adhk tarafından

Sempozyum; 21.Yüzyılda Ayaklanmalar ve Görevlerimiz

Eylül 26, 2013 de ARŞİV adhk tarafından

ADHK (26.09.2013)  Sempozyum

21.Yüzyılda Ayaklanmalar ve Görevlerimiz

Tarih: 5-6 Ekim 2013

Saat: 12.00

Yer: Ludwigsburg Alevi Kültür Merkezi

Osterholzallee 142/1

71636 Ludwigsburg

adhk tarafından

Bingöl’de özgürlüğe açılan tünel!

Eylül 25, 2013 de ARŞİV adhk tarafından

HABER MERKEZİ (25.09.2013) Sık sık hak ihlalleriyle gündeme gelen Bingöl M Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan 18 tutsağın tünel kazarak kaçması Türkiye’nin gündemine damgasını vurdu. Tutsakların kaçış yollarını tünellerle araması 1997’den sonra ilk kez başarıya ulaşırken, Türk polisi tutsakların peşine düştü.

İskenderun Cezaevi’nde 7 Mart 1997 tarihinde PKK ve MLKP’li tutsakların da aralarında bulunduğu 28 kişi, 54 metrelik tünel kazdıktan sonra kaçmıştı. Bu tarihten sonra tutsakların bütün tünelle kaçma girişimleri sonuçsuz kalmıştı. Taa ki bu sabah Bingöl M Tipi Kapalı Cezaevi’nde yapılan sayımda 18 siyasi tutsağın olmadığının görülmesine kadar.

Sık sık hak ihlalleriyle gündeme gelen Bingöl M Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalan 18 PKK’li tutsak, bugün sabah saatlerinde kazdıkları 70 metrelik tünelden kaçarak özgürlüğe kavuştular. Tutsakların firari Türkiye gündemine damgasını vururken Adalet Bakanı Sadullah Ergin cezaevinde incelemelerde bulundu.

Bingöl M Tipi Cezaevi’nden firar adan ve PKK’ye üye olmak, yardım ve yataklık etmek suçlarından firar eden 18 tutsağın isimleri şunlar: Baran Günana (Kars), Selami Kızıl (Mardin), Diren Yaşa (Amed), Veli Taşkıran (Amed), Şeref Gülen (Amed), Ahmet Oyunlu (Amed), Ramazan Benice (Amed), Rıdvan İpek (Amed), Ali Nergis (Amed), Devrim Kavak (Batman), Diyar Kaydu (Amed), Ekrem Taş (Bingöl), Hüseyin Barsak (Siirt), İbrahim Engin (Amed), Emrah Ubiç (Kars), Cemil Doster (Amed), Osman Kılıç (Bingöl), Ozan Alpkaya (Mardin).

Cezaevi duvarına 40 metre uzaklıkta son bulan tünelin 70 metre uzunluğunda ve 65 santimetre genişliğinde olduğu bildirildi. Tutsaklar tünelden çıktıktan sonra Kaleönü Mahallesi girişinde elbiselerini değiştirdikleri ve olay yerinden uzaklaştıkları belirtilirken, Türk güvenlik güçleri geniş çaplı operasyon başlattı.

Bingöl ve civar illerde giriş ve çıkışlar kontrol altına alındı. Özellikle tutsakların yakalanması için Bingöl-Amed karayolunun Amed girişinde polisler yol kontrol noktası oluşturdu. Kontrol noktasındaki polisler gün boyu şüphelendikleri araçları durdurup kontrol etti.

‘OPERASYANLAR BİZİ KAYGILANDIRIYOR’

Mardinli Ozan Alpkaya’nın 4 yıl Diyarbakır D Tipi Kapalı Cezaevi’nde kaldıktan sonra 2 yıl önce Bingöl M Tipi Kapalı Cezaevi’ne sürgün edildiği ortaya çıktı. Alpkaya, “Örgüte üye olmak” ve “Patlayıcı madde bulundurmak” iddiasıyla 30 yıl hapis almıştı. DİHA’ya konuşan Ozan Alpkaya’nın babası Hasip Alpkaya ise Bingöl ve kırsal alanda başlatılan hava destekli operasyonun kendilerini kaygılandırdığını söyledi.

Bir hafta önce görüşe gittiklerini belirten Alpkaya, cezaevinde gerçekleştirilen firar olayını televizyondan duyduklarını belirterek, çocukları hakkında net bir bilgi alamadıklarını bildirdi. Gelişmeleri kaygı ile izlediklerini dile getiren Alpkaya, “Eğer cezaevinde kaçanlara ilişkin bir şey uygulama yapılacaksa yakalandıkları zaman bu yasalar çerçevesinde yapılmalı, operasyonlarla yapılması doğru değil. Sivil toplum örgütleri, siyasi partiler ve insan hakları savunucuları da bu konuda duyarlı olması gerekiyor. Sonuçta bunlar bizim çocuklarımızdır” diye konuştu.

CEZAEVLERİNİN TÜNEL KRONOLOJİSİ

Türkiye cezaevlerindeki tutsakların kaçış yollarını tünellerle araması ise 1997’den sonra ilk kez Bingöl M Tipi Kapalı Cezaevi’nde başarıya ulaştı. Türkiye tarihinde en büyük tünel kazma kaçışı 29 tutsakla 1988’de Metris Cezaevi’nde yaşanırken, 1997’den bu yana birçok tünelle kaçma girişimi ise sonuçsuz kaldı.

Aslında Türkiye cezaevlerinde kalan tutuklu ve hükümlüler, yıllardan beridir sık sık “tünel kazma” yöntemiyle kaçışın yollarını arıyor. Bingöl M Tipi Kapalı Cezaevi’nde olduğu gibi kimi başardı, kimi de ya tüneli kazarken ya da tüneli yarılarken yakalandı.

1987 yılında Diyarbakır Cezaevi’nin çevresinin 6-7 metre derinlikte kazılıp beton dökülmesine rağmen kazılmaya başlanan tünel, 1988 Ekim ayına kadar devam etti. Diyarbakır Cezaevi’nde tünel bitme aşamasına geldiğinde 74 metrenin sonunda, 17 tutsak tünelden ilerledikleri sırada, tünelin çıkışının çökmesi sonucu tutsakların kaçış girişimleri de sonuçsuz kaldı.

Türkiye’nin en iyi korunan cezaevleri arasında yer alan İstanbul’un Esenler semtinde bulunan Metris Askeri Cezaevi’nde, 1980 darbesi sonrasında birçok siyasi tutuklu bu cezaevinde kaldı. 1988 yılında çeşitli sol örgüt üyelerinden oluşan 29 kişi, tünel kazarak kaçtı. En büyük toplu kaçış eylemi gerçekleşirken, tutukluların, 60 metrelik tünel kazdığı ortaya çıkmıştı.

