adhk tarafından

İstanbul’da 17’ler anması düzenlenecek

Haziran 16, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

17-ler2005 yılında Dersim’in Mercan dağlarında ölümsüzleşen 17’ler İstanbul’da mezarları başlarında anılacak

İSTANBUL (16-06-2016) – 2005 yılında Dersim’in Mercan dağlarında ölümsüzleşen 17’ler İstanbul’da mezarları başlarında anılacak

Demokratik Haklar Federasyonu tarafından düzenlenen anma 18 Haziran Cumartesi günü yapılacak.

Anma etkinliğinin programı ve araç kalkış saatleri ise şu şekilde;

Tarih: 18 Haziran Cumartesi

– Araç kalkış

Yer: Okmeydanı Saat: 13.30 Yer: YÇKM önü

Yer: Gazi Mahallesi Saat: 14.00 Yer: Gazi Demokratik Haklar Derneği önü

– Anma

Yer: Cebeci Mezarlığı Saat: 15.00

adhk tarafından

ADKH 9. Kurultayını Gerçekleştirdi

Haziran 16, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

adkh 1Avrupa Demokratik Kadın Hareketi; 11-12 Haziran’da Almanya’nın   Stuttgart kentinde  “Uzlaşmıyoruz  Kendi Gücümüzle Özgürleşiyoruz” şiarıyla dokuzun’cu kurultayını gerçekleştirdi

Stuttgart (16-06-2016) Avrupa’nın bir çok ülkesinden (Almanya, Fransa, İsviçre, Hollanda, Avusturya, İngiltere) katılan delegeler, seçme ve seçilme haklarını kullanarak  9. merkezi komisyonunu oluşturdu. Demokratik Kadın Hareketi adına da katılımın sağlandığı kurultayın ilk gününde program kısa bir açılış konuşmasından sonra devrim ve sosyalizm mücadelesinde ölümsüzleşenler için yapılan saygı duruşuyla başlatıldı. Kısa bir müzik dinletisiyle hep beraber söylenen “Herne peş” marşından sonra delege tespiti yapılarak kurultayı yönetecek divan belirlendi. ADKH 8. Dönem komisyonu adına yapılan açılış konuşmasından sonra, DKH temsilcisinin de yaptığı konuşmayla dayanışma mesajı verilerek kurultay selamlandı. Ermeni yazar Anjel Dikme’de kurultayda bir konuşma yaparak kadınların bu birlikteliğinin çok değerli olduğunu ve tarihi yazanların hep erkeklerin tarihini yazdığını ve kadınları bilinçli olarak görmediklerine değinerek kadınların da kendi tarihlerini yazma sorumlulukları olduğunu söyledi. Kurultayı ve katılımcıları selamlayan Dikme, bundan sonrasında ADKH’ya elinden gelen tüm desteği vereceğini belirtti.

Kadın ve Mücadele Araçlarına Bakış

adkh 2ADKH 8. Dönem merkezi komisyonunun hazırlamış olduğu “Kadın ve Mücadele Araçlarına Bakış” başlağı ile bir sunum yapıldı. Yapılan  sunumda özel mülkiyetin ortaya çıkışı, kadına biçilen misyon, kadının mücadele tarihi ve bu mücadelede kadının kendi örgütlü gücünü yaratarak verdiği var olma savaşımına değinilerek, tarihten günümüz dünyasına oluşturulan kadın örgütlülükleri ve mücadele araçları ele alındı. Bu araçların toplumsal muhalefetin bir parçası olarak  kullanmak  gerekir. Bu örgütlenmeleri ideolojik, siyasal ve örgütsel olarak irdelemek gerekir. Meşrudur ancak ideolojik olarak ayrımını çok net koymak gerekir. Erkek egemen ideolojiye karşı şekillenmek başka bir şeydir denilerek  dünyanın çeşitli coğrafyalarında oluşturulan kadın birlikleri, komünleriyle beraber öz savunma kavramı tartışmaya açıldı. Tartışmalar içersinde nefsi müdaafa ile öz savunma arasındaki farka değinilerek; öz savunmanın Kuzey Kürdistan’da öz yönetim meselesi ile gündeme geliş süreci izah edildi. Öz savunma kavramına aslında yabancı olunmadığı, devrimler tarihinde zaten öz savunma örnekleri olup komünal sistemin bir parçasıdır denildi.Sosyalist deneyimler yaşayan ülkelerde yaşanan iktidar süreçleri aslında birer öz yönetim ve öz savunmadır. Bugün Güney ve Kuzey Kürdistan’ da yaşanan da bu tarihsel deneyimin  özgün uyarlanmasıdır. Öz savunma politik bir eylemdir. Bölgelere göre özgünlükler taşır. Bütün kıtalar için aynı genelleme yapılarak uygulanamaz, lokal ve özgün bir durumdur şeklinde görüş belirtildi.

Öz savunma tüm canlılar için bir haktır. Bu genel kabul üzerinden kadına yönelik saldırıda, kadının kendini koruma biçimi ne şekilde olursa olsun öz savunmadır denildi. Buna göre Çilem Doğan kendini korumak için eşini öldürmek zorunda kalması öz savunma olarak ele alanların  yanısıra nefsi müdaafadır  diyeneler de oldu. Bu iki kavramı birbirinden ayırmak gerektiği de belirtildi.

Çeşitli fikirlerin öne çıktığı sunum tartışmalarında devrimci mücadelenin esas halka olduğu öz savunmanın bu açıdan ele alınması gerektiği de farklı fikir olarak  ifade edildi.Öz savunma sadece kadın cinayetleri ile açıklanmamalıdır. Sistemin ve devletin saldırısı karşısında örgütlü mücadele öz savunmadır, ADKH varlık amacı ile bir öz savunmadır denildi. Ayrıca Marksist kavramlardan sakınılmadan alternatif olmasının yanında bilinçli bir siyaset şekli olduğu ifade edilerek kendi mücadelemize ait kavramların kullanılmasından yana olunduğu yönünde fikir belirtenler oldu.

Ezilen sınıfların mücadelesinde kadın ve erkeğin karşı karşıya getirilmesi yanlışına düşülmeden, kadın mücadelesinin toplumsal mücadeleden bağımsız ele alınamayacağı önemle vurgulandı. Ezilen sınıf içerisinde yer alan emekçi kadının sömürüsü ile öz savunma arasında nasıl bir ilişki kurulacağı soruldu. Bu tartışmalara DKH de dahil olarak; Şubat ayında gerçekleştirdikleri kurultaylarında  öz savunmayı tartıştıklarını, programlarında yer aldığını, devrimci mücadelenin esas alındığı sonuç olarak da öz savunmanın bir hak, engellenemez bir durum olduğu ifade edildi. ADKH’nın ” Kadının en ilkelinden en bilimseline dek tüm mücadele araçlarını savunur” program maddesine vurgu yapılarak, Çilem’in eyleminide, Rojava’ da emperyalist işgale karşı savaşan kadının eylemini de sahipleniyoruz şeklinde ifade edildi. Öz savunmanın bir hak olduğu, doğru olduğu  ve öz savunma birliklerinin gerekli olduğu da savunulan bir başka görüş oldu.

adkh 3Tartışmaların ardından ADKH 8. dönem komisyonu adına söz alınarak, yöneltilen sorulara cevap verildi. Daha sonrasında ise Yeni Kadın adına kurultay selamlanarak, öz savunmayla ilgili kısa bir konuşma yapıldı. ATİK-Yeni Kadın tutsaklarının davasının sahiplenilerek mahkemeye katılım sağlanması yönünde çağrı yapıldı. ADKH kurultayı ilk günü programı, faaliyet ve denetim raporlarının okunması ve tartışmaya açılmasıyla devam etti. Tartışmaların ardından ilk gün kültürel etkinlik bölümüyle sonlandırıldı.

