CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ VE EKONOMİK DURUM

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ VE EKONOMİK DURUM

 

Türkiye ekonomisi hem yapısal zaafiyetlerinin yarattığı, hem de küresel düzeyde finansal gel-gitlerin açtığı problemleri şiddetle yaşıyor. Aktüel olarak yaşanan jeo-politik anaforlar ( Ukrayna sorunu, Rusya’ya ABD ve AB’nin yaptırımları ve Ortadoğu’nun sürekli savaş alanına dönüşmesi) ekonomik sorunları tetikleyici bir işlev görüyor.

AB ve ABD’nin yeni ekonomik yönelimleri, özellikle FED’in tahvil alımında 10 milyar dolarlık bir azaltmaya giderek, alımları 25 milyar dolara indirmesi ve parasal genişleme programına Ekim 2014’te son vereceğini açıklaması dışa bağımlı, dış kaynağa dayalı bir büyüme yapısına sahip Türkiye ekonomisini tehdit ediyor.

SANAL BÜYÜME, TAŞERON “SANAYİLEŞME”

Finans kapitalin ve onun en militan partisi olarak AKP’ nin sermaye birikim rejimi sonucu, sanal/ taşeron büyüme karakteri gösteren ekonomi, asıl olarak finans ve (ağırlıkta inşaat) hizmetler sektörü merkezli gelişti. Türkiye’nin uluslararası işbölümündeki yerine bağlı ve radikal neo-liberal politikaların sonucu olan bu durum, beraberinde yıkıcı bir sarmalın önünü açtı. Niteliksizleşen, parçalanmış “sanayileşmeyi”, şiddetli tarımsal yıkım politikaları izledi.

Sürecin başka bir yansıması, hizmetler sektörünün ve finans sektörünün hızlı gelişmesi ve şişmesi oldu. ( 2002-2013 yılları arasında finans yüzde 60’ın üzerinde, hizmetler sektörü ise yüzde 7’lik bir büyüme gösterdi). Bu faktörlerinde etkisiyle istihdam da çok boyutlu ve hızlı parçalanma yaşandı. Sınıf açısından cehennemi bir çalışma rejiminin önü açıldı.

Güvencesiz, enformel, marjinal, taşeron istahdam biçimleriyle ve esnek çalışma yaygınlaştırıldı.

Sınıfın köleleştirilmesi ve bir nesneler yığınına dönüşmesi için sistematik mülksüzleştirme, yoksullaştırma, işsizleştirme, sendikasızlaştırma, güvencesizleştirme politikaları uygulandı.

Saldırılar ontolojik bir içerik kazandı.

Kentin metalaşmasının bir parçası olarak, tam bir yağma ve talan mantığıyla, inşaat sektörüne yatırımlar yapıldı. Rezidans ve AVM’lerle hayatı değersizleştiren adımlar atıldı. Bu süreçte inşaat sektörü bir devlet politikası haline getirildi. Neo-liberal devlet bir yandan “şantiye”, öte yandan tekelci polis devletine dönüştü. Bir taraftan radikal otoriter düzenlemeler gerçekleştirildi ve diğer taraftan şiddetli yıkım ve talan politikaları uygulandı.

Emlak sektöründen elde edilen olağanüstü kârlar, finans sektörüne aktarılarak sektörün büyümesi sağlandı.Yıkıcı bir sarmal şeklinde büyük spekülasyon hareketleriyle finans piyasalarından elde kârların bir bölümü yeniden inşaat sektörüne, yağma ve talana aktarıldı. Bu sarmal ekonomide büyük çöküntülerin yanında, yüksek kırılganlığın önünü açtı.

KRİTIK SÜREÇ, KRİTİK MOMENTE DOĞRU

FED’in parasal politikalarda kısıtlamaya gitmesi, 2014 yılının ikinci yarısında, dış kaynağa narkotik bağımlılık içinde olan bir dizi ülkede olduğu gibi (başta 5’li kırılgan diye tanımlanan ülkeler olmak üzere) Türkiye ekonomisinde, ciddi sorunlara yol açabilir.

Bunun yanında küresel düzeyde jeo-politik odak noktalarında yaşanan alt- üst oluş, ekonomide jeo-politik risklerin şiddetini artırıyor. Ukrayna sorunu, emperyalist güçlerin (AB, ABD, Rusya arasında ) hegemonya savaşının bir yansıması olarak öne çıktı. AB ve ABD’nin yaptırımlarına karşı Rusya’nın kontr hamleleri, özellikle bir dizi ithalat maddesinin alımını sert biçimde kesmesi ve Avrupa’nın yakıcı bir bağımlılık içinde olduğu enerji ihtiyacını kesebileceğini açıklaması, zaten deflasyon tehlikesiyle karşı karşıya olan AB ekonomisini şiddetle sarsabilir. Güney Avrupa’nın yaşadığı kamu borç ve zombi bankacılık kriziyle birleşen bu faktörler, AB’yi bir kriz coğrafyasına dönüştürebilir. Bu gelişmenin küresel sonuçları yıkıcı olacaktır. Almanya’nın Ukrayna sorunundan ve Çin’nin yeni ekonomik varyasyonlarından daha şimdiden etkilenmesi durumun vahametine delalettir. Ortadoğu’nun bir mezhep savaşı coğrafyasına dönüşmesi jeo- politik risklerin başında gelmektedir.

Arjantin krizinin, (başlarda bir senkrona yol açmayacağı düşünülse de) olası domino etkisi, küresel

 

finans piyasalarını tedirgin etmektedir.

Türkiye ekonomisi yüksek cari açık ve dış borç oranıyla (bu borcun büyük kısmının özel sektöre ait olması ve kısa vadeli olanlarının yüksek bir meblağı oluşturması), ekonominin dönmesi için yakıcı likidite ihtiyacı(dış kaynak bağımlılığı) gibi yıkıcı zaafiyetler taşıyor. Ayrıca senkronize sonuçlar yaratacak biçimde konut balonun oluşması bu zaafiyetleri artırıyor. Küresel finans hareketlerindeki salınım, Türkiye gibi kırılganlığı yüksek ülkeleri sarsıyor. Buna jeo-politik faktörlerin eklenmesi sert dalgalanmaların her an önünü açabilir. Ekonomide küresel düzeyde yıkıcı anaforların doğma olasılığının ve ülke içinde ise ekonomik kırılganlığın arttığı bir konjonktürdeyiz.

TC’NİN TRANSFORMASYONU

Bu konjonktürde seçilmiş bir otoritaryanlık mahiyetinde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi, TC’nin tranformasyonunu işaretliyor. Bu adımı 2015′ deki genel seçimler izleyecek. TC, “yeni” Ortadoğu düzenine uygun bir devlet yapılanmasına bürünüyor.

TC, tekelci polis devletine dönüştürürken, dışarıda militarist ataklarla bölgesel bir güç olma çabaları devam edecek, bunu gerçekleştirebilmesi için içeride ise tam bir işçi cehennemi yaratması gerekiyor.. Ayrıca Kürt özgürlük hareketinin yıkıma ve likidasyona uğratma çabası, “özgün” Srilanka modeliyle özgürlük hareketini, bölge gericiliği ve Barzani’niyle kurulan ilişkilerle çökertmeye çalışması boşuna değil. Bu hamleler, stratejik yönelimin bir parçası olarak devreye sokuluyor.

Artık Soma’nın kaderiyle, Rojava, Şengal’in kaderi ve kederlerinin her şeyiyle ortaklaştığı bir dönemin içindeyiz.

Anadolu ve Mezopotamya’da cehenneme başkaldırı, halkların ulusal ve toplumsal özgürlüğe yürüyüşünün başlangıcıdır.

 

Volkan Yaraşır

AB’DE DEFLASYON TEHLİKESİ, BORÇ KRİZİ SÜRÜYOR

AB’DE DEFLASYON TEHLİKESİ, BORÇ KRİZİ SÜRÜYOR

 

Avrupa Birliği’nde (2008’den sonra, kamu borç krizi biçiminde gelişen ve bankacılık krizini tetikleyen ve özellikle Akdeniz havzasını saran) ekonomik kriz, farklı ve yeni iç evrelere girerek, sürüyor.

Çekirdek ülkelerde görülen 2013’teki kısmi toparlanmaya rağmen, AB’nin birinci periferisinde yer alan ülkelerde ekonomik problemler derinleşiyor.

Kıtada ekonomik durgunluk giderek yayılıyor. AB bünyesinde deflasyon riski artıyor. Bu gelişmeler üzerine AMB (Avrupa Merkez Bankası), acil önlemler alma ihtiyacı duydu.

AMB, yeni parasal genişleme politikalarıyla (deflasyon tehlikesine karşı harekete geçti ve) riskli ortamdan çıkmayı hedefliyor. Ayrıca bankacılık sisteminde belirli revizyonlara gidiliyor. AB’nin mali sisteminin bankacılık eksenli olması ve borç piyasalarının ağırlık kazanmasından dolayı, bankacılık sistemindeki sorunlar ciddi tehlike oluşturuyor. Bu durum revizyon ihtiyacını artırıyor. Son olarak krize çare gibi gösterilen, AMB çatısı altında sunulan Avrupa Bankacılık Birliği projesi, bu adımlardan biridir. Sistemde enfeksiyonun hızla, sıçrayarak ve spektrumunu artırarak yayılması, değişik önlemlerle aşılmaya çalışılıyor. Bu yönde Yunanistan, İspanya, Portekiz, İrlanda ve İzlanda gibi negatif deneyimler var. Atılan adımlarla (yeni revizyonlarla) mali sistemin desteklenmesi arzulanıyor.

Ne var ki Avrupa, kapitalizmin eşitsiz gelişim yasasının en çıplak yaşandığı ve görünür olduğu coğrafyalardan biri. AB’nin birinci periferisini oluşturan, kıtanın Akdeniz havzasındaki ülkeler; başta Yunanistan olmak üzere, İspanya, Portekiz, Güney Kıbrıs, İrlanda, İzlanda hatta İtalya ciddi ekonomik problemler yaşıyor. Fransa, 2008 sonrası süreçten sonra yaşadığı sorunları henüz aşmış değil.

AB’nin ikinci periferisi olarak değerlendirebileceğimiz Doğu Avrupa, Balkanlar ve eski Yugoslavya coğrafyasındaki ülkelerdeki durum, daha da vahim bir noktaya ulaştı. Bosna, Kosova, Bulgaristan, Romanya gibi ülkeler enkaz ülkeler olarak öne çıktı. Onun dışında özellikle Macaristan istikrarsızlığıyla dikkat çekiyor. Ekonomik kriz şiddetle sürüyor. Hatta sürecin siyasi yansımaları da oldu. İktidardaki proto-faşist karakterli parti, AB karşıtlığına rağmen, AB’den ekonomik yardım talebinde bulundu.

 

AB’NİN PERİFERİSİNDE SOSYAL ENKAZLAŞMA SÜRECİ

AB genelinde özellikle son 6 yılda işsizlik oranı arttı ( bazıülkelerde oran olağanüstü boyuta yükseldi). Yoksuluk ve güvencesiz yaşam yoğunlaştı. Çalışma koşulları ağırlaştı. Taşeronlaşma yaygınlaştı.

2008-2013 arasında (ETUI raporunda), Yunanistan’da işsizlik yüzdelik değer olarak 20, İspanya’da 16, Güney Kıbrıs’ ta 12, Portekiz’de 10 puan arttı. Genç işsizlerde tablo daha çarpıcı.

Avrupa’da yine aynı dönemde yoksul yığınlara, 13 milyon yeni yoksul katıldı. Ücretlerde ciddi (Yunanistan’da %23, Güney Kıbrıs’ta %15, Macaristan’da %12.5 oranında) düşüşler yaşandı.

 

Bazıçarpıcı veriler ise şöyle: Fransa’da 142 bin kişi sokakta yaşıyor. Bu insanlar bir sosyal atık muamelesi görüyor. Temel yiyecek ihtiyaçlarını, artıklardan ve değişik yardım kuruluşlarından sağlıyor. Yine Fransa’da 2008- 2013 arasında hırsızlık vakaları %50 artış gösterdi. İtalya’da aynı tarihler arasında 1 milyon kişi işini kaybetti. İşsiz sayısı 6 milyona ulaştı. 2,5 milyon genç, işsiz ve hiç bir öğrenim görmüyor. 3 milyon aile ekonomik güçlük içinde yaşıyor. İtalya’da ekonomik eşitsizlik, Avrupa ülkeleri içinde en üst noktalarda ulaşmış durumda. 2013 yılında yoksullara yemek veren kurumlardan 400 bin kişi yararlandı. Yunanistan’da işsizlik kronikleşti (%28’e ulaştı). Gençler içinde bu oran %60 gibi sarsıcı noktaya geldi. Nüfusun hemen hemen üçte biri temel sağlık hizmetlerinden ya hiç yada eksik yararlanıyor.

Benzer durumlar (çekirdek ülkeler dahil) dozajları farklı da olsa, artık Avrupa’nın bütününde yaşanıyor.

 

KOLEKTİF ANOMİ HALİ

Böylesi bir ortam ve sosyoloji bir nevi kıta düzeyinde kolektif anomi hali yaratıyor. İçe kapanma, sosyal köksüzleşme, gettolaşma, ötekileştirme, diskriminasyon, (özelde) cinsel diskriminasyon, rasizm, göçmen düşmanlığı, ignorans, zenofobi, seksizm, kadın düşmanlığı gibi eğilimler güçleniyor. Umutsuzluk, temel içgüdüleri tetikleyen gelişmeler, bunun yarattığı panik ve kaygı ve ön yargılar kolektif ruh haline dönüşüyor.

Gelecek kaygısı artıyor. Bir nevi kitleler çürümeye başlıyor.

Sosyal yıkım politikalarıyla derinleşen bu ruh hali, faşizm kitle ruhunu besliyor. Öte yandan (hızla

mülksüzleşen, statü kaybeden orta sınıf ve küçük burjuvazinin tedirginliğini ifade eden) burjuva konformizmi ve refah şovenizmi de sağ popülist ve neo- faşist hareketlere güç veriyor. Avrupa Birliği Parlamentosu seçimlerinde, kıta düzeyinde neo-faşist hareketin ciddi yükselişi bunu gösterdi.

Avrupa’da krizin yeni evresinde siyasal ve sosyal polarizasyonu artırıyor. Sınıfsal antagonizma daha da şiddetleniyor.

 

Volkan Yaraşır

EV İÇİ EMEĞİN EKONOMİ POLİTİĞİ

                                                 ” Bir kadın, ne zaman kendi sesini duyurmak için

                                                        ayağa kalkarsa, planlamamış bile olsa tüm kadınlar

                                                                                     için ayağa kalmış olur.”

                                                                                        Maya Angelou

 

Kapitalizm organik ve sosya – kültürel bir sistemdir. Organikliğiyle yaşamı kuşatır. Sosya -kültürel boyutuyla hayata nüfuz eder. Her şeyi metalaştırarak varolur. Hayatın en ücra noktalarına sızar. Her şeyi metalaştırarak hayata tahammüden saldırır. Her şeyi kârın, yokedeci kanunlarının esiri yapar. Bu süreç sonsuz bir döngü gibi işler.

Kapitalist toplum doğası gereği ekonomik, sosyal, siyasal eşitsizlik üretir. Eşitsizlik onun bir varoluş ve kendini üretme biçimidir.

Kapitalizm, son derece konsantre iktidar ve tahakküm ilişkisidir. Sermayenin mutlak egemenliğidir. Sermaye ne bir para yığını, ne de üretim araçları değildir. Sermaye bir toplumsal ilişki biçimidir ve egemenliğini hayatın içinden alır, egemenliğini hayatın içinde yeniden, yeniden kurar.

Yarattığı yabancılaşmayla kitleleri enkazlaştırarak, sisteme tabi kılar, avutur ve sistemin parçasına dönüştürür, irrasyonali rasyonel yapar, bütün bunları korkunç bir soğukkanlılıkla ve bir rasyona uygun olarak gerçekleştirir ve kendini üretir ve yeniler.

Kapitalizm simülasyon üretir, simülasyonla karmaşıklaşır ve nüfuz eder.Yarattığı simülasyonla gerçek olmayanı gerçekmiş gibi gösterir, kendini görünmez kılar, “gizlenir”, hayatın içinde “kaybolur”, varlığı başlıbaşına bir katastrof olmasına rağmen herşeyi “normalleştirir”.

