adhk tarafından

Viyana ve innsbruck’da Cumartesi anneleri için, oturma eylemi düzenlendi!

Ağustos 26, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Avrupa’nın birçok kentinde 25 Ağustos Cumartesi günü Kadın kurumlarının ve Demokratik kitle kurumları’nın çağrısıyla ortak protestolar düzenlendi

Avusturya (26-08-2018) Avrupa’nın birçok kentinde 25 Ağustos Cumartesi günü Kadın kurumlarının ve Demokratik kitle kurumları’nın çağrısıyla ortak protestolar düzenlendi. Cumartesi Annelerinin 700’ncü kez haykırışına bir Ses’de Viyana ve innsbruck’dan geldi.

Cumartesi annelerinin 700. Kez  Galatasaray Meydanında gerçekleştireceği eyleme polis tarafından yapılan saldırıya bir çok ülkeden tepkiler gelemeye devam ediyor. En son olarak Viyana, ve İnnsbruck’da Cumartesi anneleriyle dayanışma için oturma eylemleri gerçekleştirildi.

ADKH (Avrupa Demokratik Kadın Hareketi) Yeni Kadın, Mor Kızıl Kollektif, Pir Sultan Abdal kültür Derneği, Kadın Komitesi, Amara Kadın Komitesi gibi kadın kurumlarının katıldığı oturma eylemlerinde kurumlar adına söz hakkı alınarak konuşmalar yapıldı. Şiirler okundu Süleyman Cihan için bir konuşma yapıldı. Konuşmalarda ortak mesaj Faşist Türk Devleti’nin faşist saldırılarına karşı mücadelenin ortaklaştırılarak geliştirilmesi faili belli olan sorumluların yargılanması ve mücadelenin yükseltilmesi gerektiği vurgulandı.

adhk tarafından

Dersim’de bombardıman sonucu yangın yeniden başladı

Ağustos 26, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Dersim merkeze bağlı Bali Deresi ile Müşkirek bölgesinin bombalanması sonucu yangın yeninden başladı

DERSİM (26-08-2018) Dersim kırsalında 2 haftayı aşkın bir süre devam eden orman yangınları DKÖ’ler ve halkın yoğun çaba ve müdahalesi sonucu söndürülmüştü. Bu sabah saatlerinde havadan  yapılan bombardımanın ardından ormanlar yeniden yanmaya başladı. Yerel Kaynakların haberine göre; sabah saat 07.00 sularında 2 helikopterin Bali Deresi ile Müşkirek bölgesini bombalaması sonucu yangın çıktı. Yangının Sincik dağı, Rengül kırsalına da sıçradığı belirtilirken, Bali ve Müşkirek bölgesindeki yangının genişlediği ifade edildi. Öte yandan, yangınların çıktığı bölgede havadan operasyonun sürdüğü öğrenildi.

Gazete Patika

adhk tarafından

Analardan korkmayın efendiler

Ağustos 26, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Belli ki, emir büyük yerden geldi 700 haftadır aynı yerde, sessizce oğullarını, kızlarını bekleyen analara saldırdınız Onlar elbette biliyorlar, oğulları, kızları, kocaları, sevgilileri geri gelmeyecek ama orada kayıpları için, bizim için, yeni ölümler, işkenceler olmasın diye bekliyorlar. Bir kapı düşünün, o kapıdan ölüme gidiliyor, onlar o kapıyı eski zaman şövalyeleri gibi inançla bekliyorlar, yeni ölümler olmasın diye

Işıl Özgentürk (26-08-2018)  Bu ne korku, bu ne kin, efendiler; analardan korkmayın ve bu kin sizin sonunuzu getirecek, öyledir, kin insanı usul usul öldürür. Cumartesi Anneleri’nden rahmetli Berfo Ana şöyle demişti: “30 yıldır evimi boyatmıyorum, oğlum çıkıp geldiğinde yadırgamasın.” Siz hiç mi evlat olmadınız, siz hiç mi ana, baba, kardeş, eş, sevgili olmadınız? Hiç mi hasret, özlem çekmediniz? İşte kin sizden bu duyguları alıp götürdü, geriye sadece nefret kusan makineler gibi her güzel şeye, her insani duyguya gaddarca saldırıyorsunuz.

Belli ki, emir büyük yerden geldi. 700 haftadır aynı yerde, sessizce oğullarını, kızlarını bekleyen analara saldırdınız. Onlar elbette biliyorlar, oğulları, kızları, kocaları, sevgilileri geri gelmeyecek ama orada kayıpları için, bizim için, yeni ölümler, işkenceler olmasın diye bekliyorlar. Bir kapı düşünün, o kapıdan ölüme gidiliyor, onlar o kapıyı eski zaman şövalyeleri gibi inançla bekliyorlar, yeni ölümler olmasın diye!

Onların hasretlerine, onların özlemlerine ortak olmaya, o kapıda nöbet beklemek için gelenleri nasıl da düşman bellemişsiniz. Benim iki tane çok kıymetli eşarbım var, birini Arjantin’de her hafta nöbet tutan Mayo Meydanı Anaları’ndan biri verdi, ötekini de Cumartesi Anneleri. Kıymetliler, çünkü o eşarplar, binlerce anıyı gözü gibi saklıyor. O eşarplar, karısına gözleri önünde tecavüz edilen gencecik bir eşin içine akıttığı gözyaşlarını, köy meydanlarında kurşunlanan babalarını sessizce izleyen küçücük çocukların saflığı alınan dünyalarını, ölüleri bulunamayan gencecik delikanlıların, kızların hülyalarını, uyuşturucu iğne yapılıp uçaklara bindirilen ve denizin orta yerine atılan Şilili militanların sessiz çığlıklarını, yakılan köylerin, ormanların, yok edilen ceylanların, kaplumbağaların ölürken çıkardıkları yardım seslerini, Suruç’ta, Ankara Garı’nda, birbirlerine sarılarak ölenlerin kanlı ve acılı yüzlerini saklıyor.

