsilcileri katıldıkları nöbet tutma eylemleri ile zalimlerin karşısında “Herkes duysun ve görsün ki biz Kobanê de dövüşen devrimci güçlerin yanındayız” diyorlardı duruşlarıyla.

Êzidî kadınlara tecavüz ederek öldürüp, geri kalanları ise Ortaçağ’daki gerici zihniyetlerin yaptıkları gibi köleleştirip pazarda satanlara karşı, dünyanın birçok yerinden toplanıp gelen insanların varlıkları Kobanê’nin yeniden inşasına güç katıyordu. Êzidî, Asurî, Keldani, Kürt, diğer inanç ve ulusları katliamdan geçirmek isteyenler hüsrana uğradılar bu birliktelik karşısında. Kobanê ile sıfır nokta olan QOP köyündeki camilerin minarelerinden yükselen “Allahu Ekber” sesi dahi ürkütücü olmuştu çünkü bu ses insanlarda kelle kesen bir çağrışıma dönüşmüştü. Kobanê’de sıfır noktasında nöbet tutan anaların kendi evlatlarına kanla kına yakarak YPJ-YPG saflarında düğüne gönderir gibi uğurlaması tarihe büyük bir not olarak düştü.

Kürt Kadını kendi savunma ordusunu oluşturarak Çöl deryasında tarih yazarken, Çölde yeşeren binlerce Nergiz Oramar’ın filizlenmesi için tohum oldular… İnsanlık altın çağa giden yolda Nergizleri anamadan geçemeyecektir.

BEN KOBANİYİM

Sesimi duydu yüreğimin dört parçası

ve

Yedi renkli iklim Cihanım…

Beni tanıyın,

Ben çöl Çiçeğiyim…

Suyumu Haburdan alırım

Ondandır kan akışım

Vurulunca tan karanlığın da

Kobanê olur dirilirim

çünkü ben Azadım ölmem…

Feryad u figanlarım kanıma karışa da

Ben Anayım

Çığlıklarım rüzgar yaratır

Kum tanelerim kurşun olur

vururum celladı

Duy beni ey Cellat

Senin top mermilerin benim

Ana rahmimde yok olup gidecek…

Ben Afrin, Qamuşlıyım…

Ben Beritan, Berivanım…

Esirin olmam ey cellat

Tanı beni,

Ben Rojavanın çöl çiçeğiyim

Ben Kürdistanım ölmem…

Kasım Koç

17 Eylül 2014 Kobanê

Dersim Soykırımı ve Frankfurt’ta 7. Dersim Kültür Festivali Üzerine

kasım koçKasım Koç (26-05-2015) Türkçe dilinde Festival değince ilk aklımıza eğlence gelir. Yerel halkların kendi kültürlerini göstermek ve yaşatmak amacıyla belirledikleri belirli günlerde yıl da bir yada birkaç güne mahsus kutlamaların yaptığı gündür. Festival de kendi yöresel, yemeklerin tanıtıp, tattırdıkları, yöresel kıyafetlerini giyip, eski dönemlerde o coğrafyada yaşanan halkların yaşamını sergilendiği ve doyasıya müzikleri ile eğledikleri bir gündür.

Değişik etkinliklerimizi başarılı ve güzel eğlenceli geçtiği taktirde çalışmalarımız festival havasında geçmiş anlamına gelir ve öyle de tabir edilir.

Peki,

Dersimlerin düzenlediği Festivaller için de böyle diye bilir miyiz? Dersim Doğa ve Kültür festivalin önemi de böyle midir?

Kesinlikle Hayır.

Peki biz neden dolayı Festival yapıyoruz? Bizi buna iten nedenler nelerdir bu yazıda bu konu üzerinde durmak istiyorum.

Türkiye cumhuriyeti öncesi Osmanlı İmparatorluğun Dersimi kendi hegemonyasına almak için onlarca seferler düzenlemiştir. Belirli dönemler de kısmen başarılı olsalar da esasında da tam anlamıyla dersime hakim olamamışlardır. Dersimin merkezi otoritesinin kırılması ve kendisine bağlanması amacıyla düzenlenmiş olan bu seferler sonuçsuz kalmış zafer elde edememişlerdir. Osmanlı imparatorluğun dağılmasından sonra ortaya çıkan Türk devleti de planlamasının içine Dersimi alır.

Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra Tunceli “ıslah” edilmeli yasaları çıkartılır. Dersim Ankara’ya göre düzeltilmeliydi, eğitmek, onları yola getirmek için yeni ve kapsamlı büyük bir proje ile sefer planlanılır.

Türk egemen güçleri biz Dersimlilere boyun eğmemizi, tek bayrak altında hizaya gelmemizi istediler.

Ziya Gökalp’in Anadolu Türk yurdudur zihniyeti ile sefer düzenlediler Dersime.