Ev içi emek bu (yıkıcı) simülasyonun bir parçasıdır. Kapitalizmin doğallaştırarak kendini yeniden ürettiği temel mekanizmalardan biridir. Burada mekanizma vurgusu işleyişe ilişkindir, ev içi emek aslında kapitalizmin organikliğinin somut göstergelerinden biridir.

Kapitalizm, yoğunlaşmış ve katmanlaşmış, çok boyutlu bir iktidar(lar) sistemi olan yapısıyla, ev içi iktidarı erkeğe “vererek”, patriarkayla kendini yenileyip, güçlendiren bir makro yapı ve makro sistemdir.

Patriarka kapitalizmin arkaik hazinesidir. Pre-kapitalist toplumlardan devraldığı ve “modernize” ettiği patriarka, kapitalist tahakkümün ayrılmaz parçası ve kapitalist işleyişi kolaylaştıran ve ona olağanüstü meşruluk kazandıran bir sömürü ve iktidar biçimidir. Kapitalizm patriarkalle kendini yeniden üretir, patriarka kapitalizme içseldir. Reel ya da yaşayan kapitalizm, patriarkal kapitalizmdir.

Ev içi emek bir yanıyla kapitalist yeniden üretim sürecinin en önemli parçasını ifade ederken, öte yanıyla yeniden üretim sürecinin ayrılmaz parçası olan patriarkanın oluştuğu- meydana geldiği nesnel zemini hazırlar.

MİKRO KOZMOS’ DAN, MAKRO KOZMOS’A

Görülmeyen emek olarakta tanımlanan ev içi emek, kapitalist sistemde yeniden üretim alanına ilişkin bir kavramdır. Emek gücünün yeniden üretimininde kadınların gerçekleştiği ev içi işi ifade eder.

Ev içi emek, kapitalist döngünün olmazsa olmaz koşuludur ve sermaye birikim sürecinin kesintisiz sürmesini sağlar. Kapitalizmin ontolojini sermaye birikimi üzerinden kurduğu düşünülürse, ev içi emeğin stratejik önemi daha iyi anlaşılır.

Ev içi emek, toplumsal cinsiyet ilişkileri, patriarkal yapı ve cinsiyete dayalı işbölümünün sonucu kadınların büyük kuşatılmışlığını simgeler. “Görünmez” olması, kuşatılmışlığıda görülmez kılar.

Görünmeyen emek olmasının temel nedeni, bu emek kategorisinin korkunç bir şekilde doğallaştırılması, ev içi alandaki cinsiyete dayalı işbölümünü yansıtması, ev içi işin şekli ve burada kullanılan emeğin karşılığının olmamasıdır.

Ayrıca “görünmezliği” bu emek kategorisinin (kapitalist piyasa kuralları dahilinde) “sadece”, “kullanım değeri” yaratmasındandır. Kapitalist sistemi öz ve konsantre bir ifadeyle değişim değeri yaratan bir sistem olarak tanımlarsak, ev içi emeğin “doğallaştırılmasının” ve “görünmez” kılınmasının zeminleri ortaya çıkar..

Bilindiği gibi kapitalizm bir genelleştirilmiş meta ekonomisidir.

Meta, kapital ilişkisi; hücre ile canlı ilişkisine benzer. Hücre nasıl ki canlının yapı taşını ve mikro kozmosunu oluşturuyorsa, meta da kapitalin(yani makro kozmosun) yapı taşını, mikro kozmosunu oluşturur.

Marx’ın Kapital’e metanın tahliliyle başlaması tesadüfi değil, son derece bilimsel bir başlangıç ve bilimsel bir analiz yöntemidir. Lenin metayı, kapitalist üretim tarzının hücresi ve kapitalist toplumun tüm çekişkilerinin tohumu olarak değerlendirir.

Meta tahlili üzerinden kapitali oluşturan kavram ve kategori matrisine ulaşabiliriz. Mikro kozmos çözümlemesi bize, makro kosmosu anlamamıza ve analiz etmemize götürür.

Ev içi emek tartışmasında, “görünmezliği” aralamak ve görünür kılmak için ekonomi-politiğin bazı temel kavramları üzerinde durmak gerekiyor. Bu anlamda meta ve işgücü kavramları önem taşıyor. Buradan ev içi emeğin “kullanım değeri” üretmesine ve meta- piyasa ilişkisine geçebiliriz.

Meta, iki unsurdan oluşur; kullanım değeri ve değişim değeri. Meta, kullanım değeriyle değişim değerinin birleştiği bir emek ürünüdür. Kullanım değeri metanın temel niteliğini oluşturmasına rağmen, tek niteliği değildir. Kullanım değeri, değerin maddi taşıyıcısıdır. Emek ürünü, ancak değişim yoluyla başkasına geçtiğinde, meta haline gelir. Metanın kullanım değeri, (metanın) piyasa için üretilmesinden dolayı, ancak değişim değeri aracılığıyla gerçekleşebilir. Değişim değeri, değerin kendini gösterdiği biçimdir. Değer, değişim değerinin temelidir.

İşgücü bir metadır. İşçinin kapitaliste sattığı meta, işgücüdür. İşgücü “orjinal”, benzersiz bir metadır. İşgücü kendi değerinin üzerinde değer üreten tek metadır. Kapitalistin işçiden satın aldığı şey, işçinin emeği değil, onun işgücüdür. Çalışma süresinde (işgününde) işçinin harcadığı emek, kapitaliste aittir.İşçinin harcadığı emek, işgücünün dışında, ek (fazla bir) değer de üretir. Bu da kapitalistin malıdır. İşgününün sonunda kapitalistin işçilere ödediği, onların işgücünün fiyatıdır. Buna ücret denir. Yani ücret, işçilerin yarattığı ek değerin değil, işgücünün fiyatıdır. Anlaşılacağı gibi işçinin yarattığı değerin bir bölümü işçiye ücret olarak geri döner. Geri kalan değer, yani artı-değer kapitalist tarafından gasp edilir.

Değerin ücret biçiminde işçiye geri dönen kısmına “gerekli emek” dendiği gibi, “ödenmiş emek” te denir.

Değerin diğer bölümüne (yani kapitalist tarafından gasp edilen kısmına) “fazla emek” ya da “ödenmemiş emek” denir. Burada (yukarıda da farklı bir şekilde bahsettigimiz gibi), emeğin iki bölüme ayrıldığını görüyoruz. Kapitalistin karını, ödenmemiş emek oluşturur. Ödenmemiş emeğin ürünü, artı- değerdir. Artı- değer kapitalist toplumda gelirlerin tümünün kaynağıdır. Ya da kârın kaynağı artı- değerdir.

Kapitalizm ontolojisini özel mülkiyet ve kâr üzerinden kurar. Kapitalizmin ruhunu artı- değer şekillendirir. Doymak bilmez kâr arzusuyla, sistem yıkıcı bir işleyişle çalışır. Kâr daha fazla kâr arzusu sistemi ayakta tutar. Kapitalizm hayatın her alanına saldırır. Hayatı ve her şeyi metalaştır. Muazzam bir simülasyon gücüyle ve yarattığı konsantre yabancılaşmayla, yaptıklarını normalleştirmeyi ve doğallaştırmayı başarır. Hatta her şeyi ve herkesi bu metalaştırma sürecinin parçası haline (bazen gönüllü, bazen farkında olmadan, çoğu zaman doğal kabul ederek) getirir.

Buradan ev içi emek konusuna geçersek, son derece çarpıcı, sarsıcı, çok boyutlu, bir o kadar da doğal görülen ama kapitalist döngünün statejik bir alanıyla karşılaşırız.

KADININ GÖRÜNMEYEN EMEĞİ

Ev içi emek, temelde iki boyuta ayrılır. Birincisi, emek gücünün yeniden üretimindeki stratejik rolüdür. İkincisi ise kapitalizmin (sürekli) ihtiyaç duyduğu yeni işgücünün ya da yeni işgücü jenarasyonunu sağlanmasıdır. Son derece soğuk bir tanımlama olsa da bu yön, çocuk doğurulması ve bakılmasını kapsar.

Kapitalizm 24 saati denetler, kontrolü altına alır. Kapitalizm çalışma saatlerinin (metropolde 7 saat, periferide 8, 10 saat) dışında da güne müdahale ve nüfuz eder. Günün 24 saatini meta üretiminin, metalaşlaştırmanın parçası haline getirir. Kapitalizm 24 saat kâr arzusuyla “soluk” alır, verir.

Emekçi kadının burada rolü yaşamsaldır.

Kadın işgücünü satıyorsa, ikinci vardiyası evde başlar. İşyerinde ucuz emek olarak, evde ise ev içi işçilik yaparak sömürülendir. Bunun yanında kadın, üretim sürecinde doğrudan bulunmasa da emek gücünün yenilenmesi için ev içi emek harcayarak sömürülendir.

Şöyle de tanımlayabiliriz; kadın (toplumsal cinsiyet rolü olarak işçi erkeğin eşi- ev kadını, anne, evli kadın- ve kızı olarak), doğrudan üretim sürecinde yer alsın yada almasın iki açıdan ( unutmadan kadın

işşiz olarakta) emekçi bir kimlik kazanır.

Birincisi ev içi emeğinden dolayı, ikincisi ise aile kurumu(işçi ailesi olması) üzerinden (aile, mülkiyet ilişkilerin cisimleştiği bir kategori olduğu unutulmamalıdır), onun sınıfsal taşıyıcısı olma rolünden dolayı ezilendir ve emekçidir.

Ev içi emek, 8 saat posası çıkartılmış, egosu örselenmiş işçi erkeğin enerjisini yeniden kazandığı, temizlik, bulaşık, çamaşır gibi ihtiyaçlarının karşılandığı, kadının duygusal, zihinsel, fiziksel, cinsel sömürülmesini kapsayan, emek gücünün her düzeyde yeniden üretilmesini , yani işçi erkeğin ertesi gün enerjik bir şekilde çalışmasını sağlayan, (görülmeyen) bir emek türüdür. Ya da inkar edilen emektir.

Kapitalizm bu emek türünün her ne kadar potansiyel değişim değeri taşısa da, piyasa kuralları gereği kullanım değeri taşımasının yarattığı avantajları sonuna kadar istirmar ederek, bir cinsin, kadınların “büyük kapatılmasını” sağlamıştır. Hem de farklı rıza mekanizmaları, zihniyet ve mana dünyaları yaratarak. Yabancılaşmanın bu ekstrem örneğinden bir manik sistem olan kapitalizm sonsuz bir şekilde yararlanmaktadır.

“KUTSAL AİLE”

Bu süreç aynı zamanda patriarkal kapitalist işleyişin parçasıdır.

Ev içi emek, patriarkanın bir nevi içselleştirilmesiyle doğal bir edim, hatta sevginin tezahürü olarak algılandı. Bu yönde toplumsal cinsiyet rolleri inşa edildi. Cinsiyetçi işbölümü rafine bir şekilde kullanıldı.Sermaye gelenekler, ahlaki kurgular ve normları etkin bir şekilde değerlendirdi ya da yeniden kurguladı. Bir nevi bu durumu besleyecek kolektif bilinç altı oluşturuldu.

Bu emek türü en başta ” görünmez ” kılındı. Kadın, beden ve kişiliğinin bir parçası olarak adledildi.

Kadın olma niteliğiyle özdeştirildi. İsteğe dönüştürüldü. Toplumsal algının buna göre biçimlenmesi sağlandı.

İş ya da bir emek olarak görülmesi perdelendi. Bu noktada “kutsal ailenin” yıkıcı cazibesi kullanıldı. Ailenin kutsanması, kadının esaretini kabullenmesine, hatta zincirini fark etmemesine, zincirlerinden bile hoşlanmasına yol açtı.

Başlıca toplumsal cinsiyet rollerine ( anne, eş, ev kadını gibi) yüklenen kutsallıklar bu algıyı besledi. Ev içi emek, dogal bir işleyişe ve niteliğe dönüştürüldü.

Sermaye ev işini ve bakımı sevgi eyleminin bir yansıması olarak gösterdi. Bu yönde sevgi manipüle edildi, bir nevi inşa edildi, mana yüklendi. Yabancılaşmanın büyük kuşatıcılığı, bu toplumsal mühendislik operasyonunu gerçek bir başarıya dönüştürdü. Sermaye hem bu emeği “yok” göstermeyi başardı, hemde bu emek faaliyetini sevgi ve duygusal tatmin aracı gibi gösterek, milyonlarca hatta milyarlarca köle gibi çalışacak işgücü elde etti. Mülksüz sınıfı ve bu sınıfın en alt kesiminde yer alan kadını, “gönüllü” bir şekilde kendi kâr realizasyonun parçası haline getirdi.

Burada kutsal ailenin ve bu mikro iktidar aygıtında bir “devlet” gibi rol alan, kadının tarihsel yenilgisi üzerinden hegemonyasını kuran, erkek egemenliğinin büyük suç ortaklığı vardır. Sermaye erkeğin ezilen egosunun onarılmasına dikkat eder. Örselenmiş ve ezilmiş kimliğiyle eve dönen erkek, evin efendisi olarak kadını, Marx’ın deyimiyle ruhsal ve fiziksel fahişeye dönüştürür. Kadının duygusal, fiziksel, cinsel “hizmet” vermesi istenir. Emek gücünün yenilenme süreci bu derece iğrenç, sarsıcı, şiddetli ve yok edici bir süreçtir. Erkeğin mikro iktidarı, makro iktidarı ve tahakkümü meşrulaştırır ve normalleştirir. Kapitalizm bu meşruluk üzerinden kendini yeniden üretir. Sistem ezerek ve yok ederek işler.

Artık kadın, erkeğin işine bağımlı olan, ona her düzeyde hizmet eden ve onun disiplini altında hareket eden bir köleye dönüşür. Patriarkal sömürü kadını kadavralaştırır. Emeğine yabancılaştırır, edilgenleştirir, değersizleştirir, nesne haline getirir, hiçleştirir, boyun eğdirir.

Patriarkal kapitalizm gücünü buradan; patriarka gibi suç ortaklığından, müthiş simülasyondan ve kapitalist yabancılaşmanın yarattığı yıkıcılıktan alır.

ÖFKEYİ AÇIĞA ÇIKARMA VE ÖFKEYİ ÖRGÜTLEME: REDEDMEK BAŞLANGIÇTIR

Sermaye ev içi işin, iş olmadığını, doğal ve bir sevgi tezahürü olduğuna herkesi inandırdı. Bu durum toplumsal kanıya dönüştü. Bir anlamda toplumsal fikir birliği oluştu. Kadınlar ücretsiz çalışmaya ikna edildi.

Ev, kadın için bir hapishane haline geldi.

Kadının tarihi, toplumsal bir hapishane tarihidir. Engels’in tanımlamasıyla ilk toplumsal işbölümü olan erkeğin, kadını ve çocukları tahakkümü altına almasıyla, kadının yaşadığı tarihsel yenilgi, kadının mahkumiyetinin başladığı tarihtir ve evin hapishaneye dönüşümünü işaretler. Firar düşüncesinin olmadığı tutsaklık kadını esir alır. Kadın mahkumiyetini kabullenir, rıza gösterir, kader görür. Hatta bu esaret üzerine düşünülmez bile…

Büyük ve yıkıcı bir yanılsamayla her şey sevgi ve doğallık olarak görülür.

Kadın bir anlamda kendini feda eder. Mutfak ve yatak odasına sıkışan, ruhu ve bedeni arasında kaybolan, entellektüel olarak köreltilen kadına evin “huzuru”, yani mahkumiyetin kabullenilmişi dayatılır.

Kadın için ev, büyük kıstırılmışlığın, kuşatılmışlığın mekanıdır. Öte yandan bu mekan bir dip akıntısı şeklinde gelişen sınıfsal öfkenin biriktiği alandır.

Ev, özel alanın mekansal düzenlemesidir ve bügüne kadar kapitalist müdahaleden en çok etkilenen alanlarından biridir. Bu alanın politikleşmesi radikal bir adımdır.

Evin bir isyan alanına dönüşmesi muhteşem bir gelişmedir.

Her şeyden önce özel olan politiktir. Bu feminist argümantasyon son derece önemlidir. Özel olanın politikleşmesi kadını sarsıp, kadının yeniden dirilişini sağlar. Öfkesini açığa çıkarır. Kadına muazzam olanaklar açar. Yaşanan pratikler (Türkiye dahil birçok pratik) bunu gösterdi. Bu pratiklerde yaşanan eksikler görülerek, özel olanın (yeniden ve besleyici tasavvurlarla), yeniden politikleştirmesi gerekiyor.