ADKH, 9. Dönem Merkezi Komisyonu Oluşturuldu

ADKH 9. Kurultayının ikinci günü faaliyet ve denetim raporunun oylanarak onaylanmasıyla devam etti. Daha sonrasında mali rapor okunarak değerlendirildi. 2 gün süren kurultay programı içerisinde; ADHK, SYM, SKB, İstanbul LGBTİ Dayanışma Derneği, Eylül Cansın Derneği, Çingene Gül Trans Evi, HDK Avrupa, ve kurultayın gerçekleştirildiği yer olan Stuttgart Becekli-Göktepe Derneği adına mesajlar okundu, açıklamalar yapıldı. Kurultaya gönderilen mesajlar ve katılan kurumların konuşmalarının ardından, yeni komisyonu olusturacak delegelerin seçilip oy birliğiyle kabul edilmesiyle ADKH 9. dönem merkezi komisyonu oluşturuldu. Öneriler ve temenniler bölümüyle kapanış yapılarak, 9. kurultay başarıyla sonuçlandırıldı.

adhk tarafından

Köln Gökkuşağına sahip çıktı

Haziran 16, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

kolnABD’nin Orlando eyaletinde LGBTİ’lere yönelik yapılan barbarca katliam Köln’de kadın örgütleri tarafından gerçekleştirilen bir eylemle protesto edildi

KÖLN (16-06-2016)-15 Haziran 2016 Saat 18:00’da Köln merkez tren garı önünde protesto mitingi gerçekleştirildi. Katliamda katledilenler için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı. Ardından mitingi örgütleyen kurumlar adına konuşma yapıldı. Konuşmanın içeriği esas olarak IŞId’in bu seferki hedefinin ABD‘nin Orlando eyaletindeki LGBTİ bireyleri olduğu, IŞİD’in faşist düşüncesinin onun dışında olan herkesi, her inançı, her yaşam tarzını hedef aldiği, kendisi dışında kimseye yaşam hakkı tanımadığı ve bunu en insanlık dışı metodları kullanarak yaptığı vurgulandı.

Devamında ise emperyalistlerin yarattığı barbar cetesi IŞİD`in Kürt, Yezidi, Alevi, Hristiyan, İnanan, inanmayan, herkesi hedefine aldığı, şimdi ise cinsel yöneliminden dolayı LGBTİ bireyleri onur haftası önceside gözdağı verilmek istenerek katledildiği ifade edildi. Konuşmalardan sonra atılan sloganlarla miting sonlandırıldı. Eylemi Örgütleyen kurumlar: ADKH, Yaşanacak Dünya, SKB, Köln VİYAN Kadın Meclisi, Yeni Kadın.

ERDAL EMRE tarafından

Futbol, Horoz ve Çöp

Haziran 15, 2016 de ERDAL EMRE ERDAL EMRE tarafından

fransaErdal Emre (15-06-2016) Öyle efsunlu ve çok işlevli bir fenomendir ki şu futbol, Lokman Hekim’in ‘her derde deva’ formülü halt etmiştir yanında.

‘Yediden yetmişe’ herkesle bir şekilde ilişki kurup kendine çeker. Ya da herkes, hoşuna giden bir yön bulur onda.

Geniş toplumsal gruplar için seyir ve zevk değeri yüksek bir spor/oyun  olan futbol, kimileri için mafyalaşan küresel bir rant kaynağıdır da. ‘Milli devlet’ ve milliyetçiliklerini inşaada geç kalmış kimileri için patolojik bir ırkçı/milliyetçi saplantı iken, ‘yüksek kültür’ elitleri için, horlanan popüler/’alt kültür’ün omurgasıdır. Dar ‘sol’ vizyonda ‘kitlelerin afyonu’ gibi bir şey iken, devletler halinde örgütlenmiş egemenler için bir ‘bahis kumarı’nı organize etme ve ondan ‘aslan payı’ alma olanağıdır. Toplumların diplerinde sıkışan yıkıcı enerjiyi boşaltarak, durumu egemenlerin lehine çevirme mühendisliğidir aynı zamanda futbol… Sponsor şirketler ve tüm bir kapitalist dünya için astronomik kârların elde edildiği bir sanayi dalı, emek dünyasının dikkatini asli sorun ve dertlerden uzaklaştırmanın ideal bir manevra alanıdır.

Herkesin kendi takımı için dua ettiği, yeryüzünün en büyük tapınaklarına sahip bir ‘din’ olduğu da söylenebilir onun…

Milyonları benzer duygularla bir araya getiren bu spor dalının ‘büyüsü’ daha uzun yıllar konuşulacağa benziyor.

2002 yılında yapılan ‘Dünya Kupası’nda oynanan Çin-Brezilya maçını 330 milyon kişinin TV’den izlediği hatırlanırsa, konunun evrensel, ticari ve sosyo-kültürel  boyutları daha iyi anlaşılmış olur.

“İlk örneklerine M.Ö. 2500 yıllarında eski Mısır ve Çin’de rastlandığı” söylense de, belli kurallar çerçevesinde oynanan ve zamanla yeni kurallarla biçimlenerek günümüzeki ‘endüstriye’l düzeyine ulaşan modern futbolun İngiltere doğumlu olduğu bilinir.

İlk resmi futbol müsabakasının günümüzden yüz kırk dört yıl önce -30 Kasım 1872- ve dört bin kadar seyircinin huzurunda, İngiltere ile İskoçya arasında, Glaskow’da oynandığı kayıtlıdır.

Devletlerin, çokuluslu şirketlerin ve medyanın (günümüzde You Tube, Facebook ve Twiter gibi sosyal medya araçlarının) da müdahalesiyle, nerden nereye gelindiğini hep beraber görüyoruz.

Irkçılık Tartışmaları ve Horozlar

2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapan Fransa, vasat bir seremoni ve maçla açılışını yaptığı turnuvaya büyük umutlar bağlıyor.

Zidan-Deschamps kuşağının 1998’deki ‘Dünya Kupası’nda gösterdiği başarılarının tekerrür etmesini arzuluyor…

Çok farklı renk, inanç ve etnik kökenden gelmiş oyunculardan oluşan milli takımın elde ettiği o kupa zaferi, dönemin merkez siyasi güçlerince “Fransız entegrasyon/uyum modelinin başarısı” olarak lanse edilmiş ve hayli zaman reklamı yapılmıştı. Tarihinde ilk kez ‘Dünya Kupası’nı almış olmanın zafer sarhoşluğuyla yere göğe sığdırılamayan Zidan ve arkadaşları, o zamanlar da ırkçı/sağın saldırı hedefiydi. “Göçmen/Afrika Milli Takımı” diyerek alay ediyordu…

Başkan Holland’ın, Vals hükümetinin, sponsor şirketlerin, yaklaşan başkanlık seçimleri aday ve aday adaylarının, Avrupa Şampıyonluğu Kupası’nı kaldırmaya çok ama çok ihtiyaçları var. Zira ‘işler kesat’. Hiçbir şey yolunda gitmiyor. Avrupa Birliği projesinin istendiği gibi yürümediği, rakiplere karşı arzulanan ‘büyüme hızını’ nın bir türlü yakalanamadığı, üç ayı aşkın süredir devam eden ‘sosyal hareketler’le çalkalanan, pek çok meydan ve sokağında çöplerin toplanmadığı, sel felaketi ve nehir taşmalarının ‘evsizleştirdiği’ kalabalıkların hükümet/devlet karşıtı öfkesinin tam olarak yatışmadığı, “terör tehdidi” gerekçesiyle uzatılan “olağanüstü hal” gibi kaotik bir iklimde kazanılacak bir kupanın rüyası bile güzeldi…

Peki, hangi ekip kazanacaktı bunu?