Ziya Gökalp zihniyeti ile 1937-38 Türk devletinin düzenlediği seferle kanlı bir katliam gerçekleştirdi Kemalist Hareket. İttihat ve Terakki Cemiyeti devamcısı olan Kemalist hareket Dersime düzenlemiş olduğu planlı projeli bu son hareketin hedefinde Soy Kırım vardı.

Soy Kırımı planlayan Kemalist hareket önüne koyduğu plan şöyledir:

Devlet Kırımı üç plan dahilinde ele almış.

Birinci planların da katliam vardı, bu katliam planını en barbarcasını uygulamaya koydular. Öyle bir vahşice katliamlar yaptılar ki Nehirlerimiz halkımızın kanlarıyla aktı kan kızılımsı…

Dağlarımızın mağaralarına sığınan savunmasız, silahsız kadınlarımızı ve çocuklarımızın üzerinde kimyasal gazlar denediler. Devletin Askerlerin eline geçmemek için kendisini uçurumlarda atan Kadınlarımızın çığlıkları halen dağlarımızın asi uçurumlarında asılı durmakta…

Dersimin birçok bölgesinde yapılan toplu katliamları bugün gün gibi ortada ve buralar da kazılar yapılmaya başlandı. Dersim halkının toplu katliamların yapıldığı yerlerde ölülerin altında kurtulan insanlarımızı bire bir tanıma, görme şansına sahip oldum. Onların vücutlarında ki kurşun ve süngü izlerini gördüm. O değerli insanlarımızdan şu an parmaklan sayılı kadar az insan aramızda yaşamaktadır. Ölenler ise süngü ve kurşun yaraları ve acılarıyla birlikte hayatları boyunca o acıları yaşadılar kendileri ile birlikte de mezara götürdüler.

Devlet bu katliamı başarılı yaptıktan sonra, Kırımın esas ve en önemli ayağını gerçekleştirmiş oldu.

Kırımın ikinci ayağı ise Sürgündür.

Kırım da ölmeyip de yaşamayı, ayakta kalmayı başaran diğer Dersimlileri de topraklarından koparılarak diline, kültürlerine yabancısı olduğu bilinmeyen bölgelere sürdüler.

Sürgün dünyanın en acımasız cezasıdır.

Sürgün Toprağına, evine ne zaman döneceği belli olmayan meçul bir hayattır.

Sürgün kara vagonlarla gidip de dönmemek demektir.

Sürgünde kalmak, onun acısın yılarca kanayan bir yara gibi acı çekmek demektir.

Sürgüne gidenler Nesiller boyu yaşadıkları topraklara hep yabancı kalmak demektir.

Sürgün diyarlarda Küçük kızlarımızı hizmetçi olarak aldıkları, pazarda sattıkları kadınlarımızın akıbeti bilinmemek demektir.

Sürgün Süngü ucuna takılı bir yüreğin kanaması gibidir…

Böylece devlet açısında en rahatı olan bu sürgünü de devlet uyguladı ve ikinci ayağını da başarıyla bitirmiş oldu.

Üçüncü aşama ise Asimilasyondur.

Geride boşaltılan köylere, kasabalara dışarıdan getirdikleri Dersim dokusuna uymayan suni inançlı ve Türk ulusuna mensup halk ile bu ayağı tamamlamaya çalıştılar.

Devlet Dersim halkını baskı altına aldıktan sonra Dersimin en ücra dağ köylerine dahi okular kurarak Türkçeyi resmi dil ilan etti.

Dersimlilerin kendi ana dillerini konuşmaları yasaklandı.

Türk suni İslam dini, dilini, kültürünü, inancı dayatıldı.

Suni İslam kültürüne uzak olan Kızılbaş Aleviliği, diğer inanç ve doğa inançlarını yasaklayıp, İslam kılıcı ile Türk İslam merkezli Soykırımın üçüncü aşaması da böylece tamamlandı.

Soy Kırımın tanımı olarak bilinen Katliam, sürgün ve asimilasyon tamamlandığında dünya bu kırıma kulaklarını tıkadı.

Dersim de olan bu hadiseyi kimse gündeme almadı, bunun hesabını da sormadı.

30-40 yıl Dersim halkı korkunç bir baskı ve asimle ile yaşamak zorunda kaldı.

1968’de dünyada ki gelişmeler Dersimde de yankısını buldu. 1968 ve 1971 de ki gelişmeler Dersim de aydınlanmanın çağını yakaladı. Bu tarihlerden sonra Dersim halkı çeşitli örgüt ve partilerin çatısı altında örgütlendi.

Komünist, devrimci ve ulusal hareket etrafında sosyal kurtuluş mücadelesi verirken tarihte kendisine yapılan vahşeti, zulmü, kırımı gündeme alarak örgütlendi.

Dünyada yaşanan birçok kırımın mutlaka bir hesabı ve muhasebesi yapılmıştır.

