TEMEL DEMİRER tarafından

CEMAAT-AKP “KAPIŞMASI”NA DAİR[*]

Haziran 27, 2014 de TEMEL DEMIRER TEMEL DEMİRER tarafından

TEMEL DEMİRER

“Bitmeyen söylentiler,
söylenti olmaktan çıkar.”[1]

 

Cemaat-AKP “kapışması”nın ayyuka çıkıp, sağır sultanın bile bilgisine dahil olmasıyla kimileri “Ne oluyor?” şaşkınlığıyla sarsıldı…

Aslında şaşırtıcı hiçbir şey yoktu.

Bir “ittifak”ın sonuna gelinmişti. Tabir-i caiz ise bagajlar boşaltılıyordu.

Öncelikle şunu belirtelim: Hiçbir ittifak “sonsuz” değildir; her ittifakın bir ömrü, miyadı olduğu gibi Cemaat-AKP beraberliğinin de bir sınırı vardı.

Şimdi o sınırlardayız!

Neden mi?

Türkiye’de (uluslararası sermayenin de bilgi ve etkisi dahilinde) yeniden yapılanan sermaye “eski(yen) statüko”nun yerine (Anadolu Kaplanları destekli) Cemaat-AKP beraberliğini ikame ettiğinde (liberalleri çok “heyecanlandıran”!?) “yeni” devreye sokuluyordu.

Tam bu noktada Fethullah Hocalı Cemaat ile Tayyip Erdoğan’lı AKP, “pasif devrim” yapan “demokrat”lar(!?) ilan ediliveriyordu.

Oysa olup biten (liberallerin de “Yetmez ama evet” çığırtkanlığıyla taraf olduğu[2]) sermayenin yeniden yapılanmasıydı; hepsi bu…

 

SERMAYE -YENİDEN- YAPILANIRKEN

 

Jenny White’ın, “Yeni Türk kimliği Müslüman milliyetçiliğidir ve İslâmi burjuvazi inşa eder,” derken “Osmanlı modeli azınlıklara çerçeve sunmuyor,”[3] notunu düştüğü “yeni(lenen)” sermaye güzergâhında Fuat Keyman da “AKP eliyle gerçekleştirilmeye çalışılan Türkiye’nin yeniden inşasıyla yaşadığı dönüşüme”[4] dikkat çekiyordu.

Bu bir alt üst oluş; fragmantasyon + polarizasyondu ki, kaçınılmaz olarak da iktidar kontrolü bağlamında otoriterliği devreye sokmakla mükellefti.

Ancak her siyasi temerküz, o siyaset bileşenleri arasındaki ittifakı da sarsmaktan kaçınamaz…

Tam da bunun için ‘The Financial Times’ yazarı Dan Dombey’in, “Eski ittifaklar çözülüyor. Erdoğan Gülen hareketiyle ters düşmüş durumda. Kürtlerle görüşmeler gerginliği daha da artırıyor”; Ergin Yıldızoğlu’nun, “Her ‘şey’ darbe her ‘şey’ paralel,” notunu düştükleri kapışma ufkuna ulaşılması şaşırtıcı olamazdı ve değildir de…

Kaldı ki bu hâlin verileri, hadi emareleri/sinyalleri diyelim, önceden de ayan beyan ortadaydı.

“Erdoğan-Cemaat kavgası”na dikkat çeken Mehmet Bekaroğlu, “AKP projesinin sonuna gelindi.” “Cemaat, Erdoğan sonrası AKP’nin planlarını yapıyor,” derken; Özgür Mumcu da ekliyordu: “Kavga kızgınlaştıkça kavganın tarafları kendi iktidarlarının kodlarını da alenileştiriyor. AKP ve cemaat arasındaki kavga kısa sürede biteceğe benzemiyor. Muhafazakâr camiada tarafların belirlendiği bir dönemdeyiz. (…) Askeriyenin ve yargının üzerinde kurduğu baskıdan büyük ölçüde kurtulan AKP, cemaatin emniyet ve yargı eliyle elde ettiği gücü de tasfiye etmek amacında. Beklenmedik gelişmeler olmazsa da bu tasfiyeyi gerçekleştirecek kudret ve imkâna sahip…”

Elbette bu ayrışmada Gezi/ Haziran Ayaklanması faktörü de hızlandırıcı/ tetikleyici bir rol oynadı.

Yani Yrd. Doç. Erhan Keleşoğlu’nun, “AKP üzerinde Gezi’nin etkisinin derin olduğunu”; Kadri Gürsel’in de, “Gezi Parkı direnişi ve tetiklediği dinamikler, Erdoğan ve partisine gücünün sınırlarını gösterdi. Erdoğan iktidarı 31 Mayıs’ta kendi çan eğrisinin zirvesindeydi; ülkeyi yönetememesindeki vahametin büyüklüğü ile düşüşünün hızı doğru orantılı olacaktır,” ifadeleri boşuna değildir.

Tüm bunlar Milli Görüş kökenli İslâmi muhafazakârlığın neo-liberal AKP’sini daha da otoriterleştirdi.

‘The Economist’in, “Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı olmaya fazla odakladığı” ve “otoriter eğiliminin giderek arttığı”nı yazdığı; Vahap Coşkun’un, “AKP, bir lider partisi ve bu partide Erdoğan’ın dışında toplumda karşılığı olan bir politik aktör yok,” notunu düştüğü tabloda; Yüksel Taşkın da uyarıyordu: “Parti içinde… biat kültürünü yaratanlar, AKP’nin hızla parçalanmasına yol açacak”!

“Biat kültürü”, “teklik dayatması” geri dönülmez biçimde Cemaat-AKP “kapışması”nı görünür kılıacaktı.

 

DEVLETÇİ AKP

 

Sisteme hâkim oldukça, ondan nemalanan ve yeni zenginlerini yaratan AKP’nin devletçileşmesi kaçınılmazdı ve böyle de oldu.

Cengiz Çandar’ın, “… ‘Muhafazakâr demokrat’ değil kaba ‘devletçi’…”; Mehmet Kamış’ın, “AKP, yeni devletin resmî partisi mi oldu?” eleştirilerini devreye sokan bu hâle; “Başbakan Erdoğan’ın ölümüne arkasındayız… Biatsa biat, itaatsa itaat, ölümüne arkasında duruyoruz. Evet biz biatcıyız,” diyen AKP Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner “N milliyetçi ne de devletçi değiliz,” yanıtını verse de; bu asla inandırıcı değildir…

Giderek devletçileşen AKP gerçeği, Şaban İba’nın ifadesiyle “… ‘Sessiz devrim’ safsatası”nı yerle yeksan etmiştir ki, bu da Abdüllatif Şener’in çok önceleri, “Büyü bozulur AKP gider” diye ifade ettiği koordinatlara ulaşılmasına kapı açmıştır…

Çünkü AKP yolsuzlukları artık inkâr edilebilir olmaktan çıkmıştır.

Diktatoryal gücün yolsuzluklara eşitlendiği tabloda mesela ‘Usta’nın Hikâyesi’nde Başbakan Erdoğan’a “Nasıl zengin oldunuz?” sorusu sorulmadı

Başbakan’ın öğrencilik yıllarında -misal!- simit sattığı, su sattığı, hatta sınıf arkadaşlarına Sirkeci’den aldığı “kartpostal” sattığı bol bol anlatıldı da; ilaç olsun diye şu soru mesela hiç yöneltilmedi:

“Bu kadar dar ekonomik imkânlardan geldiniz, nasıl bu kadar zengin oldunuz ve dünyanın nasıl en zengin başbakanları arasına girdiniz?”

 

VE -ALENİ- KAVGA!

 

Böylesi bir tabloda, çok önceleri çekilmiş silahların tetiği dershaneler ile çekildi…

Dr. Hidayet Şefkatli Tuksal’ın, “ “Gülen Cemaati, önceleri hep öğretmen yetiştirdi. Sonra Dershane, okullar açtı, öğretmenleri orada istihdam etti. Sonra asker, polis yetiştirdi. Şimdi de hukukçu yetiştiriyor. Bütün parlak beyinler hukukta. Bu, alternatif bir stratejidir,” notunu düştüğü koordinatlarda kolay mı?

AKP’nin dershaneleri kapatması Gülen cemaati için ekonomik + siyasi açıdan onulmaz bir yaraydı. Çünkü 4 bin ruhsatlı, 2 binle 5 bin arasında da yasadışı dershanenin hizmeti verdiği Türkiye’de dershanelerin yüzde 60’ı, dershane yayıncılığının ise yüzde 80’i Gülen cemaatine aitti!

Aslında kılıçlar, dershanelerden çok önce çekilmiş, MİT içinde yürütülen operasyonlarla doruk noktasına ulaşmıştı…

Eğer herkul.org’a şöyle bir göz atarsanız kapışmayı, pay ve güç savaşının neden kaynaklandığını görebilirsiniz.

Elbet birincisi dershaneler…

Bunun dışında polis, yargı, MİT ve diğerleri de var…

İsrail’le  ilişkiler…

Biraz daha geriye gidersek Erdoğan’ın Davos’taki “van minüt” çıkışı, Mavi Marmara olayı, hani o İsrail komandolarının kanlı baskını, Suriye ve El Nusra…

Zincirin halkaları çoğaltılabilir.

Gülen’in şu sözleri aslında bu savaşın boyutunu gösteriyor:

“Firavun ile Harun aleyhinizde ise isabetli yolda yürüyorsunuz demektir…”

Güç ve pay savaşımı daha da şiddetlenerek sürecekti artık!