Bitmeyen ve hep üstü örtülmeye çalışılan ırkçılık tartışmalarının gölgesinde sahaya çıkan bir ‘Milli Takım’ mı?

‘Milli Takım’a alınmayan Cezayir asıllı futbolcu Karim Benzema’nın antrenör Dider Deschamps için yaptığı, “Fransa’nın ırkçı kesimlerinin baskısına boyun eğdi” açıklaması hâla tartışılıyor. Üstelik Benzema dengindeki bir diğer Arap asıllı futbolcu Hatem Ben Arfa da alınmamıştı bu takıma…

Karşı ırkçılığı körükleyen selefi kökenli cami projelerine üç milyon Euro bağışta bulunduğu söylentileri, Benzema’nın haklı tepkilerini ortadan kaldırmıyor.

Irkçı/ulusal cephenin genç milletvekili Marion Maréchal-Le Pen, durumdan kendine vazife çıkararak Benzema’ya verdiği yanıtın da, “Doğduğu ve eğitimini aldığı Fransa sayesinde multi-milyoner oldu; beğenmiyorsa, ‘ülkem’ dediği Cezayir’e gidebilir” diyordu.

Irkçı yaklaşımla Araplardan arındırılmış haliyle bile ‘Fransız Milli Takımı’ bir Afrika karması/bir yabancı ‘Milli Kakım”dı aslında.

Fransız toplumundaki Arap karşıtı duyguların köklü ve çok yönlü nedenleri vardır.  2015 yınının Ocak ve Kasım aylarında Charlie-Hebdo, Hyper Cacher, Bataclan ve altı dolayında Kafe/Restoranda El Kâide ve IŞİD çetelerince gerçekleştirilen katliamlar,  mevcut Arap/İslam karşıtlığına yeni ivmeler ekledi.

‘Milli Futbol Takım’ı üzerindeki ırkçı/ayırımcı baskıların yaratığı rahatsızlıklar dinmiş değil. Galya Horozu’nun sembolize ettiği milliler, zorlu Romanya galibiyetiyle taraftarlarını umutlandırdı. Lehte düşünenler için Galya Horozu, cesareti ve karanlığın üzerine doğan aydınlığı simgeliyordu. Karşıtlarına göre ise “Horoz, bir ayağı bokun içinde şarkı söyleyen tek hayvan”dı dünyada.

Holiganlık/Şiddet ve Futbol

Dünya holiganları futbola ve tribünlere el koymuş gibidir. Futbol onlarsız anılmaz hale geldi…

Marsilya kentinde oynanan İngiltere-Rusya maçının öncesi ve sonrasında yaşanan ‘holiganlar muharebesi’, futbol-şiddet tartışmalarını yeniden gündem yaptı. Aslında bunun gündemden hiç çıkmadığını söylemek daha yerinde bir saptama olacak…

1985 yılında Brüksel’de yapılan Liverpool-Juventus maçında esnasında yaşanan ve 39 kişinin ölümüyle sonuçlandığı için tarihe “Heysel Faciası” olarak geçen olayın ardından, Avrupa’da ‘futbol ve şiidet’ konusunda ‘köklü’ denebilecek önlemler alınmıştı. Özellikle, holiganlarıyla ünlü İngiltere’de uygulanan kimi idari ve polisiye tedbirler sonucunda, trübünlerle saha arasındaki tel örgülerin kaldırılması gibi ‘ilerlemeler’ bile sağlanmıştı.

Son çeyrek yüzyılda sporda, onun en popüler ve küresel dalı olan  futbolda şiddet sorunsalına dair çok sayıda araştırma/inceleme yayınlandı. Spor sosyologları, psikologlar, toplumbilimciler, filozoflar… konuştu. Politikacılar bile “spor barış, dostluk ve kardeşlik içindir” çağrıları yaptılar. Daha da ileri giderek “sporu siyasete alet etmemek gerekir” yollu temennilerde bulundular; tıpkı “dini siyasete alet etmemek gerekir” dedikleri gibi.

Ama mesele bütün yakıcılığıcıyla yerli yerinde kaldı.

İlgili tüm ciddi araştırmacılar, sporda/futbolda toplu öldürmelere varan şiddet olaylarının çok boyutlu, derin sebepler sonucunda ortaya çıktığı hususunda hemfikirdirler.

Nihayetinde, değeri 500 milyar  doları aşan bir pasta var orta yerde…

‘Endüstriyel’ sporun ‘doğasında bulunan’ ve rekora, daima daha ileriye, daha yükseğe/derine, daha fazla madalya, kupaya ulaşma hedefi, sporcunun sağlığını hiçe saymakta, onu ölümcül bir baskı altına almaktadır. Klübün, sponsor şirketlerin, medyanın ve  seyircinin yarattığı baskı yetmiyormuş gibi, sporcunun bedenine yapılan tıbbi/kimyasal müdahaleler ölümlere de neden olabilmektedir.

2003 yılında Fransa’da yapılan ‘Konfederasyonlar Kupası’ kapsamındaki Kolombiya-Kamerun  karşılaşması sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu yere yığılan Kamerunlu Marc-Vivien Foe’nin yaşamını yitirmesi tek trajik olay değildir.

1994 Dünya Kupası’nda ABD- Kolombiya maçında kendi kalesine attığı gol nedeniyle takımının mağlup olmasından sorumlu tutulan Escobar, ülkesine döndükten hemen sonra silahlı saldırıya uğrayarak hayatını kaybetmişti.

Latin Amerika ve Ortadoğu ülkelerinde rakip takım ve seyirci grupları arasında çıkan ve toplu ölümlerle sonuçlanan sayısız facia vardır. Bu örneklerden biri de, 1967 yılında Türkiye’de, Kayserispor ile Sivasspor arasında oynanan ve  48 kişinin ölümü, 600 kişinin yaralanması, trübünlerin yakılıp yıkılmasıyla biten karşılaşmada yaşanmıştı.

Futbol tribünleri, ülkelerin/toplumların aynasıdır bir yanıyla. Oraya dikkatli baktığımızda, hakim ırkçı/milliyetçi nefreti, ayırımcılığı, erkek egemen değerleri, sosyal katmanlar arası keskinleşen zıtlıkları, şike skandallarıyla çalkalanan/çürüyen federasyonu, mafyayı, kulüpleri, basını, spor bakanlığını: özetle, ‘Devleti ve milletiyle’ tüm bir toplumsal sistemin dramını görebiliriz.

“Türk Malı” Holiganlık

Holiganlığın ulus markaları, değişik renk bayrak taşımaları çok biçimsel ve yüzeydeki bir farktır.

Dersimli futbolcu Deniz Naki ve Diyarbakır/Amedspor kulüp ve taraftarlarına kan kusturan, H. Dink cinayetinin ardından tribünlerde “Hepimiz Ogün Samastız”  sloganları atan Türk holiganlarıyla, göçmenlere ve siyahlara karşı nefret kusan Doğu ve Batı Avrupalı holiganları arasındaki tek fark, ayrı diller konuşmalarıdır.

“Milli birlik ve beraberlik halinde” aylar önceden başlayan “Viyana kapılarına dayandık”, “3. Viyana kuşatması” ajitasyonuyla ortalama seyirciyi dahi milliyetçi histerinin içine iten, Yunanistan ile oynanan maçta Yunan  milli marşını ıslıklayan, Paris katliamlarındaki kurbanların anısına yapılan saygı duruşunu tekbir ve kurt ulumalarıyla sabote eden/ettiren ve ardından da dünyaya ‘Talat paşa açıklamaları’ yapan zihniyet şizofrenik değil de nedir?