Lakin Dersim kırımın hesabı yapılmadığı gibi açtıkları yarayı her daim kanatmaya devam ettiler.

1938 den sonra 1980 Askeri Faşist Cunta ile Dersim adeta yeniden işkal edildi. Daha önce asimle edemedikleri Dersimlileri Modern soykırım planları devreye koydu devlet. Jar kültürü ve inancı olan Dersimleri İslamlaştırmak için her köye cami yaptılar. Dersimin devrimci, ilerici, aydın, yazarı gözaltına alındı. Binlerce kişi fişlendi işkenceden geçirildi, yıllarca karanlık yer altı zindanlarında zulüm gördüler. En acımasız ve anti demokratik bir uygulama ile adaletsizce yargılanıp ağır cezalar verdiler.

1938, 1980 yetmedi 1990-94 özel harp konsepti devreye koydular devrimci ve komünist örgütleri bahane göstererek köylerimiz yakıldı, bombalandı. 1938 de uyguladıkları sürgün yeniden devreye koyuldu. Devlete çalışmayı kabul etmeyen Dersim köyleri ölüm tehditleri ile sürgün edildiler. Türk ordusu boşalttığı Dersim köylülerinin geride kalan her şeylerini ne vardıysa ateşe verip yaktı.

Buraya yazamadığım o kadar çok yaramız, acımız var ki. Onlarca kitaplar yazıldı Dersim üzerine ona rağmen anlatamadılar tam anlamıyla Dersimin kanayan yarasını.

Bugün bize diyorlar ki bu olayların üzerinde 78-80 yıl geçmiş.

Şimdi Ne istiyorsunuz?

İsteklerimizi kısaca sıralayalım:

Biz katledilen, Analarımıza, Nenelerimize, Genç Kızlarımıza, Dedelerimize, Babalarımıza sahip çıkıyoruz.

Bundan daha onurlu ne ola bilir ki?

Süngü uçlarına takılan bebeklerimizin hesabını soruyoruz.

Katledilen halkımızın acılarına sahip çıkıyoruz

Kendi yaramızı sarmak istiyoruz.

Daha neler mi istiyoruz?

Hiçbir milletin bir başka milletin üzerinde imtiyaz sahibi olmasın.

Hiçbir inancın bir başka inanç üzerine de imtiyaz sahibi değildir diyoruz.

1.Tüm uluslara tam hak eşitliği.

2.Resmi dile hayır.

3.Resmi inanca hayır.

4.Dersim Özerktir, Özerk olmalıdır.

5.Devlet Yasama, Yürütme ve Yargısı ile Dersimden çekilmelidir.

Sonuç olarak diyorum ki:

Dersim soykırımını Türk egemen güçleri TBMM de karar alarak uyguladılar. Bugünde bunun Özürü dilenecekse TBMM de gündeme alınmalı Soykırım kabul edilmelidir.

Soykırımın Özürü Devletin en üst düzeyinde ki yetkilileri Dersim’e gelip katliamların yapıldıkları yerlerde ve Dersim meydanında, Dersim halkının önün de diz çöküp Dersim halkından özür dilemelidirler.

Sadece buda yetmez.

Dersimlilerin nerede ve nasıl katlettiklerini devletin bu resmi heyeti açıklama yapmalı. Sürgüne gidenlerin akıbetleri ve onların geri dönmeleri için devlet hazinesine alınan topraklar geri verilmeli ve Onalar’a maddi imkanlar sağlanmalı, tazminat vermelidir.

Tüm Dersimlilerin mağduriyetini tespit edilmeli bunu gidermelidir.

O zaman ancak bir nebze osun atalarımızın kemikleri bilinen ve bilinmeyen yerlerde rahat uyuyacak inancındayım.

İşte biz bu Festivallerimizle tarihimize geri dönüp yüzleşmek istiyoruz…

Biz festivallerimizle direk Devletle hesaplaşmak istiyoruz…

Festival bundan dolayı anlam kazanıyor…

Mayıs ayı bundan dolayıdır ki anlamlıdır…

Kasım Koç

25.05.2015

 

24 Nisan Ermeni Soykırımın üzerine

kasım koçKasım Koç (07-05-2015) 100. yıla girerken dünya kendi vicdanı ile hesaplaşmak için aylar hatta bir yıl önceden Ermeni soykırımı ile ilgili araştırmalar yapıp, ses bant kayıtlarını dinledi, video görüntülerini, Belgeseller Filimler izleyip kendileri ile bir vicdani hesaplaşmaya tarih karşısında karara varmaya çalıştı.