Ama biz kindar değiliz. Biz ölümden yana değiliz, biz sadece adalet istiyoruz. Bu nedenle Cumartesi Anneleri’nin yanındayız, bu nedenle Soma’daki katliamda bir anne madendeki oğlu için “Madeni su basmış diyorlar, benim oğlum yüzme bilmez ki” dediğinde gözyaşları ve acı bizi buluyor. Sizin anımsadığınız neşeli ve şefkatli bir anınız hiç mi yok? Gerçekten yok mu? Neden şefkati ve neşeyi unutmayı seçtiniz, çünkü neşe ve şefkat sizi kinden arındırır, insan yapar!

Bir anayı öyle nasıl da gaddarca itiyorsunuz. Annenin silahı yok, sopası yok, sadece özlemi var. Sadece adalet istiyor. Binlerce faili meçhul ölümün kara bir tarih sayfasına yazıldığı bu güzel ülkede, bu ölümlerle bir yüzleşmeye girmek o kadar zor mu? Bakın bu yüzleşmeyi Şili’de, Arjantin’de, Bolivya’da, Meksika’da yaptılar. İşkenceciler, halkın karşısında öldürdükleri analar, babalar, sevgililer için tek tek özür dilediler. Yeni bir sayfaya geçmek için işkenceciler kendilerine de iyi gelecek bir özeleştiri yaptılar. Bu topraklar bu kadar acıyı, bu kadar gaddarlığı hak etmiyor.

Neden bu kin? Neden bu korku? Bu ülkede dünyayı yönetenler önce sağ-sol kavgasını, ardından Alevi-Sünni kavgasını desteklediler, umutları ülkenin bir iç savaşa sürüklenmesiydi. Olmadı. Çünkü bu topraklarda öyle bir damar var ki, buna izin vermedi. İşte o damara yeniden ulaşmanın, yeniden birlikte olmanın zamanı. Çünkü iç savaş öyle bir şeydir ki, kardeş kardeşi öldürür. Yıllar önce parçalanan Yoguslavya’ya gittiğimde gördüm, babasını öldüren çocuklar, annesini öldüren askerler ve binlerce kadına tecavüz gördüm. Korktum, ülkemde olacak bir iç savaştan korktum. Hepimiz korkmalıyız. Cumartesi Anneleri’ne 700. haftada izin vermeyenler de korkmalı. Çünkü kurşun herkesi öldürür ve kurşun seker.

Son anda verilen bir yasak! Neden?

Efendiler analardan korkmayın. Sizin de bir ananız var, onun yüzüne bakın ve anaların acıklı tarihini onun yüzünde de göreceksiniz. Çünkü özlem ve hasret anaların yüzünden hiç eksik olmaz. Onlara kıymayın!

Gazete Patika

adhk tarafından

‘1997’de iki kuşak, bugün üç kuşak gözaltına alındık’

Ağustos 26, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Dün polis saldırısıyla gözaltına alınan Maside Ocak, ‘1997’de iki kuşak olarak gözaltına alınırdık, bugün üç kuşak gözaltına alındık 700 hafta geçti, tükenmedi umudum’ dedi

HABER MERKEZİ (26-08-2018) Cumartesi Anneleri’nin 700’üncü hafta eyleminde annesi Emine Ocak ile birlikte gözaltına alınan Maside Ocak, “1997’de iki kuşak olarak gözaltına alınırdık, bugün üç kuşak gözaltına alındık.

Söyleyecek tek sözüm var; 700 hafta geçti, tükenmedi umudum…” dedi.

Cumartesi Anneleri’nin 700’üncü hafta eylemine müdahale eden polis, 1995 yılında gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın annesi Emine Ocak ve kardeşi Maside Ocak’ın tepki çeken gözaltına alınma görüntüleri gündemdeki yerini koruyor. Gözaltında ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılan Maside Ocak, dün yaşadıklarını sosyal medya hesabından şu sözlerle paylaştı:

Biliyorum hepiniz çok merak ettiniz.

Bugüne dair ne yazayım bilmiyorum.

Benim için günün özeti;

82 yaşındaki annemin polis kalkanlarıyla itilmesi, kollarının moraltılması,

Gözaltı aracına kadar adeta sürüklenmemiz, yeğenim Adilcan’ın vahşice dövülmesini görüp de annemi bırakıp yanına gidemeyişim,

Gamze Elvan’ın kolunun kırmak istercesine bükülmesi,

Gözaltı aracına vardığımızda sivil polislerin yaşlı kadını araca bindirmeyeceksiniz emri,

Annemin ‘çocuklarımı aldınız ben de bineceğim’ deyip binmeye çalıştığı araçtan indirilmesi,

Araç içinde saatlerce plastik kelepçeyle bekletilmemiz…

1997’de Ahmet Şık’ın fotoğrafladığı annemin Galatasaray Meydanı’ndan sürükleniş anının aynısını bugün Hayri Tunç görüntülemiş. O günden bu güne hiçbir şey değişmedi. 1997’de iki kuşak olarak gözaltına alınırdık, bugün üç kuşak gözaltına alındık.

Eve gelip bilgisayarı açınca kardeş canım Arat’a uygulanan şiddet karşısında kenetlenen güzel insanları ve bizim götürülüşümüzün ardından saatlerce Cumartesi Anneleri’ne, ‘Biz buradayız anne, yalnız değilsin’ diye seslenenleri gördüm.

Söyleyecek tek sözüm var;

700 hafta geçti Tükenmedi Umudum…

Artı Gerçek

adhk tarafından

Bir haykırışta sen ol

Ağustos 23, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Bizler ADKH (Avrupa Demokratik Kadın Hareketi) olarak, başta üye ve taraftarlarımız olmak üzere tüm devrimci demokrat kurum ve kamuoyunu Cumartesi Annelerinin 700’ncü kez haykırışını yükseltmeye çağırıyoruz

ADKH (23-08-2018) On yıllardır acıları, öfkeleri, özlemleri ve umutları için sürdürdükleri eylemleri, insanlığın adalet ve onur mücadelesinin birer mevzisine dönüşen Cumartesi Anneleri bu hafta 700. kez Galatasaray’da.