Çankırı Cezaevi’nde, 28 Haziran 1996’da PKK’li tutsakların kaldığı bölümde 40 metrelik tünel ortaya çıkmıştı. Bursa Özel Tip Cezaevi’nde ise, 13 Nisan 1996’da 5 DHKP-C’li, tırnak makasıyla kazdıkları tünelden firar edemeden yakalanmışlardı.

İSKENDERUN’DA TÜNEL KAZISI 8 AY SÜRMÜŞTÜ

İskenderun Cezaevi’nde 7 Mart 1997 tarihinde PKK ve MLKP’li tutsakların da aralarında bulunduğu 28 kişi, 54 metrelik tünel kazdıktan sonra kaçtı. 8 ay boyunca tünel kazılan cezaevinden kaçan tutsaklardan 16’sı daha sonra yakalanmıştı. Yıllardır birçok firara sahne olan Bayrampaşa Cezaevi’nde ise, 1995 yılında 20 metrelik tünel askerlerce fark edilmesi sonucu tutsakların kaçış planı da sonuçsuz kaldı.

Tünelle cezaevinden kaçma olayı ise en Malatya E Tipi Cezaevi’nde gündeme gelmişti. Cezaevinde kalan 24 MKP’li tutsağın bulundukları koğuşta tünel kazdıkları ortaya çıkmıştı. 2013 yılının Mart ayında tünel kazmaya başlayan MKP’lilerin, kazdıkları 6 metre uzunluğundaki tünelin yetkililerce fark edilmesi üzerine kaçış planı sonuçsuz kalmıştı.

CEZAEVLERİNDE 136 BİN KİŞİ TUTULUYOR

Ocak ayında Adalet Bakanlığı tarafından açıklanan verilere göre Türkiye’deki 373 infaz kurumunda toplam 136 bin 20 kişi bulunuyor. Bunların 104 bin 313’ü hüküm giymiş, 31 bin 707’si tutuklu. Diğer bir ifadeyle cezaevlerindekilerin yüzde 23’ü hiç hüküm giymemiş. Cezaevlerindekilerin 129 bin 181’i erkek, 4 bin 838’i kadın ve 2 bini ise çocuk.

İHD’ye göre şu anda cezaevlerinde 121’i ağır 465 hasta tutsak var ve şimdiye kadar hasta siyasi tutsaklardan sadece 7 kişi serbest bırakıldı. Ayrıca Adalet Bakanlığı verilerine göre Ocak 2013 itibariyle Türkiye cezaevlerinde 2 bin 776 öğrenci bulunuyor. Bu sayı sadece yüksek öğretime hak kazananları kapsıyor, bunlara lise öğrencileri de eklendiğinde sayı hayli bir artıyor.

Genel olarak siyasi tutsak sayısı 10 binin üzerinde. Fakat net bir sayı yok. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK)’e göre 14’ü kadın 49’u erkek olmak üzere 63 üyeleri cezaevlerinde bulunuyor. 2 Eylül 2013 itibariyle Türkiye cezaevlerinde 6’sı imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü olmak üzere 68 gazeteci cezaevlerindeydi.

ANF

adhk tarafından

ADEF; Seyit Rıza ve Arkadaşlarını Anıyoruz!

Eylül 25, 2013 de ARŞİV adhk tarafından

ADEF (25.09.2013) İDAM EDİLiŞLERİNİN 76. YILINDA SEYİT RIZA VE ARKADAŞLARINI ANIYORUZ!

İnanç Asimilasyonuna, Barajlara, Heslere, Kalekolara, Kültürel ve Ekoljik Kırım’a Hayır !

Değerli Dersimliler, Dersimin Dostları, Her inanç, Ulus ve Milliyet’ten Halklarımıza;

Avrupa Demokratik Dersim Birlikleri Federasyonu olarak, 19 Ekim 2013 tarihinde Seyit Rıza ve Arkadaşlarını anmak ve ayrıca, Dersimin karşı karşıya olduğu tehlikeleri gündeme taşıyarak bunlara karşı güçlü bir direnç oluşturmak amacıyla, bugün güncel olarak öne çıkan; inanç asimilasyonu, Barajlar, Hesler, Dersim toplumunu önemli oranda rahatsız eden ve kaygılandıran 21 tane Kalekol inşası ve Tarihi geçmiş Soykırımların günümüzdeki modern tarzdaki devamı olan Kültürel ve Ekolojik Kırım’a karşı bir kampanya kapsamında Rüsselsehim-Flörsheim şehrinde Almanya merkezli bir gece organize etmekteyiz.

Değerli Dersimliler; Dersim yüzyıllar boyunca egemenlerin zulmüne karşı boyun eğmedi. Dersimi zorbalık ve zulmün hedefi haline getiren neden; onun kendi özgün kimliği, kültürü, egemenlere boyun eğmeyen direnişçi duruşu, Alevi Kızılbaş inancı ve 70 ler sonrası oluşan ve Dersimde kök salan Devrimci, Sosyalist siyasal dokusudur.

Dersim oluşturan gruplar, en az bin yıldır kendilerine zorla bir inanç dayatan egemenlere karşı teslim olmama mücadelesi yürütüyorlar. Bu zorlu tarihin en son ve kanlı halkası, TC’nin “Tek Millet, Tek inanç” yaratmak için 1937-38 yılarında Dersimde gerçekleştirdiği Soykırımdır. Bugün hala bu yüzlerce yıllık Devlet politikası yeni araç ve uygulamalarla devam etmektedir.

Türk Devleti ve onun yeni efendileri olan AKP ve Gülen Cemaati Dersimi yeniden fetedilmesi gereken bir yer olarak görmektedirler. Bu nedenle tarihi Dersim kişiliği, duruşu dejenere edilmek istenmekte, toplumsal çürüme ile birlikte amaçlarına daha kolay ulaşabileceklerini düşünmemediler. Bu politikaların bugün Dersimde belli oranlarda başarılı olmasının başta gelen nedenlerinden biriside; Dersimlilerin be Dersim Kurumlarının güçlü ve dirençli bir birlik oluşturamamalarıdır.

Federasyonumuz kuruluşundan günümüze kadar bu konuda tek taraflıda olsa, önemli oranda bir çaba ve duyarlılık ortaya koymuştur. Stratejik konularda olmasa bile, Taktik Eylem Birliği noktasında bütün Dersim Kurumlarının ortaklaştığı 4 Mayıs 1937 Dersim Soykırımı günü ve bütün Dersim Toplumunun Birliğini hedefleyen Geleneksel Dersim Kültür Festivalinin, bütün Dersim Kurumlarının Birlik içinde organize ettikleri ortak bir çalışma olması anlayışımız ve çabamız devam etmektedir. Diger dost Dersim Kurumlarının bu konudaki olumlu adımları Dersimin gelecegini inşa etmede önemli bir rol oynayacaktır.