Kuşkusuz ki soykırımın mağdurları durumda olan Ermenilerin yüzüncü yılda ki çalışmalarına karşı Türk burjuvazisi de boş durmadı. Türk egemen güçleri de tüm kurumları ile yüz yılında kendisinin bu olaylarda soykırımda payları olmadığını savunmak için kendisine göre daha da büyük organizeli ve donanımlı duruş sergilemeye çalıştı. Türk büyük burjuvazisi yine her zamanki argümanları kullanmasından dolayı geçmişi ile hesaplaşmadı. Hesaplaşmadığı gibi bütün suçu Ermeni Örgütlerine yükledi. Hatta Türk devleti daha da ileriye giderek mağduriyete rollerine büründü göz yaşı döktü, bu meseleyi ört bas etmek için işi getirdi Çanakkale ile birleştirerek resmen tarihe ve halklara karşı ikinci bir suç işlemiş oldu.

Türk devletinin kullandığı birinci argüman “1915 de yaşananları tek sorumlusu ve suçlusu Ermeni örgütlerini gördü.”

Kullandığı ikinci argüman ise şöyle “Ermeni soykırımını Türk halkı yapmamıştır” tezi üzerinde kendisini savundu.

Böylece Türk burjuvazisi bu yıl yine çok ince bir siyaset izledi, halkın mili duygularını kabartarak, halkı kendi etrafında koruma kalkanı olarak kullandı.

Türk halkı soykırım yapmaz siyaseti diye demeç veren siyasetçiler tek bir amaçları vardır. O da Türk halkının nabzını tutma ve bu halkı yüz yıldır konumlandırdığı gibi elde tutmak, her Nisan ayında Türk Milletini soykırım diyenlere karşı ayağa kaldırarak geçmişten günümüze kadar bu konuda uyguladıkları bu Milliyetçi anlayış ile başarılı oldu. Lakin her daim bu halkı kandırarak başarılı olacağına anlamına gelmemeli gelmez de.

Şurada bir noktaya temas etmek istiyorum, millet kırımlara ortak olur mu? Katliamların suç ortağı mıdır? Bence olur, fakat bu merkezi devletlerin kararına uyan millet asla ve asla soykırımlar meselesinde birinci derecede suçlu değildir. Ermeniler bu kırım meselesinde Türk halkını değil devleti hedef almaktadırlar. Türk egemen güçleri bilinçli bir biçimde halkları suçlu hem de kurbanlık koç gibi öne sürerek meseleyi farklı bir boyuta çekmeye çalışmaktadırlar. Türk devleti Türk halkını önüne kalkan olarak alsa da Tarih karşısında mahkum olmaktan kurtulamaz. Yüz yıl kaçtı, inkar etti lakin gelinen aşamada tarih karşısında diz çökmüş durumda.

Tarih den kaçmak ve geçmişin üzerine bir sünger çekmek için Türk egemen güçleri ve onların sözcüleri “arşivleri açın” safsatası ile halkları uyutmaya, kandırmaya ve meselelerden kaçma taktiklerini izlemeye devam etse de başarılı olamazlar. Dedikleri arşivler hem mevcut Türk, Rus, Alman, İngiliz devletlerin arşivinde tozlanmaktadır. Ve o dedikleri kanlı tarihi arşivler Paşaların, Diktatörlerin anı, biyografi kitaplarında da yazılarak aşikar bir biçimde kütüphanelerde ki rafların da duruyor. İttihat ve Terakki’nin Mimarları ve Ermeni Soykırımda birinci derecede rol oynayan ve onları destekleyen devlet adamlarından bazı pasajlar aktaralım daha iyi anlaşıla bilmesi açısından:

Talat Paşa:

“…Anadolu’nun hiçbir yerin de Ermeni kalmayacağını, onların ancak çölde (Zor ve başka yerler) yapabileceklerini,” söyledi. …“Büyük bir hata yapıyorsun” dedim ve cümlemi üç kez tekrarladım. “Evet, hata olabilir” dedi “Lakin pişman olacağımızı zannetmiyorum” dedi. Büyükelçi Henry Morgenthau’nun Günlüğü

Celal Bayar’a Ermeni soykırımını hakkında yıllar sonra sorulduğun da Talat Paşa’yı övgü ile anacaktı: “…Meşrutiyet’in ilanından İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sonuna kadar beraberdik ve şefimdi. Çok vatanperver, kudretli ve mümtaz bir şahsiyetti. Kendilerinin memleket dışında hain bir Ermeni kurşunu ile şehit edildiği malumdur” der.

Paşalardan aktarmaya devam edelim:

“… Tehcirden alıkonan bazı Ermenilerin, koruyucularına karşı reva gördükleri muameleleri delil ve vesikalarla medeniyet alemine arz etmeye ve Doğu vilayetleri üzerine çevrilmiş ihtiraslı gözleri hükümsüz bırakmak için çalışmaya karar veri­yor.”(Mustafa Kemal ATATÜRK Nutuk)

Tehcir kelimesinin anlamını ve manasını bugün bilmeyen yok. Tehcir kelimenin kökeni Arapçadan gelmektedir. Manası göç etmek, zoraki göç ettirmektedir. Bu insanlık suçudur. M. Kemalin Nutukta da parmak bastığı üzere zorlan Tehciri uyguladıkları açıktır.