Ev içi emeğin görünürleşmesi, en başta kadının büyük öfkesini besler. Bügüne kadar kapitalist döngüye hizmet eden bu emek, bu döngünün kırılmasında müthiş bir rol oynayacaktır. Kapitalizmin kendini görünmez kıldığı alan, onun en zayıf noktası haline gelebilir. Yeter ki bu emeğin gücü örgütlensin. Sınıfın diğer kesimleriyle organik birliği sağlansın…

Bu süreç patriarkaya karşı, çok boyutlu yürütülen mücadelenin en önemli atılımı olabilir. Mücadelenin patriarkal kapitalizme yönelmesini kaçınılmazdır.

Ev içi emeğin görünür kılınma mücadelesi diyalektik bir süreçtir. Bu emeğin harekete geçmesi yüzyılların öfkesini tetikleyecektir. Düşünmek bile sarsıcı geliyor.

Önce duygusal ve reflekssel düzeyde kadının farkındalığın başlaması, pratik adımları(öfke patlamaları ve varlık eylemlerini) beraberinde getirecektir, bu süreç teorik çabaların kapılarını aralayacaktır. Unutulmasın önce eylem vardı…

Eylem yol göstericidir ve dinamitin fitilini ateşler. Kadınların buna ihtiyacı var.

Kürt özgürlük hareketi ve Kürt kadın hareketi çok önemli adımlar atıyor. Kürt kadını evde, sokakta, dağda muazzam pratikler gerçekleştiriyor. Yarattığı son derece zengin, radikal ve sarsıcı örgütlenmelerle geleceğe yürüyor. Dağ, mücadele, kendini yıkıp yeniden yaratma diyalektiği, Kürt kadınını özgürleştiriyor ve yeniden yaratıyor. Mücadele kendi dilini, örgütlenme biçimlerini ( kadın gerilla birliği, kadın partisi, farklı kadın komünaliteleri, kadın akademileri gibi) , kendi epistomolojisini, teorisini (jineoloji adı verilen) kuruyor. Kürt özgürlük hareketi dünya devrim tarihinde daha önceden gerçekleşmemiş pratiklerle ( ateş çemberinin içinde kurulan kadın partisi ve kadın gerilla birliği gibi), zengin deneyimler ortaya koyuyor. Benzer gelişmelerin Rojava’da yaşanması, kadının toplumsal yaşamda, savunma dahil, yüzde atmış beş oranında yer alması, Rojava’da ikinci bir devrim olarak kadın devriminin gelişmesi ögreticidir. Yol göstericidir.

Bütün bu süreç mücadelenin bir özgürleşme pratiği olduğunu gösteriyor.

Ev içi emeğin görünür kılınması ve örgütlenmesi için yürütülecek mücadele, bir volkanın patlamasına hazırlanmayı gerektiriyor. O kadar zor ama o kadar da yıkıcı…

Sabırla, usanmadan, inatla mücadele etmeliyiz. Ancak kadınların yüreklerini aleve çevirebilirsek, ruhlarını silahlandırabilirsek bunu başarabiliriz.

Bu da fırtına olmayı, kasırya dönüşmeyi gerektiriyor. Mücadele bizi yeniden yaratacaktır. Kasırgaya dönüştürecektir.

Bazen sıfırdan başlama cüretini gösterebilmek gerçek bir isyanın başlangıcıdır. Öyle kabul edelim. Zaten gerçek hikayeler o sıfır noktalarında saklıdır.

Unutmayalım; kadınların en büyük gücü, düşlerini kanatlandırabilmeleridir.

Mücadele aslında düşlerin peşinden gitmedir. Gökkuşağına koşmadır.

Unutmayalım; mücadele bir özgürleşme pratiğidir.

Maya Angelou’nun sözünü biraz değiştirirek, şöyle diyebiliriz; nerede bir kadın özgürlüğü için ayağa kalkarsa, aynı zamanda bütün kadınların özgürlüğü için ayağa kalkmış demektir.

Volkan Yaraşır

SINIFSAL ÖFKENİN KONSANTRASYONU: FABRİKA İŞGALLERİ

Fabrika işgal eylemi sınıfın en militan ve en radikal eylem biçimidir. Sermayenin ontolojine yönelik bir sardırıdır.

Sermayenin ontolojini özel mülk belirler. Özel mülk ve kâr sermayenin ruhudur.

Kapitali makro kosmos olarak düşünürsek, fabrika mikro kosmosu oluşturur. Buraya vurulan bir darbe, özel mülkün bir süreliğine ilgası ya da işgali muazzam bir pratiktir. Sermaye aleyhine yıkıcı bir hamledir.

İşgal en başta sınıfa muktedir olma duygusu kazandırır. Ona sonsuz bir özgürlük duygusu verir. Bu zamana kadar gözünde büyüttüğü “devin”, aşilin topuğunu gösterir. Sınıfın yıkıcı gücünü besler. Burjuva ideolojisini, gerici hegemonyayı hızla kırar, idrak kapılarını açar.

Pratiğin muhteşem gücü ve yıkıcı kudreti ezberleri bozar, alışkanlıkları değiştirir, yanlış bilincin etkisini parçalar. Sınıf eylemin içinde kısa zamanda devleti, kolluk güçlerini, yasaları bunların sermayeyle organik ilişkilerini, hatta bügüne kadar üzerine bir şal örtülmüş sistemi tanır, işleyişini anlar.

Fabrika işgali eğer iyi işlenirse mikro kosmosdan başlayarak, makro kosmosun yani kapitalin çözümlenmesini ve anlaşılmasını sağlar ( Bu doğrultuda Feniş işgal pratiği, 23 sınıf semineriyle göz doldurdu.)

İşgal, sınıfın mücadele ve eylem bilincini ve gücünü artırır. Sınıfın devrimci kimyasını besler. Kolektif belleğinde kuşaklar boyunca silinmez izler bırakır. Yine sınıfın ontolojik özelliğine bağlı olarak, işgal yerel karakterde gerçekleşse ve yerel özellikler gösterse bile, özünde enternasyonal bir mahiyet ve potansiyel taşır. Enternasyonel etkiye sahiptir. Bu yön işçi sınıfının yıkıcı gücünü besleyen ve kolektif özne olmasını sağlayan temel yöndür.

Marksizm kalbinin sınıf mücadelesi içinde atması boşuna degildir.

İŞGAL EYLEMLERİ YAYĞINLAŞIYOR

Küresel kriz süreci Türkiye’de fabrika işgal eylemlerinde yeni bir döneme geçişi simgeledi. İşyeri kapanması, işten atılma, ücretlerin ödenmemesi, kazanılmış hakların gaspı, sendika degiştirme vb. nedenlerle, işçiler aşağı yukarı 40 yıl sonra bu etkili silahı yeniden eline aldı.

Ağırlıkları spontanel, bir öfke patlaması şeklinde gerçekleşen bu eylemler giderek hak kayıplarına karşı yaygınlaşan bir eylem özelliği göstermeye başladı. Brisa işçilerinin 2008’de yaptığı etkili eylemi, Çel-Mer ve Sinter işgalleri izledi. Özellikle 2013’e girerken Topkapı Şişe Cam’ın işgali bir sıçrama oldu. 2013’te Kazova işgali ve özyönetim pratiği önemli izler bıraktı. Feniş dünyada ve Türkiye’de en uzun fabrika işgal eylemlerinden biri olarak tarihe geçti. Eylem halen devam ediyor. Greif bu pratiklerden beslendi ve önemli bir şıçrama olarak dikkat çekti. Hem sendikal bürokrasiye, hemde sermayeye karşı son derece etkili bir deneyim oldu. Taban örgütlenmelerine dayanan Greif pratigi, bir özeylemlilik olarak ve radikal hamleleriyle muthiş birikim sağladı.

Fabrika işgal eylemlerinin yarattığı aura Zentiva, Moda çorap işçilerini harekete geçirdi. İşçiler eylemlerden izlenecek yolu ögrendi ve kavradı. Son olarak Anteks Dokuma işgali, işgal eyleminin sınıfın silahı haline dönüşmeye başladığını gösteriyor.

TC’nin çok vektörlü bir kriz süreci içinde olması ve her an patlaması muhtemel ekonomik kriz, sınıfın bu silahla kuşanmasını zorunlu kılıyor. İşçi sınıfı işgal silahını yeniden eline aldı, bu silahın gücünü gördü. Şimdi onu yaygınlaştırma ve derinleştirme zamanı…

Her fabrika işgali; sınıfın ayağa kalkışı ve sınıfsal öfkenin yani yıkıcı öfkenin patlamasıdır.

Sınıfın buna ihtiyacı var. Sınıfın özgüvene, iradeye, muktedir olmaya yakıcı bir şekilde ihiyacı var.

Her işgal pratiği, geleceğe yürüyüştür. Geleceği avuçlarının içine almaktır. Her işgal eylemi, geleceği kazanmanın yolu ve yöntemlerini açığa çıkarır ve sınıfa izlenmesi gereken yolu gösterir. Fabrika işgal eylemi bügündeki geleceği kuşatmaktır, yarını bügünden kurma hamleleleridir. O gücü hissetmektir.

İşçi sınıfı işgal, grev ve sokak diyalektiğinde ancak yıkıcı enerjisini biriktirir. Bu enerjiyi harekete geçirir.

Volkan Yaraşır

İBRAHİM KAYPAKKAYA, İHTİLALİN RUHU VE MANİFESTOSU

İbrahim Kaypakkaya, ihtilalin yolu, ihtilalin ruhu ve ihtilalin manifestosudur.

İbrahim Kaypakkaya’nın idelojik- teorik mimarisi tarihsel olarak; Anadolu ve Mezopotamya halklarının isyan ve komünalite geleneğine, yerel olarak; 1960 sonrası, Türkiye’deki zengin sınıf mücadelesine, Uluslararası boyutta; 1968 küresel isyan hareketine, kültür devrimine ve ulusal kurtuluş savaşlarına dayanmaktadır.

Devrimci hareket açısından 1970’lerin başı bir momentumu ifade eder. 1971 devrimcileri, uçurumun kenarında yürümenin cüret ve cesaretini simgeler. Aynı zamanda ’71 pratiği, sistem dışı ve açık bir devlet karşıtı olmanın pratiğidir.

1971 devrimcileri bir tarihsel kopuş gerçekleştirdi. 50 yıllık revizyonist, parlamentarist ve legalist çizgi ’71 ihtilalciliğiyle aşıldı. İbrahim Kaypakkaya ise kopuştan kopuşu ifade etti. Yani ihtilalin yolu, ruhu ve manifestosu oldu.

İbrahim Kaypakaya 20. Yüzyılın iki büyük devrimin yolundan yürüdü: Rusya ve Çin devrimleri, kendini en net ll. Enternasyonal’de ve devamı olan anlayışlarda somutlayan determinizme, ekonomizme, “evrimci sosyalizme”, pozitivist yozlaşmaya ve sol skolastiğe (metafizik materyalizme) bir yanıttır. Dondurulmuş diyalektiğin parçalanmasıdır. Militan diyalektiğin devrimci praksisle yeniden kuruluşudur.

Rusya ve Çin Devrimi, İbrahimin sistematiğinin temel zeminlerini oluşturdu. Devrimin diyalektiği onun idelojik, teorik ve pratik atılımını sağladı.Çünkü her devrim bir diyalektiktir. İbrahim, bu devrimlerden ve diyalektiğinden beslendi ve ögrendi. Bu devrimler onun düşünsel sistematiğine yön verdi.

Devriminin diyalektiğini kavraması ve sistematiğine uygulaması Kaypakkaya’nın kopuştan kopuşu gerçekleştirmesini sağladı. Kemalizm ve ulusal sorun çözümlemelerindeki olağanüstülük ve yıkıcılık buradan kaynaklanır. Kaypakkaya’nın açılımları tesadüfi değil, devrimin diyalektiğidir ve devrimin imkanını aramasının sonucudur.

İbrahim Kaypakkaya sadece solun tek başına öne çıkardığı işkence direnen, bir devrimci değildir. Bu tavır İbrahim’i yoksaymanın , onu politik figüre indirgemenin yöntemidir. Bu tutum bir ikonoklastın, ikonlaştırılmasından başka bir şey değildir.

İbrahim Kaypakkaya için Kemalizm ve ulusal sorun üzerine önemli şeyler söyledi demekte tek başına bir şey ifade etmez. Bu totolojik bir yaklaşımdır.

Bu tavır da İbrahimin sistematiğini vulgarize etmektir, yani kabalaştırma ve içeriğini boşaltmaktır.

İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm ve ulusal sorun çözümlemeleri bir devlet tahlili olması yanında, bir tarih tezidir.TC’yi ayakta tutan iki ana kolonu (ya da aşil noktalarını) göstermesi bağlamında devrimin olanağını açığa çıkarmaktır.

Ve bu çözümlemeleri onun parti anlaşıyla bir bütünlük taşır. Partinin adının Komünist olması bir yanıyla tarihsel bağ, diğer yanıyla işçi sınıfının devrimci rolüne, “tarihsel özneliğine” vurgudur. Marksist Leninist vurgusu ise bir kopuş ve devrimci rotanın ifadesidir.

15-16 Haziran yazıları, kır kent diyalektiği, mikro sosyoloji çalışmaları, sınıfın tarihsel rolüne vurgular, proletarya diktatörlüğünün altının çizilmesi, halk savaşı, devlet analizi, diğer alt üst edici ilkler gibi bir ilk olan Ermeni Sorunu ve soykırımı açılımı İbrahimin sistematiğinin katmanlığını göstermektedir.

İbrahim Kaypakkaya compact bir yapıdır yada sistematik bir bütünselliktir.Bu bütünsellik içinde tabiki gerilim noktaları vardır. Olması da doğaldır. Marksizmin en karekteristik özelliğininde bütünsellik olduğu unutulmamalıdır. Gerilim noktaları bütünselliğin sadece ayrıntılarıdır.

Onun tarih tezi, devrim anlayışı, çalışma ve örgütlenme tarzı ve parti anlayışı bir diyalektiktir. Bu diyalektik kavrandığı ölçüde İbrahim Kaypakkaya kavranabilir ve anlaşılabilir.

Son olarak İbrahim Kaypakkaya Lenin gibi her zaman sınıfsal antagonizmanın tarafı oldu ve militan diyalektikle hareket etti. Bunun anlamı devrimin güncelliğini yaratmaktır. Lenin’i Marx bağlayan en belirleyici özellik budur. Devrimin güncelliği yani devrimin olanağı ve imkanını aramak. İbrahimin Kemalizm analizini ve ulusal soruna bakışını, bu perspektifle ele almak gerekir.

Ayrıca İbrahim Kaypakkaya’nın diğer belirleyici özelliği Lenin gibi uzlaşmazlığıdır. Rusya’da devrimin yolu Lenin’in Narodniklerle, Ekonomistlerle, Legal Marksistlerle, Menşeviklerle ve hatta eski Bolşeviklerle hesaplaşması ve uzlaşmazlığıyla oluştu.

Bu karakteristik yön, çelişkide taraf olmanın yaratıcı yıkıcılığıdır. Diyalektiğin pratiğe geçmiş halidir. Sınıfsal antagonizmayla sürece bakma ve müdahale etmedir. İbrahim hiç bir şartta ve koşulda ne ideolojik ne de pratik düzeyde uzlaşmamıştır. İbrahimi belirleyen en temel yönlerden biri onun uzlaşmazlığıdır. Bir devrimci komünist önder olarak bu noktada bedel neyse, onuda layıkıyla ödemiştir. Devrimci diyalektik, İbrahimin bu özelliğini şekillendirmiştir.

İbrahim Kaypakkaya devrimin günceliğidir.

İbrahim Kaypakkaya yıkıcı bir teori ve yıkıcı bir pratiktir.

İbrahim Kaypakkaya ihtilalciliktir.

İbrahim Kaypakkaya ihtilalin yolu, ihtilalin ruhu, ihtilalin manifestosudur.

Volkan Yaraşır

YUNANİSTAN’DAN UKRAYNA’YA, ROJAVA’DAN TAYLAND’A

“WELTGEİST”/ DÜNYANIN RUHU: İMKAN YA DA KATASTROF

 

Yüksek bir konjonktür döneminden geçiyoruz. Kapitalizmin içine girdiği büyük bunalım, küresel düzeyde olağanüstü bir momentumun önünü açtı. Küresel boyutta sınıfın otonomisi, bu süreci etkileyen temel faktörlerden biri oldu.