Degerli Dersimliler, Her inanç, Ulus ve Milliyet’ten Halklarımız;

Bundan 76 yıl önce 1937 yılının Kasım ayında, 14 ü 15 bağlayan gece Elazığ buğday meydanında, Dersimin Önderlerinden Seyit Rıza ve 7 arkadaşı Hukuksuz, uydurma sözde bir yargılamanın ardından idam edildiler.

Elazığ Buğday Meydanında idam edilen Dersimin Önderlerinin isimlerini burada anmak istiyoruz ve anıları önünde saygıyla eğiliyoruz.

Seyd Rıza, Laze Seyd Rızay Resik Hüseyin, Aliye Mirze Sili, Laze Civreil Ağay Hesen Ağa, Laze Qemer Ağay Fındık Ağa, Hesene Ivraime Qıji, Wusene Seydi Dersim ruhu ve onurunu savunanların, cellatlara karşı tavrının ne olması gerektiği 15 Kasım 1937 günü Elazığ Buğday Meydanında Seyit Rıza tarafından tarihe not düşülmüştür. Biz Dersimliler bu onurlu ve cesaretli duruşu hiç bir zaman unutmayacağız.

Dersimliler başta olmak üzere, her inanç ve ulustan halklarımızın böylesi anlamlı bir anma gününde Federasyonumuzla birlikte bu etkinliğimizi güçlendireceğini, destek sunacağını ve en iyi katılımı sağlayacağı inancını taşıyor, Saygılar sunuyoruz.

AVRUPA DEMOKRATİK DERSİM BİRLİKLERİ FEDERASYONU (ADEF)

adhk tarafından

Çarşı’dan açıklama

Eylül 24, 2013 de ARŞİV adhk tarafından

İstanbul (24.09.2013) 22 Eylül akşamı Beşiktaş ve Galatasaray arasında oynan derbi maçından sonra hedef gösterilen Çarşı’nın yaptığı açıklamayı sunuyoruz.

Öncelikle ‘Beşiktaş Fizan’a da gitse gideriz’ diyen ve bunu 22 Eylül akşamı geçici ikametgah Olimpiyat Stadı tribünlerinde yerini alarak gösteren bütün Beşiktaşlılara teşekkür ederiz.

Futbol sadece futbol değildir sözünü şöyle okuruz;

Bizler için Beşiktaş, sadece bir spor kulübü değil, bunun çok daha ötesidir. Bize onu emsalsiz kılan şey sahip olduğu değerleri ve duruşudur. Hayatı futbola değil, futbolu hayata feda edeceğimizden kimsenin şüphesi olmasın.

Lakin bu güzel oyunu çirkinleştirenler de bunun hesabını vermelidir ki öfkemiz ve nefretimiz onlaradır.

Hakemin rakiplerimiz aleyhine dahi olsa verdiği yanlış bir kararı doğru kabul etmeyiz.

Kendi sporcumuzun nizam dışı hareketi ile gerçekyeşen gole sevinmeyiz.

Galip gelenin değil, haklı olanın yanında yer aldık.

‘Beşiktaş sen bizim ahlakımızsın’ derken bize bu mirası devredenlerin izinden gittik.

Beşiktaşlılık bir aşk halidir, bunu böyle bildik ve böyle yaşadık.

Şeref ve haysiyet gibi kavramları hep kıskançlıkla sahiplendik.

Beşiktaşımız için zafer dediğimiz şeyin tabelada yer alan sayılar olmadığını, onunla yaşadığımız en güzel zaferlerin yüreğimizde yer aldığını hep hissettik.

Bizler için nihai zafer denilen, asla ipi birinci göğüslemek olmadı.

Düşüncelerimizi gerçekleştirecek evvellerimiz ve geleneklerimiz var olduğu sürece öylesine başı dik, alnı açık, onurlu ve gurur dolu tertemiz bir geçmişi geleceğe de aktaran ve gelecekte yaşatacak olan Beşiktaşımızın var olabilmesidir; zafer.

Bizim için en adil hakem Şeref Bey, en dürüst sporcu Hakkı Yeten’dir. Bunlar böyle bilinsin.

Defalarca kez söyledik, anlamamakta ısrar edenler için tekrar söylemek bize zul gelmez.

Şiddete maruz kaldık ama asla şiddetten yana olmadık.

En güzel rekabetin her zaman maneviyatta yaşanması gerektiğine hep inandık.

Bu inancımızı koruyarak adalet ve hakkaniyetten yoksun merciler ve emek hırsızı soysuzlar için bir kez daha şunun altını çizmek isteriz;

Beşiktaş’a, Beşiktaşlılara yapılan her haksızlık karşılığını bulur, zira Çarşı sizde olmayan vicdandır.

‘Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil, daha güzel yenil!’

Akbabalar ve çakal sürüleri bilsin ki, sevinciniz kursağınızda kalacak.

Kaybettiğimiz şey 3 puandan ötesi değildir.

Hocamızdan top toplayıcımıza, malzemecimizden sporcumuza, yavru kartalımızdan en yaşlımıza, kulübümüzün hizmetkarından yöneticilerimize kadar hepimiz tek bilek tek yumruğuz.

Kendi yaralarımızı kendimiz sararız ve biz sadece ve sadece Beşiktaş’a sarılırız.

adhk tarafından

Adli Tıp Kurumu önünde Abdullah Kalay için eylem

Eylül 24, 2013 de ARŞİV adhk tarafından

Kalbinin yüzde 70’i çalışmayan ve hapishanede tutularak öldürülmek istenen Abdullah Kalay için DHF Adli Tıp Kurumu önünde eylem yaptı

İSTANBUL (24.09.2013)- Abdullah Kalay hapishanede yaşam savaşı veren yüzlerce hasta tutsaktan biri. Ölüm Orucu Gazisi Kalay hapishanede kalp krizi geçirmesinin ardından saatlerce hastaneye götürülmeyerek ölüme terk edildi. Kalbinin yüzde 70’i çalışmayan Kalay hala hapishanede tutulup tedavisi engellenerek göz göre göre katledilmek isteniyor. Kalay ve diğer hasta tutsakların serbest bırakılması için kampanya başlatan Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) birçok eylem yapıyor.