İsmet İnönü’nün 27 Nisan 1925’te Türk Ocağı Kongresi’ndeki konuşması da aynen şöyledir

“Biz açıkça milliyetçiyiz ve milliyetçilik bizi birleştiren yegâne unsurdur. Türk çoğunluğunun yanında diğer unsurların hiçbir etkisi yoktur. Her ne pahasına olursa olsun, ülkemizde yaşayanları Türkleştirecek, Türklere ve Türkçülüğe karşı çıkanları yok edeceğiz…”

İşte burada da anlaşılacağı üzere bu zihniyet katletmeyecek de ne yapacak? Türk olmayanın dışında her kes ölecek yada asimle yada Tehcir edilecek. Kürt, Laz, Ermeni, Kızıl Baş, Çerkez, Arap, Ezidi, Kerdani ve daha çoğaltacağımız onlarca Türk olmayan millet, suni olmayan inançlar yok olmak zorundaydı. İsmet İnönü bütün her şeyi burada açıkça geçmiş tarihi bize anlatmaktadır. Anlayış ve zihniyet açıktır, ortadadır.

Cemal Gürsel “Efendim, birçok masum Ermeni’nin yok olması vakıalarını bilmiyor değilim. Annemin şahit oldukları fantezi şeyler değildir. Bunlar gerçekti…”

Burada da anlaşılacağı gibi Cemal Gürsel’in annesi yaşanan bu kadar vahşi olayları kendi gözleri ile görmüş ve yaşamış, yaşadıklarını da anlatmış. Kendi oğluna tarihte yaşananları iyi bir biçimde anlatmasından dolayı yaşanan hadiselerden haberdardır C. Gürsel.

İşte size arşiv; arşiv dediğin bu olayları yaşayan insanlar değil mi? İnsanların fiilen yaşadıkları olayların arşivi de yine o insanalardır. Soykırımın yaşandığı dönemde olayları yaşayanlara ait Fotoğraflar, Ses ve Video bantları, yazılı devlet belgeleri, olaylarda adı geçen tarafların anı, Biyografilerinde ele alan kitapların tümü belgedir. Ermeni soykırımını anlatan arşivler, resmi belgeler yığınca piyasa da var. Yukarıda ki alıntıların tümü belgedir, daha başka arşivlerde mutlaka vardır ancak bu yazı için yeterlidir bu belgeler. Soykırımın anlatan arşivleri çıkarın diyenler Anadolu’ya gitmelidirler. Kiliselerin olduğu köy ve kasabalarda kiliseye gidecek ibadetini yapacak tek ermeni yok. O zaman görecek ve anlayacaklardır bir ulusu nasıl yok ettiklerini.

Bugün uluslararası hukuk dahi Tehciri, planlı, projeli yapıldığı taktirde soykırım olarak değerlendirmektedir. İşte bu da kanıt değil midir, planlanmış hangi şehirden, kasabadan, köylerden ne kadar insan alınacak, onları hangi yol güzergahın da götürüleceği önceden planlanmıştır. Enteresandır İttihat ve Terakkinin paşaları daha sonrada çoğu kurtuluş savaşına katılmış Türk Devletinin kurucuların arasında yer almışlardır.

Son olarak şunu da belirtmek isterim ki soykırım ve katliamlarda hiçbir ulus, millet temiz değildir. Merkezi devler- devletlerin almış olukları kararlara din yada milli çıkarlar gereği galeyana gelip soykırım ve katliamlara ortak olmuşlardır. Bu soykırımda sadece Türk, Kürt vb. halklar değil devrimci ve komünistler dahi İttihat ve Terakki’yi kavrayamamışlar onların olumsuzluklarını onaylamışlar. Komünter, Lenin, Stalin başta olmak üzere Mustafa Suphi ve sonrasında ki 68 kuşağı dediğimiz ve 71 devrimci çıkış dediklerimiz dahil İttihati ve Terakkinin uygulamalarını normal karşılamışlar o dönemin koşullarına uygun görmüşlerdir. Ancak burada kalın ve kırmızı çizgiyle ayıracağımız tek bir siyasal çizginin sahibi vardır o da Komünist İbrahim Kaypakkayadır. Kaypakkayadan öğreniyoruz soykırımları ve katliamları ve yine bu katliamları yapanların siyasal karakterlini de analiz eden, Neşter ile Resmi tarihe vurmayı, İttihat ve Terakki’yi, Kemalizm’i açıktan niteliklerini koyup bayrak açan, tavır alan İbrahim Kaypakkayadır.

24 Nisan Kırımına karşı sınıfsal bir tavır alan Kaypakkaya’nın 24 Nisanda Komünist partisini inşa etmesi tesadüfü değildir, iradeli bir tavırdır.

Ermeni, Dersim ve diğer Kırım ve katliamlarda yaşamlarını yitirilmiş olanları saygı ile anıyorum.