Özellikle krizin 2008 sonrasında girdiği evre yıkıcı bir siklus niteliği taşıyor. Büyük bunalımlar ya da genel krizler salt bir ekonomik kriz değildir. Aynı zamanda kendini bir multi kriz özelliğiyle gösterir. Bugün senkronize bir karakterde insanlık ve uygarlık krizinin yanında, ekolojik, gıda ve hegemonya krizinin yaşanması tesadüfi değildir. Genel krizlerin karakteristik ifadesidir.

Kriz, toplumsal yaşamın tüm boyutlarını sarsıyor. Küresel düzeyde, ideolojik, askeri, siyasi ve kültürel kopuşlar ve kırılmalar yaşıyor. Var olan statükolar dağılıyor. Yüksek bir konjonktürün kapıları açılıyor. Kompleks, kaotik potansiyeller taşıyan ve çok boyutlu bir sürecin içine giriliyor. İçine girilen süreç, kapitalizmin üretim tarzını etkileyecek sonuçlar yaratabilir. İmkanın olanaklarıçoğalırken, katastrof riski artıyor. Küresel boyutta kapitalist sistemin çelişkileri ve çürümüşlüğü daha görünür hale geliyor.

Genel krizler, sınıf mücadelesinin seyrini etkilediği gibi, bu mücadeleyi keskinleştirir. Sınıfsal antagonizmayı ve devletle halk arasındaki çelişki diye de tanımlayabileceğimiz toplumsal antagonizmayı derinleştirir ve yoğunlaştırır.

Son 6 yıllık süreçte dünya çapında sınıf ve kitle hareketlerinde dalgasal yükselişler yaşandı, muazzam kent, sokak ve barikat savaşları gerçekleşti. Grev ve genel grev senkronları yanında, kapitalist işleyişi bloke edecek meydan blokajları yapıldı. Yaşananlar bir rastlantı değil, dönemin ruhu ve diyalektiğiyle bağlantılı gelişmelerdir. Sınıflar mücadelesi içinde şekillenen bu ruh, aynı zamanda kendi diyalektiğini, diyalektik zenginliğini ortaya koymaktadır.

Her ülkede (tarihsel toplumsal şartlarına, tarihsel deneyim ve birikimlerine bağlı olarak) farklıözgünlüklerden ve farklı dinamiklerden etkilenerek, gelişen sınıf ve kitle hareketleri aslında bir yandan içine girilen yüksek konjonktürden beslenmekte, diğer yandan yaşanan yüksek konjonktürü beslemektedir. Ve “zamanın ruhunu” (Zeitgeist), hatta dünyanın ruhunu şekillendirmektedir. Artık küçük bir moment bile bu ruha mana katıyor.

Kapitalizmin bugün ulaştığı yüksek entegrasyon düzeyi, krizin salınımını, yayılımını ve etkisini şiddetlendiriyor. Bu faktör krizin tüm coğrafyalarda sarsıcı bir biçimde hissedilmesine yol açtığı gibi, her coğrafyada sınıfsal antagonizmayı yoğunlaştırıyor. Bu süreç merkez ülkelerden periferiye, periferiden merkez ülkelere anarşik ve katastrofik salınımları beraberinde getiriyor. Bu salınımlar salt ekonomik değil; siyasal, kültürel boyutları da içeriyor.

Bugün Uzak Asya’dan Afrika’ya, Asya’dan Avrupa’ya, ABD’den Güney Amerika’ya ve Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar her coğrafya’da büyük alt-üst oluşların yaşanması, tesadüfi değil, içine girilen yüksek konjonktürün çıplak ve sarsıcı sonuçlarıdır. Sınıflar mücadelesinin zenginliğinin dışa vurumudur. Sınıflar mücadelesinin karmaşık bütünselliği kendini her coğrafyada sarsıcı bir şekilde gösteriyor.

 

YUNANİSTAN, UZUN SOLUKLU AYAKLANMA HALİ

Küresel boyutta bu büyük toplumsal dalgalanmanın yanında, özellikle 2009’dan sonra Avrupa’nın Akdeniz havzası, bir odak coğrafya olarak öne çıktı. Havzanın bütününde (Yunanistan, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, İrlanda ve İzlanda’da) sarsıcı gelişmeler yaşandı. Güney Avrupa’da muazzam kitle hareketleri gerçekleşti. Grev ve genel grev senkronları yaşandı.

Avrupa ve Akdeniz havasının odak bölgesi ise Yunanistan oldu. Krizin bütün yıkıcılığını yaşayan Yunanistan’da sınıflar mücadelesi hızla sertleşti ve radikalleşti. 5 yıllık periyotta 61 büyük grev, 26 genel grev yaşandı. Avrupa işçi sınıfı tarihinde böylece bir ilk gerçekleşti. Ne var ki, sınıfın devrimci ve yıkıcı enerjisi kristalize edilemedi. Devrimci öznenin yokluğu yakıcı bir sorun haline geldi. Yunanistan yaşanan konjonktürün de bir yansıması olarak, uzun süreli bir ayaklanma süreci içine girdi. Ve bu süreç hala hazırda devam ediyor.

Ülkede aynı zamanda proto-faşist, otoriter ve teknokratik siyasal düzenlemeler yaşanıyor.

Yunanistan Avrupa’nın en zayıf halkası olmaya devam ediyor. Avrupa’da tek zayıf halka yok… Portekiz ve İspanya gibi yeni zayıf halkalar da ortaya çıkıyor. Yunanistan, Avrupa’da finans-kapital ve emek cephesi açısından tam anlamıyla bir sosyal laboratuvar işlevi görüyor.

Yunanistan’da sınıflar mücadelesi içinde (sınıfın mobilizasyon yeteneği, sürekli eylem gerçekleştirme kapasitesi, sınıfın “yorulmaması”, moral gücü, uzun soluklu eylem yapma potansiyeli taşıması ve devrimci öznenin yokluğunun yakıcılığı gibi) çok boyutlu bir özgünlük yaşanıyor.

İşçi sınıfının otonomisinin zenginliğini ve yaratıcılığını gösteren, bu yönler üzerinde düşünmekte yarar var. Öte yandan, kendiliğindenci hareketin sınırı ve bu sınırın enerjinin kristalizasyonunda yarattığı sıkıntılar dikkat çekiyor. Sınıf, bir yandan bu sınırı zorluyor, diğer yandan hareketin yükselen ivmesine rağmen, yıkıcı hamleler gerçekleşmiyor. Bu, bir “Yunanistan sorunu” olmaktan öte, Tunus ve Mısır’daki gelişmelerle birlikte, yaşanan dönemin daha yapısal bir sorunu olduğu ortaya çıkıyor.

 

MISIR-TUNUS: AYAKLANMA DALGALARI VE DEVRİMCİ SALINIMLAR

Kuzey Afrika’da Mısır ve Tunus deneyimlerinin en temel sorunu devrimci öznenin yokluğu ve sınıf ve kitle hareketinin nesnel ve öznel şekillenmesinde yaşadığı problemler oldu. Aslında bu sorunlar birbirini etkileyen bir özellik taşıyor.

Devrimci öznenin yokluğu sadece sınıfın enerjisinin kristalize olmasını ve sınıfın sisteme yönelmesini engellemedi. Sınıfın diğer emekçi kesimler üzerinde hegemonya kurmasına da mani oldu.

Mısır’da aşağıdan gelişen iki devrim olasılığı, Mısır’ın en örgütlü güçleri tarafından engellendi. Önce Müslüman Kardeşler ve ordu ittifakı devreye girdi. Devrimci dalga bir dönem geri çekildi. 2013’te yeniden kabardı. Müslüman Kardeşler’in “yeni rejim” inşasına karşı, kitlelerin yıkıcıöfkesi harekete geçti. Bu sefer hem kapitalist stabilizasyon ihtiyacının, hem de bölgenin yeni jeo-politik dengelerine bağlı olarak ordu devreye girdi. Gerçekleştirdiği darbeyle Müslüman Kardeşler’i devre dışı bıraktı. Kitleler üzerinde kurduğu hegemonya ve manipülasyonla da etki gücünü yaydı. Darbe, bir karşı devrim taktiği olan yeni bir restorasyondu. Bir anlamda Mısır’da restorasyonun restorasyonu gerçekleşti.

Tunus’taki kitle hareketi ve ayaklanması Bin Ali’yi iktidardan düşürmesine rağmen, Mısır’dakine benzer bir şekilde bir restorasyon operasyonu gerçekleşti. En-Nahda iktidara taşındı. En-Nahda, karşı devrimci taktiklerle toplumsal muhalefeti engellemeye çalıştı. “Yeni rejim” inşasına girişti. Bir dizi suikastla kitle hareketi terörize edilmeye çalışıldı.

Tunus’ta, Mısır’dakinden farklı olarak ordu güçsüzdür, polis teşkilatı ise daha organizelidir. Tunus, bir polis devletidir. Tunus’taki sistem siyasal İslam çimentosuyla restore edilmeye çalışıldı. En-Nahda’nın hamleleri bu doğrultuda oldu.

Kitleler restorasyon sonrasında kısa bir durgunluk dönemine rağmen, karşı devrimci adımları reaksiyonla karşıladı. Bu süreçte seçici suikastlarla kitle hareketi terörize ve demoralize edilmeye çalışıldı. Her şeye rağmen öfke dalgası giderek kabardı. İki yıllık bir dönemde kitle hareketi yükselişler ve düşüşler gösterdi. Giderek En-Nahda’ya karşı odaklanan toplumsal muhalefet, yeniden bir dalgasal yükselişe geçişiyle birlikte En-Nahda devre dışı kaldı.

Müslüman Kardeşler ve En-Nahda’da (siyasal İslam’ın küresel düzeydeki diğer fraksiyonları da dahil) dikkat çeken şey, kapitalist ilişkilerden beslenmelerine ve bu ilişkiler içinde kök salmalarına rağmen, programatik zafiyetleri, blokajları ve hareketlerin ontolojik yönelimlerinden kaynaklanan problemlerinden dolayı, kapitalist ilişkileri yönlendirecek kabiliyet ve kapasite gösterememeleridir. Bu bir yanıyla da kapitalizmin organikliği ve kompleks yapısı karşısında, siyasal İslam’ın kendini var eden saiklerinin, yönlerinin, biyopolitikanın tutunamaması ve çözülmesi anlamına gelmektedir. Bütün bunların somut dışa vurumu ise, siyasal İslam’ın yönetememe krizidir.

Mısır ve Tunus’ta, hatta bugün AKP iktidarında (AKP, bu yapılar içinde en has neo-liberal parti karakteri taşımasına rağmen) görülen çok vektörlü kırılganlık ve siyasal anlamda hızlı erozyon, siyasal İslamin geleceğini sorgulatacak mahiyettedir. Yeni yaşadığımız konjonktürün bir yansıması olarak İslam’ın komünal ya da yoksul yorumların gelişmesi ve bir harekete dönüşmesi olasılık dahilindedir.

En-Nahda ve Müslüman Kardeşler, iktidarları hızla yönetememe noktasına gelerek, kitle hareketini mas etmekte ciddi problem yaşadı. Bu durum aşağıdan devrim tehdidini güncel kıldı. Mısır’da Sisi iktidarının devreye sokulması, Tunus’ta En-Nahda’nın devre dışı bırakılması boşuna değildir.

Kapitalizmin organik ve kompleks yapısı, kapitalist rasyonalite ve küresel düzeyde entegrasyon boyutu (son çeyrek asırlık süreçte bu düzey çok ciddi oranda derinleşti) bölgenin stabilizasyonunda yeni bir emperyal konseptin devreye girmesini zorunlu kıldı. Bu süreç, Libya ve Suriye faktörleriyle birlikte, siyasal İslam’ı hızla kudretsizleştirdi ve devre dışı bırakılmasını beraberinde getirdi. Siyasal İslam’ın ülke içi dinamikleri tetikleme riski ve bölgenin istikrarı ve entegrasyonunda yaratacağı problemler, yeni bir politik zemine geçişi koşulladı. Şu an bir geçiş döneminde olsak da süreç hızla derinleşiyor.

Bugün Tunus ve Mısır’da işçi hareketi sendikal bürokrasi ve korporasyonu kırıcı hamleler gerçekleştiriyor. Mısır’da son 3 yıllık süreçte yaygın grevler yaşandı. Tunus’ta işçi sınıfı mobilizasyonunu koruyor. Özellikle Tunus’ta sendikalar, kitle hareketinin taşıyıcı gücü gibi hareket ediyor. Mısır’da ise, bağımsız gelişen sendikal hareket ve işçi eylemleri dikkat çekiyor. Bugün her ne kadar kitle hareketini şekillendirecek bir güce sahip olmasalar da, uzun vadede bu potansiyeli taşıyorlar. Mısır’da ordunun kitleler üzerinde devam eden etkisi, sınıf hareketinin açacağı yeni dinamiklerle kırılabilir. Ordunun her greve sert tavır alması, yasaklama getirmesi ve şiddet uygulaması boşuna değildir. Mısır’da işçi grevleri ayrıştırıcı ve kitle hareketini şekillendirici bir işlev görüyor.

Mısır ve Tunus’ta atılım, geri çekiliş, yükseliş ve düşüşlerle devrimci süreç devam ediyor. Üçüncü yılını dolduran bu yüksek konjonktür, Mısır ve Tunus’u Akdeniz coğrafyasında en dinamik bölgeler olarak öne çıkarıyor.

Bu iki ülkede devrimci salınım, başta Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Arap Yarımadası’nı sarsacak potansiyeli içinde taşıyor. Daha önceki ayaklanmalar bu yönü birçok defa ortaya çıkardı. Mısır işçi sınıfının iki büyük ayaklanma pratiği yaşaması, yaygın sektörel grevlerin birikimi, gerçekleşen çeşitli direniş ve eylemler son derece önemlidir. Sınıfın nesnel ve öznel şekilleniş sürecini derinleştirmektedir.

Mısır, Arap dünyasının nabzıdır. Mısır’da işçi sınıfının ve kitlelerin yeniden ayağa kalkışı, bölgede sarsıcı gelişmelere yol açacaktır.

Tunus da, muazzam gelişmelere gebe bir ülke olarak dikkat çekiyor. İşçi hareketi ve ezilen yığınların arayışları sürüyor. Bu iki ülkede, dip dalgası hareketliliğini sürdürüyor ve müthiş bir enerji birikiyor.

 

ROJAVA: HETEROKS DEVRİM VE DEVRİM İÇİNDE DEVRİM

Akdeniz coğrafyasında bu dalgasal gelişmenin bir yansıması Rojava’da gerçekleşti. Ortadoğu’daki jeo-politik gelişmeler ve alt-üst oluş, Suriye’yi küçük bir Ortadoğu haline getirdi. Hem küresel, hem ülke içi dinamiklerin yarattığı iç gerilim ve alt-üst oluş Batı Kürdistan’da, Rojava’da devrimci sürecin önünü açtı.

Rojava pratiği, devrinde eşitsiz gelişim yasasının en somut örneğidir.

Yaklaşık 35 yıllık bir sürecin olağanüstü birikimi, Kürt özgürlük hareketinin tarihsel gelişimi ve bir Ortadoğu gücü olarak şekillenmesi, Kuzey Kürdistan’da kendi özgünlüğünde yaşanan ikili iktidar durumu, Rojava devriminin zeminlerini ördü.

Rojava, bir yandan tarihsel birikiminin ifadesi, diğer yandan jeo- politik gelişmelere ve açtığı momente somut müdahaledir. Zaten devrimcilikte böyle bir şeydir. Momente müdahale, momenti imkana çevirme iradesidir.

Rojava devrimi, bir çok iç içe geçmiş faktörün yaşanan konjonktürde yarattığı momente, volanterist bir hamledir. Rojava pratiği, uzun bir biriktirme sürecinin ve Kürt özgürlük hareketinin bugün ulaştığı kompleks ve çok boyutlu özelliğin bir yansımasıdır. Aynı zamanda Kürt halkının tarihe yayılan ontolojik mücadelesinin somut, radikal, değiştirici ve dönüştürücü gücünün dışa vurumudur. Rojava’da demokratik devrim mahiyetindeki adımlar derinleştirerek yayılıyor. Rojava’da devrim bir anlamda inşa oluyor. Toplumsal yaşamın her alanında devrimci dönüşümün sağlanması, yeni toplum ve yeni insanın yaratılması yönünde önemli pratikler gerçekleşiyor.