„Kızlarımızın, oğullarımızın, kardeşlerimizin,  eşlerimizin hatta anne ve babalarıımızın bizlere dönmelerini bekliyoruz“  diye adalet arayışında umutlarını 700. kez haykıracaklar.

Plaza de Mayo‘dan Galatasaray Meydanına uzanan, tarihin en uzun ve en güçlü direnişinin sahibi Cumartesi Anneleri  ile zulüm ve katliamların durmasıı için, işkencede, sokaklarda, hapishanelerde, gözaltında kaybettirilen evlatlari için „Faili Meçhul” densede faili belli olan sorumluların yargılanması için, Baskıya, zulme ve bütün katliamlara karşı adaletin sembolü olma onuruyla 700. Kez oturacaklar Galatasaray Meydanında. ..

Her türden şiddetti üreten ve hergün aramızdan birilerimizi hedef seçen sisteme karşı Cumartesi Anneleri’nin yanında olup omuz omuza  direnmek için her yerde meydanları dolduralım

Bizler ADKH olarak başta üye ve taraftarlarımız olmak üzere tüm devrimci demokrat kurum ve kamuoyunu Cumartesi Annelerinin 700. kez haykırışını yükseltmeye çağırıyoruz. ..

ADKH 11. Dönem Komisyonu

adhk tarafından

DEDEF başkanı Ben: Dersimlileri doğaya sahip çıkmaya, seferber olmaya çağırıyoruz!

Ağustos 22, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Orman yangınların sürdüğü alanlarda bulunan DEDEF genel başkanı Ben; “Ormanlardaki yangının örtülü yangın olmadığını canlılarla cayır cayır yandığının canlı tanıklarıyız Vali yangını kontrol altına aldığını söylüyordu ama bugün 17’nci gün ve yangın hala devam ediyor.” ifadelerine yer verdi

DERSİM (22-08-2018) Dersimde günlerdir devam eden orman yangınları dolayısıyla Dersim Dernekleri Federasyonu genel (DEDEF) başkanı Ali Haydar Ben’le görüşerek bölgede yaşananları konuştuk. Orman yangınların sürdüğü alanlarda bulunan DEDEF genel başkanı Ben; “Ormanlardaki yangının örtülü yangın olmadığını canlılarla cayır cayır yandığının canlı tanıklarıyız. Vali yangını kontrol altına aldığını söylüyordu ama bugün 17. gün ve yangın hala devam ediyor.” ifadelerine yer verdi.

Dersim’de artık geleneksel bir devlet politikası haline gelen orman yakmalarının sebebini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ali Haydar Ben: Herkese merhabalar. Dersim’de son 17 gündür orman yangınları devam ediyor. Tabi ki Dersim’deki orman yangınlarının sebebi politiktir. Devlet aslında Dersim’de yeni bir politikaya başvurmuyor. Osmanlı’dan günümüze kadar ’38 Soykırımı, ’94 Köy Boşaltmaları/Yakmaları vardı, bu dönemde köylerle birlikte ormanlar da yakılıyordu. Maalesef iktidarlar değişse de mevcut sistem, mevcut anlayış kendini tekrarlıyor. Bugünde 2018’e girmemize rağmen hem geçen sene hem bu sene orman yangınları tekrar ediyor. Dersim’deki orman yangınları askeri operasyon ve güvenlik gerekçesiyle açıklanıyor, yangınlara bu gerekçe gösteriliyor.  Her ne kadar bu gerekçelerle ormanlarımız yakılsa da devletin yetkili makamları bu yangınlara müdahale etmekle yükümlüdür. Devlet yetkilileri orman yangınlarını söndürmek için yangın bölgesine ekipleri göndermek zorunda, havadan ya da karadan müdahale edip yangını kontrol altına almakla görevlidir. Ancak gelinen aşamada Demokratik Kitle Örgütleri, siyasi partiler ve gönüllüler dışında maalesef bu yangınları söndürme çalışmasına devletin herhangi yetkili bir makamı katılmıyor. Biz de DEDEF olarak bu çalışmanın bir parçasıyız, gönüllülerle birlikte elimizden geldiğince tüm kısıtlı imkânlara rağmen her bir arkadaşımız fedakârca çalışıyor.

Yangınlara ilişkin Tunceli Valiliği tarafından bir açıklama yapıldı. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunz?

Ali Haydar Ben: Valinin açıklamasına gelince, aslında beklenen bir açıklama. Bizim açımızdan şaşırtıcı değil. Tam tersi medyada ya da sosyal medyada çıkan haberlerin ya da görüntülerin ilimize ait olmadığı söylense de bizler biliyoruz ki bu görüntülerin hepsi Dersim’de yanan ormanlarımızın görüntüleridir. Yanan Dersim halkının kutsalları, ziyaretleridir. Doğanın kalbidir. Kısacası börtü böceğiyle birlikte ateşe veriliyor Dersim. Yangın başladığında DEDEF dahil olmak üzere kurumlar, aydınlar, sanatçılar ve halk tarafından başlatılan duyuru çalışmaları karşısında valilik açıklama yapmak zorunda kalmış ve geçmiş dönemde Dersim’e ait olmayan bir fotoğrafın kişiler tarafından paylaşılmasını kullanarak yangını manipüle etmeye çalışmıştır. Aynı zamanda bundan hareketle yangına tepki gösterenler hakkında sindirme amaçlı yasal işlemi başlatacağını söylemiştir. Ama biz burdayız. Burdaki yangınlara müdahaleye gidiyoruz. Ormanlardaki yangının örtülü yangın olmadığını canlılarla cayır cayır yandığının canlı tanıklarıyız. Vali yangını kontrol altına aldığını söylüyordu ama bugün 17. gün ve yangın hala devam ediyor. Şöyle ki yangınlar bugün Müşkürek(Eğriyamaç), Bali Mezrası ve Çırtik Deresi civarında devam ediyor.