Kasım Koç

7 Haziran Parlamento Seçimlerine Bir Bakış

kasım koçKasım Koç (13-04-2015) Emperyalizmin bölgede geçmişte uyguladıkları sömürü, talan biçimindeki yönetme ve denetlemeyi sağlama siyaseti “Arap baharı” adı altında yürüttükleri bölgesel savaşla yeni bir biçim aldı. Geçmişte emperyalist güçlerin yürüttükleri plan, projelerin aksisine bir durum bir siyaset ortaya çıktı. Bazı emperyalist güçlerin istedikleri biçimde bu projeler yürümese de ki yürümediği muhakkak. Burada uygulanan proje sadece ABD’nin başını çektiği kliğin istediği başarıyı sağladığına inanıyorum. Çünkü bu Sermaye güçlerin bölgeyi dizayn etme gibi projelerini bölgedeki dengelerin yıkılmasına alt üst olmasına neden ve vesile oldu. ABD’nin Orta doğu, Asya ve Kuzey Afrika da izlediği siyaset sonucu bölgedeki dengelerin yıkılmasına neden oldu. Mezhep, etnik savaşlar yürüterek, bölgeyi kaosa sürükleme mikro milliyetçilik yaratarak projelerini hayata geçirmek böylece bölgeyi denetime alarak bir biçim verdi, böylece de talan projesini ABD yeniden başarmış oldu.

ABD ve diğer güçler bu projeleri başarırken onların iradesinin dışında da emekçi halklara umut olan örgütlü bir halkın nelere kadir olduklarını da tüm dünya kamuoyu Kobane de görmüş oldu. Dünyadaki tüm egemen güçler Kobane de açık ve gizli olmak kaydıyla savaş içindeydiler. Bu savaş bölgede çok kıyım ve acı yaralar açtıysa da esasında da mazlum halkların direnişi kazanmıştır. Çünkü bu bölgede yürütülen gerici savaşlarda örgütlü olan bir halkın emperyalist, kapitalist maşaları durumunda olan çetelere ve gerici devletlere karşı neleri başaracağını/başardığını tüm ezilen halklar görmüş ve büyük bir umut olmuştur Kobane de ki direniş.

Bölgemizde ki tüm bu gelişmelerde başta Türk devleti olmak üzere ve onun maskesi durumunda ki AKP bölgedeki savaşın direk bir parçası durumundaydı. Burada Türk devleti çağın Osmanlı ve Osmanlı Sultanı olma gibi ham hayaller kursaklarında kaldığını rahatlıkla söyleye biliriz.

Ancak bölge açısında tehlike halen bitmiş değil. Bölgede taşlar henüz yerine oturmamış bir durumda iken ülkemiz Parlamento seçimlerini vesile ederek modern Osmanlı Sultanı yaratmak için Başkanlık sistemini yani diktatörlüğü resmileştirmek için 400 milletvekilini çıkarmak hedefine koymuş durumda.

Gerek parlamento gerekse diğer tüm seçimlerde olduğu gibi mevcut düzen partileri yani Türk egemen güçlerin partilerin durumunu burada tartışacak değiliz. Ancak Haziran ayında yapılacak olan Parlamenter seçimlerinde ise işçi sınıfını, emekçilerin kurtuluşunu kendisine rehber edilenlerin yani sosyalist, devrimci ve Komünistlerin tavırlarını esas olarak değinmek istiyorum.

Bugün istesek de istemesek de mevcut sistem kendi yasaları gereği emekçi halkları Parlamento seçimine götüreceği muhakkak. Bu gibi durumlarda ne yapmak zorundayız, yani yılardır tartışılan parlamentoya girilir mi girilmez mi? Gibi ve benzeri çokça tartışılan ki halende yoğun bir biçimde gündemde olan burjuva ahırı olarak adlandırdığımız parlamentoya kısmen değinmek istedim.

Haziranda ki seçimler Kürt sorunu açısında önemli bir noktada durduğu muhakkak. Çünkü Kürt hareketin açık alanda ki temsilcileri bugün gelinen aşamada özelikle Kobane’den sonraki süreçte bir ulusal bütünlük kazanmış ve kendi kaderini belirleme aşamasına gelmiştir dersek yanılmayız.

Kürt ulusal mücadelesini verenler kendi düşmanı ile uzlaşma aşamasına gelse de, komünistler Kürt halkının kendi kaderini tayın etme konusunda kayıtsız şartsız desteklemek zorunda olduklarını, her defasında yayın organlarında belirttiklerini görmekte ve okumaktayız. Bu destekleme doğru ve yerinde bir karardır. Ancak Komünistler aynı zamanda da onların gideceği yerlerde, onları bekleyen tehlikeyi de söylemekten geri kalmamalıdırlar. Türk devletinin maskesi olan egemen güçlerin temsilcisi görev ve vazifesi üstlenen parlamenter, parti görünümlerinden olan CHP, MHP ve AKP gibi sermaye temsilcileri ile yapacakları “barış” yada “müzekkere” gibi görüşmeler Kürt halkının kırk yıllık mücadelesine başta olmak üzere Kürt ulusunun çıkarına zarar verecektir. Bunu her defasında Kürt özgürlük mücadelesini verenlere hatırlatmak birinci derecede devrimci ve komünistlerin görevidir.