Adli Tıp teşhir edildi

Kalay ve onun gibi çok sayıda hasta tutsağın hapishanelerde ölüme terk edilmesinin baş sorumlularından olan Adli Tıp Kurumu devletin infaz kurumlarıyla işbirliği içerisinde hapishanelerde katliamlara ortak oluyor. İşte bu yüzden DHF üyeleri bugün saat 13.30’da Adli tıp Kurumu önünde bir eylem yaparak Adli Tıp Kurumu’nu teşhir etti.  Adli Tıp Kurumu önünde “Tecrit öldürüyor Adli Tıp onaylıyor! Hasta tutsaklar serbest bırakılsın! Abdullah Kalay’a özgürlük!” pankartını açan DHF’liler “Abdullah Kalay’a özgürlük”, “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın”, “İçerde dışarıda hücreleri parçala”, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur” sloganlarını attılar. DHF adına bir açıklama yapan eylemciler Abdullah Kalay’ın devletin tüm kurumlarıyla işbirliği içerisinde nasıl öldürülmek istendiğini anlattılar.

Devlet Kalay’ı katletmek istiyor

Açıklamada Kandıra 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde tutsak bulunan Abdullah Kalay’ın 13 Nisan 2012 tarihinde kalp krizi geçirdiği, saatlerce hastaneye götürülmeyerek ölüme terk edildiği, ancak devrimci tutsakların saatlerce süren eylemi neticesinde Kalay’ın koma halindeyken  yürütülerek hastaneye götürüldüğü ve iki buçuk saat sonra hastaneye yetiştirilmesinden dolayı kalbinde ağır tahribat oluşan Kalay’ın kalbinin yüzde 70’inin çalışmadığı ifade edildi. Ağır hastalığından dolayı infazının durdurulmaması, tedavinin dışarıda sürdürülmemesi için devletin infaz kurumlarından biri gibi çalışan Adli Tıp Kurumu’nun hasta tutsaklara karşı ideolojik yaklaştığı ve ölümlerini onaylandığı belirtilerek “Abdullah Kalay şuan ölümle burun buruna. Her an ölüm haberini alabiliriz. Abdullah Kalay gibi yüzlerce tutsak ölümle burun buruna yaşıyor. Buna dur diyelim “ sözleriyle Adli Tıp Kurumu teşhir edildi. Çevredeki halkın da alkışlarla destek verdiği eylem sloganlarla sonlandırıldı.

DHF Kalay için 27 Eylül Cuma günü saat 13.00’te Çağlayan Adliyesi önünde de bir eylem gerçekleştirecek.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Alevilerin hükümete tepkisi artıyor

Eylül 24, 2013 de ARŞİV adhk tarafından

ANKARA (24.09.2013) AKP iktidarının yaklaşımları nedeniyle kendilerini “hedef” olarak gören Alevi örgütleri, Ekim ayında alanlara çıkmaya hazırlanıyor.  Son dönemdeki cami-cemevi projesi, Alevi mezarlıklarına saldırı ve Pir Sultan Abdal logosunun ‘terör örgütü simgesi’ sayılması gibi gelişmelere dikkat çeken örgütler, Alevilerin parçalanmak istendiğini belirtiyor.

Bir süredir hükümetin projeleri ve bizzat Başbakan Erdoğan’ın beyanları dolayısıyla kendilerini “hedefte” gören Alevi örgütü temsilcileri, hükümetin açıklayacağı “demokratikleşme” paketini oyalama yöntemi olarak değerlendiriyor.

Alevi örgütü temsilcilerinden Geçmez, cami-cem evi projesi için “siyasetçilerin birbiriyle kavgaları içinde Alevileri kullanma gayreti” derken; Kenanoğlu da, hükümetin Alevileri “terörist” olarak hedef gösterdiğini belirtti. Özel, Alevilerin parçalanmak istendiğini vurgularken; Bülbül ise AKP’nin toplumu bilinçli olarak büyük beklentilere sokarak zaman kazandığı görüşünde. Alevi örgütleri, demokratikleşme paketinin de kendilerini tatmin etmeyeceğini düşünüyor.

Ekim ayında alanlara çıkacak olan Alevi örgütü temsilcileri, Hükümet’in Alevi yaklaşımına dönük eleştirilerini, paket hakkındaki düşüncelerini ANF’ye anlattı.

GEÇMEZ: CAMİ-CEM EVİ PROJESİ TAM BİR ASİMİLASYON PROJESİDİR

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, cami-cem evi projesi girişimini “sorunu çözmek yerine karmaşık hale getirme çabası” olarak değerlendirerek, Gülen Cemaati Lideri Fethullah Gülen ve Cem Vakfı Genel Başkanı İzzettin Doğan’ın 12 Eylül sürecinde rol alan isimler olduğunu belirterek, “Alevilerin sorununa 12 Eylül generalleri gibi yaklaşıyorlar. İzzettin Doğan ve Fethullah Gülen; ikisi de, 12 Eylül sürecinde rol almış isimler. İkisi darbe döneminde birlikte çalışmıştır” dedi.

AKP hükümeti ile Gülen Cemaati arasında bir kavga olduğunu savunan Geçmez, “AKP-Gülen Cemaati’nin kavgasına Alevileri sokmak için Gülen, AKP’ye karşı İzzettin Doğan’la birlikte bunu kullanıyorlar. Alevileri bu kavgada kullanmak istiyorlar” tespitini yaptı.

Projenin Alevilik inancını yaşama geçirmeyle ilgisi olmadığını da vurgulayan Geçmez, “Alevilere saygı duyuyorlarsa Alevi köylerine birçok cami yapılmış durumda; onları cem evine dönüştürsünler. İnsanların aynı bahçede bulunması bir şeyi ifade etmez. Aynı dine, kitaba inandığımız söyleniyor; ancak, hepimiz aynı şekilde inanmıyor ve algılamıyoruz. Bu tam anlamıyla bir asimilasyon projesidir. Politik, ticari ve siyasetçilerin birbiriyle kavgaları içinde Alevileri kullanma gayretleridir” şeklinde konuştu.

‘ALEVİ ÇOCUKLAR PSİKOLOJİK İŞKENCE GÖRÜYOR’

AKP hükümetinin kendi ülkesinde yaşayanların inancında olanları katleden birisi olarak Yavuz Selim’in adının bir köprüye vermesini de ahlaki ve vicdani bulmayan Geçmez, bunun aynı zamanda tehdit niteliği taşıdığı görüşünde. “Diğer yandan da, doğayı bu kadar çok katleden, bu kadar çok insanın karşı çıktığı bir köprüye ancak bir katilin ismi yakışır” diyen Geçmez, bu projeye imza atan hükümetin ‘Alevi Açılımı’ yapacağına güvenmediklerini belirtti.

Geçmez zorunlu din derslerinin kaldırılmadığını da anımsatarak, “Zorunlu din dersleri birer işkence olarak devam ediyor. İşkenceyi hep fiziki açıdan algılıyoruz ama Alevi çocuklara dönük psikolojik bir işkence var” dedi.

Geçmez, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “devlet eliyle sünniliği yaydığını” ifade ederek, Taksim’e ve başka alanlara büyük camiler yapmasını ve inançlarını siyasete dahil etmesini buna örnek gösterdi.