Milli Takımlar teknik direktörü Fatih Terim, bir önceki resmi turnuva için hazırlanan tv reklam spotunda Türk milli takımını “kanının son damlasına kadar mücadeleye” çağırmıştı.  Son reklam spotunda ise “milli formaya ruh” çağırısı yapıyordu. Bu çağrıların da etkisiyledir ki, uluslararası bir futbol karşılaşması Türk holiganlığının algılarında kolaylıkla mitolojik bir “İstiklal Harbi”ne, düşük skorlu sıradan bir galibiyet dahi “destan yazdık, tarih yazdık” türünden kışkırtıcı avuntulara dönüşebiliyor.

Devlet gücünü ele geçirenlerin, devletin kendisinin holiganlaştığı  Türkiye gibi ülkelerde tribün holiganlarıyla baş etmek  çok zaman alacaktır…

Sonuç Yerine

“Olağanüstü Hal” uygulamasının, direnişlerin, “Ben sendikalara boyun eğmem” diyen hükümet restinin, kaldırılmayan çöp tepeciklerinin, holigan şiddetinin ve IŞİD cinayetinin gölgesinde başlayan Avrupa Futbol Şampiyonası’nın yeni olaylara gebe olduğunu söylemek kehanet olmayacaktır. Avrupa ve çeperinde, Ortadoğu’da, hatta Amerikan seçim kampanyalarında ve Orlando’da yaşanan sosyo-politik konjonktürel durum, gelişmenin yönünü de gösteriyor aslında.

Fransa için 10 Temmuz’daki final maçına kadarki süre, diken üstünde geçecektir.

Büyük mülkiyet ve para kaynaklarını kontrol eden güç sahipleri ve devlet iktidarları, sebep oldukları, oluşumuna katkıda bulundukları tüm toplumsal/sınıfsal ihtilafların anaforunda kıvranmaya devam edecektir.

Yalnızca sporun/futbolun değil, bütün bir gezegenin ve insanın kirlenmesinden sorumlu olanların, holiganların ve ırkçı/milliyetçi paramiliter çetelerin yaratıcılarının rahat bir yaz geçirmeleri zor görünüyor.

Böylesi bir ortamda Fransa muktedirleri bir ‘kupa zaferine’ çok ihtiyaç duyuyorlar…

Kupa’yı kim kaldırırsa kaldırsın, ‘Kupa zaferi’ kimlere  ‘züğürt tesellisi’ olursa olsun, Avrupayı  sıcak bir gelecek bekliyor.

Erdal Emre

adhk tarafından

MKP: 17’ler Devrim bilincinin keskin kılıçlarıydı

Haziran 15, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

mkp_bayrak117’ler devrimci savaş çağrısı olmakla birlikte, halka ve devrime adanmışlığın güzüde örnekleri, devrim bilincinin keskin kılıçlarıydı Onlardan öğrenerek Komünist toplum uğruna devrimci ilerlemede ısrar etmek Partimizin ve yoldaşlarımızın vazgeçilmez görevidir Bugün partimiz 17’lerin yarattığı boşluğu tamamen dolduramamış olsa da önemli gelişmeler kaydederek 17’lerin miras ve geleneğini yaşatıp ilerleten durumdadır. Düşman saldırılarının daha sıkı kenetlenmeye hizmet ederek devrimci ısrar ve gelişmelere vesile olduğu Partimizin pratiğinde somutluk kazanmaktadır. Ölümsüzleşen yoldaşlarımızın bizlere devretikleri bayrağı taşıyarak devrimci ideallerini gerçekleştirme görevi, devrime daha sıkı sarılma sorumluluğunu tetiklemektedir. Bu görev ve sorumluluk bugün Sosyalist Halk Savaşının geliştirilerek siyasi iktidarın zaptedilmesi hedefiyle devam etmektedir. Partimizin ve her bir yoldaşımızın devrimci bilinci ve yönelimi budur

HABER MERKEZİ (15-06-2016)- MKP Siyasi Büro 17’lerin ölümsüzlüklerinin 10.yıldönümü dolayısı ile bir açıklama yaparak  17’lerin komünist hatırasının Sosyalist Halk Savası siperlerinde yaşatıldığını belirtti. Yapılan açıklamayı öneminden dolayı olduğu gibi yayınlıyoruz.

”Kanla Yazılan Tarih Silinmez” Şiarına Kanlarıyla Tarih Yazarak Rehberlik Etti Onlar! 17’ler kanla yazılan tarihimizin silinmez harfleri, devrimci mücadelemizin unutulmaz değerleri, devrimci tarihimizin kopmaz parçaları ve onurlu yürüyüşümüzün birer mihenk taşıdırlar… Onları ölümsüzlüklerinin 10. yılında saygıyla anıyor, Komnist mücadelelerini selamlayarak kılavuz alıyoruz!

Partimizin mücadele tarihi amansızlıklar içinde örüldüğü kadar, ağırbedellerin anlamlandırdığı ideolojik-siyasi mirasın büyük beşiğidirde. Yüzlerce şehidimiz ve uğruna ölümsüzleştikleri idealler bu beşiğe kanıttır. Kan pahasına ödenen ağır bedellere rağmen, Komünist ütopyanın rahminde büyüyen halk sevgisinin komuta ettiği devrimde ısrar, devrimci savaşta kararlılık, özgürlük sevdası sularında yeşeren feda ruhuyla doruklaşan kahramanlıklar diyarıyla adeta bir  yazıttır bu tarih. Yüzlerce ölümsüz kahramanın kanıyla yazdığı destansı tarih belleğidir bu yazıt. 17’lerin dağların ufkuna kanlarıyla yazıp bıraktığı derin mirasla parıldayan abidedir bu tarih.

Partimiz, ideolojik-siyasi-örgütsel perspektifi ve tüm teorik tezleri ışığında devrimimizi  siyasi iktidar sorunundan bağımsız ele almayarak, gerici sınıf iktidarlarının faşist karakterine bağlı olarak devrimimizin başından itibaren silahlı mücadele içinde gelişeceğini öngördü. Buna paralel olarak kurumsallaşmasını siyasi savaş partisi niteliğinde karakterize ederek silahlı devrimci savaş kulvarında düşmana açıktan meydan okuyuşla konumlandı. Partimizin bu Komünist konumlanış ve niteliği düşman tarafından dikkate alınarak önemle incelendi. Tam da bu zeminde Partimiz kuruluşundan itibaren düşmanın stratejik saldırılarına maruz kaldı. Bu saldırılarda birden fazla örgütsel yenilgi ve ağır darbeler aldı.