Çünkü Gülen hareketi ve (Milli Görüş kökenli) AKP, iki farklı gövdeydi. AKP, 12 yıl kadar önce klasik bir parti olarak kuruldu. Gülen hareketini bazıları hâlâ ”hizmet hareketi” sansa da, özünde siyasi bir harekettir ve 1970’lerden beri örgütlene örgütlene bugünkü düzeyine ulaştı… Birbirlerinin içinde eriyip yokolacak bir durum yok!

Her ikisinin de, din olgusunu kullanmasına bakılarak, aynı ”hedef ve amaç” taşıdığı sanılıyor! Siyasi İslâm’ın ne olduğunu anlamak için İslâm dünyasına bakın!

Neden parçalandılar, sorusuna gelelim: Çünkü her ikisi de iktidara tırmanmanın doruklarına dayandılar. Dorukta iki büyük güç, iki büyük odak, iki büyük hırs oturamaz. Çatışma, işte doruğa ulaşılınca başladı!

 

GÜLEN HAREKETİ

 

Burada bir parantez açarak Gülen Hareketi’ne göz atmakta yarar var.

Gülen Hareketi 80’li yıllarda ivme kazanmış, 1982 anayasa oylamasıyla biçim değiştirmiştir.

Mehmet Kutlular’ın Yeni Asya kolundan kopan Gülen ve arkadaşları, Kenan Evren’in ”Anayasayı desteklesinler” mesajına olumlu yanıt verince, eksen değişmiştir.

Turgut Özal’ın katkısı bunda büyük rol oynamıştır 12 Eylül darbesi sürecinde.

Aslında öykü uzundur: Bugüne dek uzanan çizgi şimdilerde ”hizmet zinciri” adını alsa bile, Gülen zamanında Turgut Özal, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, kimi CHP’lilerle yakından ilişki kurmuştur. Parti gözetmeksizin hem Tansu Çiller’le hem de Alparslan Türkeş’le ilişkilerini sürdürmüştür. Bir kişi dışında: Necmettin Erbakan…

Sovyetler Birliği’nin likidasyonu, Doğu ve Batı Almanya arasındaki Berlin duvarının yıkılması Gülen cemaatine yaradı

Üniversiteler, okullar… Finans kurumu… Rusya’dan Afrika’ya değin uzanan bir pazar, okullar…

28 Şubat sürecinde Orgeneral Çevik Bir’e tüm okullarının anahtarlarını vermek istemeleri…

Unutmadan ekleyeyim: Erdoğan 1994 yerel seçimleri öncesi Gülen’i ziyaret edip elini öpmüştür.

Gülencilerin polis ve yargı içindeki örgütlenmeleri 2002 seçimlerinden sonra yani AKP’nin iktidar olmasının ardından değil, 80’li yıllarda başlamış, 90’lı yıllarda da sürmüştür.

Yargıda en güçlü dönemi yaşıyorlar 2013 yılında…

“Bunlar nasıl olmuştu” mu?

Gayet basit: ABD emperyalizminin “ılımlı İslâm projesi” ekseninde verdiği açık destekle…

Kimse inkâra kalkmasın Gülen Hareketi ABD emperyalizmi ile “fazlaca içli dışlı”dır; “demokrat” falan da değil; takiyecidir!

 

CEMAAT DEMİŞTİ Kİ[5]
KOMÜNİZMLE MÜCADELE “Ve yine bu devreye ait bir teşebbüs de Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneği’ni açma teşebbüsümüz oldu. O güne kadar sadece İzmir’de vardı. İkincisi de Erzurum’da bizim gayretlerimizle açılacaktı.“İsmi Ali’ydi, bir arkadaşı İzmir’e gönderip tüzük getirttik. Derneği kuracaktık. Ben bir vaazdan sonra anons ettim ve gençlerle Caferiye Camiinin önünde toplandık. Gayemiz komünizme karşı örgütlenmekti. Dernek ve cemiyet işlerinden anlayan bir akrabam vardı. O gelip bizi uyardı, bize yol gösterdi… Tabii, o gün için içimizde kanunları bilen de yoktu. Zaten Erzurum’daki arkadaşlar da, benim derneklerle bu kadar içli-dışlı olmamı biraz fazla buluyorlardı. Benim hareketlerimden rahatsız oldular. ‘Bu Komünizmle Mücadele Derneği’ de nerden çıktı? Sen, ‘Nurları oku. Bundan iyi mücadele olmaz.’ dediler. Daha sonra da ‘Meğer biz yanılmışız’ diyecekler ve Komünizmle Mücadele Derneğini onlar kuracaklardı. Fakat o gün için benim teşebbüslerim yadırganıp tenkit konusu yapılıyordu.”[6]
12 EYLÜL “Ve, işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tuluû saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz.”[7]
SİVAS KATLİAMI “Kontrolden çıkan bu şiddet, misafirlerin kaldığı Madımak Oteli’nin perdelerinin tutuşturulması ile bir katliamla sonuçlandı. Aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok ve Hasret Gültekin gibi tanınmış isimlerin de bulunduğu, şenlikler için şehre gelmiş 33 davetlinin içinde yer aldığı toplam 37 kişi, bu otelde çıkan yangında dumandan boğularak veya yanarak hayatlarını kaybetti.”[8]“2 Temmuz 1993’te gerçekleştirilen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nde yangın çıkmış, aralarında otel görevlilerinin de bulunduğu 37 kişi ölmüştü.”[9]
GAZİ DİRENİŞİ “Gazi olaylarını tetikleyen saldırıda ölen ‘Alevî dedesi’ değil kimsesiz biriymiş.Saldırıda ‘Alevî dedesi’ Halil Kaya’nın öldüğü bir TV kanalından kamuoyuna duyurulurken haber, olayların tetiklenmesinde önemli rol oynadı. Ancak bunun büyük bir ‘provokasyon’ olduğu yıllar sonra ortaya çıktı. Saldırıda ölen Halil Kaya, sanıldığı gibi Alevî dedesi değil, naylon çadırda yaşadığı için cemevine yerleştirilen bir evsizmiş. Faili meçhul saldırıda ölen tek kişi olan 67 yaşındaki Halil Kaya’dan, binlerce yayında hâlâ ‘Alevî dedesi’ olarak söz ediliyor… Gazi Cemevi Başkanı Hıdır Elmas ise gerçeği bütün açıklığıyla anlatıyor.

Gazi Mahallesi’nde neredeyse bütün duvarlar yasadışı örgütlerin sloganlarıyla dolu. Birçoğu boyayla kapatılarak silinmiş. Emniyet, 12 Mart’ta bir olay beklemiyor; ancak tedbiri de elden bırakmıyor.”[10]

KÜRTLER VE PKK ZERDÜŞT Kürt ırkçılığı ilhamını Türk ırkçılığından alıyor. Onlar da tarihin İslâm öncesi evrelerine özel bir gurur ile sığınıyor. Onlar da cahiliye dönemine dair ırki seyahatler düzenliyor. Onlar da mitolojinin efsunkâr rüzgârıyla coşup, folklorik gösterilere başvuruyor. Her iki ırkçı zümrenin de görmediği; daha doğrusu görmek istemediği bir gerçek var. Türkler de, Kürtler de Müslümanlığı kültürel bir fantezi olarak algılamıyor; onu varoluş gerçeği olarak bizzat yaşıyor. Örgütlerin göz ardı ettiği bu hakikâti vatandaş görüyor; tıpkı PKK’nın da, TİT’in de derin bağlantılarını gördüğü gibi. Kürtlerin en büyük talihsizliği, Kürt aydınının kendisine cesur bir söylem seçememesidir.”[11]
AÇLIK GREVİNDE ZİYAFET VE UYUŞTURUCU “… ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ kapsamında, Tokat’ın Turhal ilçesindeki E Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan ve açlık grevi yaptıklarını açıklayan 6 terör örgütü üyesi, yemek yerken jandarma tarafından yakalandı.Cezaevinin 4. koğuşunda bulunan TKP–ML–TİKKO örgütü davalarından tutuklu Kamil Sekman, Ergül Koç, Alişan Akdeniz, Serhat Uğurlu ile DHKP–C üyesi İnan Yamaç ve Yıldıray Okuyan isimli örgüt üyeleri bir süre önce ‘F tipi cezaevlerini’ protesto etmek amacıyla açlık grevi başladıklarını açıklamışlardı. Cezaevine baskın düzenleyen jandarma, 6 örgüt üyesini yemek yerken yakaladı. Hastanede sağlık kontrolünden geçirilen 6 örgüt üyesinin sağlık durumlarının iyi olduğu bildirildi.