‘HÜKÜMETTEN NE TALEP EDERSEK TERSİNİ YAPIYOR’

Türkiye Başbakanı Erdoğan’ın 30 Eylül’de açıklayacağı paketle ilgili ise Geçmez, paketin kapalı kapılar ardında yapılmasını eleştirdi.

Pakette Alevi inancına dönük bazı göstermelik başlıkların olduğu yönünde duyum aldıklarını dile getiren Geçmez, cem evlerinin camilerin yan kolu olarak gösterilecek bir yaklaşımı kabul etmeyeceklerini belirtti.

Geçmez şöyle konuştu:

“Alevi çalıştaylarında hükümete bir rapor sunduk. Sorunların nereden kaynaklandığını ve çözümü ortaya koyduk. Ama garip bir şekilde hiç dikkate almadılar. Biz, sunduğumuz raporlarda ‘din derslerini kaldırın’ dedik; 3’e çıkardılar. Diyanet’in kaldırılmasını istedik; bütçesini güçlendirdiler. Sonra da Yavuz Selim ismi köprüye verildi ve Erdoğan mitinglerdeki konuşmalarında ciddi şekilde ayrımcılık içeren, nefret dolu ifadeler kullandı. Dolayısıyla güvenmemiz mümkün olmasa da insani olarak beklenti içindeyiz. Ancak bizlerden bağımsız kalarak, kapalı kapıların ardında yapılmamalıydı. Pakette cem evlerinin inanç merkezi sayılacağı ve Alevi dedelerine maaş gibi göstermelik şeylerin olduğunu öğrendik. Öncelikle cem evleri inanç merkezi değildir; ibadethanedir. Cami, Kilise inanç merkezi mi? Bu, İslamiyet’te tek ibadethanenin cami olduğu ve Alevilerin cem evlerinin ise ancak yan kolu olabileceği gibi bir yaklaşımı gösteriyor ve bunu çirkince buluyoruz.”

KENANOĞLU: CEM EVİNİ CAMİNİN EKLENTİSİ YAPMAYA İTİRAZ EDİYORUZ

Hübyar Sultan Alevi Kültür Derneği (HSAKD) Genel Başkanı Ali Kenanoğlu, cem evlerini caminin eklentisi yapma yönündeki tüm yaklaşımları ve projeleri reddettiklerini belirtti.

Cami-cemevi projesinin de esasta cem evini ibadethane değil ‘tarikathane’ olarak gören anlayıştan kaynağını aldığını vurgulayan Kenanoğlu, “Birçok ibadethanenin yan yana gelmesi gibi örnekler zaten var. Gelebilir de. İnanç zenginliği olan bir ülkedeyiz. Bizim bir sokağımızın birinde cami, diğerinde cem evi de var. Tepkimiz bir sünni tarikat önderinin cem evi işine girişmesine de değil. İtirazımız teolojik ve yasalardan kaynaklı. Bugüne kadarki örneklerine baktığımızda, cami-cem evi hikayelerine baktığımızda cem evinin ibadethane sayılmadığı, ibadethanenin cami olduğu gibi yaklaşımı görüyoruz. Yani, ‘cem evi zikirhanedir, tarikathanedir ve mutlaka yanında cami olmalıdır; Aleviler de Müslüman oldukları için camide ibadethane yapıp cem evine geçip zikir yapmalıdır’ gibi bir yaklaşım hakim. Ordu ve Yozgat’ta zaten yapıldı ve böyle bir modelle yapıldı, bize de böyle sunuldu” diye konuştu.

Kenanoğlu, Türkiye’de halihazırda cem evlerinin statüsünün ibadethane olmadığına vurgu yaparak, “Yasalar içinde de geçerliliği yokken, bunu cami vasıtasıyla meşrulaştırmaya ya da caminin yanında olunca değerliymiş gibi göstermeye ve cem evini caminin eklentisi gibi yapmaya itiraz ediyoruz. Değerli, önemli iki ibadethanenin yan yana gelmesinden söz etmiyoruz. Cami gibi kıymetli bir ibadethanenin yanına eklenti olmamız isteniyor ve ‘daha ne istiyorsunuz’ gibi bir bakış açısıyla ortaya konuluyor” dedi.

Kenanoğlu, Alevilerin son zamanlarda tepkisini çeken bir projenin de Yavuz Sultan Selim Köprüsü olduğuna vurgu yaparak, hükümete şöyle seslendi:

“Demokratikleşmeden, birlikte yaşamdan bahsedeceksen, birbirimizin katillerini ön plana çıkararak bunu başaramayız. Yavuz Selim sizin için bir kahraman olabilir ama bizler için de katildir. Ortak yaşam alanlarımızda böyle figürleri öne çıkarttığınız takdirde geçmişin hafızasını güncellemeye ve buradan da Alevi karşıtlığına yol açarsınız.”

‘PİR SULTAN ABDAL’A TERÖRİST DEMEK, ALEVİLERİ DE TERÖRİST SAYMAKTIR’

Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nde Pir Sultan Abdal kartpostalına “terör örgütü simgesi” olduğu iddiasıyla el konulduğunu da hatırlatan Kenanoğlu, bu yaklaşımın Alevilere yönelik son süreçteki olumsuz politikalardan bağımsız olmadığını dile getirdi: “Pir Sultan Abdal bizim inanç önderimizdir, pirimizdir. Onu simgeleyen bir logonun ‘terör örgütü simgesi’ sayılması Alevi örgütlerini de terörist saymaktır çünkü cem evlerimizin hepsinde, kendisinin sazı yukarı kaldıran, bilinen logosu vardır. Bir yandan Alevilerin sorunlarını çözeceğini söyleyen hükümet bir yandan da bizlerin önderlerini böyle suçluyor; Aleviliği terörist damgasıyla karşı karşıya bırakıyor.”

Kenanoğlu, demokratikleşme paketinin açıklanmasıyla birlikte, bunun Aleviler için yeni bir mücadele nedeni ve alanı oluşturacağını düşündüklerini belirtti.

Hiçbir hakkın pazarlık konusu olamayacağını vurgulayan Kenanoğlu, paketten Aleviler olarak umutlu olmadıklarını dile getirdi. Kenanoğlu şöyle konuştu:

“Pazarlığa bağlanmamalıydı; ne Kürtler ne de Aleviler açısından. Demokratikleşme zaten hükümetin hedefinde olmalıydı; bunu başka şartlara bağlamamalıydı. Aleviler açısından umutlu değiliz çünkü hükümetin Aleviliğe yaklaşımıyla ilgili kaygılarımız var. Pakette cem evlerini yine tarikathane, zikirhane olarak sayacaklarsa bunu kabul etmeyiz. Alevi dedelerine maaş verilmesi gibi adımları da kabul etmiyoruz ve aksine, inancımızdan devletin elini çekmesini; resmi bir inanca dönüştürmemesini istiyoruz. Biz inanç önderlerimizi kendi rızamızla, kendimiz finanse ederiz. Devletin dahil olması inancın temellerini sarsan bir durum. Hem inançsal, hem demokratik ve hem de laiklik açısından bunları doğru bulmuyoruz. Din adamı devletin memuru olmamalı. Devlet dini sivil hayata terk etmeli.”