Son olarak kamuoyuna dönük bir çağrınız varmı?

Ali Haydar Ben: Son olarak kamuoyuna burdan sesleniyoruz. Dersim’deki orman yangınlarına dair daha fazla duyarlılık gösterilmeli, yangınları daha çok gündeme taşımalı, daha çok canlı tutmaları gerektiğini düşünüyoruz. Kamuoyu bu anlamda daha fazla duyarlılık gösterirse Dersim’de yanan ormanlar daha çok gündemleşir, yangın söndürme çalışmalarına katılım daha yoğun olur. Bu anlamda Dersim’in dostlarını, Dersimlileri doğaya sahip çıkmaya, kendi ormanlarına sahip çıkması için daha çok seferber olmaya davet ediyoruz.

adhk tarafından

Devlet, Dersim’de toplum ve doğaya karşı çirkef, kirli bir savaş yürütmektedir

Ağustos 22, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Başka bölgelerdeki orman yangınlarını söndürmek için tüm imkânlarını seferber ederek hava ve karadan müdahale eden devlet, Dersim’de ise orman yangınlarını söndürmek isteyen halka müdahale etmektedir

DERSİM (22-08-2018) Dersim’de yaklaşık iki haftadır süren yangınlar devam ediyor. TSK’nın bombalaması sonucu bir çok bölgede çıkan yangınlar Dersimlilerin gayretleriyle söndürülmeye çalışıyor. Gönüllü gruplardan oluşan ekipler yangınların yaşandığı bölgelere giderek yangına müdahale etmeye çalışıyorlar. SMF,DEDEF ve HDP gibi örgüt ve siyasi partilerde yangın bölgesine giderek söndürme çalışmalarına dahil oluyorlar.

Merkeze bağlı yaklaşık 5 alanda Bali deresi, Bali mezrası, Müşkirek, Bakır dağları ve Çırtık deresi bölgelerinde yangınlar devam ediyor. Gazetemize bilgi veren  Dersimliler, devletin yangınlara karşı yaklaşımını eleştirerek sınırlı imkanlarla müdahale edebildiklerini ifade ettiler. Yangın bölgesine giden Dersimliler ancak yangını kontrol altına alabildiklerini fakat imkansızlıklardan ötürü söndürme olanaklarının bir bütün olmadığını belirttiler. Yanı sıra devletin çeşitli kademelerinden yangında “sadece otlar ve kuruyan yaprakların yandığını” söylediklerini aktardılar.

Dersim’den gazetemizle paylaşılan ve Dersimde ki gelişmeleri özetleyen yazıda da şu belirlemelere yer verildi,

Devlet,toplum ve doğaya karşı çirkef, kirli bir savaş yürütmektedir

“Dersim’de son birkaç yıldır devlet, çevrenin yakılması ve talanı üzerine var olan politikasını sınır tanımaz bir boyuta taşımıştır. Yıllardır sürdürdüğü katliamcı politika, insan avcılığına dönüşmüş, MİT, asker ve polis paramiliter birer güç olarak konumlandırılmış hale gelmiştir.

Devlet uluslararası anlaşmaları çiğneyerek, toplum ve doğaya karşı çirkef, kirli bir savaş yürütmektedir. Teknik ve istihbarat üstünlüğüne dayanarak dağlar, ormanlar bombalanarak, kimyasal silahlar kullanılmaktadır. Katledilen gerilla naaşlarına hakaretler yapılmakta, bir kısmı yakılarak tanınmaz hale getirilmektedir. Ailelere cenazeler verilmeyerek ya da uzun zamana yayılarak işkence yapılmaktadır. Aileler kendi evlat acısını yaşayamaz duruma getirilmek istenmektedir.” denilerek şöyle devam edildi;

Doğanın da katledilmesi bu kinin somut örneğidir

“Dersim insanına, doğasına duyulan kin ve öfke, katliam, talan ve yangınlar şeklinde yansımaktadır. Sadece gerillaların katledilmesi değil, doğanın da katledilmesi bu kinin somut örneğidir.

Haftalardır süren orman yangınları herkes tarafından görülmesine rağmen valilik bu durumu inkârdan gelmekte, sorunu basite indirgemektedir.” ifadelerine yer verilerek şu belirlemelerle sonlandırıldı;

“Dersimde devlet, tasarlayarak birçok yönlü katliam yapmaktadır. Ne kendi hukukunu ne de uluslararası anlaşmaları dikkate almaktadır. Burjuva hukukta orman suçları ağır cezalık ve affı olmayan bir kural olmasına rağmen devlet Dersim’in ormanlarının büyük bir kesimini yakmış ve söndürmek isteyen halkı da engellemektedir. Başka bölgelerdeki orman yangınlarını söndürmek için tüm imkânlarını seferber ederek hava ve karadan müdahale eden devlet, Dersim’de ise orman yangınlarını söndürmek isteyen halka müdahale etmektedir.

Dersim’in büyük bir coğrafyası yangın içindedir. Dersim’in doğası katledilmektedir. Doğada yaşayan birçok canlı türü ormanla birlikte katledilmektedir.” denildi.