Ancak Kürtlerin bu kastettiğimiz partilerle görüşme yada görüşmeme gibi ve muhatap almak yada almamak konusunda da tamamen Kürt hareketin sorunu olduğunu da altını çizmekte fayda var.

Bu önümüzdeki dönemde parlamento seçimleri konusunda özelikle bazı kurumların ilk defa parlamento seçimlerine katılması ve aynı zamanda HDP’nin bünyesinde gelişen ittifak konusu oldukça uzun bir dönem de bu ittifakların getirisi ile götürüsü konusunda yazılıp çizileceğine benziyor.

Sınıf eksenli mücadele yürüten bazı örgüt ve partiler de ilk defa Parlamentoya girme gibi tavır aldılar. Bunlardan biri de DHF’dir. DHF’nin de devrimci güçlerle birlikte HDP çatısı altında bu seçimlere girmesi emek cephesi açısından oldukça önemlidir.

Bugün ülkemizde demokrasinin kırıntısı varsa ve bundan dolayı da devrimcilerin dahi seçimlere girme olanakları oluşmuşsa bu da gerek ulusal ve gerekse de sosyal kurtuluş mücadelesini yürütenlerin vermiş oldukları bedeler sonucun da elde edilen haklardır. Bu kazanımları hiç kimse göz ardı etmemeli.

Ülkede dernek açma, parti kurma, sendika çalışmaları ve buna benzer haklar varsa ki var. Sadece bu da değil demokrasinin kırıntısı dahi varsa buralardan faydalanamayız gibi lükse devrimciler sahip olamazlar. Devrimci ve komünistlerin parlamentoya katılma yada katılmama gibi siyasal tavırları dönemsel, günün somut koşularına göre yani devrimci durumun orantısı ile de ilintili bir tutum ve tavır belirleme ile alakalı durumdur.

Boykot olarak uzun süre ülkemizin devrimci ve Komünistlerin baş vurdukları siyasal bir tavırdı. Ancak geçmişteki seçimleri boykot etme kararın doğru yada yanlış verilen kararların olup olmaması tamamen o günün koşullarına göre değerlendirmek zorundayız. Bu yazımızda geçmişi değerlendirmediğim için o döneme değinmeyeceğim.

Bugünü ele almadan önce de Rusya da Proletaryayı devrime götüren Bolşevik partisi ve o partinin lideri, dünya proletaryanın ustalarından olan Lenin yoldaşa başvurmak istedim, daha aydınlatıcı olması açısından. Bolşevikler 1905 seçimlerini boykot etme kararını daha sonra Lenin yoldaş bakın nasıl değerlendiriyor.

“O tarihte, bu boykot kararı, gerici parlamentolara katılmamanın genel olarak doğru bir davranış olduğu için değil, yığın grevlerinin siyasi greve ve sonra da devrimci greve ve en sonunda da Çarlığa karşı ayaklanmaya doğru hızla dönüştüğü nesnel durumun doğru olarak hesap edilmiş olmasından ötürü verilmişti.”

Bolşevikler güçlü oldukları bir dönemde boykot kararı alarak, Çarlığa karşı büyük hamleler yapmışlardır. Lenin yoldaş o günün koşullarını bilimsel olarak ele almış izlediği politika da tarihsel açıdan doğru bir tespit yapmıştır. 1905 de Bolşeviklerin en güçlü oldukları dönem de parlamenteryalist anlayışı ellerin tersi ile itmiş gerici Çarlığı yıkmak için siyasal hedefi amaçlamışlardır. Buradaki taktiksel karar stratejileri olan Sosyalizm ve nihayetinde altın çağ olan Komünizm için büyük bir hamle haline gelmiştir.

Ancak aynı Bolşevikler bir yıl sonra ki seçimlerde de boykot taktiği izlemişlerdir. Duma seçimlerine boykot kararı alarak siyasal bir tavır belirlemişlerdir. Fakat bu kararı da daha sonra ki süreçte de Lenin yoldaş şöyle değerlendirmekteydi:

“…Zaten Bolşeviklerin 1906’da Duma’yı boykot etmeleri, pek önemli olmasa da ve kolayca onarılsa da, gene de yanlış olmuştur” demişti.

Gördüğümüz gibi Lenin yoldaş yapmış olduğu taktiksel hataları da büyük bir cesaretle anlatmaktadır ve yapmış oldukları taktiksel hataların öz eleştirisel yaklaşmaktan da geri durmamıştır.