Rojava her şeyden önce bir kadın devrimi pratiği olarak şekillendi. Feodalizmin yıkıcı kıskaçları ve patriarkanın kadavra edici tahakkümüne karşı Rojava, bir kadın başkaldırısı oldu.

Kürt özgürlük hareketinin bugün yarattığı en temel devrimci dönüşümlerden biri, kadın dinamiğidir. Bu dinamik, somut bir biçimde Rojava’da kendini yeniden üretmiştir. Rojava kadın devrimi, devrim içinde bir devrimdir. Bugün Rojava’da toplumsal yaşamın yüzde 65’inde kadınlar rol alıyor. Kadınlar farklı alternatif toplumsal örgütlenmelerin içinde aktif görev üstleniyor.

Rojava devrimi hem bölge güçleri,hem emperyal güçler arasından büyük bir tehlike olarak görülmesinin arkasında iki neden var. Birincisi tarihsel nedendir. Sykes-Picot anlaşması 20. yüzyılın başında Ortadoğu’nun emperyalist paylaşımına rol açan petro-politik bir anlaşmaydı. Anlaşma öz olarak Arap halklarına ve Kürt halkının varlığına bir hançer sokulmasıydı. Sykes-Picot Ortadoğu’nun tarihsel ve güncel sorunlarının temelini oluşturmaktadır. Aşağı yukarı yüzyıllık süreç, bu anlaşmanın yarattığı sorunlar, çatışkılar, savaşlar,parçalanma ve yıkımlarla geçti.

Arap halkları parçalandı,yapay devletler kuruldu. Ortadoğu etnik ve mezhebi bölünmenin ve petro-politik savaşların odağına dönüştü. Ortadoğu emperyalist haydutluğun karargahı ve savaş alanı oldu.

Anlaşmayla birlikte Kürt toprakları dört parçaya bölündü. Kürdistan sömürgeleştirildi. Kürdistan toprakları Ortadoğu’nun yeni statükosuna göre inşa edilen ulus devletlere bırakıldı. Kürdistan bu devletlerin bir nevi iç sömürgesi haline getirildi.

İran, Suriye, Türkiye ve Irak ulus devlet olarak varlığını ve paradigmalarını bu anlaşmanın sonucu üzerinden kurdu. Kürdistan toprakları bu dört devletin sömürgesine dönüştürüldü. Soykırım, katliam, tenkil, tehcir, konsantre diskriminasyon tüm bölge ülkeleri tarafından Kürt halkıüzerinde uygulandı. Buradaki ulus devletlerin temel ve sistematik politikaları bu yönde gerçekleşti. Böylece Kürt dinamiği boyun eğdirilmek, köleleştirilmek ve çürütülmek istendi. Her bölge ülkesi Kürdistan’ın bir parçasını kendi iç sömürgesine dönüştürdü. Bunun üzerinden sömürgeci “modern” devlet meşruluğunu ördü.

Kürdistan’ın köleleştirilmesi, yok sayılması, hiçleştirilmesi üzerinden ulus devletler varlığını inşa ettiler.

Suriye’de, Kürtler Baas diktatörlüğüöncesinde ve bugüne kadar yok kabul edildi. Kürtler bu topraklarda Suriye vatandaşı bile görülmedi. Kürdistan var olmayan bir ülke ve Kürtler var olmayan bir halktı. Halkçı vurgularına rağmen, Baas diktatörlüğü Kürt halkına sistematik sömürgeci politikalar uyguladı.

Baas diktatörlüğü bir burjuva diktatörlüğüdür. Suriye burjuvazisi, ağırlıkla Sünni, Nusayri Araplar, Rum ve Ermeni egemenlerden oluşuyor. Nusayriler özellikle devletin merkezi yapılanmasında yer alıyor. Bürokrasi ve silahlı bürokrasi içinde Nusayrilerin etkisi yoğundur. Ama unutulmasın burjuvazi bir sınıfsal var oluştur. Burada bir tanımla gereği olarak mezhebi ve etnik yönleri açıklandı. Kısacası Baas rejimi Nusayri, Sünni, Ermeni, Rum, Kürt yoksulları ve ezilenleri için tam bir diktatörlüktür.

Rojava devrimi Suriye’de ezilen halkların tarihsel öfkesinin dışa vurumu oldu. Ve Suriye’de bir dizi devrimci olanağın önünü açtı. Bugün açısından Nusayri yoksullarının, komününün ( yani tarihsel dinamiğin ) Kürt dinamiği ile birleşme imkanı Suriye devriminin önünü açacak ve emperyal politikaları alt üst edecek bir potansiyel taşıyor. Rojava’da devrimci sürecin derinleşmesi tarihsel dinamiklerle, sosyal dinamiğin birleşme ve kaynaşma zeminlerini çoğaltıyor. Özellikle 7000 yıllık bir öfkenin hatta sınıfsal bir öfkenin dışa vurumu olan Kadın devrimi Ortadoğu halklarına yol gösteriyor ve büyük kırılmalara yol açıyor.

Rojava’da toplumsal yaşamın devrimci inşası, kadın dinamiği ve 50 bin kişilik YPG gücü Rojava’yı Ortadoğu’da devrimci bir çekim merkezine dönüştürüyor. Bölgedeki devrimci-demokratik geleneğe ve birikime güç veriyor. Ayrıca Ortadoğu halklarına umut aşılıyor. Tarihsel olarak başta Filistin ve Lübnan’daki devrimci demokratik gelenek ve Arap halklarının devrimci birikimleri Rojava pratiği ile kaynaştığı oranda Ortadoğu’da muazzam olanakların önü açılabilir. Rojava’nın varlığını sürdürmesi ve devriminin derinleşmesi ve kadın devriminin gelişimi Ortadoğu’daki devrimci birikimleri tetikleyici işlev görebilir. Bu gelişmeler Ortadoğu devrimci çemberinin önünü açabilecek içeriktedir.

Rojava devrimi bu yönleri ile birlikte devrimci enternasyonalist bir deneyimdir. Ortadoğu halklarının tarihsel devrimci birikimlerinden beslendiği gibi Ortadoğu halklarına yeni deneyimler sunmaktadır.

Yüksek konjonktür koşullarında küçük bir momentin bile, “kelebek etkisine” yol açtığı, zamanın ruhunu açığa çıkardığı unutulmamalıdır. Rojava başta Suriye, bölge ve Doğu Akdeniz’de bütün dengeleri alt üst edebilecek potansiyel taşıyor. Bu anlamıyla Rojava’yı yaşatmak devrimci, enternasyonalist bir görevdir.

Anadolu ve Mezopotamya halklarının görevi Rojava devrimini yaşatmak, ruhunu yaymak, Ortadoğu’nun devrimci demokratik potansiyelini açığa çıkartmaktır.

Rojava pratiği imkanın gerçeğe dönüşmesi ve devrimin güncelliğine uygun bir pratiktir. Küçük momentlerin yarattığı yıkıcı etkiyi göstermesi, zamanın ruhunu ortaya çıkarması ve her şeyin olası göründüğü bir momentin önünü açması anlamında Rojava, dikkat çekici bir örnektir. Rojava içine girdiğimiz olağanüstü momentin yarattığı imkan matrisinin somut yansımalarından biridir.

 

UKRAYNA’DAN TAYLAND’A: KATASTROFUN YIKICI ANAFORU

Kapitalizmin genel bunalımının yaşandığı konjonktürde, sınıfsal ve toplumsal antagonizmanın şiddetlenmesine rağmen, ülke konjonktürlerinde işçi sınıfının ve emekçi yığınların örgütlenme düzeyi, bağımsız bir siyasal güç olup, olmadığıyla bağlantılı (böyle bir yönelimin ve arayışın olması bile önemlidir) olarak, kitlelerin tepkileri, beklentileri ve özlemleri burjuva siyasal klikler tarafından yönlendirilebilmektedir.

Kapitalist toplumda iki hegemonik sınıf vardır: Burjuvazi ve proletarya. Proletarya hegemonik bir sınıf olarak örgütlü olduğu (bağımsız, birleşik, siyasal bir güç olması ve diğer emekçi kesimlere önderlik yaptığı) koşullarda süreç farklı işler. Devrimci siyasal öznenin var olmadığı ve işçi sınıfının örgütsüz olduğu koşullarda ise, antagonist çelişkiler perdelenir, alt kimliklere ait, burjuva hegemonyasını pekiştiren çelişkiler tetiklenir ya da beslenir.

Böylece burjuvazi muazzam bir hegemonya alanı kazanır ve sınıfın birleşik, bağımsız gücünü parçalar, sınıfı edilgenleştirir ve kendine tabi kılar. Hatta bazışartlarda, sınıfın ve emekçi yığınların bir bölümü müthiş bir yanılsamayla burjuva kliklerin ya da olağanüstü bir rejim olan faşizmin politik tabanı haline dönüşür.

Burjuvazinin hegemonya inşasının en önemli sonuçlarından biri, emekçi yığınları, sınıfın yaratacağı sosyal anafordan kopartarak, burjuva kliklerin savaşına ortak edilmesi ve şeytanın tırpanına dönüştürmesidir. Şiddetli gericilik dönemlerinde, faşizm gibi olağanüstü rejimlerde karşımızda gördüğümüz yığınlar bunlardır.

Burjuvazi bu yığınların beklentilerini, acılarını, arayışlarını suistimal ederek, popülist politikalar, söylemler, simgeler, sloganlar ve demagojik yaklaşımlarla kitleleri tam anlamıyla baştan çıkarır. Bozar, dejenere eder, enerjilerini soğurarak klik çıkarlarının gücüne dönüştürür.

Ülke içi iç dengeler ve yönelimler, ülkenin tarihsel toplumsal backgroundu, kapitalizmin yapısal krizinin yarattığıçöküş ve dekadans süreci, toplumsal gerilim ve reaksiyonların manipüle edilmesinin zeminlerini hazırlayabilir. Emperyalizmin küresel jeo-politik hamleleri ve yönelimleri, sermayenin uluslararası iş bölümü ve bunun sonuçları, küresel kutuplaşmalar gibi bir dizi faktör (iç içe geçmiş, birbirini etkileyen ve tetikleyen bir biçimde) bazı coğrafyalarda siyasal ve toplumsal anlamda katastrofik bir sürecin önünü açar. Özellikle yüksek konjonktür süreci toplumsal gel-gitleri tetikler. Açığa çıkarır. Şiddetini artırır.

Ukrayna, Tayland, Bosna, hatta; Irak, Suriye ve Afganistan’da yaşananlar (farklı görünüm, dozaj ve dinamiklerine rağmen) benzer durumlardır. Bu yazıda konunun çerçevesine uygun bir biçimde, özellikle Ukrayna ve Tayland üzerinde durulacaktır.

Kapitalizmin yapısal krizi ve sınıfın küresel otonomisi, yüksek bir konjonktürün önünü açsa da, süreç ikili bir karakterde gelişiyor; bir tarafta olağanüstü olanaklar doğuyor, öte yanda katastrofik gelişmeler kendini dışa vuruyor.

Dünyanın “çöküntü” noktalarında ya da jeo-politik kriz noktalarında katastrofik gelişmeler yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Küresel düzeyde imkan ve tehdit diyalektiği, çarpıcı bir şekilde işliyor. Başta Akdeniz coğrafyası bir ayaklanma kuşağına dönüşürken, bazı jeo-politik kriz noktalarında toplumsal çözülme, erozyon ve katastrofik gelişmeler yaşanıyor. Bir anlamda diyalektiğin muhteşem kuralı işliyor. Umut ve tehdidin iç içe geçtiği bir süreç yaşanıyor.

Ukrayna tarihsel olarak birçok emperyal gücün işgaline, talanına, yağmasına maruz kaldı. Osmanlıİmparatorluğu, Rus Çarlığı ve Lehler Ukrayna’yı işgal etti. Ukrayna halkı açlık, yoksulluk ve sefalete mahkum edildi.

Yeraltı kaynaklarının zenginliği, ülkenin bir tahıl ambarı olması, multi iklim kuşağı sayesinde farklı tarım ürünlerinin yetişmesi, jeo-stratejik bir kavşak noktası olmasından dolayı Ukrayna, emperyal güçlerin ilgi odağında yer aldı.

Ekim Devrimi, çarlığın halklar hapishanesini paramparça etti. Diğer halklar gibi, Ukrayna için de Ekim Devrimi, özgürlüğün fethi anlamına geldi. 18 farklı ulusun yaşadığı bu topraklarda, kardeşliğin inşa edilmesi yanında, dil ve kültürde tam bir özgürlük yaşandı.

Ukrayna, tarihsel olarak Sovyetler Birliği’nin yaşadığı momentlerden, diğer uluslar gibi, şiddetle etkilendi. Sovyetler Birliği’nin bürokratik deformasyon süreci ve bunun doğal sonucu olarak içine girilen karşı devrim süreci diğer uluslar gibi Ukrayna için de Rus şovenizminden etkilenme anlamına geldi.

Ukrayna’nın yakın tarihindeki en önemli gelişmelerden biri, Nazi işgali oldu. Sovyetler’in imhasına yönelen Nazi imparatorluğu Ukrayna’yı ele geçirerek, Moskova’yıçökertmek istedi. Aynışekilde 1932-1933 yılında yaşanan şiddetli kıtlık, yığınsal ölümlere yol açtı.

1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşü, bugün yaşananların başlangıcı oldu.

Sovyet coğrafyasının bütününde, nomenklaturanın karşı devrimci bir güç olarak hareket etmesi, kapitalist entegrasyonun taşıyıcı gücü olarak işlev görmesi, Sovyet topraklarında olağanüstü bir çöküntüye ve enkazlaşmaya yol açtı. Bu süreç aynı zamanda “kriminal” bir kapitalizm olarak işledi. Bir anlamda ilkel bir sermaye birikimi realize oldu.

Ukrayna’da da benzer gelişmeler yaşandı. Ülke, küresel sermayeyle ortak hareket eden nomenklatura tarafından yağma ve talan edildi. Özelleştirme saldırılarıyla tüm kamusal mallara el koyuldu. Halk için bu süreç işsizlik, sefalet ve açlık anlamına geldi. Aynı dönem mafya kartellerinin ve oligarkların türediği dönem oldu. Ukrayna’da ve Sovyet coğrafyasındaki kriminal kapitalizm, bir nevi küresel kapitalist entegrasyona hizmet etti. Bir nevi geçiş dönemini simgeledi.

Özellikle Rusya’da Putin’in iktidara gelişi, yeni otoriter düzenlemelerle Rus emperyalizminin hızla toparlanmasını sağladı. Putin, Rusya’nın küresel bir enerji santrali olmasından kaynaklanan olanakları, yeniden yapılanmanın aracına dönüştürdü. Hızla toparlanan ve küresel jeo-politikte ‘ben de varım’ diyen Rusya, eski Sovyet topraklarında hamleler yapmaya başladı. 1990 sonrasında bu topraklardaki nüfuzunu kaybeden Rusya 2000’li yılların başında, yeniden yayılmacılık ataklarına başladı.

Ukrayna, Rusya’nın güvenlik konseptindeki en stratejik ülkedir. Putin sonrasında ABD ve AB’nin bölgeye ilişkin her atağı, Rusya tarafından reaksiyonla karşılandı.

Rusya, Ukrayna’daki tarihsel nüfuzunu, demografik olanaklarını ve Ukrayna burjuvazisiyle, oligarklarıyla organik bağlarını kullandı. Rusya’nın toparlanma ve yayılmacılık süreci, Ukrayna’daki kriminal kapitalizmle birlikte gelişti ve son derece organik bağlar kuruldu. Bunu 2000-2010 yılları arasında Rusya ve Ukrayna’nın ekonomik ilişkilerinde görmek mümkündür. Ukrayna ekonomisinin ağırlık merkezini Rusya oluşturuyor.

Özellikle 2000’lerin başlarından itibaren Ukrayna AB, ABD ve Rusya arasındaki hegemonya savaşlarının merkezlerinden biri oldu. Ukrayna’nın Rusya’nın yumuşak karnı olması, AB ve ABD’nin bu odağa özellikle yönelmelerine yol açtı. 2004 yılında gerçekleşen “Turuncu Devrimi” AB ve ABD’nin bir atağı olarak gerçekleşti.