Gazete Patika

adhk tarafından

Bir İnsanlık açmazı: Irkçılık

Ağustos 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Kurumsal ırkçılığın asli sorumluları, hiç kuşkusuz her dönemin devletler halinde örgütlenmiş, zenginlik ve güç kaynaklarını kontrol eden egemen güçleridir Fakat ırkçılık türlerinin en derindeki kaynağı ise insanın kendisidir Ezilenler ve kadim ötekilerden olan solcular da bu gerçeğin dışında değildir Irkçılık virüsünün bütün sorumluluğunu soylulara, sömürgecilere, kapitalistlere, faşist hareketlere yüklemek işin kolayına kaçmaktır.  Örneğin sol saflara yakından bakıldığında eşcinsel karşıtlığından Yahudi düşmanlığına uzanan pek çok gerici, ırkçı refleksle karşılaşılır

Erdal Emre (21-08-2018) “Farklılığın ırkçılığın kökü/temel dayanağı olduğunu düşünüyorum, çünkü fark korkutucudur, çünkü bilinmeyen korkutucudur; halbuki bu korku saldırganlığı kışkırtır.”

Albert Memmi

Dünyanın sürükleniş doğrultusuna bakıldığında, tüm varyantlarıyla birlikte ırkçılığın, üreme kaynakları olan korku ve endişelerin, betonlaşmış önyargıların, egemen olma hırsının, saldırgan çıkarların ekonomik, kültürel, psikolojik ve sosyo-politik reflekslerinde belirgin bir tırmanış olduğu görülüyor. Klasik Irkçılık ve türevleri olan ideolojik sistemlerin geçen yüzyılın ilk yarısında  yaşanan ve yüz milyondan fazla insanın ölümüne, ağır iktisadi, ekolojik tahribatlara sebep olan yerel ve küresel yangınlardaki rolü toplumların kollektif belleğinde kazılıdır. Tarihsel gelişmenin kalıcı tarzda çözemediği ırkçılık sorununun olanca tehditkârlığıyla insanlığın gündemine “yeniden” girmiş olması, muhtemel toplumsal trajedilerin açık alarmı niteliğindedir.

Derin sosyal, sınıfsal, ekonomik, kültürel vb. nedenleri bulunan ırkçılığın, tarihsel bir olgu ve kavram olarak doğru anlaşılması, caydırıcı bir anti-ırkçı mücadele ve farklı bir gelecek inşaası için hayati önem taşır. Aksi durumda bir ırkçılık çeşidiyle boğuşurken başka ırkçılık türlerinin anaforuna düşmekten kurtulamayız.

Irkçılık nedir, ırkçı kimdir

Bilimcilere göre ırk, biyolojik bir kavramdır. Tarihsel evrim içinde oluşan anatomik ve fizyolojik özelliklerle belirlenir. Dolayısıyla da “doğal bir olgu”ya işaret eder. Irkçılık ise yapaydır, bilim dışıdır. Siyasi ve iktisadi çıkarlara dayalı, korku ve inançlardan, ayrıcalıkları koruma endişesinden vs. beslenen, “üretilmiş” bir kavramdır. Irkçı bakışta kan, gen, deri rengi, burun formu, kafatası ölçüleri, boy-pos, cins ve koku gibi biyolojik farklılıklar ile dil, din ve  yaşam tarzları gibi kültürel çeşitliliğin tamamı ihtilaf ve çatışma nedeni olabiliyor.

Günümüzde ırkçılık  her türlü ayırımcılığı, yabancı korkusunu (xénophobie), ulusalcı/milliyetçi, dinci, cinsiyetçi ve etnik ideolojik bağnazlıkları da kapsayan genişlikte bir çatı kavram halini aldı. Bu yaygın kullanımın -ırk ve ırkçılığa dair görüş ayrılıkları bir yana- reel toplumsal hayatta bir karşılığı var. Klasik ırkçılık ile modern/inceltilmiş ırkçılığın, duygu ırkçılığıyla politik-kültürel ırkçılığın, kökleri kabile yaşamına kadar uzanan dargörüşlü/bölgeci korkularla ulus devlet milliyetçiliğinin, din-tanrı-ümmet eksenli ırkçılık ile cinsiyet ayrımcılığına dayalı korku ve nefretin ortak bir hareket noktası vardır: Farklılık !

“Irkçılık, bir farkın/farklılığın kârlı kullanımıdır.” diyen A. Memmi, “Irkçılık” başlıklı çalışmasında farklılığın istismarına haklı bir vurgu yapar. Fark reel ise, ırkçı bu farkı kendi lehine yorumlar; fark yoksa şayet hayali, suni farklar yaratarak yine kendini, kendi değerlerini üste bir yere koyar. Böylelikle kendi “üstünlüğü”nü bir “aşağı” yaratarak kanıtlamaya, giderek “aşağı”da olanlara karşı işlediği/işleyeceği suçlara bir “meşruiyet” kazandırmış olur.

Klasik ırkçı zihniyet şöyle işler: Doğadan farklıyız. Siyahız  beyazız, uzunuz  kısayız, kadınız  erkeğiz, güçlüyüz, zayıfız…Güçlü olanın rolü egemen olmaktır; zayıfla kaynaşmak değil. Güçlülerin oluşturduğu ırk, pür bir ırktır. Pür ırk ise  üstün ırktır. Üstün ırkın, zayıf, alt-ırklara karışması tanrısal iradeye karşı işlenmiş bir suçtur. Dolayısıyla da o, egemen olmalıdır. Egemen olmak için de -köleleştirme, soykırımlar da dahil- her yol/yöntem mübahtır…

1930’lu yıllarda Duçe’li  İtalya’da, Führer’li Almanya’da ve Ebedi şef’li Türkiye’de ırkçı politik-teorik-felsefi hezeyanları anımsayalım. Nazi kurmaylarının ağzından ifade edilen şu görüş, klasik ırkçıların programı niteliğindeydi: “Irkçılık, insanlık içinde, çeşitli milletlerin değerini kabul eder. Irkçı inanış için, devleti bir amaç saymak ilkesi vardır. Bu amaç da, ırkların varlığının korunmasından ibarettir. Irkçılık, onların eşitliğine asla inanmaz. Irkçılık, dünyayı yöneten kutsal iradeye uyarak, en iyinin ve en kudretlinin zaferini kolaylaştırmak, kötü ve zayıf olanların boyun eğmesini sağlamak görevi ile yükümlüdür. Böylece tabiatın aristokratik ilkelerine saygı gösterir ve canlıların hayat grafiklerindeki son noktaya kadar bu yasanın değerine inanır.”