17’ler katliamı düşmanın partimize karşı yürüttüğü stratejik saldırıların önemli bir parçası, partimizin bu saldırılarda aldığı ağır darbelerden biridir. 17’ler katliamı düşmanın stratejik saldırılarının bir devamı  ve sonucu olmakla birlikte, somutta ise düşmanın özel yönelimini ifade etmektedir…Bilindiği gibi 17’ler katliamında yitirdiğimiz yoldaşların bir bölümü Partimizin ilk yapılan Kongresinin mimmarları ve önderleriydi. Parti1. Kongremizin ideolojik-teorik önderleri, kongre çizgisi ve önderliği 17’ler katliamında yitirilen yoldaşlardı. 17’ler katliamı bu açıdan özel bir anlam taşıyıp partimiz açısından son derece büyük, ağır bir kayıptı.Partimizin içnde bulunduğu ideolojik kırılmalar ve örgütsel sorunlar girdabında yaşadığı savrulmalar  dönemi, 17’ler olarak tabir edilen esasta 1. Kongre çizgisi ve önderliğini temsil eden yoldaşların öncülük ettiği 1. Kongre ile ve elbette bu yoldaşlarda ifade bulan kongrenin ideolojik-teorik-örgütsel çizgisiyle geride bırakılıp gelişme yoluna girdi. 1. Kongre sonrası Partide gözle görülür gelişme,toparlanma ve ilerlemeler yaşandı. Bu durum düşmanın dikkatinden kaçmadı ve stratejik planlar yapılarak saldırı geliştirildi.Özcesi, 1. Kongre önderliği ve çizgisinin partide gerçekleştirdiği gelişme ve toparlanma süreci ve elbette bu gelişme sürecinin 2. Kongre ile birlikte atılıma dönüştürülmesi planı  düşmanın 17’ler katliamını gerçekleştirerek bu gelişme ve atılım planını engelleme, önderliğiyle birlikte tasfiye etme  amaçlı özel yönelimle stratejik saldırıda bulunmasına yol açtı. Düşman,  stratejik saldırısında örgütsel darbe vurma başarısı göstererek amacını görece gerçekleştirdi. Ne var ki,düşman Komünist devrimci irade ve yönelimin askeri saldırılarla yok edemeyeceğini hesaplayamadı, bunu anlayamazdı da…Partimizin dinamizmi ve Komünist iradesi 17’ler katliamıyla alehte yaşanan tüm koşullara rağmen Partiyi toparlayarak kısa zamanda merkezi yapıya kavuşturdu. Bu düşmanın ”bitirdik, bittiler” safsatalarına devrimci bir yanıttı. Devrimin örgütsel-askeri darbe ve yenilgiler almasına rağmen stratejik olarak yenilmez olduğu Partimizin tarihsel tavrıyla olduğu kadar, tüm sınıflar mücadelesi tarihi tarafından da kanıtlıdır, kanıtlanmıştır. Elbette 17’ler katliamı sonrasında devrimci parti ve örgütlerin partimizle dayanışma tavrı bu sürecin anlamlı bir gelişmesi ve özgün bir dinamiğiydi. Bunun da ötesin de uluslar arası Komünist Hareket cephesinden partimizle yaşanan dayanışma da son derece kıymetliydi. Ki, bu dayanışma tavrı 17’ler katliamında yitirdiğimiz önder yoldaşlarımızın Komünist ve devrimci hareket içindeki saygınlığının da açık göstergesi ve ürünüydü denebilir.

17’ler devrimci savaş çağrısı olmakla birlikte, halka ve devrime adanmışlığın güzüde örnekleri, devrim bilincinin keskin kılıçlarıydı.Onlardan öğrenerek Komünist toplum uğruna devrimci ilerlemede ısrar etmek Partimizin ve yoldaşlarımızın vazgeçilmez görevidir.Bugün partimiz 17’lerin yarattığı boşluğu tamamen dolduramamış olsa da önemli gelişmeler kaydederek 17’lerin miras ve geleneğini yaşatıp ilerleten durumdadır. Düşman saldırılarının daha sıkı kenetlenmeye hizmet ederek devrimci ısrar ve gelişmelere vesile olduğu Partimizin pratiğinde somutluk kazanmaktadır. Ölümsüzleşen yoldaşlarımızın bizlere devretikleri bayrağı taşıyarak devrimci ideallerini gerçekleştirme görevi, devrime daha sıkı sarılma sorumluluğunu tetiklemektedir. Bu görev ve sorumluluk bugün Sosyalist Halk Savaşının geliştirilerek siyasi iktidarın zaptedilmesi hedefiyle devam etmektedir. Partimizin ve her bir yoldaşımızın devrimci bilinci ve yönelimi budur.

Türk hakim sınıfları ve somuttaki temsili Erdoğan/AKPiktidarının değişik millet, milliyet ve inanç kesimlerinden ezilen-sömürülen tüm Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarına karşı topyekun savas saldırganlığı altında azgınca yürüttüğü faşistsaldırılar ve özellikle de Kürt ulusu şahsında yürüttüğü soykırımcı vahşi katliamlar karşısında, 17’lerin Komünist kararlılığını kuşanarak devrimci savaşa sarılmak ertelenemez görev ve sorumluluktur.

17’lerin ölümsüzlüklerinin 10. yılında anıları önünde saygıyla eğilirken, Onlar şahsında tüm dünya ve ülkemizde, özelde de Kuzey Kürdistan ulusal direnişinde ölümsüzleşenleri  saygıyla anıyoruz‘‘.

17’ler Ölümsüzdür!

Bağımsızlık, Devrim ve Komünizm Mücadelesi Şehitleri Ölümsüzdür!

Yaşasın Sosyalist Halk Savaş!

Yaşasın Maoist Komünist Partisi!

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

HBDH Ortak Komutanlığı: Ovacık’ta 4 özel harekatçı öldürüldü

Haziran 14, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

ovacik-adliye-Dersim’in Ovacık ilçesinde dün düzenlenen eylemi HBDH üstlendi

Dersim (14-06-2016) Dersim’in Ovacık ilçesinde dün düzenlenen eylemi HBDH üstlendi. Eylemde 4 özel harekatçının öldüğünü, çok sayıda yaralının olduğunu belirtti.

Yazılı bir açıklama yapan Halkların Birleşik Devrimci Hareketi (HBDH), Dersim’in Ovacık ilçesinde bulunan Savcılık ve Polis Özel Harekat Lojmanları’na yönelik kapsamlı bir sabotaj eylemi düzenlendiğini belirtti.

HBDH Ortak Komutanlığı açıklaması şöyle:

“13 Haziran günü öğlen saat 15: 30’da Ovacık’ta bulunan Savcılık ve Polis Özel Harekat Lojmanlarına yönelik HBDH güçlerimiz kapsamlı bir sabotaj eylemi düzenlemiştir. Eylem esnasında gözle görülen 4 özel harekatçı ölürken çok sayı da yaralının da olduğu tespit edilmiştir.  Eylemin etkisiyle lojmanlarda büyük hasar oluşmuştur. Bu eylem artan Türk faşizmine karşı geliştirilirken, Ovacıkta Şehit düşen Baran Dersim ve yoldaşları anısına gerçekleştirilmiştir.” (ANF)

adhk tarafından

17 Haziran 2016 tarihinde Münih’teki Uluslararası Dayanışmaya Çağrı

Haziran 14, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

München-Politik tutsakları ve yargılanan devrimcileri desteklemek için 17 Haziran 2016 tarihinde Münih’teki Uluslararası Dayanışmaya Çağrı

Münih (14-06-2016) Almanya mahpushanelerinde Türk ve Kürt kökenli 20 devrimci politik tutsak  bulunuyor ve bu insanlar Alman Ceza Hukuku’nun 129 b maddeleri uyarınca  yargılanıyorlar veya hatta tutsaklardan bazıları bu ülkede geçerli olan egemen politik hukuk çerçevesinde haksız gerekçelere dayandırılarak ceza almış durumdalar. Türkiyeli ve T.Kürdistanlı 10 devrimciye yönelik Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi’nde başlatılacak olan bu haksız yargılamanın ilk duruşması 17 Haziran 2016 tarihinde  resmen başlayacak. Bu yargılama, Almanya tarihinde son yıllarda görülen en büyük politik yargılama davası olarak şimdiden bütün dikkatleri üzerine çekiyor.