‘ALEVİLER SOKAĞA İNMEK ZORUNDA’

Alevi örgütleri olarak ekim ayında mitingler düzenlemeye hazırlandıklarını belirten Kenanoğlu, hükümetin son iki-üç yıldır Alevilere dönük politikasının, sokaklara çıkmalarını zorunlu kıldığını açıkladı. 12 ayrı bölgede yüzlerce Alevi evinin işaretlendiğini, Alevilerin kamuda iş sorunu yaşadıklarını, Alevi işverenlerin belediyelerden ve kamudan iş alamadıklarını ve Erdoğan’ın söylemleri sayesinde bu sorunun özel sektöre de yansıdığını kaydeden Kenanoğlu, yine son süreçte yüze yakın, hükümeti-Gülen Cemaati’ni destekleyen Alevi dernekleri kurularak asimilasyon politikasının genişletilmeye çalışıldığını söyledi. Alevilerin bu ve benzeri sorunlara tepkilerini sokaktan vereceğini bildiren Kenanoğlu, “Alevi kamuoyunun tavrını göstermesine gerek duyuyoruz. Alevi toplumu sokağa inmek zorundadır. Masa başında bizi satıyor, pazarlıyorlar! Ekim ayında birçok bölgede mitingler düzenleyip, Alevilerin tavrının netleşmesini gerekli buluyor ve kalabalığımızla, etkimizle de bu tavrımızı herkesin görmesini istiyoruz” dedi.

ÖZEL: ALEVİLER PARÇALANMAK İSTENİYOR

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanı Selahattin Özel ise cami-cem evi projesinin Fethullah Gülen’in isminden ötürü Alevileri tedirgin ettiğini söyleyerek, “Ancak AKP hükümeti bu projeyi reddetti; karşı olduğunu açıkladı. Enteresan bir duruma düşüyoruz. AKP ve biz karşı çıktığımız için, onunla yan yana gelmiş gibi oluyoruz” dedi.

Projeyle Alevi örgütlerinin de birbirine düşürülmek istendiğine dikkat çeken Özel, Gezi direnişi sürecinde de bunun denendiğini dile getirdi: “Gezi sürecinde Yavuz Selim’in adının köprüye konulmasını çok tartışmak istemedik. Köprüyle ilgili yapacağımız mitingi durdurduk. Çünkü yine parçalamaya dönüktü. Böyle bir protestoya kalkıştığımızda bölme olarak algılanabilirdi.”

Demokratikleşme paketinin açıklanmasını beklediklerini ancak haklı nedenlerle hükümete güvenmediklerini belirten Özel, “Çalıştay süreçlerini de hatırlayınca güvenmememiz normal. Ayrıca paketin açıklanma şekli de ilginç; sürekli gizlediler. Kamuoyuna sormaları, bizlerin nabzını tutmaları gerekirdi” dedi.

BÜLBÜL: HÜKÜMET TOPLUMU BEKLENTİYE SOKARAK OYALIYOR

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Kemal Bülbül ise, AKP hükümetinin Alevi sorununu çözecek bir irade gösteremeyeceğini kaydetti.

Çözümsüzlüğün sadece hükümete mahsus olmadığına dikkat çeken Bülbül, “Mevcut durum bir sistematik politikanın sonucu. Sadece AKP’ye mahsus değildir; AKP devletin partisidir ve dolayısıyla devlet-parti buluşması ortaya çıkmıştır” dedi.

Bülbül’ün fikri; “demokratikleşme paketinden demokrasi çıkmayacağı” yönünde:

“Toplumun çeşitli kesimlerinin fark etmediği ya da fark etmekten imtina ettiği bir şey var; bu paketten demokrasi çıkmaz. Cumhuriyet tarihi boyunca hemen hemen her yıl hükümetler bir paket ortaya koymuşlardır ve hepsini de inkara, imhaya dayalı içerikler oluşturmuştur. AKP, Alevi ve Kürt sorununu çözemez.”

‘Hükümetin toplumu büyük beklentilere sokarak oyaladığını’ düşünen Bülbül, “3 Haziran 2009’dan beri yürüyen Alevi açılımının vardığı noktayı bugünlerde görüyoruz; Pir Sultan Abdal’a ‘terörist’ deniyor, Alevi mezarlarına saldırı oluyor. Hükümet valisinden kaymakamına, bakanından devletin büro memuruna kadar farklı kimliklere nasıl davranmaları gerektiği hususunda konferanslar veriyor. Irkçı, faşist bir yaklaşımı işaret ediyor.

Hükümetin yerel ve genel seçimler için zaman kazanmaya çalıştığını belirten Bülbül, “Matruşka bebekleri gibi, iç içe paketler çıkartılıyor… Bir düzenleme, bir reform yapacaksanız zaten yaparsınız. Neden oyalıyor ve paketlere bölüyorsunuz” vurgusunda bulundu.

‘İKİ BÜYÜK MİTİNG YAPACAĞIZ’

Bülbül, önümüzdeki ay Alevilerin sokağa çıkacak olmasıyla ilgili de, şu bilgileri verdi: “Yerel ve genel programlar belirledik. Yerel toplantılar yapıp toplumla diyalog kuracağız. Üyelerimizle, yereldeki demokratik kurum ve kuruluşlarla görüşeceğiz. 5 Ekim günü Mersin’de, 27 ekim günü İstanbul’da iki büyük mitingimiz olacak. Bu döneme ilişkin konuları, sorunları işleyeceğiz. Bizler Alevi sorununun Kürtsüz, Kürt sorununun Alevisiz çözülemeyeceğini düşünüyoruz. Yine demokrasi sorunu da bunlar olmadan, emek sorunu da toplumun tamamı katılmadan çözülmez. Sorunları birbirimize havale ederek değil; ortaklaştırarak çözebiliriz.”

ANF

adhk tarafından

Nurtepe halkı Abdullah Kalay için yürüdü

Eylül 23, 2013 de ARŞİV adhk tarafından

DHF’nin yürüttüğü kampanya dahilinde kalbinin yüzde 70’i çalışmadığı halde hapishanede ölüme terk edilen Abullah Kalay için Nurtepe’de bir yürüyüş yapıldı.