İnsanlığa çok pahalıya mal olan “pür”lük iddiasının, pür bir yalan ve yanılsama olduğu yaşanan trajik deneylerle anlaşıldı. Genetik mühendislik verileri kanıtlıyor ki, her birey –tüm benzerliklere karşın- tektir. Farklı bireylerin oluşturduğu toplulukların “pür” olduklarını iddia etmek, bağnaz bir kör inanç değilse eğer, hegemonyacı emellerin ideolojik bir aracıdır. 1930’lu yıllarda zirveye ulaşan “üstün ırk”, “üstün medeniyet” ırkçılığı günümüzün  “üstün/ileri kültürü”ne evrilirken, “geri ırklar” ise “geri/alt kültürler”e dönüşmüş oldu.  Elbette bu “evrimleşme”, gezegenimizde hâlâ taş devri ırkçılarının bulunmadığı veya üretilemeyeceği anlamına gelmiyor.

Geçen yüzyılın açık sözlü ırkçılarının aksine, günümüz ırkçıları açıktan ırkçılığa sahip çıkmıyorlar.  Fransız ırkçılarını tarif eden “ırkçı değilim ama Arapları sevmiyorum” sözü bir insanlık gerçeğini yansıtır. Paris’in kozmopolit, çoklu etnik ve kültürel dokusunu “çöplük”, kimi metro hatlarını ise  “üçüncü dünya hattı” olarak adlandıran sağ’dan, sol’dan seçkin ya da ortalama Fransız kendini ırkçı görmez. Hatta ırkçılığı kınar! “Irkçı değilim ama…”yla başlayıp biraz ötesinde “yahudilerden, çingenelerden, müslümanlardan… nefret ediyorum”a dönüşen duygu, “gelişmiş dünyanın” hızla gelişmekte olan çoğunluk duygusudur.

Orta yerde ırkçı/ayırımcı söylem ve eylem var fakat ırkçı yok! İronik olan bir başka durum da, herkesin bir diğerini ırkçılıkla itham edebilmesidir.  Demek oluyor ki ırkçı, herkes ve hiçkimse!

Etnosantrizm

Etnik merkezcilik ya da etnik benmerkezcilik anlamına gelen bu kavram, ilk defa 20. yüzyılın başlarında kullanılılıyor. Ama olgular kavramlardan çok önceleri varolduğuna göre, etnosantrizm ile ifade edilen olguların da  kökleri çok derinlerde demektir. Pek çok araştırmacının üzerinde anlaştığı tanımlama, genel hatlarıyla şöyle özetlenebilir: Etnomerkezcilik, belli  bir kabile ve etnik topluluğun kendi yaşam tarzını, totemini, dini ve kültürel değerlerini öne çıkarması, değerlerin merkezine koymasıdır. Zamanla kavram, dile, dine, etnik ayırımcılığa, kültürel darbakışlı bölgeciliğe, “yabancı” korkusuna dayalı mikro ve makro ırkçılık türlerini de kapsayarak genişledi.“Ben ve öteki”, “Biz ve diğerleri” ayrımının keşfi, ilk insan topluluklarında bir güvenlik endişesinin yanı sıra, kendini karşıdakinin tersinden tanımlama gibi yeni ilişki ve çelişkileri de birlikte getirecekti.

Bir topluluğa ait olmak, bireyin güvenlik ihtiyacını karşılaması, yaşamını kolaylaştırmasıyla kalmıyor, aynı zamanda bir gururlanma ve övünme nedeni de oluyordu. Hele de bu topluluğun dini, müziği, mutfağı, efsaneleri, yaşam tarzı,  “diğeri”nden “daha üstün” ise… Bu şartlanma halinin topluluğun kendisi ve diğeri ile kurduğu ilişkide hastalıklı, kendine hayran, diğerine  tepeden bakan yarı-narsist, yarı şizofrenik bir çarpıklığa neden olması kaçınılmazdır.

Her çoğunluğun kendine benzemeyen “azınlığı”nı dışlaması, onun dili, müziği, sanatı ve diğer kültür ögeleriyle alay etmesi, onu aşağılayarak kendini “yüceltmesi” etnosantrik ırkçılık türünün yaygın bir tezahürüdür.

Ötekilerin Etnosantrizmi

Kurumsal ırkçılığın asli sorumluları, hiç kuşkusuz her dönemin devletler halinde örgütlenmiş, zenginlik ve güç kaynaklarını kontrol eden egemen güçleridir. Fakat ırkçılık türlerinin en derindeki kaynağı ise insanın kendisidir. Ezilenler ve kadim ötekilerden olan solcular da bu gerçeğin dışında değildir. Irkçılık virüsünün bütün sorumluluğunu soylulara, sömürgecilere, kapitalistlere, faşist hareketlere yüklemek işin kolayına kaçmaktır.  Örneğin sol saflara yakından bakıldığında eşcinsel karşıtlığından Yahudi düşmanlığına uzanan pek çok gerici, ırkçı refleksle karşılaşılır.

Bir zamanlar bilmem kaç mevsim solcu(luk) yapmış ama solcu olamamış, bir süreliğine devrimci(lik) yapıp da devrimci olamamış nice “emektar”, umulan kısa zamanda iktidara da gelememenin hayalkırıklığı içinde hidayete ererek tanrıları, imamları keşfetmiş, hatta soy zincirlerinde keramet aramaya koyulmuş, etnosantrik bir zihniyetle “kurtarma”ya yeltendikleri bir kültür ve toplumu antik zaman kalıplarına sığdırmaya kalkışabilmiştir yazık ki. Fikri değişimlerde bir “anormallik” aranmaz elbette. Bir haktır bu ayrıca. “Yalnızca ahmaklar görüş değiştirmez” diyen Fransız atasözüne de gayet uygundur bu “düşünsel evrimleşme” hali. Ama uygunsuz olan, durumları drama dönüşen bir grup “eski tüfek” çeyrek aydının yeni bin yılın kabile şefliğine, aşiret reisliğine ve ruhbanlığına talip olması ve içinden çıkıp geldikleri sol “azınlığa” karşı etnosantrik saldırganlıkta hiçbir sakınca görmemesidir.