Bir “çöküntü” ve siyasal anlamda çürümenin yaşandığıülkede “Turuncu Devrimi” bir toplum mühendisliği olarak realize edildi. Kitlelerin özlem ve beklentileri, ustaca manipüle edildi. ABD, renkli devrimlerle (Gürcistan ve Kırgızistan dahil) Rusya’yıçevreleme ve kuşatma stratejisi uyguladı. Ekonomik ve nüfuz alanını yaymaya çalıştı.

2004 yılında gerçekleşen turuncu devrimiyle Yulia Timoşenko ve Viktor Yuşcenko arasında koalisyon kuruldu. Ukrayna Batı’yla, özellikle AB’yle yakın temaslara geçti. Timoşenko iktidarı büyük yolsuzlukların, skandalların ve hayal kırıklıklarının yaşandığı bir dönem oldu. Timoşenko kısa bir süre sonra rüşvet ve yolsuzluklardan dolayı tutuklandı. 2010 yılında Rusya’nın açık desteğiyle iktidara Yanukoviç geldi. 2010 yılında Ukrayna şiddetli bir ekonomik kriz içine girdi. Ekim 2012’de genel seçimler yapıldı. Yanukoviç’in partisi, bölgesel parti 187 sandalye kazandı. Çoğunluğu elde etti.

Ukrayna’da Nazi işgaline ve Nazi işbirliğine dayanan, Rus şovenizmine karşı reaksiyonel milliyetçilikten güç alan (Batı Ukrayna’da etkili bir taban oluşturan), hızlı mobilizasyon yeteneğine sahip, para-militer karakterli, “sokağın fethi” stratejisiyle hareket eden birçok neo-faşist örgütlenme bulunuyor.

Sovyetlerin çöküşü, kriminal kapitalizmin yıkıcılığı, mafyetikleşme süreci, yoksulluğun yoğunlaşması ve 2010’da yaşanan krizin yıkıcı sonuçları ve toplumsal çürüme Ukrayna’da faşizmin mayalanma zemini oluşturdu.

Neo-faşist hareketler, kıta Avrupa’sındaki neo-faşist hareketlerde pek rastlanmayan bir biçimde Nazi hayranlıklarını açıkça gösteriyor. Tarihsel olarak Nazi işbirlikçiliği yeni dönemde böyle tezahür ediyor. Neo-faşist oluşumlar Nazizmin simge, kültür kodları ve sloganlarını kullanıyor ve sokak savaşı teknikleriyle hareket ediyor.

2012 seçimlerinde faşist Svobodo 37 milletvekili çıkardı. Diğer bir faşist parti UKP ise 32 milletvekilliği kazandı.

Ukrayna’da neo-faşist hareketler, özellikle sokağı kullanma yetenekleriyle dikkat çekiyor. Ukrayna’daki son gelişmelerde sokak hareketlerini hızlandırıcısı olarak rol oynadılar. Aynı zamanda sokak hareketlerini yönlendiren, şekillendiren ve rejimi destabilize edici taktikler geliştirdiler. Bu yönde Almanya faşist yapılanmalara çok ciddi lojistik destek verdi. Ekonomik krizin yıkıcılığı ve farklı arayışlarla sokağa çıkan kitleler, faşist yapılanmaların etkin hareketleriyle yönlendirildi ve mobilize edildi. Neo-faşist yapılanmalar, bir anlamda sokak hareketlerinin katalizörü rolünü oynadı. Meydanlar ve hükumet binalarının uzun süreli işgali sonucunda Rus yanlısı Yukonoviç, iktidarı terk etmek ve kaçmak zorunda kaldı.

İktidara AB ve ABD’nin tam desteğini alan faşist ve milliyetçilerden oluşmuş bir hükumet getirildi.

Ukrayna hızla bölünme noktasına geldi. Gelişmiş bir sosyo-ekonomik bir yapıya sahip Doğu Ukrayna ve Kırım’da Rusya’yla bileşme ve bağımsızlık ilan etme yönünde faaliyetler yoğunlaştı. Kırım’da yapılan son referandum, bu yönde atılan ciddi bir adım oldu. Benzer gelişmelerin Ukrayna’nın Rus nüfusunun yoğunlukta olduğu kentlerinde yaşanması bekleniyor.

Rusya kendisi açısından stratejik önemde olan Ukrayna’yı bırakma niyetinde değil. Rusya açısından, özellikle Karadeniz’in nabzını tuttuğu Kırım’daki Sivastopol limanıönem taşıyor. Ayrıca Ukrayna, Rusya’nın savunma tamponu işlevi görüyor. Ukrayna’nın yeraltı ve yerüstü kaynakları, verimli toprakları ve jeo-stratejik konumu Rusya’nın emperyalist hamleleri ve güvenliği açısından, son derece stratejik bir içeriğe sahiptir.

ABD ve AB’nin Soğuk Savaş taktiklerine başvurmasına, ABD’nin Rusya’yı tehdit etmesine karşın Rusya, emperyal yayılmacılığınıısrarla sürdürüyor. Ukrayna merkezli yaşananlar, 1990 sonrası ABD ile Rusya arasındaki en ciddi gelişmelerdir. Bölgede tansiyon ve gerilim artıyor. Bugün Ukrayna fiilen ikiye ayrılmış bir ülkedir. Ülke AB, ABD ve Rusya’nın jeo-politik ve ekonomik çıkarları yönünde bir parçalanma sürecine girdi.

Ukrayna halkı hem ülke içi burjuva klikleri arasında, hem de farklı emperyal güçlerin stratejik hamleleri doğrultusunda şiddetli bir ayrışma ve manipülasyon yaşıyor. Bir tarafta Batı Ukrayna’da etnik milliyetçilik ve faşist hareket aktif olarak devrededir. Faşist toplumsal düzenlemeler gerçekleştirmektedir. Diğer tarafta Doğu Ukrayna’da ise Rus nüfusunda biçimlenen başka bir etnik milliyetçilik ve şoven tutumlar yaygınlaşmaktadır.

18 farklı ulusun yaşadığı Ukrayna, çok yönlü bir katastrofun içine girdi. Parçalanma ve dağılma sürecinin yanında ülkede, her an bir iç savaş tetiklenebilir.

Ukrayna, küresel düzeyde hegemonya savaşlarının yeni odağı olarak öne çıkıyor. Ukrayna, hızla katastrofik bir fırtınanın içine sürükleniyor.

Tayland’da da büyük salınımlar yaşanıyor. Taylan’da özellikle 2010 yılından sonra siyasal sarsıntılar yoğunlaştı. Kitleler yoğun bir manipülasyonla farklı burjuva klikler arasında yaşanan çatışmada taraf edildi.

Tayland 2014 yılının başlarında dünya kamuoyunun gündemine yeniden girdi.

Asya’nın ekonomik olarak en güçlüülkelerinden biri olan Tayland’ın tarihi, monarşi ve darbeler tarihidir.

Tayland’da 1938, 1947, 1976, 1977, 1997 ve 2010 yıllarında askeri darbeler gerçekleşti.

Özellikle yapısal krizin bir iç evresi olan, bir kısa çevrim krizi olarak gerçekleşen Doğu Asya krizi, Tayland’da yıkıcı sonuçlar yarattı.

1998’de gerçekleşen kriz, bütün “Asya kaplanları” gibi, Tayland’ın yakın tarihindeki en önemli eşik oldu. Kriz sonrasında Tayland, yeniden yapılanma sürecine girdi.

1997’de çıkarılan yeni anayasanın yarattığı göreceli demokratik ortam, farklı siyasal partilerin kurulmasını beraberinde getirdi.

Tavsin Şinavatra’nın önderliğinde kurulan TAK, Kırmızı Gömlekliler, Diktatörlüğe Karşı Ulusal Cephe adıyla iktidara geldi. Şinavatra 2001 yılında ihracata dayalı ekonomik modelin rotasını değiştirdi. İç büyümeye dayalı bir ekonomik modeli hayata geçirmeye başladı. Şinavatra eğitim ve sağlıkta kamusal düzenlemeler yaparak, yaygın mikro kredi sistemi başlattı. Ayrıca devlet destekli tarım kredileriyle kırsal nüfusa ulaştı. İzlediği sağ popülist çizgi, kitleler nezdinde büyük destek gördü.

Bu politikalar özellikle kır ve kent yoksullarından yüksek onay aldı. Bunun yanında küçük ve orta büyüklükteki işletme sahiplerinin de desteği kazanıldı.

Ülkedeki toplam nüfusun %80’ini kırsal nüfusun oluşturduğu düşünülürse, Şinavatra’nın uyguladığı sübvansiyon ve kredi sisteminin etkisi daha iyi anlaşılabilir.

Kentleri saran banliyölerde yaşayan kent yoksulları da Şinavatra’nın popülist politikalarından somut yararlar sağladı.

Bu dönemde, IMF borçlarının vadesinden evvel blok halinde ödenmesi Şinavatra’nın elini güçlendirdi.

Şinavatra 2005 yılında kır ve kent yoksullarının yoğun desteğiyle, yapılan seçimleri kazandı. Bu başarıyla birlikte Şinavatra, ABD’nin onayını da alarak, asker-sivil bürokrasinin etkisini kırmaya çalıştı. Şinavatra’nın bu hamleleri kral, silahlı ve silahsız bürokrasi tarafından reaksiyonla karşılandı. Aynı süreçte uygulanan ekonomik politikalardan rahatsız olan Bangkok sermayesi de harekete geçti.

Şinavatra 2006’da erken seçime gitti. TAK büyük bir oy oranıyla seçimi kazandı. Seçim burjuva güçler arasındaki krizi daha da derinleştirdi. Siyasal gerilim arttı. Bu süreçte kralın devreye girmesi (Tayland’da kral, ciddi bir kitle desteğine ve manevi bir otoriteye sahiptir) ve baskısıyla Şinavatra istifa etti. Aynı koşullarda Şinavatra karşıtı Sarı Gömlekliler Bangkok sokaklarını doldurdu, protestolarını yoğunlaştırdı.

Şinavatra, istifasına rağmen, ordu ve bürokrasiye karşı muhalefetini yükseltti. Yeniden iktidara gelme hamleleri yapmaya başladı. Bu arada karşıt grupların çatışmaları yoğunlaştı. Ordu bu durumu kullanıp, siyasal gerilimi gerekçe göstererek, darbe yaptı. TAK yöneticilerini tutukladı. Şinavatra’yı yurt dışına sürgüne yolladı.

Bu arada ordu güdümünde yeni bir hükumet oluşturuldu.

Kırmızı Gömlekliler’in Şinavatra’ya destekleri devam etti. 2009 yılında 10 bine yakın Kırmızı Gömlekli Bangkok sokaklarını işgal etti. Kırmızı Gömlekliler sınıfsal olarak ağırlıkta tarım işçileri ve yoksul köylülerden oluşmaktaydı. Mayıs ayında işgali ısrarla sürdürülen Kırmızı Gömlekliler’e askeri birlikler saldırdı. Saldırı sonrasında 90 kişi yaşamını yitirdi. Kırmızı Gömlekliler’in liderleri tutuklandı.

Kitlelerin basıncı sonucunda 2011 yılında yapılan seçimleri, Yingluck Şinavatra’nın (Şinavatra’nın kız kardeşi) önderlik yaptığı Pheu Thai Partisi kazandı. Y. Şinavatra sağ popülist politikaları uygulamaya devam etti. Ulusal bütçenin Bangkok merkezi dışına %25’i ayrıldı (son 30 yılda bu oran %10’du). Ülkenin özellikle Kuzey ve Kuzey Doğu eyaletlerine yönelik teşvik politikaları izlendi. Kırsal alanda ciddi ekonomik büyümeler görüldü. Mikro kredi ve tarım destekleme kredisi politikaları hayata geçirildi. Bu adımlar büyümenin önünü açtı.

Aynı dönemde Şinavatra ve başbakan Y. Şinavatra hakkında yolsuzluk soruşturmaları açıldı, bu gelişmeler ciddi bir meşruluk krizine neden oldu.

24 Kasım 2013 Şinavatra için hazırlanan af tasarısı, senatodan geri çevrilmesine rağmen Sarı Gömlekliler tarafından şiddetle protesto edildi. 24 Kasım’da 100 bin kişi Bangkok sokaklarını doldurdu. 30 Kasım’da Kırmızı ve Sarı Gömlekliler arasında çatışmalar başladı. Aralık başında muhalefet milletvekilleri topluca istifa etti. Bu arada muhalefet, Sarı Gömlekliler hükumet binalarını ve kamu binalarını işgal ve bloke ettiler.

Bu gelişmeler üzerine Y. Şinavatra erken seçim kararı aldı. Sarı Gömlekliler 2 Şubat seçimlerini tanımadı. Tayland’da sokak çatışmaları yoğunlaştı. Toplumsal kutuplaşma arttı. Halen de toplumsal gerilim devam ediyor.

Tayland’da kapitalist rasyonalizasyon ve stabilizasyondan kaynaklı burjuvazinin iç hesaplaşması, kitleleri şiddetli bir polarizasyona sürüklüyor.

Y. Şinavatra popülist politikalarıyla kır proleterlerini ve yoksul köylüleri etkisi altına aldı ve bu kesimleri burjuva kutuplaşmanın tarafı haline getiriyor. Öte yandan kral, Bangkok burjuvazisi, ordu ve bürokrasi de kitlelerin bir kısmını kendi güdümünde hareket ettiriyor.

Kitlelerin monarşiye, askeri darbelere karşı mücadelesi son derece önemlidir. Fakat bu mücadele Şinavatra gibi burjuva önderlikle gerçekleştirilemez. Şinavatra’nın kitlelere sunacağı“yeni” bir burjuva düzendir. İşçi sınıfı ancak bağımsız, birleşik, devrimci gücüyle bu mücadeleyi kendi çıkarları ekseninde sürdürebilir. Onun dışında “düzen” devam eder.

DEVRİMCİ KOLEKTİF ÖZNENİN YAŞAMSALLIĞI

Yaşanan küresel moment sınıfa olağanüstü imkanlar sunuyor, bu imkanların gerçeğe dönüşmesi sınıfın bağımsız, birleşik ve siyasal bir güç olmasıyla doğru orantılıdır. Bu noktada da devrimci özne yaşamsaldır. 21. yüzyılın ilk çeyreği, yaşanan birçok pratikte de görüldüğü gibi devrimci öznenin yaşamsallığını işaretliyor.

Küresel düzeyde diyalektiğin muhteşem zenginliği sürüyor. Tarihsel imkanlarla, tehditler bir diyalektik sarmal oluşturuyor. Önümüzdeki yıllar iki seçeneği daha da kaçınılmaz bir noktaya getirecek. Kitlelerin çürümesi ya da kitlelerin ruhunun silahlanması… Kitlelerin çürümesi faşizmi ya da otoriter düzenlemeleri koşullar. Ruhunun silahlanması ise tarihsel imkanların önünü açar.

 

VOLKAN YARAŞIR

AŞIRI KIRILĞANLIK VE KRİZ RİSKİ

Yerel seçimler, AKP’yi “rahatlatacak” bir sonuçla bitse de politik kriz yeni bir evreye girdi.

Burjuva klikler arasında kutuplaşma derinleşiyor. Toplumsal gerilim yükseliyor. AKP’nin “yeni rejim” inşasına hız kesmeden devam edeceği anlaşılıyor. Suriye’yle sıcak savaş olasılığı arttı.

Politik belirsizliğin yanında ekonomik belirsizlik yoğunlaşıyor. Türkiye ekonomisi şiddetli iç ve dış stres altında sıkışıyor. Seçim atmosferinde üzerinde çok durulmayan ekonomik gelişmeler, krizi olgunlaştırıyor, patlama olasılığını artırıyor.

OECD ve IMF’nin Türkiye’yi en kırılgan ülke ilan etmesi boşuna değil.

Türkiye ekonomisi küresel jeo- politik tansiyonun yüksekliği, küresel piyasalarda aşırı oynaklık, büyümede sert düşüş, döviz şokları ve emlak balonu gibi risk faktörleri altındadır. Bu faktörler zaten kırılgan olan ekonomiyi daha zorluyor.

TC 2013’ü 388 milyar dolar dış borçla ve 65 milyar dolara ulaşan cari açıkla kapadı. Cari açık milli gelirin % 8.2’sine ulaştı. Bu yüksek negatif gösterge, ekonominin yaşadığı yıkıcı zafiyeti ortaya koyuyor.