İSTANBUL (23. 09.2013) – Kalbinin yüzde 70’i çalışmayan ancak buna rağmen hapishanede tutulmaya devam edilerek tedavisi engellenen Abdullah Kalay’ın serbest bırakılması için dün akşam Nurtepe’de DHF tarafından bir yürüyüş yapıldı. Saat 19.00’da Hacı Ethem İlköğretim Okulu önünde “Hasta tutsaklar serbest bırakılsın- Abdullah Kalay’a özgürlük” pankartı arkasında bir araya gelen kitle buradan Sokullu Caddesi üzerinden Güzeltepe’ye yürüdü. Kitle mahalle içerisinde yürürken bir yandan da ajitasyonlarla işçi ve emekçilerin, kadınların, Alevilerin, ezilen Kürt ulusunun haklarını savundukları için hapishanelerde hasta tutsakların ölüme terk edildiğine değinilerek “Yoldaşlarımız faşizmin zindanlarından alacağız” sözleriyle Nurtepe halkı yürüyüşe katılmaya çağrıldı.

“Abdullah Kalay serbest bırakılsın”, “Yaşar İnce serbest bırakılsın”, “Erol Zavar serbest bırakılsın”, “Murtaza Dağ serbest bırakılsın”, “Yaşasın devrimci dayanışma”, “İçerde dışarıda hücreleri parçala”, “ Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiçbirimiz”  sloganlarının atıldığı yürüyüş sonrasında kitle tekrar Sokullu Caddesi’ne döndü. Burada DHF adına yapılan açıklamada egemen sistemin faşist karakterinin her önemli süreçte önce hapishanelerde gerçek yüzünü açığa vurduğu ve hapishanelerdeki saldırıların tesadüf olmadığı vurgulanarak 1980 Askeri faşist darbesinin ardından Diyarbakır, Metris, Mamak, ‘90’lı yıllarda Ümraniye, Burdur Hapishanelerinde , ’96 yılında Ulucanlar ve 200 yılında F Tipi projesinin hayata geçirilmesi için 20 hapishaneye eş zamanlı düzenlenen ‘Hayata Dönüş’ katliamlarına değinildi.

‘Adli Tıp değil infaz kurumu’

“Bunun son örneği Kandıra 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde tutsak bulunan Abdullah Kalay, 13 Nisan 2012 tarihinde kalp krizi geçirmiştir. Saatlerce hastaneye götürülmemiş ve adeta ölüme terk edilmiştir. Devrimci tutsakların saatlerce süren eylemi neticesinde Abdullah Kalay, “koma halindeyken”      yürütülerek “hastaneye” götürülmüştür. Geç müdahale ve iki buçuk saat sonra hastaneye yetiştirildiği için kalbinde ağır tahribat olmuştur ve kalbinin yüzde 70’i çalışmamaktır. Ağır hastalığından dolayı infazının durdurulmaması, tedavinin dışarıda sürdürülmemesi için devletin infaz kurumlarından biri gibi çalışan Adli Tıp kurumu hasta tutsaklara karşı ideolojik yaklaşmakta ve ölümlerini onaylamaktadır. ‘Nabzı atıyor, kalbi çalışıyor, normaldir’ diye Abdullah Kalay’ın hapishanede hayatını sürdürebileceğine oy birliğiyle karar verilmiştir. Adli Tıp raporları dikkate bile almamıştır. Abdullah Kalay’ın dışarıda tedavisinin devam edilmesine ilişkin talebi reddedilmiştir. Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu red kararında (20 Şubat 2013)  (kararı da 2 ay sonra, 25 Nisan 2013) bildirmiştir.”  denilen açıklamada Abdullah Kalay’ın açıkça devlet eliyle öldürülmek istendiği belirtildi.

Abdullah Kalay, Erol Zavar, Yaşar İnce, Murtaza Dağ ve yüzlercesi..

Kalay dışında ülkemiz hapishanelerinde yüzlerce tutsağın ölüme terk edildiği belirtilen açıklama  “Şu anda farklı hapishanelerde 100’e yakını ölüm sınırında olmak üzere, 412 hasta tutsak bulunmaktadır. Abdullah Kalay, Erol Zavar, Yaşar İnce ve Murtaza Dağ bunlardan sadece birkaçıdır. Demokratik Haklar Federasyonu olarak bir kez daha güçlü bir şekilde haykırıyoruz; devrimci tutsakların haklı ve meşru direnişi direnişimizdir, devrimci tutsakların içeride öldürülmesine sessiz kalmayacağız. Abdullah Kalay serbest bırakılsın! Hasta tutsaklara özgürlük! Devrimci tutsaklar onurumuzdur! “ sözleriyle sonlandırıldı.

Yapılan açıklama sonrası eylemlerin devam edeceği belirtilerek 27 Eylül Cuma günü Çağlayan Adliyesi’nde ve 29 Eylül Pazar günü Gazi Mahallesi’nde hasta tutsaklar için DHF’nin yapacağı eylemlere katılım çağrısı yapıldı.  DHF’nin örgütlediği eyleme SODAP, Halk Cephesi, SYKP, Partizan ve BDP destek verdi.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Hak gasplarına karşı dur, emperyalist savaşa hayır, gezi direnişini selamla

Eylül 23, 2013 de ARŞİV adhk tarafından

İsviçre-Bern (23.09.2013) İsviçre’nin başkenti Bern’de 21 Eylül Cumartesi günü isviçre Sendikalar Birliği öncülügünde işçi-emekçi yürüyüsü ve mitingi gerçeklestirildi. Demokratik kitle örgütleri, sendikalar, çeşitli dernek ve kuruluşların yerini aldığı yürüyüşe 15.000’in üzerinde katılım sağlandı. Saat 14:00’da başlayan yürüyüş, coşkulu sloganlar eşliğinde Bern Parlementosu’nun önüne kadar devam etti. Her yıl düzenli olarak gerçekleştirilen bu eylemlerin bu yilki slogani; maaşların korunması ve yükseltilmesi, asgari üçretin 4000.- Fr çikartilmasi, emeklilik kasasindaki haklarin korunmasi, göçmen politikalarındaki ırkçılıga ve düşmanlıklara karşı ortak tavır geliştirmek adına gerçekleştirildi.

Sendikaların aracılığıyla İsviçre’nin tüm kantonlarında trenler tutulurak işçi-emekçiler eyleme katılmaları sağlandı.

İsviçre’de temel hak eşitsizliği, sosyal hak gaspları günden güne daha da artarak devam ettigi bu süreçte, kemer sıkma politikaları, kapitalizmin kaşıkla verip kepçeyle geri alma anlayışı, sağlıktan eğitime, iş koşullarından düşük maaşlara tabi tutulmaya kadar, emeklilik yaşının düşürülmemesi ve mezarda emekliliğe kadar, bir bütün yasaları ve uygulamalarıyla ezilen halklar üzerinde kendini daha da hissettirmektedir. Bu saldirilar karsisinda örgütlenmenin önemi üzerinde durulan eylem örgüleyicileri sendikalar mitin alaninda temsilcileri araciligiyla degisik dillerde açiklamalar yaptilar.