Gerekli fırsat ve koşullar oluştuğunda ezilenlerin de egemen ırkçılığa karşı kendi ırkçılıklarını inşaa edebildikleri, tarihsel bir olgudur. Güneyli Kürtlerin, “İnsan kafaları pazara çıkarılmış, ama sonuçta  herkes gidip yine kendi kafasını alıp takmış” diyen atasözü, kişi ve kültürlerin kendileriyle kurdukları hastalıklı ilişkiye güzel bir örnektir. Birey ve kültürlerin kendilerine de ayna tutmak yerine, her durumda “haklı” olmaları, tüm kötülüklerin nedenini ısrarla dışarıda aramaları, pek çok melanetin başlangıç noktasıdır aslında.

Ne Yapmalı?

Önce, ne(ler) yapmamalı? diye sormak gerekir belki de. İlk olarak, ezeli ve ebedi tüm kötülüklerin nedenlerini “şeytan”a, ezenlere ve karşıdakilerin sırtına yüklememeli. İkinci olarak, “Çok eski çağlardan beri yürürlüktedir diye, dedelerinin dedeleri de saygı gösterdiler diye, geleneklere salt gelenek oldukları için inanma; eski zamanların destanları, söylenceleri böyle söylüyor diye inanma… Ancak inceleyip irdeledikten, kendi yaşantınla denedikten, aklına yatkın bulduktan, senin için de, başkaları için de yararlı olduğu kanısına vardıktan sonra inan” diyen Buda’nın  gerisine düşmemeli insan. Ata-dede tapıncına -isterse Fenike, Sümer, Elam ve Çin uygarlıklarının yaratıcısı olsunlar…- eleştirel, analitik bakmaktan vazgeçmemeli yani.

Üçüncü olarak, tutarlı/bütünlüklü, bir anti-ırkçı mücadele için şu ya da bu inanç topluluğuna, ezilen sınıf ve cemaate antik veya modern mitoslardan oluşan kurtuluş reçeteleri sunmamalı. Dödüncü olarak, Doğasından kriz ve çatışma üreten, milyarları çaresizliğe, tanrısal keramet arayışına iten; kabileci, dinci, milliyetçi, “üstün kültür”cü ırkçılık çukuruna dolduran mevcut uygarlık modeline, “yeni” ırkçılık türleri icat ederek takviye enerji taşımamalı.

Ve son olarak, yerel-evrensel diyalektiğini hiçe saymamak, evrensel olan yerellerin toplamı değilmiş ve sanki her yerelin de daha alt fragmanlara göre bir evrenseli oluşturduğu bilinmiyormuş gibi yerelin önünde secde ederken -o yerelin de içinde yer aldığı- evrensel karşıtı bir etnik ve inanç benmerkezci savruluşa kapılmamak gereli…

İlk sömürgecilik devrinden bu yana “ana akım” ırkçılığın asli sorumlularının, sevk ve idare edenlerinin her dönemin egemen güçleri olduğu gerçeği, tarihsel olduğu kadar güncel de bir olgudur. Kendini ancak silah zoru ve kurumsal yalanın, manipülasyonun gücüyle “ayakta” tutabilen sınıflı toplum modelleri ırkçılığa da ihtiyaç duyar. Burada yaşanacak en küçük bir bilinç bulanıklığının ırkçılık belasıyla mücadeleyi zayıflatacağı kesindir. Fakat bir o kadar kesin olan başka gerçek daha var; o da, kendi etnosantrik ırkçılığımızla mücadele zorunluluğudur. Birey ve toplulukların zihinlerini ırkçı tortu ve saplantılardan arındıracak, bir zihin dezenfeksiyonu yapacak mucizevi araçlara sahip olabilseydik ne iyi olurdu.

Irkçılık karşıtı, bireysel ve kolektif zihin temizliği mücadelesisin, felsefenin, sanatın, etiğin, pedagojinin ve geniş ufuklu bir aydınlanma atılımının desteğine her zamankin daha fazla ihtiyacı var. Umudunu kaybetmemesi insanın iyi yanlarından biridir. Irkçılığın radikal tarzda aşılacağı bir gelecek inşaası umudu, yaşamı, direnişleri anlamlı kılıyor.

adhk tarafından

ADHK; 700. Haftasında Cumartesi Annelerinin Direnişini Selamlıyoruz!

Ağustos 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

700 Hafta sadece ne zamanın uzunluğudur, ne de sadece koca bir rakamdır 700 hafta omuz omuza direnişdir, sessizliği yırtan haykırıştır, en  insani değerler için arayıştır, faşist  diktatörlüğe karşı uzun soluklu kavgadır 700  hafta anaların, oğulların, kızların yüreklerinde ki öfkedir, inançtır ve kabuk tutmayan yaradır

ADHK (21-08-2018) 27 Mayıs 1995 tarihinden bu yana, Türkiye Cumhuriyeti faṣist diktatörlüḡünün ҫeṣitli hükümetleri döneminde ҫeṣitli ṣekillerde katledilerek kaybedilen evlatlarının veya yakınlarının kendilerine teslim edilmesi talebiyle; her Cumartesi bir araya gelerek gösteri yapan „Cumartesi Anneleri“ 700. Gösterisini 25 Aḡustos 2018 günü yine İstanbul Galatasaray’da gerҫekleṣtireceklerdir.