Federal Savcılığın iddianamesinde suçlamalara ilişkin şu ifaeler yer alıyor: “Suçlanan şahısların -özellikle elebaşı olan Müslüm E.’nın- “Türkiye Komunist Partisi / Marksist-Lenininst’in üyesi olarak “yabancı bir terör örgütü’ne (§ 129b Abs. 1 i. V. m. § 129a Abs. 1 und Abs. 4 StGB) katıldıklarına dair  yeterli derecede şüphe bulunmaktadır”… Ayrıca mahkemeye sunulan iddianamede esas itibarıyla şu olgular yer alıyor: “TKP/ML Türkiye’deki verili toplumsal ve devlet düzenini “silahlı mücadele” yoluyla yıkmak suretiyle kendi kontrolündeki komunist bir rejimle değiştirmek istiyor.’’

Devrimcileri terörist olarak gören böylesi haksız yargılamaya şimdilerde maruz kalan ve bir çoğu cenevre sığınmacı hakkı sözleşmesine göre, uzun yıllardır politik iltica hakkına erişmiş Türk ve Kürt kökenli bu devrimci şahısların isimleri şöyledir: Müslüm Elma, Erhan Aktürk Haydar Bern, Deniz Pektaş, S. Ali Uğur, Sami Solmaz, Mehmet Yeşilçalı, Musa Demir, Dr. Sinan Aydın, Dr. D. Banu Büyükavcı. Bu insanlar politik kimliklerini ve çalışmalarını asla gizlemediler. Türk Devleti ve onun yeni faşist diktatörü Erdoğan’a yalakalık olsun diye,  bu devrimci insanlar, Alman devletinin politik yargı hukukuna maruz bırakılarak siysal itibarları sarsılmak ve yükselen devrimci mücadele bastırılmak istenmektedir.

Bugünkü Alman Hükümeti -alman  toplumunun isteğinin ve kamuoyunun eleştirisinin tam tersine-, devlet terörizmini doruğa tırmandıran Türk güvenlik güçleri ve yolsuzluğa batmış adalet sistemiyle gizli kirli ilişkiler içindedir. Bu nedenle Almanya Başbakanı sayın Merkel R.T. Erdoğan’ın “fiili başkanlık hakimiyeti”ni ve ayrıca katliamcı, anti-demokratik, hatta faşizan uygulamalarını bilerek ve isteyerek desteklemektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ne ve kşhne sarayların efendisi Erdoğan’a bu derecede mali, siyasi ve askeri destek sunmak, ne var ki, Almanya hükümeti ve Merkel’in başına çok yakında bela olacak gibi görünüyor.

Bizler bu nedenle, bütün uluslararası ilerici ve devrimci örgütleri ve şahısları, Alman hükümetinin yayılmacı dış politikasına ve gericiliği destekleyen egemenlik siyasetine karşı aktif tavır almaya, ve bu haksız yargılamanın hep birilikte düşürülmesi için devrimci politik tutsaklarla uluslararası dayanışmayı yükseltmeye çağırıyoruz.

Anti-Faşizm ve sosyal kurtuluş mücadelesi asla terörizm değildir, tersine uluslararası direniş ve özgürlük hakkıdır!

Devrimci mücadele her yerde meşrudur!

Hukuksuzluğun hukuka dönüştüğü yerde direniş bir sorumluluktur!

Bütün politik tutsaklara özgürlük!

Yaşasın enternasyonal dayanışma!

Duyarlı/dayanışmacı herkesi ve örgütleri pankartlarıyla, talepleriyle ve dayanışma mesajlarıyla birlikte 17 Haziran günü Münih Eyalet Yüksek Mahkemesi önünde saat 9:00 da düzenlenen uluslararası katılımlı protesto ve dayanışma mitingine katılmaya çağırıyoruz! Mahkeme Adresi: Nymphenburger Straße 16, 80335 München.

İmzalayanlar:

ATİK (Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu) • UPOTUDAK (Uluslararası Politik Tutsaklarla Dayanışma Komitesi) • YDG(Yeni Demokratik Gençlik) • Yeni Kadın •  ATİF (Almanya Türkiyeli İşçiler Federasyonu) • Rote Hilfe e.V. • AvEG-Kon(Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu ) • AGİF (Almanya Göçmen Emekçiler Federasyonu) • Young Struggle • NAV-DEM (Navenda Civaka Demokratîk ya Kurdên Almanyayê)• SYKP (Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi Avrupa) • ADHK(Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu) • Yaşanacak Dünya • EÖC (Emek ve Özgürlük Cephesi Avrupa İnisiyatifi) • GC(Gençlik Cephesi Avrupa) • FİDEF (Federal Almanya İşçi Dernekleri Federasyonu) • Birleşik Haziran Hareketi • DKP (Almanya Komünist Partisi-Münih) • Kollektiv Rotes Hamburg • Internationalistisches Kollektiv Berlin • LINKE LISTENürnberg • MLPD (Almanya Marksist-Leninist Partisi) • Frauenverband Courage Nürnberg • SKB (Sosyalist Kadın Hareketi)• Organisierte Autonomie (OA) – Interventionistische Linke Nürnberg • Solidarität International e.V. Duisburg Grubu • KOMintern (Uluslararası Komünist Sendikal İnisiyatif/Avusturya) • PdA (Partei der Arbeit /Österreich)

adhk tarafından

Dersim’de 20 Bölge daha yasaklandı

Haziran 14, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

ovack yasak alanDersim’de ‘’özel güvenlik’’adı altında devletin yerleşim ve yayla bölgelerini yasaklama politikası aralıksız sürüyor Dünde Tunceli valiliği tarafından yapılan açıklamada Ovacık ve Nazimiye de 20 bölgenin yasaklandığı belirtildi

DERSİM (14-06-2016)- Devletin Dersim’de devreye koyduğu kapsamlı saldırılar artarak devam ediyor. ‘’Özel güvenlik’’adı altında onlarca yerleşim yerine yasak getiren devlet,  20 bölgeyi daha yasakladığını dün kamuoyuna açıkladı. Tunceli valiliği tarafından yapılan açıklamada Ovacık ve Nazimiye ilçelerinde yapılacak operasyonlar nedeniyle 20 ayrı bölgenin 13-27 Haziran tarihleri arasında ‘’özel güvenlik bölgesi’’ ilan edildiğini açıkladı.

‘özel güvenlik bölgesi’ ilan ettiği bölgeler şöyle:

Dersim merkez: Hanköy Mahallesi, Tokluk Yayla Evleri, Ahpanos Vadisi bölgesi, Alacak Bölgesi, Peter Mahallesi,

Ovacık İlçesi: Salderesi/Pişkintaş bölgesi, Karaoğlan Dağı, Yarpuzlu Mahallesi, Alisırtı bölgesi Çambulak Yaylası bölgesi, Eroğlu Mahallesi, Mercan Dağları, Kıran Deresi, Kınıkan Tepesi, Golan Yaylası, Eğreci, Dülbektaşı, Kızılören mahalleleri

Nazimiye İlçesi: Dokuzkaya bölgesi, Tavuklu-Doğantaş bölgesi.

http://www.halkingunlugu.net/

adhk tarafından

8. Avrupa Dersim Kültür Festivali binlerin katılımı ile başarıyla sonuçlandı

Haziran 13, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

1TEK YÜREK, TEK SES OLAN DERSİMLİLER, DOSTLARNIDA YANLARINA ALARAK FRANKFURT’A AKTI !

ADEF (13-06-2016) 10-11 Haziran tarihlerinde gerçekleşen Dersim Kültür Festivali on bine yakın bir katılım ile Dersim’in bütün değerlerini, renkliliğini festival alanına yansıtarak, son yılların en yoğun katılımlı, coşkulu ve birlik ruhunun ön plana çıktığı büyük bir coşku içerisinde halklarımızın beğenisini kazanarak başarıyla sonuçlandı.