Bayrampaşa Cezaevi’nde ölüm oruçlarının sona erdirilmesi için gerçekleştirilen operasyondan sonra harabeye dönen cezaevinde yapılan aramada, uyuşturucu dahil birçok malzeme ele geçirdi.”[12]

ROBOSKÎ “PKK Köylüleri Yem mi Yaptı?”[13]“Şırnak’ın Uludere ilçesinin Irak tarafında kalan bölgeye düzenlenen hava operasyonunda, sınırda kaçakçılık yapan 35 köylünün hayatını kaybetmesini bahane eden PKK yandaşları, doğu ve güneydoğu illeri ile bazı büyük şehirlerde terör estirdi.”[14]
ALEVİLERE “CAMİ-CEMEVİ” İLE SAMİMİYET TESTİ “Ankara Mamak’ta temeli atılan cami-cemevi projesi pek çok gerçeği birden su yüzüne çıkardı. Bir samimiyet testine dönüştü. Alevî-Sünni meselesinde kimlerin kafası karışık, kardeşliğin tesisini kimler istiyor, kimler köstekliyor, kim sorunun devamından yana, kim bu ayrılığı fitneye dönüştürmek istiyor…“Hatırlayın lütfen; daha birkaç ay önce Alevî evlerine çarpı işareti konulmuş, yer yerinden oynamıştı. Sonra ortaya çıktı ve mahkemeye intikal etti ki, Alevîlerin kapısına kırmızı boya çalanlar Alevîliği tepe tepe suistimal eden DHKP-C’den başkası değil. Bu örgüt canlı bombalarını ve örgüt yöneticilerinin cenazelerini cemevinden kaldırdıkça makul Alevî çoğunluk ıstırap çekiyor, iki arada bir derede kalıyor…”[15]
GEZİ İSYANLARI “Çevre Duyarlılığı Yakıp Yıkmaya Dönüştü”[16]“Provokatörlere Suç Üstü”[17]

“Demokratik Taleplere Canımız Feda”[18]

“Sarısülük Davasında Polise Linç Girişimi”[19]

“Zaman İstihbarat Şefi: Gezi Sırasında Camiye Bira Tenekesi Sonradan Konuldu”[20]

“Özgürlük istemekle özgürlüğün genel bir değer olarak ne olduğunu ve nasıl tesis edilebileceğini bilmek ayrı ayrı şeyler. Taksim Platformu’nun (TP) mantığı ve tavrı bu tespitin en büyük ispatı. TP sözcüsü şöyle bir açıklama yaptı: ‘Gezi Parkı için referandum olmaz. Dünyanın gelişmiş demokrasilerinde toplumsal duyarlılık dikkate alınır ve gereği yapılır. Bilimsel gerçekler referandum yoluyla değiştirilemez.” Halk arasındaki deyişle, bu söze, ancak, ‘buyur burdan yak!’ diye cevap verilebilir. Bu açıklama hükümetin şikâyetçi olunan ‘dayatma’sından kat kat güçlü bir dayatma, zira, Başbakan’a ‘sen de kimsin!’ diyebilirsiniz, ama ‘bilim”e diyemezsiniz, değil mi? Bu, arkaik XIX. yüzyıl pozitivizmine dayanan totaliter zihniyeti yansıtan bir duruştur.”[21]

 

“YENİ -OLMAYAN- EVRE”

 

Evet Gülen Hareketi de, Erdoğan’ın AKP’si gibi ABD mamulatıdır; ama sadece bu kadar da değil…

Bunun Sarıgül’lü, Kılıçdaroğlu’lu CHP boyutu da var.

‘ABD Kongresi Araştırmalar Merkezi’nin hazırladığı ve Ortadoğu uzmanı Jim Zanotti imzasını taşıyan 41 sayfalık raporda, AKP’nin Gülen Hareketi’nden gelen yetkilileri, siyasi ve ideolojik muhalifleri susturmak veya zayıflatmak için kullandığı belirtilirken; Cemaat-AKP “kapışması”nın devreye soktuğu boşluk CHP ile doldurulmak isteniyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun da aralarında bulunduğu bir grup CHP’li, Gülen’e yakın sivil toplum kuruluşlarından Pasifik Enstitüsü’nün Los Angeles’ta düzenlediği ‘Gıda ve Kültür’ festivaline katılıyorlar.[22] Sonrası malum…

“İyi de bunlar niye” mi?

Öncelikle AKP iktidar yorgunluğundan malûlken, ‘Zaman’ yazarı Mehmet Kamış, kanunsuz işler yapan iktidarlardan daha sonra hesap sorulacağını belirterek AKP’ye göndermelerde bulunup, “Seçimle gelen hiç kimse devletin sahibi olmaz,” derken; 16 yıl aradan sonra ilk televizyon röportajını BBC’ye veren Gülen, AKP ile Cemaat arasındaki kavganın geleceğiyle ilgili bir soruya “Bu isyan ruhu, bu kin ve nefret ruhu çabuk bastırılamaz” diye dikkat çekici bir yanıt verdi.

Hükümet-cemaat tartışmaları ve cemaate yönelik eleştirilere sert tepki gösterirken, “Bazen kuvvet insanı küstahlaştırabilir” diyen Gülen, “Mümin bile olsa ahlâken firavun olur. Sıfatları itibarıyla firavun olur. Bazen nimetlerin sağanak sağanak baştan yağması o da insanı böyle nemrutlaştırır, firavunlaştırır” diye konuştu.

Yine ‘The Wall Street Journal’a yaptığı açıklamada Gülen,, Batı ülkelerinin çalkantılı bir bölgede en büyük müttefiki olan Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrarını etkileyebilecek kesin ayrılık sinyallerinde bulundu.

Burası çok önemlidir. Çünkü sermaye “yeniden” yapılanırken; yeni uluslararası ilişkiler ekseninde bir çok şey farklılaşarak, yeniden ve bir kez daha tanımlanıyor!

Örneğin Bülent Özçelik’in, “Yeniden Milli Mücadele’den Stratejik Derinliğe AKP Milleti”[23] veya İlker Demir’in, “Başbakan Milli Görüş’e mi Koşuyor?”[24] başlıklı yazılarında altını çizdikleri üzere Erdoğan AKP’sinin “İslâmi Milli Görüş”çüğü yeniden depreşirken; “Arap Baharı”nın “Hazan”a dönüşmesiyle ABD patentli “ılımlı İslâm” yönelimi de askıya alınmıştır…[25]

Tam da bunun için Cengiz Çandar, “Türkiye’nin AB yönünü terk ederek, Şanghay yoluna koyulması, Selçuklu öncesine dönmek anlamına gelir,” diye haykırırken; Koray Çalışkan da ekliyor:

“Batı’da AKP artık muhafazakâr ve demokrat olarak görülmüyor. Avrupa Birliği sürecinde gayet isteksiz ve hatta engelleyici bir parti görünümü çiziyor. El Nusra gibi bütün dünyanın terörist olduğunu bildiği bir oluşumun Davutoğlu tarafından yalnızca ‘extremist’ bir örgüt olarak nitelendirilmesini anlamakta güçlük çekiyorlar.”

Evet durum ve gidişat buyken; geçmişte Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın, “Muhterem Gülen Hoca Efendi’yi 2013 Mayıs’ında ziyaret ettim. 3 saat neler konuştuğumuzu tek tek anlatacak değilim. Hoca Efendi’yi yeni tanıyan biri değilim. Ondan hiç ayrılmayan da biriyim. Cemaat de kötü bir şey değil. Sosyolojinin bir varlığı. Gülen siyasi bir kişilik değil. Hayatın her alanında dernekleri, vakıfları var. Medyada, yazılı basında çok güçlüler. Ama tüm gördükleri Türkiye’nin hayrına yapılacak ne varsa onu yapmaya çalışıyorlar… Başbakanımız, Hoca Efendi’ye karşı çok güzel hisler içinde. Gülen Hoca Efendi de hükümeti, Başbakan’ı, Cumhurbaşkanı’nı çok seviyor, beğeniyor. Hizmetlerinden ötürü sabahlara kadar dua ettiğini ifade ediyor,” sözleri bugünlerde hepimizin gülümsemesine yol açıyorken; Emma Goldman’ın, “Kapitalist toplum, hiç durmadan çalışanların asla bir şeye sahip olmadığı, buna karşılık hiç çalışmayanların her şeyin keyfini çıkardığı bir toplumdur,” uyarısını da anımsatıyor “Sürdürülemez kapitalizmin tüm piyonlarına, alayına isyan” diyenlere…

 

11 Şubat 2014 13:11:01, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Mali Müşavirler Muhasebeciler Birliği Derneği Ankara Şube Bülten, Yıl:40, No:74, Ekim 2013-Mayıs 2014…

[1] Verbal Kint.

[2] “Siyasi iktidarı AKP hükümetinde ifadesini bulan Müslüman entelijensiyanın (Osmanlı egemen sınıfın bir kalıntısı olarak) Osmanlı dönemine geri dönme, onun yönetim biçimini, uluslararası ilişkiler anlayışını restore etme amaçlarını liberal-postmodern zevzekliklerden de (‘öteki’ söyleminden, kimlik siyasetinden, küreselleşmeci fantezilerinden) destek alarak dile getirdiklerini biliyoruz.” (Ergin Yıldızoğlu, “Bourbons Alla Turca”, Cumhuriyet, 13 Mayıs 2013, s.11.)

[3] Jenny White, Müslüman Milliyetçiliği ve Yeni Türkler, Çev: Fuat GüllüpınarCoşkun Taştan, İletişim Yay., 2013.

[4] Türkiye’nin Yeniden İnşası: Modernleşme, Demokratikleşme, Kimlik, Der: E. Fuat Keyman, İstanbul Bilgi Üniv. Yay., 2013.

[5]Emrah Emrah Zıraman, “Gülen Cemaati Halk Düşmanıdır”, Birgün, 28 Aralık 2013.

[6]http://bit.ly/K8BBV1

[7]Fethullah Gülen, Başyazı, Sızıntı Dergisi, Ekim 1980 http://bit.ly/18tYzB6

[8]Mümtaz’er Türköne, “15 Yıl Sonra Madımak”, Zaman, 1 Temmuz 2008,http://bit.ly/1hIQFEO

[9]“Madımak Provokasyonuna Karanfilli Anma”, Zaman, 2 Temmuz 2009,http://bit.ly/K9sRP3

[10]Zaman, 10 Mart 2007, http://bit.ly/1cEf26X

[11]Ekrem Dumanlı, “Zerdüşt Kürtler, Şamanist Türkler”, Zaman, 21 Mart 2006, http://bit.ly/1cEfJgM

[12]Zaman, 22 Aralık 2000, http://bit.ly/19nsr0g

[13]Zaman, 30 Aralık 2011, web arşivi: dscoıgf, http://bit.ly/1cthv2B

[14]“PKK Yandaşları Kepenk Kapatmayan İş Yerlerine Saldırdı”, Zaman, 31 Aralık 2011http://bit.ly/K8H7qQ

[15]Ekrem Dumanlı, “Alevîlik Testi”, Zaman, 16 Eylül 2013, http://bit.ly/1cWhAs0

[16]Zaman Manşeti, 3 Haziran 2013.