Ülkemizde de uzun yıllar devrimci örgüt ve partilerin bu burjuva ahırını (parlamento)boykot etmeleri gibi siyasal tavırlar söz konusuyken bugün aynı tarzda boykot tavrını sürdürmek ülkenin içinde geçtiği süreç itibariyle doğru bir karar değildir. Bugün açısından Parlamento seçimlerini taktiksel olarak katılmak mı yada boykot sorusuna karşı Lenin bu konuda da şöyle diyor:

“… Şuan nispeten çok daha geniş olan faaliyet alanından en geniş ölçüde mutlaka faydalanmak gerekmektedir…”

Evet Lenin yoldaşında tamda parmak bastığı bu faaliyet alanı oldukça önemlidir. Aynı makalede devamla şöyle demektedir.

“…Toplantı, basın ve dernekleşme özgürlüğünü kazandık. Bu kazanımların hiçbir şekilde güvencede olmadığı açıktır ve bu özgürlüklere güvenmek bir yanılgı hatta bir suç olacaktır. Tayin edici savaş daha önümüzde duruyor, ve bu savaşa hazırlık şimdilik ilk sırada durmak zorunda….(Lein seçme eserleri. Cilt 3. İnter yayınları sayfa 428)”

Tıpkı aktardığımız alıntıda olduğu gibi ülkemizde seçime giren Devrimcilerde diyorlar ki: 7 Haziran’a kilitlenmek ve kitlelerin umudunu parlamentoya ve oradaki burjuva partileri ile uzlaşma, entegre etmek gibi siyaset gütmek doğru değil yanlıştır, suçtur.

Yukarıda Lenin yoldaştan aktardığımız bir alıntı ile DHF ve ADHK’nın seçime girme kararın tamda örtüşmektedir. DHF ve ADHK’nın kamuoyuna deklare ettikleri bildiriden aktaralım:

“Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) ve Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu (ADHK) olarak seçime salt AKP hükümeti-iktidarına karşıtlık temelinde girme tavrında değiliz. Elbette AKP hükümeti-iktidarı somutta iktidar olma özelliğiyle öncelikli hedef durumundadır. Ancak seçimlerdeki politikamız sadece AKP karşıtlığıyla biçimlenmez. Bilakis CHP, MHP ve diğer düzen ve onun tüm temsillerine karşı bir teşhir ve karşı duruşu ifade eder. Bundandır ki, seçim çalışmalarımız devlet ve hakim sınıfların teşhirine dönük bir propagandayı da ihtiva edecektir.”

Unutulmaması gerekir ki devrimciler sadece Seçimler dönemi değil, kuşkusuz seçim döneminde ki yasal imkan olanakları kullanma ve daha geniş halk kitlelerine ulaşma gibi dönemsel bir durum, ama esasında da seçim sonrasında devrimcilerin görev ve sorumlukları vardır. Burjuvazinin girmiş olduğu bu buhranda devrimci, komünistlere düşen görev ise bu dönemi kazanma, güçlenmek için taktik bir siyaset izlemek zorundadır. Kendi stratejilerini hayata geçirmek için tali olan mücadele alanlarını da doğru bir taktik siyasetler izleyerek stratejilerini güçlenme gibi çalışmalar yürütmelidirler.

Taktik ve Strateji ilişkisini onun diyalektik bağını kurmamayanlar bunu iyi bir biçimde yakalayamayanlar zafere gitme şansları yoktur olamazda. Taktik mücadele biçimleri stratejinin hizmetine sunmazsak, her şeyi küçümser ve yukardan bakar bunlar tali şeylerdir uğraşmaya değmez gibi siyasetler komünistlerin anlayışı değildir. Sokağın nabzını tutmak, kadınları örgütlemek, gençliği militanlaştırıp onun omuzuna görev ve sorumlukları üstlenmesi için örgütlenmek ve örgütlemek ile geleceği örerek ancak kazanımlar elde edilir. Bunları yapmak başarmak içinde hiçbir mücadele biçimini küçümsemeden, onu ötekileştirmeden tüm mücadele biçimlerini proleter’yanın zaferinin hizmetine sokmak olmazsa olmazıdır. Stratejileri uygulamak için öncelikle projelerin olmalı. Bizim projelerimizde kuşkusuz devrimdir. Bu devrim yolunda ise stratejilerimizin hizmetine politik taktiklerle stratejimizi güçlendirmek zorundayız. Bu olmazsa olmaz.

Son olarak Kürt Ulusal sorunun geldiği aşamadan kaynaklı ve aynı zaman da DHF ile HDP’nin yapmış oldukları ittifaktan dolayı ülkede ve Avrupa da oylar HDP’ye.

İstanbul 1. Bölge de tüm güçlerimizle seferber olalım…

Adayımız Sayın Erdal Ataş’a başarılar diliyorum.

Kasım Koç