Sendika temsilcileri konusmalarinda; isviçre ekonomik anlamda bugün herzamankinden daha zengin olmasina ragmen isçilerin-emekçilerin emek gücünün karsiligi olarak verilen maaslara göz dikmeleri kapitalizmin genel kültürüyle alakali oldugu vurgulandilar. Yine ülkenin önde gelen kartelleri, holdingleri dünya pazarinda ucuz isgücü saglamak için ekonomik olarak geri kalmis ülkelerde çalisanlara hiç bir güvence saglanmadan üretimlerini kat kat artirmaktadirlar.

İDHF: Hak gasplarina karsi dur, Emperyalist Savasa Hayir ve Gezi-Halk Direnişini Selamla

Isviçrede egemen sitem tarafindan gerçeklestirilen saldirilara ve bunun sonucu olarak hak gasplarina karsi IDHF isviçre temel gündemli bu gelismelere karsi kayitsiz kalinamayacagi ve tüm güçlerini emekçilerin ortak mücadelesinin örgütlenmesi için seferber olmaya çagirdi.

İDHF-İDKH-İDGH eylemlige pankart, döviz ve bildirileriyle kitlesel katılım sağladı. IDHF, Suriyeye yapilmasi olasi emperyalist müdahaleye dikkat çekerek, kitleleri emperyalist saldiriya karsi durmaya çagirdi. Yine Gezi Parkı’nda başlayıp Türkiye-K.Kürdistan’ın her yerine yayılan halk direnişinin yeniden ayaga kalmasini selamlayarak, bu direniste ölümsüzlesenlerin kavgalarini kusanma çagrisinda bulundu. ADHK’nın çıkarmış Suriyeye Emperyalist müdahale olasiligina ve Gezi direnisinin yeninden sahlanmasina dair çikartmis oldugu bildiriler yoğun bir şekilde dağıtıldı.

Yürüyüse Türkiye-K.Kürdistanli göçmen örgütlerinden IDHF nin yanisira ITIF, IGIF, BIR-KAR-DIDF katildilar.

Birlik-Mücadele-Zafer

IDHF

 

adhk tarafından

Ethem Sarısülük davası izleyicilere yasak!

Eylül 23, 2013 de ARŞİV adhk tarafından

Ethem Sarısülük’ü katleden polis Ahmet Şahbaz’ın yargılandığı davada Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi, “kamu güvenliğini” gerekçe göstererek duruşmanın izleyicilere kapatılmasına karar verdi

HABER MERKEZİ (23.09.2013)- Ethem Sarısülük’ü öldüren polis Ahmet Şahbaz’ın yargılandığı davada, mahkeme duruşmanın izleyicilere kapatılmasına karar verdi. Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi aldığı kararın gerekçesi olarak “kamu güvenliğini” gösterdi.

Ankara Adliyesi’ndeki duruşma salonunun girişinde, sivil polislerin ablukası dikkat çekiyor.

Adliye önünde polis barikatlarının önünde bekleyen yüzlerce kişi ise, “Hepimiz Ethem’iz öldürmekle bitmeyiz!” sloganlarını atıyor.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

Cinsel sömürüye karşı sessiz kalma, diren mücadele et!

Eylül 21, 2013 de ARŞİV adhk tarafından

ADKH (22.09.2013) Toprağı, suyu, emeği metalaştıran özel mülkiyet sistemlerinin en vahşi, en görünmez sömürü biçimi olarak insan bedeninin ve duygularının meta olarak kullanıldığı bir alan fuhuş sektörü!

Köleliğin dünyada yasaklanmasının üzerinden çok uzun süre geçmiş olmasına karşın, insanın insani köleleştirme ve istismar etme isteği sona ermiş değildir. Köleci devletlerin, feodal beylerin, kapitalist egemenlerin, varlıklarını sürdürmede bir araç olarak kullanılan ve gün geçtikçe büyüyen bir ekonomik sektör haline gelen fuhuş; çok cılız seslerin dışında, doğru ele alınıp mücadele edilemeyen bir sömürü biçimi olarak tüm dünyada hızla büyümeye devam ediyor. Geçmişin “Kutsal Fahişlerinden”  genelevlerine, “hayat kadınlığından seks köleliğine, çocuk pornografilerinden bir bütün olarak fuhuş sektörüne, sistemin çarklarına hapsedilen bedenler, duyulamayan ve görünemeyen alanlara sürgün ediliyor!

Tüm dünyada milyonlarca kadının bir meta gibi alınıp satılmasının, ‘töre-namus’ kıskacına esir edilmesinin, şiddete uğratılarak katledilmelerinin, çeşitli yöntemlerle sırtlarından para kazanılmasının yanı sıra; medyada ve pornografik içerikli reklam panolarında cinsel obje olarak kullanılması olağanmış gibi gösterilerek, kadın ve erkek bedenleri üzerindeki sömürü topluma kanıksatılmaya çalışılıyor.

Çocuk bedeninin meta haline dönüştürülmesi ise cinsel sömürünün geldiği en uç noktadır. Çocukların fuhuş sektöründe çalıştırılması, cinsel istismarın sanal dünyada her gün artması buzdağının sadece görünen yüzüdür.

Kapitalist üretim ilişkileri içinde metalaştırılan, yüzyıllar boyu ‘toplum sağlığının korunması’ gerekçesiyle ‘ahlaki’ nedenlerle dışlanan, ayrımcılığa uğrayan ve baskı altında tutulan seks köleleri, şiddet ve sömürüye açık uygulamayla toplumdan izole edilmiş bir yaşam sürdürüyor. Kimi ülkelerde 4 kadın ile evliliğin yasallaşması, küçük yaşta çocukların evlendirilmesi genelevde çalışanların iş koşullarının düzenlenmesi tartışmaları, pornoyu bir sanat, erotizmi ise estetizm olarak gören anlayışlar var iken;  bizlerin erkek egemen anlayışlardan kaynaklı tüm bu sömürü biçimlerine karşı “her türlü cinsel sömürüye son” sloganını çok net olarak haykırmamız bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

Bedenlerimizin metalaştırılmasına, fuhuşun teşvik edilmesine karşı başta tüm kadınları ve kadın örgütleri olmak üzere tüm insanlığı, bu çürüyen – çürüten sisteme karşı tavır almaya, teşhir etmeye ve mücadele etmeye çağırıyoruz.‘‘

Bedenimiz bize aittir metalaştırılamaz!

Beden ticaretini durdur.

Avrupa Demokratik Kadın Hareketi (ADKH)

www.adkh.org

Eylül 2013