[17] Zaman Manşeti, 6 Haziran 2013.

[18] Zaman Manşeti, 7 Haziran 2013.

[19]24 Eylül 2013, Zaman, http://bit.ly/1ctRIHp

[20]Aralık 2013, Basından, http://bit.ly/1kMgTbY

[21]Atilla Yayla, “Gezi Olayları ve Siyaseti Dizayn Teşebbüsü”, Zaman, 28 Haziran 2013, http://bit.ly/JwKze7

[22] “Gülen’e Yakın Enstitüden CHP’lilere Davet”, Cumhuriyet, 23 Mayıs 2013, s.5.

[23] Bülent Özçelik, “Yeniden Milli Mücadele’den Stratejik Derinliğe AKP Milleti”, Toplumsal Alternatif, No:4, Ağustos 2013, s.27-31.

[24]İlker Demir, “Başbakan Milli Görüş’e mi Koşuyor?”, Taraf, 1 Ağustos 2013, s.9.

[25]“Bugün, Erdoğan’dan yakınan, her belayı bir adamın kişiliğine bağlayan Batılı yazarların, yerli liberallerin ‘suskun’ kalmaları dikkat çekiyor.” (Ergin Yıldızoğlu, “Ah! Ne Büyük Reformcuydu…”, Cumhuriyet, 26 Haziran 2013, s.4.)

 

SİBEL ÖZBUDUN tarafından

DAĞLAR ERİRSE – ZEVEBÂN…[1]

Haziran 27, 2014 de SİBEL ÖZBUDUN SİBEL ÖZBUDUN tarafından

DAĞLAR ERİRSE – ZEVEBÂN…[1]

SİBEL ÖZBUDUN

“Ben şiir yazıyorum.
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak.
Çok şükür yaşıyoruz.
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze…”[2]

 

Hiç merak ettiniz mi; son zamanlarda neden en “şiir” gibi şiirler Kürt coğrafyasından geliyor? Neden suyun batı yakasının çocukları ya şiir yazmayı – ve de okumayı neredeyse hepten bırakmışken; ya da sponsorlu, bienalli, küratörlü, genellikle büyük şirketlerin adıyla birlikte anılan etkinliklerde vücut bulan “şiirimsi”lere yönelirken (teslim etmek gerekir ki şiir, sanat “alem”ini saran bu yeni kavramlardan en az nasipleneni. Bir başka deyişle, diğer sanatsal ifadelerle karşılaştırıldığında, “piyasası” en düşük olanı. Bu da şiirin şansı, herhalde…), suyun doğu yakasının çocukları, dağlarda, hücrelerde, ya da özgürce, kardeşçe yaşayacakları bir dünyayı inşa ederken şiir gibi şiiri eksik etmiyorlar yaşamlarından.

Çünkü yaşanmışlıkların hülasasıdır şiir. Yaşamak ise, hiç kuşkusuz salt soluk alıp vermek, her saniyesi sizin dışınızda birileri, dinsel, siyasal, ailevi ya da ticari bir yetke tarafından tasarlanmış bir sürece boyun eğmek değil, “başka bir yaşam mümkün”ü düşleyebilmek, kendi yolunu çizebilmek, cüret etmektir.

Acı verir elbette… Fiziksel ve tinsel… Kimi zaman bedeni, kimi zaman yüreği örselenir insanın. Soluğunuz kesilir bazen. Kimi zaman amansız bir düşkırıklığı, bir ye’is kaplar içinizi. Kimi zaman kocaman bir kayayı tepeye doğru sürüklerken, ve tam doruğa ulaşacakken kayanın gerisin geriye yuvarlanması ve her şeye yeni baştan başlayacak olmanın bezginliği…

Kimi zaman en yakınlarınız, en sevdikleriniz, omuzbaşınızda yok edilirken suskun, seyretmek zorunda kalırsınız. Bazen en yakınlarınız terk eder sizi. İhanetin ağulu şarabından tadarsınız…

Hasılı, hüzün verir, acı verir… Ve o hüzün, siz fark etmeden şiir tortuları olarak birikir yüreğinizde. Sonra da apansız, kabuğunu patlatıp ortaya çıkar.

Yani, acı ve hüzün şiirin terkibindendir. Belki de bu nedenle hedonizme yaslanan piyasaya dahil olamamaktadır bir türlü. Ve bu nedenledir ki günümüzde en “şiir gibi” şiirler, en çok suyun doğu yakasından, acılarını onlarca yıldır biriktiren Kürt coğrafyası çocuklarından gelmektedir.

Yakın bir zaman önce de Zevebân çıkageldi. Mazlum Çetinkaya’nın ilk şiir kitabı.[3] Hüzünlerden damıtılmış… Bu sancılı coğrafyanın bütün acılarına duyarlı bir sessiz çığlık olarak.

Çetinkaya’nın bir “ilk kitap” için ustaca dokuduğu metaforların gerisinde yalnız Kürt coğrafyasının değil, tüm Anadolu’nun yakın-uzak acıları yığılıyor. [gökyüzünde unutulan bir şey vardı/ acı…/ çocuklar babalarını bekler/ üzgün akmasın sular diye…/ gömleğimde kurumamış bir leke yiğitlik/ kadavralar giydirilirdi yanı başımızda dostlara…/ türküler uygun adım olmaz/parkamdaki fermuar/ acı…]

Sayfaları karıştırırken kimi zaman Cumartesi analarına bürünüyor dizeler [eller, koynunda kadınlar gibi durur güvercinler/ yağmur altında/ suskun tenha/ içlerindeki bir masalı ayrıştırır gibi/ kayıp çocuklar gibidir/ bütün kayıp heceler/ güvercinler konuyordu/ bir postane ağacının dalına/ elleri koynunda/ bir haber akıyordu/ kayıp bir cumartesi]

Bazen o kocaman gözlerini şaşkınlıkla açmış Ceylan’a, yaşayamadığı kadınlığın çilesini anlatıyor [kendimi öldürtecek katiller doğuruyorum durmadan/ göğsümdeki kırmızıyı çoğaltıyorum/ aşk’ı kilimlerin desenlerinde… ben kadınım/kavimlerin göçüyüm raylara sürülmüş/ sarı gelinin Ermeni kızıyım/ toprağa düşen bir ‘kılam sesiyim’/ doğduktan beri/ kayıp çilli küçük kızıyım Dersim’in…]

Roboskî’nin ölümün bombardıman olarak çullandığı otuzbeş gencecik can’a “ah” ediyor ardından [yine ölüm/ ölüm ölüm ölüm/ ulu(r)derede kuduruyor hayat…]

Sonra dönüp Hrant’a sesleniyor […gül kokladım üzerinde bir agosun/ bilemezsin/ ey toprağın tuzu/ bilemezsin ki/ küçük bir tırtılın kozasında/ zevebân etmek/ bir dağı dikine yürümektir aşk…]

Zevebân “erime, buharlaşma” anlamına gelirmiş. Mazlum, onu “dağın erimesi” anlamında kullanıyor, nice dağın göçtüğü bu sancılar coğrafyasında. Ve soyları kırılan Ermenilerden Dersim tertelesine, asit kuyularında yok edilen, topraklarından sürülen Kürtlerden örselenmiş kadınlara, bir daha hiç dönmeyecek babalarını bekleyen çocuklardan bir daha hiç görmeyecekleri çocuklarını bekleyen analara… zevebân’a uğramış, göçertilmiş, yüreklerinde bir dağ göçmüş insanları dokuyor şiirinin ilmeklerinde.

En çok, birikmiş acı ve hüzün tortularının patlamasıdır şiir. Bu nedenledir ki bugünlerde en çok, demir parmaklıkların arkasından, faili meçhul ölülerini arayan evlerden, halkı göçertilmiş ıssız kentlerden, topraklarından kemikler fışkıran coğrafyadan yükseliyor…

 

N O T L A R

[1] Kaldıraç, No:156, Haziran 2014.

[2] Nâzım Hikmet.

[3] Mazlum Çetinkaya, Zevebân, Düşülke Yayıncılık, Şubat 2014, 76 sayfa.

 

adhk tarafından

‘Kırmızılı kadının’ hak alma mücadelesi devam ediyor

Haziran 25, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Krmzl kadn.25.06.2014Gezi Parkı eylemleri sırasında kırmızı elbisesiyle, ülkenin dört bir yanına yayılan eylemlerin sembolü haline gelen “Kırmızılı Kadın” Ceyda Sungur’a biber gazı sıkan polis Fatih Zengin’in yargılandığı davanın 2. duruşması İstanbul Adalet Sarayı’nda görüldü. Ceyda Sungur’un mahkemeye başvuru yaparak Başbakan Erdoğan, İçişleri Bakanı Muammer Güler, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ve eski İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’a dava açtığı ortaya çıktı

HABER MERKEZİ (25-06-2014)- Gezi Ayaklanması sırasındaki protesto eylemi sırasında polisin biber gazı sıktığı ve eylemlerin sembolü haline gelen “Kırmızılı Kadın” Ceyda Sungur’un davasının 2. Duruşması İstanbul Adalet Sarayı’nda görüldü.

Duruşmaya polis Fatih Zengin katılmadı

İstanbul 18. Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya “Görevi kötüye kullanma” suçundan 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası istenen tutuksuz sanık Fatih Zengin katılmazken, şikayetçi Ceyda Sungur duruşmada hazır bulundu.

Duruşma hakiminin sanık avukatına “Müvekkiliniz nerede?” sorusunu raporlu şeklinde yanıtlayan avukat Ayşe Hocaoğlu Mehmetoğlu, hakimin “Yine mi?” diye sormasıyla müvekkilinin bronşit nedeniyle raporlu olduğunu iddia etti.