 

“NARKOTİK BAĞIMLILIK” VE RANT EKONOMİSİ

Türkiye ekonomisinin dış kaynak ve sıcak para girişlerine “narkotik” bir bağımlılığı var. Bu yapısal sorun, her finansal dalgalanma ve türbülansta kendini şiddetle dışa vuruyor.

FED’in izlediği yeni parasal iklim (parasal sıkılaştırma adımları), özellikle Türkiye de (diğer 5’li kırılgan ülkeler içinde yer alanlar dahil) sarsıcı sonuçlar yarattı. Sermayenin anayurtlarına dönme eğilimi sorunları büyütüyor.

Merkez bankasında döviz rezervinin azlığı, şiddetli finansal türbülanslara hazırlıksızlığı beraberinde getiriyor. Ayrıca Türkiye ekonomisinin küresel piyasalarda sanayi ve ticarette rekabet gücünün olmaması, üretimden öte rant ekonomisine dayanması ve bu özelliğini pazarlayarak (en riskli) dış kaynak ve sıcak para bulması ekonomiyi çıkışsız bir sarmalın içine sokuyor. Ekonomi en ufak strese sert yanıt veriyor. Kırılganlığı yükseliyor. Politik krizin derinleşmesi bu süreci daha da besliyor.

Önümüzdeki süreçte ekonomide şiddetli daralma ve sert resesyon yaşanabilir. Dış kaynak yetersizliği, yeni döviz şokları, özel sektörde (kısa vadeli döviz bazında yüksek borçlardan dolayı) yaygın iflaslar görülebilir.

Türkiye ekonomisi döviz krizi, emlak krizi ve bankacılık krizi şeklinde bir kriz senkronunun bütün emarelerini göstermeye başladı. Fay hatlarında enerji birikiyor. Kriz olgunlaşıyor.

Kriz, AKP’nin kendini “zirvede” hissettiği, seçilmiş otoriteryanizm yarattığı pervasızlıkla “yeni rejim” inşasının sürdüğü koşullarda en yumuşak karnını oluşturuyor.

Gelmekte olan kriz AKP’nin hegemonyasını parçalaması yanında, siyasal İslamın kitleler üzerinde yarattığı “büyüyü” ve illüzyonu hızla dağıtacaktır.

Hayatın hakikati, “büyünün” ve illüzyonun gücünü param parça yapar. Sorun hakikatin yani sınıflar mücadelesinin içinde ve kalbinde olmaktır.

 

 

Volkan Yaraşır

GEZİ VE KÜRT DİNAMİĞİ SANDIĞA SIĞMADI

SANDIK: BURJUVA LEJİTİMASYON ARACI

Yerel seçimler, her şeyin aynı kaldığını ama her şeyin değişme potansiyeli taşıdığını gösteren sonuçlarla bitti. Rejim krizinin derinleşeceği bir sürecin içine girildi. Rejim içindeki yarılma sürüyor. Türkiye, seçilmiş bir otoriteryanizmin yaratacağı politik anafora hızla sürükleniyor.

AKP aldığı oyla meşruluk kazandığını iddia ederek, ganimet, yağma ve talanlarına devam edecek. Siyasal gerilimi artıracak ve baskıyı yoğunlaştıracak.

Gerilim stratejisi, AKP’nin seçimlerde konumunu (nispi azalmaya rağmen) korumasını sağladı. AKP’nin aynı yöntemleri sürdürerek Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlere hazırlanması beklenmelidir.

Seçimler AKP’nin kendi orta sınıfını yarattığını ve bu kesimin konformist eğilimlerinin gücünü ortaya koydu. Öte yandan “hayırsever” kapitalizmin* kitleler içinde olağanüstü nüfuzunu açığa çıkardı. Kitlelerin çürüme süreci olarak da okunabilecek bu durum, kitle sosyolojisi üzerinde düşünmeyi zorunlu kılıyor.

“Hayırsever” kapitalizmin bir karşı devrim strateji olarak hayata geçirdiği sistematik güvencesizleştirme, yoksullaştırma, geleceksizleştirme, işsizleştirme yöntemleri, kitleleri enkazlaştırdığı gibi onları muhtaçlar yığınına dönüştürüyor. Bu noktada devreye giren hayırseverlik uygulamaları yaşamsal rol oynuyor. Siyasal İslamın ve geleneklerin beslediği tabi olma, biat etme hali şiddetli ötekileştirme politikalarıyla ve sadaka kültürüyle pekiştiriliyor.

Sistem çok geniş bir ağ kurarak kitle mobilizasyonu ve eğilimi yaratabiliyor. Medya burada muazzam bir manipülasyon aracı ve zihniyet inşa etme aygıtı olarak işlev görüyor. Ayrıca vahşi bir tüketim toplumunun yaratılması bu süreci besliyor. Yoğun borçlandırma operasyonları kitlelerin felç edilmesi ve tabi kılınmasının önünü acıyor.

Kitleler yağma sofrasından ya da yaratılan saadet zincirinden pay almaya itiliyor. Ya da pay alabileceği umudu canlı tutuluyor. Kolektif suç ortaklığının önü açılıyor. AKP bu operasyonlarla varlığını üretti ve finans kapitalin en militan aktörü konumuna geldi.

AKP “hayırsever” kapitalizm uygulamalarıyla kitlelere hayaller sundu, onlara kendilerini manalı hissettirdi ve onların içine sızabilmeyi ve nüfuz etmeyi başardı. Gustave Le Bon’un belirttiği gibi, kitleleri bir nevi bu esarete ihtiyaç duyar duruma getirdi. Seçim sonuçları böylesi bir sosyolojinin ifadesidir.

SOKAK, GEZİ, KÜRDİSTAN

Seçimler diğer burjuva partilerin kudretsizliğini açığa çıkardı. Kasetlerle ve tapelerle pozisyon arayanların politik sınırını ortaya koydu. Aynı zamanda politik krizin, yeni konjonktürde derinleşerek süreceğini gösterdi.

Seçimlerin “öldüren cazibesi”, parlamentarist ve legalist solun hezimetini sergiledi. Mevcut sistemin çatlaklarından yararlanma çabası, çatlakların arasında kaybolmayı beraberinde getirdi.

Seçimler, Taksim ayaklanmasının sandığa sığmayacağını ve bu ruhun ve pratiğin yıkıcı gücünü ortaya koydu. Ayaklanmanın ikinci dalgası olarak da değerlendirebileceğimiz Berkin’in cenazesi ve Taksim ayaklanması izlenmesi gereken yolu işaretliyor. Sistemden kopuş hamlelerinin devamının ancak sokakta, kavgada ve burjuva lejitimasyonunun aşıldığı noktalarda gerçekleşebileceğini ortaya koyuyor.

Kürdistan pratiği de bu tespiti doğruluyor.

Örgütlü bir halkın çok boyutlu mücadeleyle sandığı nasıl kullanabileceği, legaliteyi nasıl istismar edeceği ve fiili durumlar yaratarak geleceğe nasıl yürüyebileceğini gösteriyor. Kürt halkı sandığı, sermayeye ve devlete bela ediyor. Sistemin lejitimasyonunu kırıyor. Anlaşılan fiili kantonlaşma süreciyle sistem iyice sıkışacak.

Kürt halkı ayrıca alternatif toplumsal oluşumlarla seçimleri etkin bir platforma çevirdi. Kazanılan büyük şehir, ilçe ve beldelerde alternatif toplumsal ilişkilerin örülmesi bekleniyor. Özellikle kadın komünalitesi ve ekolojik komünal örgütlenmeler dikkat çekecek. Başka bir yaşamın örülmesi için ciddi olanaklar doğuyor.

Batı da HDP pratiğinin programatik, örgütsel ve pratik sorunları üzerinde düşünmekte yarar var.

Taksim ayaklanması ve Berkin’in cenazesi, işçi sınıfının yaygınlaşan işgal pratikleri ve eylemleri bize yol gösteriyor. Sokağın, mücadelenin ve kavganın yıkıcı gücünü ortaya koyuyor. Bu güç, hiç bir sandığa sığmaz.

Politik krizin derinleştiği, ekonomik krizin her an senkronize bir şekilde patlayabileceği koşullarda, burjuva lejitimasyonu aşan, kitlelerin ve işçi sınıfının yaratıcı yıkıcılığının önünü açacak çalışmalar ve örgütlenmeler yaşamsaldır.

Leviathan’a irade teslim edilmesini reddederek, finans kapital ve modern Leviathan’la her düzeyde mücadeleyi esas almalıyız. Bu da ancak sokakta olmak ve sokaktan öğrenmekle mümkündür.

 

Volkan Yaraşır

* “Hayırsever” kapitalizm için bkz.; Volkan Yaraşır, Cemaatçi/ Hayırsever Kapitalizm Kökleşiyor

SINIFIN OTONOMİSİNİN YARATICI ZENGİNLİĞİ:

MODEL KİMLİKLERDEN, DOĞAL İŞÇİ ÖNDERLERİNE

Son 6 yıllık süreç, sınıf mücadelesi açısından son derece zengin pratiklere sahne oldu.

Türkiye işçi sınıfı tarihinde, çok rastlanmayan bireysel direnişler, 2008 sonrasında, yaygınlaştı. Saliha Gümüş, Emine Aslan, Türkan Albayrak, Cansel Malatyalı, Aynur Çamalan, Didem Sorhun, Gülistan Kobatan, Zeynel Kızılaslan, Muharrem Subaşı bu eylemler içinde ortaya çıkan model kimliklerdi.

Eylem ve direniş ruhuyla özdeşleşen ve sermayenin açık ve şiddetli saldırılarını kendi kimliğinde yaşayan bu işçiler, bireysel direnişleriyle aslında kolektif bir karşı duruş gösterdi.

Direnişler sınıfın kolektif direnişi olarak biçimlendi. Her şeyden önce yalnız gerçekleşen ve büyük sabır, inat, kararlılık, yürek ve inanç gerektiren bu direnişler, sınıf mücadelesinde yeni bir döneme geçişi simgeledi. Kimlikleri, model kimliğe ve sınıfın silahına dönüştü. Sınıfa güç, güven, kıvanç ve direnç verdi.

Yine bu direniş ve eylem biçimi, mücadelenin ve direnişlerin kadınlaşması anlamında özel önem taşıdı.

Kriz sonrasında dikkat çeken ama özellikle 2012 ve 2013’te giderek artan, bir diğer çok önemli gelişme, hemen hemen her direnişin komiteler (taban örgütlenmeleri) aracılığıyla gerçekleşmesi ve sürdürülmesi oldu.

Sınıf komiteleri bir silah ve kolektif karşı duruşa dönüştürdü. Yakın tarihte, 1989 Bahar Eylemleri’nde taban örgütlenmeleri yaygınlığıyla dikkat çekmişti. Bahar Eylemleri’nde, pıtrak gibi her eylem ve direnişte komiteler oluşturulmuştu. Taban örgütlenmelerinin bu tarihten sonraki en yaygın, etkili ve gerçek bir silaha dönüştüğü dönem 2008 ve 2013 arasında oldu. Sınıfın nesnel ve öznel şekillenmesinde kritik bir eşik olan bu örgütlenme biçimi önümüzdeki dönemin olası yönelimlerini göstermektedir.

Komiteleşme hamleleri ve pratikleriyle bir arada gelişen, hatta birbirini besleyen ve şekillendiren bir başka dinamik, eylemler içinde ortaya çıkan, inisiyatif kazanan ya da alan, eylemleri sürükleyen ve yönlendiren, doğal işçi önderleri oldu.

Eylemin ve direnişin her günü doğal önderleri şekillendirdi. Kimliklerini ve inisiyatiflerini geliştirdi. Büyük dönüşümler yaşanmasına yol açtı. Direnişin her günü sistemden kopuşu sağlarken, sınıf kimliğinin ve bilincinin inşasına yaradı.

Son derece karizmatik, yüksek bir auraya sahip, doğallığında giderek militanlaşan ve radikalleşen bu önderleri, özellikle 2012 ve 2013 yılındaki hemen hemen her direnişte karşımızda gördük. Kendi mütevazılıklarında direnişin kudretini taşıdılar. Komiteden gücünü alan bu önderler, direnişçiler üzerinde olağanüstü etkiye sahipler. Hatta bu etki sendikal alanda şube başkanını, genel merkez yöneticilerini aşan, onları bloke eden, onların üzerinde inisiyatif koyan boyutlara ulaştı.

Doğal işçi önderleri, komiteler aracılığıyla kolektif inisiyatif geliştirirken, bütün direnişçilerin onayını alıyorlar. Direnişçilerle önderler arasındaki ilişki pratik içinden kaynaklanan saygınlık üzerinden yürüyor. Doğal işçi önderlerinin bir kısmı siyasal tercihli, bir kısmı ise burjuva partilerinden etkilenmiş olsalar da, sistemden hızla bir kopuş yaşıyorlar.

Doğal işçi önderlerinin çeperinde, ağırlıkta komite üyesi olan bir işçi grubu bulunuyor. Doğal önderle, son derece uyumlu çalışan bu çeper, direnişlerin taşıyıcı gücü gibi hareket ediyor. Direnişin geleceğini, izlenecek politikaları, iç disiplini bu grup sağlıyor. Direnişin selametini de bu grup belirliyor.

Sermayenin vahşi saldırılarına, direnişte yaşanan her günün olağanüstü zorluklarına, yıkıcı ekonomik problemlere, en temel ihtiyaçların karşılanamamasına rağmen bu grup, her direniş gününü bir isyan gününe dönüştürüyor.

İçine girdiğimiz dönem, sınıf hareketinin hızla nesnel ve öznel şekillenmesinin önünü açıyor. Özellikle yaygın taban örgütlenmeleri pratiği ve direnişlerde, bir kutup yıldızı gibi parlayan doğal işçi önderleri, muazzam birikimler oluşturuyor. Bu birikim ve biriktirme süreci, işçi sınıfının ruhunu beslediği gibi, bu ruhu silahlandırıyor. Doğal işçi önderleri, bu sürecin katalizörü olarak işlev görüyor.

Volkan Yaraşır

AVRUPA’DA NEO-FAŞİST HAREKETİN YÜKSELİŞİ

VOLKAN YARAŞIR

Neo- faşist hareket, her faşist hareket gibi kompleks bir toplum mühendisliğidir, bu inşa gerçek yaşam ve gerçek sorunlar içinde olur. Yaşayan, sıradan birey bu inşanın temel malzemesidir. Finans kapital bu gücü bilir ve örgütler. Bu güç “yaşasın ölüm” diyebilecek derece de hayata saldırır. Hayatın içinden yaşamı alır.Yaşamı öldürür. Faşizm aslında kapitalizmin ontolojisini belirleyen ölümün ideolojisi ve örgütlenmesidir.

 

Avrupa’da 2008 sonrası süreç, siyasal polarizasyonu artırdı. Özellikle neo-liberal karşı devrim politikalarının 1980’lerin ikinci yarısından sonra, kıtada son derece köktenci bir şekilde hayata geçirilmesi ve 1989’da Doğu Avrupa’daki rejimlerin yıkılışı, 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşü, siyasal gericiliğe güç verdi ve proto- faşist bir siyasal iklimin oluşmasını sağladı.

Neo-faşist ve proto-faşist hareketler bu konjonktürle birlikte yükselen bir güç olarak dikkat çekti. Kıtanın bütününde siyasal alanda giderek etkinleşti. Aynı dönem merkez partilerin hızla eridiği bir sürecin önünü açtı. Siyasal gericilik politik atmosfere hakim oldu. Neo- faşist düşünce, eğilim, argümanlar ve varyasyonlar gündelik yaşamın parçası haline getirilmeye çalışıldı. “Komünizmin iflası” gibi söylemler yaygınlaştı, kapitalizm kutsandı. Seçimlerde sağın yaygın bir zafer kazanması ırkçılık, diskriminasyon ve yabancı düşmanlığının arttığı koşulları yarattı. “Büyük çöküşle” birlikte sosyalizmin ilkel, despotik, totaliter, geri bir sistem olduğu yönünde kitleler yoğun bir dezenformasyona tabi tutuldu. Özellikle Doğu Avrupa’da, sosyal ve siyasal enkazın üzerinden neo-faşist hareketlerin güçlendiği gözlemlendi. Bulgaristan, Macaristan, eski Yugoslavya coğrafyası ve Doğu Almanya öne çıkan ülkeler oldu.