Zengin kültür proğramı, Dersim bütün değerlerinin ştandlarda yansıtıldığı Dersim Kültür Festivali, yöresel Warvara, Sımsıme oyunlarının Davul zurna eşliğinde gelin  çıkarma geleneğininin yansıtılması ile ayrı bir anlam ve beğeni kazandı.

Dersim’in geleneksel motifleri, kültürü, inançları, renga renk bütün zenginliklerini festival alanında bulmak mümkündü.

Tam bir şenlik havası içerisinde, Dersim ve Dersim değerlerine uygun olarak halklarımız bir günlügünede olsa Avrupa’da Dersim’i yaşamış oldu.

Dersimli’lerin birlik ruhunun öne çıktığı festivalimizde, binler, birlik ruhu ile festivalimizi sahipleniyordu.

“Özgür Kürdistan’da Özerk Dersim”şiarı festivalimizin ana sloganı olarak bayraklaşırken, bu perspektif ile festivalimize katılan binler; Dersim’e, Cizre’ye, sur’a, Silopi ve Yüksekova’ya binlerce kez selam iletip, kararlıca yürütülen mücadeleyi sahiplendiklerini bir kez daha ilan ediyorlardı.

Grup Munzur isyan ateşi parçası ile Munzur’un coşkusunu festivalimize taşıyor, Dersimli’ler Grup Munzur ile coşup halaya duruyorlardı.

Grup Bajar ve diğer sanatçı arkadaşlarımızın tümü farklı farklı özellikleri ile festivalimizi anlamlandırıp, söyledikleri parçalar ile festivalimize büyük bir coşku katıyorlardı.

10 Haziran birinci gün Panelinde söz alan Araştırmacı yazar Kazım Cihan Osmanlıdan günümüze Dersim soykırımı ile birlikte Kuzey Kürdistan’da yaşanan Kürt SOYKIRIMI ve son siyasal gündeme ilişkin  tek tek ortaya koyduğu sentezler ile dönemin görevlerini çok kapsamlı bir şekilde değerlendirerek önemli perspektifler sundu.

Avukat Erdal Doğan, Çevreci Haydar Çetinkaya ve FEDA Eş Başkan’ı Erdoğan Yalgın Dersim ve Alevilik konularında ayrı ayrı degerlendirmeler yaparak Dersim’in sorunlarına ve çözümüne ilişkin değerlendirmelerde bulundular.

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ Türkiye Kuzey-Kürdistandaki gelişmeleri kapsamlı bir şekilde değerlendirdi ve binler konuşmasını coşkuyla selamladı.

Festivalimizde sırasıyla sahne alan konuşmacılar; HDP Dersim milletvekili Ali Can Önlü, Dersim Merkez Belediye Eş Başkan’ı Nurhayat Altun, Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel, Ovacık Belediye Başkan’ı Fatih Maçoğlu, ADEF Genel Başkanı Muharrem Erdoğan, DEDEF Genel Başkan’ı Ahmet Balkız, FEDA Eş Başkan’ı Erdoğan Yalgın; NAW-DEM Eş Başkan’ı Fatoş Göksungur, Alman Parti Temsilcisi; Dönemin görevlerini, Birlik ruhunu, ortak mücadele hattının önemine dikkat çeken konuşmaları ile festivalimizde umudu büyüten, coşkuya coşku katan değerlendirmeleri ile festivalimizi şölen yerine dönüşmesine vesile oldular.

Şairler; Fetih Koç ve Erhan Beyazşahin ise şiirleri ile festivalimize renk katanlardandı.

Ayrıca, Mehmet Tunç’un annesi ile AMED sporlu Deniz Naki ve Kıtalar arası boks şampiyonu İsmail Özen katılarak festivalimizi onurlandırdılar.

Ayrıca, Dersim Soykırımında kadın konulu panel Sultan Aka’nın moderatörlüğünde, HDP Parti Meclisi Edipe Şahin, FEDA Eş Başkan’ı Kadın yoldaşımız ile birlikte bir kadın yoldaş daha katıldı.

Kadın sorunlarının ve kadının mücadelesinin önemi konularında kapsamlı doyurucu sunumlar ile birlikte festivalimiz BAŞARIYLA sonuçlandı.

Bizleri yanlız bırakmayarak festivalimize gelip katılan ve Dersim’in ortak değerlerinin yaşatılmasına vesile olan, Dersim halkı başta olmak üzere, Dersim’in dostlarını ve ezilen her inanç ve ulustan destek sunan halklarımıza teşekür ediyor, coşkuyla selamlıyoruz.

Zira, burada ismini sayamadığımız, fakat festival’in hazırlanmasında aylarca çalışarak emek veren, Tertip Komitesi başta olmak kaydıyla, diger aktivist ve adsız Kahraman’ların tümünü buradan kutluyor ve selamlıyoruz. !!!

Avrupa Demokratik Dersim Birlikleri Federasyonu (ADEF)

2345678911

adhk tarafından

Avrupa Ülkelerinde Neo-Nazi Faşist Örgütler Gelişiyor

Haziran 13, 2016 de ANASAYFA adhk tarafından

avrupa rklkÖzellikle Emperyalist-Kapitalist sistemde baş gösteren ekonomik-siyasal krizin sorumlusu olarak “yabancı” ve göçmenler gerekçe edilip bu kesimler neo-Naziler tarafından hedef gösterilmektedir Ekonomik krizlerin baş göstermesi veya Avrupa’ya göçün yoğunlaşması halinde ırkçıların sosyal tabanı da bu duruma bağlı olarak genişlemektedir

HABER MERKEZİ (13.06.2016)-Avrupa ülkelerinin tümünde karşı devrimci, ırkçı-faşist partiler gün geçtikçe gelişmektedir. Avrupa’nın herhangi bir ülkesine özgü olmayan bu faşist tehlike, gelinen aşamada tüm Avrupa ülkelerini kapsamış durumdadır. Irkçı-faşist partiler değişik isimler altında kurulmakta olup; bağlı bulundukları devletlerin tüm imkân ve olanaklarından faydalanıp bu doğrultuda destek almakta ve siyasi-politik faaliyetlerini ise “açlık ve yoksulluk” vurgusu yaparak milli duygular üzerinden yürütmektedirler.

Özellikle Emperyalist-Kapitalist sistemde baş gösteren ekonomik-siyasal krizin sorumlusu olarak “yabancı” ve göçmenler gerekçe edilip bu kesimler neo-Naziler tarafından hedef gösterilmektedir. Ekonomik krizlerin baş göstermesi veya Avrupa’ya göçün yoğunlaşması halinde ırkçıların sosyal tabanı da bu duruma bağlı olarak genişlemektedir.

Avrupa’da yaşayan ırkçı-faşistler, bugün de “göçmenlik-mültecilik” ve “İslamiyet” argümanlarını kullanarak faşist propagandayı bu iki olgu üzerinden yürütmektedirler.

Daha önce de “yabancılar bizim iş yerimizi almakta, işsizliğin temeli yabancılardır” yönlü ifadelerle propaganda edilmekteydi. Bu argümanları sıkça kullanan neo-Naziler sosyal tabanlarını genişlettiler ve genişletmeye de devam ediyorlar. Bugün Suriye’de sürmekte olansavaşta yerlerini mekânlarını bırakarak en zorlu koşullar altında, buraya kadar yolculuk serüveni içinde ve binlerce ölülerini arkalarında bırakarak Avrupa’ya sığınmak zorunda kalan mültecilerin yerleştiği ülkede nüfus dengesinin değişeceği ve İslam kültürünün yayılacağı söylemleri ile geri kesimi etki altına almıştır-almaktadır neo-Naziler.