‘Emniyet amiri ve diğer sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunduk’

Ceyda Sungur’un avukatı İlkay Bahçetepe polisin biber gazı sıkması anına ilişkin diğer sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunduğunu belirterek şunları söyledi: “Emniyet Amiri ve diğer sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunduk. Ayrıca müvekkilimin Adli Tıp Kurumu’ndan raporunun aldırılmasını talep ediyoruz.”

İstanbul Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet Müdürlüğü’ne yazı yazılarak gaz sıkan, tekme atan model ‘5’ kullanıcısının Fatih Zengin olduğunun ne şekilde tespit edildiği, tespite yarayan bilgi, belge, CD ve tanıkların acilen bildirilmesine karar veren hakim, sanık Fatih Zengin’in bir sonraki duruşmada hazır bulunması için yeniden çağrılmasına karar verdi.

Mahkeme İstanbul Valiliğinden biber gazı sıkılmasına ilişkin görüntüleri istedi

Emniyet Amiri ve diğer sorumlular hakkında başlatıldığı belirtilen soruşturma dosyalarının İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan istenilmesine de karar veren hakim, polis saldırısı sırasında biber gazı sıkılmasıyla ilgili Ceyda Sungur için belirlenen randevuyla Ali Tıp Kurumu’na sevkiyle kesin raporun aldırılmasına karar verdi.

İstanbul Valiliği’ne de yazı yazılarak biber gazı sıkılma anına ilişkin bütün görüntü kayıtlarıyla Teftiş Kurulu soruşturma evraklarının incelenmek üzere silinmesine karar verdi. Mahkemenin bir sonraki duruşması, 23 Temmuz 2014 tarihine ertelendi.

Sanık polis Fatih Zengin, 13 Mayıs’ta görülen ilk duruşmaya da sağlık raporu göndererek katılmamıştı.

İddianamede neler yer alıyor

İddianamede yer alanları aktaracak olursak: Gezi Parkı eylmeleri sırasında 28 Mayıs 2013 tarihinde İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Kampüsü civarında çok sayıda göstericinin katıldığı eylemde, Ceyda Sungur ile etrafta açık kimliği belli olmayan ve kimliği tespit edilemeyen şahıslara polis Fatih Zengin tarafından biber gazı sıkıldığı belirtildi.

İddianamede, şüpheli Zengin’in biber gazını kullanırken “toplumsal olaylarda görevlendirilen personelin hareket, usul ve esaslarına dair yönerge ile gözyaşartıcı gaz silahları ve mühimmatları kullanım talimatlarına” aykırı hareket ettiği ifade edildi.

İddianamede bilirkişi raporunda yer alan fotoğraf ve video görüntülerinin açıkça tespit edildiği kaydedilerek şu ifadelere yer verildi: “Şüpheli polis memuru Fatih Zengin’in, müşteki Ceyda Sungur’a bir metreden daha az mesafeye yaklaşarak yüzünü hedef almak suretiyle biber gazı sıktığı, gazdan etkilenen müştekinin arkasını dönmesine rağmen şüphelinin gaz sıkmaya devam ettiği ve eylemin devamında çevrede bulunan göstericilere de yine benzer şekilde yakın mesafeden ve hedef gözeterek gaz sıktığı, göstericilerden birine tekme attığı, olayın müştekisinin eylemin öncesinde ve sonrasında herhangi bir taşkınlık yapmadığı buna rağmen bahse konu eyleme maruz kaldı.”

İddianamenin sonuç kısmında şu ifadeler yer aldı: “Şüpheli Zengin’in, müşteki Sungur’a yönelik eylemi her ne kadar zor kullanma yetkisine ilişkin sınırların aşılması suretiyle orantısız güç kullanma suçunu oluşturmakta ise de gerek olay yerindeki göstericileri hedef gözeterek biber gazı sıkması ve gerekse darp eylemini gerçekleştirmesi birlikte değerlendirildiğinde eylemin bir bütün halinde görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğunu, şüphelinin savunmasının oluş ve dosya kapsamına aykırı olduğu ve bu suretle üzerine atılı suçu işlediği anlaşılmaktadır.”

İddianamede şüpheli Fatih Zengin’in ‘Görevi kötüye kullanma’ suçundan 1 yıldan 3 yıla kadar hapsi isteniyor.

Ceyda Sungur, Başbakan Erdoğan, Muammer Güler ve Hüseyin Avni Mutlu’ya dava açtı

Öte yandan Ceyda Sungur’un avukatı İlkay Bahçetepe’nin, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na iki ayrı suç duyurusunda bulunduğu ortaya çıktı. Sungur’un Avukatı İlkay Bahçetepe, dün yaptığı suç duyurusunda Başbakan Erdoğan , Eski İçişleri Bakanı Muammer Güler, eski İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın ve İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu hakkında dava açılması istedi.

Ceyda Sungur’a çok yakın mesafeden biber gazı sıkılarak kimyasal silah kullanıldığı belirtilen dava dilekçesinde, bunun da işkence suçunu ve olası kasıtla öldürmeye teşebbüs suçunun oluşmasına azmettirilmesi suretiyle işlendiği belirtildi.

Eski tarihli diğer suç duyurusunda ise avukat Bahçetepe, Çevik Kuvvet Şube Müdürü ve biber gazının kullanılması için talimat veren kimliği tespit edilemeyen amirlerin cezalandırılmasını da talep etti.

adhk tarafından

DGBP/Stuttgart; Sıvas`ı unutmadık, unutmayacağız..!

Haziran 25, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

stStuttgart (25-06-2014) Stuttgart Demokratik Güçbirliği Platformu, Sıvasta 2 Temmuz 1993 te diri diri yakılarak katledilen Sanatçı, Aydın, Yazar ve Alevi Canları anmak ve katliamı lanetlemek için Miting düzenlemektedir. Düzenlenen Mitinge tüm Halkımız katılmaya çağrıldı.

05.07.2014-Cumartesi -Saat 16.00

Lautenschläger Strasse/ Hauptbahnhof Stuttgart

adhk tarafından

Innsburck; 17 ler kavga bayraklarımızdır

Haziran 24, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

innInnsburck (24-06-2014) Mercanda katledilen 17 ler Innsbruck’da “Haziranda ölmek zor” adlı programla anıldı Cumartesi akşamı dernekde yapılan anma programına 17 ler şahsında 15-16 Haziran da hayatını kaybeden işçiler ve bu özgülde Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Ahmed Arif, Kazım Koyuncu gibi daha nice devrim ve sanat cephesinde yitirdiklerimiz adına yapılan saygı duruşu ile başladı. 17 lere ilişkin yapılan sunumlarda 17 önder kadronun Türkiye-Kuzey Kürdistan devriminde oynadıkları belirleyici rolün bilincinde olan düşman, hedefe vuracakları darbe ile, “kesin sonuç” alacak ve bu önder kadroların temsil ettikleri yapıyı tarihe gömeceklerini düşünmekteydiler. Ama yanıldıklarını anlamaları iҫin ҫok uzun süre gerekmiyordu: 17’ler, kavga alanlarındakı duruşlarıyla; nasılki, cesaretin, boyun eğmez kavganın, toparlanıp-derlenmenin sembolü oldularsa, Mercanlar’da vuruluşlarından sonra da, ardılları iҫin geleceği inşa etmenin sembolü oldular ve olmaya devam ediyorlar denildi.

17 ler kavga bayraklarımızdır

17′ler, sömürü ve zulüm dunyasının karanlığına karşı isyana kalkan günümüzün modern Spartaküsleridir. Spartaküs önderliğinde ayaklanan köleler, köle efendilerinin saldırıları sonucu yenildiler diye nasıl suçlanamazlar ise, 17 yoldaşımızın egemenler dünyasına karşı, sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünya için mücadelede yaşamını yitirmiş olmaları nedeniyle suçlanamazlar! Onlar, kararlılığın, devrimci iradenin ve kazanma azminin sesiydiler! 17 ler kavga bayraklarımızdır denildi.

Yapılan sunumun ardında 17 lere ilişkin sinevizyon gösterimi yapıldı. Akabinde ise 15-16 büyük işçi direnişine ilişkin bir sunum yapıldı ve kısa bir sinevizyon gösterildi. Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Ahmet Arif’den şiirler okundu. Redd Düşün Sanat Kolektifi Innsbruck tarafında marşlar ve türküler söylendi. Etkinlikte 17′lerin yaşamı ve mücadelesini anlatan konuşmalar yapıldı. Ardından etkinlik sona erdi.

adhk tarafından

Siegen’de ‘Sivas’tan Gezi’ye bu tarih bizim’ etkinliği

Haziran 24, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

sig 1Almanya’nın Siegen şehrinde Sivas ve Gezi katliamları nezdinde coğrafyamızda gerçekleştirilen bütün katliam ve soykırımlar bir etkinlikle lanetlendi

SIEGEN (24-06-2014)- Almanya’nın Siegen şehrinde Sivas ve Gezi katliamları nezdinde coğrafyamızda gerici hakim sınıflar tarafından gerçekleştirilen bütün katliam ve soykırımlar yapılan bir etkinlikle lanetlendi.

Siegen Halk Dayanışması’nın düzenlediği ve ADHK’nın da desteklediğisig 2 etkinlik 22 Haziran Pazar günü yapıldı. Sivas ve Gezi şehitleri şahsında tüm devrim ve demokrasi mücadelesinde yaşamlarını yitirenler anısına yapılan bir dakikalık saygı duruşuyla başlayan etkinlik, Siegen Halk Dayanışması adına yapılan açıklamayla devam etti. Açıklamada Türk İslam sentezli faşist diktatörlüğün soykırım ve katliamlarla coğrafyamızı adeta kan gölüne çevirdiği ve bu gerici faşist politikaların ve saldırıların bugün daha pervasız ve sinsi bir şekilde yürütüldüğüne dikkat çekilerek tüm toplumsal ilerici dinamiklerin bir araya gelerek mücadele yürütmesinin kaçınılmaz olduğuna vurgu yapıldı.