Türkiye tarihinin en uzun barıṣҫıl gösterisi olarak tarih sayfalarına kendini yazdıran bu haklı ve meṣru gösteriyi engellemeye yönelik saldırılar da hiҫ durmadı. 13 Mart 1999’da  polis tarafından yapılan ṣiddetli saldırıdan sonra Galatasaray Lisesi önündeki gösterilerine ara veren „Cumartesi Anneleri“, 31 Ocak 2009’da yeniden bir araya gelmeye baṣladılar ve günümüze kadar aralıksız olarak, bu eylemlerini sürdürmektedirler.

12 Eylül 1980 askeri faṣist cuntasının toplu gözaltı-tutuklama furyasına paralel olarak, iṣkencelerde, idam sehpalarında, ev ve köy baskınlarında devrimcilere, komünistlere, Kürt ulusal devrimcilerine yönelik imha politikası; 1993-1994 yıllarında Ҫiller hükümeti döneminde, yoḡunluklu olarak yerini; gözaltında kaybetme, kaҫırıp öldürme ve yeri belli olmayacak ṣekilde gömme yöntemine bırakmıṣtır. Bu yöntemler, daha sonraki dönemlerde de süregelmiṣtir.

Evlatlarının üṣümesini bile yüreklerinde hisseden annelerin; bu zulüm ve katliamlar karṣısında sessiz kalması beklenemezdi. Ve onlar, sessiz ҫoḡunluḡun suskunluḡuna karṣı bir ҫıḡlık olarak Galatasaray’da „Kaybettiḡiniz Evlatlarımızı İstiyoruz“  talebiyle gösterilerini gerҫekleṣtirdiler. Her türlü baskı ve zulmü uygulayarak; faṣist rejime karṣı duran ve konuṣan herkesi susturarak, iktidarını sürdürmeye ҫalıṣan Recep Tayyip Erdoḡan ṣefliḡindeki AKP-MHP faṣist koalisyon hükümetine raḡmen, sessizliḡi deḡil, haykırıṣı yansıtan Cumartesi Anneleri“nin bu onurlu duruṣunu selamlıyoruz.

Devrimcilerin, komünistlerin direniṣleri karṣısında yenilgiye uḡrayan faṣist diktatörlüḡün iṣkencecileri, ölüm mangaları; onları katlederek kaybetmektedirler. Direniṣlerinin toplum tarafından görülmesine, teslimiyetin ve sessizliḡin deḡil, direniṣin ve haykırıṣın seҫilmesi gerektiḡini haykırmalarına engel olmak istemektedirler. Evlatlarından ve yakınlarından bu mesajı alan  Cumartesi Anneleri, bu duruṣlarıyla, yakınmaya raḡmen sessizliḡi tercih eden toplumun büyük ҫoḡunluḡuna; „sessizlik, istemeyerek de olsa yapılan haksızlıkları, baskı, zulüm ve katliamları onaylamaktır. Sessiz kalıp ortak olma, sesini ҫıkar, onaylamadıḡını haykır! Kaybedilenler, siz ezilen ve sömürülenlerin deḡerleridir. Sömürü ve zulüm düzeni kapitalist rejimin yöneticileri, deḡerlerinizi kaybedip unutturdukҫa, sizi sizden uzaklaṣtırıp teslim almayı baṣaracaklardır. Buna izin vermeyin!“ mesajını sunmaktadır.

Bu mesaj iyi algılanmalı ve bilince ҫıkarılarak; kendimiz iҫin örgütlenip, kendi kaderimizi deḡiṣtirme kudretini göstermeliyiz. Bu güҫ bizde var, ama örgütsüz ve bilinҫsiz kaldıkҫa, eyleme dönüṣmedikҫe bir iṣe yaramaz. Bu bilinҫle; bir kez daha Cumartesi Anneleri’nin direniṣini selamlıyor ve mücadelelerinin mücadelemiz olduḡunu haykırıyoruz!

-YAṢASIN CUMARTESİ ANNELERİ’NİN ONURLU DİRENİṢİ!

ADHK (Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu)

21 Ağustos 2018

adhk tarafından

Yangını söndürmez, tırmığı da vermez!

Ağustos 21, 2018 de ANASAYFA adhk tarafından

Dersim’deki orman yangınları farklı noktalarda sürerken, yangına müdahale etmeyen Orman İşletme Müdürlüğü’nün gönüllü gruplara tırmık vermediği belirtildi

DERSİM (21-08-2018) Dersim’in birçok bölgesinde yapılan bombalama sonucu çıkan yangınlar, merkeze bağlı Bali Deresi, Bali Mezrası, Müşkirek, Bakır Dağları ve Çırtık Deresi’nde büyüyerek devam ediyor. Derin vadiler ve engebeli coğrafyadaki yangılara, resmi kurumlar karadan harekete geçmediği gibi havadan da bugüne kadar yangına müdahale etmedi. Dersim Orman İşletme Müdürlüğü, yangına müdahale etmediği gibi gönüllü gruplara da tırmık vermediği öğrenildi.

BİR GRUP YANGIN BÖLGESİNE GİTTİ

Birçok noktada devam eden yangını söndürmek için bölgeye giden gönüllü gruplara, çevredeki köylerden yurttaşlar da destek veriyor. Bu sabah da 15 kişiden oluşan bir grup, yangına müdahale etmek için bölgeye hareket etti.

HDP HEYETİ DERSİM’DE

HDP Diyarbakır Milletvekili Saliha Aydeniz’in de aralarında bulunduğu bir heyet, yangını yerinde incelemek için bugün Dersim’e geldi. Heyet, Dersim merkezdeki görüşmelerin ardından yangın bölgesine geçecek.

Bu arada Hozat ilçesi kırsalında 15 gün süren orman yangınlarının büyük bölümünün kontrol altına alındığı ancak tam olarak söndürülemediği bildirildi.

mezopotamyaajansi.com/