1990’lı yıllar ve 2000’lerin başları neo-faşist ve proto-faşist hareketlerin bir anlamda kuluçka dönemiydi. Ayrıca kıta Avrupa’sında proto-faşist bir geleneğin güçlü oluşu, süreci besleyen başka bir faktör olarak dikkat çekti.

2008’den sonra kapitalizmin sistemik/yapısal krizinin Avrupa’da odaklanması, neo-faşist hareketin gelişimindeki yeni bir momenti işaretledi.

KRİZ, YIKIM VE YOKSULLAŞMA SARMALI

2009’a girildiğinde Avrupa, krizin en şiddetli yaşandığı coğrafya olarak öne çıktı. Özellikle Güney Avrupa, yani Avrupa’nın Akdeniz havzası ikili bir kriz (kamu borç krizi ve bankacılık krizi) içine girdi. Yunanistan krizin en çok yoğunlaştığı ülke oldu. Sosyal yıkım programlarıyla Yunanistan, bir nevi yeniden sömürgeleştirildi.

Kriz senkronu Akdeniz havzasındaki ülkeleri hızla sardı. Başta İspanya, Portekiz, İzlanda ve İrlanda bu süreçten şiddetle etkilendi. Bu ülkelerde önemli altüst oluşlar yaşandı. Avrupa’nın en büyük ekonomileri sarsılmaya başladı. Dalga, İtalya ve Fransa’yı etkileyecek boyuta yükseldi. İtalya ve Fransa durgunluk içine girdi. Kamu borç yükü özellikle İtalya’da hızla arttı. Kriz şiddetini Doğu Avrupa ülkelerinde de gösterdi. Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’ı ekonomik krizin girdabı sardı.

Troyka kıta düzeyinde total bir politika izleyerek, kıtanın bütününe sosyal yıkım programları dayattı. Bu süreç toplumsal kutuplaşmayı artırdı. Ve toplumsal eşitsizlik yaygınlaştı.

Ekonomik durgunluk, kemer sıkma politikaları ve yaygın sosyal yıkım operasyonları son 6 yıl içinde kıta düzeyinde, kitlesel bir mülksüzleşmeye ve yoksullaşmaya yol açtı.

Kızıl Haç’ın 2013 yılında yayınladığı raporda, kriz sonrasında yaşanan yıkımın, II. Dünya Savaşı sonrasındaki en şiddetli insani krize neden olduğu belirtildi. Ayrıca raporda Avrupa’nın son 6 yılına hızla yoksullaşma ve yaşamı sürdürebilecek bir gelirinin olmaması ve işsizliğin damgasını vurduğu açıklandı. Orta sınıf diye tanımlanan kesimlerin, Almanya dahil, özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde sert mülksüzleşme yaşadığına vurgu yapıldı. Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’da bu oranın %50’lere yükseldiği bildirildi.

Yine Eurofound’un Kasım 2013 raporunda AB ülkelerinde, sağlık alanında ciddi sorunlar yaşandığı vurgulandı. Yaşlıların, kadınların ve çocukların yaygın sağlık sorunlarıyla karşılaştığı belirtildi. Bunun yanında maddi yoksullukla, sağlık sorunlarının orantısal bir gelişme gösterdiği ifade edildi. İşsizliğin, güvencesiz istihdamın ve sistematik esnekleştirme politikalarının, düşük ücretle çalışmayı koşulladığı, zorladığı yorumu yapıldı. Örneğin Almanya’da 400 Euro’luk iş diye de tanımlanan istihdam biçimi ve benzeri yöntemler, sistematik eğriti istihdam, yarı istihdam ve esnek üretimin kurumsallaşmasının bir yansımasıdır. Fransa, Almanya’nın bu tavrını AB içinde “haksız rekabete” yol açtığı için eleştirmektedir.

Yine Eurofound verilerine göre, kıtada yoksulluk oranının %25’lere ulaştı. Bu oran 120 milyondan fazla insanın yoksullaşması anlamına geliyor.

NEO-FAŞİST HAREKET PARLAMENTO VE SOKAKLARDA

Kriz toplumsal kutuplaşmayı artırıyor. Siyasal iklim giderek sertleşiyor.

Krizin yarattığı en önemli gelişmelerden biri, merkez partilerin hızla erimesi oldu. Bu erime süreci köklü geçmişe sahip, burjuva partiler içinde de görüldü. Örneğin Yunanistan’da PASOK’un hızla oy kaybetmesi ve son seçimlerde varlığının tartışılır bir noktaya gelmesi, somut bir örnektir. Sistemin bir noktada payandası gibi işlev gören merkez partiler, kriz sürecinde hızla etkilerini kaybetti. Avrupa çapında, birkaç ülkeyi istisna tutarsak, ciddi güç yitirdi.

Krizin çarpıcı sonuçlarından biri, yukarıda istatistiki verileri bulunan, “orta sınıfın” hızlı bir çöküş ve mülksüzleşme sürecine girmesi oldu. Bunu, küçük burjuvazinin hızlı mülksüzleşmesi izledi. Küçük burjuvazi, proleterleşme korkusuyla karşı karşıya kaldı. İşsizliğin yaygınlaşması, aristokrat işçi sınıfının ayrıcalıklarını hızla kaybetmesi, sınıf içindeki hiyerarşinin yıkıcı etkileri, Avrupa’da puslu bir hava yarattı. 2001 sonrası tetiklenen islamofobi, sistematik diskriminasyon politikalarıyla, ırkçılıkla, yabancı ve göçmen düşmanlığıyla, anti-semitizmle birleşti. Böylesi bir atmosfer neo-faşist hareketin mayalanacağı ve güç kazanacağı zeminleri yarattı. Çünkü faşizm korkuyu örgütler ve yayar. Kitlelerin yaşadığı Durkheim’ın tanımlamasıyla kolektif anomi hali, neo-faşist hareketin kıta düzeyinde nüfuzunu yaymasını sağladı.

2008 sonrası küçük burjuvazinin bazı kesimlerinin, işsiz yığınların ve lümpen proletaryanın neo-faşist hareketlere yöneldiği sosyolojik bir fenomen olarak gözlemlenebilir. Yine son 6 yıllık süreçte neo-faşist partilerin oyları Avrupa çapında %100 ya da %200 oranında arttı. Bazı ülkelerde ikinci veya üçüncü parti olarak parlamentoda yer aldıkları gözlemlendi. Hatta birkaç ülkenin tarihinde ilk defa neo-faşist yapılanmalar parlamentoya girdi.

Neo-faşist hareketin özellikle Yunanistan ve Doğu Avrupa’da hızla atak yaptığı görülüyor. Ayrıca sokağı kazanmayı da hedefleyen bu yapılanmalar, kapitalist devletin ve aparatlarının destekleriyle paramiliter bir güce dönüşüyor. Bir nevi Goebbels’in söylemi realize oluyor: “Wer die Straße erobern kann, kann auch einmal den Staat erobern.” – “Sokağı fetheden, devleti de fetheder.”

Neo-faşist hareket tek bir yönde ve biçimde gelişmiyor. Örneğin İtalya’da neo-faşist hareket çok yönelimli bir seyir izliyor. Oylarını düzenli olarak artırıyor.

Yunanistan’da Altın Şafak’ın, son seçimlerdeki oyları %7’yi geçti. Parti parlamentoya 18 milletvekili soktu. Yakında yapılan bir sosyal araştırmaya göre, oylarını yükselttiği ve %10’lara ulaştığı açıklandı.

Fransa’da neo-faşist FN-Ulusal Cephe son seçimlerde %13,5 oy aldı. Partinin lideri Marine Le Pen, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %18 gibi ciddi bir oy elde etti.

Finlandiya’da ırkçı faşist parti Hakiki Finler Partisi, son seçimlerde ülkenin dördüncü büyük partisi oldu.

Hollanda’da ırkçı faşist PrV-Özgürlük Partisi yine kıtada hızlı yükselme trendi gösteren bir yapılanma olarak dikkat çekiyor.

Danimarka’da Halk Partisi, Avusturya’da Özgürlük Partisi, İsveç’te İsveç Demokratlar Partisi, Belçika’da Vlaams Blang, İngiltere’de UKIP, Macaristan’da Jobbik gibi faşist partiler, hızlı bir yükseliş gösteriyor. Hatta Le Pen, AB seçimlerinde bu partilerin ortak tavır belirlemesi yönünde girişimlerde bulunuyor. Ayrıca neo-faşist parti ve yapılanmaların kıta düzeyinde organize olma çabaları gözlemleniyor.

FAŞİZM: KORKUYU ÖRGÜTLER, KORKUDAN BESLENİR

Neo- faşist ve proto-faşist hareketler “orta sınıfların” çözülmesi ve mülksüzleşmesinden, işçi sınıfının işşiz kalması, işşizlerin geleceksizlik duygusundan, küçük burjuvazinin mülksüzleşme ve yoksullaşmasından kaynaklanan korku, öfke ve umutsuzluktan beslenir. Varlığı böylesi bir kitle ruhu üzerinde inşa eder.

Neo- faşist hareketler finans kapital için bügün, rezevr bir örgütlenme olarak biçimleniyor. Bu reaksiyonel ve hızla mobilize olabilecek güç, kapitalist devletler, gizli servisler ve ordu tarafından; kısacası devletlerin “çelik çekirdeği” tarafından organize ediliyor, yönlendiriliyor, önleri açılıyor,örgütleniyor ve finanse ediliyor.

Yunanistan’da Altın Şafak’a yapılan operasyon, sınırlarını aşan (anti- faşist müzisyenin öldürülmesi ve sokak eylemlerinin artması karşısında, kitlesel reaksiyonların gösterilmesi, ülkede proleter kitle hareketlerinin varlığı ve gelişmelerin bu hareketleri daha da tetikleme olasılığından dolayı) riskli ve kontrolsüz yönlerinin törpülenmesi olarak ele alınabilir. Her şeye karşın faşist hareketlerin iç dinamiklerinden dolayı kontrolsüz gelişme gösterdiklerini, tarihsel deneyimler ortaya koymaktadır. Operasyonlar sırasında kısmi düzeyde de olsa ortaya çıkanlar, Altın Şafak’ın örgütlenme, silahlı eğitim, finans kaynakları anlamında devletle içice olduğunu ortaya çıktı. Ayrıca Almanya’da neo-faşist örgütlenmenin işlediği cinayetlerin soruşturmasında , yapının gizli servis tarafından her düzeyde korunduğu, kollandığı, destek gördüğü ve kontrol edildiği deşifre oldu.

Bügün finans kapital ve kapitalist devletler tarafından rezevr örgütlenmeler olarak elde tutulan neo- faşist örgütlemeler sınıflar mücadelesinin yeni momentlerinde yeni biçim alışlar gösterebilir. Kitlesel bir güce dönüşen siyasal partiler ise bulundukları ülkede (Avusturya ve İsviçre’de) egemen söylemi oluşturması ve faşizmin normalleştirilmesi ve “sıradan faşizm” uygulamalarıyla dikkat çekiyor. Özellikle kültürel ırkçılık, sistemli ve soft diskriminasyon politikalarıyla içice geçiriliyor.

AB, ABD ve Rusya arasında hegemonya savaşlarının yeni odağı olan Ukrayna’daki gelişmeler ilginç bir seyir izliyor. AB ve özellikle Almanya tarafından örgütlenen ve lojistik destek sunulan neo-faşistler ülkenin destabilizasyonda, silahlı bir güç olarak rol alıyor.İktidar muhalifi kitleyi aksiyon, hızlı mobilizasyon yetenekleriyle yönlendiriyor. Ukrayna pratiği, faşist örgütlenmelerin gerektiğinde ne düzeyde kullanılabileceğinin somut bir göstergesidir.

Avrupa’da neo- faşist hareketler bu konjonktürde, ( genel bir yorumla) iki biçimde şekilleniyor. Yunanistan’da Altın Şafak ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinde neo- faşistler “sokağın fethi” yönünde hareket ediyor. Preferideki bu seyre karşılık merkez ülkelerde neo- faşist hareket, faşizmin normalleştirilmesi ve gündelik hayata sirayet etmesi, sıradan faşizm uygulamaları, egemen dil, söylem ve retoriğin oluşmasında rol oynuyor.Ve büyük bir mayalanma zemini buluyor. İtalya’da Aleksandra Mussolini’nin liderlik yaptığı Ulusal Sosyal Hareket Partisi, cinsiyetçi politikalara karşıt argümanlar geliştiriyor ve kimlik politikalarına önem verdiğini açıklıyor. Demogojiyi bir silaha dönüştürüyor. Faşizm, 21. Yüzyılda kendini çok yüzlü bir karakterde dışavuruyor. Neo- faşist harekettin Avrupa’da bugünkü biçim alışları farklılık gösterse de sokağın fethi stratejisi ve faşizm normalleştirilmesi politikaları birbirini dıştalamadığı gibi birbirini besliyor ve şekillendiriyor. Avrupa’da sınıflar mücadelesinin seyri faşist hareketin dinamiklerini ve biçim alışlarını da belirleyecektir.

Neo-faşist yapıların dikkat çeken bir başka yönü, hemen hemen tümünün sağ popülist argümanlar kullanmasıdır. Bu tutum AB, hatta kapitalizm karşıtı argümanlar ve sloganlarla besleniyor. (Almanya’da son seçimlerde, seçimlere ilk defa katılan, AB karşıtı söylemleriyle dikkat çeken, sağ popülist Alternatif Almanya’nın ciddi oy kazanması sürecin bir yansıması olarak okunabilir). Böylece krizden etkilenen geniş yığınlara seslenme imkanı bulan faşist hareket, kriz koşullarının yarattığı yıkımın altında ezilen, sıkışan, çıkışsız, umutsuz, atomize olmuş, reaksiyonel bireyi kavradığı gibi onun kendini manalı bulabileceği ruh ortamı ve zemini yaratmaktadır. Irkçılık ve milliyetçilik kendini hiç, “küçük insan” hisseden bireyin kolayca anlam kazanabileceği ve özdeşleşebileceği bir kulvarı aralamaktadır. Ritüeller, simgeler, jargon, kültürel kodlar bu süreci pekiştiren tutkal işlevi görür. Artık “küçük adam”, bir başkadır, sokakta, kendi gibilerin yanında güçlüdür ve manalıdır. Faşizm güce tapan kitle kültürünü estetize eder. Faşizm bir yönüyle endişe toplumudur. Felce uğrayan kitlelerin toplumsal dönüşüm arzusunu istismar eder.

Neo- faşist hareket, her faşist hareket gibi bir inşa faaliyeti ve kompleks bir toplum mühendisliğidir, bu inşa gerçek yaşam ve gerçek sorunlar içinde olur. Yaşayan, sıradan birey bu inşanın temel malzemesidir. Finans kapital bu gücü bilir ve örgütler. Bu güç “yaşasın ölüm” diyebilecek derece de hayata saldırır. Hayatın içinden yaşamı alır.Yaşamı öldürür. Korkuyu egemen kılar. Faşizm aslında kapitalizmin ontolojisini belirleyen ölümün ideolojisi ve örgütlenmesidir.

Neo- faşist hareket bu ve benzeri demogojik politikalarla, kitlelerin en geri noktalarına ve eğilimlerine seslenerek, çöküş ve çözülme içindeki kitlelerin, faşizmin kitle ruhunun parçası olmasını hedefliyor/sağlıyor.

Bunun yanında biyolojik ırkçılıktan öte kültürel ırkçılıktan hareket ediyor. İslamofobi, Anti-semitizm, seksizm, kadın düşmanlığı, maskülizm, yabancı, göçmen düşmanlığı, elitizm neo-faşist hareketlerin ortak eğilimleri olarak dikkat çekiyor.

Faşizmin kitle ruhu itaat ve ruhun köleleştirilmesine dayanır. Neo- faşist hareket iktidar ve otorite, güven ve nizam, uyum ve güç tesisine vurgu yapıyor.

Avrupa’da neo- faşist hareketin yükseldiği bir konjonktürden geçiyoruz. Artık Neo-faşizm parlamento koridorlarında ve sokaklarda… Olağanüstü imkan ve tehdit diyalektiği Avrupa’nın siyasal gündeminde giderek belirginleşiyor. İmkanın gerçeğe dönüşmesi işçi sınıfının örgütlüğüne ve devrimci siyasal öznenin yaratılmasına bağlı ve bu sorun yakacı bir önem taşıyor. Faşizmin yükselişine verilecek en iyi cevapta bu…İşçi sınıfının ve kitlelerin örgütlü karşı duruşu ve kolektif aksiyonu.