Etkinlikte ADHK ve AABF temsilcileri de birer açıklama yaparak tüm soykırım ve katliamları lanetlerken, bütün toplumsal güçlerin birleşik devrim ve demokrasi mücadelesi etrafında örgütlenmesi ve bir araya gelmesi gerektiğinin altı çizildi. Etkinliğin kültürel bölümünde ise, Siegen Çocuk Korosu, Kenan Batmaz, Haydar Güray, Abidin Kaya, Ruşen Ergüzel, Anıl Tokmak, Grup Pirdesur, Metin Karataş ve Zelemele seslendirdiği ezgilerle etkinliğe coşku kattı. Etkinlik yaşamın tüm alanlarında mücadele ve örgütlenme çağrısı yapılarak coşkulu bir şekilde sonlandırıldı.

adhk tarafından

Paris Dersim Kültür Merkezi pikniği başarıyla gerçekleşti

Haziran 23, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

paris 1Paris (23-06-2014) Fransa Demokratik Haklar Federasyonu’na bağlı olarak, Paris’te faaliyetlerini sürdüren Paris Dersim Kültür Merkezi, geleneksel hale getirdiği Haziran Pikniginin beşincisini 22 Haziran Pazar günü gerçekleştirdi

Öncesinden yapılan hazırlık ve çağrı temelinde piknik alanına gelen kitle; hoşgeldiniz konuşmasının ardından; 17 Haziran 2005’te Şehit düşen 17’ler şahsında, tüm devrim şehitleri için yapılan saygı duruşuna davet edildi. Daha sonra çatı örgütümüz ADHK’nın 17’ler için çıkarttığı bildiri okundu.

Birlikte türkülerin söylendiği, halayların çekildiği piknikte, çeşitli yarışmalar yapıldı.

İspanyada geleneksel olarak her yıl yapılan ADHK Kolektif Tatil Kampı afişinin yapıldığı piknik alanında, kampa katılım çağrısı da yapıldı. Coşkulu, kolektif ortak bir tadın paylaşıldığı etkinlik başarılı bir şekilde sonlandırıldı.

paris 2paris 3

HALUK GERGER tarafından

Kürtlerin Zayıf Noktası

Haziran 23, 2014 de HALUK GERGER HALUK GERGER tarafından

Ben Türk devlet aklını biliyorum. Türkiye, geleneksel toprak bütünlüğü siyasetini Suriye ve Irak için bütün gücüyle devreye sokacaktır ve stratejisinin merkezi hedefi yapacaktır. Bu arada Kürtleri bölmek.

IŞİD tehlikesini ABD’nin bölge politikasına bağlayan ve yaşanan durumu, “ABD işgaline karşı ortaya çıkan direnişin bozulmuş/çürümüş halini ifade ediyor” sözleriyle tanımlayan Haluk Gerger,mevcut durumda Kürtlerin konumunun stratejik önemde olduğunu söyledi. Kürtleri “bölge modernitesinin garantisi” olarak değerlendiren Gerger, tehlikelere karşı da Kürtlerin yegane güvencelerinin iç birlikleri ve bölge halklarıyla kuracakları demokratik birliktelik olduğunu söyledi.

Musul’u ele geçiren IŞİD’in Bağdat’a yönelik ilerleyişini sürdürmesi bölgedeki dengeleri yeniden sarstı. Türkiye yönetiminin IŞİD ile problemli ve tartışmalı ilişkileri sonrasında IŞİD’in bu kadar palazlanması beraberinde pek çok yeni tartışmayı da getirdi. Ayrıca IŞİD karşısında Rojava’da YPG, Güney’de Peşmergenin direnç göstermesi ve yaşanan yeni durum sonrasında Kürtler arasındaki kısmi yakınlaşma da değişik yorumlara neden oluyor. Ortadoğu Uzmanı Haluk Gerger IŞİD tehdidini ve Kürtlerin yeni pozisyonuna ilişkin DİHA’nın sorularını yanıtladı.

* IŞİD’in Musul’u ele geçirmesi ve Bağdat’a doğru ilerlemesi bölge açısından nasıl bir duruma işaret ediyor? Bu durum nasıl bir politikanın sonucu ve birikimidir?

– Yeni durum, Amerikan işgalinin hemen sonrasında Irak’ta ve giderek bütün Arap/İslam aleminde ortaya çıkan Direnişin bugün gelmiş olduğu bozulmuş/çürümüş aşamayı ifade etmektedir. Elbette sorunun kaynağı ABD’nin Irak işgali ve Bölge’yi yeniden yapılandırma/köleleştirme stratejisidir. İşgal sonrasında yeniden yapılandırılan Irak’ta ortaya çıkan Şia hegemonyası, Bölge’de İran nüfuzunun artmasıyla birleşti. Bu, Irak’taki milli direnişe bir mezhepsel boyut da kattı ve dağınık, silahlı, yerel Baas-Sunni muhalefet odaklarını güçlendirdi. Bölge bakımındansa, bir yandan hegemonik tehdit olarak ABD projesi BOP’un karşısına İran dikilmiş oldu, öte yandan da Körfez’deki Amerikan petrolünün vekilharçları konumundaki feodal despotik rejimlerin dengesi bozuldu.

ABD’nin genel bölgesel projesinin Afganistan’dan Irak’a direnişle karşılaşması ve bozguna uğraması, emperyalizmin Bölge’yi bir kurgulanmış mezhep çatışmasıyla denetim altına alma sorumsuzluğuna kadar gitti ve ABD mezhepsel bölünmeyi tam kaşımaya başladı. Kendi Kürt politikasının bir uzantısı olarak Türkiye de bu cepheye katıldı.

Suriye’deki olaylarla da, iş iyice çığrından çıktı, mezhepsel çatışmaya müsait ortam tam olarak yerleşti, bunun jeopolitik bir başka alanı ortaya çıktı. Afganistan’ın dinamikleri de uzaklardan benzine ateş döktü. Sonuçta, bütün dünyada olduğu gibi, kökenleri Sovyetlerin dağılmasına kadar giden, sınıfsal ve öteki laik aidiyetlerin berhava olması, neoliberal ideolojisizleştirme saldırısının meyvelerinin alınması, yeryüzünün umarsız yığınlarının öfkesinin yaygınlaşmasıyla birlikte, Bölge’nin payına bu durum düştü.

* Yaşananlar ABD’nin eseri değilmiş gibi mevcut tablo karşısında birçok çevre ABD’nin nasıl bir pozisyon alacağını merak ediyor.

– ABD, esas olarak “eski düzen”in yani kökenleri Birinci Dünya Savaşı’nda Sykes-Picot anlaşmasıyla atılan sömürgeci statükonun devamını istemektedir. Arap isyanlarıyla birlikte ABD bu amacı kimi yeni aktörlerle pratiğe yansıtmaya çalıştı, eskinin yıpranmış hizmetlilerinin, Mursi, hatta Erdoğan gibi “taze” işbirlikçilerle değiştirilerek bu statükonun yeniden üretilmesini denedi. Ne var ki, Suriye’deki kaosta iyice palazlanan silahlı radikal dinci yapılar, Libya’daki Elçilik baskını, Mursi (ya da Erdoğan) gibi yeni aktörlerin istikrarsızlıkları, Irak ile İran ittifakının olupbittisi benzeri gelişmeler, Mısır darbesinde olduğu ve Suriye’deki muhaliflere yardımların bir biçimde askıya alınmasında görüldüğü gibi, Amerika’nın geleneksel siyasetine dönme eğilimine girdiğini gösterdi. Şimdi ABD’de “radikal İslama” karşı geleneksel eski türden ilişkileri ve müttefikleri yeniden devreye sokarak statükoyu koruma yönündeki eğilim güçleniyor ve zaten böyle düşünen neo-conların etkinliğini arttırıyor. Doğrudan askeri müdahale dışında, Obama yönetimi bu köşeye doğru sıkışma belirtileri gösteriyor.

IŞİD’in güçlenmesi yada Suriye’deki “sakıncalı” muhalefetin palazlanması bu eğilimi besliyor elbette. Böyle olunca da ya Sisi gibi “eski” türden müttefikler devreye sokuluyor, ya İsrail daha fazla inisiyatif kazanıyor yada devletle özdeşleşen Erdoğan aracılığıyla, Türkiye gibi geleneksel ittifaklar zincirinin halkalarına daha fazla başvuruluyor.

Özetle, ABD, Bush döneminin bölge statükosunu sarsmaya yönelik “radikal ve yenilikçi” siyasetinden (doğrudan silahlı müdahale hariç) geleneksel yollarla düzeni yeniden üretmenin, tahkim etmenin yollarını arıyor. Hedef de nettir aslında; yeni düşman “Radikal İslam”ın yenilgiye uğratılması ve eski sömürge kökenli statükonun yeniden üretilmesi.

* Türkiye’nin IŞİD ile olan sorunlu ilişkisi hep tartışıldı ve IŞİD’in palazlanmasında Türkiye’nin payı da konuşuluyor. Siz nasıl değerlendirirsiniz?

Türkiye, Güney Kürdistan’daki “kırılmadan” sonra, bir de Rojava’da Kürtlerin statü kazanmasının Bölge düzeninin “statüsüz Kürt” payandasının çökmesi anlamına geleceğini, bunun da kendi statüsüz Kürt düzeninin sürdürülmesini olanaksızlaştıracağını gördü ve bunu kendi kuruluş felsefesi ve beka anlayışına karşı ölümcül bir tehlike olarak yorumladığı ölçüde de bütün stratejisini Rojava oluşumunu önleme üzerine kurdu. Bu noktada şeytanla dahi işbirliği yapması kaçınılmazdı ve öyle de yaptı.