Onların kullandığı gerici argümanlar ezilen emekçilerin bir bölümünü zehirlemiştir. Bu gerici, ırkçı neo-Nazi faşist partiler, Almanya başta olmak üzere aynı ideolojik eksen içinde Avrupa’nın değişik ülkelerinde yerel ve merkezi parlamentolara girebilmişlerdir. Son dönemde IŞİD barbarlığının Avrupa ülkelerinde düzenlediği katliam faşist neo-Nazi ırkçı propagandanın kitleler içinde maddi güce dönüşmesine katkı sağlamıştır. “İslamafobi” endişesi ile ezilen kitlenin bir bölümünü, göçmen ve yabancılara karşı düşmanlık biçimine büründürmede önemli bir başarı sağlamışlardır.

Avrupa devletleri Paris ve Belçika’da IŞİD tarafından yapılan toplu katliamları kendi lehlerine çevirerek medya vasıtasıyla göçmen ve mültecilere karşı kin ve nefret yaratmışlardır. Özellikle son dönemde Avrupa’ya sığınmak zorunda kalan Suriyeli mülteciler bazı Avrupa devletleri tarafından girişleri kabul edilmeyerek kendi ülkelerine geri gönderilmiştir, yine bazı ülkeler ise mültecileri toplayarak sınırları kapatarak ülkelerine sokmamış bazı ülkeler ise IŞİD terörü korkusuyla mültecileri günlerce sınırlarda bekletmiştir. Ezilen emekçiler toplu katliam sonucu ölürken; Avrupa’daki kapitalist devletler çekmecede bekletilen ve bugüne kadar çok az uygulanan kanunları gelinen aşamada çekmeceden çıkarmıştır.

Son dönemde yapılan uygulamalara birkaç örnek verilecek olursa; Son dönemde ATİK üye ve yöneticilerinin tutuklanarak Almanya’da yürürlükte olan 129 a-b maddesi kapsamı içinde yargılanmaları, vatandaş olanların basit bahanelerle vatandaşlıktan çıkarılmaları, siyasi düşüncelerin terör kapsamı içerisinde gösterilmesi, Sıkıyönetim uygulamaları, savcının izni olmadan ev baskınlarının yapılması, askeri sokaklara çağırmaları, dernek ve kişilerin takip altına alınması, sorgulanmalar, dinlenme vb. diye sıralanabilir.

Avrupa devletlerinin tüm mültecileri ve göçmenleri hedef alma aymazlığı içine girmesi onların gerçek niteliğini bizlere göstermektedir. Devletin ve bazı finans kuruluşlarının verdiği destekle çok hızlıca gelişen neo-Nazi ırkçı örgütler 2.000 kişiyle geçtiğimiz Mart ayında Berlin merkezinde yürüyüş yapmışlardır. Avrupa’nın 16 ülkesinde faşist partiler parlamentoya girmişlerdir. Bunların bir kısmı şunlardır: Almanya da, Almanya İçin Alternatif (AFD) olarak bilinen ırkçı parti yerel parlamentolara girmiş, gelecek dönemde yapılan seçimlerde merkezi parlamentoya gireceği tahmin edilmektedir. Özgürlükler Partisi (PVV) Hollanda’da üçüncü partidir. 2012 erken yapılan genel seçimlerde yüzde %15, 5 oy aldı. İsviçre’de, SVP adayları mecliste bulunuyor. Danimarka’da Halk Partisi meclise girmiştir. İsveç’te İsveç demokratları parlamentoya girmişti, Avusturya’da Özgürlük Partisi parlamentoya girmiş, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 49,7 oy almıştır.

Üstte belirttiğimiz neo-Nazi faşist partilerin tümü istisnasız halk tarafından sempati ile karşılanan isimlerdir. Kitlelere hoş görünen sol cephede kullanılan adlardır, ikinci dünya savaşı öncesi kurulan faşist partiler de aynı isimleri kullanmışlardır. Kitleleri aldatarak özgürlük, halkçı, demokrat gibi kelimeleri bilinçli tercih etmelerinin altında yatan etmen halkları aldatmaktan öteye gitmemektedir. Kendi niteliğine uygun düşen isimleri kullanmaktan korkan bu ırkçı faşist partiler Hitler’in başvurduğu taktiği kullanmaktalar. Dış ülkelerde özgürlük ve demokrasi dersleri veren Avrupa devletleri kendi ülkelerinde merkezi parlamentoya giren faşist partilere karşı önlem almamaktadır, göçmenlere ve mültecilere saldıran faşist çeteleri yakalamamakta veya kısa sürede salı vermektedir. Alman istatistiklerinin verdiği bilgilerle de bu tehlikenin boyutu görülmektedir. 2015’de ırkçı faşistlerin saldırıları yüzde 34 civarında yükselerek 23 bine varması, faşist saldırıların yükseldiği boyutu bizlere göstermektedir. Sığınmacı yurtlarına 2015 yılında 924 saldırı ve kundaklama yapılmıştır. 151 kişinin sorgulanması 9 kişinin tutuklanması başka bir boyuttur. Irkçı faşist partiler üstte belirtiğimiz partilerle özdeş değildir, daha önce de değişik isimler altında ırkçı faşist partiler kurulmuştur, bu partiler yalnızca birer figürandır, aynı ideolojik eksen içinde değişik isimler altında kurulan faşist partilerin devletin politikasının sonucu doğduğu açıktır. Gelinen süreçte Avrupa’da yaşayan ezilen emekçiler gerici ırkçı faşist tehlikeyle karşı karşıya kalmışlardır, bu tehlikeyi sokaklarda görebildiğimiz kadar devlet kurumlarında da görebiliyoruz.

Devlet dairelerinde özellikle göçmen-mültecilere karşı çıkartılan zorluklar, ırkçı kişilerin bu alanlara yerleştirildiğinin sonuçlarındandır-yansımalarındandır, bu tehlikeli durumu daha önce de yaşadık. Münih kentinde süren neo-Nazi mahkemesinde Alman istihbarat örgütlenmesi içinde çalışanlar ve polis şeflerinin neo-Nazi faşist kişilere nasıl destek sundukları açığa çıktı. Yılan hikâyesine dönen bu mahkeme olaylarının arka planı aydınlanmayarak süreci geçiştirip gülünç cezalarla geçiştirilecektir. Burjuvaziden çok ayrı bir tavır beklemek tabiatına aykırıdır. Avrupa’da yaşayan işçi ve emekçilerin bu gelişmeye kayıtsız kalmaları beklenemez, ırkçı tehlike sadece göçmenlerin ve mültecilerin başındaki bela değildir; Avrupa’da yaşayan emekçi ve işçilere karşı da tehlikedir. Emek cephesinde olan herkes sokak ayağını unutmayarak sistem içinde doğru bulduğumuz tüm kurumlar içinde örneğin yabancılar meclisi, sol partiler içinde çalışarak devrimci-demokrat adayları yerel ve merkezi parlamentoya göndermeleri gibi çalışmalar içine girmeli, bu alanı ırkçı faşist partilere bırakmamalıdır. Bazı alanlarda yerel parlamentoda olan devrimci-demokrat ve yurtseverler bu sorun üzerine eğilerek faşist örgütlerin gelişmesini sağlayan devlet politikasını eleştirmeli, özel kampanyalar geliştirmelidir. Avusturya’da ırkçı faşist partinin Cumhurbaşkanı adayının seçimlerde yüzde 49 civarında oy alması bizlere bu tehlikenin boyutunu şimdiden göstermelidir. Dolayısıyla Avrupa’da yaşayan ezilen emekçiler olarak vakit kaybetmeksizin, ırkçı faşist kurumlara karşı birlik ve beraberliği sağlamalıyız.

http://www.halkingunlugu.net/