Bugün hem Suriye’de, hem IŞİD ilişkilerinde Amerikan baskısı sonucu kerhen geri adım atmış olması, elbette sorumluluklarını ortadan kaldırmıyor. Bence, bu ruhi şekilleniş devlet, hükümet ve toplum nezdinde değişmiş değildir.

* Bir de Türkiye ile IŞİD arasında Musul olayında bir danışıklı dövüş olduğu konuşuluyor.

En azından kaçırılmış ve gözaltına alınmış Konsolos ile devlet yetkililerinin telefon görüşmesi yaptığını biliyoruz. Yani ortada bütünüyle hasmane bir ilişki yok gibi. Belki IŞİD, Amerikan baskısı altındaki hükümete “ilişkileri dondursan da bana bulaşma” mesajı veriyor. Belki, Erdoğan hükümetini ABD nezdinde “aklıyor” hedef almış gibi yaparak. Tabi karanlık yapıların, karanlık ilişkilerin içyüzünü tam bilemeyiz ve spekülasyon yapmanın da faydası yok. Somut gelişmelere bakmak lazım. Erdoğan zaten “bu konuda fazla sert şeyler yazıp çizmeyin” yani “IŞİD’le aramızı bozmayın, bir tehlike söz konusu değil” dedi.

* IŞİD’e karşı bir hava harekatı Musul ve Irak’ta sonuç verir mi?

Amerikan müdahalesinin askeri boyutunu hava saldırıları oluşturacaksa ki öyle görünüyor şimdilik, bunun pek etkisi olmaz. Savaşlarda son sözü kara harekatları söyler. Aynı biçimde, istihbarat, eğitim gibi unsurların sahada kısa vadeli etkileri olmaz. Psikolojik hamleler de Amerikan çaresizliği karşısında pek etki yapmaz.

* Peki, bu durumda nasıl Kürtlerin pozisyonunu ve rolünü nasıl değerlendirmek gerekir?

Şayet mesele bölge düzenini doğrudan ilgilendiren bir boyut kazandığını söylüyorsak, o zaman, bu düzenin en müşteki tarafı olan Kürtlerin konumu stratejik önemde demektir. Bırakın devletsiz bırakılmayı, parçalanmış ve her parçada da statüsüzlüğe mahkum edilmiş Kürt gerçekliği bölge statükosunun temel gerçekliğidir, en önemli temel taşıdır.

Bir başka ifadeyle, bölge düzeni bir anlamda bu payanda üzerinde yükselmektedir. Bunun düzenin altından çekilip, alınması sadece “Kürt statüsü”nü etkilemez. Bunun üzerine inşa edilmiş, sınırları, rejimleri, giderek, devletleri bir anda işlevsiz kılar, köksüz, dayanaksız ve temelsiz bırakır ve bu dolayımla doğrudan bölge düzeninin çökmesi anlamına gelir. Yani ana stratejik mesele burada yatmaktadır.

* Nasıl bir stratejik öneme işaret ediyorsunuz?

Pek çok yorumcu bu durumdan en kazançlı çıkan unsur olarak Kürtleri gösteriyor. Gerçekten de, Kürtler bölgede bir istikrar ve modernite dinamiği olarak görülmeye başlandılar. Onlara yapılan tarihi haksızlıklar ve devletsizlik anamolisi dikkatleri daha fazla çekmeye başladı. Kerkük ise bir başka kazanım olarak büyük heyecana neden oldu. Şayet Irak devleti yıkılırsa, bir parçada olsun bir bağımsız Kürt Devleti’nden bile söz edilir oldu. Bölge statükosu değişince de, Kürdistan’ın birleşmesi bile kimileri bakımından hayal olmaktan çıktı.

* Bu avantajların yanı sıra Kürtleri bekleyen tehlikeler nelerdir?

Birincisi, çöken merkezi yapıların yarattığı kaosun IŞİD gibi sonuçları ortaya çıktıkça, merkezi devletlerin güçlendirilmesi eğilimi de öne çıkıyor. Bu eğilim, Suriye’de Esad rejiminin bile işine yarıyor. Bu iki ülkede merkezin güçlendirilmesi projesinin Kürtlerin aleyhine sonuç vereceği açık. İkinci olarak, ABD’nin bugün İran ve Türkiye işbirliğine olan ihtiyacının faturasının da Kürtlere çıkarılacağı kesin. Bu iki devletin de pazarlık portföyünde Kürt hakları yada bunların biçilmesi de yer alacaktır kuşkusuz.

Batı’nın eski düzeni yeniden üretme siyasetinin Kürtlerin aleyhine olan düzenin sürmesi anlamına geleceği açıktır. Bu stratejik yaklaşımın Güney’e de dayatılacağı kesindir. Ve nihayet, ateş çemberi içindeki Güney Kürdistan’ın kendini koruma ve tahkim gereksiniminin istismar edileceği, bir tür havuç-sopa, tehdit-santaj-vaatler-sözler politikasıyla baskı altına alınacağını da varsayabiliriz.

Ben Türk devlet aklını biliyorum. Türkiye, geleneksel toprak bütünlüğü siyasetini Suriye ve Irak için bütün gücüyle devreye sokacaktır ve stratejisinin merkezi hedefi yapacaktır. Bu arada Kürtleri bölmek, PKK’yi yalnızlaştırmak, bu yolda Güney yönetiminin baskılar ve vaatlerle kışkırtmak, Türkmen kartını devreye sokmak, kadim ve sağlam temelleri olan Kürtlere karşı Arap-Türk-Fars ittifakını yeniden üretmek ve Amerikan gücüne eklemlemek temel hedefler olmayı sürdürecektir. Yeni durum bu konularda Türkiye’ye de ek imkanlar sağlamaktadır.

* Ya Kürtlerin dostları?

Bölge ülkelerindeki toplumsal muhalefetin ve halkların çok önemli bölümü ne yazık ki sadece lafta demokratik yada devrimcidir, dolayısıyla Kürtler bu noktada da elverişsiz koşullar içine kıstırılmış durumdadırlar.

* Böyle bir dönemde Kürtler arasındaki ilişkiler açısından neler görüyorsunuz?

Bu tablo içinde ana mesele zaten, bana göre, Kürtlerin milli dayanışmasının zayıflığı, hatta bu bakımdan bölünmüşlüğüdür. Kürtlerin bugünkü bölünmüşlüğü sadece coğrafi değil. Politik tasavvurlar, stratejik öncelikler, ideolojik konumlanışlar, taktik yaklaşımlar, uluslararası ilişkiler ve ittifaklar bakımlarından da derin bir ayrışma söz konusudur. Bunlara bir de güvensizlik, çatışmacı ilişkiler, çelişki ve anlaşmazlıklar, yıkıcı rekabetler de eklenince tablo daha da vahimleşmektedir. Oysa özellikle bu tarihsel fırsat momentinde ve yazgısal dönemeçte tüm bunların aşılması zorunludur.

* Güney yönetiminin tavrını nasıl buluyorsunuz?

Burada Güney parçası kilit parçasındadır. Güney Kürt yönetiminin kendisini, hem bölgesel/uluslararası konjonktür bakımından, hem de politik/psikolojik ve stratejik açılardan ana muhatap gördüğü merkezi Irak hükümetine (devletine) karşı avantajlı konumda görüyor olması anlaşılabilir bir olgu. Aynı zamanda, doğrudan bağımsızlık hedefi bakımından olmasa da, sağlam ekonomik/politik/askeri/diplomatik temellere dayanan gerçek bir federe devlet amacı açısından güçlü konuma geldiğini algılıyor Barzani yönetimi. Bu durumun ona, Kürtler arası rekabette ve bütün parçalardaki Kürt toplumu içinde dinamik destekler sağladığını da düşünmesi anlaşılabilir ama bunu bir Kürtler arası iç avantaja dönüştürme güdüsü ortaya çıkarsa, zararlı olmaya başlar.

Böyle bir algı, Güney yönetimini salt kendi kazanımlarını stratejik düzeyde öne çıkartmak, geri kalan Kürt sorunlarına karşı en hafifinden duyarsız kalmak gibi bir tavra iterse, dış baskılar da bu yolda etki yaparsa, bence bütün Kürtler kaybeder. Güney’in böyle yapacağını söylemiyorum. Sadece bir tehlikeye işaret ediyorum.

Oysa Kerkük modeli bir kazanım, farklı biçimde elde edilmiş Rojava kazanımı ile birleştirilebilir. Bu noktada dar çıkar kar-zarar hesapları elbette yapılamaz. Kazanımları ortaklaştırmaksa, her iki stratejik mevzide de ortak savunma hatları kurmakla olur.

İşte o zaman Kürtler yakın tarihlerinin en büyük kazanımlarına, stratejik avantajlarına, ulusal zaferlerine kavuşmuş olurlar. Burada bütün Kürt yapıları, bir bütün olarak Kürt milleti ve Kürdistan kazanır.

* Her ne kadar Kürtlerin yalnız olduğunu söyleseniz de Kürtlerin diğer halklarla demokratik birliktelik arayışları da var.

Aslında bu konuda, Kürtlerin önünde birbirini tamamlayan iki yol vardır. Birincisi, yaşamsal bir koşul olarak, kendi milli dayanışmalarını örerek mücadelelerini en ileri perspektiflerle birlikte yükseltmelidirler. Sonuçta Kürtlerin kurtuluşu kendi eserleri olacaktır. Kürtler, ikinci olarak, gelecek kuşakların sağlam sigortası olarak, düşmanlarla çevrili bir adacıkta tecrit kalmamak için, bölgenin öteki halklarıyla en ileri demokratik ittifakları da zorlamak durumundadırlar, o halkların bugünkü bütün olumsuzluklarına rağmen. Bunu yaparken ama asla onların demokratik/devrimci muhalefetleri içinde ulusal kimliklerini ve perspektiflerini eritmemeli, tam milli eşitlik prensibi üzerinden dayanışma ilişkileri geliştirmeli, kendi kurtuluşlarının o halklara da özgürlük getireceğini iyi bilmelidirler. Bu bakımdan Kürtlere ihtiyacı olan aslında hakim halkların kendileridir. İttifak ilişkilerinin ve bölgenin statükosunun ve gerici iç düzenlerinin değiştirilmesi, demokratik bir öze kavuşturulması salt Kürtlerin sırtına yüklenemez ve sadece onların da çıkarına hizmet etmez. Hakim uluslar bunu iyi anlamalıdırlar ve kendi özgürlükleri için onlar Kürtlerle dayanışma içine girmelidirler, yükleri üstlenmelidirler.

Haluk Gerger

22 Haziran 2014

KENAN KIRKAYA ANKARA (DİHA)

adhk tarafından

Sarıgazi’de 17 kızıl karanfil anıldı

Haziran 23, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

17lerleMercan’da katledilen 17 kızıl karanfil, Sarıgazi’de düzenlenen yürüyüşün ardından Cemal Çakmak’ın mezarı başında anıldı

İSTANBUL (22-06-2014)- Saat 17 30’da Sarıgazi Bölge Hastane si önünde bir araya gelen kitle, üzerinde 17’lerin fotoğraflarının bulunduğu, “Vartinik’ten Mercan’a Bu Tarih Bizim. Devrim ve Komünizm Şehitleri Ölümsüzdür-Yeni Demokrasi Aileleri Birliği” yazılı pankart arkasında toplanarak sloganlar eşliğinde Yeni Sarıgazi Mezarlığı’na yürüdü.

Yürüyüş kortejinin önünde kızıl bayrak taşınırken, DHF, Mao Zedung ve İbrahim Kaypakkaya flamalarını taşıyan kitle, ellerinde 17 kızıl karanfilin fotoğrafları ile Cüneyt Kahraman, Kazım Çelik başta olmak üzere çok sayıda devrim şehidinin fotoğraflarını taşıdı. Coşkulu bir şekilde gerçekleştirilen yürüyüş sırasında 17’lerle, devrim şehitlerinin isimleri okunurken, “Yaşıyor” sloganları hep bir ağızdan haykırıldı.

Cemal Çakmak’ın mezarı başında anma

Yeni Sarıgazi Mezarlığı’nda yürüyüşü sonlandıran kitle, Mercan’da katledilen 17 kızıl karanfilden biri olan Cemal Çakmak’ın mezarı başında anma düzenledi. Anmada devrim şehitleri anısına yapılan saygı duruşu sırasında kavga şiirleri okunurken, atılan sloganlarla mücadelede kararlılık mesajı verildi.

Ardından basın açıklamasının okunmasına geçildi. Açıklamada savaşın karşılıklı bedeller ödeme yasası nedeniyle 2005 Haziran’ında katledilen 17’lerin yanı sıra, 2011 Haziran ayında Ozan Derman, İsmail Perktaş ve Abidin Demir’in sonsuzluğa uğurlandığı kaydedildi.

Son dönemlerde dünyada ve ülkemizde yaşanan ekonomik ve siyasi gelişmelere değinen basın açıklamasında, Kuzey Kürdistan’da kalekolların yapımına karşı direnen halka yönelik saldırılar özgülünde Kürt Ulusal Hareketi ile Kürt ulusunun devrimci dinamiklerinin tasfiye edilmeye çalışıldığı belirtildi.

17’ler umutsuzluğu ve karamsarlığı parçaladı

Açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Emperyalistlerin ve onların yerli taşeronlarının topyekün saldırılarıyla devrimi tasfiye etmek istediği günümüz şartlarında, her zamankinden daha geçerli ve yaşamsal bir mevzi olarak, şehitlerimizin tarihsel çağrısını anlamak elzemdir! Şehitlerimizi anmak demek, sınıf savaşında MLM biliminin silahını kuşanıp cesaretle yürümekten geçerken, bu tarihsel kavgada saf tutmak ise insanlığın ertelenemez görevidir. Şehitlerimiz devrim davasına yıllarını vermiş ve büyük sınamalardan geçmiş devrimciler ve komünistlerdi. Onlara şekil veren Kaypakkayacı duruşun ideolojisi, kültür ve ruhudur. Herkesin devrimci mücadeleye sırtını çevirdiği koşullarda, yoldaşlarımız ülkedeki ve dünyadaki sınıf mücadelesine yön vererek umutsuzluğu ve karamsarlığı parçalamanın zaferiydi. Lafla gemi yürümez. Unutmayalım; kadrolar devrimci savaşın içerisinde yetişir. Eğer böyle olmasaydı, sosyalist mücadelenin olduğu her yerde, kürsülerde bol keseden atıp tutanlardan tutalım da çeşitli yetenekte edebiyatçı ve akademisyenlere kadar herkesin, iyi birer Marksist, Leninist, Maoist olması gerekirdi. Ya da onlara patent ve mevki verilmesi gerekirdi. Fakat böyle olmadığını biliyoruz. Bilgi ve çeşitli yeteneklere sahip olmanın iyi birer MLM, birer kadro ve önder olmak için asla yeterli değildir. Kavramlarla yeni dünyalar kurup-yıkanlara karşı devrimci halk kitleleri, komünistler önderliğinde muazzam kahramanca savaşımıyla somut bir dünya kurmuş ve onlara büyük tarihsel dersler vermiştir.”

‘Devrimin görevlerini halkın örgütlü gücünü yaratarak yüklenelim’

Basın açıklaması umutsuzluk ve karamsarlığa düşmeden halkın örgütlü gücünü yaratarak devrimin ertelenemez görevlerini yüklenmek için mücadele vurgusuyla bitirildi.

Açıklamanın ardından kavga şiirleri okunarak sloganlarla anma eylemi sonlandırıldı.

Yürüyüş ve anma sırasında kitle “Mercan’da bir ses 17’ler ölmez” , “Anaların öfkesi katilleri boğacak” , “Devrim şehitleri ölümsüzdür” , “Önderimiz İbrahim Kaypakkaya” sloganlarını attı.

adhk tarafından

Erdoğan Viyana’da protesto edildi

Haziran 20, 2014 de ANASAYFA adhk tarafından

Viyana (20 -06-2014)  Avusturya Güç Birliği’nin organize ettiği proresto yürüyüşü 50 yıllık göçmenler tarihinde bir ilke sahne oldu Tumulte_bei_Demo_waehrend_Erdogan-Rede_in_Wien-Euphorie_und_Kritik-Story-408770_470x266px_c5e27684619e81c01b7dbcc321711e70__46138831_jpg_1174528_470

Miting, her kesimden insanların yürüyüş alanına akmasıyla başlarken, saat15:00’te, oluşturulan kortejlerle yürüyüşe geçildi. Faşist, eli kanlı TC başbakanının konuşmasını yapacağı salona çok yakın bir yere kadar yürüyen kitle, alanda toplanarak protestosuna devam etti. Oluşturulan sahnede her kurumdan temsilcilerin yaptığı konuşmalarla ve müzik dinletisiyle devam ederken, kitle attığı sloganlarla alanı inletti.  AKP faşizmine ve onun başbakanına kitlenin öfkesi dinmedi. “Faşizme karşı omuz omuza, katil erdoğan, her yer taksim her yer direniş, bu daha başlangıç mücadeleye devam, yaşaşın halkların kardeşliği” gibi almanca sloganların da yoğun atıldığı protesto yürüyüşü1 coşkuyla sonlandırıldı.

AKP yandaşlarından provakasyonTumulte_bei_Demo_waehrend_Erdogan-Rede_in_Wien-Euphorie_und_Kritik-Story-408770_470x266px_db1dd4ee42ccbb226cfad065b8c0807a__anhang_14__jpg_1174543_470

Dağılan kitle yer yer ara sokaklardan çıkan AKP yandaşları tarafından provake edildi. Kitlenin bir bölümü otobüslerine giderken, içinde ADHF, ATİGF, FEYKOM gibi kurumların yer aldığı kitlenin bulunduğu gruba faşist AKP yandaşları tarafından saldırı düzenlendi. Kitlenin anında karşılık vermesiyle ortalık savaş alanına döndü. AKP yandaşları geri püskürtülürken, Avusturya polisinin sert müdahalesi sonucu gerek AKP yandaşlarından gerekse devrimci demokrat kesimden yaralanmalar oldu. Arbede esnasında içinde bir ADHF aktivistinin de bulunduğu 4 kişi Avusturya polisi tarafından darp edilerek gözaltına alındı. Kısa bir oturma eylemi gerçekleştiren kitle, polisle yapılan görüşmenin ve gözaltındaki aktivistler hakkında alınan bilgilerin ardından gelen otobüslerle bulunduğu alandan ayrıldı.

Tumulte_bei_Demo_waehrend_Erdogan-Rede_in_Wien-Euphorie_und_Kritik-Story-408770_470x266px_f96c872e39750fbeaf35d3b8de5d860f__anhang_12__jpg_1174511_47010500545_10152054422281792_8221069276999430613_n adhkadhk2defaultTumulte_bei_Demo_waehrend_Erdogan-Rede_in_Wien-Euphorie_und_Kritik-Story-408770_470x266px_69036dba44da1e25087e26a0bb8238ef__46140873_jpg_1174539_470